# Kulaçoğlu Hukuk Bürosu > Kulacoglu Law Firm | İstanbul ### Eli Boş: Değerin Gölgesi İnsan ilişkileri, çağlar boyunca farklı biçimlere bürünse de değişmeyen temel dinamikler vardır. Çalışkanlık, katkı sağlamak ve üretmek her zaman takdir edilir. Ancak insanın sağladığı fayda azaldığında, ona bakış da değişebilir. Bu yalnızca bireysel ilişkilerde değil, iş dünyasında da sıkça rastlanan bir gerçektir. İşte, kuşaktan kuşağa anlatılan bir halk hikâyesi, bu gerçeği çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor. Eli Boş Kör adam, çalışkanlığıyla bilinirdi. Görmezdi ama elleriyle hisseder, ayaklarıyla yoklar, zihniyle bir görenden çok daha fazlasını bilirdi. Geçim derdi onun için bir mesele değildi. Her gün ekmeğini kazanır, koltuğunun altında bir somun ekmekle evine dönerdi. Kadını da köyün büyükleri seçmişti onun için. Yüzünü hiç görmemişti ama sesinden, kokusundan, hareketlerinden bilirdi onu. Kadın da kabullenmişti bu evliliği. Her akşam kapıyı açar, “Hoş geldin” der, adamın elindeki ekmeği alıp sofraya koyardı. Bu böyle sürüp giderken, bir gün adamın işleri ters gitti. Eline bir ekmek alacak para bile geçmedi. O akşam, ilk defa eli boş döndü eve. Yavaşça kapıyı çaldı. Kapı açıldı. Kadın önce adama, sonra boş kalan ellerine baktı. Şaşkınlık ve hayal kırıklığı içinde mırıldandı: “Vışşş herif, sen körmüşsün meğer!” Adam, içini burkan bir sessizliğe gömüldü. O an, adam anladı. Kusurları, ekmeği getirdiği sürece önemli değildi. Ama eli boş kalınca, gözleri değil, ihtiyacı göremediği fark edilmişti. İş Dünyasında "Eli Boş" Kalmak Bu hikâye yalnızca bir evliliği anlatmıyor; iş dünyasında da benzer bir mekanizma işler. Bir çalışan veya yönetici, şirkete kazanç sağladığı sürece takdir görür, hataları görmezden gelinir. Ancak performans düştüğünde, daha önce göz ardı edilen kusurlar ön plana çıkar. Bir işletmenin değerleri, insan yönetimi politikaları ve kurum kültürü ne kadar güçlü olursa olsun, iş dünyası doğası gereği sonuç odaklıdır. Başarı sürdüğü sürece sadakat ve hoşgörü vardır. Ama işler ters gittiğinde algılar değişir, beklentiler sertleşir ve en küçük eksiklikler bile büyük kusurlar gibi görünmeye başlar. Gerçekliğin Farkında Olmak Bu hikâyenin orijinal versiyonu, çok değerli Erzurumlu bir iş insanından alıntılanmıştır. Hikâyede geçen “vışşş” ifadesine ise, anlatımı ve vurguyu güçlendirmenin yanı sıra kültürel bir gönderme yapmak amacıyla özellikle yer verilmiştir. Pek çok farklı kültürde benzer ya da farklı biçimlerde anlatılan anonim bir halk hikâyesi olması kuvvetle muhtemeldir. Anlatım tarzı değişse de, bu tür hikâyelerde genellikle ortak bir gözlem dile getirilir: İnsanların değeri, çoğu zaman sağladıkları katkı üzerinden değerlendirilir. Bu yazı, iş dünyasında sıkça karşılaşılan genel bir durumu gözlemleyerek kaleme alınmıştır. Elbette her işletme veya birey bu çerçevede değerlendirilmemelidir. Profesyonel hayatta ve insan ilişkilerinde farklı değerler, bağlılık biçimleri ve etik yaklaşımlar da mevcuttur. Ancak bu gerçekliğin farkında olmak, iş dünyasının dinamiklerini daha iyi anlamaya ve yönetmeye yardımcı olabilir. Derleyen ve Yazan Av.Tamer Kulaçoğlu ### Ortak Hayatın Yeniden Kurulamaması Nedeniyle Boşanma Davası Evlilik, eşlerin birlikte yaşam sürdürmesini ve karşılıklı hak ve yükümlülüklerini yerine getirmelerini gerektiren bir birlikteliktir. Ancak bazı durumlarda, eşler arasındaki uyuşmazlıklar derinleşerek fiili ayrılığın kalıcı hale gelmesine neden olabilir. Eğer daha önce açılmış bir boşanma davası reddedilmiş ve bu red kararının kesinleşmesinden itibaren en az bir yıl geçmesine rağmen ortak hayat yeniden kurulamamışsa, hukuken evlilik birliğinin temelden sarsıldığı kabul edilir. Bu durumda, eşlerden biri mahkemeye başvurarak ortak hayatın yeniden kurulamaması nedeniyle boşanma talebinde bulunabilir. Mahkeme, taraflar arasındaki fiili ayrılığın süresini ve evlilik birliğinin sürdürülemez hale gelip gelmediğini değerlendirerek boşanma kararı verebilir. Bu yazımızda, ortak hayatın kurulamaması nedeniyle açılan boşanma davalarının hukuki dayanaklarını, dava sürecini ve mahkemelerin bu tür davalarda dikkate aldığı hususları detaylı olarak ele alacağız. 1. Genel Olarak Ortak Hayatın Yeniden Kurulamaması Ortak hayatın yeniden kurulamaması kavramı, eşler arasındaki fiili ayrılığın sürekli hale gelmesi ve evliliğin devamının eşlerden beklenemeyeceği veyahut imkânsız olduğu durumları ifade eder. Ortak hayatın yeniden kurulamaması müessesesi Türk Medeni Kanunu'nda (bundan sonra “TMK” olarak anılacaktır.) boşanma sebepleri arasında düzenlenmiştir. Bu düzenleme ile belirli şartların gerçekleşmesi halinde eşlerin evlilik birliğine son vermelerine olanak tanınmaktadır. TMK’nın “Evlilik birliğinin temelden sarsılması” başlıklı 166. maddesinin 4. fıkrasında düzenlenen bu boşanma sebebi hakkında şöyle bir düzenlemeye yer verilmiştir: TMK Madde - 166/4 Boşanma sebeplerinden herhangi biriyle açılmış bulunan davanın reddine karar verilmesi ve bu kararın kesinleştiği tarihten başlayarak bir yıl geçmesi hâlinde, her ne sebeple olursa olsun ortak hayat yeniden kurulamamışsa evlilik birliği temelden sarsılmış sayılır ve eşlerden birinin istemi üzerine boşanmaya karar verilir. 2. Ortak Hayatın Kurulamaması Kavramı Yukarıda da bahsettiğimiz gibi ortak hayatın yeniden kurulamaması kavramı, eşler arasındaki fiili ayrılığın sürekli hale gelmesi ve evliliğin devamının eşlerden beklenemeyeceği veyahut imkânsız olduğu durumları ifade eder. Eşler Arasındaki Fiili Ayrılığın Hukuki Tanımı Söz konusu tanımda ve kanun maddesinde de bahsi geçen fiili ayrılık ifadesi ise öğretide eylemli ayrılık olarak geçmektedir. Fiili ayrılık adından da anlaşılacağı üzere çiftlerin, evlilik birliği içinde fiilen bir arada yaşamayı sonlandırıp farklı adreslerde yaşamaya başlamaları ve bunu süreklilik haline getirmelerini ifade eder. Ancak her fiili ayrılık bahsi geçen düzenleme bakımından boşanma sebebi oluşturmaz. Bu durumun hukuken geçerli bir boşanma sebebi olması için kanunda da buna yönelik bazı şartlar öngörülmüştür. Eşler bu koşulları sağlamıyor ancak yıllarca ayrı yaşıyor ise bu durum birlikte yaşama yükümlüğüne aykırı olup TMKK madde 166/1’de düzenlenen boşanma davasına konu olabilecektir. Evliliğin Fiilen Bitmiş Sayılması İçin Gereken Koşullar Evliliğin fiilen bitmiş sayılmasıyla açılacak olan ortak hayatın yeniden kurulamaması nedeniyle boşanma davasına ilişkin şartları aşağıda detaylandıracağımız için burada yalnızca genel bir tanımla yetinmek yeterli olacaktır. Bu doğrultuda şunları söyleyebiliriz ki; fiili ayrılığın süreklilik arz etmesi, tarafların bir araya gelmeye yönelik herhangi bir irade göstermemesi ve önceki boşanma davasının reddedilmiş olması, evliliğin fiilen bitmiş sayılması için temel kriterler olarak değerlendirilmektedir. 3. Ortak Hayatın Yeniden Kurulamamasının Hukuki Niteliği TMK’nin 166/4. maddesi uyarınca, daha önce açılmış bir boşanma davası reddedildikten sonra bir yıl boyunca ortak hayat kurulamazsa, bu durum boşanma sebebi olarak kabul edilir. Bu düzenleme, eşler arasında sürekli bir anlaşmazlık bulunduğunu ve evlilik birliğinin fiilen sona erdiğini gösterir. Yargıtay kararları da bu hususu desteklemektedir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2015/17786 E. ve 2016/9720 K. sayılı kararında, boşanma davası reddedildikten sonra üç yıl boyunca (Karar tarihindeki düzenlemede üç yıl koşulu aranmaktaydı ancak güncel düzenlemede bir yıl süre aranmaktadır.) eşlerin bir araya gelmemesinin, evlilik birliğinin temelinden sarsıldığının bir göstergesi olduğu vurgulanmıştır. “Yapılan soruşturma ve toplanan delillerden: davacı erkek tarafından... 1. Aile Mahkemesinde açılan boşanma davasının reddedilip, 14.04.2011 tarihinde kesinleştiği, kararın kesinleşmesinden itibaren 3 yıllık sürede ortak hayatın yeniden kurulamadığı…” Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2015/22362 E. ve 2017/2797 K. sayılı kararında, tarafların uzun süre boyunca bir araya gelmediklerinin tespiti halinde TMK 166/4 kapsamında değerlendirme yapılıp boşanmaya karar verilmesi gerektiği belirtilmiştir. “Taraflar arasında boşanma sebeplerinden herhangi biriyle açılmış ve reddedilmiş bir dava mevcuttur ve mahkeme de bu davanın varlığına muttali olmuştur. Davada fiilen ayrı yaşama vakıasına dayanılmıştır. O halde delillerin Türk Medeni Kanununun 166/son maddesi çerçevesinde değerlendirilerek hasıl olacak sonucuna göre karar verilmesi gerekir.” Sonuç olarak, Yargıtay içtihatlarına göre, fiili ayrılık sürecinde tarafların bir araya gelmeye yönelik çaba göstermemesi, evliliğin devam ettirilemez hale geldiğini göstermekte ve mahkemelerce boşanma kararı verilmesini gerektirmektedir. 4. Ortak Hayatın Yeniden Kurulamaması Nedeniyle Boşanma Davasının Şartları Kanun maddesinden de anlaşılacağı üzere ortak hayatın yeniden kurulamaması nedeniyle boşanma davası açılabilmesi için; Daha önce açılmış bir boşanma davası olmalı, Boşanma talebinin reddine dair kararın kesinleşmesinden itibaren bir yıl geçmiş olması, Bir yıllık süre içinde herhangi bir sebeple ortak hayatın kurulmamış olması, Eşlerden birinin boşanma davası açmış olması gerekir. 4.1. Daha Önce Açılan Boşanma Davasının Reddedilmiş Olması Türk Medeni Kanunu’nun 166/4. maddesi uyarınca, ortak hayatın yeniden kurulamaması sebebine dayalı boşanma davası açılabilmesi için, daha önce herhangi bir boşanma sebebine dayanarak açılmış bir davanın reddedilmiş olması gerekmektedir. Boşanma kararı verilebilmesi için ilk koşul, reddedilen bir boşanma davasının bulunmasıdır. Bu davalarda reddedilip kesinleşen ve boşanma sebeplerinden herhangi biriyle açılmış bulunan bir davaya dayanılabilir. Ret kararının kesinleşmiş olması dava şartı olup, mahkemece kendiliğinden dikkate alınmalıdır. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2017/2-1286 E. 2019/142 K.) Önceki Boşanma Davasının Reddi Ve Bunun Hukuki Etkileri Önceden açılmış bir boşanma davasının reddedilmesi, ortak hayatın yeniden kurulamaması sebebine dayalı boşanma davası açılabilmesi için ön şarttır. Ancak bahsettiğimiz gibi yalnızca ret yeterli olmamakta ve ayrıca mahkeme tarafından verilen ret kararı kesinleşmiş olmalıdır. Reddedilen dava, eşlerin evliliğini sona erdirme yönünde ilk adımı attığını gösterir. Ret kararının ardından eşlerin ortak hayatı yeniden kuramamaları, evlilik birliğinin sona erdiğinin göstergesidir. Boşanma Davasının Feragat Sebebiyle Reddi Reddedilen dava, fiili ayrılık nedeniyle boşanma davasına dayanak teşkil etmektedir. Yargıtay bir kararında boşanma davasının feragatle sonuçlanmış olması halinde dahi bu şartın gerçekleşmiş olacağını kabul etmiştir, çünkü feragatin hakkın esasını ilgilendirdiği görüşündedir. Davadan feragat hakkında detaylı bilgi almak için Davadan Feragat başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4.2. Boşanmanın Reddine Dair Kararın Kesinleşmesinin Üzerinden Bir Yıl Geçmiş Olması Anayasa Mahkemesi yerinde bir kararla, ortak hayatın yeniden kurulamaması nedeniyle boşanma sürecinde üç yıl beklenmesini öngören kuralın, bireylerin özel hayatına ve aile hayatına saygı hakkını ihlal ettiğine karar vererek iptaline hükmetmiştir. Bu karar doğrultusunda, fiili ayrılık süresi 27.11.2024 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan kanun ile üç yıldan bir yıla indirilmiştir. Bu sebeple mülga kanun maddesinde ve birçok Yargıtay kararında süreler üç yıl olarak geçse de 27.11.2024 itibariyle mahkeme kararın kesinleşmesinden itibaren yalnızca bir yılın geçmiş olması aranacaktır. Bir Yıllık Sürenin Başlangıcı Kanun, boşanma davasının reddedilmesinin ardından eşlerin bir yıl boyunca ayrı yaşamalarını şart koşmaktadır. Bu bir yıllık süre, ilk davada verilen ret kararının kesinleştiği tarihten itibaren başlamaktadır ve yeni boşanma davası açıldığında bu sürenin tamamlanmış olması gerekmektedir. Ret kararı, Türk mahkemelerinden verildiği gibi, yabancı bir mahkeme kararı da olabilir. Ancak yabancı mahkemenin kararının Türk mahkemeleri tarafından tanındığına dair kararın kesinleştiği tarihten itibaren bir yıllık süre hesaplanmalıdır. Boşanma Davasının Feragat Sebebiyle Reddi Halinde Bir Yıllık Süre Uygulamada, bir yıllık bekleme süresini erken başlatmak amacıyla taraflar bir boşanma davası açmakta ve ilk duruşmada bu davadan feragat etmektedir. Zira Yargıtay, feragat sebebiyle davanın reddine karar verilmesini, TMK 166/4 anlamında “ret ile sonuçlanan dava” olarak kabul etmektedir. Bir yıllık süre, feragatin resmi olarak kesinleşmesini beklemeden, mahkemeye ulaştığı tarihten itibaren hesaplanmaktadır. Bir Yıllık Sürenin Hesabı Söz konusu bir yıllık süre hakkın varlık şartı olması sebebiyle hâkimin bu süreyi resen göz önüne alması gerekir. Bu durumda hâkim boşanma davasına ilişkin verilen ret kararının ne zaman kesinleştiğini gözeterek süre hesabını yapmalıdır. 4.3. Bir Yıllık Süre İçinde Ortak Hayatın Kurulmamış Olması Fiili Ayrılık Tespiti Fiili ayrılık; Eşlerin aynı çatı altında yaşamamaları, Ortak yaşamı sürdürmeye yönelik herhangi bir girişimde bulunmamaları, Mahkemece tanık beyanları, yazışmalar ve yaşam tarzı incelenerek tespit edilir. Mahkeme Tarafından Dikkate Alınan Unsurlar Hemen belirtilmedir ki, ortak hayatın kurulması ile kastedilen, evlenmenin genel hükümlerinde tanınan hakların kullanılması ve yükletilen görevlerin yerine getirilmesini üstlenecek şekilde eşlerin bir araya gelmesidir. Yargıtay içtihatlarında da benimsendiği üzere çocukların ihtiyaçlarını karşılamak, ölüm, düğün gibi haklı sebeplerin gerektirdiği hâller için bir araya gelmek, TMK'nın 166/4. maddesi kapsamında ortak hayatın yeniden kurulduğu anlamına gelmez. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2017/2-1286 E. 2019/142 K.) Fiili ayrılık süresi içinde taraflardan birinin, çocuğunu görmesi için zaman zaman diğer eşin yanına gitmesi ortak hayatın kurulduğu anlamına gelmez. “………. Davacının boşanma davasının reddine ilişkin kararın kesinleşmesinden sonra zaman zaman çocuğunu görmek amacıyla davalının yanına gelmesi, ortak hayatın yeniden kurulduğunu kabule yeterli değildir.” (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2012/20790 E. ve 2013/20394 K. ) Deliller ile fiili ayrılığın tespiti halinde tarafların bu ayrılık süresinde aynı evin farklı odalarında yaşaması ortak hayatı yeniden kurdukları anlamına gelmez. “……Toplanan delillerden eşlerin bu üç yıllık fiili ayrılık sırasında aynı evin farklı odalarında yaşadıkları, davalının (kadının) gidecek yeri olmadığı için mecburen evden ayrılamadığı, ancak hiçbir zaman bir araya gelmedikleri anlaşılmaktadır. Eşlerin bu yaşam biçimleri ortak hayatı yeniden kurdukları şeklinde yorumlanamaz. Mahkemece boşanmaya karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile davanın reddedilmesi yerinde değildir.” (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2005/4782 E. ve 2005/5442 K. ) Yukarıda verilen örneklerden de anlaşılacağı üzere Mahkemeler, boşanma davalarında bu tür durumları değerlendirirken, eşlerin gerçekten ortak yaşamı sürdürüp sürdürmediklerini ve buna dair çabanın olup olmadığını tarafların da sunduğu deliller çerçevesinde dikkate alır. 4.4. Eşlerden Birinin Boşanma Davası Açmış Olması Boşanma Davası Açma Hakkı TMK madde 166/4’ de düzenlendiği üzere yukarıda bahsettiğimiz şartların gerçekleşmesi halinde taraflardan biri boşanma davası açarak boşanma talebinde bulunabilir. Davayı açma açısından daha önce reddedilen boşanma davasın davacı veya davalı tarafta olmak ya da kusurlu olup olmamak bir önem taşımamaktadır. Boşanma davası önüne gelen hâkim tüm şartları değerlendirirken davanın ön şartlardan olan önceden boşanma davası açılıp reddedilmiş olması ve ret kararının kesinleşmesinden itibaren bir yıl geçmiş olması şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediğine bakmak zorundadır. Yukarıda da bahsedildiği üzere hâkim dosyaya sunulan deliller kapsamında değerlendirme yaparak tüm şartların oluştuğu kanaatine varırsa boşanmaya karar vermek zorundadır. 5. Davada İspat Yükü TMK 166/4 hükmüne göre açılan davada, hâkim bir yıllık süre şartının gerçekleştiğini tespit ettikten sonra, ortak hayatın yeniden kurulup kurulmadığı konusunda davacı taraf ispat yükü altına girer. “ Boşanma davasının reddi kararının kesinleştiği tarihten başlayarak üç yılın geçtiği ve ortak hayatın yeniden kurulamadığının ispat yükü davacı kocaya aittir.(TMK. mad. 6)” (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2008/12941 E. ve 2008/12538 K. ) Davacı, tanık anlatımları, mesajlar veya e-posta, hükmedilen nafakalar, icra ve ceza dosyaları gibi birçok ispat aracına başvurabilir. Eğer evliliğinizde fiili ayrılık durumu meydana gelmişse ve bu durum en az bir yıl devam etmişse, fiili ayrılık nedeniyle boşanma davası açma hakkınız bulunmaktadır. Ancak, bu adımı atmadan önce bir avukatla görüşerek hukuki seçeneklerinizi ve olası sonuçları ayrıntılı bir şekilde değerlendirmeniz son derece önemlidir. Excerpt: Boşanma sebeplerinden herhangi biriyle açılmış davanın reddedilmesi ve bu kararın kesinleşmesinden itibaren bir yıl geçmesi hâlinde, her ne sebeple olursa olsun ortak hayat yeniden kurulamamışsa, evlilik birliği temelden sarsılmış sayılır ve eşlerden birinin istemi üzerine boşanmaya karar verilir. ### Yardım Nafakası ve Şartları Toplumun temel yapı taşı olan aile, yalnızca duygusal bağlarla değil, aynı zamanda ekonomik dayanışma ile de ayakta kalır. Türk hukukunda da bu dayanışmanın bir yansıması olarak yardım nafakası düzenlenmiştir. Yardım nafakası, yardıma muhtaç durumda olan kişilerin, maddi durumu daha iyi olan yakın hısımlarından destek almasını sağlayan bir hukuki yükümlülüktür. Birçok kişi nafakanın sadece boşanma sonrası çocuk veya eşe verilen bir ödeme olduğunu düşünse de, aslında yardım nafakası, geniş bir kapsama sahiptir. Yaşlı bir anne-baba, ekonomik zorluk çeken bir kardeş ya da kendi geçimini sağlayamayan bir ergin çocuk, maddi durumu uygun olan yakın akrabalarından yardım nafakası talep edebilir. Peki, yardım nafakası kimler için geçerlidir? Hangi şartlarda talep edilebilir ve nasıl sona erer? Bu yazıda, yardım nafakasına ilişkin tüm önemli detayları ele alıyoruz. 1. Yardım Nafakası Nedir? Yardım nafakası, yakın hısımlar arasında ekonomik olarak güçsüz durumda olan kişilere, maddi durumu daha iyi olan kişiler tarafından yapılan düzenli ödemeler olarak tanımlanabilir. Bu nafaka türü, Türk Medeni Kanunu’nun 364. maddesi kapsamında düzenlenmiştir ve aile içi dayanışma ilkesine dayanır. Hukuki Tanımı ve Yasal Dayanakları Türk Medeni Kanunu Madde 364"Herkes, yardım etmediği takdirde yoksulluğa düşecek olan üstsoyuna, altsoyuna ve kardeşlerine, gücü oranında yardım etmekle yükümlüdür." Bu hüküm doğrultusunda, ekonomik açıdan zor durumda olan anne, baba, çocuk veya kardeşler, maddi durumu daha iyi olan yakın akrabalarından yardım nafakası talep edebilir. Mahkeme, tarafların maddi durumunu ve ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak yardım nafakasının miktarına karar verir. Yardım Nafakasının Amacı Yardım nafakasının temel amacı, aile bireyleri arasında sosyal ve ekonomik dayanışmayı sağlamak ve yoksulluğa düşen kişilere asgari geçim desteği sunmaktır. Devlet, aile bağlarını güçlendirmek ve sosyal yardımlaşmayı teşvik etmek için bu tür bir nafaka yükümlülüğünü yasalarla düzenlemiştir. Yardım nafakası, özellikle aşağıdaki durumlar için önemli bir güvence sağlar: Geliri olmayan yaşlı ebeveynler çocuklarından yardım nafakası talep edebilir. Ekonomik olarak güçsüz durumda olan kardeşler, diğer kardeşlerinden destek isteyebilir. Eğitimine devam eden ve iştirak nafakası kesilen çocuklar, belirli koşullar altında yardım nafakasından faydalanabilir. Yardım nafakası, bireylerin ekonomik gücüne ve ihtiyaçlarına göre belirlenir ve mahkeme tarafından bir hükme bağlanarak zorunlu hale getirilebilir. Ancak, nafaka yükümlüsü kişinin maddi durumu bu desteği sağlayacak seviyede değilse, mahkeme yardım nafakası ödenmesine hükmetmeyebilir. 2. Yardım Nafakası Şartları Nelerdir? Yardım nafakası, her ekonomik sıkıntı yaşayan bireyin talep edebileceği bir hak değildir. Türk Medeni Kanunu'nun 364. maddesi uyarınca, yardım nafakasının talep edilebilmesi için belirli şartların sağlanması gerekmektedir. Mahkemeler, bu şartların mevcut olup olmadığını inceleyerek karar verir. Yardım Nafakası Talep Eden Kişinin Yoksulluk İçinde Olması: Yardım nafakası, talepte bulunan kişinin yoksulluğa düşecek durumda olması koşuluna bağlıdır. Bu kişi, temel ihtiyaçlarını karşılamaktan aciz olmalı ve geçimini kendi imkanlarıyla sürdürememelidir. Kendi geliri olmayan, çalışamayan veya çalışmasına rağmen geçimini sağlayamayan kişiler yardım nafakası talep edebilir. Öğrenciler, yaşlılar, engelliler veya hasta bireyler için nafaka talebi daha güçlü bir hukuki dayanağa sahiptir. Nafaka Talep Edilen Kişinin Maddi Gücünün Olması: Yardım nafakası, nafaka verecek kişinin ödeme gücü olması şartıyla hükmedilir. Eğer nafaka yükümlüsünün de ekonomik durumu kötü ise, mahkeme nafaka ödeme yükümlülüğü getirmez. Eğer nafaka yükümlüsü kişinin geçimini sağlayacak asgari geliri yoksa veya bakmakla yükümlü olduğu kişiler varsa, nafaka talebi reddedilebilir. Nafaka Yükümlüsü ile Talep Eden Kişi Arasında Yakın Hısımlık İlişkisi Olmalı: Yardım nafakasını ancak yakın akrabalar birbirlerinden talep edebilir. Daha uzak akrabalar (hala, amca, teyze, kuzen vb.) yardım nafakası talep edemez. Tarafların Ekonomik Durumuna Göre Hakkaniyetli Bir Değerlendirme Yapılması: Mahkemeler, nafaka yükümlüsünün ve talep eden kişinin ekonomik durumunu hakkaniyet ilkesi çerçevesinde değerlendirir. Nafaka yükümlüsü kişi, kendi ve bakmakla yükümlü olduğu kişilerin geçimini riske atacak bir yükümlülük altına sokulmaz. 3. Yardım Nafakası Miktarı Nasıl Belirlenir? Yardım nafakasının miktarı ve ödeme şekli, mahkeme tarafından tarafların ekonomik durumu ve ihtiyaçları göz önüne alınarak belirlenir. Mahkeme, hem nafaka talep edenin geçimini sağlayamayacak durumda olup olmadığını hem de nafaka yükümlüsünün mali gücünü değerlendirerek hakkaniyet çerçevesinde bir karar verir. Yardım nafakasının miktarı belirlenirken dikkate alınan başlıca ölçütler şunlardır: Nafaka Talep Edenin Ekonomik Durumu ve İhtiyaçları: Mahkeme, nafaka isteyen kişinin gerçekten yardıma muhtaç olup olmadığını araştırır ve şu unsurları değerlendirir: Düzenli bir geliri olup olmadığı Kira, gıda, sağlık ve eğitim gibi temel yaşam giderleri Çalışma gücünün olup olmadığı (yaşlı, engelli veya öğrenci olması) Eğer nafaka talep eden kişi, kendi geçimini sağlayabilecek durumda değilse ve bu durumunu maddi delillerle ispat ederse, mahkeme uygun bir nafaka miktarına hükmedebilir. Nafaka Ödeyecek Kişinin Mali Durumu: Nafaka yükümlüsü kişinin ekonomik gücüne göre ödeme yapması gerektiğinden, mahkeme şu faktörleri göz önünde bulundurur: Düzenli maaşı, taşınmazları, banka hesapları ve diğer gelir kaynakları Kendi ailesinin veya başka kişilerin bakım yükümlülüğü olup olmadığı Gelirinin nafaka ödemeye yetip yetmediği Eğer nafaka yükümlüsünün maddi durumu nafaka ödemeye elverişli değilse, mahkeme düşük bir miktar belirleyebilir veya nafaka talebini reddedebilir. Tarafların Sosyal ve Ekonomik Statüsü: Mahkeme, nafaka miktarını belirlerken sadece mevcut gelirleri değil, aynı zamanda tarafların genel yaşam standartlarını da değerlendirir. Nafaka yükümlüsü lüks bir yaşam sürüyorsa ve yüksek bir gelire sahipse, nafaka miktarı buna uygun şekilde artırılabilir. Ancak yükümlünün kendi temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığı bir durumda, mahkeme düşük bir nafaka miktarına hükmedebilir. Asgari Geçim Şartları ve Güncel Ekonomik Koşullar: Mahkeme, nafaka miktarını belirlerken ülkenin ekonomik durumu, enflasyon oranları ve asgari geçim koşullarını göz önünde bulundurur. Asgari ücret seviyesinin altında geliri olan bir nafaka yükümlüsü için yüksek bir nafaka miktarı belirlenmez. Enflasyon veya yaşam maliyetlerindeki artışlar nedeniyle, zamanla nafaka miktarının artırılması veya azaltılması talep edilebilir. 4. Yardım Nafakasının Süresi Yardım nafakasının süresi, nafaka talep edenin ekonomik durumuna ve ihtiyaçlarının devam edip etmediğine göre belirlenir. Süresiz nafaka: Yardıma muhtaç kişi uzun süre veya sürekli olarak desteklenmeye ihtiyaç duyuyorsa, mahkeme süresiz nafaka bağlayabilir. Belirli süreli nafaka: Örneğin, öğrenci olan bir kardeş eğitimini tamamlayana kadar yardım nafakası alabilir. Ancak, nafaka ödeyen kişinin mali durumu değiştiğinde veya talep eden kişinin ekonomik durumu iyileştiğinde, nafaka kaldırılabilir veya azaltılabilir. 5. Yardım Nafakası Ödeme Yükümlülüğünün Sona Ermesi Yardım nafakası, süresiz bir ödeme yükümlülüğü değildir. Belirli koşulların gerçekleşmesi halinde, nafaka ödemesi sona erebilir veya mahkeme kararı ile kaldırılabilir. Bu durumlar aşağıdaki gibi sıralanabilir: Nafaka Alan Kişinin Ekonomik Durumunun İyileşmesi: Yardım nafakası, nafaka alan kişinin yoksulluk içinde olması şartına bağlıdır. Eğer bu kişi çalışmaya başlar, düzenli bir gelire sahip olur veya ekonomik açıdan rahat bir duruma gelirse, nafaka yükümlülüğü ortadan kalkar. Örneğin, bir öğrenci mezun olup çalışmaya başladıysa veya yardıma muhtaç bir birey önemli bir miras aldıysa, yardım nafakası sona erdirilebilir. Nafaka Ödeyen Kişinin Mali Durumunun Kötüleşmesi: Nafaka yükümlüsü kişinin ekonomik durumu kötüleşirse, mahkemeye başvurarak nafakanın azaltılmasını veya tamamen kaldırılmasını talep edebilir. İş kaybı, iflas, ağır hastalık gibi durumlarda nafaka yükümlüsünün ödeme gücü düşebilir ve bu durum mahkeme tarafından dikkate alınır. Mahkeme, her iki tarafın da ekonomik durumunu göz önünde bulundurarak adil bir karar verir. Nafaka Alan Kişinin Evlilik veya Evlenmeye Denk Bir Hayat Sürmesi Eğer nafaka alan kişi resmi olarak evlenirse, nafaka hakkı sona erer. Bazı durumlarda, resmi evlilik olmadan da evlilik benzeri bir hayat sürdüğü tespit edilirse (örneğin, biriyle uzun süre birlikte yaşaması veya fiilen bir aile hayatı kurması), mahkeme nafakayı kaldırabilir. Nafaka Alan veya Nafaka Yükümlüsü Kişinin Vefat Etmesi: Nafaka alan kişinin vefat etmesi durumunda, nafaka yükümlülüğü otomatik olarak sona erer. Nafaka yükümlüsü kişi vefat ettiğinde, bu borç mirasçılara geçmez. Ancak, mirasçılar nafaka ödemesi yapmaya rıza gösterirse, mirasçıların ödeme yükümlülüğü doğabilir. Mahkeme Kararı ile Nafakanın Kaldırılması: Nafaka yükümlüsü veya nafaka alan kişi, nafaka şartlarının değiştiğini gerekçe göstererek mahkemeye başvurabilir. Mahkeme, tarafların ekonomik ve sosyal durumlarını inceleyerek nafakanın devamına veya kaldırılmasına karar verebilir. Nafaka Alan Kişinin Haksız Fiil veya Suistimali: Yardım nafakası alan kişi, nafaka yükümlüsüne karşı ağır bir suç işler veya kötü niyetli davranışlar sergilerse, mahkeme nafakanın kaldırılmasına karar verebilir. Nafaka alan kişi, nafaka parasını kötüye kullanıyorsa (örneğin, lüks harcamalar yapıyorsa), nafaka yükümlüsü mahkemeye başvurup ödemenin kaldırılmasını talep edebilir 6. Yardım Nafakası Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme Yardım nafakası talep eden veya nafakanın kaldırılmasını isteyen kişi, yetkili ve görevli mahkemeye başvurarak dava açmalıdır. Türk hukukunda görevli ve yetkili mahkeme, Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) ve Türk Medeni Kanunu (TMK) hükümlerine göre belirlenir. Görevli Mahkeme: Yardım nafakası ile ilgili davalarda görevli mahkeme Aile Mahkemesi’dir. Türk Medeni Kanunu’nun 366. maddesi gereğince, yardım nafakası davalarına Aile Mahkemesi bakar. Eğer davanın açılacağı yerde Aile Mahkemesi bulunmuyorsa, Asliye Hukuk Mahkemesi "Aile Mahkemesi sıfatıyla" görevlidir. Yetkili Mahkeme: Yardım nafakası davasında yetkili mahkeme, Türk Medeni Kanunu’nun 365. maddesi uyarınca belirlenir. Davacı, nafaka davasını şu mahkemelerde açabilir: Davalının (nafaka yükümlüsünün) yerleşim yeri Aile Mahkemesi Davacının (nafaka talep edenin) yerleşim yeri Aile Mahkemesi Örnek: Yardım nafakası talep eden kişi İstanbul’da, nafaka ödemesi istenen kişi Ankara’da yaşıyorsa, dava hem İstanbul’da hem de Ankara’da açılabilir. Excerpt: Yardım nafakası, ekonomik olarak zor durumda olan bireylerin, maddi durumu daha iyi olan yakın akrabalarından mahkeme kararıyla talep edebileceği zorunlu mali destektir. ### Kasten Yaralama Suçu ve Cezası Kasten yaralama suçu, bir kişinin başka bir kişiye bilerek ve isteyerek fiziki zarar vermesiyle oluşur. Türk Ceza Kanunu’nun 86. ve 87. maddelerinde düzenlenen bu suç, mağdurun sağlığını bozmak, acı çektirmek veya beden bütünlüğüne zarar vermek gibi fiilleri kapsar. Kasten yaralamanın basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekli şikâyete tabi iken, diğer halleri kamu davasına konu olur ve failin daha ağır cezalarla karşılaşmasına neden olabilir. Suçun işleniş biçimi, kullanılan araç, mağdurun maruz kaldığı zarar gibi unsurlar cezanın belirlenmesinde önemli rol oynar. Kasten yaralama suçlarında doğru bir savunma stratejisi, failin alacağı ceza miktarını büyük ölçüde etkileyebilir. Haksız tahrik, meşru müdafaa veya suçun oluşmadığına yönelik hukuki değerlendirmeler, sanığın lehine sonuç doğurabilir. Ceza avukatının, delilleri doğru analiz etmesi, tanık beyanlarını etkili şekilde sunması ve hukuki çerçevede en iyi savunmayı yapması, davanın seyrini belirleyici bir faktör olacaktır. Bu nedenle kasten yaralama suçlamasıyla karşılaşan bireylerin süreci profesyonel bir hukuki destekle yönetmesi büyük önem taşır. 1. Kasten Yaralama Suçu Nedir? Kasten yaralama suçu, bir kişinin başka bir kişiye bilerek ve isteyerek fiziksel zarar vermesi, vücut dokunulmazlığını ihlal etmesi durumudur. Bu suç, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 86. ve 87. maddelerinde düzenlenmiştir. Failin, mağdura zarar verme iradesiyle hareket etmesi ve mağdurun acı çekmesi, sağlığının bozulması veya algılama yetisinin etkilenmesi durumunda bu suç oluşur. 2. Kasten Yaralama Suçunun Unsurları Kasten yaralama suçunun oluşabilmesi için suçun unsurlarının gerçekleşmesi gerekmektedir. Bu unsurlar maddi unsur ve manevi unsur olmak üzere iki temel başlık altında incelenir. 2.1. Maddi Unsur (Fail, Mağdur, Fiil) Fail (Suçu İşleyen Kişi): Kasten yaralama suçunun faili, herhangi bir kişi olabilir. Bu suç, özgü suçlardan değildir, yani herkes tarafından işlenebilir. Bir doktor, öğretmen, işveren, kamu görevlisi veya herhangi bir vatandaş bu suçun faili olabilir. Mağdur (Suçtan Zarar Gören Kişi): Kasten yaralama suçunun mağduru, yaşayan herhangi bir insan olabilir. Ölü bir insan veya tüzel kişiler bu suçun mağduru olamaz. Fiil (Suçun Gerçekleşme Şekli): Kasten yaralama suçu, failin mağdurun vücut bütünlüğüne zarar veren bir eylemde bulunmasıyla işlenir. Bu zarar acı verme, sağlığın bozulması veya algılama yetisinin etkilenmesi şeklinde olabilir. Fiil, fiziki temas yoluyla işlenebileceği gibi, dolaylı yollarla da gerçekleşebilir (örneğin, bir kişiye zehir içirmek veya bayıltıcı madde vermek). 2.2. Manevi Unsur (Kastın Varlığı) Kasten yaralama suçunun manevi unsuru kasttır. Failin, mağdura zarar vermeyi bilerek ve isteyerek hareket etmesi gerekir. Kasten Yaralama Suçunu Oluşturacak Kast Türleri: Doğrudan Kast: Fail, mağduru bilerek ve isteyerek yaralama amacıyla hareket eder. Örneğin, bir kişinin sinirlenip karşı tarafa yumruk atarak burnunu kırması. Olası Kast: Fail, eylemi gerçekleştirirken sonucun meydana gelebileceğini öngörür ama yine de eylemi yapar. Örneğin, bir araç sürücüsünün kırmızı ışıkta geçerek karşıdan karşıya geçmek isteyen kalabalıktaki yayalara çarpıp yaralaması. 3. TCK’da Kasten Yaralama Suçunun İşlenme Biçimleri Kasten yaralama suçu, suçun işleniş şekline, mağdurun uğradığı zararın derecesine ve failin hareket tarzına göre farklı kategorilere ayrılır. TCK 86, 87 ve 88. maddeleri bu suçun çeşitli işlenme biçimlerini düzenler. 3.1. Kasten Yaralama - TCK 86 Türk Ceza Kanunu’nun 86. maddesi, kasten yaralama suçunu düzenler. TCK 86/1 uyarınca, bir kişiye acı vermek, sağlığını bozmak veya algılama yetisini geçici olarak etkilemek amacıyla gerçekleştirilen eylemler kasten yaralama olarak kabul edilir. Bu madde kapsamında değerlendirilen yaralama fiili, mağdurun sağlık durumunda kalıcı bir zarara yol açmayan, hafif derecede etki bırakan yaralamalardır. TCK Madde 86- (1) Kasten başkasının vücuduna acı veren veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. TCK 86/2 kapsamında ise basit tıbbi müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif kasten yaralama suçunu düzenlemektedir. Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbî müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olması hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. TCK Madde 86-2 Kasten yaralama fiilinin kişi üzerindeki etkisinin basit bir tıbbî müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olması hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine, dört aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. Suçun kadına karşı işlenmesi hâlinde cezanın alt sınırı altı aydan az olamaz. Eğer mağdurun yaralanması hafifse ve herhangi bir kalıcı iz, kırık ya da hayati tehlike yoksa, Yaralama basit bir tıbbi müdahaleyle giderilebiliyorsa, Failin hareketi kasten yapılmışsa bu durum TCK.m.86/2 kapsamında değerlendirilir. 4 aydan 1 yıla kadar hapis cezası veya adli para cezasıdır. Suçun kadına karşı işlenmesi halinde cezanın alt sınırı 6 aydır. Bu suç yalnızca şikâyet üzerine soruşturulur ve mağdur şikâyetinden vazgeçerse dava düşer. TCK 86 - 3 ise kasten yaralama suçunu daha ağır kılan durumlar belirlenmiştir. Şu kişiler veya koşullar altında işlenen yaralama suçları, failin cezasının yarı oranında artırılmasına neden olur: Üstsoya, altsoya, eşe, boşandığı eşe veya kardeşe karşı işlenmesi, Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı işlenmesi, Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle işlenmesi, Kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, Silahla işlenmesi, Kasten yaralama suçunun canavarca hisle işlenmesi halinde ise ceza, bir kat artırılır. Basit tıbbi müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif yaralama suçları şikâyete tabidir. Mağdur, şikâyetinden vazgeçerse dava düşer. Ancak, yukarıda belirtilen nitelikli hallerde şikâyet aranmaz, doğrudan kamu davası açılır. 3.2. Neticesi Sebebiyle Ağırlaşmış Yaralama - TCK 87 Bazı durumlarda, failin eylemi basit bir yaralama amacı taşısa bile, mağdurun maruz kaldığı zarar ağır sonuçlar doğurabilir. İşte bu durumlar TCK 87 kapsamında değerlendirilir. TCK 87’ye Göre Neticesi Sebebiyle Ağırlaşmış Yaralama Halleri ve Cezalar: Kasten yaralama fiili, mağdurun; Duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına, Konuşmasında sürekli zorluğa, Yüzünde sabit ize, Yaşamını tehlikeye sokan bir duruma, Gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun vaktinden önce doğmasına neden olmuşsa, TCK 86’ya göre belirlenen ceza, bir kat artırılır. Ancak, verilecek ceza, TCK 86’nın birinci fıkraya giren hallerde üç yıldan, üçüncü fıkraya giren hallerde beş yıldan az olamaz. Kasten yaralama fiili, mağdurun; İyileşmesi olanağı bulunmayan bir hastalığa veya bitkisel hayata girmesine, Duyularından veya organlarından birinin işlevinin yitirilmesine, Konuşma ya da çocuk yapma yeteneklerinin kaybolmasına, Yüzünün sürekli değişikliğine, Gebe bir kadına karşı işlenip de çocuğunun düşmesine neden olmuşsa, TCK 86. maddeye göre belirlenen ceza, iki kat artırılır. Ancak, verilecek ceza, TCK 86’nın birinci fıkrasına giren hallerde beş yıldan, üçüncü fıkraya giren hallerde sekiz yıldan az olamaz. Kasten yaralamanın vücutta kemik kırılmasına veya çıkığına neden olması halinde, TCK’nın 86. maddesine göre belirlenen ceza, kırık veya çıkığın hayat fonksiyonlarındaki etkisine göre, yarısına kadar artırılır. Kasten yaralama sonucunda ölüm meydana gelmişse, TCK’nın 86. maddesinin birinci fıkrasına giren hallerde sekiz yıldan on iki yıla kadar, üçüncü fıkrasına giren hallerde ise on iki yıldan on sekiz yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Kasten yaralama sonucunda ölüm meydana gelmesi ile Kasten öldürme suçları arasında önemli farklar bulunmaktadır. Detaylı bilgi için Kasten Adam Öldürme Suçu - TCK 81 başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. TCK 87’de düzenlenen neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçu şikâyete tabi değildir ve savcılık tarafından resen (kendiliğinden) soruşturma başlatılır. 3.3. İhmali Davranışla Kasten Yaralama (TCK 88) Bazı durumlarda fail, kasten bir eylem gerçekleştirmese bile, hukuken kendisine yüklenen bir yükümlülüğü yerine getirmediği için mağdurun zarar görmesine sebep olabilir. Bu tür ihmali davranışlar da kasten yaralama suçu olarak değerlendirilir. TCK 88. maddesi, kasten yaralamanın aktif bir eylemle değil, yapılması gereken bir hareketin yapılmamasıyla da gerçekleşebileceğini düzenlemektedir. TCK Madde 88 (1) Kasten yaralamanın ihmali davranışla işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte ikisine kadar indirilebilir. Bu hükmün uygulanmasında, kasten öldürmenin ihmali davranışla işlenmesine ilişkin koşullar göz önünde bulundurulur. Bu hüküm, kişinin bir sonucu önlemek yükümlülüğü altında bulunmasına rağmen bunu yapmayarak mağdurun zarar görmesine neden olması durumunda kasten yaralama suçu ile cezalandırılacağını ifade eder. Ancak, failin kasten yaralamaya sebep olmaktan ziyade, pasif bir şekilde mağdurun zarar görmesine neden olması nedeniyle, cezada üçte ikiye kadar indirim yapma noktasında Mahkemelere takdir hakkı verilmiştir. Hastanedeki bir doktorun, hastasına bilerek ilaç vermemesi sonucu hastanın ciddi şekilde rahatsızlanması, Bir işverenin, işçisinin güvenlik önlemi almadan tehlikeli bir işe girmesine göz yumması ve işçinin yaralanmasına neden olması. 4. Kasten Yaralama Suçunun Özel Görünüş Şekilleri Kasten yaralama suçunun işlenme biçimi her olayda farklı şekillerde ortaya çıkabilir. Suçun tamamlanmadan önce engellenmesi (teşebbüs), birden fazla failin birlikte hareket etmesi (iştirak) veya birden fazla suçun iç içe geçmesi (içtima) gibi özel durumlar, suçun hukuki niteliğini değiştirebilir. 4.1. Kasten Yaralama Suçunda Suça Teşebbüs Suça teşebbüs, failin kasten yaralama eylemini gerçekleştirmek amacıyla harekete geçmesine rağmen, elinde olmayan nedenlerle fiili tamamlayamamasıdır. Failin, mağduru bıçaklamak istemesi ancak mağdurun kaçması sonucu yaralamanın gerçekleşmemesi. Teşebbüsün Şartları: Failin kasten yaralama suçunu işlemeye yönelik bir hareket yapması gerekir. Ancak, dış bir engel nedeniyle eylemin tamamlanamaması gerekir. Teşebbüs Halinde Cezalandırma (TCK 35): TCK 35/2’ye göre, suç teşebbüs aşamasında kalmışsa, failin aldığı ceza suçun tamamlanmış hâline göre indirilebilir. Mahkeme, failin hareketine ve suçun işleniş biçimine göre tamamlanmış suça verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadar indirim uygular. 4.2. Kasten Yaralama Suçunda Suça İştirak Suça iştirak, birden fazla kişinin kasten yaralama suçunu birlikte işlemesi veya suçun işlenmesine yardım etmesi durumunu ifade eder. İştirak Türleri: Fail (Doğrudan Fail – TCK 37): Suçun işlenmesine bizzat katılan kişidir. Örneğin, bir grup insanın bir kişiyi dövmesi. Azmettiren (TCK 38): Bir başkasını kasten yaralama suçu işlemeye teşvik eden kişidir. Örneğin, bir kişinin başkasına "Şu adamı döv, sana para vereyim" demesi. Yardım Eden (TCK 39): Failin suçu işlemesine yardım eden veya kolaylaştıran kişidir. Örneğin, mağduru tutarak başkasının ona vurmasını sağlamak. İştirak Halinde Cezalandırma: Fail ve azmettiren, suçu doğrudan işleyen kişiyle aynı cezayı alır. Yardım edenlere ise cezada ½ oranında indirim uygulanır. 4.3. Kasten Yaralama Suçunda Suçların İçtimai (Bileşmesi) Suçların içtimaı, failin birden fazla suç işlemesi veya işlediği tek fiilin birden fazla suça sebep olması durumunda gündeme gelir. TCK 42-43-44. maddelerinde düzenlenmiştir. İçtima Türleri: Zincirleme Suç (TCK 43): Aynı suç, farklı zamanlarda birden fazla işlenirse zincirleme suç oluşur. Örneğin, failin bir kişiyi belirli aralıklarla dövmesi. Bu durumda, tek bir ceza verilir ancak 1/4 ile 3/4 oranında artırılır. Ancak kanun maddesinde özellikle belirtilmesi sebebiyle, kasten yaralama suçunda zincirleme suç hükümleri uygulanmamaktadır. Fikri İçtima (TCK 44): Tek bir fiil birden fazla suçu oluşturuyorsa, en ağır ceza uygulanır. Gerçek İçtima (TCK 42): Failin birden fazla suç işlemesi halinde her bir suç için ayrı ceza verilir. 5. Kasten Yaralama Suçunda Haksız Tahrik ve Meşru Müdafaa Kasten yaralama suçunda bazı hukuka uygunluk nedenleri ve ceza indirimi gerektiren durumlar söz konusu olabilir. Bunlardan en önemlileri meşru müdafaa (TCK 25/1) ve haksız tahrik (TCK 29) hükümleridir. Bu kavramlar, failin ceza alıp almamasını veya cezasının azaltılmasını doğrudan etkileyebilir. 5.1. Kasten Yaralama Suçunda Meşru Müdafaa (TCK 25/1) Meşru müdafaa, kişinin kendisini veya başkasını haksız bir saldırıya karşı savunmak için orantılı bir şekilde karşı koyması durumudur. TCK Madde 25/1 göre, gerek kendisine gerek bir başkasına yönelmiş haksız bir saldırıyı, orantılı bir kuvvet kullanarak bertaraf eden kişi, cezalandırılmaz. Meşru Müdafaanın Şartları Bir eylemin meşru müdafaa kapsamında değerlendirilebilmesi için şu koşulların sağlanması gerekir: Haksız bir saldırının varlığı: Saldırının hukuka aykırı olması gerekir. Örneğin, bir kişinin başka bir kişiye aniden yumruk atmaya çalışması. Saldırının devam ediyor olması veya devam etme ihtimali bulunması: Saldırı sona erdikten sonra karşılık verilirse meşru müdafaa söz konusu olmaz. Örneğin, kavgada yere düşen bir kişiye saldırı bittikten sonra vurulması, meşru müdafaa sayılmaz. Saldırı ile savunma arasında orantı bulunması: Kullanılan savunma gücü, saldırıyla ölçülü olmalıdır. Örneğin, bir tokat karşısında bıçak çekmek meşru müdafaa sayılmaz. Meşru Müdafaa Halinde Ceza Durumu TCK 25/1’e göre, meşru müdafaa kapsamında hareket eden kişiye ceza verilmez. Ancak sınırı aşan savunmalarda (orantısız güç kullanımı) hâkim cezada indirim yapabilir veya sınırın aşılması mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise hiç ceza vermeyebilir (TCK 27/2). 5.2. Kasten Yaralama Suçunda Haksız Tahrik (TCK 29) Haksız tahrik, mağdurun fail üzerinde bir öfke veya hiddet uyandıracak şekilde haksız bir eylemde bulunması sonucu, failin kendisini kontrol edemeyerek suçu işlemesidir. Türk Ceza Kanunu’nun 29. Maddesine “Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisiyle suç işleyen kişiye, verilecek cezada indirim yapılır.” Haksız Tahrikin Şartları Failin, haksız bir eyleme maruz kalmış olması gerekir: Mağdurun fail üzerinde öfke veya şiddetli elem (üzüntü) uyandıracak bir harekette bulunması gerekir. Örneğin, mağdurun faile ağır hakaret etmesi, ona iftira atması veya fiziksel saldırıda bulunması. Fail, bu etki altında suçu işlemiş olmalıdır: Failin sakinleştikten sonra suçu işlemesi haksız tahrik sayılmaz. Örneğin, bir kişinin hakarete uğradıktan hemen sonra sinirle karşı tarafa vurması tahrik kapsamına girerken, olaydan birkaç saat sonra dönüp saldırması haksız tahrik sayılmaz. Haksız Tahrik Halinde Ceza Durumu (TCK 29/1): Haksız tahrik hükümleri uygulanırken failin tepkisinin ağırlığına göre ceza indirimi değişir: Haksız tahrik halinde: Cezada 1/4 ile 3/4 oranında indirim uygulanır. 6. Kasten Yaralama Suçunda Soruşturma Süreci Kasten yaralama suçunun soruşturma süreci, suçun niteliğine, mağdurun zarar görme derecesine ve failin hukuki durumuna bağlı olarak değişiklik gösterir. Kasten yaralama, basit yaralama, Neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama halleri, soruşturma sürecinde farklı işlemlere tabi tutulur. Bu süreçte şikâyet hakkı, gözaltı ve tutuklama tedbirleri, uzlaşma ve zamanaşımı süreleri gibi önemli hususlar bulunmaktadır. 6.1. Kasten Yaralama Suçu Şikâyete Tabi Midir? Kasten yaralama suçunun bazı halleri şikâyete tabi iken, bazı halleri ise resen (kendiliğinden) soruşturulur. Basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek kasten yaralama suçunda mağdur 6 ay içinde şikâyette bulunmazsa dava açılmaz. Basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek yaralama kapsamında olmayan kasten yaralama suçlarında şikâyet süresi yoktur, savcılık resen (kendiliğinden) soruşturma başlatır. Şikâyetten Vazgeçme: Şikâyete tabi olan basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek yaralama suçlarında, mağdur şikâyetinden vazgeçerse dava düşer. Şikâyete tabi olmayan yaralama suçlarında, mağdurun şikâyetten vazgeçmesi davayı düşürmez. 6.2. Kasten Yaralama Suçunda Gözaltı ve Tutuklama Tedbirleri Failin soruşturma sürecinde gözaltına alınması veya tutuklanması, suçun niteliğine ve mağdurun uğradığı zarara bağlıdır. Gözaltı (CMK 91): Basit yaralama suçlarında gözaltı kararı genellikle verilmez. Neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama veya nitelikli hallerden birisi mevcut olduğunda savcılık gözaltı kararı verebilir. Tutuklama (CMK 100): Basit yaralama suçlarında genellikle tutuklama kararı verilmez, ancak neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçlarında mahkeme tutuklama kararı verebilir. 6.3. Kasten Yaralama Suçunda Uzlaşma Uzlaşma, fail ile mağdurun mahkeme dışında anlaşarak davanın düşmesi anlamına gelir. Türk Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre, bazı suçlar uzlaşmaya tabi olabilir. Kasten yaralama (TCK 86/1) ve Basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek yaralama (TCK 86/2) uzlaşmaya tabidir. Ancak nitelikli kasten yaralama (TCK 86/3) ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama halleri,(TCK/87) uzlaşmaya tabi değildir. Uzlaşma Süreci (CMK 253) Savcılık, uzlaşmaya tabi suçlarda mağdur ve şüpheliyi uzlaşma görüşmesine davet eder. Taraflar uzlaşırsa, dava düşer ve fail ceza almaz. Taraflar uzlaşmazsa, dava normal şekilde devam eder. Nitelikli yaralama veya ağır yaralama suçlarında uzlaşma söz konusu değildir, kamu davası açılır. 6.4. Kasten Yaralama Suçunda Zamanaşımı Zamanaşımı süresi, bir suçun işlendiği tarihten itibaren belirli bir süre içinde dava açılmaması durumunda yargılama hakkının kaybolmasını ifade eder. Basit kasten yaralama suçunda zamanaşımı süresi, 8 yıldır. 7. Kasten Yaralama Suçunda Yargılama Süreci Kasten yaralama suçu işlendiğinde, olayın niteliğine göre hangi mahkemenin yetkili ve görevli olduğu, failin ceza alıp almayacağı, cezanın ertelenmesi veya adli para cezasına çevrilmesi gibi hususlar önem arz eder. Ayrıca Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması (HAGB) gibi cezai süreçler de söz konusu olabilir. Bu başlık altında yetkili ve görevli mahkeme, adli para cezası, cezanın ertelenmesi ve HAGB kararları ele alınacaktır. 7.1. Kasten Yaralama Suçunda Yetkili ve Görevli Mahkeme Kasten yaralama suçu nedeniyle açılan davalar, niteliğine göre farklı mahkemelerde görülür. Yetkili Mahkeme: Yetkili mahkeme, suçun işlendiği yer mahkemesidir. Yani suç nerede işlenmişse, dava o yer mahkemesinde görülür. Görevli Mahkeme: Genel olarak kasten yaralama suçlarında görevli mahkeme Asliye Ceza Mahkemesidir. Ancak 87/4 kapsamında kasten yaralama sonucunda ölüm meydana gelmişse, görevli mahkeme, Ağır Ceza Mahkemesidir. 7.2. Kasten Yaralama Suçunda Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması (HAGB) Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması (HAGB), failin belirli bir süre içinde suç işlemezse cezanın hiç uygulanmaması anlamına gelir. HAGB Kararının Şartları (CMK 231): Sanığa verilen ceza 2 yıl veya daha az ise uygulanabilir. Failin daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış olması gerekir. Mahkeme, failin suç işlemeyeceği yönünde olumlu kanaat oluşturursa HAGB kararı verebilir. Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın; aynen iade, önceki hâle getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, Sanık, 5 yıl içinde suç işlemezse dava düşer ve sabıka kaydı oluşmaz. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için Hükmün Açıklanmasının Geriye Bırakılması Nedir? başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Kasten Yaralama Suçunda Adli Para Cezası Adli para cezası, mahkeme tarafından verilen hapis cezasının, belirli bir miktar paraya çevrilmesi anlamına gelir. Sanık 1 yıl veya daha az hapis cezası aldıysa, bu ceza adli para cezasına çevrilebilir. Ancak sanık 1 yıldan fazla hapis cezası aldıysa, bu ceza adli para cezasına çevrilemez. Kasten Yaralama Suçunda Cezanın Ertelenmesi Cezanın ertelenmesi, mahkeme tarafından hapis cezasının belli bir süre boyunca infaz edilmemesi ve sanığın denetim sürecine tabi tutulmasıdır. Cezanın Ertelenme Şartları: Verilen hapis cezası 2 yıl veya daha az olmalıdır. Failin daha önce kasıtlı bir suçtan dolayı 3 aydan fazla hapis cezasına mahkûm olmamış olması gerekir. Mahkeme, failin suç işlemeyeceği kanaatine varırsa cezayı erteleyebilir. Denetim süresi 1 yıldan az, 3 yıldan fazla olamaz. Sanık denetim süresi içinde suç işlemezse cezası infaz edilmiş sayılır. 8. Kasten Öldürmeye Teşebbüs ve Kasten Yaralama Suçlarının Ayırt Edilmesi Kasten yaralama suçu ile kasten öldürmeye teşebbüs suçu, failin kastı, saldırının niteliği ve mağdurun gördüğü zarar bakımından birbirine benzeyebilir. Ancak Türk Ceza Hukuku, failin öldürme kastıyla mı hareket ettiğini, yoksa sadece yaralama amacının mı bulunduğunu belirlemek için çeşitli kriterleri dikkate alır. Bu ayrım yapılırken, fail ile mağdurun ilişkisi, saldırının yöntemi, darbe sayısı ve hedeflenen bölgeler, olayın gelişimi ve failin eylem sonrası davranışları gibi faktörler incelenir. Fail ile Mağdur Arasındaki İlişki ve Husumet: Fail ve mağdur arasındaki ilişki, failin eyleminin öldürme kastı taşıyıp taşımadığını anlamada önemli bir kriterdir. Önceden var olan ciddi bir husumet varsa ve fail bu nedenle mağdura saldırıyorsa, öldürme kastı kuvvetli olabilir. Anlık gelişen kavgalar ve sinir anında yapılan saldırılar, genellikle kasten yaralama suçu olarak değerlendirilir. Failin daha önce mağduru ölümle tehdit etmiş olması, öldürme kastını gösterebilir. Failin mağdurla hiçbir husumeti yokken aniden saldırması, öldürme kastı yerine kasten yaralama niyetiyle hareket ettiğini gösterebilir. Örnekler:✔ Bir kişinin eski eşine bıçakla saldırması ve öldüreceğini daha önce söylemesi → Kasten öldürmeye teşebbüs.✔ Kavga sırasında sinirle bir kişiye tekme veya yumruk atılması → Kasten yaralama. Kullanılan Araç ve Saldırı Yöntemi: Failin kullandığı araç ve saldırının şekli, suçun öldürmeye teşebbüs mü yoksa kasten yaralama mı olduğu konusunda önemli bir belirleyicidir. Öldürücü nitelikteki silahlar (bıçak, tabanca, demir çubuk vb.) öldürme kastını gösterebilir. Basit araçlar (yumruk, tokat, sopa) genellikle kasten yaralama suçu olarak değerlendirilir. Bıçak veya silah kullanılmış ancak hayati bölgelere isabet etmemişse, kasten yaralama söz konusu olabilir. Örnekler:✔ Tabanca ile doğrudan kafaya veya göğse ateş edilmesi → Kasten öldürmeye teşebbüs.✔ Bıçakla kol veya bacak bölgesine saldırılması → Kasten yaralama. Darbe Sayısı, Şiddeti ve Hedeflenen Bölgeler: Failin eylemi sırasında mağdura yönelik darbelerin sayısı ve hedeflenen bölgeler, kastın belirlenmesinde önemli bir kriterdir. Tek bir darbe ve hafif şiddetli saldırılar genellikle kasten yaralama suçu olarak değerlendirilir. Birden fazla darbe, özellikle kafa, boyun, göğüs gibi hayati organlara yönelik saldırılar öldürmeye teşebbüs kastını gösterebilir. Örnekler:✔ Failin mağdura birden fazla kez bıçak saplaması → Kasten öldürmeye teşebbüs.✔ Failin mağduru sırtından veya kalbinden bıçaklaması → Kasten öldürmeye teşebbüs.✔ Failin yalnızca tekme veya tokatla darp etmesi → Kasten yaralama.✔ Failin elindeki sopayla mağdurun sadece bacaklarına vurması → Kasten yaralama. Olayın Oluş Şekli ve Sebebi: Failin mağdura karşı eylemi nasıl gerçekleştirdiği ve olayın gelişimi, suçun niteliğinin belirlenmesinde önemli bir unsurdur. Öldürme kastı taşıyan eylemler genellikle planlı ve kasıtlıdır. Ani öfke veya kavga sırasında yapılan saldırılar genellikle kasten yaralama suçu oluşturur. Failin mağduru takip ederek ve pusu kurarak saldırması öldürmeye teşebbüs kastını gösterir. Örnekler:✔ Failin mağduru önceden planlayarak ve takip ederek saldırması → Kasten öldürmeye teşebbüs.✔ İki kişinin anlık bir tartışma sonucu kavga etmesi ve birinin diğerine sopayla vurması → Kasten yaralama. Failin Eylem Sırasındaki ve Sonrasındaki Davranışları Failin saldırıyı gerçekleştirdikten sonraki davranışları da kastın tespit edilmesinde önemlidir. Failin saldırıdan sonra mağduru ölüme terk etmesi, öldürme kastını gösterebilir. Failin olay yerinden kaçması, öldürme kastının bulunduğuna dair bir işaret olabilir. Failin saldırıdan hemen sonra ambulans çağırması veya pişmanlık göstermesi, öldürme kastının zayıf olduğunu gösterebilir. Örnekler:✔ Failin mağduru bıçakladıktan sonra kaçması → Öldürmeye teşebbüs.✔ Failin mağduru yaraladıktan sonra ambulans çağırması → Kasten yaralama.✔ Failin mağduru boğmaya çalışması ama son anda vazgeçmesi → Öldürmeye teşebbüs. Genel Değerlendirme: Kasten Yaralama mı, Kasten Öldürmeye Teşebbüs mü? KriterKasten YaralamaKasten Öldürmeye TeşebbüsFail ile mağdurun ilişkisiÖnceden husumet olmayabilir, anlık kavga sonucu gerçekleşir.Ciddi husumet olabilir, fail mağduru bilerek hedef almış olabilir.Kullanılan araçTokat, yumruk, hafif darbeli sopalar.Bıçak, tabanca, ağır metal çubuklar.Darbe sayısı ve şiddetiGenellikle tek veya birkaç darbe, hafif yaralanmalar.Birden fazla ve ölümcül darbeler, hayati tehlike oluşturan yaralanmalar.Hedeflenen bölgelerKollar, bacaklar, vücudun ölümcül olmayan kısımları.Baş, boyun, göğüs gibi hayati organlar.Failin eylem sonrası davranışlarıMağduru öldürme kastı yoktur, olaydan sonra pişmanlık gösterebilir.Fail mağduru ölüme terk eder, olay yerinden kaçabilir. Mahkemeler Nasıl Değerlendirir? Eğer fail, ölümcül bir silahla hayati organlara saldırmışsa, genellikle kasten öldürmeye teşebbüs suçu olarak değerlendirilmektedir. Eğer saldırı, hafif darbelerle sınırlı kalmışsa ve mağdurda hayati tehlike oluşturmayan yaralanmalar varsa, kasten yaralama suçu olarak değerlendirilmektedir. Eğer fail, kasten öldürmeye yönelik hareketlerde bulunmuş ama mağdur ölümden son anda kurtulmuşsa, mahkeme kasten öldürmeye teşebbüsten ceza verebilmektedir. ### Taksirle Ölüme Neden Olma Suçu ve Cezası – TCK 85 Tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu bir kişinin ölümüne sebep olmak, ceza hukukunda "taksirle ölüme neden olma suçu" olarak tanımlanmaktadır. Türk Ceza Kanunu’nun 85. maddesinde düzenlenen bu suç, genellikle bireyin öngörülebilir bir tehlike karşısında gerekli dikkat ve özeni göstermemesi sonucunda meydana gelir. Bu tür durumlarda fail, ölen kişinin ölümüne doğrudan kastetmese bile, ortaya çıkan sonuç nedeniyle hukuki sorumluluk altına girer. Gündelik hayatta trafik kazalarından iş kazalarına, meslek hatalarından toplumsal ihmallere kadar pek çok farklı olay, bu suç kapsamında değerlendirilir. Ancak her olayın hukuki niteliği, gerçekleşme şekli ve sonuçları göz önüne alınarak ayrı ayrı incelenir. Bu yazımızda, taksirle ölüme neden olma suçunun unsurlarını, cezai yaptırımlarını ve Türk Ceza Kanunu’nun 85. maddesindeki düzenlemeleri detaylı bir şekilde ele alacağız. Ayrıca, bu suçun halk arasında "tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu ölüme sebep olma" olarak bilinen yönüne ve cezai sorumluluğun sınırlarına da değineceğiz. 1. Taksir Nedir? Taksir, bir suçun işlenmesinde failin kastı olmaksızın, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı bir davranışla sonucun meydana gelmesi olarak tanımlanır. Türk Ceza Kanunu’nun 22. maddesine göre taksir, "dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesi" olarak ifade edilir. Burada fail, sonucu istememekle birlikte, ihmal veya tedbirsizlik nedeniyle bu sonuca sebebiyet vermiştir. Bir başka ifadeyle, taksir, öngörülebilir ve önlenebilir bir sonucun failin dikkatsizliği, tedbirsizliği veya kurallara uymaması nedeniyle meydana gelmesidir. Bu durumda failin kastı yoktur, ancak eylemi ile sonucu arasında bir hukuki bağ kurulabilir. Taksirin unsurları şunlardır: Hareketin iradi olması, Sonucun istenmemesi, Hareket ile sonuç arasında nedensellik (illiyet) bağının bulunması, Sonucun öngörülebilir olmasına rağmen öngörülmemiş olması, 1.1. Basit Taksir Basit taksir, failin bir sonucu öngörebilecek durumda olmasına rağmen, bunu öngörememesi ve bu nedenle bir zararın meydana gelmesi durumudur. Türk Ceza Kanunu’nun 22. maddesine göre, basit taksirde fail, gerekli dikkat ve özeni göstermiş olsaydı zararın oluşması önlenebilirdi. Ancak burada önemli olan, failin kastının olmaması ve davranışın sonucunda oluşan zarar ile dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık arasında bir illiyet bağının bulunmasıdır. Örnek: Bir sürücünün, hız limitine dikkat etmeden araç kullanması ve başka bir araca çarparak birinin ölümüne sebebiyet vermesi, basit taksir kapsamına girer. 1.2. Bilinçli Taksir Bilinçli taksir, failin, gerçekleştirdiği eylemin sonuçlarını öngörmesine rağmen, sonuçların gerçekleşmeyeceğine dair bir güvenle hareket etmesi durumunda ortaya çıkar. Bilinçli taksirde, failin olayın riskini bilmesine rağmen bu riskin gerçekleşmeyeceğine dair bir güvenle hareket etmesi en temel unsurdur. Bu nedenle bilinçli taksir, basit taksire oranla daha ağır cezai yaptırımlara neden olur. TCK 22/3 maddesi bu durumu şu şekilde açıklar: "Kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır" Örnek: Bir sürücünün, hız sınırını aşmasına rağmen herhangi bir kazanın olmayacağını düşünerek araç kullanması ve bir yayaya çarparak ölümüne sebep olması bilinçli taksire örnek gösterilebilir. 1.3. Bilinçli Taksir ile Olası Kast Ayrımı Bilinçli taksir ile olası kast, hukuki açıdan oldukça karıştırılan iki kavramdır. Aralarındaki temel fark, failin sonuçlara yönelik tutumudur. Bilinçli Taksir: Fail, sonuçları öngörmesine rağmen, bu sonuçların gerçekleşmeyeceğine dair bir güvenle hareket eder. Yani, istemediği bir sonucu engelleyebileceğine dair bir inancı vardır. Örnek: Hız sınırını aşan bir sürücünün kaza olmayacağına güvenerek araç kullanması. Olası Kast: Fail, gerçekleştirdiği eylemin sonuçlarını öngörmesine rağmen, bu sonuçların meydana gelmesini umursamaz veya kabullenir. Örnek: Kalabalık bir alanda rastgele ateş açan bir kişinin, birine zarar verebileceğini bilmesine rağmen, bunu umursamadan eylemini gerçekleştirmesi. Hukuki Fark: Bu iki durum arasındaki temel fark, failin sonucu önlemeye yönelik iradesidir. Bilinçli taksirde fail, sonuçları istemez ancak engelleyebileceğine inanır. Olası kastta ise fail, sonucu umursamaz ve gerçekleşmesini kabullenir. Bu nedenle, olası kast ile işlenen suçların cezaları bilinçli taksirden daha ağırdır. Burada önemli olan her iki durumunda kasten adam öldürme olarak nitelendirilmeyeceğidir. 2. Türk Ceza Kanunu’nda Taksirle Ölüme Neden Olma Suçu Taksirle ölüme neden olma suçu, Türk Ceza Kanunu’nun 85. maddesinde düzenlenmiştir. Bu düzenleme, failin dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranışı sonucu bir kişinin ölmesine neden olduğu durumlarda uygulanır. 2.1. Temel Düzenleme - TCK 85/1 Taksirle ölüme neden olma suçu, Türk Ceza Kanunu’nun 85. maddesinde düzenlenmiştir. Suçun temel düzenlemesi, failin ölüm sonucunu kastetmemesine rağmen, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı bir davranışta bulunarak bu sonuca sebebiyet vermesi durumunda uygulanır. TCK Madde 85/1 "Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır." Temel Halinde Cezalar: Taksirle tek bir kişinin ölümü: TCK 85/1’e göre fail, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. Bilinçli taksir: Eğer fail, sonucu öngörmesine rağmen hareket etmeye devam etmişse, ceza artırılarak verilir. TCK 22/3 maddesine göre bilinçli taksir hallerinde ceza, "üçte birden yarısına kadar artırılır." 2.2. Özel Düzenleme - TCK 85/2 Türk Ceza Kanunu’nun 85. maddesinin 2. fıkrasında, taksirle öldürme suçu bakımından özel bir düzenleme öngörülmüştür. Buna göre; taksirle birden fazla kişinin ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olunmuşsa kişi hakkında TCK.m.85/2 hükmünün uygulanması gerekmektedir. Bu düzenleme kapsamında failin sorumluluğu artmakta ve faile daha yüksek ceza uygulanması ihtimali doğmaktadır. TCK Madde 85/2 "Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise, kişi iki yıldan on beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır." 3. Taksirle Ölüme Neden Olma Suçunun En Sık Karşılaşılan Örnekleri Taksirle ölüme neden olma suçunun uygulanması, günlük yaşamda özellikle dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranışların sıkça görüldüğü alanlarda karşımıza çıkar. Türk Ceza Kanunu'nun 85. maddesi kapsamında, bu suç genellikle trafik kazaları, tıbbi hatalar ve iş kazaları gibi olaylarla ilişkilendirilir. 3.1. Trafik Kazası Sonucu Ölüme Sebebiyet Verme Trafik kazaları, taksirle ölüme neden olma suçunun en yaygın görüldüğü durumlardan biridir. Sürücülerin trafik kurallarına uymaması, aşırı hız, dikkatsizlik veya alkollü araç kullanımı gibi nedenlerle gerçekleşen kazalar, bu suçun temel örneklerini oluşturur. Trafik kazası sonucu bir kişinin ölmesine sebebiyet veren sürücü, TCK 85/1 kapsamında iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Eğer kaza sırasında fail, bilinçli taksirle hareket etmişse, ceza üçte birden yarısına kadar artırılır (TCK 22/3). Kazada birden fazla kişi hayatını kaybetmişse kişi, iki yıldan on beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır (TCK 85/2). Yargıtay Kararı: Yargıtay Ceza Genel Kurulu, bir trafik kazasında, failin hız sınırını aşarak bir yayanın ölümüne sebep olduğu durumda, failin bilinçli taksirle hareket ettiği kanaatine varmıştır. (YCGK, 2019/6-348 E., 2020/464 K., 28.01.2020 T.) 3.2. Doktor Hatası Sonucu Ölüme Sebebiyet Verme Tıbbi müdahale sırasında bir doktorun dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranışı nedeniyle hastanın ölmesi, taksirle ölüme neden olma suçunun bir diğer yaygın örneğidir. Bu durum, genellikle "malpraktis" olarak bilinen tıbbi uygulama hatalarından kaynaklanır. Bir doktorun, tıbbi gerekliliklere aykırı hareket etmesi sonucu hastanın ölmesi durumunda TCK 85 uygulanır. Eğer doktor, hastanın ölümüne neden olabilecek bir riski öngörmesine rağmen müdahaleyi yapmaya devam etmişse, bilinçli taksir hükümleri uygulanır. Örnek: Bir ameliyat sırasında, cerrahın sterilizasyon kurallarına dikkat etmemesi sonucu hastada enfeksiyon gelişmesi ve hastanın hayatını kaybetmesi. Yanlış ilaç veya doz uygulaması nedeniyle hastanın ölümüne sebebiyet verilmesi. Yargıtay Kararı: Bir doktorun, sterilizasyon kurallarına uygun hareket etmediği için ameliyat sonrası hastanın enfeksiyon nedeniyle ölmesine sebep olduğu olayda, Yargıtay, doktorun dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davrandığını tespit etmiştir. (Yargıtay 13. Ceza Dairesi, 2018/2020 E., 2019/3412 K., 10.06.2019 T.) 3.3. İş Kazası Sonucu Ölüme Sebebiyet Verme İş kazaları da taksirle ölüme neden olma suçunun sıkça karşılaşılan örneklerinden biridir. İşverenin ya da işçilerin gerekli güvenlik önlemlerini almaması, iş kazaları sonucunda ölümle sonuçlanan olaylara neden olabilir. İşverenler, işyerinde gerekli güvenlik önlemlerini almadıklarında ve bu ihmal ölümle sonuçlandığında doğrudan sorumlu tutulabilir. Ayrıca, İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun 6331 sayılı hükümleri de bu tür olaylarda devreye girer. Yargıtay, iş kazalarında "öngörülebilir risk" ilkesini dikkate almaktadır. İşverenin riskleri öngörmemesi ve önlem almaması taksirle sorumluluk kapsamında değerlendirilir. İş kazası sonucu bir çalışanın hayatını kaybetmesi durumunda, TCK 85 uygulanır. İşveren ya da yetkililer, işyerinde gerekli güvenlik tedbirlerini almadığı için ölüm meydana gelmişse, ceza bilinçli taksir hükümlerine göre artırılabilir. Örnek: Bir işyerinde, iş güvenliği ekipmanlarının eksik olması nedeniyle bir işçinin yüksekten düşerek ölmesi. Patlama riski olan bir alanda gerekli önlemler alınmadan çalışma yapılması sonucu çalışanların zarar görmesi ve ölüm meydana gelmesi. Yargıtay Kararı: Bir iş kazasında, işverenin gerekli güvenlik önlemlerini almadığı ve işçinin yüksekte çalışırken düşerek öldüğü olayda, Yargıtay, işverenin dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davrandığına karar vermiştir. (Yargıtay 12. Ceza Dairesi, 2020/428 E., 2021/1347 K., 12.04.2021 T.) 4. Taksirle Ölüme Neden Olma Suçunda Soruşturma ve Yargılama Süreci 4.1. Suç Şikâyete Tabi midir? Taksirle ölüme neden olma suçu, Türk Ceza Kanunu’na göre şikâyete tabi olmayan bir suçtur. Bu suç kamu düzenini ilgilendirdiği için, savcılık tarafından re’sen soruşturma başlatılır. Mağdurun veya yakınlarının şikâyetçi olması gerekmez. Olayla ilgili bilgi sahibi olan herhangi bir kişi veya kurum tarafından yapılan ihbar da soruşturmanın başlaması için yeterlidir. 4.2. Zamanaşımı Süreleri Taksirle ölüme neden olma suçunda zamanaşımı süreleri, Türk Ceza Kanunu’nun 66. maddesi uyarınca belirlenir. Bu süre, suçun nitelikli veya basit haline göre değişiklik göstermemekte olup her iki halde de zamanaşımı süresi 15 yıldır. Zamanaşımı süresi, ölümün gerçekleştiği tarihten itibaren başlar. Eğer ölüm bir süre sonra meydana gelmişse, zamanaşımı süresi ölüm tarihinden itibaren hesaplanır. 4.3. Taksirle Ölüme Neden Olma Suçunda Görevli Mahkeme Taksirle ölüme neden olma suçunda görevli mahkeme bakımından da özel bir düzenleme öngörülmüş olup 85/1 ve 85/2 bakımından farklı mahkemeler görevli kılınmıştır. TCK m.85/1 – Taksirle bir kişinin ölümüne neden olunması durumunda; görevli mahkeme, Asliye Ceza Mahkemesidir. TCK m.85/2 – Taksirle birden fazla kişinin ölümü veya ölümle birlikte yaralanmaya sebep olunmasıdurumunda; görevli mahkeme, Ağır Ceza Mahkemesidir. 4.5. Taksirle Adam Öldürme Suçunda Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması (HAGB) Taksirle ölüme neden olma suçunda hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB) kararı, belirli şartların sağlanması halinde verilebilir. HAGB kararı verildiğinde; kişi hakkında verilen hüküm açıklanmamakta, kişi 5 yıllık denetim süresine tabi tutulmakta, kişi denetim süresince kasıtlı bir suç işlemediğinde ise açıklanması geri bırakılan hüküm ortadan kaldırılarak davanın düşmesine karar verilmektedir. HAGB Uygulanma Şartları: Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması, Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması, Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın; aynen iade, suçtan önceki hâle getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi HAGB’nin Sonuçları: 5 yıllık denetim süresi boyunca herhangi bir kasıtlı suça karışılmaması durumunda açıklanması geri bırakılan hüküm ortadan kaldırılır ve davanın düşmesine karar verilir. Ancak denetim süresi içinde başka bir suç işlenirse HAGB kararı kaldırılır ve ceza açıklanır. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için Hükmün Açıklanmasının Geriye Bırakılması Nedir? başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 5. Taksirle Öldürme Suçunda Savunma Stratejileri ve Ceza Avukatının Önemi Taksirle öldürme suçu, Türk Ceza Kanunu’nun 85. maddesi kapsamında düzenlenmiş olup failin dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı bir davranış sonucu öngöremediği bir ölümle karşı karşıya kalması durumunda cezai sorumluluk doğurur. Suçun kanunda öngörülmüş özel hallerinde ve özellikle suç bilinçli taksir ya da olası kast kapsamında değerlendirildiğinde, fail son derece ağır cezalarla karşılaşabilir. Suçun nitelemesinin ilk andan (soruşturma aşamasından) itibaren doğru yapılması, soruşturma ve kovuşturmanın gidişatını son derece etkilemekte olup doğru bir savunma stratejisi geliştirmek ve etkili bir ceza avukatı desteği almak, davanın sonucunu önemli ölçüde değiştirebilir. 5.1. Kusura Yönelik Hukuki Yaklaşımlar Kusura yönelik savunma, failin sorumluluğunu azaltmayı hedefleyen en önemli hukuki yaklaşımlardan biridir. Bu yaklaşım, yalnızca failin kusurunu tartışmakla kalmaz, olayın tüm yönleriyle analiz edilmesini ve dış faktörlerin etkisinin incelenmesini gerektirir. Başka Faktörlerin Etkisi: Olayın gerçekleşmesinde sadece failin değil, olayın meydana geldiği koşulların etkili olduğu vurgulanabilir. Örnek: Bozuk bir yol yüzünden meydana gelen trafik kazasında, kazanın tek sebebinin sürücü olmadığının savunulması. Mağdurun ve Üçüncü Şahısların Etkisinin Tartışılması: Olayda mağdurun veya üçüncü kişilerin kusurlu davranışlarının etkili olduğu savunulabilir. Örnek: Yaya geçidi dışında yola aniden çıkan bir yayaya çarpmak ya da işyerinde baret veya güvenlik ekipmanı kullanmayan bir çalışanın kazaya neden olması. Dikkat ve Özen Yükümlülüğünün Tartışılması: Failin dikkat ve özen yükümlülüğüne uygun hareket ettiği, ancak olayın beklenmedik bir durumdan kaynaklandığı savunulabilir. Bilinçli Taksir ve Olası Kastın Varlığının Tartışılması: Ceza avukatının temel görevlerinden biri, suçun basit taksir mi yoksa bilinçli taksir veya olası kast kapsamında mı değerlendirileceğini sorgulamaktır. Bu ayrım, cezanın ağırlığını doğrudan etkiler. Örnek: Kazanın tamamen beklenmedik bir durum mu yoksa öngörülebilir bir sonuç mu olduğunun tartışılması. 5.2. Ceza Avukatının Rolü ve Önemi Etkili bir ceza avukatı, sanığın haklarının korunmasında ve adaletin sağlanmasında kilit bir role sahiptir. Taksirle öldürme suçlarında, avukatın uzmanlığı ve stratejik yaklaşımı, hem müvekkilinin haklarını savunmasında hem de davanın sonucunu müvekkil lehine çevirmede büyük önem taşır. Taksirle öldürme suçunda etkili bir savunma stratejisi oluşturmak, yalnızca failin haklarının korunmasını sağlamakla kalmaz, aynı zamanda adaletin doğru bir şekilde tecelli etmesine de katkı sunar. Etkili bir ceza avukatı desteği, failin cezasının hafifletilmesi veya nitelikli halleri içermediğinin ispatlanması açısından kritik öneme sahiptir. Adaletin sağlanmasında doğru savunma stratejileri, hukuk sisteminin güvenilirliğini artırır ve failin topluma yeniden kazandırılmasını mümkün kılar. 6. Sık Sorulan Sorular Taksirle Ölüme Neden Olma Suçunda Suça İştirak Olur mu? Hayır, taksirle işlenen suçlarda iştirak mümkün değildir. İştirak kasten işlenebilen suçlarda söz konusu olabilir, ancak taksirle işlenen suçlarda failin kastı olmadığından, suça iştirak (birlikte suç işleme durumu) söz konusu olamaz. Taksirle Ölüme Neden Olma Suçunda Teşebbüs Olur mu? Hayır, taksirle adam öldürme suçunda teşebbüs mümkün değildir. Teşebbüs, failin kastıyla neticeyi gerçekleştirmek üzere harekete geçip neticenin tamamlanamaması durumunda söz konusu olur. Ancak taksirle işlenen suçlarda failin ölüm neticesini gerçekleştirmek gibi bir kastı bulunmadığından teşebbüs hükümleri uygulanamaz. Taksirle Ölüme Neden Olma Suçunda İçtima Olur mu? Evet, belirli durumlarda içtima mümkündür. Taksirle birden fazla kişinin ölümü veya bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanması halinde, özel içtima hali (TCK m.85/2) devreye girer. Bu durumda kişi hakkında daha yüksek bir ceza verilmesi ihtimali doğar. Bir trafik kazasında, sürücünün dikkatsizliği sonucu bir kişinin ölmesi ve iki kişinin yaralanması durumu, bu özel içtima kapsamında değerlendirilir ve failin daha yüksek bir ceza alması ihtimali gündeme gelir. Excerpt: Taksirle ölüme neden olma suçu, Türk Ceza Kanunu'nun 85. maddesi kapsamında düzenlenmiş olup, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranış sonucu, istemeden bir kişinin ölümüne sebebiyet verilmesiyle oluşur. Suçun cezai yaptırımları, failin kusur oranına göre değişiklik gösterir; bilinçli taksir durumunda ise cezalar ağırlaştırılarak uygulanır. En sık karşılaşılan örnekler arasında trafik kazaları, iş kazaları ve doktor hataları gibi durumlar yer almaktadır. ### Kasten Adam Öldürme Suçunda Cezayı Ağırlaştıran Nitelikli Haller - TCK 82 Kasten adam öldürme suçunda, her cinayet aynı şekilde değerlendirilmez; failin niyeti, eylemi gerçekleştirme biçimi ve mağdurun durumu cezayı doğrudan etkiler. İşte, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) “nitelikli haller” dediği durumlar burada devreye girer. Nitelikli haller, suçu basit bir adam öldürme eyleminden çıkararak failin daha ağır bir cezayla karşılaşmasına yol açan özel durumları ifade eder. Örneğin, tasarlayarak öldürme, canavarca hisle eziyet çektirerek öldürme ya da kamu görevlisini görevi nedeniyle öldürme gibi haller, adaletin çok daha ağır cezalar öngördüğü durumlar arasında yer alır. Peki, hangi hallerde bir cinayet basit bir adam öldürme suçundan ayrılır ve daha ağır bir cezayı gerektirir? Bu sorunun yanıtı, hem yargılamanın seyri hem de ceza adaletinin sağlanması açısından hayati öneme sahiptir. Hukukun temel amacı, adaleti sağlamaktır. Ancak adaletin gerçek anlamda tecelli edebilmesi için suçun sadece işlendiği koşullar değil, failin niyeti, içinde bulunduğu psikolojik durum ve suçun işleniş şekli de titizlikle değerlendirilmelidir. Savunma avukatı, yalnızca failin cezalandırılmasıyla değil, aynı zamanda cezanın hukuka uygun şekilde belirlenmesiyle ilgilenir. Zira adalet, failin içinde bulunduğu koşulların doğru şekilde anlaşılmasıyla sağlanabilir. Bu yazımızda, TCK 82’de düzenlenen kasten adam öldürme suçundaki nitelikli hallerin detaylarına, bu durumların cezaya nasıl yansıdığına ve hukuk sistemimizdeki yerine değineceğiz. 1. Kasten Adam Öldürme Suçu Nedir? 1.1 Suçun Tanımı ve Unsurları Kasten adam öldürme suçu, bir insanın yaşamına son verme iradesiyle hareket edilmesi sonucunda işlenen suçtur. Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) temel haklardan biri olan yaşam hakkını koruma altına almak amacıyla düzenlediği en ağır suçlardan biridir. Bu suç, failin mağduru öldürme kastıyla hareket etmesini gerektirir ve sonuçta mağdurun hayatını kaybetmesiyle oluşur. Kasten adam öldürme suçunun unsurları: Fail: Herhangi bir gerçek kişi olabilir. Mağdur: Yaşayan bir insan olması gerekir. Fiil: Mağdurun yaşamına son verme amacıyla yapılan eylemdir. Sonuç: Mağdurun hayatını kaybetmesi gerekir. Kast: Fail, mağdurun ölümünü bilerek ve isteyerek hareket etmelidir. 1.2. TCK’da Kasten Adam Öldürme Suçu (Madde 81) Temel haliyle kasten adam öldürme suçu, Türk Ceza Kanunu’nun 81. maddesinde şu şekilde düzenlenmiştir: TCK Madde 81: “Bir insanı kasten öldüren kişi, müebbet hapis cezası ile cezalandırılır.” Bu hükme göre, suçu işleyen kişi faildir ve suça teşebbüs halinde dahi ceza indirimi yapılmayabilir. Suçun temel hali, öldürme eyleminin herhangi bir nitelikli hal olmaksızın gerçekleştirilmesini ifade eder. 1.3. TCK’da Kasten Adam Öldürme Suçu (Madde 82) Kasten adam öldürme suçunun nitelikli halleri, Türk Ceza Kanunu’nun 82. maddesinde düzenlenmiştir. Bu haller, suça ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilmesini gerektirir. Temel haliyle kasten adam öldürme suçunda cezayı artıran nitelikli haller, Türk Ceza Kanunu’nun 82. maddesinde şu şekilde düzenlenmiştir: TCK Madde 82: Nitelikli hallerMadde 82- (1) Kasten öldürme suçunun;a) Tasarlayarak,b) Canavarca hisle veya eziyet çektirerek,c) Yangın, su baskını, tahrip, batırma veya bombalama ya da nükleer, biyolojik veya kimyasal silah kullanmak suretiyle,d) Üstsoy veya altsoydan birine ya da eş, boşandığı eş veya kardeşe karşı,e) Çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,f) Kadına karşı,g) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle,h) Bir suçu gizlemek, delillerini ortadan kaldırmak veya işlenmesini kolaylaştırmak ya da yakalanmamak amacıyla,i) Bir suçu işleyememekten dolayı duyduğu infialle,j) Kan gütme saikiyle,k) Töre saikiyle, İşlenmesi halinde, kişi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır. Nitelikli Hallerin Cezası: Bu hallerden birinin varlığı halinde, faile ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir. Bu düzenleme, suçun işleniş şekline ve failin saikine göre cezanın artırılmasını öngörmektedir. 2. Kasten Öldürme Suçunun Nitelikli Halleri Kasten öldürme suçunun nitelikli halleri, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 82. maddesinde düzenlenmiştir. Nitelikli hâller, suçun işleniş biçimine veya mağdurun durumuna bağlı olarak cezanın ağırlaştırılmasına neden olan durumlardır. İşte bu nitelikli hâller: 2.1. Tasarlayarak Kasten Öldürme Tasarlama, suçun önceden planlanması anlamına gelir. Yargıtay ise tasarlama kavramını; kişinin suç işleme kararını aldıktan sonra suç işleme zamanı ile kararı arasında belli bir zaman geçmesine rağmen kişideki suç işleme isteğinin azalmaması ve kişinin bu soğukkanlılıkla öldürme fiilini gerçekleştirmesi hali olarak tanımlamaktadır. Tasarlayarak kasten öldürme suçunda haksız tahrik hükümlerinin uygulanıp uygulanamayacağı tartışmalıdır. Ancak Yargıtay Ceza Genel Kurulu, tasarlayarak kasten öldürme suçunda haksız tahrik hükümlerinin uygulanabileceğine dair emsal kararlar vermiştir. 2.2. Canavarca Hisle ve Eziyet Çektirerek Kasten Öldürme Canavarca hisle kasten öldürme, failin toplumsal ahlak ve vicdanın kabul edemeyeceği derecede vahşi ve acımasız bir içgüdüyle hareket ederek mağduru öldürmesidir. Bu tür fiiller, failin insan onuruna ve yaşam hakkına aykırı şekilde, psikopatça ve zalimce bir tutum sergilediğini gösterir. Örneğin, bir kişinin üzerine kızgın yağ dökerek öldürülmesi, bu suçun oluştuğuna işaret eder. Eziyet çektirerek kasten öldürme ise failin, mağdura acı vererek ve öldürme sürecini uzatarak fiilini gerçekleştirmesidir. Bu durumda mağdur, öldürülmeden önce belli bir süre boyunca fiziksel ve ruhsal olarak yoğun bir ıstırap çeker. Örneğin, mağdurun tırnaklarının tek tek çekilip ardından organlarının kesilerek öldürülmesi, eziyet çektirerek kasten öldürme suçunu oluşturur. Her iki nitelikli hâl de failin insanlık dışı bir davranış sergilediğini ve suçun vahametini artıran özel durumları ifade eder. Bu nedenle, Türk Ceza Kanunu’nun 82. maddesi kapsamında ağırlaştırılmış cezalar öngörülmüştür. 2.3. Üstsoy veya Altsoydan Birine ya da Eş, Boşandığı Eş veya Kardeşe Karşı Kasten Öldürme Türk Ceza Kanunu’nun 82. maddesinde, kişinin yakınlık ilişkisi içinde olduğu bireyleri öldürmesi, suçun daha ağır bir ahlaki kusur içerdiği gerekçesiyle nitelikli hâl olarak düzenlenmiştir. Bu tür durumlarda failin cezası ağırlaştırılır. Üstsoy ve Altsoya Karşı Kasten Öldürme : Üstsoy, kişinin doğrudan kendisinden önce gelen yakın akrabalarıdır. Bunlar, anne, baba, büyük anne, büyük baba ve onların anne ve babalarıdır. Altsoy ise kişinin kendisinden sonra gelen doğrudan akrabalarıdır. Failin çocukları, torunu, onların çocukları altsoyu oluşturur. Bu kişilere karşı işlenen öldürme suçları, nitelikli hâl olarak değerlendirilir. Ancak üvey anne, üvey baba ve üvey evlat, altsoy-üstsoy kavramına dahil edilmediğinden, bu kişilere karşı işlenen suçlar nitelikli hâl kapsamında değerlendirilmez. Eşe veya Boşanmış Eşe Karşı Kasten Öldürme Failin, resmi nikâhla evli olduğu eşine veya boşanmış olduğu eski eşine karşı öldürme suçunu işlemesi de nitelikli hâl olarak kabul edilir. Ancak, nişanlıya veya imam nikâhlı eşe karşı işlenen öldürme suçları bu kapsama girmez. Kardeşe Karşı Kasten Öldürme kardeşe karşı kasten öldürme suçu, Türk Ceza Kanunu'nun 82. maddesinde nitelikli hal olarak düzenlenmemiştir. Dolayısıyla, kardeşe karşı işlenen kasten öldürme suçu, basit kasten öldürme suçu kapsamında değerlendirilir ve bu suçun cezası müebbet hapis cezasıdır. Ancak olayın özel koşullarına göre haksız tahrik veya diğer hafifletici nedenler uygulanabilir. 2.4. Çocuğa ya da Kendini Savunamayacak Durumda Bulunan Kişiye Karşı Kasten Öldürme Türk Ceza Kanunu'nun 82. maddesinde, çocuğaveya kendini savunamayacak durumda olan kişilere karşı işlenen kasten öldürme suçu, nitelikli hal olarak düzenlenmiştir. Bu düzenleme, bu kişilerin korunmaya daha fazla ihtiyaç duydukları ve suça karşı daha savunmasız oldukları gerçeğine dayanmaktadır. 2.5. Bir Suçu Gizlemek, Delillerini Ortadan Kaldırmak veya Yakalanmamak Amacıyla Kasten Öldürme Türk Ceza Kanunu’nun 82. maddesi, bir suçu gizlemek, suçun delillerini ortadan kaldırmak, başka bir suçun işlenmesini kolaylaştırmak veya yakalanmamak amacıyla işlenen kasten öldürme suçu, cezayı ağırlaştıran bir durum olarak kabul edilmiştir. Nitelikli halin oluşabilmesi için failin amacıyla suç arasında bağlantı kurulması yeterlidir. Amacın gerçekleşip gerçekleşmemesi, yani suçun gizlenip gizlenmemesi veya failin yakalanıp yakalanmaması bu nitelikli halin uygulanmasını engellemez. 2.6. Bir Suçu İşleyememekten Duyduğu İnfialle Kasten Öldürme Türk Ceza Kanunu’nun 82. maddesinde, bir suçu işleyememekten kaynaklanan infialle işlenen kasten öldürme suçu, nitelikli hal olarak düzenlenmiştir. Bu durum, failin planladığı veya kastettiği bir suçu işleyememesi nedeniyle duyduğu yoğun öfke veya hayal kırıklığı sonucu bir kişiyi öldürmesiyle ortaya çıkar. Nitelikli halin uygulanabilmesi için işlenmek istenen suçun tamamlanamaması yeterlidir. Failin infiale kapılarak öldürme fiilini gerçekleştirmesi, cezai sorumluluğunu ağırlaştırır. 2.7. Kan Gütme Saikiyle Kasten Öldürme Kan gütme, hukuki bir tanımı bulunmamakla birlikte, bir kişinin geçmişte öldürülmüş bir yakınının veya mensubu olduğu topluluğun intikamını almak amacıyla, öldüren kişiyi veya onun mensubu olduğu gruptan birini öldürmesi olarak tanımlanabilir. Bu tür bir öldürme eylemi, Türk Ceza Kanunu’nun 82. maddesinde nitelikli hal olarak düzenlenmiştir ve cezai yaptırımı ağırlaştırılmıştır. Kan Gütme Saikinin Şartları Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre, kan gütme saikiyle işlenen kasten öldürme suçunun oluşabilmesi için aşağıdaki şartların bir arada bulunması gerekir: Önceki Olayın Ölümle Sonuçlanmış Olması: Kan gütme saiki, ancak önceki olayın bir ölümle sonuçlanmış olması durumunda gündeme gelir. Öldürme suçunun kasten veya taksirle işlenmiş olmasının bir önemi yoktur; ancak olay mutlaka bir kişinin ölümüyle sonuçlanmış olmalıdır. İntikam Amacı: Fail, önceki öldürme olayının intikamını almak için hareket etmelidir. Burada, failin hareketinin temel motivasyonunun intikam duygusu olduğu belirlenmelidir. Fail veya Onun Mensubu Olduğu Gruptan Birini Öldürmek: Kan gütme saikiyle öldürme eylemi, genellikle önceki öldürme olayının failine veya onun mensubu olduğu aile ya da gruba yönelik olarak gerçekleştirilir. Bu durumda, fail adeta “görev bilinciyle” hareket eder. Sadece Kan Gütme Saikinin Varlığı: Kan gütme saikiyle hareket eden failin, bu saike başka bir motivasyon eklemesi durumunda, suçun kan gütme saikiyle işlendiği kabul edilmez. Örneğin, haksız tahrik altında olan bir failin, artık kan gütme saikiyle hareket ettiği söylenemez. Kan Hısımlığının Bulunmasına Gerek Yoktur: Fail ile ilk öldürülen kişi arasında kan bağı bulunması zorunlu değildir. Kan gütme saikiyle hareket edilmesi yeterlidir. Zaman Faktörü: İlk öldürme olayı ile ikinci olay arasında belirli bir sürenin geçmesi gereklidir. Failin, intikam amacıyla hareket ettiği dönemde öfkesinin ve acısının geçmesi, eylemini geleneklerin etkisiyle ve görev bilinciyle gerçekleştirmesi beklenir. 2.8. Töre Saikiyle Kasten Öldürme Töre saiki, Türk Ceza Kanunu’nda açık bir şekilde tanımlanmamış olmakla birlikte, failin, töreye aykırı davrandığı düşünülen bir kişiyi törelere uygun olarak cezalandırma amacıyla öldürmesi şeklinde tanımlanabilir. Bu durumda, fail, töreye göre kişinin yaşamına son verilmesi gerektiği inancıyla hareket eder. Töre Saikiyle Kasten Öldürme Suçunun Şartları Törelere Dayalı Niyet: Fail, mağduru törelere aykırı bir davranış sergilediği gerekçesiyle öldürmelidir. Burada önemli olan, failin töre gereği bu eylemi yapma bilinciyle hareket etmesidir. Haksız Tahrik Etkisinin Bulunmaması: Failin haksız tahrik etkisi altında hareket etmesi durumunda, artık töre saikiyle hareket ettiği söylenemez. Haksız tahrik altında işlenen fiiller farklı bir hukuki değerlendirmeye tabidir. Töre saikiyle işlenen kasten öldürme suçu, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıile cezalandırılır. Bu düzenleme, töre cinayetlerini önlemeyi ve yaşam hakkını korumayı hedefler. 2.9. Yangın, Su Baskını veya Bombalama suretiyle Kasten Öldürme Türk Ceza Kanunu’nun 82. maddesinde düzenlenen bu nitelikli hâl, kasten öldürme suçunun toplum üzerinde geniş çaplı korku, zarar ve yıkım etkisi yaratabilecek yöntemlerle işlenmesidurumunda cezai sorumluluğun ağırlaştırılmasını öngörmektedir. Belirtilen yöntemlerle gerçekleştirilen eylem sonucunda mağdurun yaşamını yitirmesi gerekir. Bu nitelikli hâlde, fail hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası uygulanır. Yöntemin vahameti, sadece mağdura yönelik değil, aynı zamanda toplumun geneline yönelik ciddi bir tehdit oluşturduğundan, bu tür suçların cezaları ağırlaştırılmıştır. 2.10. Kadına Karşı Kasten Öldürme Türk Ceza Kanunu'nun 82. maddesi uyarınca, kadına karşı işlenen kasten öldürme suçu, suçun nitelikli hallerinden biri olarak kabul edilmiştir. Bu düzenleme, toplumda kadınlara yönelik şiddet ve ayrımcılığın önüne geçmeyi ve kadınların yaşam hakkını daha güçlü bir şekilde korumayı amaçlamaktadır. Kadının hamile olup olmaması, fail ile mağdur arasında bir akrabalık ilişkisi bulunup bulunmaması gibi hususlar bu nitelikli hal açısından önem taşımaz. Kadın mağdurun yaşam hakkına yönelik her türlü kasıtlı müdahale, bu nitelikli hal kapsamında değerlendirilir. Kadına karşı kasten öldürme suçu işleyen fail, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır. 2.11. Kişinin Yerine Getirdiği Kamu Görevi Nedeniyle Kasten Öldürme Türk Ceza Kanunu’nun 82. maddesinde düzenlenen bu nitelikli hal, bir kişinin kamu görevinin gereklerini yerine getirdiği için kasten öldürülmesi durumunda uygulanır. Bu düzenleme, kamu görevlilerinin görevlerini ifa ederken korunmasını sağlamayı ve kamu hizmetine yönelik saldırıları caydırmayı amaçlar. Nitelikli Hâlin Şartları Kamu Görevlisi Olma Şartı Tek Başına Yeterli Değildir: Kamu görevlisi olmak, nitelikli halin uygulanması için yeterli bir koşul değildir. Önemli olan, failin mağduru kamu görevi nedeniyle hedef almış olmasıdır. Görevle İlgili Nedensellik Bağı: Kamu görevlisinin öldürülmesi, onun kamu görevini yerine getirmesiyle doğrudan ilgili olmalıdır.Kamu görevlisinin mesai saatleri dışında veya görev bölgesi dışında öldürülmesi halinde dahi, öldürme fiili kamu görevinin gereklerinden kaynaklanıyorsa nitelikli hal uygulanır. Kamu görevlisi sıfatı sona ermiş olsa bile, failin öldürme fiilini mağdurun geçmişteki kamu görevine duyduğu husumet nedeniyle işlemesi de bu kapsamda değerlendirilir. Tamamen Kişisel Nedenler Nitelikli Hal Kapsamında Değildir: Eğer kamu görevlisi, mesai saatleri içinde olsa bile tamamen kişisel bir nedenden dolayı öldürülmüşse, bu durumda nitelikli hal söz konusu olmaz. Kamu görevi nedeniyle işlenen kasten öldürme suçunda fail, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır. 3. Birden Fazla Nitelikli Halin Bulunduğu Olaylarda Faile Ne Kadar Ceza Verilir? Uygulamada kasten adam öldürme suçunun birden fazla nitelikli hali aynı olayda bir araya gelebilir. Örneğin, failin eşini canavarca hisle öldürmesi durumunda, hem eşe karşı kasten öldürme hem de canavarca hisle öldürme nitelikli halleri birlikte gerçekleşmiş olur. Bu gibi durumlar, ceza miktarını belirleme açısından önem taşır. Birden Fazla Nitelikli Halin Hukuki Değerlendirilmesi Türk Ceza Kanunu’nun 82. maddesine göre, kasten adam öldürme suçunun birden fazla nitelikli hali bir arada bulunsa bile fail, yalnızca en ağır cezayı gerektiren hükme göre cezalandırılır. Nitelikli haller arasında herhangi bir ceza birikimi yapılmaz; bu durum, failin tek bir ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılmasını sağlar. Örnek Olay ve Cezanın Belirlenmesi Örnek 1: Fail, eşini tasarlayarak öldürmüşse, eşe karşı kasten öldürme ve tasarlayarak öldürme nitelikli halleri bir arada değerlendirilir. Bu durumda fail, en ağır ceza olan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır. Örnek 2: Fail, bir kamu görevlisini görevi sırasında canavarca hisle öldürmüşse, hem kamu görevlisini öldürme hem de canavarca hisle öldürme halleri birlikte oluşur. Ancak yine yalnızca bir ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir. 4. Kasten Öldürme Suçunun Ağırlaştırılmış Halinde Savunma Stratejileri ve Ceza Avukatının Önemi Kasten öldürme suçunun ağırlaştırılmış halleri, Türk Ceza Kanunu’nun 82. maddesi kapsamında düzenlenen ve failin daha ağır cezalarla karşı karşıya kalmasına neden olan özel durumlardır. Tasarlayarak, canavarca hisle veya bir kamu görevlisini görevi nedeniyle öldürmek gibi haller, suçun vahametini artırır ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirir. Bu durumlarda, doğru bir savunma stratejisi oluşturmak ve etkili bir ceza avukatı desteği almak, yargılamanın seyrini önemli ölçüde etkileyebilir. 4.1. Savunma Stratejileri Nitelikli Halin Varlığının Tartışılması: Ceza avukatının en önemli görevlerinden biri, suçun nitelikli hal kapsamına girip girmediğini sorgulamaktır. Örneğin, tasarlama unsurunun somut delillerle kanıtlanıp kanıtlanmadığı ya da failin suçu canavarca hisle işleyip işlemediği üzerinde durulabilir. Kast ve Niyetin Değerlendirilmesi: Failin öldürme kastı olup olmadığı veya kastın sınırları detaylı şekilde incelenir. Eğer suç anında failin niyeti net değilse, bu durum cezayı hafifletebilecek bir unsur olarak savunmada kullanılabilir. Psikolojik Durum ve Suç Anındaki Ruh Hali: Failin suç anındaki psikolojik durumu ve ruh hali incelenir. Psikolojik rahatsızlıklar, travmalar veya öfke kontrol sorunları gibi durumlar, cezayı etkileyebilecek unsurlar arasında yer alabilir. Bu tür raporlar, savunmada önemli bir yere sahiptir. Haksız Tahrik Unsurunun İleri Sürülmesi:Haksız tahrik, kasten adam öldürme suçlarında cezayı önemli ölçüde hafifleten bir unsurdur. Mağdurun fail üzerinde yarattığı psikolojik baskı, tehdit veya fiziksel saldırı gibi durumlar, haksız tahrik savunması için temel teşkil edebilir. Delillerin Hukuka Uygunluğu: Savunma, suçun işlendiğini gösteren delillerin toplanma şekline de odaklanır. Delillerin hukuka aykırı bir şekilde elde edilmesi durumunda, bu delillerin hükme esas alınmaması talep edilebilir. İyi Hâl ve Etkin Pişmanlık: Failin duruşma sürecindeki tutum ve davranışları, pişmanlık göstermesi veya mağdurun ailesine karşı duyduğu sorumluluk bilinci, mahkeme tarafından cezada indirim nedeni olarak değerlendirilebilir. 4.2. Ceza Avukatının Rolü ve Önemi Hukuki Sürecin Takibi ve Yönetimi: Ceza avukatı, yargılamanın her aşamasında süreci etkin bir şekilde yöneterek müvekkilinin haklarını korur. Sanığın doğru bir şekilde savunulması, hukuki prosedürlerin eksiksiz takip edilmesine bağlıdır. Delillerin Toplanması ve Analizi: Ceza avukatı, suçun nitelikli hallerine ilişkin delilleri detaylı bir şekilde analiz eder ve müvekkilinin lehine olan kanıtları ortaya koyar. Delillerin hukuka uygun şekilde toplanmış olmasını sağlar. Psikolojik ve Sosyal Durumun Mahkemeye Sunulması: Failin psikolojik durumuna ilişkin uzman raporları, geçmiş yaşam öyküsü ve sosyal çevresine dair bilgiler mahkemeye sunularak, suçun ağırlığının failin kişisel durumundan kaynaklandığı savunulabilir. Müvekkil ile İletişim ve Moral Desteği: Ceza avukatı, müvekkilinin süreci daha iyi anlamasını ve savunma stratejisini bilmesini sağlayarak ona moral desteği sunar. Güven ilişkisinin kurulması, etkin bir savunmanın temelidir. Sonuç Kasten öldürme suçunun ağırlaştırılmış halleri, ceza yargılamasında karmaşık ve hassas bir süreçtir. Ceza avukatının, hem yasal düzenlemeleri hem de müvekkilinin bireysel durumunu titizlikle ele alması, adaletin sağlanmasında kritik rol oynar. İyi hazırlanmış bir savunma stratejisi, cezanın hafifletilmesi ya da nitelikli hallerin düşürülmesi gibi sonuçlar doğurabilir. Adaletin tecellisi için savunma hakkının etkin şekilde kullanılması, hukuk sisteminin temel taşlarından biridir. Excerpt: Kasten adam öldürme suçunda cezayı ağırlaştıran nitelikli haller, Türk Ceza Kanunu’nun 82. maddesinde düzenlenmiş olup, suçun tasarlayarak, canavarca hisle veya mağdurun özel durumu nedeniyle işlenmesi gibi, failin daha ağır bir cezayla karşılaşmasına yol açan özel durumları ifade eder. ### Kasten Adam Öldürme Suçu - TCK 81 Kasten adam öldürme suçu, failin mağdurun yaşamına son verme iradesiyle hareket etmesi ve bu iradenin sonucunda ölüm olayının gerçekleşmesiyle oluşur. Toplumun güven duygusunu zedeleyen ve toplumsal düzeni sarsan bu suç, Türk Ceza Kanunu’nda en ağır suçlardan biri olarak kabul edilmektedir. Suçun cezai boyutu oldukça ağırdır; basit hâlinde müebbet hapis cezası, nitelikli hâllerinde ise ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası öngörülmektedir. Bu denli ağır yaptırımlar, kasten adam öldürme suçuna ilişkin yargılama süreçlerinde savunmanın önemini artırmaktadır. Adil yargılanma ve etkin savunma hakkı her bireyin temel haklarından biri olduğundan, sanık vekili olarak, suçun maddi ve manevi unsurlarını dikkatle analiz etmek ve hukuki hata, haksız tahrik, meşru müdafaa gibi olasılıkları titizlikle değerlendirmek kritik bir gerekliliktir. Bu yazıda, kasten adam öldürme suçunun hukuki boyutları ve savunma stratejileri kapsamlı bir şekilde ele alınacaktır. 1. Kasten Adam Öldürme Suçu Kasten öldürme suçu, bir kimsenin yaşamına bilerek ve isteyerek, hukuka aykırı bir şekilde son verilmesiyle oluşur. Türk Ceza Kanunu’nun 81. ve devamı maddelerinde düzenlenmiş olan bu suç, en ağır ceza yaptırımlarından biriyle karşılık bulur. 1.1. Kasten Adam Öldürme Suçu ve Cezası Kanunda, suçun temel ve nitelikli hâlleri açıkça belirtilmiş olup, ilgili madde şu şekildedir: TCK Madde 81 - Kasten Adam öldürme (1) Bir insanı kasten öldüren kişi, müebbet hapis cezası ile cezalandırılır.Kasten adam öldürme suçunun nitelikli halleri Türk Ceza Kanunun 82. Maddesinde sıralanmış olup, suçun bu maddede geçen şekillerde işlenmesi halinde, kişi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır. Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için Kasten Adam Öldürme Suçunda Cezayı Ağırlaştıran Nitelikli Haller başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 1.2. Kasten Adam Öldürme Suçunun Faili Kasten adam öldürme suçunda fail, suçun unsurlarını oluşturan fiilleri gerçekleştiren kişidir. Türk Ceza Kanunu'nda, bu suç bakımından failin belirli bir nitelikte olması gerektiğine dair bir sınırlama yoktur; bu nedenle herkes kasten adam öldürme suçunun faili olabilir. Failin Genel Özellikleri: Cezai Ehliyet: Failin cezai ehliyetinin bulunması gerekir. Bu, failin fiilinin hukuki anlam ve sonuçlarını anlayabilecek zihinsel kapasiteye sahip olması demektir. Cezai ehliyeti olmayan kişilerin (örneğin, akıl hastalığı olan veya yaşı küçük olan bireyler) durumu Türk Ceza Kanunu'nun ilgili maddelerine göre değerlendirilir. Fiili İşleyen Kişi: Suç, doğrudan fail tarafından işlenebileceği gibi, birden fazla failin katılımıyla da işlenebilir (örneğin, müşterek faillik veya iştirak). Failin Özel Durumları: Azmettirme: Eğer bir kişi, başka birini kasten adam öldürmeye teşvik etmişse, azmettiren olarak sorumlu tutulur ve cezai sorumluluğu faille eşdeğerdir. Yardım Etme: Suçu doğrudan işlemese de suça yardım eden kişiler, suçun faili olmasa da iştirak hükümlerine göre cezalandırılır. Haksız Tahrik Altında Fail: Fail, haksız bir tahrik altında kasten öldürme suçunu işlemişse, bu durum cezada indirim nedeni olarak değerlendirilebilir. 1.3. Kasten Adam Öldürme Suçunun Mağduru Kasten adam öldürme suçunun mağduru, yaşam hakkı ihlal edilen kişidir. Türk Ceza Kanunu'na göre, mağdurun belirli bir nitelik taşıması gerekmez; bu nedenle herkes bu suçun mağduru olabilir. Mağdurun Genel Özellikleri Yaşayan Bir İnsan Olması: Kasten adam öldürme suçunun mağduru, doğmuş ve hayatta olan bir kişi olmalıdır. Henüz doğmamış bir cenin (fetüs) bu suçun mağduru sayılmaz; buna ilişkin eylemler "çocuk düşürtme" veya "kürtaj" suçları kapsamında değerlendirilir. Belirli Bir Kişi Olması: Suç, belirli bir kişiye karşı işlenmiş olmalıdır. Mağdur, failin kastına uygun olarak seçilen ve yaşam hakkı ihlal edilen kişidir. 2. Kasten Öldürme Suçunun Unsurları Kasten öldürme suçunun oluşabilmesi için suçun hem maddi hem de manevi unsurlarının bir arada bulunması gerekir. Bu unsurlar suçun varlığını ortaya koyar ve failin cezai sorumluluğunu belirler. Maddi Unsur Maddi unsur, suçun fiziksel ve somut yönünü ifade eder. Kasten öldürme suçunda maddi unsur üç temel bileşenden oluşur: Fiil: Failin, mağdurun yaşamına son verme amacıyla gerçekleştirdiği fiziksel hareketlerdir. Örneğin, bir kişiyi silahla vurmak, bıçaklamak veya zehirlemek birer fiildir. Netice: Fiil sonucunda mağdurun yaşamını yitirmesidir. Netice, failin fiilinin doğrudan sonucu olarak ölüm olayının gerçekleşmesiyle ortaya çıkar. İlliyet Bağı: Failin gerçekleştirdiği fiil ile ölüm sonucu arasında doğrudan bir neden-sonuç ilişkisinin bulunması gerekir. Yani, mağdurun ölümü failin fiili sonucunda gerçekleşmelidir. Örneğin, failin verdiği darbenin sonucu olarak mağdur ölürse, illiyet bağı kurulmuş olur. Manevi Unsur Manevi unsur, failin psikolojik durumu ve suça yönelik niyetini ifade eder. Kasten öldürme suçunda manevi unsur, failin kastını içerir ve iki şekilde değerlendirilir: Kast: Failin, mağdurun yaşamına son vermek amacıyla bilerek ve isteyerek hareket etmesidir. Bu durumda fail, mağdurun ölümünü doğrudan amaçlamaktadır. Olası Kast: Failin, hareketinin ölümle sonuçlanabileceğini öngörmesine rağmen bu sonucu göze alarak fiili gerçekleştirmesidir. Örneğin, kalabalık bir alana bomba yerleştiren fail, doğrudan bir kişiyi hedef almasa da ölümlerin gerçekleşeceğini öngörebilir ve bu sonucu kabullenmiş sayılır. 3. Kasten Öldürme Suçunda Teşebbüs Kasten öldürme suçu, neticesi ölüm olan bir suçtur ve suçun tamamlanabilmesi için mağdurun hayatını kaybetmiş olması gerekir. Ancak, failin öldürme kastıyla hareket etmesine rağmen ölüm sonucunun gerçekleşmemesi hâlinde, bu suç teşebbüs aşamasında kalmış sayılır. Teşebbüs hâlinde, failin kasten öldürmeye yönelik eylemleri hukuken tamamlanmamış bir suç olarak değerlendirilir ve cezasında indirime gidilir. Teşebbüs Şartları Teşebbüsten söz edebilmek için şu koşulların bir arada bulunması gerekir: Öldürme Kastı: Failin mağdurun yaşamına son vermeye yönelik iradeye sahip olması gerekir. Elverişli Fiil: Failin gerçekleştirdiği eylem, ölüm sonucunu doğurabilecek nitelikte olmalıdır. Örneğin, mağdura ateş edilmesi ancak kurşunun isabet etmemesi veya isabet edip mağdurun tıbbi müdahaleyle kurtarılması gibi durumlar teşebbüs kapsamında değerlendirilir. Elverişli Araç: Kullanılan aracın öldürmeye elverişli olması şarttır. Örneğin, bozuk bir silahla veya zehir içermeyen bir sıvıyla öldürmeye çalışmak, fiilin ölüm sonucunu doğuramayacağı durumlar olduğu için teşebbüs sayılmaz ve işlenemez suç olarak kabul edilir. Teşebbüs ve Cezai Sonuçları Teşebbüs hâlinde, fail, işlemek istediği suçun cezasından indirim alır. Türk Ceza Kanunu’na göre, teşebbüs edilen suçlarda, failin cezası, işlenmek istenen suçun cezasının dörtte birinden dörtte üçüne kadar indirilebilir. Örnek Durumlar Failin mağdura ateş ettiği ancak isabet ettiremediği bir durumda teşebbüs söz konusu olur. Mağdura ölümcül bir yara verilmiş, ancak mağdurun tıbbi müdahale ile hayatta kalması hâlinde de teşebbüs hükümleri uygulanır. 4. Kasten Öldürmede, Suça İştirak, Azmettirme, Yardım Etme ve Birlikte Faillik Kasten öldürme suçunda, suçun işlenişine farklı rollerle katılan kişiler, iştirak hükümlerine göre cezalandırılır: Azmettirme: Fail, suçu işlemek istemeyen bir kişiyi suç işlemeye ikna eder veya teşvik ederse, azmettiren olarak kasten öldürme suçundan faille aynı ceza ile cezalandırılır. Yardım Etme: Suçun işlenmesine doğrudan katılmayan, ancak failin suç işlemesine yardım eden kişi, cezada belirli bir oranda indirim yapılmak suretiyle cezalandırılır. Yardım, maddi (silah temini, kaçış aracı sağlama) veya manevi (cesaretlendirme) olabilir. Birlikte Faillik: Suçun işlenişinde birden fazla kişinin aktif rol alması durumunda, birlikte failler kasten öldürme suçundan aynı cezaya tabi tutulur. 5. Kasten Öldürme Suçunda, Suçların İçtimaı İçtima, ceza hukukunda bir failin işlediği birden fazla fiil ya da suç karşısında nasıl cezalandırılacağını belirleyen bir kavramdır. İçtima, birden fazla suç veya fiilin bir araya gelmesi durumunda, bu suçlar arasında nasıl bir ilişki kurulacağı ve cezanın nasıl belirleneceği konusunu düzenler. Kasten öldürme suçu, belirli durumlarda suçların içtimaına konu olabilir. İçtima, failin işlediği birden fazla suç veya fiil karşısında nasıl cezalandırılacağını düzenler ve ceza adaletinin sağlanmasında önemli bir yere sahiptir. Fikri İçtima (TCK m.44) : Failin tek bir fiil ile birden fazla suç işlemesi hâlinde fikri içtima hükümleri uygulanır. Bu durumda, fail yalnızca daha ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı cezalandırılır. Örnek: Failin bir bombalama eylemi gerçekleştirmesi sonucu hem mala zarar verme hem de bir kişinin ölümüne neden olması durumunda, yalnızca daha ağır cezayı gerektiren kasten öldürme suçundan ceza verilir. Gerçek İçtima (TCK m.42) Failin birden fazla bağımsız fiil ile birden fazla suç işlemesi hâlinde gerçek içtima hükümleri uygulanır. Bu durumda, fail işlediği her suçtan ayrı ayrı cezalandırılır. Örnek: Fail, birden fazla kişiyi öldürmüşse, her bir ölüm neticesi ayrı bir suç olarak değerlendirilir ve fail her bir suçtan ayrı ayrı cezalandırılır. Fail, bir kişiye karşı önce kasten öldürmeye teşebbüs etmiş, daha sonra başka bir fiille aynı kişiyi öldürmüşse, hem teşebbüs suçundan hem de kasten öldürme suçundan ayrı ayrı cezalandırılır. Zincirleme Suç (TCK m.43) Uygulanmaz Zincirleme suç hükümleri, kasten öldürme suçunda uygulanmaz. Fail, birden fazla kişiyi öldürmüşse, her bir ölüm ayrı bir suç olarak kabul edilir ve her bir fiil için ayrı cezalar verilir. 6. Kasten Adam Öldürme Suçunda Meşru Müdafaa (Savunma) ve Zorunluluk Hali Meşru Savunma (TCK m.25/1) Meşru savunma, bir kişinin kendisine veya başkasına yönelik haksız bir saldırıyı önlemek amacıyla, saldırı ile orantılı bir şekilde savunma yapmasıdır. Türk Ceza Kanunu'nun 25. maddesine göre, meşru savunma şartları oluştuğunda, bu savunma nedeniyle işlenen fiil hukuka aykırılık teşkil etmez ve cezai sorumluluk doğurmaz. Meşru savunmanın şartları: Haksız bir saldırı olmalı: Savunma fiilinin, devam eden veya gerçekleşmesi kesin olan bir saldırıya karşı yapılması gerekir. Savunma ile saldırı eş zamanlı olmalı: Saldırı devam ederken savunma yapılmalı, geçmiş bir saldırıya karşı savunma yapılamaz. Orantılılık ilkesi: Savunma, saldırıyı etkisiz hale getirecek ölçüde olmalı, saldırı ile savunma arasında aşırı bir fark olmamalıdır. Örnek:Bir kişinin üzerine silahla saldıran birine karşı silahla karşılık verilmesi meşru savunma kapsamındadır. Ancak saldırı sona erdikten sonra yapılan bir eylem meşru savunma sayılamaz. Zorunluluk Hali (TCK m.25/2) Zorunluluk hali, bir kişinin kendisinin veya başkasının hayatını, beden bütünlüğünü ya da önemli bir malvarlığı değerini korumak amacıyla, başka birine zarar veren fiili gerçekleştirmesi durumudur. Zorunluluk halinde işlenen fiil de hukuka aykırı sayılmaz. Zorunluluk halinin şartları: Bir tehlike mevcut olmalı: Failin kendisinin veya bir başkasının önemli bir hukuki değerine yönelik ciddi bir tehlike olmalıdır. Tehlikeden kaçınma imkânı olmamalı: Tehlikeden başka bir yolla korunma mümkün değilse zorunluluk hali uygulanır. Tehlike ile yapılan fiil orantılı olmalı: Tehlikeyi ortadan kaldırmak için yapılan eylem, tehlikenin büyüklüğü ile orantılı olmalıdır. Örnek:Bir kişinin, sel sularına kapılmak üzere olan bir çocuğu kurtarmak için başkasına ait bir araca zarar vererek onu kurtarması zorunluluk hali olarak değerlendirilir. Meşru Savunma ve Zorunluluk Halinin Kasten Öldürme Suçuna Etkisi Kasten öldürme suçu, meşru savunma veya zorunluluk hali şartlarının oluştuğu durumlarda hukuka aykırılık teşkil etmez. Bu nedenle fail, bu durumlarda cezai sorumluluktan kurtulabilir. Ancak savunma veya zorunluluk halinin sınırlarının aşılması durumunda, fail hakkında ceza indirimi uygulanabilir (TCK m.27/1). 7. Kasten Öldürme Suçunda Haksız Tahrik ve Cezaya Etkisi Haksız Tahrik Kavramı ve Uygulanma Şartları Haksız tahrik, bir kişinin, kendisine yönelik haksız bir fiilin meydana getirdiği öfke veya şiddetli elem etkisi altında suç işlemesi hâlidir. Türk Ceza Kanunu’nun 29. maddesine göre, failin bu duygusal durumunun ceza üzerinde hafifletici bir etkisi vardır. Haksız tahrik indirimi, failin suçu işlemesine neden olan tahrik edici davranışların, failin iradesini zayıflatması durumunda uygulanır. Haksız tahrik indiriminin uygulanabilmesi için şu şartlar gereklidir: Haksız bir fiilin bulunması: Tahrike neden olan fiil, fail açısından hukuka aykırı olmalıdır. Tahrik ile suç arasında illiyet bağı: Haksız fiil, failin suç işlemesine doğrudan neden olmalıdır. Failin tahrikin etkisiyle suç işlemesi: Suç, hiddet veya elem etkisi altında işlenmelidir. Cezada İndirim Oranları Kasten öldürme suçunun haksız tahrik altında işlenmesi durumunda, failin cezası Türk Ceza Kanunu’nun 29. maddesi uyarınca şu şekilde indirilir: Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, 18 yıldan 24 yıla kadar hapis cezasına çevrilir. Müebbet hapis cezası, 12 yıldan 18 yıla kadar hapis cezasına çevrilir. Diğer hallerde, verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir. Örnek Durumlar Fail, mağdur tarafından sürekli olarak hakarete uğramış ve bu nedenle öfke etkisi altında mağduru öldürmüşse, haksız tahrik indirimi uygulanabilir. Mağdurun failin ailesine yönelik onur kırıcı bir fiil gerçekleştirmesi sonucunda failin mağduru öldürmesi de haksız tahrik kapsamında değerlendirilebilir. Haksız tahrik, failin cezai sorumluluğunu tamamen kaldırmasa da cezada önemli bir indirime yol açar. Ancak, haksız tahrik indiriminin uygulanması her somut olayın koşullarına göre mahkeme tarafından değerlendirilir. 8. Kasten Öldürme Suçunda Zamanaşımı Var mıdır? Türk Ceza Kanunu’na göre, kasten öldürme suçu için hem dava zamanaşımı hem de ceza zamanaşımı süreleri belirlenmiştir. Zamanaşımı süreleri, suçun basit veya nitelikli hâl olmasına göre farklılık gösterir. 8.1. Dava Zamanaşımı Dava zamanaşımı, bir suçun işlenmesinden sonra belirli bir süre içinde soruşturma veya kovuşturma yapılmaması durumunda, suçun dava edilebilme hakkının düşmesini ifade eder. Basit kasten öldürme suçunda dava zamanaşımı süresi 25 yıldır. Nitelikli kasten öldürme suçlarında dava zamanaşımı süresi 30 yıldır. 8.2. Ceza Zamanaşımı Ceza zamanaşımı, hüküm verilen bir cezanın belirli bir süre içinde infaz edilmemesi durumunda, bu cezanın infaz edilebilme hakkının düşmesini ifade eder. Basit kasten öldürme suçunda ceza zamanaşımı süresi 30 yıldır. Nitelikli kasten öldürme suçlarında ceza zamanaşımı süresi 40 yıldır. Zamanaşımı Süresinin Durması ve Kesilmesi Zamanaşımı süreleri, belirli durumlarda durabilir veya kesilebilir: Durma hâli: Suçun soruşturulmasını veya kovuşturulmasını engelleyen bir nedenin bulunması durumunda zamanaşımı süresi işlemez. Kesilme hâli: Suçla ilgili yeni bir işlem yapılması (örneğin, sanığın sorguya alınması veya dava açılması) hâlinde zamanaşımı süresi kesilir ve yeniden işlemeye başlar. 9. Kasten Öldürme Suçunda Savunma Stratejileri ve Ceza Avukatının Önemi Kasten öldürme suçu, Türk Ceza Kanunu’nda en ağır cezalara konu olan suçlardan biridir. Bu suçtan yargılanan bir kişinin haklarının korunması ve adil bir yargılama süreci geçirmesi, etkili bir savunma ile mümkün olabilir. Davanın her aşamasında titizlikle hazırlanmış savunma stratejileri ve deneyimli bir ceza avukatının rehberliği, davanın seyrini belirlemede büyük rol oynar. 9.1. Savunma Stratejilerinin Belirlenmesi Savunma stratejileri, olayın tüm ayrıntıları dikkate alınarak şekillendirilir. Savunma hazırlığı şu unsurları kapsar: Olayın Maddi Unsurlarının İncelenmesi: Olay yerinden elde edilen deliller, adli tıp raporları, tanık ifadeleri ve diğer tüm deliller titizlikle değerlendirilmelidir. Bu inceleme, failin kastının belirlenmesi ve savunmanın temelini oluşturur. Hukuki Durumun Analizi: Olayın meydana geldiği şartlar, savunma açısından hayati önem taşır. Meşru müdafaa, haksız tahrik veya kusurluluk durumu gibi ceza sorumluluğunu azaltabilecek veya kaldırabilecek unsurlar detaylı bir şekilde araştırılır. Alternatif Savunma Senaryoları: Sanığın olay sırasındaki niyeti ve kastı üzerinde yoğunlaşarak, ceza indirimi sağlayabilecek hukuki argümanlar geliştirilir. Örneğin, failin suçu tasarlayarak işlemediğinin veya öldürme kastının bulunmadığının ispatı için stratejik savunma yöntemleri uygulanır. 9.2. Ceza Avukatının Rolü Kasten öldürme davalarında ceza avukatının uzmanlığı ve deneyimi, yargılama sürecinin en kritik unsurlarından biridir. Sanık avukatı, sanığın lehine delillerin toplanmasını, usul hatalarının tespit edilmesini ve hukuka uygun bir savunma hazırlanmasını sağlar. Ayrıca, sanığın ifadesinin doğru şekilde alınmasını ve haklarının ihlal edilmemesini güvence altına alır. Ceza avukatının başlıca görevleri şunlardır: Mahkemeye sunulacak delilleri hazırlamak ve sunulan delillerin hukuka uygunluğunu denetlemek. Sanığın savunma hakkını tam anlamıyla kullanmasını sağlamak. Haksız tahrik, meşru müdafaa gibi indirim nedenlerini etkili bir şekilde savunmaya dahil etmek. Gerekli görüldüğünde olayın teknik yönlerini açıklayabilecek bilirkişi raporlarını talep etmek. Kasten öldürme suçlarında etkili bir savunma, sanığın haklarının korunmasını ve adil bir yargılama sürecinin sağlanmasını mümkün kılar. Deneyimli bir ceza avukatı, yargılama sürecinin her aşamasında stratejik adımlar atarak en iyi sonucu elde etmeye çalışır. Adil bir yargılamanın temel taşlarından biri olan savunma hakkı, profesyonel bir avukat desteğiyle güçlü bir şekilde hayata geçirilir. 10. Sık Sorulan Sorular Kasten Öldürme Suçunun İhmali Davranışla İşlenebilir mi? Kasten öldürme suçu, ihmali bir davranışla da işlenebilir ve bu durum Türk Ceza Kanunu’nun 83. maddesinde düzenlenmiştir. Bu suç, failin belli bir icrai davranış yükümlülüğünü yerine getirmemesi sonucu ölüm neticesinin gerçekleşmesiyle oluşur. Ancak, burada söz konusu yükümlülük soyut bir ahlaki zorunluluk değil, hukuki bir zorunluluktur. İhmali davranışla kasten öldürme suçunun oluşması için üç temel yükümlülük hali belirlenmiştir: Yasadan Doğan Yükümlülüğün İhmali: Yasaların belirlediği koruma ve gözetim yükümlülüğünün ihlali durumunda suç oluşur. Örneğin, bir ebeveynin çocuğunu koruma yükümlülüğünü ihmal ederek çocuğun ölümüne sebep olması. Sözleşmeden Doğan Yükümlülüğün İhmali: Sözleşme ile yüklenen icrai davranışın yapılmaması da ihmali suç kapsamına girer. Örneğin, bir cankurtaranın görevini yerine getirmeyip boğulma tehlikesi yaşayan birini kurtarmaması. Önceden Yapılan Tehlikeli Eylemden Doğan Yükümlülüğün İhmali: Fail, kendi eylemiyle yarattığı bir tehlikeye kayıtsız kalırsa bu suç oluşur. Örneğin, trafik kazası sonucu birini ağır yaralayan failin, yaralının tedavisini sağlamak için herhangi bir girişimde bulunmaması. Ek Şart: Ayrıca, failin ölüm neticesini engelleyebilecek bir imkâna sahip olması şartı aranır. Engelleme imkânı olmayan durumlarda fail cezalandırılmaz. TCK m.83/3’e göre, bu suç için: Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine 20-25 yıl hapis, Müebbet hapis cezası yerine 15-20 yıl hapis, Diğer durumlarda ise 10-15 yıl hapis, cezası verilebilir. Mahkeme, cezada indirim yapma hakkına sahiptir, ancak bu zorunlu değildir. Silahla Kasten Öldürme Suçunun Cezası Ne Kadardır? Türk Ceza Kanunu’nda birçok suç bakımından suçun silahla işlenmesi nitelikli hal olarak düzenlenmiş ve suçun silahla işlenmesi halinde suçun temel haline göre daha ağır yaptırımlar öngörülmüştür. Ancak kasten öldürme suçunda, silahla suçun işlenmesi nitelikli hal olarak düzenlenmemiş olup silahla kasten öldürme suçunun cezası da müebbet hapis cezasıdır. Büyü Veya Beddua Yoluyla Kasten Öldürme Suçu İşlenebilir Mi? Kasten öldürme suçu mutlaka maddi eylemlerle değil manevi eylemlerle de gerçekleştirilebilir. Örneğin kalp hastası olan birisine çok üzüleceğini bilerek ve ölmesini isteyerek kötü bir haber veren kişinin bu hareketinin de kasten öldürme suçunu oluşturduğunu söylememiz gerekmektedir. Ancak manevi eylemlerle kasten öldürme suçunun işlendiğinden bahsedebilmemiz için bu eylemin sonucu ortaya çıkarmaya elverişli olması gerekmektedir. Bu nedenlerle; beddua, büyü gibi eylemlerle bu suçun oluşması mümkün değildir. Zira; büyü veya bedduanın ölüme sebebiyet vermesi mümkün değildir. Hukukumuzda da büyü veya beddua, ölüm sonucunu meydana getirmeye elverişli araçlar olarak kabul edilmemektedir. Kasten Öldürme Suçunun Cezası Nedir? Türk Ceza Kanunu’nun 81. maddesine göre; bir insanı kasten öldüren kişi, müebbet hapis cezası ile cezalandırılır. Ancak burada bahsedilen müebbet hapis cezası, kasten öldürme suçunun basit hali için öngörülen yaptırımdır. Türk Ceza Kanunu’nun 82. maddesinde kasten öldürme suçunun nitelikli halleri düzenlenmiş olup bu nitelikli hallerin olduğu nitelikli kasten öldürme suçunun cezası, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıdır. Kasten Öldürmeye Teşebbüs Suçu İle Kasten Yaralama Suçu Birbirinden Nasıl Ayırt Edilir? Uygulamada ve öğretide en sık karşılaşılan problem, bazı eylemlerin kasten öldürmeye teşebbüs olarak mı yoksa kasten yaralama olarak mı nitelendirilmesi gerektiği noktasında ortaya çıkmaktadır. Örneğin birisine silahla ateş edildiğinde kişi vurulmuş; ama ölmemişse kişiye kasten yaralama suçundan mı yoksa kasten öldürmeye teşebbüs suçundan mı ceza verileceği noktasında duraksamalar yaşanmaktadır. Burada; kişinin eylemi gerçekleştirirken sahip olduğu kastın tespit edilmesi gerekmektedir. Kişinin kastının öldürmeye yönelik mi yoksa yaralamaya yönelik mi olduğu ise çoğu zaman kolay bir şekilde tespit edilememektedir. Bu noktada Yargıtay’ın kastın tespiti noktasında kullandığı ölçütlerden bahsetmemiz gerekmektedir: Taraflar arasında eskiye dayalı ve öldürmeyi gerektirecek mahiyette bir husumetin bulunup bulunmadığı, Suçta kullanılan aracın ölüm neticesini gerçekleştirmeye elverişli olup olmadığı, Darbe sayısı, şiddeti Darbelerin vurulduğu yerin hayati önem taşıyıp taşımadığı, Failin fiiline kendiliğinden son verip vermediği, Failin olay sonrası gerçekleştirdiği davranışlar Yargılamalarda; tüm bu ve somut olaya göre fikir verebilecek ölçütlerin birlikte değerlendirilmesi ile kastın öldürmeye yönelik mi yoksa yaralamaya yönelik mi olduğu tespit edilmeye çalışılmaktadır. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için Kasten Yaralama Suçu ve Cezası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Ötenazi Suç Mudur? Ötenazi, iyileşme ihtimalinin olmadığı kabul edilen hastanın, başka bir kişi tarafından, kendi talebi üzerine veya talebi olmaksızın yaşamına son verilmesidir. Ötenazi, ülkemizde yasak olup hasta talep etsin veya etmesin hastanın hayatına son verilmesi, kasten öldürme suçunu oluşturmaktadır. Ancak hukuken ve tıbben ölmüş kabul edilen bir kimsenin tıbbi desteğinin kesilmesi suç değildir. Örneğin beyin ölümü gerçekleşmiş bir kimsenin tıbben bağlı olduğu cihaz desteğinin kesilmesi suç teşkil etmemektedir. Zira; hukukumuzda ölüm anının belirlenmesinde beyin ölümünün gerçekleştiği an esas alınmakta olup beyin ölümü gerçekleşmiş kimse, ölmüş kabul edilmektedir. Kasten Öldürme Suçundaki Kast Nedir? Kast, failin işlediği fiili bilerek ve isteyerek gerçekleştirmesidir. Kasten hareket eden bir kişinin, eyleminin sonuçlarını öngörmesi ve bu sonuçların gerçekleşmesini istemesi gerekir. Kasten öldürme suçunda da failin öldürme eylemini bilerek ve isteyerek gerçekleştirmesi zorunludur. Fail, yaptığı eylemin bir insanın ölümüne yol açacağını bilmekte ve bu sonuca ulaşmayı istemektedir. Yargıtay'ın kastın tespitinde dikkate aldığı ölçütler: Suçu işlemeyi gerektiren bir nedenin varlığı, Fail ile mağdur arasında önceden bir husumet olup olmadığı, Failin hedef gözetip gözetmediği, Kullanılan aracın öldürmeye elverişli olup olmadığı, Darbelerin sayısı, şiddeti ve hayati bölgeleri hedef alıp almadığı, Failin eylemlerini isteyerek sona erdirip erdirmediği, Failin suç aletini kullanma biçimi, Olay sonrasındaki davranışları. Bu ölçütler, failin kastının belirlenmesinde mahkemeler için yol gösterici niteliğindedir. Kasten Öldürme Suçu Hangi Hareketlerle İşlenebilir? Kasten öldürme suçu, serbest hareketli bir suçtur. Yani bu suç, insan yaşamına son vermeye elverişli her türlü fiille işlenebilir. Suçun işlenmesi için belirli bir hareketin gerçekleştirilmesi gerekmez; insanın yaşamına son veren her türlü icrai (aktif) ya da ihmali (pasif) davranışla bu suçun işlenmesi mümkündür. Örnek: Mağduru hayati bir bölgeden bıçaklamak, Boğarak öldürmek, Ölümüne neden olacak şekilde ihmali davranışta bulunmak. Bu tür davranışlar, failin öldürme kastıyla hareket ettiğini gösterdiğinde kasten öldürme suçu oluşur. Excerpt: Kasten adam öldürme suçu, bir kişinin bilerek ve isteyerek başka bir insanın yaşamına son vermesi anlamına gelir ve Türk Ceza Kanunu’nun 81. maddesinde düzenlenmiştir. Bu suç, yaşam hakkını ihlal ettiği için en ağır cezalardan biri olan müebbet hapis veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla sonuçlanır. ### İnsan Haklarının Evrensel Çağrısı 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü; Dünya tarihinin en karanlık dönemlerinden biri olan İkinci Dünya Savaşı’nın ardından insanlık, yaşanan trajedilerden derin bir ders aldı. Milyonlarca insanın yaşam hakkının yok sayıldığı, özgürlüklerin hiçe sayıldığı bu korkunç dönemin ardından, toplumlar bir araya gelerek tüm insanları kapsayan bir haklar beyannamesi oluşturmanın gerekliliğini hissetti. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, işte bu ihtiyaçtan doğdu. 10 Aralık 1948'de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen bu belge, insanlık tarihindeki ilk kapsamlı insan hakları deklarasyonu olarak tarihe geçti. Beyanname, yalnızca savaşların yarattığı yıkımlara bir tepki değil, aynı zamanda her bireyin eşit haklara sahip olduğu, özgür ve onurlu bir yaşam sürmesi gerektiğine dair evrensel bir çağrıdır. Peki, böylesine geniş bir vizyonu taşıyan bu belge neden bu kadar önemliydi? İnsan haklarının sistematik şekilde yok sayıldığı bir dünyada, bireylerin korunmasını sağlamak ve toplumları daha adil bir yapıya kavuşturmak için evrensel bir hukuki temel oluşturmak kaçınılmazdı. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, insanların doğuştan gelen haklarını güvence altına alarak, insanlık onurunun temel taşını oluşturdu. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi: Özellikleri ve İmza Süreci İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 10 Aralık 1948’de Paris’te kabul edilmiştir. Bu belge, insanlık tarihindeki ilk kapsamlı insan hakları metni olarak, bireylerin haklarını evrensel ölçekte güvence altına alma amacı taşır. Beyannamenin temel özelliği, her bireyin doğuştan özgür, eşit ve onurlu olduğu ilkesine dayanmasıdır. Belge, 48 ülkenin evet oyuyla kabul edilirken, hiçbir ülke ret oyu kullanmamış, sadece 8 ülke çekimser kalmıştır. Çekimser kalan ülkeler arasında Sovyetler Birliği, Suudi Arabistan ve Güney Afrika gibi devletler yer almıştır. Bu durum, beyannamenin geniş çapta bir uzlaşıyla kabul edildiğini göstermektedir. Bağlayıcılığı Var mı? Beyannamenin kendisi hukuken bağlayıcı değildir; ancak uluslararası hukukun temel kaynaklarından biri haline gelmiştir. Daha sonra kabul edilen pek çok insan hakları sözleşmesine ve ulusal anayasalara ilham kaynağı olmuş, devletlerin insan haklarına ilişkin taahhütlerini belirlemiştir. Beyanname, Evrensel İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi bağlayıcı metinlerin öncüsü olmuştur. Bu beyannamenin kabulü, insan hakları tarihinde bir dönüm noktası olmuş ve bugüne kadar 500’den fazla dile çevrilerek dünyanın en yaygın insan hakları metni haline gelmiştir. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, uluslararası toplumun ortak vicdanını temsil eden bir belge olarak evrensel bir referans noktasıdır. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nde Yer Alan Haklar İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, bireylerin temel hak ve özgürlüklerini detaylı bir şekilde düzenleyen 30 maddeden oluşur. İşte beyannamede yer alan başlıca haklar ve özgürlükler: 1. Yaşam ve Güvenlik Hakkı Yaşam hakkı: Hiç kimse keyfi olarak öldürülemez. (Madde 3) Fiziksel ve psikolojik bütünlüğün korunması: İşkence, kötü muamele ve insanlık dışı cezalara karşı korunma. (Madde 5) 2. Eşitlik Hakkı Irk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi görüş gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin eşit haklara sahip olma. (Madde 2) Hukuk önünde eşitlik. (Madde 7) 3. Özgürlük ve Kişisel Haklar Düşünce, ifade ve inanç özgürlüğü. (Madde 18 ve Madde 19) Özel hayatın gizliliği. (Madde 12) Seyahat özgürlüğü. (Madde 13) Mülkiyet hakkı: (Madde 17) 4. Adil Yargılanma Hakkı Tarafsız ve bağımsız bir mahkemede adil yargılanma. (Madde 10) Suçsuzluk karinesi: Suçu ispat edilene kadar masum kabul edilme. (Madde 11) Kanuni haklardan faydalanma. (Madde 8) 5. Sosyal ve Ekonomik Haklar Eğitim hakkı: (Madde 26) Çalışma hakkı: Adil ve uygun çalışma koşulları. (Madde 23 ve Madde 24) Sosyal güvenlik hakkı. (Madde 22) 6. Kültürel ve Çevresel Haklar Kültürel kimliği koruma. (Madde 27) Sanat, bilim ve kültüre katılım hakkı. (Madde 27) 7. Çocuk ve Kadın Hakları Çocukların korunması: Eğitim, bakım ve şiddetten korunma hakları. (Madde 25) Kadınların eşit haklara sahip olması: (Madde 2 ve Madde 7) 8. Toplanma ve Örgütlenme Özgürlüğü Barışçıl toplanma hakkı. (Madde 20) Dernek kurma ve üye olma özgürlüğü. (Madde 20) 9. Siyasi Haklar Seçme ve seçilme hakkı. (Madde 21) Kamu hizmetlerine eşit erişim hakkı. (Madde 21) İnsan haklarının bunlarla sınırlı olmadığı tartışmasızdır. Burada sayılanlar, bilinen en temel haklar olup, bu beyannamede yazılı olmayan birçok hakkın da gerekçesini oluşturmaktadır. Tüm İnsanlar Eşit Doğar, Ancak Eşitliği Korumak Mücadele Gerektirir. George Orwell’in Hayvan Çiftliği romanında geçen “Bütün hayvanlar eşittir, ama bazıları diğerlerinden daha eşittir” sözü, eşitlik ilkesinin ihlal edildiği bir düzeni eleştirir. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ise bu tür eşitsizliklerin önüne geçmek ve tüm bireylerin haklarını korumak için bir kılavuz niteliğindedir. Ancak Orwell’in eserinde vurguladığı gibi, hakların sadece var olması yetmez; bu hakların hayata geçirilmesi ve korunması için sürekli bir çaba gerekir. İnsan hakları, ayrım gözetmeksizin herkes için eşit olmalı ve Orwell’in eleştirdiği gibi, bu eşitlik hiçbir zaman keyfi ayrıcalıklara dönüşmemelidir. Unutmayalım, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi yalnızca bir hukuki metin değil, insanca bir yaşamın temelidir. Bu nedenle, 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü, haklarımızı hatırlamak ve hakların uygulanabilirliğini sağlamak için hepimize bir çağrıdır. ### Berlin'de Hakimler Var. Hukukun Üstünlüğüne Dair Zamansız Bir Hikaye Bazı hikayeler vardır ki, yalnızca yaşandığı dönemi değil, insanlık tarihini de aydınlatır. "Berlin’de Hakimler Var!" işte tam da böyle bir hikaye… Gücün ve otoritenin karşısında hukukun üstünlüğünü cesaretle savunan sıradan bir değirmencinin bu unutulmaz öyküsü, hukukun vicdanla buluştuğu noktada bizlere ilham veriyor. Bir kral ve sıradan bir değirmencinin karşı karşıya geldiği bu hikaye, yalnızca gücün değil, hukukun ve vicdanın kazandığı bir mücadeleyi anlatır. Zengin tarih sayfalarının arasında yer alan bu olay, bugün bile bize adaletin ve hak aramanın ne denli kıymetli olduğunu hatırlatıyor. Okuyacağınız hikaye, cesaret, adalet ve hukukun tarafsız gücüne dair eşsiz bir ilham kaynağıdır. Hikayenin Özeti: Küçük Bir Adamın Büyük Mücadelesi Yıl 1750. Prusya Kralı II. Frederick, Potsdam’da gezerken bir araziyi görür ve buraya bir saray yaptırmaya karar verir. Ancak seçtiği alan içerisinde bir değirmenle bulunmaktadır. Kralın adamları hemen değirmencinin kapısını çalar ve değirmeni satın almak istediklerini bildirir. Üstelik değirmenin gerçek değerinin çok üstünde bir teklifle gelirler. Ancak yaşlı değirmenci, bu teklifleri reddeder ve değirmeni satmayacağını kararlı bir dille ifade eder. Adamlar, krala geri döner ve durumu anlatır. Kral, bu inatçı değirmenciyle bizzat konuşmak ister. Değirmenci, huzura çağrıldığında net bir şekilde şöyle der: "Değirmen bana atadan kaldı, ben de onu çocuklarıma bırakacağım. Kral için bile olsa satılık değildir." Kral öfkeyle cevap verir: "Unutma ki ben kralım! İstesem değirmenini para vermeden de alabilirim." Ancak yaşlı değirmencinin bu sözlere yanıtı, adalet tarihine altın harflerle yazılmıştır: "Asıl sen unutma! Berlin’de hâkimler var. Hiçbir güç, hiçbir siyaset, hiçbir iktidar, kral bile olsa adaletten üstün değildir." Kralın tepkisi, herkesin düşündüğünün aksine oldukça şaşırtıcıdır. Hiddetlenmek yerine gülümser ve bu sözden memnuniyet duyar. Adalet sistemini güçlendirmek için yaptığı çalışmaların meyvelerini görmek onu mutlu eder ve şu unutulmaz sözü söyler: "Hiçbir güç, hiçbir siyaset, hiçbir iktidar, kral bile olsa adaletten üstün değildir. Hiç kimse adaletin üstüne çıkamaz." Berlin’de Hakimler Var: 300 Yıl Sonra Hukukun Üstünlüğü Üzerine Düşünceler 1750 yılında yaşanan bu etkileyici hikaye, sadece dönemin Prusya’sında değil, tüm insanlık tarihinde adaletin gücüne dair unutulmaz bir iz bıraktı. Aradan geçen yaklaşık 300 yıl içinde, doğal olarak, hukukun çok daha güçlü ve adaletin çok daha erişilebilir olmasını beklemek gerekirdi. Ancak günümüz dünyasında, hukuk sisteminin geldiği nokta, bazen bu beklentilerin gerisinde kalıyor ve bizi derin bir sorgulamaya itiyor. Bugün hukuk, her bireyin haklarını güvence altına almak için var olması gerekirken, kimi zaman gücü elinde bulunduranların elinde bir araç haline gelebiliyor. "Amaca giden her yol meşrudur" anlayışını dikte eden bir sistem, bireyleri hukukun güven veren kollarından uzaklaştırıyor. Oysa ki özgürlüğümüzün sınırları, başkalarının özgürlüğünün başladığı yerde sona ermelidir. Adalet, güçlülerin değil, herkesin sığınabileceği tarafsız bir liman olmalıdır. "Üstünlerin hukuku" değil, hukukun üstünlüğü egemen olmalıdır. İşte bu yüzden, Berlin’de Hakimler Var hikayesi, sadece bir nostalji değil; hukukun tarafsızlığını ve adaletin evrensel gücünü hatırlatan bir ders olmalıdır. Hukukun üstünlüğü, sadece geçmişte değil, bugün ve gelecekte de toplumsal barışın ve özgürlüğün temel taşı olarak kalmalıdır. ### Uluslararası Ceza Mahkemesi Kararlarının Bağlayıcılığı ve Küresel Etkisi Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) Nasıl Doğdu? Savaş ve insanlığa karşı suçların yargılanmasına ilişkin ilk örnekler, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan mahkemelerde görülmüştür. Almanya’daki Nürnberg Mahkemeleri ve Japonya’daki Tokyo Mahkemeleri, bu tür yargılamaların ilk örneklerini teşkil etmiştir. Ancak bu mahkemeler, savaşın galip devletlerinin kontrolünde faaliyet gösterdiği için yargılamaların bağımsızlığından söz etmek oldukça zordur. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin doğuşuna zemin hazırlayan asıl neden, eski Yugoslavya iç savaşı süresince işlenen suçların yargılanması gerektiğine dair uluslararası kamuoyundaki güçlü kanaat olmuştur. Srebrenitsa Katliamı: Bir Dönüm Noktası Eski Yugoslavya’nın dağılmasının ardından bağımsızlıklarını ilan eden topluluklara, özellikle de Bosna’ya karşı Sırpların başlattığı saldırıların en karanlık günleri, Bosna-Hersek’in Srebrenitsa kasabasında yaşanmıştır. Sırp güçlerinin elinden kaçarak Birleşmiş Milletler Barış Gücü korumasındaki bu kasabaya sığınan binlerce kişi, 13-18 Temmuz 1995 tarihleri arasında korkunç bir katliamla karşı karşıya kalmıştır. Sırp güçleri, kasabayı ele geçirdikten sonra 8 binden fazla genç ve yetişkin Müslüman erkeği öldürerek insanlık tarihine kara bir leke bırakmıştır. Bu katliam, uluslararası kamuoyunda büyük bir infial yaratmış ve cezasızlığa karşı güçlü bir tepki doğurmuştur. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 1991 yılında başlayan bu korkunç katliamı durdurmadaki başarısızlığını telafi edebilmek adına, failleri yargılamak üzere Lahey’deki Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTY)’ni kurmuştur. Bu mahkeme, bölgedeki suçları yargılamak için özel olarak kurulmuş bir mahkeme olarak, Eski Yugoslavya Devlet Başkanı Slobodan Miloseviç gibi üst düzey yetkilileri savaş suçları, soykırım ve insanlığa karşı suçlardan yargılamış ve cezalandırmıştır. Roma Statüsü ve UCM’nin Kuruluş Süreci Eski Yugoslavya’daki yargılamalar, savaş suçlarının ve insanlığa karşı işlenen suçların cezasız kalmaması gerektiği fikrini daha da güçlendirmiştir. Bu süreç, uluslararası toplumun sürekli bir ceza mahkemesi oluşturulması yönündeki çağrılarını yoğunlaştırmıştır. 1998 yılında başlayan müzakereler sonucunda, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni kuran Roma Statüsü, uluslararası düzeyde kabul edilmiştir. 2002 yılında, Roma Statüsü’nün yürürlüğe girebilmesi için gerekli olan 60 ülkenin onayı tamamlanmış ve Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) bağımsız bir mahkeme olarak faaliyetlerine başlamıştır. Bu gelişmeler, uluslararası adalet sisteminin daha kapsayıcı ve kalıcı bir yapıya kavuşmasını sağlamış, insan haklarını ihlal eden suçluların cezasız kalmayacağı yönündeki umutları artırmıştır. UCM’de Kimler Yargılanabilir? Kişi Sorumluluğu İlkesi Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), devletleri değil, yalnızca gerçek kişileri yargılayabilir. Kişi sorumluluğu ilkesi, mahkemenin temel çalışma prensiplerinden biridir ve bu ilke, uluslararası suçlardan bireysel olarak sorumlu olan faillerin hesap vermesini sağlar. UCM’nin yetki alanına giren suçları işleyen devlet başkanları, askeri liderler, hükümet yetkilileri ve diğer bireyler yargılanabilir. Mahkeme, işlenen suçların faillerinin konumlarına veya statülerine bakılmaksızın sorumluluk üstlenmelerini amaçlar. Bu durum, "devlet başkanlığı dokunulmazlığı" gibi kavramların mahkeme önünde geçerli olmadığı anlamına gelir. Devletlerin Yargılanamaması UCM’nin devletleri yargılamamasının temel nedeni, devletin tüzel kişiliğinin yargılanamaz oluşudur. Bir devlet, hukuken bir "birey" olarak değerlendirilemez; bu nedenle cezai bir sorumluluğu da olamaz. Ayrıca, devletin tüzel kişiliğine ceza uygulamak pratikte etkisiz kalacaktır, çünkü yaptırımların bireysel sorumluluk üstlenen kişilere yönlendirilmesi, adaletin sağlanmasında daha etkili bir yöntemdir. UCM Kararlarının Bağlayıcılığı Bağlayıcılık Çerçevesi Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) kararlarının bağlayıcılığı, Roma Statüsü’nü imzalayıp onaylayan ülkelerle sınırlıdır. Bu ülkeler, statünün hükümlerini kabul ederek, UCM’nin kararlarına uymayı ve gerekli iş birliğini sağlamayı taahhüt ederler. Roma Statüsü’ne taraf olan 123 ülke, mahkemenin yetki alanındaki suçlarla ilgili olarak UCM’nin verdiği kararları uygulamak zorundadır. Taraf Ülkelerin Yükümlülükleri Roma Statüsü’ne taraf olan ülkeler: UCM’nin Yargılamalarına Destek Vermek: UCM tarafından talep edilen tutuklamaları gerçekleştirmek, belgeleri sağlamak ve iş birliği yapmak zorundadırlar. Mahkeme Kararlarını Uygulamak: Suçluların cezalarını infaz etmek ve mahkemenin verdiği kararları yerine getirmek, taraf devletlerin yükümlülükleri arasındadır. Adaleti Desteklemek: Taraf devletler, kendi topraklarında işlenen suçları UCM’nin yetki alanına sunarak uluslararası adaletin sağlanmasına katkı yapar. Taraf Olmayan Ülkelerde Durum Taraf olmayan ülkeler, UCM’nin yetki alanı dışında yer alır. Ancak: Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Sevkiyle: BM Güvenlik Konseyi tarafından UCM’ye sevk edilen durumlar, taraf olmayan ülkeler için de bağlayıcı hale gelebilir. Taraf Ülkelerde İşlenen Suçlar: Taraf olmayan bir ülke vatandaşı, taraf bir ülke topraklarında suç işlediğinde UCM’nin yetkisine girer. UCM Kararlarının Küresel Etkileri UCM’ye taraf olmayan ülkeler arasında ABD, Çin, Rusya ve Türkiye gibi dünya siyaseti açısından kritik önem taşıyan büyük devletler bulunmaktadır. Bu ülkelerin UCM’ye taraf olmamaları, mahkemenin küresel etki gücünü sınırlamaktadır. Taraf olmayan ülkelerde işlenen suçlar, yalnızca Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin durumu mahkemeye sevk etmesi halinde UCM’nin yetki alanına girebilir. Ancak, bu durum da genellikle siyasi dengelere bağlı olarak tartışmalara yol açmaktadır. Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), uluslararası adaletin sağlanması ve ağır suçların cezasız kalmaması adına önemli bir mekanizma olarak kabul edilmektedir. Ancak mahkemenin kararlarının bağlayıcılığı, yalnızca Roma Statüsü’ne taraf olan ülkelerle sınırlı olduğundan, UCM’nin etkinliği tam anlamıyla evrensel bir boyuta ulaşamamıştır. Yine de, UCM’nin bireyleri uluslararası suçlardan sorumlu tutması, insan haklarının korunması ve uluslararası hukuk normlarının yerleşmesi adına kritik bir adımı temsil etmektedir. Mahkemenin verdiği kararlar, savaş suçları ve insanlığa karşı işlenen suçların cezasız kalmaması gerektiği fikrini güçlendirmiş, devlet başkanları ve diğer yüksek yetkililerin bile hesap verebilir olduğu gerçeğini uluslararası kamuoyuna göstermiştir. ### Miras Avukatı Rolü ve Önemi Miras hukuku, miras bırakanın (muris) ölümünden sonra malvarlığının mirasçılar arasında adil bir şekilde paylaşılmasını düzenleyen hukuki kurallar bütünüdür. Ancak gerek miras bırakanın ölüme bağlı tasarruflar yoluyla ortaya koyduğu iradesi, gerekse mirasçıların maddi beklentileri nedeniyle, süreç içinde önemli anlaşmazlık ve sorunlar yaşanabilmektedir. Terekenin tespiti, tereke borçlarının ödenmesi, vasiyetnamelerin geçerliliği, saklı paylı mirasçıların haklarının korunması ve nihayetinde mirasın paylaşımı gibi karmaşık işlemler, mirasçılar için ciddi hukuki sorunlara yol açabilmektedir. Miras hukuku, Türk Medeni Kanunu'nun 495 ile 682. maddeleri arasında düzenlenmiş olup, üçüncü kitap başlığı altında yer alır. Yapısı itibarıyla oldukça teknik olan bu hükümler, konuya hakim olmayan kişiler için karmaşık ve zorlayıcı olabilir. Tereke malvarlığının tespiti, borçların ödenmesi ve mirasın paylaşımı gibi süreçlerde, hukuki düzenlemelere tam anlamıyla uyulmadığı takdirde hak kayıpları yaşanabilir. Bu noktada, bir miras avukatının rehberliği büyük önem taşır. Miras avukatı, hak kayıplarını önlemek ve sürecin hukuka uygun bir şekilde ilerlemesini sağlamak için kritik bir rol oynar. 1. Mirasın Paylaşılması Süreçlerinde En Sık Karşılaşılan Zorluklar Nelerdir? Miras paylaşımı, aile içindeki maddi ve duygusal bağları derinden etkileyen karmaşık bir süreçtir. Tereke malvarlığının tespiti, borçların ödenmesi ve mirasın adil bir şekilde dağıtılması sırasında yaşanan anlaşmazlıklar, mirasçıların hem hukuki hem de psikolojik olarak zorlanmasına neden olabilir. Bu süreçte karşılaşılan zorlukların başlıcaları şunlardır: 1.1. Mirasçılar Arasında Paylaşım Anlaşmazlıkları Miras paylaşımı sırasında, mirasçılar arasında malvarlığının nasıl bölüşüleceği konusunda sıkça fikir ayrılıkları yaşanabilir. Her bir mirasçının farklı maddi beklentilere ve önceliklere sahip olması, uzlaşıyı zorlaştıran temel etkenlerden biridir. Bu tür anlaşmazlıklar, genellikle gayrimenkuller, değerli taşınır mallar veya terekenin belirli bir kısmı üzerindeki hak iddialarından kaynaklanır. Mirasçılar arasında anlaşma sağlanamadığı durumlarda, mirasın yargı yoluyla paylaşılması gündeme gelir. Bu durumda "ortaklığın giderilmesi" davası açılarak mahkeme süreci başlatılır. Mahkeme, taşınmazların satışına ya da aynen taksimine karar vererek paylaşımı adil bir şekilde gerçekleştirmeye çalışır. Ancak, dava ve satış aşamaları, karmaşık hukuki prosedürleri içerdiği için zaman alıcı ve zorlayıcı olabilir. Bu süreçte, bir miras avukatından destek almak, hukuki sürecin doğru ve etkili bir şekilde yürütülmesi için büyük önem taşır. Miras avukatı, hem tarafların haklarını koruyarak adil bir sonuç elde edilmesini sağlar hem de süreçte doğabilecek hukuki ve pratik sorunları önlemeye yardımcı olur. 1.2. Tereke Tespiti ve Tereke Borçlarının Ödenmesi Tereke, miras bırakanın ölümünden sonra geride bıraktığı malvarlığı ile borçlarının toplamını ifade eder. Miras paylaşımı sürecinin ilk adımı, terekenin kapsamının tam ve doğru bir şekilde tespit edilmesidir. Bu süreçte, miras bırakanın taşınır ve taşınmaz malları, alacakları, borçları ve diğer hukuki yükümlülükleri belirlenir. Terekenin tespiti, taraflar arasında anlaşmazlık yaşanmaması ve paylaşımın adil bir şekilde gerçekleşmesi açısından büyük önem taşır. Tereke borçlarının ödenmesi, malvarlığı paylaşılmadan önce gerçekleştirilmesi gereken bir adımdır. Borçların ödenmesinde öncelik sırası gözetilerek işlem yapılır. Eğer terekenin borçları malvarlığından fazla ise mirasçıların mirasbırakanın borçlarından dolayı sorumlu olacaklardır. Mirasçıların kişisel sorumluluğa girmemek için mirası reddetme hakları bulunmaktadır. Ancak bu süreçte yapılacak hukuki hatalar, mirasçıların ileride daha büyük mali yüklerle karşı karşıya kalmasına neden olabilir. Tereke tespiti ve borç ödeme süreçlerinde bir miras avukatının rehberliği ve hukuki desteği, işlemlerin hızlı ve hukuka uygun şekilde tamamlanması için kritik bir rol oynar. 1.3. Mirasın Reddi Miras, sadece malvarlığını değil, aynı zamanda miras bırakanın borçlarını da içerir. Terekenin borçlarının malvarlığından fazla olması durumunda, mirasçıların "mirasın reddi" hakkını kullanmaları gerekebilir. Mirasın reddi, mirasçıların terekeye ilişkin tüm haklardan ve borçlardan feragat etmesini ifade eder. Bu işlem, miras bırakanın ölümünü takip eden üç ay içinde yetkili mahkemeye başvurularak yapılmalıdır. Mirasın reddi, mirasçılar için hukuki ve mali yükümlülüklerden korunmanın önemli bir yoludur. Bu süreçte bir miras avukatından destek almak, gerekli hukuki prosedürlerin eksiksiz bir şekilde tamamlanmasını sağlar. 1.4. Vasiyetname ve Vasiyetnameye Yönelik İtirazlar Vasiyetname, miras bırakanın ölümünden sonra malvarlığının nasıl dağıtılacağını belirlemek amacıyla düzenlediği hukuki bir belgedir. Vasiyetname, miras bırakanın iradesinin yazılı veya sözlü olarak ifade edildiği bir belge olsa da, hukuken geçerli olabilmesi için belirli şekil ve içerik şartlarını taşıması gerekmektedir. Noter huzurunda düzenlenmiş resmi vasiyetnameler ile el yazılı veya sözlü vasiyetnameler en yaygın türlerdir. Ancak, mirasçıların haklarını ihlal eden veya şekil şartlarına uygun olmayan vasiyetnameler hukuki ihtilaflara yol açabilir. Vasiyetnameye yönelik itirazlar, genellikle saklı paylı mirasçıların haklarının ihlal edildiği veya vasiyetnamenin hukuka aykırı düzenlendiği durumlarda ortaya çıkar. Bu itirazlar, vasiyetnamenin iptali ya da tenkis davası şeklinde hukuki süreçlere dönüşebilir. Özellikle, vasiyetnamenin miras bırakanın ehliyetsiz olduğu bir dönemde düzenlendiği iddiası sık karşılaşılan bir itiraz nedenidir. Vasiyetnameye yönelik itirazların doğru şekilde değerlendirilmesi ve hukuki süreçlerin eksiksiz yönetilmesi için bir miras avukatının desteği, tarafların hak kaybını önlemede hayati bir rol oynar. 1.5. Saklı Pay İhlalleri ve Tenkis Davası Saklı pay, miras bırakanın malvarlığının belirli bir kısmının, kanunen hak sahibi olan mirasçılara bırakılmasını zorunlu kılan bir hukuki düzenlemedir. Saklı paylı mirasçılar, genellikle miras bırakanın altsoyu (çocukları), eşi ve bazı durumlarda anne-babasıdır. Miras bırakan, malvarlığı üzerinde tasarruf yetkisine sahip olsa da saklı paylı mirasçıların haklarını ihlal edecek şekilde vasiyetname düzenleyemez veya malvarlığını devredemez. Bu tür ihlaller, saklı paylı mirasçıların hak kaybına uğramasına yol açar. Saklı pay ihlalleri durumunda, hak sahibi mirasçılar tenkis davası açarak ihlal edilen haklarını talep edebilir. Tenkis davası, saklı payın korunması için miras bırakanın tasarruflarının iptali ya da azaltılmasını sağlar. Bu davalarda, saklı paylı mirasçının hakkının tespiti ve korunması büyük önem taşır. Tenkis davası, hukuki açıdan karmaşık bir süreç olduğu için, bir miras avukatından destek almak, davanın başarılı bir şekilde yönetilmesini ve hakların korunmasını sağlar. 1.6. Muris Muvazaası (Mirasçıdan Mal Kaçırma) Muris muvazaası, miras bırakanın belirli mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla yaptığı muvazaalı (görünürde geçerli, ancak gerçekte geçersiz) işlemleri ifade eder. Bu durum genellikle miras bırakanın bir taşınmazını satış veya bağış gibi göstererek gerçekte bir başka mirasçıya veya üçüncü bir kişiye devretmesi şeklinde ortaya çıkar. Mirasçıların saklı paylarını ihlal eden bu tür işlemler, mirasçılar arasında ciddi hukuki anlaşmazlıklara yol açar. Muris muvazaası iddiası durumunda, hak sahibi mirasçılar tapu iptal ve tescil davası açabilir. Bu dava ile muvazaalı işlemle devredilen taşınmazın, miras bırakanın terekesine iadesi talep edilir. Mahkemede muvazaanın ispatı, davayı açan mirasçıların sunduğu delillere dayanır ve bu süreç hukuki bilgi ve deneyim gerektirir. Muris muvazaası davalarında bir miras avukatından destek almak, hem dava sürecinin etkili bir şekilde yürütülmesi hem de mirasçının hak kaybını önlemesi açısından büyük önem taşır. 1.7. Ortaklığın Giderilmesi (İzaleyi Şuyu) Mirasçılar arasında tereke üzerindeki ortak mülkiyetin devam etmesi, paylaşım sürecinde anlaşmazlıklara yol açabilir. Bu tür durumlarda, "ortaklığın giderilmesi" (izaleyi şuyu) davası gündeme gelir. Ortaklığın giderilmesi, mirasçıların ortak mülkiyete konu malvarlığı üzerindeki haklarının sona erdirilerek her birinin bağımsız hak sahibi olmasını sağlayan bir hukuki süreçtir. Bu dava genellikle taşınmazlar üzerinde uygulanır ve mahkeme, taşınmazın aynen taksimi (bölünerek paylaşılması) veya satılarak bedelinin mirasçılar arasında paylaşılması yönünde karar verir. Aynen taksim mümkün değilse, mahkeme taşınmazın açık artırma yoluyla satışına hükmeder. Ancak bu süreç, hem hukuki bilgi gerektirir hem de zaman alıcı olabilir. Bu süreçte bir miras avukatının desteği, hem dava sürecinin hızlandırılmasını hem de tarafların haklarının korunmasını sağlar. 2. Miras Avukatının Tanımı Miras avukatı ya da miras hukuku avukatı, bir kişinin vefatının ardından malvarlığının etkili ve yasal bir biçimde dağıtılmasını sağlamakla birlikte mirasçıların ve ilgili tarafların haklarını koruma amacını üstlenen, bu alanda uzmanlaşmış bir hukukçu olarak tanımlanabilir. Miras avukatı, yalnızca hukuki süreçleri yönetmekle kalmaz; aynı zamanda mirasçılar arasında çıkabilecek anlaşmazlıkları önlemek ve adil bir paylaşım süreci oluşturmak için stratejik bir rehberlik sunar. Bu avukatlar, terekenin tespiti, malvarlığının paylaşımı, saklı pay ihlalleri, muris muvazaası davaları gibi karmaşık konularda uzmanlaşmıştır. Ayrıca, vasiyetnamenin hazırlanması, hukuki denetimi veya hukuka aykırı vasiyetnamelerin iptali gibi teknik konularda profesyonel destek sağlar. 3. Miras Avukatının Başlıca Görevleri Miras hukuku, sadece maddi değil, aynı zamanda duygusal bağları da etkileyen bir hukuk alanıdır. Bu nedenle, bir miras avukatının rolü, hukuki süreci etkin bir şekilde yürütmenin ötesine geçerek, taraflar arasında dengeyi sağlamak ve çatışmaları minimize etmek gibi bir sosyal görevi de içerir. Miras paylaşımı gibi hassas süreçlerde bir miras avukatıyla çalışmak, tarafların haklarının korunması ve sürecin mümkün olan en sorunsuz şekilde tamamlanması için kritik öneme sahiptir. 3.1. Mirasçılara Danışmanlık Miras paylaşımı süreci, hukuki karmaşıklıkların yanı sıra duygusal hassasiyetleri de beraberinde getirir. Bu nedenle, mirasçılara sağlanan hukuki danışmanlık, sürecin doğru ve adil bir şekilde ilerlemesi açısından hayati bir öneme sahiptir. Miras avukatları, mirasçılara hak ve yükümlülüklerini açıklayarak, sürecin her aşamasında rehberlik eder ve olası sorunları önleyici adımlar atar. Danışmanlık hizmeti, mirasın kapsamlı bir şekilde tespit edilmesinden, terekenin adil bir biçimde paylaşılmasına kadar tüm aşamaları kapsar. Miras hukuku avukatı, mirasçıların hem maddi kayıplar yaşamaması hem de olası hukuki anlaşmazlıklardan korunması için kritik bir rol oynar. Miras sürecinin karmaşıklığını sadeleştirerek, mirasçılara güvenli ve şeffaf bir paylaşım süreci sunar. Bir miras avukatından danışmanlık almak, sadece hukuki prosedürlerin doğru yönetilmesini değil, aynı zamanda süreç içinde ortaya çıkabilecek çatışmaların önlenmesini de sağlar. Böylece, hem mirasçıların hakları korunur hem de taraflar arasında uzun vadeli uzlaşı sağlanmasına katkıda bulunulur. 3.2. Mirasçıların Temsili Miras paylaşımı sürecinde, mirasçılar farklı nedenlerle fiziksel olarak süreçte yer alamayabilir veya hukuki işlemleri takip edemeyebilirler. Bu gibi durumlarda, miras avukatları, mirasçıların yerine hareket ederek hukuki işlemleri yürütür, onların haklarını savunur ve sürecin etkin bir şekilde ilerlemesini sağlar. Miras avukatlarının temsil görevleri şu başlıklar altında toplanabilir: Hukuki İşlemlerde Temsil: Tapu, noter veya vergi daireleri gibi resmi kurumlarda mirasçılar adına işlemleri gerçekleştirmek. Anlaşmazlıklarda Temsil: Mirasçılar arasında çıkan uyuşmazlıkları çözmek için müvekkil adına uzlaşma görüşme ve toplantılarına katılmak. Mahkeme Süreçlerinde Temsil: Mirasçıları davacı ve davalı vekili sıfatıyla mahkemeler temsil etmek ve hukuki savunmaları üstlenmek. Bu temsiliyet, özellikle yurtdışında yaşayan mirasçılar ya da yoğunlukları nedeniyle hukuki süreçlere katılamayan kişiler için büyük kolaylık sağlar. Miras avukatı, sürecin hukuka uygun ve sorunsuz şekilde ilerlemesi için mirasçının tüm haklarını koruyarak etkili bir rol oynar. Aynı zamanda, hukuki işlemlerin hızla sonuçlanmasını ve mirasçıların hak kaybı yaşamamasını sağlar. 3.3. Mirasın Dağıtılması Mirasın dağıtılması, miras hukuku sürecinin en önemli ve son aşamasıdır. Bu süreçte, miras bırakanın malvarlığı, yasal mirasçılar arasında adil ve hukuka uygun bir şekilde paylaştırılır. Mirasın dağıtımı, yalnızca malvarlığının paylaşılmasını değil, aynı zamanda mirasçılar arasında uzlaşı sağlanmasını ve hukuki prosedürlerin eksiksiz bir şekilde yerine getirilmesini de kapsar. Miras avukatları, bu aşamada kritik bir rol oynar. Hukuki süreçlerin doğru yönetilmesini sağlayarak tarafların haklarını korur ve ortaya çıkabilecek anlaşmazlıkları çözmek için uzlaşıya dayalı çözümler sunar. Bu sayede miras paylaşımı, hem hukuka uygun bir şekilde hem de taraflar için mümkün olan en sorunsuz şekilde tamamlanır. Mirasın etkili bir şekilde dağıtılması, mirasçılar arasında uzun vadeli bir denge sağlanmasına da katkıda bulunur. 3.4. Miras İntikal Vergisi Danışmanlığı Miras paylaşımı sürecinde, mirasçılar yalnızca malvarlığını devralmakla kalmaz, aynı zamanda mirasın getirdiği vergisel yükümlülüklerle de karşı karşıya kalır. Bu noktada, miras avukatları, miras intikal vergisiyle ilgili mevzuatı yakından takip ederek mirasçıların haklarını korur ve yükümlülüklerini yerine getirmeleri için rehberlik sağlar. Miras vergisi danışmanlığı kapsamında miras avukatlarının üstlendiği başlıca görevler şunlardır: Vergi Yükümlülüklerinin Belirlenmesi: Terekeye dahil varlıkların ve borçların toplam değeri üzerinden ödenecek verginin hesaplanması. Vergi Muafiyetlerinin ve İstisnalarının Uygulanması: Miras hukuku çerçevesinde geçerli olan muafiyet ve istisnaların mirasçılar lehine uygulanması. Beyanname Hazırlığı ve Sunumu: Vergi beyannamesinin mirasçılar adına hazırlanması ve ilgili vergi dairesine sunulması. Vergi Ödeme Planlaması: Vergilerin doğru bir şekilde ödenmesi için ödeme planlarının oluşturulması ve sürecin takibi. Miras intikal vergisi danışmanlığı, hem hukuki prosedürlerin doğru şekilde yerine getirilmesini hem de mirasçıların gereksiz bir mali yükten korunmasını sağlar. Miras paylaşımı gibi karmaşık bir süreçte, bir miras avukatının desteği, vergisel yükümlülüklerin zamanında ve eksiksiz bir şekilde yerine getirilmesi açısından kritik öneme sahiptir. Bu danışmanlık, mirasçıların hak kaybı yaşamadan süreci tamamlamalarına katkı sağlar. 3.5. Vasiyetname ve Diğer Ölüme Bağlı Tasarrufların Hazırlanması Vasiyetname ve diğer ölüme bağlı tasarruflar, bir kişinin ölümünden sonra malvarlığının nasıl paylaşılacağını düzenlemek için yapılan hukuki işlemlerdir. Bu tasarruflar, miras bırakanın iradesinin yasal çerçevede geçerli bir şekilde yerine getirilmesini sağlar. Ancak vasiyetname, mirastan feragat, miras taksim sözleşmesi ve ölünceye kadar bakma sözleşmesi gibi belgelerin hukuki geçerliliği için belirli şekil şartlarına uyulması zorunludur. Miras avukatları, bu tür hukuki tasarrufların hazırlanmasında uzman rehberlik sunarak, hem kişinin iradesini doğru şekilde ifade etmesine hem de hukuki süreçlerin eksiksiz bir şekilde yürütülmesine yardımcı olur. Aşağıda, miras avukatlarının bu alandaki başlıca görevleri sıralanmıştır: Kişinin İradesinin Belirlenmesi: Müvekkilin malvarlığı üzerindeki tasarruf isteklerini anlamak ve bu istekleri hukuki zemine uygun hale getirmek. Vasiyetnamenin Hazırlanması: Kişinin isteklerine uygun ve hukuken geçerli vasiyetnameler düzenlemek. Mirastan Feragat Sözleşmesi: Bir mirasçının, miras hakkından vazgeçmesi durumunda, bu sözleşmenin yasaya uygun şekilde hazırlanmasını sağlamak. Miras Taksim Sözleşmesi: Mirasçılar arasında yapılacak paylaşım anlaşmalarını düzenleyerek olası hukuki ihtilafları önlemek. Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesi: Bir kişinin bakımına karşılık malvarlığının veya belirli bir kısmının bakım sağlayana devredilmesini içeren sözleşmeleri hazırlamak. Bu tür tasarrufların doğru bir şekilde hazırlanması, miras bırakanın iradesinin eksiksiz olarak yerine getirilmesini ve olası hukuki sorunların önlenmesini sağlar. Miras avukatlarının rehberliği, bu işlemlerin yasal düzenlemelere uygun şekilde gerçekleştirilmesini ve tarafların haklarının korunmasını temin eder. 3.6. Devir ve İntikal İşlemleri Miras sürecinin önemli bir aşaması olan devir ve intikal işlemleri, mirasçıların daha önce deneyimlemediği karmaşık hukuki süreçleri içerebilir. Miras avukatları, bu işlemlerin doğru ve hızlı bir şekilde tamamlanması için uzman rehberlik sağlar. Devir ve intikal işlemleri, tapu daireleri, vergi daireleri, belediyeler ve bankalar gibi farklı kurumları kapsayan, birbiriyle bağlantılı ancak ayrı prosedürler gerektiren süreçlerdir. Miras avukatları, bu kurumlarla yürütülen işlemlerde gerekli olan başta mirasçılık belgesi olmak üzere gerekli tüm belgelerin hazırlanması, sürecin hukuka uygun şekilde takip edilmesi ve tüm prosedürlerin sorunsuz bir şekilde tamamlanmasını sağlar. Bu destek, mirasçıların hem zaman kaybetmesini önler hem de işlemlerin eksiksiz bir şekilde yürütülmesini garanti eder. Miras avukatı, deneyimi ve hukuki bilgisiyle bu karmaşık süreçleri kolaylaştırarak, mirasçıların haklarına en kısa sürede erişmesini mümkün kılar. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. Miras Hukuku mevzuatı diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı kurallar içermektedir. Hak kaybına uğramamak için herhangi bir işlem yapılmadan önce “Miras Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. ### Üniversite Hastanelerinde Yapılan Tıbbi Müdahale Hatalarında Tazminat Sorumluluğu Üniversite hastaneleri, hem sağlık hizmeti sunan hem de tıp eğitimi veren önemli kamu sağlık kurumları arasında yer alır. Bu hastanelerde gerçekleştirilen tıbbi müdahaleler, toplum sağlığını koruma ve hastaların iyileşmesi amacı taşır. Ancak her tıbbi müdahale gibi, üniversite hastanelerinde yapılan işlemler de belirli riskler taşır. Bu tür müdahalelerde meydana gelen hatalar sonucunda hastaların zarar görmesi durumunda hukuki sorumluluk gündeme gelebilir. Anayasa'nın 129. maddesi uyarınca, kamu görevlilerinin görevlerini ifa ederken yaptıkları hatalardan kaynaklanan tazminat sorumluluğu doğrudan idareye yüklenmiştir. Bu bağlamda, üniversite hastanelerinde meydana gelen tıbbi müdahale hatalarıyla ilgili olarak doğrudan hekim veya sağlık personeline değil, idareye karşı dava açılabilir. Tazminat talepli tam yargı davalarına ilişkin ayrıntılı bilgiler Devlet Hastanelerinde Yapılan Tıbbi Müdahale Hatalarında Tazminat Sorumluluğu başlıklı yazımızda detaylı olarak incelenmiştir. Tekrarları önlemek adına bu yazıda konuyla ilgili temel hususlara değinilecektir. 1. Devlet ve Vakıf Üniversitesi Hastanelerinin Hukuki Niteliği Devlet Üniversitesi Hastaneleri Devlet üniversitesi hastaneleri, devlet hastaneleri gibi, sağlık hizmetlerinin sunumunda devletin denetimi altındadır. Bu hastanelerdeki hekimler, devlet memuru statüsündedir ve yaptıkları işlemlerden doğan zararlardan idare sorumludur. Bu nedenle, hekimlerin mesleki sorumlulukları, hem bireysel hem de kurumsal düzeyde önem taşımaktadır. Vakıf Üniversitesi Hastaneleri Vakıf üniversitesi hastaneleri ise 24708 Sayılı Özel Hastaneler Yönetmeliği’ne tabidir. Bu bağlamda, özel sağlık kuruluşlarının işleyişlerine ilişkin mevzuat hükümleri vakıf üniversitesi hastaneleri hakkında da uygulanmaktadır. Vakıf üniversitesi hastanelerinin tıbbi sorumluluğu, tıbbi hatalar ve ihmaller nedeniyle hastalara karşı tazminat yükümlülüklerini içermektedir. Ancak vakıf üniversitelerinin bu zararlardan sorumluluğu idari hükümlere dayanır. Zira vakıf üniversiteleri hastaneleri her ne kadar özel sağlık kurumları mevzuatlarına tabi olsa da aslında vakıf üniversiteleri kanun gereği birer kamu tüzel kişisidir. Bu nedenle, vakıf üniversitesi hastanelerinin tıbbi müdahalelerinden doğan sorumluluklarına idari hükümler uygulanır. T.C. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu E. 2014/13-566 K. 2015/1339 T. 13.5.2015 “Kamu tüzel kişisi olarak kanunla kuruldukları ve kamu hizmeti sundukları tartışmasız olan vakıf üniversitelerinin hastanelerinin, Devlet üniversiteleri hastanelerinden farklı tutulması hukuken olanaksızdır.” 2. Üniversite Hastanesi ile Hasta Arasındaki Hukuki İlişki 2.1. Üniversite Hastanesi ile Hasta Arasındaki Hukuki İlişkinin Niteliği Devlet üniversitesi hastanelerinde hekimler, kamu görevlisi statüsündedir ve bu hastanelerde verilen sağlık hizmetleri kamu hukuku çerçevesinde değerlendirilir. Vakıf üniversitesi hastaneleri ise her ne kadar özel hastane niteliğinde gibi görünse de kamu tüzel kişiliği statüsündedir ve benzer hukuki düzenlemelere tabidir. 2.2. Hasta ile Hekim Arasındaki Hukuki İlişkinin Niteliği Üniversite hastanelerinde hasta ile hekim arasındaki ilişki, doğrudan bir sözleşmeye dayanmaz. Hekim, hastaya yönelik eylemleri devlete ya da üniversite yönetimine karşı ifa eder; dolayısıyla hukuki sorumluluk doğrudan hekime değil, idareye aittir. 2.3. İdarenin Hukuki Sorumluluğu Üniversite hastanelerindeki hizmet kusuru, idareyi doğrudan sorumlu kılmaktadır. Hasta, uğradığı zarara ilişkin olarak doğrudan idareye karşı tam yargı davası açabilir. Zarara yol açan hekime ise idare, kusur oranında rücu edebilir. 3. Üniversite Hastanelerinin Hizmet Kusuru Nedeniyle Sorumluluğu 3.1. Sağlık Hizmetinin Kuruluşunda ve İşletilmesinde Yetersizlik Hizmetin geç, kötü veya hiç sunulmaması, hastanın sağlığını etkileyen önemli etkenlerdir. Bu durumlarda üniversite hastanelerine karşı tam yargı davası açılabilir. 3.2. Tıbbi Uygulama Hataları Üniversite hastanelerindeki tanı, tedavi veya bilgilendirme eksikliği gibi hatalı tıbbi uygulamalardan kaynaklanan zararlar nedeniyle idareye karşı sorumluluk doğar. 4. Üniversite Hastanelerinin Kusursuz Sorumluluğu Üniversite hastanelerinde hastanın zarar görmesi durumunda idarenin kastı veya ihmali olmasa bile sorumluluk doğabilir. Risk ilkesi gereğince, tıbbi müdahale sırasında meydana gelen özel ve olağan dışı zararların tazmini talep edilebilir. 5. Sorumluluğu Azaltan veya Ortadan Kaldıran Nedenler Mücbir sebep, üçüncü kişinin kusuru veya hastanın kendi kusuru gibi durumlar idarenin sorumluluğunu azaltabilir veya tamamen ortadan kaldırabilir. 6. Üniversite Hastanelerine Karşı Açılabilecek Davalar 6.1. Maddi Tazminat Davası (Tam Yargı) Hasta, üniversite hastanesinde meydana gelen hatalı müdahaleler sonucu uğradığı zararlar için idari yargıda maddi tazminat talebinde bulunabilir. Maddi tazminat talepli tam yargı davası, tıbbi müdahale hataları sonucunda hastanın veya yakınlarının yaşadığı ekonomik kayıpların karşılanması amacıyla açılır. Bu dava, hastanın vefatı veya fiziksel zarara uğraması durumunda talep edilebilecek çeşitli tazminat kalemlerini içerir. Hastanın Vefatı Halinde Talep Edilebilecek Tazminatlar: Vefat eden hastanın cenaze işlemleri için gerekli defin masrafları, ölümden önceki tedavi sürecine dair tüm tıbbi giderler (ilaç, hastane ücreti vb.) ve hastanın vefatı nedeniyle yaşanan gelir kaybı maddi tazminat kapsamında talep edilebilir. Ayrıca, ölen kişiden maddi yardım alanlar, destekten yoksun kalma tazminatı talep etme hakkına sahiptir. Hastanın Fiziksel Zarara Uğraması Halinde Talep Edilebilecek Tazminatlar: Fiziksel zarara uğrayan hastanın tedavi sürecindeki tüm tıbbi giderler tazminat kapsamındadır. Tıbbi hata nedeniyle kaybedilen gelir ve hastanın mesleki kariyerinin olumsuz etkilenmesinden kaynaklanan ekonomik geleceğin sarsılmasından doğan zararlar da tazminat talebine konu edilebilir. 6.2. Manevi Tazminat Davası (Tam Yargı) Manevi tazminat davaları, tıbbi müdahale hataları nedeniyle hastanın veya yakınlarının yaşadığı duygusal acı ve üzüntünün karşılanması amacı taşır. Manevi tazminat talebi, hastanın sağlığında meydana gelen istenmeyen bir durum sonucunda ortaya çıkar. Tıbbi hata hastanın ölümüne yol açmışsa, hastanın ailesi de manevi tazminat talep edebilir. Mahkeme, tazminat miktarını belirlerken olayın ciddiyetini ve yaşanan manevi kaybı dikkate alarak “uygun bir miktarda” tazminat ödenmesine karar verir. 7. Tıbbi Müdahale Hatalarından Kaynaklı Tam Yargı (Tazminat) Davalarında Yargılama Usulü Üniversite hastanelerinde gerçekleşen tıbbi müdahale hatalarından kaynaklanan tazminat davaları, tam yargı davası niteliğinde olup idari yargıda görülmektedir. 7.1. İdari Başvuru Zorunluluğu Üniversite hastanesinde meydana gelen hatalı tıbbi müdahale nedeniyle zarara uğranması durumunda, belirli bir süre içinde ilgili sağlık kurumunun bağlı olduğu üniversitenin rektörlüğüne başvuru yapılması zorunludur. Bu süre, zararı öğrendiği tarihten itibaren 1 yıl ve olay tarihinden itibaren en fazla 5 yıl olarak belirlenmiştir. Başvuruda, hakların yerine getirilmesi talep edilmelidir. Başvuru kısmen veya tamamen reddedilirse, ret kararının tebliğinden sonra dava açma süresi başlar. İdare 30 gün içinde yanıt vermezse, bu sürenin bitiminden itibaren de dava açılabilir. Tam yargı davası, idari yargıda açılması gerekirken adli yargıda açılırsa dava görev yönünden reddedilir. Bu durumda, görev yönünden reddedilen davalar için idareye başvuru zorunluluğu aranmaz. 7.2. Davanın Tarafları Dava Açma Hakkı: Tıbbi müdahale sonucu hasta zarar görmüş ve hayatta kalmışsa, dava açma hakkı hastanın kendisine aittir. Eğer hasta yaşamını yitirmişse, dava açma hakkı ölenin yakınlarına geçer ve bu kişiler taraf sıfatına sahip olur. Kimlere Karşı Dava Açılabileceği: Tıbbi müdahale hatası nedeniyle açılacak tam yargı davası, yalnızca ilgili idareye karşı açılabilir. Hatalı müdahale üniversite hastanesinde gerçekleşmişse, dava ilgili üniversitenin rektörlüğüne karşı açılmalıdır; üniversitelerin tüzel kişiliğe sahip olmaları nedeniyle, doğrudan üniversite yönetimi sorumlu tutulur. 7.3. Tıbbi Müdahale Hatasının İspatı İdarenin sunduğu sağlık hizmetinde kusur bulunduğunu, hizmetin gereği gibi yerine getirilmediğini veya hiç yapılmadığını hasta ispatlamakla yükümlüdür. İdare ise kamu hizmetini gereği gibi yerine getirdiğini ispat etmelidir. Bu ispat sürecinde uzman bilirkişiler tarafından yapılan değerlendirmeler ve tıbbi kayıtlar, müdahalenin hatalı olup olmadığını belirlemede büyük önem taşır. 7.4. Tıbbi Müdahalelerde Zamanaşımı Süreleri Tıbbi müdahale hatalarına karşı açılacak davalarda zamanaşımı sürelerine dikkat edilmesi gereklidir; bu sürelere uyulmaması hak kaybına neden olabilir. İdareye yapılan başvurunun kısmen veya tamamen reddedilmesi durumunda, ret işleminden itibaren veya 30 gün içinde cevap verilmemesi halinde bu sürenin sona erdiği tarihten itibaren dava açma süresi 60 gündür. 7.5. Yetkili ve Görevli Mahkeme Görevli Mahkeme: Üniversite hastanelerindeki tıbbi müdahale hatalarına karşı açılacak tam yargı davalarındaidare mahkemeleri görevlidir. Yetkili Mahkeme: Tam yargı davalarında, hizmetin görüldüğü veya eylemin yapıldığı yerin bağlı bulunduğu idare mahkemesi yetkilidir. Sonuç ve Değerlendirme Son olarak, devlet ve üniversite hastanelerinde yapılan tıbbi müdahalelerde sorumluluğun hukuki çerçevesi, hastaların sağlık hizmetlerinden yararlanma haklarının korunmasına yönelik bir güvence sağlar. İdarenin, sağlık hizmetlerinin sunumu sırasında ortaya çıkabilecek riskleri minimize etme yükümlülüğü, toplumun genel yararını gözeten bir kamu hizmeti anlayışının gereğidir. Böylece, sağlık sisteminin etkinliğinin artırılması ve hasta haklarının korunması sağlanmış olur. İdare, yalnızca bir hizmet sunucusu değil, aynı zamanda topluma karşı sorumlu bir aktör olarak, sağlık alanındaki hukuki yükümlülüklerini yerine getirmeye özen göstermelidir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. Hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “Sağlık Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. ### Devlet Hastanelerinde Yapılan Tıbbi Müdahale Hatalarında Tazminat Sorumluluğu Devlet hastaneleri ve diğer kamu sağlık kurumları, sağlık hizmetlerini geniş bir kitleye ulaştırarak toplum sağlığını korumak için önemli bir görev üstlenir. Bu kurumlar, hastaların tedavi ve bakım süreçlerini üstlenirken, iyileşmeleri için yoğun bir çaba gösterir. Ancak her tıbbi müdahalede olduğu gibi, kamu sağlık kurumlarında gerçekleştirilen işlemler de hata riski taşır. Bu tür tıbbi müdahale hataları sonucunda hastaların fiziksel ya da psikolojik olarak zarar görmesi durumunda hukuki sorumluluk gündeme gelir. Anayasa’mızın 129. maddesi gereğince, kamu görevlilerinin görevlerini ifa ederken yaptıkları hatalardan kaynaklanan tazminat sorumluluğu doğrudan idareye yüklenmiştir. Bu düzenleme uyarınca, devlet hastanelerinde meydana gelen tıbbi müdahale hatalarına ilişkin olarak yalnızca idareye karşı dava açılabilir. Doğrudan doktor veya sağlık personeline karşı tazminat davası açılamaz. Bu çerçevede, kamu sağlık kurumlarında yaşanan tıbbi müdahale hatalarından doğan tazminat talepleri, idari yargıda tam yargı davası olarak idareye karşı açılmakta ve bu yargı süreci içinde değerlendirilmektedir. Bu yazıda, devlet hastanelerinde gerçekleşen tıbbi müdahale hatalarında, hastaların hangi haklara sahip olduğunu, tazminat süreçlerinin nasıl işlediğini ve bu süreçte dikkat edilmesi gereken önemli noktaları ele alacağız. 1. Hatalı Tıbbi Uygulama Kavramı 1.1. Hatalı Tıbbi Uygulama (Malpraktis) Nedir? Malpraktis, Latince kökenli bir kelime olup “kötü uygulama” anlamına gelmektedir ve tıp alanında, hatalı tıbbi uygulama sonucu oluşan zararı ifade etmek için kullanılır. Genel bir tanımla, malpraktis; bir sağlık profesyonelinin hatalı davranışı veya görev ihmali sonucunda hastanın zarar görmesi durumudur. Bu kavram, yanlış tedavi uygulamaları veya tıbbi ihmaller şeklinde özetlenebilir ve hukuki sorumluluğu da beraberinde getirebilir. 1.2.Malpraktisin Türleri Malpraktis, sağlık hizmetleri sürecinde çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir ve genel olarak iki ana başlık altında sınıflandırılır: Tıbbi Müdahale Hataları: Bu tür hatalar, doğrudan tedavi veya teşhis sırasında yapılan hatalı uygulamalardan kaynaklanır. Yanlış teşhis, yetersiz tedavi, gereksiz cerrahi müdahaleler veya uygun olmayan tedavi yöntemleri gibi durumlar bu kategoriye girer. Sağlık Kurumunun Organizasyonuna İlişkin Hatalar: Sağlık kurumunun yönetimi ve organizasyonuyla ilgili eksikliklerden doğan hatalardır. Yetersiz personel sayısı, ekipman eksikliği, hijyen standartlarına uymama veya organizasyonel aksaklıklar gibi sorunlar bu tür hatalara örnek teşkil eder. 1.3. Hatalı Tıbbi Uygulama ve Komplikasyon Ayrımı Hatalı tıbbi uygulama (malpraktis) ile komplikasyon arasındaki ayrım, sağlık hizmetlerinde meydana gelen sonuçların değerlendirilmesi açısından büyük önem taşır. Bu iki kavram sıklıkla karıştırılmakla birlikte, hukuki ve tıbbi olarak farklı anlamlara sahiptir. Hatalı Tıbbi Uygulama (Malpraktis): Malpraktis, bir sağlık çalışanının bilgi eksikliği, tecrübesizlik veya dikkatsizlik nedeniyle standartlara uygun olmayan bir tedavi veya müdahalede bulunması ve bu nedenle hastanın zarar görmesi durumudur. Malpraktis sonucunda hasta zarar gördüğünde, sağlık çalışanı ya da kurum hukuki sorumlulukla karşı karşıya kalabilir. Komplikasyon: Komplikasyon ise, uygun bir tedavi veya müdahale sürecinde ortaya çıkabilecek öngörülemeyen, kaçınılmaz ve hastanın sağlık durumu ya da tedavinin doğası gereği meydana gelen olumsuz sonuçlardır. Komplikasyonlar, sağlık çalışanının bir hatası veya ihmali olmaksızın ortaya çıkabilir ve bu durumda hukuki sorumluluk doğurmaz. Bu ayrım, tedavi sürecinde oluşabilecek olumsuzlukların hukuki sorumluluk taşıyıp taşımadığını belirlemek açısından önemlidir. Malpraktis, sağlık çalışanının ihmal veya hatasına dayanırken, komplikasyonlar müdahalenin doğal riskleri arasında değerlendirilir. 2. Kamu Sağlık Kurumu, Doktor ve Hasta İlişkisinin Hukuki Boyutu 2.1. Kamu Hastanesi ile Hasta Arasındaki Hukuki İlişkinin Niteliği Sağlık hizmeti, devletin temel görevlerinden biri olup kamu hukuku kurallarına tabi olan idari kamu hizmetleri arasında yer alır. Bireylerin en temel haklarından biri olan sağlıklı yaşam hakkı ile doğrudan ilişkili olan bu hizmet, Anayasa’nın 56. maddesi ile güvence altına alınmıştır ve devletin bu konuda yükümlülüğü olduğu açıkça belirtilmiştir. Dolayısıyla kamu hastaneleri ve bu hastanelerde görev yapan tüm kurumlar, kuruluşlar ve personel, bireylere sunulan sağlık hizmetlerini tıp biliminin gerektirdiği standartlara uygun şekilde yürütmek zorundadır. Bu doğrultuda, sağlık hizmetinden yararlanma bireyler için anayasal bir hak, devlet içinse yerine getirilmesi gereken bir yükümlülüktür. 2.2. Hasta ile Hekim Arasındaki Hukuki İlişkinin Niteliği Kamu hastanelerinde çalışan hekimler ile hastalar arasındaki ilişki, özel sağlık kurumlarında olduğu gibi bir "sözleşme" temeline dayanmaz. Kamu hekimleri, devlet adına kamu hizmeti sunduklarından, doğrudan hasta ile bir sözleşme ilişkisi kurmazlar. Bu nedenle, hekimin görevini ifa ederken hastaya zarar vermesi durumunda sorumluluk doğrudan hekime değil, kamu kurumuna ait olur. Hekim ile hasta arasındaki hukuki ilişki, vekâletsiz iş görme ve idare hukuku kuralları çerçevesinde değerlendirilir ve bu tür davalar idari yargıda görülür. 2.3. İdarenin Hukuki Sorumluluğu Kamu kurumları, sundukları kamu hizmetlerini yürütürken bireylerin zarar görmesi durumunda, hukuki sorumluluk taşırlar. Anayasal çerçeveye göre, devletin bir uzantısı olarak hareket eden kamu kurumları, vatandaşlara sunulan hizmetlerde meydana gelen eksiklik veya hatalar sonucu oluşan zararlardan dolayı sorumlu tutulabilir. Bu sorumluluk, sağlık hizmeti gibi kamusal nitelikteki hizmetler sırasında ortaya çıkan zararların tazminini de kapsar. İdarenin hizmet kusuruna dayalı sorumluluğunun doğabilmesi için belirli şartların bir arada bulunması gerekir: Kamu Hizmeti: İdarenin gerçekleştirdiği bir faaliyet kamu hizmeti niteliğinde olmalıdır. Örneğin, devlet hastanelerinde sunulan sağlık hizmetleri bir kamu hizmetidir. Hizmet Kusuru: Sağlık hizmetinin sunumunda zaman, mekân ve olayın somut şartlarına uygun olmayan bir uygulama söz konusu olmalıdır. Hizmetin gereği gibi yerine getirilmemesi veya eksik yerine getirilmesi gibi durumlar hizmet kusuru olarak değerlendirilir. Zarar: İdarenin sunduğu kamu hizmeti nedeniyle bir kişinin fiziksel, psikolojik veya maddi bir zarara uğraması gerekir. Uygun İlliyet Bağı: Meydana gelen zarar ile hizmet kusuru arasında doğrudan bir bağlantı bulunmalıdır. Zararın hizmet kusurundan kaynaklandığı açıkça gösterilmelidir. 3. Kamu Sağlık Kurumlarının Hizmet Kusuru Nedeniyle Hukuki Sorumluluğu Kamu sağlık kurumları, sağlık hizmetlerini toplumun ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla sunan devlet kurumlarıdır. Bu hizmetler sırasında ortaya çıkan herhangi bir eksiklik veya hata, "hizmet kusuru" olarak değerlendirilir ve kamu kurumlarının sorumluluğunu doğurabilir. Hizmet kusuru, kamu hizmetlerinin gereği gibi ifa edilmemesi durumunda meydana gelir ve hastaların zarar görmesi halinde tazminat taleplerine yol açar. Devlet hastanelerinde hizmet kusurundan doğan sorumluluk, genellikle sağlık hizmetlerinin sunumundaki eksiklikler, hatalı tıbbi uygulamalar veya bilgilendirme eksikliği gibi nedenlerden kaynaklanır. Örneğin, teşhis veya tedavide yapılan hatalar, hastanın yanlış bilgilendirilmesi ya da gerekli tıbbi müdahalelerin zamanında yapılmaması gibi durumlar, kamu hastanelerinin hizmet kusuru sorumluluğuna girer. Bu tür durumlarda, hastalar idareye karşı tam yargı (tazminat) davası açabilir ve zararın giderilmesini talep edebilir. Hizmet kusurundan kaynaklanan tazminat talepleri, idari yargıda "tam yargı davası" olarak görülür. İdare mahkemeleri, hizmet kusurunu değerlendirirken idarenin kusurunu, zararın niteliğini ve zararla kusur arasındaki doğrudan bağlantıyı (uygun illiyet bağını) inceler. 3.1. Kamu Sağlık Kurumunun İşletilmesindeki Yetersizlik Nedeniyle Sorumluluk Kamu hastanelerinde sağlık hizmetlerinin kuruluş ve işletilmesindeki yetersizlikler, hastaların sağlığını olumsuz etkileyebilir. Bu yetersizlikler, sağlık hizmetinin kötü, geç veya hiç sunulmaması durumlarını içerir: Hizmetin Kötü İşlemesi: Sağlık hizmetinin mevzuata uygun yürütülmemesi, idarenin özensiz davranması veya tıbbi müdahalelerin etkili yapılmaması gibi durumlar, hizmet kusuruna girer. Hizmetin Geç İşlemesi: Sağlık hizmetinin beklenen sürede sunulmaması, hastaların tedavi sürecini olumsuz etkileyebilir ve idareye sorumluluk yükler. Hizmetin Hiç İşlememesi: Kamu hastanelerinin hastaların sağlık hizmeti taleplerine yanıt vermemesi durumudur ve bu, hastaların mağduriyetine neden olabilir. 3.2. Kamu Sağlık Kurumunda Meydana Gelen Tıbbi Uygulama Hataları Nedeniyle Sorumluluk Kamu sağlık kurumlarının sorumluluğunu doğuran en önemli unsurlardan biri, tıbbi uygulama hatalarıdır. İdarenin bu hatalardan doğan zararlardan dolayı sorumlu tutulması mümkündür. Tıbbi uygulama hatalarına örnek olarak aşağıdaki durumlar gösterilebilir: Tanı Hatası: Yanlış tanı, hastanın tedavi sürecini olumsuz etkileyebilir ve hastanın zarar görmesine neden olabilir. Tedavi Hatası: Uygulanan tedavi yönteminin yanlış olması, hastaların iyileşme sürecini engelleyebilir ve zarara yol açabilir. Uzmanlık (Yetki) Sınırının Aşılması: Hekimlerin uzmanlık alanları dışındaki müdahaleleri, hastaların zarar görmesine neden olabilir ve hizmet kusuru olarak değerlendirilebilir. Bilgilendirme Eksikliği ve Rıza Sınırının Aşılması: Tıbbi müdahale öncesinde hastaların yeterince bilgilendirilmemesi veya rızalarının alınmaması, hukuki sorumluluk doğurur. Özen Eksikliği: Hekimlerin hastanın durumunu yeterince değerlendirmemesi veya ihmalkâr davranması, hastanın sağlığını riske atabilir. Sır Saklama Yükümlülüğüne Uyulmaması: Hastaların özel bilgilerinin rıza olmaksızın ifşa edilmesi, hekimin ve ilgili kamu kurumunun sorumluluğunu doğurur. Kamu sağlık kurumlarının hizmet kusurundan doğan sorumluluğu, hastaların güvenliği ve haklarının korunması açısından büyük önem taşır. Sağlık hizmetlerinin hatasız ve özenle yürütülmesi, bireylerin temel sağlık haklarının güvence altında olması için gereklidir. 4. Kamu Sağlık Kurumlarının Kusursuz Sorumluluğu Kamu sağlık kurumlarının sunduğu sağlık hizmetleri sırasında oluşan zararlarda, idare kusursuz sorumluluk ilkesi gereğince sorumlu tutulabilir. Kusursuz sorumluluk, idarenin yürüttüğü kamu hizmetinin doğrudan sonucunda ortaya çıkan zararların tazmini yükümlülüğüdür. Bu sorumluluk, idarenin kastı veya ihmali olmaksızın, sırf kamu hizmetinin yürütülmesi sebebiyle ortaya çıkan ve özel, olağan dışı zararlar için geçerlidir. Kusursuz sorumluluğun uygulanmasında temel alınan iki önemli ilke risk (tehlike) ilkesi ve kamu külfetlerine katlanmada eşitlik ilkesidir: Risk İlkesi: Kamu hizmeti sırasında meydana gelen özel ve olağan dışı zararların, hizmetin sağladığı genel faydalar ve toplumsal yarar karşısında tazmini gerektirir. Örneğin, hastane içinde ameliyat veya tedavi sırasında hastanın enfeksiyon kapması durumunda, hastane sağlık koşullarını sağlamakla sorumlu olmasa bile, zararın tazmini idareye yüklenir. Kamu Külfetleri Karşısında Eşitlik İlkesi: Kamu hizmetleri toplum yararına sunulurken ortaya çıkan zararların bireyler arasında adil bir şekilde dağıtılmasını amaçlar. Örneğin, idarenin aşı uygulamaları gibi toplum sağlığını korumak amacıyla gerçekleştirdiği hizmetler sırasında bir kişinin zarar görmesi halinde, toplum yararını sağlamak amacıyla verilen bu hizmetin doğrudan sonucunda meydana gelen zarar idare tarafından tazmin edilir. Bu durumda, aşı olan kişi idarenin kusuru bulunmasa bile zararının tazmini için başvurabilir. İdarenin Kusursuz Sorumluluğu Şartları: Nedensellik Bağı: İdarenin sunduğu sağlık hizmeti ile ortaya çıkan zarar arasında doğrudan bir bağlantı olmalıdır. Özel ve Olağan Dışı Zarar: Zarar, sağlık hizmetinin genel külfetlerinin ötesinde, kişinin olağan dışı bir zarara uğraması anlamına gelmelidir. Bu tür durumlarda, kusursuz sorumluluk ilkesine dayanarak, kamu sağlık kurumlarında hasta veya hastaların uğradığı zararın idari yargı yoluyla tazmin edilmesi talep edilebilir. Kamu sağlık kurumlarının sunduğu sağlık hizmetleri sırasında toplum yararına gerçekleşen tıbbi müdahalelerde, hasta zararları, idarenin kastı veya ihmali olmasa bile kusursuz sorumluluk gereği tazmin edilmesi gerektiği kanaatindeyiz. 5. İdarenin Sorumluluğunu Azaltan veya Ortadan Kaldıran Nedenler İdarenin sorumluluğunu tamamen ortadan kaldırabilecek veya azaltabilecek belirli durumlar mevcuttur. Bu tür nedenler, idarenin ya da kamu sağlık kurumunun yükümlülüğünü etkileyen koşullar olarak değerlendirilir. Başlıca bu tür durumlar şunlardır: Mücbir Sebep: İdarenin kontrolü dışında gelişen ve önlenmesi mümkün olmayan olaylar mücbir sebep olarak değerlendirilir. Doğal afetler (deprem, sel, yangın gibi) veya salgın hastalıklar gibi durumlarda idarenin sorumluluğu, zararın önlenemezliği nedeniyle sınırlı olabilir ya da tamamen ortadan kalkabilir. Beklenmeyen (Umulmayan) Hal: Beklenmeyen hal, önceden öngörülmesi zor olan, olağandışı ve kaçınılmaz bir durumdur. İdarenin gerekli özeni göstermesine rağmen ortaya çıkan bu tür beklenmedik olaylar, sorumluluğun hafifletilmesine veya kaldırılmasına sebep olabilir. Örneğin, bir tıbbi müdahale sırasında çok nadir görülen bir komplikasyon oluştuğunda bu durum beklenmeyen hal olarak değerlendirilebilir. Üçüncü Kişinin Kusuru: Eğer ortaya çıkan zarar, idarenin veya sağlık kurumunun dışında başka bir kişinin (örneğin, bir hasta yakınının) kusuruyla meydana gelmişse, bu durum idarenin sorumluluğunu azaltabilir veya tamamen ortadan kaldırabilir. İdarenin hizmeti sırasında meydana gelen bir olayda üçüncü bir kişi doğrudan etkili olduysa, sorumluluk değerlendirmesi buna göre yapılır. Tıbbi Müdahale Uygulanan Kişinin Kusuru: Eğer hasta, tıbbi müdahale sürecinde kendi kusurlu davranışları nedeniyle zarara uğramışsa, idarenin sorumluluğu azalabilir veya ortadan kalkabilir. Örneğin, doktor tavsiyelerine uymamak, tedavi sürecine engel olacak şekilde davranmak veya tedavi sürecini ihmal etmek gibi durumlar, hastanın kusurlu hareketleri olarak değerlendirilir ve idarenin sorumluluğunda indirim yapılabilir. 6. Kamu Sağlık Kurumlarına Karşı Açılabilecek Davalar 6.1. Maddi Tazminat İlişkin Tam Yargı Davası Kamu sağlık kurumlarında yapılan hatalı tıbbi müdahaleler sonucu hastanın vefatı veya fiziksel zarara uğraması durumunda, idari yargıda tam yargı davası açılarak maddi tazminat talep edilebilir. Bu davada, hastanın ya da yakınlarının uğradığı maddi zararlar ve doğrudan ekonomik kayıplar karşılanmayı hedefler. Maddi tazminat davaları, idare hukuku çerçevesinde, zararın idarenin hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluğu ilkesine dayanması durumunda açılır. Hastanın Vefatı Halinde Talep Edilebilecek Tazminatlar: Defin Masrafları: Vefat eden hastanın cenaze işlemleri için yapılan tüm giderler. Tedavi Masrafları: Hastanın ölüm öncesindeki tedavi sürecinde katlandığı sağlık harcamaları (ilaç, hastane yatak ücreti vb.). Çalışmamaktan Doğan Zararlar: Hastanın vefatı nedeniyle çalışamadığı sürede yaşadığı gelir kaybı. Destekten Yoksun Kalma Tazminatı: Vefat eden hastanın desteğinden mahrum kalan yakınlarının talep edebileceği tazminat. Hastanın Fiziki Zarara Uğraması Halinde Talep Edilebilecek Tazminatlar: Tedavi Masrafları: Fiziki zarara uğrayan hastanın tedavi sürecinde yaptığı tüm sağlık harcamaları. Çalışma Gücünün Kaybı: Tıbbi hata sonucu çalışma gücünü kaybeden hastanın yaşadığı gelir kaybı. Ekonomik Geleceğin Sarsılması: Hastanın mesleki kariyerine devam edememesi veya iş bulmada karşılaştığı zorluklar nedeniyle oluşan gelecekteki ekonomik kayıplar. Bu davalarda, davacının zararının hatalı tıbbi müdahale ile doğrudan bağlantılı olduğunu ve zarar ile müdahale arasında uygun illiyet bağı bulunduğunu ispatlaması gereklidir. Mahkemeler, zarar ile kamu hizmetinin ifası arasındaki ilişkiyi değerlendirerek, gerekli durumlarda tazminata hükmedebilir. 6.2. Manevi Tazminata İlişkin Tam Yargı Davası Kamu sağlık kurumlarında yapılan hatalı tıbbi müdahaleler sonucunda ortaya çıkan manevi zararlar, tam yargı davaları aracılığıyla talep edilebilir. Manevi tazminat davaları, hastanın veya yakınlarının yaşadığı duygusal acı, üzüntü ve manevi kayıpların telafi edilmesi amacıyla açılmaktadır. Manevi tazminat talebi için hastanın sağlık durumunun olumsuz etkilenmiş olması yeterlidir; hastanın fiziksel veya psikolojik zarar görmesi, manevi tazminat istemi için hak doğurur. Eğer hatalı müdahale hastanın vefatıyla sonuçlanmışsa, hasta yakınları da manevi tazminat talep edebilir. Bu durumda, vefat edenin ailesinin ve yakın çevresinin yaşadığı acı ve üzüntü manevi tazminat kapsamında değerlendirilir. Manevi tazminat davalarında, mahkeme olayın ciddiyetine ve mağdurların yaşadığı psikolojik yıkıma göre, uygun bir miktar tazminata hükmeder. Manevi Tazminat Talebine Dayanak Oluşturabilecek Durumlar: Yanlış teşhis veya tedavi sonucunda kalıcı bir rahatsızlık oluşması: Hastanın hatalı teşhis veya tedavi nedeniyle yaşam kalitesinde kalıcı bir düşüş yaşaması. Tıbbi müdahalede özen eksikliği: Müdahale sırasında gerekli dikkat ve özenin gösterilmemesi nedeniyle hastanın sağlığının ciddi şekilde zarar görmesi. Hasta yakınlarının acısı: Hatalı tıbbi müdahale sonucunda hastanın vefat etmesi durumunda, yakınlarının bu kayıp nedeniyle yaşadığı psikolojik acı. Mahkeme, tazminat miktarını belirlerken olayın niteliğini, manevi kaybın boyutunu ve etkisini dikkate alarak, mağdurların yaşadığı manevi zararların uygun bir tazminat ile telafi edilmesine karar verir. Bu miktar, manevi kaybın derecesine göre değişiklik gösterebilir. 7. Kamu Sağlık Kurumlarına Karşı Açılacak Tam Yargı (Tazminat) Davalarında Yargılama Usulü 7.1. İdari Başvuru Zorunluluğu İdari yargıda dava açmadan önce, hakkı ihlal edilen kişiler belirli süreler içinde idareye başvurmalıdır. Bu başvuru süresi, kişinin olaydan haberdar olduğu tarihten itibaren 1 yıl ve olay tarihinden itibaren 5 yıl olarak belirlenmiştir. Başvuruda, ihlal edilen hakların yerine getirilmesi talep edilmelidir. Başvuru kısmen veya tamamen reddedilirse, ret işleminden itibaren 60 gün içinde dava açma hakkı doğar. İdare 30 gün içinde yanıt vermezse de, bu sürenin sonunda dava açılabilir. Dava, adli yargıda açılırsa, görev yönünden reddedilir; bu durumda, idareye yeniden başvuru zorunluluğu aranmaz. 7.2. Davanın Tarafları Dava Açma Hakkı: Tıbbi müdahale sonucunda hasta zarar görmüşse ve hayatta ise, dava açma hakkı doğrudan hastaya aittir. Ancak, hasta hayatını kaybetmişse, bu durumda dava açma hakkı ölen kişinin yakınlarına geçer ve bu kişiler dava sürecinde taraf sıfatına sahip olur. Kimlere Karşı Dava Açılabileceği: Tıbbi müdahale hatasından kaynaklanan tam yargı davaları, yalnızca ilgili kamu idaresine karşı açılır. Eğer hatalı tıbbi müdahale bir devlet hastanesinde gerçekleşmişse, dava Sağlık Bakanlığı’na karşı açılmalıdır; çünkü devlet hastaneleri ayrı bir tüzel kişiliğe sahip değildir. Özel sağlı kurumları açısı 7.3. Tıbbi Müdahale Hatasının İspatı Tam yargı davalarında, hasta veya hasta yakınları, idarenin sunduğu sağlık hizmetinde kusur olduğunu, hizmetin gereği gibi yerine getirilmediğini veya hiç ifa edilmediğini ispatlamakla yükümlüdür. Bu davalarda idarenin yükümlülüğü, sağlık hizmetinin gerekli standartlara uygun bir şekilde sunulduğunu ispatlamaktır. İspat sürecinde uzman bilirkişi raporları ve tıbbi kayıtlar, müdahalenin hatalı olup olmadığının tespit edilmesinde önemli rol oynar. 7.4. Tıbbi Müdahalelerde Zamanaşımı Süreleri Tıbbi müdahale hatalarına karşı açılacak davalarda zamanaşımı sürelerine uyulması büyük önem taşır. İdareye yapılan başvurunun kısmen veya tamamen reddedilmesi durumunda, tebliğ tarihinden veya 30 günlük yanıt süresinin bitiminden itibaren dava açma süresi 60 gündür. 7.5. Yetkili ve Görevli Mahkeme Devlet hastanelerinde gerçekleşen tıbbi müdahale hatalarına karşı açılacak tam yargı davalarında idare mahkemeleri görevlidir. Yetkili mahkemeler ise Sağlık hizmetinin ifa edildiği yer mahkemesidir. Bu yazı, yalnızca bilgilendirme amaçlı hazırlanmış olup tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. Kamu sağlık kurumlarına karşı idari yargıda açılacak davalar, karmaşık hukuki süreçler ve uzmanlık gerektiren ayrıntılar barındırdığından, olası hak kayıplarını önlemek için “Sağlık Hukuku” alanında uzman bir avukattan destek almanızı öneririz. 8. Hukuki Sorumluluk Açısından Devlet ve Üniversite Hastaneleri ile Özel Hastaneler Arasındaki Farklar Tıbbi uygulama hataları nedeniyle doğabilecek hukuki sorumluluk açısından, özel sağlık kurumları ile kamu sağlık kurumları arasında belirgin farklar vardır. Hekimlerin görev yaptığı kurumların statüsüne bağlı olarak, hem hukuki sorumluluk hem de soruşturma süreçleri farklılık gösterir. İşte bu farkların detayları: Hukuki Sorumluluk ve Tazminat Davaları Özel Sağlık Kurumları: Özel sektörde çalışan hekimler ve sağlık kurumları, genel olarak özel hukuk hükümlerine tabidir. Bu nedenle, özel hastanelerdeki tıbbi hatalardan doğan zararlarda, hasta veya yakınları doğrudan özel hastane ve doktora karşı tazminat davası açabilir. Bu tür tazminat davaları özel hukuk hükümleri çerçevesinde adli yargıda görülür. Kamu Sağlık Kurumları: Kamu hastanelerinde görev yapan hekimlerin tıbbi hatalarından kaynaklanan hukuki sorumluluk ise doğrudan devlete aittir. Hasta veya yakınları, kamu hastanesinde yapılan bir hata nedeniyle doğrudan hekime veya hastaneye değil, Sağlık Bakanlığı’na karşı tazminat davası açar. Kamu sağlık kurumları idare hukuku kapsamında değerlendirildiği için, bu tür tazminat davaları tam yargı davaları olarak idari yargıda yürütülür. Üniversite Hastaneleri: Üniversite hastanelerinde gerçekleşen tıbbi uygulama hatalarında da, dava hekime veya hastaneye değil, hastanenin bağlı bulunduğu üniversitenin rektörlüğüne karşı açılır. Üniversite hastaneleri de kamu kurumu statüsünde değerlendirildiğinden, bu tür tazminat davaları idari yargıda ve tam yargı davası niteliğinde yürütülür. Tazminatın Tahsili ve Rücu Hakkı Özel Sağlık Kurumları: Özel hastanelerde görevli doktorların sebep olduğu zararlarda, hasta veya hasta yakınları, hastane veya doktora karşı açtıkları tazminat davasında maddi veya manevi tazminat talep edebilir. Eğer tıbbi hata hekimden kaynaklanan bir kişisel kusurdan kaynaklanıyorsa, özel sağlık kurumu ödemek zorunda kaldığı tazminatı ilgili doktora rücu edebilir (geri isteyebilir). Kamu Sağlık Kurumları: Kamu hastanelerinde ve Üniversitelerde, idare aleyhine açılan tazminat davasında zarar görene tazminat öder. Ancak, tıbbi hatanın hekimin kişisel bir ihmali veya kusurundan kaynaklandığı tespit edilirse, devlet ödediği tazminatı ilgili hekime rücu edebilir. Bu durumda, kusur kişisel olduğu gerekçesiyle, devlete yüklenen tazminat bedeli ilgili hekime geri ödetilebilir. Konuyla ilgi detaylı bilgi almak için aşağıda yer alan yazılarımızı inceleyebilirsiniz. Özel Hastanelerde Yapılan Tıbbi Müdahale Hatalarında Tazminat Sorumluluğu Üniversite Hastanelerinde Yapılan Tıbbi Müdahale Hatalarında Tazminat Sorumluluğu Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. Hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “Sağlık Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Devlet hastanelerinde yapılan tıbbi müdahale hataları, hastaların veya yakınlarının zarar görmesine yol açabilir. Bu tür durumlarda tazminat sorumluluğu, hastane ve doktorun hizmet kusuru temelinde incelenir. Kamu sağlık kuruluşu niteliğindeki devlet hastanelerinde meydana gelen hatalar nedeniyle açılacak tam yargı davaları yalnızca hastanenin bağlı olduğu Sağlık Bakanlığı aleyhine idari yargıda açılır; doktorlara karşı doğrudan dava açılamaz. ### Özel Hastanelerde Yapılan Tıbbi Müdahale Hatalarında Tazminat Sorumluluğu Özel sağlık kurumları ve hastaneler, birçok hasta için devlet hastanelerindeki yoğunluktan kaçınarak yüksek standartlarda sağlık hizmeti almak amacıyla tercih edilen kuruluşlardır. Hastalar, bu kurumlara yüksek bedeller ödeyerek en iyi koşullarda tedavi olmayı beklemektedir. Ancak, her ne kadar sağlık hizmetlerinin mümkün olan en yüksek standartlarda sunulması beklense de, bazı durumlarda istenmeyen sonuçlar doğabilir. Tıbbi müdahale sırasında ortaya çıkan komplikasyonlar genellikle müdahalenin doğal riskleri arasında sayılmakla birlikte, tıbbi müdahale hataları ise farklı bir hukuki değerlendirme gerektirir ve sağlık kurumu veya hekime tazminat sorumluluğu yükleyebilir. Bu yazıda, özel hastanelerde gerçekleşen tıbbi müdahale hatalarında hastaların haklarının neler olduğunu, tazminat süreçlerinin nasıl işlediğini ve bu süreçlerde dikkate alınması gereken önemli noktaları ele alacağız. Amacımız, olası bir tıbbi hata durumunda hak arayışında yol göstermek ve bilinçli bir adım atılmasını sağlamaktır. 1. Özel Sağlık Kurumu, Doktor ve Hasta İlişkisinin Hukuki Boyutu Türkiye’de sağlık hizmetleri, kamu ve özel sektör tarafından sunulmaktadır. Kamuya ait sağlık kuruluşlarının dışında kalan ve hastaların tedavi süreçlerini üstlenerek teşhis, tedavi ve bakım hizmeti sunan sağlık kurumları, özel sağlık kuruluşları veya özel hastaneler olarak tanımlanır. Bu kuruluşlar, 2219 Sayılı Hususi Hastaneler Kanunu ve 24708 Sayılı Özel Hastaneler Yönetmeliği kapsamında faaliyet gösterir. Özel sağlık kuruluşlarında verilen hizmetlerin merkezinde, hastalıkların teşhis, tedavi ve önlenmesi amacıyla yapılan tıbbi müdahaleler bulunur. Tıbbi müdahaleler; hekim tarafından gerçekleştirilen cerrahi girişimlerden ilaç tedavisine kadar uzanan geniş bir uygulama alanını kapsar. Bu müdahaleler, insan vücuduna yönelik olduğundan, hasta hakları kapsamında doğrudan kişinin temel haklarıyla ilgilidir. Bu nedenle, herhangi bir tıbbi müdahalenin hukuka uygun sayılması için hastanın açık rızası veya varsayımsal rızasının bulunması gerekir. Aksi durumda, hastanın rızası olmadan veya hekimin yükümlülüklerine aykırı şekilde yapılan tıbbi müdahaleler hukuka aykırı kabul edilir. Kamu hastanelerinde gerçekleşen doktor hatalarına ilişkin olarak Devlet Hastanelerinde Yapılan Tıbbi Müdahale Hatalarında Tazminat Sorumluluğu Başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 1.1. Özel Sağlık Kurumlarında Doktor-Hasta İlişkisinin Hukuki Çerçevesi Hasta-doktor ilişkisinin hukuki temelinde genellikle bir hekimlik sözleşmesi bulunur. Hekim ile hasta arasındaki bu sözleşme, tedavi sözleşmesi olarak da bilinir ve vekâlet sözleşmesi hükümlerine tabidir. Hekimlik sözleşmesi, herhangi bir şekil şartına bağlı olmaksızın sözlü olarak dahi kurulabilir ve bu sözleşme, hekimin hasta üzerindeki yükümlülüklerini düzenler. Ancak, özel sağlık kurumlarında hizmet sözleşmesi ile çalışan hekimler, doğrudan hasta ile bir sözleşme yapmazlar. Bu durumda, hastane çalışanı hekim ile hasta arasındaki ilişki, vekâlet sözleşmesine değil, haksız fiil hükümlerine dayanarak değerlendirilir. Bu nedenle, hastanede çalışan hekimin sorumluluğu, sağlık kuruluşunun haksız fiil sorumluluğu çerçevesinde ele alınır. 1.2. Özel Sağlık Kurumları ile Hasta Arasındaki Hukuki İlişkinin Esasları Özel sağlık kurumları ile hastalar arasındaki hukuki ilişki, üç ana başlık altında incelenebilir: Sözleşme İlişkisi - Hastaneye Kabul Sözleşmesi: Hasta ve özel sağlık kurumu arasında, hastanın tedavi ve bakım sürecini düzenleyen, tarafların hak ve yükümlülüklerini belirleyen yazılı veya sözlü bir sözleşme yapılır. Vekâletsiz İş Görme İlişkisi: Acil veya hasta tarafından bilfiil rıza gösterilemeyen durumlarda, sağlık kurumunun hastanın sağlığını koruma amacıyla müdahalede bulunması durumudur. Bu ilişki, hastanın kendisiyle ilgili bir karar veremediği veya müdahalenin zorunlu olduğu hallerde ortaya çıkar. Haksız Fiil İlişkisi: Sağlık kurumunun veya çalışanlarının hukuka aykırı eylemleri sonucu hastaya zarar verilmesi halinde gündeme gelir. Bu durumda, hastanın tazminat talep edebilmesi için zarar, hukuka aykırılık ve uygun illiyet bağı gibi unsurların varlığı gereklidir. Aşağıda, bu ilişkiler detaylı olarak incelenecektir. 2. Özel Sağlık Kurumlarında Yapılan Tıbbi Müdahalelerde Sözleşmeden Doğan Sorumluluk Tıbbi müdahalelerde sözleşmesel sorumluluktan söz edebilmek için, öncelikle özel sağlık kurumunun hasta ile yaptığı sözleşmeyi ihlal etmiş olması gerekir. Ancak sorumluluğun doğabilmesi için bunun yanı sıra kusur, zarar ve illiyet bağı şartlarının da birlikte mevcut olması gereklidir. Bu koşullar bir araya geldiğinde, sağlık kurumunun hastanın zararını tazmin etmesi gerekebilir. Sözleşmeye Aykırılık: Sağlık kurumu, teşhis, tedavi, bakım, aydınlatma ve rıza alma gibi yükümlülükleri ihlal ettiğinde sorumluluk doğar. Kusur: Doktor veya sağlık kuruluşu tedavide özen göstermediğinde kusur oluşur ve bu, sorumluluğun temelidir. Zarar: Hastanın bedensel veya manevi zarara uğraması gereklidir. İlliyet Bağı: Zarar ile sözleşmeye aykırılık arasında doğrudan bir bağ bulunmalıdır. Bu unsurların tamamı gerçekleştiğinde, özel sağlık kurumunun hastaya karşı sorumluluğu doğar ve hasta bu durumda tazminat talebinde bulunabilir. Ayrıca, sözleşmenin varlığını ispat yükümlülüğü hastaya aittir. Konu hakkında daha fazla bilgi için Hastaneye Hasta Kabul Sözleşmesi başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2.1. Estetik Amaçlı Tıbbi Müdahalelerde Sözleşmesel Sorumluluk Genel tıbbi müdahale sözleşmeleri vekâlet sözleşmesi niteliğindedir ve kesin sonuç garantisi içermez. Bu nedenle, ameliyat özenle yapılmış olsa dahi, istenen sonucun elde edilememesi durumunda hekim ve kurum sorumluluktan muaf olabilir. Ancak, estetik amaçlı müdahalelerde durum farklıdır. Estetik müdahalelere ilişkin sözleşmeler eser sözleşmesi olarak kabul edilir ve belirli bir sonuç (örneğin, estetik görünüm) garantisi içerir. Bu tür müdahalelerde, özel sağlık kurumu veya hekim, hastanın beklentilerine uygun sonucu sağlamakla yükümlüdür. Bu alandaki en büyük risk, hastanın beklentileri ile elde edilen sonuçların uyuşmaması durumunda ortaya çıkar. Bu tür uyuşmazlıklar, hekimin özen yükümlülüğünün ihlal edildiği ve sözleşmenin gereği gibi yerine getirilmediği iddialarına yol açabilir. Ayrıca, estetik müdahalelerde hastalar, işlem öncesinde riskleri tam olarak öngöremeyebilirler. Bu nedenle, aydınlatılmış onam burada kritik önem taşır; hekim, hastayı işlemle ilgili tüm riskler konusunda eksiksiz ve doğru bir şekilde bilgilendirmekle yükümlüdür. Konuya ilişkin daha detaylı bilgi edinmek için Estetik Ameliyat Hatası Nedeniyle Tazminat Davası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2.2. Tedavi Amaçlı Tıbbi Müdahalelerde Sözleşmesel Sorumluluk Tedavi amaçlı tıbbi müdahalelerle ilgili yapılan sözleşmeler, özel sağlık kurumu ve doktor ile hasta arasında kurulan, tarafların hak ve yükümlülüklerini düzenleyen bir ilişki oluşturur. Bu tür sözleşmelerde özel sağlık kurumu ve hekimin başlıca sorumlulukları, tıbbi standartlara uygun tedavi sağlamak, gerekli özeni göstermek ve hastayı bilgilendirmektir. Hastanın tedavi alma ve bilgilendirilmiş onam çerçevesinde karar verme hakkı bulunurken, hem özel sağlık kurumu hem de hekim, tedavi sürecinde hastayı doğru şekilde bilgilendirme ve özenle müdahale etme yükümlülüğü taşır. Hekim ve özel sağlık kurumu, tıbbi standartlara uymadığı takdirde hukuki sorumluluk doğabilir. Tedavi sözleşmeleri, şekil şartına bağlı olmaksızın, hastanın tedavi talebiyle özel sağlık kurumuna veya hekime başvurmasıyla kurulur. Hekimin tedaviye başlamasıyla birlikte hukuki ilişki kendiliğinden oluşur. Bu sözleşmeler, bir sonuç garantisi değil, hekimin tedavi sürecinde gereken özeni göstermesi esasına dayanır. Ayrıca, hastanın tedaviye rızası bilgilendirilmiş onam çerçevesinde alınmalıdır. 3. Tıbbı Müdahalelerde Haksız Fiilden Doğan Sorumluluk (Sözleşme Dışı Sorumluluk) Tıbbi müdahalelerde haksız fiil sorumluluğu, herhangi bir sözleşme temeline dayanmaz. Ancak, hasta ile özel sağlık kurumu arasında bir tedavi sözleşmesi bulunsa bile, kurumun hukuka aykırı bir eylemi haksız fiil olarak değerlendirilebilir. Örneğin, özel sağlık kurumu, özen yükümlülüğünü ihlal ederek hastanın zarar görmesine neden olursa, bu durumda hem sözleşmesel hem de haksız fiil sorumluluğu doğabilir. Böyle bir durumda hasta, hangi sorumluluk hükümlerini öne sürmek istiyorsa ona dayanarak tazminat talebinde bulunabilir. Haksız fiil sorumluluğunun doğabilmesi için Türk Borçlar Kanunu'nun 41. maddesinde düzenlenen dört temel unsurun bir araya gelmesi gereklidir: Hukuka Aykırı Fiil: Sağlık kurumunun veya hekimin gerçekleştirdiği fiil, hastanın vücut bütünlüğü veya diğer kişilik haklarını ihlal ediyorsa hukuka aykırıdır. Örneğin, hastanın rızası olmadan veya standart tıbbi uygulamalara uygun olmadan yapılan müdahaleler hukuka aykırı kabul edilir. Kusur: Tıbbi standartlara aykırı davranış, ihmal veya yeterli dikkat ve özenin gösterilmemesi gibi durumlarda kusur unsuru oluşur. Haksız fiil sorumluluğunda, hekimin veya sağlık kurumunun kusurlu bulunması için yapılan müdahalenin, kabul edilen tıbbi standartların altında kalması gerekir. Zarar: Hastanın tedavi sürecinde bedensel, ruhsal veya ekonomik bir zarara uğraması gereklidir. Örneğin, yanlış yapılan bir cerrahi işlem sonucu hastanın sakatlanması veya uzun süreli bir tedavi süreci gerektirecek şekilde zarar görmesi bu kapsamda değerlendirilebilir. İlliyet Bağı: Hastanın uğradığı zararın doğrudan haksız fiilden kaynaklanması gerekir. Yani, zarar ile hukuka aykırı fiil arasında doğrudan bir nedensel bağlantı bulunmalıdır. 4. Tıbbı Müdahalelerde Vekâletsiz İş Görmeden Doğan Sorumluluk Vekâletsiz iş görme ilişkisinin temelinde varsayımsal rıza kavramı bulunur. Bu kavram, hastanın rıza verebileceği bir durumda olsaydı müdahaleyi onaylayacağı varsayımına dayanır ve hastanın sağlığını tehlikelerden koruma amacı taşır. Özel sağlık kurumları ile hasta arasında vekâletsiz iş görme ilişkisi üç temel durumda ortaya çıkar: Hasta İrade Beyanında Bulunamıyorken: Hasta iradesini beyan edemeyecek durumda ise, sağlık kurumu vekâletsiz iş görme ilişkisi kapsamında hareket eder. Tedavi Sırasında Öngörülmeyen Komplikasyonlar: Tedavi sırasında beklenmedik bir komplikasyon oluştuğunda ve hastanın rızası alınamadığında bu ilişki devreye girer. Geçersiz Sayılan Sözleşmeler: Hasta ile kurum arasındaki sözleşme geçersiz olduğunda da vekâletsiz iş görme ilişkisi kabul edilir. Tıbbi müdahalelerde vekâletsiz iş görme durumu, hastanın iradesine dayalı bir bağ olmaksızın yapılan tıbbi müdahaleler sonucunda hekim veya sağlık kuruluşunun zarar verici eylemler gerçekleştirmesi durumunu ifade eder. Bu durumda, vekâletsiz iş görme, hukuki sonuçlar doğurabilir ve sağlık kuruluşu veya hekim bu eylemlerden sorumlu tutulabilir. Vekâletsiz iş görmeden doğan sorumluluk, Türk Borçlar Kanunu'nun 527. maddesi uyarınca üç ayrı kapsamda değerlendirilir: Tam Sorumluluk: Vekâletsiz iş görme ilişkisi kapsamında özel sağlık kurumu, hastanın sağlığı ve güvenliği için gereken özeni göstermek zorundadır. Bu özen yükümlülüğünün ihlali, kurumun tam sorumluluğunu doğurur. Dar Sorumluluk: TBK 527’ye göre, iş gören, iş sahibinin karşılaştığı zararı veya zarar tehlikesini gidermek üzere müdahalede bulunmuşsa sorumluluğu daha hafif değerlendirilir. Bu, vekâletsiz iş görmenin kapsamını daraltan bir düzenlemedir. Geniş Sorumluluk: Hastanın açıkça yahut örtülü olarak rıza göstermediği halde sağlık kurumu bunun aksi yönde hareket edecek olursa bu doğrultuda sorumluluğun kapsamı genişleyecektir. Bu doğrultuda sağlık kurumu beklenmedik halden dolayı doğan zararlardan dahi sorumlu olacaktır. 5. Özel Hastane ve Sağlık Kurumlarının Kusursuz Sorumluluğu Kusursuz sorumluluk, bir eylem sonucu ortaya çıkan zarar nedeniyle, kişinin kusuru olmasa bile sorumlu tutulması anlamına gelir. Sağlık kurumunda gerçekleşen bir haksız fiil sonucunda, kurumun olayda kusuru olmasa bile sorumluluğu doğabilir. Bu durumda, sağlık kurumu Türk Borçlar Kanunu'nun 66. maddesi uyarınca adam çalıştıranın sorumluluğu hükümlerine tabi olacaktır. Özel sağlık kurumu ile hasta arasında doğrudan bir sözleşme olsun ya da olmasın, kurum bünyesinde çalışan hekim ve personelin hatalı eylemlerinden kaynaklanan zararlar nedeniyle hastane sorumlu tutulabilir. Bu sorumluluk, hastanenin yalnızca hekimler değil, tüm sağlık personelini seçerken, görevlendirirken ve denetlerken gereken özeni göstermesini zorunlu kılar. 6. Özel Sağlık Kurumlarının Sorumluluğunu Azaltan veya Ortadan Kaldıran Nedenler Özel hastaneler ve bu kurumlarda görev yapan doktorlar, tıbbi müdahaleler sırasında ortaya çıkan olumsuz sonuçlar nedeniyle her durumda sorumlu tutulmayabilir. Belirli durumlarda, sorumluluğun tamamen ortadan kalkması veya azaltılması mümkündür. Mücbir Sebep: Özel sağlık kurumlarının ve doktorların kontrolü dışında gelişen, öngörülmesi veya önlenmesi mümkün olmayan olaylar mücbir sebep olarak kabul edilir. Doğal afetler (deprem, sel, yangın gibi) veya salgın hastalıklar gibi olaylar, idare veya doktorun sorumluluğunu sınırlayabilir veya tamamen ortadan kaldırabilir. Bu tür durumlarda, zararın kaçınılmaz ve önlenemez olması nedeniyle sorumluluk hafifletilir. Beklenmeyen (Umulmayan) Hal: Beklenmeyen hal, sağlık kurumu veya doktorun gerekli tüm özeni göstermesine rağmen öngörülemeyen, olağandışı bir durumdur. Bu gibi durumlar, sorumluluğun kısmen veya tamamen kaldırılmasına sebep olabilir. Örneğin, tıbbi müdahale sırasında nadiren görülen ve öngörülemeyen bir komplikasyonun ortaya çıkması, beklenmeyen hal olarak kabul edilebilir. Üçüncü Kişinin Kusuru: Eğer ortaya çıkan zarar, hastane dışındaki başka bir kişinin doğrudan etkisiyle meydana gelmişse, bu durum sağlık kurumu ve doktorun sorumluluğunu azaltabilir veya ortadan kaldırabilir. Örneğin, hasta yakınının yanlış müdahalesi gibi üçüncü bir kişinin kusuru nedeniyle zarar oluşmuşsa, sorumluluk değerlendirilirken bu durum dikkate alınır. Tıbbi Müdahale Uygulanan Kişinin Kusuru: Eğer hasta, tedavi sürecinde kendi kusurlu davranışları sonucu zarara uğramışsa, özel sağlık kurumunun ve doktorun sorumluluğu azaltılabilir veya tamamen ortadan kalkabilir. Örneğin, doktorun verdiği talimatlara uymamak, tedavi sürecine zarar verecek davranışlarda bulunmak veya tedavi sürecini aksatmak gibi durumlar, hastanın kusurlu hareketleri olarak değerlendirilir ve bu durumda hastanenin ve doktorun sorumluluğunda indirim yapılabilir. Sorumluluğun Azaltılabileceği Diğer Durumlar Hekim veya sağlık kurumunun sorumluluğu, önceden bilgilendirilmiş komplikasyonlar veya acil durumlar gibi koşullarda, hastanın onayıyla sınırlanabilir. Ancak, zorunluluk hali gibi durumlarda dahi sağlık kurumunun veya hekimin sorumluluğunun daraltılmaması gerektiği görüşü daha uygun kabul edilmektedir. Sorumluluğun Azaltılmasına İlişkin Anlaşmalar Sağlık Kurumunun Kendi Kusuruna İlişkin Sorumsuzluk: Türk Borçlar Kanunu’nun 115. maddesi uyarınca, sağlık kurumları, hafif kusurlar için bile sorumsuzluk anlaşması yapamaz. Bu kural, yaşam hakkıyla olan sıkı bağ nedeniyle getirilmiştir. Yardımcı Kişilerin Kusuruna İlişkin Sorumsuzluk: Türk Borçlar Kanunu’nun 116. maddesine göre, sağlık kurumları yardımcı kişilerin kusurundan doğan sorumluluğu önceden bir anlaşma ile ortadan kaldıramaz. 7. Özel Hastane ve Özel Sağlık Kurumlarına karşı Açılabilecek Davalar 7.1. Maddi Tazminat Davası Maddi tazminat davası, tıbbi müdahale hataları sonucunda hastanın veya yakınlarının uğradığı ekonomik kayıpların karşılanması amacıyla açılır. Bu davanın kapsamı, hastanın vefat etmesi veya fiziki zarara uğraması durumunda talep edilebilecek farklı kalemleri içerir. Hastanın Vefatı Halinde Talep Edilebilecek Tazminatlar: Defin Masrafları: Hastanın vefatı durumunda, cenaze işlemlerine yönelik defin masrafları talep edilebilir. Tedavi Masrafları: Eğer ölüm hemen gerçekleşmemiş ve hasta bir süre tedavi görmüşse, bu süreçte yapılan tüm tıbbi masraflar (ilaç, hastane yatak ücreti, ameliyat, tedavi cihazları vb.) tazminat davasına konu edilebilir. Çalışmamaktan Doğan Zararlar: Hastanın vefatıyla birlikte, yaşadığı dönemde çalışamadığı ve gelir kaybına uğradığı süreler için de tazminat talep edilebilir. Destekten Yoksun Kalma Tazminatı: Ölen kişiden düzenli olarak maddi yardım gören kişiler, ölüm durumunda destekten yoksun kalacakları için tazminat talebinde bulunabilirler. Destekten yoksun kalma tazminatı, ölen kişinin hayatta kalması halinde destek sağlamaya devam edeceği koşullara göre belirlenir. Hastanın Fiziki Zarara Uğraması Halinde Talep Edilebilecek Tazminatlar: Tedavi Masrafları: Tıbbi müdahale hatası sonucu fiziki zarara uğrayan hastanın tedavi sürecinde katlandığı tüm tıbbi giderler tazminat kapsamında talep edilebilir. Bu giderler, hastanın iyileşmesi için yapılan tüm sağlık harcamalarını içerir. Çalışma Gücünün Kaybı: Tıbbi hata nedeniyle hastanın çalışma gücünü kaybetmesi halinde, uğradığı gelir kaybı tazminat olarak talep edilebilir. Özellikle çalışma gücünün tamamen veya kısmen yok olduğu durumlarda, hastanın kazanç kaybı hesaplanarak tazminat belirlenir. Ekonomik Geleceğin Sarsılması: Tıbbi hata, hastanın gelecekteki ekonomik durumunu da olumsuz etkileyebilir. Hastanın mesleki kariyerine devam edememesi veya iş bulmada yaşadığı güçlükler, ekonomik geleceğin sarsılmasından doğan zararlar olarak tazminata konu olabilir. 7.2. Manevi Tazminat Davası Tıbbi müdahale hataları nedeniyle açılan manevi tazminat davaları, hastanın veya yakınlarının yaşadığı duygusal acı, üzüntü ve elem gibi manevi zararların karşılanması amacı taşır. Manevi tazminat talebi için hastanın sağlığında istenmeyen bir durumun ortaya çıkması yeterlidir. Bu tazminat, yalnızca hastanın değil, aynı zamanda belirli koşullar sağlandığında, hastanın yakınlarının da yaşadığı manevi zararın telafisi için gündeme gelir. Eğer tıbbi müdahale hatası hastanın ölümüne sebep olmuşsa, bu durumda hastanın ailesi ve yakınları da manevi tazminat talebinde bulunabilir. Hastanın veya yakınlarının hatalı müdahale nedeniyle yaşadığı psikolojik yıkım, acı ve üzüntü manevi tazminatla telafi edilmeye çalışılır. Mahkeme, bu tazminatın miktarını belirlerken olayın ciddiyetini, hastanın veya yakınlarının yaşadığı manevi kaybı ve üzüntüyü göz önünde bulundurarak "uygun bir miktarda" tazminat ödenmesine karar verir. Hatalı tıbbi müdahaleler nedeniyle açılabilecek tazminat ve ceza davalarına ilişkin detaylı bilgi edinmek için Doktor Hatası (Malpraktis) Nedeniyle Tazminat Davası ve Doktor Hatası (Malpraktis) Nedeniyle Ceza Davası başlıklı yazılarımızı inceleyebilirsiniz. 8. Tıbbı Müdahale Hatalarından Kaynaklı Tazminat Davaları 8.1. Davanın Tarafları Dava Açma Hakkı: Tıbbi müdahale sonucunda hasta zarar görmüş ancak hayatta kalmışsa, dava açma hakkı hastanın kendisine aittir. Eğer hasta yaşamını yitirmişse, dava açma hakkı ölenin yakınlarına geçer ve bu kişiler taraf sıfatını kazanır. Kimlere Karşı Dava Açılabileceği: Tıbbi müdahale hatası nedeniyle dava, doktor, hastane veya muayenehane gibi sağlık hizmeti sunan taraflara karşı açılabilir. Uygulamada genellikle hem müdahaleyi yapan doktor hem de çalıştığı özel hastane aleyhine birlikte dava açılmaktadır. 8.2. Tıbbi Müdahale Hatasının İspatı Tıbbi müdahale hatası, kanıtlanması gereken bir durumdur. Hastanın, yaşadığı zararın doğrudan yapılan tıbbi müdahaleden kaynaklandığını ispat etmesi zorunludur. Bu ispat sürecinde, genellikle uzman bilirkişilerin değerlendirmeleri ve tıbbi kayıtlar, müdahalenin hatalı olup olmadığının belirlenmesinde önemli rol oynar. 8.3. Tıbbi Müdahalelerde Zamanaşımı Süreleri Tıbbi müdahale hatalarına karşı açılacak davalarda zamanaşımı süreleri önemlidir, çünkü bu sürelere dikkat edilmediği takdirde hak kaybına uğrama riski bulunmaktadır. Sözleşmesel Sorumluluk İçin Zamanaşımı Süresi: Hasta ile doktor arasındaki ilişki bir sözleşmeye dayanıyorsa, sözleşmeden doğan talepler için zamanaşımı süresi 5 yıldır. Haksız Fiil Sorumluluğunda Zamanaşımı Süreleri: Buna karşın, eğer hasta-doktor ilişkisi bir sözleşmeye dayanmıyorsa, haksız fiil hükümleri uygulanacağından, dava açma süresi 2 yıl ile sınırlıdır. Ancak malpraktis davalarında, kusurlu fiilin anlaşılma ve fark edilme süresi göz önünde bulundurularak, zamanaşımı süresi, fiilin işlendiği tarih itibariyle 10 yıldır. Vekaletsiz İş Görme Sorumluluğunda Zamanaşımı Sürelesi: Vekâletsiz iş görmeden doğan sorumluluklar için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmemiştir. Bu nedenle, vekâletsiz iş görmeden doğan talepler de 10 yıllık zamanaşımı süresine tabidir. 8.4. Yetkili ve Görevli Mahkeme Tıbbi müdahale hatalarına karşı Özel Hastaneler aleyhine açılacak davalar, adli yargının görev alanına girmekte ve taraflara arasındaki hukuki ilişkinin niteliğine göre farklı mahkemelerde görülmektedir. Sözleşmeden Doğan Sorumluluk Halinde Görevli ve Yetkili Mahkeme: Sözleşmeye dayanan sorumluluk davalarında, sözleşmenin ifa edileceği yerin Tüketici Mahkemesi yetkili olacaktır. Haksız Fiilden Doğan Sorumluluk Halinde Görevli ve Yetkili Mahkeme: Hekim veya sağlık kurumunun hatalı eylemleri sonucu zarar meydana geldiyse, haksız fiil hükümleri uygulanır. Haksız fiilden doğan sorumluluk için açılacak davalarda görevli mahkeme yine Asliye Hukuk Mahkemesi’dir. Yetkili mahkeme ise: Haksız fiilin gerçekleştiği yer mahkemesi, Davalının (doktor veya sağlık kuruluşunun) ikametgahı mahkemesidir. Vekâletsiz İş Görmeden Doğan Sorumluluk Halinde Görevli ve Yetkili Mahkeme Bazen hasta ile doktor veya sağlık kurumu arasında açık bir sözleşme bulunmaksızın, ancak acil veya gerekli bir durum nedeniyle yapılan bir tıbbi müdahale sonucu zarar meydana gelir. Bu durumda, hasta ile sağlık kurumu arasındaki ilişki vekâletsiz iş görme kapsamında değerlendirilir. Vekâletsiz iş görmeden doğan tazminat davalarında görevli mahkeme de yine Asliye Hukuk Mahkemesi’dir. Yetkili mahkeme ise: Müdahalenin yapıldığı yer mahkemesi, Davalının ikametgahındaki mahkeme olabilir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. Hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “Sağlık Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Özel hastanelerde yapılan tıbbi müdahale hataları, hastaların zarar görmesine yol açabilir ve bu durumlarda tazminat sorumluluğu gündeme gelir. Hatalı teşhis, eksik tedavi veya doktor ihmali gibi durumlarda hastalar, özel hastanelere veya müdahaleyi yapan doktorlara karşı maddi ve manevi tazminat talebinde bulunabilir. ### İstihkak Davası İstihkak davası, bir malikin mülkiyet hakkına dayanarak kendisine ait bir eşyayı haksız şekilde elinde bulunduran üçüncü kişiden geri isteme hakkını ifade eder. Türk Medeni Kanunu’nun 683. maddesi, maliklerin bu tür davaları açma yetkisini düzenler ve mülkiyetin koruyucu yetkisi olarak adlandırılır. Bu yetki, doğrudan doğruya mülkiyet hakkından kaynaklanır ve mülkiyet hakkının ayrılmaz bir parçasıdır. Malik, bu dava ile eşyayı kendi fiili hâkimiyetine geri almayı amaçlar. İstihkak davası, malikin mülkiyet hakkını koruma amacıyla kullanabileceği en güçlü hukuki araçlardan biridir. Bu dava, mülkiyet hakkının doğrudan korunmasını sağlar ve malikin mülkiyet hakkını fiilen kullanma yetkisini içerir. İstihkak davası, malikin haksız olarak elinde bulundurulan malını geri alabilmesi için önemli bir hukuki araçtır. Bu dava hakkı, doğrudan mülkiyet hakkına bağlıdır. Bu nedenle, istihkak davasını açan kişi, malı elinde bulundurmayan, yani dolaysız zilyet olmayan maliktir. Davalı ise, malı haksız olarak elinde bulunduran kişidir. İstihkak davası ile malikin mülkiyet hakkına dayanarak malın dolaysız zilyetliğine kavuşması ve mülkiyet hakkının korunması amaçlanır. Bu dava, mülkiyet hakkının korunması ve mülkiyetin fiilen kullanılması konusunda hak sahiplerine destek olur. Haksız olarak elde bulundurulan mal bir taşınır ise istihkak davası sonucu alınarak ilamın icra edilmesi istihkak davasının amacını sağlar. Ancak tapuya kayıtlı taşınmazlarda esasen zilyetlik tapu sicili ile sağlandığı için tapu sicilinde asıl malik kayıtlı değilse tapu sicilinin düzeltilmesi davası istihkak davasının fonksiyonunu yerine getirir. Tapu sicilinde görünen malik gerçek malik ise esasen malik dolaysız zilyetliğini kaybetmiş olmaz ve bu durumda istihkak davası değil “haksız el atmanın önlenmesi” davası açılabilir. Dolayısıyla istihkak davasının esas fonksiyonunu taşınır mallarda gösterdiği söylenebilir. 1. İstihkak Davası Nedir? İstihkak davası, malikin mülkiyet hakkına dayanarak, malını haksız olarak elinde bulunduran kişiye karşı açtığı bir davadır. Bu dava, malın geri verilmesini amaçladığı için ayni bir dava olup, karar sonucu geri verme istendiğinden bir eda davası olarak da nitelendirilir. Ayrıca, istihkak davasının sınırlı bir ayni hakka dayanılarak da açılabileceği kabul edilmektedir. İstihkak talebi, ayni bir talep olduğundan zamanaşımına tabi değildir. Bu nedenle, şartlar oluştuğu sürece istihkak davası her zaman açılabilir. Ancak, miras sebebiyle istihkak davasında özel bir zamanaşımı süresi öngörülmüştür. Aynı şekilde, haciz sebebiyle açılan istihkak davalarında da belirli süreler vardır. Mülkiyete dayalı istihkak davası, “adi istihkak davası” olarak da adlandırılır. Başlıca Özellikler Ayni Dava: İstihkak davası, malikin mülkiyet hakkına dayanır ve ayni hakka ilişkin bir dava olarak kabul edilir. Eda Davası: Malın geri verilmesini talep ettiğinden, bir eda davası niteliğindedir. Zamanaşımı: Ayni hak talebi olduğundan, genel olarak zamanaşımına tabi değildir. Ancak, miras ve haciz sebebiyle açılan istihkak davalarında özel süreler bulunmaktadır. 2. İstihkak Davası Türleri İstihkak davasının farklı türleri vardır. Bu türler, amaç ve konu bakımından farklılıklar gösterir. Başlıca istihkak davaları, haciz sebebiyle istihkak davası, miras sebebiyle istihkak davası ve malın rıza dışı elden çıkması sebebiyle istihkak davasıdır. Haciz Sebebiyle İstihkak Davası İcra hukukunda, borcunu ödemeyen borçlunun cebri icra yoluyla borcunun tahsil edilmesi ve alacaklının alacağına kavuşması amaçlanır. Borçlunun mallarının haczi sırasında, borçlu veya üçüncü bir kişi tarafından bu mallar üzerinde alacak hakkından üstün bir hak iddia edilirse, istihkak davası gündeme gelir. Bu hak, rehin hakkı gibi sınırlı bir ayni hak veya mülkiyet hakkı olabilir. Bu nedenle, haciz sebebiyle istihkak davası, klasik istihkak davasından farklı olup icra hukukundan kaynaklanır. Miras Sebebiyle İstihkak Davası Mirasbırakanın ölümüyle birlikte, terekesinde yer alan malların bir kısmının veya tamamının mirasçı olmayan üçüncü kişiler tarafından haksız olarak elde bulundurulması durumu sıkça görülmektedir. Bu durumda, mirasçıların haklarını korumak amacıyla başvurabilecekleri yollardan biri de miras sebebiyle istihkak davasıdır. Miras sebebiyle istihkak davası, mirasçıların, terekedeki malların haksız zilyetliğini elinde bulunduran üçüncü kişilere karşı açtıkları bir davadır. Bu dava ile mirasçılar, terekedeki malların kendilerine geri verilmesini talep ederler. Ayrıca, davalı olan haksız zilyet, kazandırıcı zamanaşımı savunmasında bulunamaz. Malın Rıza Dışı Elden Çıkması Sebebiyle İstihkak Davası Malın rıza dışı elden çıkması sebebiyle istihkak davası, mülkiyet hakkının koruyucu yetkisi kapsamında Türk Medeni Kanunu’nda düzenlenen adi istihkak davasıdır. Bu dava, malın zilyetliğini haksız olarak elinde bulunduran kişiye karşı açılır. Malın rıza dışı elden çıkmasından kasıt, mal sahibinin rızası dışında malının zilyetliğini kaybetmesidir. Örneğin, bir malı kira ilişkisi gibi haklı bir sebebe dayanarak elinde bulunduran kişiye karşı istihkak davası açılamaz. İstihkak davası, yalnızca malın zilyetliğini haksız olarak elinde bulunduran kişilere karşı açılabilir. 3. Haciz Nedeniyle İstihkak Davasının Şartları Haciz nedeniyle istihkak davası, icra hukukunda düzenlenmiş bir dava türüdür ve borçlunun mallarının haczedilmesi sırasında borçlu veya üçüncü bir kişi tarafından bir mal üzerinde üstün bir hak iddia edilmesi durumunda açılır. Bu dava ile mülkiyeti borçluya ait olmayan bir eşyanın haczedilerek satılmasının ve üçüncü bir kişinin hak kaybına uğramasının önlenmesi amaçlanmıştır. Adi istihkak davasından farklı olarak, haciz nedeniyle istihkak davasında üstün bir hakka dayanılması yeterlidir. İstihkak iddiasında bulunulan malın kimin elinde olduğuna göre farklı durumlar söz konusu olabilir: Haciz esnasında istihkak iddiasında bulunulursa, icra dairesi istihkak iddiasını alacaklıya bildirir ve alacaklı, bunu öğrenmesinden itibaren üç gün içinde istihkak iddiasına itiraz edebilir. Bu süre içinde alacaklı tarafından itiraz edilmezse, mal üzerindeki haciz kalkar. Alacaklı, istihkak iddiasına itiraz ederse, icra dairesi dosyayı kendiliğinden icra mahkemesine gönderir. İcra mahkemesi, icranın devamına veya durdurulmasına karar verir, ancak istihkak iddiasına ilişkin herhangi bir inceleme yapmaz. İcra mahkemesinin verdiği karardan sonra, karar taraflara tebliğ edilir ve üçüncü kişi 7 gün içinde icra mahkemesinde istihkak davası açabilir. Üçüncü kişi bu süre içinde dava açmazsa, istihkak iddiasından vazgeçmiş sayılır ve hacze devam edilir. Dava açılırsa, karar verilene kadar malın satışı yapılamaz ve dava sonucuna göre hareket edilir. İstihkak iddiası dava aşamasında kanıtlanamazsa, malın satışına devam edilir. Malın Borçlunun veya Borçlu İle Birlikte Üçüncü Bir Kişinin Elinde Bulunması Halinde İcra İflas Kanunu’nun 97/a maddesine göre; “Bir taşınır malı elinde bulunduran kimse onun maliki sayılır. Borçlu ile üçüncü şahısların taşınır malı birlikte ellerinde bulundurmaları halinde dahi mal borçlu elinde addolunur.” Dolayısıyla malın borçlunun elinde olması ve malın borçlu ile birlikte üçüncü bir kişinin elinde bulunması halinde aynı hükümler uygulama alanı bulacaktır. Zira her iki durumda da mal borçlunun elinde addolunur ve borçlu malın maliki sayılır. Bu bir karinedir ve aksi ispatlanabilir. Haciz esnasında istihkak iddiasında bulunulursa, icra dairesi istihkak iddiasını alacaklıya bildirir ve alacaklı, bunu öğrenmesinden itibaren üç gün içinde istihkak iddiasına itiraz edebilir. Bu süre içinde alacaklı tarafından itiraz edilmezse, mal üzerindeki haciz kalkar. Alacaklı, istihkak iddiasına itiraz ederse, icra dairesi dosyayı kendiliğinden icra mahkemesine gönderir. İcra mahkemesi, icranın devamına veya durdurulmasına karar verir, ancak istihkak iddiasına ilişkin herhangi bir inceleme yapmaz. İcra mahkemesinin verdiği karardan sonra, karar taraflara tebliğ edilir ve üçüncü kişi 7 gün içinde icra mahkemesinde istihkak davası açabilir. Üçüncü kişi bu süre içinde dava açmazsa, istihkak iddiasından vazgeçmiş sayılır ve hacze devam edilir. Dava açılırsa, karar verilene kadar malın satışı yapılamaz ve dava sonucuna göre hareket edilir. İstihkak iddiası dava aşamasında kanıtlanamazsa, malın satışına devam edilir. Malın Üçüncü Kişinin Elinde Bulunması Halinde Malın üçüncü kişinin elinde bulunması halinde, haciz üçüncü kişinin huzurunda yapılmışsa hacizden itibaren 7 gün içinde, haciz üçüncü kişinin yokluğunda yapılmışsa haczin öğrenildiği tarihten itibaren 7 gün içinde istihkak iddiasında bulunulmalıdır. İstihkak iddiasında bulunulduğunda, icra müdürlüğü tarafından alacaklıya doğrudan yedi günlük bir süre verilir ve bu süre içinde alacaklının icra mahkemesinde istihkak davası açması gerekir. Bu durumda, mal borçluya ait addedilmediği için alacaklıya üç günlük itiraz süresi verilmez ve dosya karar vermesi için icra mahkemesine gönderilmez. Eşya üçüncü kişinin elinde bulunduğundan, istihkak iddiası ile takip kendiliğinden durur. Bu durumda, istihkak davasını üçüncü kişi değil, alacaklı açar. Davanın sonucuna göre takip işlemlerine devam edilir. 4. Taşınmazlar İçin İstihkak Davası İstihkak davası hem taşınırlarda hem taşınmazlarda söz konusu olabilmektedir. Tapuya Kayıtlı Taşınmazlar Tapuya kayıtlı taşınmazlarda istihkak davasının işlevini tapu sicilinin düzeltilmesi davası yerine getirir. Zira Türk Medeni Kanunu’nun 992. maddesi tapu sicilinde gözüken malikin dolaysız zilyet konumunda olduğunu düzenlemiştir. Bu nedenle malik tapuda hak sahibi olarak gözüktüğü sürece dolaysız zilyetliği kaybetmiş olmaz. Taşınmaz tamamen işgal edilmiş olsa dahi malik zilyetliği kaybetmiş olmaz ancak zilyetliği saldırıya uğrayabilir. İstihkak davası ise zilyetliği haksız olarak elinde bulunduran dolaysız haksız zilyede karşı açıldığından uygulamada genellikle taşınmaz işgalleri için el atmanın önlenmesi davası açılmaktadır. Daha detaylı bilgi için “El Atmanın Önlenmesi Davası – Müdahalenin Men’i” adlı yazımızı inceleyebilirsiniz. Eğer malik tapuda hak sahibi olarak gözükmüyorsa yani taşınmazın zilyedi olarak gözükmüyorsa da tapu kaydının düzeltilmesi davası açılır ve bu dava istihkak davasının işlevini yerine getirir. Detayı bilgi için “Tapu Kaydının Düzeltilmesi Davası” adlı yazımızı inceleyebilirsiniz. Tapuya Kayıtlı Olmayan Taşınmazlar Tapuya kayıtlı taşınmazlarda tapu sicilinde hak sahibi görünen kişi taşınmazın maliki sayılır diğer bir deyişle hak karinesi söz konusudur. Tapuda kayıtlı olmayan taşınmazlarda ise hak karinesi olmamakla birlikte, mülkiyet hakkının varlığını kanıtlayan kimsenin bu hakkı korunur ve mülkiyet hakkını ispat ettiği ölçüde istihkak davası açabilir. Örneğin zamanaşımı yoluyla bir taşınmazın mülkiyeti kazanılmış olabilir ve malik yine istihkak davası açabilir. 5. Taşınırlar İçin İstihkak Davası İstihkak davası, özellikle taşınır mallarda önemli bir işlev görür. Taşınırın zilyetliğini haksız olarak elinde bulunduran kişiye karşı istihkak davası açılabilir. Eğer taşınırın devri hukuka aykırı bir şekilde yapılmışsa, bu durumda taşınır üzerindeki zilyetlik de hukuka aykırı hale gelir. Taşınır mallar için ayrıca Türk Medeni Kanununun 991. maddesi çerçevesinde taşınır davası da açılabilmekte olup bu nedenle uygulamada istihkak davasının işlevi azalabilir. İstihkak davasının taşınır davasından en önemli farkı, istihkak davasında ayni hakka, yani mülkiyet hakkına dayanılması gerektiğidir. Taşınır davasında ise malik olmayan zilyetler de dava açabilir. Ayrıca, taşınır davasında zamanaşımı süresi söz konusu olurken, istihkak davasında herhangi bir zamanaşımı süresi bulunmamaktadır. 6. İstihkak Davasının Tarafları İstihkak davasında, davacı ve davalı olarak iki ana taraf bulunur. Davacı, mülkiyet hakkına sahip olan kişi, davalı ise malı haksız olarak elinde bulunduran kişidir. Davacı Taraf: Malik ve/veya Sınırlı Ayni Hak Sahipleri İstihkak davasında davacı, malın gerçek malikidir. Malik, mülkiyet hakkını bağımsız bir şekilde, elbirliği halinde veya paylı mülkiyet şeklinde elde etmiş olabilir: Paylı Mülkiyet: Paylı mülkiyete sahip bir paydaş, kendi payı için bağımsız olarak dava açabileceği gibi, malın tamamı için bölünemeyen menfaatlerde diğer paydaşları temsilen de tek başına dava açabilir. Elbirliği Mülkiyeti: Elbirliği mülkiyetinde (örneğin, mirasçılar arasında) tüm ortaklara davayı açma hakkı verilmiştir. Bu şekilde, tüm ortakların sağlanan korumadan yararlanması sağlanır. Sınırlı Ayni Hak Sahipleri: İntifa hakkı sahibi veya rehinli alacaklı gibi sınırlı ayni hak sahipleri de istihkak davası açabilirler. Davalı Taraf: Zilyet İstihkak davasının davalısı, malı haksız olarak elinde bulunduran kişidir. Taşınırlarda zilyetlik eşyanın fiili hâkimiyeti altında bulundurulmasıyla sağlanırken, taşınmazlarda zilyetlik tapu sicili üzerinden belirlenir. Bu nedenle: Taşınır Mallarda: Zilyet, eşyanın fiili olarak elinde bulunduran kişidir. Taşınmaz Mallarda: Zilyet, tapu sicilinde hak sahibi olarak görünen kişidir. Zilyetliğin haksızlığından kasıt, malı elinde bulundurmanın herhangi bir ayni veya kişisel hakka dayanmaması durumudur. Örneğin, bir mal üzerinde intifa hakkı sahibi veya kira sözleşmesi kapsamında kiracı olarak malı elinde bulunduran kişi, malın zilyetliğini bir hakka dayanarak kullandığı için bu kişilere karşı istihkak davası açılamaz. 7. İstihkak Davasında Süreler ve Zamanaşımı İstihkak davasında zamanaşımı ve süreler, dava türüne göre değişiklik göstermektedir. 7.1. Adi İstihkak Davasında Süreler Adi istihkak davasında herhangi bir zamanaşımı süresi veya hak düşürücü süre bulunmamaktadır. Bu durum, davanın ayni hakka dayanmasından kaynaklanır ve dolayısıyla mülkiyet hakkının korunmasına yönelik olarak süre sınırlaması getirilmez. 7.2. Miras Sebebiyle İstihkak Davasında Süreler Türk Medeni Kanunu’nun 639. maddesi uyarınca, miras sebebiyle istihkak davası için belirli süreler öngörülmüştür: İyi Niyetli Davalılara Karşı: Davacı, kendisinin mirasçı olduğunu ve iyiniyetli davalının terekeyi veya tereke malını elinde bulundurduğunu öğrendiği tarihten itibaren bir yıl içinde ve her halükarda mirasbırakanın ölümünün veya vasiyetnamenin açılmasının üzerinden on yıl geçmekle zamanaşımına uğrar. Kötü Niyetli Davalılara Karşı: İyi niyetli olmayan kişilere karşı ise yukarıda belirtilen on yıllık zamanaşımı süresi yirmi yıl olarak uygulanır. MaIı elinde bulunduran kişinin iyi niyetli olup olmadığı malın mirasbırakana ait olduğunu bilip bilmemesine göre belirlenir. Kişi malın mirasbırakana ait olduğunu bilmiyorsa iyi niyetli biliyorsa kötü niyetli olarak kabul edilir. 7.3. Haciz Sebebiyle İstihkak Davasında Süreler Haciz nedeniyle istihkak davasında belirlenen süreler aşağıdaki gibidir: Malın Borçlu ve Üçüncü Kişi Tarafından Aynı Anda Bulunması: Bu durumda, icra mahkemesinin takibin durması veya devamı yönündeki kararının tebliğinden itibaren yedi gün içinde istihkak davası açılmalıdır. Malın Yalnızca Üçüncü Kişinin Elinde Bulunması: Malın yalnızca üçüncü kişinin elinde bulunduğu durumlarda, haciz esnasında istihkak iddiasında bulunulduğunda, icra müdürlüğü alacaklıya üçüncü kişiye karşı dava açması için doğrudan yedi günlük bir süre verir. Bu durumda, istihkak iddiası ile takip kendiliğinden durur ve sürelerin belirtilmiş olması, icra takibinin hızla sonuçlanmasını sağlar. Sürelerin veya zamanaşımının geçmesi durumunda, hak kaybı yaşanabilir ve istihkak iddiasından vazgeçilmiş sayılabilir. Bu nedenle, sürelere riayet etmek büyük önem taşır. 8. İstihkak Davasında İspat Yükü İstihkak davasında ispat yükü genellikle davacı üzerinde olup, davacının mülkiyet hakkını kanıtlaması gerekmektedir. Davacı, mülkiyet hakkına dayanarak malın gerçek sahibi olduğunu ve davalının malı haksız olarak elinde bulundurduğunu ispatlamak zorundadır. Davacının mülkiyet hakkını ispatlamasına ek olarak davalının zilyetliğinin haksız olduğunu da ortaya koyması gerekmektedir. Dolayısıyla ispat yükü, davacının mülkiyet hakkı ile ilgili herhangi bir belirsizlik veya anlaşmazlık bulunmadığını ve malın haksız zilyet tarafından elde tutulduğunu kanıtlamayı içerir. Davalı taraf ise, davacının mal sahibi olmadığını ve kendisinin malın zilyetliğini geçerli bir hukuki sebebe dayandırdığını ispatlama hakkına sahiptir. Örneğin, davalı kira sözleşmesi veya rehin hakkı gibi geçerli bir hukuki sebebe dayalı olarak malın zilyetliğini sürdürdüğünü kanıtlayabilir. Eğer davalı bu ispatı sağlayabilirse, malın iadesinden kaçınabilir. Bu dengeli ispat yükü, hem davacının mülkiyet hakkını koruma hem de davalının geçerli haklarını savunma açısından adil bir çözüm sağlamayı amaçlar. 9. Görevli ve Yetkili Mahkeme İstihkak Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme: İstihkak davasında görevli mahkeme asliye hukuk mahkemesidir. Davanın konusu taşınmaz ise, taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkilidir. Taşınırlar bakımından ise, genel yetki kuralları uygulanarak davalının son yerleşim yeri mahkemesi yetkili olacaktır. Miras Sebebiyle İstihkak Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme: Miras sebebiyle istihkak davasında da görevli mahkeme asliye hukuk mahkemesidir. Yetkili mahkeme ise mirasbırakanın son yerleşim yeri mahkemesidir. Haciz Sebebiyle İstihkak Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme: Haciz sebebiyle açılan istihkak davalarında görevli mahkeme icra mahkemesidir. Yetkili mahkeme, icra takibinin yapıldığı yer veya davalının yerleşim yeri mahkemesidir. 10. İstihkak Davasının Hukuki Sonuçları İstihkak davası, bir eda davası olup, sonuçlandığında mülkiyet hakkının tespit edilmesini ve dava konusu eşyanın malike geri verilmesini sağlar. Davanın sonucunda verilen hükümle, taşınırların teslimi ve taşınmazların tahliyesi yoluyla haksız zilyedin malı geri vermesi sağlanır. Hükmün İcra Edilmesi: Haksız zilyet, mahkeme kararına rağmen eşyayı geri vermekten kaçınırsa, kararın icrası için icra yoluna başvurulur. Taşınırlarda teslim, taşınmazlarda ise tahliye yoluyla hükmün yerine getirilmesi sağlanır (İcra ve İflas Kanunu’nun 24-26. maddeleri). İade Yükümlülüğüne İlişkin Hak ve Sorumluluklar: İyi Niyetli Zilyet: İyi niyetle zilyetlik yapan kişinin mevcut hakkına uygun şekilde kullandığı veya yararlandığı eşyayı geri vermek zorunda olduğu kişiye karşı tazminat ödeme yükümlülüğü bulunmaz. Bu kişi, şeyin kaybı, yok olması veya hasara uğramasından sorumlu değildir. Ayrıca, geri vermeyi isteyen kişiden yaptığı zorunlu ve yararlı giderler için tazminat talep edebilir. Tazminat ödeninceye kadar eşyayı geri vermekten kaçınabilir. Geri verilmeden önce, eklemeleri ayırıp alabilir. Zilyedin elde ettiği ürünler, yaptığı giderler sebebiyle doğan alacaklara mahsup edilir. İyi Niyetli Olmayan Zilyet: İyi niyetli olmayan zilyet, geri vermekle yükümlü olduğu eşyayı haksız alıkoymuş olması nedeniyle hak sahibine verdiği zararlar ve elde ettiği veya elde etmeyi ihmal ettiği ürünler için tazminat ödemek zorundadır. İyi niyetli olmayan zilyet, sadece hak sahibi için zorunlu olan giderlerin tazmin edilmesini isteyebilir. Şeyi kime geri vereceğini bilmediği sürece sadece kusuruyla verdiği zararlardan sorumlu olur. Bu çerçevede, istihkak davasının sonuçları, hem hak sahibinin mülkiyet hakkını koruma altına alır hem de haksız zilyedin sorumluluklarını belirler. Bu süreçte adil bir sonuç elde etmek ve hak kayıplarını önlemek için profesyonel hukuki destek almak önemlidir. Daha fazla bilgi ve yardım için, İletişim sayfamızda bulunan telefon, WhatsApp ve e-posta bilgileri ile bizimle iletişime geçebilirsiniz. Excerpt: İstihkak davası, malikin mülkiyet hakkını korumak için kullanabileceği en güçlü hukuki araçlardan biridir. Bu dava, malikin mülkiyet hakkını doğrudan korur ve haksız olarak elinde bulundurulan malını geri almasını sağlar. ### Sebepsiz Zenginleşme Davası Sebepsiz zenginleşme, bir kişinin haklı bir sebep olmaksızın başkasının malvarlığından veya emeğinden faydalanarak zenginleşmesini ifade eder. Bu durum, özellikle geçerli olmayan bir sebebe veya gerçekleşmemiş ya da sona ermiş bir sebebe dayanıldığında ortaya çıkar. Örneğin, bir kişi herhangi bir borcu olmamasına rağmen, borçlu olduğunu düşünerek başka bir kişiye ödeme yaparsa, kendisini borçlu sanarak ödeme yaptığını ispat ederek yaptığı ödemeyi sebepsiz zenginleşme davası ile geri alabilir. Sebepsiz zenginleşme davası sonucunda, sebepsiz zenginleşen kişinin iade yükümlülüğü doğar. Sebepsiz zenginleşen, zenginleşmenin geri istenmesi sırasında elinden çıkmış olduğunu ispat ettiği kısmın dışında kalanını geri vermekle yükümlüdür. Ancak, sebepsiz zenginleşen iyi niyetli değilse ve elde ettiği şeyin ileride geri verilmesi gerekeceğini hesaba katması gerekiyorsa, bu durumda sebepsiz zenginleşmeye konu olan malvarlığı değerinin tamamını iade etmekle yükümlüdür. Sebepsiz zenginleşmeden doğan istem hakkı, hak sahibinin geri isteme hakkı olduğunu öğrendiği tarihten başlayarak iki yıl ve her hâlde zenginleşmenin gerçekleştiği tarihten başlayarak on yılın geçmesiyle zamanaşımına uğrar. Sebepsiz zenginleşmeden söz edilebilmesi için ilişkinin bir tarafı haksız bir şekilde (hukuken geçerli olmayan bir sebep ile) zenginleşirken diğer tarafı fakirleşmelidir. Bu zenginleşme ile fakirleşme arasında da uygun illiyet bağının bulunması gereklidir. 1. Sebepsiz Zenginleşme Nedir? 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’na göre bir borcun kaynağı sözleşme, haksız fiil veya sebepsiz zenginleşme olabilir. Sebepsiz zenginleşme, bir kimsenin malvarlığı değerlerinin, haklı ve geçerli bir hukuki neden olmaksızın başkasının malvarlığı değerlerinin azalmasına sebep olacak şekilde artması anlamına gelir. Bu durumda, sebepsiz yere başkasının malvarlığı aleyhine zenginleşen kişi ile malvarlığı değeri eksilen kişi arasında bir borç ilişkisi doğar ve bu ilişki 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 77-82. maddeleri arasında düzenlenmiştir. Sebepsiz zenginleşen kişi, aleyhine zenginleştiği kişiye karşı bu malvarlığı değerlerini iade etmekle yükümlüdür. Türk Borçlar Kanunu'na göre bu yükümlülük, özellikle zenginleşmenin geçerli olmayan, gerçekleşmemiş veya sona ermiş bir sebebe dayanması durumunda doğar. Örneğin, taraflar arasında geçerli bir sözleşme bulunmamasına rağmen bir tarafın sözleşme varmış düşüncesiyle diğer tarafa ödeme yapması durumunda, hukuki bir neden olmaksızın ödemeyi yapan taraf fakirleşmiş, ödemeyi alan taraf ise zenginleşmiş olur. Bu durumda, sebepsiz zenginleşen kişi, aldığı ödemeyi iade etmekle yükümlüdür. 2. Sebepsiz Zenginleşme Davası Nedir? Sebepsiz zenginleşme davası, sebepsiz zenginleşmenin mevcut olduğu durumlarda, gerekli şartların sağlanmasıyla birlikte açılan bir davadır. Bu dava ile sebepsiz olarak zenginleşen kişiden, zenginleşmeye konu olan malvarlığı değerlerinin iadesi talep edilir. 2.1. Sebepsiz Zenginleşme Davasının Şartları Zenginleşme: Bir tarafın malvarlığında zenginleşme olmalıdır. Taraflar arasındaki ilişki sonucunda bir tarafın malvarlığı değerinde artış olmamışsa veya azalması gereken malvarlığı azalmayıp sabit kalmışsa, sebepsiz zenginleşme davası söz konusu olmayacaktır. Fakirleşme: Diğer tarafın malvarlığında azalma, yani fakirleşme olmalıdır. Malvarlığında azalma olan taraf, iadeyi talep hakkı olan taraftır. Bu azalma, aktiflerin azalması veya pasiflerin artması şeklinde olabilir. İlliyet Bağı: Bir tarafın zenginleşmesi ile diğer tarafın fakirleşmesi arasında illiyet bağı, yani sebep-sonuç ilişkisi bulunmalıdır. Zenginleşen tarafın malvarlığındaki artış, fakirleşen tarafın malvarlığındaki azalmadan kaynaklanmalıdır. Hukuki Nedenin Bulunmaması: Sebepsiz olarak zenginleşen kişinin malvarlığının artmasının haklı bir hukuki nedeni bulunmamalıdır. Örneğin, alacaklının geçerli bir sözleşmeye dayanarak bir borcu tahsil etmesi durumunda bu malvarlığındaki artış haklı bir hukuki nedene dayanmaktadır. Ancak taraflar arasındaki sözleşmenin haklı bir hukuki nedeni bulunmuyorsa, örneğin resmi yazılı değil de adi yazılı şekilde taşınmaz satışına dayanıyorsa, sebepsiz zenginleşme davası açılabilir. 2.2. Sebepsiz Zenginleşme Davasının Açılamayacağı Durumlar Zamanaşımına Uğramış Borçlar: Zamanaşımına uğramış bir borcun ifa edilmesi halinde sebepsiz zenginleşme davası açılamaz. Ahlaki Ödevlerin Yerine Getirilmesi: Ahlaki ödevin yerine getirilmiş olmasından kaynaklanan zenginleşmeler geri istenemez. Hukuka veya Ahlaka Aykırı Sonuçlar: Türk Borçlar Kanunu madde 81'e göre, hukuka veya ahlaka aykırı bir sonucun gerçekleşmesi için verilmiş olan şeyler de geri istenemez. 3. Borçlanılmamış Edimin İfası Borçlanılmamış edimin ifası, 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 78. maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre, borçlanmadığı edimi kendi isteğiyle yerine getiren kimse, bunu ancak kendisini borçlu sanarak yerine getirdiğini ispat ederse geri isteyebilir. Kanunda, geri istenemeyecek zenginleşmeler de belirtilmiştir. Buna göre, zamanaşımına uğramış bir borcun ifasından veya ahlaki bir ödevin yerine getirilmiş olmasından kaynaklanan zenginleşmeler geri istenemez. Örneğin, 10 yıllık zamanaşımı süresine tabi olan bir alacak, 12. yıl ödenirse, borçlu bu durumda sebepsiz zenginleşme davası yoluyla yerine getirdiği edimi talep edemeyecektir. 4. Sebepsiz Zenginleşmede İade Yükümlülüğü ve Şartları Sebepsiz zenginleşmede iade yükümlülüğü, zenginleşenin iyi niyetli olup olmamasına göre farklılık gösterir. İade yükümlülüğü, her iki durumda da doğar ancak iyi niyet faktörü bu yükümlülüğün kapsamını belirler. İyiniyetli Zenginleşen Eğer zenginleşen kişi iyi niyetliyse, yani malvarlığı değerinin artmasının sebepsiz zenginleşme sebebiyle olduğunu bilmiyorsa, zenginleşmenin geri istenmesi sırasında elinden çıkmış olduğunu ispat ettiği kısmın dışında kalanını geri vermekle yükümlüdür. Örneğin, zenginleşmeye konu olan mal, sebepsiz zenginleşme kapsamında geri istenmeden önce bir bağışlama sözleşmesi ile başka birine bağışlanmışsa, bu durumda iyi niyetli sebepsiz zenginleşenin iade yükümlülüğü doğmaz. Ancak, bu mal bağışlanmamış, satış sözleşmesi yoluyla bir başkasına geçirilmişse, bu durumda satış bedelini iade yükümlülüğü doğacaktır. Yargıtay, iadesi gereken borcun para borcu olduğu durumlarda, bu paranın elden çıkmış olması ya da harcanarak tükenmiş olmasının borçlunun iade yükümlülüğünü ortadan kaldırmayacağı kanaatindedir. Kötüniyetli Zenginleşen Eğer zenginleşen kişi iyi niyetli değilse ve zenginleşmeye konu olan malı iade etme yükümlülüğünden kaçınmak amacıyla elinden çıkarmışsa veya elden çıkarırken ileride geri vermek zorunda kalabileceğini hesaba katması gerekiyorsa, zenginleşmenin tamamını geri vermekle yükümlüdür. Eğer bu malın aynen iadesi mümkün değilse, örneğin parçalanmışsa, bu iade nakdi olarak, yani para ile yapılacaktır. 5. Sebepsiz Zenginleşme Davasının Tali Niteliği Sebepsiz zenginleşme davası, tali nitelikte bir davadır. Bu davanın açılabilmesi için, sebepsiz zenginleşmeye konu olan malvarlığı değerinin asli nitelikteki başka davalarla talep edilememesi gerekir. Eğer malvarlığı değeri, başka bir dava türüyle, örneğin mülkiyet hakkına dayanarak istihkak davası veya sözleşme hükümlerine dayanarak geri talep edilebiliyorsa, sebepsiz zenginleşme davası açılmaz. Örneğin, bir mülk sahibinin, mülkiyet hakkına dayanarak istihkak davası açarak malın iadesini sağlama imkanı varsa veya taraflar arasında geçerli bir sözleşmeye dayanarak malın iadesi mümkünse, bu durumda sebepsiz zenginleşme davası gündeme gelmeyecektir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 01.07.2021 tarihli 2017/4-1435 E. ve 2021/885 K. sayılı kararı: “…Borçlar Kanunu'nda sorumluluğun kaynaklarından biri olarak öngörülen sebepsiz zenginleşmede ise, bir taraf zenginleşirken diğerinin fakirleşmesi, zenginleşme ve fakirleşme arasında uygun nedensellik bağının bulunması ve zenginleşmenin hukuken geçerli bir nedene dayalı olmaması gerekir.Sebepsiz zenginleşmede sadece mal varlığındaki eksilmenin giderilmesinin talep edilmesi söz konusudur.Bütün bu açıklamalara göre, sebepsiz zenginleşme alacaklıya ikinci derecede ( tali nitelikte ) bir dava hakkı temin eder. Mal varlığındaki azalmanın başka aslî nitelikteki davalarla önlenmesi mümkün ise, sebepsiz zenginleşme davası gündeme gelemez.Aynı ilkenin bir sonucu olarak, sözleşmeden doğan bir hukukî ilişkinin bulunduğu hâllerde veya mülkiyete dayalı dava açma olanağı bulunduğu hâllerde tarafların sebepsiz zenginleşmeye dayanan bir talepte bulunması olanaklı değildir…” 6. Sebepsiz Zenginleşme Davası İle Bazı Davaların Karşılaştırılması 6.1. Sebepsiz Zenginleşme Davası İle İstihkak Davası İstihkak davası, mülkiyet hakkına dayanılarak açılan ve malikin ele geçirilen veya alıkonulan şeyini geri elde etmesi amacıyla açılan bir davadır. Sebepsiz zenginleşme davasında ise davacı mülkiyet hakkına dayanmamaktadır. Bu nedenle sebepsiz zenginleşme davası ile istihkak davasının şartları bir arada bulunamaz. Türk hukukunda taşınır veya taşınmaz eşyanın mülkiyetinin nakledilebilmesi için geçerli bir hukuki sebep bulunmalıdır. Geçerli bir hukuki sebebe dayanmayan işlemlerde mülkiyet intikal edemez. Mülkiyet karşı tarafa geçmeyeceği için de istihkak davası açılamaz. 6.2. Sebepsiz Zenginleşme Davası İle Sözleşmeden Doğan Alacak Davaları Sözleşmeden doğan bir alacak hakkına dayanarak dava açılabilecek durumlarda, sebepsiz zenginleşmeye dayanarak dava açılamaz. Eğer sözleşmeden kaynaklanan bir alacak hakkı mevcutsa, borçlu zenginleşmemiştir ve bu nedenle sebepsiz zenginleşmenin şartları oluşmamaktadır. Örneğin bir satış sözleşmesi mevcutsa ve alacaklı borcunu tahsil edemiyorsa, bu durumda bu alacağını sebepsiz zenginleşme davası yoluyla tahsil edemez. 6.3. Sebepsiz Zenginleşme Davası İle Tazminat (Haksız Fiil) Davası Hukuka aykırı bir davranışla kusurlu olarak bir başkasına zarar verilmesi haksız fiil halini oluşturur. Kusur olmadığı sürece haksız fiil davası açılamaz. Ancak sebepsiz zenginleşme davasının açılabilmesi için kusurun bulunması zorunlu bir unsur değildir. Kusurun bulunduğu durumlarda haksız fiil davası açılabileceği gibi, sebepsiz zenginleşme davası da açılabilir. Örneğin bir eşyanın çalınması halinde sebepsiz zenginleşme davası açılabileceği gibi haksız fiil davası da açılabilir. Burada dava açmak isteyenin seçimlik hakkı bulunmaktadır. 7. Sebepsiz Zenginleşenin Giderleri İsteme Hakkı Sebepsiz zenginleşen kişi, zenginleşmeye konu olan mal üzerinde birtakım giderler yapmış olabilir. Bu giderler zorunlu, yararlı giderler olabileceği gibi keyfi şekilde yapılmış lüks giderler de olabilir. Kanun, zenginleşmeye konu mal üzerinde yapılan giderler bakımından iyiniyetli olup olunmamasına göre farklı hükümler getirmiştir. İyiniyetli Zenginleşenin Giderleri Sebepsiz zenginleşen iyiniyetliyse, yani malvarlığı değerinin artmasının sebepsiz zenginleşme sebebiyle olduğunu bilmiyorsa, zenginleşmeye konu olan mal üzerinde yaptığı zorunlu ve yararlı giderleri geri verme isteminde bulunandan talep edebilir. Kötüniyetli Zenginleşenin Giderleri Eğer sebepsiz zenginleşen iyiniyetli değilse, zorunlu giderlerinin ve yararlı giderlerinden sadece geri verme zamanında mevcut olan değer artışının ödenmesini isteyebilir. Lüks Giderler Zorunlu ve yararlı giderlerin dışında kalan ve lüks giderler olarak değerlendirilebilecek giderler bakımından, kanunda iyiniyetli olup olmama bakımından bir ayrım yapılmamıştır. Sebepsiz zenginleşen ister iyiniyetli olsun, ister iyiniyetli olmasın, bu giderlerin ödenmesini isteme hakkına sahip değildir. Bu durumda, bu lüks gider, eğer zenginleşmeye konu olan maldan zararsızca ayrılması mümkünse sökülüp alınabilir. Ancak, iadeyi talep hakkı olan taraf, bunun için bir karşılık öderse, söküp alma hakkı kullanılamaz. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 08.06.2020 tarihli 2019/4294 E. ve 2020/2692 K. sayılı kararı: “…Dosyadaki yazılara, mahkemece uyulan bozma kararı gereğince hüküm verilmiş olmasına ve delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına ve TBK'nın 77/2. maddesi uyarınca davalının gerçekleşmemiş bir sebep nedeniyle zenginleştiğinin anlaşılması nedeniyle, TBK'nın 79/2. maddesi hükmü nedeniyle, zenginleşenin zenginleştiği tutarın tamamı kadar iadeyle yükümlü bulunmasına göre, davalı vekilinin bütün, davacı vekilinin ise aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları yerinde değildir.Dava, taraflar arasındaki anlaşma uyarınca inşaat yapımı amacıyla davalıya verilen paranın sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre iadesi isteminden ibarettir. Davacının davalı yana 107.126,00 USD tutarında bir parayı gönderdiği sabit ve çekişmesiz olup kararlaştırılan inşaatın davalı tarafından gerçekleştirilmediği, davacının gönderdiği paranın davalı tarafından başkaca nedenlerle sarfedildiği, bu durumda davalının aldığını tümüyle iade yükümlülüğü bulunduğu toplanan delillerle anlaşılmıştır…” 8. Sebepsiz Zenginleşme Davasında Zamanaşımı Kanunda, sebepsiz zenginleşmeden doğan istem hakkı için özel bir zamanaşımı hükmü öngörülmüştür. Bu hükme göre, sebepsiz zenginleşmeden doğan istem hakkı, hak sahibinin geri isteme hakkı olduğunu öğrendiği tarihten başlayarak iki yıl ve her hâlde zenginleşmenin gerçekleştiği tarihten başlayarak on yılın geçmesiyle zamanaşımına uğrar. Eğer zenginleşme, zenginleşenin bir alacak hakkı kazanması suretiyle gerçekleşmişse, diğer taraf, istem hakkı zamanaşımına uğramış olsa bile, her zaman bu borcunu ifadan kaçınabilir. 9. Sebepsiz Zenginleşme Davasında Yetkili ve Görevli Mahkeme Sebepsiz zenginleşme davası için mevzuatta özel olarak belirlenmiş bir görevli mahkeme bulunmamaktadır. Bu nedenle, sebepsiz zenginleşme davalarında genel görevli mahkeme olarak Asliye Hukuk Mahkemeleri yetkilidir. Yetkili mahkeme ise, Türk Medeni Kanunu’nun (HMK) 6. maddesi gereğince, davalının davanın açıldığı tarihteki yerleşim yeri mahkemesidir. Genel yetki kurallarına göre, davanın açıldığı yerdeki Asliye Hukuk Mahkemesi davayı görecektir. Sonuç; Sebepsiz zenginleşme davaları, hukuki süreçlerin karmaşıklığı ve ayrıntılı değerlendirmeleri gerektiren bir alanı kapsamaktadır. Bu tür davalarda, tarafların haklarını korumak ve adil bir sonuç elde etmek için uzman bir hukukçuya danışmak büyük önem taşır. Uzman bir avukat, davanın her aşamasında sizi bilgilendirir ve stratejik bir yol haritası oluşturur. Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’nun bu alanda çalışan deneyimli avukatları, sebepsiz zenginleşme davalarında nitelikli ve profesyonel hizmetler sunmaktadır. Konuyla ilgili daha fazla bilgi ve destek için bizimle iletişime geçebilirsiniz. Excerpt: Bir kişinin haklı bir sebep olmaksızın başkasının malvarlığından veya emeğinden faydalanarak zenginleşmesine sebepsiz zenginleşme denir. Sebepsiz zenginleşen kişi, bu zenginleşmenin geri istenmesi durumunda, zenginleşmenin geri kalan kısmını iade etmekle yükümlüdür. ### Limited Şirket Kuruluşu Limited Şirket, Türk Ticaret Kanunu’nun 573. maddesine göre, bir veya daha çok gerçek veya tüzel kişi tarafından bir ticaret unvanı altında kurulur. Esas sermayesi belirli olup, bu sermaye, esas sermaye paylarının toplamından oluşur. Limited şirket kuruluşu, ortaklık tüzel kişiliğinin doğması için kanunun öngördüğü tüm işlemlerin gerçekleştirilmesi sürecini ifade eder. Kanun, limited şirketin kuruluşunun tamamlanması için ana sözleşmenin hazırlanmasından başlayan ve tescile dek devam eden işlemleri bir bütün olarak kabul etmekte olup, bu işlemlerden birinin atlanması mümkün değildir. Türk Ticaret Kanunu’nda limited ortaklığa ilişkin düzenlemelerde, birçok hususta anonim şirkete ilişkin hükümlere atıf yapılmıştır ve bu iki şirket türü arasında pek çok benzerlik bulunmaktadır. Anonim şirkete ilişkin detaylı bilgi için “Anonim Şirket Kuruluşu” adlı yazımızı inceleyebilirsiniz. İçindekiler1. Limited Şirket Nedir? Temel Kavramlar ve Özellikleri1.1. Limited Şirkette Ortak Yapısı (Hisse Senetleri ve Pay Devri)1.2. Limited Şirketin Organları1.3. Limited Şirkette Temsil ve Yetki (Yönetim ve İmza Yetkilileri)1.4. Şirket Merkezi ve Sanal Ofis Kullanımı2. Limited Şirkette Kurucular2.1. Kimler Kurucu Olabilir ve Sorumlulukları Nelerdir?2.2. Yabancı Uyruklu Kişilerin Türkiye’de Limited Şirket Kurması2.3. Yabancı Şirketlerin Türkiye’de Limited Şirket Kurması3. Limited Şirket Kuruluş Aşamaları3.1. Şirket Unvanının Belirlenmesi3.2. Şirket Esas Sözleşmesinin Hazırlanması: İçerik ve Dikkat Edilmesi Gerekenler3.3. Pay Bedellerinin Ödenmesi: Sermaye Yapısı ve Ödeme Süreci3.4. Ticaret Siciline Verilecek Belgeler3.5. Ticaret Odasına Verilecek Belgeler ve Kayıt Süreci3.6. Vergi Dairesine Kayıt4. Limited Şirket Kurma Maliyeti:5. Limited Şirket Kuruluşunda Dikkat Edilmesi GerekenlerKulaçoğlu Hukuk Bürosu Hukuk Danışmanlığı HizmetiHizmetlerimiz ve YaklaşımımızHizmet Kapsamımız 2024 yılında toplam 30.292 şirket ve kooperatif kurulmuştur. Bu dönemde kurulan limited şirket sayısı 26.255 olup toplam sermayenin ,8'ini oluşturmaktadır. Görüldüğü üzere limited şirket Türkiye’de en fazla tercih edilen şirket türlerinden biridir. 1. Limited Şirket Nedir? Temel Kavramlar ve Özellikleri Limited şirket, bir veya birden fazla gerçek veya tüzel kişi tarafından bir ticaret unvanı altında kurulur. Esas sermayesi belirli olup, bu esas sermayeye paylarının toplamından oluşur. Ortaklar şirket borçlarından sorumlu olmayıp sadece taahhüt ettikleri esas sermaye paylarını ödemekle ve ortaklık sözleşmesinde öngörülen ek ödeme ve yan edim yükümlülüklerini yerine getirmekle yükümlüdürler. Limited şirket, kanunen yasak olmayan her türlü ekonomik amaç ve konu için kurulabilir. Limited şirketin ortaklarından bağımsız olarak bir tüzel kişiliği bulunur ve bir sermaye şirketidir. Bu nedenle bir ticaret unvanı seçmek ve kullanmak zorundadır. Limited ortaklığın borçlarından ise sadece ortaklık kendi malvarlığıyla sorumludur; dolayısıyla ortaklar, ortaklık borçlarından sorumlu değildirler. 1.1. Limited Şirkette Ortak Yapısı (Hisse Senetleri ve Pay Devri) Her ortak, kuruluş sırasında sermayenin ifası karşılığında bir veya birden çok esas sermaye payını üstlenmek zorundadır. Limited şirkette asgari sermaye tutarı, 2024 yılı itibariyle 50.000 TL’dir. Tek bir kişi ortak ve kurucu ise, ortak, ya esas sermaye ile aynı değerde olan sadece bir esas sermaye payı üstlenir ya da birden fazla esas sermaye payı ortağın şahsında birleşir. Birden çok ortak varsa, bunlar üstlendikleri sermaye payı oranında pay sahibi olurlar. Payların, pay senedine veya nama yazılı senede bağlanması mümkündür, ancak ortaklık böyle senet düzenlemekle yükümlü değildir. Genel kural olarak, limited ortaklık paylarının senede bağlanmamasıdır. Anonim ortaklığın aksine, limited ortaklıkta ortaklar kendi haklarının senede bağlanmasına ilişkin herhangi bir talepte bulunamazlar. Paylar devredilebilir, rehnedilebilir ve üzerlerinde intifa hakkı kurulabilir. Payın devri ile birlikte ortaklık sıfatı ve payın getirdiği mali haklar tamamen devredilir. Esas sermaye payının devri ve devir borcu doğuran işlemler yazılı olarak yapılmalı ve tarafların imzaları noterce onaylanmalıdır. 1.2. Limited Şirketin Organları Limited şirketin kanunen iki zorunlu organı bulunur: genel kurul ve müdürler. Bunun dışında, zorunlu olmamakla birlikte şirket esas sözleşmesinde farklı organlar öngörülerek kurulabilir. Genel kurul, pay sahiplerinden oluşur ve karar organıdır. Müdürler ise yönetim ve temsil organıdır. 1.3. Limited Şirkette Temsil ve Yetki (Yönetim ve İmza Yetkilileri) Limited şirkette temsil ve yetki organı müdürler kuruludur. Şirketin temsili, şirket adına imza atmaya yetkili kişilerce gerçekleştirilir. Temsil yetkisi, esas sözleşmede aksi kararlaştırılmadıkça veya müdür tek bir kişi değilse, çift imza kullanılarak müdürler kurulu tarafından kullanılır. 1.4. Şirket Merkezi ve Sanal Ofis Kullanımı Limited şirketlerde, şirket merkezi olarak bir adres bildirilmesi zorunludur ve şirket merkezinin esas sözleşmede yer alması gereklidir. Yasal adres, vergi mükellefi olmak için gerekli temel unsurdur. Ayrıca, ortaklık merkezi de ticaret siciline tescil ve ilan edilir. Bir limited ortaklığın, ortaklık ilişkileriyle sınırlı olmak kaydıyla bir ortağına karşı veya bir ortağın bu sıfatla diğerlerine karşı açacakları davalar için ortaklığın merkezinin bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkilidir. Sanal ofis, fiziki adres gereksinimi olmayan ve düşük maliyeti olan bir ofis türüdür. Limited şirketler de sanal ofis kullanabilir ve bu adresi bildirebilir. Ancak vergi denetimlerinde, şirketin temsilcisinin sanal ofisin belirtilen adresinde bulunması gerekmektedir. 2. Limited Şirkette Kurucular Pay taahhüt edip esas sözleşmeyi imzalayan gerçek ve tüzel kişiler, limited şirket kurucusu olarak nitelendirilmektedir. Limited şirketin kurulabilmesi için pay sahibi olan en az bir kurucunun varlığı şarttır. 2.1. Kimler Kurucu Olabilir ve Sorumlulukları Nelerdir? Limited şirketler tek kişi tarafından kurulabilmektedir. Diğer bir ifadeyle, limited şirketin kurulması için asgari bir kişi sayısı öngörülmemiştir. Kurucular, gerçek kişi olabileceği gibi tüzel kişi de olabilirler. Türk Ticaret Kanunu’na göre, kurucular kanundan ve esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerini kusurlarıyla ihlal ettikleri takdirde hem şirkete, hem pay sahiplerine, hem de şirket alacaklılarına karşı verdikleri zarardan sorumludurlar. Bunun dışında kanunda düzenlenmiş özel sorumluluk halleri de bulunmaktadır. Kuruluşta sunulan belgelerin doğru olmaması ve esas sermayenin ödenmemesi gibi sorumluluk halleri mevcuttur. Borçlardan Sorumluluk: Limited şirket ortakları kural olarak yalnızca şirkete karşı sorumlu olup, şirket borçlarından sorumlu değillerdir. Şirkete karşı olan sorumluluk, ortakların şirkete getirmeyi taahhüt ettikleri sermaye payı borcundan ve eğer ana sözleşmede öngörülmüşse ek ödeme ve yan edim yükümlülüklerinden doğar. Bu durumun istisnası ise kamu borçlarıdır. Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un (AATUHK) 35. maddesine göre, "limited şirket ortakları, şirketten tamamen veya kısmen tahsil edilemeyen veya tahsil edilemeyeceği anlaşılan amme alacağından sermaye hisseleri oranında doğrudan doğruya sorumlu olurlar ve bu Kanun hükümleri gereğince takibe tâbi tutulurlar." 2.2. Yabancı Uyruklu Kişilerin Türkiye’de Limited Şirket Kurması Yabancı uyruklu kişilerin Türkiye’de limited şirket kurması önünde yasal bir engel bulunmamaktadır. 4875 sayılı Doğrudan Yabancı Yatırımcılar Kanunu’na göre, yabancılar şirket kurma konusunda Türk vatandaşları ile eşit tutulmuş hatta bir takım üstün güvenceler dahi verilmiştir. Bu şekilde, yabancı yatırımın teşviki sağlanmaya çalışılmıştır. 2.3. Yabancı Şirketlerin Türkiye’de Limited Şirket Kurması Yabancı şirketlerin de Türkiye’de limited şirket kurması mümkündür. Yabancı tüzel kişilerin şirket kurması daha detaylı bir prosedüre bağlanmış olup, istenen belgeler daha fazladır. Yurt dışından alınan belgelerin noter tasdikli olması ve apostil şerhi bulunması gerekmektedir. 3. Limited Şirket Kuruluş Aşamaları Kanun, limited şirketin kuruluşu ve tüzel kişilik kazanmasını belirli bir prosedüre bağlamıştır. Öncelikle ortaklar arasında ortaklık kurma iradesi oluşturulur. Kuruluş işlemleri için MERSİS’ten (Merkezi Sicil Kayıt Sistemi) başvuru yapılarak, talep numarası ve randevu alınmalıdır. Eğer ayni sermaye getirilecekse, bu ayni sermayeye değer biçilir. Daha sonra ortaklık sözleşmesinin hazırlanması aşamasına geçilir ve kurucuların imzaları tasdik edilir. Şirket yetkililerinden imza beyanları alınır. Daha sonra ortaklığın tescil ve ilanı için Ticaret Siciline başvurulur. 3.1. Şirket Unvanının Belirlenmesi Limited şirket, bir ticaret unvanı çatısı altında faaliyet gösteren bir şirket olduğundan, öncelikle şirket unvanı belirlenmelidir. Ticaret unvanı, Türkiye’nin herhangi bir sicil müdürlüğüne daha önce tescil edilmiş olan diğer bir unvandan ayırt edilmesi için gerekli olan ek yapılmadan tescil edilemez. Tacirin, işletme konularından en az birinin yer aldığı ve işletme ile ilgili yanlış bir kanaat uyandırmayan her türlü eki kullanması mümkündür. Limited şirketlerin ticaret unvanında “Limited Şirket” ibaresinin bulunması şarttır. Unvanda ad ve soyadı var ise “Limited Şirket” ibaresi kısaltılmış olarak yazılamaz. Şirketin şubesi de ticaret unvanını seçerken kendi merkezinin ticaret unvanını kullanmak ve unvanda şube olduğunu belirtmek zorundadır. 3.2. Şirket Esas Sözleşmesinin Hazırlanması: İçerik ve Dikkat Edilmesi Gerekenler Limited ortaklık sözleşmesi, ortaklığın anayasası niteliğindedir ve ortakların şirketle ve birbirleriyle olan ilişkilerini, organların hukuki durumunu düzenler. Bu sözleşmenin yazılı şekilde yapılması ve kurucular tarafından ticaret sicili müdürlüğünde imzalanması gerekmektedir. Limited ortaklık sözleşmeleri bakımından anonim ortaklıktan farklı olarak kurucuların imzalarının noterce de onaylanabilmesi seçeneği tamamen kaldırılmıştır. Kanunen ortaklık sözleşmesinde bulunması gereken zorunlu unsurlar şunlardır: Ticaret unvanı ve merkezin bulunduğu yer Esaslı noktaları belirtilmiş ve tanımlanmış şekilde ortaklığın işletme konusu Esas sermayenin itibari tutarı, esas sermaye paylarının sayısı, itibari değerleri, varsa imtiyazlar, esas sermaye paylarının grupları Müdürlerin adları soyadları, unvanları, vatandaşlıkları Ortaklık tarafından yapılacak ilanların şekli Bunun dışında kurucular, kendi iradelerine göre istedikleri her hususu ortaklık sözleşmesine geçiremezler. TTK 579 maddesine göre, ortaklık sözleşmesi bu kanunun limited ortaklıklara ilişkin hükümlerinden ancak kanunda buna açıkça izin verilmişse sapabilir. 3.3. Pay Bedellerinin Ödenmesi: Sermaye Yapısı ve Ödeme Süreci Mevzuata göre limited şirketlerde başlangıç sermayesi en az 50.000,00 TL olabilmektedir. 7099 sayılı Kanun ile limited şirketin kuruluşunda nakdi sermaye payı taahhütlerinin en az yüzde yirmi beşinin tescilden ödenmesi koşulu kaldırılmıştır. Limited şirketlerde nakdi sermaye payları, şirketin kuruluşunu takip eden yirmi dört ay içinde ödenebilecektir. Ancak bu husus ayni sermayede geçerli değildir. 3.4. Ticaret Siciline Verilecek Belgeler Ticaret siciline verilmesi gerekli belgeler şunlardır: Kurucuların imzaları tasdik edilmiş şirket sözleşmesi Ortak olmayan müdürler kurulu üyelerinin bu görevi kabul ettiklerine ilişkin yazılı beyanları Müdürler kurulunda bir tüzel kişinin bulunması halinde, tüzel kişi ile birlikte tüzel kişi adına, tüzel kişi tarafından belirlenen bir gerçek kişinin adı ve soyadı ve belirlemeye ilişkin yetkili organ kararının noter onaylı örneği Varsa, konulan ayni sermaye ile kuruluş sırasında devralınacak işletmeler ve ayni varlıkların değerinin tespitime ilişkin mahkemece atanan bilirkişi tarafından hazırlanmış değerleme raporları Ayni sermaye konulmuşsa, konulan ayni sermaye üzerinde herhangi bir sınırlamanın olmadığına dair ilgili sicilden alınacak yazı Ayni sermaye konulmuşsa, ayni sermaye olarak konulan taşınmaz, fikri mülkiyet hakları ve diğer değerlerin kayıtlı bulundukları sicillere şerh verildiğini gösteren belge Varsa, ayni varlıkların ve işletmenin devir alınmasına ilişkin olanlara da dâhil olmak üzere, kurulmakta olan şirket ile kurucular ve diğer kişilerle yapılan ve kuruluşla ilgili olan sözleşmeler Şirket müdürlerinin imza beyannameleri 3.5. Ticaret Odasına Verilecek Belgeler ve Kayıt Süreci Ticaret odasına verilecek belgeler aşağıdadır: 1-) Dilekçe 2-) Oda kayıt beyannamesi 3-) Kuruluş bildirim formu 4-) Yabancı uyruklu gerçek kişi ortakların pasaportlarının Türkçe tercümesi noter onaylı suretleri, vergi dairesinden alınacak vergi kimlik numarası veya yabancılara mahsus kimlik numaralarını gösteren belge, ayrıca Türkiye'de ikamet ediyor ise noter onaylı ikamet tezkeresi. 5-) MERSİS’te hazırlanmış şirket sözleşmesi ortaklar tarafından imzalanacaksa, ortaklar randevu saatinde ilgili birimde hazır bulunmalıdır. Şirket sözleşmesi vekâleten imzalanacaksa, vekâletnamenin aslı ya da noter onaylı suretinin ibrazı hâlinde ortakların Müdürlüğe gelmelerine gerek yoktur, vekâlet verilen kişinin gelmesi yeterlidir. 6-) Yetkili / Yetkililere ait İmza Beyannamesi 7-) Ortak olmayan müdürler için görevi kabul ettiğine ilişkin belge. ​8-) Tüzel kişinin müdürlüğe seçilmesi hâlinde, müdür olarak seçilen tüzel kişi ile birlikte tüzel kişi adına hareket edecek ve müdür olarak seçilen tüzel kişi tarafından belirlenen gerçek kişinin; adı-soyadı, adresi, uyruğu ve T.C. kimlik numarasını (yabancı uyruklularda vergi kimlik numarasını veya yabancılara mahsus kimlik numarasını) içerecek şekilde alınmış tüzel kişi müdürün yetkili organ kararının noter onaylı sureti 9-) Müdürün/ortağın yabancı uyruklu tüzel kişi olması hâlinde tüzel kişinin güncel sicil kayıtlarını içeren belge. 10-) Rekabet Kurumu payına ait sermayenin on binde dördüne tekâbül eden kısım ödeme esnasında Oda veznesince alınmaktadır. 11-) Nakit taahhüt bulunması hâlinde sermaye maddesinde, “Nakden taahhüt edilen payların itibari değerleri, şirketin tescilini izleyen yirmi dört ay içerisinde ödenecektir.” ifadesi yer almalıdır. 12-) Ayni sermaye konulması durumunda bilirkişi atama kararı, bilirkişi raporu, mahkeme kararı, konulan ayni sermaye üzerinde herhangi bir sınırlamanın olmadığına dair ilgili sicilden alınacak yazının aslı Ayni sermaye olarak konulan taşınmazın, fikri mülkiyet haklarının ve diğer değerlerin kayıtlı bulundukları sicillere şerh verildiğini gösteren belge aslı 13-) Reşit olmayan şirket ortağının anne ve babasının ya da anne/babadan herhangi birisinin şirkete ortak olması hâlinde reşit olmayan ortak için mahkemeden alınmış kayyım atama kararı. Şirket sözleşmesi küçük adına kayyım tarafından imzalanmalıdır. 14-) Gümrük müşavirliği şirket kuruluşlarında, tüm ortakların ve varsa ortaklar dışından sınırsız temsile yetkili müdürlerin noter onaylı gümrük müşaviri izin belgesi ibraz edilmelidir. Yetkilendirilmiş gümrük müşavirliği şirketlerinde ise şirket ortaklarının tamamı ile şirketi temsil ve ilzama yetkili müdürlerinin yetkilendirilmiş gümrük müşaviri belgesi ibraz edilmelidir. 15-) Kurulacak şirketin kurucuları arasında belediyeler ve diğer mahalli idareler ile bunların kurdukları birliklerin bulunması halinde bu kurum/kuruluşların iştirakine izin veren Cumhurbaşkanı Kararının bir örneği. 16-) Ayni varlıkların ve işletmenin devir alınmasına ilişkin olanlar da dahil olmak üzere, kurulmakta olan şirket ile kurucular ve diğer kişilerle yapılan ve kuruluşla ilgili olan sözleşmeler. 3.6. Vergi Dairesine Kayıt Şirket kurulduktan sonra şirketi vergi dairesine kayıt ettirmek gerekmektedir. Gerekli evraklar teslim edildikten sonra vergi dairesine kayıt yapılması ile birlikte şirkete vergi yoklaması gönderilir. Vergi dairesine kayıt için teslim edilmesi gereken evraklar şunlardır, Açılış Bildirimi İnternet Vergi Dairesi şifre talebi, E-Tebligat Formu Mali müşavirlik sözleşmesi Ana sözleşmenin noter onaylı kopyası, İmza sirkülerinin noter onaylı kopyası, Yöneticilerin noter onaylı nüfus cüzdanı Sicil tasdiknamesi Kira Sözleşmesi SMMM sözleşmesi (varsa) 4. Limited Şirket Kurma Maliyeti: Limited şirketin kurulması için gerekli asgari sermaye tutarı, 01.01.2024 tarihinden itibaren kurulacak şirketler için 50.000 TL’dir. Nakdi sermaye ise bu tutarın dörtte birinin kuruluş esnasında ödenmesi zorunlu olmayıp yapılan değişiklikle tescili izleyen yirmi dört ay içerisinde ödenebilir. Limited şirketin kuruluşu sırasında belirli harç ve masraflar yapılması gerekmektedir. Örneğin, esas sözleşmenin hazırlanması, noter masrafları, vergi dairesi masrafları, tescil ve ilan işlemleri, Ticaret Odası kayıt ücreti, mali müşavir hizmet ücreti ve Rekabet Kurulu masrafları gibi masraflar söz konusu olacaktır. 2024 yılı için ortalama harç ve masraflar şu şekildedir: Ticaret Odasının Kayıt İlan Masrafları ile Şirket Sermaye Harcı: 4.640,00 TL Kuruluşta Yapılacak Noter Masrafları: 1.315,00 TL Kuruluş SMMM Hizmet Bedeli: 3.749,00 TL Şirket Kaşe ve Damga Vergisi: 150,00 TL Bunların dışında tescil ve lisans ücretleri, ofis maliyetleri, ekipman masrafları, personel maaşları ve çalışma için gerekli sermaye gibi çeşitli maliyetler de olabilir. Bu maliyetler değişkenlik gösterebilir, dolayısıyla şirket kurmanın nispeten maliyetli olması nedeniyle kuruluş işlemlerinde dikkatli olmak önemlidir. Ayrıca şirket kurmanın vergi sorumluluğu da bulunmaktadır. Şirketler elde ettikleri kar üzerinden kurumlar vergisi ödemekle yükümlüdür. Ayrıca ürün veya hizmet satışı yapan bir şirket tüketim vergisi olan Katma Değer Vergisi (KDV) mükellefidir. 5. Limited Şirket Kuruluşunda Dikkat Edilmesi Gerekenler Limited şirketin kurulması için, kanunda detaylı bir prosedür öngörülmüştür ve bu kuruluş işlemleri masraflı, emek ve zaman isteyen süreçlerdir. Bu nedenle limited şirket kuruluşunda dikkatli olmak ve mümkünse profesyonel destek almak, olası zararlardan kaçınmak adına önemlidir. Limited şirket kuruluşunda dikkat edilmesi gereken bazı hususlar şu şekilde sıralanabilir: Şirket esas sözleşmesinin eksiksiz bir şekilde hazırlanması: Esas sözleşmede bulunması zorunlu olan hiçbir unsurun atlanmaması gerekmektedir. Gerekli belgelerin eksiksiz hazırlanması ve sunulması: Şirket kuruluşunda sunulması gereken belgelerin tamamlanması önemlidir. Vergi kimlik numarasının alınması: Vergi kimlik numarası, şirketin resmi işlemlerini gerçekleştirebilmesi için gereklidir. Ticaret siciline kaydın yapılması: Şirketin tescil edilerek resmi olarak kaydedilmesi gerekmektedir. Ticaret unvanının belirlenmesi ve tescili: Şirketin ticaret unvanının belirlenip tescil edilmesi, diğer şirketlerle karışıklık yaşanmaması adına önemlidir. Şirketin amacının, merkezinin ve faaliyet alanının belirlenmesi: Şirketin faaliyet alanlarının ve merkezi adresinin net bir şekilde tanımlanması gerekmektedir. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) işlemleri: Şirketin çalışanları için SGK işlemlerinin yapılması gerekmektedir. MERSİS işlemleri: Merkezi Sicil Kayıt Sistemi (MERSİS) üzerinden gerekli kayıt ve başvuruların yapılması önemlidir. Maliyet ve gelir hesabı: Şirketin başlangıç maliyetleri ve beklenen gelirlerin detaylı bir şekilde hesaplanması gerekmektedir. Kulaçoğlu Hukuk Bürosu Hukuk Danışmanlığı Hizmeti Kulaçoğlu Hukuk Bürosu, deneyimli ve çeşitli hukuk alanlarında uzmanlaşmış avukatlardan oluşan ekibi ile kapsamlı hukuk danışmanlığı hizmetleri sunmaktadır. Hukuk danışmanlığı hizmetimiz, özellikle şirketlere yönelik olup, müvekkillerimizin iş modeli, stratejisi ve sektörel gereksinimlerini anlamaya öncelik verir. Hizmetlerimiz ve Yaklaşımımız Kişiye Özel Hukuki Çözümler: Müvekkillerimize özel ve etkili hukuki çözümler sunmayı hedeflemekteyiz. Bu kapsamda, şirketlerin hukuki ihtiyaçlarını analiz eder ve iş modellerine en uygun hukuki çözümleri öneririz. Stratejik Danışmanlık: Şirketlerin stratejik hedeflerine ulaşmalarında hukuki destek sağlayarak, olası risklerin önceden tespit edilmesi ve gerekli önlemlerin alınmasını sağlarız. Sektörel Gereksinimlerin Anlaşılması: Müvekkillerimizin faaliyet gösterdiği sektörlerin dinamiklerini ve yasal gereksinimlerini dikkate alarak, sektöre özgü hukuki çözümler sunarız. Hizmet Kapsamımız Şirket Kuruluşu: Anonim ve limited şirketlerin kuruluş aşamalarında hukuki danışmanlık ve işlemlerin yürütülmesi. Sözleşme Hazırlama ve İnceleme: Şirketlerin ihtiyaçlarına uygun sözleşmelerin hazırlanması ve mevcut sözleşmelerin hukuki açıdan incelenmesi. Uyum ve Mevzuat Danışmanlığı: Şirketlerin faaliyet gösterdikleri alanlardaki yasal düzenlemelere uyum sağlaması ve güncel mevzuatlar hakkında bilgilendirme. Dava ve Uyuşmazlık Çözümleri: Şirketlerin karşılaşabileceği hukuki uyuşmazlıklarda dava süreçlerinin yönetimi ve alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerinin uygulanması. Detaylı bilgi için “Şirketler İçin Hukuk Danışmanlığı” adlı yazımızı inceleyebilirsiniz. Ayrıca süreç hakkında detaylı bilgi için İletişim sayfamızda bulunan telefon, WhatsApp ve e-posta bilgileri ile bizimle iletişime geçebilirsiniz. Excerpt: Limited şirket, bir veya birden fazla kişi tarafından kurulan, belirli bir sermayesi olan ve ortaklarının yalnızca taahhüt ettikleri sermaye paylarıyla sorumlu oldukları bir sermaye şirketidir. Ortaklar, şirket borçlarından sorumlu olmayıp, sadece sermaye paylarını ödemek ve sözleşmede belirtilen ek yükümlülükleri yerine getirmekle yükümlüdürler. ### Rehin Nedir? Tüm Detaylarıyla Rehin İşlemleri Rehin, belirli bir mal veya mülk üzerinde alacaklı lehine tesis edilen sınırlı bir ayni hak olup, borçlunun ödeme yükümlülüğünü garanti altına alır ve alacaklının güvencesini temsil eder. Sınırlı ayni haklar arasında yer alan rehin hakkı, temelde bir güvence mekanizmasıdır. Rehin, alacaklıya mal üzerinde kullanma veya tasarruf etme yetkisi sağlamaz. Özellikle taşınmaz rehinlerinde, rehin hakkı sahibi malın zilyetliğini dahi elde edemez. Rehnin, rehin hakkı sahibine sağladığı tek yetki borç ödenmediğinde rehinli malı sattırmak suretiyle bu satış karşılığında elde edilecek para ile öncelikli olarak alacağının parasal karşılığını elde etmektir. Rehin hakkı, tüm süreç boyunca alacağa bağlıdır. Borçlu borcunu ödediğinde, rehin hakkı kaldırılır ve taşınmaz mal veya mülk serbest bırakılır. Ancak borç ödenmezse, alacaklı rehinli mülkü satarak alacağını tahsil edebilir. Bu nedenle, rehin alacaklı için bir güvence ve borçlu için bir yükümlülük oluşturur. Rehin temel olarak taşınmaz rehni ve taşınır rehni olarak ikiye ayrılır. Taşınmaz rehninde rehin sözleşmesi resmi şekilde yapılmalı ve rehin hakkı tapuya tescil ettirilmelidir. Rehnin ikinci türünü oluşturan taşınır rehninde tescil söz konusu değildir. Taşınır rehninde, rehin konusu malın alacaklıya teslim edilmesi gerekir. 1. Taşınmaz Rehni Taşınmaz rehnine ilişkin hükümler, Türk Medeni Kanunu'nun 850. maddesi ve devamındaki maddelerde detaylı olarak düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre, taşınmaz rehninde rehin konusu, tapuya kayıtlı bir taşınmazdır. Rehin hakkı sahibi, alacağını elde edemediği takdirde, rehinli taşınmazı icra organları aracılığıyla paraya çevirerek alacağını öncelikli olarak tahsil etme yetkisine sahiptir. Bu hak, ayni nitelikte olduğundan herkese karşı ileri sürülebilir. Taşınmaz rehni, ipotek, ipotekli borç senedi ve irat senedi olmak üzere üç çeşittir. İpotek: İpotek, bir taşınmaz veya taşınır mal üzerinde alacaklı lehine tesis edilen bir güvence hakkıdır. Borçlunun belirli bir borcunu teminat altına almak için ipotek tesis edilir. Alacaklı, borcun ödenmemesi durumunda ipotekli malın satılmasıyla alacağını tahsil etme hakkına sahip olur. Detaylı bilgi almak için İpotek Nedir? başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. İpotekli Borç Senedi: İpotekli borç senedi, bir borcun teminatı olarak ipotek tesis edilmiş bir borç senedidir. Borçlu, alacaklının borcunu temin etmek için belirli bir mala ipotek tesis eder ve bu ipotekle birlikte bir borç senedi düzenler. Borç ödenmediğinde, alacaklı ipotekli malı satarak alacağını tahsil edebilir. İrat Senedi: İrat senedi, belirli bir borcun ödenmesi için alacaklının borçlu tarafından ödeme yapılmasını talep ettiğini belirten bir senettir. Borçlu, belirli bir tarihte veya belirli bir süre içinde borcunu ödemediği takdirde alacaklıya ödeme yapmayı kabul eder. İrat senedi, borçlunun ödeme yapmaması durumunda alacaklıya bir hukuki dayanak sağlar. 2. Taşınmaz Rehnine Hâkim Olan İlkeler 2.1. Belirlilik İlkesi Taşınmaz rehninin kuruluşu sırasında alacağın miktarı tapu kütüğünde Türk parası üzerinden gösterilmelidir. Rehnin kuruluşu sırasında alacak miktarı belli değilse taraflar en çok ne miktarda teminat gösterileceğini kararlaştırarak da rehin tesis edebilirler. Bu durumda üst sınır ipoteği söz konusu olur. Ana kural alacağın miktarının Türk parası üzerinden gösterilmesidir. Bununla birlikte istisnai olarak yabancı kredi kuruluşlarınca yabancı para üzerinden verilen kredileri güvence altına almak için yabancı para birimi üzerinden de rehin kurulabilmesine imkân tanınmıştır. Rehinle yüklenecek taşınmazın da belirli, tapuda kayıtlı bir taşınmaz olması gerekmektedir. 2.2. Kamuya Açıklık İlkesi Taşınmaz rehninin kurulabilmesi için bir kazanma sebebi olmalı, tescil talebinde bulunulmalı ve tapuya tescil yapılmalıdır. Rehin hakkının kazanma sebebini oluşturan taşınmaz rehni sözleşmesi resmi şekilde yapılmalıdır. Bu resmi makam tapu müdürlüğüdür. Sözleşmenin yapılmasının akabinde tescil talebinde bulunulmalıdır. Tescil talebi bir tasarruf işlemi olduğundan taşınmazın maliki veya da yetkili temsilcisi tarafından yapılabilir. Rehin tescil ile kurulduğu için sona ermesi için de terkin gerekecektir. Terkin talebinde bulunabilecek kişi rehin hakkı sahibidir. Alacağın sona ermesinin doğrudan taşınmaz rehnini sona erdirip erdirmeyeceği konusunda doktrinde fikir ayrılığı söz konusudur. Kimi görüşlere göre alacağın sona ermesi ile taşınmaz rehni de sona erecektir. Bu görüşe göre taşınmazın maliki açıklayıcı nitelikli bir terkin talebi ile ipotek kaydını sildirebilir. Kimi görüşlere göre ise alacak sona erince taşınmazın maliki doğrudan terkin talebinde bulunamaz. Malik öncelikle rehin hakkı sahibinden terkin talebinde bulunmasını isteyebilir. Rehin hakkı sahibinin bu terkin talebinde bulunmaması halinde ise malik tarafından tapu kaydının düzeltilmesi davası açılabilir. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için Tapu Kaydının Düzeltilmesi Davası ve İpoteğin Kaldırılması Davası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2.3. Sabit Dereceler Sistemi Bu sistemde taşınmaz belirli değerlerdeki derecelere bölünür. Her bir derece birbirinden bağımsızdır ve her birinde ayrı bir rehin hakkı tesis edilebilir. Rehin sırasını ve miktarını taşınmazın maliki belirler. Bu sisteme sabit dereceler sistemi denmesinin sebebi bir önceki derecede bulunan rehin terkin edildiğinde sonraki derecede bulunan rehinlerin onun yerine ilerleyememesidir. 2.4. Teminat İlkesi Teminat yükünün kapsamını taşınmaz, taşınmazın bütünleyici parçaları ve eklentileri, kira bedelleri ve sigorta tazminatı oluşturur. Teminat altına alınan alacağın kapsamını ise anapara, takip giderleri ve faizler, sözleşme ile kararlaştırılan faiz oranı ve taşınmazın korunması için yapılan zorunlu masraflar özellikle de malik ödemediği için onun hesabına sigortacıya ödenen primler oluşturur. Rehin hakkı sahibi taşınmazı doğrudan paraya çeviremez. Paraya çevirme işlemi icra organları aracılığıyla yapılır. Alacak ödenmediği takdirde rehin konusu malın mülkiyetinin doğrudan rehinli alacaklıya geçeceğine yönelik yapılan anlaşma hükümsüzdür; bu durum lex commissoria yasağı olarak ifade edilir. Paraya çevirme sonucu elde edilen tutar rehinli alacaklılara sıraları oranında dağıtılır. Aynı sırada olan alacaklılar alacakları oranında tatmin edilirler. 3. Taşınmaz Rehninde Taşınmazın Değerinin Korunması Taşınmaz üzerinde rehin tesis edilmiş olması taşınmazın malikinin mülkiyet hakkını sona erdirmeyeceğinden tasarruf yetkisi halen taşınmazın malikindedir. Malik taşınmaz üzerinde çeşitli tasarruflarda bulunabilir. Ancak bu tasarruflar malın değerinin düşmesine sebep olursa ipotek hakkı sahibi hâkimden bu davranışların yasaklanmasını talep edebilir. Bu talep karşısında hâkim alacaklıya, gerekli önlemleri almak üzere yetki verilebilir. Hatta gecikmesinde tehlike bulunan hâllerde alacaklı, böyle bir yetki verilmeden de gerekli önlemleri kendiliğinden alabilir. Alacaklı, önlem için yapmış olduğu giderleri malikten isteyebilir. Alacaklı bu alacakları için taşınmaz üzerinde, tescile gerek olmaksızın ve tescil edilmiş olan diğer yüklerden önce gelen bir rehin hakkına sahip olur. Bu hükümlere rağmen rehinli taşınmazın değerinde düşme meydana gelmişse alacaklı, borçludan alacağı için başka güvence göstermesini veya rehinli taşınmazın eski hâle getirilmesini isteyebilir. Borçlu hâkim tarafından belirlenen süre içinde yeterli güvenceyi vermediği takdirde alacaklı, güvence eksiğini karşılayacak miktardaki alacak kısmının ödenmesini isteyebilir. 4. Taşınır Rehni Taşınır rehninde rehin konusu taşınır mal, hayvan, hak veya alacak olabilir. Taşınır rehninde de rehin hakkı sahibi alacağını elde edemediği takdirde rehin konusu malı sattırarak alacağını elde edebilecektir. 5. Taşınır Rehnine Hâkim Olan İlkeler 5.1. Alacağa Bağlılık İlkesi Taşınır rehni alacağa bağlı bir haktır. Alacak geçersizse taşınır rehni de geçersiz olur. Alacak sona erdiği takdirde taşınır rehni de sona erer. Alacağın zamanaşımına uğramış olması rehni sona erdirmez. Alacak zamanaşımına uğramış olsa dahi rehinli mal paraya çevrilerek alacak tahsil edilebilecektir. Alacak devredilirse rehin hakkı da yeni alacaklıya geçer. 5.2. Kamuya Açıklık İlkesi Taşınmaz rehninde kamuya açıklık ilkesi tapuya yapılan tescil ile sağlanmaktadır. Taşınır rehni için tescil yapılmadığından kamuya açıklık ilkesi teslim yolu ile sağlanır. Rehinli malın zilyetliği alacaklıya veya da taraflar sözleşmede kararlaştırmışlarsa üçüncü bir kişiye devredilmelidir. 5.3. Güvenin Korunması İlkesi Rehin hakkı tesis eden kişi aslında tasarruf yetkisine sahip değilse bile rehin konusu taşınıra iyiniyetle zilyet olan kimse, zilyetlik hükümlerine göre edinimi korunduğu ölçüde rehin hakkını kazanır. 5.4. Belirlilik İlkesi Rehnin konusunu oluşturan taşınır malın, hayvanın, hakkın veya alacağın belirli olması gerekmektedir. Taşınmaz rehninden farklı olarak teminat altına alınan alacağın miktarının rehnin kurulduğu anda belirli olması şart değildir. Önemli olan rehinli malın paraya çevrildiği sırada alacağın parayla ifade edilebilir olmasıdır. 5.5. Teminatın Bölünmezliği Prensibi Teminat yükünün kapsamına rehin konusu mal ve onun bütünleyici parçaları ile eklentileri dâhildir. Rehin alacağın tamamı için teminat teşkil eder. Rehin hakkı sahibinin rehinli malı iade etme yükümlülüğünün doğması için borcun tamamının ödenmiş olması gerekir. 5.6. Öncelik Prensibi Aynı malvarlığı unsuru üzerinde birden fazla taşınır rehni tesis edilebilir. Taşınmaz rehninde, rehnin bulunduğu derece önem taşırken taşınır rehninde rehinlerin kuruluş tarihi dikkate alınır. Önce kurulan rehin sıra itibariyle önce gelir. Dolayısıyla paraya çevirme sonucu elde edilen tutar ile ilk olarak en önce kurulan rehinli alacaklının alacağı karşılanır. 6. Taşınır Rehninin Sona Ermesi Alacaklı alacağın ödenmesi suretiyle veya başka bir sebeple rehin hakkı sona erdiğinde rehinli taşınırı hak sahibine geri vermekle yükümlü olur. Ancak geri verme yükümlülüğünün doğması için alacaklının alacağının tamamını elde etmesi gerekir. Kısmi ödeme halinde alacaklı rehinli taşınırı veya onun bir kısmını geri vermek zorunda değildir. Taşınır rehni için teslim şarttır. Bu nedenle taşınır rehni, alacaklının zilyet olmaktan çıkması ve onu zilyet olan üçüncü kişiden geri alamaz hâle gelmesiyle son bulur. Bununla beraber taşınır mal alacaklının rızasıyla fiilen yalnız rehnedenin hâkimiyeti altında bulunduğu sürece rehnin hükümleri askıda kalır. Bu durumda rehin hakkı sona ermiş olmaz. 7. Rehin Hakkı Sahibinin Sorumluluğu Rehin hakkı sahibi alacaklı, rehinli taşınırın kaybolması, yok olması veya değerinin azalması yüzünden meydana gelen zararlardan sorumlu olur. Alacaklı ancak bu durumların meydana gelmesinde kendisinin kusuru olmadığını ispat ederse sorumluluktan kurtulur. Rehinli taşınırı kendiliğinden başkasına devreden veya rehneden alacaklı, bundan doğan bütün zararlardan sorumlu olur. 8. Rehin Hakkı İle İlgili Sıkça Sorulan Sorular Noterde yapılan ipotek sözleşmesi geçerli midir? İpotek gibi taşınmaz rehni sözleşmeleri resmi şekilde yapılmalıdır. Sözleşmeye resmiyet kazandıracak makam tapu müdürlüğüdür. Dolayısıyla noter huzurunda yapılan ipotek sözleşmesi geçerli değildir. Aile konutu üzerinde malik olmayan eşin rızası alınmadan ipotek tesis edilebilir mi? Medeni Kanun eşlerden birinin diğer eşin rızasını almadan aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamayacağını hükme bağlamıştır. İpotek tesisi de aile konutu üzerindeki hakları sınırlayacağından eşin rızasının alınması şarttır. Aksi takdirde ipotek geçersiz olacaktır. Taşınır rehninde rehin konusu mal teslim edilmeden rehin tesis edilebilir mi? Ana kural taşınır rehninde malın teslim edilmesidir. Ancak ticari hayatın gerekleri nedeniyle ticari işletmelerin rehninde farklı bir uygulama kabul edilmiştir. Ticari işletmenin rehninde ticari işletmeye ait taşınır mallar Ticaret Sicili’ne yapılan tescille rehnedilebilir. Böylece işletme sahibi işletmeyi oluşturan malları devretmek zorunda kalmayacak ve ticari faaliyetlerine devam edebilecektir. Excerpt: Rehin, belirli bir mal veya mülk üzerinde alacaklı lehine tesis edilen sınırlı bir ayni hak olup, borçlunun ödeme yükümlülüğünü garanti altına alır. Rehin temel olarak taşınmaz rehni ve taşınır rehni olarak ikiye ayrılır. Taşınmaz rehninde rehin sözleşmesi resmi şekilde yapılmalı ve rehin hakkı tapuya tescil ettirilmelidir. Rehnin ikinci türünü oluşturan taşınır rehninde tescil söz konusu değildir. Taşınır rehninde, rehin konusu malın alacaklıya teslim edilmesi gerekir. ### Hükmün Açıklanmasının Geriye Bırakılması HAGB Nedir? Hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB), mahkeme tarafından verilen ceza hükmünün, sanığın belirli bir denetim süresi boyunca yükümlülüklere uygun davranması koşuluyla açıklanmayarak beklemeye alınmasıdır. Bu denetim süresi 5 yıl olup, sanığın bu süre içinde kasıtlı bir suç işlememesi ve belirlenen denetim şartlarına uyması gerekir. Eğer sanık, bu süre zarfında yükümlülüklerini yerine getirirse, dava düşer ve hüküm hiçbir hukuki sonuç doğurmadan ortadan kalkar. HAGB uygulaması, özellikle ilk kez suç işleyen veya hafif suçlardan dolayı yargılanan bireyler için bir rehabilitasyon fırsatı sunar. Aynı zamanda, cezanın yalnızca bir yaptırım aracı olmadığını, düzeltici ve topluma kazandırıcı bir işlevi de olduğunu ortaya koyar. Bu mekanizma, hukuki anlamda kesin bir hüküm doğurmadan, mahkemenin kararını belirli bir süre "askıya almasını" sağlar. Eğer sanık denetim süresi boyunca kurallara uymazsa, mahkeme ertelenen hükmü açıklar ve ceza infaz edilir. Ancak yükümlülükler yerine getirildiğinde, sanık hakkında verilmiş ceza hiçbir şekilde hukuki sonuç doğurmaz ve adli sicil kaydına işlenmez. 1. Hükmün Açıklanmasının Geriye Bırakılması (HAGB) Nedir? Hükmün Açıklanmasının Geriye Bırakılması (HAGB), mahkemenin sanık hakkında verdiği ceza hükmünü, belirli şartlar altında açıklamayı ertelemesi anlamına gelir ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 231. maddesinde düzenlenmiştir. HAGB kararı sonrası sanığın denetim süresi boyunca (genellikle 5 yıl) kasıtlı bir suç işlememesi ve mahkemece belirlenen yükümlülüklere uyması gerekmektedir. Eğer sanık, bu süre içinde kurallara uygun davranırsa, dava düşer ve hüküm herhangi bir hukuki sonuç doğurmadan ortadan kalkar. Ancak sanık, denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işler veya yükümlülüklere uymazsa, mahkeme beklemeye aldığı hükmü açıklar ve ceza infaz edilir. 2. HAGB Koşulları HAGB, yani Hükmün Açıklanmasının Geriye Bırakılması kararı verilmesi için yerine getirilmesi gereken bazı spesifik koşullar bulunmaktadır. Bu koşullar, Ceza Muhakemeleri Kanunu (CMK) Madde 231 kapsamında düzenlenmiştir ve şu şekilde sıralanabilir: Suçun Niteliği ve Cezası: HAGB, 2 yıl veya daha az süreli hapis cezasını veya adli para cezasını gerektiren suçlar için uygulanabilir. Ağır cezaları gerektiren suçlar için bu uygulama geçerli değildir. Sanığın Önceki Sicili: Sanığın daha önce kasıtlı olarak işlediği bir suçtan dolayı hüküm giymiş olmaması gerekir. Yani sanığın sabıkasız olması veya en azından kasıtlı suçlardan mahkûmiyetinin bulunmaması önem taşır. Yargılama Sırasındaki Tutum ve Davranışlar: Sanığın yargılama sürecindeki tutumu, mahkemenin HAGB kararı verip vermemesinde etkili olabilir. Pişmanlık göstermesi, mahkemeye karşı saygılı ve uyumlu bir tavır sergilemesi, suçun tekrarlanmaması yönünde ciddi taahhütlerde bulunması olumlu değerlendirilir. Geleceğe Yönelik Davranış Beklentisi: Mahkemenin, sanığın gelecekte suç işlemeyeceğine dair makul bir kanıya sahip olması gereklidir. Bu, sanığın kişilik özellikleri, suç işleme sebepleri, yaşam koşulları gibi faktörlere dayanarak değerlendirilir. Zararın Giderilmesi: Sanık, işlediği suç nedeniyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararı gidermekle yükümlüdür. Bu zarar: Aynen iade, Eski hâle getirme, Tazmin yoluyla tamamen giderme şeklinde karşılanabilir. Sanık, zararı derhal giderememişse, denetim süresi içinde taksitler hâlinde ödeyerek bu yükümlülüğünü yerine getirebilir. 2024 Yılındaki Yasal Değişiklikler ve HAGB 12 Mart 2024 tarihli ve 32487 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan kanuni düzenleme ile Ceza Muhakemesi Kanunu’nun HAGB’ye ilişkin hükümlerinde önemli değişiklikler yapılmıştır. Bu değişikliklerden önce, sanık HAGB kararını kabul etmediğinde mahkeme HAGB uygulayamıyordu. Ancak yeni düzenlemeyle birlikte: Sanığın kabul beyanı aranmaksızın HAGB kararı verilebilecektir. Mahkemeler, sanığın talebi olmasa bile şartların oluştuğuna kanaat getirdiğinde kendiliğinden HAGB kararı verebilir. Bu düzenleme, HAGB kararlarının daha yaygın şekilde uygulanmasına olanak tanımış ve sanığın kabul zorunluluğunu ortadan kaldırmıştır. 3. HAGB Kararı Verilemeyecek Suçlar HAGB kararı suç işlemiş bireylere bir fırsat sunmakla birlikte tüm suçlar için uygulanma olanağı bulunmamaktadır. Kanun, belirli suçlar açısından HAGB kararının verilmesini yasaklamaktadır. Bu kapsamda HAGB uygulanamayacak suçlar şunlardır: İki Yıl Üstü Süreli Hapis veya Adli Para Cezası Gerektiren Suçlar, Anayasa’nın 174. Maddesinde Koruma Altına Alınan İnkılap Kanunlarındaki Suçlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin temel yasalarını ve Atatürk ilke ve inkılaplarını koruma altına alan suçlar, 6222 Sayılı Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun Kapsamında İşlenen Suçlar, Şike ve Teşvik Suçları, 477 Sayılı Disiplin Mahkemeleri Kuruluşu, Yargılama Usulü ve Disiplin Suç ve Cezaları Hakkında Kanun Kapsamında İşlenen Disiplin Suçları, Karşılıksız Çek Keşide Etme Suçu İmar Kirliliğine Neden Olma Suçu, İcra İflas Kanunu’nda Yer Alan Suçlar, Disiplin Hapsi ve Tazyik Hapsi Gerektiren Fiiller, Bu suçlar, HAGB kapsamı dışında tutulur ve mahkeme bu suçlar için HAGB kararı veremez. 4. HAGB Kararının Sonuçları Mahkeme, HAGB (Hükmün Açıklanmasının Geriye Bırakılması) kararı verdiğinde, sanığın işlediği suçu kabul eder ve buna uygun bir ceza hükmeder. Ancak, bu ceza HAGB kararı verilmiş olması nedeniyle hemen uygulanmaz, yani hukuki bir sonuç doğurmadan askıya alınır. Sanık, belirlenen denetim süresi içinde kasten başka bir suç işlemezse ve mahkeme tarafından belirlenen yükümlülüklere uygun davranırsa, verilen ceza uygulanmayacak ve dava düşecektir. Bu süreçte sanığın adli sicilinde ceza ile ilgili bir kayıt oluşmaz. Ancak, sanık yargılama sırasında ortaya çıkan masrafları karşılamak ve müsadere hükümlerine uymak zorundadır. 4.1. Mahkûmiyet Hükmünün Sonuç Doğurmaması HAGB, Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun tanımladığı standart karar türleri arasında yer almaz. Sanık hakkında mahkûmiyet kararı verilmiş olsa bile, bu karar HAGB ile askıya alındığından hemen herhangi bir hukuki sonuç doğurmaz. Eğer sanık, denetim süresi boyunca mahkemenin koşullarına uyarsa, bu mahkûmiyet uygulanmaz ve sanık hiçbir zaman “hükümlü” statüsüne geçmez; dolayısıyla sicil temiz kalır. Ancak hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi müsadere hükümlerinin uygulanmasına engel teşkil etmez. 4.2. Denetimli Serbestlik Uygulama Mecburiyeti Sanık, HAGB kararı sonrasında 5 yıllık bir denetimli serbestlik sürecine girer. Bu süreçte, suç işlememe, belirli rehabilitasyon programlarına katılım ve düzenli olarak denetimli serbestlik ofisine rapor verme gibi yükümlülükler getirilir. Bu yükümlülüklerin yerine getirilmesi, HAGB’nin başarılı sonuçlanması için kritik önem taşır. 4.3. Kasten Suç İşlenir ya da Tedbirlere Uyulmazsa Denetim süresi içerisinde sanık tarafından kasten yeni bir suç işlenirse yahut denetimli serbestlik tedbirlerine ilişkin yükümlülüklerine uyulmaz ise önceden verilen hüküm seçenek yaptırımlara çevrilemez veya ertelenemez. Bu durumda mahkeme, cezanın uygulanması için hükmün açıklanması adına yeni bir duruşma açar. Bu duruşma, sanığın savunma haklarının korunmasını sağlamak için yapılır. 4.4. Yükümlülüklerin İrade Dışı Sebeplerle Yerine Getirilememesi Hükmün Açıklanmasının Geriye Bırakılması (HAGB) kapsamında uygulanan denetimli serbestlik tedbirleri, sanığın iradesi dışında gelişen sebeplerle yerine getirilemezse, mahkeme aşağıdaki kararları verebilir: Cezanın yarısına kadar olan kısmının infaz edilmemesine karar verebilir. Koşulların uygun olması hâlinde, hapis cezasını erteleyebilir, Seçenek yaptırımlara çevirebilir (örneğin, adli para cezası veya kamu hizmeti gibi). Mahkemenin açıkladığı veya yeniden kurduğu bu hükme itiraz edilebilir. Bu düzenleme, HAGB’nin yalnızca sanıklara ikinci bir şans vermekle kalmayıp, aynı zamanda adaletin bireysel koşullara uygun esneklik gösterebilmesini sağladığını göstermektedir. Böylece, sanığın kusuru olmaksızın ortaya çıkan engeller nedeniyle cezalandırılmasının önüne geçilir. Ancak bu süreç, mahkemenin takdirine bağlı olarak değerlendirilir ve her durumda uygulanmaz. 5. HAGB Kararlarında Zamanaşımı ve Düşme Hükmün Açıklanmasının Geriye Bırakılması (HAGB) kararlarında denetim süresi, kararın kesinleştiği tarihten itibaren başlar. Bu süre 5 yıl olup, bazı özel durumlarda 1 yıl olarak belirlenebilir. Sanık, denetim süresi boyunca kasten yeni bir suç işlemez ve mahkemenin belirlediği yükümlülüklere uygun davranırsa, HAGB kararı kapsamında beklemeye alınan hüküm ortadan kaldırılır ve davanın düşmesine karar verilir. Bu durumda, sanık hakkında verilmiş olan ceza hiçbir hukuki sonuç doğurmadan tamamen hükümsüz hale gelir. HAGB ve Dava Zamanaşımı İlişkisi HAGB kararları, dava zamanaşımı sürecini doğrudan etkileyen bir mekanizmadır. Denetim süresi boyunca dava zamanaşımı durur: HAGB kararının kesinleşmesiyle birlikte, dava zamanaşımı işlemeye devam etmez. Mahkemece belirlenen denetim süresi boyunca zamanaşımı süresi durdurulmuş kabul edilir. Denetim süresinin sona ermesiyle zamanaşımı kaldığı yerden devam eder: Eğer sanık denetim süresi içinde yükümlülüklerine uygun hareket ederse, dava zaten düşmüş olur ve zamanaşımı süreciyle ilgili bir mesele kalmaz. Ancak, denetim süresi içinde kasıtlı bir suç işlenmesi halinde, mahkeme beklettiği hükmü açıklar ve böylece dava zamanaşımı, kaldığı yerden işlemeye devam eder. Bu durum, HAGB kararı ile zamanaşımı sürecinin tamamen sona ermediğini, yalnızca geçici olarak durdurulduğunu gösterir. Eğer sanık denetim süresi boyunca yükümlülüklere uymaz ve mahkeme hükmü açıklar ise, dava zamanaşımı süresi kesintiye uğramaksızın kaldığı yerden devam eder. 6. HAGB Kararının Açıklanması Hükmün Açıklanmasının Geriye Bırakılması (HAGB), Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 231. maddesi kapsamında düzenlenen bir uygulamadır. Sanığın belirlenen yükümlülüklere uygun davranması koşuluyla, hakkında verilen cezanın belirli bir süre uygulanmamasına olanak tanır. Bu süre genellikle 5 yıl olup, mahkeme sanığın kasten yeni bir suç işlememesini ve yükümlülüklere uymasını bekler. Ancak, sanık denetim süresi içinde mahkemenin belirlediği şartları ihlal ederse, HAGB kararını veren mahkeme: HAGB kararını kaldırır, Bekletilen cezai hükmü açıklar, Sanık, resmi olarak “hükümlü” statüsü kazanır ve bu durum adli siciline işlenir. HAGB Kararının Açıklanmasına Neden Olan Durumlar Kasıtlı Suç İşlenmesi: Sanık, denetim süresi içinde kasıtlı bir suç işlerse, mahkeme HAGB kararını kaldırarak ertelenmiş cezayı infaz eder. İşlenen suçun kesinleşmesiyle birlikte sanık hakkında önceden verilen ceza yürürlüğe girer. Denetimli Serbestlik Tedbirlerine Uyulmaması: Sanık, HAGB kapsamında kendisine yüklenen yükümlülükleri ihlal ederse (örneğin, belirlenen toplumsal sorumlulukları yerine getirmezse veya mahkemece belirlenen diğer tedbirlere uymazsa), mahkeme HAGB kararını kaldırarak hükmü açıklar. Hükmün Açıklanması Denetim süresi içinde işlenen kasıtlı suçun kesinleşmesi veya denetim tedbirlerine uyulmaması durumunda, mahkeme önceden ertelenmiş olan cezai hükmü açıklar. Bu durumda, sanığın cezası infaz edilir ve yargı süreci normal bir mahkûmiyet gibi işler. 7. HAGB Kararına Karşı Kanun Yolları Hükmün Açıklanmasının Geriye Bırakılması (HAGB) kararına karşı, kararın gerekçesiyle birlikte tebliğ edildiği tarihten itibaren iki hafta içinde istinaf başvurusu yapılabilir. 7.1. HAGB Kararlarına Karşı İstinaf ve Temyiz Süreci İstinaf başvurusu, hükmün tebliğinden itibaren iki hafta içinde yapılmalıdır. Başvuru, hükmü veren mahkemeye dilekçe verilerek veya zabıt kâtibine beyanda bulunularak gerçekleştirilebilir. Eğer HAGB kararı, ilk derece mahkemesi sıfatıyla Bölge Adliye Mahkemesi veya Yargıtay tarafından verilmişse, doğrudan temyiz yoluna başvurulabilir. İstinaf ve temyiz aşamalarında, kararlar hem usul hem de esasa ilişkin hukuka aykırılıklar yönünden incelenir. Bu düzenleme, HAGB kararlarına karşı etkili bir denetim mekanizması oluşturmayı ve yargısal sürecin hukuka uygunluğunu güvence altına almayı amaçlamaktadır. 7.2. HAGB Kararlarına Karşı Kanun Yolu İncelemesi İçin Yetkili Mahkemeler HAGB kararlarına karşı başvurulan kanun yolu incelemesini yapacak yetkili mahkemeler şunlardır: İstinaf: Hükmü veren yerel mahkemenin bağlı olduğu Bölge Adliye Mahkemesi HAGB kararlarını hem usul hem de esasa ilişkin hukuka aykırılıklar yönünden inceleyebilir. Temyiz: Yargıtay (Eğer karar, ilk derece mahkemesi sıfatıyla Bölge Adliye Mahkemesi veya Yargıtay tarafından verilmişse, doğrudan temyiz edilebilir.) Yargıtay, Bölge Adliye Mahkemesi’nin verdiği kararı hukuka uygunluk açısından denetler. 7.3. İstinaf ve Temyiz Başvurusu Yapılamayacak HAGB Kararları Hükmün Açıklanmasının Geriye Bırakılması (HAGB) kararlarına karşı genel olarak istinaf ve temyiz yolları açık olmakla birlikte, bazı durumlarda bu yollar kullanılamaz. CMK 272. madde üçüncü fıkra, istinaf edilemeyecek kararları düzenlemektedir. CMK 286. madde birinci ve ikinci fıkraları, temyiz edilemeyecek kararları belirlemektedir. Bu düzenlemeler kapsamında, kesinleşmiş ancak hükmün açıklanması geri bırakılmış ve infaz edilmemiş olan cezalar açısından bir değerlendirme yapmak gerekmektedir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmiş bir dosyada, infaz edilmemiş hükmün niteliği esas alınarak istinaf ve temyiz yollarının açık olup olmadığı belirlenir. HAGB Kararlarına Karşı İstinaf Kanun Yolunun Kapalı Olduğu Haller Hapis cezasından çevrilen adlî para cezaları hariç, 15.000 Türk Lirası'na kadar olan adlî para cezalarına ilişkin mahkûmiyet kararları, Üst sınırı 500 günü geçmeyen adlî para cezasını gerektiren suçlardan beraat kararları, Kanunlarda kesin olduğu belirtilen hükümlere ilişkin kararlar. HAGB Kararlarına Karşı Temyiz Kanun Yolunun Kapalı Olduğu Haller Bozma Kararları Beş yıl veya daha az hapis cezaları ile adlî para cezalarına dair istinaf kararları, Beş yıl veya daha az hapis cezasını artırmayan bölge adliye mahkemesi kararları, Hapis cezasından çevrilen seçenek yaptırımlara dair kararlar, Üst sınırı iki yıla kadar hapis cezası gerektiren suçlara dair kararlar, Adlî para cezası gerektiren suçlara dair kararlar, Eşya veya kazanç müsaderesiyle ilgili kararlar, On yıl veya daha az hapis cezası veya adlî para cezası gerektiren suçlarda beraat kararları, Davanın düşmesi, ceza verilmesine yer olmadığına dair kararlar. Ancak, temyiz edilemeyecek kararlar kapsamında olsa bile, aşağıda belirtilen suçlarla ilgili verilen bölge adliye mahkemesi ceza dairelerinin kararları temyiz edilebilir: Hakaret (TCK madde 125, üçüncü fıkra), Halk arasında korku ve panik yaratmak amacıyla tehdit (TCK madde 213), Suç işlemeye tahrik (TCK madde 214), Suçu ve suçluyu övme (TCK madde 215), Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama (TCK madde 216), Kanunlara uymamaya tahrik (TCK madde 217), Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma (TCK madde 217/A), Cumhurbaşkanına hakaret (TCK madde 299), Devletin egemenlik alametlerini aşağılama (TCK madde 300), Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin kurum ve organlarını aşağılama (TCK madde 301), Silâhlı örgüt (TCK madde 314), Halkı askerlikten soğutma (TCK madde 318). Terörle Mücadele Kanununun 6. maddesinin ikinci ve dördüncü fıkrası ile 7. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan suçlar. Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununun 28. maddesinin birinci fıkrası, 31. ve 32. maddelerinde yer alan suçlar. İstinaf ve temyiz kanun yolu incelemeleri dosya üzerinden yahut duruşma açılması suretiyle yapılabilir. Ceza yargılaması sürecinde yapılacak tüm işlemlerin usul ve uygulamalara uygun olarak gerçekleştirilmesi, adaletin sağlanması ve beklentilerin karşılanması açısından büyük öneme sahiptir. Bu nedenle, işlemlerin ve belirlenecek ceza stratejilerinin bir ceza avukatı tarafından yönetilmesi, sürecin hukuka uygun ve etkin bir şekilde ilerlemesi için çok daha doğru olacaktır. Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için Ceza Avukatı ve Savunma Stratejileri başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 8. HAGB Kararlarının Diğer Yargı Yollarına Etkisi HAGB (Hükmün Açıklanmasının Geriye Bırakılması) kararları, hukuk ve idare hâkimlerini bağlamaz. Bu durum, HAGB kararlarının hukuki bir sonuç doğurmadığı prensibinden kaynaklanır. Yani, HAGB kararları ceza hukuku bağlamında verilmiş olup, bir hüküm sonucu doğurmadığından, idare ve hukuk mahkemeleri için doğrudan bir yargısal bağlayıcılık taşımaz. HAGB (Hükmün Açıklanmasının Geriye Bırakılması) kararlarının, hukuk ve idare mahkemelerinde doğrudan bağlayıcılığı olmasa da, bu kararlar çerçevesinde değerlendirilen maddi vakalar ve toplanan deliller, ilgili mahkemelerde dikkate alınması gereken önemli unsurlardır. Özellikle, HAGB kararları kendi içerisinde hüküm sonucu doğurmasa bile, bu süreçte incelenen olgular ve elde edilen kanıtlar, ilgili hukuk ve idare davalarında maddi gerçekliklerin aydınlatılmasında kullanılabilir. 8.1. HAGB Kararlarının Hukuk Mahkemelerine Etkisi HAGB (Hükmün Açıklanmasının Geriye Bırakılması) kararı, sanığa yönelik verilen cezai hükmün 5 yıllık denetim süresi boyunca askıya alınmasını sağlar. HAGB kararları ceza hukuku bağlamında verilmiş olmakla birlikte, kesin bir hüküm sonucu doğurmadığından, hukuk mahkemeleri için doğrudan bir yargısal bağlayıcılık taşımaz. Ancak, hukuk mahkemeleri kendi inceledikleri davalarda ceza dosyasındaki maddi gerçekleri ve delilleri değerlendirme hakkına sahiptir. Dolayısıyla, HAGB kararı bulunsa bile, bu deliller ve maddi durumlar hukuk davalarında dikkate alınabilir. 8.2. HAGB Kararlarının İdare Mahkemelerine Etkisi: HAGB (Hükmün Açıklanmasının Geriye Bırakılması) kararları, hukuk mahkemelerinde olduğu gibi, idare mahkemelerinde de doğrudan hükme esas alınmamaktadır. Devlet memurlarına uygulanacak disiplin cezalarıyla ilgili açılacak davalarda ve devlet memurluğu ile ilgili başvuruların reddiyle ilgili davalarda, HAGB (Hükmün Açıklanmasının Geriye Bırakılması) kararlarının hükme esas alınıp alınmayacağı büyük önem taşımaktadır. Bu kararlar, memurluk statüsüne etki edebilecek önemli faktörler arasında yer alır ve dava sonuçlarını doğrudan etkileyebilir. 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun, 48/5 maddesin aşağıdaki gibidir: “Türk Ceza Kanununun 53 üncü maddesinde belirtilen süreler geçmiş olsa bile; kasten işlenen bir suçtan dolayı bir yıl veya daha fazla süreyle hapis cezasına ya da affa uğramış olsa bile devletin güvenliğine karşı suçlar, Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, zimmet, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, hileli iflas, ihaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat karıştırma, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama veya kaçakçılık suçlarından mahkûm olmamak” Devlet Memurları Kanunu, memuriyete engel durumları detaylı olarak sıralamış ve bu suçlardan mahkum olunmasının memuriyete engel teşkil edeceğini açıkça belirtmiştir. Ancak, HAGB (Hükmün Açıklanmasının Geriye Bırakılması) kararları kesin bir hüküm teşkil etmediklerinden, bu madde kapsamının dışında kalmaktadırlar. Danıştay’ın HAGB ve Memuriyetle İlgili Yerleşik Kararları Danıştay’da yerleşik hale gelen kararlarında, kamu görevlisi hakkında verilen HAGB (Hükmün Açıklanmasının Geriye Bırakılması) kararının, sanık üzerinde kesin bir sonuç doğurmadığından, memuriyete engel teşkil edecek bir mahkûmiyet hükmü olarak değerlendirilemeyeceğine karar vermektedir. Bu nedenle, HAGB kararı alan bir kamu görevlisinin memur olma şartını kaybettiği söylenemez. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için HAGB Kararları Memuriyete Engel mi? Başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Excerpt: HAGB kararı olarak bilinen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı, mahkemece verilen ceza hükmünün, sanığın Ceza Muhakemesi Kanunu'nda belirlenen ve mahkemece takdir edilen koşullara uyması şartıyla, 5 yıllık denetim süresi boyunca beklemeye alınarak açıklanmamasıdır. ### Ceza Avukatı ve Savunma Stratejileri Ceza Avukatı ve Savunma Stratejileri Ceza avukatı, Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince ceza yargılaması sürecinde vekil veya müdafi olarak görev alır ve şüpheli, sanık ile suç mağdurlarının savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temsil eder. Ceza avukatları, müvekkillerinin adil bir yargılama süreci geçirmesini sağlamak, haklarını korumak ve hukuki destek sunmakla yükümlüdürler. Ceza avukatı olmak, derin hukuki bilgi, keskin problem çözme yetenekleri ve etkili iletişim becerileri gerektirir; bu beceriler, adalet sisteminin getirdiği zorluklar içinde müvekkillerini savunabilmek ve haklarını en iyi şekilde koruyabilmek için şarttır. Özellikle, hürriyeti bağlayıcı cezaların söz konusu olduğu ceza yargılamalarında, zayıf konumdaki şüpheli veya sanıkların bir avukata olan ihtiyacı büyük önem taşır. Soruşturma aşamasından itibaren başlayıp hükmün kesinleştiği ana kadar geçen süreç, telafisi güç zararların engellenmesi ve hakikatin ortaya çıkarılması için kritik önemdedir. Ceza avukatı, suçlamalar ve kanıtlar arasındaki maddi gerçekleri sorgulayarak, adaletin gerçek anlamda tecelli etmesine katkı sağlar. Bu yazıda, ceza avukatlığının önemi, rolleri ve yargı sürecindeki etkilerine daha yakından bakacağız. İçindekiler1. Ceza Avukatlığı ve Mesleki Standartlar1.1. Avukatlık Mesleğinin Etik Kuralları ve Standartları1.2. Hukuki Etik ve Ceza Avukatlığı2. Ceza Avukatı2.1. Şüpheli ve Sanık Müdafiliği2.2. Katılan (Mağdur) Vekilliği3. Zorunlu Müdafilik ve CMK Avukatı4. Ceza Avukatı ve Yargılamanın Tarafları Arasında Etkileşim Ve Sınırlar4.1. Müvekkil ve Avukatlar Arasında Etkileşim4.2. Savcılar ve Avukatlar Arasındaki Etkileşim4.3. Mahkemeler ve Avukatlar Arasındaki Etkileşim5. Ceza Yargılamasında Hukuki Temsil ve Savunma5.1. Kolluk (Polis – Jandarma) Aşamasında Hukuki Temsil ve Savunma5.2. Savcılık Soruşturması Aşamasında Hukuki Temsil ve Savunma5.3. Mahkeme ve Kovuşturma Aşamasında Hukuki Temsil ve Savunma6. Ceza Davalarında Temel ve İleri Savunma Stratejileri6.1. Usule ilişkin Savunma stratejileri6.2. Esasa İlişkin Savunma Stratejileri - Suçsuzluğun Kanıtlanması ve Savunma Yöntemleri6.3. Meşru Müdafaa Savunması6.4. Ceza İndirimi Talebi ve İleri Savunma Stratejileri (Özel Durumlar ve Hukuki Savunmalar) 1. Ceza Avukatlığı ve Mesleki Standartlar 1.1. Avukatlık Mesleğinin Etik Kuralları ve Standartları Avukatlık mesleğinin etik kuralları ve standartları, avukatların mesleki faaliyetlerini yönlendirirken uymaları gereken ahlaki ve profesyonel ilkeleri içerir. Bu kurallar, hukuk mesleğinin saygınlığını koruma, müvekkillerin haklarını savunma ve adil bir yargılama sürecine etkin bir şekilde katkı sağlama amacını taşır. Avukatlık etik kuralları, avukatların yüksek kalitede hizmet sunmalarını, müvekkillerin haklarının korunmasını desteklemelerini ve hukukun adil işlemesine katkıda bulunmalarını hedefler. Avukatlık mesleğinin başlıca etik kuralları: Mesleki Sır Saklama ve Gizlilik Yükümlülüğü: Avukatlar, müvekkilleriyle ilgili olarak edindikleri bilgileri gizli tutmak zorundadır. Bu yükümlülük, müvekkillerin avukatlarına açıkça bilgi verebilmelerini ve dolayısıyla etkili bir hukuki temsil sağlanabilmesini garanti altına alır. Avukat, müvekkilinden aldığı bilgileri mesleki sır olarak saklamalı ve bu bilgileri yalnızca yasal olarak zorunlu olduğu durumlarda ve gerekli ölçüde kullanmalıdır. Bağımsızlık: Avukatlar, her türlü dış baskıdan uzak, sadece hukuk kurallarına ve vicdani değerlere uygun olarak hareket etmelidir. Çıkar Çatışmasından Kaçınma: Avukatlar, çıkar çatışması oluşturabilecek durumlardan kaçınmalı ve bu tür durumlarda müvekkilini uygun şekilde bilgilendirmelidir. Müvekkile Karşı Dürüstlük: Avukatlar, müvekkillerine her zaman gerçekçi ve dürüst tavsiyelerde bulunmalı, mümkün sonuçlar ve riskler konusunda açık olmalıdır. 1.2. Hukuki Etik ve Ceza Avukatlığı Ceza avukatı, hem vekil hem müdafi sıfatıyla görev yapabilmekte olup maddi gerçeğin ortaya çıkarılması bakımından önemli bir görev ihtiva etmektedir. Bu görevin de hukuk mesleğinin etik ve kurallarına göre icra edilmesi gerekmektedir. Şüpheli veya sanığın savunmalarını yapan müdafiin şüphesiz sır saklama yükümlülüğü bulunmaktadır. Müdafin haklarını savunduğu sanık/şüpheli hakkında bildiği tüm hususları beyan etmek zorunda olmasa da yalan beyandan kaçınması gerekmekte olup mesleki çalışmasını kamu inancı ve mesleğe güveni sağlayacak biçimde işini tam bir sadakatle yürütmesi gerekmektedir. 2. Ceza Avukatı 2.1. Şüpheli ve Sanık Müdafiliği Ceza Muhakemesi Kanunu, şüpheli ve sanık kavramlarını aşağıdaki şekilde açıklamaktadır. Şüpheli; “soruşturma evresinde, suç şüphesi altında bulunan kişiyi” ifade eder.(CMK Madde 2/1-a) Sanık; “kovuşturmanın başlamasından itibaren hükmün kesinleşmesine kadar, suç şüphesi altında bulunan kişiyi” ifade eder. (CMK Madde 2/1-b) Ceza yargılaması sürecinde, sanık ve şüpheli avukatı için ise "müdafi" terimi kullanılır. Bu terim, Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) tarafından özellikle belirlenmiş ve 2. maddesinin c fıkrasında açıkça tanımlanmıştır. Müdafi: Şüpheli veya sanığın ceza muhakemesinde savunmasını yapan avukatı” ifade eder. (CMK Madde 2/1-c) CMK'nın bu tanımına göre, müdafi; şüpheli veya sanığın ceza muhakemesinde savunmasını gerçekleştiren avukattır. Müdafi/Ceza Avukatının görevi, savunma hakkı ile hak arama hürriyetini sağlayarak şüpheli/sanığa hukuki yardımda bulunmaktadır. Müdafi veya ceza avukatı, şüphelinin ilk ifadesi alınmadan önce onunla özel bir görüşme yaparak, suçlamalarla ilgili önemli bilgileri aktarır. Bu görüşmede avukat, şüpheliye kendisine isnad edilen suçları açıklar, ifade vereceği süreç hakkında bilgilendirir ve ifade sırasında suçlayıcı beyanlardan kaçınma, susma hakkını kullanma gibi yasal haklarını hatırlatır. Ayrıca, hatırlamadığı detayları belirtme hakkı olduğunu vurgular ve soruşturmanın genel seyrini anlatarak şüpheliyi bilgilendirir. Bu ön hazırlık, şüphelinin ifade sürecinde haklarını etkin bir şekilde kullanmasını sağlar ve adil bir yargılanma sürecine katkıda bulunur. Etkili bir savunma için, şüphelinin sakin kalması ve haklarını iyi bilmesi gereklidir. Ceza avukatı, şüphelinin içinde bulunduğu durumu tam olarak anlaması ve buna uygun hareket etmesi açısından kritik bilgiler sağlar. Sağlıklı bir savunma yapılabilmesi için ifadelerin avukat nezaretinde alınması esastır. Bu, şüpheli veya sanığa yönelik olası hukuka aykırı işlemlerin önüne geçilmesinde de büyük bir önem taşır. 2.2. Katılan (Mağdur) Vekilliği Ceza yargılamasında "mağdur" veya "katılan" terimi, suçtan doğrudan zarar görmüş kişiyi ifade eder. "Katılan vekilliği", mağdurun ceza yargılaması sürecine aktif olarak dahil olmasını sağlayan bir hukuki temsil biçimidir. Bu temsil, mağdurun haklarının korunması, sesinin duyurulması ve yargılama sürecine etkin bir şekilde katılımını garanti altına almak amacıyla gerçekleştirilir. Katılan vekili, mağdurun yargılama sürecindeki haklarını savunur. Bu haklar arasında davanın takipçisi olma, delil sunma, tanık dinletme ve itiraz etme hakkı yer alır. Katılan vekilliği, mağdurun yargılama sürecinde aktif bir rol oynamasını sağlar ve suçtan zarar gören bireylerin haklarının korunmasına önemli katkılar sunar. Bu rol, adil bir yargılama sürecinin temel unsurlarından biridir ve mağdurların suça uğradıkları olaylarda adaletin sağlanmasına yönelik kritik bir mekanizmadır. Ayrıca, suçluların sorumluluklarını üstlenmeleri ve zararların tazmin edilmesi süreçlerinde de önemli bir işlev görür. Ceza yargılamalarında mağdurun sesini duyurmak ve onların haklarını korumak için katılan vekilliği büyük bir önem taşır. 3. Zorunlu Müdafilik ve CMK Avukatı Müdafilik ihtiyari veya zorunlu olabilmekte olup şüpheli/sanığın hak kayıplarını önlemek adına kendisini bir müdafi ile temsil ettirmesi önem arz etmektedir. Zorunlu müdafilik halleri kanunda özel olarak düzenlenmiştir. Bu haller dışında sanık/şüphelinin müdafiden yararlanması ihtiyari olarak adlandırılmaktadır. CMK aşağıdaki sıralanan durumlarda şüpheli ve sanığın savunmasında müdafi bulunmasını zorunlu kılmıştır. Şüpheli veya sanığın çocuk olması (18 yaşından küçükler) , kendisini savunamayacak derecede malul, sağır ve dilsiz olması, şüpheli/sanığa isnat edilen suçun alt sınırı beş yıldan fazla hapis cezasını gerektiren suçlardan olması, Bu hallerde talep aranmaksızın müdafi görevlendirilmesi yapılmak zorunda olup bu kişilerin ifadesi müdafi olmadan alınamamaktadır. Bunun yanında şüpheli/müdafin bu şartlar bulunmasa dahi talep etmesi halinde müdafi görevlendirilebilmektedir. Bu halde talep edilse de müdafi görevlendirilmesi nedeniyle zorunlu müdafilik söz konusu olmaktadır. Müdafi, soruşturma evresinde Sulh Ceza Hakiminin ya da ifadeyi alan mercinin istemi üzerine, kovuşturma evresinde ise mahkemenin istemi üzerine ilgili baro tarafından görevlendirilir. Vekil görevlendirilmesi CMK uygulama servisince gerçekleşmektedir. Bu servis belirtildiği üzere karakol, savcılık ve mahkemelerden gelen avukat taleplerini karşılamaktadır. Şüpheli veya sanığın kendisinin sonradan müdafi seçmesi halinde, baro tarafından görevlendirilen avukatın görevi sona erer. 4. Ceza Avukatı ve Yargılamanın Tarafları Arasında Etkileşim Ve Sınırlar 4.1. Müvekkil ve Avukatlar Arasında Etkileşim Müvekkil ve avukatlar arasında etkileşim, hukuki süreçlerin başarılı yürütülmesi için kritik bir öneme sahiptir. İyi bir iletişim, avukat ve müvekkil arasındaki güveni artırır, sürecin şeffaf bir şekilde ilerlemesini sağlar ve en iyi sonucun elde edilmesine yardımcı olur. İşte bu etkileşimin nasıl olması gerektiği konusunda bazı temel prensipler: Bilgilendirme: Avukat, müvekkilini davanın her aşamasında bilgilendirmeli ve dava hakkında düzenli güncellemeler sağlamalıdır. Bu yaklaşım, müvekkilin süreç hakkında bilinçli kararlar almasını kolaylaştırır ve her türlü belirsizliği ortadan kaldırır. Gerçekçi Beklentiler: Avukat, müvekkiline realist beklentiler koymalı ve olası senaryolar hakkında dürüstçe bilgi vermelidir. Bu, müvekkilin olası sonuçlara karşı hazırlıklı olmasını ve karşılaşabileceği durumlar konusunda gerçekçi bir perspektife sahip olmasını sağlar. Profesyonellik ve Saygı: İlişki, her zaman profesyonel ve saygılı bir çerçevede yürütülmelidir. Kişisel ilişkiler veya duygusal bağlar, karar alma sürecini etkileyebilir ve etik sorunlara yol açabilir. Etik Sınırlar: Avukat, müvekkilin yararına hizmet edecek şekilde hareket etmeli ve asla yasa dışı ya da etik olmayan davranışlarda bulunmamalıdır. Müvekkil tarafından yasa dışı faaliyetler için baskı yapılsa dahi avukat bunlara karşı koymalıdır. Mali Şeffaflık: Ücretler ve masraflar baştan açıkça belirlenmeli ve herhangi bir anlaşmazlık durumunda müvekkil ile açık bir şekilde tartışılmalıdır. 4.2. Savcılar ve Avukatlar Arasındaki Etkileşim Türkiye Barolar Birliği Meslek Kurallarında da belirtildiği üzere “hakim ve savcılarla ilişkilerinde, avukat, hizmetin özelliklerinden gelen ölçülere uygun davranmak zorundadır” ve bu ilişkilerde karşılıklı saygı esastır. “Hakim ve savcı ile hısımlık ya da evlilikten gelen engelleri gösteren, kanun hükmünde yazılı derece dışında kalan hısımlıklar ve başkaca yakınlıklarda, avukatın, meslek onuruna en uygun biçimde takdirini kullanacağı “da belirtilmiştir. Ceza yargılamalarında, taraflar arasında genellikle karşılıklı saygı çerçevesinde davranılır, ancak avukatların görevleri esnasında mesleki ve karşılıklı saygı sınırlarının aşılması durumunda Avukatlar, profesyonelliklerini korumalı ve müvekkillerinin çıkarlarını savunmaya devam etmelidir. Bu durumda izlenebilecek yollar şunlardır: Profesyonel Tepki Vermek: Saygısız veya uygunsuz davranışlarla karşılaşıldığında, avukatların ilk adımı, durumu sakin ve profesyonel bir biçimde ele almak olmalıdır. Kişisel tepkilerden kaçınıp, meseleyi mesleki bir çerçevede çözmek önemlidir. İletişimi Sürdürmek: Problemin çözümüne yönelik açık bir diyalog kurmaya çalışmak, taraflar arasındaki anlaşmazlıkların üstesinden gelinmesine yardımcı olabilir. İlgili tarafın davranışının kabul edilemez olduğunu net bir şekilde ifade etmek, durumu iyileştirebilir. Yazılı Kayıt Tutmak: Karşılaşılan saygısız davranışları ve olumsuz etkileşimleri belgelemek, olası hukuki işlemlerde veya meslek kuruluşlarına yapılacak şikayetlerde kullanılabilir deliller sağlar. Baro veya Meslek Kuruluşlarına Başvurmak: Avukatlar, meslektaşları veya diğer yargı mensupları tarafından mesleki sınırların aşıldığı durumlar için bağlı bulundukları barolara olduğu gibi Türkiye Barolar Birliği gibi meslek kuruluşlarına bildirimde bulunabilir. Bu kuruluşlar, üyelerinin haklarını savunmak çeşitli mekanizmalarına sahiptir. Müvekkilleri Bilgilendirme: Müvekkillerinizi sürecin her aşamasında olup bitenler hakkında bilgilendirmek, onların da durumdan haberdar olmalarını sağlar. Bu, müvekkillerin beklenmedik durumlar karşısında şaşkınlık yaşamalarını önler. Yasal Yollara Başvurmak: Eğer saygısız davranışlar hukuka aykırı bir seviyeye ulaşmışsa veya mesleki tacize varan bir durum söz konusu ise, avukatlar yasal yollara başvurabilir. 4.3. Mahkemeler ve Avukatlar Arasındaki Etkileşim Bağımsız ve tarafsız yargıç ile savunma makamında yer alan avukatlar esasında her ikisi de maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasına hizmet etmektedir. Avukat müvekkilin çıkarlarını onurlu ve cesur bir şekilde savunmalı ve savunma aşamasında mahkemeye karşı da gerekli olan saygı ve nezaketi göstermelidir. Avukatlar görevlerini icra ederken hakim ve savcılarla duruşma sırasında ve dışında kurulacak olan her iletişimde ve müracaatta meslek onuruna yakışır tutum ve davranışlar sergilemelidir. Duruşma esnasında vekilin uygun olmayan tutum ve davranışlardan kaçınmalıdır. Öyle ki Avukatlık hizmetinin getirmiş olduğu ölçüler gereği avukatın kişisel ve meslek onurunun zorunlu kıldığı haller hariç olmak üzere duruşmayı terk edemeyeceği meslek kurallarında özel olarak düzenlenmiştir. 5. Ceza Yargılamasında Hukuki Temsil ve Savunma 5.1. Kolluk (Polis – Jandarma) Aşamasında Hukuki Temsil ve Savunma Kolluk kuvvetleri tarafından suç işlediği şüphesiyle gözaltına alınan kişilerin verdikleri ilk ifadeler, dava sürecini önemli ölçüde etkileyebilir. Bu ifadelerde yapılan ikrar veya inkârlar, hem soruşturma hem de kovuşturma aşamasında delil olarak kullanılabilir. İlk ifade alımı sırasında, baskı altında veya serbest iradeyle verilmiş olması, ifadelerin hukuki değerini belirler. Özellikle, şüphelilere yöneltilen beklenmedik sorular veya onları suçlu konumuna düşürebilecek uygulamalar, şüphelilerin yasal haklarının bilincinde olmalarını ve savunma haklarını aktif şekilde kullanmalarını gerektirir. Sorgu sırasında şüpheliler, hukuka aykırı sorulara karşı korunmalı ve kendilerini suçlamaya zorlanmamaları için Nemo Tenetur ilkesi gereğince susma hakkını, avukat ile görüşme hakkını ve avukat aracılığıyla temsil edilme hakkını kullanabilirler. Bu durumda, avukat şüpheliye bazı sorulara cevap vermemesini tavsiye edebilir, ifadenin usule uygun olarak alınıp alınmadığını denetleyebilir, şüpheli ile görüşebilir, ifade alma yöntemlerine itiraz edebilir ve şüphelinin haklarını hatırlatabilir. Bu hakların korunması, adaletin sağlanması ve şüphelilerin haksız yere mağdur edilmemesi için kritik önem taşır. Kolluk aşamasında sağlanan bu hukuki temsil ve savunma hakları, şüphelilerin adil yargılanma haklarının bir parçasıdır. 5.2. Savcılık Soruşturması Aşamasında Hukuki Temsil ve Savunma Cumhuriyet savcısının, suç şüphesini öğrendiği anda başlayan soruşturma süreci, ilgili delillerin toplanması ve değerlendirilmesiyle devam eder. Kolluk kuvvetleri tarafından alınan ilk ifadeden sonra, savcı gerekli gördüğü takdirde şüpheliyi tekrar ifadeye çağırabilir. Her ifade alma ve sorgu işlemi gibi, savcılık tarafından alınan ifadelerin hukuka uygunluğu, şüphelinin haklarının korunması ile doğrudan ilişkilidir. Şüphelinin savunma haklarını etkin bir şekilde kullanabilmesi için, sessiz kalma hakkı ve bir avukat eşliğinde ifade verme hakkı gibi temel hakların her aşamada hatırlatılması ve güvence altına alınması gerekmektedir. Bu hakların bilinçli bir şekilde kullanılması, şüphelinin adil bir şekilde yargılanmasını ve haklarının tam olarak korunmasını sağlar. 5.3. Mahkeme ve Kovuşturma Aşamasında Hukuki Temsil ve Savunma Hakim Önünde Savunma, Tanıkların Sorgulanması ve Adil Yargılanma İlkesi. Şüpheli veya sanığın savunma hakları, kovuşturma aşamasında da devam eder. Bu haklar arasında, Cumhuriyet savcısı, müdafi veya vekil sıfatıyla duruşmaya katılan avukatların sanığa, katılana, tanıklara, bilirkişilere ve diğer duruşmaya çağrılmış kişilere, duruşma disiplinine uygun şekilde soru sorma yetkisi bulunmaktadır. Tanıklara soru yöneltebilmesi, savunma hakkının korunması açısından kritik öneme sahiptir. Duruşmada tanık, suç ortağı, bilirkişi dinlenildikten veya belge okunduktan sonra, sanığa ve müdafiye bu beyanlara karşı diyecekleri sorulur, böylece savunma hakkı etkin bir şekilde korunmuş olur. Delillerin tartışılması sırasında ilgili kanun hükümlerine göre, söz sırasıyla katılan vekiline, savcıya, sanık ve müdafiye verilir. Ayrıca, hüküm verilmeden önce sanığa son söz hakkı tanınarak, yargılamanın her aşamasında ifade hakkı korunur. Savunma Hakkı ve Tutukluluk Durumu: Habeas Corpus Savunma hakkı ve tutukluluk durumu konusunda Habeas Corpus, özgürlüklerin korunması için kritik bir hukuki ilkedir. Sanık veya şüpheli, seçtiği ya da resmi olarak atanan bir müdafi eşliğinde sorgulanma hakkına sahiptir. Müdafiin bulunmadığı durumlarda tutuklama kararı verilmesi genellikle uygun görülmez, bu da savunma hakkının korunmasının önemini vurgular. 1679 yılında yürürlüğe giren Habeas Corpus Yasası, idarenin kişiler üzerindeki keyfi yetkilerini sınırlar ve kişisel hürriyetin idare tarafından keyfi olarak kısıtlanmasını önler. Bu yasa, kişisel özgürlüklere getirilen sınırlamaların hukuki, gerekli ve ölçülü olmasını şart koşar. Habeas Corpus, özgürlüklerin korunması adına tarihi bir dönüm noktası olarak kabul edilir ve günümüzde de savunma hakkının temel taşlarından biri olarak önemini korur. Tutuklama konusunda detaylı bilgi almak için “Tutuklama ve Tutuklamaya İtiraz” ve “Tutuklanırsam Haklarım Nelerdir?” başlıklı yazılarımızı inceleyebilirsiniz. Yargılama Aşamasında İzlenen Savunma Stratejileri ve Bu Stratejilerin Önemi. Yargılama sürecinde savunma stratejilerinin belirlenmesi, suçlamalara karşı etkili bir mücadele yöntemi olarak büyük önem taşır. Savunma stratejisi, iddia edilen suçlamalar karşısında hangi delillerin sunulacağı, bu delillerin ne zaman ve nasıl kullanılacağı gibi kritik kararları içerir. Müdafi, gözaltı ve tutukluluk gibi tüm durumlarda sanık veya şüpheliyle iletişim kurarak savunma planlamasını başlatır. Bu süreçte, müvekkil ile yapılan görüşmeler, savunma stratejisinin temelini oluşturur. Savunma stratejisinde, maddi hukuk kurallarının detaylı bir şekilde incelenmesi gerekmektedir. Bu inceleme, vakaya en uygun ve sanık lehine olabilecek hukuki kuralların belirlenmesini sağlar. Örneğin, kanıtların geçerliliği, tanık ifadelerinin güvenilirliği veya olayın meydana geldiği koşullar gibi unsurlar, savunma stratejisini doğrudan etkileyebilir. Etkili bir savunma stratejisi, yargılama sürecinin gidişatını önemli ölçüde etkileyebilir. Stratejiye göre şekillenen savunma, mahkemenin kararını ve tesis edilecek hükmü doğrudan etkileyebilir. Bu nedenle, savunmanın her aşamasında bilinçli ve stratejik kararlar almak, sanığın yargılama sürecindeki pozisyonunu güçlendirmek için elzemdir. Savunma stratejisinin etkin bir şekilde yürütülmesi, adil yargılanma hakkının korunmasında da kritik bir role sahiptir. Bu strateji, sanık için yalnızca hukuki bir savunma mekanizması değil, aynı zamanda temel bir insan hakkının kullanılması anlamına gelir. 6. Ceza Davalarında Temel ve İleri Savunma Stratejileri 6.1. Usule ilişkin Savunma stratejileri Usul Hatalarının Tespiti: Avukat, soruşturma ve kovuşturma süreçlerinde yapılan usul hatalarını tespit edebilir. Bu hatalar, delillerin hukuka aykırı olarak toplanması (örneğin, arama izni olmadan yapılan bir arama) veya sanığın haklarının ihlal edilmesi (örneğin, avukat hakkının ihlali) gibi olabilir. Anayasaya Aykırılık İddiası: Avukat, müvekkilin anayasal haklarının ihlal edildiğini iddia ederek delillerin davanın dışında bırakılmasını talep edebilir. Örneğin, ifade özgürlüğü, adil yargılanma hakkı gibi haklar bu kapsamda değerlendirilebilir. Zaman Aşımı Savunması: Çoğu suç türü için belirli bir zaman dilimi içinde dava açılması gerekir. Avukat, suçlamaların zaman aşımı süresinin dolduğunu iddia ederek davanın reddedilmesini talep edebilir. Hatalı Tanımlama: Özellikle görgü tanığı ifadelerine dayanan suçlamalarda, avukat, müvekkilin yanlış tanımlandığını ileri sürerek bu ifadelerin güvenilmezliğini ortaya koyabilir. Yanlış tanıma sıklıkla polis teşhislerinde ve tanık teşhislerinde yaşanan bir sorundur. 6.2. Esasa İlişkin Savunma Stratejileri - Suçsuzluğun Kanıtlanması ve Savunma Yöntemleri Fiziksel ve Dijital Delillerin Sunumu: Müvekkilin suçsuz olduğunu ispatlamak için, tanık ifadeleri, video kayıtları, DNA testleri ve güvenlik kamerası görüntüleri gibi fiziksel ve dijital deliller aktif olarak kullanılır. Olay Yerinden Uzaklık ve Alibi Savunması: Suçun işlendiği sırada sanığın farklı bir yerde olduğunu gösteren alibi savunması, fiziksel kanıtlar ve teknolojik izlemeler (GPS verileri, cep telefonu kayıtları vb.) ile desteklenir. Bu, müvekkilin olay yerinden uzak olduğunun kanıtlanmasına yardımcı olur. İleri Teknoloji Kullanımı Suçun teknolojik cihazlar veya internet aracılığıyla işlendiği iddialarında, savunma teknoloji ve veri kullanımı konusunda uzman tanıklar aracılığıyla güçlendirilir. Kanıtın Yetersizliği Savcılığın sunmuş olduğu kanıtların suçlamaları desteklemek için yetersiz olduğunu iddia ederek müvekkil lehine karar alınmasını hedefler. Makul Şüphe Oluşturma Mevcut delillerin üzerinde şüphe uyandırarak suça konu eylemin sanık tarafından işlenmediği konusunda mahkemeyi ve hakimi ikna etmeyi amaçlar. Tutarsız Tanık İfadeleri Duruşma sırasında tanıkların ifadelerini sorgulayarak güvenilirliklerini test eder ve ifadelerdeki tutarsızlıkları ve çelişkileri vurgular. İkinci El Bilgi (Hearsay) Dedikodu veya ikinci el bilgi olarak nitelendirilen kanıtların mahkeme tarafından dikkate alınmamasını sağlar. Yasal Olmayan Delil Toplama Polis veya diğer yargı makamlarının yasal olmayan yöntemlerle delil topladığını iddia ederek, bu delillerin davadan çıkarılmasını talep eder. Zorla İtiraf Müvekkilin itirafının zorla veya haksız yere alındığını iddia ederek, bu itirafın geçersiz olduğunu ve delil olarak kullanılamayacağını savunur. Delillerin Karartılması Suçlamalara dayanan delillerin kaybolması, yok edilmesi veya elde edilememesi durumunda, bu delillerin davanın sonucunu etkileyemeyeceğini savunur. 6.3. Meşru Müdafaa Savunması Meşru Müdafaa Savunması: Eğer sanık, kendisini veya başkalarını savunmak amacıyla suç teşkil edebilecek bir eylemde bulunmuşsa, bu savunma yolu tercih edilebilir. Burada, sanığın eyleminin zorunlu olduğu ve makul sınırlar içerisinde kaldığı gösterilmelidir. Avukat, müvekkilin kendini veya başkalarını korumak amacıyla hareket ettiğini kanıtlamak için delil sunabilir. Öz savunma, özellikle fiziksel saldırıya uğranıldığı durumlarda geçerli bir savunma olabilir. 6.4. Ceza İndirimi Talebi ve İleri Savunma Stratejileri (Özel Durumlar ve Hukuki Savunmalar) Ceza İndirimi Talebi: Avukat, müvekkilin lehine olabilecek durumları, örneğin sanığın geçmişteki iyi karakteri, suçu işlerken yaşadığı zor koşullar veya pişmanlık göstermesi gibi faktörler öne sürerek daha hafif bir ceza talebinde bulunabilir. Psikolojik Savunma ve Zihinsel Kapasite Eksikliği: Sanığın suç işlediği sırada akıl sağlığının veya zihinsel kapasitenin yetersiz olduğunu göstermek için psikiyatrik değerlendirmeler ve uzman tanıklıklar kullanılır. Sanığın suç işleme kapasitesini etkileyebilecek ciddi mental sağlık sorunlarının olduğunu kanıtlamak. Etkilenme Durumu: Sanığın, suçu işlerken başka bir kişinin etkisi veya baskısı altında olduğunu iddia etmek. Haksız Tahrik ve Provokasyon: Sanığın, ağır bir tahrik veya provokasyon altında kalarak, normalde yapmayacağı bir suçu işlediği savunulur. Kazara Gerçekleşen Suçlar: Özellikle taksirle işlenen suçlarda, avukat müvekkilin kasten hareket etmediğini, olayın bir kaza sonucu gerçekleştiğini kanıtlar. Ahlaki veya Etik İkilem: Müvekkilin ahlaki veya etik zorunluluklar nedeniyle suçu işlediği savunması. Sonuç olarak, ceza avukatlığı, adaletin sağlanmasında kritik bir rol oynar. Ceza avukatları, yargılama sürecinde şüpheli ve sanıkların haklarını koruma görevini üstlenirken, onların adil bir şekilde yargılanmalarını ve gerçeğin ortaya çıkmasını sağlamak için titiz bir çalışma yürütürler. Ceza yargılamasında avukatlık, sadece suçlamaları savunmakla kalmaz, aynı zamanda hukuki sürecin bütün aşamalarında müvekkillerinin yanında yer alarak onlara moral ve psikolojik destek de sağlar. Bu nedenle, ceza avukatlarının hukuki bilgi, beceri ve profesyonellikleri, adalet sisteminin işleyişinde hayati öneme sahiptir. Etkin bir savunma, sadece bireysel bir hak değil, aynı zamanda toplumsal bir zorunluluktur. Adaletin herkes için eşit ve tarafsız bir şekilde tecelli ettiği bir toplum, ancak güçlü ve etkin bir savunma mekanizmasıyla mümkündür. Excerpt: Ceza avukatı, Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince ceza yargılaması sürecinde vekil veya müdafi olarak görev alır ve şüpheli, sanık ile suç mağdurlarının savunma hakkını ve hak arama özgürlüğünü temsil eder. ### Tutuklanırsam Haklarım Nelerdir? Tutuklama, kişinin hürriyetini kısıtlanmasına neden olan ağır bir koruma tedbiri olduğundan kanunda sıkı maddi ve şekli koşullara tabi kılınmıştır. Kanunda öngörülen herhangi bir koşulun yerine getirilmemesi veya tutuklanan kişinin sahip olduğu hakların kullandırılmaması, tutuklamanın hukuka aykırı olması sonucunu doğurur ve tutuklamaya itiraz edilebilir. Tutuklama tedbiri, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nda düzenlenmiş olan bir koruma tedbiridir ve esasında bir ceza değildir. Dolayısıyla, tutuklanan kişiye “suçlu” gözüyle bakılması doğru değildir. Tutuklanan kişiye kanunda belirli hakların eksiksiz bir şekilde kullandırılması gerekir. Tutuklanan kişiye sahip olduğu hakların kullandırılmaması yada kötü muamelede bulunulması gibi durumlarda tazminat davası açılabilir. 1. Tutuklama Kararı Nedir? Tutuklama, maddi gerçeğin ortaya çıkarılabilmesi ve yargılama sürecinin başarılı bir şekilde tamamlanabilmesi amacıyla, aleyhine suç isnat edilen şüpheli veya sanığın hâkim veya mahkeme kararıyla tutukevine konarak özgürlüğünden yoksun bırakılmasıdır. Bu noktada hukuka uygun bir tutuklama kararının hangi hallerde verilebileceği ve tutuklama kararını vermeye yetkili makam önem taşımaktadır. Çünkü tutuklama tedbiri sonuçları ağır olan ve kişinin hürriyetini henüz hakkında karar verilmemişken diğer bir ifadeyle suçlu olduğu kesinleşmemişken kısıtladığından sıkı şartlara tabi tutulmuştur. 2. Tutuklanan Kişinin Hakları Nelerdir? Tutuklama, kişinin hürriyetini kısıtlayan bir karar olması nedeniyle, kanunda sıkı maddi ve şekli koşullara tabi kılınmıştır. Bu nedenle, tutuklama kararı alınırken belirli yasal şartların varlığına ve prosedürlere uyulması gerekmektedir. Kanunda öngörülen herhangi bir gereğin yerine getirilmemesi veya tutuklanan kişinin sahip olduğu hakların kısıtlanması, tutuklamanın hukuka aykırı olması sonucunu doğurabilir ve bu durum tutuklanmaya itiraz edilmesini gerektirebilir. Dolayısıyla, tutuklama sürecinde tutuklanan kişinin haklarına saygı gösterilmesi ve bu hakların eksiksiz bir şekilde sağlanması önemlidir. Tutuklanan kişinin öncelikli hakları aşağıda yer almaktadır. 2.1. Tutuklanma veya Suçlanma Nedenlerini Öğrenme Hakkı Adil yargılanma hakkının bir gereği olarak, tutuklanan kişi tutuklama veya suçlanma nedeni hakkında bilgilendirilmelidir. Bu kapsamda, tutuklanan şüpheli veya sanığa tutuklama nedenleri ve kendisine yöneltilen suç isnadının derhal bildirilmesi gerekmektedir. Bu bilgilendirme işleminin, kişinin özgürlüğü kısıtlandığı sırada derhal yapılması gerekir. Bunun en önemli sebebi ve amacı kişinin hakkındaki suçlamayı tam olarak öğrenmesi ve bu kapsamda savunma hakkını kullanabilmesidir. Bu bilgilendirme yükümlülüğü, savcılık, kolluk kuvvetleri ve mahkeme tarafından yerine getirilmelidir. 2.2. Haklarını Öğrenme Hakkı Şüpheli veya sanık tutuklandığında, tüm hakları kendisine bildirilmeli ve bu haklarını nasıl kullanabileceği konusunda yeterli düzeyde aydınlatılmalıdır. Bu aydınlatma yükümlülüğü, müdafi yardımından yararlanma hakkı, yakınlarına haber verilmesini isteme hakkı, sağlık kontrolü, susma hakkı, gibi tüm hakları kapsamaktadır. Bu aydınlatma yükümlülüğünün derhal yerine getirilmesi gerekmekte olup aksi durum tutuklamanın hukuka aykırı olması sonucunu doğuracaktır. 2.3. Kanıtlara Erişim Hakkı Tutuklanan bir kişinin kanıtlara erişim hakkı, yasal süreç boyunca savunma yapabilmesi için gerekli olan kanıtlara ulaşma hakkını ifade eder. Bu hak, tutuklanan kişinin adil bir şekilde yargılanma hakkının bir parçasıdır. Tutuklanan bir kişinin, kendisine yöneltilen suçlamalarla ilgili olarak toplanan delillere erişim sağlanmalıdır. Bu, savunma ekibinin delilleri incelemesini, iddia edilen suçlamaları reddetmesini veya lehine delilleri sunmasını sağlar. Ayrıca, tutuklanan kişinin savunma stratejilerini belirleyebilmesi ve savunma pozisyonunu güçlendirmesi açısından kanıtlara erişim hakkı son derece önemlidir. 2.4. Avukat Yardımından Yararlanma Hakkı Tutuklu, savunması için istediği avukatı seçme hakkına sahiptir. Ayrıca, tutuklunun avukatı ile haberleşmesine hiçbir koşulda engel olunamaz veya kısıtlanamaz. Tutuklama kararı verilirken avukat bulunması zorunludur ve bu zorunlu müdafilik hallerinden biridir. Tutuklama kararı verilen bir dosya için savunma yapmak son derece önemlidir ve kuvvetli şüphe bulunması nedeniyle bu süreçte profesyonel destek almak son derece önemlidir. Bu hak, tutuklu kişinin adil bir şekilde savunma yapabilmesi ve hukuki süreçte eşit bir şekilde temsil edilmesini sağlamak amacıyla önemlidir. Profesyonel bir avukatın desteği, tutuklu kişinin savunma hakkını güçlendirir ve adil bir yargılama sürecini sağlar. 2.5. Susma Hakkı Susma hakkı, şüpheli veya sanığa tanınan en temel haklardan biridir. Susma hakkı, anayasal bir temele dayanır ve şüpheli veya sanığın ifade özgürlüğü ile yakından ilişkilidir. Bu hak çerçevesinde, şüpheli veya sanık kimlik bilgileri dışında sorulan sorulara cevap vermek zorunda değildir. Anayasamızın 38. Maddesi, susma hakkını düzenlemektedir: Madde 38/5 "Hiç kimse kendisini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz." Bu hakkın varlığı, şüpheli veya sanığa yakalama ve gözaltı anında, ifadesi alınmaya başlanmadan önce hatırlatılmalıdır. Aksi takdirde, yani şüpheli veya sanığın sorulan sorulara cevap vermesi adına zorlanması, tutuklamanın hukuka aykırı olması sonucunu doğurur. Susma hakkının kullanılması, suçu kabul ettiği anlamına gelmez ve aleyhine suçluluk karinesi olarak kullanılamaz. 2.6. Kefaletle (Güvenceyle) Salıverilmeyi İsteme Hakkı Ceza Muhakemeleri Kanunu'nun 109. maddesi, adli kontrol tedbirlerini düzenler ve bu kapsamda bir suç nedeniyle yürütülen soruşturma veya kovuşturma sürecinde, şüpheli veya sanığın tutuklanması yerine alternatif olarak kefaletle serbest bırakılmasına olanak tanır. Madde 109 – Adlî kontrol (1)Bir suç sebebiyle yürütülen soruşturmada, 100 üncü maddede belirtilen tutuklama sebeplerinin varlığı halinde, şüphelinin tutuklanması yerine adlî kontrol altına alınmasına karar verilebilir. (3) Adlî kontrol, şüphelinin aşağıda gösterilen bir veya birden fazla yükümlülüğe tabi tutulmasını içerir: f) Şüphelinin parasal durumu göz önünde bulundurularak, miktarı ve bir defada veya birden çok taksitlerle ödeme süreleri, Cumhuriyet savcısının isteği üzerine hâkimce belirlenecek bir güvence miktarını yatırmak. h) Cumhuriyet savcısının istemi üzerine hâkim tarafından miktarı ve ödeme süresi belirlenecek parayı suç mağdurunun haklarını güvence altına almak üzere aynî veya kişisel güvenceye bağlamak. Kefaletle serbest bırakma, Ceza Muhakemeleri Kanunu'nun 100. maddesi uyarınca tutuklanabilecek şüpheli veya sanıkların belirli koşullar altında geçici olarak serbest bırakılmasını sağlar. Bu karar, suçun ciddiyeti, kaçma riski ve kamu güvenliği gibi faktörlerin değerlendirilmesiyle hakim tarafından verilir. Kefaletle serbest bırakma sürecinde, kişi veya yakınları genellikle bir teminat bedeli öder veya mal varlığına el koyulabilir. Bu teminat, şüphelinin duruşmalara katılma ve yargılama sürecine katılma yükümlülüğünü yerine getirmesini ve kaçmamasını sağlamak amacıyla alınır. Teminat, kişinin yükümlülüklerini yerine getirmesi durumunda geri verilir. Ancak, kişi yargılama sürecine katılmaz veya mahkemeye gelmezse, teminat bedeli kaybedilebilir ve kişi yeniden tutuklanabilir. 2.7. Yakınlarıyla Görüşme Hakkı İnfaz Kanunu’nun 114. maddesine göre soruşturma ve kovuşturma evrelerinde tutuklanmış kişiler tutuldukları kurumun bu husustaki genel düzenine uymak üzere ziyaretçi kabul edebilirler. Ancak soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısı, kovuşturma evresinde hâkim veya mahkeme, soruşturmanın veya davanın selameti bakımından tutuklunun ziyaretçi kabulünü yasaklayabilir veya bu hususta kısıtlamalar koyabilir. Aynı maddenin üçüncü fıkrasına göre de tutukluların yazılı haberleşmeleri ile telefonla görüşmeleri, soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısı, kovuşturma evresinde hâkim veya mahkemesince kısıtlanabilir. Tutuklu kişinin avukatıyla (müdafiyle) olan haberleşmesi ve görüşmeleri kesinlikle engellenemez veya kısıtlanamaz. Bu, temel bir savunma hakkıdır ve hukuki süreçte adil bir şekilde savunma yapabilmesi için tutuklunun avukatıyla etkili bir iletişim kurabilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla, hukuk kurallarına göre, tutuklu kişinin avukatıyla görüşmesine ve haberleşmesine herhangi bir şekilde müdahale edilemez. 2.8. Tutukevindeki Koşullara İlişkin Haklar Tutukevindeki koşulların, insani koşullara ve asgari standartlara uygun olması gerekmektedir. Tutukluların insanlık onuruna saygı gösterilerek barındırılmaları ve sağlıklarının korunması sağlanmalıdır. Özellikle aşırı kalabalık, sağlıksız çevre koşulları ve yetersiz beslenme gibi faktörler, tutukluların sağlığını olumsuz etkileyebilir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, uygun olmayan koşullar altında bulunan tutuklu ve hükümlülerin insan onurunun ihlal edildiğini ve bu durumun insanlık dışı veya onur kırıcı muamele olarak kabul etmektedir. Ayrıca, Mahkeme, bu tür koşulların aşağılayıcı muamele teşkil etmesi nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 3. Maddesi'nde yer alan insanlık dışı ve onur kırıcı muamele yasağının ihlal edildiğine hükmetmektedir. 3. Tutuklama Kararına İtiraz Ceza muhakemeleri kanunu Madde 104 ceza yargılaması sürecinin her aşamasında Tutuklamaya ve tutukluluğun devamına, ilişkin kararlara karşı itiraz edilebileceğini düzenlemiştir. CMK Madde 104 – Şüpheli veya sanığın salıverilme istemleri (1) Soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında şüpheli veya sanık salıverilmesini isteyebilir. (2) Şüpheli veya sanığın tutukluluk hâlinin devamına veya salıverilmesine hâkim veya mahkemece karar verilir. Bu kararlara itiraz edilebilir. (3) Dosya bölge adliye mahkemesine veya Yargıtaya geldiğinde salıverilme istemi hakkındaki karar, bölge adliye mahkemesi veya Yargıtay ilgili dairesi veya Yargıtay Ceza Genel Kurulunca dosya üzerinde yapılacak incelemeden sonra verilir; bu karar re'sen de verilebilir. Bu kapsamda şüpheli veya sanık, yasal temsilcisi, müdafii ve şüpheli veya sanığın eşi tutuklama kararına itiraz edebilir. İtiraz Ceza Muhakemesi Kanununun 268. maddesinde bir kanun yolu olarak düzenlenmiştir. Hâkim veya mahkeme kararına karşı itiraz, kanunun ayrıca hüküm koymadığı hâllerde 35 inci maddeye göre ilgililerin kararı öğrendiği günden itibaren yedi (7) gün içinde kararı veren mercie verilecek bir dilekçe veya tutanağa geçirilmek koşulu ile zabıt kâtibine beyanda bulunmak suretiyle yapılır. (CMK madde 268/1) ÖNEMLİ NOT: 7499 sayılı Kanunun 37 nci maddesiyle 1/6/2024 tarihinde yürürlüğe girmek üzere bu fıkrada yer alan “yedi gün” ibaresi “iki hafta” şeklinde değiştirilmiştir. Bunun yanında tutukluluğun gözden geçirilmesi üzerine verilen tutukluluğun devamı kararlarına da aynı şekilde itiraz edilebilir. Tutuklamanın her aşamasında şüpheli veya sanık tahliyesini isteyebilir. Bu istem üç (3) gün içinde sonuca bağlanmalıdır. (Örgütlü suçlarda bu süre yedi (7) gündür.) Tahliye talebinin reddine ilişkin kararlara da itiraz edebilir. Konuyla ilgili daha detaylı bilgi almak için Tutuklama Nedenleri ve Tutuklamaya İtiraz başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. Haksız Tutuklama Nedeniyle Tazminat Davası Bir koruma tedbiri olan tutuklama da, araçtır ve ancak kanunda öngörülen azami sürelerce uygulanabilir diğer bir ifadeyle geçicidir. Tutuklama bu kapsamda bir ceza değildir ve bir cezalandırma yahut caydırma aracı olarak kullanılmaması gerekir. Tutuklama esas itibariyle en ağır koruma tedbiridir. Zira bu tedbirde suçluluğu henüz kesinleşmemiş bir kişi özgürlüğünden azımsanamayacak bir süre için yoksun bırakılmaktadır. Bu nedenle tutuklama kanunda daha ağır şartlara tabi kılınmıştır. Bu şartlardan birine dahi aykırılık olması durumu ise tutuklamayı hukuka aykırı kılar. Bu kapsamda haksız ve hukuka aykırı olarak özgürlüğünden yoksun bırakılan kişinin devlete karşı tazminat talep hakkı bulunmaktadır. Bu tazminat hakkı, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141. maddesinde düzenlenmiştir; CMK Madde 141- Tazminat istemi (1) Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında; a) Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen, b) Kanunî gözaltı süresi içinde hâkim önüne çıkarılmayan, c) Kanunî hakları hatırlatılmadan veya hatırlatılan haklarından yararlandırılma isteği yerine getirilmeden tutuklanan, d) Kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen, e) Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen, f) Mahkûm olup da gözaltı ve tutuklulukta geçirdiği süreleri, hükümlülük sürelerinden fazla olan veya işlediği suç için kanunda öngörülen cezanın sadece para cezası olması nedeniyle zorunlu olarak bu cezayla cezalandırılan, g) Yakalama veya tutuklama nedenleri ve haklarındaki suçlamalar kendilerine, yazıyla veya bunun hemen olanaklı bulunmadığı hâllerde sözle açıklanmayan, h) Yakalanmaları veya tutuklanmaları yakınlarına bildirilmeyen, i) Hakkındaki arama kararı ölçüsüz bir şekilde gerçekleştirilen, j) Eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı halde elkonulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen, k) Yakalama veya tutuklama işlemine karşı Kanunda öngörülen başvuru imkânlarından yararlandırılmayan, Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler. (2) Birinci fıkranın (e) ve (f) bentlerinde belirtilen kararları veren merciler, ilgiliye tazminat hakları bulunduğunu bildirirler ve bu husus verilen karara geçirilir. (3) Birinci fıkrada yazan hâller dışında, suç soruşturması veya kovuşturması sırasında kişisel kusur, haksız fiil veya diğer sorumluluk hâlleri de dâhil olmak üzere hâkimler ve Cumhuriyet savcılarının verdikleri kararlar veya yaptıkları işlemler nedeniyle tazminat davaları ancak Devlet aleyhine açılabilir. (4) Devlet, ödediği tazminattan dolayı görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle görevini kötüye kullanan hâkimler ve Cumhuriyet savcılarına bir yıl içinde rücu eder. Haksız tutuklama öncelikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5. maddesinde güvence altına alınan “kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı” nı ihlal etmektedir. Bu nedenle söz konusu sözleşmeye dayanılarak tazminat talebi de mümkündür. Kanunda belirtilen koşullar dışında tutuklanan ve tutukluluğun devamına karar verilen, kanuni hakları hatırlatılmadan veya bu haklardan yararlanma isteği yerine getirilmeyen, kanuna uygun olarak tutuklandığı halde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan, tutuklama yasağı söz konusu olmasına rağmen tutuklama kararı verilen kısacası tutuklama tedbiri kanunda öngörülen düzenlemelere aykırı uygulanan kişinin tazminat talep etme hakkı doğacaktır. Talep edilecek tazminat maddi ve manevi tazminat olabilir. Talep Edilebilecek Süre: Tutuklama nedeniyle tazminat davası hukukumuzda belirli koşullara bağlanmıştır. İlk olarak tutuklama nedeniyle tazminat davası karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her halde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunabilir. (CMK m. 142) Talep Edilecek Mercii: Tutuklama nedeniyle tazminat istemi, zarara uğrayanın oturduğu yer ağır ceza mahkemesinde ve eğer o yer ağır ceza mahkemesi tazminat konusu işlemle ilişkili iste ve aynı yerde başka bir ağır ceza dairesi yoksa, en yakın yer ağır ceza mahkemesinde karara bağlanır. Tazminat isteminde bulunan kişinin dilekçesine, açık kimlik ve adresini, zarara uğradığı işlemin ve zararın nitelik ve niceliğini kaydetmesi ve bunların belgelerini eklemesi gereklidir. Söz konusu davada karar duruşmalı olarak verilir. Karara karşı istemde bulunan, Cumhuriyet savcısı veya Hazine temsilcisi, istinaf yoluna başvurabilir. Kararın İcraya Konulması: Söz konusu dava neticesinde tazminata hükmedilmesi halinde tazminata ilişkin mahkeme kararı, kesinleşmeden ve idari başvuru süreci tamamlanmadan icra takibine konulamaz. Dolayısıyla ilgili bedelin ödenmesi için ilk önce idareye başvurmak gereklidir ve kararın kesinleşmesi gerekmektedir. Kesinleşen mahkeme kararında hükmedilen tazminat ile vekâlet ücreti, davacı veya vekilinin davalı idareye yazılı şekilde bildireceği banka hesap numarasına, bu bildirimin yapıldığı tarihten itibaren otuz gün içinde ödenir. Tazminat Talep Edemeyecek Kişiler: Aşağıdaki kişiler tazminat talep edemeyecek kişiler arasında sayılmıştır. (CMK m. 144) Tazminata hak kazanmadığı hâlde, sonradan yürürlüğe giren ve lehte düzenlemeler getiren kanun gereği, durumları tazminat istemeye uygun hâle dönüşenler, Genel veya özel af, şikâyetten vazgeçme, uzlaşma gibi nedenlerle hakkında kovuşturmaya yer olmadığına veya davanın düşmesine karar verilen veya kamu davası geçici olarak durdurulan veya kamu davası ertelenen veya düşürülenler, Kusur yeteneğinin bulunmaması nedeniyle hakkında ceza verilmesine yer olmadığına karar verilenler, Adlî makamlar huzurunda gerçek dışı beyanla suç işlediğini veya suça katıldığını bildirerek gözaltına alınmasına veya tutuklanmasına neden olanlar. Tazminatın Geri Alınması: Kovuşturmaya yer olmadığına ilişkin kararı sonradan kaldırılarak, hakkında kamu davası açılan ve mahkûm edilenlerle, yargılamanın aleyhte yenilenmesiyle beraat kararı kaldırılıp mahkûm edilenlere ödenmiş tazminatların mahkûmiyet süresine ilişkin kısmı, Cumhuriyet savcısının yazılı istemi ile aynı mahkemeden alınacak kararla kamu alacaklarının tahsiline ilişkin mevzuat hükümleri uygulanarak geri alınır. Bu karara itiraz edilebilir. İftira konusunu oluşturan suç veya yalan tanıklık nedeniyle gözaltına alınma ve tutuklama halinde; Devlet, iftira eden veya yalan tanıklıkta bulunan kişiye de rücu eder. 5. Ceza Yargılaması Sürecinde Avukat Bulundurmanın Önemi Hukuki Bilgi ve Deneyim: Ceza yargılaması karmaşık bir süreçtir ve yasal prosedürler, kanunlar ve mahkeme kararları konusunda uzmanlık gerektirir. Bir avukat, bu alanda uzmanlaşmıştır ve şüpheli veya sanığa yasal rehberlik sağlayabilir. Avukatın hukuki bilgi ve deneyimi, müvekkilin haklarını korumasına, savunma stratejisini oluşturmasına ve en iyi savunmayı sunmasına yardımcı olur. Hakların Korunması: Her bireyin adil bir yargılanma hakkı vardır. Bir avukat, müvekkilin haklarını korur ve yasal süreç boyunca bu hakların ihlal edilmesini önler. Avukat, arama, gözaltı, sorgulama ve diğer yasal süreçler sırasında müvekkilin haklarını savunur. Savunma Stratejisi Oluşturma: Avukat, müvekkilin durumunu değerlendirir, kanıtları inceler ve savunma stratejisi oluşturur. Bu strateji, mahkemede müvekkilin lehine olacak şekilde delillerin sunulmasını ve argümanların yapılmasını içerir. Mahkemede Temsil: Avukat, mahkeme önünde müvekkilin temsilcisidir. Mahkeme duruşmalarında, avukat müvekkilin haklarını savunur, tanıkları sorgular, delilleri sunar ve savunma argümanlarını sunar. Bu nedenlerden dolayı, ceza yargılaması sürecinde bir avukatın varlığı önemlidir ve müvekkilin adil bir şekilde temsil edilmesini sağlar. Excerpt: Tutuklanmanız durumunda, avukat tutma hakkınızı kullanabilir, ifade verme sırasında susma hakkınızı hatırlatıp, yargılanma sürecinde adil bir şekilde savunmanızı yapabilmeniz için yasal destek talep edebilirsiniz. Ayrıca, sağlık durumunuzun korunması, haberleşme ve aile ile görüşme haklarınızın güvence altına alınması gibi temel haklarınızın da sağlanmasını talep edebilirsiniz ### Tutuklama Nedenleri ve Tutuklamaya İtiraz Tutuklama, maddi gerçeğin ortaya çıkarılabilmesi ve yargılama sürecinin başarılı bir şekilde tamamlanabilmesi amacıyla, aleyhine suç isnat edilen şüpheli veya sanığın hürriyetinin hakim kararıyla kısıtlanması ve tahdit edilmesidir. Tutuklama tedbiri ceza 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nda düzenlenmiş olup, kişiyi özgürlüğünden yoksun bırakması nedeniyle en ağır koruma tedbiri olarak kabul edilir. Kanun koyucu, bu koruma tedbirinin keyfi olarak uygulanmasını önlemek ve tutuklamanın cezalandırmaya dönüşmemesi için mutlaka uyulması gereken koşulları belirlemiştir. Kanunda belirtilen şartlardan herhangi birinin dahi bulunmaması, tutuklamanın hukuka aykırı olduğunu gösterir. Bu durumda tutuklamaya itiraz edilebilir. Ceza yargılamasının temel prensibi ve hareket noktası masumiyet karinesidir. Bu ilke, aksi ispatlanıncaya kadar sanığın veya şüphelinin suçsuz olarak kabul edilmesini gerektirir. Bu temel prensibi göz ardı ederek verilen tutuklama kararları, koruma tedbiri olmaktan çıkar ve sanık veya şüphelinin tüm savunma haklarını ortadan kaldıran hukuka aykırı bir yargısız infaza dönüşebilir. 1. Tutuklama Nedir? 1.1. Genel Olarak Tanımı Tutuklama, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda düzenlenen koruma tedbirlerinden biridir. Bu kapsamda hâkim kararı gerektirmekte ve geçici olmalıdır. Tutuklamanın koruma tedbiri olması, bir ceza olmadığı anlamına gelmektedir. Zira koruma tedbirleri hakkında henüz kesin bir karar verilmemiş diğer bir deyişle suçlu olduğu kesinleşmemiş şüpheli veya sanık hakkında uygulanır. Koruma tedbirinin amacı verilecek kararın uygulanabilirliğini sağlamak olup örneğin tutuklamada amaç kişinin kaçmasını veya delillerin karartılmasını önlemektir. Tutuklama tedbirinin esas olarak iki amacı bulunmaktadır. Bunlardan biri, şüpheli veya sanığın kaçmasını önlemektir. Diğeri ise delillerin karartılmasının önüne geçmektir. Bu iki amaç esasında gerçeğin ortaya çıkması ve verilecek cezanın infaz edilebilirliğini sağlamaya yöneliktir. Tutuklama kişiyi özgürlüğünden yoksun kılan bir koruma tedbiri olduğundan oldukça ağır şartlara bağlanmıştır. Kanunda aranan şartlardan birinin dahi bulunmaması tutuklamayı hukuka aykırı kılar ve itiraz edilmesi gerekir. Bu yazımızda tutuklama koruma tedbirinde bulunması gereken şartlar detaylı olarak izah edilmeye çalışılacak ve itiraz edilebilecek haller irdelenecektir. Tutuklamanın Araç Olması Tutuklama tedbiri, delillerin karartılması veya kaçma ihtimali bulunan şüphelinin özgürlüğünün kanunda belirlenen şartlar dahilinde hakim kararıyla geçici olarak kısıtlanmasıdır. Bu önlem, maddi gerçeğin ortaya çıkarılabilmesi, yargılama sürecinin başarılı bir şekilde tamamlanabilmesi ve yargılama sonucunda verilebilecek kararın uygulanabilmesi amacıyla alınır. Bu nedenle, tutuklama bir araç olarak kullanılır. Tutuklamanın Orantılı (Ölçülü) Olması Tüm koruma tedbirlerinde olduğu gibi, tutuklamanın da ölçülü olması önemlidir. Tutuklama sonuçları en ağır koruma tedbiri olduğundan, ölçülülük ilkesinin her zaman gözetilmesi ve başka bir koruma tedbirine başvurularak tutuklama ile ulaşılmak istenen amaca ulaşılabiliyorsa tutuklama kararı verilmemesi gerekir. Bu şekilde, şüphelinin hakları korunarak adil bir yargılama süreci sağlanabilir. Tutuklamanın Geçiciliği Tutuklama, ceza değil koruma tedbiri olduğundan geçicidir. Davanın düşmesi, kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesi, beraat kararı verilmesi veya tutuklama sebeplerinin ortadan kalkması gibi durumlarda tutuklama sona erer. Bu durumlar, şüphelinin masumiyet karinesine dayanarak özgürlüğüne geri dönmesini sağlar ve tutuklamanın geçici olduğunu vurgular. Tutuklamanın Görünüşte Haklı Olması Tutuklama kararı verilebilmesi için kanunda kuvvetli suç şüphesinin bulunması aranmıştır. Bu kapsamda kuvvetli suç şüphesinin varlığı halinde tutuklama tedbirinde görünüşte haklılık sağlanmaktadır. Kuvvetli suç şüphesi, kişinin söz konusu suçu işlediği konusunda ciddi kanaat uyandıracak somut delillerin varlığı anlamına gelir. Bu deliller, tutuklama kararının verilmesini gerektirecek derecede güçlü ve ikna edici olmalıdır. 1.2. Ceza Muhakemeleri Kanununda Tutuklama Tutuklama, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 100. maddesi ve devamı maddelerinde koruma tedbirleri başlığı altında düzenlenmiştir. Kanunda, tutuklama ile ilgili özellikle detaylı düzenlemelere yer verilmiş ve tutuklama kararı verilebilecek haller kapsamlı bir şekilde açıklanmıştır. Bu düzenlemeler, tutuklamanın ancak belirli koşulların varlığında ve yasal prosedürlere uygun olarak gerçekleştirilebileceğini belirtir. Tutuklamanın hukuki çerçevesi, şüphelinin ve sanığın haklarını korumak ve adil bir yargılama sürecini temin etmek amacıyla belirlenmiştir. Bu nedenle, tutuklama kararlarının kanuni şartlara uygunluğu titizlikle değerlendirilmelidir. 1.3. Tutuklamaya Alternatif Tedbirler Tutuklamaya alternatif bir tedbir olan adli kontrol tedbiri, belirli koşullar altında şüpheli veya sanığı bir veya birden çok yükümlülüğe tabi kılar. Eğer tutuklama ile ulaşılmak istenen amaca adli kontrol tedbiri ile ulaşılabiliyorsa, tutuklama kararı verilmeyecektir. Adli kontrol tedbiri, şüphelinin veya sanığın hareketlerini sınırlamak veya izlemek amacıyla çeşitli önlemleri içerebilir. Örneğin, kişinin belli günlerde adli mercilere imza atması veya şehir dışına çıkışının yasaklanması gibi yükümlülükler adli kontrol tedbirine örnek olarak verilebilir. Tutuklamanın alternatifi olan bu tedbir, tutuklama sebeplerinin varlığına dayanarak adli kontrol kararı için de yeterli olacaktır. Bu şekilde, şüphelinin veya sanığın özgürlüğü korunurken aynı zamanda adil bir yargılama süreci sağlanmış olur. 2. Tutuklama Sebepleri ve Şartları Tutuklama nedenleri Ceza Muhakemeleri Kanunun 100. Maddesinde düzenlenmiş olup, genel olarak tutuklama kararı verilebilmesi için üç koşul aranmaktadır. Bunlar, kuvvetli suç şüphesi, tutuklama sebebinin varlığı ve ölçülülüktür. 2.1. Kuvvetli Suç Şüphesinin Varlığı Şüpheli veya sanık hakkında tutukluluk kararı verilebilmesi için mutlaka kuvvetli suç şüphesi bulunmalıdır. Bu kapsamda, tutuklama kararı verilebilmesi için kişinin suçu işlediğine dair ciddi kanaat uyandıracak somut delillerin varlığı gerekir. Tutuklama geçici bir tedbir niteliğinde olduğundan, somut delillerin varlığı hükmün oluşturulması noktasındaki kesin kanaat kadar olmamakla birlikte mümkün olduğunca o yoğunluğa yakın olmalıdır. Ancak hakim, bu kararı verirken bile mutlaka kişinin suçlu olmama ihtimalini de gözetmelidir, zira tutuklama bir ceza olmayıp hüküm bu aşamada henüz kurulmamıştır. Bu nedenle, adil bir yargılama süreci ve masumiyet karinesinin korunması açısından hakimin bu dengede hareket etmesi önemlidir. 2.2. Tutuklama Nedenlerinin Varlığı Kuvvetli suç şüphesinin varlığı yeterli olmayıp, bir tutuklama sebebinin varlığı gerekmektedir. Tutuklama sebepleri, şüpheli veya sanığın kaçma şüphesinin bulunması ve delilleri karartma şüphesinin olması olarak belirtilmiştir. Karar verilmesi için bu iki nedenden birinin varlığı yeterlidir. Bu sebeplerden birinin mevcut olması, tutuklama kararının haklılığını desteklemektedir. 2.2.1. Kaçma Şüphesi Kaçma şüphesi, tutuklama kararı verilebilmesi için kaçma şüphesi bulunması önemli bir neden olarak kabul edilir. Bu şüphe, şüphelinin veya sanığın yargılama sürecinden kaçma olasılığına dair bir endişeyi ifade eder. Ancak, bu endişenin soyut bir varsayıma dayanmaması gerekir; somut ve objektif olgulara dayanmalıdır. Örneğin, şüphelinin veya sanığın yurt dışına uçak bileti satın alması, kaçma şüphesini oluşturabilecek bir somut olgudur. Ayrıca, olay yerinden kaçması veya izini kaybettirmesi, soruşturma sürecinde rutin hayatını değiştirerek evine ve işine gitmemesi, uzun süre aranması gibi durumlar da kaçma şüphesini artırabilir. Bu tür somut deliller, hakimin tutuklama kararı verirken kaçma şüphesini değerlendirmesine ve kanaat oluşturmasına yardımcı olur. Bu şekilde, tutuklama kararının adil ve hukuka uygun bir şekilde alınmasını sağlar. 2.2.2. Delilleri Karartma (Yok Etme, Gizleme veya Değiştirme) Şüphesi Delilleri karartma şüphesi tutuklama sebeplerinden biridir, ancak bu şüphenin somut delillere dayanması gerekmektedir. Yani, sadece soyut bir varsayıma veya genel bir kanaate dayanarak tutuklama kararı vermek mümkün değildir. Bu nedenle, tutuklama kararı verilirken delilleri karartma endişesini haklı çıkaracak somut olguların varlığına ihtiyaç vardır. Bu şüpheyi destekleyecek bazı temel durumlar şunlardır: Kanıtların Yok Edilmesi: Şüpheli veya sanık, suçla ilişkilendirilebilecek herhangi bir materyali yok etmeye çalışabilir. Bu, evrakların yakılması, dijital verilerin silinmesi veya önemli belgelerin imha edilmesi gibi yöntemlerle gerçekleştirilebilir. Kanıtların Gizlenmesi: Şüpheli veya sanık, suçla ilişkilendirilebilecek belgeleri veya diğer kanıtları gizlemeye çalışabilir. Bu, kanıtın saklanması veya diğer kişilerden uzak tutulmasıyla olabilir. Kanıtların Değiştirilmesi: Şüpheli veya sanık, mevcut kanıtları değiştirerek suçla ilişkilendirilebilecek durumu değiştirmeye çalışabilir. Bu, belgelerin sahte belgelerle değiştirilmesi veya diğer kanıtların manipüle edilmesiyle gerçekleştirilebilir. Bu tür somut örnekler, hakimin tutuklama kararı verirken delilleri karartma şüphesini değerlendirmesine ve hukuka uygun bir karar vermesine yardımcı olur. 2.2.3. Tutuklama Sebebi Varsayılan Katalog Suçlar Ceza Muhakemesi Kanunu’nda genel olarak yukarıda açıkladığımız iki tutuklama sebebi sayılmış olmakla birlikte belirli suçlar bakımından tutuklama sebebinin varsayıldığı ifade edilmiştir. Bu suçlara “katalog suçlar” denilmektedir. CMK Madde 100/ 3 …. Aşağıdaki suçların işlendiği hususunda somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni var sayılabilir.. Madde metninden de anlaşılacağı üzere, katalog suçların varlığı halinde tutuklama kararı verilmesi şart değildir. Hâkim kararı verirken tutuklama sebeplerinin varlığına dair yine bir araştırma yapacaktır. Ancak bu suçların varlığı tutuklama sebeplerinin varlığına ilişkin güçlü bir işarettir denebilir. Dolayısıyla hâkim tutuklama sebebinin olduğu sonucunda daha basit bir araştırma ile ulaşabilir. Söz konusu suçlar şunlardır: Soykırım ve insanlığa karşı suçlar Kasten öldürme İşkence Cinsel saldırı Çocukların cinsel istismarı Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti. Suç işlemek amacıyla örgüt kurma. Devletin güvenliğine karşı suçlar Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun’da tanımlanan silah kaçakçılığı suçları. Bankalar Kanunu’nun 22. maddesinin (3) ve (4) numaralı fıkralarında tanımlanan zimmet suçu. Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nda tanımlanan ve hapis cezasını gerektiren suçlar. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun 68 ve 74. m. de tanımlanan suçlar. Orman Kanunu’nun 110. maddesinin dört ve beşinci fıkralarında tanımlanan kasten orman yakma suçları. 3. Tutuklama Kararı Verilemeyen Haller Tutuklama kararı verilebilmesi için tutuklama yasağı olmaması gerekir. Ceza Muhakemeleri kanunun 100/4 madde sinde tutuklama kararı verilemeyecek durumlar net bir şekilde ifade edilmiştir. CMK madde 100/4 Sadece adlî para cezasını gerektiren suçlarda veya vücut dokunulmazlığına karşı kasten işlenenler hariç olmak üzere hapis cezasının üst sınırı iki yıldan fazla olmayan suçlarda tutuklama kararı verilemez. Örneğin sadece adli para cezasını gerektiren veya öngörülen hapis cezasının üst sınırı iki yılı aşmayan suçlar söz konusuysa tutuklama kararı vermek hukuka aykırıdır. 4. Tutuklama Kararı 4.1. Soruşturma Aşamasında Tutuklama Kararı Tutuklama kararı kovuşturma aşamasında verilebileceği gibi soruşturma aşamasında da verilebilir. Soruşturma aşamasında tutuklama kararı Cumhuriyet savcısının talebi üzerine sulh ceza hâkimi tarafından verilecektir. Soruşturma evresinde esasında yönetici Cumhuriyet savcısı olduğundan talepte bulunacak olan da Cumhuriyet savcısıdır. Dolayısıyla bu aşamada hâkimin kendiliğinden tutuklama kararı vermesi mümkün değildir. Diğer yandan, soruşturma aşamasında savcı adli kontrol tedbir etmişse hâkim yine tutuklama kararı veremeyecektir. 4.2. Kovuşturma Aşamasında Tutuklama Kararı Kovuşturma evresinde ise artık gerek Cumhuriyet savcısının talebi üzerine gerekse de resen tutuklama kararı verilebilecektir. Tutuklama kararı verildiğinde mutlaka, yukarıda saydığımız nedenlerin ve kuvvetli suç şüphesinin oluştuğunun gerekçeli bir şekilde izah edilmesi gerekir. Ayrıca kanun gereği ölçülülük ilkesi bağlamında adli kontrol tedbirinin niçin yetersiz kaldığı da açıklanmalıdır. 4.3. İstinaf ve Temyiz Aşamasında Tutuklama Kararı Temyiz mahkemesinde yeni deliller sunulması mümkün olmadığından bu aşamada tutuklama kararı verilemeyecektir. Ancak istinaf aşamasında bilgi ve belge sunmak mümkün olup gerekirse ek delil de sunulabilecek olduğundan tutuklama kararı vermek mümkündür. Yeni delillerle birlikte kuvvetli suç şüphesi oluşmuşsa ve tutuklama sebebi de varsa istinafta tutuklama kararı verilebilir. 5. Tutukluluk Süresi 5.1. Savcılık Soruşturması Aşamasında Tutukluluk Süresi Soruşturma evresinde tutukluluk süresi, ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işler bakımından altı ayı, ağır ceza mahkemesinin görevine giren işler bakımından ise bir yılı geçemez. Ancak Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar, Terörle Mücadele Kanunu kapsamındaki suçlar ve toplu olarak işlenen suçlar için soruşturma aşamasındaki tutukluluk süresi gerekçe gösterilerek altı ay daha uzatılabilir ve toplamda en fazla bir yıl altı ay tutukluluk süresi uygulanabilir. (CMK madde 102/4) 5.2. Asliye Ceza Mahkemesinde Tutukluluk Süresi Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerekçeleri gösterilerek altı ay daha uzatılabilir ve toplamda en fazla bir yıl altı ay tutukluluk süresi uygulanabilir. (CMK Madde 102/1) 5.3. Ağır Ceza Mahkemesinde Tutukluluk Süresi Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek üç yıl daha uzatılabilir. Bu haliyle ağır ceza mahkemelerinin görevine giren suçlar bakımından tutukluluk süresi en çok 5 yıldır. (CMK Madde 102/2) 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar ile 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlarda tutukluk süresi toplamda 7 yılı geçmemek üzere beş yıla kadar uzatılabilir. (CMK Madde 102/2) 5.4. Terörle Mücadele Kanunu Kapsamında Tutukluluk Süresi Terörle Mücadele Kanunu kapsamındaki suçlarda, tutukluluk süresi beş yıl daha uzatılabilir ve toplamda en fazla 7 yıllık tutukluluk süresi uygulanabilir. Bu hüküm, terörle mücadelede etkin bir şekilde soruşturma ve kovuşturma süreçlerinin yürütülmesini sağlamak amacıyla getirilmiştir. (CMK Madde 102/2) 6. Yakalama ve Gözaltı Tedbirleri İle Tutuklama Arasındaki Farklar Tutuklama Ceza Muhakemesi Kanununda öngörülmüş en ağır koruma tedbiridir zira kişi hakkında henüz hüküm kesinleşmeden ve diğer bir ifadeyle kişi ceza almadan tutukevine konmakta ve özgürlüğü azımsanamayacak bir süre boyunca kısıtlanmaktadır. Koruma tedbirlerinde ölçülülük ilkesi hâkim ve cumhuriyet savcısı bakımından sürekli gözetlenmesi gereken bir husustur. Bu kapsamda gözaltı, yakalama ve adli kontrol tedbirlerinin yeterli olduğu durumlarda tutuklama tedbirine başvurulamaz. Ayrıca tutuklama koruma tedbirine başvurulabilmesi için kişinin suçu işlediğine dair artık kuvvetli şüphe olması gerekmektedir. Kuvvetli şüphe kişinin suçu işlediğine dair ciddi bir kanaat taşınması ve somut delillerin varlığının buna işaret etmesi demektir. Tutuklamaya kuvvetli suç şüphesi altında olan kişinin kaçmasını yahut delilleri karartmasını önlemek için başvurulmaktadır. Ayrıca tutuklama için mutlaka hâkim kararı gerekmekte olup hakim kararı olmaksızın kişi tutuklanamaz. Yakalama ve gözaltı tedbirlerine ilişkin detaylı bilgi için Yakalama ve Gözaltına Alma Nedir? başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 7. Tutuklamaya İtiraz Ceza muhakemeleri kanunu Madde 104 ceza yargılaması sürecinin her aşamasında Tutuklamaya ve tutukluluğun devamına, ilişkin kararlara karşı itiraz edilebileceğini düzenlemiştir. CMK Madde 104 – Şüpheli veya sanığın salıverilme istemleri (1) Soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında şüpheli veya sanık salıverilmesini isteyebilir. (2) Şüpheli veya sanığın tutukluluk hâlinin devamına veya salıverilmesine hâkim veya mahkemece karar verilir. Bu kararlara itiraz edilebilir. (3) Dosya bölge adliye mahkemesine veya Yargıtaya geldiğinde salıverilme istemi hakkındaki karar, bölge adliye mahkemesi veya Yargıtay ilgili dairesi veya Yargıtay Ceza Genel Kurulunca dosya üzerinde yapılacak incelemeden sonra verilir; bu karar re'sen de verilebilir. 7.1. Tutuklama Kararına Kimler İtiraz Edebilir? Şüpheli veya sanık: Tutuklanan kişi doğrudan tutuklama kararına itiraz edebilir. Müdafi: Şüpheli veya sanığın avukatı da tutuklama kararına itiraz edebilir. Yasal Temsilci: Şüphelinin veya sanığın kayyımı, vasisi veya velisi, onların açık arzusu olmaksızın tutuklama kararına itiraz edebilir. Eş: Tutuklanan kişinin eşi de tutuklama kararına itiraz edebilir. 7.2. Tutuklama Kararına İtiraz Süresi Şüpheli veya Sanık hakkında tutuklama kararı verilmesi halinde itiraz kanun yoluna başvurulabilir (CMK madde 267) Hâkim veya mahkeme kararına karşı itiraz, kanunun ayrıca hüküm koymadığı hâllerde 35 inci maddeye göre ilgililerin kararı öğrendiği günden itibaren yedi (7) gün içinde kararı veren mercie verilecek bir dilekçe veya tutanağa geçirilmek koşulu ile zabıt kâtibine beyanda bulunmak suretiyle yapılır. (CMK madde 268/1) ÖNEMLİ NOT: 7499 sayılı Kanunun 37 nci maddesiyle 1/6/2024 tarihinde yürürlüğe girmek üzere bu fıkrada yer alan “yedi gün” ibaresi “iki hafta” şeklinde değiştirilmiştir. 7.3. Tutuklamaya İtiraz Kararının İncelenme Usulü Kararına itiraz edilen hâkim veya mahkeme, itirazı yerinde görürse kararını düzeltir; yerinde görmezse en çok üç gün içinde, itirazı incelemeye yetkili olan mercie gönderir. (CMK Madde 268/2) İtirazı incelemeye yetkili merciler CMK Madde 268/3 te gösterilmiştir: Sulh ceza hâkimliği kararlarına yapılan itirazların incelenmesi; Birden fazla sulh ceza hâkimliğinin bulunması hâlinde, numara olarak kendisini izleyen hâkimliğe yapılır. Ağır ceza mahkemesinin bulunmadığı yerlerde tek sulh ceza hâkimliği varsa, yargı çevresinde görev yaptığı ağır ceza mahkemesinin bulunduğu yerdeki sulh ceza hâkimliğine yapılır. Ağır ceza mahkemesinin bulunduğu yerlerde tek sulh ceza hâkimliği varsa, en yakın ağır ceza mahkemesinin bulunduğu yerdeki sulh ceza hâkimliğine aittir. Sulh ceza hâkimliğinin tutuklama ve adli kontrole ilişkin verdiği kararlara karşı yapılan itirazların incelenmesi; Yargı çevresinde bulunduğu asliye ceza mahkemesi hâkimine aittir. İtirazı incelemeye yetkili mercilerin farklı olduğu hâllerde, itirazların gecikmeksizin incelenmesi amacıyla, kararına itiraz edilen sulh ceza hâkimliği tarafından gerekli tedbirler alınır. Sulh ceza hâkimliği işleri, asliye ceza hâkimi tarafından görülüyorsa itirazı inceleme yetkisi ağır ceza mahkemesi başkanına aittir. Asliye ceza mahkemesi hâkimi tarafından verilen kararlara yapılacak itirazların incelenmesi; Yargı çevresinde bulundukları ağır ceza mahkemesince yapılır. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen kararlara yapılacak itirazların incelenmesi; Mahkeme ile başkanı tarafından verilen kararlar hakkındaki itirazların incelenmesi, o yerde ağır ceza mahkemesinin birden çok dairesinin bulunması hâlinde, numara olarak kendisini izleyen daireye; son numaralı daire için birinci daireye; o yerde ağır ceza mahkemesinin tek dairesi varsa, en yakın ağır ceza mahkemesine aittir. Naip hâkim kararlarına yapılacak itirazların incelenmesi; Mensup oldukları ağır ceza mahkemesi başkanına, istinabe olunan mahkeme kararlarına karşı yukarıdaki bentlerde belirtilen esaslara göre bulundukları yerdeki mahkeme başkanı veya mahkemeye aittir. Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairelerinin Kararları İle Yargıtay Ceza Dairelerinin Esas Mahkeme Olarak Baktıkları Davalarda Verdikleri Kararlara Yapılan İtirazlarda İnceleme; Üyenin kararını görevli olduğu dairenin başkanı, daire başkanı ile ceza dairesinin kararını numara itibarıyla izleyen ceza dairesi; son numaralı daire söz konusu ise birinci ceza dairesi inceler. 7.4. Tutukluluğun Gözden Geçirilmesi Üzerine Verilen Tutukluluğun Devamı Kararlarına İtiraz Soruşturma evresinde tutukluluğun incelenmemesi; Şüphelinin tutukevinde bulunduğu süre içinde ve en geç otuzar günlük süreler itibarıyla tutukluluk hâlinin devamının gerekip gerekmeyeceği hususunda, Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkimi tarafından 100 üncü madde hükümleri göz önünde bulundurularak, şüpheli veya müdafii dinlenilmek suretiyle karar verilir. (CMK Madde 108/1) Kanunda ayrıca soruşturma evresi için Cumhuriyet savcısına tutuklamanın artık gereksiz olduğu sonucuna varması halinde kendi takdiri ile tutuklunun salıverilmesine karar verme yetkisi tanınmıştır. Ancak bu husus sadece soruşturma evresi yani henüz yargılama aşaması başlamamışken söz konusu olabilir. Zira soruşturma aşamasının yöneticisi Cumhuriyet savcısı olup tutuklamanın bu aşamada gereksiz kaldığını takdir edecek de odur. Kovuşturma Evresinde Tutukluluğun İncelenmesi; Kovuşturma yani yargılama aşamasında da yine otuzar günlük sürelerle bu denetimin yapılmasının yanı sıra yapılacak her duruşmada yine de bu hususun gözden geçirilmesi gerekir. Bu kararlara da itiraz edilebilir. (CMK m.108/2). 7.5. Tahliye Talebi Tutuklamanın her aşamasında şüpheli veya sanık tahliyesini isteyebilir. Bu istem üç (3) gün içinde sonuca bağlanmalıdır. (Örgütlü suçlarda bu süre yedi (7) gündür.) Tahliye talebinin reddine ilişkin kararlara da itiraz edebilir. 8. Avukat ve Müdafi Bulundurma Hakkı Müdafii esasında avukat anlamına gelmekte olup ceza muhakemesi hukukunda şüpheli veya sanığın avukatına müdafii denmektedir. Ceza Muhakemesi Kanunu Müdafi bulundurmayı detaylı şekilde düzenlemiştir. CMK Madde 150 – Müdafiin görevlendirilmesi (1) Şüpheli veya sanıktan kendisine bir müdafi seçmesi istenir. Şüpheli veya sanık, müdafi seçebilecek durumda olmadığını beyan ederse, istemi halinde bir müdafi görevlendirilir. (2) Müdafii bulunmayan şüpheli veya sanık; çocuk, kendisini savunamayacak derecede malul veya sağır ve dilsiz ise, istemi aranmaksızın bir müdafi görevlendirilir. (3) Alt sınırı beş yıldan fazla hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı yapılan soruşturma ve kovuşturmada ikinci fıkra hükmü uygulanır. (4) Zorunlu müdafilikle ilgili diğer hususlar, Türkiye Barolar Birliğinin görüşü alınarak çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir. Ayrıca 01.06.2005 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan Yakalama, Gözaltına Alma Ve İfade Alma Yönetmeliği yakalama ve gözaltı durumlarında müdafi bulundurulmasını detaylı şekilde düzenlemiştir. Madde 20 – Müdafi Tayini Şüpheli veya sanık, soruşturma ve kovuşturmanın her aşamasında bir veya birden fazla müdafiîn yardımından yararlanabilir; kanunî temsilcisi varsa, o da şüpheliye veya sanığa müdafi seçebilir. Soruşturma evresinde, ifade almada en çok üç müdafi hazır bulunabilir. Soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında müdafiîn, şüpheli veya sanıkla görüşme, ifade alma veya sorgu süresince yanında olma ve hukukî yardımda bulunma hakkı engellenemez, kısıtlanamaz. Şüpheli veya sanık, müdafi seçebilecek durumda olmadığını beyan ederse, talebi hâlinde baro tarafından bir müdafi görevlendirilir. Şüpheli veya sanık onsekiz yaşını doldurmamış ya da sağır veya dilsiz veya kendisini savunamayacak derecede malûl olur ve bir müdafiî de bulunmazsa talebi aranmaksızın bir müdafi görevlendirilir. Üst sınırı en az beş yıl hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı yapılan soruşturma ve kovuşturmada şüpheli veya sanığın talebi aranmaksızın bir müdafi görevlendirilir. Ceza yargılaması sürecinde avukat bulundurmanın önemi; Hukuki Bilgi ve Deneyim: Ceza yargılaması karmaşık bir süreçtir ve yasal prosedürler, kanunlar ve mahkeme kararları konusunda uzmanlık gerektirir. Bir avukat, bu alanda uzmanlaşmıştır ve şüpheli veya sanığa yasal rehberlik sağlayabilir. Avukatın hukuki bilgi ve deneyimi, müvekkilin haklarını korumasına, savunma stratejisini oluşturmasına ve en iyi savunmayı sunmasına yardımcı olur. Hakların Korunması: Her bireyin adil bir yargılanma hakkı vardır. Bir avukat, müvekkilin haklarını korur ve yasal süreç boyunca bu hakların ihlal edilmesini önler. Avukat, arama, gözaltı, sorgulama ve diğer yasal süreçler sırasında müvekkilin haklarını savunur. Savunma Stratejisi Oluşturma: Avukat, müvekkilin durumunu değerlendirir, kanıtları inceler ve savunma stratejisi oluşturur. Bu strateji, mahkemede müvekkilin lehine olacak şekilde delillerin sunulmasını ve argümanların yapılmasını içerir. Mahkemede Temsil: Avukat, mahkeme önünde müvekkilin temsilcisidir. Mahkeme duruşmalarında, avukat müvekkilin haklarını savunur, tanıkları sorgular, delilleri sunar ve savunma argümanlarını sunar. Bu nedenlerden dolayı, ceza yargılaması sürecinde bir avukatın varlığı önemlidir ve müvekkilin adil bir şekilde temsil edilmesini sağlar. 9. Sıkça Sorulan Sorular Soruşturma Evresinde Tutuklama Süresi En Fazla Ne Kadardır? Soruşturma evresinde tutukluluk süresi, ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işler bakımından altı ayı, ağır ceza mahkemesinin görevine giren işler bakımından ise bir yılı geçemez.Ancak Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar, Terörle Mücadele Kanunu kapsamındaki suçlar ve toplu olarak işlenen suçlar için soruşturma aşamasındaki tutukluluk süresi gerekçe gösterilerek altı ay daha uzatılabilir ve toplamda en fazla bir yıl altı ay tutukluluk süresi uygulanabilir. (CMK madde 102/4) Asliye Ceza Mahkemesinde Tutukluluk Süresi En Fazla Ne Kadardır? Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerekçeleri gösterilerek altı ay daha uzatılabilir ve toplamda en fazla bir yıl altı ay tutukluluk süresi uygulanabilir. (CMK Madde 102/1) Ağır Ceza Mahkemesinde Tutukluluk Süresi En Fazla Ne Kadardır? Ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde, tutukluluk süresi en çok iki yıldır. Bu süre, zorunlu hallerde, gerekçesi gösterilerek üç yıl daha uzatılabilir. Bu haliyle ağır ceza mahkemelerinin görevine giren suçlar bakımından tutukluluk süresi en çok 5 yıldır. (CMK Madde 102/2)5237 sayılı Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar ile 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlarda tutukluk süresi toplamda 7 yılı geçmemek üzere beş yıla kadar uzatılabilir. (CMK Madde 102/2) Terörle Mücadele Kanunu Kapsamında Tutukluluk Süresi En Fazla Ne Kadardır? Terörle Mücadele Kanunu kapsamındaki suçlarda, tutukluluk süresi beş yıl daha uzatılabilir ve toplamda en fazla 7 yıllık tutukluluk süresi uygulanabilir. Bu hüküm, terörle mücadelede etkin bir şekilde soruşturma ve kovuşturma süreçlerinin yürütülmesini sağlamak amacıyla getirilmiştir.  (CMK Madde 102/2) Tutuklama Nedeniyle İş Akdim Fesh Olunur Mu? İş Kanunu’nun 25. maddesinin IV numaralı paragrafında işçinin gözaltına alınması veya tutuklanması halinde devamsızlığın aynı kanunun 17. maddesinde öngörülen ihbar sürelerini aşması durumunda işverene haklı sebeple fesih imkânı tanımıştır. Bu durumda tutuklanma nedeniyle iş akdiniz hemen feshedilemez öncelikle askıdadır. Ancak devamsızlık süreleriniz İş Kanunu’nun 17. maddesinde düzenlenen ihbar sürelerini aşmışsa bu işverene haklı sebeple fesih imkânı tanımaktadır. Bu süreler altı aydan az kıdemi olan işçi için iki hafta, altı ay ile bir buçuk yıl arası kıdemi olan işçi için dört hafta, bir buçuk yıl ile üç yıl arası kıdemi olan işçi için altı hafta ve üç yıldan fazla kıdemi olan işçi için sekiz haftadır. İfade ve Sorgu Arasındaki Fark Nedir? İfade ve sorgu temelde aynı şey olsa da işlemi uygulayan makamlar yönünden farklılık göstermektedir. İfade, şüphelinin soruşturma aşamasında kolluk görevlileri veya Cumhuriyet savcısı tarafından isnat edilen suçla ilgili dinlenmesi demektir. Sorgu ise, şüpheli veya sanığın hâkim veya mahkemece isnat edilen suçla ilgili olarak dinlenmesidir. İfade Vermeye Gitmezsem Tutuklanır Mıyım? İfade vermeye gidilmezse kişi hakkında zorla getirme veya yakalama kararı çıkartılabilir. Ancak bu durumda kişinin en geç 24 saat içerisinde ifadesinin alınması gerekir. Dolayısıyla ifade vermeye gitmeme bir tutuklama sebebi olmayıp tutuklama için ancak aranan şartlar gerçekleşmişse kanunda öngörülen şekilde tutuklama kararı verilmesi gerekir. Savcılıkta Veya Karakolda İfade Verirken Nelere Dikkat Etmeliyim? İfade alınırken kimlik tespiti sırasında kişinin kimliği ile ilgili sorulara cevap vermesi bir zorunluluktur. Ancak suç isnadı ve suçla ilgili sorulara cevap vermeniz zorunlu değildir. Buna “susma hakkı” denmektedir. Kişiye ifadesi alınmadan önce susma hakkı da hatırlatılır. İfade alınmadan önce müdafiden yararlanma hakkı da hatırlatılır. İfade alınırken bir avukat yardımından yararlanmak faydalı olacaktır. İfade sonrası imzalanacak tutanak imzalanırken dikkatli olunmalı ve ifadede yer almayan hususların tutanakta yer alması halinde tutanak imzalanmamalıdır. Savcılık ve kollukta verilen ifade avukat ile birlikte verilmedikçe delil değerinin olması için mahkeme huzurunda kabul edilmiş olması gerekmektedir. Şüpheli Veya Sanık Olarak İfade Vermek Adli Sicile İşler Mi? İfade vermek adli sicile işleyecek bir husus değildir. Kişi hakkında yakalama ve gözaltına alma kararı verilmesi halinde ise bu durum kolluk tarafından tutulan bir adli sisteme işler. Ancak bu hususların adli sicil kaydına hiçbir etkisi bulunmamaktadır. Adli sicil kaydına kesinleşmiş ceza ve güvenlik tedbirleri işlemektedir. Karakolda Verilen İfade Geçerli Midir? Karakolda alınan ifade hukuka aykırı herhangi bir durum, kötü muamele, tehdit, şantaj olmadığı sürece geçerli sayılmaktadır. Ancak ifade kişinin avukatı olmaksızın alınmışsa delil olarak yargılama aşamasında dikkate alınabilmesi için kişinin bu ifadelerini mahkeme huzurunda kabul etmesi gerekmektedir. Excerpt: Tutuklama, maddi gerçeğin ortaya çıkarılabilmesi ve yargılama sürecinin başarılı bir şekilde tamamlanabilmesi amacıyla, aleyhine suç isnat edilen şüpheli veya sanığın hürriyetinin hakim kararıyla kısıtlanması ve tahdit edilmesidir ### Yakalama ve Gözaltına Alma Nedir? Yakalama ve gözaltına alma 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda düzenlenmiş koruma tedbirlerinden olup bu tedbirlerin uygulanabilmesi için kanunda belirtilen şartların yerine getirilmesi gerekmektedir. Koruma tedbirleri, hâkimin vereceği kararın etkin bir şekilde uygulanmasını amaçlamaktadır. Başka bir deyişle verilecek kararın kâğıt üstünde kalmasına engel olur. Bu kapsamda koruma tedbirleri; hâkimin henüz nihai kararını vermeden önce, yani kişinin suçlu olduğu henüz kesinleşmeden önce, bireylerin haklarını kısıtlayan ve bu sebeple geçici ve genel olarak hâkim kararı gerektiren tedbirlerdir. Bu yazımızda, bu tedbirlerin kanuni şartları ve bu tedbirlere nasıl itiraz edilebileceği ele alınacaktır. 1. Yakalama Kararı (Tedbiri) Şüpheli ve sanık, aynı kişiyi ifade eder ve soruşturma evresinde, yani kamu davası açılmadan önce hakkında soruşturma başlatılan kişiye "şüpheli" denir. Kamu davası açıldıktan sonra, yani kovuşturma aşamasında bu kişi "sanık" ismini alır. Bu bağlamda, yakalama tedbiri şüpheli veya sanık hakkında başvurulabilir. Yakalama, şüpheli veya sanığın denetim altına alınması anlamına gelir ve uygulandığı anda son bulur. Yakalama sonrasında bu tedbir, başka bir tedbire dönüşebilir. Yakalama ve gözaltı tedbirleri, muhteviyatı itibariyle şüpheli veya sanığın seyahat özgürlüğünü kısıtlamaktadır. Bu nedenle, yakalama ve gözaltı tedbirlerinin şüpheli veya sanığa uygulanabilmesi için kanun sıkı şartlar koymuş olup, herhangi bir usul hatası dahi söz konusu tedbirlerin hukuka aykırı uygulanması ve itiraz hakkının doğmasına sebep olur. Yakalama, uygulanması son bulan bir tedbirdir; çoğunlukla kişi gözaltına alındığından, bu iki tedbir genellikle birlikte incelense de, yakalama sonrasında zorunlu olarak gözaltı tedbirine başvurulması gerekmemektedir. 2. Yakalama Yetkisi ve Koşulları Yakalama tedbiri, ya yakalama kararı çıkarılma şeklinde uygulanabilir ya da doğrudan yakalama şeklinde gerçekleşebilir. Doğrudan yakalama, herhangi bir hâkim kararı olmaksızın, şüpheli veya sanığın kolluk veya savcı talimatıyla denetim altına alınması anlamına gelir. Ancak bu durum, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde ortaya çıkacaktır. Çünkü normal şartlarda, yakalama emri çıkarılması için gerekli süre varsa ve bu süre zarfında kişinin yakalanması hukuka aykırılık teşkil eder. Genel kural, hâkim kararı ile yakalama emri çıkarılmasıdır ve bu kararın infazı Cumhuriyet savcısı ve kolluk tarafından yerine getirilir. Yakalama emrinde kişinin eşkâli, biliniyorsa kimliği ve isnat edilen suç ile yakalandığında nereye götürüleceği de belirtilmelidir. 2.1. Çağrı Üzerine Gelmeyen Şüpheli Hakkında Yakalama Tedbiri Şüphelinin çağrılmasına rağmen gelmemesi yahut çağrı yapılamaması durumunda (gaiplik veya kaçaklık gibi durumlar) Cumhuriyet savcısının istemi üzerinde sulh ceza hâkimi kararıyla yakalama emri düzenlenebilecektir. Elbette kişinin hastalık gibi zorunlu bir mazeretinin bulunması ve kendisinden gelmesinin beklenememesi bu kapsamın dışındadır. Şüphelinin çağrılmasına rağmen gelmemesi veya çağrı yapılamaması durumunda (gaiplik veya kaçaklık gibi durumlar), Cumhuriyet savcısının istemi üzerine sulh ceza hâkimi kararıyla yakalama emri düzenlenebilir. Ancak, kişinin hastalık, yakının cenazesi gibi geçerli ve zorunlu bir mazeretinin bulunması durumu, bu kapsamın dışındadır. Tutuklama isteminin reddedilmesi durumuna itiraz edilmesi halinde itirazı inceleyen hâkim itirazı haklı bulursa da şüpheli hakkında yakalama emri düzenleyebilir. 2.2. Kaçak Sanık Hakkında Yakalama Tedbiri Şüpheli veya sanığın yakalanmasına rağmen kolluğun elinden kaçması veya cezası infaz edilirken kaçması durumunda, Cumhuriyet savcısı veya kolluk yetkilileri, şahsın tekrar yakalanabilmesi için yeni bir yakalama emri düzenleyebilirler. Yani kişi, önce yakalanmış olsa bile bu yakalanma sonrasında firar etmişse veya cezası infaz edilirken kaçmışsa, bu durumu düzeltmek ve şahsı yeniden kontrol altına almak amacıyla savcı veya kolluk birimleri tarafından yakalama emri çıkarılabilir. 3. Yakalamanın Mümkün Olmadığı Durumlar Kanunda, belirli durumlarda yakalamanın mümkün olmadığı haller düzenlenmiştir. Bu durumlara "yakalama yasakları" adı verilmektedir. Yakalama yasakları, belirli koşullar altında şüpheli veya sanığın yakalanamayacağı durumları belirleyerek, hukuki sınırlamalar getirir. Diplomatik Dokunulmazlıklar: Diplomatik dokunulmazlıkları olan kişiler, genellikle diplomatik misyonlarla ilişkilendirilen bireylerdir. Bu kişiler, hukuki işlemlere karışmamak ve ülkeler arasındaki diplomatik ilişkileri korumak adına yakalanamazlar. Adli Para Cezaları: Sadece adli para cezasını gerektiren suçlarda, yani ceza hapis cezası öngörmeyen suçlarda, yakalama mümkün değildir. Bu durumda, ölçüsüz bir tedbir olarak değerlendirilir, çünkü suçun mahkeme kararıyla belirlenen bir cezası hapis cezası değildir. 12 Yaş Altındaki Çocuklar: Ceza sorumlulukları bulunmayan 12 yaşın altındaki çocuklar, hukuki bir ceza sorumluluğu taşımadıkları için yakalanamazlar. Zaten bu yaş grubundaki bireyler için infaz kabiliyeti bulunmamaktadır. 15 Yaşını Doldurmamış Sağır ve Dilsizler: Fiili işlediği zaman on iki yaşını doldurmamış olanlar ile on beş yaşını doldurmamış sağır ve dilsizler, kimlik ve suç tespiti amacı dışında yakalanamazlar. Bu durum, bu kişilerin özel koşulları gözetilerek yakalanmamalarını sağlamaktadır. Şikâyet ve İzin Koşulları: Soruşturma veya kovuşturma yapılabilmesi için şikâyet, izin gibi koşulların arandığı durumda, bu şartlar yerine getirilmediği takdirde kişi, yakalanamaz. Yani hukuki süreç için gerekli koşullar sağlanmadığı sürece yakalama yapılamaz. Bu hükümler, adil ve dengeli bir yargılama sürecini güvence altına almak amacıyla konulmuş önemli kısıtlamalardır. 4. Yakalanan Kişiye Tanınan Haklar Yakalanan kişinin sahip olduğu birtakım haklar bulunmaktadır. Bu hakların başında, yakalanan kişinin en geç yirmi dört saat içinde hâkim karşısına çıkarılma zorunluluğu gelir. Yakalanan kişi, uzun bir süre tutulamaz; yani bu süre zarfında hâkim karşısına çıkarılmalıdır. Ayrıca, yakalanan kişinin hakları ve itiraz edebileceği konularda bilgilendirilmesi gerekmektedir. Bu bilgilendirme yükümlülüğü, kolluk tarafından yazılı olarak veya bunun mümkün olmaması durumunda yazıya sonradan geçirilmek üzere sözlü olarak, ancak derhal yerine getirilmelidir. Yakalanan veya gözaltına alınan kişinin sahip olduğu haklar arasında müdafiden yararlanma hakkı, yabancı ise tercümandan yararlanma hakkı, yakınlarına haber verme hakkı, susma hakkı, itiraz etme gibi birçok hak bulunmaktadır. Bu haklar, hukuki süreçte adil bir şekilde savunma yapabilme ve temel insan haklarına saygı gösterilmesi amacını taşımaktadır. En önemli haklardan bazıları aşağıda açıklanacaktır. 4.1. Susma Hakkı Yakalanan veya gözaltına alınan kişinin susma hakkı vardır. Diğer bir ifadeyle, kişi kendisine yöneltilen sorulara kimlik bilgisi dışında cevap verme zorunluluğu yoktur. Başka bir ifadeyle, kişi kimlik bilgisi haricindeki sorulara cevap verme mecburiyeti taşımaz. Özellikle kolluk tarafından kişiye sorulan sorulara cevap verme zorunluluğu bulunmadığı gibi kendisi aleyhine bilgi veya delil göstermeye de zorlanamaz. Bu hak, kişinin kendi lehine veya aleyhine ifade verme kararını özgürce kullanabilmesine olanak tanır. Bu nedenle, kişiye susma hakkının hatırlatılması, hukuki sürecin şeffaf ve adil bir şekilde ilerlemesini sağlar. 4.2. Avukat ve Müdafi Bulundurma Hakkı Müdafii esasında avukat anlamına gelmekte olup ceza muhakemesi hukukunda şüpheli veya sanığın avukatına müdafii denmektedir. Ceza Muhakemesi Kanunu Müdafi bulundurmayı detaylı şekilde düzenlemiştir. CMK Madde 150 – Müdafiin görevlendirilmesi (1) Şüpheli veya sanıktan kendisine bir müdafi seçmesi istenir. Şüpheli veya sanık, müdafi seçebilecek durumda olmadığını beyan ederse, istemi halinde bir müdafi görevlendirilir. (2) Müdafii bulunmayan şüpheli veya sanık; çocuk, kendisini savunamayacak derecede malul veya sağır ve dilsiz ise, istemi aranmaksızın bir müdafi görevlendirilir. (3) Alt sınırı beş yıldan fazla hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı yapılan soruşturma ve kovuşturmada ikinci fıkra hükmü uygulanır. (4) Zorunlu müdafilikle ilgili diğer hususlar, Türkiye Barolar Birliğinin görüşü alınarak çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir. Ayrıca 01.06.2005 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan Yakalama, Gözaltına Alma Ve İfade Alma Yönetmeliği yakalama ve gözaltı durumlarında müdafi bulundurulmasını detaylı şekilde düzenlemiştir. Madde 20 – Müdafi Tayini Şüpheli veya sanık, soruşturma ve kovuşturmanın her aşamasında bir veya birden fazla müdafiîn yardımından yararlanabilir; kanunî temsilcisi varsa, o da şüpheliye veya sanığa müdafi seçebilir. Soruşturma evresinde, ifade almada en çok üç müdafi hazır bulunabilir. Soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında müdafiîn, şüpheli veya sanıkla görüşme, ifade alma veya sorgu süresince yanında olma ve hukukî yardımda bulunma hakkı engellenemez, kısıtlanamaz. Şüpheli veya sanık, müdafi seçebilecek durumda olmadığını beyan ederse, talebi hâlinde baro tarafından bir müdafi görevlendirilir. Şüpheli veya sanık onsekiz yaşını doldurmamış ya da sağır veya dilsiz veya kendisini savunamayacak derecede malûl olur ve bir müdafiî de bulunmazsa talebi aranmaksızın bir müdafi görevlendirilir. Üst sınırı en az beş yıl hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı yapılan soruşturma ve kovuşturmada şüpheli veya sanığın talebi aranmaksızın bir müdafi görevlendirilir. Gözaltına alınan kişinin sorgusu yapılırken müdafii bulundurulması hakkı kanunun işkence ve zorla konuşturma olaylarını baz alarak getirdiği bir çözümdür. Önemle belirtmek isteriz ki, soruşturma sürecinin en kritik aşaması gözaltında alınan ifade aşamasıdır. Bu aşamada müdafii (avukat) bulundurulması, ifade öncesi müdafii (avukat) ile özel ve yalnız görüşme yapılması, hak kaybına uğranmaması açısından son derece önemlidir. Bu adımlar, adil bir yargılama sürecini desteklemek, hukuki hakların korunmasını sağlamak ve kişinin savunma hakkını güçlendirmek amacını taşır. Gözaltında alınan ifade aşamasında müdafii ile gerçekleştirilen özel ve yalnız görüşme, şüpheli veya sanığın savunma stratejisinin belirlenmesi, haklarının hatırlatılması ve adil bir savunmanın temeli olarak değerlendirilir. Bu süreç, hukuki açıdan doğru ve adil bir şekilde ilerlemesi için şüpheli veya sanığın haklarının tam olarak anlaşılmasını sağlar. Bu nedenle, ifade aşamasında müdafii bulundurmak ve özel görüşme yapmak, hukukun üstünlüğüne, adil yargılama prensiplerine ve temel insan haklarına uygun bir hukuki sürecin sağlanmasına katkıda bulunur. 4.3. Yakınlarına Haber Verme Hakkı Yakalanan, gözaltına alınan veya gözaltı süresi uzatılan kişilere, bir yakınına veya belirlediği herhangi bir kişiye haber verilmesini isteme hakkı bulunmaktadır. Bu hak, hukuki süreçte şeffaflığı arttırır ve kişinin temel insan haklarına saygı gösterilmesini sağlar. 4.4. Sağlık Kontrolü Yakalanan, gözaltına alınan, bu süre zarfında bir yerden başka bir yere nakledilen kişinin bu aşamalarda sağlık kontrolünden geçmesi zorunludur. Sağlık kontrolü, kişinin fiziksel ve psikolojik sağlığını değerlendirmeyi içerir. Bu süreç, kişinin gözaltı şartlarına uygun bir şekilde muamele görmesini sağlamak ve varsa sağlık sorunlarına hızlı bir şekilde müdahale etmek amacını güder. Aynı zamanda, bu kontrol, kişinin haklarının korunmasına yönelik bir önlem olarak da değerlendirilir. 4.5. Yakalama Tutanağı Yakalama işleminin ayrıntılı bir şekilde tutanak altına alınması, örneğin nerde ne zaman kim tarafından yakalandığı, haklarının kişiye aktarılıp aktarılmadığı gibi hususlar yazılır. Bu tutanağın tutulmamış olması açık usulsüzlük teşkil eder ve itiraz sebebi oluşturur. 5. Gözaltına Alma Kararı (Tedbiri) Gözaltı, hâkim kararı olmadan ancak belirli şartların varlığında sınırlı bir süreyle kişinin hürriyetinin kısıtlanması anlamına gelir. Bu nedenle, gecikmesinde sakınca bulunan ve soruşturmanın güvenliği açısından zorunlu olan durumlarda başvurulması gereken bir tedbirdir. 6. Gözaltına Almayı Gerektiren Haller Gözaltı tedbiri, kişinin özgürlüğünü hâkim kararı olmaksızın kısıtladığından, sıkı şartlara bağlanmıştır. Bu tedbirin uygulanabilmesi için öncelikle kişinin suç işlediğini gösterir somut delillerin bulunması gerekmektedir. Yani, kişinin suç işlediğini gösteren somut deliller, gözaltı tedbirini haklı kılacak derecede güçlü olmalıdır. Ayrıca, gözaltı tedbirine başvurulmasını gerektiren hallerin varlığı, gecikmesinde sakınca bulunan durumlar ve soruşturmanın devamı açısından zorunlu olan durumlar göz önüne alınmalıdır. Örneğin, soruşturmanın devamı için acil ve zorunlu işlemlerin yapılması gerektiğinde veya kişinin kaçma şüphesi varsa, gözaltı tedbiri uygulanabilir. Ancak, acil işlemlerin yapılmasının gerekmediği durumlarda veya keyfi olarak kişi gözaltına alınamaz. 7. Gözaltına Karar Verme Yetkisi Tutuklama kararına hâkim karar verirken gözaltı kararını Cumhuriyet savcısı almaktadır. Gözaltı kararı mutlaka yazılı olarak alınmalıdır, ancak muhteviyatı itibariyle acil ve gecikmesinde sakınca bulunan durumlar için ilk gözaltı kararı sonradan derhal yazılı hale getirilmek üzere sözlü olarak da verilebilir. Ancak gözaltı süresinin uzatılması kararları kesinlikle yazılı olarak alınmalıdır, aksi durum hukuka aykırılık teşkil edebilir. Kanunda istisnai durumlar da bulunmaktadır. Belli suçlar ve kişinin suçüstü yakalanması kaydıyla, kolluğa da yirmi dört saate kadar gözaltı kararı verme yetkisi tanınmıştır. Bu süre, toplu işlenen suçlar ve şiddet olaylarının yaygınlaşarak kamu düzenini ciddi şekilde bozabilecek toplumsal olaylar sırasında işlenen suçlarda kırk sekiz saate kadar çıkabilmektedir. Bu tür istisnai durumlar, belirli şartlar altında ve hukuki düzenlemelere uygun bir şekilde değerlendirilmelidir. 8. Gözaltı Süreleri 8.1. Bireysel Suçlarda Gözaltı Süresi Ceza Muhakemesi Kanunu'na göre, gözaltı süresi, yakalama yerine en yakın hâkim veya mahkemeye gönderilmesi için zorunlu süre hariç, yakalama anından itibaren yirmi dört saati geçemez. Yakalama yerine en yakın hâkim veya mahkemeye gönderilme için zorunlu süre de on iki saatten fazla olamaz. Bu düzenlemelerin bir sonucu olarak, yakalanan kişi en fazla otuz altı saat boyunca gözaltında tutulabilir. 8.2. Toplu Suçlarda Gözaltı Süresi Toplu suç, üç veya daha fazla şüphelinin birlikte soruşturulduğu suçlara denmektedir. Toplu suçlarda gözaltı süresi, her seferinde bir gün olmak üzere toplamda 4 güne kadar uzatılabilir. Ancak bu uzatma için Cumhuriyet savcısının yazılı emri gerekmektedir. Diğer bir ifadeyle, toplu suçlarda ilk gözaltı kararı gibi sonradan yazılı hale getirilmek üzere sözlü karar alınması mümkün değildir. Yazılı kararda, sürenin neden uzatıldığına da açıklık getirilmelidir. Bu uzatma süresi, şüphelinin en yakın hakim veya mahkemeye gönderilmesi için gereken zorunlu süreyi içermez ve yukarıda belirtildiği gibi on iki saati aşamaz. 8.3. Terörle Mücadele Kanunundaki Gözaltı Süresi 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun Geçici 19. maddesi ile bazı suçlar bakımından farklı gözaltı süreleri öngörülmüştü. Ancak söz konusu madde yürürlükten kalktığından bu konuda herhangi bir ayrım kalmamış olup bu suçlar bakımından da genel gözaltı süreleri uygulanacaktır. 9. Yakalama ve Gözaltı Tedbirleri İle Tutuklama Arasındaki Farklar Tutuklama, Ceza Muhakemesi Kanunu'nda öngörülmüş en ağır koruma tedbiridir. Bu tedbir, kişi hakkında henüz hüküm kesinleşmeden, yani diğer bir ifadeyle kişi ceza almadan, tutukevine konmasını ve özgürlüğünün önemli bir süre boyunca kısıtlanmasını içermektedir. Tutuklama kararı genellikle kişinin suçunun ciddiyeti, kaçma şüphesi, delilleri yok etme veya etkileme riski gibi sebeplerle verilebilir. Koruma tedbirlerinde ölçülülük ilkesi, hâkim ve Cumhuriyet savcısı tarafından sürekli gözetlenmesi gereken önemli bir prensiptir. Bu ilkeye göre, gözaltı ve yakalama tedbirleri yeterli olduğu durumlarda, kişinin özgürlüğünü daha fazla kısıtlayan tutuklama tedbirine başvurulamaz. Tutuklamaya ilişkin detaylı bilgi için “Tutuklama ve Tutuklamaya İtiraz” konulu yazımızı inceleyebilirsiniz. 10. Yakalama ve Gözaltına Alma Tedbirlerine İtiraz Yakalama ve gözaltına alma tedbirlerine itiraz, belirli şartların sağlanmasıyla mümkündür. Bu itiraz süreci şu şekilde işler: İtiraz Edilebilecek Kişiler: Yakalanan kişi, müdafii, yakalanan kişinin kanuni temsilcisi, eşi, birinci veya ikinci derece kan hısmı bu tedbir kararlarına itiraz edebilir. İtiraz Yeri: İtiraz Sulh Ceza Hakimliğine yapılmalıdır. İtiraz Süreci: Sulh Ceza Hakimi, yapılan itirazı yirmi dört saat içinde derhal değerlendirir. İtirazın Kabul Edilmesi: Eğer yapılan itiraz kabul edilirse, Cumhuriyet savcısı bu karara itiraz edemez. İtirazın kabul edilmesi durumunda veya gözaltına ilişkin süre dolduğunda, yeniden yakalama yasağı devreye girer. Yani kişi hakkında tekrar bu tedbirlere başvurulabilmesi için yeni ve yeterli deliller ortaya çıkmalıdır. İtirazın Reddedilmesi: Eğer yapılan itiraz reddedilirse, kişinin Cumhuriyet savcılığında hazır bulundurulmasına karar verilir. Cumhuriyet savcısı, bu noktada kişinin tutuklanmasını veya adli kontrol altına alınmasını isteyebilir, ya da kişinin bu tedbirler sonrası serbest bırakılmasına karar verebilir. Excerpt: Yakalama ve gözaltı tedbirleri, muhteviyatı itibariyle şüpheli veya sanığın seyahat özgürlüğünü kısıtlamaktadır. Bu nedenle, yakalama ve gözaltı tedbirlerinin şüpheli veya sanığa uygulanabilmesi için kanun sıkı şartlar koymuş olup, herhangi bir usul hatası dahi söz konusu tedbirlerin hukuka aykırı uygulanması ve itiraz hakkının doğmasına sebep olur. ### Alkollü Araç Kullanma Cezası 2025 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu ve Karayolları Trafik Yönetmeliği’ne göre, karayollarında uyuşturucu/uyarıcı madde tesirinde ve/veya belirli sınırların üzerinde alkollü iken araç kullanmak yasaktır. (KTK m. 48/I, KTY m. 97/I). Mevzuatımız gereği, alkollü araç kullanma durumunda sürücüye, idari ve cezai olmak üzere iki farklı yaptırım uygulanabilmektedir. İdari Yaptırım: Kanında mevzuatta belirtilen sınırların üzerinde alkol bulunmasına rağmen araç kullanan sürücülere idari para cezası uygulanmaktadır. Cezai Yaptırım: Alkol almak tek başına suç sayılmamakla birlikte, alkollü araç kullanarak kamu güvenliğini tehlikeye atan kişiler, Türk Ceza Kanunu’nun 179/II. maddesi kapsamında yargılanabilir. Bu durumda, sürücülere 3 aydan 2 yıla kadar hapis cezası verilebilir. Bu yazımızda, “Alkollü araç kullanma sınırı nedir?” ve “Alkollü araç kullanan sürücülere ne gibi yaptırımlar uygulanır?” gibi sorular başta olmak üzere uygulamada sıklıkla karşılaşılan durumlar detaylı bir şekilde ele alınmaktadır. 1. Alkollü Araç Kullanma Suçu Alkol kişinin algılama yeteneğini etkileyen bir madde olup alkollü araç kullanma da kamu güvenliği açısından tehlike arz etmektedir. Kazaların çoğu alkollü araç kullanma sebebiyle meydana gelmekte ve can, mal kaybına sebep olunabilmektedir. Bu sebeple Türk Ceza Kanunu’nda “trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçu” düzenlenmiştir. TCK m.179- Trafik Güvenliğini Tehlikeye Düşürme Suçu; (2) Kara, deniz, hava veya demiryolu ulaşım araçlarını kişilerin hayat, sağlık veya malvarlığı açısından tehlikeli olabilecek şekilde sevk ve idare eden kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Alkol veya uyuşturucu madde etkisiyle ya da başka bir nedenle emniyetli bir şekilde araç sevk ve idare edemeyecek halde olmasına rağmen araç kullanan kişi yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır. Sürücünün alkol kullanımının yaptırma tabi olması için alkol kullanımının trafik güvenliğini tehlikeye sokacak surette kişiyi etkilemesi gerekmektedir. Bu etki, alkol tespit testleri ve alkolmetre ile ölçülmektedir. Bunun yanında alkollü araç kullanma ayrıca idari yaptırım uygulanmasını gerektiren bir kabahat olup suç oluşmasa bile kişiye idari yaptırım uygulanır. 1.1. Alkol Tespit Testleri Ve Promil Sınırı Alkol seviyesi, “promil” adı verilen bir ölçü birimiyle belirlenir. Promil, kandaki alkol miktarını ifade eder ve solunum testi veya kan testiyle ölçülür. Mevzuatta belirtilen promil sınırlarını aşan sürücüler, idari ve cezai yaptırımlarla karşılaşabilir. İdari Para Cezası Sınırları Hususi araçlar: 0.50 promil üzeri alkol tespiti idari para cezasına tabidir. Ticari ve diğer araçlar: 0.20 promil üzeri alkol tespiti idari yaptırım uygulanmasını gerektirir. Görüldüğü üzere idari para cezası uygulanması için ise alkol oranının hususi araçlarda 0.50 promil, ticari ve diğer araçlarda 0.20 promili geçmesi yeterlidir. Cezai Yaptırım Sınırları 1.00 Promil Üzeri: Kanında 1.00 promilin üzerinde alkol tespit edilen sürücüler, TCK m.179/3 atfıyla TCK m.179/2 gereği cezalandırılır (KTK m.48/6). Bu durum trafik kazasına sebebiyet şartı aranmaksızın suç teşkil eder. Hususi Araç Sürücüleri (0.50 Promil Üzeri): Hususi otomobil sürücülerinin kanında 0.50 promilin üzerinde alkol tespit edilmesi ve bir trafik kazasına sebebiyet vermeleri durumunda, TCK m.179/3 atfıyla TCK m.179/2 kapsamında cezai yaptırımlar uygulanır (KTK m.48/7). Ticari Araç Sürücüleri (0.20 Promil Üzeri): Ticari araç sürücülerinin kanında 0.20 promilin üzerinde alkol tespit edilmesi ve bir trafik kazasına sebebiyet vermeleri halinde, aynı şekilde cezalandırılmaları söz konusu olur (KTK m.48/7). Görüldüğü üzere Türk Ceza Kanunu kapsamında suç oluşması açısından 1.00 promil alkol her halde suça sebebiyet vermekte ancak 0.50-1.00 promil arası olması durumunda ayrıca trafik kazasına sebep olma aranmaktadır. Ticari araçlar için ise 0.20-1.00 promil arasında olması durumunda suçun oluşması için ayrıca trafik kazasına sebebiyet vermek gerekmektedir. 1.2. Alkolmetreye Üflememe Cezası Alkolmetre, kişinin promil seviyesini ölçmeye yarayan bir cihazdır. Karayolları Trafik Kanunu’na göre alkolmetreye üflememe idari para cezasını gerektiren bir kabahat olup bu kapsamda 26.557 TL (2025 yılı için) idari para cezası yaptırımı söz konusu olmaktadır. Ayrıca ehliyete 2 yıl süreyle el konulmaktadır. 2. Alkollü Araç Kullanma Cezası 2.1. İlk Kez Alkollü Araç Kullanmanın Cezası Nedir? Karayolları Trafik Kanunu'na göre ilk kez alkollü araç kullanma cezası 2025 yılı için 9.267 TL olarak belirlenmiştir. Ayrıca alkollü araç kullanma cezası olarak söz konusu araç trafikten menedilirken sürücü belgesine ise 6 aylığına el konulur ve 20 ceza puanı yazılır. Kişi 100 promili aşmışsa bu cezanın yanında “trafik güvenliğini tehlikeye sokma” suçundan da dava açılacak ve hapis cezasıyla karşılaşabilecektir. 2.2. İkinci Kez Alkollü Araç Kullanmanın Cezası Nedir? Karayolları Trafik Kanunu'na göre ikinci kez alkollü araç kullanma cezası 11.622 TL (2025 yılı) olarak belirlenmiştir. Ayrıca araç trafikten menedilirken sürücü belgesine ise 2 yıllığına el konulur ve 20 ceza puanı yazılır. Kişi 100 promili aşmışsa bu cezanın yanında “trafik güvenliğini tehlikeye sokma” suçundan da dava açılacak ve hapis cezasıyla karşılaşabilecektir. Suçun oluşması kapsamında alkollü araç kullanımının kaçıncı kez olduğu önemli değildir. 2.3. Üçüncü Kez Alkollü Araç Kullanmanın Cezası Nedir? Bu kişiye 3.defa alkollü araç kullanma cezası 18.677 TL para cezasıdır. (2025 yılı) Ayrıca bu halde ehliyete 5 yıl süresince el konulur, araç trafikten menedilir ve 20 ceza puanı yazılır. Ayrıca altı aydan az olmayacak şekilde hapis cezasına hükmedilir. Kişi 100 promili aşmışsa bu cezanın yanında “trafik güvenliğini tehlikeye sokma” suçundan da dava açılacak ve hapis cezasıyla karşılaşabilecektir. 3. Alkollü Araç Kullanılması Halinde Uygulanacak Yaptırım Ve Cezalar Sürücünün trafikte 0.50 promil alkol sınırını aşması durumunda idari para cezası, trafikten men cezası, sürücü belgesine el konma cezası ve puan silme cezası uygulanmakta, ayrıca yukarıda açıklanan “trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçu” söz konusu olduğu durumlarda kişi hakkında kamu davası açılabilmekte ve hapis cezasına hükmedilebilmektedir. Para Cezası: Alkollü araç kullanma halinde birtakım idari para cezaları söz konusudur. Bu miktarlar birinci, ikinci ve üçüncü kullanım için farklı ve artmakta olup ikinci başlıkta bu miktarların güncel hallerine yer verilmiştir. Sürücü Belgesine El Konulması: Alkollü araç kullanma halinde para cezasının yanı sıra ilk kullanımda 6 ay, ikinci kullanımda 2 yıl ve üçüncü kullanımda 5 yıl süresince olmak üzere ehliyete el konulur. Trafikten Men Cezası: Alkollü araç kullanımı halinde kaçıncı kez olduğuna bakılmaksızın araç trafikten men edilecektir. Hapis Cezası: Alkol testinde, kişideki alkol oranı 1.00 promil alkol sınırını aşmışsa veya hususi araçlarda 0.50 promil, ticari araçlarda 0.20 promili aşarak trafik kazasına sebebiyet verilmişse kişi hakkında “trafik güvenliğini tehlikeye sokma” suçundan (TCK m. 179) kamu davası açılır. Trafik güvenliğini tehlikeye atan kişi hakkında 3 aydan 2 yıla kadar hapis cezasına hükmedilir. Puan Cezası: Kişi her alkollü araç kullandığında 20 ceza puanı kazanmaktadır. 1 yıl içinde 100 ceza puanına ulaşan sürücünün ehliyetine 2 ay süre ile el konulur ve bu 2 aylık sürede sürücünün belli bir eğitim programına katılması gerekir. 1 yıl içerisinde ikinci kez 100 ceza puanını aşan sürücünün ehliyetine ise 4 ay süre ile el konulur ve sürücünün psikoteknik değerlendirmeye girmesi şart koşulur. 4. Alkollü Araç Kullanılması Üzerine Yaralanmaya ya da Ölüme Sebep Olma Alkollü araç kullanılması trafik güvenliğini tehlikeye attığından kaza yapılma ihtimali yüksek olup bu durum yaralanma veya ölüme sebep olabilir. Bu durumda kişi, taksirle ölüme veya yaralanmaya neden olma suçunu da işlemiş olur. Bu durumda ceza hukukundaki içtima hükümleri gereği kişi en yüksek cezayı gerektiren suçtan yani taksirle ölüme veya yaralanmaya sebep olma suçundan cezalandırılır. 5. Alkollü Araç Kullanarak Kazaya Karışılması Sonucu Oluşacak Zararlar Ve Tazmini Alkollü araç kullanarak kazaya sebep olunması durumunda, sürücünün idari ve cezai sorumluluğunun yanı sıra hukuki sorumluluğu da doğabilir. Bu kapsamda maddi ve manevi zarara uğrayan kişiler hukuk mahkemelerinde sürücüden uğradıkları zararı hâksiz fiil hükümleri çerçevesinde yahut özel hüküm olarak Karayolları Trafik Kanunu’nun 85. maddesinde düzenlenen araç işletenin sorumluluğuna giderek talep edebilirler. Bu kapsamda da sürücünün mahkemece hükmedilecek maddi/manevi tazminatı ödemesi gerekecektir. 6. Alkollü Araç Kullanarak Kazaya Karışılması Durumunda Sigorta Ödemeleri Alkollü araç kullanılarak kaza yapılması durumunda can kaybının yanı sıra mal kaybı ve araçta hasar durumu da gündeme gelebilir. Bu kapsamda ortaya çıkan zararları sigortanın karşılayıp karşılamayacağı sorusu akıllara gelir. 6.1. Alkollü Araç Kullanırken Yapılan Kazanın Masraflarını Trafik Sigortası Karşılar mı? Kural olarak alkollü araç kullanmaktan ceza alan kişilerin aracında meydana gelen zararlar trafik sigortası tarafından karşılanmamakta ve sigortanın dışında tutulmaktadır. Ancak belirtilmelidir ki trafik sigortasının dışında kalınması için kazanın oluşumuna alkolün etki etmesi gerekmektedir. Bu nedenle alkol dışında başka bir etkenin olup olmadığına dikkat edilir. Eğer kazanın oluşumunda başka etkenler de varsa sigorta şirketi tarafından ödeme yapılması söz konusu olabilecektir. Eğer söz konusu kaza alkolün etkisi ile gelişmiş ve üçüncü kişilere zarar vermişse sigorta şirketi tarafından zarara uğrayan kişilere ödeme yapılsa bile kazaya sebep olan alkollü sürücüye rücu edilerek bu miktar şirketçe geri alınır. 6.2. Alkollü Araç Kullanırken Yapılan Kazanın Masraflarını Kasko Karşılar mı? Karayolları Trafik Kanunu’na göre 0.50 promile kadar alkollü araç kullanan sürücünün sorumluluğu doğmadığından bu sınıra kadar kasko masrafları karşılayabilir. Ancak bu, yalnızca küçük araçlar için geçerli olup ticari ve büyük araçlarda kasko devreye girmez. Yine 1,00 promilin üzerinde alkol tespit edilmesi halinde kasko devreye girmeyecektir. 7. Alkollü Araç Kullanma Cezasına İtiraz 7.1. Alkollü Araç Kullanma Cezasına Nasıl İtiraz Edilir? Alkollü araç kullanmaktan idari yaptırıma tabi tutulan kişi, ilişkin olarak sulh ceza hâkimliğine bir dilekçe ile itirazda bulunabilir. Ceza kişiye tebliğ edildikten sonra 15 gün içinde bu itirazın yapılması gerekir. Kişiye tutanak verilmişse tutanağın alındığı tarihte süre başlar. Alkollü araç kullanma cezasına idare mahkemesi nezdinde de tebliğden itibaren 60 gün içinde itiraz edilebilir. 7.2. Alkollü Araç Kullanılması Cezası Durumunda Ne Yapabilirsiniz? Bilindiği üzere idari işlem başlatılma sınırı hususi araçlarda 0.50, diğer araçlarda 0.20 promildir. Bu hususta bir yanlışlık olduğunun düşünülmesi halinde Sulh Ceza Hâkimliğine itiraz edilmesi gerekir. Yine alkol oranı “Trafik Güvenliğini Tehlikeye Sokma Suçu” oluşturacak şekilde çıkmışsa bu hususa da aynı şekilde itiraz edilebilecektir. İtiraz edilmemesi sonucu karar kesinleşir. Aynı şekilde alkolmetrenin hatalı ölçüm yaptığını düşünen kişi işlem sonunda imzalatılan belgeye şerh de koydurabilir ve kişi resmi bir sağlık kuruluşunda alkol seviyesini ölçtürebilir. Kişi, alkol oranının sınırın altında olduğunu yahut alkolsüz olduğunu iddia edebilir. Kişinin cezayı ödemiş olması ise cezanın iptali için dava açmasına engel olmayıp kişi cezanın iptali için dava açar ve cezanın iptaline karar verilirse ödediği parayı geri alabilecektir. 8. Alkollü Araç Kullanma Cezasına İtirazda Görevli Ve Yetkili Mahkeme İdari para cezasına itirazlar cezayı veren idarenin bulunduğu yerdeki Sulh Ceza Hâkimliği veya idare mahkemesine yapılacaktır. Alkollü araç kullanma “Trafik Güvenliğini Tehlikeye Sokma Suçu” teşkil etmişse bu suçun yargılamasında ise görevli ve yetkili mahkeme suçun işlendiği yerdeki asliye ceza mahkemesi olacaktır. 9. Alkollü Araç Kullanma Cezası Sürecinde Hukuki Destek Araç kullanma günümüz için elzem bir durum olup alkollü araç kullanma söz konusu olduğunda sürücünün ehliyetine el konulması ağır bir sonuçtur. Bu kapsamda, kesilen cezalara itiraz etme ve bu itirazın nasıl yapılacağı oldukça önem taşımaktadır. Zira idari işlemlerde birçok yönden usul ve esas hatası olabilmekte olup bu cezaya başarılı bir şekilde itiraz edildiğinde olumlu sonuç alınabilmesi yüksek bir ihtimaldir. Bu nedenle de söz konusu cezalara yapılacak itirazlarda bir avukattan profesyonel destek alınması oldukça önemlidir. Aynı şekilde alkollü araç kullanma “trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçu” kapsamında yargılama gerektiriyorsa da yargılama esnasında başarılı bir süreç yönetimi ve savunma için bir avukattan yardım almak kaçınılmaz bir gerekliliktir. 10. Sıkça Sorulan Sorular Alkollü Araç Kullanma Cezasında Asıl Araç Sahibinin Sorumluluğu Nedir? Aracı kullanan şahıs ile birlikte aracın sahibi (işleten) de kusursuz sorumluluk hükümleri gereğince oluşan zarardan sorumlu olacaktır. Bu bir tazminat sorumluluğu olup Karayolları Trafik Kanunu’ndan doğmaktadır.Ceza sorumluluğu ise şahsi olup uygulanacak cezalarda asıl araç sahibinin farklı bir kişi olması durumunda yalnızca suçu işleyen kişiye ceza uygulanır. Alkollü Araç Kullanırken Kaza Yapılırsa Sigorta Ödeme Yapar mı? Öncelikle kazaya sebep olan etken araştırılmaktadır. Kazaya alkol sebep olmuşsa oluşan zararlar sigorta teminatları dışında kalmaktadır. Alkol - Promil Sınırı Nedir? Sürücülerin alkol oranı teknik cihazlarla yapılmakta olup bu oran kişinin kanındaki promil üzerinden belirlenir. Mevzuatta belirlenen promil sınırını geçen bir kişi hakkında cezai işlem başlatılır. Hususi Araçlarda Alkol-Promil Sınırı Nedir? Karayolları Trafik Kanunu ve Karayolları Trafik Yönetmeliği’ne göre hususi araçlarda cezai işlem başlatılma bakımından alkol promil sınırı 0.50 promildir. Ticari Araçlarda Alkol-Promil Sınırı Nedir? Hususi araç dışında kalan ticari araçlarda alkol promil sınırı 0.20 promil olarak belirlenmiştir. Alkollü Araç Kullanma Sebebiyle Ehliyete El Konulur mu? Alkollü araç kullanan kişinin ehliyetine ilk yakalanmasında 6 ay, ikinci yakalanmasında 2 yıl, üçüncü ve sonraki yakalanmalarında 5 yıl olmak üzere el konulmaktadır. Trafikten Men Edilen Araç Nasıl Geri Alınır? Bilindiği üzere alkollü araç kullanırken yakalanan kişinin aracına da el konulmakta ve trafikten men edilmektedir. Araçta gerekli değişiklik ve muayenelerin yaptırılması ve gerekli belgelerin ibraz edilmesi yahut cezanın ödenmesi durumlarında araç geri alınabilecektir. Aracın geri alınabilmesi için araçta gerekli değişikliklerin yapılmasının yanı sıra aracın otoparkta beklediği süre boyunca işleyen otopark ücretinin de ödenmesi gerekir.Yine öngörülen sürenin tamamlanması halinde de araç geri alınabilir. Alkollü Araç Kullanma Cezası Nedir? Alkollü araç kullanmanın cezai ve idari yaptırımları olabilmektedir. Bu kapsamda suç teşkil etmeyen durumda idari para cezası kesilir, sürücünün ehliyetine belli bir süre el konulur ve araç trafikten men edilir.* Alkollü araç kullanma cezası (ilk yakalanma)                                                  9.267 TL* Alkollü araç kullanma cezası (ikinci yakalanma)                                           11.622 TL* Alkollü araç kullanma cezası (üçüncü ve sonraki yakalanmalar)               18.677 TLBunun dışında 1.00 (bir) promilin üzerinde alkollü bir şekilde araç süren sürücü, 0.50 promil üzerinde alkollü araç sürerek trafik kazasına sebep olan hususi araç sürücüsü ve 0.20 promil üzerinde alkollü araç kullanarak trafik kazasına sebebiyet veren ticari ve diğer araç sürücüleri “trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçu” kapsamında hapis cezası ile karşılaşabileceklerdir. Birinci, İkinci Ve Üçüncü Tekrarlama İçin Baz Alınan Süre Aralığı Nedir? Sürücünün ehliyetine el konulduğu ilk zamandan sonra 5 yıl içinde kişinin tekrar alkollü yakalanması halinde bu husus ikinci yahut üçüncü yakalanma olarak kayda geçecektir. Kişi ehliyetine el koyulduktan sonra 5 yıldan daha uzun bir süre sonra alkollü araç kullanırken yakalanırsa bu işlem tekrar olarak işlem görmeyecek ilk sefer gibi işlem görecektir. Alkollü Araç Kullanma Cezası Nereye Ödenir? Alkollü araç kullanma cezası kişinin bulunduğu yerdeki vergi dairesine ödenebileceği gibi anlaşmalı PTT ve banka şubeleri, online platformlar kullanılarak da ödeme yapılabilir. Söz konusu cezayı kişi E-devlet üzerinden görebilir. Alkollü Araç Kullanma Cezası Ödenmezse Ne Olur? Eğer kişi hakkında trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçundan yargılama yapılmış ve adli para cezasına hükmedilmişse bunun ödenmemesi halinde ceza hapis cezasına dönüşebilir.İdari para cezası söz konusu ise cezanın tebliğinden itibaren 1 ay içinde ödenmemesi halinde faiz işlemeye başlayacaktır. Kişi tebliğden itibaren 1 ay içerisinde cezayı öderse cezada indirim yapılır. Alkollü Araç Kullanma Cezası Sicile İşler mi? Alkollü araç kullanma bir suç teşkil etmiş ve kişi yargılanıp bir cezaya hükmedilmişse bu ceza adli sicile işleyecektir.Ancak suç için kanunda aranan ve yukarıda açıkladığımız unsurlar gerçekleşmemiş ve alkollü araç kullanma yalnızca bir kabahat olarak idari para cezasıyla sonuçlanmışsa bu husus adli sicil kaydına işlemez. Alkollü Araç Kullanma Cezası Sicilden Ne Zaman Silinir? Kişi hakkında trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçundan cezaya hükmedilirse bunun adli sicil kaydına işleyeceğini belirtmiştik. Cezanın infazının tamamlanmasıyla birlikte söz konusu kayıt adli arşiv kaydına alınır. Alkollü araç kullanma suçu bakımından arşiv kaydı ise arşive geçirilme koşullarının oluştuğu tarihten itibaren 5 yıl sonra silinmektedir.  Excerpt: 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu ve Karayolları Trafik Yönetmeliği'ne göre, karayollarında uyuşturucu/uyarıcı madde tesirinde ve/veya belirli sınırların üzerinde alkollü iken araç kullanmak yasaktır. (KTK m. 48/I, KTY m. 97/I). Mevzuatımız gereği, alkollü araç kullanma durumunda sürücüye, idari ve cezai olmak üzere iki farklı yaptırım uygulanabilmektedir. ### Ehliyetsiz Araç Kullanma ve Cezası 2025 Ehliyetsiz araç kullanma, sürücünün geçerli bir sürücü belgesine sahip olmaksızın motorlu bir aracı kullanması durumunu ifade eder. Bu eylem, Karayolları Trafik Kanunu'nun 36. Maddesi tarafından düzenlenen sürücü belgesi alma zorunluluğunu ihlal etmektedir. Söz konusu madde şu şekildedir: “Motorlu araçların, sürücü belgesi sahibi olmayan kişiler tarafından karayollarında sürülmesi ve sürülmesine izin verilmesi yasaktır." Ehliyetsiz araç kullanma fiili bir suç teşkil etmemekle birlikte kanunla yasaklanmış bir fiildir. Motorlu araçların, sürücü belgesi sahibi olmayan kişiler tarafından karayollarında sürülmesi ve sürülmesine izin verilmesi yasak olup ehliyetsiz sürücünün motorlu araç kullanırken yetkili makamlarca tespiti halinde hem ehliyetsiz sürücüye hem de motorlu aracın tescil sahibine ayrı ayrı idari para cezası verilir. Bu blog yazısında, ehliyetsiz araç kullanma kabahatini, cezasını ve ehliyetsiz araç kullanılırken kazaya karışılması halinde sonuçlarını inceleyeceğiz. 1. Ehliyet Tanımı ve Türleri Karayolları Trafik Kanunu'nun 3. Maddesi, sürücü belgesini, yani ehliyeti tanımlamaktadır. Bu madde, sürücü belgesini, bu Kanun kapsamında belirtilen motorlu araçları kullanma yetkisi veren resmi bir belge olarak açıklar. Sürücü belgesi, bir bireyin trafik kurallarını bilmesini ve aracı güvenli bir şekilde kullanabilme becerisini göstermesini sağlamak amacıyla düzenlenir. Bu belgeyi alabilmek için belirli bir yaş sınırını geçmiş olmak, gerekli sürücü eğitimini tamamlamak ve sürücü sınavını başarıyla geçmek gibi şartlar karşılanmalıdır. Ehliyet, sürücülerin yetkinliklerini kanıtlayan ve belirli sınıftaki araçları kullanma yetkisi veren önemli bir belgedir. Bu düzenlemeler, trafik güvenliğini artırmak ve sürücülerin yeterliliklerini sağlamak amacıyla yapılmıştır. Ehliyet sahibi, yalnızca ehliyetinde belirtilen sınıftaki motorlu veya motorsuz taşıtı karayolunda kullanabilme hakkına ve yetkisine sahiptir. Örneğin, B sınıfı bir ehliyete sahip olan bir kişi otomobil kullanabilir. Ehliyetler genellikle belirli bir süre boyunca geçerlidir ve sürenin sonunda yenilenmesi gerekebilir. Sürücü belgesi sınıfları toplamda on yedi tanedir: M, A1, A2, A, B1, BE, C1, C1E, C, CE, D1, D1E, D, DE, F, G, K sınıfı. Bu sınıflar, belge sahiplerine hangi tür araçları kullanabilecekleri konusunda rehberlik eder. 2. Yasal Düzenleme Karayollarında, can ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlamak ve trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konular, Karayolları Trafik Kanunu ve Karayolları Trafik Yönetmeliği ile düzenlenmektedir. Karayolları Trafik Kanununun kabahat saydığı ve karşılığında idarî para cezası öngörülmüş fiiller hakkında uygulanacak genel hükümler Kabahatler Kanunu’nda düzenlenmektedir. 3. Trafik Güvenliğini Tehlikeye Sokma Suçu Trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçu Türk Ceza Kanunu’nun 179. Maddesinde düzenlenmektedir. Bu hüküm uyarınca; Kara, deniz, hava veya demiryolu ulaşım araçlarını kişilerin hayat, sağlık veya malvarlığı açısından tehlikeli olabilecek şekilde sevk ve idare eden kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Alkol veya uyuşturucu madde etkisiyle ya da başka bir nedenle emniyetli bir şekilde araç sevk ve idare edemeyecek halde olmasına rağmen araç kullanan kişi de aynı şekilde cezalandırılır. Yargıtay içtihatlarında; sürücü belgesine sahip olmadan araç kullanılmasının suç olarak düzenlenmediği ve bu eylemin kabahat fiilini oluşturduğu bu nedenle sadece sürücü belgesi olmaksızın araç kullanma fiilinin, trafik güvenliğini tehlikeye sokma suçuna vücut vermeyeceği hüküm altına alınmıştır. (Yargıtay 12. Ceza Dairesi, 2018/3565 E., 2018/9418 K. ve 9.10.2018 T.) 4. Ehliyetsiz Araç Kullanmanın Cezası Nedir? Ehliyetsiz araç kullanma fiiline ilişkin hükümler Karayolları Trafik Kanunu’nun 36. Maddesinde düzenlenmektedir. Aşağıda sayılan hallerde ehliyetsiz araç kullanma kabahati oluşmaktadır: Hiçbir ehliyeti olmayan kişinin araç kullanması Yetkili makamlarca sürücü belgesi geçici olarak ya da tedbiren geri alınan sürücünün araç kullanması Sürücü belgesi iptal edilen sürücünün araç kullanması Sürücü belgesinin süresi dolan sürücünün araç kullanması Sürücünün belgesinde yer almayan bir sınıfta araç kullanması 4.1. Ehliyetsiz Araç Kullanılması Herhangi bir sürücü belgesi bulunmayan, herhangi bir nedenle ehliyetine el konulmuş veya herhangi bir nedenle ehliyeti iptal edilmiş kişinin ehliyetsiz araç kullandığının yetkili makamlar tarafından tespiti halinde verilecek idari para cezası 2025 yılı için 18.677 TL’dir. Ayrıca, aracın sürücü belgesiz kişilerce sürülmesine izin veren araç sahibine de tescil plakası üzerinden aynı miktarda idari para cezası verilir. Yani hem ehliyetsiz aracı süren kişiye hem de ehliyetsiz sürülen aracın sahibine ayrı ayrı 18.677 TL idari para cezası verilmektedir. Ancak ehliyetsiz araç kullanan kişi fiili işlediği sırada on beş yaşını doldurmamış ise çocuk hakkında idari para cezası uygulanamaz. Yani ehliyetsiz araç kullanan kişinin yaşı 15’ten küçük ise sadece ehliyetsiz kullanılan aracın sahibine 2025 yılı için 18.677 TL idari para cezası verilir. 4.2. Ehliyet Yanında Bulundurulmadan Araç Kullanılması Sürücü belgesi olmasına rağmen araç sürerken yanında bulundurmama fiilinin cezası 2025 yılı için 2.167 TL idari para cezasıdır. 4.3. Uygun Sınıfta Ehliyet Olmaksızın Araç Kullanılması Ehliyeti bulunmasına rağmen kullandığı araç türü bakımından ehliyeti geçerli olmayan kişi de ehliyetsiz araç kullanma fiilini gerçekleştirmektedir. Bu bakımdan bu kişinin de ehliyetsiz araç kullandığının yetkili makamlar tarafından tespiti halinde verilecek idari para cezası 2025 yılı için 9.267 TL’dir. Ayrıca, aracın sürücü belgesiz kişilerce sürülmesine izin veren araç sahibine de tescil plakası üzerinden aynı miktarda idari para cezası verilir. Yani hem ehliyetsiz aracı süren kişiye hem de ehliyetsiz sürülen aracın sahibine ayrı ayrı 9.267 TL idari para cezası verilmektedir. 4.4. Süresi Bitmiş Ehliyet İle Araç Kullanılması Ehliyeti bulunmasına rağmen ehliyetin süresi bitmiş ve yenilenmemişse bu kişi de ehliyetsiz araç kullanma fiilini gerçekleştirmektedir. Bu bakımdan bu kişinin de ehliyetsiz araç kullandığının yetkili makamlar tarafından tespiti halinde verilecek idari para cezası 2025 yılı için 3.755 TL’dir. Süresi bitmiş ehliyet ile araç kullanılması durumunda sadece sürücüye ceza verilir, araç sahibine ceza verilmez. 4.5. Ehliyetsiz ve Alkollü Araç Kullanılması Ehliyetsiz ve alkollü araç kullanılması halinde bu fiiller ayrı ayrı kabahat teşkil edecekleri için her kabahat için ayrı ayrı idari para cezası verilecektir. Alkollü araç kullanma kabahati bakımından, sürücünün kaçıncı kez alkollü araç kullanırken yakalandığı ve kanındaki alkol düzeyine göre verilen idari para cezası değişmektedir. Alkollü araç kullanma kabahati bakımından mevzuatta öngörülen diğer idari yaptırımlar da hem ehliyetsiz hem de alkollü araç kullanma için ayrı ayrı verilen idari para cezasının yanında uygulanabilecektir. Araç sürücüsünün kanında bulunan alkol seviyesinin 1.00 promilin üstünde olması halinde ise bu durum TCK 179 kapsamında suç teşkil edebilir ve sürücü hakkında ceza davası açılabilir. Sürücüye ceza davası sonucunda suçtan dolayı yaptırım uygulanması halinde idari yaptırım uygulanmayacak olup sadece ehliyetsiz araç sürme kabahatinden kaynaklı idari para cezası verilecektir. Alkollü araç kullanma kabahati hakkında daha detaylı bilgi için Alkollü Araç Kullanma Suçu ve Cezası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 5. Ehliyetsiz Kazaya Karışılması Sonucu Oluşacak Zararlar Ve Tazmini Maddi hasarlı trafik kazalarında oluşan zararın tazmininden hangi tarafın sorumlu olacağı, tarafların kusur oranlarının tespiti sonucunda ortaya çıkmaktadır. Ehliyetsiz araç kullanan taraf kazalarda asli kusurlu olarak kabul edilmemektedir. Yani ehliyetsiz araç sürücüsünün kaza yapması durumunda ehliyetsiz olması sebebiyle tüm kusur bu sürücüye yüklenmemektedir. Maddi tazminat ödeme yükümlülüğü bakımından ehliyetin varlığını bakılmaksızın hangi sürücünün kusur oranının daha fazla olduğunu bakılmaktadır. Kazanın meydana gelmesinde daha az kusurlu olan ya da kusursuz olan her sürücü, ehliyetli olup olmamasına bakılmaksızın, kaza sonucunda kendi aracında meydana gelmiş zararlar veya bedensel zararları için kusurlu ya da daha fazla kusurlu karşı araç sürücüsüne, kazaya karışan aracın ruhsat sahibine ve sigorta şirketine tazminat için başvuruda bulunulabilir. Bu nedenle kazada kusuru bulunmayan ehliyetsiz sürücünün zararını, kazada kusurlu olan ya da ehliyetsiz sürücüye oranla daha fazla kusurlu olan ehliyetli sürücü kendi kusuru oranında ödemek durumunda kalabilir. 6. Ehliyetsiz Kazaya Karışılması Durumunda Sigorta Ödemeleri 6.1. Ehliyetsiz Yapılan Kazanın Masraflarını Trafik Sigortası Karşılar mı? Ehliyetsiz kaza yapan sürücü eğer ki meydana gelen kazada kusurlu taraf ise daha az kusurlu olan ya da kusursuz olan sürücü, sigorta şirketine tazminat için başvuruda bulunabilir ve sigorta şirketi de sürücünün bu zararlarını karşılamakla yükümlüdür. Ancak böyle bir durumda sigorta şirketi tazminatın kaldırılmasını veya azaltılmasını sağlayabileceği oranda kazaya sebebiyet veren sigortalıya rücu edebilir. Tam tersi durumun varlığı söz konusu ise, yani ehliyetsiz sürücü kusursuz ya da daha az kusurlu ise zararlarının tazmini için trafik sigorta şirketine başvuru yapabilir. Bu kapsamda sigorta şirketi, kusursuz ya da daha az kusurlu sürücünün ehliyetsiz olduğunu ileri sürerek zararlarını karşılamaktan kaçınamaz. 6.2. Ehliyetsiz Yapılan Kazanın Masraflarını Kasko Karşılar mı? Ehliyetsiz sürücü tarafından yapılan kaza sonucunda ortaya çıkan masraflar kasko tarafından karşılanmamaktadır. Poliçede gösterilen taşıtın, Karayolları Trafik Kanunu hükümlerine göre, gerekli sürücü belgesine sahip olmayan kimseler tarafından kullanılması sırasında meydana gelen zararlar kaskonun sağladığı teminatın dışındadır. 7. Ehliyetsiz Araç Kullanma Cezasına İtiraz 7.1. Ehliyetsiz Araç Kullanma Cezası İtiraz Edilebilir mi? Nasıl Edilir? Ehliyetsiz araç kullanma neticesinde verilen idari para cezasına karşı itiraz yeri Sulh Ceza Hâkimliği olup itiraz süresi 15 gündür. Yetkili makamlarca verilen idari para cezasına karşı itiraz süresi, kararın tebliği veya tefhimi tarihinden itibaren başlar. Bu süre içinde başvurunun yapılmamış olması halinde idarî yaptırım kararı kesinleşir. 7.2. Ehliyetsiz Araç Kullanılması Cezası Durumunda Ne Yapabilirsiniz? Ehliyetsiz araç kullanılması cezasının kesinleşmesi halinde yetkili makamlarca verilmiş idari para cezasının ödenmesi gerekmektedir. Trafik cezaları PTT şubelerinden, anlaşmalı banka şubelerinden ve vergi dairesinden fiziki olarak ödenebilmektedir. Bunun yanında, e-devlet sisteminden, İnteraktif Vergi Dairesi internet sitesinden ve anlaşmalı olan bankaların internet bankacılığı sistemlerinden online olarak da trafik cezaları ödenebilmektedir. Trafik cezalarının erken ödenmesi halinde oranında indirim uygulanmaktadır. Bu indirimden yararlanabilmek için verilen cezanın 1 ay içerisinde yukarıda yer alan kuruluşlar aracılığı ile ya da online olarak ödenmesi gerekmektedir. Erken ödeme indiriminin yanında verilen cezanın taksitlendirilmesi de mümkündür. Kişinin ekonomik durumunun müsait olmaması halinde, idarî para cezasının, ilk taksitinin peşin ödenmesi koşuluyla, bir yıl içinde ve dört eşit taksit halinde ödenmesine karar verilebilir. Taksitlerin zamanında ve tam olarak ödenmemesi halinde, idarî para cezasının kalan kısmının tamamı kişiden tahsil edilir. 8. Sıkça Sorulan Sorular Ehliyetsiz Araç Kullanma Cezası Kime Kesilir? Eğer ehliyetsiz araç süren kişi 15 yaşından büyük ise hem ehliyetsiz aracı süren kişiye hem de ehliyetsiz sürülen aracın tescil sahibine ayrı ayrı ceza verilir.   Ehliyetsiz Motor Kullanma Cezası Nedir? Ehliyetsiz motor kullanmanın cezası da ehliyetsiz araç kullanma ile aynı olup eğer ehliyetsiz motor süren kişi 15 yaşından büyük ise hem ehliyetsiz motor süren kişiye hem de ehliyetsiz sürülen motorun tescil sahibine ayrı ayrı 18.677 TL idari para ceza verilir. Yaralanma ya da Ölümle Sonuçlanan Trafik Kazalarında Ehliyetsiz Araç Kullanılması Cezayı Artırır mı? Yaralanma ya da ölümle sonuçlanan trafik kazalarında, verilecek cezada sürücünün kusur oranı dikkate alınarak karar verilir. Bu bakımdan sürücünün ehliyetsiz araç kullanması kişiyi asli kusurlu yapmadığı gibi kusur oranını da etkilemez. Bu nedenle ehliyetsiz araç kullanılması yaralanma ya da ölümle sonuçlanan trafik kazalarında verilecek cezayı arttırmaz. İkinci Kez Ehliyetsiz Araç Kullanmada Verilecek Ceza Attırılır mı? Her ehliyetsiz araç kullanmada ayrı ayrı ceza verilir ve verilen idari para cezasının miktarı arttırılmaz. Ehliyetsiz Araç Kullanma Nedeniyle Verilen İdari Para Cezası Ödenmezse Hapis Cezasına Çevrilir mi? İdari para cezaları hapis cezasına çevrilemez. İdari para cezasının tahsili için ancak borçlu aleyhinde icra takibi yapılarak borçlunun malvarlığı üzerinde haciz ve satış işlemleri yapılabilir. Ehliyetsiz Araç Kullanma Cezası Adli Sicil Kaydına (Sabıka Kaydına) İşler mi? Ehliyetsiz araç kullanma nedeniyle verilen idari para cezası adli sicil kaydına işlenmez. ### Silah Kaçakçılığı ve Ticareti Suçu Silah Kaçakçılığı ve Ticareti suçu 6136 sayılı Kanunun 12. Maddesinde düzenlenmektedir. 6136 sayılı Kanun kapsamına giren ateşli silahlarla bunlara ait mermileri ülkeye sokmak veya sokmaya kalkmak veya bunların ülkeye sokulmasına aracılık etmek, bu silahları kanuna aykırı şekilde üretmek veya bu suretle ülkeye sokulmuş ve ülkede yapılmış olan ateşli silahları veya mermileri bir yerden diğer bir yere taşımak veya yollamak veya taşımaya bilerek aracılık etmek, satmak veya satmaya aracılık etmek veya bu amaçla bulundurmak fiillerinin her biri suç teşkil etmektedir.   Kanunda ateşli silahlara herhangi bir sınırlama konulmadığı için tüm ateşli silahlar silah kaçakçılığı ve ticareti suçuna konu olabilir. Aynı şekilde bu ateşli silahların sayısı ve niteliği bakımından farklı hallerde verilecek olan cezanın artırılması gündeme gelmektedir. 1. Silah Nedir? 1.1. Tanım TDK’nın hazırlamış olduğu Güncel Türkçe Sözlükte silah, “Savunmak veya saldırmak amacıyla kullanılan araç; yarak, cebe.” olarak tanımlanmaktadır. Silah kavramının teknik olarak tanımında ise bu kavram çok daha geniş ele alınmaktadır. Silah kavramının hukuki tanımı Ateşli Silahlar Ve Bıçaklar İle Diğer Aletler Hakkında Yönetmelikte yapılmıştır. Bu yönetmeliğe göre silah, “uzaktan veya yakından canlıları öldürebilen, yaralayan, etkisiz bırakan, canlı organizmaları hasta eden, cansızları parçalayan veya yok eden, ruhsata tabi araç ve aletlerin tümü” olarak tanımlanmaktadır. 1.2. Hukuki Düzenleme Hukuki olarak silah terimi birçok farklı mevzuatta düzenlenmektedir. Silah terimi, Türk Ceza Kanunu’nun yanında Ateşli Silahlar Ve Bıçaklar İle Diğer Aletler Hakkında Kanun ve Ateşli Silahlar Ve Bıçaklar İle Diğer Aletler Hakkında Yönetmelik gibi düzenlemelerde yer almakla birlikte silah kavramı, en geniş anlamda Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenmektedir. Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenen silah kavramına bakıldığında herhangi bir tanımlama yapılmamakla beraber silah türleri belirlenerek silah teriminden hangi aletlerin ve araçların anlaşılması gerektiği şekillendirilmiştir. Türk Ceza Kanunu’nda sayılan silah türleri şu şekildedir: Ateşli silahlar, Patlayıcı maddeler, saldırı ve savunmada kullanılmak üzere yapılmış her türlü kesici, delici veya bereleyici alet, Saldırı ve savunma amacıyla yapılmış olmasa bile fiilen saldırı ve savunmada kullanılmaya elverişli diğer şeyler, Yakıcı, aşındırıcı, yaralayıcı, boğucu, zehirleyici, sürekli hastalığa yol açıcı nükleer, radyoaktif, kimyasal, biyolojik maddeler Bu bakımdan yukarıda sayılan türlerden herhangi birinin içerisine giren araçlar ve aletler ceza kanunlarında düzenlenen suçlar bakımından silah kapsamında değerlendirilecektir. 2. Silah Kaçakçılığı Suçu Ve Cezası 6136 sayılı kanunda düzenlenen ateşli silahlar ile bu silahlara ait mermilerin ülkeye sokulması, sokulmaya çalışılması ya da ülkeye sokulmasına aracılıkta bulunulması hallerinden birinin varlığı durumunda silah kaçakçılığı suçu meydana gelir. Silah kaçakçılığı suçunun cezası, beş yıldan on iki yıla kadar hapis ve beş yüz günden beş bin güne kadar adlî para cezasıdır. 3. Silah Ticareti Suçu Ve Cezası 6136 sayılı yasaya ve sair mevzuata aykırı olarak ülkeye sokulmuş veya ülkede yapılmış olan ateşli silahları veya mermileri satmak veya satmaya aracılık etmek veya bu amaçla bulundurmak fiillerinin varlığı halinde silah ticareti suçu oluşur. Silah ticareti suçunun cezası beş yıldan on iki yıla kadar hapis ve beş yüz günden beş bin güne kadar adlî para cezasıdır. Ayrıca ruhsatsız silah ile ilgili "Ruhsatsız Silah Bulundurma ve Taşıma Suçu" yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. Silah İmal Edilmesi Suçu Ve Cezası 29/6/2004 tarihli ve 5201 sayılı Harp Araç ve Gereçleri ile Silâh, Mühimmat ve Patlayıcı Madde Üreten Sanayi Kuruluşlarının Denetimi Hakkında Kanun hükümlerine aykırı olarak ateşli silah üretilmesi halinde silah imal edilmesi suçu oluşur. Silah imal edilmesi suçunun cezası, beş yıldan on iki yıla kadar hapis ve beş yüz günden beş bin güne kadar adlî para cezasıdır. 5. Silah Kaçakçılığı Ve Ticareti Suçunda Cezayı Artıran Nedenler Yukarıda açıklandığı üzere 6136 sayılı kanun kapsamında yasak olan silahlar bakımından silah kaçakçılığı, silah ticareti ve silah imal edilmesi suç teşkil etmektedir.Ancak kanunda, belirli özel durumların varlığı halinde söz konusu suçlara verilecek olan cezaların arttırılacağı düzenlenmiştir. 5.1. Ateşli Silahlarda Nitelik Açısından Vahamet Ateşli silahın tüfek veya seri ateşli kısa sürede çok sayıda ve etkili biçimde mermi atabilen tam otomatik veya dürbünlü tabanca veya benzerleri olması durumunda silah nitelik açısından vahim kategorisinde değerlendirilmektedir. Ateşli silahın yukarıda sayılan türlerden birinin içerisinde yer alması durumunda bu silahların ülkeye sokulması, sokulmasına aracılık edilmesi, satılması, satılmasına aracılık edilmesi ve üretilmesi yasak olup bu filleri gerçekleştiren kişiye verilecek ceza yarı oranında arttırılarak verilir. 5.2. Ateşli Silahlarda Sayısal Vahamet Suça konu ateşli silahların miktar bakımından vahim olarak değerlendirilecek kadar fazla olması halinde verilecek cezalar bir kat arttırılarak verilir. Vahamet kavramı kişisel ihtiyacın üzerinde korku ve endişe verecek sayıda olup olmadığı her olayın kendi özelliklerine göre değerlendirilecektir. Aynı şekilde vahamet oluşturacak silah sayısının belirlenmesinde silahın niteliği de etkili olacaktır. Her olayın özelliklerine göre vahamet oluşturacak silah sayısı değişiklik göstermektedir. 5.3. Suçun Toplu Halde İşlenmesi Silah kaçakçılığı, silah ticareti ve silah imal edilmesi suçlarının toplu halde işlenmesi halinde verilecek olan ceza arttırılır. Bu kapsamda örgüt faaliyeti kapsamında suçun işlenmesi suçun toplu halde işlenmesi anlamına gelmeyecektir. İki veya daha çok kişinin bu suçu birlikte işlemeleri halinde, failler hakkında sekiz yıldan on beş yıla kadar hapis ve bin günden on bin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. 5.4. Suç Örgütü Faaliyeti Kapsamında Silah Kaçakçılığı Ve Ticareti Silah kaçakçılığı, silah ticareti ve silah imal edilmesi suçlarının, suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, verilecek cezalar bir kat artırılır. 6. Suç Sayılmayan Silahlar 6136 sayılı Ateşli Silahlar Ve Bıçaklar İle Diğer Aletler Hakkında Kanun düzenlenirken bu kanun kapsamı dışında tutulan silahlar bulunmaktadır. Bunlar; Yalnız sporda kullanılan yivli ateşsiz silahlar ve mermileri ile yivsiz tüfekler ve mermileri Ev gereçleri Tababet, sanayi, tarım, spor için kullanılan aletler Bir meslek veya sanatın icrası için gerekli bıçak, şiş, raspa ve benzerleri Bu kanunun kapsamı dışında tutulmuştur. Antika olan ateşli silahlarla bıçakların izin vesikalarıyla birlikte satışı serbesttir. 7. 6136 Sayılı Yasaya Muhalefet Suçlarında Zamanaşımı Suçlar, takibi şikayete bağlı suçlar ve takibi şikayete bağlı olmayan suçlar olarak ikiye ayrılır. 6136 sayılı yasaya muhalefet suçları takibi şikayete bağlı suçlardan değildir. Bu nedenle suçun soruşturulması ve kovuşturulması için suçtan zarar görenin ya da mağdurun şikayeti aranmaksızın harekete geçilir. Bu suçların takibi şikayete bağlı olmadığı için herhangi bir şikayet zamanaşımı süresi mevcut değildir. Bunun yanında dava zamanaşımı süresi her suçta olduğu gibi 6136 sayılı kanuna muhalefet suçlarında da söz konusudur. Bu kapsamda suç işlendikten belirli bir süre sonra kamu davası açılmamış ya da açıldıysa bile sonuçlandırılmamışsa ceza davası düşer. 6136 sayılı kanuna muhalefet suçlarında dava zamanaşımı süresi 15 yıldır. 8. 6136 Sayılı Yasaya Muhalefet Suçunda Yargılama Usulü ve Görevli Mahkeme 6136 sayılı yasaya muhalefet suçları takibi şikayete bağlı suçlardan olmadığı için yetkili merciler tarafından suç şüphesinin öğrenilmesi ile soruşturma aşaması kendiliğinden başlar. Soruşturma evresinin sonunda kamu davasının açılmasının ertelenmesine karar verilmediği takdirde; Kurusıkı tabir edilen ses veya gaz fişeği ya da benzerlerini atabilen tabancayı, teknik özelliklerinde değişiklik yaparak öldürmeye elverişli silah haline dönüştürenler 6136 sayılı kanunun 4. Maddesinde sayılan bıçak ve diğer aletleri satanlar, satmaya aracılık edenler 6136 sayılı kanun kapsamındaki bıçak veya diğer aletlerin veya benzerlerinin sayı veya nitelik bakımından vahim olması halinde bunları satanlar, satmaya aracılık edenler, 6136 sayılı kanunun 4 üncü maddesine göre yapımına izin verilen bıçakları veya diğer aletleri veya benzerlerini kullanma amacı dışında satanlar, satmaya aracılık edenler, Hakkında şüphelinin müdafi huzurunda seri muhakeme usulünün uygulanmasını kabul etmesi halinde seri muhakeme usulü uygulanabilir. Ancak ateşli silahlar bakımından kaçakçılık, ticaret ve imalat yapanlar bakımından seri muhakeme usulünün uygulanması mümkün değildir. 6136 sayılı kanuna muhalefet suçları uzlaşmaya tabi suçlardan değildir. Silah kaçakçılığı ve ticareti suçunda görevli mahkeme, ağır ceza mahkemesidir. 9. Verilebilecek Ceza ve Yaptırımlar Tüm suç tiplerinde olduğu gibi 6136 sayılı kanuna muhalefet suçlarında da soruşturma ve kovuşturma aşamasının tamamlanması ile mahkeme tarafından Beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkûmiyet, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi kararlarından birinin verilmesi ile hüküm kurulmuş olur. 9.1. Hapis Cezası Asliye ceza mahkemesi tarafından yapılan yargılamanın sonunda suçun tarafından işlendiğinin sabit olması ile kanunda belirlenmiş sınırlar içerisinde hapis cezası verilmesine hükmedilir. 9.2. Adli Para Cezasına Çevirme Kısa süreli hapis cezası, suçlunun kişiliğine, sosyal ve ekonomik durumuna, yargılama sürecinde duyduğu pişmanlığa ve suçun işlenmesindeki özelliklere göre adli para cezasına çevrilebilir. Hükmedilen bir yıl veya daha az süreli hapis cezası, kısa süreli hapis cezasıdır. Silah kaçakçılığı veya ticareti suçlarında öngörülen hapis cezası 1 yılı aşmakta olup alınan cezanın adli para cezasına çevrilmesi mümkün değildir. 9.3. Erteleme İşlediği suçtan dolayı iki yıl veya daha az süreyle hapis cezasına mahkûm edilen kişinin cezası ertelenebilir. Bu sürenin üst sınırı, fiili işlediği sırada onsekiz yaşını doldurmamış veya altmışbeş yaşını bitirmiş olan kişiler bakımından üç yıldır. Ancak, erteleme kararının verilebilmesi için kişinin; Daha önce kasıtlı bir suçtan dolayı üç aydan fazla hapis cezasına mahkûm edilmemiş olması, Suçu işledikten sonra yargılama sürecinde gösterdiği pişmanlık dolayısıyla tekrar suç işlemeyeceği konusunda mahkemede bir kanaatin oluşması, gerekir. Ancak silah kaçakçılığı veya ticareti suçlarında öngörülen ceza iki yılın üzerinde olduğu için erteleme kararı verilemez. 9.4. Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için; Sanığın mahkum olması, Cezanın iki yıl veya daha az hapis veya adli para cezası olması, Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması, Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması, Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, gerekir. Ancak silah kaçakçılığı veya ticareti suçlarında öngörülen ceza iki yılın üzerinde olduğu için hükmün açıklanmasının geriye bırakılmasına karar verilemez. 10. Sıkça Sorulan Sorular Silah Kaçakçılığı Ve Ticareti Suçu Nedeniyle Verilen Hapis Cezası Adli Para Cezasına Çevrilebilir mi? Silah kaçakçılığı ve ticareti suçu sebebiyle hükmedilen hapis cezası adli para cezasına çevrilemez. Silah Kaçakçılığı Ve Ticareti Suçu Nedeniyle Şüpheli Veya Sanık Hakkında Tutuklama Kararı Verilebilir mi? Silah kaçakçılığı ve ticareti suçunun işlendiği hususunda somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, tutuklama nedeni var sayılabilir ve bunun sonucunda tutuklama kararı verilebilir. Silah Kaçakçılığı Ve Ticareti Suçundan Alınan Hapis Cezası ertelenebilir mi? Bu suçun işlenmesi sebebiyle verilen hapis cezası kararı ertelenemez. Excerpt: Yasal mevzuata aykırı olarak ülkeye sokulmuş veya ülkede yapılmış olan ateşli silahları veya mermileri satmak veya satmaya aracılık etmek veya bu amaçla bulundurmak fiillerinin varlığı halinde silah ticareti suçu oluşur. ### Ruhsatsız Silah Bulundurma ve Taşıma Suçu Ruhsatsız silah bulundurma ve taşıma suçu, 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun kapsamında düzenlenmiştir. Bu kanun, silah bulundurma ve taşıma yetkisine sahip olan kişileri ve belirli kurallar ve sınırlamalar dahilinde verilebilecek izin ve ruhsatları düzenlemiştir. Bu düzenleme, silah sahiplerinin belirli standartları karşılamalarını ve yasal prosedürlere uygun bir şekilde hareket etmelerini sağlamak amacıyla yapılmıştır. Yasal izinlere sahip olmadan silah bulundurmanın, suç işleme olasılığını artırabileceği ve genel güvenliği tehdit edebileceği düşünülmekte olup, yapılan bu yasal düzenleme ile toplum güvenliğini korumak ve kamu düzenini sağlamak amacıyla silah kullanımının kontrol altında tutulması hedeflenmektedir. Ruhsatsız silah bulundurulması veya taşınması durumunda, kişinin geçmiş suç kaydına, kullanılan silahın türüne ve suçun işlenme şekline bağlı olarak cezai sonuçları değişebilir. 1. Silah Nedir? 1.1. Tanım TDK’nın hazırlamış olduğu Güncel Türkçe Sözlükte silah, “Savunmak veya saldırmak amacıyla kullanılan araç” olarak tanımlanmaktadır. Silah kavramının teknik olarak tanımında ise bu kavram çok daha geniş ele alınmaktadır. Silah kavramının hukuki tanımı Ateşli Silahlar Ve Bıçaklar İle Diğer Aletler Hakkında Yönetmelikte yapılmıştır. Bu yönetmeliğe göre silah, “uzaktan veya yakından canlıları öldürebilen, yaralayan, etkisiz bırakan, canlı organizmaları hasta eden, cansızları parçalayan veya yok eden, ruhsata tabi araç ve aletlerin tümü” olarak tanımlanmaktadır. 1.2. Hukuki Düzenleme Hukuki olarak silah terimi birçok farklı mevzuatta düzenlenmektedir. Silah terimi, Türk Ceza Kanunu’nun yanında 6136 sayılı Ateşli Silahlar Ve Bıçaklar İle Diğer Aletler Hakkında Kanun ve Ateşli Silahlar Ve Bıçaklar İle Diğer Aletler Hakkında Yönetmelik gibi düzenlemelerde yer almakla birlikte silah kavramı, en geniş anlamda Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenmektedir. Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenen silah kavramına bakıldığında herhangi bir tanımlama yapılmamakla beraber silah türleri belirlenerek silah teriminden hangi aletlerin ve araçların anlaşılması gerektiği şekillendirilmiştir. Türk Ceza Kanunu’nda sayılan silah türleri şu şekildedir: Ateşli silahlar, Patlayıcı maddeler, Saldırı ve savunmada kullanılmak üzere yapılmış her türlü kesici, delici veya bereleyici alet, Saldırı ve savunma amacıyla yapılmış olmasa bile fiilen saldırı ve savunmada kullanılmaya elverişli diğer şeyler, Yakıcı, aşındırıcı, yaralayıcı, boğucu, zehirleyici, sürekli hastalığa yol açıcı nükleer, radyoaktif, kimyasal, biyolojik maddeler Bu bakımdan yukarıda sayılan türlerden herhangi birinin içerisine giren araçlar ve aletler ceza kanunlarında düzenlenen suçlar bakımından ruhsatsız silah kapsamında değerlendirilecektir. 2. Ruhsatsız Silah Bulundurma Suçu ve Cezası Ruhsatsız silah bulundurma 6136 Sayılı Ateşli Silahlar Ve Bıçaklar İle Diğer Aletler Hakkında Kanun suçu’da düzenlenmektedir. Kanunda ruhsatsız silah bulundurma suçu bakımından ikili bir ayrıma gidilmiştir. Bu kanuna göre ateşli silahları ruhsatsız bulundurma suçu ve ateşli olmayan bıçak ve benzeri silahları ruhsatsız bulundurma suçu ayrı ayrı düzenlenmiştir. 6136 sayılı kanunun hükümlerine aykırı olarak ruhsatsız ateşli silah bulunduranlar hakkında bir yıldan üç yıla kadar hapis ve otuz günden yüz güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. 3. Ruhsatsız Silah Taşıma Suçu ve Cezası Ruhsatsız silah taşıma suçu aynı şekilde 6136 sayılı Ateşli Silahlar Ve Bıçaklar İle Diğer Aletler Hakkında Kanun’da düzenlenmektedir. Ruhsatsız silah taşıma suçunun eylem unsurunun gerçekleşmesi için ya kayıt dışı bir silahın üstte taşınması ya da bulundurma ruhsatı olan silahın üstte taşınması gerekmektedir. Bu bakımdan ülkemizde silah taşıma ruhsatı sadece kanunda düzenlenen ya da yönetmelikte tespit edilmiş meslek gruplarına mensup kişilere ya da belirli hukuki statüye sahip kişilere verilmektedir. Bu nedenle bulundurma ruhsatı olan silahın meskun mahalden ya da iş yerinden çıkartılarak üstte taşınması da ruhsatsız silah taşıma suçuna vücut veren eylemin gerçekleştirilmesini sağlayacaktır. 6136 sayılı kanuna aykırı olarak ateşli silah taşıyanlar hakkında bir yıldan üç yıla kadar hapis ve otuz günden yüz güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. 4. Ruhsatsız Silah Satın Alma Suçu ve Cezası Ruhsatsız silah satın alma suçu aynı şekilde 6136 sayılı Ateşli Silahlar Ve Bıçaklar İle Diğer Aletler Hakkında Kanun’da düzenlenmektedir. Ruhsatsız silah satın alma suçu bakımından da ateşli silahlar ile ateşli olmayan silahlar arasında ayrım gözetilmiştir. 6136 sayılı kanuna aykırı olarak ateşli silah satın alanlar hakkında bir yıldan üç yıla kadar hapis ve otuz günden yüz güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. 5. Ruhsatsız Mermi Bulundurma ve Taşıma Suçunun Cezası Sadece ruhsatsız silah bulundurma veya taşıma suçu söz konusu değildir. Aynı şekilde ateşli silahlara ait mermileri satın almak, bulundurmak veya taşımak da suç teşkil etmektedir. Buna göre ateşli silahlara ait ruhsatsız mermileri taşıyan, bulunduran ya da satın alan kişi hakkında bir yıldan üç yıla kadar hapis ve otuz günden yüz güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. 6. Yasak Bıçak ve Diğer Aletleri Bulundurma ve Taşıma Suçunun Cezası Daha öncesinde 6136 sayılı Ateşli Silahlar Ve Bıçaklar İle Diğer Aletler Hakkında Kanun’da ruhsatsız silahların satın alınması, bulundurulması ve taşınması suçları bakımından ikili bir ayrım yapılarak ateşli ve ateşsiz silahlar için farklı düzenlemelerin olduğundan bahsetmiştik. Bu kapsamda kanun hükümlerine aykırı olarak kama, hançer, saldırma, şişli baston, sustalı çakı, pala,kılıç, kasatura, süngü, sivri uçlu ve oluklu bıçaklar, topuz, topuzlu kamçı, boğma teli veya zinciri, muşta ile salt saldırı ve savunmada kullanılmak üzere özel nitelikteki benzeri aletler yani bıçak veya diğer aletleri veya benzerlerini satın alanlar, taşıyanlar veya bulunduranlar hakkında altı aydan bir yıla kadar hapis ve yirmibeş günden az olmamak üzere adlî para cezasına hükmolunur. 7. Ruhsatsız Silah Suçunda Cezayı Artıran Nedenler Yukarıda açıklandığı üzere ruhsatsız silah bulundurmak, taşımak ve satın almak 6136 sayılı kanun kapsamında suç teşkil etmektedir. Ancak kanunda, belirli özel durumların varlığı halinde söz konusu suçlara verilecek olan cezaların arttırılacağı düzenlenmiştir. 7.1. Ateşli Silahlarda Nitelik Açısından Vahamet Ateşli silahın tüfek veya seri ateşli kısa sürede çok sayıda ve etkili biçimde mermi atabilen tam otomatik veya dürbünlü tabanca veya benzerleri olması durumunda silah nitelik açısından vahim kategorisinde değerlendirilmektedir. Ateşli silahın yukarıda sayılan türlerden birinin içerisinde yer alması durumunda bu ateşli silahı taşıyan, bulunduran, satın alan kişi hakkında beş yıldan sekiz yıla kadar hapis ve beş yüz günden beş bin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. 7.2. Ateşli Silahlarda Sayısal Vahamet Ateşli silahlarda, silahın sayısı bakımından vahim olması halinde beş yıldan sekiz yıla kadar hapis ve beş yüz günden beş bin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. Kanun metninde hangi sayıda silahın vahim olarak nitelendirileceği düzenlenmemektedir. Bu bakımdan vahamet kavramı kişisel ihtiyacın üzerinde korku ve endişe verecek sayıda olup olmadığı her olayın kendi özelliklerine göre değerlendirilecektir. Aynı şekilde vahamet oluşturacak silah sayısının belirlenmesinde silahın niteliği de etkili olacaktır. Her olayın özelliklerine göre vahamet oluşturacak silah sayısı değişiklik göstermekle birlikte Yargıtay içtihatında niteliksiz silahlar bakımından dört adet silahtan fazlasının vahamet oluşturduğu kabul edilmektedir. 7.3. Mermilerde Sayısal Vahamet Ruhsatsız silah taşıma, bulundurma veya satın alma suçlarında belirli hallerin cezayı arttırıcı sonuçlar doğurabileceğinden bahsetmiştik. Bu bakımdan mermi sayısının fazlalığından kaynaklanan vahamet durumunda da verilecek olan ceza arttırılır. Mermilerin sayı bakımından vahim olması halinde beş yıldan sekiz yıla kadar hapis ve beş yüz günden beş bin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. Ateşli silahlarda sayısal vahameti oluşturacak sayının kanunda belirlenmemesi gibi mermilerde sayılal vahamet oluşturacak sayı da kanunlarda belirli değildir. Yine her olayın ve durumun özelliklerine göre değişme göstermekle birlikte Yargıtay içtihatlarına göre 5000 merminin ve daha fazlasının bulunması, taşınması ya da satın alınması durumunda vahamet oluşacağı ve cezanın arttırılması gerektiği hükmolunmuştur. 8. Ruhsatsız Silah Suçunda Cezayı Azaltan Nedenler 6136 sayılı kanunda ruhsatsız silah taşıma, bulundurma, satın alma suçuna verilen ceza belirli hallerin varlığı durumunda verilecek cezanın azaltılacağı düzenlenmektedir. 8.1. Ateşli Silahın Bir Adet Olması ve Mutad Sayıda Merminin Bulunması Tüfek veya seri ateşli kısa sürede çok sayıda ve etkili biçimde mermi atabilen tam otomatik veya dürbünlü tabanca veya benzerleri dışındaki ateşli silahın bir adet olması ve mutat sayıdaki mermilerinin ev veya işyerinde bulundurulması halinde verilecek ceza bir yıldan iki yıla kadar hapis ve yirmi beş günden yüz güne kadar adlî para cezasıdır. Mutad sayıda merminin ne kadar olacağı net bir şekilde kanunda düzenlenmemekte olup kişisel kullanıma yetecek sayıda mermiden bahsedilmektedir. Bu bakımdan niteliksiz ateşli silahın bir adet olması ve kişisel kullanıma yetecek sayıda merminin bulunması neticesinde verilecek olan ceza azaltılarak verilecektir. 8.2. Ateşli Silahlara Ait Mermilerin Pek Az Sayıda Bulunması Ateşli silahlara ait mermilerin pek az sayıda bulundurulmasının veya taşınmasının mahkemece vahim olarak takdir edilmemesi durumunda hükmolunacak ceza altı aya kadar hapis ve yüz güne kadar adlî para cezasıdır. Bu durum yalnızca mermiler için geçerlidir. Eğer ateşli silahın yanında mermi taşınıyorsa bu durumda söz konusu düzenleme uygulama alanı bulamayacaktır. Kaç merminin pek az sayıda olacağı kanunda yine açıkça düzenlenmemekte olup bu hükmün uygulanıp uygulanmayacağı yani mermi sayısının pek az sayıda olarak değerlendirilip değerlendirilmeyeceği mahkemenin takdirindedir. Yargıtay içtihatlarında genellikle kabul edilen ve pek az olarak değerlendirilen mermi miktarı elli ve elliden az sayıdadır. 9. Suç Sayılmayan Silahlar 6136 sayılı Ateşli Silahlar Ve Bıçaklar İle Diğer Aletler Hakkında Kanun düzenlenirken bu kanun kapsamı dışında tutulan silahlar bulunmaktadır. Bunlar; Yalnız sporda kullanılan yivli ateşsiz silahlar ve mermileri ile yivsiz tüfekler ve mermileri Ev gereçleri Tababet, sanayi, tarım, spor için kullanılan aletler Bir meslek veya sanatın icrası için gerekli bıçak, şiş, raspa ve benzerleri Bu kanunun kapsamı dışında tutulmuştur. Hatıra teşkil eden veya antika olan silahlar bakımından, kişiye görevi nedeniyle devletçe verilmiş veya kendilerince bu amaçla temin edilmiş ve bu görevleri sona erdikten sonra kişinin meskeninde kalan veya kanuni yakınlarına intikal eden kılıç, meç ve benzeri aletler için izin belgesi aranmaz. Hatıra teşkil eden veya antika olan aletler bulundurulabilir ancak taşınamaz. 10. Hukuka Aykırı Arama Yoluyla Ruhsatsız Silah Ele Geçirilmesi Arama, hukuka aykırı ise elde edilen deliller de hukuka aykırı olacaktır. Bu nedenle hukuka aykırı olarak elde edilmiş delillerin muhakemenin herhangi bir aşamasında kullanılması mümkün değildir. 11. 6136 Sayılı Yasaya Muhalefet Suçlarında Zamanaşımı Suçlar, takibi şikayete bağlı suçlar ve takibi şikayete bağlı olmayan suçlar olarak ikiye ayrılır. 6136 sayılı yasaya muhalefet suçları takibi şikayete bağlı suçlardan değildir. Bu nedenle suçun soruşturulması ve kovuşturulması için suçtan zarar görenin ya da mağdurun şikayeti aranmaksızın harekete geçilir. Bu suçların takibi şikayete bağlı olmadığı için herhangi bir şikayet zamanaşımı süresi mevcut değildir. Bunun yanında dava zamanaşımı süresi her suçta olduğu gibi 6136 sayılı kanuna muhalefet suçlarında da söz konusudur. Bu kapsamda suç işlendikten belirli bir süre sonra kamu davası açılmamış ya da açıldıysa bile sonuçlandırılmamışsa ceza davası düşer. 6136 sayılı kanuna muhalefet suçlarında dava zamanaşımı süresi 8 yıldır. 12. 6136 Sayılı Yasaya Muhalefet Suçunda Yargılama Usulü ve Görevli Mahkeme 6136 sayılı yasaya muhalefet suçları takibi şikayete bağlı suçlardan olmadığı için yetkili merciler tarafından suç şüphesinin öğrenilmesi ile soruşturma aşaması kendiliğinden başlar. Soruşturma evresinin sonunda kamu davasının açılmasının ertelenmesine karar verilmediği takdirde; Ateşli silahlarla bunlara ait mermileri satın alan veya taşıyanlar veya bulunduranlar, Niteliksiz ateşli silahın bir adet olması şartı ile mutat sayıdaki mermileri ev veya işyerinde bulunduranlar, Kurusıkı tabir edilen ses veya gaz fişeği ya da benzerlerini atabilen tabancayı, teknik özelliklerinde değişiklik yaparak öldürmeye elverişli silah haline dönüştürenler 6136 sayılı kanunun 4. Maddesinde sayılan bıçak ve diğer aletleri satanlar, satmaya aracılık edenler, satın alanlar, taşıyanlar veya bulunduranlar 6136 sayılı kanun kapsamındaki bıçak veya diğer aletlerin veya benzerlerinin sayı veya nitelik bakımından vahim olması halinde bunları satanlar, satmaya aracılık edenler, satın alanlar, taşıyanlar veya bulunduranlar 6136 sayılı kanunun 4 üncü maddesine göre yapımına izin verilen bıçakları veya diğer aletleri veya benzerlerini kullanma amacı dışında satanlar, satmaya aracılık edenler, satın alanlar, taşıyanlar veya bulunduranlar Hakkında şüphelinin müdafi huzurunda seri muhakeme usulünün uygulanmasını kabul etmesi halinde seri muhakeme usulü uygulanabilir. 6136 sayılı kanunda düzenlen suçlarda, iddianamenin kabulünden sonra adli para cezasını ve/veya üst sınırı iki yıl veya daha az süreli hapis cezasını gerektiren suç tiplerinde basit yargılama usulünün uygulanmasına karar verilebilir. 6136 sayılı kanuna muhalefet suçları uzlaşmaya tabi suçlardan değildir. 6136 sayılı kanuna muhalefet suçlarında görevli mahkeme Asliye Ceza Mahkemeleridir. 13. Verilebilecek Ceza ve Yaptırımlar Tüm suç tiplerinde olduğu gibi 6136 sayılı kanuna muhalefet suçlarında da soruşturma ve kovuşturma aşamasının tamamlanması ile mahkeme tarafından Beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkûmiyet, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi kararlarından birinin verilmesi ile hüküm kurulmuş olur. 13.1. Hapis Cezası Asliye ceza mahkemesi tarafından yapılan yargılamanın sonunda suçun tarafından işlendiğinin sabit olması ile kanunda belirlenmiş sınırlar içerisinde hapis cezası verilmesine hükmedilir. 13.2. Adli Para Cezasına Çevirme Kısa süreli hapis cezası, suçlunun kişiliğine, sosyal ve ekonomik durumuna, yargılama sürecinde duyduğu pişmanlığa ve suçun işlenmesindeki özelliklere göre adli para cezasına çevrilebilir. Hükmedilen bir yıl veya daha az süreli hapis cezası, kısa süreli hapis cezasıdır. 6136 sayılı kanuna muhalefet suçlarında da yapılan yargılamanın sonucunda 1 yıl veya daha az süreli bir hapis cezası mahkumiyeti söz konusu ise hapis cezasının yanında adli para cezasına hükmedilmiş olsa dahi hapis cezası adli para cezasına çevrilebilir. 13.3. Erteleme İşlediği suçtan dolayı iki yıl veya daha az süreyle hapis cezasına mahkûm edilen kişinin cezası ertelenebilir. Bu sürenin üst sınırı, fiili işlediği sırada onsekiz yaşını doldurmamış veya altmışbeş yaşını bitirmiş olan kişiler bakımından üç yıldır. Ancak, erteleme kararının verilebilmesi için kişinin; Daha önce kasıtlı bir suçtan dolayı üç aydan fazla hapis cezasına mahkûm edilmemiş olması, Suçu işledikten sonra yargılama sürecinde gösterdiği pişmanlık dolayısıyla tekrar suç işlemeyeceği konusunda mahkemede bir kanaatin oluşması, gerekir. Cezası ertelenen hükümlü hakkında, bir yıldan az, üç yıldan fazla olmamak üzere, bir denetim süresi belirlenir. Bu sürenin alt sınırı, mahkûm olunan ceza süresinden az olamaz. 13.4. Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için; Sanığın mahkum olması, Cezanın iki yıl veya daha az hapis veya adli para cezası olması, Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması, Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması, Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, gerekir. Sanığın kabul etmemesi hâlinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmez. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verilmesi halinde sanık, beş yıl süreyle denetim süresine tâbi tutulur. 6136 sayılı kanuna muhalefet suçları bakımından da yukarıda yer alan koşulların gerçekleşmesi ile hükmün açıklanmasının geriye bırakılması kararı verilebilir. 14. Sıkça Sorulan Sorular Bıçak Taşımak Suç mudur? Kama, hançer, saldırma, şişli baston, sustalı çakı, pala, kılıç, kasatura, süngü, sivri uçlu ve oluklu bıçaklar, topuz, topuzlu kamçı, boğma teli veya zinciri, muşta ile salt saldırı ve savunmada kullanılmak üzere özel nitelikteki benzeri aletlerin taşınması 6136 sayılı kanunun 15. Maddesine göre suçtur. Çakı Taşımak Suç mudur? Sustalı olmayan, el ile açılıp kapatılabilen ya da susta kısmı bozuk olan çakının taşınması 6136 sayılı kanuna göre suç değildir. Kurusıkı Tabanca Taşınması Suç mudur? Kurusıkı tabancalar 6136 sayılı kanuna tabi olmamakla beraber 5729 Ses ve Gaz Fişeği Atabilen Silahlar Hakkında Kanun’a tabidir. Bu kanun kapsamında kurusıkı tabancayı elinde bulunduranlar ile yeni devir veya satın alan şahıslar bulundukları yer mülkî amirliğinden havaleli bir dilekçe ve ekinde yer alan adli sicil belgesi ile birlikte kolluk birimine müracaat eder. Müracaat edilen kolluk birimince her ses ve gaz fişeği atabilen silâh için Ses ve Gaz Fişeği Atabilen Silâh Bildirim Belgesi düzenlenir. Ses ve gaz fişeği atabilen silâhlar; fişekleri boşaltılarak, her an kullanıma ve ulaşım kolaylığına imkân vermeyecek şekilde ve bir kutu içerisinde nakledilebilirler. Bu silâhların belirtilen şekil ve şartların dışında nakledilmesi taşıma olarak kabul edilir ve kurusıkı tabanca taşınması yasaktır. Excerpt: Ruhsatsız silah bulundurulması veya taşınması durumunda, kişinin geçmiş suç kaydına, kullanılan silahın türüne ve suçun işlenme şekline bağlı olarak cezai sonuçları değişebilir. ### İmar Kirliliğine Neden Olma Suçu ve Cezası İmar kirliliği, yerel yönetimlerin belirlediği imar planlarına uymadan, yapı ruhsatı ve inşaat izinleri alınmadan gerçekleştirilen kaçak yapı ve inşaat faaliyetleri sonucunda ortaya çıkar. Yerleşim yerlerinde mevcut altyapı ve çevre düzenlemeleri göz önüne alınmadan plansız bir şekilde çoğalan kaçak yapılar, sadece estetik ve çevresel sorunlara yol açmakla kalmaz, aynı zamanda şehirlerin sürdürülebilir bir şekilde büyümesini ve planlanmasını da engeller. Günlük hayatta "çarpık kentleşme" olarak bilinen imar kirliliği, bireylerin sağlıklı bir çevrede yaşama hakkına zarar veren bir kavramdır. Çarpık kentleşme ve İmar kirliliği başlı başına bir çevre kirliliği olmakla birlikte diğer çevre kirliliği türlerinin de (hava, su, toprak kirliliği gibi) oluşumuna sebebiyet verebilmektedir. Bu bağlamda, Türk Ceza Kanunu'nda imar kirliliğine neden olma suçu, Çevreye Karşı Suçlar başlığı altında düzenlenmiştir. Bu hükümler, plansız ve düzensiz yapılaşmanın çevresel etkilerini önlemeyi amaçlamaktadır. Böylece, çevreyi koruma amacı güdülerek, sağlıklı bir yaşam ortamının sürdürülebilirliği ve bireylerin hakları gözetilmeye çalışılmaktadır. 1. İmar Kirliliği Ve Yasal Tanımı 1.1. İmar Kirliliğinin Hukuki Açıdan Tanımı İmar kirliliğine neden olma suçu esasında imar mevzuatına aykırılığı cezalandırmaktadır. İmar mevzuatına aykırı yapı, kaçak yapı olarak adlandırılmaktadır. Kaçak yapı ise yetkili idarelerin bilgisi dışında yapılan ya da imar mevzuatında yer alan uyulması zorunlu kurallara uyulmaksızın yapılan yapı anlamına gelmektedir. İmar mevzuatına aykırı yapı aynı zamanda Plansız Alanlar Yönetmeliğinin 4. maddesinde de tanımlanmıştır. Buna göre, imar mevzuatına aykırı yapı şu şekilde tanımlanır: Muhtarlıktan izin alınmadan inşa edilen yapılar, Ruhsatsız veya ruhsat ve eklerine aykırı olan yapılar, Fen ve sağlık kurallarına aykırı olan yapılar, Kat nizamı, taban alanı, komşu mesafeleri, ön cephe hattı, bina derinliği ve benzeri konulardaki mevzuat hükümlerine uymayan yapılar, Komşu parsele, yola, kamu hizmet ve tesisleri için ayrılmış alanlara tecavüz eden yapılar, İnşaat yasağı bulunan yerlere inşa edilen yapılar. İmar mevzuatına aykırılık ruhsat alınmadan yapımına başlanması durumunda olabileceği gibi, usulüne uygun alınmış ruhsata uygun olmama neticesinde yapılan yapılarda da olabilir. TCK’ya göre imar mevzuatına aykırı bu yapılar imar kirliliğine neden olmakta ve cezalandırılmaya değer görülmektedir. Kaçak yapılarla ilgili olarak, İmar kirliliğine sebep olma suçu nedeniyle sadece cezai yaptırımlar uygulanmakla kalmayıp aynı zamanda kaçak yapının yıkılmasına yönelik idari yaptırım kararı da alınabilmektedir. İdare tarafından haksız ve gereksiz bir şekilde verilen yıkım kararlarının iptali için, idari yargıda yürütmenin durdurulması talebiyle birlikte yıkım kararının iptali davası açılabilir. 1.2. Kaçak Yapılaşma Tanımı Kaçak yapılaşma, imar planı ve mevzuatına uygun olmadan, gerekli izinler alınmadan veya alınan ruhsata aykırı bir şekilde yapılaşma sürecidir. Bu tür uygulamalar hukuka aykırıdır. Kaçak yapılaşma, ruhsatsız yapılaşma olarak gerçekleşebileceği gibi, alınan ruhsata aykırı bir yapılaşma şeklinde de ortaya çıkabilir. İdareden izin alınmaksızın imar parselleri üzerinde yapılaşma yapmak mümkün değildir. Bu durumda ruhsatsız yapılaşmadan söz edilir. İmar planına uygun olsa bile, idareden izin alınmaksızın herhangi bir inşaat faaliyetinde bulunmak hukuka aykırıdır. Ruhsatsız yapı, hukuka aykırı olduğu gibi, ruhsata aykırı yapılaşma da hukuka aykırıdır. Yapılaşmanın mutlaka yapı ruhsatı ve eklerine uygun bir biçimde gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Ruhsata aykırı yapılaşma, imar kirliliğine neden olan bir durumu ifade eder. Bu nedenle, plansız inşaat faaliyetlerinin kontrolsüz ve düzensiz bir şekilde gerçekleşmesi çevresel etkilere yol açabilir ve hukuki sorunlara neden olabilir. 1.3. İmar Kirliliğine ve Kaçak Yapılaşmanın Nedenleri İmar kirliliği, genellikle yerel yönetimlerin belirlediği imar planlarına uyulmaması ve gerekli yapı ruhsatı ile inşaat izinlerinin alınmaması gibi temel unsurların yanı sıra bir dizi başka faktörün birleşimiyle ortaya çıkabilir. Bu faktörler arasında şunlar bulunabilir: Plansız Yapılaşma: Şehirlerin gelecekteki ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde düzenlenmiş imar planlarının olmaması veya var olan planlara uyulmaması, plansız yapılaşmayı teşvik edebilir. Bu durumda, kaçak yapılar belirlenen alanlarda değil, genellikle plansız bölgelerde ortaya çıkabilir. Denetim ve Yaptırım Eksikliği: Yeterli denetim ve yaptırım mekanizmalarının olmaması, kaçak yapılaşmanın artmasına neden olabilir. İnşaat faaliyetlerinin denetlenmemesi veya ihlallerin etkili bir şekilde cezalandırılmaması durumunda, kaçak yapılar çoğalabilir. Ekonomik Faktörler: Ekonomik zorluklar, insanların resmi izin ve belgeler almadan, maliyetleri düşürmek amacıyla kaçak inşaat faaliyetlerine yönelmelerine neden olabilir. Toprak Spekülasyonu: Yatırım amaçlı toprak alımları ve spekülasyon, imar planlarına uygun olmayan alanlarda kaçak yapılaşmanın artmasına neden olabilir. Yerel Yönetim Politikaları: Yerel yönetimlerin yetersiz veya tutarsız politikaları, imar kirliliğini tetikleyebilir. Örneğin, izin süreçlerinin belirsizliği veya değişkenliği, kaçak yapılaşmayı teşvik edebilir. Bu faktörlerin bir kombinasyonu, imar kirliliğinin ortaya çıkmasına katkıda bulunabilir. Bu nedenle, etkili bir şehir planlaması, düzenli denetim mekanizmaları, şeffaf izin süreçleri ve uygun yaptırımların bulunması, imar kirliliğini önlemek adına son derece önemlidir. Ancak, temelde yatan ekonomik ve sosyal sorunlar ortadan kaldırılmadan, hapis cezası veya para cezası gibi tedbirler yeterince caydırıcı olmadığı gibi hakkaniyete de uygun olmayabilir. Bu nedenle, imar kirliliğinin önlenmesi için çözüm odaklı ve kapsamlı bir yaklaşım gerekmektedir, bu da sosyal, ekonomik ve çevresel faktörleri içeren geniş kapsamlı politika ve uygulamaları içerir. 1.4. Kaçak Yapılaşmanın Suç Olarak Düzenlenmesinde Korunan Hukuki Yarar Çarpık kentleşme veya imar kirliliği önlenemezse, çevre kirliliği ve yaşam kalitesinde düşüş gibi sorunlarla karşılaşılabilir. Bu bağlamda, kanun koyucu “imar kirliliğine neden olma suçunu”, Çevreye Karşı Suçlar başlığı altında düzenlenmiş ve bu düzenleme ile plansız ve düzensiz yapılaşmanın çevresel etkilerini önlemeyi amaçlamıştır. 2. İmar Kirliliğine Neden Olma Suçunun Unsurları TCK’nın “İmar Kirliliğine Neden Olma Suçu” başlıklı 184. maddesine göre; (1) Yapı ruhsatiyesi alınmadan veya ruhsata aykırı olarak bina yapan veya yaptıran kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Yapı ruhsatiyesi olmadan başlatılan inşaatlar dolayısıyla kurulan şantiyelere elektrik, su veya telefon bağlantısı yapılmasına müsaade eden kişi, yukarıdaki fıkra hükmüne göre cezalandırılır. (3) Yapı kullanma izni alınmamış binalarda herhangi bir sınai faaliyetin icrasına müsaade eden kişi iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (4) Üçüncü fıkra hariç, bu madde hükümleri ancak belediye sınırları içinde veya özel imar rejimine tabi yerlerde uygulanır. (5) Kişinin, ruhsatsız ya da ruhsata aykırı olarak yaptığı veya yaptırdığı binayı imar planına ve ruhsatına uygun hale getirmesi halinde, bir ve ikinci fıkra hükümleri gereğince kamu davası açılmaz, açılmış olan kamu davası düşer, mahkûm olunan ceza bütün sonuçlarıyla ortadan kalkar. (6) İkinci ve üçüncü fıkra hükümleri, 12 Ekim 2004 tarihinden önce yapılmış yapılarla ilgili olarak uygulanmaz. Görüldüğü üzere, 184. madde üç farklı suçu bünyesinde düzenlemektedir. Üç suç bakımından yapılacak inceleme yönünden bazı noktalarda suçun konusu, bazı noktalarda ise fiilin bir parçası olarak müşterek kavramlar kullanılmakta bazı noktalarda ise suçun unsurları farklılık gösterebilmektedir. İmar kirliliğine neden olma suçunun korumak istediği hukuksal değer çevre hakkıdır. 2.1. Maddi Unsurlar Fail: TCK m. 184/1’e göre suçun faili, ruhsatsız/ruhsata aykırı bina yapan veya yaptıran kişidir. Kanunda bina yaptırandan ayrıca söz edildiğinden usta, kalfa, işçi, çırak gibi binanın yapımında fiilen çalışan bireyler yanında binanın sahibi, yüklenici, taşeron gibi kişiler de fail olarak kabul edilebilecektir. İkinci fıkradaki suçun faili, yapı ruhsatiyesi alınmadan başlatılan inşaatlar dolayısıyla kurulan şantiyelere elektrik, su veya telefon bağlantısı yapılmasına müsaade eden kişilerdir. Suçun faili, bağlantı yapılmasında kontrol, imza ve onay safhasında görevli olan kişilerdir. Dolayısıyla fiilen bağlantı yapan kişilerin eylemleri TCK m. 184/2 kapsamında değildir. Üçüncü fıkradaki suçun faili ise, sınai faaliyetin icrasına müsaade eden kişidir. Konu: TCK m. 184/1’de düzenlenen suçun konusu, belediye sınırları veya özel imar rejimine tabi yerlerde bulunan binadır. Binanın TCK m. 184/1’deki suçun konusu olabilmesi için ruhsata tabi olması yeterli olup; belirli bir ölçüde olması aranmaz. Ayrıca binanın insan yaşamına özgülenmiş olması da gerekmez. İmar Kanunu’nun 5. maddesine göre bina “kendi başına kullanılabilen, üstü örtülü ve insanların içine girebilecekleri ve insanların oturma, çalışma, eğlenme veya dinlenmelerine veya ibadet etmelerine yarayan, hayvanların ve eşyaların korunmasına yarayan yapılardır”. TCK m. 184/1’de, ruhsatsız/ruhsata aykırı bina yapılması suç olarak kabul edilmiş; daha geniş kapsamlı olan yapı ise kapsama alınmamıştır. Bu nedenle, ruhsatsız ya da ruhsata aykırı olarak yapılan bahçe, istinat duvarı, yüzme havuzu, iskele, köprü, tünel, rıhtım, yol ve benzeri yapılar suç kapsamına dâhil değildir. Bunun yanında ruhsatsız yapılan eklenti de bina niteliğindedir. TCK m. 184/2 hükmünde yer verilen suçun konusu ise, şantiyedir. Söz konusu şantiyenin suça konu teşkil edebilmesi için, belediye sınırları içinde veya özel imar rejimine tabi yerlerde bulunması gerekmektedir. TCK 184/3 hükmünde düzenlenen suçun konusu ise icra edilen sınai faaliyettir. İlk iki fıkradaki suçlardan farklı olarak sınai faaliyetin belediye sınırları içerisinde ya da özel imar rejimine tabi yerlerde icra edilmesi gerekmez. Söz konusu sınai faaliyetin icra edilmesi izne tabi olmalıdır. Sınai faaliyet, “madenler, toprak ürünleri ve hayvansal ürünler gibi hammaddelerin, makine, işgücü ve diğer araçlardan yararlanılarak insan gereksinimlerini karşılayacak ürün durumuna getirmek amacıyla yapılan çalışmalardır”. TCK m. 184/3’de, sadece sınai faaliyete yer verildiği için faaliyetin ticari faaliyet olması durumunda, suç oluşmaz. Mağdur: İmar kirliliğine neden olma suçunun mağduru belirli bir kişi olmayıp sağlıklı bir çevrede yaşama hakkına sahip olan bütün bireyler mağdur olarak kabul edilmektedir. Fiil: TCK m. 184/1’de, yapı ruhsatiyesi almadan veya ruhsata aykırı olarak bina yapmak veya yaptırmak cezalandırılmıştır. Yapı ruhsatiyesi kavramı, yapı inşa edilmesi veya inşa edilmiş yapıda esaslı değişiklik yapılması için ilgili kurumdan alınması zorunlu olan izindir. Bu durumda suçun oluşması için yapı ruhsatı alınmadan ya da yapı ruhsatına aykırı bina yapılması veya yaptırılması gerekmektedir. TCK m. 184/2 hükmünün fiil unsuru, elektrik, su veya telefon bağlantısı yapılmasına müsaade etmedir. Suçun oluşması için, elektrik, su veya telefon bağlantısı yapılan yerin şantiye olması gerekmektedir. TCK m. 184/2 hükmündeki suçun oluşabilmesi için yapının ruhsatsız olması gerekmektedir. TCK m. 184/3 hükmünün fiil unsuru, yapı ruhsatiyesi alınmış olunsun olunmasın, kullanma izni alınmayan yapılarda sınai faaliyet icrasına müsaade edilmesidir. Suçun oluşması için izin vermek yeterli olup sınai faaliyetin icrasına başlanması gerekmez. 2.2. Manevi Unsurlar TCK m. 184 hükmünde yer verilen suçlar kasten işlenebilir, suçun taksirli hali düzenlenmemiştir. Dolayısıyla 184/1 açısından failin yaptığı yapının ruhsatsız/ruhsata aykırı olduğunu; 184/2 açısından bağlantı yapılacak şantiyeye ait binanın ruhsatsız olduğunu ve 184/3 açısından, yapı kullanma izni alınmamış olduğunu bilmesi gerekmektedir. 3. İmar Kirliliğine Neden Olma Suçu Olarak Kabul Edilmeyen Faaliyetler İmar kirliliğine neden olma suçunun konusu ve hangi faaliyetlerin imar kirliliğine neden olma suçu teşkil edeceği “suçun unsurları” başlığı altında detaylı bir şekilde incelenmiştir. Bunun yanında imar kirliliğine neden olma suçu kapsamında değerlendirilmeyen faaliyetler de bulunmaktadır. 3.1. Bina İçerisinde Yapılan Bölümler Duvar örmek veya başka surette bina içerisinde bölümler oluşturulması, kapalı alan oluşturmadığından madde kapsamına girmeyip imar kirliliğine neden olma suçu teşkil etmeyecektir. Bunlar, Yargıtay tarafından “basit tadilatlar” olarak nitelendirilmektedir. İmar Kirliliğine Neden Olma Suçu ise yukarıda konu unsurunda belirttiğimiz üzere, sadece bina niteliğindeki yapılar varsa söz konusu olur. 3.2. Balkon Ve Terasların Kapatılması Balkon ve terasların kapatılması, binanın çelik konstrüksiyon malzeme ile kapatılması durumlarında da yapının bina niteliğinde olmaması ve kullanılan malzemelerin binanın taşıyıcı unsurlarını etkilememesi sebebiyle suçun oluşmadığı kabul edilmektedir. Yargıtay, balkonların veya terasların kapatılmasının “bina” niteliğinde olmadığına ya da tam tersi olarak balkon ile odalar arasındaki duvarların yıkılmasının da “bina” niteliğinde olmadığına bu nedenle de imar kirliliğine neden olma suçunun maddi unsurlarının oluşmayacağına hükmetmektedir. Ancak burada Yargıtay, kapatma yahut yıkım işleminde kullanılan malzemenin hafif olmasına dikkat etmektedir. Diğer bir deyişle suç oluşmaması için işlemin binanın taşıyıcı statik sistemine etki etmemesi gerekir. 3.3. Sabit Olmayan Geçici Baraka Ve Eklentiler Bina vasfı olmayan, zemine herhangi bir şekilde bağlı olmayan temelsiz yapılar da suç teşkil etmeyecektir. Buna örnek olarak geçici baraka ve eklentiler ile konteynerler verilebilir. Yargıtay’a göre zemine herhangi bir şekilde bağlı olmayan, temelsiz ve kullanımı için ruhsat gerektirmeyen konteynerler bina vasfında olmadığından suçun kanuni unsurları oluşmayacaktır. Yine Yargıtay bir başka kararında, zemin üzerine temelsiz olarak yerleştirilen büfenin bina niteliğinde olmadığından suçun konu unsurunun oluşmadığına hükmetmiştir. 3.4. Zaman İtibari ile 12.10.2004 Tarihinden Önceki Faaliyetler TCK’nın 184. maddesinin 12.10.2004 tarihinde yürürlüğe girmiş olması nedeniyle bu tarihten önceki eylemler bu madde kapsamında cezalandırılmayacaktır. 4. İmar Kirliliğine Neden Olma Suçunun Cezası Ve Özel Hükümler Yapı ruhsatiyesi alınmadan veya ruhsata aykırı bina yapan veya yaptıran kişi (184/1) ve bunun yanında yapı ruhsatiyesi olmadan başlatılan inşaatlar nedeniyle kurulan şantiyelerde elektrik, su veya telefon bağlantısına müsaade eden kişi (184/2) 1 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacaktır. Yapı kullanma izni alınmadan binalarda herhangi bir sınai faaliyetin icrasına müsaade eden kişi (184/3) 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacaktır. 4.1. Etkin Pişmanlık Etkin pişmanlık, her suç için geçerli olmayıp yalnızca belli suçlar açısından kanunda düzenlenmiş bir kurumdur. İmar kirliliğine neden olma suçu etkin pişmanlık kurumunun uygulandığı bu suçlardan biridir. TCK 184/5 hükmüne göre ruhsatsız ya da ruhsata aykırı olarak yaptırılan bina imar planına ve ruhsata uygun hale getirildiği takdirde kamu davası açılmayacak açılmış ise kamu davası düşecektir. 4.2. Hükmün Açıklanmasının Geriye Bırakılması (HAGB) Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumuna ilişkin kanuni düzenleme Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş olup bu iptal kararı 01.08.2024 tarihinde yürürlüğe girecektir. Bu tarihten önceki faaliyetler ve cezalar açısından değerlendirilecek olursa; hükmün açıklanmasının geri bırakılması henüz hüküm verilmeden mağdurun veya kamunun uğradığı zararın fail tarafından giderilmesi halinde hükmün açıklanmasının ertelenmesi anlamına gelmektedir. Ancak imar kirliliğine neden olma suçu bakımından yukarıda yer verdiğimiz üzere etkin pişmanlık hükmüne yer verilmiştir. Bu nedenle suç işlendikten sonra zararın giderilmesi durumunda zaten etkin pişmanlık hükmü evleviyetle uygulanacağından hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi bu suç açısından mümkün olmayacaktır. 4.3. Erteleme Hapis cezası yani bir hüküm verildikten sonra ise bu hapis cezasının infazının ertelenmesi de söz konusu olabilir. Bunun için kişinin en çok 2 yıl veya daha az bir hapis cezasına mahkûm olması ve kişinin daha önceden kasıtlı olarak bir suç işlememiş olması gerekmektedir. 5. İmar Kirliliğine Neden Olma Suçunda Soruşturma Ve Kovuşturma (Yargılama) 5.1. Soruşturma İmar kirliliğine neden olma suçunun mağduru esasen kamu olduğundan ve tek bir birey olmadığından suç kanunda şikâyete tabi olarak düzenlenmemiştir. Bu kapsamda savcılık suçtan haberdar olur olmaz (dava zamanaşımı süresi olan 8 yıl içerisinde) resen soruşturmaya ve delilleri toplamaya başlayacaktır. İmar kirliliğine neden olma suçu uzlaştırma kapsamında olan bir suç da olmadığından bu aşamada savcılık uzlaştırma yoluna da gidemeyecektir. 5.2. Kovuşturma Savcılık tarafından soruşturma aşamasında yeterli delile ulaşılması durumunda bir iddianame hazırlanır ve bu iddianamenin kabulüyle birlikte kamu davasının açılmasına karar verilir. Görevli Mahkeme İmar kirliliğine neden olma suçunda görevli mahkeme asliye ceza mahkemesidir. Yetkili Mahkeme İmar kirliliğine neden olma suçunda yetkili mahkeme suçun işlendiği yani yapının bulunduğu yerdeki asliye ceza mahkemesidir. 5.3. Zamanaşımı İmar kirliliğine neden olma suçunun dava zamanaşımı süresi 8 yıldır. Bu kapsamda suç şikâyete tabi olmasa bile savcılık suça ilişkin en geç suçun işlendiği tarihten sonra 8 yıl içerisinde soruşturma başlatabilir. Bu süre geçtikten sonra ise savcılık suçtan haberdar olsa dahi soruşturma başlatamayacaktır. 6. Sıkça Sorulan Sorular İmar Kirliliğine Neden Olma Suçunda Geçen “Bina” Kavramı Nedir? Bina, “Kendi başına kullanılabilen, üstü örtülü ve insanların içine girebilecekleri ve insanların oturma, çalışma, eğlenme veya dinlenmelerine veya ibadet etmelerine yarayan, hayvanların ve eşyaların korunmasına yarayan yapılar” olarak tanımlanmıştır.Maddedeki suçun gerçekleşmesi ve failin cezalandırılabilmesi için mutlaka ruhsatsız veya ruhsata aykırı yapılaşmanın bir “bina” niteliğinde olması gerekmektedir. Yapılaşma bina niteliğinde değilse ancak idari yaptırım uygulanabilir. Mevcut Bina İçerisinde Yapılan Bölümler Suç Teşkil Eder mi? Yargıtay’a göre mevcut bina içerisinde yapılan bölümler yahut balkonun veya terasın kapatılması gibi faaliyetler binanın statik taşıyıcı yapısına etki etmediği sürece yani hafif malzemelerle yapıldığı sürece “bina” niteliğinde olmadığından imar kirliliğine neden olma suçunu teşkil etmeyeceklerdir. Binaya Yapılan Eklentiler Suç Kapsamına Girer mi? Ana binaya eklenti olarak yapılan ruhsatsız yapılar da bina niteliğinde sayılıyorsa bu suç kapsamına girebilmektedir. Soruşturma Açıldıktan Sonra Binanın Ruhsata Uygun Hale Getirilmesi Durumunda Ceza Alınır mı? İmar kirliliğine neden olma suçunda özel olarak etkin pişmanlık hükmüne yer verilmiş olup buna göre kişinin ruhsatsız ya da ruhsata aykırı olarak yaptığı veya yaptırdığı binayı imar planına ve ruhsatına uygun hale getirmesi durumunda kamu davası açılmaz açılmışsa düşer. Suç Şikâyete Tabi midir? İmar kirliliğine neden olma suçunun mağduru toplumdaki bireylerin tamamı olup suç şikâyete tabi olarak düzenlenmemiştir. Prefabrik Evler İmar Kirliliğine Neden Olma Suçunun Konusunu Oluşturur mu? Prefabrik evlere ilişkin yargı kararlarında bina vasfının değerlendirmesi yapılmaktadır. Bu kapsamda, prefabrik evin sabit ve kalıcı nitelik arz edip etmediğinin değerlendirmesi yapılmaktadır. Konteyner gibi temelsiz ve geçici nitelik arz eden yapılar ise bina niteliğinde olmadığından suçun konusunu oluşturmayacaktır. Davada Yapı Ruhsatiyesi Veren Belediye Veya Valiliklerin Rolü Nedir? Suçun mağduru toplumu oluşturan bireylerin tamamıdır. Ancak uygulamada “suçtan zarar gören” olarak yapı ruhsatiyesi veren belediye veya valiliğin bazen davaya katıldıklarına görülebilmektedir. İmar Kirliliğine Neden Olma Suçunun Cezası Nedir? Yapı ruhsatiyesi alınmadan veya ruhsata aykırı bina yapan veya yaptıran kişi (184/1) ve bunun yanında yapı ruhsatiyesi olmadan başlatılan inşaatlar nedeniyle kurulan şantiyelerde elektrik, su veya telefon bağlantısına müsaade eden kişi (184/2) 1 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacaktır.Yapı kullanma izni alınmadan binalarda herhangi bir sınai faaliyetin icrasına müsaade eden kişi (184/3) 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacaktır. İmar Kirliliğine Neden Olma Suçunun Cezası Adli Para Cezasına Çevrilebilir mi? İmar kirliliğine neden olma suçunun cezası hapis cezası olup yaptırım olarak adli para cezası öngörülmemiştir. Ancak hükmedilmiş ceza 1 yıl veya altında ise hapis cezası seçenek yaptırım olarak adli para cezasına çevrilebilir. Excerpt: Kanun koyucu “imar kirliliğine neden olma suçunu”, Çevreye Karşı Suçlar başlığı altında düzenlenmiş ve bu düzenleme ile plansız ve düzensiz yapılaşmanın çevresel etkilerini önlemeyi amaçlamıştır. ### Konut Dokunulmazlığını İhlal Suçu Ve Cezası Bir kimsenin konutuna veya işyerine ya da bunların eklentilerine, izin alınmaksızın girilmesi veya izin alınmasına rağmen rızaya aykırı bir şekilde çıkılmaması durumunda, konut dokunulmazlığını ihlali suçu meydana gelir. Konut dokunulmazlığı hakkı, Anayasamızın 21. maddesinde açıkça belirtilerek, "Kimsenin konutuna dokunulamaz" şeklinde koruma altına alınmıştır. Bu hak, anayasamızda koruma altına alınan temel hak ve özgürlükler arasında önemli bir konumda bulunmaktadır. Anayasa tarafından koruma altına alınan konut dokunulmazlığının ihlali, bireyin güven ve huzurunun bozulmasına neden olabilir. Bu nedenle, 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 116. maddesi, kişilerin konut dokunulmazlığı hakkının ihlalini suç olarak tanımlayarak, buna yaptırımlar öngörmüştür. 1. Konut Dokunulmazlığı Hakkı 1.1. Tanım Kişilerin konutunda huzurla ve güvenle yaşama hakkı anlamına gelen konut dokunulmazlığı gerek anayasamız ile gerekse uluslararası sözleşmelerle koruma altına alınmıştır. Türk Ceza Kanunu da bu hakkı ihlal eden davranışları suç olarak düzenlenmiştir. 1.2. Hukuki Düzenleme Türk Ceza Kanunu’nun “Hürriyete Karşı Suçlar” Bölümünde yer alan 116. madde hükmü ile konut dokunulmazlığının ihlali suçu düzenlenmiştir. Konut dokunulmazlığının ihlali TCK Madde - 116 (1) Bir kimsenin konutuna, konutunun eklentilerine rızasına aykırı olarak giren veya rıza ile girdikten sonra buradan çıkmayan kişi, mağdurun şikayeti üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Birinci fıkra kapsamına giren fiillerin, açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutat olan yerler dışında kalan işyerleri ve eklentileri hakkında işlenmesi hâlinde, mağdurun şikâyeti üzerine altı aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur. (3) Evlilik birliğinde aile bireylerinden ya da konutun veya işyerinin birden fazla kişi tarafından ortak kullanılması durumunda, bu kişilerden birinin rızası varsa, yukarıdaki fıkralar hükümleri uygulanmaz. Ancak bunun için rıza açıklamasının meşru bir amaca yönelik olması gerekir. (4) Fiilin, cebir veya tehdit kullanılmak suretiyle ya da gece vakti işlenmesi halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur Bunun yanı sıra 119. madde ile getirilen “Ortak Hüküm” başlıklı maddede konut dokunulmazlığı ihlali suçunda da geçerli olan nitelikli haller sıralanmıştır. Ortak hüküm TCK Madde - 119 (1) Eğitim ve öğretimin engellenmesi, kamu kurumu veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının faaliyetlerinin engellenmesi, siyasi hakların kullanılmasının engellenmesi, inanç, düşünce ve kanaat hürriyetinin kullanılmasını engelleme, konut dokunulmazlığının ihlali ile iş ve çalışma hürriyetinin ihlali suçlarının; a) Silahla, b) Kişinin kendisini tanınmayacak bir hale koyması suretiyle, imzasız mektupla veya özel işaretlerle, c) Birden fazla kişi tarafından birlikte, d) Var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak, e) Kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, İşlenmesi halinde, verilecek ceza bir kat artırılır. (2) Bu suçların işlenmesi sırasında kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hallerinin gerçekleşmesi durumunda, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır. 2. Konut Dokunulmazlığını İhlal Suçu Ve Cezası Bir kimsenin konutuna veya konutunun eklentilerine rızasına aykırı olarak girmek veya rıza ile girdikten sonra çıkmamak fiilleri Türk Ceza Kanunu’nda suç olarak düzenlenmiş olup yaptırım olarak altı aydan iki yıla kadar hapis cezası öngörülmüştür. Ancak bu yaptırımların uygulanması mağdurun şikayeti halinde mümkündür. 3. İşyeri Dokunulmazlığını İhlal Suçu Ve Cezası Bir işyeri, açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutat olan yerler dışında kaldığı takdirde bu işyeri veya eklentilerine işyeri sahibinin rızasına aykırı olarak girmek veya rızası ile girdikten sonra çıkmamak işyeri dokunulmazlığını ihlal suçunu oluşturmaktadır. Söz konusu bu hallerde fail, mağdurun şikayeti üzerine altı aydan bir yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır. Burada mahkemenin seçimlik olarak ceza verebilmesi mümkündür. 4. Konut Dokunulmazlığını İhlal Suçunun Şartları Konut dokunulmazlığı ihlali suçu, fiil unsuru yönünden iki şekilde işlenebilir; Bir kimsenin konutuna veya eklentilerine rızasına aykırı olarak girmek Bir kimsenin konutuna veya eklentilerine rıza ile girdikten sonra çıkmamak Her iki halde de failin fiili kasten gerçekleştirmesi gerekli olup iki fiil de aşağıdaki başlıklarda detaylıca ele alınmıştır. 4.1. Konuta Kişinin Rızası Dışında Girilmesi Konut dokunulmazlığı ihlali suçunun oluşabilmesi için gerekli fiillerden birisi konuta yetkili kişinin rızasının olmadan girilmesidir. Bu fiile gerek konut sahibinin haberi olmadan gizlice konuta girmek gerekse konut sahibine zor kullanarak onun direncini kırmak suretiyle içeri girmek örnek olarak gösterilebilir. Hile ile konuta girilmesi örneğin kendini elektrikçi veya tesisatçı olarak tanıtarak konuta girilmesi halinde de rıza dışında konuta girmek fiili olarak ele alınmaktadır. Konutun ortak kullanılan bir konut olması halinde rızanın ne şekilde verileceği hususu ise kanunda açıkça düzenlenmiştir. Buna göre eğer konut birden fazla kişi tarafından ortak kullanılıyorsa bu kişilerden birinin rıza vermesi yeterli olacaktır. Ancak kişi tarafından verilen bu rızanın kapsamı önem arz eder. Verilen rızanın kanuni tanımla “meşru bir amaca yönelik” olması gereklidir. Örneğin arkadaşlarıyla yaşayan kimse eve hırsızlık yapması amacıyla başka bir arkadaşını davet etmesi meşru bir amaç teşkil etmemektedir. Ailenin yaşadığı konutta ise aile fertlerinden herhangi birinin rızası dahilinde konuta girilmesi suç teşkil etmeyecektir yine burada verilen rızanın da meşru amaca yönelik olması aranır. 4.2. Konuta Rıza İle Girdikten Sonra Konut Sahibin Rızası Hilafına Çıkılmaması Konut ihlalinin dokunulmazlığı suçu sadece konuta rıza dışı girmek suretiyle değil rızayla girilse dahi rıza ile girdikten sonra konuttan çıkmama şeklinde de işlenebilir. Çıkmamaktan anlaşılması gereken, konuta girmek için rıza vermeye hak sahibi olan kimsenin söz, hareket ve tavırlarıyla kendisini çıkmaya davet etmesine rağmen, failin rıza ile girilen yerden ayrılmamasıdır. 5. Konut Dokunulmazlığı Suçunda Cezayı Artıran Nitelikli Haller Bir suçun nitelikli hali, o suçun belirli koşullar altında işlendiğinde cezaların artırıldığı veya daha ağır yaptırımlar içeren durumunu ifade eder. Konut dokunulmazlığı ihlali suçu bakımından da kanun koyucu çeşitli nitelikli haller düzenlemiş olup bu nitelikli haller tek tek aşağıdaki başlıklarda ele alınmıştır. 5.1. Cebir Ve Tehdit Kullanılması Suretiyle Konut Dokunulmazlığını İhlal TCK madde 116 fıkra 4 hükmünde konut dokunulmazlığı ihlali suçunun cebir veya tehdit kullanılarak işlenmesi, cezanın artırılmasını gerektiren nitelikli haller olarak düzenlenmiştir. Bu hükme göre bir kimsenin konutuna cebir kullanarak veya tehdit ederek giren kişi hakkında bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunacaktır. Cebir, zor kullanmayı ifade etmekle beraber konuta girmek için kullanılan cebirin basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüyü aşması halinde fail aynı zamanda kasten yaralamadan da sorumlu olur. 5.2. Geceleyin Konut Dokunulmazlığını İhlali Gece vaktinde suçun işlenmesinin daha kolay olması, mağdurun kendini savunma olasılığının azalması nedenleriyle suçun gece vakti işlenmesi hali kanunda cezayı artıran nitelikli hal olarak düzenlenmiştir. Kanuna göre gece vakti “güneşin batmasından bir saat sonra başlayan ve doğmasından bir saat evvele kadar devam eden zaman süresi” olarak ele alınmıştır. Bu zaman diliminde konut dokunulmazlığı ihlali suçunu işleyen kişi hakkında bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası hükmolunacaktır. 5.3. Silah Kullanılması Suretiyle Konut Dokunulmazlığını İhlal Suçun silah kullanılarak işlenmesi hali de cezayı artıran nitelikli hallerden birisidir. Dolayısıyla bir kimsenin konutuna rıza dışı ile giren veya rıza ile girdikten sonra çıkmamak eğer silah zoruyla yapılıyorsa bu halde normalde konut dokunulmazlığı ihlal suçu için verilecek olan ceza bir kat artırılır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta silahın sırf üzerinde bulundurulmasının yeterli olmayacağı suçun işlenmesi bakımından silahın kullanılması gerektiğidir. 5.4. Kişinin Kendini Tanınmayacak Bir Hale Koyması Suretiyle Konut Dokunulmazlığını İhlal Kişinin kendini tanınmayacak bir hale getirerek konut dokunulmazlığı suçunu işlemesi de kanunda cezayı artıran nitelikli hal olarak düzenlenmiştir. Fail; maske takarak, tanınmayacak biçimde makyaj yaparak ya da takma saç sakal kullanarak veya örneğin polis üniforması giyerek kendini tanınmayacak hale getirebilir. Bu halde mağdur, faili tanıyamadığından dolayı savunmasız kalacak ve failin bulunması da zorlaşacaktır. Dolayısıyla, bu hallerde faile verilecek ceza verilecek olan ceza bir kat artırılır 5.5. Birden Fazla Kişi Tarafından Konut Dokunulmazlığını İhlal Suçun birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi hali de cezayı artıran nitelikli bir haldir. Bu nitelikli halin oluşması için faillerin en az iki kişi olması gerekmektedir. Kişilerin birlikte suç işlemesi gerekse de daha önceden anlaşmış olmaları şart değildir. 5.6. Suç Örgütlerinin Korkutucu Etkisinin Kullanılması Suretiyle Konut Dokunulmazlığını İhlal Var olan veya var sayılan suç örgütlerinin oluşturdukları korkutucu güçten yararlanılarak suçun işlenmesi hali de nitelikli bir hal olup verilecek ceza bir kat artırılmasına neden olur. Burada suç örgütü kullanılarak korkutulması ve bu nedenle konuta girilmesi yeterli olup failin örgütün üyesi olması aranmaz hatta gerçekten böyle bir örgütün var olup olmadığı dahi önem arz etmez. 5.7. Kamu Görevinin Sağladığı Güç Ve Nüfuzun Kullanılması Konut Dokunulmazlığını İhlal Kamu görevlisi, bir kimsenin konut dokunulmazlığını sağladığı nüfuzu kötüye kullanarak yoksun kılmış olabilir. Bu durum kanunda cezayı artıran nitelikli hal olarak düzenlenmiştir. Burada önemli olan konut dokunulmazlığı ihlali suçunun bir kamu görevlisi tarafından işlenmesi ve kamu görevlisi olması sebebiyle sahip olduğu yetki ve otoriteyi kullanmasıdır. 6. Konut Dokunulmazlığını İhlal Suçunda Şikayet Konut dokunulmazlığı ihlali suçunun soruşturması ve kovuşturulması şikayete tabidir. Şikayet, suçtan zarar gören veya mağdur tarafından yetkili merciilere yapılmalıdır. Şikayet doğrudan savcılığa yapılabileceği gibi karakola gidilip yapılması da mümkündür. Şikayet süresi 6 ay olup bu süre hakaret fiilini ve hakaret eden faili her ikisinin de mağdur ya da suçtan zarar gören tarafından öğrenilmesinden itibaren başlar. Suçun cebir veya tehdit kullanılmak suretiyle ya da gece vakti işlenmesi hallerinde ve TCK 119. maddede sayılan nitelikli hallerle işlenmesi halinde resen soruşturma ve kovuşturma yapılır dolayısıyla şikayete bağlı değildir. 7. Konut Dokunulmazlığını İhlal Suçunda Soruşturma Ve Kovuşturma (Yargılama) 7.1. Soruşturma Konut dokunulmazlığı ihlali suçunun şikayete tabi bir suçtur. Bu nedenle konut dokunulmazlığı ihlali suçuna ilişkin, suç işleyen kişi hakkında cezai soruşturma başlatılabilmesi için öncelikle yetkili mercilere suç duyurusunda bulunulması gerekir. Dolayısıyla, Konut dokunulmazlığı ihlali suçunda ceza yargılaması süreci, mağdurun, suç duyurusunda bulunmasıyla başlar. Ceza yargılamasının ilk aşaması olan soruşturma süreci böylece başlamış olur. Soruşturma sürecini Cumhuriyet savcısı yürütür, ihbar ya da şikayet üzerine harekete geçen savcı işin gerçeğini araştırır ve delilleri toplar. Failin bulunması, meydana gelen fiilin suç unsuru taşıyıp taşımadığının tespiti ve söz konusu fiilin fail tarafından işlendiğinin araştırılması bu kapsamdadır. 7.2. Kovuşturma Hazırlanan iddianamenin görevli mahkeme tarafından kabul edilmesiyle beraber kovuşturma aşamasına geçilmiş olur. Bu aşama artık ortada bir ceza davası vardır. Kovuşturma aşamasında hakim, dosya kapsamındaki delilleri değerlendirerek ve gerekirse resen araştırmalarını yaparak hakaret suçunu işleyen kişi hakkında gereken cezayı hükmeder. Görevli Mahkeme Konut dokunulmazlığı ihlali suçu bakımından görevli mahkeme, Asliye Ceza Mahkemesidir. Yetkili Mahkeme Yetkili mahkeme, yargılamanın hangi yerdeki mahkeme tarafından yapılacağını ifade eder. Ceza yargılamalarında genel yetki kuralı uyarınca yetkili mahkeme suçun işlendiği yer mahkemesi olup konut dokunulmazlığı ihlali suçlarında da suçun işlendiği yerde bulunan Asliye Ceza Mahkemesi yetkili mahkeme olacaktır. 8. Konut Dokunulmazlığını İhlal Suçunda Zamanaşımı Konut dokunulmazlığı suçunda zamanaşımı süresi 8 yıldır bu süre içerisinde fiil ve failin öğrenilmesinden itibaren 6 ay içinde şikayette bulunulmalıdır. Eğer 8 yıl içerisinde fail ve fiilin öğrenilmesi söz konusu olmazsa artık bu hakaret suçu bakımından soruşturma ve kovuşturma yapılması imkanı ortadan kalkar nitekim suç zamanaşımına uğramıştır. 9. Verilebilecek Ceza Ve Yaptırımlar Konut dokunulmazlığı ihlali suçunu işleyen kişi hakkında hapis cezasına hükmedilmekle birlikte koşulları varsa adli para cezası veya HAGB ya da cezanın ertelenmesi söz konusu olabilmektedir. 9.1. Hapis Cezası Konut dokunulmazlığı ihlali suçunda hapis cezası, suçun işyerinde mi konutta mı işlendiğine göre değişiklik göstermektedir: Kanunda, konut dokunulmazlığının ihlali halinde bir kimsenin konutuna veya eklentilerine rızaya aykırı giren ya da rıza ile girdikten sonra çıkmayan faile altı aydan iki yıla kadar hapis cezası verileceği düzenlenmiştir. Açık bir rızaya gerek duyulmaksızın girilmesi mutat olan yerler dışında kalan işyerleri ve eklentilerine rızaya aykırı olarak giren veya rıza ile girdikten sonra çıkmayan kişi hakkında ise altı aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezası verilebileceği düzenlenmiştir. 9.2. Adli Para Cezasına Çevirme Belirli koşulların varlığı halinde hapis cezasının adli para cezasına çevrilmesi mümkündür. Kasten işlenen suçlarda 1 yıl ve daha az bir hapis cezası hükmedilmişse, failinin yargılama esnasında işlemiş olduğu suçtan duyduğu pişmanlık, failin sosyal ve ekonomik durumu, suçun işlenmesindeki özellikler, failin tavrı gibi hususlar da göz önüne alınarak hapis cezasının para cezasına çevrilmesine karar verilebilir. Konut dokunulmazlığı ihlali suçunda da eğer bir yıl hapis cezasına hükmedilmişse ve diğer koşullar da varsa bu hapis cezasının adli para cezasına çevrilmesi söz konusu olabilir. Ancak TCK md.116/2 düzenlenen işyeri dokunulmazlığının ihlali halinde, adli para cezası seçimlik ceza olarak düzenlenmiş olduğundan, mahkeme tarafından hapis cezası veya doğrudan adli para cezası verilebilir. 9.3. Erteleme Kanun cezanın ertelenmesine imkan tanımıştır. TCK madde 51 de yer alan şartların sağlanması halinde konut dokunulmazlığı ihlali suçunda cezanın ertelenmesi kararının verilmesi mümkündür. 9.4. Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması (HAGB), sanığa verilmiş olan cezanın sonuç doğurmamasını ifade eder. Sanık belirli süre boyunca denetime tabi tutulur bu sürede koşullara uyuması halinde hakkında verilen ceza düşecektir. Konut dokunulmazlığı ihlali suçunun bütün hallerinde HAGB kararının verilmesi mümkündür. 10. Sıkça Sorulan Sorular Konutun İçine Değil Sadece Bahçesine Girilmesi Halinde De Suç Oluşur mu? Evet, konutun bahçesine rıza dışında girilmesi hali de konut dokunulmazlığının ihlali suçunu oluşturur. Nitekim bahçe, konutun eklentisi niteliğindedir ve burada suçun konusunu oluşturan unsur sadece konut değil konutun eklentilerini de kapsamaktadır. Konut Dokunulmazlığı Suçunda Şikayetten Vazgeçilmesi Mümkün müdür? Her ne kadar mağdur konut dokunulmazlığı ihlali suçu dolayısıyla şikayette bulunmuş olsa dahi bu şikayetten vazgeçebilmesi mümkündür. Vazgeçme gerek soruşturma aşamasında gerek kovuşturma aşamasında yapılabilir. Kovuşturma aşamasında şikayetten vazgeçilebilmesi sanık tarafından da bu vazgeçmeyi kabul etmesine bağlıdır. Sanık şikayetten vazgeçmeyi kabul etmeyerek yargılamanın tamamlanmasını isteyebilir. Henüz Konuta Taşınılmaması Halinde Bu Konuta Rıza Dışı Girilmesi Suç Teşkil Eder mi? Konut dokunulmazlığı suçunun oluşabilmesi için fiilen oturulmaya başlanması şart değildir yapının konut olarak tahsis edilmiş olması yeterlidir bu kapsamda henüz oturulmaya başlanmamış ama temizlenmiş ve oturulmaya hazırlanmış konuta rıza dışında girilmesi halinde de suç oluşacaktır. Kendi Konutu Zannederek Yanlışlıkla Bir Başkasının Konutuna Girilmesi Halinde Konut Dokunulmazlığı İhlali Suçu Oluşur mu? Konut dokunulmazlığının ihlali suçu ancak kasten işlenebilir, suçun taksirle işlenmesi mümkün olmadığından yanlışlıkla rıza dışı başkasının konutuna girilmesi halinde suç oluşmayacaktır. Excerpt: Bir kimsenin konutuna veya işyerine ya da bunların eklentilerine, izin alınmaksızın girilmesi veya izin alınmasına rağmen rızaya aykırı bir şekilde çıkılmaması durumunda, konut dokunulmazlığını ihlali suçu meydana gelir. ### İftira Suçu Ve Cezası İftira suçu, bir kişiye bilinçli ve kasıtlı olarak gerçek dışı suç isnadında bulunma eylemidir. İftira suçunun oluşması için, kişinin itibarını, onurunu ve haysiyetini olumsuz etkileyebilecek şekilde, bilinçli bir şekilde gerçek dışı suçlamalarda bulunarak kişi hakkında soruşturma, kovuşturma ya da idari bir yaptırım uygulanmasının amaçlanması gerekmektedir. İftira suçu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun "Adliyeye Karşı Suçlar" başlığı altında yer alan 267. madde kapsamında düzenlenmiş ve cezai yaptırımlara bağlanmıştır. TCK’da yer alan bu düzenleme, iftira mağduru olan bireyin kişilik haklarının ve toplum nezdindeki şeref ve haysiyetinin korunmasının yanı sıra adliye mekanizmasının gereksiz yere meşgul edilmesinin de önlenmesini amaçlamaktadır. 1. İftira Suçunun Tanımı İftira suçunun hukuki tanımına TCK’nın 267. maddesinde şu şekilde yer verilmiştir; (1) Yetkili makamlara ihbar veya şikâyette bulunarak ya da basın ve yayın yoluyla, işlemediğini bildiği halde, hakkında soruşturma ve kovuşturma başlatılmasını ya da idari bir yaptırım uygulanmasını sağlamak için bir kimseye hukuka aykırı bir fiil isnat eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. İftira, bir kişiye hukuka aykırı bir fiil veya suç isnadında bulunulması anlamına gelir. Suçsuz olduğunu bildiği halde, bilinçli bir şekilde başka bir kişiye suç atma eylemini içerir. Ancak suçun tam anlamıyla oluşabilmesi için sadece iftira yetmez, aynı zamanda mağdur hakkında hukuki sonuçların ortaya çıkmasını, yani adalet mekanizmasının devreye girmesini amaçlaması gerekir. Bu durum, genellikle ihbar veya şikâyet yoluyla başvuru, aynı zamanda basın ve yayın yoluyla da gerçekleşebilir. İftira atan kişi hakkında başlatılacak hukuki süreç ile gerçek dışı suç isnadında bulunan failin cezalandırılmasının yanı sıra haksız yere suçlamalara maruz kalan kişinin haklarının korunması amaçlanır. 2. İftira Suçunun İşlenme Yöntemleri Kanunda iftira suçunun üç farklı şekilde işlenebileceği belirtilmiştir. Bu düzenlemeye göre, iftira suçu yetkili makamlara ihbar, şikâyet veya basın-yayın yoluyla işlenebilir. 2.1. İhbar Yoluyla İftira İhbar ve şikâyet, yetkili makamların suçlardan haberdar olmasını sağlar ve suçun soruşturulmasına başlanmasını tetikler. Suç duyurusu olarak da bilinen ihbar, soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete tabi olmayan suçlar bakımından, herhangi bir kişinin yetkili makamlara suçu bildirmesini ifade eder. İhbar, Cumhuriyet savcılığına, kolluk makam ve memurlarına, sulh ceza hâkimlerine, vali ve kaymakamlara yapılabilir. Ayrıca, yurtdışında işlenip Türkiye'de takibi gereken suçlar hakkında ihbar için Türkiye'nin elçilik ve konsolosluklarına başvurulabilir. İftira suçunda, masum bir kişiye hukuka aykırı bir eylemi isnat etmek anlamına gelir. İftira suçunun ihbar yoluyla işlenmesi, bir kişinin gerçekte işlemediği bir suçu kasıtlı olarak yetkili makamlara bildirmesi anlamına gelir. 2.2. Şikâyet Yoluyla İftira Şikâyet, takibi şikâyete bağlı suçlarda suçun savcılık tarafından soruşturulması veya mahkemelerce kovuşturulması için suçun mağduru ya da zarar göreni tarafından yasal süresi içerisinde yetkili mercilere başvurma hakkıdır. Yetkili makam, ihbar ile aynı olup Cumhuriyet Başsavcılığı, kolluk makamları, valilik, kaymakamlık veya mahkemeye şikâyette bulunulabilir. Yurt dışında işlenen ve Türkiye’de takibi gereken suçlarda Türkiye’nin elçilik ve konsolosluklarına da şikâyette bulunulabilir. Bir kamu görevinin yürütülmesi ile bağlantılı olarak işlendiği iddia edilen bir suç nedeniyle ilgili kurum ve kuruluş idaresine şikâyette bulunulabilir. İftira suçu, şikâyete tabi bir suçun masum bir kişiye isnat edilmesi ile de işlenebilir. Bu durumda suç, failin suçun mağduru veya suçtan zarar gören olduğunu iddia ederek şikâyette bulunması suretiyle işlenmiş olacaktır. Şikâyet kurumu ile ilgili detaylı bilgi için “Şikâyet Hakkı ve Şikayetten Vazgeçme” konulu yazımızı inceleyebilirsiniz. 2.3. Basın Ve Sosyal Medya Üzerinden İftira Basın ve yayın yolu ile" ifadesi, yazılı, görsel, işitsel ve elektronik kitle iletişim araçları aracılığıyla yapılan tüm yayınları kapsar. Bu, iftira suçunun sadece sözlü ifadelerle sınırlı olmadığını, aynı zamanda yazılı, görsel ve diğer iletişim araçları üzerinden de işlenebileceğini vurgular. Bu bağlamda, sosyal medya platformları da bu kapsama giren iletişim araçlarından biri olarak değerlendirilir. Örneğin, Twitter üzerinden gerçek dışı suç isnadında bulunarak bir kişinin itibarını zedeleyen bir tweet atan kişi, bu eylemi nedeniyle hukuki sorumlulukla karşılaşabilir. Cumhuriyet savcılığı tarafından yapılan ihbar değerlendirmesi sonucunda başlatılan soruşturma, iftira suçu oluştuğunda ilgili kişiye cezai yaptırım getirebilir. Madde gerekçesine göre; “Cumhuriyet savcıları, kamu adına re'sen soruşturulabilen suçlarla ilgili olarak yayınlanan haberleri ihbar kabul ederek, soruşturma başlatmaktadırlar. Bu bakımdan, basın ve yayın yolu ile bir kişiye gerçeğe aykırı olarak hukuka aykırı fiil isnat edilmesi hâlinde, iftira suçu oluşur”. 3. İftira Suçunun Unsurları İftira suçunun gerçekleşebilmesi ve cezalandırılabilmesi için kanunda aranan unsurların tamamının gerçekleşmiş olması gerekmektedir. 3.1. Yetkili Makamlara İhbar Ve Şikâyette Bulunma İftira suçunun gerçekleşmesi için yukarıda detaylıca açıklandığı gibi, fail tarafından yetkili makamlara ihbar veya şikâyette bulunularak yahut basın ve yayın yoluyla mağdur hakkında bir soruşturma, kovuşturma veya idari yaptırım uygulanmasına neden olunması gerekmektedir. 3.2. Hukuka Aykırı Fiil İsnat Etme Kanunda aranan bir diğer unsur ise “hakkında soruşturma ve kovuşturma başlatılmasını ya da idari bir yaptırım uygulanmasını sağlamak için bir kimseye hukuka aykırı bir fiil isnat etmek” tir. Soruşturma ve kovuşturma başlatılmasını gerektiren hukuka aykırı bir fiilin (suçun) isnadı: Bu kapsamda bir kimse hakkında soruşturma ve kovuşturma başlatılmasını sağlamak adına hukuka aykırı fiil isnadından anlaşılması gereken “suç isnadı” dır. Suç isnadı, somut bir olayla ilgili bilgileri içermelidir ancak tüm detayları kapsaması gerekmez. İsnat edilen suçun hukuken isminin açıklanması da zorunlu değildir. Önemli olan, isnat edilen suçun cezalandırılabilir ve takibi mümkün bir suç olmasıdır. İdari bir yaptırım uygulanmasını gerektiren hukuka aykırı bir fiilin isnadı: İdari yaptırım, hukuka aykırı bir fiilin isnadı sonucu masum bir kişiye uygulanması gereken cezai yaptırımları ifade eder. Bu tür eylemler, kabahatler ve disiplin fiilleri olarak adlandırılır ve idari yaptırımlarla sonuçlanabilir. Masum bir kimse hakkında herhangi bir idari yaptırım uygulanması sonucunu doğuracak asılsız isnatlar da kanunun açık hükmü gereği iftira suçunu oluşturacaktır. Kabahatler kanununda yer alan fiillerin isnadı da iftira suçunun konusunu oluşturur. Zira kabahatler kanununda yer alan fiillere de idari yaptırım uygulanmaktadır. Disiplin cezasını gerektiren fiillerin isnadı da iftira suçunun konusunu oluşturur. Zira disiplin cezaları da bir idari yaptırım türüdür. 3.3. İsnat Edilen Fiilin Gerçek Dışı Olması İftira Suçunun düzenlendiği madde ifadesinde “işlemediğini bildiği halde” ifadesi geçmektedir. İftira suçunun oluşabilmesi için isnat edilen fiilin gerçek dışı olması esastır. Suçun nitelendirilmesindeki yanlışlık, yani bir suçun diğer bir suçla karıştırılması veya yanlış bir hukuki terimle ifade edilmesi, iftira suçunu oluşturmaz. İftira suçu, isnat edilen eylemin tamamen gerçek dışı ve kasıtlı olarak yanlış bir şekilde beyan edilmesine dayanır. Bu bağlamda, örneğin "yağma" suçunun "hırsızlık" olarak nitelendirilerek ihbarda bulunulması durumu iftira suçu kapsamına girmeyecektir. Çünkü burada suçun nitelendirilmesindeki yanlışlık, isnat edilen eylemin gerçekliğiyle ilgili değildir. İftira suçu, özellikle isnat edilen fiilin objektif olarak gerçek dışı olması durumunda ortaya çıkar. 3.4 Özel Kast İftira suçu, Türk Ceza Kanunu'nda özel kastın arandığı suç tiplerinden biridir. Bu suçun oluşabilmesi için kastın yanı sıra bir "amaç" unsurunun da bulunması gerekmektedir. Daha açık bir ifadeyle, iftira suçu işleyen failin, mağdura hukuka aykırı bir fiil isnat ederken, bu isnadın gerçeğe aykırı olduğunu bilmesinin yanı sıra bunu yaparken belirli bir "amaç" taşıması gerekmektedir. Bu amaç, genellikle "mağdur hakkında soruşturma, kovuşturma veya idari yaptırım uygulanmasını sağlamak" şeklindedir. 4. İftira Suçunun Cezası Ve Yaptırımları 4.1. Cezai Yaptırımlar İftira suçunun düzenlendiği TCK’nın 267. maddesine göre, iftira suçunun basit halinin cezası bir yıldan dört yıla kadar hapis cezasıdır. Maddenin devamında ise daha ağır cezanın öngörüldüğü haller düzenlenmiştir. Buna göre; Fail, iftira suçunun delillerini kendisi yaratırsa hükmedilecek ceza yarı oranında arttırılacaktır. Hakkında beraat kararı veya kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş mağdurun aleyhine bu fiil nedeniyle gözaltına alma ve tutuklama dışında bir tedbir uygulanmışsa, yukarıdaki iki duruma göre hükmedilecek ceza yarı oranında artırılır. Mağdur hakkında bu fiil nedeniyle gözaltı ve tutuklama tedbiri uygulanmışsa fail ayrıca kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu hükümlerine göre dolaylı faili olarak cezalandırılır. Mağdurun ağırlaştırılmış müebbet hapis veya müebbet hapis cezasına mahkûm olması halinde; iftira suçu işleyen kişi 20 yıldan 30 yıla kadar hapis cezasına; mağdurun süreli hapis cezasına mahkûm olması halinde, iftira eden hakkında mağdurun mahkûm olduğu cezanın 2/3’ü kadar hapis cezasına hükmedilir. Mağdurun iftira suçu nedeniyle mahkûm olduğu cezanın infazına başlanmışsa, iftira edene bu fıkra hükümlerine göre verilen ceza yarısı oranında arttırılır. Mağdura hapis cezası değil de isnat edilen fiil nedeniyle adli veya idari bir yaptırım uygulanmışsa fail 3 yıldan 7 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. 4.2. Hukuki Yaptırımlar Manevi Tazminat: İftira suçuna uğrayan kişinin maddi ve manevi tazminat talep etme hakkı da vardır. Faile ceza hukuku kapsamında ceza verilmiş olması mağdurun özel hukuk kapsamında tazminat talep etmesine engel değildir zira iki kurumun amacı farklıdır. Bu kapsamda özellikle mağdurun toplumda dışlanması, şeref ve haysiyetinin büyük oranda zedelenmesi, lekelenmeme hakkının zedelenmesi gibi durumlar dikkate alındığında mağdurun manevi tazminat talebinde bulunması elbette mümkündür. İftira suçunun oluşmadığı durumlarda da örneğin failin kasten hareket etmemiş olması durumunda hukuki yaptırımlara hükmedilebilir. Maddi Tazminat: Bunun yanında mağdur maddi olarak da zarara uğramışsa bu kalemleri de mahkemeden talep edebilecektir. Örneğin bu suç isnadı yüzünden mağdur bir ihaleyi kaybetmişse bundan doğan ekonomik zararının tazminini talep edebilir. Maddi ve manevi tazminat taleplerinde görevli mahkeme asliye hukuk mahkemesidir. 5. İftira Suçunda Ceza Artırıcı Faktörler TCK’da iftira suçunun düzenlendiği 267. maddenin devamında cezayı arttırıcı haller düzenlenmiştir. 5.1. Delil Uydurma İftira suçunun nitelikli hali olarak adlandırılan "maddi iftira” yani “delil uydurma", kişinin soyut bir suç isnadıyla yetinmeyerek, maddi eser ve delil uydurarak isnadını somutlaştırmasıdır. Bu durumda, fail iftira suçunu işlerken sadece soyut bir suç isnadında bulunmakla kalmaz, aynı zamanda somut bir şekilde maddi deliller veya eserler ortaya koyarak, masum bir kişinin suç işlediği şüphesini uyandırmaya çalışır. Maddi eser ve delil, dış dünyada varlığı olan hukuka aykırı bir fiilin masum bir kişi tarafından işlendiği izlenimini veren her türlü unsuru ifade eder. Örneğin, bir kişiye hırsızlık suçu isnat eden fail, kişinin ceketinin cebine özel bir mücevher koymak suretiyle maddi bir delil oluşturabilir. 5.2. Masum Kişi Hakkında Tutuklama Ve Gözaltı Dışında Başka Bir Koruma Tedbirine Başvurulması İftira suçunun işlenmesi sonucunda mağdur hakkında koruma tedbirlerine hükmedilmesi, iftira suçunun daha fazla cezayı gerektiren nitelikli bir halini oluşturur. Mağdurun iftiraya uğraması nedeniyle, tutuklama ve gözaltı dışındaki diğer koruma tedbirleri olan yakalama, adli kontrol, arama ve elkoyma gibi önlemlere başvurulması durumunda, faile verilecek ceza yarı oranında artırılacaktır. Cezanın yarı oranında arttırılması için bu koruma tedbirleri isnat edilen fiil dolayısıyla uygulanmış olmalı ve isnat edilen fiil işlenmediğinden kovuşturmaya yer olmadığı yahut beraat kararı verilmiş olmalıdır. 5.3. Masum Kişinin Tutuklanması Veya Gözaltına Alınması İftira suçun bir diğer neticesi sebebiyle ağırlaşmış hali isnat edilen fiil nedeniyle kişinin tutuklanması yahut gözaltına alınmasıdır. Bu iki koruma tedbiri kişinin hürriyetini kısıtlayıcı en ağır koruma tedbirleri olduğundan, bu durumda iftira suçunun faili ayrıca kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunun dolaylı faili olarak sorumlu tutulacaktır. 5.4. Masum Kişi Hakkında Hürriyeti Bağlayıcı Cezanın Verilmesi Masum kişi hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis, müebbet hapis veya süreli hapis cezasına hükmedilmesi halleri için daha fazla hapis cezası öngörülmüştür. Mağdurun ağırlaştırılmış müebbet hapis veya müebbet hapis cezasına mahkûmiyeti hâlinde, yirmi yıldan otuz yıla kadar hapis cezasına, Süreli hapis cezasına mahkûmiyeti hâlinde, mahkûm olunan cezanın üçte ikisi kadar hapis cezasına hükmolunur. Mağdurun mahkûm olduğu hapis cezasının infazına başlanmış ise, beşinci fıkraya göre verilecek ceza yarısı kadar artırılır. 5.5. Masum Kişi Hakkında Hapis Cezası Dışında Adli Veya İdari Yaptırım Uygulanması Mağdur hakkında hapis cezası dışında adlî veya idarî bir yaptırım uygulanmışsa; iftira eden kişi, üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Hâkim bu halin gerçekleşmesi durumunda yaptırımın türünü, uygulanma süresini ve mağdura etkisini de dikkate alır. 6. İftira Suçunda Soruşturma ve Kovuşturma (Yargılama) 6.1. Soruşturma Süreci İftira suçu takibi şikâyete tabi suçlardan değildir. Bu nedenle iftiraya uğrayan mağdur şikâyetçi olmamış olsa dahi savcılık suçtan haberdar olur olmaz soruşturmaya başlayabilir. Bunun esas sebebi iftira suçuyla adliyelerin ve soruşturma makamların gereksiz yere meşgul edilmesidir. İftira suçu uzlaştırmaya tabi suçlardan da olmadığından bu prosedüre gidilmeden yargılama aşamasına geçilecektir. 6.2. Yargılama Aşaması Soruşturma aşamasında lehe ve aleyhe tüm delilleri toplayan savcılık yeterli delile ulaşırsa iddianame düzenler ve iddianamenin kabulü ile kamu davası açılır. Bu aşamaya kovuşturma aşaması da denmektedir. Görevli Mahkeme İftira suçunda görevli mahkeme asliye ceza mahkemesidir. Yetkili Mahkeme İftira suçu bakımından yetkili mahkeme suçun işlendiği yer mahkemesidir. Örneğin şikâyet suretiyle iftira suçu işlenmişse şikâyetin yapıldığı yer mahkemesi yetkili olacaktır. 7. İftira Suçunda Zamanaşımı Süresi İftira suçu şikâyete tabi bir suç olmayıp resen takibi yapılan bir suçtur. Ancak savcılığın suçla ilgili soruşturma başlatabilmesi için zamanaşımı süresinin geçmemiş olması gerekir. Söz konusu zamanaşımı süresi 8 yıl olup bu süre suçun işlendiği andan itibaren başlamaktadır. 8. İftira Suçuna Verilebilecek Cezalar ve Yaptırımlar 8.1. Hapis Cezası İftira suçu için kanunda öngörülmüş yaptırım hapis cezası olup suçun yaptırımı olarak adli para cezası öngörülmüş değildir. Bu kapsamda öngörülen hapis cezaları yukarıda detaylı bir şekilde açıklanmıştır. 8.2. Adli Para Cezasına Dönüştürme İftira suçunun cezası bakımından adli para cezası öngörülmemiş olsa da kanunda aranan şartların gerçekleşmesi durumunda hapis cezasının adli para cezasına çevrilmesi mümkündür. Adli para cezasına çevrilme 1 yıl veya daha az süreli hapis cezalarında söz konusu olur. İftira suçunun basit şeklinin karşılığı 1 yıldan 4 yıla kadar hapis cezasıdır. Ancak etkin pişmanlık gibi istisnai hallerde ceza 1 yılın altında belirlenebilirse bu durumda adli para cezasına dönüştürme söz konusu olabilecektir. 8.3. Cezanın Ertelemesi Cezanın ertelenmesi, verilen hapis cezasının, cezaevinde infaz edilmesinden şartlı olarak vazgeçilmesidir. İşlediği suçtan dolayı 2 yıl veya daha az süreyle hapis cezasına mahkûm olanların cezası ertelenebilir. Bu nedenle iftira suçundan da 2 yıl veya daha az süreyle hapis cezasına mahkûm olanların cezası ertelenebilecektir. 8.4. Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumuna ilişkin kanuni düzenleme Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş olup bu iptal kararı 01.08.2024 tarihinde yürürlüğe girecektir. Bu tarihten önceki faaliyetler ve cezalar açısından değerlendirilecek olursa; hükmün açıklanmasının geri bırakılması henüz hüküm verilmeden mağdurun veya kamunun uğradığı zararın fail tarafından giderilmesi halinde hükmün açıklanmasının ertelenmesi anlamına gelmektedir. HAGB, sanığın denetim süresi boyunca kasıtlı bir suç işlememesi ve yükümlülüklerine uygun davranması halinde ceza kararının ortadan kaldırılması ile davanın düşmesine yol açar. İftira suçu nedeniyle hükmedilen hapis cezasının miktarının 2 yıl veya daha az olması halinde suçu işleyen hakkında hükmün açıklanmasının geriye bırakılması kararı verilebilir. 9. Etkin Pişmanlık İftira suçunun tamamlanmasından itibaren isnat edilen suç nedeniyle verilen hükmün infazına başlanılması haline kadar failin, iftirasından dönmesi halinde verilecek ceza indirilecektir. İdari yaptırım gerektiren hukuka aykırı bir fiil isnat edildiği durumda da belli koşulların varlığı halinde fail iftirasından dönerse etkin pişmanlık hükmünden faydalanacaktır. İsnat edilen fiil “suç” ise fail; adli soruşturma başlamadan evvel iftirasından dönerse verilecek cezanın beşte dördü, kovuşturma başlamadan önce iftirasından dönerse verilecek cezanın dörtte üçü indirilir. Kovuşturma aşamasında ise fail; mağdur hakkında hüküm verilmeden önce iftirasından dönerse verilecek cezanın üçte ikisi; mağdurun mahkûmiyetinden sonra hükmün kesinleşmesinden evvel iftirasından dönerse, verilecek cezanın yarısı indirilebilir. Cezanın infazına başlanması halinde failin iftirasından dönmesi halinde, verilecek cezanın üçte biri indirilebilir. İsnat edilen fiil idari yaptırım gerektiren bir fiil ise, idari soruşturma başlanmadan evvel iftiradan dönülürse fail hakkında hükmedilecek cezanın beşte dördü indirilecektir. İftiranın konusunu oluşturan münhasıran idari yaptırım uygulanmasını gerektiren fiil ise; fail, idari yaptırıma karar verilmeden önce etkin pişmanlıkta bulunursa verilecek cezanın yarısı, idari yaptırım uygulandıktan sonra etkin pişmanlıkta bulunursa verilecek cezanın üçte biri indirilebilecektir. 10. Sıkça Sorulan Sorular İftira Atmak Suç mudur? İftira TCK 267. maddede suç olarak düzenlenmiştir. Ancak iftira suçunun oluşabilmesi için bir kişi hakkında soruşturma, kovuşturma yahut idari yaptırım uygulanması amacıyla gerçek olmadığını bilerek hukuka aykırı isnatta bulunulması gerekir. İftira Suçu Memuriyete Engel midir? İftira suçu yüz kızartıcı suçlardan olduğundan iftira suçundan mahkûm olmak memuriyete engel bir durum teşkil eder. İftira Suçundan Ceza Davasının Olması Tazminat Talebine Engel midir? İftira suçundan ceza davasının açılmış olması tazminat davası açmaya engel teşkil etmemektedir. Sosyal Medya Üzerinden Yapılan Paylaşımlarla İftira Suçu İşlenebilir mi? Sosyal medya platformları “basın-yayın” kapsamına girdiğinden sosyal medya üzerinden de iftira suçu işlenebilir. Suç Uydurma Suçu İle İftira Suçu Arasındaki Fark Nedir? İftira suçunun kanuni tanımında isnadın mutlaka belli bir kimseye yönelmesi aranmıştır. Suç uydurma suçunda ise bir suçun işlendiğine ilişkin ihbar yeterli olup belli bir kişiye bir isnatta bulunulması gerekmez. İftira Suçu Şikâyete Tabi midir? İftira suçu şikâyete tabi değildir bu nedenle resen soruşturulur ve kovuşturulur. Excerpt: İftira, kişi hakkında cezai veya idari yaptırım uygulanmasını sağlamak amacıyla kişinin itibarını ve haysiyetini olumsuz etkileyebilecek şekilde kasıtlı olarak gerçek dışı suçlamalarda bulunulmasıdır. ### Cumhurbaşkanına Hakaret Suçu Ve Cezası Cumhurbaşkanına hakaret suçu, Türk Ceza Kanunu'nun 299. maddesinde "Devletin Egemenlik Alametlerine ve Organlarının Saygınlığına Karşı Suçlar" başlığı altında düzenlenmiştir. Bu suç, devletin egemenlik sembollerine ve organlarına karşı işlenen bir suç türüdür. Cumhurbaşkanına yöneltilen hakaret, bu bağlamda devletin saygınlığını zedelemek ve cumhurbaşkanının temsil ettiği devletin manevi değerlerine zarar vermek anlamına gelir. Bu suç, sadece bireyin özgür ifade hakkını kullanmak adına eleştiri sınırlarını aşması durumunda ortaya çıkar. Yasalar, cumhurbaşkanının devletin maneviyatını temsil ettiğini ve ona gösterilen saygının korunması gerektiğini belirtir. Bu nedenle, cumhurbaşkanına yönelik hakaret içeren ifadeler, devletin sembollerine ve saygınlığına karşı işlenmiş bir suç olarak kabul edilir. 1. Cumhurbaşkanına Hakaret Suçu Cumhurbaşkanına hakaret suçu TCK m. 299’da şu şekilde düzenlenmiştir: TCK 299.Madde “(1) Cumhurbaşkanına hakaret eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar cezalandırılır. (2) Suçun alenen işlenmesi halinde, verilecek ceza altıda biri oranında artırılır. (3) Bu suçtan dolayı kovuşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır.” Cumhurbaşkanına hakaret suçu, TCK madde. 125’te düzenlenen hakaret suçunun cumhurbaşkanına karşı işlenmesinden ibarettir. Türk Ceza Kanunu'nun 125. maddesinde belirtilen hakaret suçunun unsurlarıyla örtüşür. Yani, cumhurbaşkanına yönelik hakaret suçuyla ilgili olarak da 125. madde kapsamındaki unsurlar dikkate alınır. TCK'nın 125. maddesi, genel anlamda kişinin onurunu rencide edecek şekilde sözlü veya yazılı bir şekilde hakaret etmesini yasaklar. Bu madde kapsamında değerlendirilen unsurlar, hakaret suçunun varlığını belirleyen ölçütlerdir. Cumhurbaşkanına hakaret durumunda da bu unsurlar göz önünde bulundurulur; ancak burada önemli olan nokta, suçun cumhurbaşkanına karşı işlenmesidir. Dolayısıyla, cumhurbaşkanına hakaret suçuyla ilgili değerlendirme yapılırken, 125. madde kapsamındaki unsurların yanı sıra eylemin cumhurbaşkanına karşı gerçekleştirilmiş olması da dikkate alınır. Hakaret suçuna ilişkin detaylı bilgi almak için “Hakaret Suçu ve Cezası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 1.1. Alenen Hakaret Türk Ceza Kanunu'nun 299. maddesinin ikinci fıkrası, cumhurbaşkanına yönelik hakaret suçunun alenen işlenmesini, cezayı ağırlaştıran bir nitelikli hal olarak düzenlemiştir. Aleniyet, eylemin gerçekleştiği koşullara bağlı olarak birden fazla kişi tarafından fark edilebilir olması anlamına gelir. Hakaret içeren eylem, genel bir alanda gerçekleşmişse veya birden fazla kişinin fark edebileceği bir ortamda gerçekleşmişse, suç alenen işlenmiş kabul edilir. Bu durumda, eylemin geniş bir izleyici kitlesi tarafından algılanabilir olması aleniyetin gerçekleşmesi için önem arz eder. 1.2. Gıyapta Hakaret Cumhurbaşkanına yönelik hakaret suçu genel olarak, yokluğunda yani gıyapta işlenir. Genel hakaret suçunda, gıyapta hakaretin suç olabilmesi ve cezalandırılabilmesi için, hakaret eden kişinin en az üç kişiyle etkileşimde bulunması, yani en az üç kişinin görebileceği, duyabileceği ya da algılayabileceği bir şekilde suçu işlemesi gereklidir. Ancak cumhurbaşkanına hakaret suçunda böyle bir şart aranmaz. Bu durumda, suç gıyaben işlense ve bir kişiye ulaşsa dahi cezalandırılır. Yani, cumhurbaşkanına yönelik hakaret suçunda suçun işlenme şekli veya kaç kişi tarafından duyulduğu cezai yaptırım açısından önemli değildir. 2. Cumhurbaşkanına Hakaret Suçunun Unsurları Suçun gerçekleşmesi ve cezalandırılabilmesi için suçun kanunda aranan maddi ve manevi unsurlarının somut olayda gerçekleşmesi şarttır. 2.1. Maddi Unsurlar Fail: Fail, suçu işleyen kimsedir. Türk Ceza Kanunu'nun 299. maddesinde "Cumhurbaşkanına hakaret eden kişi" olarak fail tanımlanmıştır. Aynı şekilde, TCK'nın 125. maddesinde de "Bir kimseyi onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil ya da olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi" şeklinde fail tanımlanmıştır. Her iki düzenlemede de özel bir koşul aranmadığından herkes bu suçun faili olabilecektir. Mağdur: Türk Ceza Kanunu'na göre, cumhurbaşkanına hakaret suçunun mağduru doğrudan cumhurbaşkanıdır. Suçun işlenmesiyle doğrudan hedef alınan ve mağdur durumunda olan kişi cumhurbaşkanıdır. Bu suçun işlenmesi durumunda, hakaretin hedefi olan ve saygınlığına yönelik saldırıya maruz kalan kişi cumhurbaşkanı olduğundan, mağdur da cumhurbaşkanı olarak kabul edilir. Bu suç, cumhurbaşkanının şeref ve saygınlığına karşı yapılan bir saldırı olduğu için, doğrudan mağduriyet cumhurbaşkanına yönelik olur. Fiil: Türk Ceza Kanunu'nda cumhurbaşkanına hakaret suçunun işlenmesi için özel bir fiil öngörülmemiştir. Bu suç, serbest bir şekilde işlenebilen ve çeşitli araçlarla gerçekleştirilebilen bir suçtur. Önemli olan, failin sözlerinin hakaret içerdiğinin ve bir cumhurbaşkanına yönelik olduğunun belirlenebilmesidir. Hakaret suçunun fiil unsuru, Türk Ceza Kanunu'nun 125. maddesinde tanımlanmıştır. Buna göre, bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek bir fiil veya olgu isnat etmek veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldırmak, hakaret suçunun fiil unsurunu oluşturur. Cumhurbaşkanına yönelik olarak kullanılan beddualar ise hakaret olarak değerlendirilemez. 2.2. Manevi Unsurlar Cumhurbaşkanına hakaret suçunun işlenmesi için failin kasten suçu işlemesi yeterlidir. Yani, failin bilerek ve isteyerek cumhurbaşkanına hakaret etmesi, suçun oluşması için gereken bir koşuldur. Türk Ceza Kanunu'nda bu suçun taksirle işlenmesi ile ilgili bir düzenleme bulunmadığından, suç sadece kasten işlenebilir. Suçun varlığı, failin bilinçli bir şekilde hakaret içeren bir eylemde bulunmasıyla belirlenir. Dolayısıyla, kasten ve bilerek cumhurbaşkanına hakaret etme eylemi suçun oluşması için yeterlidir, niyet veya amaç aranmaz. 3. Sosyal Medya Yoluyla Cumhurbaşkanına Hakaret Suçu Sosyal medya ve dijital platformlar üzerinden yapılan hakaret içeren paylaşımlar, birçok kişi tarafından görülebilir ve paylaşılan içerik geniş bir izleyici kitlesi tarafından algılanabilir. Bu durumda, suçun alenen işlenmesi kriterini sağlanmış olacaktır. Dolayısıyla, sosyal medya üzerinden işlenen cumhurbaşkanına hakaret suçunda, suçun alenen işlenmiş olduğu kabul edilerek, suçun nitelikli hali için öngörülen cezai yaptırımlar uygulanabilecektir. 3.1. Bizzat Yapılan Paylaşımlar Yoluyla Suçun İşlenmesi Sosyal medya platformlarından cumhurbaşkanına hakaret suçunun fiil unsurunu oluşturabilecek bir paylaşımda bulunulması “Cumhurbaşkanına Hakaret” suçunu oluşturabilecektir. Dolayısıyla sosyal medya uygulamaları üzerinden yapılan bir fotoğraf paylaşımı yahut bir söz bu anlama gelebilmekte ve suçun fiil unsurunu oluşturabilmektedir. 3.2. Paylaşımların Mesajla Yönlendirilmesi Yoluyla Suçun İşlenmesi Cumhurbaşkanına hakaret içeren paylaşımların, bir mesajla yönlendirilmesi veya desteklenmesi durumunda suç işlenmiş olabilir. Yani, bu tür hakaret içeren paylaşımların bir mesaj veya yönlendirmeyle desteklenmesi, suçun varlığını ortaya çıkarabilir. Eğer bir kişi, cumhurbaşkanına hakaret içeren bir paylaşımı destekleyici bir mesajla paylaşıyorsa, bu eylem suç oluşturabilir ve hakaret suçunu kapsayabilir. Bu durumda, paylaşımın içeriği ve paylaşımın yapıldığı bağlamın da değerlendirilmesi gerekebilir. 3.3. Paylaşımların Beğenilmesi Yoluyla Suçun İşlenmesi Sosyal medya sitelerinde gönderileri beğenme, favorilere ekleme, kendi hesabında paylaşma gibi farklı seçenekler mevcuttur. Bu bağlamda, cumhurbaşkanına hakaret içerikli bir paylaşımı like, fav gibi sosyal medya reaksiyonlarıyla beğenen kişinin suç işlemiş olup olmadığı merak konusu olmaktadır. Yargıtay 4. Ceza Dairesi, 17.11.2014 Tarih, 2013/5598 Esas, 2014/33171 Karar sayılı kararında hakaret içerikli paylaşımı beğenmenin, internet ortamında paylaşılmadığı veya başkalarına aktarılmadığı takdirde hakaret suçunun unsurlarını oluşturmayacağına karar vermiştir. Dolayısıyla cumhurbaşkanına hakaret içerikli bir paylaşımı başkalarına aktarmaksızın yalnızca beğenmek suçu oluşturmaz. 4. Eleştiri Ve İfade Özgürlüğü Türk Ceza Kanunu madde 26’ya göre; “Hakkını kullanan kimseye ceza verilmez.” Bu nedenle, suçlamalarda ifade özgürlüğü de dikkate alınmalıdır ve suçun ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Düşünce özgürlüğü; düşünce ve kanaatlerin çeşitli yollarla açıklanabilmesi ve yayılması hürriyetidir. Düşünce özgürlüğü ayrıca kişinin, düşüncesini açıkladığı andan itibaren hem düşüncelerinin içeriği hem de bunları açıklama şekilleri bakımından güvence altında olmasını da kapsar. Bu durumda, bir kişinin cumhurbaşkanına hakaret etmesi, düşüncelerini ifade özgürlüğü kapsamında koruma altına alabilir mi, yoksa cezalandırılabilir mi sorusu önemlidir. İfade özgürlüğü mutlak bir hak değildir ve kamu barışını koruma amacıyla belli sınırlamalar getirilebilir. Yani, ifade özgürlüğü, diğer hak ve özgürlükler gibi sınırlanabilir ve bazı durumlarda suç işlenmiş sayılabilir. Burada, ifade özgürlüğü ile hakaret suçu arasındaki denge gözetilir ve suçun içeriği, ifade özgürlüğü ile çelişki oluşturacak düzeyde mi değil mi değerlendirilir. Kamu düzeni, hakların dengelemesi ve suçun niteliği gibi faktörler bu tür durumlarda önemli rol oynar. 4.1. Siyasi Eleştiri Özgürlüğü İfade özgürlüğü demokratik toplumların temelinden biridir ve bu özgürlük, kırıcı, şok edici veya rahatsız edici ifadeleri de içerir. Siyasi figürler, üst düzey bürokratlar veya kamuya mal olmuş kişiler, diğer bireylerden daha ağır eleştirilere maruz kalabilirler. Siyasi eleştiri özgürlüğü de bu bağlamda bir hakkın kullanımını temsil eder. Siyasi eleştirilerde kullanılan ifadelerin hakaret mi yoksa ağır eleştiri mi olduğu, toplumun genel normları ve hukuki çerçeve ile değerlendirilir. Bireylerin ifade özgürlüğü ile cumhurbaşkanının onuru, şerefi ve devletin saygınlığı arasındaki denge, mahkemeler tarafından belirlenir. Bu denge, yargı mercilerinde incelenir ve ifade özgürlüğü ile kişisel onur ve devletin saygınlığı arasında bir denge kurulmaya çalışılır. 4.2. Kamu Hizmetleri Hakkında İfade Ve Eleştiri Özgürlüğü Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde Cumhurbaşkanı siyasi bir figür olarak hükümetin başında yer alır. Bu nedenle, bireyler Cumhurbaşkanı'nın yaptığı hizmet ve eylemleri yakından takip eder ve kendi bakış açılarıyla siyasi yorumlar ve eleştiriler yapabilirler. Ancak bu eleştirilerin ifade özgürlüğü içinde kalması, hakaret içermemesi ve belirli sınırlar içinde olması önemlidir. Bu şekilde, bireylerin siyasi süreçlere katılımı ve düşüncelerini ifade etme özgürlüğü korunmuş olur. Cumhurbaşkanı hakkında eleştiri yapılırken ölçülü olmak ve hakaret içeren ifadelerden kaçınmak gerekmektedir. Zira bu eleştiri ve yorumlar genellikle dikkatle takip edilmekte ve zaman zaman soruşturma konusu yapılabilmektedirler. Soruşturma ve yargılama süreçlerinde, eleştirinin hakaret boyutuna varıp varmadığı değerlendirilir. Bu süreçlerde ölçülülük önemlidir ve kişilerin eleştiri hakkı ile birlikte mağdurun onuru ve saygınlığı arasında denge kurulmaya çalışılır. Bu çerçevede, ifade özgürlüğü ile başkalarının onurunu ve saygınlığını koruma arasında hassas bir denge sağlanmaya çalışılır. Kamu hizmetlerini eleştirirken cumhurbaşkanına yönelik hakaret içeren ifadeler kullanmak, cumhurbaşkanına hakaret suçunu oluşturabilir. 4.3. Yazılı, Görsel Ve Sosyal Medyada Haber Ve Bilgi Paylaşımı Yazılı, görsel ve sosyal medya üzerinde paylaşılan haber ve bilgiler, Yargıtay'ında vurguladığı gibi, yargılamaya konu ifadenin içinde geçtiği konuşmaların bütünü ile birlikte ve söylendiği bağlamdan kopartılmaksızın olayın bütünselliği içerisinde değerlendirilmelidir. Yargıtay konuya ilişkin bu görüşü ile konuşmanın veya yazının içinde geçen ve olumsuz anlam içeren kelimelerin kanaat oluşturmak için tek başına yeterli olamayacağını vurgulamaktadır. Yargıtay'ın kararları, gündemdeki konular hakkında kamu yararı taşıyan bilgilerin basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Ancak, bu durum, özgürlük çerçevesinde ölçüsüz ifadelerde bulunmanın kabul edilebilir olduğu anlamına gelmez. 5. İfade Özgürlüğünün Sınırlandırılması Bir ifadenin suç teşkil edebilmesi için düşünce özgürlüğü ile koruma altına alınan alanın dışına çıkılmış olması gerekir. Bir başka deyişle, ifade edilen düşüncenin artık hukuka uygun olmaması gerekir. Bu noktada ifade özgürlüğü hakkının nasıl sınırlandırılabileceği gerek Anayasa Mahkemesi gerekse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından çeşitli kriterler kullanılarak değerlendirilmektedir. 5.1. AİHM Kriterleri Ve Kararları AİHM, sözleşmeye uygun bir müdahaleden bahsedebilmesi için aşağıdaki kriterleri aramaktadır: Müdahalenin kanuna dayanması Müdahalenin meşru bir amaç için yapılması Müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olması Müdahalenin ölçülü olması Özellikle de müdahalenin zorlayıcı bir toplumsal ihtiyaca karşı gerçekleştirilmesini ve ölçülü olmasını aramaktadır. Özellikle ifade özgürlüğü bağlamında zorlayıcı toplumsal ihtiyaç kavramı ele alındığında ise, ifadenin gerçekleştirilmesi sonucu toplumda bir zarar meydana gelmesi ihtimalinin ilgili ve yeterli kanıtlarla ortaya koyulması aranmaktadır. Mahkeme çok seslilik, hoşgörü, tolerans gibi demokratik toplumun gerekliliklerine dayanarak aleyhe olan, sert bir dille yapılmış ve çarpıcı açıklamalar ile rahatsız eden haber ve düşünceleri dahi bu hakkın kapsamı içinde değerlendirmişken, şiddete teşvik edici ve şiddeti övücü eylemleri bu özgürlük alanının dışında tutmuştur. 5.2. Anayasa Mahkemesi Ve Yargıtay Kararları Anayasamızın 26. maddesinin 2. fıkrasına göre bu hakkın kullanılması ancak “milli güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, cumhuriyetin temel nitelikleri ve devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi” amaçlarıyla sınırlanabilir. Bu hürriyetin kullanımına dair şartlar da ancak kanunla düzenlenebilir. Anayasa’da yer alan bu sınırlama rejimi, AİHM’in buna ilişkin değerlendirmeleriyle benzerlik göstermektedir. Anayasa Mahkemesi’ne göre sınırlamanın aşağıdaki kriterleri sağlaması gerekmektedir: Bir kanuna dayanması, Anayasa’da gösterilen sebeplerden biri için yapılması, (md. 26/2) Demokratik bir topluma uygunluğu, Ölçülülük. Yargıtay’ın güncel içtihatlarında, AİHM’in ifade özgürlüğüne ilişkin tespit ve ölçütlerine yer verilmektedir. İfade özgürlüğünü demokratik toplumun temel unsurlarından biri olarak kabul eden Yargıtay, ifade özgürlüğünün mutlak bir hak olmaması sebebiyle sınırlandırılabileceğini kabul etmekle birlikte, bu sınırlandırma sebeplerinden en önemli ikisinin, AİHM içtihatlarında yer alan “şiddeti teşvik eden söylemler” ile “nefret söylemleri” olduğunu belirtmektedir. Cumhurbaşkanına hakaret suçu bakımından Anayasa Mahkemesince genellikle “kamu düzeni” ve “kamu güvenliği” kavramları gerekçe gösterilerek ifade özgürlüğünün sınırlandırılması meşru görülmektedir. Ayrıca genellikle bu suçu oluşturan eylemler nefret söylemi kapsamında değerlendirilebilecek nitelikte olmakta bu kapsamda ifade özgürlüğünün dışına çıkılmaktadır. 6. Cumhurbaşkanına Hakaret Suçunda Soruşturma Ve Kovuşturma 6.1. Şikâyet Türk Ceza Kanunu'nda hakaret suçu genel haliyle şikâyete bağlı bir suçken, cumhurbaşkanına hakaret suçu şikâyete tabi değildir. Bunun temel sebebi, Cumhurbaşkanının devletin en üst düzeydeki temsilcisi olmasıdır ve bu nedenle cumhurbaşkanına yönelik hakaretin, devletin ve toplumun genel saygınlığına zarar verebilecek potansiyelde olmasıdır. Bu sebeplerle, cumhurbaşkanına hakaret suçu, genel şikâyet şartını taşımayıp doğrudan ceza kovuşturması başlatılabilen suçlar arasında yer alır. Yani, mağdurun şikâyetine gerek olmadan doğrudan soruşturma ve kovuşturma süreci başlatılabilir. Bu yaklaşım, devletin ve toplumun genel saygınlığını koruma amacıyla özel bir düzenleme olarak kabul edilir. 6.2. Soruşturma Cumhuriyet Savcısı, cumhurbaşkanına hakaret suçunun işlendiği yolunda bilgi yada ihbar aldığında derhal soruşturma başlatır. Bu süreçte, şüphelinin lehine ve aleyhine tüm delilleri toplar. Soruşturma aşaması sonucunda yeterli delil elde edilmesi durumunda Cumhuriyet Savcısı, iddianame düzenler ve dava açılmasını talep eder. Ancak yeterli delil bulunmaması veya suçun işlenmediğine dair yeterli kanıt olmaması durumunda Cumhuriyet Savcısı, takipsizlik kararı verir ve dava açılmaz. Bu süreçte delillerin değerlendirilmesi, yasal prosedürlerin takibi ve adaletin sağlanması için savcının sorumluluğundadır. 6.3. Kovuşturma “Adalet Bakanının İzni” Şartı TCK 299. maddesinin 3. fıkrası gereğince bu suça ilişkin kovuşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine tabi tutulmuştur. Dolayısıyla kamu davasının açılabilmesi için Adalet Bakanının izni gerekmekte olup bu bir kovuşturma şartıdır. Suçun cezası bir yıldan dört yıla kadar hapis cezasıdır. Suçun alenen işlenmesi halinde bu ceza altıda biri oranında arttırılır. Görevli Mahkeme Görevli mahkeme Asliye Ceza Mahkemeleridir. Yetkili Mahkeme Yetkili mahkeme suçun işlendiği yer mahkemesidir. Ancak görsel veya işitsel yayınlardan dolayı yetkili mahkeme yayın merkezi veya mağdurun eylemi duyup işittiği yer mahkemesidir. 6.4. Zamanaşımı Suç dava zamanaşımı süresi olan 8 yıllık süre içerisinde suç resen soruşturulabilir ve kovuşturulabilir. 7. Cumhurbaşkanına Hakaret Suçunda Uygulanacak Koruma Tedbirleri Cumhurbaşkanına hakaret suçuna ilişkin bir koruma tedbirlerine başvurulabilmesi için mutlaka kanunda aranan şartların gerçeklemiş olması gerekir. 7.1. Gözaltı Ve Yakalama Tedbiri Ceza Muhakemesi Kanunu’nda  yakalama ve gözaltı koruma tedbirleri düzenlenmiş olup, bu tedbirlere başvurulabilmesi için mutlaka kanunda aranan şartların gerçekleşmesi gerekmektedir. Ayrıca ölçülülük ilkesi gözetilmelidir. Yalnızca suçun işlendiği gerekçesiyle yakalama ve gözaltı tedbirlerine başvurulması ölçülü olmadığından hukuka da aykırı olacaktır. Yakalama ve gözaltı tedbirleri hakkında detaylı bilgi edinmek için Yakalama ve Gözaltı Tedbirlerine İtiraz başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 7.2. Tutuklama Tedbiri Tutuklama en son çaredir ve kanunda ağır şartlara bağlanmıştır. CMK’nun 100. maddesine iki unsur aramış bunlardan biri şüphelinin/sanığın o suçu işlediğine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların bulunması, diğer hal ise tutuklama nedeninin yani şüphelinin/sanığın kaçması, saklanması veya kaçma şüphesini uyandıran somut haller bulunması veya şüpheli veya sanığın delilleri yok etme, gizleme, tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunmasıdır. Ayrıca CMK 100. madde içeriğinde yer alan katalog suçlardan birinin somut olayda olmasının tutuklama nedeninin varlığına ilişkin ciddi bir karine yaratacağı söylenmiştir. Cumhurbaşkanına hakaret suçu katalog suçlar arasında da sayılmamıştır. Her ne kadar cumhurbaşkanına hakaret suçu, üst sınırı itibari ile tutuklama yasağı olmayan bir suç olsa da tutuklama kararı verilebilmesi için kanunda aranan şartların gerçekleşmesi şarttır. Ayrıca ölçülülük ilkesine de dikkat edilmelidir. Tutuklama koruma tedbirine ilişkin detaylı bilgi için Tutuklama ve Tutuklamaya İtiraz başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 8. Sıkça Sorulan Sorular Sosyal Medya Üzerinden Cumhurbaşkanına Hakaret Suçu İşlenebilir mi? Sosyal medya üzerinden cumhurbaşkanına hakaret suçu işlenebilir zira kanunda suçun fiil unsuru sınırlandırılmamıştır. Hatta “aleniyet” unsuru gerçekleşmiş olacağından suçun nitelikli hali de gerçekleşmiş olacaktır. Suç Hakkında Uzlaştırma Talep Edilebilir mi? Cumhurbaşkanına hakaret suçu, uzlaştırma kapsamında olan suçlardan olmayıp bu prosedüre başvurulamayacaktır. Cumhurbaşkanına Hakaret Suçu Şikâyete Tabi midir? Suç şikâyete tabi değildir bu nedenle resen soruşturulur. Ancak kamu davası açılabilmesi Adalet Bakanlığının iznine bağlıdır. Cumhurbaşkanına Hakaret Suçu Memuriyete Engel midir? Kasten işlenen bir suçtan dolayı bir yıl ya da daha fazla süreyle hapis cezasına ya da affa uğramış olsa bile kanunda sayılan suçlardan mahkûm olmak memuriyete engeldir. Bu suç kanunda sayılmış suçlardan değildir ancak kasten işlenebilen bir suç olduğundan kişi bu suçtan bir yıl ve daha üzeri süreyle hapis cezasına mahkûm olmuşsa bu durum memuriyete engel teşkil edebilecektir. Eski Cumhurbaşkanlarına Hakaret Halinde Bu Suç Oluşur mu?     Eylemin cumhurbaşkanlığı görevinde bulunan kişiye karşı işlenmiş olması gerekir. Bu nedenle Cumhurbaşkanlığı görevi sona erdikten sonra bu görevle ilgili olarak hakaret edilse dahi, TCK’nın 299. maddesi uygulanamaz ancak genel hakaret suçu hükümleri uygulanabilir Hangi Haller İfade Özgürlüğü Kapsamında Hukuka Uygun Sayılır? AİHM, AYM ve Yargıtay’ın içtihatları birlikte değerlendirildiğinde özellikle işlenen fiil siyasi eleştiri yahut kamu hizmetini eleştiri boyutlarını aşmıyorsa ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilmektedir. Ancak bu suç kapsamında özellikle kamu düzeni ve kamu güveliği kıstasları ile ifade özgürlüğü sınırlandırılmakta ve nefret söylemi içeren hakaret ifadeleri cezalandırılmaktadır.  Ancak her halükarda ölçülülük değerlendirmesi yapılarak yalnızca eleştiri niteliğindeki ifadeler cumhurbaşkanına hakaret suçu oluşturmayacaktır. Cumhurbaşkanına Beddua Etmek Suçu Oluşturur mu? Beddua etmek hakaret suçunun fiil unsurunu oluşturmaz ve bu kapsamda cumhurbaşkanına hakaret suçu da oluşmaz. Cumhurbaşkanına Hakaret Suçunun Cezası Nedir? Cumhurbaşkanına hakaret suçunun temel cezası bir yıldan dört yıla kadar hapis cezasıdır. Kişinin suçu alenen işlemesi halinde verilecek ceza altıda biri oranında arttırılır. Excerpt: Cumhurbaşkanına hakaret suçu, devletin egemenlik sembollerine ve organlarına karşı işlenen bir suç olup, bu eylem devletin saygınlığını zedeleyerek cumhurbaşkanının temsil ettiği manevi değerlere zarar verme anlamına gelir. ### Hakaret Suçu ve Cezası Hakaret, Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre, onur kırma, onura dokunma, küçük düşürücü söz veya davranış olarak tanımlanmaktadır. Hakaret suçu somut nitelikteki söz ve davranışlarla açık bir şekilde işlenebileceği gibi ima etmek suretiyle de işlenebilmektedir. Türk Hukuk sistemi bu kapsamdaki fiil ve eylemeleri suç olarak kabul etmekte olup, hakaret suçu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda “Şerefe Karşı Suçlar” başlığı altında yer alan 125.-131. maddeleri arasında düzenlenmiştir. Hakaret suçu, kişilerin saygınlıklarını zedeleyebilecek söz ve davranışlarla ortaya çıkabileceği gibi belli bir duruma ya da olaya atıfta bulunularak veya genel ve soyut ifadelerle de işlenebilir. Bu eylem, mağdurun huzurunda gerçekleşebileceği gibi, mağdurun dikkate aldığı sesli, yazılı veya görsel iletilerle de gerçekleşebilir. Mağdurun fiziksel olarak bulunmadığı veya doğrudan hedef alınmadığı durumlarda bile, saygınlığı başkaları nezdinde incinebilir. Ancak, gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için eylemin en az üç kişi tarafından işlenmiş olması gerekmektedir. 1. Hakaret Suçu Nedir? Hakaret suçu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda “Şerefe Karşı Suçlar” başlığı altında yer alan 125. -131. maddeleri arasında düzenlenmiştir. Buna göre, hakaret suçu, farklı şekillerde oluşabilir. Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını incitecek ölçüde, somut bir fiil veya olgu isnat edilmesi, hakaret suçunun oluşması için yeterlidir. Sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldırmak da hakaret suçu teşkil eden bir diğer durumdur. Hakaret suçunun konumuzla ilgili olarak Türk Ceza Kanunundaki düzenlemesi ise şu şekildedir: Hakaret Madde 125- (1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden (...)46 veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir. (2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur. (3) Hakaret suçunun; a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı, b) Dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı, c) Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle, İşlenmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz (4) (Değişik: 29/6/2005 – 5377/15 md.) Hakaretin alenen işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır. (5) (Değişik: 29/6/2005 – 5377/15 md.) Kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde suç, kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılır. Ancak, bu durumda zincirleme suça ilişkin madde hükümleri uygulanır. Hakaret suçunun fiil unsurunu somut bir fiil veya olgu isnat edilmesi veya da sövmek oluşturur. Bu fiillerin mağdurun yüzüne karşı işlenebilmesi mümkün olduğu gibi mağdurun gıyabında yani yokluğunda da işlenmesi mümkündür. Dolayısıyla bir kişiye karşı onun bulunmadığı ortamda hakaret etmek de suç teşkil edecektir. Sonuç olarak hakaret suçu, huzurda ve gıyapta olmak üzere iki farklı şekilde işlenebilir. 1.1. Hakaret Suçunun Huzurda (Yüze Karşı) İşlenmesi Huzurda hakaret failin, mağdura karşı yüz yüze bulundukları sırada hakarette bulunması halidir. Bu halde mağdur hakareti o anda öğrenmiş olur. Yine fail ile mağdur, yüz yüze olmasalar dahi fail, telefonla sesli görüntülü ya da yazılı olarak mağduru muhatap alacak şekilde hakaret ettiğinde hakaret suçunun huzurda yani yüze karşı işlenmesi söz konusu olur. 1.2. Hakaret Suçunun Mağdurun Yokluğunda İşlenmesi Kişinin bulunmadığı bir ortamda onun gıyabında hakaret edilmesi halinde suç oluşabilmesi için hakarette bulunan failin en az üç kişiyle ihtilat etmesi gerekmektedir. İhtilat, kelime anlamı itibariyle, bir suçun başkalarının görebileceği, duyabileceği bir ortamda işlenmesi durumunu ifade eder. Bu üç kişinin hakareti öğrenmesi tesadüfi olmamalı, failin iradesiyle bilerek ve isteyerek gerçekleşmelidir. İhtilat sayısı üç kişiden az olması halinde ise suç oluşmayacaktır. 1.3. İnternet ve Sosyal Medya Yoluyla Hakaret Suçu Hakaret suçunu düzenleyen kanun maddesinin gerekçesinde, “kişiyi muhatap alan mektup, telgraf, telefon ve benzeri araçlarla yapılan hakaret de, huzurda olarak cezalandırılır” ifadesi mevcuttur. Yasa koyucunun bu ifadesinden de anlaşılacağı üzere, internet, telefon veya diğer bilişim teknolojileri kullanılarak kişilere karşı hakaret suçunun işlenmesi mümkündür. Başka bir deyişle, internet aracılığıyla hakaret suçu, e-posta, sohbet, görüntülü konuşma veya anlık mesajlaşma yolları ile gerçekleşebileceği gibi, internet sayfaları üzerinden alenen de işlenebilmektedir. Sosyal medya ve internet yoluyla hakaret suçu ile ilgili detaylı bilgi için "İnternet Ve Sosyal Medya Üzerinden Hakaret Suçu Ve Cezası" başlıklı yazımızı okuyabilirsiniz. Mevzuatımızda, hakaret gibi eylemlerin, sosyal medya ve internet gibi bilişim sitemleri üzerinden gerçekleştirilmesi hali, suçun nitelikli hali olarak öngörülmüştür. Yani Facebook, Twitter, YouTube gibi sosyal medya üzerinden başkalarına hakaret eden kişilere, TCK’da hakaret suçu için öngörülen cezai yaptırımın, ağırlaştırılmış hali uygulanır. Zira, sosyal medyanın bir amacı da, kişilerin yapmış oldukları paylaşımları, toplumun, fiziki dünyada ulaşabileceklerinden daha geniş bir kesimine iletmek istemeleridir. Dolayısıyla, kişi, konusu suç teşkil eden bir paylaşım yaptığında, bu paylaşımı bilerek ve isteyerek yayma düşüncesiyle yapmış gibi kabul edilir. Yasa koyucunun, hakaret suçunun alenileştirilmesine ilişkin özel düzenlemesi ise TCK madde 125/4’te yer bulmakta olup, bu durumda ceza, altıda bir oranında artırılır.  Dolayısıyla hakaret suçunun internet yoluyla alenen işlenmesi hali, verilecek cezanın artırılmasına neden olacak şekilde, suçun nitelikli halidir. Ayrıca sahte kimlikler oluşturularak kullanılan Facebook, Instagram, Twitter, YouTube gibi sosyal medya hesapları aracılığı ile hakaret suçunun oluşmasına ilişkin detaylı bilgi için "Sahte Sosyal Medya Hesapları Üzerinden Hakaret" başlıklı yazımızı okuyabilirsiniz. 2. Hakaret Suçunun Tarafları 2.1. Hakaret Suçunun Mağduru Mağdur suçtan etkilenen kişi olarak tanımlanmakta olup hakaret suçunda, mağdurun kadın veya erkek olması mümkündür. Burada dikkat edilmesi gereken husus mağdurun ancak yaşayan gerçek bir kişi olabileceğidir dolayısıyla ölmüş bir kimse hakaret suçunun mağduru olamaz. Ölmüş bir kimseye karşı hakaret edilmesi halinde bir başka suç tipi olan “Kişinin Hatırasına Hakaret Suçu” gündeme gelecektir. Ayrıca mağdurun hakareti algılayabilecek durumda olması da önem arz etmemektedir, nitekim bu suç ile korunan hukuki değer insanın saygınlığıdır. Bir akıl hastasına hakaret edilmesi halinde hakaret suçunun oluşması bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Tüzel kişilerin hakaret suçunun mağduru olup olamayacağı ise oldukça tartışmalı bir konudur. Türk Medeni Kanunu'nun 48. Maddesi, tüzel kişilerin insana özgü olmayan haklara ve borçlara ehil kabul edildiğini belirtir. Bu kapsamda, tüzel kişilerin ün, onur ve şeref gibi insana özgü olmayan kavramlara da sahip oldukları kabul edilmelidir. Dolayısıyla, tüzel kişiler, hakaret suçunun faili olmasalar bile, kişilik haklarına sahip oldukları için bu suçun mağduru olabilirler. 2.2. Hakaret Suçunun Faili Fail, suçun oluşumu için gereken fiili hareketleri gerçekleştiren yani suçu işleyen kişidir. Hakaret suçunun faili bakımından özellik arz eden herhangi bir durum bulunmayıp kadın veya erkek herkesin bu suçun faili olması mümkündür. 3. Hakaret Suçunun Nitelikli Halleri Bir suçun nitelikli hali, o suçun belirli koşullar altında işlendiğinde cezaların artırıldığı veya daha ağır yaptırımlar içeren durumunu ifade eder. Nitelikli haller kanunla düzenlenir ve genellikle suçu düzenleyen kanun metninin devamında yer alır. Hakaret suçu bakımından da kanun koyucu çeşitli nitelikli haller düzenlemiş olup bu nitelikli haller tek tek aşağıdaki başlıklarda ele alınmıştır. 3.1. Kamu Görevlisine Hakaret Hakaret suçunun kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenmesi hali hakaret suçunun nitelikli hali olarak düzenlenmiş olup cezası bir yıldan iki yıla kadar hapis cezasıdır. Bu nitelikli halin oluşumu için hakaretin kamu görevlisine karşı yapılması yeterli değildir aynı zamanda kamu görevlisinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle hakarette bulunulmuş olmalıdır. Örneğin kamuda çalışan bir öğretmene karşı otopark tartışmasında hakaret edilmesi halinde görevinden dolayı bir hakaret söz konusu olmadığından hakaret suçunun temel şeklinden cezaya hükmolunur. Tüm bunların yanı sıra kamu görevlisine hakaret edildiği sırada kamu görevlisinin görevinin başında olması şart değildir. 3.2. Kişinin Dini Siyasi Sosyal Düşünce ve İnançlarını Açıklamasından Dolayı Hakaret Anayasada düzenlenen temel hak ve özgürlüklerden biri de vicdan, dinî inanç ve kanaat özgürlüğüdür. Kanunda kişinin dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı hakaret edilmesi hali daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hal olarak düzenlenmiştir. Böylece anaysada korunan temel hak ve özgürlükler güvence altına alınmaya çalışılmıştır. 3.3. Kişinin Mensup Olduğu Dinin Kutsal Değerlerine Karşı İşlenmesi Hakaret suçunun kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle işlenmesi hali de temel hak ve özgürlüklerimize zarar verici nitelikte olduğundan cezayı ağırlaştıran nitelikli hal olarak düzenlenmiştir. 3.4. Suçun Alenen İşlenmesi Hakaret suçunun herkese açık bir alanda işlenmesi hali de kanunda cezayı ağırlaştıran nitelikli hal olarak düzenlenmiştir. Burada aleniyeti sağlayan husus hakaret suçunun sayısı belirsiz kişilerce duyulabilecek bir ortamda işlenmesidir. Televizyon veya radyo aracıyla hakarette bulunmak hakaretin alenen işlenmesine örnek olarak gösterilebilir. 4. Hakaret Suçunda Cezayı Azaltan ya da Kaldıran Kişisel Nedenler Türk Ceza Kanunu’nu 129. maddesi, hakaret suçunun haksız bir fiile karşı ya da kasten yaralama suçuna tepki olarak işlenmesi halini veya karşılıklı hakaret edilmesi durumlarını cezada indirim yapılmasını gerektiren veya cezayı kaldıran sebepler olarak düzenlemiştir. 4.1. Suçun Haksız Bir Fiile Tepki Olarak İşlenmesi Başkalarına zarar verecek nitelikte hukuka aykırı davranışta bulunan bir kimseye karşı hakarette bulunulması halinde hakaret suçundan dolayı verilecek ceza üçte birine kadar indirilebileceği gibi, ceza vermekten de vazgeçilebilir. Burada önemli olan husus haksız fiili işleyen kişi kimse ona karşı olan hakaret suçunda söz konusu indirimler gündeme gelecektir. Trafik kurallarını ihlal eden kişiye karşı hakarette bulunulması hali bu duruma örnek teşkil eder. 4.2. Suçun Kasten Yaralama Suçuna Tepki Olarak İşlenmesi Hakaret suçunun, kendisine karşı işlenen kasten yaralama suçuna tepki olarak işlenmesi hali cezayı kaldıran bir hal olarak düzenlenmiştir. TCK madde 129 fıkra 2 ye göre “Bu suçun, kasten yaralama suçuna tepki olarak işlenmesi halinde, kişiye ceza verilmez.” Dolayısıyla kendisini yaralayan kişiyi arayıp telefonda hakaret eden kişi hakkında hakaret suçundan ceza verilmeyecektir. 4.3. Suçun Karşılıklı Olarak İşlenmesi (Karşılılık Hakaret) Hakaret suçunda sıklıkla karşılaşılan durumlardan biri de kişilerin karşılıklı olarak birbirlerine hakaret etmesidir. Karşılıklı hakaret edilmesi halinde her iki taraf da hakaret suçunu işlemiş olmaktadır. Her ne kadar her iki taraf için de ayrı ayrı hakaret suçundan ceza verilecekse de kanunda böyle bir durumda cezada indirim yapılabileceği düzenlenmiştir. Kanuna göre, hakim olayı değerlendirecek ve takdirine göre taraflardan her ikisi veya biri hakkında cezada indirim yapabileceği gibi ceza vermekten de vazgeçebilecektir. 5. İfade Özgürlüğü ve Eleştirinin Hakaret Suçu Olarak Değerlendirilemeyeceği Bilindiği üzere ifade özgürlüğü anayasamızda da düzenleme alanı bulan temel hak ve özgürlüklerimizdendir. Anayasanın 26. maddesinin 1. fıkrasına göre “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesiyle de bu hak koruma altına alınmıştır. Kişiler sahip olduğu fikir ve düşünceleri serbestçe açıklama özgürlüğüne sahipken bu özgürlüğün sınırı olarak kanunumuzda hakaret suçu düzenlenmiştir. Kanunda düzenlenen bu suçun kapsamı iyi belirlenmeli ve ifade özgürlüğüne müdahele edecek şekilde uygulanmamalıdır. İfade özgürlüğü kapsamında eleştiri özgürlüğü de bulunmaktadır. Eleştiri yapılırken durumun olumlu yanlarının yanı sıra eksiklikleri ve hatalarını içeren değerlendirmelerde de bulunulur. Bu değerlendirmelerin içeriğinin sert ve ağır olması kaçınılmazdır Her ne kadar karşı taraf bakımından incitici olsa da demokratik bir toplum olmanın gereği olarak kişilerin eleştiri hakkı korunan bir özgürlük olacaktır. Nitekim Yargıtay’da çeşitli kararlarıyla bu hususa dikkat çekmiştir. Yargıtay 18. Ceza Dairesi’nin 2015/40226 Esas ve 2017/8977 Karar Sayılı 14.9.2017 Tarihli Kararında; “… Sanığın mağdura “kalsın muayene olmuyorum, bu ne biçim doktor, bunu kim koymuş buraya, bunda doktor kılığı yok” şeklindeki ifadeler bir bütün olarak değerlendirildiğinde, sanığın mağdura yönelttiği sözlerin, mağdurun onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmayıp, rahatsız edici, kaba ve nezaket dışı davranış - ağır eleştiri niteliğinde olduğu ve hakaret suçunun unsurlarının oluşmadığından… “ Görüldüğü üzere kararda, hakaret suçunun oluşumu bakımından yöneltilen sözlerin kişinin onur şeref ve saygınlığını rencide edici nitelikte olup olmadığı esas alınarak eleştiri hakkı korunmuştur. 6. Hakaret Suçunda Şikayet Hakaret suçun soruşturması ve kovuşturulması şikayete tabidir. Kamu görevlerine karşı kamu görevinden dolayı hakaret suçunun işlenmesi hali ise şikayete tabi değildir resen soruşturma ve kovuşturma yapılır. Şikayetin suçtan zarar gören veya mağdur tarafından yapılması gerekmekle birlikte mağdurun şikayet hakkını kullanamadan ölmesi halinde ölen kişinin ikinci dereceye kadar “üstsoy” ve “altsoyu” veyahut eş veya kardeşleri tarafından da şikayette bulunulması mümkündür. Şikayet süresi 6 aydır. Bu süre hakaret fiilini ve hakaret eden faili her ikisinin de mağdur ya da suçtan zarar gören tarafından öğrenilmesinden itibaren başlar. 6.1 Hakaret Suçunda Şikayetten Vazgeçme Her ne kadar mağdur hakaret suçu dolayısıyla şikayette bulunmuş olsa dahi bu şikayetten vazgeçebilmesi mümkündür. Vazgeçme gerek soruşturma aşamasında gerek kovuşturma aşamasında yapılabilir. Kovuşturma aşamasında şikayetten vazgeçilebilmesi sanık tarafından da bu vazgeçmeyi kabul etmesine bağlıdır. Sanık şikayetten vazgeçmeyi kabul etmeyerek yargılamanın tamamlanmasını isteyebilir. Sanık suçtan aklanacağını düşünmekteyse mağdurun şikayetten vazgeçmesini kabul etmeyip yargılamanın devam etmesini ve kendisinin suçsuz olduğunun mahkeme kararıyla kesinleşmesini isteyebilmektedir. Kovuşturma aşamasında şikayetten vazgeçilmesi halinde açılmış olan dava düşecektir. Şikayetten vazgeçmek mümkünken tekrar vazgeçip şikayet hakkının tekrar kullanılması mümkün değildir dolayısıyla mağdur şikayetten vazgeçmeden vazgeçemez. 7. Hakaret Suçunda Zamanaşımı Hakaret suçunda zamanaşımı süresi 8 yıldır. Fail bu süre içerisinde, fiil ve failin öğrenilmesinden itibaren 6 ay içinde şikayette bulunulmalıdır. Eğer 8 yıl içerisinde fail ve fiilin öğrenilmesi söz konusu olmazsa artık bu hakaret suçu bakımından soruşturma ve kovuşturma yapılması imkanı ortadan kalkar nitekim suç zamanaşımına uğramıştır. 8. Hakaret Suçunda Soruşturma Ve Kovuşturma 8.1. Soruşturma Aşaması Hakaret suçu, şikayete tabi bir suç olduğu daha önce de bahsedilmişti. Hakaret suçuna ilişkin, suç işleyen kişi hakkında cezai soruşturma başlatılabilmesi ve sonrasında ceza mahkemelerinde yargılanmasının sağlanabilmesi için, öncelikle yetkili mercilere suç duyurusunda bulunulması gerekir. Dolayısıyla, hakaret suçunda ceza yargılaması süreci, mağdurun, suç duyurusunda bulunmasıyla başlar. Ceza yargılamasının ilk aşaması olan soruşturma süreci böylece başlamış olur. Soruşturma sürecini Cumhuriyet savcısı yürütür, ihbar ya da şikayet üzerine harekete geçen savcı işin gerçeğini araştırır ve delilleri toplar. Failin bulunması, meydana gelen fiilin suç unsuru taşıyıp taşımadığının tespiti ve söz konusu fiilin fail tarafından işlendiğinin araştırılması bu kapsamdadır. 8.2. Hakaret Suçunda Uzlaşma Hakaret suçu şikayete tabi bir suç olmasından dolayı öncelikle uzlaşma hükümleri uygulanacaktır. Cumhuriyet savcısı hakaret suçunun işlendiğine dair yeterli şüpheye ulaştığı takdirde öncelikle dosyayı uzlaştırma bürosuna gönderir. Bu süreçte taraflar uzlaşmaya çalıştırılır. Uzlaşmanın sağlanamaması halinde Cumhuriyet savcısı iddianameyi hazırlar. Hakaret suçunun kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenmesi hali şikayete tabi olmadığından uzlaşma uygulanması mümkün değildir. 8.3. Kovuşturma (Yargılama) Aşaması Hazırlanan iddiannemenin asliye ceza mahkemesi tarafından kabul edilmesiyle beraber kovuşturma aşamasına geçilmiş olur. Bu aşama artık ortada bir ceza davası vardır. Kovuşturma aşamasında hakim, dosya kapsamındaki delilleri değerlendirerek ve gerekirse resen araştırmalarını yaparak hakaret suçunu işleyen kişi hakkında gereken cezayı hükmeder. Daha fazla bilgi için aşağıda linkleri yer alan yazılarımızı inceleyebilirsiniz. Sosyal Medya ve İnternet Yoluyla Tehdit SuçuWhatsApp Yazışmaları Delil Olabilir mi?Bilişim Suçlarında Şikayet Nasıl Yapılır? Excerpt: Hakaret suçu, kişilerin itibarını zedeleyebilecek söz ve eylemlerin yanı sıra kişinin onurunu kırıcı bir eylem veya durum atfedilerek de işlenebilir. Bu eylem, doğrudan mağdurun yüzüne karşı olabileceği gibi, mağdurun bulunmadığı durumlarda da sesli, yazılı, iletiler aracılığıyla yada sosyal medya veya mesaj yoluyla da gerçekleştirilebilir. ### Bağışlamanın Geri Alınması - Bağışlamadan Dönme Bağışlama sözleşmesinin yapılmasından sonra meydana gelebilecek kimi durumlarda hakkaniyet gereği bağışlamanın geri alınmasının mümkün olduğu kabul edilmektedir. Bu durumlardan kimileri bağışlananın yapmaması gereken bir davranışı yapmasından ya da yerine getirmesi gereken bir yükümlülüğü yerine getirmemesinden kaynaklanır. Kimileri ise bağışlayanın mali durumunda meydana gelen değişikliklerden kaynaklanır. Bağışlama sözleşmesi çeşitli sebeplerle sona erebilir. Bu sebeplerden birisi de bağışlayanın bağışlamadan dönme suretiyle bağışlamayı geri almasıdır. Geri alma bağışlamadan dönme olarak da ifade edilmektedir. Bağışlamanın geri alınması kanunda bağışlamanın geri alınması ile bağışlama sözü verilmesinin geri alınması olarak iki ayrı başlık altında düzenlenmiştir. Bağışlamanın geri alınması kişiye sıkı sıkıya bağlı bir hak olup, devredilemez niteliktedir. Bu nedenle kural olarak mirasçılara da geçmez. Ancak kanun bazı istisnai durumlarda mirasçıların da bu hakkı kullanabilmesine olanak tanımıştır. Kanunda belirtilen bu sebeplerin oluştuğunun öğrenilmesinden itibaren bir yıl içerisinde bağışlama geri alınabilir. Bir yıllık süre hak düşürücü niteliktedir. Bağışlama sözleşmesi ile ilgili detaylı bilgi almak için Bağışlama Sözleşmesi başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 1. Genel Olarak Geri Alma Hakkı Geri alma hakkı yenilik doğurucu hak niteliğindedir. Geri alma hakkının kullanılması ile daha öncesinde bir irade beyanında bulunmuş olan kişi bu beyanının hüküm doğurmasını engellemiş olur. Bu durumda dar anlamda geri alma hakkı söz konusudur. Geniş anlamda geri alma hakkında ise bir hukuki işlem ortadan kaldırılır. Bu nedenle tek tarafa borç yükleyen sözleşmelerde kullanılabilecek bir haktır. Dar anlamda geri alma hakkının kullanılmasında herhangi bir sebep aranmazken geniş anlamda geri alma hakkının kullanılabilmesi için muhakkak bir sebebe dayanılmalıdır. Geri alma beyanı varması gereken tek taraflı bir irade beyanıdır. Karşı tarafa ulaştığı anda sonuçlarını doğurur ve işlemi geriye etkili olacak şekilde ortadan kaldırır. 2. Elden Bağışlamanın ve Yerine Getirilen Bağışlama Sözünün Geri Alınması Aşağıda teker teker ele alacağımız nedenlerden herhangi birinin söz konusu olması durumunda bağışlanandan bağışlama konusu talep edilebilir. Ancak bu durumda bağışlayan yalnızca elinde kalan malvarlığı unsurunu iade etmekle yükümlüdür. Bağışlananın elinde bir şey kalmamışsa geri istenebilecek bir unsur da söz konusu olmayacaktır. 2.1. Bağışlayana veya Yakınlarına Karşı Ağır Bir Suç İşlenmiş Olması Bu durumlardan ilki bağışlananın, bağışlayana veya yakınlarından birine karşı ağır bir suç işlemiş olması halidir. Bu suç sebebiyle bağışlanan hakkında mahkûmiyet kararı verilmiş olması aranmaz. Hatta bağışlayana yönelik başlatılmış bir kovuşturmaya dahi gerek yoktur. Yine bununla beraber kanunda suçun ağır bir suç olması gerektiği ifade edilmiş olsa da doktrindeki genel kabul suçun ağırlığının önem arz etmeyeceğidir. Beden ve ruh bütünlüğünün ihlali, onur ve saygınlığa tecavüz, sert ve kaba sözler, saygısızca davranma durumlarının dahi geri alma için sebep olabileceği kabul edilmektedir. Yine doktrindeki genel kabule göre suça yönelik şikâyette bulunmamışsa dahi geri alma hakkı kullanılabilecektir. Burada önem arz eden suçun bağışlamadan sonra işlenmiş olmasıdır. Yakınlar ifadesinin dar yorumlanmaması gerektiği, bağışlayanın kan bağı bulunan yakınlarının dışında örneğin çok yakın arkadaşlarının veya nişanlısının da bu kapsamda olduğu genel olarak kabul edilmektedir. 2.2. Bağışlananın Bağışlayana veya Ailesine Karşı Olan Yükümlülüklerine Önemli Ölçüde Aykırı Davranması Bağışlanan, bağışlayana veya onun ailesinden bir kimseye karşı kanundan doğan yükümlülüklerine önemli ölçüde aykırı davranırsa bağışlananın iadesi talep edilebilecektir. Burada kast edilen yükümlülükler önemli derecede olan yükümlülüklerdir. Yükümlülüğün önem arz edip etmediği her somut olay için ayrıca hâkim tarafından takdir edilecektir. Sadakat yükümlülüğünü ihlal eden eşin davranışı genel itibariyle bu kapsamda kabul edilmektedir. Bununla beraber boşanma davasının açılmış olması, nafaka için dava açılmış olması gibi durumlar doğrudan kanundan doğan haklardır ve bağışlamanın geri alınmasına sebep olamazlar. 2.3. Bağışlananın, Yüklemeli Bağışlamada Yükümlülüğünü Yerine Getirmemesi Bağışlananın, yüklemeli bağışlamada haklı bir sebep olmaksızın yüklemeyi yerine getirmemesi durumunda da bağışlayan bağışlananın iadesini talep edebilecektir. Burada yüklemenin yerine getirilememesi haklı bir neden dolayısıyla olmamalıdır. Bağışlama konusunun değeri yüklemenin giderinden fazla ise, yüklemenin yerine getirilmesinde kusursuz imkânsızlık varsa, yüklemenin yerine getirilmesini bizzat bağışlayan engellemişse bağışlananın yüklemeyi yerine getirmemesi haklı bir nedene dayanmaktadır. Dolayısıyla bu hallerde bağışlamadan geri dönülemez. Her ne kadar yükleme bağışlamanın karşılığı bir edim olmasa da doktrinde geri alma hakkı kullanılmadan önce bağışlayana uygun bir ek süre verilmesi gerektiği kabul edilmektedir. 3. Bağışlama Sözünün Geri Alınması ve İfadan Kaçınma Öncelikle yukarıda açıkladığımız sebeplerden herhangi birinin söz konusu olması halinde yerine getirilmemiş bağışlama sözü verme de geri alınabilir. Bu sayılanlara ek olarak kanun yerine getirilmemiş bağışlama sözü verme açısından iki farklı durumda daha geri alma imkânı tanımıştır. Bağışlayanın mali durumu sözünü yerine getirmeyecek derecede değişmişse, bağışlayan henüz yerine getirmediği bağışlama sözünü geri alabilir. Bağışlama sözü verildikten sonra bağışlayanın yeni aile yükümlülükleri doğmuşsa ve ekonomik koşulları ağırlaşmışsa bağışlama sözünü geri alabilir. Bu hususa en temel örnek olarak bağışlama sözü verenin sonradan doğan çocukları verilebilir. 4. Bağışlama Hukuku Dışında Kalan Geri Alma Sebepleri Yukarıda açıkladığımız sebepler bağışlama sözleşmesine ilişkin hükümler kapsamında düzenlenmiştir. Sayılanlar dışında kalan, kanunların çeşitli hükümleriyle birlikte düzenlenmiş birtakım farklı geri alma sebepleri de söz konusudur. Yanılma, aldatma, korkutma gibi irade sakatlıkları sebebiyle açılan iptal davası, tenkis davası, muvazaalı bağışlamanın iptali davası, nişanın bozulması halinde verilmiş hediyelerin iadesi durumlarında da bağışlama geri alınmış olmaktadır. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için Sözleşmenin Hata Hile Korkutma Sebebiyle Geçersizliği başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 5. Bağışlamanın Geri Alınmasında Süreler Bağışlayan, geri alma sebebini öğrendiği günden başlayarak bir yıl içinde bağışlamayı geri alabilir. Bir yıllık süre hak düşürücü niteliktedir. 6. Mirasçıların Geri Alma Hakkı Yukarıda geri alma hakkının kişiye bağlı bir hak olduğunu ve mirasçılara geçmeyeceğini ifade etmiştik. Ana kural bu yönde olmakla beraber hakkaniyet gereği kimi durumlarda mirasçıların da geri alım hakkı bulunması gerektiğinden kanun buna ilişkin de düzenleme yapmıştır. Bağışlayan geri alma hakkını kullanabileceği bir yıllık süre dolmadan ölürse, geri alma hakkı mirasçılarına geçer. Bağışlayanın mirasçıları bu sürenin sona ermesine kadar geri alma hakkını kullanabilirler. Bağışlayan, sağlığında geri alma sebebini öğrenememişse, mirasçıları, bağışlayanın ölümü tarihinden itibaren başlayarak bir yıl içinde geri alma hakkını kullanabilirler. Bağışlayanın bağışlanan tarafından öldürülmesi durumunda, mirasçıları bağışlamayı geri alabilirler. Kanun burada açıkça hukuka aykırı ibaresini kullandığından dolayı meşru müdafaa gibi hukuka uygunluk sebeplerinin mevcudiyetinde bu hükme başvurulamayacaktır. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için Mirasçıların Miras Bırakanın Borçlarından Sorumluluğu başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 7. Bağışlama Sözü Vermenin Düşmesi 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m.296/2’de bağışlama sözü verenin borcunu ödeme güçsüzlüğü belirlenirse veya da iflasına karar verilirse, ifa yükümlülüğünün ortadan kalkacağı hükme bağlanmıştır. Bu durumda bağışlama kendiliğinden hükümden düşecektir. Bir iptal davası açılmasına ya da geri alma beyanında bulunulmasına gerek yoktur. Bağışlayanın sonrasında malvarlığı artsa dahi bağışlama sözü verme yeniden canlanmayacaktır. 8. Sıkça Sorulan Sorular Yüklemeli Bağışlamada Bağışlanan Yüklemeyi Yerine Getirmezse Tazminat Sorumluluğu Söz Konusu Olur mu? Yüklemeli bağışlamada bağışlanan yüklemeyi yerine getirmezse bağışlayan yalnızca bağışlamayı geri alma hakkına sahip olur. Dolayısıyla bu durumda bağışlananın karşılaşacağı tek hukuki sonuç, sözleşmenin sona ermesidir. Bağışlanan bunun yanında ayrıca tazminat ödemekle yükümlü değildir. Kendisine Bağışlama Yapılan Eşin Sonradan Boşanma Davası Açması Bağışlamanın Geri Alınmasına İmkân Verir mi? Eşlerin aileye karşı olan yükümlülüklerine önemli ölçüde aykırı davranması halinde bağışlamanın geri alınması mümkündür. Ancak boşanma davası açma hakkı eşe kanun tarafından verilmiş bir hak ve yetkidir. Dolayısıyla yapılan bağışlama veya bağışlama sözü verme bu sebebe dayalı olarak geri alınamaz. Bağışlayan Bağışlamayı Geri Almadan Ölürse Mirasçıları Geri Alma Hakkını Kullanabilir mi? Bağışlayan geri alma hakkını kullanabileceği bir yıllık süre dolmadan ölürse ya da geri alma sebebini sağlığında öğrenememişse geri alma hakkı mirasçıları tarafından kullanılabilir. Mirasçılar Geri Alma Hakkını Hangi Süre İçinde Kullanabilirler? Bu noktada bağışlayanın sağlında geri alma sebebini öğrenip öğrenmediğine göre ikili bir ayrım yapılmalıdır. Bağışlayan sağlığında geri alma sebebini öğrenmişse, mirasçılar bağışlayanın geri alma hakkını kullanabileceği bir yıllık sürenin sona ermesine kadar geri alma hakkını kullanabilirler. Bağışlayan sağlığında geri alma sebebini öğrenememişse, mirasçılar bağışlayanın ölümü tarihinden itibaren başlayarak bir yıl içinde geri alma hakkını kullanabilirler. Bağışlama Sözü Veren Sonrasında İflas Ederse Bağışlama Sözünü Geri Alabilir mi? Bağışlama sözü verenin iflası halinde bağışlama sözü kendiliğinden hükümsüz hale gelir. Bağışlama sözü verenin ayrıca bir beyanda bulunmasına gerek yoktur. Evliliğin Aldatma Nedeni İle Sona Ermesi Durumunda Bağışlama Geri Alınabilir mi? Yargıtay kararlarına göre evlilik aldatma ile sona ermişse, yapılan bağışlamadan dönülebilir. Evliliğin Şiddetli Geçimsizlik Nedeni İle Sona Ermesi Durumunda Bağışlama Geri Alınabilir mi? Yargıtay kararlarına göre evliliğin şiddetli geçimsizlik ile sona ermesi bağışlamanın geri alınmasına sebep oluşturmaz. Mirası Reddetmek Bağışlama mıdır? Bağışlama iki taraflı hukuki işlemken, mirası reddetmek tek taraflı hukuki işlemdir. Mirası reddetmek bağışlama olarak kabul edilmemektedir. Bağışlamanın Geri Alınmasından Doğan Uyuşmazlıklarda Görevli Mahkeme Hangisidir? Bu konudaki uyuşmazlıklarda görevli mahkeme Asliye Hukuk Mahkemesidir. Eşler Arasında Yapılmış Bağışlamanın Geri Alınmasında Görevli Mahkeme Neresidir? Yukarıda da belirttiğimiz gibi bağışlamanın geri alınmasına ilişkin uyuşmazlıklarda görevli mahkeme Asliye Hukuk Mahkemesidir. Bağışlamanın eşler arasında yapılmış olması görevli mahkemeyi değiştirmemektedir. Dolayısıyla görevli mahkeme bu durumda da Asliye Hukuk Mahkemesidir. Konuya ilişkin olarak Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 2017/17009 E., 2018/356 K. sayı ve 18.01.2018 tarihli kararı şu şekildedir: “Düğünde takılan ziynetlerin iadesine dair isteğin ise, Borçlar Kanunu madde 295 uyarınca bağışlamanın geri alınması hukuki sebebine dayanması halinde görevli mahkeme aile mahkemesi değil, genel hükümlere göre asliye hukuk mahkemesi olacaktır. Bu kapsamda somut olaya bakıldığında ise; davacının bağıştan rücu sebebiyle düğün merasiminde davalı kadına takılan ziynet eşyalarına dair alacak talepleri yönünden yukarıdaki açıklamalar da gözetildiğinde taraflar arasındaki uyuşmazlığın Borçlar Kanunu'ndan kaynaklandığı ve bu talepler yönünden görevli mahkemenin ise Asliye Hukuk Mahkemesi olduğu kuşkusuzdur. Görev kamu düzenine ilişkindir. Yargılamanın her aşamasında mahkeme tarafından kendiliğinden dikkate alınmalıdır.” Excerpt: Bağışlama sözleşmesinin yapılmasından sonra meydana gelebilecek kimi durumlarda hakkaniyet gereği bağışlamanın geri alınmasının mümkün olduğu kabul edilmektedir. ### Bağışlama Sözleşmesi Bağışlama sözleşmesi ile bağışlayan bağışlanana karşılıksız bir kazandırmada bulunmayı üstlenir. Karşılıksız ifadesinden de anlaşılacağı üzere bu sözleşme tek tarafa borç yükleyen bir sözleşmedir. Bağışlamanın karşılıksız olması bağışlama sözleşmesinin karakteristik özelliğini oluşturur. Bağışlayan bu kazandırması ile herhangi bir karşılık elde etmeyeceğinden kanun bağışlayanı korumak adına ehliyet yönünden sıkı şartlar getirmiştir. Buna göre yalnızca tam fiil ehliyetine sahip olan kişiler bağışlayan olabilirler. Bağışlayanın borcun ifa edilmemesinden doğan sorumluluğu da hafifletilmiştir. Bağışlama tek tarafa borç yükleyen bir sözleşme olsa da bağışlayan sözleşmeye birtakım yüklemeler koyabilir. Bu durumda sözleşme iki tarafa borç yükleyen sözleşme haline gelmez. Zira yükleme bağışlamanın karşılığı olarak öngörülmez. Yükleme bir yan edimdir. Bağışlama sözleşmesine bazı koşullar da konulabilir. Bunlardan birisi de bağışlayana dönme koşuludur. Bu bağışlama türünde bağışlananın bağışlayandan önce ölmesi halinde bağışlanan malvarlığı unsurunun bağışlayana geri döneceği kararlaştırılır. 1. Bağışlama Sözleşmesinin Unsurları 1.1. Kazandırıcı İşlem Niteliğinde Olması Bağışlama sözleşmesi ile bağışlayan bağışlanana bir kazandırmada bulunur. Bu kazandırma aktifin artırılması şeklinde olabileceği gibi pasifin azaltılması şeklinde de olabilir. Bağışlanana bir araba devri yapılması aktifin artırılmasına örnekken bağışlananın bir borcunun devralınması pasifin azaltılmasına örnektir. Kazandırma işlemi bağışlananın malvarlığında artış sağladığı gibi bağışlayanın malvarlığında da bir azalmaya sebep olmalıdır. Dolayısıyla henüz edinilmemiş olan bir haktan feragat etmek veya bir mirası reddetmek bağışlama değildir. Aynı şekilde ahlaki bir ödevin yerine getirilmesi de bağışlama sayılmayacaktır. Zira bu durumlarda bağışlayanın malvarlığında herhangi bir azalma söz konusu değildir. 1.2. Karşılıksız Olması Bağışlama sözleşmesinin karşılıksız olması sözleşmenin ayırt edici özelliğidir. Satış, trampa gibi sözleşmelerde de bağışlamada olduğu gibi mülkiyet devri söz konusu olmasına rağmen bu sözleşmelerde devir belli bir karşılık sonucu yapılır. Bağışlama sözleşmesinde önemli olan bağışlamanın herhangi bir karşılık alınmadan yapılmış olmasıdır. Bunun arkasında yatan sebep yani bağışlayanın bağışlamaya yönelik saikı önem arz etmez. 1.3. Tarafların Anlaşması Bağışlama sözleşmesinin geçerli olabilmesi için bağışlayanın bağışlananın mülkiyetini bağışlayana karşılıksız olarak geçirmeye yönelik iradesi ile bağışlayanın bunu kabul iradesinin uyuşması gerekmektedir. Bağışlanan bu kabulü açıkça yapılabileceği gibi örtülü olarak da yapılabilir. Bağışlanan unsurun, bağışlanan tarafından kullanılmaya başlanması sözleşmenin örtülü olarak kabulüne örnektir. 2. Bağışlama Sözleşmesinde Ehliyet Bağışlama sözleşmesinin niteliği sebebiyle sözleşmenin taraflarına göre ehliyet için aranan şartlar değişmektedir. Bu nedenle ehliyet konusu her iki taraf için ayrıca incelenmelidir. 2.1. Bağışlayanın Ehliyeti Bağışlama sözleşmesi ile bağışlayan herhangi bir karşılık elde etmeyeceğinden dolayı malvarlığında azalma meydana gelecektir. Kanun koyucu bağışlayanı korumak adına sözleşmenin bağışlayan tarafını yalnızca tam fiil ehliyetine sahip olan kişilerin oluşturabileceğini hükme bağlamıştır. Ayırt etme gücüne sahip ve ergin olan, kısıtlı olmayan kişiler tam fiil ehliyetine sahiptirler dolayısıyla bağışlayan olabilirler. Tam fiil ehliyetine sahip olmayan kişilerin ise bağışlayan olması mümkün değildir. Ehliyete ilişkin ana kural tam fiile ehliyetine sahip olmayan kişilerin hukuki işlemlerini yasal temsilcileri aracılığı ile yapmalarıdır. Ancak 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu bu kişileri korumak amacıyla bazı işlemlerin yasal temsilciler aracılığıyla dahi yapılamayacağını hükme bağlamıştır. Yasak işlemler adı verilen bu işlemlerden birisi de bağışlama sözleşmesidir. Ancak yasak işlemler kapsamına giren bağışlama sözleşmeleri önem arz etmeyecek derecede küçük bağışlamaları kapsamaz. Bu nitelikteki bağışlamalar yasal temsilcilerin rızası ile tam ehliyetli olmayan kişilerce de yapılabilecektir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu m.286’ya göre bazı tam ehliyetli kişilerce yapılan bağışlama sözleşmeleri iptal edilebilir niteliktedir. Öncelikle bağışlama sözleşmesi yapılırken eşler arasındaki mal rejiminden ve miras hukuku hükümlerinden kaynaklanan sınırlamalara dikkat edilmelidir. TMK m.229’da eşlerden birinin mal rejiminin sona ermesinden önceki bir yıl içinde diğer eşin rızası olmadan, olağan hediyeler dışında yaptığı karşılıksız kazandırmaların edinilmiş mallara değer olarak ekleneceği belirtilmiştir. TMK m.565’de ise mirasbırakanın serbestçe dönme hakkını saklı tutarak yaptığı bağışlamalar ve ölümünden önceki bir yıl içinde âdet üzere verilen hediyeler dışında yapmış olduğu bağışlamaların tenkise tabi olduğu düzenlenmiştir.  Yine bir diğer sınırlama da TBK m.286/2’de yer almaktadır. Buna göre bağışlamayı izleyen bir yıl içinde başlatılmış bir yargılama sonucunda bağışlayanın savurganlığı yüzünden kısıtlanmasına karar verilirse bağışlama mahkemece iptal edilebilecektir. 2.2. Bağışlananın Ehliyeti Bağışlama sözleşmesi ile kendisine bağışlamada bulunulan kişi malvarlığında artış elde edeceği için kanun koyucu bağışlanan açısından bağışlayan gibi sıkı bir korumaya gerek görmemiştir. Bu nedenle bağışlayanın ayırt etme gücüne sahip olması yeterli kabul edilmiştir. Ayırt etme gücüne sahip olan bağışlayan yasal temsilcisinin onayına ihtiyaç dahi duymadan bağışlananı kabul edebilir. TBK m.287’ye göre bağışlananın yasal temsilcisi bağışlananın bağışlamayı kabulünü yasaklar veya bağışlanan şeyin geri verilmesini emrederse bağışlama ortadan kalkacaktır. Kanun bu düzenlemeyi bağışlayanın bağışlamayı kötüye kullanması, bağışlamanın ahlaki açıdan kabul edilebilir nitelikte olmaması durumu için öngörmüştür. 3. Bağışlama Sözleşmesinin Çeşitleri 3.1. Bağışlama Sözü Verme Bağışlayan tarafından bağışlama sözü verilmesi durumunda sözleşmenin yapılış anında borç ifa edilmiş olmaz. Bu sözleşme ile bağışlayan nezdinde bir verme borcu doğar. Taşınır malların konu edildiği bağışlama sözü verme sözleşmesinin geçerliliği yazılı şekilde yapılmasına bağlıdır. Bir taşınmazın veya taşınmaz üzerindeki bir ayni hakkın bağışlanması sözü vermenin geçerliliği ise ancak resmî şekilde yapılmış olmasına bağlıdır. Resmi şekil şartını sağlayacak makam tapu müdürlüğüdür. TBK şekil şartına uyulmadan yapılan bağışlama sözü verme sözleşmelerinin de akıbetini düzenlemiştir. Buna göre şekle uyulmaması sebebiyle geçersiz olan bağışlama sözü verme, bağışlayan tarafından yerine getirildiğinde, elden bağışlama olarak kabul edilir. Ancak geçerliliği resmî şekle bağlanmış olan bağışlamalarda bu hüküm uygulanmayacak ve şekil şartına uyulmadan yapılmış olan sözleşme geçersiz olarak kabul edilecektir. 3.2. Elden Bağışlama TBK m.289’a göre elden bağışlama, bağışlayanın bir taşınırını bağışlanana teslim etmesi ile kurulmuş olur. Elden bağışlamada bağışlanan sözleşmenin yapıldığı sırada bağışlanana teslim edilir. Herhangi bir şekil şartına tabi değildir; bağışlanan malın teslimi yeterlidir. Ancak taşınmazların devri tapuya tescil sureti ile gerçekleştirilebildiği için taşınmazların elden bağışlama sözleşmesine konu edilmeleri mümkün değildir. Elden bağışlama yalnızca taşınır mallar ve kişisel nitelikteki haklar için yapılabilir. 3.3. Koşullu Bağışlama Kanunda bağışlamanın bir koşula bağlı olarak da yapılabileceği düzenlenmiştir. Bu durumda sözleşmenin hüküm doğurması ya da sona ermesi gerçekleşmesi kesin olmayan ileriki bir zamanda meydana gelebilme ihtimali olan bir duruma bağlanmış olur. Kural olarak geciktirici koşul da bozucu koşul da kararlaştırılabilir. Hukuka ve ahlaka aykırı koşullar sözleşmenin tamamını geçersiz hale getirir. Kararlaştırılan koşulun gerçekleşmesi imkânsız ise sözleşmenin akıbeti için koşulun türüne bakılmalıdır. Geciktirici koşul söz konusu ise sözleşme tamamen geçersiz hale gelirken bozucu koşul söz konusu ise sözleşme tamamen geçerli olur. 3.4. Yüklemeli Bağışlama Temel kural bağışlamanın karşılıksız olması olmakla birlikte, bağışlayan bağışlamasında bağışlanana birtakım yüklemeler koyabilir. Sözleşmede yüklemelere yer verilmiş olması sözleşmeyi tam iki tarafa borç yükleyen sözleşme haline getirmez. Zira yükleme bağışlamanın karşılığı bir edim olarak öngörülmemektir. Yükleme bir yan edimdir. Yükleme; yapma, yapmama veya da verme şeklinde olabilir. Belirlenen yüklemenin TBK m.27’ye uygun olması gerekmektedir. Dolayısıyla yüklemenin kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına uygun ve yerine getirilmesinin de mümkün olması gerekmektedir. Getirilen yüklemenin doğrudan bağışlayana yönelik yapılması öngörülebileceği gibi sözleşme dışı bir üçüncü kişiye yönelik yapılması da kararlaştırılabilir. Bağışlama sözleşmesinde yükümlülükler belirlendiğinde, bağışlayan taraf bağışlanan taraftan kabul ettiği yükümlülüklerin yerine getirilmesini talep edebilir. Sözleşmede kamu yararına bir yükümlülük de öngörülebilir. 3.5. Yerine Getirilmesi Bağışlayanın Ölümüne Bağlı Bağışlama Bu bağışlama sözleşmesinde bağışlama konusunun bağışlayanın ölümünden sonra bağışlayana geçeceği kararlaştırılmaktadır. Esasen bu sözleşme de bir bağışlama sözü verme sözleşmesidir. Burada ifa zamanı olarak bağışlayanın ölüm anından sonrası kararlaştırılmaktadır. TBK m.290/2‘ye göre bu bağışlama türünde vasiyete ilişkin hükümlerin uygulanır. Kanunda kast edilen miras hukukuna ilişkin hükümlerin uygulanmasıdır. Bağışlama bir sözleşme olduğundan miras sözleşmesine ilişkin hükümlerin uygulanması gerekmektedir. Dolayısıyla yerine getirilmesi bağışlayanın ölümüne bağlı bağışlama sözleşmesinin resmi vasiyetnamenin şekil şartlarına uyularak yapılması gerekmektedir. 3.6. Bağışlayana Dönme Koşullu Bağışlama Bağışlayan sözleşmeye bağışlananın kendisinden önce ölmesi durumunda, bağışlanan malvarlığı unsurunun kendisine dönmesi koşulunu koyabilir. Bu sözleşme adından da anlaşılabileceği üzere koşula bağlıdır. Kararlaştırılan koşul ise bağışlayanın ölümüdür. Taşınır mallar hakkında yapılan bağışlayana dönme koşullu bağışlama sözleşmesi herhangi bir şekil şartına tabi değildir. Taşınmazlar içinse sözleşmenin tapuda resmi şekilde yapılması gerekmektedir. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için Bağışlamadan Dönme başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. Bağışlama Önerisinin Geri Alınması TBK m.293’e göre bir kimse başkasına bağışlamayı önerdiği bir malı, başka mallarından fiilen ayırmış olsa bile, bağışlananın kabulüne kadar, bağışlama önerisini geri alabilir. 5. Bağışlayanın Borçları Bağışlayan bağışlananın zilyetliğini ve mülkiyetini bağışlayana devretme borcu altındadır. Bağışlayanın borcunu ifa etmemesi durumunda ifa davası açılabilir. Bağışlama konusu bir taşınmaz mal ise TMK m.716 uyarınca tescil davası açılabilir. Bağışlamanın belirli dönemler halinde ifa edileceği de kararlaştırılabilir. Bu durumda taraflar aksini kararlaştırmamışlarsa bağışlama bağışlayanın ölümüyle sona erer. 6. Bağışlayanın Sorumluluğu Bağışlama sözleşmesinde bağışlayan herhangi bir karşılık almadan ifada bulunduğundan dolayı kanun bağışlayanın sorumluluğunu diğer sözleşmelerdeki borçlulara nazaran hafifletmiştir. Para borçlarında faiz hesaplamasında ana kural faizin temerrüdün gerçekleştiği andan itibaren başlatılmasıdır. Bağışlama sözleşmesinde ise faiz hesaplaması ifaya yönelik dava açılmış veya takip başlatılmışsa bu tarihten itibaren başlatılır. Böylece ana kurala oranla daha geç bir tarihte faiz işlemeye başlamış olacaktır. Bağışlama sözleşmesinden kaynaklanan borcun yerine getirilmemesi nedeniyle oluşan zarardan, bağışlayan yalnızca ağır kusuru veya kasti bir durumu varsa sorumlu olacaktır. Kanunda bağışlayanın, bağışlanan şey veya alacak hakkında ayrıca garanti sözü vermişse, bununla sorumlu olacağı belirtilmiştir. Dolayısıyla bağışlayan zapt ve ayıptan yalnızca bunları üstlenirse sorumlu olacaktır. Excerpt: Bağışlama sözleşmesi, bağışlayan bağışlanana karşılıksız bir kazandırmada bulunma yükümlülüğünü üstlendiği, tek taraflı olarak borç yükleyen bir sözleşmedir. ### Kentsel Dönüşüm Kanuna İlişkin Değişiklikler – 09.11.2023 Kentsel dönüşüm kanununda önemli değişiklikler yapıldı. TBMM Genel Kurulunda kabul edilen "Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun ile Bazı Kanunlarda ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun" 09.11.2023 tarihli Resmi Gazetede yayımlandı. Bu düzenleme ile 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun ve 2577 sayılı idari yargılama Kanunu başta olmak üzere uygulamaya yönelik bir kısım değişiklikler yapılmıştır. Kanunun çıkarılmasında özellikle 11 ilimizi etkileyen 6 Şubat depremi ve uzmanlar tarafından dile getirilen Marmara denizinde bulunan fay hatlarının kırılması İstanbul ilimizde etkilemesi beklenen Marmara depremi etkili olmuştur. Kanunun öncelikli amacı deprem bölgelerindeki yıkım kararlarının iptalinin talep edilmesi nedeniyle ortaya çıkan uyuşmazlıklar ile yargı sürecinin hızlandırılması ve afet riski olan bölgelerde kentsel dönüşüm sürecinin hızlı bir şekilde tamamlanmasının sağlanmasıdır. 1. Kanun İle Getirilen Önemli Değişiklikler; 1.1 Kentsel Dönüşüm Karar Yeter Sayısı Kentsel dönüşüm kararı için hak sahiplerinin en az üçte iki çoğunluğunun onayı aranmaktaydı. Yeni düzenleme ile artık hak sahiplerinin salt çoğunluğunun kararı yeterli olacak. 1.2 Kentsel Dönüşümde Yıkım Süreci Yeni düzenleme ile riskli yapıların tahliyesinin engellenmesi halinde kolluk güçleri müdahale edebilecek ve yine risk tespiti engellenirse yetkililerin “yazılı” izniyle yapı çilingir ile açılabilecek. Yine önemli bir değişiklik de risk yapı tespitinin 16.10.2023 tarihinde kurulan Kentsel Dönüşüm Başkanlığı tarafından da yapılabileceğidir. Riskli yapıların tespiti ve hazine taşınmazlarının değerlendirilmesi görevi de kanunla Kentsel Dönüşüm Başkanlığına verilmiştir. Riskli yapıların yıktırılması konusunda Bakanlığa verilen görev ve yetkiler artık Kentsel Dönüşüm Başkanlığı tarafından kullanılacaktır. Riskli yapıların yıktırılması için hak sahiplerine tek seferde 90 günden fazla olmamak üzere süre verilecek. Tahliye ve yıkım için iki ayrı bildirim yapılmayacak tek seferde 90 gün süre verilecek. 1.3 Kentsel Dönüşümde Mali Yardımlar Kentsel dönüşümü hızlandırabilmek için hak sahiplerine bu süreçte mali yardım sağlanacaktır. Bu nedenle ilgili maddelere kira yardımı ibaresinden sonra “ve yapım için yardım” ibaresi eklenmiştir. 1.4 Kentsel Dönüşümde Tebligat Riskli yapıların tespiti sürecinde maliklere tek tek tebligat yapılmayacak; tespite ilişkin bilgileri içeren tutanak yapıya asılacak, maliklere e-devlet üzerinden bildirim yapılacak ve muhtarlıklarda 15 gün süre ile ilan edilecektir. İlanın son günü hak sahiplerine tebliğ edilmiş sayılacaktır. 1.5 Kentsel Dönüşümde Resen Riskli Yapı Tespiti Riskli yapı tespiti Kentsel Dönüşüm Başkanlığı veya idarece resen yapılabilecek. Riskli yapı tespitinin engellenmesi durumunda veya numune alınmasına izin verilmemesi durumunda da mülki idare amirinin yazılı izni ile kolluk kuvvetleri marifetiyle müdahale edilecek ve çilingir yardımıyla yapılar açtırılabilecek. 1.6 Kentsel Dönüşümde İtiraz Yeni düzenlemeyle uygulama alanına konu imar ve parselasyon planlarına ilan ile itiraz usulü getirilmiştir. Onaylanan imar ve parselasyon planları ilgili Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü tarafından 15 gün süreyle ilan edilir. Planlara itiraz, ilan süresi içinde ilgili Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği il Müdürlüğüne yapılır ve itirazlar bakanlıkça 5 gün içinde değerlendirilir. İtirazların reddedilmesi halinde karar kesinleşir. 1.7 Kentsel Dönüşüm Sürecin Yapı ve İskan Ruhsatı İmar süreci de hızlandırılacaktır. Başkanlık tarafından üstlenilmesi ve mülkiyetin belgelenmesi şartıyla müracaat tarihinden itibaren 30 gün içinde projeye göre yapı ruhsatının ve bu yapılarım tamamlanmasının akabinde de 30 gün içinde yapı kullanma izni verilecektir. 2. Kentsel Dönüşüm Masrafları Hisseleri Oranında Maliklerden Tahsil Edilecek Kanuna göre riskli yapı tespiti, tahliye, yıktırma, yapım gibi masraflar hisseleri oranında mülk sahiplerinden alınacaktır. Hak sahibinin mevcut taşınmazının değeri ile yeni yapıda hak sahibi olacağı taşınmazın değeri gözetilerek hak sahibinin borçlanması da gerekebilir. Bu durumda, borçlanma bedeli üzerinden hak sahibi ile sözleşme yapılacak ve borçlanma bedelinin tamamı ödenmeden taşınmazın tapu devri yapılmayacaktır. Kişi borcunu ödeyecek bir ekonomik durumda değilse, yapının tapuda hak sahibi ile Kentsel Dönüşüm Başkanlığı adına paylı mülkiyet esaslarına göre tescil edilmesi mümkün hale getirilmiştir. Bu durumda hak sahibinin üzerine kayıtlı ikamet edebileceği konut nitelikli başka bir gayrimenkul yoksa bu bağımsız bölümler üzerinde hak sahibine ve hak sahibi evli ise eşine oturma hakkı tanınacaktır. Hak sahiplerine yapım için mali yardım yapılabilmesine yönelik kanunda düzenlemeler yapılmıştır. Yapım için yapılacak yardımın usul ve esaslarının Cumhurbaşkanınca belirleneceği de eklenmiştir. 3. Kentsel Dönüşüm Kanunu’nda “Rezerv Alanı” Tanımı da Değiştirilmiştir Yeni yerleşim alanı olarak belirlenen rezerv alanının tanımı ve kapsamı genişletilerek “yeni yerleşim alanı” ifadesi kaldırılmıştır. Rezerv alanı “mevcut kentsel ve kırsal alanlar” olarak tanımlanmıştır. Bu durumda rezerv alanı kapsamı oldukça genişletilmiştir. Bu değişiklik ile; üzerinde yerleşim mevcut olsa bile herhangi bir yer rezerv alan olarak seçilebilecektir. Bu hususun mülkiyet hakkı bakımından olumsuz ve ölçüsüz sonuçları olacağı söylenebilir. Gerçek veya özel hukuk tüzel kişilerince mülkiyetlerindeki taşınmazların rezerv yapı alanı olarak belirlenmesi talebinde bulunulabilmesi için bu taşınmazların yapılaşmaya esas arsa metre karesinin yüzde 30’unun mülkiyetinin devrine muvafakat edilmesi veya aynı miktarın değerinin dönüşüm projeleri özel hesabına gelir olarak kaydedilmek üzere Kentsel Dönüşüm Başkanlığına verilmesi gerekeceği düzenlenmiştir. 4. Kanun ile 6 Şubat Depremine İlişkin Yargı Süreçlerini Hızlandırıcı Usuller Öngörülmüştür; Kanunun temel amaçlarından birisi de 6 Şubat depremi ile ilgili uyuşmazlıkları hızlandırmaktır. Bunun için yargılamanın belirli aşamalarında süreler kısaltılmıştır ve idari yargıdaki ivedi yargılama usulü gibi özel bir usul öngörülmüştür. İdari Yargılama Usulü Kanunu’na eklenen geçici 11. Madde ile 6.02.2023 tarihinde meydana gelen depremler nedeniyle genel hayata etkili afet bölgesi olarak kabul edilen yerlerde açılan iptal davalarında; İlk inceleme on gün içerisinde yapılır ve dava dilekçesi ile ekleri tebliğe çıkarılır. Savunma verme süresi dava dilekçesinin tebliğinden itibaren 15 gündür. Bu süre bir defaya mahsus en fazla on gün uzatılabilir. Savunma dilekçesinde bina askı koduna yer verilir. Savunma dilekçesinin verilmesi yahut savunma süresinin geçmesi ile dosya tekemmül etmiş sayılır. Yürütmenin durdurulması talebine ilişkin verilen kararlara itiraz edilemez. Dosyanın tekemmülünden itibaren 15 gün içinde keşif yapılır. Bilirkişi raporları 15 gün içinde mahkemeye teslim edilir. Bilirkişilere ve bilirkişi raporlarına raporun tebliğinden itibaren 7 gün içinde itiraz edilebilir. Duruşma yapılması, tarafların istemine ve mahkeme kararına bağlıdır. Duruşma davetiyeleri duruşma gününden en az 15 gün önce taraflara tebliğ edilir. Davalar dosyanın tekemmülünden veya keşif, bilirkişi incelemesi ya da duruşma yapılması gereken hallerde bunların tamamlanmasından itibaren en geç on beş gün içinde karara bağlanır. Verilen nihai kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde istinaf yoluna başvurulabilir. İstinaf dilekçeleri 10 gün içinde incelenir ve tebliğe çıkarılır. İstinaf dilekçesine cevap verme süresi 15 gündür. İstinaf talebi en geç 2 ay içinde karara bağlanır. Tam yargı davaları ile iptal davaları birlikte görülmez. Önceden birlikte açılmış olan iptal ve tam yargı davaları ayrılır. Dolayısıyla idarenin işleminden bir zarar da doğmuşsa normal usulden farklı olarak bunun tazminine ilişkin ayrı bir dava açmak gerekecektir. Maddede süre öngörülmeyen hallerde her türlü iş ve işlemler ivedilikle sonuçlandırılır. Görüldüğü üzere 6 Şubat depreminden doğan idari davalara ilişkin ayrı bir usul öngörülerek sürecin hızlandırılması amaçlanmıştır. İdari Yargılama Usulu Kanununda öngörülen süreler bu uyuşmazlıklar bakımından daha kısa öngörülmüştür. Bu farklı usuller yalnızca 6.02.2023’te meydana gelen depremler ve akabinde meydana gelen depremlerin etkisiyle oluşan hasarlarla bağlantılı olan ve hak sahipliğine ilişkin işlemler hariç olmak üzere hasar tespit raporlarına dayanılarak tesis edilmiş idari işlemlere karşı açılan iptal davalarında uygulama alanı bulacaktır. Kanunla Bilirkişilik Kanunu’na Eklenen Geçici 2. Madde; 6 Şubat depremi nedeniyle genel hayata etkili afet bölgesi kabul edilen yerlerde, 1.01.2028’e kadar, adli ve idari yargı mercilerinde depremlerle bağlantılı olarak görülmekte olan iş, dava, soruşturma ve kovuşturmalarda kanunlardaki usule tabi olmaksızın listeler dışından da bilirkişiler görevlendirilebilecektir. 5. Kentsel Dönüşüm Sürecinde Arsa Haline Gelen Taşınmazda Ortaklığın Giderilmesi Davası Açılabilecek Başkanlığın/ Hazinenin bu kanun kapsamındaki taşınmazlarda paydaş olup olmadığı ile bu taşınmazlarda paylı veya müstakil mülkiyet olup olmadığına bakılmaksızın bu taşınmazların tamamen veya kısmen alanda veya parselde malik olanlar dışındaki üçüncü kişilere satışı durumunda Başkanlık “ön alım” hakkını kullanır. Afet riski kapsamında yıktırılan yapılardan sonra arsa haline gelmiş taşınmazda Türk Medeni Kanunu kapsamında ortaklığın giderilmesi davası açılabilecektir. Ortaklığın giderilmesi davası açılması kanun kapsamında paydaşların salt çoğunluğu ile karar alınmasına ve kentsel dönüşüm sürecinin tamamlanmasına engel teşkil etmeyecektir. ### İdari Yargıda Temyiz Kanun Yolu Temyiz bir dava sonucunda tarafların veya her iki tarafın, hem ilk derece mahkemesi hem de istinaf mahkemesi tarafından verilen kararı haksız veya hatalı bulduğunda kullanabileceği bir yasal yol olarak öne çıkar. Temyiz, idari davaların sonuçlarının daha yüksek bir yargı mercii olan Danıştay’da incelenmesi amacıyla yapılan bir başvuruyu ifade eder. Temyiz başvurusu, daha yüksek bir yargı mercii olan temyiz mahkemesi veya temyiz yolu olarak adlandırılan bir süreçle değerlendirilir. Temyiz, hukukun adaleti sağlama misyonunun bir parçasıdır ve hatalı veya haksız kararların düzeltilmesine yardımcı olur. Ancak, temyiz süreci her dava için otomatik olarak uygulanmaz. Hangi davaların temyiz edilebileceği, İdari Yargılama Usulü Kanunu (İYUK) ve ilgili mevzuat tarafından belirlenmiş ve sınırlandırılmıştır. İdari davalarda verilen kararlar her zaman taraflar veya adalet arayışındaki bireyler için tatmin edici olmayabilir. İşte bu noktada “temyiz” kavramı devreye girer. Temyiz, hukuk sistemlerinin ayrılmaz bir parçasıdır ve davaların sonuçlarına Danıştay nezdinde itiraz etme hakkını sunar. Bu sürecin önemi, hukuk dünyasında adaletin sağlanmasına önemli bir katkı sağlar. Bu blog yazısında, temyiz kavramını daha yakından inceleyecek ve idari davalarda temyiz kanun yolunun nasıl işlediğini ayrıntılı olarak ele alacağız. Adaletin yerine getirilmesi sürecinde yolunuzu bulmanıza yardımcı olacak bu önemli hukuki süreç hakkında bilgi edinmek için okumaya devam edin. 1. Temyiz Nedir? Temyiz, istinaf yargılaması sonucunda Bölge İdare Mahkemeleri tarafından verilen bazı kararlar ile kanunda sayılan bazı kararlar aleyhine idari yargıda en üst yargı merci olan Danıştay’a başvurulması ve verilen yargı kararının hukuka uygunluğunun denetiminin yapılmasının talep edildiği kanun yoludur. İstinaf yoluna başvurulabilecek kararlara ilişkin detaylı bilgi için İdari Yargıda İstinaf Kanun Yolu başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 2. Temyiz Kanun Yoluna Başvurulabilecek Kişiler Kimlerdir? Temyiz kanun yoluna sadece davanın tarafları başvurabilir. Birden fazla davacı ya da davalı taraf varsa her biri verilmiş olan yargı kararını temyiz edebilir. Davaya 3. Kişi olarak katılan müdahil davanın tarafı olmayıp davanın taraflarından birinin yanında davaya katılan kişidir. Müdahilin tek başına temyiz isteminde bulunup bulunamayacağı hususunda Danıştay Daireleri tarafından farklı kararlar verilmekte olup tartışmalı bir husustur. 3. Temyiz Kanun Yoluna Başvurulabilecek Kararlar Nelerdir? 3.1 Hangi Kararlar Temyiz Edilemez? Bölge İdare Mahkemesinde yapılan istinaf yargılaması sonucunda kesinleşen kararlara karşı temyiz kanun yoluna başvurulamaz. Adli yargının görev alanı içerisine giren hukuki uyuşmazlık halinde bu uyuşmazlığa ilişkin idari yargıda açılan davanın reddine ilişkin kararlar temyiz edilemez. Bu karara karşı adli yargı mercilerinin de görevsizlik kararı vermesi durumunda görev uyuşmazlığı Uyuşmazlık Mahkemesi’nde çözümlenir. İdari yargının görev alanı içerisine giren hukuki uyuşmazlık halinde bu uyuşmazlığa ilişkin görevsiz veya yetkisiz idare mahkemesinde açılması sonucunda davanın reddine ilişkin kararlar temyiz edilemez. Ara kararlar kural olarak temyiz edilemez. Ancak esasa ilişkin nihai kararlar temyiz edilebilir. Nihai kararlar mahkeme tarafından yargılamanın sonunda verilmiş ve hakimin davadan el çekmesi sonucunu doğuran kararlardır. İstisna olarak nihai kararın oluşmasında etkili olan ara kararlar ancak nihai kararla birlikte temyiz edilebilir. Kesin olarak verilen mahkeme kararlarına karşı temyiz kanun yolu başvurusunda bulunulamaz. Örneğin; 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu madde 6/3’e göre bu maddede düzenlenen idari para cezalarına karşı tebliğ tarihinden itibaren yedi gün içinde yetkili idare mahkemesine itiraz edilebilir. Bu itiraz üzerine mahkeme tarafından verilen karar kesindir. Aynı şekilde 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (2013) madde 53/3’e göre sınır dışı etme kararına karşı kararın tebliğinden itibaren 7 gün içinde yetkili idare mahkemesine başvurulabilir. İdare mahkemesinin sınır dışı etme kararına karşı vermiş olduğu karar kesindir. 3.2 Hangi Kararlar Temyiz Edilebilir? İvedi yargılama usulüne tabi olan davalarda temyiz kanun yoluna başvurulabilir. İvedi yargılama usülüne tabi olan davalar İdari Yargılama Usülü Kanunu’nun 20/A maddesinde düzenlenmekte olup şu şekildedir: İhaleden yasaklama kararları hariç ihale işlemleri, Acele kamulaştırma işlemleri, Özelleştirme Yüksek Kurulu kararları, 12/3/1982 tarihli ve 2634 sayılı Turizmi Teşvik Kanunu uyarınca yapılan satış, tahsis ve kiralama işlemleri, 9/8/1983 tarihli ve 2872 sayılı Çevre Kanunu uyarınca, idari yaptırım kararları hariç çevresel etki değerlendirmesi sonucu alınan kararlar, 16/5/2012 tarihli ve 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun uyarınca alınan Cumhurbaşkanı kararlarıdır. Millî Eğitim Bakanlığı ile Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından yapılan merkezî ve ortak sınavlar, bu sınavlara ilişkin iş ve işlemler ile sınav sonuçları hakkında açılan davalara ilişkin temyiz kanun yoluna başvurulabilir. (İdari Yargılama Usulü Kanunu Madde 20/B) Danıştay dava dairelerinin nihai kararları ile bölge idare mahkemelerinin aşağıda sayılan davalar hakkında verdikleri kararlar, başka kanunlarda aksine hüküm bulunsa dahi Danıştay’da, kararın tebliğinden itibaren otuz gün içinde temyiz edilebilir: Düzenleyici işlemlere karşı açılan iptal davaları. Konusu 2023 yılı itibari ile beş yüz seksen bir bin Türk lirasını aşan vergi davaları, tam yargı davaları ve idari işlemler hakkında açılan davalar. Belli bir meslekten, kamu görevinden veya öğrencilik statüsünden çıkarılma sonucunu doğuran işlemlere karşı açılan iptal davaları Belli bir ticari faaliyetin icrasını süresiz veya otuz gün yahut daha uzun süreyle engelleyen işlemlere karşı açılan iptal davaları Müşterek kararnameyle yapılan atama, naklen atama ve görevden alma işlemleri ile daire başkanı ve daha üst düzey kamu görevlilerinin atama, naklen atama ve görevden alma işlemleri hakkında açılan iptal davaları. f) İmar planları, parselasyon işlemlerinden kaynaklanan davalar Tabiat Varlıklarını Koruma Merkez Komisyonu ve Kültür Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulunca itiraz üzerine verilen kararlar ile 18/11/1983 tarihli ve 2960 sayılı Boğaziçi Kanununun uygulanmasından doğan davalar. Maden, taşocakları, orman, jeotermal kaynaklar ve doğal mineralli sular ile ilgili mevzuatın uygulanmasına ilişkin işlemlere karşı açılan davalar. Ülke çapında uygulanan öğrenim ya da bir meslek veya sanatın icrası veyahut kamu hizmetine giriş amacıyla yapılan sınavlar hakkında açılan davalar. Liman, kruvaziyer limanı, yat limanı, marina, iskele, rıhtım, akaryakıt ve sıvılaştırılmış petrol gazı boru hattı gibi kıyı tesislerine işletme izni verilmesine ilişkin mevzuatın uygulanmasından doğan davalar. 8/6/1994 tarihli ve 3996 sayılı Bazı Yatırım ve Hizmetlerin Yap-İşlet-Devret Modeli Çerçevesinde Yaptırılması Hakkında Kanunun uygulanmasından ve 16/7/1997 tarihli ve 4283 sayılı Yap-İşlet Modeli ile Elektrik Enerjisi Üretim Tesislerinin Kurulması ve İşletilmesi ile Enerji Satışının Düzenlenmesi Hakkında Kanunun uygulanmasından doğan davalar 6/6/1985 tarihli ve 3218 sayılı Serbest Bölgeler Kanununun uygulanmasından doğan davalar 3/7/2005 tarihli ve 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanununun uygulanmasından doğan davalar Düzenleyici ve denetleyici kurullar tarafından görevli oldukları piyasa veya sektörle ilgili olarak alınan kararlara karşı açılan davalar. Danıştay’ın ilk derece mahkemesi sıfatıyla baktıkları davalarda verdikleri kararlar temyiz edilebilir. 4. Temyiz Sebepleri Nelerdir? Temyiz kanun yolunda verilmiş olan kararların hukuka uygunluk denetimi yapılır. Temyiz sebepleri genel olarak; görev ve yetki dışında bir işe bakılmış olması, hukuka aykırı karar verilmesi, usul hükümlerinin uygulanmasında kararı etkileyebilecek nitelikte hata veya eksikliklerin bulunması şeklinde sınıflandırılabilir. Bu sayılan durumların en az birinin varlığı Danıştay tarafından tespit edilirse verilen karar bozulur. 5. Temyiz Başvuru Süresi Ne Kadardır? Kural olarak, Danıştay dava dairelerinin nihai kararları ile bölge idare mahkemelerinin verdikleri kararlar, kararın tebliğinden itibaren otuz gün içinde temyiz edilebilir. Fakat mevzuatta bazı kararların temyiz edilebilmesi için özel hak düşürücü süreler belirlenmiştir. Bu belirlenen özel sürelerin geçmesi halinde temyiz kanun yoluna başvuru hakkının kaybı gündeme gelebilir. Örneğin, İvedi yargılama usulüne tabi işlemlerden doğan uyuşmazlıklar hakkında verilmiş olan nihai kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde temyiz yoluna başvurulabilir. Millî Eğitim Bakanlığı ile Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından yapılan merkezî ve ortak sınavlar, bu sınavlara ilişkin iş ve işlemler ile sınav sonuçları hakkında açılan davalarda verilen nihai kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren beş gün içinde temyiz yoluna başvurulabilir. 6. Temyiz İncelemesinin Aşamaları 6.1 Ön İnceleme Aşaması Temyiz başvurusu ilgisine göre kararı veren bölge idare mahkemesine, Danıştay’a veya İYUK madde 4’te belirtilen mercilere verilir. Temyiz başvurusu üzerine kararı veren Bölge İdare Mahkemesi veya Danıştay dava dairesi cevap dilekçesi verildikten veya cevap süresi geçtikten sonra dosyayı dizi listesine bağlı olarak, Danıştay’a veya Kurula gönderir. Sonrasında ön inceleme aşaması başlar. Bu aşamada, temyiz harç ve giderlerinin ödenip ödenmediği, temyiz dilekçesinin usulüne uygun düzenlenip düzenlenmediği, temyiz başvurusunun süresi içinde yapılıp yapılmadığı, temyiz talebinde bulunan kişinin temyiz talebinde bulunma hakkı olup olmadığı, temyiz talebinde bulunan kişinin temyiz talebinde bulunmakta hukuki yararı olup olmadığı, temyiz edilen kararın temyiz edilebilir bir karar olup olmadığı, temyiz talebinden feragat edilip edilmediği gibi hususlar incelenir. Temyiz harcı ve giderleri konusunda eksiklik varsa harcın tamamlatılması için süre verilir ikmali halinde inceleme aşamasına geçilir. Diğer hususlarda bir eksiklik tespit edilirse, temyiz başvurusunun haklı olup olmadığına bakılmaksızın başvurunun reddine karar verilir. 6.2 Esastan Temyiz İncelemesi Aşaması Yargı yerlerinin uyuşmazlığın esasına ilişkin karar verebilmesi için dosyanın tekemmül etmiş olması gerekmektedir. Bu bakımdan da temyiz yargılaması yapılabilmesi için de dosyanın tekemmül etmiş olması gerekir. Dosyanın tekemmül etmiş olması için gerekli posta ve harç giderlerinin yatırılması, davanın taraflarına gerekli tebligatların yapılması, karşı tarafın cevap dilekçesi vermesi ya da cevap dilekçesi vermesi için tanınan kanuni sürenin geçmiş olması gerekmektedir. Bu işlemlerin tamamlanmasından sonra kararı veren Danıştay veya bölge idare mahkemesi, dosyayı dizi listesine bağlı olarak, Danıştay’a veya Kurula gönderir. Danıştay’a gelen dava dosyasının ön incelemesinin yapılabilmesi için bir tetkik hakimi görevlendirilir ve tetkik hakiminin yapmış olduğu incelemede bir eksiklik tespit edilmezse temyiz yargılamasını yapmakla görevli olan Danıştay’ın ilgili daire veya kurulu temyiz talebinin yerinde olup olmadığını değerlendirir ve temyiz başvurusunu karara bağlar. Temyiz yargılamasından sonra temyiz isteminde bulunulan karar bozma sebeplerini içeriyorsa bozulur, bozma sebeplerini içermiyorsa temyiz talebi reddedilir. 6.3 Temyiz İncelemesinde Duruşma İdari yargı mercilerinde yazılı yargılama usulü uygulanır ve incelemeler evrak üzerinde yapılır. Başka bir deyişle İdari yargıda kural olarak dosya üzerinde inceleme yapılarak karar verilmektedir. Duruşmalı inceleme istisnai nitelikte olup, tarafların istemi üzerine Danıştay veya ilgili bölge idare mahkemesi tarafından verilecek karara bağlıdır. Duruşma davetiyeleri duruşma gününden en az otuz gün önce taraflara gönderilir. 6.4 İvedi Yargılama Usulüne Göre Verilen Kararların Temyiz İncelemesi İvedi yargılama usulü idari yargılamadaki genel yargılama usullerinden farklılıklara sahiptir. İvedi yargılama usulü ile uyuşmazlıkların çok hızlı bir şekilde çözümlenerek verilen kararların uygulanması amaçlanmaktadır. Diğer yargılama usullerinden farklı olarak, ivedi yargılama usulüne tabi davalarda dava açma süresi ve cevap dilekçesi verilmesi için tanınan kanuni süre daha kısadır. Bunun yanında ivedi yargılama usulünde yürütmenin durdurulması talebine ilişkin verilmiş olan kararlara itiraz edilmez ve istinaf kanun yoluna başvurulamaz. Bu bakımdan ivedi yargılama usulüne tabi davalarda verilmiş olan kararlar istinaf edilmeden denetlenmesi için temyiz edilebilir. İvedi yargılama usulünde, verilen nihai kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde temyiz yoluna başvurulabilir. Temyiz istemi en geç iki ay içinde karara bağlanır ve karar en geç bir ay içinde tebliğe çıkarılır. 6.5 Danıştay’ın İlk Derece Mahkemesi Sıfatıyla Baktığı Davaların Temyiz İncelemesi Danıştay, ilk derece mahkemesi olarak şu konularda yetkilidir: Cumhurbaşkanı kararlarına, Cumhurbaşkanlığı kararnameleri dışındaki düzenleyici işlemlere, Bakanlıklar ile kamu kuruluşları veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarınca çıkarılan ve ülke çapında uygulanacak düzenleyici işlemlere, Danıştay İdari Dairesince veya İdari İşler Kurulunca verilen kararlar üzerine uygulanan eylem ve işlemlere, Birden çok idare veya vergi mahkemesinin yetki alanına giren işlere, Danıştay Yüksek Disiplin Kurulu kararları ile bu Kurulun görev alanı ile ilgili Danıştay Başkanlığı işlemlerine, Karşı açılacak iptal ve tam yargı davaları ile tahkim yolu öngörülmeyen kamu hizmetleri ile ilgili imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan idari davalar Bu uyuşmazlıklarda temyiz incelemesini, konusuna göre Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu veya Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu yapar. Danıştay Dava Daireleri Kurulları tarafından yapılan temyiz yargılaması sonucunda bozma veya onama kararı verilir. Verilen onama kararı ile karar kesinleşmiş olur. 6.6 MEB ve ÖSYM Tarafından Yapılan Merkezi ve Ortak Sınavlara İlişkin Millî Eğitim Bakanlığı ile Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından yapılan merkezî ve ortak sınavlar, bu sınavlara ilişkin iş ve işlemler ile sınav sonuçları hakkında açılan davalara ilişkin yargılama usulünde verilen nihai kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren beş gün içinde temyiz yoluna başvurulabilir. Temyiz istemi en geç on beş gün içinde karara bağlanır. Temyiz üzerine verilen kararlar kesindir. Ayrıca idari işlemlere itiraz ve idari işlemlerin iptali hakkında detaylı bilgi almak için İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 7. Temyiz İncelemesi Neticesinde Verilebilecek Kararlar Nelerdir? 7.1 Onama Kararı Danıştay, yaptığı inceleme sonucunda verilmiş olan kararı hukuka uygun bulursa temyiz başvurusunun reddine karar verir. Bu karar ile birlikte idari yargı yerinin vermiş olduğu karar kesinleşir. 7.2 Düzelterek Onama Kararı Danıştay, temyiz incelemesi sonucunda kararı genel itibariyle hukuka uygun bulduğu durumlarda, bozmaya sebep olmayacak düzeydeki maddi hataları ve eksiklikleri düzeltme yoluna giderek kararı onaylayabilir. 7.3 Gerekçesini Değiştirerek Onama Kararı Danıştay, temyiz incelemesi sonucunda kararı genel itibariyle hukuka uygun bulduğu durumlarda, bozmaya sebep olmayacak düzeydeki gerekçedeki hata ve eksiklikleri düzeltme yoluna giderek kararı onaylayabilir. 7.4 Bozma Kararı Danıştay, temyiz incelemesi sonucunda aşağıda yer alan gerekçelerle bozma kararı verebilir. Mahkemenin görev ve yetki sınırları dışındaki bir konuda karar vermiş olması, Verilen kararın hukuka aykırı olması, Verilen kararda sonucu etkileyebilecek nitelikte usuli hata veya eksikliklerin tespit edilmesi, Bölge İdare Mahkemesi, Danıştay'ın bozma kararına uyma veya kendi kararında ısrar etme yetkisine sahiptir. Eğer Danıştay'ın bozma kararına uyulursa, bozma gerekçeleri doğrultusunda tahkikat yapılır, eksiklikler giderilir ve yeniden karar verilir. Bu kararın temyiz incelemesi, bozma kararına uygunlukla sınırlı olarak gerçekleştirilir. Bölge İdare Mahkemesi, bozmaya uymayarak kendi kararında ısrar edebilir ve Direnme kararı verebilir. Bu şekilde verilen direnme kararının temyizi halinde, talep, konusuna bağlı olarak Danıştay İdari veya Vergi Dava Daireleri Kurulunca incelenir ve bir karara bağlanır. Danıştay İdari ve Vergi Dava Daireleri Kurullarının kararlarına uyulması zorunlu bir nitelik taşır. 7.5 Esastan Karar Verme Kural olarak temyiz yargılamasında sadece hukukilik denetimi yapılmaktadır ve Danıştay esastan karar verme yetkisine sahip değildir. Ancak ivedi yargılama usulüne tabi davalar ile merkezi ve ortak sınavlara ilişkin davalarda istinaf başvurusu yapılamadığı ve tek denetim mekanizması temyiz olduğu için sadece bu davalarda verilmiş olan kararlar hakkından Danıştay esas hakkında karar verme yetkisine sahiptir. Bu kapsamdaki davalarda Danıştay, maddi olaylarla ilgili bilgiler yeterli görülürse veya temyiz sadece hukuki noktalara odaklanıyorsa esas hakkında karar verebilir. Danıştay'ın temyiz üzerine verdiği kararlar kesindir. Excerpt: Danıştay, temyiz başvurusu sonucunda idari yargılama sürecinde kararı veren mahkemenin görev ve yetkisi dışında bir konuya odaklanmış olması, hukuka aykırı karar vermesi veya usul hükümlerinin uygulanmasında kararı etkileyebilecek nitelikte hata veya eksikliklerin bulunması durumunda kararı bozar. ### İdari Yargıda İstinaf Kanun Yolu İstinaf, ilk derece idari mahkemeleri olan vergi ve idare mahkemelerinin vermiş oldukları kararlara karşı bir üst mahkeme olan Bölge İdare Mahkemeleri’ne ilgili karar aleyhine başvuru yapılarak ilk derece mahkemelerinde verilmiş olan kararın bir üst derece mahkemesinde maddi ve hukuki açıdan yeniden denetlenmesidir. “İstinaf” kelimesi, kelime anlamı itibariyle “yeniden başlama ve baştan alma” anlamına gelmektedir. Türk hukukunda istinaf; ilk derece mahkemesi kararlarına karşı ikinci derece olarak başvurulan bir kanun yolu olup, bu yolun kullanılması durumunda istinaf mahkemeleri, ilk derece mahkemelerinin kararlarını hukuka uygunluk açısından denetlemektedir. Ayrıca, istinaf kanun yolunda, temyiz kanun yolundan farklı olarak maddi gerçeklere ilişkin inceleme de yapılmaktadır. Başka bir deyişle, ikinci derece mahkemesi olan istinaf mahkemesi, gerektiğinde ilk derece mahkemesi gibi uyuşmazlığın içeriğine girerek maddi olayları incelemekte ve gerekirse duruşma yapabilmektedir. İstinaf aşaması, ilk derece mahkemesinde gerçekleşen yargılamanın bir tür devamıdır. İstinaf yargılaması, hatalı olduğu düşünülen ilk derece mahkemesi kararlarının denetlenmesi ve gerekirse düzeltilmesi ilkesini benimser. 1. İstinaf Nedir? İstinaf, ilk derece idari mahkemeleri olan vergi ve idare mahkemelerinin vermiş oldukları kararlara karşı bir üst mahkeme olan Bölge İdare Mahkemeleri’ne ilgili karar aleyhine başvuru yapılarak ilk derece mahkemelerinde verilmiş olan kararın bir üst derece mahkemesinde maddi ve hukuki açıdan yeniden denetlenmesidir. İstinaf, ilk derece idari mahkemeleri ile temyiz incelemelerini yapmakla görevli Danıştay arasında ikinci bir denetleme mekanizması olarak yer almaktadır. 2. İstinaf Kanun Yoluna Başvurulabilecek Kararlar Nelerdir? 2.1 Hangi Kararlar İstinaf Edilemez? Dava konusu her yıl belirlenen yeni sınır ile birlikte 2023 yılı itibariyle 20.000 TL’yi aşmayan tam yargı, idari işlemin iptali ve vergi davaları bakımından ilk derece mahkemesi tarafından verilen kararlar kesin olup istinaf kanun yolu başvurusunda bulunulamaz. Kesin olarak verilen mahkeme kararlarına karşı istinaf kanun yolu başvurusunda bulunulamaz. Örneğin; 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu madde 6/3’e göre bu maddede düzenlenen idari para cezalarına karşı tebliğ tarihinden itibaren yedi gün içinde yetkili idare mahkemesine itiraz edilebilir. Bu itiraz üzerine mahkeme tarafından verilen karar kesindir. Aynı şekilde 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (2013) madde 53/3’e göre sınır dışı etme kararına karşı kararın tebliğinden itibaren 7 gün içinde yetkili idare mahkemesine başvurulabilir. İdare mahkemesinin sınır dışı etme kararına karşı vermiş olduğu karar kesindir. İvedi yargılama usulüne tabi olan davalarda istinaf kanun yoluna başvurulamaz. İvedi yargılama usulüne tabi olan davalar İdari Yargılama Usülü Kanunu’nun 20/A maddesinde düzenlenmekte olup şu şekildedir: İhaleden yasaklama kararları hariç ihale işlemleri, Acele kamulaştırma işlemleri, Özelleştirme Yüksek Kurulu kararları, 12/3/1982 tarihli ve 2634 sayılı Turizmi Teşvik Kanunu uyarınca yapılan satış, tahsis ve kiralama işlemleri, 9/8/1983 tarihli ve 2872 sayılı Çevre Kanunu uyarınca, idari yaptırım kararları hariç çevresel etki değerlendirmesi sonucu alınan kararlar, 16/5/2012 tarihli ve 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun uyarınca alınan Cumhurbaşkanı kararlarıdır. Millî Eğitim Bakanlığı ile Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından yapılan merkezî ve ortak sınavlar, bu sınavlara ilişkin iş ve işlemler ile sınav sonuçları hakkında açılan davalara ilişkin istinaf kanun yoluna başvurulamaz. (İdari Yargılama Usulü Kanunu Madde 20/B) 2.2 Hangi Kararlar İstinaf Edilebilir? Kural olarak, ilk derece mahkemeleri olan İdare Mahkemeleri’nin ve Vergi Mahkemeleri’nin kararlarına karşı başka kanunlarda farklı bir kanun yolu öngörülmüş olsa dahi istinaf kanun yoluna gidilebilir. İlk derece mahkemelerinde verilen kararın tek hakimle veya heyet halinde verilmiş olması istinaf kanun yoluna gidilebilmesi hususuna etki etmez. Ancak yukarıda sayılan hallerin varlığı halinde idari yargı ilk derece mahkemelerinin kararlarına karşı istinaf başvurusu yapılamaz. 3. İstinaf Sebepleri Nelerdir? İstinaf kanun yoluna, istinaf incelemesi yapılması isteminde bulunmakta menfaati olan davanın tarafları başvurabilir. İstinaf sebepleri, idari yargıdaki ilk derece mahkemeleri olan idare ve vergi mahkemelerinin vermiş oldukları kararlardaki usul kurallarına ve maddi hukuka ilişkin hatalardır. Başka bir deyişle, ilk derece mahkemesinin maddi hukuka ilişkin olayların, delillerin ve hukuki sebeplerin değerlendirilmesinde yaptığı hatalar ile idari yargılama hukukunun usul kurallarına uyulması noktasında yaptığı hatalar nedeni ile istinaf kanun yoluna başvuruda bulunulabilir. 4. İstinaf Başvuru Süresi Ne Kadardır? İstinaf kanun yoluna başvuru süresi 30 gün olup bu süre idare veya vergi mahkemesinin kararının taraflara tebliğ tarihi itibari ile başlar. Ancak taraflardan biri ilk derece mahkemesinin kararının kendisine tebliğinden itibaren 30 gün içinde istinaf kanun yoluna başvuruda bulunmamış olsa bile karşı tarafın istinaf kanun yoluna başvurusu ile istinaf başvurusunda bulunmayan taraf, karşı tarafın istinaf başvuru dilekçesinin kendisine tebliğinden itibaren 30 günlük cevap süresi içinde karşı tarafın istinaf başvuru dilekçesine cevap dilekçesi ile birlikte istinaf kanun yoluna başvuruda bulunulabilir. 5. İstinaf İncelemesinin Aşamaları 5.1 İlk İnceleme Aşaması İstinaf kanun yoluna başvuru, kararı veren ilk derece mahkemesinin bağlı bulunduğu yargı çevresindeki Bölge İdare Mahkemesi Başkanlığı’na yazılmış dilekçe ile yapılır. İstinaf başvurusuna konu olacak kararlara karşı yapılan kanun yolu başvurularında dilekçelerdeki hitap ve istekle bağlı kalınmaksızın dosyalar Bölge İdare Mahkemesi’ne gönderilir. Bölge İdare Mahkemesi’ne gönderilen istinaf kanun yoluna başvuru dilekçeleri Bölge İdare Mahkemesi’nde Daire Başkanı’nın görevlendirdiği bir tetkik hâkimi tarafından incelenir. İlk inceleme aşamasında, Bölge İdare Mahkemesi’ne gönderilmiş olan dilekçe; görev, yetki, ehliyet, husumet, idari merci tecavüzü, idari davaya konu olabilecek bir idari işlemin olup olmadığı, süre, dilekçelerin İYUK m. 3 ve m.5’e uygun olarak düzenlenip düzenlenmediği hususları bakımından tetkik hâkimi tarafından incelenir. Eğer istinaf kanun yoluna başvuru dilekçesinin konusu tek hâkimle çözümlenecek nitelikte ise dilekçe için rapor düzenlenmez ve gerekli işlemler ilgili tetkik hakimi tarafından uygulanır. İlk incelemeyi yapan tetkik hâkimi tarafından yukarıda sayılan hususlarda herhangi bir kanuna aykırılık bulunmazsa veyahut tetkik hakimi tarafından kanuna aykırılık bulunduğuna dair yazılmış raporda, Bölge İdare Mahkemesi ilgili dairesi tarafından kanuna aykırılık tespiti yerinde görülmezse husumetli olunan tarafa ilgili istinafa başvuru dilekçesi tebliğ edilir. Ancak Bölge İdare Mahkemesi’nin ilgili dairesi ilk inceleme sonucunda tetkik hakimi tarafından gönderilen raporda tespit edilen hukuka aykırılıkları yerinde görürse ya da raporda tespit olunmamış dahi olsa yukarıda sayılan hukuka aykırılıkları kendiliğinden tespit ederse; Adli yargının görevli olduğu konularda açılan davaların reddine; idari yargının görevli olduğu konularda ise görevli veya yetkili olmayan mahkemeye açılan davanın görev veya yetki yönünden reddedilerek dava dosyasının görevli veya yetkili mahkemeye gönderilmesine, Ehliyet, idari davaya konu olacak kesin ve yürütülmesi gereken bir işlem olup olmadığı ve süre aşımı hallerinde aykırılık görürse davanın reddine, Davanın hasım gösterilmeden veya yanlış hasım gösterilerek açılması halinde, dava dilekçesinin tespit edilecek gerçek hasma tebliğine, Dava dilekçesinin İYUK madde 3’e ve İYUK madde 5’e uygun olması gerekliliği hususunda bir aykırılık görürse yazılı halde otuz gün içinde 3 ve 5 inci maddelere uygun şekilde yeniden düzenlenmek veya noksanları tamamlanmak yahut ehliyetli olan şahsın avukat olmayan vekili tarafından dava açılmış ise otuz gün içinde bizzat veya bir avukat vasıtasıyla dava açılmak üzere dilekçelerin reddine, İdari merci tecavüzü olması halinde, yazılı halde dilekçelerin görevli idare merciine tevdiine, karar verilir. 5.2 Esastan İstinaf İncelemesi Aşaması Kanunda sayılmış olan istisnalar dışında, bölge idare mahkemesi tarafından hukuka uygun bulunmayan ilk derece mahkemesi kararları istinaf mahkemesi olan bölge idare mahkemesi tarafından kaldırılır ve esasa ilişkin karar verilmek üzere yeniden yargılama yapılarak yeni bir karar verilir. İstinaf mahkemesi ilk derece mahkemesinin sahip olduğu tüm yetkileri kullanabilir. İstinaf kanun yolunda ilk derece mahkemesinin kararları incelenirken uyuşmazlığa konu maddi vakıa ve deliller ile birlikte ilk derece mahkemesinin uyuşmazlığa ilişkin uyguladığı hukuk kurallarının isabetli olup olmadığı hususu da değerlendirilir. İstinaf mahkemesi uyuşmazlığa konu maddi vakıanın gerçekliğine ilişkin delillerin değerlendirilmesinde ilk derece mahkemesi gibi denetim yaparak uygulanmış olan hukuk kurallarının uyuşmazlığa ilişkin maddi vakıaya uygun olarak uygulanıp uygulanmadığının da denetimi yapılır. 5.3 İstinaf İncelemesinde Duruşma İdari yargıda kural olarak dosya üzerinde inceleme yapılarak karar verilmektedir. Ancak kanunda sayılan bazı hallerin varlığı durumunda idari yargı mahkemelerinde de duruşma yapılabilmektedir. Bu bakımdan istinaf yargılamasında duruşma yapılması tarafların istemine ve ilgili Bölge İdare Mahkemesi’nin kararına bağlıdır. Duruşma talebi yargılamanın her aşamasında yapılamamaktadır. Duruşma talebi, dava dilekçesi ile cevap ve savunmalarda yapılabilir. Tarafların talebi olmaksızın da hakim veya mahkeme kendiliğinden gerekli gördüğü hallerde yargılamanın duruşmalı yapılmasına karar verebilir. Duruşma davetiyeleri duruşma gününden en az otuz gün önce taraflara gönderilir. Duruşmalar açık olarak yapılır. Genel ahlakın veya kamu güvenliğinin gerekli kıldığı hallerde, görevli daire veya mahkemenin kararı ile, duruşmanın bir kısmı veya tamamı gizli olarak yapılır. 6. İstinaf İncelemesinde Verilebilecek Kararlar 6.1 İstinaf Başvurusunun Reddi Kararı Bölge İdare Mahkemesi, yaptığı inceleme sonucunda ilk derece mahkemesi kararını hukuka uygun bulursa istinaf başvurusunun reddine karar verir. Karardaki maddi yanlışlıkların düzeltilmesi mümkün ise gerekli düzeltmeyi yaparak aynı kararı verir. (İYUK m. 45/3) 6.2 Yerel Mahkeme Kararlarının Kaldırılması (Bozma) Kararı ve Davanın Esası Hakkında Yeniden Karar Verilmesi Bölge İdare Mahkemesi, ilk derece mahkemesinin vermiş olduğu kararı hukuka uygun bulmazsa istinaf başvurusunun kabulü ile yerel mahkeme kararının kaldırılmasına karar verir. Bu durumda Bölge İdare Mahkemesi işin esası hakkında yeniden bir hüküm kurar. 6.3 Yerel Mahkeme Kararının Kaldırılması ve Dosyanın Yeniden Karar Verilmek Üzere İlgili Mahkemeye Gönderilmesi Bölge idare mahkemesi, ilk inceleme üzerine verilen kararlara karşı yapılan istinaf başvurusunu haklı bulduğu, davaya görevsiz veya yetkisiz mahkeme yahut reddedilmiş veya yasaklanmış hâkim tarafından bakılmış olması hâllerinde, istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına karar vererek dosyayı ilgili mahkemeye gönderir. Bölge idare mahkemesinin bu kararları kesindir. 7. İstinaf Yargılamasında Yürütmenin Durdurulması Kararı Verilebilir mi? Kanun yoluna başvurulmuş olması, ilk derece mahkemesinin vermiş olduğu kararın yürütmesini durdurmaz. Ancak, istinaf yargılaması sırasında, mahkemeden kararın yürütmesinin durdurulması talep edilebilir. Yürütmenin durdurulması talebi bulunan istinaf kanun yoluna başvuru dilekçeleri, yargılamanın karşı tarafına tebliğ edilmeden, kararı veren mahkeme tarafından Bölge İdare Mahkemesi’ne gönderilir. Bunun üzerine Bölge İdare Mahkemesi tarafından yürütmenin durdurulması istemi hakkında karar verilir. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için Yürütmenin Durdurulması Kararı Nedir? başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 8. İstinaf Mahkemesi Kararlarına Karşı Kanun Yolu 8.1 Temyiz Danıştay dava dairelerinin nihai kararları ile bölge idare mahkemelerinin mevzuatta sayılan davalar hakkında verdikleri kararlar, başka kanunlarda aksine hüküm bulunsa dahi Danıştayda, kararın tebliğinden itibaren otuz gün içinde temyiz edilebilir. Daha detaylı bilgi için İdari Yargıda Temyiz Kanun Yolu konulu makalemize göz atabilirsiniz. Excerpt: İdari yargıda, İstinaf, vergi ve idare mahkemelerinin verdiği kararlara karşı yapılan bir başvuru sürecidir. Bu süreçte, ilk derece mahkemelerinde alınan kararlar, Bölge İdare Mahkemeleri tarafından maddi ve hukuki açıdan yeniden denetlenir. ### Kumar Oynanması İçin Yer ve İmkan Sağlama Suçu ve Cezası Türk Ceza Kanunu'na göre, kumar, kazanç amacıyla icra edilen ve kar ve zararın talihe bağlı olduğu oyunlar olarak tanımlanmıştır. Kumar, toplum için zararlı bir faaliyet olarak görüldüğünden, yasa koyucu kumar oynatmak fiilini suç olarak düzenlemiştir. Kumar oyunlarının oynanabilmesi için yer ve imkan sağlama, bu suçun fiil unsurunu oluşturur. Yer sağlama, fiziki bir mekanın kumar oynamak için kullanılabilir hale getirilmesini ifade ederken, imkan sağlama, kumar oynayacak kişileri bir araya getirme anlamına gelir. Türkiye'de kumar tamamen yasa dışıdır ve kanunlar kumarı iki şekilde ele almıştır. Kumar oynamak, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu'nun 34. maddesinde bir kabahat olarak düzenlenirken, kumar oynanması için yer ve imkân sağlamak, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 228. maddesi kapsamında bir suç olarak ele alınır. 1. Kumar Nedir? Kumar, para veya maddi değeri olan bir şeyi belirsiz bir sonuca dayalı olarak riske atarak bahis yapma veya oyun oynama eylemidir. Bir eylemin kumar olarak kabul edilebilmesi için, kazanç elde etme amacını ve bu kazancın rastlantısal faktörlere dayalı olmasını içermesi gerekir. Bu nedenle kumar, para veya mal kaybını veya kazancını içeren rastgele bir aktivite olarak tanımlanabilir. Türkiye'de kumar tamamen yasa dışıdır ve kanunlar kumarı iki şekilde ele almıştır. Kumar oynamak, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu'nun 34. maddesinde bir kabahat olarak düzenlenirken, kumar oynanması için yer ve imkân sağlamak, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 228. maddesi kapsamında bir suç olarak ele alınır. 2. Kumar Oynanması için Yer veya İmkân Sağlama Suçu ve Cezası Kanun koyucu kumar oynamak için gerekli yer ve imkanın sağlanması, suç olarak düzenlenmiştir. Kumar oyunlarının oynanabilmesi için yer ve imkan sağlamak, kumar oynatma suçunun fiili unsurunu oluşturmaktadır. Yer sağlama, fiziki bir mekanın kumar oyunlarına uygun hale getirilmesini içerirken, fırsat sağlama, kumar oynamak isteyen kişileri bir araya getirme, kumar malzemelerini temin etme, internet ve mobil platformlar aracılığıyla kumarın gerçekleştirilmesini kolaylaştırma, para transferlerini düzenleyerek kumarın yürütülmesini destekleme anlamına gelmektedir. Kumar oynanmasına yer ve imkan sağlama suçunun cezası, Türk Ceza Kanununun 228 maddesinde düzenlenmiş ve “bir yıldan üç yıla kadar hapis ve iki yüz günden aşağı olmamak üzere adlî para cezası” şeklinde tanımlanmıştır. Kanunun ilgili kısmı aşağıdaki şekildedir; Kumar oynanması için yer ve imkan sağlama Madde 228- (1) Kumar oynanması için yer ve imkan sağlayan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve iki yüz günden aşağı olmamak üzere adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Çocukların kumar oynaması için yer ve imkan sağlanması halinde, verilecek ceza bir katı oranında artırılır. 3. İnternet ve Bilişim Sistemleri Üzerinden Kumar Oynamaya İmkan Sağlama Suçu ve Cezası Kanun koyucu internet ve bilişim sistemleri üzerinden Kumar oynanmasına imkan sağlanmasını da suç olarak düzenlenmiştir. Özellikle yurtdışında bulunan sunucular yüklü uygulamalar ve yazılımlar vasıtasıyla Türk vatandaşlarının kumar oynamasına imkan sağlanması bu kapsamda değerlendirilmektedir. Bu suç, yurt dışındaki sunucularda yer alan uygulamalara Türkiye'den erişilebilir hale getirerek veya başka yollarla Türkiye'de oynanmasını kolaylaştıran kişiye yöneliktir. Fail, internet aracılığıyla veya başka yöntemlerle yurt dışındaki kumar sitelerine erişim sağlayan ve bunların Türkiye'de oynanmasına olanak tanıyan kişiyi temsil eder. İnternet ve bilişim sistemleri üzerinden kumar oynamaya imkan sağlama suçunun cezası, Türk Ceza Kanununun 228/3-4 maddesinde düzenlenmiş ve “üç yıldan beş yıla kadar hapis ve bin günden onbin güne kadar adlî para cezası” şeklinde tanımlanmıştır. Kanunun ilgili kısmı aşağıdaki şekildedir; (3) Suçun bilişim sistemlerinin kullanılması suretiyle işlenmesi halinde üç yıldan beş yıla kadar hapis ve bin günden onbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. (4) Suçun bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. 4. Kumar Parasının Nakline Aracılık Etme Suçu ve Cezası Kumardan edilen paraların taşınması veya transfer edilmesinde aracılık etmek, kumar oynamaya imkan sağlamak olarak değerlendirilmekte ve suç olarak tanımlamaktadır. Nakil işlemi, fiziksel olarak para taşınması şeklinde gerçekleştirilebileceği gibi banka veya finans kuruluşlarındaki kişisel ve kurumsal hesapların kullanılması yada kullandırılmasına izin verilmesi şeklinde de gerçekleştirilebilir. Bilinçli işbirliği, suçlu kişinin bu eylemi gerçekleştirirken tam olarak ne yaptığının ve faaliyetin yasadışı olduğunun farkında olması anlamına gelir. Bu durumda fail fiziken taşımak yada banka hesabını kullandırmak suretiyle nakline aracılık ettiği paranın kumar parası olduğunu bilmektedir. Bilinçsiz İşbirliği, Bazı kişiler, kumar parası olduğunu bilmeden veya bir tanıdığına yardımcı olmak isteyerek bu tür suçlara karışabilirler. İhmalkarlıkla bu tür faaliyetlere katılmış olmanın da çok ciddi sonuçları olabilir. Bu nedenle banka hesaplarının kullanılmasın azami dikkat gösterilmesi gerekmektedir. Banka hesabını kullandırmak yada fiziken kumar parasının nakline aracılık etmek Kumar oynanmasına imkan sağlamak olarak değerlendirilmekte olup, Türk Ceza Kanunun 228. Maddesi kapsamında cezalandırılmaktadır. İlgili madde gereğince “üç yıldan beş yıla kadar hapis ve onbin güne kadar adli para cezası” şeklinde tanımlanmıştır. 5. Kumar Oynatmak Suçunda Uygulanabilecek Tedbirler Yasa dışı bahis ve şans oyunlarına ilişkin yukarıda bahsedilen suçların işlenmesi halinde çeşitli tedbirler uygulanabilir. Bunlardan bazıları; eşya ve kazanç müsaderesi, yasadışı bahis sitelerine erişimin engellenmesi, mühürlenerek iş yerinin kapatılması ve ruhsatın iptali tedbirleridir. 5.1. Eşya ve Kazanç Müsaderesi Eşya müsaderesi, suçun işlenmesinde kullanılan eşyaların zorla devlet tarafından el konulması anlamına gelir. Kazanç müsaderesi ise suçun işlenmesi sonucu elde edilen gelirlere veya suçu oluşturmak için elde bulundurulan maddi değerlere ve menfaatlere el konulmasını ifade eder. Türk Ceza Kanunu'nun ilgili maddelerinde (54 ve 55. Maddeler), bu tür müsaderelerin uygulanma koşulları ve süreçleri düzenlenmiştir. 5.2. Yasadışı Bahis Sitelerine Erişimin Engellenmesi İnternet üzerinden kumar oynatma suçu işlendiği tespit edildiğinde, bahis veya kumar oyunlarının oynanması için kullanılan web sitesine URL erişiminin engellenmesi getirilebilir veya bu internet sitesinin tamamına erişim engellenebilir. Kanun koyucu bu tür tedbirin yapılabilmesine de iman tanımıştır. Türk Telekomünikasyon Kanunu'nun 9. maddesi, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı'na (BTK) internet sitesi erişim engelleme yetkisi verir. Bu yetki, yasa dışı içerik veya faaliyetlerin tespit edilmesi durumunda kullanılır. BTK, yasal süreçleri takip ederek, mahkeme kararlarına dayanarak veya kendi incelemeleri sonucunda internet sitelerine erişim engelleme kararı alabilir. 5.3. İş yerinin Mühürlenerek Kapatılması ve Ruhsatın İptali 7258 sayılı kanunda yasadışı bahis oynatılan yerlerin mühürlenerek kapatılacağı ve ruhsatlarının iptal edileceği açıkça düzenlenmiştir. Hükme göre “Yasadışı bahis oynatma suçu veya yasadışı bahis oynamaya yer veya imkan sağlama suçlarının işlendiği işyerleri mahallin en büyük mülki idare amiri tarafından ihtarda bulunmaksızın üç ay süreyle mühürlenerek kapatılır. İş yeri açma ve çalışma ruhsatına sahip işyerlerinin ruhsatları mahallin en büyük mülki idare amirinin bildirimi üzerine ruhsat vermeye yetkili idare tarafından beş iş günü içinde iptal edilir.” 6. Ceza Muhakemesi Kanunu Uyarınca Kumar Oynatmak Suçunda Uygulanacak Sair Tedbirler 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunun’da düzenlenen bazı tedbirler Yasadışı bahis suçları ile Türk Ceza Kanunun 228 inci maddesinde düzenlenen kumar oynatma suçu bakımından da uygulanabilecektir. Bu tedbirler şu şekildedir; Taşınmazlara, Hak ve Alacaklara Elkoyma (CMK Madde 128): Mahkeme, suçun işlenmesi ile bağlantılı olan taşınmaz mallara, haklara ve alacaklara el koyabilir. Bu, suçun işlendiği malvarlığına el konulmasını ve bu varlıkların suçun etkilerini azaltmayı veya suçlu kişilerin haksız kazançlarını engellemeyi amaçlar. İletişimin Tespiti, Dinlenmesi ve Kayda Alınması (CMK Madde 135): Mahkeme, suçun soruşturulması ve delil toplama amacıyla iletişimin tespit edilmesini, dinlenmesini ve kayda alınmasını talep edebilir. Bu, suçun kanıtlarını elde etmek ve suçlu kişilerin faaliyetlerini izlemek için kullanılır. Gizli Soruşturmacı Görevlendirilmesi (CMK Madde 139): Özellikle örgüt faaliyetlerinin incelenmesi sırasında, suçun işlenip işlenmediğine bakılmaksızın gizli soruşturmacı görevlendirilebilir. Bu, suçların tespiti ve suçlu kişilerin faaliyetlerinin izlenmesi için etkili bir yöntem olarak kullanılır. Teknik Araçlarla İzleme (CMK Madde 140): Suç soruşturması sırasında, teknik araçlarla izleme ve gözetleme yöntemleri kullanılabilir. Bu, suçun işlendiği yerlerin ve faaliyetlerin izlenmesine yardımcı olur. Bu tedbirler, yasadışı bahis suçları ve kumar oynatma suçu gibi suçların soruşturulması ve yargılanması sırasında kullanılabilecek önemli araçlardır. Bu tedbirlerin uygulanması, suçların tespit edilmesi ve suçluların adalet önüne çıkarılması için önemlidir. 7. Kumar Oynatma Suçunda Görevli ve Yetkili Mahkeme Kumar Oynamaya yer ve imkan sağlama suçu ile ilgili olarak, işlendiği yerdeki Asliye Ceza Mahkemesi ilgili ve yetkilidir. Bu mahkeme, suçların soruşturulması, yargılanması ve karar verilmesi için görevlidir. Suçun işlendiği yer, suçun işlenmesinin belirlendiği coğrafi konumu ifade eder. Görevli Mahkeme: Kumar oynatma suçları için görevli mahkeme, Asliye Ceza Mahkemesi'dir. Bu tür suçlar, Asliye Ceza Mahkemelerinde yargılanır. Yetkili Mahkeme: Suçun işlendiği yerdeki Asliye Ceza Mahkemesi yetkili mahkemedir. Yani suçun işlendiği il veya ilçeye göre yetkili Asliye Ceza Mahkemesi soruşturmayı yürütür ve davayı görüşür. 8. Kumar Oynatma Suçunda Zamanaşımı Kumar Oynamaya yer ve imkan sağlama suçunun basit halleri bakımından zamanaşımı süresi Türk Ceza Kanunun 66/e maddesi gereğince 8 yıldır. Suçun işlendiğinden itibaren 8 yıl içinde ilgili kişilere karşı soruşturma ve kovuşturma yapılabilir. 8 yılın aşılmasından sonra ceza sorumluluğu ortadan kalkar. Söz konusu suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hallerindeyse dava zamanaşımı süresinin dosya ve delil durumuna göre uzaması mümkündür Excerpt: Kumar oynamak, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu'nun 34. maddesinde bir kabahat olarak düzenlenirken, kumar oynanması için yer ve imkân sağlamak, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 228. maddesi kapsamında bir suç olarak ele alınır. ### Yasadışı Bahis Oynatma Suçu ve Cezası Yasa dışı bahis, izin ve lisans alınmaksızın faaliyet gösteren bahis siteleri veya yeraltı bahis ağları aracılığıyla gerçekleştirilen bahis faaliyetlerini ifade eder. Bu tür bahis organizasyonlar, 7258 sayılı "Futbol ve Diğer Spor Müsabakalarında Bahis ve Şans Oyunları Düzenlemesi Hakkında Kanun" gereğince yasa dışı bahis oynatma olarak kabul edilerek, cezalandırılmaktadır. 1. Yasadışı Bahis Nedir? Yasadışı bahis, spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli ve müşterek bahis veya şans oyunlarının lisans ve izin almadan işletilen bahis siteleri veya yeraltı bahis ağları aracılığıyla izinsiz olarak düzenlenmesi anlamına gelir. Yasa dışı bahis konusundaki yasal düzenlemeler, "oynatmak" ve "oynamak" eylemleri arasında ayrım yapar. "Oynatmak" yasa dışı bahis veya kumar faaliyetlerini organize etmek, işletmek veya desteklemek anlamına gelirken, "oynamak" bu tür faaliyetlere katılmak veya bahis yapmak anlamına gelir. “Yasadışı bahis oynatmak" suç teşkil ederken, "yasadışı bahis oynamak" ise bir kabahat olarak düzenlenmiştir. Türkiye'de spor müsabakalarında bahis ve şans oyunlarının yasa dışı olarak oynatılması ve bu faaliyetlere yer ve imkan sağlanması gibi suçlar, 7258 sayılı "Futbol ve Diğer Spor Müsabakalarında Bahis ve Şans Oyunları Düzenlemesi Hakkında Kanun" ile düzenlenmiştir. Bu kanunun 5. maddesi, yurtiçinde ve yurtdışında yasa dışı bahis veya şans oyunu oynatılmasını ve bu tür faaliyetlere yer ve imkan sağlanmasını suç olarak tanımlamaktadır. Yasadışı bahis ve kumar oynatma suçuyla ilgili detaylı bilgi almak için Yasadışı Bahis ve Kumar Oynama Kabahati ve Yaptırımı başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Yasadışı Bahis Oynatma Suçu ve Cezası Bahis oynatma, Spor Toto Teşkilat Başkanlığı veya başkanlığın yetkilendirdiği gerçek ve özel hukuk tüzel kişilerinin izni dahilinde yasal olarak gerçekleştirilebilir. Spor Toto Teşkilat Başkanlığı, bahis oynamak isteyen gerçek veya tüzel kişilere "sabit bayi" ruhsatı veya internet üzerinden bahis oynatmak isteyenlere "sanal ortam bayi" ruhsatı vererek bu süreci yasallaştırır. Bu ruhsatlar alınmadan bahis oynatmak, yasadışı bir faaliyet olarak kabul edilir ve suç teşkil eder. Yasadışı bahis oynatma suçunun oluşabilmesi için yasadışı bahis oynatan kişinin menfaat elde etmesi gerekli değildir. Hiçbir şekilde menfaat elde edilmese dahi, gerekli ruhsatlar olmaksızın bahis oynatılması suçun oluşumu için yeterlidir. Yasadışı bahis oynatma suçunun temel halinin cezası, 7258 sayılı Kanunun 5/1-a maddesi gereğince “üç yıldan beş yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adli para cezası” şeklinde tanımlanmıştır. Kanunun ilgili kısmı aşağıdaki şekildedir; Kanunun verdiği yetkiye dayalı olmaksızın; a) Spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli ve müşterek bahis veya şans oyunlarını oynatanlar ya da oynanmasına yer veya imkân sağlayanlar üç yıldan beş yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılır. 3. Yasadışı Bahis Oynanmasına Yer veya İmkân Sağlama Suçu ve Cezası Kanun koyucu yasadışı bahis faaliyetlerinin gerçekleştirilmesi için gerekli yer ve imkanın sağlanması, suç olarak düzenlenmiştir. Bu suçun fiil unsurunu yasadışı bahis yapmak isteyen kişilere fiziksel bir mekan temin etmek ya da gerekli teknik altyapıyı sunarak bahis yapmalarını sağlamak oluşturmaktadır. Yasadışı bahis oynanmasına yer ve imkan sağlama suçunun cezası, 7258 sayılı Kanunun 5/1-a maddesi gereğince “üç yıldan beş yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adli para cezası” şeklinde tanımlanmıştır. Kanunun ilgili kısmı aşağıdaki şekildedir; 4. İnternet Üzerinden Yurt Dışında Bahis Oynamaya İmkan Sağlama Suçu ve Cezası Kanun koyucu yurt dışında oynatılan bahis veya şans oyunlarının Türkiye'den oynanmasına imkan sağlanmasını suç olarak düzenlenmiştir. Bu suç, yurt dışındaki bahis veya şans oyunlarını Türkiye'den erişilebilir hale getirerek veya başka yollarla Türkiye'de oynanmasını kolaylaştıran kişiye yöneliktir. Fail, internet aracılığıyla veya başka yöntemlerle yurt dışındaki bahis ve şans oyunlarına erişim sağlayan ve bunların Türkiye'de oynanmasına olanak tanıyan kişiyi temsil eder. İnternet üzerinden bahis oynamaya imkan sağlama suçunun cezası, 7258 sayılı Kanunun 5/1-b maddesi gereğince “dört yıldan altı yıla kadar hapis cezası” şeklinde tanımlanmıştır. Kanunun ilgili kısmı aşağıdaki şekildedir; b) Yurt dışında oynatılan spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis ya da şans oyunlarının internet yoluyla ve sair suretle erişim sağlayarak Türkiye’den oynanmasına imkân sağlayan kişiler, dört yıldan altı yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. 5. Yasadışı Bahis Suçu Parasının Nakline Aracılık Etme Suçu ve Cezası Yasadışı bahis parasının nakline aracılık etme suçu, yasadışı bahis oyunlarından elde edilen paraların taşınması veya transfer edilmesinde aracılık etmek anlamına gelir. Bu suç, yasa dışı bahis faaliyetlerinin finanse edilmesine yardımcı olmayı ifade eder. Nakil işlemi, fiziksel olarak para taşınması şeklinde gerçekleştirilebileceği gibi banka veya finans kuruluşlarındaki kişisel ve kurumsal hesapların kullanılması yada kullandırılmasına izin verilmesi şeklinde de gerçekleştirilebilir. Bilinçli işbirliği, suçlu kişinin bu eylemi gerçekleştirirken tam olarak ne yaptığının ve faaliyetin yasadışı olduğunun farkında olması anlamına gelir. Bu terim, kişinin yasa dışı bahis faaliyetlerini desteklemek veya yasa dışı bahis paralarının nakledilmesine aracılık etmek için kendi iradesiyle ve bilinçli bir şekilde bu işi yapması anlamına gelir. Bilinçsiz İşbirliği, Bazı kişiler, yasadışı bahis parası olduğunu bilmeden veya bir tanıdığına yardımcı olmak isteyerek bu tür suçlara karışabilirler. İhmalkarlıkla bu tür faaliyetlere katılmış olmanın da çok ciddi sonuçları olabilir. Bu nedenle banka hesaplarının kullanılmasın azami dikkat gösterilmesi gerekmektedir. Yasadışı bahis suçu parasının nakline aracılık etme suçunun cezası, 7258 sayılı Kanunun 5/1-c maddesi gereğince “üç yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezası” şeklinde tanımlanmıştır. Kanunun ilgili kısmı aşağıdaki şekildedir; c) Spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis ya da şans oyunlarıyla bağlantılı olarak para nakline aracılık eden kişiler, üç yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılır. 6. Yasa Dışı Bahis Suçunda Uygulanabilecek Tedbirler Yasa dışı bahis ve şans oyunlarına ilişkin yukarıda bahsedilen suçların işlenmesi halinde çeşitli tedbirler uygulanabilir. Bunlardan bazıları; eşya ve kazanç müsaderesi, yasadışı bahis sitelerine erişimin engellenmesi, mühürlenerek iş yerinin kapatılması ve ruhsatın iptali tedbirleridir. 6.1. Eşya ve Kazanç Müsaderesi Eşya müsaderesi, suçun işlenmesinde kullanılan eşyaların zorla devlet tarafından el konulması anlamına gelir. Kazanç müsaderesi ise suçun işlenmesi sonucu elde edilen gelirlere veya suçu oluşturmak için elde bulundurulan maddi değerlere ve menfaatlere el konulmasını ifade eder. Türk Ceza Kanunu'nun ilgili maddelerinde (54 ve 55. Maddeler), bu tür müsaderelerin uygulanma koşulları ve süreçleri düzenlenmiştir. Ayrıca 7258 sayılı kanunun 5/2 maddesi de yasa dışı bahis suçlarında da eşya ve kazanç müsaderesinin uygulanabileceğini düzenlemiştir. 6.2. Yasadışı Bahis Sitelerine Erişimin Engellenmesi İnternet üzerinden yasadışı bahis oynatma suçu işlendiği tespit edildiğinde, bahis veya şans oyunlarının oynanması için kullanılan web sitesine URL erişiminin engellenmesi getirilebilir veya bu internet sitesinin tamamına erişim engellenebilir. Kanun koyucu bu tür tedbirin yapılabilmesine de iman tanımıştır. Türk Telekomünikasyon Kanunu'nun 9. maddesi, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı'na (BTK) internet sitesi erişim engelleme yetkisi verir. Bu yetki, yasa dışı içerik veya faaliyetlerin tespit edilmesi durumunda kullanılır. BTK, yasal süreçleri takip ederek, mahkeme kararlarına dayanarak veya kendi incelemeleri sonucunda internet sitelerine erişim engelleme kararı alabilir. 6.3. İş yerinin Mühürlenerek Kapatılması ve Ruhsatın İptali 7258 sayılı kanunda yasadışı bahis oynatılan yerlerin mühürlenerek kapatılacağı ve ruhsatlarının iptal edileceği açıkça düzenlenmiştir. Hükme göre “Yasadışı bahis oynatma suçu veya yasadışı bahis oynamaya yer veya imkan sağlama suçlarının işlendiği işyerleri mahallin en büyük mülki idare amiri tarafından ihtarda bulunmaksızın üç ay süreyle mühürlenerek kapatılır. İş yeri açma ve çalışma ruhsatına sahip işyerlerinin ruhsatları mahallin en büyük mülki idare amirinin bildirimi üzerine ruhsat vermeye yetkili idare tarafından beş iş günü içinde iptal edilir.” 7. Ceza Muhakemesi Kanunu Uyarınca Yasadışı Bahis Oynatmak Suçunda Uygulanacak Sair Tedbirler 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunun’da düzenlenen bazı tedbirler Yasadışı bahis suçları ile Türk Ceza Kanunun 228 inci maddesinde düzenlenen kumar oynatma suçu bakımından da uygulanabilecektir. Bu tedbirler şu şekildedir; Taşınmazlara, Hak ve Alacaklara Elkoyma (CMK Madde 128): Mahkeme, suçun işlenmesi ile bağlantılı olan taşınmaz mallara, haklara ve alacaklara el koyabilir. Bu, suçun işlendiği malvarlığına el konulmasını ve bu varlıkların suçun etkilerini azaltmayı veya suçlu kişilerin haksız kazançlarını engellemeyi amaçlar. İletişimin Tespiti, Dinlenmesi ve Kayda Alınması (CMK Madde 135): Mahkeme, suçun soruşturulması ve delil toplama amacıyla iletişimin tespit edilmesini, dinlenmesini ve kayda alınmasını talep edebilir. Bu, suçun kanıtlarını elde etmek ve suçlu kişilerin faaliyetlerini izlemek için kullanılır. Gizli Soruşturmacı Görevlendirilmesi (CMK Madde 139): Özellikle örgüt faaliyetlerinin incelenmesi sırasında, suçun işlenip işlenmediğine bakılmaksızın gizli soruşturmacı görevlendirilebilir. Bu, suçların tespiti ve suçlu kişilerin faaliyetlerinin izlenmesi için etkili bir yöntem olarak kullanılır. Teknik Araçlarla İzleme (CMK Madde 140): Suç soruşturması sırasında, teknik araçlarla izleme ve gözetleme yöntemleri kullanılabilir. Bu, suçun işlendiği yerlerin ve faaliyetlerin izlenmesine yardımcı olur. Bu tedbirler, yasadışı bahis suçları ve kumar oynatma suçu gibi suçların soruşturulması ve yargılanması sırasında kullanılabilecek önemli araçlardır. Bu tedbirlerin uygulanması, suçların tespit edilmesi ve suçluların adalet önüne çıkarılması için önemlidir. 8. Yasadışı Bahis Oynatma Suçunda Görevli ve Yetkili Mahkeme Yasadışı bahis suçları ile ilgili olarak, işlendiği yerdeki Asliye Ceza Mahkemesi ilgili ve yetkilidir. Bu mahkeme, suçların soruşturulması, yargılanması ve karar verilmesi için görevlidir. Suçun işlendiği yer, suçun işlenmesinin belirlendiği coğrafi konumu ifade eder. Görevli Mahkeme: Yasadışı bahis suçları için görevli mahkeme, Asliye Ceza Mahkemesi'dir. Bu tür suçlar, Asliye Ceza Mahkemelerinde yargılanır. Yetkili Mahkeme: Suçun işlendiği yerdeki Asliye Ceza Mahkemesi yetkili mahkemedir. Yani suçun işlendiği il veya ilçeye göre yetkili Asliye Ceza Mahkemesi soruşturmayı yürütür ve davayı görüşür. 9. Yasadışı Bahis Oynatma Suçunda Zamanaşımı Yasa dışı bahis oynatma suçunun basit halleri bakımından zamanaşımı süresi Türk Ceza Kanunun 66/e maddesi gereğince 8 yıldır. Suçun işlendiğinden itibaren 8 yıl içinde ilgili kişilere karşı soruşturma ve kovuşturma yapılabilir. 8 yılın aşılmasından sonra ceza sorumluluğu ortadan kalkar. Söz konusu suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hallerindeyse dava zamanaşımı süresinin dosya ve delil durumuna göre uzaması mümkündür. Excerpt: Yasadışı bahis oynatmak suçu, spor müsabakalarına dayalı müşterek bahis veya şans oyunlarının lisans ve izin almadan işletilen bahis siteleri veya yeraltı bahis ağları aracılığıyla izinsiz olarak düzenlenmesine yer ve imkan sağlamak suretiyle işlenmektedir. ### Şirketler İçin Hukuk Danışmanlığı Şirket hukuk danışmanlığı, işletmelerin hukuki ihtiyaçlarını karşılamak ve hukuki riskleri minimize etmek amacıyla profesyonel hukuk danışmanlarının veya hukuk firmalarının sunduğu bir hizmettir. Bu hizmet, şirketlerin iş süreçlerini hukuki çerçevede düzenlemeyi, yasal belgeleri hazırlamayı, hukuki süreçleri yönetmeyi, anlaşmaları müzakere etmeyi ve hukuki ihtilafları çözmeyi içerir. Şirket hukuk danışmanları, işletmenin karşılaşabileceği hukuki sorunları önceden tanımlayarak bu sorunların ortaya çıkmasını engellemeye odaklanır. Özellikle işletmelerin hukuki uyumluluğunu sağlama, yasal gereksinimlere uyum sağlama ve hukuki riskleri minimize etme konularında uzmanlaşırlar. Ayrıca, şirket hukuk danışmanları, şirketlerin iş yapma konusundaki hukuki fırsatları ve avantajları değerlendirmelerine yardımcı olurlar. Bu da işletmenin rekabet avantajını artırabilir. Şirket hukuk danışmanlığı ile avukatlık arasındaki temel fark, şirket hukuk danışmanlarının öncelikle "önleyici hukuk hizmeti" sunmalarıdır. Yani, muhtemel veya potansiyel hukuki sorunların ortaya çıkmasını engellemeye odaklanırlar. Diğer yandan, avukatlar genellikle mevcut hukuki sorunların çözümüne odaklanırlar. 1. Şirket Hukuk Danışmanlığı (Müşavirliği) Nedir? Sonuç olarak, şirket hukuk danışmanlığı, işletmelerin güvencesi olarak önemli bir rol oynar. İşletmeler, hukuki ihtiyaçlarına ve hukuki gereksinimlerine göre hangi tür hukuki destek gerektiğini dikkate almalıdır. Hukuki sorunların önlenmesi ve işletmenin hukuki düzenlere uygunluğunun sağlanması için şirket hukuk danışmanlarından yararlanmak, işletmenizin sürdürülebilirliği ve büyümesi için hayati bir öneme sahiptir. 1.1 Önleyici Hukuk Danışmanlığı Hizmeti Hukuki sorunların ortaya çıkmasını engellemeye odaklanan bir hukuk hizmeti türüdür. Bu hizmet, özellikle işletmeler ve bireyler için önleyici tedbirler alarak hukuki riskleri minimize etmeyi amaçlar. Önleyici hukuk danışmanları, müvekkillerin günlük iş faaliyetlerini yasal olarak düzenlemelerine, yasal sorunların önceden tanımlanmasına ve çözümlenmesine yardımcı olur. Önleyici hukuk danışmanlığı aşağıdaki temel amaçları içerir: Hukuki Uyumluluk Sağlama: İşletmelerin, faaliyetlerini yürütürken yasal düzenlemelere uygun hareket etmelerini sağlar. Bu, hukuki yaptırımlardan kaçınmak ve hukuki sorunları önlemek anlamına gelir. Yasal Belgelerin Hazırlanması ve Gözden Geçirilmesi: Hukuki danışmanlar, sözleşmeler, anlaşmalar, iş politikaları ve diğer belgelerin hazırlanmasında ve gözden geçirilmesinde yardımcı olur. Bu, hukuki belgelerin eksiksiz ve yasalara uygun olmasını sağlar. Risk Analizi ve Yönetimi: Potansiyel hukuki risklerin belirlenmesi ve bu risklerin minimize edilmesi için stratejiler geliştirir. İşletmeleri, muhtemel hukuki sorunlardan korur. İş İlişkilerinin Yönetimi: İşveren-çalışan ilişkileri, tedarikçi ilişkileri ve müşteri ilişkileri gibi işletmenin hukuki boyutlarını düzenler. İşletmelerin yasal sorumluluklarına uygun hareket etmelerini sağlar. Eğitim ve Farkındalık: İşletme personeline hukuki konularda eğitim verir ve hukuki farkındalık oluşturur. Bu, personelin hukuki süreçlere uygun davranmasını teşvik eder. Hukuki Danışmanlık ve Soru-Cevap Hizmetleri: Müvekkillerin günlük iş faaliyetleri sırasında hukuki konularda danışmanlık ve hukuki soruları yanıtlama hizmeti sunar. Önleyici hukuk danışmanlığı, işletmelerin ve bireylerin hukuki güvence altına alınmasını ve olası hukuki sorunların önceden tanımlanarak çözülmesini hedefler. Bu sayede mahkeme masrafları, yüksek tazminat ödemeleri ve zaman kayıpları gibi maliyetler önlenir. Özellikle iş dünyasında, hukuki uyumluluğun sağlanması ve risklerin minimize edilmesi, işletmelerin sürdürülebilirliği ve başarısı için kritik bir öneme sahiptir. 1.2 Giderici Hukuk Danışmanlığı Ve Avukatlık Hukuki sorunların çözümüne odaklanan hukuki hizmetlerdir. Her ikisi de müvekkillere hukuki destek sağlar, ancak farklı yollarla ve amaçlarla hareket ederler. Giderici Hukuk Danışmanlığı (Remedial Legal Consultancy): Giderici hukuk danışmanlığı, mevcut bir hukuki sorunun çözümüne yönelik hukuki danışmanlık hizmetlerini ifade eder. Bu tür hukuk danışmanları, müvekkillerin hukuki sorunlarını çözmek, hukuki ihtilafları gidermek veya mevcut hukuki meselelere karşı müvekkillerini savunmak için çalışırlar. Giderici hukuk danışmanları, bir hukuki ihtilafın taraflarını temsil edebilir, dava süreçlerini yönetebilir veya hukuki anlamda bir anlaşmazlığın çözümünde arabuluculuk yapabilirler. Avukatlık (Lawyering): Avukatlar, hukuki sorunları çözmede uzmanlaşmış profesyonellerdir. Bu uzmanlık, müvekkillerin haklarını savunma, yasal süreçleri yönetme ve hukuki ihtilafları çözme görevlerini içerir. Avukatlar, mahkeme süreçlerinde müvekkillerini temsil ederler, hukuki belgeler hazırlar, müzakereleri yürütür ve mahkeme kararlarına itiraz edebilirler. Genel olarak, avukatlık, hukuki temsil ve danışmanlık hizmetleri sunan bir mesleği ifade ederken, giderici hukuk danışmanları, mevcut hukuki sorunların çözümüne odaklanan bir hukuk hizmeti türünü temsil eder. 2. Neden Şirket Hukuk Danışmanlığı Gereklidir? İşletmeler için, hukuki konuların önemini küçümsemek büyük riskler doğurabilir. Hukuk danışmanlığı hizmeti, işletmenizin güvenliğini ve başarısını sağlamak için vazgeçilmez bir araçtır. Peki, neden hukuk danışmanlığı hizmeti almalısınız? Önleyici Hukuk Güvencesi: Hukuk danışmanlığı, muhtemel hukuki sorunların önceden tespit edilmesini ve çözümlenmesini sağlar. Böylece, potansiyel sorunların ortaya çıkmasını engeller ve maliyetli hukuki ihtilafların önüne geçersiniz. Hukuki Uyum ve İtibar Koruma: Hukuk danışmanları, işletmenizin yasal düzenlemelere uygun hareket etmesini sağlar. Bu, itibarınızı korur, müşteri ve iş ortakları güveninizi artırır. Hızlı ve Etkin Hukuki Çözümler: Hukuki sorunlar ortaya çıktığında, hukuk danışmanları hızlı ve etkili çözümler sunar. Bu, işinizin sürekliliğini sağlar ve zaman kayıplarını önler. Özelleştirilmiş Hizmetler: Hukuk danışmanları, işletmenizin özel ihtiyaçlarına uygun hukuki çözümler sunar. Her sektörün ve işletmenin kendine özgü gereksinimleri vardır, ve hukuk danışmanları bunları dikkate alır. Rekabet Avantajı: Hukuk danışmanlığı hizmeti, işletmenizin rekabet avantajını artırır. Hukuki riskleri en aza indirerek, piyasada güçlü bir konum elde edersiniz. Maliyet Tasarrufu: Hukuki sorunların erken dönemde çözülmesi, uzun vadeli maliyet tasarrufları sağlar. Mahkeme masrafları ve yüksek tazminat ödemeleri yerine, önceden önlem alarak kaynaklarınızı korursunuz. Hukuki Güvence: Hukuk danışmanlığı hizmeti, işletmenizin hukuki olarak güvende olduğunu bilmek anlamına gelir. Bu, yöneticilerin ve çalışanların hukuki riskler konusundaki endişelerini azaltır. Hukuk danışmanlığı, işletmelerin sürdürülebilirliği ve büyümesi için kritik bir destektir. İşletmelerin hukuki zeminini sağlamlaştırmak ve hukuki riskleri en aza indirmek için bir hukuk danışmanının bilgi ve deneyiminden yararlanması son derece önemlidir. 3. Şirketler için Hukuk Danışmanlığı Şirket hukuk danışmanları, işletmelerin faaliyetlerini yürütürken karşılaşabileceği hukuki sorunları belirleme ve çözme görevini üstlenirler. Bu sayede işletmeler, yasal bir çerçeve içinde iş yapabilir, hukuki riskleri minimize edebilir ve hukuki ihtilafların önüne geçebilirler. Aynı zamanda, işletmelere hukuki fırsatlar ve avantajlar sunma konusunda da yardımcı olabilirler. Hukuk danışmanlığı kapsamında sunulan hizmetlerin önde gelenleri ise aşağıda sıralanmıştır. 3.1 Şirket Kuruluşu Ve Yönetimine İlişkin Hukuk Danışmanlığı Şirket kuruluşu ve yönetimine ilişkin hukuk danışmanlığı, işletmelerin kuruluş aşamasından itibaren hukuki rehberlik sağlayan ve işletme yönetimi sırasında karşılaşabileceği hukuki konuları ele alan bir hukuk hizmetidir. Bu hizmet, işletmelerin kuruluş şeklini seçmelerine, hukuki belgeleri hazırlamalarına, sözleşmeleri müzakere etmelerine, hissedar ilişkilerini düzenlemelerine ve işletme yönetimi sırasında yasal gereksinimlere uyum sağlamalarına yardımcı olur. Aynı zamanda işletmelerin hukuki riskleri azaltmalarına ve olası hukuki sorunların önlenmesine katkıda bulunur. Bu hukuk danışmanlığı, işletmelerin yasal olarak güvende olmalarını ve hukuki sorunları minimize etmelerini sağlar. Şirket Kuruluş Süreci Şirketin türünün seçilmesi (örneğin, anonim şirket, limited şirket). Gerekli belgelerin hazırlanması ve sunulması. Vergi kimlik numarası alınması. Ticaret siciline kaydın yapılması. Hukuki Belgelerin Hazırlanması Şirket sözleşmelerinin oluşturulması veya revizyonu. İç düzenlemelerin ve yönetim kurallarının hazırlanması. Şirketlere Genel Hukuki Destek Sağlanması Şirket genel kurul toplantılarının yapılması Yönetim kurulu kararlarının hazırlanması Sermaye artırma ve sermaye azaltılması Şirket türü değişiklikleri Sözleşmelerin Müzakeresi Hissedarlar arasında anlaşmazlıkları önlemek için sözleşme müzakeresi. Yönetim Organları ve Organlar Arası İlişkiler: Yönetim kurulu, genel kurul gibi yönetim organlarının kurulması ve yönetimi. Hissedarların hakları ve sorumlulukları. Yasal Uyum Programları İşletmenin ilgili yasal düzenlemelere uyum sağlaması için programların oluşturulması. Denetimler ve Hukuki Raporlama İşletmenin yasal gereksinimlere uygunluğunu denetleme. Hukuki raporların hazırlanması ve sunulması. Veri Koruma ve Gizlilik Yönetmelikleri Kişisel verilerin korunması ve gizlilik politikalarının oluşturulması. 3.2 Şirketlere İş Hukuku Danışmanlığı İş hukuku danışmanlığı, işletmelerin iş hukukuyla ilgili sorunlarını anlamalarına ve çözmelerine yardımcı olan bir hukuk hizmeti türüdür. Bu hizmet, işletmelerin çalışanlarına yönelik yasal yükümlülükleri yerine getirmelerine, iş ilişkilerini düzenlemelerine ve hukuki ihtilafları önlemelerine yardımcı olur. İş hukuku danışmanları, işletmelerin işe alım, işten çıkarma, çalışma koşulları, işçi hakları ve daha fazlasıyla ilgili yasal gereksinimlere uymalarına rehberlik ederler. Bu, işletmelerin hukuki uyumluluğunu sağlamalarına yardımcı olur ve hukuki sorunları minimize etmelerine yardımcı olur. İş sözleşmelerinin güncellenmesi İşçi özlük dosyalarının güncellenmesi İşten çıkarmalar ve hukuki süreçler Fesih belgelerinin düzenlenmesi İşçilere yönlendirilecek ihtarların hazırlanması İşyerinde gereken tutanakların oluşturulması İnsan kaynakları birimlerine hukuki danışmanlık sağlama 3.3 Şirketlere Sözleşmeler Hukuku Danışmanlığı Sözleşmeler hukuku danışmanlığı, işletmelerin sözleşmelerin hazırlanması, yürütülmesi ve yürürlüğe konulması konularında hukuki rehberlik sağlayan bir hukuk hizmetidir. Bu hizmet, işletmelerin sözleşmelerin yasal ve ticari gereksinimlere uygun olduğundan emin olmalarına yardımcı olur. Sözleşmeler hukuku danışmanları, sözleşmelerin taraflarının haklarını ve yükümlülüklerini korurken, olası hukuki ihtilafları önlemek için sözleşmeleri profesyonelce hazırlarlar. Aynı zamanda sözleşme ihlali durumunda nasıl hareket edileceği konusunda rehberlik sağlarlar. Bu hizmet, işletmelerin güvende olmalarını sağlar ve hukuki sorunların minimize edilmesine yardımcı olur. Hukuki Sözleşme Hazırlama ve Gözden Geçirme İşbirliği Anlaşmaları ve Ortaklıklar Tedarikçi ve İşe Alım Sözleşmeleri 3.4 Şirketlere Ticaret Hukuku Danışmanlığı Ticaret hukuku danışmanlığı, işletmelerin ticari işlemlerini ve ticaret faaliyetlerini düzenleyen yasal düzenlemeleri anlamalarına ve uygulamalarına yardımcı olan bir hukuk hizmetidir. Bu hizmet, işletmelerin ticaret hukuku kapsamındaki yasal gereksinimlere uygun hareket etmelerini sağlar. Ticaret hukuku danışmanları, ticari anlaşmaların hazırlanması, ticaret lisanslarının alınması, rekabet hukuku konuları, tüketici koruma yasaları ve daha fazlası gibi ticaretle ilgili konularda danışmanlık sağlar. İşletmelerin yasal uyumluluklarını ve ticaret faaliyetlerini sorunsuz bir şekilde sürdürmelerine yardımcı olur ve ticari riskleri minimize etmelerine katkıda bulunur. Ticaretin Yasal Düzenlemeleri Rekabet Hukuku ve Tüketici Koruması E-Ticaret ve Hukuki İhtiyaçlar 3.5 Şirketlere Vergi Hukuku Danışmanlığı Vergi hukuku danışmanlığı, işletmelerin vergi konularını anlamalarına ve vergi yasalarına uygun bir şekilde faaliyet göstermelerine yardımcı olan bir hukuk hizmetidir. Vergi incelemesi sırasında hukuki danışmanlık Vergi otoriteleri ile yapılacak müzakereleri yürütülmesi Vergi inceleme raporu veya vergi cezasıyla ilgili olası hukuki sorunları analiz etme ve çözüm yolları önerme. Vergi denetimi sürecinde uzlaşma görüşmelerine katılma. Usul ve yasaya aykırı vergi cezalarının iptali için dava sürecini başlatılması 4. Kurumsal Hukuk Danışmanlığı 4.1 Şirketlere Fikri Mülkiyet Hukuku Marka ve Patent Danışmanlığı Fikri mülkiyet hukuku marka ve patent danışmanlığı, işletmelerin fikri mülkiyet haklarına ilişkin konularda hukuki rehberlik sağlayan bir hukuk hizmetidir. Bu hizmet, işletmelerin marka, patent, telif hakkı ve diğer fikri mülkiyet haklarını korumalarına yardımcı olur. Fikri mülkiyet hukuku danışmanları, işletmelerin fikri mülkiyet haklarını kayıt altına alır, ihlal durumlarında haklarını savunur, lisans anlaşmaları hazırlar ve diğer fikri mülkiyet konularında danışmanlık sağlar. Bu hizmet, işletmelerin yaratıcı çalışmalarını ve yeniliklerini koruma altına alarak rekabet avantajını sürdürmelerine yardımcı olur. Marka, Patent ve Telif Hakları Koruması Fikri Mülkiyet İhlalleri ve Hukuki Mücadele Lisans Anlaşmaları ve İşbirlikleri 4.2 Şirketlere Rekabet Hukuku ve Regülasyonları Alanında Hukuk Danışmanlığı Rekabet hukuku ve regülasyonları alanında hukuk danışmanlığı, işletmelerin rekabet yasalarına uygun hareket etmelerine ve regülasyonlara uyum sağlamalarına yardımcı olan bir hukuk hizmetidir. Bu hizmet, işletmelerin rekabeti kısıtlayan anlaşmaları önlemelerine, tekelciliği engellemelerine ve pazar rekabetini korumalarına rehberlik eder. Rekabet hukuku danışmanları, işletmelerin işbirliği anlaşmalarını ve satın almalarını değerlendirir, regülasyonlara uygunluk sağlar ve gerekirse rekabet ihtilaflarında savunma sağlar. Bu hizmet, işletmelerin rekabet ortamında yasal olarak uygun ve etik bir şekilde hareket etmelerini ve hukuki sorunları minimize etmelerini sağlar. 4.3 Şirketlere Bilişim Hukuku Danışmanlığı Bilişim hukuku danışmanlığı, işletmelerin bilişim ve teknoloji alanındaki yasal konularda rehberlik sağlayan bir hukuk hizmetidir. İşletmelerin dijital varlıklarını korumak, veri gizliliği ve güvenliği sağlamak, elektronik ticaret ve çevrimiçi işlemler için uygun yasal çerçeveyi oluşturmak gibi konulara odaklanır. Bilişim hukuku danışmanları, işletmelerin bilişim projelerini yasalara uygun bir şekilde yürütmelerine yardımcı olur, veri ihlalleri ve siber saldırılara karşı önlemler alır ve teknoloji alanındaki hukuki riskleri minimize eder. Bu hizmet, işletmelerin bilişim dünyasında hukuki sorumluluklarına uygun şekilde hareket etmelerine ve dijital faaliyetlerini güvende tutmalarına yardımcı olur. 4.4 KVKK Uyum Danışmanlığı Şirketler için KVKK (Kişisel Verilerin Korunması Kanunu) uyum danışmanlığı, Kişisel Verilerin Korunması Kanunu'na uyum sürecini yöneten ve şirketleri bu konuda bilgilendiren bir danışmanlık hizmetidir. Bu hizmet, şirketlerin kişisel verilere uygun bir şekilde işlem yapmalarını sağlamak, gizliliği korumak ve kanuni yükümlülüklerini yerine getirmek amacıyla sunulur. KVKK, kişisel verilerin işlenmesi, saklanması, güvenliği ve kullanımıyla ilgili standartları belirler. Bu nedenle, şirketlerin KVKK'ya uyum sağlamaları önemlidir. KVKK uyum danışmanlığı, şirketlere bu kanuna uyum sağlama sürecinde rehberlik eder, gerekli düzenlemeleri yapmalarına yardımcı olur ve çalışanlarına eğitimler sağlar. Bu sayede şirketler, kişisel verilere uygun bir şekilde işlem yaparak yasal gereklilikleri karşılayabilirler. 4.5 Şirketlere Online Hukuk Danışmanlığı Online hukuk danışmanlığı, işletmelerin çevrimiçi platformlar aracılığıyla hukuki rehberlik ve destek almasını sağlayan bir hukuk hizmetidir. Bu hizmet, işletmelerin hukuki sorunlarını ve ihtiyaçlarını karşılamak için internet tabanlı iletişim araçları, video konferanslar, e-posta ve diğer dijital iletişim yöntemleri kullanılarak sunulur. İşletmeler, bu hizmet sayesinde uzman hukuk danışmanlarıyla hızlı ve etkili bir şekilde iletişim kurabilir ve hukuki sorunlarını çözmek için rehberlik alabilirler. Online hukuk danışmanlığı, özellikle uzaktan çalışma ve çevrimiçi iş süreçleri arttıkça daha da önemli hale gelmiştir. Bu hizmet, işletmelerin hukuki gereksinimlerini karşılamalarına ve hukuki sorunları çevrimiçi platformlar üzerinden çözmelerine yardımcı olur. 5. Şirketlerin Hukuki İhtilaflarının Çözümü 5.1 Arabuluculuk ve Dava Süreçlerinde Avukatlık Hizmeti Hukuki ihtilaflar ve çözüm kapsamında hukuki danışmanlık hizmeti, giderici hukuk danışmanlığı, mevcut hukuki sorunların çözümüne odaklanan bir hukuk hizmeti türünü ifade ederken, avukatlık daha genel bir kavramdır. Bu hizmet, işletmelerin hukuki sorunlarını tanımlamalarına, anlaşmazlıkları çözmelerine ve mahkeme süreçlerini yönetmelerine yardımcı olur. Hukuki danışmanlar, müvekkillerin haklarını savunur, dava açar veya savunma yapar, hukuki belgeleri hazırlar ve mahkemede müvekkilleri temsil eder. Ayrıca, alternatif çözüm yolları olan arabuluculuk ve uzlaşma süreçlerinde de rehberlik sağlayabilirler. Bu hizmet, işletmelerin hukuki ihtilafları etkili bir şekilde çözmelerine ve hukuki riskleri minimize etmelerine yardımcı olur. Hukuki İhtilafların Etkin ve Hızlı Çözümü Arabuluculuk ve Tahkim Hizmetleri Mahkeme Süreçleri ve Savunma Stratejileri 5.2 İcra ve Takip Süreçlerinde Avukatlık Hizmeti İcra hukuku danışmanlığı, işletmelerin icra ve takip süreçlerinde hukuki rehberlik sağlayan bir hukuk hizmetidir. Bu hizmet, işletmelerin alacak tahsilatı, borçların tahsili, icra ve takip süreçlerinde haklarını koruma ve yasal gereksinimlere uyum sağlama konularında yardımcı olur. İcra hukuku danışmanları, işletmelerin alacaklarını tahsil etmek için hukuki yolları kullanmalarına rehberlik eder, icra dosyalarını hazırlar ve takip süreçlerini yönetir. Ayrıca, işletmelerin icra ve takip süreçlerinde haklarını savunur ve yasal yollarla borçlarını tahsil etmelerine yardımcı olur. Bu hizmet, işletmelerin finansal istikrarlarını korumalarına ve alacaklarını tahsil etmelerine yardımcı olur. 6. Şirket Hukuk Danışmanlığı Ücreti Şirket Hukuk Danışmanlığı Ücreti, bir şirketin veya işletmenin hukuki danışmanlık hizmetlerini alması karşılığında ödediği ücreti ifade eder. Bu ücret, hukuk danışmanı veya hukuk firması tarafından sunulan hukuki rehberlik, danışmanlık, dava takibi, sözleşme hazırlama, hukuki belgelerin incelemesi ve benzeri hukuki hizmetlerin mali karşılığını temsil eder. Hukuk danışmanlığı ücreti, işletmelerin hukuki ihtiyaçlarına uygun olarak özelleştirilir ve her işletme için farklı olabilir. İşletmeler ve hukuk danışmanları arasında yapılan bir anlaşma ile belirlenir ve bu anlaşma genellikle yazılı olarak düzenlenir. Bu anlaşmanın bir parçası olarak, hukuk danışmanının hangi hizmetleri sunacağı, ne sıklıkla danışmanlık yapılacağı ve ücretlendirme politikası gibi detaylar belirtilir. İşletmeler, hukuki danışmanlık hizmetlerini almadan önce ücret konusunu netleştirmeli ve hizmetlerin kapsamını belirlemelidir. 6.1 Hukuk Danışmanlığı Ücreti Nasıl Belirlenir? Hukuki danışmanlık ücretleri, bir dizi faktöre bağlı olarak belirlenir ve hukuk bürosu veya avukat tarafından müvekkil ile anlaşmaya dayalı olarak şekillenir. Ancak, hukuki danışmanlık ücretleri, Türkiye Barolar Birliği tarafından hazırlanan ve Resmi Gazetede yayınlanan Avukatlık Asgari Ücret tarifesinde belirlenen ücretlerin altında olamaz. Hukuki danışmanlık ücretleri, işletmelerin ihtiyaçlarına ve tercihlerine göre farklı şekillerde belirlenebilir. Bu konuda sıkça kullanılan ücretlendirme yöntemleri aşağıda sıralanmıştır. Taraflar arasında yapılan sözleşmede, bu yöntemlerden birini seçmek veya kombine bir ücretlendirme modeli kullanmak mümkündür. 6.2 Hukuk Danışmanlığı Ücreti Ödeme Yöntemleri Aylık Sabit Ücret: Aylık Sabit Ücret kavramı hukuki danışmanlık alanında sıkça kullanılan bir ücretlendirme yöntemidir. Bu yöntemde, müvekkil ve avukatlar arasında anlaşılan bir sabit ücret ödenir. Müvekkil, belirli aralıklarla (genellikle aylık) bu sabit ücreti avukatlara öder ve bu ücret, belirli bir süre boyunca hukuki danışmanlık hizmetlerini kapsar. Bu yöntem, işletmelerin hukuki bütçelerini kontrol etmelerine ve önceden belirlenmiş maliyetlerle çalışmalarına olanak tanır. Aylık Sabit Ücret, uzun vadeli hukuki destek gerektiren durumlarda tercih edilen bir ücretlendirme yöntemidir. Saatlik Ücret: saatlik ücret kavramı hukuki danışmanlık hizmetlerinin ödeme şekillerinden biridir. Bu yöntemde, müvekkil avukatlara hukuki danışmanlık hizmetleri için çalışılan saat sayısına göre ücret öder. Yani avukatlar, ne kadar saat çalıştılarsa, müvekkilden o kadar ücret alırlar. Saatlik ücret, hukuki işlerin karmaşıklığına ve süresine bağlı olarak değişebilir. Müvekkil, genellikle belirli bir süre zarfında çalışılan saatleri takip eder ve bu saatlere dayalı olarak ödeme yapar. Bu ücretlendirme yöntemi, daha kısa süreli veya spesifik hukuki işler için tercih edilebilir ve maliyetlerin işin karmaşıklığına göre değişmesini sağlar. Proje Bazlı Ödeme: Bu yöntemde, taraflar arasında belirli bir hukuki proje veya dava için önceden anlaşılan bir sabit ücret bulunur. Yani belirli bir iş veya proje için, başlangıçta belli bir maliyet üzerinden anlaşma yapılır. Bu yöntem, belirli bir projenin maliyetinin önceden tahmin edilmesine ve bütçenin kontrol edilmesine yardımcı olur. Proje bazlı ücretlendirme, hukuki işlerin spesifik ve belirgin olduğu durumlar için sıkça kullanılır. Başarı Ücreti: Bu yöntemde, avukatlar hukuki işlem veya davanın başarıyla sonuçlanması durumunda belirli bir yüzdelik ücret alırlar. Yani avukatlar, müvekkilin lehine sonuç alındığında bu başarıya bağlı olarak ödeme alırlar. Başarı ücreti, özellikle davaların kazanılması veya anlaşmaların müvekkilin çıkarına sonuçlanması durumlarında kullanılır. Bu ücretlendirme yöntemi, müvekkilin avukatın performansına ve işin sonucuna bağlı olarak ödeme yapmasını sağlar. 7. Kulaçoğlu Hukuk Bürosu Hukuk Danışmanlığı Hizmeti Kulaçoğlu Hukuk Bürosu, hukuk danışmanlığı hizmetlerini deneyimli ve farklı hukuk alanlarında uzmanlaşmış avukatlardan oluşan bir hukuk ekibi ile sunmaktadır. Şirketlere sağlanan hukuk danışmanlığı hizmetinde önceliğimiz, müvekkillerimizin iş modeli, stratejisi ve sektörel gereksinimlerini anlamaktır. Bu yaklaşımımız ile müvekkillerimize kişiye özel ve etkili hukuki çözümler sunulması amaçlanmaktadır. Hukuk danışmanlığı süreci hakkında daha fazla bilgi edinmek için İletişim sayfamızda bulunan telefon, WhatsApp ve e-posta bilgileri ile bizimler iletişime geçebilirsiniz. Excerpt: Şirket hukuk danışmanlığı, işletmelerin hukuki ihtiyaçlarını karşılamak ve hukuki riskleri minimize etmek amacıyla profesyonel hukuk danışmanlarının veya hukuk firmalarının sunduğu bir hizmettir. Bu hizmet, şirketlerin iş süreçlerini hukuki çerçevede düzenlemeyi, yasal belgeleri hazırlamayı, hukuki süreçleri yönetmeyi, anlaşmaları müzakere etmeyi ve hukuki ihtilafları çözmeyi içerir. ### Ceza Davalarında Temyiz Kanun Yolu Ceza davalarında temyiz, istinaf mahkemeleri ve istisnai durumlarda hâkim tarafından verilen kararların, usul yönünden Yargıtay tarafından yeniden incelenmesine imkân sağlayan kanun yoludur. Temyiz incelemesi sürecinde, ilk derece ve istinaf mahkemeleri tarafından yürütülen yargılamanın hukuka uygunluğu incelenir. Bu inceleme, duruşmaların ve verilen hükümlerin hukuksal açıdan doğru bir şekilde yapıldığını ve uygulandığını tespit etmeyi amaçlar. Ayrıca, mahkemeler tarafından kovuşturma aşamasında yapılan hataların veya hukuka aykırı uygulamaların neden olduğu hususlar da temyiz incelemesi sürecinde denetlenir. Ceza davalarında verilen kararlar, her zaman taraflar veya adalet arayışındaki bireyler için tatmin edici olmayabilir. İşte burada "temyiz" kavramı devreye girer. Temyiz, yargılama sürecinin önemli bir parçasıdır ve ceza davalarının sonuçlarına Yargıtay nezdinde itiraz etme hakkını sunar. Bu süreç, hukuk dünyasında adaletin sağlanmasına önemli bir katkı sağlar. 1. Temyiz Nedir? Temyiz, istinaf mahkemeleri ve kanunda sayılan istisnai durumlarda hâkim tarafından verilen kararların Yargıtay tarafından usul yönünden yeniden incelenmesini sağlayan kanun yoludur. Temyiz kanun yolunda çoğunlukla hukuksal hata denetimi yapılarak ilk derece ve istinaf yargılamalarında hukukî bir hata bulunup bulunmadığı incelenir. Temyiz kanun yolu Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 286. maddesi ve devamında düzenlenmektedir. Kural olarak Bölge Adliye Mahkemesi’nin, kararın kaldırılması dışında kalan hükümlerinin denetlendiği kanun yoludur. Temyiz mahkemesi ise adli yargıda en üst yargı mercii olan Yargıtay’dır. Temyiz kanun yolu, hükmün kesinleşmesinden önceki son aşamayı temsil eder. Temyiz başvuruları, en üst yargı mercii olan Yargıtay’da incelenir. Dolayısıyla temyiz incelemesinde, istinaf mahkemesi tarafından verilmiş karar yalnızca hukuki yönden denetlenir ve kanunun doğru uygulanıp uygulanmadığı incelenir. Bir başka deyişle temyiz kanun yolu incelemesinde istinafta olduğu gibi bir tahkikat aşaması gerçekleşmez, delil toplanamaz, tanık dinlenemez. Dolayısıyla temyiz incelemesinin hukukta içtihat birliğini ve yargı yeknesaklığını sağlama amacı güttüğü söylenebilir. Zira temyiz incelemesi, hukukun doğru uygulanıp uygulanmadığı denetlemekten ibarettir. Ceza yargılamasının önemli aşamalarından olan istinaf süreci ile ilgili detaylı bilgi almak için Ceza Davalarında İstinaf Kanun Yolu başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Temyiz Kanun Yoluna Başvurabilecek Kişiler Kimlerdir? İstinaf kanun yolundan farklı olarak Temyiz kanun yolunda re’sen yani kendiliğinden temyiz kanunumuzda düzenlenmemiştir. Bunun bir sonucu olarak da temyiz kanun yoluna başvuru hakkı olanların en az birisinin hükmü veren mahkemeye temyiz kanun yoluna başvurma isteminde bulunması gerekir. Temyiz kanun yoluna başvurmak için aranan şartlardan birisi olan, temyiz kanun yoluna başvuru konusunda hak sahibi olma şartını taşıyan her süjenin temyiz kanun yoluna konu edilecek hükmü tefhim ya da tebliğ yoluyla öğrenmesi gerekmektedir. Temyiz kanun yoluna başvuru hakkı olan süjeler, Sanık Müdafi Katılan Cumhuriyet savcısı Yasal Temsilci ve eş şeklinde sınırlandırılmış olup kararı veren mahkemeye bir dilekçe verilmesi veyahut mahkeme kâtibine bir beyanda bulunulması suretiyle temyiz kanun yoluna başvuru yapılabilir. Zabıt katibine beyanda bulunulması suretiyle temyiz kanun yoluna başvuru yapılırken beyanın tutanağa geçirilmesi ve tutanağın hâkime onaylatılması gerekmektedir. 2.1 Sanık Tarafından Kararın Temyizi Sanık, temyiz başvurusunda bulunmak için yazılı başvuru veya zabıt kâtibine beyanda bulunma yöntemlerini kullanabilir. Ancak, tutuklu sanıklar temyiz başvurusunu bizzat kendileri yapmak istiyorlarsa, bu başvuruyu ya zabıt kâtibine veya tutuklu oldukları ceza infaz kurumu ve tutukevi müdürüne temyiz talebi ile ilgili beyanda bulunarak veya bir dilekçe sunarak gerçekleştirebilirler. 2.2 Sanık Müdafi Tarafından Kararın Temyizi Avukat, müdafiliğini veya vekilliğini üstlendiği kişilerin açık arzusuna aykırı olmamak koşulu ile kanun yollarına başvuru yapabilir. Ancak müdafiin kanun yollarına başvurması açısından birkaç hususa dikkat etmek gerekmektedir. Müdafi savunuculuğunu yaptığı kimsenin haklarını korumak için özel bir yetkilendirmeye gerek olmaksızın kanun yollarına başvurabilir. Ancak sanık, vereceği bir dilekçe ile temyiz hakkından feragat ederse, bu takdirde eğer sanık ve müdafinin temyize başvuru iradesinin çatışması halinde sanığın iradesine üstünlük tanınır. Bu kuralın istisnası bulunmaktadır. Eğer sanığın on sekiz yaşını doldurmamış bir çocuk ya da sağır veya dilsiz veya kendisini savunamayacak derecede malûl olup ve bir müdafisi de bulunmadığı için kendi istemi aranmaksızın zorunlu olarak müdafi görevlendirilmesi durumunda, bu müdafinin sanık yararına kanun yoluna başvurma iradesi ile sanığın iradesi çatışırsa müdafin iradesine üstünlük tanınır. 2.3 Katılan Tarafından Kararın Temyizi Katılan sıfatını almış olanlar ile katılma isteği karara bağlanmamış, reddedilmiş veya katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar görmüş olanlar temyiz kanun yollarına başvuruda bulunabilir. 2.4 Cumhuriyet Savcısı Tarafından Kararın Temyizi Temyiz kanun yolluna Cumhuriyet Savcısı da başvuruda bulunabilir. Cumhuriyet Savcısı, sanık lehine ya da aleyhine olacak şekilde kanun yoluna başvurabilir. Zira Cumhuriyet Savcısının amacı maddi gerçeğin bulunması olduğu gibi sanığın haklarının korunması da Cumhuriyet Savcısının görevlerindendir. Cumhuriyet Savcısı tarafından kanun yoluna sanık aleyhine başvuru yapılmışsa temyiz kanun yoluna giden karar hakkında cumhuriyet savcısının talebi ile bağlı olunmaksızın sanık lehine karar bozulabilir. Ancak, Cumhuriyet Savcısının kanun yoluna başvurusu sanığın lehine olacak şekilde ise kanun yoluna gidilen karar sanığın aleyhine bozulamaz. 2.5 Yasal Temsilci ve Eş Tarafından Kararın Temyizi Sanığın yasal temsilcisi ve eşi, sanık hakkında verilmiş olan kanun yolu açık kararlara süresi içinde kendiliğinden başvurabilirler. Yasal temsilci ve eşin konun yollarına başvurusuna sanığın başvurusuna uygulanan hükümler uygulanır. 3. Temyiz Kanun Yoluna Başvurulabilecek Kararlar Nelerdir? Kural olarak, ceza mahkemelerinde verilen hükümlere karşı temyiz yoluna başvurulabilir ancak mahkeme kararlarına karşı temyiz kanun yoluna başvurulabilmesi için yasanın bunu açıkça belirtmesi gerekmektedir. Bu bakımdan kanunlarda açıkça belirtilen mahkeme kararlarının hukuki denetiminin yapılabilmesi için temyiz kanun yoluna başvurulabilir. Bu koşulun yanında Yargıtay kararları ışığında aranan bir diğer ek koşul özel hukuk davalarında olduğu gibi ceza davalarında da hukuksal yararın bulunması koşuludur. Bu açıklamalarla birlikte yazımızın devamında temyiz edilebilen ve edilemeyen mahkeme kararları detaylıca listelenecektir. 3.1 Hangi Kararlar Temyiz Edilemez? Temyize başvurulamayacak kararlar şunlardır: İlk derece mahkemelerinden verilen beş yıl veya daha az hapis cezaları ile miktarı ne olursa olsun adlî para cezalarına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine dair Bölge Adliye Mahkemesi kararları, İlk derece mahkemelerinden verilen beş yıl veya daha az hapis cezalarını artırmayan Bölge Adliye Mahkemesi kararları, Hapis cezasından çevrilen seçenek yaptırımlara ilişkin ilk derece mahkemesi kararları ile ilgili olarak Bölge Adliye Mahkemesince verilen; seçenek yaptırımlara ilişkin her türlü kararlar ve istinaf başvurusunun esastan reddine dair kararlar, İlk defa Bölge Adliye Mahkemesince verilen ve 272 nci maddenin üçüncü fıkrası kapsamı dışında kalan mahkûmiyet kararları hariç olmak üzere, ilk derece mahkemelerinin görevine giren ve kanunda üst sınırı iki yıla kadar (iki yıl dâhil) hapis cezasını gerektiren suçlar ve bunlara bağlı adlî para cezalarına ilişkin her türlü Bölge Adliye Mahkemesi kararları, Adlî para cezasını gerektiren suçlarda ilk derece mahkemelerinden verilen hükümlere ilişkin her türlü Bölge Adliye Mahkemesi kararları, Sadece eşya veya kazanç müsaderesine veya bunlara yer olmadığına ilişkin ilk derece mahkemesi kararları ile ilgili olarak istinaf başvurusunun esastan reddine dair kararları, On yıl veya daha az hapis cezasını veya adlî para cezasını gerektiren suçlardan, ilk derece mahkemesince verilen beraat kararları ile ilgili olarak istinaf başvurusunun esastan reddine dair kararları, Davanın düşmesine, ceza verilmesine yer olmadığına, güvenlik tedbirine ilişkin ilk derece mahkemesi kararları ile ilgili olarak Bölge Adliye Mahkemesince verilen bu tür kararlar veya istinaf başvurusunun esastan reddine dair kararlar, Yukarıdaki bentlerde yer alan sınırlar içinde kalmak koşuluyla aynı hükümde, cezalardan ve kararlardan birden fazlasını içeren Bölge Adliye Mahkemesi kararları, Ayırma kararı, İdari yaptırım kararlarına karşı başvuru üzerine Sulh Ceza Hâkimliklerince verilen görevsizlik kararları, Muhakemenin durmasına dair kararlar, temyiz edilemez. 3.2 Hangi Kararlar Temyiz Edilebilir? Temyize başvurulabilecek kararlar ise şunlardır: İstinafta verilen ret (onama) kararları, İstinafta yapılan yargılama sonucu verilen kararlar, 6706 sayılı Cezai Konularda Uluslararası Adli İş Birliği Kanunu’nun 18. maddesinin 4. Fıkrası hükmü gereğince verilen kararlar, Hükümden önce verilip hükme esas teşkil eden veya başkaca kanun yolu öngörülmemiş olan mahkeme kararları, Davanın esasın çözen veya değişiklik yapan sonuç kararlar, duruşma dışında verilmiş olsa bile, temyize tabidir. Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer husus ise yukarıda sayılan temyiz edilemeyecek kararlar kapsamında olsa bile aşağıda sayılan suçlar nedeniyle verilen Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairelerinin kararları temyiz edilebilir. Türk Ceza Kanununda yer alan; Hakaret (madde 125, üçüncü fıkra), Halk arasında korku ve panik yaratmak amacıyla tehdit (madde 213), Suç işlemeye tahrik (madde 214), Suçu ve suçluyu övme (madde 215), Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama (madde 216), Kanunlara uymamaya tahrik (madde 217), Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma (madde 217/A), Cumhurbaşkanına hakaret (madde 299), Devletin egemenlik alametlerini aşağılama (madde 300), Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin kurum ve organlarını aşağılama (madde 301), Silâhlı örgüt (madde 314), Halkı askerlikten soğutma (madde 318), suçları. Terörle Mücadele Kanununun 6 ncı maddesinin ikinci ve dördüncü fıkrası ile 7 nci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan suçlar. Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununun 28 inci maddesinin birinci fıkrası, 31 inci maddesi ve 32 nci maddesinde yer alan suçlar bakımından temyiz kanun yoluna başvurulabilir. 4. Temyiz Sebepleri Nelerdir? Temyizde kararın hukuka uygunluğu ile sınırlı bir inceleme yapılmaktadır. Bir hukuk kuralının uygulanmaması veya yanlış uygulanması hukuka aykırılık teşkil edeceği tartışmasızdır. Ancak bir hukuk kuralının uygulanmaması veya yanlış uygulanması ceza muhakemesi hukukuna göre mutlak olmayan temyiz nedeni olarak kabul edilmekte olup, temyiz yargılamasında hükmün bozulabilmesi için, bu hukuka aykırılığın hükmü etkilemiş olması aranır. Yani hükme etki etmeyen hukuka aykırılıklar nedeniyle temyiz yargılamasında hüküm bozulmaz. Bunun yanında CMK’nın 289. Maddesinde mutlak temyiz nedenleri sayılmış olup bu hukuka kesin aykırılık hallerinin mevcudiyetinde temyiz dilekçesinde veya beyanında temyiz kanun yoluna başvuran kişi tarafından ileri sürülmemişse bile hukuka kesin aykırılığın olduğu var sayılır. Mahkemenin kanuna uygun olarak teşekkül etmemiş olması. Hâkimlik görevini yapmaktan kanun gereğince yasaklanmış hâkimin hükme katılması. Geçerli şüphe nedeniyle hakkında ret istemi öne sürülmüş olup da bu istem kabul olunduğu hâlde hâkimin hükme katılması veya bu istemin kanuna aykırı olarak reddedilip hâkimin hükme katılması. Mahkemenin kanuna aykırı olarak davaya bakmaya kendini görevli veya yetkili görmesi. Cumhuriyet savcısı veya duruşmada kanunen mutlaka hazır bulunması gereken diğer kişilerin yokluğunda duruşma yapılması. Duruşmalı olarak verilen hükümde açıklık kuralının ihlâl edilmesi. Hükmün 230 uncu madde gereğince gerekçeyi içermemesi. Hüküm için önemli olan hususlarda mahkeme kararı ile savunma hakkının sınırlandırılmış olması. Hükmün hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delile dayanması. 5. Temyiz Başvuru Süresi Ne Kadardır? Temyiz talebi, hükmün açıklanmasından itibaren on beş (15) gün içinde hükmü veren mahkemeye bir dilekçe verilmesi veya zabıt kâtibine bir beyanda bulunulması suretiyle yapılır; beyan tutanağa geçirilir ve tutanak hâkime onaylattırılır. Karar, duruşmada hazır bulunan tarafların yüzüne karşı okunup açıklandıysa, hukuki tabiyle tefhim edildiyse, on beş günlük temyiz süresi tefhim ile başlar. Karar, tarafların yokluğunda açıklandıysa, on beş günlük temyiz süresi kararın tebliğ tarihinden itibaren başlar. 6. Temyiz İncelemesinin Aşamaları 6.1 Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Tebliğnamesi Hükmü veren Bölge Adliye Mahkemesi kararının temyizi üzerine dosya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, temyiz edilen kararı ve dosyayı bir arada inceleyerek ilgili ceza dairesine sunulmak üzere bir tebliğname hazırlar. Temyiz incelemesini yapacak olan ilgili Yargıtay Ceza Dairesi, bu tebliğnameyi ilgili taraflara ve müdafilerine tebliğ eder. İlgili taraf, tebliğ tarihinden itibaren bir hafta içinde yazılı olarak cevap verme hakkına sahiptir. 6.2 Ön İnceleme Aşaması Ön inceleme aşamasında, temyiz isteminin kabul edilip edilmeyeceğine karar verilir. Eğer, süresi içinde temyiz başvurusunda bulunulmadığını, temyiz isteminde bulunulan hükmün temyiz edilemez bir hüküm olduğunu, temyiz isteminde bulunanın buna hakkı olmadığını veya temyiz dilekçesinin temyiz sebeplerini içermediğini tespit edilirse, Yargıtay tarafından temyiz istemi reddedilir. 6.3 Esastan Temyiz İncelemesi Aşaması Ön inceleme aşamasında herhangi bir temyiz isteminin reddi nedeni tespit edilmezse, Yargıtay temyiz başvurusunu esastan incelemeye geçer. Bu aşamada, Yargıtay yalnız temyiz başvurusunda belirtilen hususları ve usule ilişkin eksiklikleri incelemekle yükümlüdür. 6.4 Temyiz İncelemesinde Duruşma Genel kural olarak Yargıtay temyiz incelemesini dosya üzerinde gerçekleştirir. Ancak, on yıl veya daha uzun hapis cezasını içeren hükümlerde, temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması talep edilebilir. Yargıtay uygun gördüğü takdirde duruşma yoluna başvurabilir. Sanık, tutuklu değilse duruşmada bizzat hazır bulunabilir veya bir avukat aracılığıyla temsil edilebilir. Ancak, tutuklu sanık, duruşmaya bizzat katılmaz. 7. Temyiz İncelemesi Neticesinde Verilebilecek Kararlar Nelerdir? 7.1 Yargıtay Onama Kararı Temyiz incelemesi sonucunda kararın hukuka uygun bulunması durumunda, temyiz başvurusunun reddine karar verilir. Uygulamada temyiz başvurusunun ret kararına “Onama Kararı” adı verilmektedir. 7.2 Yargıtay Düzelterek Onama Kararı Yargıtay temyiz incelemesi yaparken esas itibariyle yeni bir karar vermek durumunda olmayıp Bölge Adliye Mahkemesi’nin kararını ya onaylayacak ya da bozacaktır. Ancak, kanunda öngörülen bazı hallerde Yargıtay temyiz istemini reddederken yeniden muhakeme yapılmasına gerek olmaksızın, Yargıtay tarafından görülen eksikliklerin düzeltilmesi söz konusu olabilir. Hükme esas olarak saptanan olaylara uygulanmasında hukuka aykırılıktan dolayı hüküm bozulmuş ise, aşağıdaki hâllerde Yargıtay davanın esasına hükmedebileceği gibi hükümdeki hukuka aykırılığı da düzeltebilir: Olayın daha fazla aydınlanmasına gerek duyulmadan beraate veya davanın düşmesine ya da alt ve üst sınırı olmayan sabit bir cezaya hükmolunması gerekirse. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının iddiasına uygun olarak sanığa kanunda yazılı cezanın en alt derecesini uygulamayı uygun görürse. Mahkemece sabit görülen suçun unsurları, niteliği ve cezası hükümde doğru gösterilmiş olduğu hâlde sadece kanunun madde numarası yanlış yazılmış ise. Hükümden sonra yürürlüğe giren kanun, suçun cezasını azaltmış ve mahkemece sanığa verilecek cezanın belirlenmesinde artırma sebebi kabul edilmemiş veya yeni bir kanun ile fiil suç olmaktan çıkarılmış ise birinci hâlde daha az bir cezanın hükmolunması ve ikinci hâlde hiç ceza hükmolunmaması gerekirse. Sanığın açıkça saptanmış olan doğum ve suç tarihlerine göre verilecek cezanın belirlenmesinde gerekli indirim yapılmamış veya yanlış indirim yapılmış ise. Artırma veya indirim sonucunda verilecek ceza süresi veya miktarının belirlenmesinde maddî hata yapılmış ise. Türk Ceza Kanununun 61 inci maddesindeki sıralamanın gözetilmemesi yüzünden eksik veya fazla ceza verilmiş ise. Harçlar Kanunu ile yargılama giderlerine ilişkin hükümlere ve Avukatlık Kanununa göre düzenlenen ücret tarifesine aykırılık mevcutsa. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 27.12.2011 tarih ve 267-297, 20.12.2011 tarih ve 363-286 sayılı kararlarında da belirtildiği üzere yeni bir muhakeme yapılmasına ihtiyaç duyulmadığı durumlarda, yargılamanın gereksiz yere uzamasının önüne geçebilmek için temyiz incelemesinde saptanan hukuka aykırılıkların doğrudan Yargıtay tarafından düzeltilmesi olanağı bulunmaktadır. 7.3 Yargıtay Bozma Kararı Yargıtay temyiz incelemesi sürecinde, temyiz nedeni olarak gösterilen hukuka aykırılıkları tespit ederse hükmün bozulmasına karar verir. CMK madde 289’da sayılan kesin hukuka aykırılık hallerinin bulunması durumunda da Yargıtay tarafından hüküm bozulur. Uygulamada temyiz başvurusunun kabulü kararına “Bozma Kararı” adı verilmektedir. 7.4 Yargıtay Düşme Kararı Yargıtay temyiz incelemesi sırasında düşme nedeninin varlığını tespit ederse düşme kararı verir. Örneğin; Sanığın ölümü, suçun affa uğraması, dava zamanaşımı bulunması, şikâyetten vazgeçme durumunun varlığı gibi hallerde Yargıtay düşme kararı verir. 8. Temyiz İncelemesinde Tahliye Kararı Verilebilir Mi? Kanun yolları aşamalarında da tahliye talebinde bulunulabilir ve tahliye kararı Yargıtay ilgili dairesi veya Yargıtay Ceza Genel Kurulunca dosya üzerinde yapılacak incelemeden sonra verilir. Tahliye kararını Yargıtay ilgili dairesi veya Yargıtay Ceza Genel Kurulu kendiliğinden talep olmaksızın da verebilir. 9. Aleyhe Bozma Yasağı Nedir? Hüküm yalnız sanık tarafından veya onun lehine Cumhuriyet savcısı veya sanığın yasal temsilcisi ya da eşi tarafında temyiz edilmişse, yeniden verilen hüküm, önceki hükümle belirlenmiş olan cezadan daha ağır olamaz. Sanık hakkında aleyhe temyiz istemi bulunmuyorsa gerek temyiz yargılaması, gerekse yerel mahkeme yargılamasında sanığın cezası aleyhine olacak şekilde ağırlaştırılamaz. 10. Hükmün Bozulmasının Diğer Sanıklara Etkisi Nedir? Eğer hüküm sanık lehine bozulmuşsa ve bu bozma gerekçesi temyiz isteminde bulunmamış olan diğer sanıklar için de geçerliyse, bu diğer sanıklar da sanki temyiz istemiş gibi hükmün bozulmasından yararlanabilirler. 11. Temyiz Başvurusundan Vazgeçme ve Feragat Diğer kanun yollarında olduğu gibi temyiz kanun yolundan da feragat ve vazgeçme mümkündür. Ancak temyizden feragat için kanunda bir süre sınırlaması söz konusudur. Karar verilinceye kadar temyizden feragat edilmesi mümkündür. Sanık müdafinin veya katılanın vekilinin temyizden feragat edebilmesi için, bu konuda özel olarak yetkilendirildiği bir vekâletnameye sahip olması gerekmektedir. ### Ceza Davalarında İstinaf Kanun Yolu İstinaf, yerel mahkeme tarafından verilen kararların hem hukuksal hem de maddi denetimi amacıyla başvurulan bir kanun yoludur. Ceza yargılamasının hedefi, maddi gerçeği ortaya çıkarmaktır. Ancak yargılama sürecinde hukuk kurallarının uygulanmasında ve hâkimin takdir yetkisinin kullanılmasında hata ve yanılgılar meydana gelebilir. Bu tür hataların düzeltilmesi ve maddi gerçeğin bulunabilmesi için, ilk derece mahkemelerinin kararları, kararı veren merci veya daha üst bir mahkeme tarafından denetlenmelidir. Verilen yargı kararlarının, daha yüksek bir yargı yeri veya mahkeme tarafından denetlenmesi, adil yargılama kapsamına dâhildir. Ülkemizde, adli yargı davalarının aşırı uzun süreçlere yayılması, Yargıtay'ın artan iş yükü nedeniyle etkisiz hale gelmesi ve makul sürede yargılanma hakkının ihlal edilmesi gibi sorunlar nedeniyle, toplumda adalet duygusunun zedelenmesiyle başa çıkmak amacıyla 2005 yılında 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile istinaf kanun yolu düzenlenmiştir. 1. İstinaf Nedir? İstinaf, yerel mahkeme tarafından verilen hükümlerin hem hukuksal denetiminin hem de maddi denetiminin yapılması amacıyla başvurulan kanun yoludur. İstinaf, olağan kanun yollarından birisi olup yerel mahkeme kararlarının hem maddi hem hukuksal açıdan yeniden değerlendirildiği özellikle de elde edilebilecek yeni delil ve ispat araçları ile neredeyse yerel mahkemede gerçekleşen yargılamanın tümüyle tekrarı ile maddi gerçekliğe ulaşılmanın amaçlandığı kanun yoludur. 2. İstinaf Kanun Yoluna Başvurabilecek Kişiler Kimlerdir? 2.1 Sanık Tarafından İstinafa Başvuru Sanık kanun yollarına bizzat kendisi başvurabileceği gibi müdafii (avukatı) aracılığıyla da başvurabilir. Kanun yollarına kural olarak yazılı başvuru ya da zabıt kâtibine beyanda bulunmak suretiyle başvurulabilir. Ancak sanık tutuklu ise ve istinaf başvurusunu davaya bakan mahkemeye iletilmek üzere tutuklu bulunduğu ceza infaz kurumu ve tutukevi müdürüne beyanda bulunmak suretiyle ya da istinaf talebini içeren bir dilekçe vermek suretiyle yapabilir. Ceza hukukunda kullanılan sanık kavramı ile ilgili detaylı bilgi almak için Şüpheli ve Sanık Ne Demektir? Başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2.2 Müdafi (Avukat) Tarafından İstinafa Başvuru Avukat, müdafiliğini veya vekilliğini üstlendiği kişilerin adına kanun yollarına başvuru yapabilir. Avukat, müdafiliğini veya vekilliğini üstlendiği kişilerin haklarını koruma amacıyla özel bir yetkilendirmeye gerek olmadan kanun yollarına başvurabilir. İstinafa başvuru konusunda avukat ve sanığın farklı düşüncelere sahip olmaları durumunda, sanığın iradesine üstünlük tanınır. 2.3 Katılan Tarafından İstinafa Başvuru Suçun mağduru olması veya suçtan zarar görmesi nedeniyle “katılan” (müdahil) sıfatını almış olanlar ve katılma isteği henüz karara bağlanmamış, reddedilmiş veya katılma sıfatını alabilecek durumda olanlar, istinaf kanun yolluna başvurabilirler. 2.4 Cumhuriyet Savcısı Tarafından İstinafa Başvuru Cumhuriyet Savcıları, mahkemelerce verilen kararlara karşı kanun yollarına başvuruda bulunabilir. Cumhuriyet savcısının öncelikli amacı maddi gerçeği ortaya çıkarmak olup, bu doğrultuda sanık lehine ya da aleyhine olacak şekilde kanun yoluna başvurabilir. Cumhuriyet savcısı tarafından sanık aleyhine istinaf başvurusunda bulunulmuşsa, istinaf mahkemesi kararı Cumhuriyet Savcısının talebinin aksine olacak şekilde sanık lehine kaldırabilir ya da sanık lehine yeni bir karar verebilir. Ancak, Cumhuriyet Savcısının kanun yoluna başvurusu sanık lehine ise, karar sanığın aleyhine değiştirilemez veya bozulamaz. 2.5 Yasal Temsilci ve Eş Tarafından İstinafa Başvuru Sanığın yasal temsilcisi ve eşi, sanık hakkında verilmiş olan kanun yolu açık kararlara süresi içinde kendi başlarına başvurabilirler. Yasal temsilci ve eşin kanun yollarına başvurusuna sanığın başvurusuna uygulanan hükümler uygulanır. 3. İstinaf Kanun Yoluna Başvurulabilecek Kararlar Nelerdir? 3.1 Hangi Kararlar İstinaf Edilemez? Hapis cezasından çevrilen adlî para cezaları hariç olmak üzere, sonuç olarak belirlenen üç bin Türk Lirasına kadar (dâhil) adlî para cezasına mahkûmiyet hükümlerine, Üst sınırı beş yüz günü geçmeyen adlî para cezasını gerektiren suçlardan beraat hükümlerine, Kanunlarda kesin olduğu yazılı bulunan hükümlere, karşı istinaf yoluna başvurulamaz. 3.2 Hangi Kararlar İstinaf Edilebilir? Yukarıda sayılan haller dışında kalmak kaydıyla, genel kural olarak ilk derece mahkemelerinden verilen hükümlere karşı istinaf yoluna başvurulabilir. Bir mahkeme kararı yukarıda sayılan istinaf edilemez kararlardan bile olsa, aynı hükümdeki güvenlik tedbirlerine ilişkin hükme karşı istinaf kanun yoluna başvurulabilir. 3.3 Resen İstinaf Kural olarak kanun yollarında daha önce verilen kararların denetiminin sağlanması için başvuru gerekmekteyse de, Ceza Muhakemesi Kanunu uyarınca on beş yıl ve daha fazla hapis cezasına ilişkin hükümler bakımından re’sen istinaf öngörülmüş olup bu kararlar herhangi bir başvuru olmasa dahi Bölge Adliye Mahkemesi’nce kendiliğinden incelenir. 4. İstinaf Sebepleri Nelerdir? Yerel mahkemeler tarafından verilen kararlardaki tüm maddi ve hukuki hatalar için istinaf kanun yoluna başvurulabilir. Ek olarak, Bölge Adliye Mahkemesi, tarafların istinaf taleplerinde belirtilmese bile, hükümde tespit ettiği tüm maddi ve hukuki hataları istinaf incelemesi sürecinde dikkate alır. 5. İstinaf Başvuru Süresi Ne Kadardır? Kararın duruşmada yüze karşı açıklanmasından, yani tefhiminden itibaren yedi ( 7 ) gün içerisinde istinaf başvurusunda bulunulmalıdır. Karar tarafların yokluğunda açıklanmışsa, yedi ( 7 ) günlük istinaf başvuru süresi, kararın tebliğ tarihinde başlar. İstinaf talebi hükmü veren mahkemeye dilekçe verilmesi veya zabıt kâtibine bir beyanda bulunulması suretiyle yapılır. Sözlü beyan ile yapılması durumunda, istinaf beyanı tutanağa geçirilir ve tutanak hâkime onaylattırılır. Tutuklu sanıklar ise istinaf başvurusunu zabıt kâtibine veya tutuklu oldukları ceza infaz kurumu ve tutukevi müdürüne beyanda bulunarak veya bir dilekçe sunarak gerçekleştirebilirler. 6. İstinaf İncelemesinin Aşamaları 6.1 Ön İnceleme Aşaması Bu aşamada, Bölge Adliye Mahkemesi'nin ilgili ceza dairesi, istinaf başvurusu yapılan kararı ve dava dosyasını inceleyerek, istinaf başvurusunun kabul edilip edilmeyeceği konusunda karar verir. Ön inceleme sonucunda, istinaf başvurusunun süresi içinde yapılmadığı, incelenmesi talep edilen kararın istinaf için uygun bir karar olmadığı veya istinaf başvurusunda bulunan tarafın istinaf hakkının bulunmadığı belirlendiğinde, istinaf başvurusunun reddedilmesine karar verilir. Ön inceleme aşamasında verilen istinaf başvurusunun reddine dair kararlar itiraza tabidir. 6.2 Esastan İstinaf İncelemesi Aşaması Ön inceleme aşamasında istinaf başvurusunun reddini gerektirecek herhangi bir neden tespit edilmezse, Bölge Adliye Mahkemesi’nin ilgili ceza dairesi istinaf başvurusunu esastan incelemeye geçer. Bu aşamada Bölge Adliye Mahkemesi, Dosyayı ve sunulan delilleri inceledikten sonra istinaf talebinin esastan reddine karar verebilir. Kararı kaldırarak davanın ilk derece mahkemesine iadesi ve yeni bir karar verebilir. Dava dosyasını bizzat değerlendirmek suretiyle yeni bir karar da verebilir. 6.3 İstinaf İncelemesinde Duruşma Ceza Muhakemeleri Kanunu hangi durumlarda istinaf incelmesinin duruşmalı olarak yapılacağını belirlemiştir. Bu kapsamda yer alan istinaf başvuruları için Bölge Adliye Mahkemesi'nin istinaf incelemesine bakan ceza dairesi, Ceza Muhakemeleri Kanunu'nun 175. maddesine uygun olarak bir duruşma tarihi belirler ve gerekli tebligatları gerçekleştirir. Duruşma açıldığında, aşağıda belirtilen istisnalar dışında Ceza Muhakemeleri Kanunu'nun duruşma hazırlığı, duruşma ve karara ilişkin hükümleri uygulanır: Duruşma, bu Kanunun öngördüğü genel hükümlere göre başladıktan sonra görevlendirilen üyenin inceleme raporu anlatılır. İlk derece mahkemesinin gerekçeli hükmü anlatılır. İlk derece mahkemesinde dinlenilen tanıkların ifadelerini içeren tutanaklar ile keşif tutanakları ve bilirkişi raporu anlatılır Bölge Adliye Mahkemesi duruşma hazırlığı aşamasında toplanan delil ve belgeler, yapılmışsa keşif ve bilirkişi açıklamalarına ilişkin tutanak ve raporlar anlatılır. Bölge Adliye Mahkemesi duruşmasında dinlenilmeleri gerekli görülen tanık ve bilirkişiler çağrılır. Sanık, müdafii, katılan ve vekilinin davetiye tebliğ edilmesine rağmen duruşmaya gelmemesi hâlinde duruşmaya devam edilerek sanığın sorgu tutanakları anlatılmak suretiyle dava yokluklarında bitirilebilir. Ancak, suç yalnız veya birlikte adlî para cezasını veya müsadereyi gerektirmekte olduğu haller dışında; sanık hakkında verilecek ceza, ilk derece mahkemesinin verdiği cezadan daha ağır olacaksa, sanığın muhakkak dinlenilmesi gerekir. 7. İstinaf İncelemesi Neticesinde Verilebilecek Kararlar Nelerdir? 7.1 İstinaf Başvurusunun Esastan Reddi Kararı İstinaf incelemesi neticesinde, ilk derece mahkemesinin kararında usule veya esasa yönünden herhangi bir hukuka aykırılığın bulunmadığı tespit edilirse, istinaf başvurusuna ilişkin talebin esastan reddine karar verilir. 7.2 Yerel Mahkeme Kararının Kaldırılması (Bozma) Kararı ve Dosyanın Geri Gönderilmesi Bölge Adliye Mahkemesi, ilk derece mahkemesinin kararında aşağıda belirtilen unsurlarla ilgili bir hukuka aykırılık tespit ettiğinde, kararı kaldırarak dosyanın yeniden gözden geçirilmesi için ilk derece mahkemesine gönderilmesine karar verir. Mahkemenin kanuna uygun olarak teşekkül etmemiş olması. Hâkimlik görevini yapmaktan kanun gereğince yasaklanmış hâkimin hükme katılması. Geçerli şüphe nedeniyle hakkında ret istemi öne sürülmüş olup da bu istem kabul olunduğu hâlde hâkimin hükme katılması veya bu istemin kanuna aykırı olarak reddedilip hâkimin hükme katılması. Mahkemenin kanuna aykırı olarak davaya bakmaya kendini görevli veya yetkili görmesi. Cumhuriyet savcısı veya duruşmada kanunen mutlaka hazır bulunması gereken diğer kişilerin yokluğunda duruşma yapılması. Duruşmalı olarak verilen hükümde açıklık kuralının ihlâl edilmesi. Hükmün hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delile dayanması. Yukarıda belirtilen durumların yanında, Bölge Adliye Mahkemesi, bir davada soruşturma veya kovuşturma koşullarının yerine getirilmediğini veya ön ödeme ve uzlaştırma usullerinin uygulanmadığını belirlerse kararı kaldırmak suretiyle, dosyayı yeniden incelenmesi ve hüküm verilmesi için ilk derece mahkemesine gönderilmesine karar verir. 7.3 Yerel Mahkeme Kararının Kaldırılarak Düzeltilmesi Aşağıda yer alan hallerde Bölge Adliye Mahkemesi, yerel mahkemenin kararının düzeltilmesine ve istinaf başvurusunun esastan reddine karar verir Aşağıda yer alan ihlallerin varlığı hâlinde hukuka aykırılığın düzeltilerek istinaf başvurusunun esastan reddine, Olayın daha fazla aydınlanmasına gerek duyulmadan beraate veya davanın düşmesine ya da alt ve üst sınırı olmayan sabit bir cezaya hükmolunması gerekirse, Mahkemece sabit görülen suçun unsurları, niteliği ve cezası hükümde doğru gösterilmiş olduğu hâlde sadece kanunun madde numarası yanlış yazılmış ise. Hükümden sonra yürürlüğe giren kanun, suçun cezasını azaltmış ve mahkemece sanığa verilecek cezanın belirlenmesinde artırma sebebi kabul edilmemiş veya yeni bir kanun ile fiil suç olmaktan çıkarılmış ise birinci hâlde daha az bir cezanın hükmolunması ve ikinci hâlde hiç ceza hükmolunmaması gerekirse. Sanığın açıkça saptanmış olan doğum ve suç tarihlerine göre verilecek cezanın belirlenmesinde gerekli indirim yapılmamış veya yanlış indirim yapılmış ise. Cezada yapılacak artırma veya indirim sonucunda verilecek ceza süresi veya miktarının belirlenmesinde maddî hata yapılmış ise. Türk Ceza Kanununun 61 inci maddesindeki sıralamanın gözetilmemesi yüzünden eksik veya fazla ceza verilmiş ise. Harçlar Kanunu ile yargılama giderlerine ilişkin hükümlere ve Avukatlık Kanununa göre düzenlenen ücret tarifesine aykırılık mevcutsa. Cumhuriyet savcısının istinaf yoluna başvurma nedenine uygun olarak mahkumiyete konu suç için kanunda yazılı cezanın en alt derecesinin uygulanmasını uygun görmesi hâlinde, hukuka aykırılığın düzeltilerek istinaf başvurusunun esastan reddine, Başka bir araştırmaya ihtiyaç duyulmadan cezayı kaldıran veya cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsî sebeplere ya da şahsî cezasızlık sebeplerine bağlı olarak daha az ceza verilmesini veya ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesini gerektiren hâllerde, hukuka aykırılığın düzeltilerek istinaf başvurusunun esastan reddine, Olayın daha fazla araştırılmasına ihtiyaç duyulmadan davanın reddine karar verilmesi veya güvenlik tedbirlerine ilişkin hatalı kararın düzeltilmesi gereken hâllerde hukuka aykırılığın düzeltilerek istinaf başvurusunun esastan reddine, karar verir. 7.4 Yerel Mahkeme Kararının Kaldırılması ve Davanın Yeniden Görülmesi Bölge Adliye Mahkemesi, yukarıda sıralanan durumlar dışında kalan hallerde, gerekli usuli işlemleri yerine getirerek davayı yeniden incelemeye karar verir. 8. Hükmün Bozulmasının Diğer Sanıklara Etkisi Bölge Adliye Mahkemesi tarafından verilen bozma kararının sanık lehine olması durumunda, bu hükümler istinaf başvurusunda bulunmamış diğer sanıklar için de geçerli olabilir. Bu durumda, diğer sanıklar, sanki istinaf başvurusunda bulunmuş gibi, verilen kararın avantajlarından yararlanabilirler. 9. İstinaf Başvurusunda Vazgeçilmesi ve Etkisi Nedir? Diğer kanun yollarında olduğu gibi istinaf kanun yolundan da feragat ve vazgeçme mümkündür. Ancak istinaftan feragat için kanunda bir süre sınırlaması söz konusudur. Karar verilinceye kadar istinaftan feragat edilmesi mümkündür. Sanık müdafinin veya katılanın vekilinin istinaftan feragat edebilmesi için, bu konuda özel olarak yetkilendirildiği bir vekâletnameye sahip olması gerekmektedir. 10. İstinaf Mahkemesi Kararlarına Karşı Kanun Yolu Bölge Adliye Mahkemesi tarafından verilen bazı kararlara karşı tekrardan kanun yoluna başvurularak Bölge Adliye Mahkemesi tarafından verilen kararın Yargıtay tarafından denetlenmesi sağlanabilir. 10.1 Direnme Yasağı Genel kural olarak Bölge Adliye Mahkemesi'nin kararlarına ve hükümlerine karşı direnme hakkı bulunmamaktadır. 10.2 İtiraz Bölge Adliye Mahkemesi ceza dairelerinin kesin nitelikteki kararlarına karşı, Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı, resen veya istem üzerine, kararın kendisine verildiği tarihten itibaren otuz gün içinde kararı veren daireye itiraz edebilir. Ancak, Cumhuriyet Başsavcılığı sanığın lehine bir itirazda bulunacaksa, itiraz yapmak için belirli bir süre sınırı bulunmamaktadır. Sanık aleyhine itiraz edilebilmesi için kararı etkileyecek nitelikte esaslı bir hatanın bulunması zorunludur. Bölge Adliye Mahkemesi ilgili dairesi, itirazı mümkün olan en kısa sürede inceler ve eğer itiraz yerindeyse, kararı düzeltebilir. Ancak, ilgili daire itiraz üzerine kararda değişiklik yapmamaya karar verirse, dosyayı Ceza Daireleri Başkanlar Kuruluna gönderir. Ceza Daireleri Başkanlar Kurulu tarafından verilen kararlar kesindir. 10.3 Temyiz Temyiz, istinaf mahkemeleri ve kanunda sayılan istisnai durumlarda hâkim tarafından verilen kararların Yargıtay tarafından usul yönünden yeniden incelenmesini sağlayan kanun yoludur. Temyiz kanun yolunda çoğunlukla hukuksal hata denetimi yapılarak ilk derece ve istinaf yargılamalarında hukukî bir hata bulunup bulunmadığı incelenir. Bölge Adliye Mahkemelerince verilen kararın kaldırılması (bozma) kararı dışında kalan ve kesin nitelikte olmayan kararlar temyiz edilebilir. Ayrıca, hükme esas teşkil eden veya başka bir kanun yoluna başvurma seçeneği olmayan mahkeme kararları da hükümle birlikte temyiz edilebilir. Daha detaylı bilgi için internet sitemizde yer alan Ceza Davalarında Temyiz Kanun Yolu başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. ### İstinaf Nedir? - Hukuk Davalarında İstinaf Kanun Yolu "İstinaf" kelimesi, kelime anlamı itibariyle "yeniden başlama ve baştan alma" anlamına gelmektedir. Türk hukukunda istinaf; ilk derece mahkemesi kararlarına karşı ikinci derece olarak başvurulan bir kanun yolu olup, bu yolun kullanılması durumunda istinaf mahkemeleri, ilk derece mahkemelerinin kararlarını hukuka uygunluk açısından denetlemektedir. Ayrıca, istinaf kanun yolunda, temyiz kanun yolundan farklı olarak maddi gerçeklere ilişkin inceleme de yapılmaktadır. Başka bir deyişle, ikinci derece mahkemesi olan istinaf mahkemesi, gerektiğinde ilk derece mahkemesi gibi uyuşmazlığın içeriğine girerek maddi olayları incelemekte ve gerekirse duruşma yapabilmektedir. İstinaf aşaması, ilk derece mahkemesinde gerçekleşen yargılamanın bir tür devamıdır. İstinaf yargılaması, hatalı olduğu düşünülen ilk derece mahkemesi kararlarının denetlenmesi ve gerekirse düzeltilmesi ilkesini benimser. İstinaf mahkemesi ilk derece mahkemesi kararlarını, istinaf sebepleri ile sınırlı olmak kaydıyla inceler. İstinaf bir kanun yolu olmasına rağmen inceleme kapsamında yeniden yargılama yapılması ve yeni bir hüküm verilmesi de mümkün olabilir. İstinaf mahkemesi, ilk derece mahkemesi kararını denetlerken, hukuka aykırılık veya diğer istinaf sebepleri bulunması durumunda, kararı düzeltebilir ve yeni bir hüküm verebilir. Türk hukukunda istinaf incelemesi, hatalı ve hukuka aykırı kararların düzeltilmesi amacı taşımaktadır. İstinaf incelemesi yapmakla görevli Bölge Adliye Mahkemeleri, ilk derece mahkemesi kararlarını bu kapsamda denetlemekte ve gerekirse de düzeltebilmektedir. 1. İstinaf Nedir? Türk hukukunda istinaf İlk derece mahkemesi kararlarına karşı ikinci derece olarak başvurulan kanun yoludur. Bu yargı yolunda, istinaf mahkemesi ilk derece mahkemesinin kararını hukuka uygunluk açısından denetler. Ayrıca, temyiz kanun yolundan farklı olarak bu kanun yolunda maddi gerçeklere ilişkin bir inceleme de yapılmaktadır. Başka bir deyişle, ikinci derece mahkemesi olan istinaf, gerektiğinde ilk derece mahkemesi gibi uyuşmazlığın içerisine girerek maddi olayları inceler ve duruşmalar yapabilir. Temyiz kanun yoluna ilişkin detaylı bilgi almak için Temyiz Nedir? Hukuk Davalarında Temyiz Kanun Yolu başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. İstinaf Yoluna Başvurulabilecek Kararlar Nelerdir? 2.1. Hangi Kararlar İstinaf Edilemez? Miktar veya değeri 17.830.-TL nin altında kalan ilk derece mahkemelerinin nihai kararlarına karşı, 2004 Sayılı İcra İflas Kanunu’nun 363. maddesi, hangi kararlar için istinaf kanun yoluna başvurulmayacağını tek tek belirtmektedir. Bu hükme göre, istinaf yoluna başvurulamayacak kararların başlıcaları şunlardır: Kıymet takdirine ilişkin şikâyet üzerine verilen kararlar, İcra mahkemesinin iflâs idaresinin işlemleri hakkında şikâyet üzerine verdiği kararlara karşı, İflâs idare memurunun ücret ve masrafları hakkındaki hesap pusulası ve 36 ncı maddeye göre icranın geri bırakılmasına ilişkin kararları, Bu kararlar için istinaf yoluna başvurulamaz ve bu kararlar kesin kabul edilir. 2.2. Hangi Kararlar İstinaf Edilebilir? 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun hangi kararlara karşı istinaf kanun yoluna gidilebileceğini düzenlenmiştir. Malvarlığına ilişkin olmayan davalarda ilk derece mahkemelerinin her türlü nihai kararlarına karşı, (HMK mad.341) Malvarlığına ilişkin davalarda Miktar veya değeri on yedi bin sekiz yüz otuz (17.830 TL) Türk Lirasını aşan ilk derece mahkemelerinin nihai kararlarına karşı, (HMK mad.341) İhtiyati tedbir ve ihtiyati haciz taleplerinin reddedilmesi halinde bu kararlara karşı, (HMK mad.341) Karşı tarafın yüzüne karşı verilen ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz kararları, (HMK mad.341) Karşı tarafın yokluğunda verilen ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz kararlarına karşı yapılan itiraz üzerine verilen kararlara karşı, (HMK mad.341) Diğer kanunlarda ilk derece mahkemelerinin temyiz edilebileceği veya haklarında Yargıtay’a başvurulabileceği belirtilmiş olup da bölge adliye mahkemelerinin görev alanına giren davaların nihai kararlarına karşı (HMK mad.341) Hakimin reddi hakkında verilen kararlara karşı, ( HMK.m.43) Çekişmesiz yargı kararlarına karşı ( HMK.m.387) İstinaf kanun yoluna başvurulabilir. 3. İstinaf Sebepleri Nelerdir? Türk hukukunda istinaf başvurusu yapılabilmesi için öncelikle kanunlarda belirtilmiş özel sebeplerin olmasına gerek yoktur. İstinaf başvurusu, ilk derece mahkemesi kararında hukuka aykırılıkların bulunması durumunda yapılabilecektir. İstinaf, bu açıdan temyiz kanun yolundan farklıdır, çünkü temyizde hangi hallerde başvurulabileceği kanunda açıkça sıralanmıştır. İstinaf ise daha genel bir inceleme yolunu temsil eder ve kanunlarda özel sebeplere bağlı kılınmamıştır. Dolayısıyla, hukuka aykırılık veya diğer istinaf sebepleri bulunması, istinaf başvurusu yapmak için yeterlidir. Bu, istinafın temyizden farklı bir nitelik taşıdığını gösterir. Her ne kadar sebep sınırlaması bulunmasa da istinaf yoluna başvuru yaparken hangi sebeple başvurulduğunun dilekçede açıkça belirtilmesi önemlidir. Aksi halde hangi sebeple istinafa başvurulduğu dilekçede hiç belirtilmemişse istinaf başvurusu ön inceleme aşamasında reddedilir. Hangi sebeple istinafa başvurulduğunun dilekçede gösterilmesinin bir diğer önemi ise tarafların ileri sürdükleri istinaf sebebi ile bağlı olmasıdır. Bölge adliye mahkemeleri taraflarca ileri sürülmeyen istinaf sebeplerini kendiliğinden incelemez. Ancak ilk derece mahkemesinin olayda uygulaması gereken hukuk kuralını eksik uyguladığını ya da hiç uygulamadığını tespit etmesi hali ve mutlak surette kararı etkileyecek usuli hatalar olması halinde taraflar sebep göstermese dahi Bölge Adliye Mahkemesi kendiliğinden inceleme yapabilir. 4. İstinaf Başvuru Süresi Ne Kadardır? Hukuk Muhakemeleri Kanunu'na (HMK) göre, hukuk mahkemelerinde istinafa başvuru için süre iki haftadır. Bu süre, mahkeme ilamının taraflara tebliğ edildiği tarihten itibaren işlemeye başlar (HMK madde 345). Ancak, İcra ve İflas Kanunu (İİK) kapsamında olan icra mahkemelerinin kararlarına karşı istinafa başvuru süresi farklıdır. İcra mahkemesi kararlarına karşı istinafa başvuru süresi, kararın ilgili tarafa tefhim ve tebliğ edildiği tarihten itibaren on gündür (İİK madde 363). İstinaf başvuruları için belirlenmiş olan sürelerin geçmesi durumunda, istinaf başvurusu kabul edilmez ve reddedilir. İstinaf kanun yoluna başvurulamayacak bir karara, yani kesinleşmiş bir karara karşı istinaf başvurusu yapılması halinde de aynı şekilde ilk derece mahkemesince başvuru reddedilir. İstinaf, bir kanun yoludur ve bu kanun yoluna uygun olarak zamanında başvurulmazsa veya uygun olmayan bir karara karşı kullanılmaya çalışılırsa, başvuru kabul edilmez. 5. İstinaf Başvuru ve Kesinleşme Sınırı (2023) Nedir? İlk derece mahkemeleri tarafından verilen kararlar için istinaf sınırı, 2023 yılı için 17.830.-TL olarak belirlenmiştir. Dolayısıyla 2023 yılı süresince 17.830.-TL nin altında kalan ve malvarlığı değerine ilişkin olan hukuk mahkemeleri kararları kesin nitelikte olup bu miktarın altında kalan karşı istinaf kanun yoluna başvurulamayacaktır. Parasal sınırın aşılıp aşılmadığının tespiti bakımından şu hususlar önem arz etmektedir: Alacağın bir kısmı dava edilmişse, alacağın tamamı istinaf sınırında dikkate alınır. Alacağın tamamının dava edilmiş olması durumunda, kararda asıl talebinin kabul edilmeyen bölümü 17.830.-TL yi geçmemesi halinde, istinaf yoluna başvuramaz. Manevi tazminat davalarında miktar ya da değere bakılmaksızın istinafa başvurulabilir. İcra Hukuk mahkemeleri kararlarına karşı ise ait olduğu alacak, hak veya malın değer veya miktarının 41.710.- Türk lirasını geçmesi şartıyla istinaf yoluna başvurulabilir. Türk hukuk sisteminde, malvarlığına ilişkin davalarda istinaf başvurusu için belirli bir sınır öngörülmüş ve bu sınırın altında kalan mahkeme kararları kesinleşmiş kabul edilir. Bu sınırlama, yargı sisteminin işleyişini düzenlemek ve yüksek mahkemelerin iş yükünü azaltmak amacıyla konulmuş bir kuraldır. Bu nedenle, belirlenen sınırın altındaki davalarda taraflara istinaf hakkı verilmemiştir. Bu durumda ilk derece mahkemesi kararı kesin olarak verilir. 6. İstinaf İncelemesinin Aşamaları Bölge Adliye Mahkemeleri hukuk daireleri, farklı türdeki davalara göre özel olarak görevlendirilmişlerdir. İstinaf başvurusu yapılan bir dava dosyasının istinaf incelemesi de, davanın niteliğine uygun olarak görevlendirilmiş olan ilgili Bölge Adliye Mahkemesi hukuk dairesi tarafından yürütülür. İstinaf incelemesi, Bölge adliye mahkemeleri tarafından aşamalı bir süreç olarak gerçekleştirilir. İnceleme, aşağıdaki aşamalardan oluşur: 6.1. Ön İnceleme Aşaması Bölge Adliye Mahkemesinin ilgili hukuk dairesi, öncelikle istinaf başvurusu yapılan hukuk dosyasını ön incelemeden geçirir. Bu aşamada, İncelemenin başka bir dairece yapılmasının gerekip gerekmediği, Başvurulan kararın kesin bir karar olup olmadığı, Başvurunun süresi içerisinde yapılıp yapılmadığı, Başvuru şartlarının yerine getirilip getirilmediği, Başvuru sebeplerinin veya gerekçesinin hiç gösterilmiş olup olmadığı (HMK m.352) Hususları kontrol edilir. Eğer istinafa başvuru süresi geçmiş, kesinleşmiş bir ilk derece mahkemesi kararına karşı başvuru yapılmış veya başvuruda bulunurken hiçbir şekilde başvuru sebebi veya gerekçesi gösterilmemişse esastan incelemeye geçilmeden istinaf başvurusu reddedilir. Ancak, harç veya giderler eksik yatırılmışsa, başvurucuya bu eksiklikleri tamamlaması için süre verir. Bu süre içerisinde de tamamlanmazsa başvurunun yapılmamış sayılmasına karar verilir. İncelemenin başka bir daire tarafından yapılması gereken durumda ise dosyanın kendiliğinden ilgili daireye gönderilmesine karar verilir. 6.2. Esastan İstinaf İncelemesi Aşaması Ön inceleme aşamasında herhangi bir eksiklik tespit edilmezse, Bölge Adliye Mahkemesi istinaf başvurusunu esastan incelemeye geçer. Bu aşamada ise ilk derece mahkemesinin kararının hukuka uygunluğu detaylı olarak gözden geçirilir, kararı etkileyen bir usul hatası bulunup bulunmadığı ve ilk derece mahkemesinin vakıa tespitlerinin doğru olup olmadığı incelenir. İstinaf kanun yolunun temyizden en önemli farkı hukuka uygunluk denetiminin yanı sıra vakıa denetimi de yapılmasıdır. Tüm bu incelemeler, istinafa başvuran tarafın dilekçesinde belirttiği sebeplerle sınırlı olarak gerçekleştirilir. (HMK madde 355) 6.3. İstinaf İncelemesinde Duruşma İstinaf incelemesinin HMK’nun 353. Maddesinde sayılan haller haricinde kural olarak duruşmalı şekilde gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Bölge Adliye Mahkemesinin esastan inceleme yapması, yargılama yapması anlamına gelmekte olup, bu kapsamda yapılacak yargılamanın duruşmalı olarak yapılması gerekmektedir. Tüm bu düzenlemelere rağmen Bölge Adliye Mahkemesi, istinaf incelemesini duruşmalı yapıp yapmama konusunda takdir hakkına sahiptir. Kanun koyucu, istinaf incelemelerinin duruşmalı bir şekilde yapılmasını, tarafların görüşlerini ve delillerini bizzat sunmalarını sağlamayı adil bir yargılama sürecinin önemli bir parçası olarak kabul etmiştir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) açıkça bu gerekliliği ifade etmesine rağmen, istinaf incelemelerinin duruşmalı olarak yapıldığına dair uygulamalara oldukça nadir rastlanmaktadır. İstinaf incelemesi bazı haller dışında duruşmalı olarak gerçekleşir. HMK madde 353 te duruşma yapılmadan karar verilebilecek haller düzenlenmiştir. HMK madde 353’e göre duruşma yapılmadan karar verilebilecek haller şunlardır; Davaya bakması yasak olan hâkimin karar vermiş olması. İleri sürülen haklı ret talebine rağmen reddedilen hâkimin davaya bakmış olması. Mahkemenin görevli ve yetkili olmasına rağmen görevsizlik veya yetkisizlik kararı vermiş olması veya mahkemenin görevli ya da yetkili olmamasına rağmen davaya bakmış bulunması Diğer dava şartlarına aykırılık bulunması. Mahkemece usule aykırı olarak davanın veya karşı davanın açılmamış sayılmasına, davaların birleştirilmesine veya ayrılmasına, karar verilmiş olması. Mahkemece, uyuşmazlığın çözümünde etkili olabilecek ölçüde önemli delillerin toplanmamış veya değerlendirilmemiş olması ya da talebin önemli bir kısmı hakkında karar verilmemiş olması. Bu durumlar “mutlak istinaf sebepleri” olarak adlandırılmakta olup bu hallerde Bölge Adliye Mahkemesi başvurunun esasını incelemeden ilk derece mahkemesinin kararını kaldırır ve davanın yeniden görülmesi için dosyayı karar veren mahkemeye veya uygun göreceği başka bir yer mahkemesine gönderilmesine duruşma yapmadan karar verir. 353. maddenin b bendi uyarınca Bölge Adliye Mahkemesi aşağidaki hallerde davanın esasiyla ilgili olarak duruşma yapmadan karar verir: İncelenen mahkeme kararının usul veya esas yönünden hukuka uygun olduğu anlaşıldığı takdirde başvurunun esastan reddine, Yargılamada eksiklik bulunmamakla beraber, kanunun olaya uygulanmasında hata edilip de yeniden yargılama yapılmasına ihtiyaç duyulmadığı takdirde veya kararın gerekçesinde hata edilmiş ise düzelterek yeniden esas hakkında, Yargılamada bulunan eksiklikler duruşma yapılmaksızın tamamlanacak nitelikte ise bunların tamamlanmasından sonra başvurunun esastan reddine veya yeniden esas hakkında karar verir. Bu hallerden biri gerçekleşmemişse inceleme duruşmalı olarak yapılır. Bu durumda duruşma günü taraflara tebliğ edilir (HMK m.356). Taraflar usulüne uygun davet edilmelerine ragmen duruşmaya gelmezlerse tahkikat yokluklarında yapılarak karar verilebilir (HMK madde 358) Bu nedenle Bölge Adliye Mahkemesinde dosya işlemden kaldırılmaz. 7. İstinaf Aşamasında Yeni Delil Sunulabilir mi? İstinaf incelemesi sırasında yeni iddialar ve deliller sunulamaz. İstinaf, genel itibariyle ilk derece mahkemesinde sunulan iddialar ve delillerin değerlendirilmesi ve hukuka uygunluk açısından incelenmesi amacını taşır. Bu nedenle, istinaf incelemesi, ilk derece mahkemesi aşamasındaki mevcut iddialar ve deliller kapsamında gerçekleşir. İstinaf, mevcut hukuki durumun değerlendirilmesine odaklanır ve bu bağlamda sınırlı bir inceleme yapar. İlk derece mahkemesi tarafların sunulan delilleri hiç toplamamış veya toplamış olsa bile hiçbir şekilde değerlendirmemişse, Bölge Adliye Mahkemesi, ilk derece mahkemesinin kararını kaldırarak, taraflarca sunulan delillerin toplaması veya toplanan delillerin değerlendirilmesi için dosyayı ilk derece mahkemesine iade etme kararı vermesi esastır. Ancak ilk derece mahkemesi, tarafların sunduğu delilleri toplamış olmasına rağmen bu delilleri kararında değerlendirmemişse, İstinaf Mahkemesi bu eksiklikleri kendi incelemesi sırasında değerlendirerek karar verebilir. Bir başka deyişle İstinaf Mahkemeleri’nde yeni delil sunulamaz fakat daha önce süresinde bildirilen delillerin toplanması veya yeniden değerlendirilmesi talep edilebilir. 8. İstinaf Aşamasında İddia ve Savunmanın Değiştirilmesi veya Genişletilmesi Yasağı İstinaf aşamasında iddia ve savunmanın değiştirilmesi veya genişletilmesi yasağı bulunur. İstinaf incelemesi, mevcut delil ve iddiaların değerlendirilmesi amacını taşır ve bu nedenle yeni iddialar veya savunma unsurları sunulamaz. 9. İstinaf Mahkemesinin İstinaf İncelemesi Neticesinde Verebileceği Kararlar Nelerdir? İstinaf başvurusunun haklı bulunmaması halinde istinaf başvurusunun reddine karar verilir. Başvurunun haklı bulunması ve kabul edilmesi durumunda ise, ilk derece mahkemesi kararında usul veya esas yönünden hukuka aykırılık tespit edilmiş olur. Bu durumda, istinaf mahkemesi tarafından verilecek kararlar farklılık gösterebilir ve bu kararların tümünde ilk derece mahkemesinin kararı iptal edilir. 9.1. İstinafta Yerel Mahkeme Kararının Kaldırılması ve Dosyanın Geri Gönderilmesi Bölge Adliye Mahkemesi, ilk derece mahkemesinin kararında ağır usuli hataların mevcut olması halinde ilk derece mahkemesinin kararını kaldırarak dosyanın geri gönderilmesine karar verir. Bu hallerde duruşma yapılmasına gerek olmadığı yazımızın üst kısmında belirtilmiştir. HMK madde 353’te ağır usuli hataların neler olduğu tek tek sayılma suretiyle düzenlenmiştir. 9.2. İstinafta Yerel Mahkeme Kararının Kaldırılması ve Davanın Kısmen veya Tamamen Kabulü İlk derece mahkemesinin açılan davayı reddetmiş olması halinde istinafa başvurulmuş ve Bölge Adliye Mahkemesince başvuru haklı görülmüşse ilk derece mahkemesinin kararı kaldırılır. İstinaf mahkemesi ilk derece mahkemesinin kararını kaldırmasının ardından ilk derece mahkemesinin yerine geçerek kendisi davanın esası hakkında karar verecektir. Vereceği bu karar ise davanın kısmen veya tamamen kabulü şeklinde olabilecektir. (HMK md. 353/1-b-1) 9.3. İstinafta Yerel Mahkeme Kararının Kaldırılması ve Davanın Esastan Reddi İlk derece mahkemesinin davanın kabulü yönünde karar vermesi ve bu karara karşı istinafa başvurulması halinde ise eğer yapılan başvuru istinaf mahkemesince haklı bulunursa öncelikle ilk derece mahkemesinin davanın kabulü yönündeki karar kaldırılacak ardından ise istinaf mahkemesi ilk derece mahkemesinin yerine geçerek davanın esastan reddine karar verecektir. (HMK md. 353/1-b-1) 9.4. İstinafta Yerel Mahkeme Kararının Kaldırılarak Düzeltilmesi İlk derece mahkemesinin yargılamasında eksiklik bulunmaması halinde kanunun olaya uygulanmasında hata mevcut ise ancak yeniden yargılama yapılmasına ihtiyaç olmadığı durumlarda veya ilk derece mahkemesinin kararının gerekçe kısmında hata bulunması halinde istinaf mahkemesi, ilk derece mahkemesi kararını kaldırmaz sadece düzeltmekle yetinir. Örneğin ilk derece mahkemesinin kararında harç ve giderlerin eksik belirtilmesi bu durum kapsamındadır. 9.5. İstinaf Başvurusunun Reddi Kararı İstinaf incelemesinde Bölge Adliye Mahkemesi, ilk derece mahkemesi kararını usul ve esas yönünden hukuka uygun bulması halinde “istinaf başvurusunun esastan reddine” karar verecektir. Bu durumda istinaf başvurusunu haksız gören Bölge Adliye Mahkemesi, ilk derece mahkemesinin kararının hem hukuka uygunluğunu hem de vakıa tespitinin doğruluğunu teyit etmiş olmaktadır. İstinaf başvurusu reddedilse dahi temyiz yolu açık olan kararlarda temyiz süresi geçmeden veya temyize süresinde başvurulmuşsa Yargıtay tarafından onama kararı verilmeden henüz karar kesinleşmiş sayılmaz. 10. İstinaf Hakkından Feragat Edilebilir Mi? İstinaf hakkı, yasal bir hak olarak taraflara tanınmıştır ve taraflar bu hakkı kullanma konusunda tamamen özgürdürler. Taraflar, istinaf hakkını sonuna kadar kullanabilecekleri gibi, kararın mevcut haliyle bir an önce kesinleşmesi için istinaftan feragat etme seçeneğine de sahiptirler. İstinaftan feragat, mahkemenin veya karşı tarafın iznine bağlı olmadan tarafların kendi iradelerine bağlı bir tercihidir. Davadan feragatten farklı olarak kanun yollarından feragat hem davalı hem davacı tarafından yapılabilir. İstinaftan feragat, çeşitli aşamalarda gerçekleşebilir. İstinaf başvurusu yapıldıktan sonra ancak henüz dosya Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmeden önce yapılan feragat: Bu halde kararı veren ilk derece mahkemesince istinaf başvurusunun reddine karar verilir. İstinaf başvurusu yapılıp dosya Bölge Adliye Mahkemesine gönderildikten sonra yapılan feragat: Dosya, Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmiş ve henüz karara bağlanmamış ise başvuru feragat nedeniyle reddolunur. 11. İstinaf Başvurusunun İcraya Etkisi ve Tehiri İcra Mahkemeler tarafından verilen kararların icraya konu olabilmesi için kesinleşmesi gerekip gerekmediği önem arz eder. HMK madde 350 uyarınca istinaf kanun yoluna başvurulmuş olması ilk derece mahkemesinin kararının icrasını durdurmayacaktır. Bu durum kesinleşmesi gerekmeden icra edilebilen kararlar bakımından geçerlidir. Yani, bu tür kararların icra edilebilmesi için kararın kesinleşmesini beklemek gerekmez. Ancak, İcra ve İflas Kanunu’nun 36. maddesi, bu kuralı istisna tutar. Buna göre, kararı temyiz/istinaf eden borçlu, teminat göstererek Bölge Adliye Mahkemesi veya Yargıtay’dan icranın geri bırakılması (tehiri icra) kararı alabilir. Kişiler hukuku, aile hukuku ve taşınmaz mal ile ilgili ayni haklara ilişkin kararlar ise kesinleşmeden icra edilemeyecek kararlardan olduğu için bu kararlar kesinleşmedikçe yani karara karşı artık kanun yoluna başvurulabilecek bir imkan kalmayıncaya dek icraya konu olamaz. Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için Kesinleşmeden İcraya Konulamayacak Kararlar başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 12. Sıkça Sorulan Sorular İstinaf Dilekçesi Nereye Verilir? İstinaf başvurusu dilekçeyle yapılır, istinaf kanun yoluna başvurmak isteyen taraf kararı veren ilk derece mahkemesine veya ilgili mahkemeye gönderilmek üzere başka bir yer mahkemesine dilekçesini verebilir. Dilekçenin verilmesinin ardından gerekli harç ve giderlerin yatırılması gereklidir. İhtiyati Tedbir Ve İhtiyati Haciz Kararları İstinaf Edilebilir mi? İstinaf başvurusu, ilk derece mahkemelerinin ancak nihai kararlarına karşı mümkün olmakla birlikte geçici kararlar olarak nitelendirilebilecek “ihtiyati haciz ve ihtiyati tedbir” bakımından şu kararlara karşı istinaf yoluna başvurulabileceği kanunda düzenlenmiştir:·        İhtiyati tedbir ve ihtiyati haciz taleplerinin reddedilmesi halinde bu kararlara karşı,·        Karşı tarafın yüzüne karşı verilen ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz kararları,·        Karşı tarafın yokluğunda verilen ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz kararlarına karşı yapılan itiraz üzerine verilen kararlara karşı istinaf başvurusunda bulunulabilir. İstinaf Dilekçesi Nasıl Hazırlanır? İstinaf talebi bir dilekçe ile yapıldığı yukarıda bahsedilmişti. İstinaf dilekçesinde bulunması gereken hususlar HMK md. 342 de sayılmıştır. Buna göre istinaf dilekçesinde şunlar yer almalıdır:1. Başvuran ile karşı tarafın davadaki sıfatları, ad ve soyadı, Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası ve adresleri2. Varsa kanuni temsilci ve vekillerinin adı, soyadı ve adresleri3. Kararın hangi mahkemeden verilmiş olduğu ve tarih ile sayısı4. Kararın başvurana tebliğ edildiği tarih5. Karar özeti6. Başvuru sebepleri ve gerekçesi7. Talep sonucu8. Başvuranın veya varsa kanuni temsilci yahut vekilinin imzasıYukarıdaki hususların bulunması gerekmekle birlikte eğer istinaf dilekçesinde istinafa başvuran kişinin kimliği, imzası ve başvuruda bulunulan karar belli olacak şekilde kayıtlar varsa diğer hususlar bulunmasa dahi dilekçe reddedilmez. İlk Derece Mahkemesi, İstinaf Dilekçesini Değerlendirir mi? İstinaf dilekçesi kararı veren ilk derece mahkemesine verildikten sonra ilk derece mahkemesi dilekçeyi şu üç husus bakımından değerlendirir:1. Başvurunun süresinde yapılıp yapılmadığı2. Başvurunun kesinleşmiş bir mahkeme kararına karşı yapılıp yapılmadığı3. Harç ve giderlerde eksikliğin bulunmadığı.Süresi geçtikten sonra veya kesinleşmiş bir mahkeme kararına karşı yapılan başvuru halinde ilk derece mahkemesi, başvuru dilekçesini Bölge Adliye Mahkemesine göndermeden kendisi istinaf dilekçesinin reddi kararını verir. Dilekçenin reddi kararına karşı tebliği tarihinden itibaren bir hafta içinde istinaf yoluna başvurulabilir. Harç ve giderlerin eksik yatırılması halinde ise mahkemece tamamlatılması için süre verilir bu süre içerisinde de eksiklikler tamamlanmazsa başvurunun yapılmamış sayılmasına karar verilir. İstinaf Başvurusunun İnceleme Süreci Nasıl İşler? Öncelikle istinafa başvurmak isteyen taraf süresi içerisinde kararı veren ilk derece mahkemesine veya başka yer mahkemesine istinaf dilekçesini verir. Gereken harç ve giderleri yatırmasının ardından vermiş olduğu istinaf dilekçesi karşı tarafa tebliğ edilir, karşı tarafın da süresi içerisinde vereceği cevap dilekçesi dosyaya eklenerek inceleme yapılması için Bölge Adliye Mahkemesine gönderilir ve böylece dilekçeler teatisi aşaması tamamlanır. Ardından Bölge Adliye Mahkemesinin ilgili dairesi dosya üzerinde ön inceleme yaparak usuli bir eksiklik olup olmadığını tespit etmeye çalışır. Eksiklik tespit edilemediği takdirde esas inceleme aşamasına geçilir. Bu aşamada yargılama süreci duruşmalı veya dosya üzerinden gerçekleşebilir. Esas incelemenin ardından istinaf mahkemesi başvuru hakkında gereken kararı verir. İstinaf İle Temyiz Arasındaki Fark Nedir? İstinaf ve temyiz kanun yolu arasında birçok farklılık bulunmakla birlikte temel fark, istinaf kanun yolunda mahkeme kararının hukuka uygunluğunun denetiminin yanı sıra “vakıa denetimi” olarak da adlandırılan somut olayın, delillerin değerlendirilmesinin doğru olup olmadığı bakımından da inceleme yapılmasıdır.Ayrıca, istinaf kanun yolunda dilekçede belirtilen sebeplerle bağlı kalınarak bir inceleme gerçekleştirilmesine rağmen temyiz kanun yolunda taleple bağlı kalınmadan resen inceleme yapılmaktadır. Ancak dikkat edilmelidir ki ilk derece mahkemesinin olayda uygulaması gereken hukuk kuralını eksik uyguladığını ya da hiç uygulamadığını tespit etmesi hali ve mutlak surette kararı etkileyecek usuli hatalar olması halinde taraflar sebep göstermese dahi Bölge Adliye Mahkemesi kendiliğinden inceleme yapar. İstinaf Mahkemesi Nedir Ve Ne İş Yapar? İstinaf bir dava sonucunda tarafların veya her iki tarafın, ilk derece mahkemesi tarafından verilen kararı haksız veya hatalı bulduğunda kullanabileceği bir yasal yol olarak öne çıkar. Hatalı mahkeme kararlarının giderilmesi amacına hizmet eden istinaf kanun yolu aynı zamanda içtihat birliğine de yardımcı olur. İstinaf Mahkemesi'nin Görevleri Nelerdir? İstinaf mahkemelerinin görevleri, 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri İle Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev Ve Yetkileri Hakkında Kanun’unun 33. maddesinde düzenlenmiştir. Maddeye göre istinaf mahkemelerinin temel görevi ilk derece mahkemeleri tarafından verilen kararlara karşı yapılan istinaf başvurularını değerlendirerek bu hususta bir karar vermektir. İstinaf Yolu Nedir Ve Nasıl Kullanılır? İlk derece mahkemelerinin hukuka aykırı kararlarına karşı bir üst mahkeme olarak istinaf mahkemelerine başvurulması istinaf kanun yolu olarak ifade edilir. İstinaf kanun yoluna dilekçe ile süresi içinde başvurulması gerekmektedir. İstinaf Başvurusu Nasıl Yapılır? İstinaf başvurusu için kararı veren mahkemeye yani kararı veren ilk derece mahkemesine başvurulur. Başvuru dilekçe ile yapılır. İstinaf İncelemesinin Aşamaları Nelerdir? İstinaf incelemesi; öncelikle dilekçeler teatisi, ardından bölge idare mahkemesindeki ilgili hukuk dairesi tarafından yapılan ön inceleme, daha sonrasında ise esas inceleme aşamasının tamamlanmasıyla bir karara hükmedilerek sonuçlandırılır. İstinaf Esastan İnceleme Süreci Nasıl İşler? İstinaf başvurusu yapılan dosya ön inceleme aşamasını geçmesinin ardından esastan istinaf incelemesi yapılacaktır. HMK madde 354 uyarınca esastan inceleme davanın özelliğine göre heyetçe veya görevlendirilecek bir üye tarafından yapılır. Bu aşamada, ilk derece mahkemesinin kararını etkileyen bir usuli hatanın bulunup bulunmadığı incelenecek ve hukuki ve vakıa denetimi gerçekleştirilecektir. İstinaf Aşamasında Gerçekleştirilemeyen İşlemler Nelerdir? İstinaf, kanun yolu denetimi olması itibariyle ilk derece mahkemesi yargılamasından farklılık içermektedir ve bazı usuli işlemler bu yargılamada gerçekleştirilemez. Bu usuli işlemler şu şekildedir: ·        Karşı dava açılamaz.·        Davaya müdahale talebinde bulunulamaz.·        Davanın ıslahı istenemez.·        Davaların birleştirilmesi istenemez. Ancak, aynı Bölge Adliye Mahkemesinin farklı dairelerinde aralarında bağlantı bulunan iki davanın istinaf incelemesi yapılmakta ise bu davaların birleştirilmesi istenebilir.·        İlk derece mahkemesinde ileri sürülmeyen iddia ve savunmalar dinlenemez (Bölge Adliye Mahkemesince resen göz önünde tutulacaklar bu kapsamda değildir)·        Yeni delillere dayanılamaz. İstinaf Sürecinde Duruşma Ve Karar Aşamaları Nasıl İşler? HMK'nın 353. maddesinde belirtilen "duruşma yapılmadan verilecek kararlar" dışındaki tüm istinaf incelemeleri duruşma yapılarak gerçekleştirilmelidir. Duruşma sonunda Bölge Adliye Mahkemesi istinaf başvurusunu esastan reddetmek veya ilk derece mahkemesi hükmünü kaldırarak yeniden hüküm kurmak dâhil gerekli kararları verir. İstinaf Mahkemesi'nin Sonuçlanma Süresi Nedir? İstinaf başvurusunun sonuçlanma hızı davanın konusu, mahkemenin dosya sayısı ve iş yüküne göre değişebilmektedir. Ortalama 1 yıl sürebilmektedir. İstinaf Başvuru Süresi Ne Zaman Başlar?n Hukuk mahkemelerinde istinafa başvuru için süre iki haftadır. Bu süre, ilamın usulen taraflardan her birine tebliğiyle işlemeye başlar. Temyiz Süreci, İstinaf Sonrası Ne Kadar Sürer? Temyiz başvurusunun sonuçlanma hızı davanın konusu, mahkemenin dosya sayısı ve iş yüküne göre değişebilmektedir. Ortalama 2 yıl sürebilmektedir. Üst Mahkeme Kavramı Nedir? Türk yargı sisteminde mahkemeler birbirini denetleyecek biçimde üç dereceli olarak kurulmuştur. Birinci aşamada ilk derece mahkemesi ikinci derecede istinaf mahkemesi üçüncü derecede ise temyiz kanun yolu bulunmaktadır. İlk derece mahkemesinin üst mahkemesi istinaf iken istinafın üst mahkemesi temyiz olarak oluşturulmuştur. İstinaf Dilekçesi Ne İfade Eder? İstinaf kanun yoluna başvuru ancak dilekçe ile mümkündür. İstinaf dilekçesinde istinafa başvuran kişinin ismi soy ismi imzası başvurduğu karar gibi isteğini tanımlayan unsurların bulunması esastır. İstinaf Etmek Veya İstinafa Gitmek Ne Anlama Gelir? Söz konusu bu tabirler istinaf kanun yoluna başvurmak anlamındadır. Böylece taraflar haklarında verilmiş olan hukuka aykırı ilk derece mahkemesi kararlarının düzeltilmesi imkanını kullanmış olmaktadır. Dosya Durumu İstinaf Aşamasında Ne Anlama Gelir? İstinaf dosya durumu açık olduğunda, dosyanın incelenmekte olduğunu ve henüz bir kararın verilmediğini gösterir. Dosya mahkeme tarafından sonuçlandığında, UYAP sisteminde dosya durumu karar verilmiş olarak güncellenecektir. İstinaf Yolu Açık Ne Demektir? Bir mahkeme kararına karşı istinaf yolunun açık olması henüz o kararın kesinleşmediği ve bir üst mahkeme olan istinaf kanun yoluna başvurulabileceği anlamına gelmektedir. İstinaf Kararı Neyi İfade Eder? İlk derece mahkemesinin kararının bir üst mahkeme olan istinaf mahkemelerince denetlenmiş ve karara bağlanmış olması halini ifade etmektedir. İstinaftan Dönüş Ne Anlama Gelir? Bölge Adliye Mahkemesi tarafından ilk derece mahkemesinin hükmü ortadan kaldırılması ve dosyanın ilk derece mahkemesine geri gönderilmesi durumunda istinaftan dönüş yaşanmaktadır. Bu durumlar “mutlak istinaf sebepleri” olarak adlandırılmakta olup HMK madde 353 te sıralanmıştır. İstinaf Dilekçesine Cevap Verilmezse Ne Olur? İstinaf dilekçesi tebliğ edilen kişi bu dilekçeye karşı savunmalarını içeren istinafa cevap dilekçesini süresi içerisinde ilgili mahkemeye vermediği takdirde istinaf başvurusunda bulunan kişinin itirazlarını kabul etmiş sayılır. Bu halde kişi temyiz kanun yoluna başvuruda bulunabilir. Bir Karar İstinaf Mahkemesi Tarafından Onaylandığında Ne Olur? İstinaf mahkemesi, ilk derece mahkemesi kararının usul ve esas yönünden hukuka aykırılık içermediği kanaatinde ise ilk derece mahkemesinin kararını onaylamış olur böylece istinaf başvurusunu esastan reddeder. İstinaf Mahkemesi Bir Kararı Bozarsa Ne Olur? İstinaf mahkemesi, ilk derece mahkemesinin kararının hukuka uygun olmadığı sonucuna ulaştığında kararı bozar daha yerinde bir ifade ile ise ilk derece mahkemesi kararını kaldırır. Ardından kendisi ilk derece mahkemesinin yerine geçerek dosya hakkında karar verir. Ancak bazı hallerde ki bu haller HMK madde 353 te düzenlenmiştir, ilk derece mahkemesinin kararını kaldırarak yeniden incelemesi için dosyayı tekrar aynı ilk derece mahkemesine gönderir. İstinaf Başvurusunun Esastan Reddedilmesi Ne Anlama Gelir? İstinaf mahkemesince ilk derece mahkemesi kararının usul ve esas yönünden hukuka uygun bulunması halinde “istinaf başvurusunun esastan reddine” karar verilir. Bu halde istinaf mahkemesi yapılan istinaf başvurusunu haksız bulmuştur. İstinaf Süresinin Muhafaza Talebi – Süre Tutum Dilekçesi Nedir? Mahkemelerin gerekçeli kararı yazması süreci uzun olabilmektedir bu hallerde istinaf süresini kaçırmak istemeyen tarafça süre tutum dilekçesiyle bu süre korunabilir. İlk derece mahkemesi kararının tarafların yüzüne okunduğu yani tefhimin gerçekleştiği hallerde istinaf süresi tefhimden itibaren başlayan hallerde bu durum önem arz eder. Ceza hukuku yargılamasında istinaf hükmün açıklanmasından itibaren başlayacağı için tefhimle hüküm açıklanması halinde bu kurum önemlidir. İstinaf Başvurusu İçin Gereken Avans Ne Kadar? İstinafa başvuru için istinafa başvurma harcı 2023 yılı için 738.- TL olarak belirlenmiştir. Bu harcın yanı sıra başvuru yapılan davanın konusuna göre ilam ve karar harcı da alınmaktadır. İstinaf Mahkemesinde İhtiyati Tedbir Ve İhtiyati Haciz Kararı Verilebilir mi? İhtiyati tedbir talebinin reddi halinde bu karara karşı istinaf kanun yoluna başvurulabileceği kanunda açıkça düzenlenmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi istinaf başvurusunu kabul etmesi durumunda ihtiyati tedbir talebinin reddi kararını kaldırarak kendisi ihtiyati tedbire karar verir. Aynı durum ihtiyati haciz bakımından da geçerli olup bu haller dışında istinaf yargılamasında ihtiyati tedbir kararı verilemeyeceğine ilişkin Bölge Adliye Mahkemeleri karar vermektedir. Samsun Bölge Adliye Mahkemesi’nin, 1. Hukuk Dairesinin , 12.05.2017 tarihli , E. 415, K. 427 sayılı kararı şu şekildedir: “Her ne kadar HMK'nun 360. maddesindeki ilk derece mahkemesindeki yargılama usullerine gönderme yapan düzenleme nedeniyle istinaf aşamasında da ihtiyati tedbir kararının verilmesinin mümkün bulunduğu ileri sürülebilirse de HMK'da ihtiyati tedbire ilişkin olarak verilen kimi kararlara karşı istinaf yolu düzenlenmiş olup, bölge adliye mahkemelerinde doğrudan ihtiyati tedbir kararı verilebileceğine dair bir düzenleme mevcut değildir. İhtiyati tedbir talebinin Bölge Adliye Mahkemesi tarafından verilmesi halinde bu karara karşı kanun yoluna başvurunun mümkün bulunup bulunmadığına dair bir düzenlemenin de bulunmaması karşısında istinaf aşamasında tedbir kararı verilemeyeceğinin kabulü gerekir.” Excerpt: Türk hukukunda istinaf; ilk derece mahkemesi kararlarına karşı ikinci derece olarak başvurulan bir kanun yolu olup, bu yolun kullanılması durumunda istinaf mahkemeleri, ilk derece mahkemelerinin kararlarını hukuka uygunluk açısından denetlemektedir. ### Temyiz Nedir? - Hukuk Davalarında Temyiz Kanun Yolu Temyiz bir dava sonucunda tarafların veya her iki tarafın, hem ilk derece mahkemesi hem de istinaf mahkemesi tarafından verilen kararı haksız veya hatalı bulduğunda kullanabileceği bir yasal yol olarak öne çıkar. Temyiz, hukuk davalarının sonuçlarının daha yüksek bir yargı mercii olan Yargıtay'da incelenmesi amacıyla yapılan bir başvuruyu ifade eder. Temyiz başvurusu, daha yüksek bir yargı mercii olan temyiz mahkemesi veya temyiz yolu olarak adlandırılan bir süreçle değerlendirilir. Temyiz, hukukun adaleti sağlama misyonunun bir parçasıdır ve hatalı veya haksız kararların düzeltilmesine yardımcı olur. Ancak, temyiz süreci her dava için otomatik olarak uygulanmaz. Hangi davaların temyiz edilebileceği, Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) tarafından belirlenmiş ve sınırlandırılmıştır. Hukuk davalarında verilen kararlar her zaman taraflar veya adalet arayışındaki bireyler için tatmin edici olmayabilir. İşte bu noktada "temyiz" kavramı devreye girer. Temyiz, hukuk sistemlerinin ayrılmaz bir parçasıdır ve davaların sonuçlarına Yargıtay nezdinde itiraz etme hakkını sunar. Bu sürecin önemi, hukuk dünyasında adaletin sağlanmasına önemli bir katkı sağlar. Bu blog yazısında, temyiz kavramını daha yakından inceleyecek ve hukuk davalarında temyiz kanun yolunun nasıl işlediğini ayrıntılı olarak ele alacağız. Ayrıca, temyiz başvurusu yaparken nelere dikkat etmeniz gerektiği ve bu sürecin hukuki dünyadaki önemini tartışacağız. Adaletin yerine getirilmesi sürecinde yolunuzu bulmanıza yardımcı olacak bu önemli hukuki süreç hakkında bilgi edinmek için okumaya devam edin. 1. Temyiz Kanun Yolu 1.1. Kanun Yolu Nedir? Hukuk sistemimizde, hâkimlerin hatalı kararlar verebileceği gerçeği göz önünde bulundurularak, taraflara hatalı olduğunu düşündükleri kararları bir üst mahkemenin incelemesine sunabilme imkanı tanınmıştır. Bu sürece "kanun yolu" denmektedir. Kanun yolu incelemesinde, bir üst merci, kararın hukuka uygunluğunu farklı açılardan değerlendirir. Kanun yolları, geniş anlamda "olağan kanun yolları" ve "olağanüstü kanun yolları" olarak iki kategoriye ayrılır. Olağan kanun yolları, kararın henüz kesinleşmeden başvurulan kanun yollarıdır ve aslında kararın kesinleşmesini önlüyorlar. Olağanüstü kanun yolları ise nispeten istisnai olanlar ve yalnızca kanunda belirtilen nedenlerle başvurulabilen kanun yollarıdır. Olağan kanun yolları, hukuk davalarında "istinaf" ve "temyiz" olmak üzere iki türlüdür. Bu nedenle, hukuk sistemimizde birinci derece yargılama, istinaf ve temyiz olmak üzere üç aşamalı bir inceleme sürecini benimsemektedir. İstinaf kanun yolu ile ilgili detaylı bilgi almak için İstinaf – Hukuk Davalarında İstinaf Kanun Yolu başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 1.2. Temyiz Nedir? Temyiz, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 361. Maddesinde hukuki dayanağını bulan ve Bölge Adliye Mahkemeleri tarafından verilen nihai kararların hukuka uygunluğunun denetlendiği bir kanun yoludur. Temyiz kanun yolu bu yönüyle hükmün kesinleşmesinden önce son aşamayı oluşturmaktadır. Temyiz mahkemesi ise adli yargıda en üst yargı mercii olan Yargıtay’dır. Temyiz incelemesinde, istinaftan farklı olarak vakıa denetimi yapılmamaktadır. Temyiz, Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 361. Maddesi tarafından düzenlenen ve Bölge Adliye Mahkemeleri tarafından verilen nihai kararların hukuka uygunluğunun denetlendiği bir kanun yoludur. Bu süreç, hükmün kesinleşmesinden önceki son aşamayı temsil eder. Temyiz başvuruları, en üst yargı mercii olan Yargıtay'da incelenir. Dolayısıyla temyiz incelemesinde, istinaf mahkemesi tarafından verilmiş karar yalnızca hukuki yönden denetlenir ve kanunun doğru uygulanıp uygulanmadığı incelenir. Bir başka deyişle temyiz kanun yolu incelemesinde istinafta olduğu gibi bir tahkikat aşaması gerçekleşmez, delil toplanamaz, tanık dinlenemez. Dolayısıyla temyiz incelemesinin hukukta içtihat birliğini ve yargı yeknesaklığını sağlama amacı güttüğü söylenebilir. Zira temyiz incelemesi, hukukun doğru uygulanıp uygulanmadığı denetlemekten ibarettir. 2. Temyiz Edilebilecek Kararlar Nelerdir? Usul ekonomisi ilkesi gereği her türlü karar için temyiz başvurusu yapılamaz. Kanunda, temyiz edilebilecek kararlar konusunda belirli sınırlamalar getirilmiştir. Bu sınırlamaların amacı, çok küçük miktarlarda olan davaların bile Yüksek Mahkeme'ye taşınarak gereksiz bir yargı yükünün oluşmasını önlemektir. 2.1. Hangi Kararlar Temyiz Edilebilir? Dolayısıyla bu hükümde geniş bir kapsam belirlenmiş olup Bölge Adliye Mahkemesi’nin temyizi kabil olmayan kararları dışındaki tüm kararlar temyiz edilebilecektir. Bu sebeple temyize kabil olmayan kararların bilinmesi önem taşımaktadır. Hangi kararların temyiz edilebileceği Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 361. Maddesi'nde ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir. Kanun hükmüne göre, Bölge Adliye Mahkemesi hukuk dairelerinden verilen temyize kabil nihai kararlar ile hakem kararlarının iptali talebi üzerine verilen kararlara karşı, tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içinde temyiz yoluna başvurulabilir. Dolayısıyla, bu maddede yer alan düzenleme gereğince Bölge Adliye Mahkemesi'nin temyiz edilemeyecek kararları dışında kalan tüm kararlar temyiz edilebilecektir. Bu yüzden temyiz edilemeyecek kararların bilinmesi oldukça önemlidir. 2.2. Hangi Kararlar Temyiz Edilemez? Temyiz yolu kapalı olan kararlar Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 362. Maddesinde sınırlı sayıda sayılmıştır. Söz konusu hükme göre istinaf mahkemesinin vermiş olduğu aşağıdaki kararlar kesin olup bu kararlara karşı temyiz kanun yoluna başvurulamaz; Miktar ve değeri 2023 yılı için 238,730.-TL’yi geçmeyen davalara dair verilen Bölge Adliye Mahkemesi kararları, HMK 4. Maddesinde gösterilen davalar ile (Sulh Hukuk Mahkemesinin görev alanına giren davalar) özel kanunlarda Sulh Hukuk Mahkemesinin görevine girdiği belirtilen davalar, (Kira ilişkisinden doğup miktar veya değeri itibarıyla temyiz edilebilen alacak davaları kira ilişkisinden doğan diğer davalardan üç aylık kira tutarı temyiz sınırının üzerinde olanlar hariçtir.) Yargı çevresi içinde bulunan ilk derece mahkemeleri arasındaki yetki ve görev uyuşmazlıklarını çözmek için verilen kararlar ile merci tayinine ilişkin kararlar Çekişmesiz yargı işlerinde verilen kararlar, Soy bağına ilişkin sonuçlar doğuran davalar hariç olmak üzere, nüfus kayıtlarının düzeltilmesine ilişkin davalarla ilgili kararlar, Yargı çevresi içindeki ilk derece mahkemeleri hâkimlerinin davayı görmeye hukuki veya fiili engellerinin çıkması halinde, davanın o yargı çevresi içindeki başka bir mahkemeye nakline ilişkin kararlar, Geçici hukuki korumalar hakkında verilen kararlar temyize kabil değildir. (ihtiyati tedbir, ihtiyati haciz gibi) Alacağın bir kısmının dava edilmiş olması durumunda, 238.730.-TL’lik kesinlik sınırı alacağın tamamına göre belirlenir. Alacağın tamamının dava edilmiş olması hâlinde, kararda asıl talebin kabul edilmeyen bölümü 238.730.-TL’yi geçmeyen tarafın temyiz hakkı yoktur. Ancak, karşı taraf temyiz yoluna başvurduğu takdirde, diğer taraf da düzenleyeceği cevap dilekçesiyle kararı katılma yoluyla temyiz edebilir. 3. Temyiz Sebepleri Temyizde kararın hukuka uygunluğu ile sınırlı bir inceleme yapılmaktadır. Bu nedenle ileri sürülebilecek temyiz sebepleri aşağıdaki sebepler gibi olabilir; Hukuka Aykırılık: Kararın hukuka aykırı olduğu iddiası temyiz sebeplerinden biridir. Yargılama sürecinde kanunun yanlış uygulandığı veya yasaya aykırı bir şekilde delil toplandığı iddia edilebilir. Hükümde İşlenen Hatalar: Kararda hüküm verilirken usul ve esaslara uyulmamışsa veya hükmün gerekçesi yasaya aykırı ise temyiz yoluna başvurulabilir. Delil Değerlendirmesi: Delillerin yanlış değerlendirildiği veya eksik değerlendirildiği iddiası temyiz sebeplerinden biridir. Delillerin hatalı bir şekilde değerlendirildiğine inanılıyorsa temyiz başvurusu yapılabilir. Kanuni Yetkiye Aykırılık: Mahkeme kararının verildiği sırada mahkemenin yetki alanına girmeyen bir konuyla ilgili bir hüküm verilmişse temyiz yoluna başvurulabilir. Gerekçesiz Karar: Kararın yeterli gerekçeye sahip olmaması durumunda temyiz başvurusu yapılabilir. Gerekçesiz kararlar, temyiz mahkemesi tarafından iptal edilebilir. 4. Temyiz Başvuru Süresi Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk dairelerince verilen temyizi kabil kararlar için temyiz süresi, gerekçeli kararının tebliğ tarihinden itibaren 2 haftadır. Temyiz süresi HMK madde 361 de açıklanmıştır. MADDE 361- (1) Bölge adliye mahkemesi hukuk dairelerinden verilen temyizi kabil nihai kararlar ile hakem kararlarının iptali talebi üzerine verilen kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren iki hafta içinde temyiz yoluna başvurulabilir.(46) (2) Davada haklı çıkmış olan taraf da hukuki yararı bulunmak şartıyla temyiz yoluna başvurabilir. Bu süre hak düşürücü etkiye sahiptir. Sürenin son günü hafta sonuna yahut resmi tatile denk geliyorsa sonraki ilk iş günü temyize başvurulmalıdır. 5. Temyiz Harcı ve Temyiz Giderleri Yargıtay tarafından temyiz incelemesi yapılabilmesi için, temyiz harç ve giderlerinin ödenmesi zorunludur. Temyiz giderleri, dava dosyasının Yargıtay'a gönderilmesi, temyiz incelemesinin tamamlanmasının ardından dosyanın yerel mahkemeye iadesi için gereken posta masrafları ve temyiz incelemesi sürecinde Yargıtay'da ve sonrasında yerel mahkemede yapılması gereken tebligatları içerir. Temyiz harçları ise başvuru harcı ile karar ve ilam harcını içerir. Bu ücretlerin eksiksiz ödenmesi, temyiz başvurusunun geçerli sayılabilmesi için gereklidir. Temyiz başvuru harcı 2023 yılı itibari ile 1.330,20.-TL’dir. 6. Temyiz Başvuru Sınırı Nedir? (2023) Temyiz başvurusu yapabilmek için, dava konusunun belirli bir miktarın üzerinde olması gerekmektedir ve bu miktar her yıl güncellenmektedir. 2023 yılında geçerli olan temyiz başvuru sınırı 238,730 TL olarak belirlenmiştir. Temyiz incelemesinin duruşmalı yapılabilmesi mümkündür. Ancak, sadece kanunda belirtilen sınırları aşan davaların temyiz incelemesi duruşmalı olarak yapılabilir. 2023 yılında temyiz incelemesinin duruşmalı yapılabilmesi için başvuru sınırı 358,150 TL olarak belirlenmiştir. Yani, bu sınırı aşan davaların temyiz incelemesi duruşma şeklinde gerçekleştirilebilir. 7. Temyiz İncelemesinin Aşamaları Yargıtay hukuk daireleri, farklı türdeki davalara göre özel olarak görevlendirilmişlerdir. Temyiz başvurusu yapılan bir dava dosyasının temyiz incelemesi de, davanın niteliğine uygun olarak görevlendirilmiş olan ilgili Yargıtay hukuk dairesi tarafından yürütülür. Örneğin, boşanma davalarının temyiz incelemesi Yargıtay 2. Hukuk Dairesi tarafından yapılırken, iş ve işçilik davalarının temyiz incelemesi Yargıtay 9. Hukuk Dairesi tarafından yapılmaktadır. Temyiz incelemesi, Yargıtay tarafından aşamalı bir süreç olarak gerçekleştirilir. İnceleme, aşağıdaki aşamalardan oluşur: 7.1. Ön İnceleme Aşaması Yargıtay ilgili hukuk dairesi, temyiz başvurusu yapılan hukuk dosyasını ön incelemeden geçirir. Bu aşamada, dosyada herhangi bir usul eksikliği olup olmadığı, temyiz süresine uyulup uyulmadığı, harç ve giderlerin yatırılıp yatırılmadığı gibi hususları kontrol edilir. Eğer temyiz süresi geçmişse veya dosyada usul eksikliği varsa, Yargıtay esastan incelemeye geçmeden temyiz başvurusunu reddeder. Ancak, harç veya giderler eksik yatırılmışsa, temyiz başvurucusuna bu eksiklikleri tamamlaması için süre verir. 7.2. Esastan Temyiz İncelemesi Aşaması Ön inceleme aşamasında herhangi bir eksiklik tespit edilmezse, Yargıtay temyiz başvurusunu esastan incelemeye geçer. Bu aşamada, davanın hukuki yönleri, mahkeme kararının hukuka uygunluğu detaylı olarak gözden geçirilir. Yargıtay, temyiz başvurusunda ileri sürülen hukuki iddialara bağlı olmaksızın (re’sen), dosyayı kapsamlı bir şekilde değerlendirir. 7.3. Temyiz İncelemesinde Duruşma Gerekli koşullar sağlandığında, temyiz incelemesi duruşma şeklinde de yapılabilir. Bu durum, belirli davalar için istisnai bir uygulamadır. Bu davaların bir tarafı temyiz veya cevap dilekçesinde duruşma talep etmişse, Yargıtay bir gün belirler ve taraflara davetiye gönderir. Duruşma, sadece bu istisnai durumlarda bir defaya mahsus olarak gerçekleşir. Temyiz incelemesi çoğunlukla dosya üzerinden yani duruşmasız olarak yapılmaktadır. Ancak; Miktar veya değeri 2023 yılı itibari ile 358.150,00 Türk Lirasını aşmayan alacağa, Tüzel kişiliğin feshine veya genel kurul kararlarının iptaline, Evlenmenin butlanına veya iptaline, Boşanma veya ayrılığa, Velayete, Soy bağına, Kısıtlamaya, Ayni haklara, İlişkin davalarda temyiz incelemesi talep üzerine duruşmalı olarak yapılabilir. 8. Temyiz İncelemesi Neticesinde Verilebilecek Kararlar Nelerdir? Yargıtay'ın temyiz incelemesi, temyiz incelemesine konu kararın hukuki yönüyle ilgilenir ve mahkeme kararının hukuka uygunluğunu değerlendirir. Temyiz incelemesi sürecinde Yargıtay, mahkeme kararının hukuk normlarına, kanunlara ve içtihatlarına uygunluğunu titizlikle değerlendirir ve bu çerçevede kararını verir. Mahkeme kararının hukuki açıdan hatalı veya hukuka aykırı olduğunu belirlerse, kararı bozma veya düzeltme yetkisine sahiptir. Ancak, Yargıtay'ın temyiz incelemesi sırasında olayın mahiyeti veya delil değerlendirmesi gibi vakıa incelemesi yapma yetkisi yoktur; bu tür değerlendirmeler, daha alt mahkemelerin sorumluluğundadır. Yargıtay'ın temyiz incelemesi, hukukun üstünlüğünü koruma ve doğru hukuki kararların uygulanmasını sağlama amacı taşır. 8.1. Yargıtay Onama Kararı Yargıtay, Bölge Adliye Mahkemesi'nin kararını ilk aşamada usul ve kanuna uygun bulduğu durumlarda onama kararı verebilir. Onama kararında, neden onandığına dair gerekçeler ve kararın hukuka uygun bir şekilde değerlendirilmesinin sebepleri detaylı bir şekilde açıklanmalıdır. 8.2. Yargıtay Düzelterek Onama Kararı Yargıtay, Bölge Adliye Mahkemesi'nin kararında hukuka aykırılık tespit ederse Bozma kararı vermek suretiyle dosyayı Bölge Adliye Mahkemesi'ne geri gönderir. Yargıtay, bu aşamada Kendisi bir inceleme yaparak yeni bir karar vermez ve dosyanın yeniden incelenmesini sağlar. Ancak bazen, dosyanın gönderilmesini gerektirmeyecek küçük hatalar veya düzeltilmesi gereken maddi unsurlar bulunabilir. Bu tür durumlarda Yargıtay, düzelterek onama kararı verebilir. Örneğin, kararın temelindeki hukuki nedenler ve sonuçlar doğru olmasına rağmen kararın gerekçesinde yanlışlık varsa, Yargıtay bu gerekçeyi düzelterek kararı onaylayabilir. Ayrıca, yazı veya hesap hataları, avukatlık ücretlerinin yanlış yazılması, tarafların isimlerinin hatalı yazılması veya faiz oranlarının yanlış uygulanması gibi, yeniden yargılama gerektirmeyecek hataların düzeltilmesi amacıyla Yargıtay düzelterek onama kararı verebilir. Bu, dosyanın tekrar mahkemeye gönderilmeden düzeltilmesi gereken küçük hataların düzeltilmesi anlamına gelir. 8.3. Yargıtay Bozma Kararı Yargıtay, tarafların ileri sürdüğü temyiz sebeplerini yerinde görürse veya kendi incelemesi sonucunda kararda hukuka aykırılık tespit ederse, kararı kısmen veya tamamen bozma yetkisine sahiptir. Ancak Yargıtay, sadece kararı bozmakla sorumlu olup, kararı veren mahkemenin yerine geçip yeni bir karar verme veya yeniden yargılama yapma yetkisine sahip değildir. Ayrıca, bozma kararında bozma gerekçelerini açıkça belirtmek zorundadır. Yargıtay bozma kararı sonrası kararın dosyanın hangi mahkemeye gönderileceği Bölge Adliye Mahkemesinin verdiği karara göre değişmektedir. Buna göre; Yargıtay'ın bozma kararı, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından esas hakkında verilen bir karara ilişkinse, dosya ilgili Bölge Adliye Mahkemesi'ne gönderilir. Ancak bozma kararı, ilk derece mahkemesi kararının Bölge Adliye Mahkemesi tarafından esastan reddine ilişkin ise, Bölge Adliye Mahkemesi'nin kararı kaldırılır ve dosya, kararı verecek olan ilk derece mahkemesine gönderilir. 9. Yargıtay Bozma Kararına Karşı Mahkemece Verilen Direnme Kararı Yargıtay tarafından kararı bozulan mahkeme, bozma kararına karşı direnme kararı vermesi halinde, verdiği ilk kararı değiştiremez. Ancak, kararın gerekçesini direnme kararında farklı bir şekilde açıklayabilir veya vurguları değiştirebilir. Direnme kararı, nihai bir karar olduğundan, bu karara karşı da temyiz yoluna başvurulabilir. Bu durumda temyiz incelemesini Hukuk Genel Kurulu yapar. Hukuk Genel Kurulu kararlarına karşı ise direnme kararı verilemez, mahkeme bu karara uymak zorundadır. Ancak unutulmamalıdır ki temyize başvurmayan taraf, direnme kararına karşı temyiz başvuru hakkına sahip değildir. 10. Temyiz Hakkından Feragat Edilebilir mi? Temyiz hakkı, taraflara tanınmış bir kanun yoludur ve taraflar bu hakkı kullanma konusunda serbesttirler. Taraflar, temyiz hakkını sonuna kadar kullanabilecekleri gibi, istedikleri zaman kararın mevcut haliyle bir an önce kesinleşmesi için temyizden feragat etme seçeneğine de sahiptirler. Temyizden feragat, mahkemenin veya karşı tarafın iznine bağlı değildir ve tarafların kendi iradelerine bağlı bir tercihidir. Temyizden feragat, iki farklı aşamada gerçekleşebilir. Bölge Adliye Mahkemesi aşamasında temyizden feragat: Bazı durumlarda taraflar, kararın bir an önce kesinleşmesi konusunda anlaşarak temyiz hakkından feragat edebilirler. Bu durumu mahkemeye iletecekleri bir dilekçe ile yapabilirler ve bu durumda mahkeme kesinleşme şerhi ekleyecektir. Yargıtay aşamasında temyizden feragat; Bölge Adliye Mahkemesi tarafından verilen kararın tebliğini müteakip, kararın taraflarca temyiz edilmesi üzerine dosya Yargıtay'a gönderilir. Bu aşamadan yani dosyanın Yargıtay'a gönderilmesinin ardından yapılacak temyizden feragat talepleri, temyiz incelemesini yapan daireye iletilmelidir. Kararı temyiz eden tarafın temyizden feragat talebi üzerine temyiz incelemesi sonlandırılır ve kararın kesinleşmesi için dosya mahkemesine gönderilir. Konu ile ilgili detaylı bilgi için Temyizden Feragat isimli yazımızı inceleyebilirsiniz. 11. Temyiz Başvurusunun İcraya Etkisi ve Tehiri İcra Mahkemeler tarafından verilen kararlar, uygulanması veya icra takibi açısından iki kategoriye ayrılabilir: kesinleşmesi gerekenler ve kesinleşmesi gerekemeyenler. Kesinleşmesi Gerekmeden İcra Edilebilen Kararlar: Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 367. maddesine göre temyiz, bu tür kararların icrasını durdurmaz. Yani, bu tür kararların icra edilebilmesi için kararın kesinleşmesini beklemek gerekmez. Ancak, İcra ve İflas Kanunu'nun 36. maddesi, bu kuralı istisna tutar. Buna göre, kararı temyiz eden borçlu, teminat göstererek bölge adliye mahkemesi veya Yargıtay'dan icranın geri bırakılması (tehiri icra) kararı alabilir. Bu şekilde, borçlu kararın yerine getirilmesini geçici olarak durdurmuş olur ve icra işlemi, bölge adliye mahkemesi veya Yargıtay tarafından verilecek karara kadar ertelenir. Kesinleşmeden İcra Edilemeyen Kararlar: Bazı mahkeme kararları, Hukuk Muhakemeleri Kanunu, İcra İflas Kanunu ve özel kanunlardaki düzenlemelere tabi olarak kesinleşmeden icra edilemez. Örnekler arasında aile hukukuna ilişkin kararlar, kira tespit davalarında verilen kararlar, gayrimenkulün aynına ilişkin kararlar ve hizmet tespitine ilişkin kararlar yer alır. Bu iki tür karar arasındaki fark, icra işlemlerinin başlatılması sürecinde dikkate alınmalıdır. Kesinleşmesi gereken kararlar için kesinleşme beklenmelidir, ancak kesinleşmesi gerekemeyen kararlar için ilgili düzenlemelere uygun şekilde icra yoluna başvurulmalıdır. Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için Kesinleşmeden İcraya Konulamayacak Kararlar başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 12. Sıkça Sorulan Sorular Temyiz Nedir ve Hangi Durumlara Kullanılır? Temyiz hukukumuzda kanun yollarından birisi olup, kural olarak Bölge Adliye Mahkemesi kararlarının hukuka aykırı olduğunu düşünen tarafça başvurulur. Hukukumuzda sıçramalı temyiz kabul edilmemekle birlikte ilk derece, istinaf ve temyiz olmak üzere üç dereceli bir kanun yolu sistemi kabul edilmiştir Hangi Tür Kararlar Temyiz Edilebilir? Kural olarak, bölge adiye mahkemelerinden verilen temyizi kabil nihai kararlar ile hakem kararlarının iptali üzerine verilen kararlara karşı temyiz yoluna başvurulabilir.Nihai kararlar temyiz başvurusuna konu olabilirken ara kararlar tek başına temyiz başvurusuna konu olamazlar. Örneğin yargılamanın esası hakkında hüküm içermeyen görevsizlik, yetkisizlik, hâkimin reddi gibi yargılamanın usulüne dair ara kararlar tek başına kanun yolu incelemesine konu olmamaktadır ancak nihai kararla birlikte temyiz edilebilir. Temyiz Süreci Nasıl İşler? Öncelikle davalı sayısından bir fazla olacak şekilde temyiz dilekçesi hazırlanmalı ve mahkemeye verilir. Ardından dosya ilgili Yargıtay dairesine giderek temyiz incelemesi yapılarak dosya hakkında onama, bozma yahut düzelterek onama kararı verilir. Temyiz Dilekçesi Nasıl Hazırlanır ve Nereye Verilir? Temyiz dilekçesi kararı veren mahkemeye veya başka yer mahkemesine verilebilir. Temyiz dilekçesinde aşağıdaki hususlar bulunur;* Temyiz eden ile karşı tarafın davadaki sıfatları, adı, soyadı, Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası ve adresleri,* Bunların varsa kanuni temsilci ve vekillerinin adı, soyadı ve adresleri,* Temyiz edilen kararın hangi bölge adliye mahkemesi hukuk dairesinden verilmiş olduğu, tarihi ve sayısı,* Yargıtay’ın bozma kararı üzerine, bozmaya uygun olarak ilk derece mahkemesince verilen yeni kararın veya direnme kararına karşı temyizde direnme kararının, hangi mahkemeye ait olduğu, tarihi ve sayısı,İlamın temyiz edene tebliğ edildiği tarih,* Kararın özeti,* Temyiz sebepleri ve gerekçesi,* Duruşma istenmesi halinde bu istek,* Temyiz edenin veya varsa kanuni temsilci yahut vekilinin imzası.Temyiz dilekçesinin, temyiz edenin kimliği ve imzasıyla temyiz olunan hükmü yeteri kadar belli edecek kayıtları taşıması halinde dilekçe reddedilmeyip temyiz incelemesi yapılır. Temyiz Başvurusu Ne Kadar Sürede Sonuçlanır? Temyiz başvurusunun sonuçlanma hızı davanın konusu, mahkemenin dosya sayısı ve iş yüküne göre değişebilmektedir. Ortalama 2 yıl sürebilmektedir. Temyiz Başvuru Şartları Nelerdir? Temyize başvuru şartları, temyize kabil bir karar olması ve dava konusu miktarın 2023 yılı itibariyle 238,730 TL’yi geçmesidir. Bunun dışında başvuran tarafın başvurmada hukuki yararı olmalıdır. Temyiz Sürecinde Avukat Zorunlu mudur? Temyiz sürecinde avukat zorunlu değildir temyize başvurmak isteyen taraf bir dilekçe ile temyiz yoluna başvurabilir. Ancak herhangi bir hak kaybına uğramamak adına dilekçenin gerekli unsurları taşıması önemlidir. Nitekim temyizde hukuka aykırılıklar ileri sürüleceğinden ve dilekçede sebep belirtmek zorunlu olduğundan bir avukat ile birlikte ilerlemek faydalı olacaktır. Temyiz Başvurusu İçin Gerekli Ücretler ve Harçlar Nelerdir? Temyiz harçları ise başvurma harcı ile karar ve ilam harcından oluşmaktadır. Başvurma harcı 2023 yılı itibari ile 1.330,20 TL’dir. Temyiz Mahkemesi Kararlarının Bağlayıcılığı Nedir? Temyiz kararları üzerine başvurulabilecek bir üst merci bulunmamaktadır. Dolayısıyla kararlar kesindir. Ancak temyiz sonucu kararı bozulan mahkeme bu karara uymak zorunda değildir, kararında direnebilir bu durumda Hukuk Genel Kurulu karar verir. Temyiz Kararı Nasıl İcra Edilir? Temyiz kararı üzerine dosya, kararı veren mahkemeye gitmekte ve kararın gereği mahkemece yapılmaktadır. Temyiz ve İstinaf Arasındaki Farklar Nelerdir? Temyiz incelemesi hukuka uygunluk denetimi ile sınırlı olmasına rağmen istinaf incelemesinde mahkeme ilk derece mahkemesi gibi vakıa denetimi de yapmakta, tahkikat aşaması yürütmekte ve delil toplayabilmekte, tanık dinleyebilmektedir. Temyiz Başvurusu Sonucunda Kararın Değişme Olasılığı Nedir? Temyiz başvurusu sonucunda mahkemece temyiz sebepleri ile bağlı kalınmaksızın resen bir inceleme yapılır ve hukuka aykırı bir durumun olup olmadığı incelenir bu nedenle kararın değişme olasılığı yüksektir denebilir. Temyiz Sürecinde Hangi Tür Belgeler Ve Deliller Sunabilirim? Kural olarak, yargılama aşamasında sunulmayan deliller, temyiz veya karar düzeltme aşamasında sunulamazlar. Bu kuralın tek istisnası, dayanılıp sunulan delilin o davaya konu olan borcu kesin olarak ortadan kaldıran bir nitelik taşımasıdır. Borcun ödendiğini gösteren makbuz veya ibraname bu istisnanın tipik örneğidir. Temyiz Başvurusu İçin Hangi Mahkemeye Başvurmalıyım? Temyiz başvurusu için kararı veren mahkemeye yani kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine başvurulur. Temyiz Başvurusu Sonucunda Davanın Kesinleşmesi Ne Anlama Gelir? Temyiz başvurusu sonucunda davanın kesinleşmesi artık başvurulacak bir üst mahkeme olmadığını ve kararın taraflar açısından kesin olduğu anlamına gelir. Bunun anlamı aynı taraf, konu ve sebebe ilişkin tekrar dava açılamayacağıdır. Temyiz Dilekçesinde Sebep Göstermek Zorunlu mudur? Temyiz dilekçesinde, temyiz edilen sebepler açıkça gösterilmelidir. Bu dilekçede aranan zorunlu bir unsurdur. Excerpt: Temyiz, tarafların veya her iki tarafın, ilk derece mahkemesi ve istinaf mahkemesi tarafından verilen kararı hukuka aykırı ve haksız bulduğunda Yargıtay'da incelenmesi için kullanılan bir kanun yoludur. ### Miras Sözleşmesi Miras sözleşmesi, yaşayan bir kişinin malvarlığını ölümünden sonra belirli kişilere veya belirli koşullara göre nasıl dağıtacağını düzenlediği bir hukuki düzenlemeyi ifade eder. Bu tür sözleşmeler, miras bırakan ve mirasçı veya üçüncü bir kişi arasında yapılan anlaşmalar olarak gerçekleşir. Miras sözleşmesinin temel amacı, malvarlığının adil ve istenilen şekilde dağıtılmasını sağlamak ve belirli varlıkların önceden belirlenmiş kişilere geçişini yönetmektir. Miras sözleşmeleri farklı türlerde gerçekleşebilir: Olumlu Miras Sözleşmesi, Mirastan Feragat Sözleşmesi, Tek Taraflı Miras Sözleşmesi, İki Taraflı Miras Sözleşmesi, İvazlı (Karşılıklı) Miras Sözleşmesi ve İvazsız (Karşılıksız) Miras Sözleşmesi temel formlardır. Miras sözleşmelerinin geçerli olabilmesi içim, belli ehliyet (yeterlilik) koşullarına sahip kişiler tarafından bir noter huzurunda düzenlenmesi gerekmektedir. Biçimsel gerekliliklere uymayan sözleşmeler geçersiz kabul edilir. Geçerli şekilde kurulan miras sözleşmesinin hüküm ve sonuçları, yalnızca miras bırakanın vefatından sonra etkili olur. Miras sözleşmeleri, miras bırakanın mirasçıları belirleme, mal varlığına dair vasiyet, şartlar ve yükümlülükler koyma gibi çeşitli düzenlemeleri içerebilir. Ancak, bu tür anlaşmalarda belirli sınırlamalar ve kurallar da mevcuttur. 1. Miras Sözleşmesi: Tanım ve Temel Kavramlar Miras Sözleşmesi Nedir? Miras sözleşmesi, bir bireyin yaşarken sahip olduğu malvarlığının ölümünden sonra belirli kişilere veya belirli şartlara göre nasıl dağıtılacağını düzenlediği bir sözleşme türüdür. Miras Sözleşmesinin Tarafları ve Konusu Miras sözleşmesinin bir tarafını miras bırakan, diğer tarafını ise mirasçılar veya üçüncü kişiler oluşturur. Miras sözleşmesinin konusu, kişinin vefatından sonra malvarlığının mirasçılar veya diğer ilgili taraflar arasında nasıl paylaşılacağına dair düzenlemeleri içerebileceği gibi, belirli mirasçıların miras haklarından feragat etmelerine yönelik anlaşmaları da içerebilir. 2. Miras Sözleşmesinin Hukuki Niteliği ve Amacı Miras sözleşmesi, Türk Medeni Kanunu’na göre “ölüme bağlı tasarruf” olarak adlandırılan bir hukuki işlem türüdür. Bu tür sözleşmeler aracılığıyla bir kişi, yaşarken sahip olduğu malvarlığının bir kısmını veya tamamını belirli kişilere veya belirli şartlara göre dağıtmayı veya bırakmayı amaçlar. Miras sözleşmeleri, miras bırakanın vefatının ardından mirasçılar arasında geçerli olacak şekilde düzenlenir. Miras sözleşmeleri çeşitli amaçlarla yapılabilmektedir. Bu amaçlar arasında mirasçılar arasında olası anlaşmazlıkları önceden önlemek, malvarlığının adil ve istenilen şekilde dağıtılmasını sağlamak veya belirli varlıkların önceden belirlenmiş kişilere geçmesini temin etmek gibi hedefler bulunabilir. Bu tür sözleşmeler, miras bırakanın iradesine dayalı olarak malvarlığının gelecekteki dağılımını önceden belirlemesine imkan tanır. 3. Miras Sözleşmesi Türleri Miras sözleşmeleri farklı türlerde olabilir ve miras bırakanın tercihlerine ve hedeflerine göre çeşitlilik gösterebilir. Türk Medeni Kanunu’nda miras sözleşmeleri “olumlu miras sözleşmesi” ve “mirastan feragat sözleşmesi” olmak üzere iki türde düzenlenmiştir. Olumlu miras sözleşmesinde, miras bırakan sözleşmenin karşı tarafını ya mirasçı atar ya da ona belirli bir mal bırakır veyahut karşı tarafla yaptığı sözleşmeyle üçüncü bir kişiyi mirasçı atar ya da üçüncü kişiye belirli mal bırakır. Mirastan feragat sözleşmesinde, diğer adıyla olumsuz miras sözleşmesi, ise gelecekte mirasçısı olacak kişi bir bedel karşılığında mirastan feragat eder. Konuya ilişkin detaylı bilgi için “Mirastan Feragat Sözleşmesi” isimli yazımız inceleyebilirsiniz. Miras sözleşmeleri aynı zamanda tek ve iki taraflı miras sözleşmeleri olmak üzere ikili bir ayrıma tabi tutulmaktadır. Diğer bir ayırım ise bir tarafın sağlar arası borç altına girip girmediğine göre yapılan ivazlı ve ivazsız miras sözleşmesi ayırımıdır. 3.1. Tek Taraflı Miras Sözleşmesi Tek taraflı miras sözleşmesi, yalnızca bir tarafın ölüme bağlı tasarruf yaparak gerçekleştirdiği bir anlaşma türünü ifade eder. Bu tür sözleşmelerde sadece miras bırakan tarafından tasarruf gerçekleştirilir ve bu tasarruf, ya anlaşmanın diğer tarafını ya da anlaşmanın tarafı olmayan üçüncü bir kişiyi mirasçı atamak veya belirli mal varlıklarını vasiyet etmek şeklinde olabilir. Sözleşmenin diğer tarafı, miras bırakanın irade beyanını kabul etmekle sorumlu olabilir veya aynı zamanda bu kabul karşılığında bir ücret ödemeyi taahhüt ederek bir yükümlülük altına girebilir. Bu durumda, ödeme taahhüdüyle birlikte miras sözleşmesi ivazlı bir yapıya kavuşur. 3.2. İki Taraflı Miras Sözleşmesi Her iki tarafın da karşılıklı olarak ölüme bağlı tasarrufta bulunması halinde ise iki taraflı miras sözleşmesi söz konusu olur. Esasen bu tür sözleşmede birbirinden bağımsız iki farklı miras sözleşmesi vardır ancak tek bir sözleşme ile birleşerek taraflar karşılıklı olarak birbirlerine ölüme bağlı tasarrufta bulunurlar. Örneğin eşlerin birbirini mirasçı olarak atamaları bu kapsamda değerlendirilir. İki Taraflı Miras Sözleşmesinde her iki taraf da karşılıklı olarak ölüme bağlı tasarrufta bulunur. Bu türde, temelde her bir taraf ayrı ayrı bir miras sözleşmesi yapmış gibi düşünülebilir; ancak bu sözleşmeler, tek bir sözleşme altında birleşerek her iki tarafın birbirlerine ölüme bağlı tasarrufta bulunmasını içerir. Eşlerin birbirlerini mirasçı olarak atamaları, iki taraflı miras sözleşmesi örneği olarak değerlendirilebilir. 3.3. İvazlı Miras Sözleşmesi İvazlı Miras Sözleşmesi, bir tarafın ölüme bağlı tasarruf yaparak, diğer tarafın ise bu tasarrufun karşılığında bir bedel ödemeyi kabul ettiği anlaşma türünü ifade eder. Örneğin, miras bırakanın bir kişiyi mirasçı olarak ataması ve bu kişinin miras bırakana belirli bir miktar parayı ödemesi bu tür bir sözleşmeye örnektir. Mirastan Feragat Sözleşmesi ise, tam tersi bir durumu yansıtır. Bu türde, miras bırakan bir bedel ödemeyi kabul eder ve bunun karşılığında mirasçı, kendi miras hakkından feragat eder. Örneğin, miras bırakanın yaşarken bir daire vermesi ve mirasçının buna karşılık olarak gelecekteki miras hakkından vazgeçmesi bu tür bir sözleşmeye örnek olarak verilebilir. 3.4. İvazsız Miras Sözleşmesi İvazsız miras sözleşmesi ise miras bırakan olan tarafın ölüme bağlı tasarrufta bulunması karşı tarafın ise mirasbırakanın bu iradesini sadece kabul etmesi şeklinde oluşan anlaşma türüdür. Dolayısıyla burada karşı taraf herhangi bir borç altına girmemektedir. İvazsız Miras Sözleşmesi, miras bırakanın ölüme bağlı tasarruf gerçekleştirdiği, karşı tarafın ise sadece bu tasarrufu kabul ettiği anlaşma türünü ifade eder. Burada karşı taraf herhangi bir maddi yükümlülük altına girmez, sadece miras bırakanın irade beyanını kabul eder. Bu tür sözleşmelerde, miras bırakanın irade beyanı doğrultusunda mirasçıların belirlenmesi veya belirli bir malın geçişi gibi hususlar yer alabilir. Ancak, karşı tarafın herhangi bir bedel ödemesi gerekmez. 4. Miras Sözleşmesi Şekli ve Yapılışı 4.1. Miras Sözleşmesinin Tarafları ve Ehliyeti Miras sözleşmelerinin iki temel tarafı vardır bunlar miras bırakan ve sözleşme tarafı olan diğer kişidir. Sözleşme tarafı olan diğer kişi mirasçılardan biri olabileceği gibi herhangi bir üçüncü şahıs da olabilir. Sözleşmenin geçerli olup olmayacağı açısından taraf ehliyeti kritik bir rol oynamaktadır. Türk Medeni Kanunu’nun 503. maddesine göre miras sözleşmesi yapacak kişinin taşıması gereken şartlar aşağıdaki gibidir: Miras sözleşmesi yapacak kişinin ayırt etme gücüne sahip olması Miras sözleşmesi yapacak kişinin ergin olması Miras sözleşmesi yapacak kişinin kısıtlı olmaması Bu bağlamda, miras sözleşmesi yapabilmek için tam fiil ehliyetine sahip olmak gereklidir ancak bu durum miras sözleşmesinde ölüme bağlı tasarrufta bulunan taraf için geçerlidir. Eğer her iki taraf da ölüme bağlı tasarrufta bulunuyorsa yani iki taraflı bir miras sözleşmesi varsa bu halde her iki tarafın da tam ehliyetli olması gerekir. Buna karşılık, diğer taraf ölüme bağlı tasarrufta bulunmuyor miras bırakanın iradesini sadece kabul ediyor veya bir bedel ödemeyi üstleniyorsa bu halde ölüme bağlı tasarrufta bulunmayan taraf genel ehliyet kurallarına tabiidir: Tam ehliyetsiz ise miras sözleşmesini onun adına yasal temsilcisi yapar, ancak tam ehliyetsiz vesayet altında ise sulh ve asliye mahkemelerinin de rızasının bulunması gereklidir. Sınırlı ehliyetsizse ve miras sözleşmesi ile bir sağlar arası ivaz borcu yüklenmiyorsa yasal temsilcisinin katılmasına gerek kalmaksızın tek başına yapabilir. Sınırlı ehliyetsiz eğer miras sözleşmesi ile borç altına girecekse yani ivazlı miras sözleşmesi yapılıyorsa yasal temsilci işleme bizzat katılmalıdır. 4.2. Miras Sözleşmesinin Şekil Şartları Miras sözleşmelerinin geçerli olabilmesi için kanunda özel bir şekil şartı belirlenmiştir. Miras sözleşmelerinin şekil şartı Türk Medeni Kanunu'nun 545. Maddesinde düzenlemektedir. "Miras sözleşmesinin geçerli olması için resmî vasiyetname şeklinde düzenlenmesi gerekir. Sözleşmenin tarafları, arzularını resmî memura aynı zamanda bildirirler ve düzenlenen sözleşmeyi memurun ve iki tanığın önünde imzalarlar." Kanunda belirtilen resmi memur uygulamada Noter olarak uygulanmaktadır. Dolayısıyla miras sözleşmesi Noter huzurunda, yazılı olarak yapılabilecektir. Adi yazılı şekilde miras sözleşmesi yapılması mümkün olmadığı gibi, sözlü olarak yapılan sözleşme de geçersizdir. Diğer taraftan; miras sözleşmesi yapabilme hakkı kişiye sıkı sıkıya bağlı bir hak olduğundan, temsilci ile yapılması söz konusu olamaz. Yani miras bırakan kimse Notere bizzat gelerek miras sözleşmesini akdetmelidir. Buna karşın mirastan feragat eden ölüme bağlı bir tasarrufta bulunmadığından, temsilci aracılığıyla sözleşme yapabilecektir. Yani feragat edenin bizzat noter huzurunda olması gerekmemektedir. 4.3. Miras Sözleşmesinin Geçerliliği Miras sözleşmesi, yalnızca mirasbırakanın ölümüyle hüküm ve sonuçlarını doğurur. Sözleşme, miras bırakan ölmeden önce uygulama alanı bulmaz. Ayrıca, miras sözleşmesi iki taraflı bir hukuki işlem olması nedeniyle taraflar arasında bağlayıcıdır. Yani miras sözleşmesinden tek taraflı olarak dönmek kural olarak mümkün değildir. Ancak, bazı özel durumlar ve kanuni istisnalar söz konusu olabilir, bu nedenle her durumu dikkatlice incelemek önemlidir. 5. Miras Sözleşmesi İle Yapılabilecek Ölüme Bağlı Tasarruflar Miras bırakan, ölüme bağlı bir tasarrufla miras sözleşmesinde aşağıdaki işlemleri yapabilir: Mirasçı atayabilir. (TMK Madde 516) Mirasçılardan birine veya üçüncü bir kişiye belirli bir malını vasiyet edebilir. (TMK Madde 517) Koşullar ve yükümlülükler koyabilir. (TMK Madde 515) Yedek mirasçı atayabilir. (TMK Madde 520) Art mirasçı atayabilir. (TMK Madde 521) Vakıf kurabilir. (TMK Madde 526) (Ancak vakıf kurma işlemi miras sözleşmesi ile yapılsa bile bağlayıcı değildir yani mirasbırakan istediği zaman vakıf kurmaktan tek taraflı olarak dönebilir.) Mirasçılıktan çıkarma işlemi yapabilir. (TMK Madde 510) (Miras bırakan açısından bu işlem de bağlayıcı değildir istediği zaman tek taraflı olarak dönebilir.) 6. Miras Sözleşmesi ile Yapılamayacak Ölüme Bağlı Tasarruflar Mirasbırakan miras sözleşmesi ile istediği kişiyi mirasçı yapabilir ve diğer ölüme bağlı tasarrufları da gerçekleştirebilir. Ancak miras bırakanın alt soyu, annesi, babası veya eşi gibi yasal mirasçıları varsa, miras bırakan sadece bu kişilerin saklı payı dışında kalan kısım için serbestçe tasarrufta bulunabilir. Bu kısma tasarruf edilebilir kısım denir. Eğer sayılan kişilerden hiçbiri bulunmuyorsa bu halde miras bırakan sahip olduğu terekenin tamamında serbestçe tasarrufta bulunabilir. 7. Miras Sözleşmesinin Feshi ve İptali Miras sözleşmesinin çeşitli sona erme durumları vardır. Bunlar, 7.1. Sözleşmenin Tarafların Anlaşmasıyla Sona Ermesi Tarafların yazılı şekilde anlaşması suretiyle miras sözleşmesini sona erdirilebilir. Bu yazılı anlaşmanın Noter huzurunda yapılması şart olmayıp taraflar arasında adi yazılı şekilde olması yeterlidir. 7.2. Sözleşmenin Feshi ve Sözleşmeden Dönme Miras sözleşmelerinin iki taraflı hukuki işlemler olması nedeniyle, sözleşmelerin tek taraflı olarak sona erdirilmelerini kural olarak mümkün değildir. Ancak, bazı durumlarda sözleşmeden tek taraflı dönme gündeme gelebilir. Mirasçılıktan çıkarma sebebi varsa, miras sözleşmesinden dönmek isteyen kişi bir vasiyetname yaparak bu işlemi gerçekleştirebilir. Eğer ivazlı bir miras sözleşmesi varsa ve bu sözleşme gereğince belirlenen bedel ödenmezse, sözleşmeden dönme beyanı karşı tarafa ulaştığında sözleşme sona erer. Ancak borç altında olan kişi, yeterli teminat sağlayarak miras bırakanın sözleşmeden dönmesini engelleyebilir. 7.3. Sözleşmenin İptali Miras bırakanın, sözleşmeye aykırı şekilde ve onunla bağdaşmayan başka ölüme bağlı tasarruflar ve bağışlamalar yapması halinde, miras sözleşmesinin iptali istenebilir. Ancak, bu iptal için miras bırakanın ölümünden sonra dava açılması gereklidir. Miras bırakanın sağlığında herhangi bir iptal davası açılması mümkün değildir. İrade sakatlığı bulunması halinde miras sözleşmeleri iptal edilebilir. Bu durum, miras sözleşmesinin akdedildiği sırada bir kişinin iradesinin etkilenmiş veya sakatlanmış olması haline ilişkin özel bir koşulu ifade eder. İrade sakatlığı, genellikle hata, hile ve korkutma gibi durumlarla ilişkilendirilir. Örneğin, bir miras sözleşmesi sırasında bir kişiye hileyle yanıltıcı bilgiler verilmişse veya tehdit edilmişse (korkutma), bu kişinin iradesi sakatlanmış olabilir. Ayrıca, sözleşme sırasında önemli bir yanlış anlama veya bilgi eksikliği (hata) varsa, bu da irade sakatlığına yol açabilir. Bu tür irade sakatlığı durumlarında, miras sözleşmesi, mirasbırakanın sağlığında iptal edilebilir. Yani, miras bırakanın iradesinin bu sakatlık nedeniyle yanıltıldığı veya etkilendiği belirlenirse, miras sözleşmesinin hükümleri geçersiz sayılabilir. Mirasbırakan sözleşmeyi akdetme sırasında tam fiil ehliyetine sahip değilse, miras sözleşmesi iptal edilebilir. Aynı şekilde sözleşmenin karşı tarafı da herhangi bir ölüme bağlı tasarruf yapıyorsa yani iki taraflı bir miras sözleşmesi söz konusuysa her iki tarafın da sözleşme yapma anında tam fiil ehliyetine sahip olması gerekir; aksi takdirde ehliyetsizlik nedeniyle sözleşme iptal edilebilir. Ehliyetsizlik halinde sözleşme kendiliğinden hükümsüz hale gelmez, miras bırakanın ölümüyle beraber sanki geçerli bir sözleşmeymiş gibi hüküm doğurur. Eğer hüküm doğurması istenmiyorsa, menfaati olan tarafın iptal davası açması gerekir. Söz konusu iptal davası için kanunda belirli süreler öngörülmüştür; bu süreler bir, on ve yirmi yıllık sürelerdir. Davacının kendisinin hak sahibi olduğunu, yapılan ölüme bağlı tasarrufu ve iptal sebebini birlikte öğrenmesinden itibaren 1 yılık süre başlar. Ancak bütün bu hususlar miras bırakanın sağlığında öğrenilmişse süre miras bırakanın ölümünden itibaren başlar. Eğer 10 yıl içinde söz konusu durumlar öğrenilemezse, dava açma hakkı düşer; ancak bu durum davalının iyiniyetli olma ihtimalinde geçerlidir. Eğer davalı kötü niyetli ise, söz konusu durumları öğrenme ve dava açma hali 20 yıl içinde gerçekleşmelidir. 8. Miras Sözleşmesi İle Vasiyetname Arasındaki Temel Farklar Vasiyetname ve miras sözleşmesi her ikisi de mirasbırakanın ölümünden sonraki malların paylaşımı için yapmış olduğu ölüme bağlı tasarruflar olsa birbirlerinden birçok yönüyle ayrışmaktadırlar. Şöyle ki; Ehliyet Şartları: Vasiyetname yapabilmek için 15 yaşını doldurmak ve ayırt etme gücüne sahip olmak yeterlidir. Ancak miras sözleşmesi için tam fiil ehliyeti aranır. Yani, miras sözleşmesi yapacak kişinin, tam anlamıyla hukuki işlemlerde bulunabilme yeteneğine sahip olması gerekir. Yapılış Şekli: Vasiyetname sözlü, resmi veya el yazılı olarak yapılabilirken, miras sözleşmesi sadece resmi şekilde yapılabilir. Yani, miras sözleşmesi sadece noter huzurunda düzenlenirken, vasiyetname daha esnek bir şekilde hazırlanabilir. Değiştirme ve İptal: Vasiyetnamede kişi, istediği zaman vasiyetnamesini değiştirme veya iptal etme özgürlüğüne sahiptir. Ancak miras sözleşmesi taraflar arasında anlaşmaya dayandığı için değiştirilmesi veya iptal edilmesi tarafların rızasına bağlıdır. Yani, miras sözleşmesi taraflar arasında değiştirilmek veya sona erdirilmek istenirse, bu ancak tarafların mutabakatı ile mümkün olur. Vasiyetname hakkında detaylı bilgi almak için Vasiyetname Nedir? Nasıl Düzenlenir? başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Resmi vasiyetname hakkında detaylı bilgi almak için Resmi Vasiyetname Nedir? Nasıl Düzenlenir? başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 9. Miras Sözleşmesi Örneği Miras Sözleşmesi Örneğiİndir 10. Sıkça Sorulan Sorular Aile Bağı Olmayan Bir Kişinin Sözleşmeyle Mirasçı Olabilmesi Mümkün müdür? Miras sözleşmesi ile gerek mirasçılar gerek başka bir üçüncü kişi mirasçı olarak atanabilir. Miras bırakanı bu bakımdan sınırlandıran herhangi bir durum yoktur ancak terekesinin tamamı bakımından serbestçe tasarrufta bulunamaz saklı paylara zarar gelmeyecek şekilde miras sözleşmesini akdetmelidir. Miras Sözleşmesi Tek Taraflı Olarak Geri Alınabilir mi ? Miras sözleşmesi iki taraflı bir hukuki işlem olduğundan tek taraflı olarak dönülmesi mümkün değildir ancak sadece bazı sınırlı hallerde tek taraflı geri alınabilir. Bu haller: · Mirasçılıktan çıkarma sebebi gerçekleşmişse,· İvazlı bir miras sözleşmesi olması halinde karşı tarafın bedeli ödemede temerrüde düşmesi halinde, Tek taraflı olarak miras sözleşmesinden geri dönülmesi mümkündür. Miras Bırakan Miras Sözleşmesine Aykırı Olarak Bağışlama Yapması Halinde Ne Yapmalıyım? Mirasbırakan belirli bir malı miras sözleşmesi ile bir kişiye bırakacağı konusunda anlaşmış ardından da aynı malı bir başkasına bağışlaması halinde miras sözleşmesinin diğer tarafı olan kimse mirasbırakanın ölümünden sonra bu duruma itiraz ederek malı bağışlama yapılan kimseden alabilir. Ancak mirasbırakan miras sözleşmesi ile belirli bir mal vasiyetinde bulunmaksızın karşı tarafı belirli bir oranda mirasçı atamışsa ardından da bağışlamalar gerçekleştirerek malvarlığını azaltıcı eylemler gerçekleştirmişse bu halde mirasçı olarak atanan kimsenin itiraz etmesi mümkün değildir. Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesi Miras Sözleşmesi midir? Ölünceye kadar bakma sözleşmeleri, miras sözleşmelerinin bir türü olarak değerlendirilir. Bu tür sözleşmeler, Borçlar Kanunu'nda düzenlenmiş olmalarına rağmen, genellikle miras sözleşmesi şeklinde yapılmaktadır. Ölünceye kadar bakma sözleşmeleri, mirasçı olarak belirlenen veya kendisi lehine vasiyet yapılan bir kişinin, miras bırakan adına ölünceye kadar bakma yükümlülüğünü üstlendiği sözleşmelerdir. Miras Sözleşmesinin Sonradan Değiştirilebilmesi Mümkün müdür? Miras sözleşmesi ancak tarafların rızasıyla değiştirilebilir. Dolayısıyla her iki tarafın da anlaşarak sözleşme metninde değişiklik yapmaları mümkündür. Boşanılan Eşle Daha Önce Yapılmış Olan Miras Sözleşmesi Geçerli midir? Eğer miras sözleşmesi eşler arasında yapılmış ve daha sonrasında eşler boşanmışsa miras sözleşmesi kendiliğinden hükümsüz hale gelir. Herhangi bir işlem yapmaya gerek yoktur. ### Kira Tespit ve Tahliye Davalarında Zorunlu Arabuluculuk 5 Nisan 2023 tarihinde Resmi Gazete'de yayınlanan 7445 Sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 37. Maddesi hükmü ile, kira ilişkilerinden kaynaklanan kira tespit ve tahliye davalarında zorunlu arabuluculuk şartı getirmiştir. Bu düzenleme ile 1 Eylül 2023 tarihinden itibaren açılacak kira uyuşmazlıklarına ilişkin davalarda, dava açmadan önce arabulucuya başvuru yapma zorunluluğu getirilmiştir. Söz konusu düzenleme uyarınca; 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun 18/A maddesinden sonra gelmek üzere; “18/B – (1) Aşağıdaki uyuşmazlıklarda, dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır: a) Kiralanan taşınmazların 2004 sayılı Kanuna göre ilamsız icra yoluyla tahliyesine ilişkin hükümler hariç olmak üzere, kira ilişkisinden kaynaklanan uyuşmazlıklar……” maddesi eklenmiş, böylece kira ilişkisinden kaynaklanan uyuşmazlıklar zorunlu arabuluculuk sürecine tabi kılınmıştır. 1. Kira Sözleşmesi ve Kira İlişkisinden Doğan Uyuşmazlıklar Kira sözleşmesi hukuki dayanağını Türk Borçlar Kanunu’nda bulan tam iki taraflı bir sözleşmedir. Sözleşmenin tarafları kiraya veren ve kiracıdır. Kiraya veren bir şeyin kullanılmasını belirli bir bedel karşılığında kiracıya bırakmayı, kiracı da sözleşmede belirtilen kira bedelini ödemeyi taahhüt eder. Kira sözleşmelerinden kaynaklı ortaya çıkan uyuşmazlıklar çoğunlukla tahliye, kira bedelinin tespiti ve kira bedelinin uyarlanması davaları olarak karşımıza çıkmakta olup bir sonraki başlıkta açıklanmıştır. 2. Kira Tespit ve Tahliye Davası Kira Tespit Davası Kira tespit davaları, konut ve çatılı işyeri kira sözleşmelerinde başlangıçta belirlenen kira bedelinin arttırılması veya azaltılması amacıyla açılan bir dava türüdür. Bu tür davalar "Kira Bedelinin Tespiti Davası" olarak tanımlanmakta ve hukuki dayanağı Türk Borçlar Kanunu'nun 344. Maddesinden almaktadır. Kiralanan taşınmazın bulunduğu yerdeki sosyal, çevresel ve ekonomik koşulların değişmesi nedeniyle, kira sözleşmesinde öngörülen kira bedelinin zaman içinde gözden geçirilmesi gerekebilir. Bu nedenle, beş yılın sonunda yenilenen kira sözleşmeleri için yeni kira yılı için geçerli olacak kira bedelinin belirlenmesi amacıyla dava açılması mümkündür. Bu belirleme işlemi mahkeme tarafından yapılırken, tüketici fiyat endeksindeki artış oranı, benzer kiralama işlemlerindeki kira bedelleri ve kiralanmış mülkün güncel durumu gibi faktörler göz önünde bulundurulur. Böylece taraflar arasında adil bir kira bedeli belirlenmiş olur. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için Kira Tespit Davaları başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Tahliye Davası Tahliye davası kira sözleşmesine konu olan taşınmazın, kanunda zikredilen sebeplerle boşaltılması için açılan davadır. Tahliye davası hukuki dayanağını hem Türk Borçlar Kanunu hem de İcra İflas Kanunu’nda bulmaktadır. Tahliye davasının şartları kanunda belirtilmiş olup bunlar kiraya verenden kaynaklanan nedenler ve kiracıdan kaynaklanan nedenler olarak ikiye ayrılarak incelenebilir. Kiralayandan kaynaklı tahliye nedenleri arasında gereksinim, yeniden inşa, imar çalışmaları ve yeni malikin ihtiyacı gibi durumlar sıralanabilir. Kiracıdan kaynaklı tahliye davaları genellikle tahliye taahhütnamesine dayanmaktadır. Ancak bunun yanı sıra, 1 yıl veya daha uzun süreli kira sözleşmelerinde kira bedelinin aynı kira dönemi içinde ödenmemesi nedeniyle iki haklı ihtar gönderilmişse, kiralayan tahliye davası açabilir. Ayrıca, kira bedelinin ödenmemesi nedeniyle başlatılan tahliye talepli icra takibi sonucunda gönderilen ödeme emrinin tebliğ edilmesini müteakip, kira bedelinin 30 gün içinde ödenmemesi halinde, icra hukuk mahkemesinden kiracının tahliyesi talep edilebilir. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için Kiracının Tahliye Sebepleri ve Tahliye Davaları başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Kira Uyarlama Davası Kira Uyarlama Davası, kira bedelinin değişen koşullara uygun hale getirilmesini hedefleyen bir hukuki davadır. Bu tür davalar, genellikle mevcut kira sözleşmesinin koşullarının değiştiği ve kira bedelinin bu yeni koşullara uygun hale getirilmesi gerektiği durumlarda açılır. Kira uyarlama davası, kira tespit davasından farklıdır çünkü burada kira bedeline bir artış talep edilmez; bunun yerine, mevcut kira bedelinin değişen koşullara göre yeniden düzenlenmesi istenir. Bu dava, kiracı ve kiralayan arasındaki sözleşmenin adalet ve denge ilkesine uygun bir şekilde devam etmesini sağlamayı amaçlar. Kira uyarlama davası, kiracı veya kiralayan tarafından başlatılabilir ve genellikle ekonomik, sosyal veya çevresel değişikliklerin kira bedelini etkilediği durumlarda ortaya çıkar. Bu tür değişiklikler, bölgenin emlak piyasası, tüketici fiyat endeksi, benzer kiralama işlemlerindeki kira bedelleri ve kiralanmış mülkün güncel durumu gibi faktörler tarafından tetiklenebilir. Taraflar arasındaki anlaşmazlıkların çözümü için mahkeme, bu faktörleri göz önünde bulundurarak adil bir kira bedeli belirler. Sonuç olarak, kira uyarlama davası, kira sözleşmesinin mevcut koşullara uygun hale getirilmesini sağlayan bir hukuki araçtır ve taraflar arasındaki dengeyi korumayı amaçlar. Bu dava, kira ilişkilerinin adil ve dengeli bir şekilde sürdürülmesini sağlamak için önemli bir rol oynar. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için Kira Tespit ve Kira Uyarlaması başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 3. Kira Tespit ve Tahliye Davalarında Dava Şartı Olarak Arabuluculuk 5 Nisan 2023 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan 7445 sayılı İcra ve İflas Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 37. maddesi ile kira tespit ve tahliye davaları için zorunlu arabuluculuk şartı getirilmiştir. Bu düzenleme ile birlikte, 1 Eylül 2023 tarihinden sonra açılacak kira tespit ve tahliye davalarında, öncelikle arabuluculuk başvurusu yapılması zorunlu hale getirilmiştir. Ancak, uygulamanın yürürlüğe girdiği 1 Eylül 2023 tarihinden önce açılan kira tespit ve tahliye istemli davalarda, zorunlu arabuluculuk yoluna başvurma gerekliliği bulunmamaktadır. 7445 Sayılı Kanun'da, arabuluculukla ilgili hükümler, bu madde yürürlüğe girdiğinde hali hazırda devam eden davalar için geçerli olmayacağı açıkça belirtilmiştir. Yani, mevcut davaları etkilemeyecektir. 4. Kira Tespit ve Tahliye Davalarında İhtiyari Arabuluculuk Kira tespit ve tahliye davalarında zorunlu arabuluculuk süreci, 1 Eylül 2023 tarihi itibariyle yürürlüğe girecektir. Bu tarihten önce açılmış ve devam etmekte olan davaları etkilemeyeceği daha önce belirtilmiştir. Ancak, bu tarihten önce açılan davalar için hukuki olarak tarafların isteğe bağlı olarak arabuluculuk yoluna başvurmasına engel bir hüküm bulunmamaktadır. Zorunlu arabuluculuk, bir dava şartı olduğundan, taraflardan biri arabuluculuk yoluna başvurduğunda yeterlidir. Ancak ihtiyari (isteğe bağlı) arabuluculuğun işleyebilmesi için her iki tarafın da ortak bir irade göstermesi gerekmektedir. Yani, tarafların uzlaşma ve anlaşma konusunda anlaşmaları, arabuluculuk sürecinin başarılı olabilmesi için önemlidir. 5. Arabuluculuk Süreci 5.1. Arabuluculuğun Tanımı ve İşlevi Arabuluculuk, özel hukuk uyuşmazlıklarının çözümünde tarafların iradesiyle işleyen bir alternatif çözüm yöntemidir. Bu süreç, dava açmadan önce veya dava açıldıktan sonra başvurulabilecek bir yol olarak kullanılabilir. Arabuluculuğun temel işlevi, mahkemelerin iş yükünü hafifletmektir. Ayrıca uyuşmazlıkların barışçıl, hızlı ve kesin bir şekilde çözümlenmesini amaçlar. Arabuluculuk, hukuk sistemimizde zorunlu ve ihtiyari olmak üzere iki kategoriye ayrılır. Zorunlu arabuluculuk, bir dava şartıdır ve dava açılmadan önce arabuluculuk sürecinin tamamlanması gereklidir; aksi takdirde dava usulden reddedilir. Ticari davalar, işe iade davaları ve kira ilişkisinden kaynaklanan davalara zorunlu arabuluculuk örnek olarak verilebilir. İhtiyari arabuluculuk ise tarafların tamamen kendi iradeleriyle başvurabileceği, zorunlu olmayan bir süreçtir. İhtiyari arabuluculuk yoluna başvurabilmek için tarafların, özel hukuk uyuşmazlığı konusunda serbestçe karar verebilecekleri bir durum olmalıdır. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için İhtiyari Arabuluculuk Nedir? başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 5.2 Arabulucuya Başvuru Arabulucuya başvuruda bulunacak taraf, ilgili dava için yetkili mahkemenin bulunduğu adliyedeki Arabuluculuk Bürosu'na şahsen veya vekil aracılığıyla başvurabilir. Bu durumda, kira tespit davaları için davalının yerleşim yeri mahkemesi veya özel yetkili mahkeme olan sözleşmenin ifa edildiği yer mahkemesinin bulunduğu adliyede bulunan Arabuluculuk Bürosu'na başvurulabilir. Tahliye davalarında ise davalı kiracı olduğundan, kiracının dava tarihindeki yerleşim yeri mahkemesi neresiyse, o adliyede bulunan Arabuluculuk Bürosu'na başvurulabilir. Ancak Arabuluculuk Bürosu bulunmayan bölgelerde, görevlendirilmiş olan yazı işleri müdürlüğüne başvurulabilir. Bu şekilde, arabuluculuğun taraflar arasında adil bir şekilde işleyebilmesi için gerekli olan başvuru süreci başlatılabilir. 5.3. Arabulucunun Seçilmesi Taraflardan birinin arabuluculuğa başvurması durumunda Arabuluculuk Daire Başkanlığı tarafından belirlenen bir listeden, ilgili komisyon başkanlıklarına bildirilen arabulucular arasından bir seçim yapılarak arabulucu atanır. Ancak taraflar, bu listede bulunması kaydıyla ortak bir arabulucu üzerinde anlaşarak uyuşmazlıklarında kimin arabulucu olacağına kendileri de karar verebilir. Arabulucu tarafsız olmak zorundadır. Arabulucunun büro tarafından atanması durumunda arabulucu, büronun yetkili olup olmadığını kendiliğinden dikkate almaz. Ancak yetki itirazı olan taraf, en geç ilk oturumda yerleşim yeri veya işin yapıldığı yer ile ilgili belgeleri de sunarak yetkisiz arabuluculuk bürosuna başvurulduğu iddiasında bulunabilir. Arabulucu böyle bir durumda kendiliğinden yetki incelemesi yapamaz. Dosyayı derhal ilgili Sulh Hukuk Mahkemesi’ne gönderilmek üzere büroya teslim eder. Mahkeme harç almaksızın yetkiyi inceler, kesin olarak karara bağlar. 5.4. Arabuluculuk Süreci Uygulamaları Görevlendirilen arabulucu, Arabuluculuk bürosu tarafından sağlanan iletişim bilgileri kullanarak taraflarla iletişime geçer ve toplantı yeri ile saati hakkında bilgi alışverişinde bulunur. Ancak, iletişim bilgileri eksik veya hatalı olursa, arabulucu kendi inisiyatifiyle araştırma yaparak taraflara ulaşmaya çalışabilir. Taraflara ulaşan arabulucu, görevlendirme süreci hakkında tarafları bilgilendirir ve ilk toplantıya katılmaları için davet eder. Arabuluculuk toplantılarına, tarafların yanı sıra avukatları veya yasal temsilcileri de katılabilirler. Taraflar, arabuluculuk görüşmeleri sırasında taleplerini dile getirir ve ortak bir anlaşmaya varabilmek için çaba sarf ederler. Arabulucu, taraflara eşit muamelede bulunarak adil bir müzakere ortamı sağlama sorumluluğunu taşır. Eğer taraflar kendi aralarında çözüm bulamazlarsa, arabulucu olası bir çözüm önerisi sunabilir. Arabuluculuk, gizlilik gerektiren bir süreçtir. Arabulucu, arabuluculuk faaliyeti sırasında elde ettiği tüm bilgi ve belgeleri gizli tutma yükümlülüğü taşır. Taraflar da bu bilgileri, olası bir dava veya tahkim yargılamasında kullanma hakkına sahip değildirler. Olası bir dava veya tahkim yargılamasında delil olarak sunulamayacak beyan ve belgeler, Arabuluculuk Kanunu’nda aşağıdaki şekilde açıklanmıştır: Taraflarca yapılan arabuluculuk daveti veya bir tarafın arabuluculuk faaliyetine katılma isteği. Uyuşmazlığın arabuluculuk yolu ile sona erdirilmesi için taraflarca ileri sürülen görüşler ve teklifler. Arabuluculuk faaliyeti esnasında, taraflarca ileri sürülen öneriler veya herhangi bir vakıa veya iddianın kabulü. Sadece arabuluculuk faaliyeti dolayısıyla hazırlanan belgeler. Arabulucu, arabuluculuk yoluna başvuran taraflara eşitlik ve tarafsızlık ilkesine uygun bir yaklaşım sergilemek ve görevini kişisel olarak yerine getirmekle yükümlüdür. Arabulucu, bu nitelikle yürüttüğü uyuşmazlıkla ilgili olarak daha sonra taraflardan birinin avukatı olarak görev alamaz. 5.5. İlk Oturum Arabulucu tarafından tarafların müzakereye katılması için davet edilmesi sonucunda, tarafların ilk defa bir araya geldiği toplantıya "ilk oturum" denir. Bu oturum, arabulucu tarafından tutanak altına alınır. 5.6. Son Oturum Arabulucu, ilk oturumun ardından olduğu gibi son oturumda da bir tutanak tutmakla yükümlüdür. Bu tutanak arabuluculuk aşamasında anlaşılıp anlaşılamadığına ilişkindir. Arabuluculuk son tutanağı, dava şartı olan arabuluculuk açısından büyük önem taşımaktadır. Çünkü bu tutanak, olası bir dava açılması durumunda dava dilekçesine eklenmezse veya mahkeme tarafından verilen süre içinde sunulmazsa, dava şartı eksikliği nedeniyle dava reddedilir. Kira ilişkisinden doğan davalarında da 1 Eylül 2023 tarihinden itibaren arabuluculuk zorunlu hale geldiği için, arabuluculuk son tutanağının dava dilekçesine eklenmesi gerekmektedir. Bu adım, davanın geçerliliğini sağlamak amacıyla son derece önemlidir. 6. Arabuluculuk Sürecinde Tarafların Hak ve Yükümlülükleri Sicile kayıtlı olan arabulucular, arabulucu unvanını ve bu unvanın sağladığı yetkileri kullanma hakkına sahiptirler. Arabulucular taraflara eşit konumda olmalıdır ve gizliliği gözetmelidir. Tarafları arabuluculuk faaliyetinin başında, arabuluculuğun esasları, süreci ve sonuçları hakkında gerektiği gibi aydınlatmakla yükümlüdürler. Arabulucular, arabuluculuk yaptığı uyuşmazlıkta daha sonra bir tarafın vekili olarak görev alamazlar. Arabuluculuk sürecinde arabulucunun hak ve yükümlülükleri bulunduğu gibi arabuluculuğa başvuran tarafların da hak ve yükümlülükleri bulunmaktadır. Tarafların ilk olarak arabuluculuk süreci ve sonuçları hakkında aydınlatılma hakları vardır. Arabuluculuk, tamamen gizli yürütülmesi gereken bir süreçtir. Arabuluculuğun gizli olması, taraflar için bir hak olmakla beraber aynı zamanda bir yükümlülüktür. Taraflar, arabuluculuk sürecinin gizli kalmasını isteme hakkına sahip olduğu gibi bu süreci gizli tutmakla da yükümlüdürler. Ayrıca arabulucu da arabuluculuk faaliyeti nedeniyle elde ettiği tüm bilgi ve belgeleri gizli tutmakla yükümlüdür. Arabuluculuk sürecinde gizliliğe aykırı davranılması sebebiyle bir kişinin hukuken korunan menfaatine zarar veren kişi, Arabuluculuk Kanunu’nun 33. Maddesine göre yapılacak şikayet üzerine, 6 aya kadar hapis cezası ile cezalandırılabilecektir. 7. Arabuluculuk Sürecinde Temsil Taraflar, arabuluculuk görüşmelerine bizzat kendileri katılabileceği gibi avukatları veya kanuni temsilcileri aracılığıyla da katılabilirler. 8. Arabuluculuk Sürecinde Süreler ve Zamanaşımı Zorunlu arabuluculuk uygulandığı durumlarda, arabuluculuk bürosuna başvurulduğu tarihten arabuluculuk son tutanağının imzalanmasına kadar geçen süreçte zamanaşımı süreleri durur ve hak düşürücü süreler işlemez. Genel bir kural olarak, arabuluculuk son tutanağının imzalanmasının ardından zamanaşımı ve hak düşürücü süreler yeniden işlemeye başlar. Kira sözleşmesinden doğan alacak davaları dışında kira ilişkisinden doğan uyuşmazlıklar 10 yıllık zamanaşımına tabi olduğundan kira tespit ve tahliye davası da 10 yıllık zamanaşımına tabidir. 9. Arabuluculuk Ücreti Arabulucu, yürütmüş olduğu arabuluculuk faaliyeti karşısında ücret ve masrafları isteme hakkına sahiptir. Hatta öyle ki arabulucu henüz faaliyete başlamadan ücret ve masraflar için avans da talep edebilir. Eğer aksi kararlaştırılmamışsa, arabulucunun ücreti, faaliyetin sona erdiği tarihte yürürlükte bulunan Arabuluculuk Asgari Ücret Tarifesine göre belirlenir. Taraflar, Arabuluculuk Asgari Ücret Tarifesinin altında bir ücret kararlaştıramaz. Arabuluculuk süreci sonunda anlaşılamaz ve kira tespit yahut tahliye davası açılırsa arabuluculuğa ilişkin maktu ücret Arabuluculuk bürosu tarafından arabulucuya ödenir. Dava sonucunda ise ödenen bu ücret davayı kaybeden taraftan tahsil edilir. 10. Arabuluculuğun Sona Ermesi Arabuluculuk sürecinde tarafların anlaşması durumunda arabuluculuk faaliyetinin sonucu, tarafların anlaşıp anlaşamadıkları, arabuluculuk sürecinin nasıl sonuçlandığı arabulucu tarafından düzenlenen bir tutanak ile belgelendirilir. Bu tutanak taraflarca veya varsa avukatları ya da kanuni temsilcileri tarafından imzalanır. Eğer bu belge taraflar, kanuni temsilcileri veya avukatlarınca imzalanmazsa, sebebi belirtilmek suretiyle sadece arabulucu tarafından imzalanır. Arabuluculuk sürecinin sonunda arabuluculuk faaliyetinin neticesi, tarafların anlaşıp anlaşmadığı ve sürecin nasıl tamamlandığı arabulucu tarafından düzenlenen bir tutanakla belgelenir. Bu tutanak, taraflar veya varsa avukatları ya da kanuni temsilcileri tarafından imzalanır. Eğer belge taraflar, kanuni temsilcileri veya avukatlar tarafından imzalanmazsa, sadece arabulucu tarafından imzalanabilir, ancak bu durum gerekçesiyle birlikte açıklanır. Taraflar arabuluculuk sonucunda anlaşmaya varmışlarsa, bu hususlar hakkında daha sonra dava açamazlar. Ancak arabuluculukta anlaşılamazsa, bu durum son oturum tutanağına işlenir. Bu tutanak dava dilekçesine eklenerek kira tespit/ tahliye davası açılabilir. Eğer tutanak eklenmeden mahkemeye başvurulursa, mahkeme davacıya tutanağı sunması gerektiğini belirten bir ihtar içeren davetiye gönderir. Eğer ihtara rağmen tutanak mahkemeye sunulmazsa dava usulden reddedilir. 11. İcra Edilebilirlik Şerhi İş, Tüketici ve Ticaret davalarında, arabuluculuk son tutanağında tarafların avukatlarının imzasının bulunması halinde, bu belge icra edilebilir nitelikte kabul edilir. Kanunlarda icra edilebilirlik şerhi alınmasının zorunlu kılındığı haller hariç, taraflar ve avukatları ile arabulucunun, ticari uyuşmazlıklar bakımından ise avukatlar ile arabulucunun birlikte imzaladıkları anlaşma belgesi, icra edilebilirlik şerhi aranmaksızın ilam niteliğinde belge sayılır (6325 sayılı Kanun m.18). Kanunlarda icra edilebilirlik şerhi alınmasının zorunlu kılındığı hallerde, taraflar, anlaşma belgesinin icra edilebilirliğine ilişkin şerh verilmesini görevli ve yetkili mahkemeden talep edebilirler. Anlaşma belgesi, icra edilebilirlik şerhi olmadan da geçerlidir. Ancak, icra edilebilirlik şerhi içeren anlaşma belgesi, mahkeme tarafından verilen bir karar gibi, yani ilam niteliğindeki bir belge gibi işlem görür. Anlaşma belgesine icra edilebilirlik şerhi vermeye yetkili ve görevli mahkeme; Dava açılmadan önce arabuluculuğa başvurulmuşsa, arabulucunun görev yaptığı yer Sulh Hukuk Mahkemesi olarak belirlenmiştir (Arabuluculuk Kanunu m.17/2). 12. Arabuluculuk Sonrası Dava Açılması Taraflar arabuluculuk süreci sonunda bir anlaşmaya varmışlarsa, anlaşılan hususlar hakkında daha sonra taraflar tarafından dava açılamaz. Ancak arabuluculuk sonucunda anlaşmaya varılamayan hususlarda dava açılabilmesi mümkündür. Tarafların anlaşamadığına dair düzenlenen ve tarafların, avukatlarının veya kanuni temsilcilerinin ile arabulucunun imzalarını içeren anlaşmama tutanağı, açılacak olan bedel tespit veya tahliye davasının dava dilekçesine eklenmelidir. Aksi halde mahkeme bu tutanağın ibrazı için süre verir. Belirtilen süre içinde tutanak dava dosyasına sunulmazsa, dava usulden reddedilir. 13. Sıkça Sorulan Sorular Kira Tespit Davası Ne Zaman Açılabilir? Kira bedelinin tespiti davası kira sözleşmesi yenileneceği zaman açılabilir. İşbu nedenle beş yıldan uzun süreli veya beş yıldan sonra yenilenen kira sözleşmelerinde ve bundan sonraki her beş yılın sonunda, yeni kira yılında uygulanacak kira bedeli için kira tespit davası açılabilir. Kira tespit davası ile kira bedeli uyarlama davası birbirinden farklıdır. Şöyle ki; kira bedelinin tespiti davası sadece konut ve çatılı işyerleri kira sözleşmeleri için açılabilirken kira bedelinin uyarlanması davaları taşınır kiraları için de açılabilmektedir. Hakim Kira Bedelini Nasıl Belirler? Kira tespit davasında hakim; tüketici fiyat endeksi artış oranı, emsal kira bedelleri ve kiralananın da dava tarihindeki durumunu dikkate alarak hakkaniyete uygun olmasını da gözeterek kira bedelini belirler. Tahliye Taahhütnamesi Nedir ve Hangi Şartlarda Tahliye Davası Açılmasına Sebep Olur? Sözleşmenin süresi sona ermiş olsa bile kiracı kiralananı bedelini de ödemek suretiyle kullanmaya devam edebilir. Bunun tek istisnası tahliye taahhütnamesi almaktır. Tahliye taahhütnamesi kiracının belirlenen tarihte kiralanandan çıkacağını yazılı olarak garanti etmesidir.  Ancak bu taahhütname sıkı şekil şartlarına tabidir. Öncelikle taahhütname yazılı olmalıdır ve kiracının açık iradesini içermelidir. Ayrıca Yargıtay içtihatlarına göre tahliye taahhütnamesinin tarihi kira sözleşmesinin tarihinden önce veya aynı gün olmamalıdır. Aksi halde tahliye davası açılamaz. Bu nedenle tahliye taahhütnamesinin tarihinin kira sözleşmesinden sonra olup olmadığına dikkat edilmelidir. Arabulucuda Anlaşmak Zorunlu Mudur? Arabulucuya başvurulduğunda arabulucuda anlaşılması zorunlu değildir. Arabuluculuk sürecinde anlaşılamadığına dair arabulucu tarafından düzenlenen ve taraflarca veya vekillerince imzalanan son tutanak ile yetkili mahkemelerde ilgili dava açılabilir. Tarafların Anlaşması Durumunda Arabuluculuk Son Tutanağı Doğrudan İcra Edilebilir mi? İş, Tüketici ve Ticaret davalarında arabuluculuk son tutanağında tarafların avukatlarının imzasının bulunması halinde bu belge icra edilebilir nitelikte olmaktadır. Arabuluculuk Görüşmelerine Katılmak Zorunlu Mudur? Arabuluculuk görüşmelerine tarafların bizzat katılma zorunluluğu olmayıp taraflar vekilleri aracılığıyla da temsil edilebilirler. Ancak, hiçbir şekilde arabuluculuk toplantısına katılmama hali için bir yaptırım öngörülmüştür. Buna göre toplantıya katılmayan taraf dava sonunda haklı çıksa dahi yargılama giderlerinin tamamından sorumlu olacaktır. Toplantıya katılmayan taraf lehine vekalet ücretine de hükmedilmeyecektir. Bu sebeple tarafların veya vekillerinin mutlaka toplantıya katılmaları gerekmektedir. Arabulucu Ücretini Kim Öder? Arabuluculuk başvurusu yaparken başvurucudan herhangi bir ücret alınmamaktadır. İki saate kadar süren arabuluculuk görüşmesi ücretsiz olarak Adalet Bakanlığı’nın bütçesinden karşılanarak arabulucuya ödenecek olup iki saati aşan görüşmelerde ise taraflar aksine bir düzenleme ile anlaşmamış ise eşit olarak taraflarca Adalet Bakanlığı Arabuluculuk Asgari Ücret tarifesine göre ödenecektir. Ancak iki saate kadar Adalet Bakanlığı’nın ödediği ücret, dava açılması halinde davada haksız çıkan tarafa yargılama gideri olarak ödetilecektir. Bu Uygulama Devam Eden Davalara Nasıl Etki Edecek? 1.09.2023 tarihinden önce açılmış ve devam eden davalara yeni uygulamanın etkisi olmayacaktır başka bir deyişle, ilgili düzenleme 1.09.2023 tarihi itibariyle açılan davalarda etkili olacaktır. Devam eden davalarda ise ihtiyari arabuluculuk yoluna başvurulması mümkündür. Ancak arabulucuya başvurulmasa bile dava, dava şartı eksikliği nedeniyle reddedilmeyecek, davanın esasına girilecektir. Taraflar Arabuluculuk Sürecindeki Beyanları ile Bağlı mıdır? Arabuluculuk faaliyeti gizli olarak yapılır. Bu nedenle taraflar arabulucuda anlaşamadıkları takdirde arabuluculuk sürecindeki beyanları mahkemede delil olarak kullanılamaz. Davadaki Birden Fazla Talepten Yalnızca Biri Zorunlu Arabuluculuğa Tabi Olduğu Durumda Süreç Nasıl Olmalıdır? Yargıtay’ın vermiş olduğu kararlara göre dava şartı zorunlu arabuluculuğa tabi bir talep ile zorunlu arabuluculuğa tabi olmayan bir talep birlikte bulunduğunda (dava yığılması HMK md. 110) asıl olan mahkeme yargısı olduğu için dava açılması halinde zorunlu arabuluculuk nedeniyle dava reddedilmeyecektir. 14. Kira İlişkisinden Kaynaklanan Uyuşmazlıklarda Zorunlu Arabuluculuk Hakkında Değerlendirmemiz Arabuluculuk kurumu hızlı, tarafsız ve barışçıl işleyen bir süreçtir. Kira uyuşmazlıklarında zorunlu arabuluculuk şartının getirilmesi ile mahkemelerin yargı yükünü hafifletmek amaçlanmıştır. Bedel tespit davasında arabuluculuğun bu işlevini yerine getirebilmesi ve tarafların bir bedel üzerinde anlaşması mümkündür. Ancak tahliye davasında tarafların arabulucu huzurunda anlaşma ihtimali daha zordur. Bu durumda tarafların arabuluculuk aşamasını da tüketmesi zorunlu olduğundan süreç uzamaktadır. Dolayısıyla yeni uygulamanın bedel tespit davasında daha işlevsel ve faydalı olacağı öngörülebilir. Excerpt: 1 Eylül 2023 tarihinden sonra açılacak kira tespit ve tahliye davalarında, öncelikle arabuluculuk başvurusu yapılması zorunlu hale getirilmiştir. Ancak, uygulamanın yürürlüğe girdiği 1 Eylül 2023 tarihinden önce açılan kira tespit ve tahliye istemli davalarda, zorunlu arabuluculuk yoluna başvurma gerekliliği bulunmamaktadır. ### Ortaklığın Giderilmesi Davalarında Zorunlu Arabuluculuk 5 Nisan 2023 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 7445 sayılı İcra ve İflas Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 37. maddesi ile ortaklığın giderilmesi davaları için zorunlu arabuluculuk şartı getirilmiştir. Bu düzenleme ile 1 Eylül 2023 tarihinden itibaren, ortaklığın giderilmesi davası açmadan önce arabuluculuk yönteminin kullanılması zorunlu hale gelmiştir. Bu tarihten sonra açılacak ortaklığın giderilmesi davalarında, eğer arabuluculuk yoluna başvurulmamışsa dava, dava şartlarının eksikliği nedeniyle usulden reddedilecektir. Ancak söz konusu düzenleme, 01.09.2023 tarihinden itibaren yürürlüğe gireceğinden, bu tarihten önce açılmış olan davalarda arabulucuya başvurma zorunluluğu bulunmamaktadır. 1. Ortaklığın Giderilmesi Davası Nedir? Ortaklığın Giderilmesi Davası, taşınır veya taşınmaz malların paylı veya elbirliği mülkiyetine tabi olduğu durumlarda, ortaklar veya paydaşlar arasındaki birlikte mülkiyet ilişkisinin sona erdirilmesini ve bireysel mülkiyete geçişi sağlayan veya malın satışıyla elde edilen bedelin adil bir şekilde dağıtılmasını amaçlayan özel bir hukuki süreçtir. İzale-i şüyu davası olarak da bilinen bu dava türünde, ortak mülkiyet konusu malın paylı veya elbirliği mülkiyetine tabi olup olmamasına bakılmaksızın, paydaşlardan (ortaklardan) her biri malın paylaşılmasını talep edebilir. Ortaklığın giderilmesi davasında talep halinde ilk olarak, ortak mülkiyet konusu malın ortaklar arasında pay oranlarına göre bölünmesi (aynen taksimi) değerlendirilir. Ancak, hem ortak mülkiyet konusu malın niteliği hem de paydaşların durumu gibi faktörler, ortak malın doğrudan bölünmesini (aynen taksimi) engelliyorsa, bu durumda ortak mülkiyet konusu malın satılmasına ve elde edilen bedelin paylara uygun şekilde ortaklar arasında paylaştırılmasına karar verilir. Bu aşamada vurgulamak önemlidir ki, ortaklığın giderilmesi davası yalnızca taşınmaz mallarla sınırlı değildir; aynı zamanda otomobil, miras olarak kalan para ve ziynet gibi taşınır mallar için de bu tür bir davanın açılması mümkündür. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için Ortaklığın Giderilmesi Davası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Ortaklığın Giderilmesi Davalarında Dava Şartı Olarak Zorunlu Arabuluculuk 5 Nisan 2023 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan 7445 sayılı İcra ve İflas Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 37. maddesi ile ortaklığın giderilmesi davaları için zorunlu arabuluculuk şartı getirilmiştir. Bu düzenlemeyle birlikte ortaklığın giderilmesi davalarında zorunlu arabuluculuk süreci 01.09.2023 tarihinde başlamış olacaktır. Uygulamanın yürürlüğe girdiği 1 Eylül 2023 tarihinden önce açılan ortaklığın giderilmesi talepli davalarında ise zorunlu arabuluculuk yoluna başvurma gerekliliği bulunmamaktadır. 7445 Sayılı Kanun'da, arabuluculukla ilgili hükümlerin, bu madde yürürlüğe girdiğinde ilk derece mahkemeleri, bölge adliye mahkemeleri ve Yargıtay'da devam etmekte olan davalar için geçerli olmayacağı net bir şekilde belirtilmiştir. 3. Ortaklığın Giderilmesi Davalarında İhtiyari Arabuluculuk Yukarıda belirttiğimiz gibi, ortaklığın giderilmesi davalarında zorunlu arabuluculuk süreci 01.09.2023 tarihinden itibaren yürürlüğe girecektir. Bu tarihten önce açılan davalar için arabulucuya başvurma şartı bulunmamaktadır. Bununla birlikte, ortaklığın giderilmesini isteyen paydaşlar, bu tarihten önce açılan davalar için isteğe bağlı olarak ihtiyari arabuluculuk yoluna başvurabilirler. Eğer paydaşlar elbirliği mülkiyetine sahipse, isteğe bağlı arabuluculuk yoluna başvurmak için tüm paydaşların birlikte başvurması gerekmektedir. Taraflar, ortaklığın sona erdirilmesi amacıyla isteğe bağlı arabuluculuk yoluna başvurabilmek için oybirliği sağlamalıdır. Ancak zorunlu arabuluculuk durumunda, elbirliği mülkiyetiyle sahip olunan mallarla ilgili olarak, taraflardan her biri arabuluculuk yoluna başvurabilir. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için İhtiyari Arabuluculuk Nedir? başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. Arabuluculuk Süreci 4.1. Arabulucuya Başvuru Ortaklığın giderilmesi davalarında arabuluculuk yolunu tercih eden taraf, eğer bir taşınmazın paylaştırılmasını amaçlıyorsa, taşınmazın bulunduğu yerdeki arabuluculuk bürosuna başvurabilir. Eğer taşınmaz dışındaki bir malvarlığının paylaştırılmasını amaçlıyorsa, karşı tarafın yerleşim yerindeki arabuluculuk bürosuna başvurabilir. Bununla birlikte karşı taraf birden fazla kişiyse, bu taraflardan herhangi birinin yerleşim yerindeki arabuluculuk bürosuna da başvurulabilir. Arabuluculuk bürosu bulunmayan bölgelerde ise, görevlendirilmiş olan yazı işleri müdürlüğüne başvuru yapılabilir. 4.2. Arabulucunun Seçilmesi Taraflardan birinin arabuluculuğa başvurması durumunda Arabuluculuk Daire Başkanlığı tarafından belirlenen bir listeden, ilgili komisyon başkanlıklarına bildirilen arabulucular arasından bir seçim yapılarak arabulucu atanır. Ancak taraflar, bu listede bulunması kaydıyla ortak bir arabulucu üzerinde anlaşarak uyuşmazlıklarında kimin arabulucu olacağına kendileri de karar verebilir. Arabulucunun büro tarafından atanması durumunda arabulucu, büronun yetkili olup olmadığını kendiliğinden dikkate almaz. Ancak yetki itirazı olan taraf, en geç ilk oturumda yerleşim yeri veya işin yapıldığı yer ile ilgili belgeleri de sunarak yetkisiz arabuluculuk bürosuna başvurulduğu iddiasında bulunabilir. Arabulucu böyle bir durumda kendiliğinden yetki incelemesi yapamaz. Dosyayı derhal ilgili Sulh Hukuk Mahkemesi’ne gönderilmek üzere büroya teslim eder. Mahkeme harç almaksızın yetkiyi inceler, kesin olarak karara bağlar. 4.3. Arabuluculuk Süreci Uygulamaları Görevlendirilen arabulucu, Arabuluculuk bürosu tarafından sağlanan iletişim bilgileri kullanarak taraflarla iletişime geçer ve toplantı yeri ile saati hakkında bilgi alışverişinde bulunur. Ancak, iletişim bilgileri eksik veya hatalı olursa, arabulucu kendi inisiyatifiyle araştırma yaparak taraflara ulaşmaya çalışabilir. Taraflara ulaşan arabulucu, görevlendirme süreci hakkında tarafları bilgilendirir ve ilk toplantıya katılmaları için davet eder. Arabuluculuk toplantılarına, tarafların yanı sıra avukatları veya yasal temsilcileri de katılabilirler. Taraflar, arabuluculuk görüşmeleri sırasında taleplerini dile getirir ve ortak bir anlaşmaya varabilmek için çaba sarf ederler. Arabulucu, taraflara eşit muamelede bulunarak adil bir müzakere ortamı sağlama sorumluluğunu taşır. Eğer taraflar kendi aralarında çözüm bulamazlarsa, arabulucu olası bir çözüm önerisi sunabilir. Ortaklığın giderilmesi davalarının zorunlu arabuluculuk kapsamına alınmasına dair en büyük soru işaretleri, davanın doğası gereği taraf sayısının fazla olması, paydaşlardan bir veya birkaçının ölmüş olma olasılığı ve bu durumda mirasçılık belgesinin gerekliliği gibi konular etrafında yoğunlaşmıştır. Şu an için, bu sürecin nasıl işleyeceği konusunda net bir yol haritası belirlenmemiştir. Arabuluculuk, gizlilik gerektiren bir süreçtir. Arabulucu, arabuluculuk faaliyeti sırasında elde ettiği tüm bilgi ve belgeleri gizli tutma yükümlülüğü taşır. Taraflar da bu bilgileri, olası bir dava veya tahkim yargılamasında kullanma hakkına sahip değildirler. Olası bir dava veya tahkim yargılamasında delil olarak sunulamayacak beyan ve belgeler, Arabuluculuk Kanunu’nda aşağıdaki şekilde açıklanmıştır: Taraflarca yapılan arabuluculuk daveti veya bir tarafın arabuluculuk faaliyetine katılma isteği. Uyuşmazlığın arabuluculuk yolu ile sona erdirilmesi için taraflarca ileri sürülen görüşler ve teklifler. Arabuluculuk faaliyeti esnasında, taraflarca ileri sürülen öneriler veya herhangi bir vakıa veya iddianın kabulü. Sadece arabuluculuk faaliyeti dolayısıyla hazırlanan belgeler. Arabulucu, arabuluculuk yoluna başvuran taraflara eşitlik ve tarafsızlık ilkesine uygun bir yaklaşım sergilemek ve görevini kişisel olarak yerine getirmekle yükümlüdür. Arabulucu, bu nitelikle yürüttüğü uyuşmazlıkla ilgili olarak daha sonra taraflardan birinin avukatı olarak görev alamaz. 4.4. İlk Oturum Arabulucu tarafından tarafların müzakereye katılması için davet edilmesi sonucunda, tarafların ilk defa bir araya geldiği toplantıya "ilk oturum" denir. Bu oturum, arabulucu tarafından tutanak altına alınır. 4.5. Son Oturum Arabulucu, ilk oturumun ardından olduğu gibi son oturumda da bir tutanak tutmakla yükümlüdür. Arabuluculuk son tutanağı, dava şartı olan arabuluculuk açısından büyük önem taşımaktadır. Çünkü bu tutanak, olası bir dava açılması durumunda dava dilekçesine eklenmezse veya mahkeme tarafından verilen süre içinde sunulmazsa, dava şartı eksikliği nedeniyle dava reddedilir. Ortaklığın giderilmesi davalarında da 01.09.2023 tarihinden itibaren arabuluculuk zorunlu hale geldiği için, arabuluculuk son tutanağının dava dilekçesine eklenmesi gerekmektedir. Bu adım, davanın geçerliliğini sağlamak amacıyla son derece önemlidir. 5. Arabuluculuk Sürecinde Tarafların Hak ve Yükümlülükleri Arabuluculuk sürecinde arabulucunun hak ve yükümlülükleri bulunduğu gibi arabuluculuğa başvuran tarafların da hak ve yükümlülükleri bulunmaktadır. Arabuluculuk, tamamen gizli yürütülmesi gereken bir süreçtir. Arabuluculuğun gizli olması, taraflar için bir hak olmakla beraber aynı zamanda bir yükümlülüktür. Taraflar, arabuluculuk sürecinin gizli kalmasını isteme hakkına sahip olduğu gibi bu süreci gizli tutmakla da yükümlüdürler. Ayrıca arabulucu da arabuluculuk faaliyeti nedeniyle elde ettiği tüm bilgi ve belgeleri gizli tutmakla yükümlüdür. Arabuluculuk sürecinde gizliliğe aykırı davranılması sebebiyle bir kişinin hukuken korunan menfaatine zarar veren kişi, Arabuluculuk Kanunu’nun 33. Maddesine göre yapılacak şikayet üzerine, 6 aya kadar hapis cezası ile cezalandırılabilecektir. Arabuluculuk süreci iradi bir süreçtir. Taraflar, arabulucuya başvurmak, süreci devam ettirmek, sonuçlandırmak veya bu süreçten vazgeçmek konusunda serbesttirler. Ancak dava şartı zorunlu arabuluculuk söz konusu olduğunda dava açmak isteyen tarafın arabuluculuk sürecini zorunlu olarak izlemesi gerekmektedir. Yine dava şartı arabuluculukta, davada davalı olacak taraf da eğer iradi olarak arabuluculuk görüşmelerine katılmazsa bunun birtakım olumsuz sonuçları olacaktır. Bu duruma aşağıda ayrıca değinilecektir. Arabuluculuk sürecinde taraflar daima eşit haklara sahiptir. Arabulucu, bir tarafa ne şekilde davranıyorsa diğer tarafa da eşit şekilde davranmakla yükümlüdür. Taraflara verilen söz hakkı süreleri eşit olmalı ve eşitsizlik yaratabileceği düşünülen tüm hususların arabulucu tarafından önüne geçilmelidir. 6. Arabuluculuk Sürecinde Temsil Taraflar, arabuluculuk görüşmelerine bizzat kendileri katılabileceği gibi avukatları veya kanuni temsilcileri aracılığıyla da katılabilirler. 7. Arabuluculuk Sürecinde Süreler ve Zamanaşımı Zorunlu arabuluculuk uygulandığı durumlarda, arabuluculuk bürosuna başvurulduğu tarihten arabuluculuk son tutanağının imzalanmasına kadar geçen süreçte zamanaşımı süreleri durur ve hak düşürücü süreler işlemez. Genel bir kural olarak, arabuluculuk son tutanağının imzalanmasının ardından zamanaşımı ve hak düşürücü süreler yeniden işlemeye başlar. Ancak, ortaklığın giderilmesi davaları her zaman açılabilecek davalardan biri olduğundan, zamanaşımı veya hak düşürücü sürelere tabi değildir. Bu nedenle, ortaklığın giderilmesi davalarında arabuluculuk yoluna başvurmanın zamanaşımı veya hak düşürücü süre bakımından bir fark yaratması söz konusu değildir. 8. Arabuluculuk Ücreti Arabulucu, yürütmüş olduğu arabuluculuk faaliyeti karşısında ücret ve masrafları isteme hakkına sahiptir. Hatta öyle ki arabulucu henüz faaliyete başlamadan ücret ve masraflar için avans da talep edebilir. Eğer aksi kararlaştırılmamışsa, arabulucunun ücreti, faaliyetin sona erdiği tarihte yürürlükte bulunan Arabuluculuk Asgari Ücret Tarifesine göre belirlenir. Taraflar, Arabuluculuk Asgari Ücret Tarifesinin altında bir ücret kararlaştıramaz. Arabuluculuk faaliyeti sonunda ortaklığın giderilmesi konusunda taraflar anlaşamazlar ve ortaklığın giderilmesi davası açılırsa arabuluculuğa ilişkin maktu ücret Arabuluculuk bürosu tarafından arabulucuya ödenir. Dava sonucunda ise ödenen bu ücret paydaşlardan payları oranında tahsil edilir. 9. Arabuluculuğun Sona Ermesi Arabuluculuk sürecinde tarafların anlaşması durumunda arabuluculuk faaliyetinin sonucu, tarafların anlaşıp anlaşamadıkları, arabuluculuk sürecinin nasıl sonuçlandığı arabulucu tarafından düzenlenen bir tutanak ile belgelendirilir. Bu tutanak taraflarca veya varsa avukatları ya da kanuni temsilcileri tarafından imzalanır. Eğer bu belge taraflar, kanuni temsilcileri veya avukatlarınca imzalanmazsa, sebebi belirtilmek suretiyle sadece arabulucu tarafından imzalanır. Arabuluculuk sürecinin sonunda arabuluculuk faaliyetinin neticesi, tarafların anlaşıp anlaşmadığı ve sürecin nasıl tamamlandığı arabulucu tarafından düzenlenen bir tutanakla belgelenir. Bu tutanak, taraflar veya varsa avukatları ya da kanuni temsilcileri tarafından imzalanır. Eğer belge taraflar, kanuni temsilcileri veya avukatlar tarafından imzalanmazsa, sadece arabulucu tarafından imzalanabilir, ancak bu durum gerekçesiyle birlikte açıklanır. Taraflar arabuluculuk sonucunda anlaşmaya varmışlarsa, bu hususlar hakkında daha sonra dava açamazlar. Ancak arabuluculukta anlaşılamazsa, bu durum son oturum tutanağına işlenir. Bu tutanak dava dilekçesine eklenerek ortaklığın giderilmesi davası açılabilir. Eğer tutanak eklenmeden mahkemeye başvurulursa, mahkeme davacıya tutanağı sunması gerektiğini belirten bir ihtar içeren davetiye gönderir. Eğer ihtara rağmen tutanak mahkemeye sunulmazsa dava usulden reddedilir. 10. İcra Edilebilirlik Şerhi İş, Tüketici ve Ticaret davalarında, arabuluculuk son tutanağında tarafların avukatlarının imzasının bulunması halinde, bu belge icra edilebilir nitelikte kabul edilir. Ancak ortaklığın giderilmesine ilişkin olarak yürütülecek arabuluculuk sürecinde 7445 Sayılı Kanun’da farklı bir usul düzenlenmiştir. Bu kanuna göre, ortaklığın giderilmesi davaları için düzenlenen anlaşma belgesinin icra edilebilirliğini gösteren şerhin alınması zorunludur. Taşınmazla ilgili anlaşma belgeleri için bu şerh, taşınmazın bulunduğu yerdeki sulh hukuk mahkemesinden alınır. Diğer anlaşma belgeleri için ise bu şerh, arabulucunun görev yaptığı yerdeki sulh hukuk mahkemesinden temin edilir. Mahkeme taşınmazla ilgili anlaşma belgeleri bakımından yapacağı incelemede, anlaşma içeriğini, arabuluculuğa ve cebri icraya elverişli olup olmadığını ve taşınmazlara ilişkin kanunlarda yer alan sınırlamalara uyulup uyulmadığı yönünden denetler; bu kapsamda kurum veya kuruluşlardan bilgi veya belge talep edebilir ve gerektiğinde duruşma açabilir. Mahkeme, taşınmazla ilgili anlaşma belgeleri bakımından gerçekleştireceği incelemede, anlaşmanın içeriğini, arabuluculuk sürecine ve cebri icra işlemine uygunluğunu, aynı zamanda taşınmazlara ilişkin kanunlarda öngörülen sınırlamalara uyulup uyulmadığını denetler. Bu kapsamda, gerekli görülen durumlarda ilgili kurum veya kuruluşlardan gerekli bilgi veya belgeleri talep edebilir. Ayrıca, ihtiyaç halinde mahkeme, duruşma açarak detaylı bir inceleme gerçekleştirebilir. Amacı, taşınmazlarla ilgili anlaşma belgelerinin hukuki uygunluğunu ve icra edilebilirliğini sağlamak olan bu süreç, arabuluculuk sonucu ortaya çıkan anlaşmaların güvenilirliğini sağlamayı hedeflemektedir. 11. Arabuluculuk Sonrası Dava Açılması Taraflar arabuluculuk süreci sonunda bir anlaşmaya varmışlarsa, anlaşılan hususlar hakkında daha sonra taraflar tarafından dava açılamaz. Ancak arabuluculuk sonucunda anlaşmaya varılamayan hususlarda dava açılabilmesi mümkündür. Tarafların anlaşamadığına dair düzenlenen ve tarafların, avukatlarının veya kanuni temsilcilerinin ile arabulucunun imzalarını içeren anlaşmama tutanağı, açılacak olan ortaklığın giderilmesi davasının dava dilekçesine eklenmelidir. Aksi halde mahkeme bu tutanağın ibrazı için süre verir. Belirtilen süre içinde tutanak dava dosyasına sunulmazsa, dava usulden reddedilir. 12. Sıkça Sorulan Sorular Ortaklığın Giderilmesi Davası (İzale-i Şüyu) Hangi Durumlarda Açılabilir? Bir mala birlikte malik olan kişiler, hukukî bir işlem gereğince veya paylı malın sürekli bir amaca özgülenmiş olması sebebiyle paylı mülkiyeti devam ettirme yükümlülüğü bulunmadıkça her zaman ortaklığın giderilmesi davası açabilirler. Ortaklığın Giderilmesi Davalarında Arabulucuya Başvurmak Zorunlu mu? 05.04.2023 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 7445 Sayılı kanun ile ortaklığın giderilmesi davalarında zorunlu arabuluculuk şartı getirilmiştir. Ancak bu ilgili madde, 01.09.2023 tarihinden itibaren yürürlüğe girecek olup ancak bu tarihten sonra açılacak ortaklığın giderilmesi davalarında zorunlu arabuluculuk şartı söz konusu olacaktır. Bu tarihten önce açılmış olan davalarda arabulucuya başvurmak zorunlu değildir. 01.09.2023 Tarihinden Önce Ortaklığın Giderilmesi Davası Açtım Ancak Daha İlk Duruşması Bile Olmadı. Arabulucuya Başvurmak Zorunda mıyım? Bu durumda arabulucuya başvurmak zorunlu değildir. Eğer ortaklığın giderilmesi davasının açılış tarihi 01.09.2023 tarihinden önceyse, henüz duruşma tarihi gelmemiş olsa dahi arabuluculuk zorunlu olmayacaktır. Ortaklığın Giderilmesi İçin Arabulucuda Anlaşmak Zorunda mıyım? Ortaklığın giderilmesi amacıyla arabulucuya başvurulduğunda arabulucuda anlaşılması zorunlu değildir. Arabuluculuk sürecinde anlaşılamadığına dair arabulucu tarafından düzenlenen ve taraflarca veya vekillerince imzalanan son tutanak ile yetkili Sulh Hukuk Mahkemelerinde ortaklığın giderilmesi davacı açılabilir. Ortaklığın Giderilmesi Davalarında Tarafların Anlaşması Durumunda Arabuluculuk Son Tutanağı Doğrudan İcra Edilebilir mi? İş, Tüketici ve Ticaret davalarında arabuluculuk son tutanağında tarafların avukatlarının imzasının bulunması halinde bu belge icra edilebilir nitelikte olmaktadır. Ancak ortaklığın giderilmesine ilişkin arabuluculuk sürecinde 7445 Sayılı Kanun’da farklı bir usul düzenlenmiştir. Bu kanuna göre ortaklığın giderilmesi davaları kapsamında düzenlenen anlaşma belgesinin icra edilebilirliğine ilişkin şerhin alınması zorunlu olup bu şerh taşınmazla ilgili anlaşma belgeleri bakımından taşınmazın bulunduğu yer, diğer anlaşma belgeleri bakımından ise arabulucunun görev yaptığı yer sulh hukuk mahkemesinden alınır. Excerpt: 1 Eylül 2023 itibarıyla açılacak ortaklığın giderilmesi davalarında, dava öncesi arabuluculuk yöntemine başvurulması zorunlu hale getirilmiştir. Bu tarihten sonra açılacak ortaklığın giderilmesi davalarında, eğer arabuluculuk yoluna başvurulmamışsa, dava, dava şartının eksikliği nedeniyle usulden reddedilecektir. ### Mirasçıların Mirasbırakanın Borçlarından Sorumluluğu Miras hukukunun temel prensiplerinden biri olan külli halefiyet ilkesine uyarınca, mirasbırakanın ölümüyle birlikte miras, bütün olarak ve kendiliğinden mirasçılara geçer. Mirasın bütün olarak intikaliyle, mirasa konu olabilecek hak ve alacaklarının yanı sıra mirasbırakanın borçları da mirasçılara geçmektedir. Bu bağlamda, mirasçılar mirasbırakanın borçlarından şahsen sorumludur. Mirasçının bu sorumluluğu sınırsızdır. Eğer mirasbırakanın birden fazla mirasçısı bulunuyorsa, bu mirasçılar tereke borçlarından müteselsil olarak sorumlu tutulurlar. Müteselsil sorumluluk çerçevesinde alacaklılar, alacaklarının tamamını tahsil etmek amacıyla istedikleri bir mirasçının yükümlülüğünü talep edebilirler. Mirasçıların, mirasbırakanın borçlarından kaynaklanan müteselsil sorumluluğu, mirasın paylaşılmasının ardından beş yıl süreyle devam eder. Ancak bu beş yıllık süre, zamanaşımı süresi olmayıp, daha özel bir niteliğe sahiptir. Terekeden olan alacaklar, genel hükümler çerçevesinde on yıllık zamanaşımı süresine tabi tutulurlar. Mirasçıların yükümlülüğü yalnızca mirasbırakanın borçlarıyla sınırlı değildir; aynı zamanda tereke borçları gibi daha geniş bir kapsamı içerir. Tereke borçlarından yasal mirasçılar sorumlu olduğu gibi atanmış mirasçılar da sorumludur. 1. Temel Kavramlar ve İlkeler Miras hukukunun genel prensibi olan külli halefiyet ilkesi gereğince mirasbırakanın vefatı ile miras bir bütün halinde ve kendiliğinden mirasçılara intikal eder. Bütün olarak intikal etme ifadesi mirasbırakanın mirasa konu olabilecek mal ve haklarını kapsadığı gibi mirasa konu olabilecek borçlarını da kapsamaktadır. Bir borcun devredilmesi ile borçlusunun değiştirilmesinde genel düzenleme 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 196 vd. maddelerinde yer almaktadır. Bu hükümlere göre borcun devri için borcu üstlenen kişi ile alacaklı arasında borcun devrini konu alan bir sözleşme yapılmalıdır. Mirasbırakanın borçları mirasçılara geçtiğinde de esasen borçlu değişmekte ve borç devredilmektedir. Ancak burada genel kuraldan farklı olarak mirasçılar ile alacaklı arasında borcun devrine ilişkin bir sözleşme yapılmasına gerek yoktur. Zira külli halefiyet ilkesi gereğince mirasbırakanın borçları kendiliğinden, farklı bir işlem yapılmasına gerek olmaksızın mirasçılara geçmektedir. 2. Mirasbırakanın Borçlarından Dolayı Kimler Sorumludur? Türk Medeni Kanunu m.599/2’ye göre mirasçılar mirabırakanın borçlarından kişisel olarak sorumlu olur. Mirasbırakanın borçlarından yasal mirasçılar sorumlu olduğu gibi atanmış mirasçılar da sorumludur. 3. Mirasçıların Şahsi Sorumluluğu Mirasçılar mirasbırakanın borçlarından kişisel malvarlıkları ile sorumludur ve bu sorumluluk sınırsızdır. Yani mirasçılar mirasbırakanın borçlarını terekenin aktifleri ile karşılayamasalar dahi bu borçlarından sorumlu olurlar ve borçları kendi malvarlıkları ile karşılamak durumunda kalırlar. Mirasçıların tereke borçlarından bireysel sorumlulukları açısından bazı istisnai durumlar söz konusudur. Bu durumlardan ilki terekenin resmi tasfiyesidir; resmi tasfiye halinde mirasçılar tereke borçlarından sorumlu olmazlar. Bir diğer istisnai durum ise terekenin resmi defterinin tutulması ve mirasın tutulan deftere göre kabul edilmesidir. Bu halde mirasçıların sorumluluğu yalnızca defterde yazılan borçlara ilişkindir. Son istisnai durum ise Devlet’in sorumluluğu halinde söz konusu olmaktadır. Devlet yalnızca, sulh hukuk mahkemesi tarafından re’sen tutulan deftere yazılan borçlardan sorumlu olur. Devlet’in bu borçlardan sorumluluğu tereke ile sınırlıdır. 4. Mirasçıların Müteselsil Sorumluluğu Müteselsil sorumluluk birden fazla kişinin bir borcun ödenmesinden borcun tamamı ile ve zincirleme şekilde sorumlu olmalarıdır. Mirasbırakanın birden fazla mirasçısı olması halinde mirasçılar da tereke borçlarından müteselsil olarak sorumlu olurlar. Yani alacaklılar alacaklarının tamamı için diledikleri bir mirasçının sorumluluğuna gidebilirler. Esasen mirasçıların borçlardan sorumluluğu kendi miras payları oranındadır. Ancak müteselsil sorumluluk nedeniyle, kendisinden borcun tamamının ifası istenen mirasçı alacaklıya karşı borçtan yalnızca kendi payı oranında sorumlu olduğu iddiasında bulunamaz. Her ne kadar mirasçılar arasında rücu düzenlemesi yapılmışsa da bu düzenleme yalnızca mirasçılar arasında hüküm ifade etmekte alacaklıları bağlamamaktadır. 4.1. Müteselsil Sorumluluğun Sona Ermesi Medeni Kanun’a göre iki durumda mirasçılar arasındaki müteselsil sorumluluk sona erecektir. Bu durumlardan ilki alacaklının borcun bölünmesine rıza göstermesidir. Mirasçılar arasında borcun bölünmesine ilişkin bir anlaşma yapılmış ve alacaklı da bu anlaşmaya rıza göstermişse artık mirasçılar alacaklıya karşı müteselsilen sorumlu olmayacaklardır. Bu halde ilgili borçtan kimin ne oranda sorumlu olacağı mirasçılar arasında yapılan anlaşmaya göre belirlenecektir. Müteselsil sorumluluğu sona erdiren bir diğer durum ise miras paylaşımının gerçekleştiği tarihin üzerinden beş yıl geçmesidir. Paylaşımın gerçekleştiği andan daha sonrasında yerine getirilecek borçlar açısından ise bu borcun muaccel olmasından itibaren beş yıl geçmekle müteselsil sorumluluk sona erer. 5. Mirasçıların Tereke Borçlarına İlişkin Sorumluluğu 5.1. Mirasın Paylaşılması Öncesi Mirasçıların Tereke Borçlarından Sorumluluğu Medeni Kanun mirasçıları mirasbırakanın borçlarından değil terekenin borçlarından sorumlu tutmuştur. Tereke borçları mirasbırakanın borçlarından daha kapsamlıdır. Zira mirasbırakanın ölümünden sonra terekeye ilişkin olarak ortaya çıkan defter tutma, mühürleme, cenaze giderleri, mirasbırakan ile birlikte yaşayan ve onun tarafından bakılan kimselerin üç aylık bakım giderleri gibi masraflardan da mirasçılar sorumlu olacaktır. Mirasbırakanın borcu olmamasına rağmen mirasçıların sorumlu olduğu bir borç türü TMK m. 641/3’te düzenlenmiştir. Hükme göre anne ve baba veya büyük anne ve büyük baba ile birlikte yaşayan ve emeklerini veya gelirlerini aileye özgüleyen ergin çocuklar ile torunlara verilecek uygun miktardaki tazminat, tereke borcu sayılır. Bu tazminatın mirasın paylaştırılmasından önce ödenmesi gerekmektedir. Ancak tazminatın ödenmesi halinde tereke acze düşecekse tazminat ödenmeyecektir. Belirtmek gerekir ki mirasçıların sorumluluğu açısından borcun kaynağı önem arz etmemektedir. Borç sözleşmesel nitelikte olabileceği gibi haksız fiilden veya da sebepsiz zenginleşmeden de kaynaklanıyor olabilir. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için Sebepsiz Zenginleşme Davası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 5.2. Mirasın Paylaşılması Sonrası Mirasçıların Tereke Borçlarından Sorumluluğu Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi miras paylaşımının tamamlanmasının üzerinden beş yıl geçince mirasçılar arasındaki müteselsil sorumluluk sona erer. TMK m.649/3’te mirasçılardan her birinin paylaşımdan önce tereke borçlarının ödenmesini veya güvenceye bağlanmasını talep edebileceği hükme bağlanmıştır. Ancak mirasçılardan bu yönde bir talep olmadığı takdirde borçlar ödenmeden de miras paylaşımının yapılması mümkündür. Mirasçılar kendi aralarında yapacakları bir anlaşma ile mirasbırakanın borçlarını kendi içlerinde bölebilirler. Ancak bu anlaşma mirasçıların kendi iç ilişkilerinde hüküm doğurur, alacaklılara karşı ileri sürülmesi mümkün değildir. Zira mirasçıların mirasbırakanın alacaklılarına karşı paylaşmadan sonra beş yıl süreyle daha müteselsilen sorumlu olacaklarına ilişkin hüküm emredici niteliktedir. 6. Mirasçının Miras Payını Devretmesi Durumundaki Sorumluluğu Mirasçının miras payını devretmesi mümkündür. Devir diğer bir mirasçıya yapılabileceği gibi üçüncü bir kişiye de yapılabilir. 6.1. Miras Payının Diğer Bir Mirasçıya Devri Halinde Sorumluluk Mirasçı miras payını diğer bir mirasçıya devredebilir. Ancak bu devir devreden mirasçıyı mirasbırakanın alacaklılarına karşı sorumlu olmaktan kurtarmaz. Devreden mirasçı mirasbırakanın borçlarından paylaşmadan itibaren beş yıl süreyle müteselsilen sorumlu olmaya devam eder. 6.2. Miras Payının Üçüncü Bir Şahsa Devri Halinde Sorumluluk Mirasçının miras payını bir üçüncü kişiye devretmesi de mümkündür. Ancak miras payının devri, devralan üçüncü kişiye mirasçılık sıfatını kazandırmaz. Üçüncü kişinin hakkı miras paylaşımı sonrasında devreden mirasçının payına karşılık gelen malların kendisine verilmesini istemeye yöneliktir. Dolayısıyla devreden mirasçı devre rağmen mirasçı sıfatını haiz olmaya devam eder. Bu nedenle de mirasçının miras payını devretmesi mirasbırakanın borçlarından sorumluluğuna herhangi bir etkide bulunmaz. Devreden mirasçı mirasbırakanın borçlarından sorumlu olmaya devam eder. Bununla beraber TBK m. 202 hükmü dolayısıyla miras payını devralan üçüncü kişinin de mirasbırakanın borçlarından sorumluluğu söz konusu olmaktadır. Devralan kişi devralmayı ihbar veya ilan etmesinden itibaren miras payına karşılık gelen tereke borçlarından sorumlu olur. Ancak miras payını devralan üçüncü kişinin sorumluluğu mirasçılar gibi müteselsil sorumluluk değildir. 7. Mirasçıların Mirasbırakanın Kefalet Borçlarından Doğan Sorumluluğu Medeni Kanun’da mirasçıların mirasbırakanın kefaletten doğan borçlarından sorumluluğunu sınırlandırılmıştır. TMK m. 630’a göre mirasbırakanın kefaletten doğan borcu defterde ayrı bir yere yazılır. Mirasçılar mirası kayıtsız şartsız kabul etmiş olsalar dahi bu borçtan terekenin iflas hükümlerine göre tasfiyesi halinde kefalet sebebiyle alacaklı olanlara düşecek miktar ne ise yalnızca bu miktar oranında sorumlu olurlar. Mirasçıların kefalet borcundan sınırlı olarak sorumlu olabilmeleri için terekenin resmi defterinin tutulmuş ve kefalet borcunun defterde ayrı bir yere yazılmış olması gerekmektedir. Aksi takdirde tereke kayıtsız ve şartsız olarak kabul edileceği için mirasçı terekenin tüm alacak ve borçlarından bu kapsamda kefalet borcundan da müteselsilen ve şahsen sorumlu olacaktır. Mirasçıların kefalet borcundan dolayı sorumlu olmaları için asıl borçlunun borcu ödememiş olması gerekmektedir. Borç borçlu tarafından ifa edildiği için veya farklı bir nedenden ötürü sona ererse kefalet borcu ortadan kalkar ve mirasçıların sorumluluğu da gündeme gelmez. 8. Mirasçıların Mirasbırakanın Vergi Borçlarından Sorumluluğu 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’na göre mirasçılar mirasbırakanın vergi borçlarından müteselsil olarak değil, kendi miras payları oranında sorumludurlar. Veraset ve intikal vergisi ödeme borcu açısından ise bu borçlar tereke borcu olmadığından her bir mirasçının payına göre doğar ve ödenir. Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için Mirasçılar Mirasbırakanın Vergi Borç ve Cezalarından Sorumlu mu? başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 9. Mirasçılık Sıfatını Kaybeden Kişilerin Sorumluluğu Ana kural mirasbırakanın ölümü ile mirasın kendiliğinden mirasçılara intikal etmesi olsa da kimi durumların varlığı halinde mirasçıların mirasçılık sıfatını kazanmamaları söz konusu olmaktadır. Bu durumlar mirastan feragat, mirasın reddi ve mirastan yoksunluktur. 9.1. Mirasın Reddi Halinde Sorumluluk Mirasçı mirasbırakanın ölümünü ve kendisinin mirasçı olduğunu öğrenmesinden itibaren üç ay içinde mirası reddetme hakkına sahiptir. Mirasın reddi geçmişe etkili olarak yani mirasbırakanın ölümü anından itibaren hüküm doğurur. Mirasın reddi gerçek ret ve hükmi ret olarak ikiye ayrılmaktadır. Gerçek ret mirasçılık sıfatını kazanmış mirasçının kendi iradesi ile mirasçılık sıfatına son vermesidir. Hükmi ret ise mirasbırakan ölmeden önce borçlarını ödemekten aciz olduğu belli ise mirasçının mirası reddetmiş olarak kabul edilmesidir. Gerçek ret mirasçının iradesinin bir sonucu iken hükmi ret Kanun’da yer alan bir karinenin sonucudur. Kural olarak mirası reddeden veya da reddetmiş sayılan mirasçı mirasbırakanın borçlarından da sorumlu olmayacaktır. Ancak Kanun’da mirasın kötüniyetli reddi halinde alacaklıların korunması için de çeşitli hükümler yer almaktadır. Konuya ilişkin daha detaylı bilgi almak için “Mirasın Kötüniyetli Reddinin İptali Davası” isimli yazımızı inceleyebilirsiniz. 9.2. Mirastan Feragat Halinde Sorumluluk Mirastan feragat sözleşmesi müstakbel mirasçı ile mirasbırakan arasında yapılan, mirasçının ileride doğacak olan miras hakkından henüz daha miras kendisine intikal etmeden vazgeçmesini konu alan bir hukuki işlemdir. Mirastan feragat eden kişi mirasçı sıfatını kazanmayacağı ve tereke kendisine intikal etmeyeceği için kural olarak tereke borçlarından da sorumlu olmayacaktır. Feragat ivazlı ve ivazsız olarak ikiye ayrılmaktadır. İvazlı feragatte feragat eden miras payına karşılık belli bir karşılık elde ederken ivazsız feragatte feragat eden herhangi bir karşılılık elde etmemektedir. Gerek ivazlı gerekse de ivazsız feragatte mirastan feragat eden kişi borçlardan sorumluluktan kurtulacaktır. Ancak ivazlı feragatte feragat eden kişi mirasbırakanın malvarlığından belli bir karşılık elde ettiği için TMK m.530’da ivazlı feragat edenin mirasbırakanın borçlarından sorumlu olabileceği haller düzenlenmiştir. İlgili maddeye göre mirasın açılması anında tereke borçları karşılayamıyor ve borçlar mirasçılar tarafından da ödenmiyorsa feragat eden ve mirasçıları alacaklılara karşı sorumlu olurlar. Feragat eden kişinin mirabırakanın borçlarından sorumluluğu ikincil niteliktedir. Zira feragat edenin sorumluluğuna gidilebilmesi için terekenin borçları karşılayamıyor olması ve borçların mirasçılar tarafından da ödenmiyor olması gerekmektedir. Dolayısıyla alacaklıların feragat edenin sorumluluğuna gidebilmeleri için öncesinde mirasçıların sorumluluğuna gitmeleri gerekir. Feragat edenin sorumluluğunun bir diğer özelliği de sınırlı nitelikte olmasıdır. Zira feragat edenin bu sorumluluğu mirasbırakanın ölümünden önceki beş yıl içinde mirasbırakandan almış olduğu karşılığın mirasın açılması anındaki zenginleşmesi tutarı ile sınırlıdır. Dolayısıyla feragat eden feragat dolayısıyla aldığı karşılığı mirasbırakanın ölümünden beş yıl önceki bir zaman dilimi içinde değil de daha öncesinde almışsa sorumluluğu söz konusu olmayacaktır. 9.3. Mirastan Yoksunluk Mirastan yoksunluk TMK 578. Maddesinde yer alan hallerden birine sebebiyet veren kişinin mirastan mahrum hale gelerek mirasçılık sıfatını kazanamamasıdır. Bu halde kişi mirasçı olamayacağı için kendisine intikal eden bir borç olmayacak dolayısıyla borçlardan sorumluluğu da doğmayacaktır. 10. Mirasçıların Mirasbırakanın Borçlarından Sorumluluğunda Süre ve Zamanaşımı Mirasçıların mirasbırakanın borçlarından müteselsil sorumlulukları mirasın paylaşılmasından itibaren beş yıl süreyle devam eder. Beş yıllık sürenin başlaması için miras paylaşımına ilişkin sözleşmenin yapılmış olması yeterli değildir. Süre paylaşmanın ifa edildiği yani gerçekleştirildiği andan itibaren başlar. Miras paylaşımı mirasçıların anlaşması yoluyla değil de dava açılması suretiyle yapılmışsa süre, verilen hükmün kesinleşmesinden itibaren başlar. Ancak öngörülen bu beş yıllık süre zamanaşımı süresi değildir. Terekeden olan alacak genel hükümler kapsamında on yıllık zamanaşımı süresine tabiidir. 11. Mirasbırakanın Borcunu Ödeyen Mirasçının Diğer Mirasçılara Rücu Hakkı Kural her mirasçının ilgili borçtan kendi miras payı oranında sorumlu olmasıdır. Kendi miras payından fazlasını ödeyen mirasçı diğer mirasçılara ödediği fazla kısım tutarında rücu yani başvuru hakkına sahip olur. İki durumda bu kural uygulanmamaktadır. İlki mirasbırakanın bir tereke borcunun ödenmesine ilişkin farklı bir kural getirmiş olması halidir. Örneğin mirasbırakan bir borcun yalnızca kendisinin belirlediği tek bir mirasçı tarafından ödenmesine yönelik bir ölüme bağlı tasarrufta bulunmuşsa bu halde borcu ödeyen mirasçının diğer mirasçılara rücu hakkı olmayacaktır. İkinci durum ise mirasçıların tamamının tereke borçlarından sorumluluklarına ilişkin kendi aralarında farklı bir düzenleme yapmış olması halidir. Bu durumda da borçtan sorumluluk ve rücu hakkı doğması halinde rücu edilebilecek miktar miras payları oranına göre değil, mirasçılar arasında yapılmış bu anlaşmaya göre belirlenir. 12. Sıkça Sorulan Sorular Mirası Ret Süresi Sona Ermeden Mirasçıya Karşı Takip Yapılabilir mi? Mirasbırakanın ölümü ile mirasın mirasçıya kendiliğinden intikali belli bir ana kadar askıda kalmaktadır. Bu an mirası ret süresinin sona ereceği andır. Mirasçının mirası ret bozucu koşuluna başvurma imkânı kesin olarak ortadan kalkıncaya kadar yani askı dönemi içinde mirasçıya takip yapılması mümkün değildir. Mirası Ret Süresi Sona Ermeden Terekeye Karşı Takip Yapılabilir mi? Mirası ret süresi sona ermeden mirasçılara karşı takip yapılması mümkün olmasa da terekeye karşı takip yapılması ve tereke mallarına haciz koydurulması mümkündür. Mirasçıların Garanti Sözleşmesinden Doğan Borçlara İlişkin Sorumluluğu Sınırlı mıdır? Mirasçıların mirasbırakanın kefalet sözleşmesinden doğan borçlarına ilişkin sorumlulukları sınırlandırılmış olsa da bu kural mirasbırakanın diğer şahsi teminatlarından kaynaklanan borçları için öngörülmemiştir. Bu nedenle mirasbırakanın garanti sözleşmesi ve teminat amaçlı borca katılmadan doğan borçları için sınırlı sorumluluk söz konusu değildir. Mirasçılar bu borçlardan deftere yazılan tutarının tamamından sorumlu olurlar. Mirasçılar Mirasbırakanın Kişiliğine Bağlı Borçlarından Sorumlu mudur? Mirasçılar mirasbırakanın doğrudan kendi kişiliği ile alakalı borçlarından sorumlu değildir. Örneğin ressam olan mirasbırakan yapmış olduğu bir sözleşme ile bir resim yapma borcu altına girmiş ancak resmi tamamlayamadan ölmüşse resim yapma borcu mirasçılara geçmeyecektir. ### Mirasın Kötüniyetli Reddinin İptali Davası Mirasın Alacaklılardan Mal Kaçırma Amaçlı Olarak Reddinde Alacaklıların Korunması Türk Medeni Kanunu'na göre, miras bırakanın ölümüyle mirasa sahip olan mirasçılar, mirası kabul etmeyerek mirası reddetme hakkına sahiptir. Ancak, mirasçının sadece kendi alacaklılarını zarara uğratmak amacıyla mirası reddetmesi, “mirasın kötüniyetli reddi” olarak kabul edilir. Bu durumda mirası kötüniyetli olarak reddeden mirasçının alacaklıları tarafından mirasın reddinin iptali davası açılabilir. Mirasın reddinin iptali davası sürecinde, mirasçının mirası reddetme eyleminin alacaklılarına zarar verme niyetini içerdiği tespit edilirse, mahkeme mirasın reddinin iptaline hükmeder. Reddin iptali kararıyla birlikte, mirasın resmi olarak tasfiye edilmesi hükümlerinin uygulanmasına karar verilir. Davanın sonuçlanmasına kadar alacakların karşılanabilmesi amacıyla belirli bir güvence miktarının yatırılması mümkündür. Eğer yeterli güvence sağlanmışsa, mirasın reddinin iptali davası düşer. Davanın amacı, kötü niyetli miras reddi sonucunda alacaklıların zarar görmesini engellemek ve mirasçının bu şekildeki eyleminin hukuka aykırı olduğunu tespit etmek olarak özetlenebilir. Dolayısıyla bu dava, mirasçının kötü niyetli miras reddi nedeniyle alacaklıların haklarını koruma amacını taşır ve hukukun adaleti ve dengeyi sağlama amacına hizmet eder. 1. Mirasın Reddi Kavramı ve Reddin Süresi Mirasın Reddi Mirasın açılmasıyla birlikte, mirasçılar mirasa tamamıyla bir bütün olarak sahip olurlar. Mirasın kazanılması için ayrıca bir işlem yapma veya beyanda bulunma gerekliliği bulunmaz. Bu nedenle, miras bırakanın vefatıyla birlikte miras otomatik olarak mirasçıların malvarlığına dahil olur. Ancak, bu kural her zaman kesin bir şekilde uygulanmaz. Mirasçıların mirası reddetme hakkına imkan tanımak amacıyla, mirasın reddi konusu kanunla düzenlenmiştir. Mirasın reddi, gerçek ret ve hükmi ret olmak üzere iki ana kategoride incelenir. Gerçek ret, mirasçının kendi iradesine dayanan bir tercihi sonucunda gerçekleşirken, hükmi ret, Kanun'da belirtilen bir hükme dayalı olarak ortaya çıkar. Mirasın reddi süresi Mirasın reddi süresi üç ay olarak belirlenmiştir. Bu üç aylık sürenin başlangıcı, mirasçının yasal mirasçı olup olmadığı veya atanmış mirasçı olup olmadığına bağlı olarak değişir. Yasal mirasçılar için, süre, miras bırakanın ölümü ve mirasçının mirasçı sıfatını öğrendiği an gibi her ikisi de gerçekleştiği andan itibaren başlar. Atanmış mirasçılar için de sürenin başlangıcı belirlenirken ikili bir ayrım yapılmaktadır. Mirasçı atama işlemi miras sözleşmesi yoluyla gerçekleştirildiyse, ret süresinin başlangıcı yasal mirasçılarda olduğu gibi tespit edilir. Eğer mirasçı atama işlemi bir vasiyetname ile yapıldıysa, süre ilgili vasiyetnamenin açılması ve mirasçıya tebliğ edildiği tarih itibarıyla başlar. Ayrıca, terekenin yazılması durumunda koruma önlemi olarak, mirası ret süresi yazım işleminin sulh hukuk mahkemesi tarafından mirasçılara bildirildiği andan itibaren başlar. Bu durumda, mirasçının yasal mirasçı mı yoksa atanmış mirasçı mı olduğu önemli değildir. 2. Mirasın Kötüniyetli Olarak Reddi Kavramı ve Tanımı Mirasın kötüniyetli olarak reddi, bir mirasçının mirası sadece kendi alacaklılarını zarara uğratmak amacıyla reddetmesi durumunu ifade eder. Malvarlığının aktifi, pasiflerini yani borçlarını karşılamaya yetmeyen bir mirasçının, yalnızca sırf kendi alacaklılarına zarar vermek amacıyla mirası reddetmesi durumunda, bu reddin kötüniyetli olduğu kabul edilmektedir. Mirasın kötüniyetli reddi, farklı amaçlarla da gerçekleştirilebilecek bir eylem olmakla birlikte, genellikle mirasçının kendi borçlarını ödemekten kaçınmak suretiyle malvarlığını koruma amacını taşır. Mirasın reddi, yani gerçek ret, mirasçının miras bırakanın ölümüyle elde ettiği mirasçılık sıfatını kendi isteğiyle sona erdirmesini ifade eder. Bu bağlamda, mirasın kötüniyetli reddi ancak mirasçının kendi iradesine dayandığı gerçek ret durumunda geçerlidir. Kanun koyucu, mirasın kötüniyetli reddi durumunda alacaklıları korumak amacıyla çeşitli hükümler ve düzenlemeler getirmiştir. Bu düzenlemeler sayesinde, mirası reddeden mirasçının alacaklılarına veya iflas masasına reddin iptali davası açma hakkı tanınmıştır. Bu sayede, mirasçının sadece kendi çıkarları için mirası reddetmesinin engellenmesi amaçlanmıştır. 3. Mirasçıların Kişisel Alacaklıların Korunması Türk Medeni Kanun Madde 617’ye göre malvarlığı borcunu karşılamaya yetmeyen mirasçı alacaklılarına zarar vermek amacıyla mirası reddederse alacaklılar veya iflas idaresi mirasın reddinin iptali talebiyle dava açabilirler. TMK Madde 617- Mirasçıların alacaklılarının korunması Malvarlığı borcuna yetmeyen mirasçı, alacaklılarına zarar vermek amacıyla mirası reddederse; alacaklıları veya iflâs idaresi, kendilerine yeterli bir güvence verilmediği takdirde, ret tarihinden başlayarak altı ay içinde reddin iptali hakkında dava açabilirler. Reddin iptaline karar verilirse, miras resmen tasfiye edilir. Bu suretle tasfiye edilen mirastan reddeden mirasçının payına bir şey düşerse bundan, önce itiraz eden alacaklıların, daha sonra diğer alacaklıların alacakları ödenir. Arta kalan değerler ise, ret geçerli olsa idi bundan yararlanacak olan mirasçılara verilir 4. Miras Bırakanın Alacaklılarının Korunması Türk Medeni Kanunu (TMK) madde 618 uyarınca, borçlarını karşılayabilecek kadar malvarlığına sahip olmayan bir miras bırakanın mirası reddeden mirasçılar, miras bırakanın ölümünden önceki son beş yıl içerisinde miras bırakandan almış oldukları, geri ödemesi gereken kazanımları nedeniyle miras bırakanın alacaklılarına karşı sorumlu tutulurlar. Ancak normal eğitim giderleri ve geleneksel olarak verilen çeyiz gibi harcamalar bu düzenlemenin dışında tutulmuştur. Mirasçının sorumluluğu, iyiniyetli veya kötüniyetli olup olmadığına göre farklılık gösterir. Kötüniyetli bir mirasçı, geri verme yükümlü olduğu miktarın tamamından sorumlu tutulur. İyiniyetli bir mirasçı ise sebepsiz zenginleşme ilkesine göre sorumlu tutulur. Bu durumda, kötüniyetli bir mirasçı, miras bırakandan elde ettiği kazanımların değerinin tamamını geri vermekle yükümlü tutulurken, iyiniyetli bir mirasçı sadece elinde kalan miktar ile sorumlu olur. Bu şartların varlığı halinde mirasın reddinin iptal ettirilmesine gerek yoktur. Mirasın reddi geçerliliğini korumaya devam etmekle birlikte mirasçının miras bırakanın alacaklılarına karşı sorumluluğu da kendiliğinden mevcudiyet kazanır. TMK m. 617’deki sorumluluk ile TMK m.618’deki sorumluluk bu yönüyle ayrışmaktadır. Bu nedenle, reddin iptali davasıyla ilgili açıklamalarımız özellikle TMK madde 617'deki mirasçının kendi alacaklılarını koruma amacını açıklamaya yöneliktir. 5. Reddin İptali Davası ve Şartları Mirasın kötüniyetli olarak reddinin iptali davası, mirasçının kötüniyetli bir niyetle mirası reddettiği durumlarda, bu reddin hukuka aykırı olduğunun tespiti ve mirasın kabul edilmiş kabul edilmiş sayılması amacıyla açılan bir davadır. Yukarıda da açıkladığımız gibimalvarlığı borcunu karşılamaya yetmeyen mirasçı alacaklılarına zarar vermek amacıyla mirası reddederse alacaklılar veya iflas masası mirasın reddinin iptali talebiyle dava açabilir. Bu tür bir dava açabilmek için bazı gerekli şartlar vardır. Mirasın kötüniyetli olarak reddinin iptali davası için gereken şartlar: 5.1. Mirasın Mirasçıya İntikal Etmiş Olması Şartı Mirasçının mirası reddedebilmesinin ön şartı mirasın mirasçıya intikal etmiş olmasıdır. Dolayısıyla miras bırakan hala hayattaysa miras henüz intikal etmemiş olduğundan dolayı mirasçı bu aşamada mirası reddedemez. 5.2. Davanın Hak Düşürücü Süre İçinde Açılması Şartı Reddin iptali davasında dava açma süresi altı aydır. Sürenin başlangıcı ise mirasçının mirası reddettiği andan itibaren başlamaktadır. Yani mirasçı mirası reddettiği andan itibaren altı aylık süre işlemeye başlar. Altı aylık süre hak düşürücü niteliktedir. Bu nedenle sürenin aşılması halinde açılan dava usulden reddedilecektir. 5.3. Mirası Reddeden Mirasçının Malvarlığının Borcunu Karşılayamaması Şartı Mirasın reddinin iptali davasının açılabilmesi için bir diğer önemli şart, mirasçının malvarlığının aktiflerinin borçlarını karşılayamayacak düzeyde olmasıdır. Eğer mirasçının sahip olduğu malvarlığı, üzerindeki borçları ödemeye yetecek kadar değilse, mirasın kötüniyetli olarak reddinin iptali davası açılabilecektir. Bu şartın altında yatan temel amaç, mirasçının malvarlığının borçlarını ödemeye yetmediği durumlarda alacaklıların haklarını korumaktır. Malvarlığı borçları karşılayacak düzeyde olan mirasçı, mirası kabul etse de etmese de alacaklıların durumunu etkilemeyeceğinden, böyle bir durumda mirasın reddinin iptali davasının açılmasının hukuki anlamda bir yararı olmayacaktır. Özetle, mirasın reddinin iptali davası, mirasçının malvarlığının borçlarını ödemeye yetmediği durumlar da alacaklıların korunmasını amaçlar. 5.4. Reddeden Mirasçının Alacaklılarına Kasıtlı ve Kötüniyetli Zarar Vermesi Şartı Mirasın reddinin iptali davası açılabilmesi için, mirasçının mirası reddetme eyleminin doğrudan alacaklılara zarar verme kastı ve amacıyla gerçekleştirilmiş olması gerekmektedir. Böyle bir amaç olmaksızın farklı bir neden ve amaç dolayısıyla mirası reddeden mirasçıya karşı mirasın reddi davası açılması mümkün değildir. Mirasın reddinin iptali davası, özellikle mirasçının amacının alacaklıların haklarını engellemek olduğu, dolayısıyla haksız bir durumun doğduğu durumlar için bir koruma mekanizması olarak düzenlenmiştir. Mirasçının mirası reddetme nedeni sadece kişisel veya farklı bir çıkar amaçlıysa ve alacaklılara zarar verme amacı taşımıyorsa, bu durumda mirasın reddinin iptali davası açılamayacaktır. Mirasçının reddetme nedeninin kötüniyetli olduğuna ilişkin olarak Yargıtay tarafından verilen emsal nitelikteki karar aşağıda yer almaktadır. Yargıtay mirasçının red gerekçesini makul bulmamış ve alacaklılara zarar verme kastı olduğuna kanaat getirerek mirasın reddinin iptaline karar vermiştir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2012/23145 E., 2013/15700 K. sayı ve 05.06.2013 tarihli kararı: “Davalı borçlunun mirası reddetme sebebi olarak gösterdiği mirasbırakanın edinme sebebinin ahlaka aykırılığı, alacaklısı bakımından sonuç doğurmayacağından; alacaklısına zarar vermek kastıyla mirası reddettiğinin ve bu suretle Türk Medeni Kanununun 617. maddesindeki reddin iptali davası açma koşullarının mevcut olduğu kabul edilmelidir. Öyleyse, davanın kabulü ile davalının mirası reddinin iptaline karar verilmesi gerekirken; yazılı şekilde karar verilmesi isabetsiz olup bozmayı gerektirmiştir.” 5.5. Alacaklılara Yeterli Güvencenin Sağlanmamış Olması Şartı Mirasın reddinin iptali davası açılabilmesinin bir diğer şartı da mirasçının alacaklılarına yeterli güvencenin sağlanmamış olmasıdır. Güvence şartı yerine getirilirken, güvence miktarı alacaklıların tamamının taleplerini karşılayacak düzeyde olmalıdır. Eğer alacaklılara tam güvence sağlanmamışsa, diğer şartların da olması kaydıyla, reddin iptali davasının açılması mümkündür. Ancak davaya başlandıktan sonra dahi, hüküm verilinceye kadar yeterli güvence sunulabilir. Bu durumda dava düşer. Dava açılmadan önce sağlanan güvencenin, davanın açılmasını engelleyebilmesi için, mirasçının tüm alacaklılarının taleplerini karşılayacak miktarı içeren bir güvence sunulmalıdır. Dava açıldıktan sonra gösterilen güvencenin, davanın düşmesini sağlaması için ise, davayı açan alacaklıların taleplerini karşılayacak düzeyde olması yeterlidir. 6. Mirasın Reddinin İptali Davasının Tarafları Davacı Taraf: Reddin iptali davasının davacısı mirası reddeden mirasçının alacaklılarıdır. Bununla beraber eğer mirasçı iflas etmişse davacı sıfatı iflas masasına ait olur. Mirasın reddinin iptalini, reddetme nedeniyle zarara uğramış veya uğrama ihtimali yüksek olan mirasçının alacaklıları talep edebilir. Mirasın reddinin iptali davası, alacakları mirasın reddinden önce doğmuş olan alacaklılar tarafından açılabilir. Mirasın reddinden sonra alacaklı durumuna gelen kişiler, reddin iptali davası açma hakkına sahip değildirler. Davalı Taraf: Mirasın reddinin iptali davası, mirası reddeden mirasçıya karşı açılmalıdır. Mirasın reddinin iptali davasının davalı tarafının kim olacağı konusunda hukukçular arasında genel bir görüş ayrılığı bulunmaktadır. Bir grup hukukçuya göre, dava mirası reddeden mirasçıya karşı açılmalıdır. Diğer bir görüşe göre ise dava, mirası reddeden kişinin yerine geçen kişiye karşı açılmalıdır. Farklı bir grup hukukçuya göre ise dava, mirası reddeden mirasçıya ve reddeden mirasçının yerini alan kişiye karşı birlikte açılmalıdır. Mirasçının yerine geçen kişilerin kimliklerinin tespitinin, alacaklı tarafından gerçekleştirilmesi oldukça zor hatta bazı durumlarda imkansızdır. Böylesi bir durumda dava altı aylık hak düşürücü süre içirişinde açılamayacaktır. Ayrıca mirası reddeden mirasçının kötüniyetli olup olmadığının ispatı da, onun yerine geçen mirasçılar tarafından yapılamayacaktır. Bu sebeple davanın, mirası reddeden mirasçıya karşı açılması en uygun seçenek olarak görülmektedir. 7. Mirasın Reddinin İptali Davasının Sonuçları ve Hükümleri Türk Medeni Kanunu'nun 617. maddesine göre, mahkemece reddin iptaline karar verildiğinde, miras yani miras bırakanın terekesi resmi tasfiyeye tabi olur. Resmi tasfiye neticesi mirastan reddeden mirasçının hakkına düşen bir pay varsa, önce itiraz eden alacaklıların alacakları ödenir. Eğer birden fazla alacaklı davayı açmışsa ve mirasçının payı, bu alacaklıların tüm alacaklarını karşılayacak kadar yeterli değilse, mirasçının payı, alacaklıların alacak oranlarına göre adil bir şekilde (garameten) paylaştırılır. Davayı açan alacaklıların alacakları ödendikten sonra miras payından geriye bir şey kalırsa davayı açmayan diğer alacaklıların alacakları ödenir. Eğer bu aşamada hala arta kalan bir değer varsa ve ret geçerli olmuş olsaydı bundan yararlanacak olan mirasçılara verilir. 8. Mirasın Reddinin İptali Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme Görevli Mahkeme: Mirasın reddinin iptali davasına bakmaya görevli ve yetkili mahkeme konusunda kanunda özel bir düzenleme bulunmadığından, genel görevli mahkeme olan asliye hukuk mahkemesi bu davada da görevlidir. Yetkili Mahkeme: Mirasın reddinin iptali davasında yetkili mahkeme ise miras bırakanın son yerleşim yeri mahkemesidir. Bu nedenle, reddin iptali davası, miras bırakanın son yerleşim yeri asliye hukuk mahkemesinde görülür. 9. Sıkça Sorulan Sorular Mahkeme Mirasın Reddinin İptaline Karar Verdiğinde Tasfiye İşlemi İçin Ayrıca Talepte Bulunulması Gerekli midir? Tasfiyeye başlanması için ek bir talepte bulunulmasına gerek yoktur. Mirasın reddinin iptaline karar veren mahkeme kendiliğinden tasfiye işlemini de gerçekleştirir.  Reddin İptali Davası Açıldıktan Sonra Alacaklıların Alacaklarını Karşılamaya Yetecek Tutarda Güvence Gösterilmesi Halinde Davanın Akıbeti Ne Olur? Dava açıldıktan sonra hüküm verilinceye kadar güvence gösterilirse reddin iptali davası düşer. Mirasçının Malvarlığının Borçlarını Karşılamaya Yetip Yetmeyeceğinde Hangi An Dikkate Alınır? İlgili durumun tespiti için mirasçının mirası reddettiği an dikkate alınır. Mirasın Reddinin Hükümsüzlüğü Nedir? Mirasın reddi şekil şartına uygun yapılmamışsa veya ret süresi sona ermeden mirasçı olarak tereke işlemlerine karışan, terekenin olağan yönetimi niteliğinde olmayan veya miras bırakanın işlerinin yürütülmesi için gerekli olanın dışında işler yapan ya da tereke mallarını gizleyen veya kendisine mâleden mirasçı mirası reddetmişse mirasın reddi hükümsüz olur. Bu hallerde reddin iptali davası değil reddin hükümsüzlüğünün tespiti davası gündemi gelir. Zira bu hallerde geçerli bir ret beyanı olmadığından iptali gerekecek bir durum da söz konusu olmayacaktır. ### Kıdem ve İhbar Tazminatı Hesaplama 2025 Kıdem Tazminatı Hesaplama Aracı İşe Giriş Tarihi 0102 0304 0506 0708 09101112 13141516 17181920 21222324 2526 2728 2930 31 OcakŞubatMartNisanMayısHaziranTemmuzAğustosEylülEkimKasımAralık 20252024 20232022202120202019201820172016201520142013201220112010200920082007 200620052004 2003200220012000199919981997 1996199519941993199219911990 198919881987 198619851984 198319821981 1980 197919781977 197619751974 197319721971 İşten Çıkış Tarihi 0102030405060708091011 12131415161718 19202122232425 262728293031 OcakŞubatMartNisanMayısHaziranTemmuzAğustosEylülEkimKasımAralık 20252024 20232022202120202019 20182017 20162015 20142013 20122011 20102009 200820072006 2005 200420032002 200120001999 199819971996 1995 199419931992 199119901989 198819871986 1985 198419831982 198119801979 197819771976 1975 197419731972 1971 Brüt Maaş Net Maaş HESAPLA Lütfen dikkat, bu hesaplama tablosu ve içerdiği sonuçlar, yalnızca genel bilgilendirme amacı taşımakta olup, Kulaçoğlu Hukuk Bürosu, bu tabloya dayalı bilgilerin doğruluğu konusunda herhangi bir taahhütte bulunmamaktadır. Hesaplama tablosunda sunulan tüm veriler, sadece genel bir anlayış sağlamak amacıyla sunulmuştur ve kişisel durumunuzu yansıtmayabilir. Kıdem ve ihbar tazminatı ile ilgili herhangi bir işlem yapmadan ve karar almadan önce, bu konuda uzmanlaşmış bir avukattan hukuki danışmanlık hizmeti almanız tavsiye edilir. "Kıdem ve ihbar tazminatı hesaplama aracı," sadece "brüt maaş üzerinden kıdem tazminatı hesaplaması" yapabilme yeteneğine değil, kullanıcının girdiği verileri temel alarak "net maaş üzerinden kıdem tazminatı hesaplaması" imkanını da sunmaktadır. Kıdem ve ihbar tazminatı hesaplaması için temel referans brüt ücret olarak kabul edilir. Ancak, çalışanlar ve işçiler genellikle net maaşlarını bilmelerine rağmen, brüt maaşların detaylarına yeterince hâkim değildirler. Bu durumda, tazminat hesaplaması gerçekleştirilebilmesi için öncelikle net maaşın brüt ücrete dönüştürülmesi gerekmektedir. Bunu takiben tazminat hesaplaması yapılabilir hale gelir. Yukarıda yer alan hesaplama yöntemi, hem brüt maaş hem de net maaş üzerinden kıdem tazminatı hesaplamalarının yapılabilmesini sağlayan kapsamlı bir yaklaşımla kullanıcılar için pratik bir seçenek sunmaktadır. Bu hesaplama yöntemi aracılığıyla, çalışanlar ve işçiler, net maaşa dayalı olarak alacakları tazminat miktarını mümkün olduğunca doğru bir şekilde hesaplanması amaçlanmaktadır. 1. Kıdem Tazminatı Nasıl Hesaplanır? İşçinin 2025 kıdem tazminatı hesaplaması yapılırken, her bir tam yıllık çalışma süresi 30 gün olarak kabul edilir ve iş sözleşmesinin sona erdiği tarihteki son günlük brüt ücretle çarpılır. Basitçe ifade etmek gerekirse, örneğin aynı işyerinde 5 yıl çalışmış olan bir işçinin son brüt aylık ücreti 33.000.-TL ise, bu durumda işçi 165.000.-TL (5x30x1100 = 165.000) kıdem tazminatı almalıdır. Özellikle vurgulamak gerekir ki, kıdem tazminatının hesaplanmasında işçinin "giydirilmiş brüt ücreti" esas alınır. Yani işçiye yol ve yemek parası gibi yan ödemeler de yapılıyorsa bu ödemeler de kıdem tazminatı hesabında dikkate alınır. 1.1 Net Maaş Üzerinden Kıdem ve İhbar Tazminatı Hesaplama Kıdem ve ihbar tazminatlarının hesaplanması gerçekten de çeşitli faktörlere dayanır. Genellikle, çalışılan süre, brüt veya net maaş, iş kolu gibi unsurlar göz önünde bulundurulur. Brüt maaş üzerinden hesaplanmalarının sebebi vergi, sigorta kesintileri gibi etmenlerin net maaşı etkilemesidir. Çalışanlar genellikle net maaşlarını bilmelerine rağmen, brüt maaşlarını bilmeyebilirler çünkü çoğu durumda maaş bordroları net maaş üzerinden sunulur. Birçok çalışan karmaşık hesaplama yöntemleri yerine net maaş üzerinden kıdem tazminatı hesaplaması yapmayı tercih etmektedir. Burada devreye Net maaş üzerinden kıdem tazminatı ve ihbar tazminatı hesaplaması yapan hesaplama programları devreye girmektedir. Bu programlar bir işçinin çalıştığı süreyi, aldığı net maaşı ve bazı ek faktörleri dikkate alarak kıdem ve ihbar tazminatını hesaplamaya yardımcı olabilir. 2. Kıdem Tazminatında Tavan Sınırlaması 5434 sayılı Kanun uyarınca, çalışanlara ödenecek kıdem tazminatı için, kıdem tazminatı tavanı olarak tanımlanan bir üst sınır belirlenmiştir. Bu düzenlemeye göre, çalışanlara ödenecek kıdem tazminatının üst sınırı, en yüksek Devlet memuruna bir hizmet yılı için ödenen en yüksek emekli ikramiyesi tutarını aşamaz. Her yıl ocak ve temmuz aylarında güncellenmekte olan Kıdem tazminatı tavanı 2025 yılı Ocak Ayı itibariyle 46.655,43 TL olarak belirlenmiştir. Bu değer 2024 Temmuz ayında 41.828,42 TL olarak belirlenmişti. İşçinin brüt maaşı, belirlenen üst sınırın üzerinde olsa bile, tazminat hesaplaması ve ödemesinde bu üst sınır esas alınacaktır. Ancak, taraflar işverenin bu üst sınıra bağlı olmaksızın daha yüksek kıdem tazminatı ödeyeceğine dair karar alabilir. 3. Kıdem Tazminatından Yapılacak Kesintiler Kıdem tazminatı, belirli bir süre boyunca çalışan bir işçinin işine son verilmesi veya emeklilik nedeniyle işten ayrılması durumunda, çalıştığı süreye bağlı olarak işyeri tarafından topluca ödenen bir tazminattır. Tüm çalışanlar aldıkları ücretler üzerinden gelir vergisi ödemek durumundadır. Ancak Gelir Vergisi Kanunu’nun 25/7 nci fıkrası gereğince kıdem tazminatı, gelir vergisinden muaf olup, çalışanların kıdem tazminatı üzerinden gelir vergisi ödeme yükümlülüğü bulunmamaktadır. Bununla birlikte, işçiye kıdem tazminatı tavanının üzerinde ödeme yapılmışsa bu tavan sınırını aşan kısmı gelir vergisine tabidir. Kıdem tazminatından damga vergisi kesintisi yapılmaktadır. Kıdem tazminatı, iş sözleşmesinin sona ermesinin ardından hak kazanılan bir ödeme olduğundan, kıdem tazminatından sigorta primi kesilmez. 4. İhbar Tazminatı Nasıl Hesaplanır? İhbar tazminatı 4857 sayılı İş Kanunu’nun 17. maddesinde düzenlenmiştir. Bu düzenleme gereğince, iş sözleşmesinin işçi veya işveren tarafından haklı bir neden olmaksızın feshi durumunda kanuni bildirim sürelerine uymayan taraf, diğer tarafa kanunda belirlenen miktarda ihbar tazminat ödemekle yükümlüdür. İhbar tazminatının hesaplaması, çalışma süreleri temel alınarak gerçekleştirilir. Bu bağlamda, İş Kanunu'nda belirlenen bildirim sürelerine uymayan taraf, işçiye veya işverene, bildirim süresi kadarlık giydirilmiş brüt ücreti tazminat olarak ödemekle yükümlüdür. İş Kanunu'na göre belirlenen bildirim süreleri (ihbar süresi) aşağıda sıralanmıştır. İşi altı aydan az sürmüş olan işçi için ihbar süresi, 2 hafta İşi bir buçuk yıla kadar sürmüş olan işçi için ihbar süresi, 4 hafta İşi üç yıla kadar sürmüş olan işçi için ihbar süresi, 6 hafta İşi üç yıldan fazla sürmüş işçi için ihbar süresi, 8 hafta Bu durumda alınabilecek maksimum ihbar süresi 56 gün olacaktır. Örneğin 10 yıl çalışan bir işçinin alabileceği ihbar süresi 8 hafta yani 56 gündür. 5. İhbar Tazminatından Yapılacak Kesintiler İhbar tazminatının ödemesi, işçinin işten ayrılma veya işveren tarafından işten çıkarılma durumunda aldığı son giydirilmiş brüt ücret üzerinden gerçekleştirilir. İhbar tazminatı ödemesinde herhangi bir üst sınır veya tavan ücret kısıtlaması bulunmamaktadır. İhbar tazminatının hesaplaması, İş Kanunu'nda belirtilen sürelere göre gerçekleştirilir ve bu sürelere göre işçinin giydirilmiş brüt ücreti hesaplanır. Giydirilmiş brüt ücret, işçinin aylık brüt maaşına ek olarak yan haklarını da içeren toplam kazancını ifade eder. Bu şekilde hesaplanan giydirilmiş brüt ücret üzerinden işçiye ihbar tazminatı ödemesi yapılır. Gelir Vergisi Kanunu'na göre, ihbar tazminatı ödemeleri vergi istisnası kapsamına alınmamıştır. Bu nedenle, işçinin aldığı aylık brüt ücret üzerinden hesaplanan ihbar tazminatından gelir vergisi ve damga vergisi kesintisi yapılır. İşveren, işçiye yapılacak olan ihbar tazminatı ödemesinden önce, ödenecek tutardan gelir vergisi ve damga vergisi kesintilerini yapmak zorundadır. Bu kesintiler, işçinin eline geçecek olan net tazminat miktarını belirler. İhbar tazminatı, iş sözleşmesinin sona ermesinin ardından hak kazanılan bir ödeme olduğundan, ihbar tazminatından sigorta primi kesilmez. 6. Kıdem ve İhbar Tazminatı Hesaplamasına İlişkin Sıkça Sorulan Sorular Kıdem Tazminatı Nasıl Hesaplanır? İşçinin kıdem tazminatı hesaplaması yapılırken, her bir tam yıllık çalışma süresi 30 gün olarak kabul edilir ve iş sözleşmesinin sona erdiği tarihteki son günlük brüt ücretle çarpılır. Çalışma Süresi Hesaplamasında Hangi Süreler Dikkate Alınır? Tam Zamanlı Çalışma Süresi: İşçinin işe başlama tarihinden işten ayrılma tarihine kadar olan süre, kesintisiz ise tam ve kesintisiz brüt çalışma süresini oluşturur. Bu süre içindeki tam yıl ve aylar hesaplamada temel alınır.Yarı Zamanlı Çalışma Süresi: İşçi, bazı dönemlerde kısmi süreli (mevsimlik) yada yarı zamanlı çalışma düzenlemelerine tabi olabilir. Bu durumda, yarı zamanlı çalışma gibi, işçinin çalıştığı süreler belirlenen oranlarda hesaplamaya dahil edilir. Kıdem Tazminatı Hesaplamasında İşverenin Yan Ödemeleri (Yol, Yemek Gibi) Dikkate Alınır mı? Evet, kıdem tazminatı hesaplamasında işverenin yan ödemeleri, yani işçinin brüt ücretine ek olarak aldığı ek ödemeler (yol yardımı, yemek yardımı gibi) dikkate alınır. Kıdem tazminatı hesaplaması, işçinin toplam gelirini yansıtmak amacıyla brüt ücretin yanı sıra yan ödemeleri de içerir. Kıdem Tazminatı Hesaplamasında Tavan Sınırı Nedir? 5434 sayılı Kanun uyarınca, çalışanlara ödenecek kıdem tazminatı için, kıdem tazminatı tavanı olarak tanımlanan bir üst sınır belirlenmiştir. Bu düzenlemeye göre, çalışanlara ödenecek kıdem tazminatının üst sınırı, en yüksek Devlet memuruna bir hizmet yılı için ödenen en yüksek emekli ikramiyesi tutarını aşamaz. Kıdem Tazminatı Almak İçin Asgari Çalışma Süresi Var mıdır? Evet, işçinin kıdem tazminatına hak kazanabilmesi için en az 1 yıl veya daha fazla süreyle aynı işverende çalışmış olması gerekmektedir. Asgari çalışma süresi, işçinin işe başlama tarihinden itibaren geçen yıllar olarak hesaplanır. İşçi İstifa Ettiğinde Kıdem Tazminatı Alabilir mi? Genel olarak işçi istifa ettiğinde kıdem tazminatı alamaz. Kıdem tazminatı, işçinin işveren tarafından işten çıkarılması veya iş sözleşmesinin belirli nedenlerle sona ermesi durumlarında ödenir. İstifa, işçinin kendi iradesiyle işi bırakması anlamına gelir ve işveren tarafından işten çıkarılma durumuyla aynı değildir.Ancak, bazı durumlarda işçinin haklı nedenlerle istifa etmesi durumunda kıdem tazminatı ödenebilir. İstifa eden işçinin kıdem tazminatı alabilmesi için işveren tarafından yaratılan ciddi bir olumsuz koşul yada durumun bulunması gereklidir. Kıdem Tazminatı Ödemesinde Vergi Kesintisi Yapılır mı? Gelir Vergisi Kanunu’nun 25/7 nci fıkrası gereğince kıdem tazminatı, gelir vergisinden muaf olup, çalışanların kıdem tazminatı üzerinden gelir vergisi ödeme yükümlülüğü bulunmamaktadır. İşçi İle İşveren Arasında Kıdem Tazminatı Miktarı Konusunda Anlaşmazlık Olursa Ne Yapılır? İşçi veya işveren, kıdem tazminatı ödemesine ilişkin olarak hukuki yardım almalıdırlar. Hukuki destek kapsamında önce arabuluculuk müracaatı yapmalıdırlar. İşçilik alacaklarına ilişkin davalarda arabuluculuğa başvuru zorunludur. Arabulucular, taraflar arasında uzlaşma sağlamaya çalışırlar. Taraflar arabuluculuk yoluyla anlaşamazlarsa mahkemeye başvurulabilir. Mahkeme, tarafların delillerini değerlendirerek karar verir. Ancak mahkemeye başvurmadan önce yerel yasal düzenlemelere göre belirlenen başvuru sürelerine dikkat etmek önemlidir. Kıdem Tazminatı İşçinin Haklı Fesih Durumunda Da Ödenir mi? Haklı fesih, işçinin iş sözleşmesini meşru ve yasal nedenlerle sona erdirmesi durumunu ifade eder. İstifa eden işçinin kıdem tazminatı alabilmesi için işveren tarafından yaratılan ciddi bir olumsuz koşul yada durumun bulunması gereklidir.Örneğin, işverenin işçinin temel haklarını ihlal etmesi, işçinin işyerinden kaynaklanan ciddi bir sağlık sorunu nedeniyle çalışamayacak duruma gelmesi gibi durumlar haklı fesih nedenleri olabilir. Bu tür durumlarda işçi, işi bırakabilir ve kıdem tazminatı alabilir. İhbar Tazminatı Nedir Ve Hangi Durumlarda Ödenir? İş sözleşmesinin işçi veya işveren tarafından haklı bir neden olmaksızın feshi durumunda kanuni bildirim sürelerine uymayan taraf, diğer tarafa kanunda belirlenen miktarda ihbar tazminat ödemekle yükümlüdür. İhbar Tazminatı Hesaplaması Nasıl Yapılır? İş Kanunu'nda belirlenen bildirim sürelerine uymaksızın iş sözleşmesini sonlandıran taraf, işçiye veya işverene, bildirim süresi kadarlık giydirilmiş brüt ücreti tazminat olarak ödemekle yükümlüdür. İş Kanunu'na göre belirlenen bildirim süreleri aşağıda sıralanmıştır.·       İşi altı aydan az sürmüş olan işçi için, 2 hafta·       İşi bir buçuk yıla kadar sürmüş olan işçi için, 4 hafta·       İşi üç yıla kadar sürmüş olan işçi için, 6 hafta·       İşi üç yıldan fazla sürmüş işçi için, 8 hafta İhbar Tazminatının Üst Sınırı Veya Tavanı Var mıdır? İhbar tazminatı ödemesinde herhangi bir üst sınır veya tavan ücret kısıtlaması bulunmamaktadır. İşçi İstifa Ettiğinde De İhbar Tazminatı Alabilir mi? İhbar tazminatı, iş sözleşmesinin işveren veya işçi tarafından sonlandırılması durumunda, kanuni bildirim sürelerine uymayan tarafın diğer tarafa ödemekle yükümlü olduğu bir tazminat türüdür. İşçi istifa ettiğinde, işveren tarafından iş sözleşmesi sonlandırılmamış olur ve bu durumda ihbar tazminatı hakkı doğmaz. İşçi İle İşveren Arasında İhbar Tazminatı Miktarı Konusunda Anlaşmazlık Olursa Ne Yapılır? İhbar tazminatının ödenmesine ilişkin olarak anlaşmazlık yaşayan işçi veya işveren, hukuki yardım almalıdırlar. Hukuki destek kapsamında önce arabuluculuk müracaatı yapılmalıdır. İşçilik alacaklarına ilişkin davalarda arabuluculuğa başvuru zorunludur. Arabulucular, taraflar arasında uzlaşma sağlamaya çalışırlar. Taraflar arabuluculuk yoluyla anlaşamazlarsa, mahkemeye başvurulabilir. Mahkeme, tarafların delillerini değerlendirerek karar verir. Ancak mahkemeye başvurmadan önce yerel yasal düzenlemelere göre belirlenen başvuru sürelerine dikkat etmek önemlidir. İhbar Tazminatının Vergilendirilmesi Nasıl Yapılır? Gelir Vergisi Kanunu'na göre, ihbar tazminatı ödemeleri vergi istisnası kapsamına alınmamıştır. Bu nedenle, işçinin aldığı aylık brüt ücret üzerinden hesaplanan ihbar tazminatından gelir vergisi ve damga vergisi kesintisi yapılır. Excerpt: Kıdem ve ihbar tazminatı hesaplaması, işçinin iş yerinde geçirdiği zamanın ve aldığı ücretin kombinasyonuna dayalı olarak yapılmaktadır. Kıdem tazminatı hesaplamasında işçinin çalışma süresi ve son brüt ücreti temel alınırken, ihbar tazminatında ise işçinin çalıştığı süre ile ilişkilendirilen yasal bildirim süreleri dikkate alınır. ### Yasal Mirasçılar ve Miras Payları Yasal mirasçılar, miras bırakanın vasiyetname yapmadığı veya vasiyetnamesinin geçersiz olduğu durumlarda mal varlığını yasal olarak devralan ve mirasta hak sahibi olan kişilerdir. Yasal mirasçılar genellikle miras bırakanın yakın akrabaları olan çocukları, evlatlık, eşi, anne ve babası, kardeşleri ve diğer akrabaları içerir. Kanuni mirasçılık düzenlemeleri ile bu kişilerin miras payları belirlenir. Yasal mirasçılık, Türk Medeni Kanunu'nda ayrıntılı şekilde yer almakta olup, mirasçıların belirlenmesi, mirasın adil bir şekilde dağıtılmasına ilişkin düzenlemeleri içerir. Yasal mirasçılık düzenlemeleri, mirasın düzenli ve adil bir şekilde dağıtılmasını sağlayarak mirasçıların haklarını korumayı amaçlar. Türk hukukunda, yasal mirasçılar ve miras payları zümre sistemi üzerinden belirlenir. Zümre sistemi, mirasçıları üç zümreye ayırır ve bu zümreler içinde bulunan mirasçılar ayrıca derecelere ayrılır. Mirasçıların kim olacağı, zümreler ve dereceler arasındaki öncelik ve sonralık ilişkisine göre belirlenir. Kanuni mirasçılar ve miras payları, Türk Medeni Kanunu'nun 495. maddesi ve devamındaki maddelerde düzenlenmiş olup, bu düzenleme gereğince kanuni mirasçılar sırasıyla, miras bırakanın altsoyunu oluşturan çocukları, anne ve babası, sağ kalan eşi, evlatlık ve Devlet’tir. 1. Kanuni Mirasçılık Nedir? Yasal mirasçılık, bir kişinin ölümü durumunda mal varlığının yasal olarak devredildiği kişilerin belirlenmesini ifade eder. Yasal mirasçılar, vasiyetname yapılmadığı durumlarda veya vasiyetname hükümlerinin geçersiz olduğu durumlarda mirasçı olarak hak sahibi olurlar. Yasal mirasçılık kuralları, mirasın adil bir şekilde dağıtılmasını ve mirasçıların haklarının korunmasını amaçlar. Ancak, bir kişi kendi tercihlerine göre mirasını düzenlemek istiyorsa, vasiyetname hazırlayarak yasal mirasçılık düzenlemelerinden farklı bir miras dağılımı yapabilir. Vasiyetname, bir kişinin mirasını istediği şekilde dağıtmasına olanak sağlar ve yasal mirasçılık kurallarını geçersiz kılabilir. Bu sayede, bir kişi mirasını belirli kişilere veya kurumlara bırakabilir ve istediği şekilde tasarrufta bulunabilir. Miras bırakanın ölümüyle birlikte, geride bıraktığı haklar ve borçlar mirasçılarına geçer. Miras bırakanın mirasçıları, temel olarak kanuni mirasçılar ve atanmış mirasçılar olmak üzere ikiye ayrılır. Atanmış mirasçılar, miras bırakanın hayatta iken belirlediği, kendi iradesiyle seçtiği mirasçılardır ve bu durum bir ölüme bağlı tasarruf ile gerçekleşir. Kanuni mirasçılar ise Türk Medeni Kanunu'nda belirtilen kişilerdir. Kanuni mirasçılar, miras bırakanın bu yönde bir irade beyanında bulunmasını gerektirmezler. Onlar, Kanun'da belirtilen şartları taşıdıkları sürece, sahip oldukları bazı sıfatlar nedeniyle miras bırakanın ölümüyle doğrudan mirasçı olurlar. 2. Kanuni Mirasçılar Kimlerdir? Miras bırakanın kanuni mirasçıları üç türden oluşmaktadır. Bu üç türün ilkini miras bırakanın hısımları oluşturmaktadır. Hısımlar ise kendi içinde kan hısımları ile evlatlık ve altsoyu olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Kanuni mirasçıların ikinci türünü sağ kalan eş, üçüncü türünü ise Devlet oluşturmaktadır. Kısaca kanuni mirasçılar; kan hısımları, evlatlık ve altsoyu, sağ kalan eş ve Devlettir. Türk Medeni Kanunu'na göre, kanuni mirasçılar şu şekilde sıralanır: Altsoy: Ölen kişinin çocukları (evlatlık da dahil), torunları ve daha sonra gelen nesiller. Ana ve Baba: Ölen kişinin anne ve babası. Sağ Kalan Eş: Ölen kişinin sağ kalan eşi. Evlatlık: Ölen kişinin evlatlık olarak aldığı kişiler. Devlet: Mirasçı olarak kimse bulunmadığında veya tüm mirasçılar mirastan feragat ettiğinde miras Devlet'e geçer. 2.1. Kan Hısımlarının Mirasçılığı Kan hısımlarının mirasçılığı açısından ülkemizde benimsenen sistem zümre sistemidir. Bu sistemde, miras bırakanın hısımları belirli zümrelere ayrılır ve bu zümreler de kendi içinde belirli derecelere ayrılır. Kan hısımları için üç zümre düzenlenmiştir ve her zümrenin miras payı farklıdır. Birinci zümre, miras bırakanın altsoyunu oluşturan çocuklarıdır. İkinci zümre, miras bırakanın anne ve babası ile onların altsoyunu içerir. Üçüncü zümre ise miras bırakanın büyükanne ve büyükbabaları ile onların altsoylarını kapsar. Her zümrenin miras payı, diğerlerinden farklıdır. Zümre sistemi, ayrıntılı bir şekilde aşağıda açıklanmıştır. 2.2. Evlatlık ve Altsoyunun Mirasçılığı Evlatlık ve altsoy, miras bırakan ile kan bağına sahip olmamalarına rağmen birinci zümre mirasçısı olarak kabul edilirler ve miras bırakanın altsoyunun sahip olduğu haklara sahip olarak değerlendirilirler. Evlatlık ve altsoyun mirasçı olabilmesi için miras bırakanın ölüm anında evlatlık ilişkisinin geçerli olarak kurulmuş olması gerekmektedir. Evlat edinme işlemleri devam ederken miras bırakanın ölmesi durumunda evlatlık ilişkisi kurulmamış olacağından evlat edinilecek kişi mirasçı olamayacaktır. Evlatlık ve altsoyu sadece evlat edinenin mirasçısı olurlar, evlat edinenin akrabaları mirasçı olmazlar. Çünkü evlatlık ilişkisi sadece evlat edinen ile evlatlık ve altsoyu arasında bir hısımlık ilişkisi oluşturur. Evlatlık ve altsoyun mirasçılığı tek yönlüdür. Evlatlık ve altsoy, miras bırakana mirasçı olurken, miras bırakan ve miras bırakanın akrabaları evlatlığa mirasçı olamazlar. Bu düzenleme, maddi çıkarlar nedeniyle evlatlık ilişkisinin kurulmasının önüne geçmek amacıyla getirilmiştir. Kanuni mirasçılık için bu kural geçerli olmakla birlikte, evlat edinenin ve akrabalarının evlatlığın atanmış mirasçısı olmalarına engel bir durum bulunmamaktadır. Evlatlığın, evlat edinen miras bırakana mirasçı olması kendi kan hısımlarına olan mirasçılığını etkilemez. Evlatlığın, kan bağı olan akrabalarıyla olan mirasçılığı da devam eder. 2.3. Sağ Kalan Eşin Mirasçılığı Sağ kalan eş miras bırakanın kan hısımı olmadığından zümre mirasçısı olarak kabul edilmez. Ancak sağ kalan eş zümre mirasçısı olmamasına rağmen, her zümre ile birlikte mirasçı olur. Eşin miras payı hangi zümre ile mirasçı olduğuna göre değişmektedir. Buna göre eş; Birinci zümre ile mirasçı ise miras payı terekenin 1/4'üdür. İkinci zümre ile mirasçı ise miras payı terekenin 1/2'sidir. Üçüncü zümre başları ve onların çocukları ile birlikte mirasçı ise miras payı terekenin 3/4'üdür. Birinci ve ikinci zümrede kimse yoksa üçüncü zümrede de zümre başları ile onların çocukları da hayatta değilse, sağ kalan eşin miras payı terekenin tamamı olur. Eğer ne birinci zümrede ne de ikinci zümrede kimse yoksa ve üçüncü zümre başları ile onların çocukları da hayatta değilse, sağ kalan eşin miras payı terekenin tamamı olur. Konuya ilişkin olarak detaylı bilgi almak için “Sağ Kalan Eşin Mirasçılığı” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2.4. Devlet’in Mirasçılığı TMK madde 501’e göre mirasçı bırakmadan ölen kişinin mirası Devlet’e geçecektir. Devletin mirasçılığı, bir kişinin ölümü durumunda mal varlığının miras bırakanın kanuni mirasçılarının bulunmaması veya miras bırakanın mirasını belirleme yetkisi olmaması durumunda devletin mirasçı olarak kabul edilmesidir. Mirasın Devlet’e geçebilmesi için miras bırakanın hiçbir kanuni mirasçısının kalmamış olması ve terekenin tümü için mirasçı atamamış olması gerekir. Mirasbırakan terekenin tamamı için değil de bir kısmı için mirasçı atamışsa geri kalan kısım için yine Devlet mirasçı olacaktır. Devlet’in mirasçılığının söz konusu olabilmesi için ölenin son yerleşim yeri sulh hukuk mahkemesi tarafından bir ay ara ile iki defa ilan verilir. Bu ilanlarda son ilan tarihinden itibaren en geç bir yıl içinde ilgililerin başvurması gerektiği bildirilir. Bu bir yıllık süre içinde hiçbir mirasçı başvuruda bulunmadığı takdirde mirasçı Devlet olur. Devlet’in mirasçılık sıfatını kazandığı an ise bir yıllık sürenin sonu değil miras bırakanın ölüm anıdır. Diğer mirasçılar miras bırakanın borçlarından sınırsız olarak yani kendi malvarlıkları ile de sorumlu olurlarken Devlet’in sınırsız sorumluluğu söz konusu değildir. Devlet tereke borçlarından yalnızca miras yoluyla edindiği değerler ölçüsünde sorumludur. Devletin mirasçısı olması, genellikle son çare olarak kabul edilir. Miras bırakanın isteği ve yakın akrabalarının varlığı öncelikli olarak dikkate alınır. Ancak, bu koşullar yerine getirilmediğinde devletin mirasçılığı devreye girer ve mirasın geleceği için bir düzenleme sağlar. 3. Zümre Sistemi ve Ana İlkeleri Türk Medeni Kanunu gereğince, Zümre mirasçısı olabilmek için, miras bırakanın kan hısımlarından olmak gerekmektedir. Bu kuralın tek istisnası evlatlık ve altsoyudur. Evlatlık ve altsoyu kan bağı olmamasına rağmen miras bırakanın birinci zümre mirasçısı olarak kabul edilirler. Sağ kalan eş ise zümre mirasçısı değildir ve her zümreye göre mirasçı olabilir. Sağ kalan eşin miras payı, ait olduğu zümreye göre değişkenlik gösterir. Bizim hukukumuzda üç mirasçı zümresi kabul edilmiştir. Birinci zümre mirasçılar, miras bırakanın doğrudan altsoyudur. İkinci zümre mirasçılar, miras bırakanın anne ve babası ile onların altsoyundan oluşur. Üçüncü zümre mirasçılar ise miras bırakanın büyükanne ve büyükbabaları ile onların altsoyundan oluşur. Bir kişinin zümre mirasçısı olabilmesi için öncelikle miras bırakanla kan hısımlığı bulunması gerekmektedir. Kanuni mirasçılık için kan hısımlığı dikkate alındığından evlilik yoluyla oluşan kayın hısımları kanuni mirasçı olamazlar. Bir zümreye dahil olabilmek için kan hısımı olma şartının tek istisnası evlatlık ve evlatlığın altsoyudur. Evlatlık ve altsoyu, miras bırakan ile kan hısımlığına sahip olmasalar bile, birinci zümre mirasçıları arasında miras bırakanın altsoyu olarak kabul edilir. 3.1. Zümre Önceliği İlkesi Zümrelerin birinci, ikinci ve üçüncü olarak adlandırılmasının sebebi, aralarında öncelik ve sonralık ilişkisi bulunmasından kaynaklanır. Bir sonraki zümrenin mirasçı olabilmesi için bir önceki zümrede hiçbir mirasçı olmaması gerekmektedir. Eğer önceki zümrede en az bir mirasçı bulunuyorsa, sonraki zümredeki kişiler mirasçı olamazlar. Zümre önceliği ilkesi, mirasçı olabilmek için dikkate alınan hususun kan hısımının derecesi değil, önceki zümrede bulunup bulunmamak olduğunu belirtir. Bu nedenle, önceki zümredeki mirasçı, bir sonraki zümredeki mirasçıdan daha uzak bir kan hısımı olsa bile, mirasın sonraki zümreye geçmesini engeller. Örneğin, miras bırakanın annesi birinci dereceden kan hısımı iken torununun torunu dördüncü dereceden kan hısımıdır. Ancak, torunun torunu birinci zümredeki altsoydan olduğundan, ikinci zümredeki annenin mirasçılığını engelleyecektir. 3.2. Zümre İçinde Öncelik İlkesi Zümre içindeki kişilerin mirasçı olup olmayacakları konusunda, mirasçıların kan hısımlık dereceleri dikkate alınır. Bir zümre içinde bulunan öncelikli derecedeki mirasçı, alt derecedeki mirasçının mirasçılığını engeller. Örneğin, miras bırakan öldüğünde hem oğlu hem de bu oğlunun çocuğu (torunu) hayatta ise miras, öncelikli derecedeki oğula kalacaktır. Çünkü her ikisi de birinci zümre içinde yer almakla birlikte, oğul 1. dereceden kan hısımı iken torun 2. dereceden kan hısımıdır. 3.3. Halefiyet İlkesi Halefiyet, mirasçının miras bırakan ölmeden önce vefat etmesi veya miras bırakanın ölüm anında hala hayatta olmasına rağmen mirasçılıktan çıkarılması, mirastan feragat etmesi, mirastan yoksun bırakılması veya mirası reddetmesi durumunda, mirasçının yerine altsoyunun geçmesini ifade eder. 3.4. Eşitlik İlkesi Zümre veya kök başları, miras bırakandan önce vefat etmişlerse, onlara ait olan miras payları, halefiyet ilkesi gereği, onların yerini alan altsoya eşit şekilde dağıtılır. 3.5. Yatay Şişme İlkesi Yukarıda da belirtildiği gibi, bir mirasçı mirasçılık sıfatını kaybettiğinde, halefiyet ilkesi uygulanır. Ancak, mirasçının altsoyu bulunmuyorsa, halefiyet ilkesi uygulanması mümkün olmaz. Bu durumda yatay şişme ilkesi devreye girer ve ilgili mirasçının miras payı aynı derecedeki diğer mirasçılar arasında eşit olarak paylaştırılır. 4. Saklı Paylı Mirasçılar Saklı pay, mirasçıların miras bırakanın iradesine rağmen belirli bir miras payını talep etme hakkını ifade eder. Saklı paylı mirasçılar, miras bırakanın altsoyu, anne ve babası ile sağ kalan eşidir. Miras bırakan, hayattayken hem malvarlığı hem de terekesi üzerinde tasarrufta bulunma hakkına sahiptir. Bu kapsamda çeşitli sağlararası ve ölüme bağlı tasarruflar yapabilir. Saklı pay kurumu, miras bırakanın yapacağı bu tasarruflarla mirasçıların miras paylarının tamamına tecavüz etmesini engeller. Saklı payın amacı, miras bırakanın iradesine saygı duyarken aile ilişkilerini ve kan bağını korumaktır. Bir miras bırakan, vasiyetname veya diğer miras düzenlemeleriyle mirasını belirli kişilere bırakmak isteyebilir. Ancak, bu durumda en yakın kan bağı olan mirasçıların saklı pay haklarına saygı gösterilmelidir. Saklı pay, mirasçıların temel haklarını koruyan bir kuraldır ve mirasçıların en azından belirli bir miras payını talep etmelerini sağlar. Konuya ilişkin olarak detaylı bilgi almak için “Tenkis Davası ve Mirasta Saklı Pay” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4.1. Saklı Pay Oranları Saklı pay oranları, Medeni Kanun'un 506. maddesinde belirtilmiştir. Buna göre: Altsoyun saklı payı, yasal miras payının (½) yarısıdır. Anne ve babanın saklı payı, yasal miras paylarının (¼)dörtte biridir. Eşin saklı payı, birinci ve ikinci zümre mirasçılarıyla birlikte olması durumunda yasal miras payının tamamını, üçüncü zümreyle birlikte veya tek başına mirasçı olması durumunda ise yasal miras payının (¾) üçte dördünü temsil eder. 4.2. Tasarruf Oranı Nasıl Hesaplanır? Miras bırakanın terekesi üzerinde serbestçe tasarruf edebileceği oran, tasarruf oranı olarak adlandırılır. Tasarruf oranı, terekenin 1 tam sayı olarak kabul edilmesi durumunda, saklı pay oranlarının toplamının 1'den çıkarılmasıyla bulunur. Tasarruf oranı hesaplanırken bazı değerlerin terekeden çıkarılması bazı değerlerin ise terekeye eklenmesi gerekir. Terekeden çıkarılacak değerler, miras bırakanın borçları, cenaze giderleri, terekeyi mühürleme ve defter tutma masrafları ile miras bırakanla birlikte yaşayan kişilerin üç aylık giderlerini içerir. Terekeye eklenecek değerler ise denkleştirmeye tabi kazandırmalar, tenkise tabi kazandırmalar ve üçüncü kişi yararına hayat sigortası alım bedelidir. Tenkise tabi kazandırmalar şu kazandırmaları kapsamaktadır: Denkleştirmeye tabi iken bundan kurtulan kazandırmalar, İvazlı feragatte mirasçıya ödenen karşılık, Bağışlayanın serbestçe dönme hakkını saklı tutarak yaptığı kazandırmalar, Adet üzerine verilen hediyeler hariç, miras bırakanın ölümünden önceki bir yıl içinde yaptığı bağışlamalar, Vakıf kurmak için yapılan kazandırmalar, Saklı payları etkisiz kılmak amacıyla yapılan kazandırmalar. 5. Miras Paylaşımı Nedir? Miras paylaşımı, bir miras bırakanın vefatından sonra malvarlığının ve varlıklarının mirasçılar arasında nasıl bölüştürüleceğini belirleyen süreçtir. Miras paylaşımı, miras bırakanın vasiyetname veya yasal miras hükümleri çerçevesinde gerçekleştirilir. Miras paylaşımı genellikle mirasçılar arasında eşit ve adil bir şekilde yapılır. Mirasçılar, belirlenen miras payı oranlarına göre miras varlıklarını paylaşırlar. Bu paylaşım, mirasçıların miras hukukuna göre belirlenen haklarına dayanır. Yasal düzenlemeler, mirasçıların derecelerine, kan bağına ve diğer faktörlere göre miras paylarını belirler. Birden çok mirasçı bulunması durumunda mirasçılar miras bırakanın ölümünden mirasın paylaştırılmasına kadarki süreçte miras ortaklığını oluşturur. Bu kapsamda mirasçılar terekeye elbirliği ile sahip olurlar ve tereke üzerinde birlikte tasarruf ederler. Mirasçılar paylaştırmanın nasıl yapılacağı konusunda anlaşmazlarsa her bir mirasçı mirasın paylaştırılmasını sulh hukuk mahkemesinden talep edebilir. Payların oluşturulmasında hâkim yerel âdetleri, mirasçıların kişisel durumlarını ve çoğunluğun arzusunu dikkate alır. Miras paylaşımı, miras bırakanın iradesine ve yasal düzenlemelere uygun olarak yapılmalı ve mirasçıların haklarını korumalıdır. Yasal mirasçıların saklı paylarına saygı gösterilerek, mirasın adil ve eşit bir şekilde dağıtılması esastır. 6. Miras Payı Hesaplama Mirasçıların miras paylarının nasıl hesaplanacağını aşağıdaki örnek üzerinden açıklamak genel olarak yol gösterici olabilir: Miras bırakan öldüğünde geride, annesi, iki oğlu ve eşi hayatta kalmıştır. Çocuklar, miras bırakanın altsoyu olarak birinci zümreyi oluşturmaktadır. Sağ kalan eş, birinci zümre ile birlikte mirasçıdır. Bu durumda sağ kalan eşin miras payı terekenin (¼’ü) dörtte biri olur. Birinci zümrede iki çocuk olduğundan kalan miras payı bu iki çocuğa eşit olarak dağıtılır. Bu nedenle her bir çocuğun miras payı terekenin (3/8’ü) sekizde üçü olur. Annenin ise miras payı bulunmamaktadır, çünkü anne ikinci zümrede yer almaktadır. Birinci zümredeki çocuklar, annenin mirasçılığını engellemektedir. Yukarıdaki örnekte saklı pay hesaplaması ise şu şekilde yapılır: Sağ kalan eşin saklı payı birinci zümre ile birlikte mirasçı olduğunda yasal miras payının tamamı olup, terekenin( ¼) dörtte biridir. Altsoyun saklı payı ise yasal miras payının ½’si olduğundan her bir çocuğun saklı payı terekenin (3/16’sı) onaltıda üçüdür olur. Annenin ise yasal miras payı olmadığı için saklı payı da bulunmamaktadır. Yasal mirasçıların alabilecekleri miras payları, aşağıda yer alan tablolarda örneklendirilmiştir. Örnek 1: Miras bırakan öldüğünde geride eşi, annesi, bir çocuğu ve evlatlığının kızı kalmıştır. EşÇocukEvlatlığın KızıAnneMal Paylaşımı Davası Açılmışsa ,5,75,75%0Mal Paylaşımı Davası Açılmamışsa,5,5 %0 Örnek 2: Miras bırakan öldüğünde geride eşi, babası ve kardeşi kalmıştır. EşBaba KardeşMal Paylaşımı Davası Açılmışsa %0Mal Paylaşımı Davası Açılmamışsa %0 Örnek 3: Miras bırakan öldüğünde geride eşi, iki kızı, kendisinden önce ölen oğlunun üç oğlu ve halası kalmıştır. Eş1.Kız Çocuk2.Kız Çocuk1. Torun2.Torun3. TorunHalaMal Paylaşımı Davası Açılmışsa,5,5,5 %4,1%4,1%4,1%0Mal Paylaşımı Davası Açılmamışsa %8,3%8,3%8,3%0 Örnek 4: Miras bırakan öldüğünde geride iki kızı, kendisinden önce ölen oğlunun üç oğlu ve halası kalmıştır. 1. Kız Çocuk2. Kız Çocuk1. Torun2. Torun3. TorunHala ,3 ,33 ,11 ,11 ,11 %0 7. Sıkça Sorulan Sorular Boşanma Davası Devam Ederken Eşlerden Biri Ölürse Sağ Kalan Eş Mirasçı Olur mu? Boşanma davası açılmış ancak henüz sona ermemişken eşlerden biri ölürse evlilik birliğini sona erdiren durum boşanma kararı değil ölüm olur. Bu nedenle böyle bir durumda kural sağ kalan eşin mirasçı olmasıdır. Ancak TMK m.181’de yer alan düzenleme uyarınca boşanma davası devam ederken ölen eşin mirasçılarından birinin davaya devam etmesi ve diğer eşin kusurlu olduğunun saptanması halinde sağ kalan eş mirasçı olamayacaktır. Mirasın Devlete Geçmesinden Sonra Mirasbırakanın Mirasçılarının Ortaya Çıkması Halinde Ne Yapılır? Miras, Devlet’e geçtikten sonra ortaya çıkan mirasçıların miras nedeniyle istihkak davası açmaları mümkündür. Kardeşler Saklı Paylı Mirasçılar Arasında mıdır? Önceki düzenlemelerimizde kardeşler de saklı paylı mirasçılar arasında yer almaktaydı. Ancak 10.05.2007 tarihli değişiklikle kardeşler saklı paylı mirasçı olmaktan çıkarılmıştır. Evlatlık Ölünce Evlat Edenine Miras Geçer mi? Evlatlık ve altsoyunun mirasçılığı tek yönlü olduğundan evlatlık ve altsoyu evlat edinenin mirasçısı iken evlat edinen, evlatlığın ve altsoyunun mirasçısı değildir. Bu nedenle evlatlık evlat edinenden önce ölürse evlat edinene miras geçmez. Evlilik Dışında Doğan Hısımlar Mirasçı Olabilir mi? Evlilik dışında doğan hısımların baba yönünden mirasçılıkları soybağının kurulmuş olmasına bağlıdır. Evlilik dışı çocuk ile baba arasında soyabağı kurulduğu takdirde evlilik dışında doğan çocuk da evlilik içinde doğan çocuk gibi mirasçı olur, soybağının kurulmaması halinde ise mirasçı olamaz. ### Miras Payının Devri Miras payı, bir kişinin ölümünden sonra geride bıraktığı mal varlığından yasal mirasçılarına düşen pay ve hisse oranını ifade eder. Mirasçılar, mirasbırakanın vefat etmesiyle birlikte miras payını alır ve bu pay, mirasbırakanın mal varlığındaki miras hissesini temsil eder. Mirasçıların miras payı, mirasın açılması ve paylaşılması sürecinde belirlenir ve her mirasçının miras hukuku kurallarına göre mirasa hakkı olan bir payı vardır. Mirasbırakanın ölümü ve mirasın açılmasından sonra, miras paylarının devredilmesi için yapılan sözleşmeye "miras payının devri" denir. Öte yandan, mirasın açılmadan önce gerçekleştirilen sözleşmeler, miras hakkının devri sözleşmesi olarak adlandırılabilir. Mirasbırakanın vefatıyla birlikte mirasçılar, tereke mallarına elbirliği mülkiyeti şeklinde sahip olurlar. Elbirliği mülkiyetinin doğası gereği, tereke malları üzerinde tasarrufta bulunabilmek için tüm mirasçıların miras paylaşımında oybirliğiyle hareket etmeleri gerekir. Ancak mirasın paylaşılması sürecinin uzun zaman alabileceği göz önüne alındığında, özellikle maddi zorluklar yaşayan mirasçılar, miras paylarını devretme arayışına girebilirler. Bu nedenle, miras payının devri konusu özel olarak Türk Medeni Kanununda düzenlenmiştir. Miras payı, ancak mirasbırakanın vefatından sonra devredilebilir, çünkü miras payı ancak o zaman söz konusu olabilir. Mirasbırakanın vefatından önce ise muhtemel mirasçı, miras hakkını devredebilir. Miras hakkı ve miras payı, diğer mirasçılara veya mirasçı olmayan üçüncü kişilere devredilebilir. Bu durumda, miras payının devri ve miras hakkının devri sözleşmelerinin geçerlilikleri için belli bir şekil şartları bulunmaktadır. 1. Miras Hakkı ve Miras Payı Nedir? Miras payı, mirasbırakanın ölümünden sonra geride bıraktığı mal varlığının yasal mirasçılar arasında nasıl paylaşılacağını ifade eden bir kavramdır. Bir başka deyişle, mirasçıların miras bırakanın mal varlığından ne kadarlık bir pay alacaklarıdır. Miras payı, miras bırakanın varlıklarının ve borçlarının düzenlenmesi, toplam miras değerinin belirlenmesi ve bu değerin yasal mirasçılar arasında nasıl bölüştürüleceğinin belirlenmesi sürecinde ortaya çıkar. Miras payı, yasal düzenlemelere ve miras bırakanın vasiyetnamesine göre belirlenir. Miras payı genellikle kanunda belirlenen oranlarda dağıtılır. Türk Medeni Kanunu, miras payının nasıl hesaplanacağını belirleyerek mirasçıların adil bir şekilde pay almasını sağlar. Mirasçılar, miras paylarını talep edebilir veya bu payları devredebilirler, ancak bu süreç yerel yasalara ve hukuki düzenlemelere uygun şekilde gerçekleştirilmelidir. Miras hakkı, mirasbırakanın ölümünden önce, muhtemel mirasçıların, terekeden alabilecekleri hak ve menfaatler olarak tanımlanabilir. Mirasbırakanın ölümünden önce mirasçı söz konusu olmadığından ancak muhtemel mirasçılardan bahsedilebilir. Terekenin (mirasın) açılmasından önce bir miras payından söz edilemez, sadece muhtemel miras hakkı söz konusu olabilir. Yani miras açıldıktan sonra miras paylarını devretmek için yapılacak sözleşme miras payının devri sözleşmesi iken, miras açılmadan önce yapılacak sözleşme miras hakkının devri sözleşmesi olarak ifade edilir. 2. Tereke Açılmadan Önce Miras Hakkının Devri ve Şartları Yukarıda da belirtildiği gibi, mirasın açılmasından önce bir miras payından bahsetmek mümkün değildir. Bununla birlikte, mirasın açılmasından önce miras hakkının devri söz konusu olabilir. Tereke açılmadan önce, mirasçı sıfatı mevcut olmadığından, sadece muhtemel (potansiyel) mirasçılardan bahsedilebilir. Ayrıca burada, beklenen bir hakkın devri söz konusudur. Muhtemel mirasçının beklenen miras hakkını devretmesi TMK madde 678 de yer alan hüküm doğrultusunda mümkündür. Mirasbırakan hayattayken yapılan miras hakkının devri sözleşmesinin geçerli olabilmesi için bazı şartlar bulunmaktadır. Şekil Şartı: Miras hakkının devri sözleşmesinin şekli konusunda kanunda açık bir düzenleme bulunmamaktadır. Mirasbırakanın vefat etmesinden sonra miras payını devir sözleşmesini düzenleyen TMK m.677, burada kıyasen uygulama alanı bulmaktadır. Bu durumda, miras hakkı başka bir mirasçıya devrediliyorsa, devir sözleşmesinin adi yazılı şekilde yapılması yeterlidir. Ancak, devir işlemi mirasçı olmayan üçüncü bir kişiye yapılıyorsa, sözleşmenin noterde düzenlenmesi gerekmektedir. Muhtemel Mirasçı Olma Şartı: Miras hakkını devreden kişi, muhtemel mirasçı olmalıdır. Bu kişi yasal mirasçı olabileceği gibi atanmış bir mirasçı da olabilir. Mirasbırakanın Katılma veya İzin Verme Şartı: Miras payının devri sözleşmesinin geçerli olabilmesi için mirasbırakanın mirasçının yaptığı devir sözleşmesine katılması veya izin vermesi gerekmektedir. Mirasbırakanın bu sözleşmeye katılması, onu herhangi bir borç altına sokmaz. Sadece miras hakkı devri sözleşmesinin tarafları arasında bir hukuki ilişki doğurur. 3. Tereke Açıldıktan Sonra Miras Payının Devri ve Şartları Mirasbırakanın ölümüyle birlikte tereke açılır ve mirasçılar, tereke üzerinde miras paylaştırılana kadar elbirliği ile mülkiyet halinde hak sahibi olurlar. Elbirliği mülkiyetinin gereği olarak, mirasçılar sadece birlikte hareket ederek terekede ki mal varlığı üzerinde tasarrufta bulunabilirler. Ancak uygulamada, mirasın açılması ile paylaştırılması arasında geçen süre genellikle uzun olabilmektedir. Bu nedenle, kanun koyucu, elbirliği mülkiyetinden kaynaklanan zorlukları hafifletmek amacıyla miras payının devri hükümlerini düzenlemiştir. Bu çerçevede, mirasın açılmasından sonra ve paylaştırılmasından önce miras payının devredilmesi mümkündür. Böylece, elbirliği mülkiyeti devam ederken miras payı üzerinde tasarrufta bulunmak mümkün olur. Miras payının devri sözleşmesinin geçerli olabilmesi için aşağıdaki şartlar genellikle gereklidir: Şekil Şartı: Miras payının devri sözleşmesi, şekil şartına tabidir. Miras payı, diğer mirasçılardan birisine devrediliyorsa miras payı devri sözleşmesi yazılı bir şekilde yapılmalıdır. Burada adi yazılı şekil yeterlidir. Ancak miras payının devri mirasçı olmayan üçüncü bir kişiye yapılıyorsa devir sözleşmesi noterde düzenleme şeklinde yapılmalıdır. Bu şekil şartları geçerlilik şartı olup bu şekle aykırı sözleşmeler geçerli olarak kabul edilmeyecektir. Mirasçı Olma Şartı: Miras payının devreden kişi, mirasçı olmalıdır. Bu kişi yasal mirasçı olabileceği gibi atanmış mirasçı da olabilir. Ancak vasiyet alacaklısı mirasçı sıfatına sahip olmadığından miras payının devri sözleşmesinin tarafı da olamaz. Kanuni Sınırlamalar: Miras hakkının devri, yasalar tarafından belirlenen sınırlamalara tabidir. Miras hakkı, kanuni mirasçıların haklarını etkilemeyecek şekilde devredilebilir. Mirasın açılmasından sonra miras payını devralan üçüncü kişi, ayni bir hak yerine şahsi bir hak elde eder. Bu durumda, mirasın paylaşılması sürecinde yer alma hakkı bulunmaz. Mirasçılık sıfatı devredenden devralana geçmez. Bu nedenle, üçüncü kişi devralan, tenkis (geri alma) ve denkleştirme davası açma hakkına sahip değildir. Tereke hakkında detaylı bilgi almak için Terekenin Tespiti Davası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. Miras Payını Devreden Mirasçının Tereke Borçlarından Sorumluluğu Miras payının başka bir mirasçıya devredilmiş olması veya üçüncü bir kişiye devredilmiş olması, payını devreden mirasçının tereke borçlarından sorumluluğu bakımından bir fark yaratmamaktadır. Payını devreden mirasçı, kural olarak diğer mirasçılarla birlikte tereke borçlarından sorumludur. Türk Medeni Kanunu - Mirasçıların üçüncü kişilere karşı sorumluluğu Müteselsil sorumluluk - Madde 681 - Mirasçılar, bölünmesine veya nakline alacaklı tarafından açık veya örtülü olarak rıza gösterilmemiş olan tereke borçlarından dolayı, paylaşmadan sonra da bütün malvarlıklarıyla müteselsilen sorumludurlar. Paylaşmanın gerçekleştiği tarihin veya daha sonra yerine getirilecek borçlarda muacceliyet tarihinin üzerinden beş yıl geçmekle teselsül sona erer. Bu madde hükmüne göre miras payı devir sözleşmesi ile miras payını devreden mirasçı, tereke borçlarından diğer mirasçılar ile birlikte müteselsil sorumluluğu 5 yıl daha devam edecektir. Paylaşmanın gerçekleştiği tarihin veya paylaşma gereğince ödenecek borçlarda muacceliyet tarihinin üzerinden 5 yıl geçmekle payını devreden mirasçının sorumluluğu sona erecektir. 5. Miras Payını Devralanın Tereke Borçlarından Sorumluluğu Miras payını devralan mirasbırakanın tereke borçlarından sınırlı bir şekilde sorumludur. Devralanın tereke borçlarından sorumluluğu, devraldığı miras payının değerine bağlı olarak belirlenir. Miras payını devralan mirasçı, devraldığı miras payı oranında tereke borçlarına katılma yükümlülüğüne sahiptir. Yani, mirasçı devraldığı miras payının değeri oranında tereke borçlarına katılır. Ancak, devralanın sorumluluğu, devraldığı miras payıyla sınırlıdır ve kişisel mal varlığını etkilemez. Miras payını devralan üçüncü kişi, yalnızca devraldığı malvarlığından sorumlu olarak 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 202. Maddesi uyarınca 2 yıl sorumludur. Yani miras payının devrinden itibaren iki yıl boyunca miras payını devreden ile miras payını devralan üçüncü kişi tereke borçlarından devredilen malvarlığı ile sınırlı olmak üzere birlikte sorumlu olacaklardır. 6. Miras Payının İpotek ve Rehin Edilmesi Yukarıda da belirtildiği üzere, mirasın paylaşılmasından önce miras payları üzerinde elbirliği mülkiyeti ilkesi geçerlidir. Elbirliği mülkiyeti, tüm maliklerin birlikte hareket ederek tasarruf yetkisini kullanabildiği ve payların somut olarak belirlenmediği bir durumu ifade eder. Bu nedenle, miras payı üzerinde rehin hakkı kurmak mümkün değildir. Ancak doktrinde elbirliği mülkiyetine rağmen miras payı devredilebildiğine göre rehin kurmak da mümkün olmalıdır şeklinde bir görüş mevcuttur. Bu görüşe göre rehin kurma vaadi gibi değerlendirilecek bir sözleşme yapılması mümkün olması gerektiği belirtilmektedir. 7. Miras Payının Haczi İcra ve İflas Kanunu'na göre miras payları, haczedilemeyecek mallar arasında sayılmamaktadır. Bu nedenle miras payının haczi mümkündür. Mirasçının diğer malvarlığına olduğu gibi miras payına da alacaklılar tarafından haciz konulabilir. Miras payı, mirasçının alacaklılarına karşı teminat sağlayabilecek bir varlık olarak kabul edilir ve alacaklılar, mirasçının miras payını haczetme hakkına sahiptir. Haciz işlemi, mirasın paylaşılması sonucunda mirasçının payına düşecek tereke mallarına uygulanır. Haciz aynı zamanda tapu kütüğüne şerh verilebilir. Haczedilen miras payı, mirasçının tasarruf özgürlüğünü kaybetmesine neden olur. Artık bu malvarlığı değerlerine ilişkin karar alma sürecinde icra mercii söz sahibi olur. Ancak haczi koyduran alacaklı, miras ortaklığı sona erene kadar satış talebinde bulunamaz. Sadece mirasın paylaşılması sonucunda miras payının sahibine düşen tereke mallarının satışı istenebilir. Türk Medeni Kanunu'nun 648. maddesine göre, bir mirasçının payını devralan veya haczettiren veya mirasçıya karşı alınmış borcu ödemeden aciz belgesi bulunan alacaklı, sulh hakiminden bu mirasçının yerine paylaşıma katılmak üzere bir kayyım atanmasını isteyebilir. Bu durumda, kayyım mirasçının yerine miras payını paylaşma sürecine katılır. 8. Sıkça Sorulan Sorular Miras Payımı Devredebilir miyim? Türk Medeni Kanunu’na göre miras payının devredilmesi mümkündür. Bunun için murisin vefat etmiş olması gerekmektedir. Mirasbırakan Vefat Etmeden Miras Payımı Devredebilir miyim? Mirasbırakan vefat etmediği sürece bir miras payından söz etmek de mümkün değildir. Muhtemel mirasçılar, bu süreçte miras payını devredemese de miras haklarını devredebilirler. Ancak bu sözleşmenin geçerlilik kazanabilmesi için mirasbırakanın sözleşmeye katılması veya onay vermesi gereklidir. Miras Payımı Nasıl Devredebilirim? Miras payı eğer diğer mirasçılardan birisine devredilecekse adi yazılı bir şekilde miras payı devredilebilir. Ancak mirasçı olmayan üçüncü kişilere yapılacak devir sözleşmesinin noterde düzenleme şeklinde yapılması geçerlilik şartıdır. Bu şarta uymayan sözleşmeler geçerli değildir. Miras Payım Haczedilebilir mi? Miras payının haczedilmesi mümkündür. Ancak miras paylaştırılıp da mirasçının payına düşen mallar belli olana kadar haczi koyan alacaklı satış talep edemez. Miras paylaştırıldıktan sonra satış talep edilebilir. Excerpt: Miras açıldıktan sonra miras paylarını devretmek için yapılacak sözleşme miras payının devri sözleşmesi iken, miras açılmadan önce yapılacak sözleşme miras hakkının devri sözleşmesi olarak ifade edilir. ### Terekenin Tespiti Davası Terekenin tespiti davası, miras bırakanın malvarlığının eksiksiz ve doğru bir şekilde belirlenmesi ve bu malvarlığının kaydedilerek korunmasını sağlamak amacıyla başlatılan bir hukuki süreçtir. Bu dava, mirasçıların haklarını korumak ve mirasın adil bir şekilde dağıtılmasını sağlamak için önemli bir adımdır. Sadece mirasçılar tarafından açılabilen bu dava sonucunda, miras bırakanın vefat anındaki aktif ve pasif malvarlığı değerleri belirlenerek tereke resmi bir şekilde kaydedilir. Ancak terekenin tespiti davası, mirasın dağıtımı konusunda bir hüküm içermez. Bu dava sonucunda sadece murisin terekesi, bir diğer deyişle mirası tespit edilmektedir. Bu davada murisin mal varlığı belirlenirken, mirasın nasıl paylaşılacağı konusunda bir karar verilmez. Miras bırakanın ölümüyle birlikte, tüm malvarlığı aktif ve pasif unsurlarıyla birlikte kendiliğinden yasal mirasçılara intikal etmektedir. Miras bırakanın malvarlığının tam ve doğru olarak bilinmediği durumlarda, yasal mirasçılar, malvarlığının tespiti amacıyla terekenin tespiti davasını açarak kendilerini koruma altına alabilirler. Terekenin tespiti davası açmak ve koruyucu bir önlem olarak defter tutmak, olası anlaşmazlıkların önüne geçmek açısından son derece önemlidir. Bu şekilde murisin malvarlığı tam ve doğru bir şekilde belirlenir, mirasın adil bir şekilde paylaşılması sağlanır ve mirasçıların hakları korunmuş olur. 1. Tereke Nedir? Tereke, bir kişinin vefatıyla geride bıraktığı malvarlığını oluşturan unsurların tamamı olarak tanımlanabilir. Bu kapsamda kişinin ölümünden sonra ardında bıraktığı aktif ve pasif malvarlığı değerlerinin tümü terekeyi oluşturacaktır. Murisin vefati anındaki malvarlığı ve alacakları terekenin aktif malvarlığını, borçları ise pasif malvarlığını oluşturmaktadır. Dolayısıyla tereke, ölen kişinin mirasının tamamıdır. Tereke, mirasın paylaşılması ve dağıtılması sürecinde önemli bir rol oynar. Mirasçılar, terekenin tespiti ve değerlemesi yapılarak, miras bırakanın malvarlığından haklarına düşen payı alırlar. Tereke, hukuki süreçlerde belgelenir ve mirasın adil bir şekilde dağıtılmasını sağlamak amacıyla kaydedilir ve yönetilir. 2. Terekeye Hangi Mallar Girer? Tereke, bir kişinin vefatıyla geride kalan mal varlığını ifade eder. Genel olarak aşağıdaki mallar terekeye dahil edilebilir: Taşınmaz Mallar: Ölünün üzerindeki gayrimenkuller, arsalar, evler, daireler, işyerleri gibi taşınmaz mallar tereke kapsamına girer. Taşınır Mallar: Ölünün üzerindeki ve sahip olduğu eşyalar tereke içerisinde yer alır. Bu eşyalar arasında otomobiller, nakit para, mücevherat, mobilyalar, elektronik cihazlar, sanat eserleri, antikalar gibi her türlü kişisel ve değerli eşya bulunabilir. Banka Hesapları: Ölünün adına kayıtlı olan banka hesapları, mevduat hesapları, yatırım hesapları ve diğer finansal varlıklar terekeye dahil edilir. Menkul Kıymetler: Ölünün elinde bulunan hisse senetleri, tahviller, bonolar ve diğer menkul kıymetler terekeye girer. Borçlar ve Alacaklar: Ölünün alacakları ve borçları tereke içerisinde değerlendirilir. Örneğin, alacağı olan bir kişinin borcu, alacak olarak tereke dahil edilir ve mirasçılara geçer. Fikri Mülkiyet Hakları: Ölünün üzerindeki telif hakları, patentler, ticari markalar, tescilli tasarımlar gibi fikri mülkiyet hakları terekeye girer. Yukarıda sayılan malvarlıkları örnek olarak verilmiş olup, tereke mallarının sayıda olmadığını belirtmek gerekir. 3. Terekenin Tespiti Davası Nedir? Terekenin tespiti davası, bir kişinin vefat etmesi durumunda geride kalan malvarlığının doğru ve eksiksiz şekilde tespit edilmesi amacıyla açılan bir hukuki süreçtir. Dava, genellikle mirasçılar arasında anlaşmazlık olduğunda veya miras bırakanın mal varlığıyla ilgili kesin bir bilginin olmadığı durumlarda açılmaktadır. Terekenin tespiti davasına ilişkin hükümlere Türk Medeni Kanunu'nun 589. ve devamı maddelerinde detaylı şekilde yer verilmiştir. Bu kanun maddeleri kapsamında yasal mirasçılar tarafından açılan terekenin tespiti davasında, malvarlığının tespiti için çeşitli yöntemler kullanılır, örneğin deliller incelenir, müzekkere yazıları talep edilir, keşif yapılarak saha araştırması gerçekleştirilir ve bilirkişi incelemeleri yapılır. Bu yöntemlerin amacı, miras bırakanın malvarlığını tespit etmek ve mirasçıların haklarını korumaktır. Mahkeme, elde edilen kanıtlar ve bilirkişi raporları doğrultusunda miras bırakanın terekesini adil ve doğru bir şekilde belirler. Terekenin tespiti davasında, ilk olarak miras bırakanın aktif malvarlığı detaylı bir şekilde belirlenir. Bu, miras bırakanın sahip olduğu taşınır ve taşınmaz malların, banka hesaplarının, yatırımlarının ve diğer mülkiyet haklarının değerinin saptanması anlamına gelir. Ardından, pasif değerler olan borçlar, cenaze masrafları gibi giderler, aktif malvarlığından düşülerek net tereke miktarı hesaplanır. Terekenin belirlenmesinden sonra, mirasın açıldığı tarihte geçerli olan fiyatlar dikkate alınarak terekenin parasal değeri hesaplanır. Bu değerlendirme, miras bırakanın malvarlığının değerini o dönemdeki piyasa koşullarına göre belirlemeyi sağlar. Özellikle ve önemle belirtmek isteriz ki, terekenin tespiti davası sadece bir tespit davasıdır ve yargılama sonucunda terekenin nasıl paylaşılacağına ilişkin bir hüküm verilmesi mümkün değildir. Bu dava, miras bırakanın malvarlığının doğru bir şekilde belirlenmesi ve mirasçıların haklarının korunması amacıyla açılır. Paylaşım aşaması ise ayrı bir süreçtir ve mirasçılar arasındaki anlaşmazlıkların çözümü için farklı yollar izlenebilir, örneğin mirasın paylaşımına ilişkin ayrı bir anlaşma yapılabilir veya ilgili kanunlara göre paylaşım yapılabilir. 4. Terekenin Tespiti Davasının Sonuçları Nelerdir? Terekenin tespiti davası sonucunda gerçekleştirilen tespit sadece miras bırakanın malvarlığıyla ilgilidir ve mirasın otomatik olarak paylaştırılmasını sağlamaz. Mirasçılar, mirasın taksimini gerçekleştirebilmek için veraset ilamı alarak ilgili malvarlığının devrine yönelik işlemleri ayrıca yapmak zorundadırlar. Anlaşmazlık durumunda ise ortaklığın giderilmesi davası açılarak mirasçılar arasında adil bir paylaşım sağlanabilir Terekenin tespiti davasının sonuçları şunlar olabilir: Terekenin doğru ve eksiksiz bir şekilde belirlenmesi: Davanın temel amacı, miras bırakanın malvarlığının tam ve doğru bir şekilde tespit edilmesidir. Mahkeme, yapılan araştırma ve incelemeler sonucunda miras bırakanın aktif ve pasif malvarlığını belirler ve net tereke miktarını hesaplar. Mirasçıların haklarının korunması: Terekenin tespiti davası, mirasçıların haklarını koruma amacını taşır. Davanın sonucunda miras bırakanın malvarlığına ilişkin net bir bilgi elde edilir ve mirasçılar bu bilgiye dayanarak haklarını savunabilirler. Mirasçılar arasındaki paylaşımın temeli oluşturulması: Terekenin tespiti davası sonucunda elde edilen bilgiler, mirasçılar arasında mirasın nasıl paylaşılacağına ilişkin temel oluşturur. Bu bilgiler, mirasın değerini ve mirasçıların haklarını belirlemek için kullanılabilir. Mirasın resmi belgelere geçirilmesi: Terekenin tespiti davası sonucunda elde edilen bilgiler, mirasın resmi belgelere geçirilmesini sağlar. Mirasçılar, tespit edilen terekeye dayanarak mirasın resmi kayıtlara işlenmesi için gerekli adımları atabilirler. Potansiyel anlaşmazlıkların çözümü: Terekenin tespiti davası, miras bırakanın malvarlığının tam olarak tespit edilemediği durumlarda açıldığı için potansiyel anlaşmazlıkların önüne geçmek amacını taşır. Davanın sonucunda miras bırakanın malvarlığı hakkında net bir bilgi elde edilerek mirasçılar arasındaki potansiyel anlaşmazlıkların çözümü sağlanır. Terekenin tespiti davası, mirasçıların miras bırakanın malvarlığına ilişkin bilgi edinmelerini ve haklarını korumalarını sağlamak için önemli bir adımdır. Ancak dava sonucunda mirasın paylaşımına ilişkin bir hüküm verilmez, sadece terekenin belirlenmesi amaçlanır. Mirasın paylaşımı ayrı bir süreçtir ve taraflar arasında anlaşma veya ilgili kanun hükümlerine göre gerçekleştirilir. Mirasçılarının miras pay ve oranlarını belirlenmesi ile ilgili olarak Mirasçılık Belgesi Nedir? Veraset İlamı başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 5. Miras Kalan Malvarlığı Nasıl Tespit Edilir? 5.1. Aktif Mal Varlığının Tespiti Terekenin tespiti davasında, miras bırakanın aktif malvarlığı değerleri mahkeme tarafından ilgili mercilere yazılan müzekkereler aracılığıyla araştırılır ve tespit edilen değerler kayıt altına alınır. Muhafaza edilemeyen mallar ise dava sürecinde satılarak parasal değerleri belirlenir. Ayrıca, miras bırakanın nakit parası varsa, mahkeme tarafından açılan bir banka hesabına yatırılır. Miras bırakanın ziynet eşyaları mahkemenin kasasına kaydedilirken, diğer eşyaları ise dava süresince yediemine teslim edilir. Aktif mal varlığının tespiti için aşağıdaki adımlar izlenebilir: Bilgi Toplama: İlk adım, miras bırakanın mal varlığı hakkında bilgi toplamaktır. Bu kapsamda, tapu kayıtları, araç ruhsatları, banka hesap özetleri, hisse senedi veya tahvil sertifikaları, borçlanma belgeleri, sigorta poliçeleri, vasiyetnameler, alacak senetleri, vergi beyannameleri ve diğer finansal belgeler toplanır. Değerlendirme ve Değer Biçme: Mirasbırakanın terekesindeki tüm mal varlıklarının değeri tespit edilir. Bu süreçte, gayrimenkuller için emlak değerlemesi, araçlar için ikinci el piyasa değeri, finansal varlıklar için güncel piyasa değerleri gibi değerlendirme yöntemleri kullanılabilir. Mahkemece uygun görülmesi halinde konunun uzmanı bilirkişiler vasıtasıyla değerleme raporları hazırlanır. 5.2. Tereke Pasif Mal Varlığının Tespiti Mahkeme, miras bırakanın aktif ve pasif malvarlığını tespit ederken öncelikle mirasçıların beyanlarına ve ilgili bilgilere başvurur. Mirasçılar, bildikleri aktif ve pasif değerleri mahkeme önünde belirtir. Ardından, mahkeme, mirasçıların beyanlarına bağlı kalmadan, gerekli gördüğü yerlere müzekkere yazarak miras bırakanın aktif ve pasif değerlerini tespit etmeye çalışır. Bu çerçevede, mahkeme, miras bırakanın alacaklılarını tespit etmeye çalışarak pasif malvarlığı değerlerini oluşturur. Pasif mal varlığı tespiti için aşağıdaki adımlar izlenebilir: Borçların Toplanması: İlk adım, miras bırakanın üzerindeki borçların toplanmasıdır. Borçlar, banka kredileri, ipotekler, kredi kartı borçları, vergi borçları, borçlanma belgeleri, hukuki yükümlülükler ve diğer finansal taahhütler gibi çeşitli kaynaklardan oluşabilir. Miras bırakanın borçlarına ilişkin belgeler ve bilgiler mirasçılar, finansal kurumlar ve diğer ilgili taraflar aracılığıyla elde edilebilir. Borçların Sınıflandırılması: Toplanan borçlar, öncelikli ve ikincil borçlar olarak sınıflandırılabilir. Öncelikli borçlar, miras bırakanın vefatından önceki süreçte oluşan borçlar arasında öncelikli olanlar olarak kabul edilir. Örneğin, vergi borçları, ipotekler veya hukuki yükümlülükler öncelikli borçlar olabilir. İkincil borçlar ise diğer borçlar olarak kabul edilir ve öncelikli borçlar karşılandıktan sonra ödenir. 6. Terekenin Tespiti ve Defter Tutulması Terekenin tespiti sürecinde defter tutma işlemi, Türk Medeni Kanunu'nun 590. maddesi tarafından düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre, miras bırakanın ölüm tarihinden itibaren 1 ay içinde talepte bulunulması durumunda Sulh Hukuk Hakimi, terekenin defterinin tutulmasına karar verebilir. Türk Medeni Kanunu'nun 589. maddesi ise defter tutmayı koruma önlemi olarak düzenlemiştir. Bu koruma önlemi, terekeyi oluşturan unsurların ölüm tarihinde belirlenmesini sağlayarak olası anlaşmazlıklarda başvuru kaynağı oluşturmayı ve terekenin ölüm anındaki durumu hakkında bilgi edinme imkanını sağlamayı amaçlar. Terekenin tespiti işlemi, genel olarak bir süreye bağlı olmayıp, bu önlemin alınması mümkün veya yararsız hale gelmedikçe ve tereke paylaşılmadığı sürece istenebilir. Bu bağlamda, mahkeme, yukarıda belirtilen süreçleri uygulayarak miras bırakanın aktif ve pasif malvarlığı değerlerini tespit ettikten sonra defter tutma aşamasına geçer. Mahkeme, terekeye ait malvarlığı unsurlarını belirler ve bunları tek tek tereke defterine yazarak kayıt altına alır. Muhafaza edilemeyecek unsurlar varsa, bunların satışını gerçekleştirerek paraya dönüştürülür. Tereke defterine kaydedilen malvarlığının terekeye değil, kendisine ait olduğunu iddia eden bir mirasçı, bunu belirterek istihkak davası açma hakkına sahiptir. Mirasçı, açtığı istihkak davasında kendisine ait olduğunu kanıtladığı bir malvarlığı değerinin terekeden çıkarılmasını ve kendisine verilmesini talep edebilir. 7. Terekenin Tespiti Davası Görevli ve Yetkili Mahkeme Terekenin tespiti davasının görevli mahkeme, Türk Medeni Kanunu'nun 590. maddesi uyarınca Sulh Hukuk Mahkemesi'dir. Sulh Hukuk Mahkemesi, terekenin defterinin tutulması taleplerini değerlendirir ve bu süreci yönetir. Terekenin tespiti davasının yetkili mahkeme ise, miras bırakanın son yerleşim yerindeki Sulh Hukuk Mahkemesi'dir. Miras bırakanın son yerleşim yeri yurtdışında ise, Türkiye'de malvarlığı bulunan yerleşim yeri mahkemesi yetkilidir. 8. Terekenin Tespiti Davasında Zamanaşımı Miras hakkı, miras bırakanın ölümü anında doğar. Dolayısıyla Murisin hayatta olduğu süre boyunca ise miras hakkına ilişkin dava açma imkanı bulunmamaktadır. Terekenin tespiti davası, murisin ölüm anından itibaren açılabilir. Terekenin tespiti davası herhangi bir hak düşürücü süre ya da zamanaşımına bağlı değildir. Her zaman açılması mümkündür. 9. Terekenin Tespiti Davasında Mahkeme Masrafları ve Avukatlık Ücreti Terekenin tespiti davasında mahkeme masrafları ve avukatlık ücreti genellikle dava sürecinde ortaya çıkan harcamaları kapsar. Mahkeme masrafları, davaya ilişkin resmi işlemler, delil sunumu, bilirkişi incelemesi gibi süreçlerin gerektirdiği harcamaları içerir. Avukatlık ücreti ise mirasçıların davayı takip etmek için avukata ödemek zorunda oldukları ücrettir. Mahkeme masrafları ve avukatlık ücreti davaya ve avukatın taleplerine göre değişebilir. Bu ücretler genellikle dava sürecinin karmaşıklığına, süresine, avukatın deneyimine ve belirlenen tarifelere bağlı olarak belirlenir. Miras Avukatının Rolü ve Önemi yazımızı okuyarak miras avukatının size ne kadar faydalı olacağını öğrenebilirsiniz. Dolayısıyla, terekenin tespiti davasında mahkeme masrafları ve avukatlık ücreti, davaya ve ilgili faktörlere göre değişebilen maliyetleri ifade eder. Mirasçılar, bu masrafları ve ücretleri avukatlarıyla görüşerek belirlemeli ve bu konuda anlaşmaya varmalıdır. 10. Sıkça Sorulan Sorular Tereke Tespitinden Sonra Ne Yapılır? Tereke tespit davasından sonra mirasçıların öncelikle bir veraset ilamı almaları gerekmektedir. Akabinde ise mirasçılar arasında anlaşma mevcut ise mirasın paylaştırılmasının anlaşma yolu ile yapılması mümkündür. Eğer ki mirasçılar arasında paylaşım esasında bir anlaşmazlık çıkması durumu söz konusu olur ise, ortaklığın giderilmesi davası açılması gerekecektir.Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için Ortaklığın Giderilmesi Davası – İzale-i Şuyu başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Miras Taksim Sözleşmesi Nedir? Miras paylaşımı için tarafların uzlaşma sağlayarak terekedeki mal varlıklarının ne şekilde taksim edileceği konusunda anlaşması halinde miras taksim sözleşmesinden bahsedilecektir. Böyle bir durumda yasal mirasçılar arasında mirasın nasıl paylaştırılacağı hususunda bir miras taksim sözleşmesi akdedilir. Bu sözleşmenin noter huzurunda yapılması geçerlilik koşulu değilse de, uygulanabilirliği ve ileride sorun yaşanmaması açısından noter onaylı şekilde yapılması gerekmektedir. Terekenin Tespiti Davası Ne Kadar Sürer? Terekenin tespiti davasının süresi, birçok faktöre bağlı olarak değişebilir. Davanın süresi, aktif ve pasif malvarlığının çok fazla olması ve bilinmemesinden kaynaklanan karmaşıklıklar, delillerin toplanması ve taraflar arasındaki anlaşmazlıklar gibi faktörlere göre değişiklik gösterebilir.Basit ve anlaşmalı tespit davaları genellikle kısa sürede sonuçlanabilir. Ancak daha karmaşık ve anlaşmazlık içeren davalar daha uzun sürebilir. Bu tür davalarda, delillerin toplanması, mahkeme duruşmalarının yapılması, uzman görüşlerinin alınması ve taraflar arasında uzlaşma sağlanması gibi süreçler zaman alabilir.Dava süresi, her bir dava için özgün olarak değerlendirilir ve genel bir süre vermek zordur. Bu nedenle, terekenin tespiti davasının tamamlanma süresi, davanın karmaşıklığına ve yerel mahkeme prosedürlerine bağlı olarak değişecektir. Terekenin Tespiti Davasında Hangi Sonuçlar Ortaya Çıkar? Terekenin tespiti davasının sonuçları şunlar olabilir:Terekenin belirlenmesi: Davanın temel amacı, miras bırakanın terekesinin net bir şekilde tespit edilmesidir. Bu süreçte, miras bırakanın aktif ve pasif malvarlığı değerleri belirlenir ve bir tereke defteri oluşturulur.İstihkak davaları: Tereke defterinde kayıt altına alınan malvarlığının mirasçılar arasında anlaşmazlığa neden olması durumunda, mirasçılar istihkak davası açabilir. Bu davada, bir mirasçı, kayıtlı malvarlığının kendisine ait olduğunu kanıtlamak ve bu malvarlığının kendisine verilmesini talep etmek için mahkemeye başvurabilir.Miras paylarının belirlenmesi ve mal paylaşımı: Terekenin tespiti davası, miras bırakanın aktif ve pasif malvarlığının belirlemesi için önemli bir adımdır. Davada, mirasçılar ve miras payları hakkında da bilgi sağlanır. Ancak bu dava, miras paylarının kesin olarak belirlenmesi amacıyla açılan bir dava değildir.Terekenin tespiti davasının sonuçları, davaya özgü koşullara ve yargılama sürecine bağlı olarak değişebilir. Bu nedenle, davaya ilişkin sonuçlar ve etkiler, davanın detaylarına göre farklılık gösterebilir. Excerpt: Terekenin tespiti davası, bir kişinin vefat etmesi durumunda geride kalan malvarlığının doğru ve eksiksiz şekilde tespit edilmesi amacıyla açılan bir tespit davasıdır. Yargılama sonucunda terekenin nasıl paylaşılacağına ilişkin bir hüküm verilmesi mümkün değildir. ### Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesi Ölünceye kadar bakma sözleşmesi, yaşlılık veya hastalık döneminde bakıma ve gözetime muhtaç olan bakım alacaklısının, belirli bir malvarlığını bakım borçlusuna devretmeyi üstlendiği, bakım borçlusunun ise bakım alacaklısına ölünceye kadar bakma, gözetme ve ihtiyaçlarını karşılama borcunu üstlendiği bir sözleşmedir. Bu sözleşme ile yaşlılık veya hastalık döneminde bakıma ve gözetime muhtaç olan kişilerin ihtiyaçlarını hakkaniyetin gerektirdiği ölçüde karşılanması amaçlanmaktadır. Türk Borçlar Kanunu’nun 612. Maddesine göre ölünceye kadar bakma sözleşmelerinin, “miras sözleşmesi” şeklinde yapılması gerekmektedir. Bu, bir geçerlilik şartı olup miras sözleşmesi şeklinde yapılmayan ölünceye kadar bakma sözleşmeleri geçerli olarak kabul edilmemektedir. Sözleşmenin sona ermesi ise sözleşmeden dönme, bakım borçlusunun ölümü, iflas veya tarafların anlaşması gibi durumlarla gerçekleşebilir. Uygulamada, ölünceye kadar bakma sözleşmelerinin, mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla yapıldığı oldukça sık şekilde görülmektedir. Bu durumda mirasçıların muris muvazaası davası (mirastan mal kaçırma davası) açarak tapu iptal ve tescil talep etme hakları olacaktır. Ayrıca, ölünceye kadar bakma sözleşmesi sebebiyle mirasçıların saklı payları ihlal edilmişse, bu mirasçılar tenkis davası açma hakkına sahiptir. 1. Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesi Nedir? Bazı kişiler, maddi imkanları yerinde olmasına rağmen, özellikle yaşlılık ve hastalık dönemlerinde bazen kendilerini güvende hissetmeyebilirler. Bu tür durumlarda, kendilerini koruyacak, ihtiyaçlarını karşılayacak ve yakın ilgi gösterecek başka kişilere muhtaç olabilirler. Bu tür durumlarda, bir kişi belirli bir malvarlığı değerini başka birine devretmeyi üstlendiği takdirde, bu kişiye "bakım alacaklısı" denir. Diğer kişi ise, bakım alacaklısının ölümüne kadar ona bakma, gözetme ve ihtiyaçlarını karşılama borcunu üstlendiğinde "bakım borçlusu" olarak adlandırılır. Bu tür bir sözleşme, yaşlı veya hasta tarafının kendisine bakılacağını garanti altına aldığı ve diğer tarafın da belirli bir malvarlığı değeri üzerinde hak kazandığı anlamına gelir. Bu sözleşmeye genellikle "ölünceye kadar bakma sözleşmesi" denir. Ölünceye kadar bakma sözleşmesi Türk Borçlar Kanunu 611. maddede tarif edilmiştir. MADDE 611- Ölünceye kadar bakma sözleşmesi, bakım borçlusunun bakım alacaklısını ölünceye kadar bakıp gözetmeyi, bakım alacaklısının da bir malvarlığını veya bazı malvarlığı değerlerini ona devretme borcunu üstlendiği sözleşmedir. Bakım borçlusu, aldığı malların değerine ve bakım alacaklısının önceden sahip olduğu sosyal duruma bağlı olarak, adil bir şekilde bakım alacaklısına bakmakla yükümlüdür. 2. Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesi Nasıl Yapılır? Türk Borçlar Kanunu'nun 612. maddesi, ölünceye kadar bakma sözleşmesinin "miras sözleşmesi" şeklinde yapılması gerektiğini belirtmektedir. Bu maddeye göre, ölünceye kadar bakma sözleşmesi, miras sözleşmesi şeklinde yapılmadığı takdirde geçerli sayılmamaktadır. Ancak, kanunda bir istisna bulunmaktadır. Eğer ölünceye kadar bakma sözleşmesi, Devletçe tanınmış bir bakım kurumu tarafından yetkili makamların belirlediği koşullara uyularak yapılmışsa, yazılı şekil yeterlidir ve miras sözleşmesi şeklinde yapılması bir geçerlilik şartı değildir. Yani, bu istisna durumunda, ölünceye kadar bakma sözleşmesinin miras sözleşmesi şeklinde yapılması gerekmeksizin geçerli kabul edilir. Bu istisna, ölünceye kadar bakma sözleşmelerinin belirli bir düzenlemeye tabi tutulduğu ve resmi bir bakım kurumu tarafından denetlendiği durumları kapsamaktadır. Bu tür sözleşmeler, yetkili makamların belirlediği koşullara uyulduğu sürece yazılı olarak yapılabilir ve geçerli olurlar. Ancak, diğer durumlarda ölünceye kadar bakma sözleşmesinin miras sözleşmesi şeklinde yapılması gerekmektedir. 3. Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesinin Şekli ve Şartları Türk Borçlar Kanunu'nun 612. Maddesi gereğince ölünceye kadar bakma sözleşmelerinin "miras sözleşmesi" şeklinde yapılması gerekmektedir. Resmi vasiyetname şeklinde yapılan miras sözleşmeleri, uygulamada çoğunlukla noter aracılığı ile yapılmaktadır. Ölünceye kadar bakma sözleşmesinde ayrıca bazı şartlar da yer almaktadır. Bunlar: Sözleşmenin karşılıklı olarak anlaşma ile yapılması: Taraflar, sözleşmeyi karşılıklı olarak anlaşarak yapmalıdır. Her iki tarafın da iradesiyle gerçekleştirilen bir anlaşma söz konusu olmalıdır. Tarafların yetkili olması: Bakım alacaklısı ve bakım borçlusu, yasal olarak sözleşme yapma yetkisine sahip olmalıdır. Yasalar veya yetkilendirilmiş merciler, belirli kişilerin sözleşme yapma yetkisine sahip olmasını düzenleyebilir. Sözleşmenin yazılı olarak düzenlenmesi: Ölünceye kadar bakma sözleşmesi yazılı olarak düzenlenmelidir. Bu şekilde sözleşmenin içeriği, tarafların hak ve yükümlülükleri net bir şekilde belirlenir ve uyuşmazlık durumlarında delil olarak kullanılabilir. Şahitlerin bulunması: Sözleşme, resmi bir vasiyetname şeklinde yapıldığından, iki tanık da resmi memurun önünde hazır bulunmalıdır. Şahitler, sözleşmenin doğru şekilde yapılmasına tanıklık ederler ve imzalarını atarlar. Malların bakım alacaklısına ait olması: Ölünceye kadar bakma sözleşmesine konu olan mallar, bakım alacaklısına ait olmalıdır. Üçüncü kişilere ait mallar, bu sözleşme kapsamında kullanılamaz, taşınmazlar üzerindeki haklar ise bu sözleşmeyle devredilemez. Tarafların aynı evde yaşaması (aksi kararlaştırılmadığı takdirde): Bakım alacaklısı ve bakım borçlusu, ölünceye kadar bakma sözleşmesi gereği aynı evde yaşamalıdır. Ancak taraflar, bu durumu değiştirmek için anlaşma sağlayabilir ve farklı bir düzenlemeye gidebilirler. Bu şartlar, ölünceye kadar bakma sözleşmesinin geçerliliği için önemlidir. Sözleşme, bu şartlara uygun olarak yapılırsa yasal olarak geçerli kabul edilir ve taraflar arasında taahhüt edilen ölünceye kadar bakım yükümlülüğü ve hakları doğar. Ancak bu tür bir sözleşme yapmadan önce, yerel yasal düzenlemeleri ve uzman hukuki danışmanlık hizmetlerini dikkate almak önemlidir. 4. Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesinin Tarafları Ölünceye kadar bakma sözleşmesinin tarafları, bakım alacaklısı ve bakım borçlusudur. Ölünceye kadar bakma sözleşmesinin geçerli olabilmesi için hem bakım alacaklısının hem de bakım borçlusunun ayırt etme yeteneğine sahip ve ergin olması, kısıtlı olmaması gerekmektedir. 4.1. Bakım Alacaklısı Bakım alacaklısı, ölünceye kadar bakma sözleşmesi gereği kendisine bakılacak kişidir. Bu nedenle, bakım alacaklısı yalnızca gerçek kişiler olabilir. Bakım alacaklısı, ölünceye kadar bakma sözleşmesiyle bir malvarlığını veya bazı malvarlığı değerlerini bakım borçlusuna devretme yükümlülüğü altına girer. Bakım alacaklısı, eğer henüz hayattayken bakım borçlusuna bir taşınmazını devretmişse, bu taşınmaz üzerinde satıcı gibi yasal ipotek hakkına sahip olur. Bu durumda, taşınmazın devredilmesinden sonra bakım borçlusunun bakım ve gözetim yükümlülüğünü ihmâl etme olasılığı sebebiyle, bakım alacaklısına bir güvence sağlanması amaçlanmıştır. 4.2. Bakım Borçlusu Bakım borçlusu, ölünceye kadar bakma sözleşmesi gereği bir malvarlığını veya bazı malvarlığı değerlerini kendisine devredilmesi hakkına sahip olan kişidir. Bakım borçlusu, gerçek kişi olabileceği gibi tüzel kişiler de olabilir. Bakım borçlusu, almış olduğu malların değerine ve bakım alacaklısının daha önce sahip olduğu sosyal duruma göre hakkaniyet gerektirdiği şekilde, bakım alacaklısına yönelik görevleri yerine getirmekle yükümlüdür. Bakım borçlusu, özellikle uygun gıda ve konut sağlamak, hastalığında gerekli özenle bakmak ve onun tedavi ettirmek gibi, bakım alacaklısının ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır. 5. Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesinin Sona Ermesi 5.1. Sözleşmeden Dönme TBK m.616'ya göre, ölünceye kadar bakma sözleşmesinin tarafları, belirli durumlarda ihbar süresi vererek sözleşmeden dönme (vazgeçme) hakkına sahiptir. Bu maddeye göre, bakım borçlusu ve bakım alacaklısı arasındaki yükümlülükler arasında önemli bir oransızlık (dengesizlik) varsa ve sözleşme gereği daha fazla kazanç elde eden taraf, bu kazancın bağış amacıyla verildiğini kanıtlayamazsa, dengesizliği fark eden taraf her zaman sözleşmeyi sona erdirme bildiriminde bulunma hakkına sahiptir. Oransızlık nedeniyle yapılan fesih bildiriminden 6 ay sonra, sözleşme kendiliğinden geçmişe dönük olarak sona erer. TBK m.617’de ise ölünceye kadar bakma sözleşmesinin ihbar öneli verilmeden feshedilmesi düzenlemiştir. Bir taraf için, karşı tarafın sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerine aykırı davranması nedeniyle sözleşme kabul edilemez hale gelmişse veya başka önemli nedenler sözleşmenin devamını imkansız hale getirmişse, sözleşme ihbar süresi verilmeden feshedilebilir. Eğer sözleşme bu sebeplerden birine dayanarak feshedilirse, kusurlu taraf aldığı şeyi geri verir ve kusursuz tarafa uğradığı zarara karşılık uygun bir tazminat ödemekle yükümlü olur. Burada, kanun metninde fesih terimi kullanılmış olsa da Yargıtay'ın içtihatlarına göre sözleşmeden vazgeçme ile ilgili hükümler uygulama alanı bulmaktadır. 5.2. Bakım Borçlusunun Ölümü Nedeniyle Sözleşmenin Feshi Ölünceye kadar bakma sözleşmesinin yapıldıktan sonra, bakım borçlusunun ölmesi durumunda, bakım alacaklısı 1 yıl içinde sözleşmenin feshini isteyebilir. 5.3. Bakım Borçlusunun İflası Ölünceye kadar bakma sözleşmesi yapıldıktan sonra, bakım borçlusunun iflas etmesi durumunda, Bakım alacaklısı, bakım sözleşmesinde belirlenen anapara değeriyle eşit miktardaki alacağını iflas masasına kaydettirebilir. Bakım alacaklısı, iflas süreci sırasında bu alacağını öncelikli alacak olarak talep edebilir. 5.4. Tarafların Anlaşması İle Sözleşmenin Ortadan Kaldırılması Taraflar, aralarında anlaşmak suretiyle ölünceye kadar bakma sözleşmesini sona erdirebilirler. Her ne kadar ölünceye kadar bakma sözleşmesinin geçerli olabilmesi için resmi şekil şartı gerekse de, bu sözleşmenin ortadan kaldırılabilmesi için adı yazılı şekil yeterlidir. 6. Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesinin İptali ve Tenkis Davası Ölünceye kadar bakma sözleşmesinin iptali TBK’nın 615. Maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre bakım alacaklısı, ölünceye kadar bakma sözleşmesi yüzünden kanuna göre nafaka yükümlüsü olduğu kişilere karşı yükümlülüğünü yerine getirme imkânını kaybediyorsa, bundan yoksun kalanlar sözleşmenin iptalini talep edebilirler? Nafaka alacaklılarının böyle bir talebi üzerine, mahkeme sözleşmenin iptali yerine, bakım borçlusunun ifa edeceği edimlerden mahsup edilmek üzere, bakım alacaklısının nafaka yükümlüsü olduğu kişilere nafaka ödemesine karar verebilir. Bu şekilde sözleşme devam eder, ancak tarafların edim yükümlülüklerinde değişiklikler olur. Ölünceye kadar bakma sözleşmesi nedeniyle mirasçılar saklı paylarının zarar gördüğünü düşünüyorlarsa, tenkis davası açma hakkına sahiptirler. Örneğin bakım alacaklısı, tek malvarlığı olan evini bakım borçlusuna devrederse, mirasçılar saklı paylarının ihlal edildiği gerekçesi ile tenkis davası açabilirler. Bu durumda mahkeme, mirasçıların haklarını koruyarak uygun düzeltmeleri yapabilir. Tenkis davası hakkında daha detaylı bilgi almak için “Tenkis Davası Nedir?” başlıklı blog yazımızı inceleyebilirsiniz. 7. Ölünceye Kadar Bakım Sözleşmesi ile Gerçekleşen Muris Muvazaasının İptali Uygulamada, ölünceye kadar bakma sözleşmesinin mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla yapılması oldukça sık karşılaşılan bir durumdur. Mirasbırakanın mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla taşınmazlarını ölünceye kadar bakma sözleşmesi adı altında devretmesi durumunda, mirasçıların muris muvazaasına dayalı tapu iptal ve tescil davası açma hakları bulunmaktadır. Muvazaanın temeli, tarafların asıl iradeleri farklıyken, görünüşte başka bir işlem yapmaları durumudur. Ölünceye kadar bakma sözleşmesi tarafları, aslında aralarında bir bakım borcu oluşmamış olmasına ve böyle bir ilişkinin var olmamasına rağmen, görünüşte böyle bir ilişkinin varmış gibi göstererek mirasbırakanın bir taşınmazını muvazaalı işlemle diğer tarafa bağışlama amacıyla devrederse, bu durumda muvazaalı bir işlem gerçekleşmiş olur. Mirasçılar, bu işlemin kendilerinden mal kaçırmak amacıyla yapıldığını iddia ederlerse, muris muvazaası davası açarak taşınmazın tapu kaydının iptalini ve kendi adlarına tescilini talep edebilirler. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin 12.06.2013 tarihli ve 2013/9933 E. ve 2013/9763 K. sayılı kararı: “Bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır. Somut olaya gelince, miras bırakanların tüm mal varlığına yakın bölümünü teşkil edecek nitelikteki eldeki davaya konu 13 adet taşınmazını davalılara ölünceye kadar bakım akdiyle temlik ettikleri kayden sabittir. Somut bu olgu, yukarıda değinilen ilkelerle birlikte değerlendirildiğinde miras bırakanlar T. ve S.'nin ölünceye kadar bakma aktini daha az miktarda taşınmaz devrederek sağlama imkanı varken çok fazla sayıda taşınmazları temlik etmekteki gerçek iradelerinin aslında bakım sözleşmesi yapmak değil, diğer kız çocuğu olan mirasçıdan temliki yaptığı erkek çocuğuna ve gelinine mal kaçırmak amaçlı olduğu sonucuna varılmaktadır.” Muris muvazaası konusu hakkında daha detaylı bilgi alabilmek için “Mirastan Mal Kaçırma – Muris Muvazaası Nedir?” başlıklı blog yazımızı inceleyebilirsiniz. 8. Ölünceye Kadar Bakım Sözleşmesi Örneği 9. Sıkça Sorulan Sorular Ölünceye Kadar Bakım Sözleşmesi Kimler Arasında Yapılır? Ölünceye kadar bakım sözleşmesi, kendisine bakılması, gözetilmesi ve ihtiyaçlarının karşılanması gereken bakım alacaklısı ile bu hizmeti yerine getiren bakım borçlusu arasında yapılır. Bakım alacaklısı ve bakım borçlusu arasında akrabalık veya eşlik gibi bir ilişki olabileceği gibi, kan bağı bulunmayan kişiler de sözleşme tarafları olabilir. Bu Sözleşme Hangi Bakım Hizmetlerini Kapsar? Bu sözleşme, genel olarak bakım alacaklısının temel ihtiyaçlarını karşılamak için bakım borçlusunun yükümlenmesini içerir. Bu ihtiyaçlar arasında beslenme, giyinme, barınma, temizlik, tedavi gibi konular bulunur. Ancak her durumda tarafların özel durumlarına bağlı olarak farklı ihtiyaçlar ve hizmetler de söz konusu olabilir. Sözleşme Süresi Nasıl Belirlenir? Bu sözleşme, bakım alacaklısının vefat edinceye kadar bakım alacaklısına hizmet verme yükümlülüğünü içerir. Yani sözleşmenin süresi, bakım alacaklısının ne kadar süreyle hayatta kalacağına bağlıdır. Bakım Sağlayıcının Sorumlulukları Nelerdir? Türk Borçlar Kanunu Madde 614'e göre, bakım borçlusu özellikle uygun gıda ve konut sağlama, hastalık durumunda gereken özeni gösterme ve tedavi ettirme gibi görevlerle yükümlüdür. Bunlar temel sorumluluklar olmakla birlikte, bakım sağlayıcının hakkaniyet gereği bakım alacaklısının diğer ihtiyaçlarını da karşılaması beklenir. Sözleşmenin İptal Edilmesi Nasıl Mümkün Olabilir? Ölünceye kadar bakma sözleşmesi, tarafların irade fesadına uğradığı durumlarda (yanılma, aldatma, korkutma, hile gibi) bahane gösterilerek feshedilebilir. Bununla birlikte, Türk Borçlar Kanunu'nun 615. maddesine göre, bakım alacaklısı, ölünceye kadar bakma sözleşmesi nedeniyle nafaka yükümlüsü olduğu kişilere karşı yükümlülüğünü yerine getirme imkanını kaybederse, bundan etkilenen kişiler sözleşmenin iptalini talep edebilirler. Sözleşme Taraflarından Birinin Ölümü Durumunda Ne Olur? Bakım alacaklısının ölmesi durumunda sözleşme sona erer. Çünkü sözleşme, adından da anlaşılacağı üzere ölünceye kadar bakma yükümlülüğünü içermektedir. Ancak bakım borçlusunun ölümü sözleşmeyi sona erdirmez. Bakım alacaklısı, bakım borçlusunun ölümünden itibaren 1 yıl içinde sözleşmeyi sonlandırma hakkına sahiptir. Eğer sonlandırılmazsa, sözleşme, bakım borçlusunun mirasçılarıyla devam eder. Ancak, miras hukuku niteliğinde bir ölünceye kadar bakma sözleşmesi söz konusuysa, yani bakım alacaklısının ölümünde malvarlığının bakım borçlusuna miras kalacağı taahhüdü bulunuyorsa, bakım borçlusunun ölümüyle birlikte sözleşme de sona erer. Sözleşme Şartlarının Değiştirilmesi Mümkün Müdür? Taraflar, karşılıklı olarak anlaşarak ölünceye kadar bakım sözleşmesinin şartlarında her zaman değişiklik yapabilirler. Ölünceye Kadar Bakım Sözleşmesiyle İlgili Yasal Düzenlemeler Nelerdir? Ölünceye kadar bakım sözleşmesi, Türk Borçlar Kanunu'nun 6098 sayılı Kanun'un 611. maddesi ile 619. maddesi arasında düzenlenmiştir. Ayrıca, ölünceye kadar bakma sözleşmesi sadece miras sözleşmesi şeklinde yapılabilmektedir. Miras sözleşmesi ise Türk Medeni Kanunu'nun 4721 sayılı Kanun'un 545. maddesi ile 549. maddesi arasında düzenlenmiştir. Kişi Tarafından Alınan Bakım Hizmetlerinin Başka Bir Kişiye Devredilmesi Durumu Nasıl Ele Alınır? Türk Borçlar Kanunu'nun 619. Maddesi açıkça belirttiği üzere, bakım alacaklısı olan kişi, ölünceye kadar bakım sözleşmesinden doğan haklarını başkasına devredemez. Sözleşme Süresi Boyunca Tarafların Hakları Ve Yükümlülükleri Nelerdir? Bakım alacaklısı, sözleşmenin türüne bağlı olarak hayatta olduğu sürece belirli bir malvarlığı değerini bakım borçlusuna devretme yükümlülüğü altına girebilir. Ancak, ölünceye kadar bakma sözleşmesi niteliğinde olan durumlarda, bakım alacaklısı vefat ettiğinde, bakım borçlusu sözleşme konusu malvarlığı değeri üzerinde hak kazanır.Bakım borçlusu ise, bakım alacaklısının hayatta olduğu sürece onunla ilgilenmek, gözetmek, bakımını yapmak, tedavi ettirmek, giyim, temizlik, kıyafet gibi ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlüdür. Sözleşme Sona Erdiğinde Taraflar Arasında Nasıl Bir Düzenleme Yapılır? Ölünceye kadar bakma sözleşmesi, miras sözleşmesi şeklinde kurulmuş olsa bile, taraflar adi yazılı bir sözleşme ile bu sözleşmenin sona ermesini kararlaştırabilirler. Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesi Mirasçıları Nasıl Etkiler? Ölünceye kadar bakma sözleşmesi nedeniyle saklı paylı mirasçıların saklı payları ihlal edilebilir. Bu durumda, mirasçılar tenkis davası açma hakkına sahiptir. Örnek olarak, çocukları bulunan ve bakıma muhtaç bir kişi, kardeşiyle ölünceye kadar bakma sözleşmesi imzalayarak, vefat ettiğinde tek malvarlığı olan evinin kardeşine geçeceğini taahhüt ederse, çocuklar saklı paylı mirasçı olarak tenkis talebinde bulunabilirler. Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesi Nedir? Ölünceye kadar bakma sözleşmesi, bakım alacaklısının belirli bir malvarlığı değerini bakım borçlusuna devretmeyi üstlendiği, bakım borçlusunun ise bakım alacaklısına ölünceye kadar bakma, gözetme ve ihtiyaçlarını karşılama borcunu üstlendiği bir sözleşmedir. Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesi Nasıl Yapılır? Ölünceye kadar bakma sözleşmesi yapılabilmesi için kanunda belirtilen bir şekil şartı bulunmaktadır. Bu sözleşme, "miras sözleşmesi" şeklinde yapılabilmektedir. Ölünceye kadar bakma sözleşmesi, miras sözleşmesi şeklinde yapılmadığında geçerlilik kazanmaz. Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesi İle Tüm Malvarlığı Devredilebilir mi? Ölünceye kadar bakma sözleşmesi aracılığıyla tüm malvarlığının devredilmesi durumunda, saklı paylı mirasçıların saklı payları ihlal edileceği için, bu mirasçılar tenkis davası açma hakkına sahip olabilirler. Ayrıca, tüm malvarlığının bu sözleşme ile devredilmesi, potansiyel bir muris muvazaası davasında muvazaayı ispat etme açısından önem kazanabilir. Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesinin İmzalanmasının Ardından Bakım ve Gözetim Borcu Yerine Getirilmezse Ne Yapılabilir? Ölünceye kadar bakma sözleşmesinin taraflarından biri, karşı tarafın sözleşmeden doğan borçlarını yerine getirmediği durumda veya başka önemli sebepler sözleşmenin devamını imkansız hale getirdiyse, sözleşme haksız bir şekilde sona erdirilebilir. Bu durumda, haksız davranan taraf aldığı şeyi geri verir ve haksız davranmayan tarafa, uğradığı zarara karşılık uygun bir tazminat ödemekle yükümlü olur. Ölünceye Kadar Bakma Sözleşmesi İptal Edilebilir mi? Bakım alacaklısı, ölünceye kadar bakma sözleşmesi nedeniyle nafaka yükümlüsü olduğu kişilere karşı yükümlülüklerini yerine getiremiyorsa, nafaka alacaklıları ölünceye kadar bakma sözleşmesinin iptalini talep edebilirler. Ancak hakim, sözleşmenin iptali yerine, bakım borçlusunun yerine getireceği edimlerden mahsup edilmek üzere, bakım alacaklısının nafaka yükümlüsü olduğu kişilere nafaka ödemesine karar verebilir. Excerpt: Ölünceye kadar bakma sözleşmesi, yaşlılık veya hastalık döneminde bakıma ve gözetime muhtaç olan bakım alacaklısının, belirli bir malvarlığını bakım borçlusuna devretmeyi üstlendiği, bakım borçlusunun ise bakım alacaklısına ölünceye kadar bakma, gözetme ve ihtiyaçlarını karşılama borcunu üstlendiği bir sözleşmedir. ### Resmi Vasiyetname Nedir? Nasıl Düzenlenir? Resmi vasiyetname, bir kişinin ölümünden sonra mal varlığının ne şekilde paylaşılacağına ilişkin olarak, noter, sulh hakimi veya yetkili bir memur önünde iki tanığın katılımıyla düzenlendiği bir vasiyetname türüdür. Vasiyetname, mirasbırakanın son arzularını beyan ettiği, tek taraflı bir ölüme bağlı tasarruftur. Resmi Vasiyetname, bir kişinin mal varlığına ilişkin isteklerini ifade etmenin yanı sıra, vasiyetnamenin sahibi tarafından atanacak bir vasiyetnamenin gerçekleştirilmesinden sorumlu kişiyi (vekaletname ile) ve mirasın yönetimiyle ilgili diğer detayları da içerebilir. Resmi vasiyetname, temelde iki türde düzenlenebilir. Birincisi, vasiyetname yapan kişi tarafından okunarak ve imzalanarak yapılan vasiyetnamedir. İkincisi ise vasiyetname yapan kişi tarafından okunmadan ve imzalanmadan düzenlenen resmi vasiyetnamedir. Ayrıca, bu iki türün bir araya getirilerek resmi vasiyetname yapılması da mümkündür. Sonuç olarak, resmi vasiyetname, kendi içinde okunarak ve imzalanarak yapılan, okunmadan ve imzalanmadan yapılan ve karma türde olan olmak üzere üç farklı türe ayrılmaktadır. Resmi vasiyetname, en çok tercih edilen vasiyetname türlerinden biridir. Resmi vasiyetname düzenleme aşamasında belirli yasal gereklilikleri taşıdığı için hukuki olarak geçerli hale gelir. Bu özelliği sayesinde, ileride ortaya çıkabilecek anlaşmazlıkların önüne geçilmesi amaçlanır. Resmi vasiyetname hazırlarken için uyulması gereken prosedür 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nda detaylıca açıklanmıştır. Bu kurallara uyulmaması halinde resmi vasiyetname şekil eksikliği dolayısıyla sakat olacak ve açılacak bir iptal davası ile hükümsüz hale getirilebilecektir. 1. Resmi Vasiyetname Nedir? Vasiyetname; Kanun’da belirtilen şekil şartlarına uygun olarak düzenlenen, mirasbırakanın son arzularını beyan ettiği bir ölüme bağlı tasarruftur. Vasiyetnamenin; resmi vasiyetname, el yazılı vasiyetname ve sözlü vasiyetname olmak üzere üç türü bulunmaktadır. Resmi vasiyetname noter, sulh hâkimi ya da yetkili memur önünde, iki tanığın katılımıyla yapılan en katı şekil şartlarına tabi vasiyetnamedir. 2. Resmi Vasiyetname Nerede Düzenlenir? Tanımında da belirtildiği üzere resmi vasiyetname belirli yetkili makamların huzurunda düzenlenebilen bir vasiyetname türüdür. Bu kapsamda resmi vasiyetname noter, sulh hukuk hâkimi veya yetkili makam huzurunda düzenlenebilir. Yetkili makama örnek olarak Türk Konsoloslukları gösterilebilir. 3. Resmi Vasiyetname Düzenleme Şartları Nelerdir? Resmi Vasiyetname yapılabilmesi için gerekli şartlar : Tam Zihinsel Yetenek: Resmi vasiyetname düzenleyebilmek için vasiyet edenin ayırt etme gücüne sahip ve on beş yaşını doldurmuş olması şarttır. Bu iki husus vasiyetnamenin ehliyet şartıdır ve tüm vasiyetname şekilleri için aranmaktadır. Vasiyetnameyi düzenleyen kişi, tam zihinsel yeteneklere sahip olmalıdır. Yani, vasiyetname sahibi, vasiyetnamenin ne anlama geldiğini, mal varlığını nasıl dağıtmak istediğini ve vasiyetname yapma işleminin sonuçlarını kavrayabilmelidir. Yasal Yaş Sınırı: Resmi vasiyetname düzenlenebilmesi için veasiyet edenin 15 yaşını doldurmuş olması şarttır. Belirlenmiş Tanıkların Katılımı: Resmi bir vasiyetname düzenlerken, vasiyetname sahibinin ve tanıkların bir araya gelerek aynı anda imza atması gerekmektedir. İmza ve Tarih: Vasiyetname sahibi, vasiyetnamenin sonunda imza atmalıdır. Ayrıca, vasiyetnameye tarih atılmalıdır. İmza ve tarih, vasiyetname sahibinin belgenin içeriğini onayladığını ve düzenleme anında geçerli olduğunu gösterir. Yetkilendirilmiş Görevli veya Makamın Varlığı: Vasiyetname, noter, sulh hâkimi veya yetkili bir memur önünde düzenlenmelidir. Bu kişi veya makam, vasiyetnamenin yasal gerekliliklere uyduğunu doğrular ve resmiyetini sağlar. Bunlara ek olarak resmi vasiyetname vasiyet edenin özgür iradesi ile yapılmalıdır. Vasiyetnamenin herhangi bir hata, hile ya da korkutma unsurunun etkisiyle yapılmamış olması gerekir. Ehliyet şartları dışında resmi vasiyetnamenin Kanun’da belirlenen ve aşağıda detaylıca açıkladığımız prosedüre uygun olarak yapılması gerekir ki bu da resmi vasiyetnamenin şekil şartını oluşturur. Konuya ilişkin daha detaylı bilgiye “Vasiyetname Nedir? Nasıl Düzenlenir?” isimli yazımızdan ulaşabilirsiniz. 4. Resmi Vasiyetname Düzenleme Biçimleri Resmi vasiyetnamelerin düzenlenme şekilleri temelde iki türe ayrılmıştır. İlk olarak, vasiyetname yapan kişi tarafından okunarak ve imzalanarak yapılan vasiyetname gelir. İkinci olarak, vasiyetname yapan kişi tarafından okunmadan ve imzalanmadan düzenlenen resmi vasiyetnamedir. Ayrıca, bu iki türün birleştirilmesiyle karma türde resmi vasiyetname düzenlemek de mümkündür. Dolayısıyla, resmi vasiyetname kendi içinde okunarak ve imzalanarak, okunmadan ve imzalanmadan, karma türde olmak üzere üç farklı şekilde sınıflandırılabilir. 4.1. Okunarak ve İmzalanarak Düzenlenen Vasiyetname Resmi vasiyetnamelerin düzenlenmesi iki aşamada gerçekleşir. Okunarak ve imzalanarak düzenlenen resmi vasiyetnamelerin ilk aşamasında, vasiyet eden vasiyetin içeriğini resmi bir memura bildirir. Bildirme şekli önemli değildir, önemli olan doğrudan resmi memura iletilmesidir. Ardından, resmi memur vasiyet edilen hususları ya kendisi yazar ya da yazdırır. Yazılan metin, vasiyet edene okuması için verilir. Vasiyet eden metni okur ve imzalar. Daha sonra resmi memur, metne tarih ve imza atar. Resmi memurun imzası, vasiyet edenin imzasından sonra yer almalıdır. Her iki imza da el yazısıyla atılması zorunludur. Elektronik imza, mühür veya başka bir işaret kullanmak mümkün değildir. Dolayısıyla, imza atamayan kişilerin okuyarak ve imzalayarak resmi vasiyetname düzenlemesi yapması mümkün değildir. Tarih, gün, ay ve yıl olarak belirtilmelidir. Saat ve düzenleme yeri gösterilmesi ise zorunlu değildir. İkinci aşamada, vasiyet eden, tanıkların önünde vasiyetnameyi okuduğunu ve vasiyetnamenin son arzularına uygun olduğunu beyan eder. Önemli olan, metinde yazılanların vasiyet edenin arzularına uygun olduğunu beyan etmektir; metnin içeriğinin ayrıntıları belirtilmesi gerekli değildir. Vasiyet edenin bu beyanından sonra, tanıklar, vasiyetname metninin altına vasiyet edenin beyanını huzurlarında yaptığını ve onu vasiyetname yapmaya yetkin gördüklerini belirterek imza atarlar. Tanıkların beyanını el yazılarıyla yazmaları zorunlu değildir, ancak imzalarını el yazıları ile atmaları zorunludur. Okunarak ve imzalanarak düzenlenen resmi vasiyetname, tanıkların imzalarını atmaları ile tamamlanmış olur. Bu imzaların sonrasında resmi memur tarafından onaylanmasına gerek yoktur. 4.2. Okunmadan ve İmzalanmadan Düzenlenen Vasiyetname Resmi vasiyetnamelerin okunmadan ve imzalanmadan düzenlenmesi aşamasında, vasiyet eden resmi memura beyanlarını iletmektedir. Resmi memur, vasiyet edenin beyanlarını kendi tarafından yazabilir veya yazdırabilir. İkinci aşamada, resmi memur vasiyetname metnini tanıkların huzurunda okur. Vasiyetnamenin, tanıkların duyabileceği şekilde resmi memur tarafından okunması gereklidir. Eğer metin, resmi memur dışında biri tarafından okunursa, şeklen geçerli sayılmaz. Metnin okunmasının ardından, vasiyet eden, okunan metnin son arzularına uygun olduğunu beyan eder. Vasiyet edenin bu beyanı, imza yerini tutmaktadır. Vasiyet edenin beyanından sonra, resmi memur metne tarih koyar ve imza atar. Sonrasında, tanıkların şerhi metne eklenir. Okunmadan ve imzalanmadan düzenlenen resmi vasiyetnamede, tanıkların vereceği şerh, okunarak ve imzalanarak düzenlenen resmi vasiyetnamelerdeki şerhten daha ayrıntılıdır. Tanıkların şerhinde, vasiyetnamenin vasiyet edenin son arzularına uygun olduğu, onu vasiyetname yapmaya yetkin gördükleri ve vasiyetname metninin resmi memur tarafından önlerinde yüksek sesle okunduğu beyanı da yer almalıdır. Şerh yazıldıktan sonra, tanıklar el yazılarıyla imzalarını atarlar. Bu aşamayla birlikte, okunmadan ve imzalanmadan düzenlenen resmi vasiyetname tamamlanmış olur. 4.3. Karma Vasiyetname Yukarıda açıkladığımız gibi, resmi vasiyetname okunarak ve imzalanarak düzenlenen resmi vasiyetname ile okunmadan ve imzalanmadan düzenlenen resmi vasiyetname olmak üzere temelde iki şekilde düzenlenebilir. Ancak bu iki şeklin birleştirilerek karma şekilde düzenlenen resmi vasiyetname yapılması da mümkündür. Karma şekilde düzenlenen vasiyetnameler, okunmadan fakat imzalanarak yapılan ve okunarak fakat imzalanmadan yapılan olmak üzere iki şekilde düzenlenebilir. Okunmadan Fakat İmzalanarak Düzenlenen Resmi VasiyetnameBu tür karma vasiyetnamelerde, vasiyetnamenin okunmadan ve imzalanmadan düzenlenen resmi vasiyetname için gereken şekil şartlarına uyulur. Ancak vasiyet eden, vasiyetnamenin resmi memur önünde okunmasından sonra ayrıca vasiyetnameye imza atar. Okuyarak Fakat İmzalanmadan Düzenlenen Resmi Vasiyetname Bu tür karma vasiyetnamelerde, vasiyet eden vasiyetnameyi resmi memura okutmak yerine kendisi okur. Metnin imzalanması aşamasında ise okunmadan ve imzalanmadan düzenlenen resmi vasiyetname kuralları uygulanır. 5. Resmi Vasiyetname Düzenleyecek Kişilere İlişkin Özel Durumlar 5.1. İleri Yaştaki Kişiler Tarafından Düzenlenecek Resmi Vasiyetname Vasiyetnamenin geçerli olabilmesi için en temel şart, vasiyetname yapıldığı sırada vasiyet edenin ayırt etme gücüne sahip olmasıdır. Ayırt etme gücü kişinin vasiyetname yapmaya yönelik sebepleri ve akabinde doğacak sonuçları algılayabilecek durumda olmasıdır İleri yaşta olan kişilerde unutkanlık gibi çeşitli problemler ortaya çıkabilir. Bu nedenle, ileri yaşta olan kişiler tarafından resmi vasiyetname düzenlendiğinde, resmi memur vasiyet edenin ayırt etme gücüne sahip olup olmadığından şüphe duyarsa doktor raporu isteyebilir. Doktor raporu, aksi ispat edilinceye kadar ilgili kişinin ayırt etme gücüne sahip olduğunu gösterir. 5.2. Türkçe Bilmeyen Kişiler Tarafından Düzenlenecek Resmi Vasiyetname Medeni Kanun’da Türkçe bilmeyenlerin resmi vasiyetname düzenlemesine ilişkin özel bir hüküm bulunmamaktadır. Bu durumda konuya ilişkin olarak 1512 sayılı Noterlik Kanunu'nun 72. maddesinde yer alan kuralların uygulanması kabul edilmektedir. Noterlik Kanunu'nun 72. maddesine göre, vasiyet eden Türkçe bilmiyorsa işleme bir tercümanın katılması gerekmektedir. Ancak noter, vasiyet edenin konuştuğu yabancı dili biliyorsa tercümana ihtiyaç duyulmaz. Türkçe bilmeyen vasiyet edenin, vasiyetnamenin son arzularına uygun olduğunu tanıklara nasıl bildireceği konusunda Yargıtay'ın görüşü, Türkçe bilmeyen vasiyet edenin kendi dilinde yapacağı beyanın yeterli olmayacağı, beyanın Türkçe'ye çevrilerek tanıklara aktarılması gerektiği yönündedir. Yargıtay'a göre, tanıkların vasiyet edenin beyanını nasıl öğrendikleri de şerhte yer almalıdır. 5.3. Görme Engelli Kişiler Tarafından Düzenlenecek Resmi Vasiyetname Görme engelli kişilerin resmi vasiyetname düzenlemesinde, Braille alfabesini bilmeleri veya bilmemelerine bağlı olarak ikili bir ayrım yapılmaktadır. Braille alfabesini bilmeyen görme engelliler, sadece okunmadan ve imzalanmadan düzenlenen resmi vasiyetname yapabilirler. Braille alfabesini bilenlerin ise okunarak ve imzalanarak düzenlenen resmi vasiyetname yapabilme konusunda öğretide farklı görüşler bulunmaktadır. Bazı görüşlere göre, görme engellilerin resmi memur tarafından yazılan metni okuyabilmeleri mümkün olmadığından okunarak ve imzalanarak düzenlenen resmi vasiyetname yapmaları mümkün değildir. Diğer bir görüşe göre ise metin Braille alfabesiyle yazılmış ve vasiyetnamenin ayrılmaz bir parçası olarak eklenmişse, görme engellilerin de okunarak ve imzalanarak düzenlenen resmi vasiyetname yapmaları mümkün olabilir. 5.4. Sağır ve Dilsizler Tarafından Düzenlenecek Resmi Vasiyetname Sağır ve dilsiz kişiler için durum, okuma ve yazma becerilerine bağlı olarak değişiklik gösterir. Sağır ve dilsiz kişiler, okuma ve yazma becerisine sahipse, okunarak ve imzalanarak düzenlenen resmi vasiyetname yapabilirler. Bu durumda, sağır ve dilsiz kişi son arzularını resmi memura yazılı olarak iletebilir ve aynı şekilde tanıklara yapılan beyan da yazılı olarak yapılır. Okuma ve yazma becerisine sahip olmayan sağır ve dilsiz kişiler ise sadece okunmadan ve imzalanmadan düzenlenen resmi vasiyetname yapabilirler. Bu tür vasiyetnamede, vasiyetname yapan kişiyi anlayabilecek bir tercümanın da katılması gerekmektedir. Ancak Türkçe bilmeyen kişilerin durumunda olduğu gibi, resmi memur sağır ve dilsiz işaretlerini biliyorsa, tercümanın katılımına gerek yoktur. 6. Resmi Vasiyetnameyle Kazandırma Yapılamayacak Kimseler TMK m. 536/2’ye göre resmi vasiyetnamenin düzenlemesine katılan memura ve tanıklara, bu kişilerin üstsoy ve altsoy kan hısımlarına, kardeşlerine ve eşlerine o vasiyetname ile herhangi bir kazandırmada bulunulamaz. Bu hüküm, vasiyet edenin iradesinin korunması amacıyla konulmuştur. Ancak bu hükme rağmen belirtilen kişilere bir kazandırma yapılmışsa, vasiyetnamenin tamamı geçersiz olmaz, sadece bu kişilere yapılan kazandırma geçersiz hale gelir. Yani, TMK m. 536'ın ihlali nedeniyle sadece ilgili hüküm nisbi olarak hükümsüz hale gelir. 7. Resmi Vasiyetnameden Nasıl Dönülür? Vasiyetname tek taraflı bir hukuki işlem olduğundan, mirasbırakanın yaşarken her zaman vasiyetnamenin geri alınması mümkündür. Vasiyetnamenin geri alınması, mirasbırakanın farklı bir vasiyetname düzenlemesi yapması, vasiyetnamenin yok edilmesi veya vasiyet olunan mal veya hak üzerinde başka bir tasarrufta bulunulması gibi yöntemlerle gerçekleştirilebilir. Bu şekilde gerçekleştirilen işlemler, mirasbırakanın vasiyetnamedeki iradesini değiştirdiği veya geri aldığı anlamına gelir. 7.1. Sonraki Ölüme Bağlı Tasarrufla Geri Alma Resmi vasiyetname yapan kişi bu vasiyetnameden sonra yapacağı bir başka ölüme bağlı tasarrufta vasiyetnameyi geri aldığını açıkça belirtmek suretiyle vasiyetnameyi geri alabilir. Geri alma beyanında bulunulan ölüme bağlı tasarrufun da resmi vasiyetname şeklinde yapılması zorunluluk arz etmemektedir. Geri alma beyanı vasiyetnamenin herhangi bir türü ile yapılabileceği gibi miras sözleşmesi ile de yapılabilir. Bazı durumlarda, sonradan düzenlenen vasiyetnamede önceki vasiyetnamenin geri alınıp alınmadığı açıkça belirtilmeyebilir. Eğer sonradan yapılan vasiyetnamede önceki vasiyetnameden dönüldüğü açıkça belirtilmezse, temel kural olarak sonradan yapılan vasiyetname ilk vasiyetnameyi sona erdirir. Ancak sonradan yapılan vasiyetname, ilk vasiyetnameyi şüpheye yer vermeyecek şekilde tamamlarsa, her iki vasiyetname de geçerli olur. 7.2. Yok Etme Yoluyla Geri Alma Mirasbırakan yapmış olduğu resmi vasiyetnameyi yok etmek suretiyle de geri alabilir. Resmi vasiyetnamenin yok edilmesi vasiyetnamenin okunamayacak hale getirilmesidir. Burada önemli olan nokta, yok etmenin geri alma niyetiyle yapılmasıdır. Eğer vasiyetname yapan kişinin böyle bir niyeti yoksa, vasiyetname bir şekilde yok olmuş olsa bile geri alınmış sayılmaz. Resmi vasiyetnamelerin yok etme yoluyla geri alınabilmesi için vasiyet edenin sadece kendi elindeki kopyayı yok etmesi yeterli değildir. Bunun yanı sıra, asıl metnin resmi memurda bulunan kopyasının da yok edilmesi gerekmektedir. Bazı görüşlere göre, bunun için resmi memura başvurarak onun elindeki asıl metnin de bir şekilde yok edilmesi talep edilmelidir. Bu durumda, resmi memurun durumu tespit eden bir tutanak düzenlemesi gerekmektedir. Diğer görüşlere göre ise vasiyetnamenin aslının resmi memurda bulunması geçerlilik şartı olmadığından, asıl metnin resmi memurdan istenmesi mümkündür. Ancak bu durumda da asıl metin resmi memurdan alındıktan sonra yok edilmelidir. 7.3. Sağlar Arası Tasarrufta Bulunma Yoluyla Geri Alma Bir malvarlığı üzerinde ölüme bağlı tasarrufta bulunulması, o malvarlığına ilişkin olarak sağlararası tasarruf yapma imkanını ortadan kaldırmaz. Bu nedenle mirasbırakan, resmi vasiyetnamedeki beyanlarıyla uyuşmayan bir sağlararası tasarrufta bulunabilir ve bu durumda resmi vasiyetname geri alınmış olur. Ancak bu nedene bağlı olarak resmi vasiyetnamenin geri alındığı kabul edilebilmesi için ilgili malvarlığı unsurunun terekede bulunmaması gerekmektedir. Örneğin vasiyet edilen mal üzerinde sonradan sağlararası bir işlemle ipotek konulmuş olması durumunda ipotek edilen mal halen terekede olduğu için hem resmi vasiyetnamenin hem de sağlararası işlemin birlikte gerçekleştirilebilmesi mümkündür; dolayısıyla bu halde resmi vasiyetname geri alınmış olmaz. 8. Resmi Vasiyetnamenin İptali Resmi vasiyetnameyi yapan kişi vasiyetnameyi yaparken ayırt etme gücüne sahip değilse ya da on beş yaşını doldurmamışsa vasiyetname ehliyetsizlik nedeniyle sakat olur. Resmi vasiyetname hata, hile ya da korkutma yolu ile yapılmışsa irade sakatlığı nedeniyle sakat olur. Resmi vasiyetnamenin içeriği ya da ona eklenen koşul hukuka ve ahlaka aykırı ise vasiyetname sakat olur. Ve son olarak resmi vasiyetname kanunda belirtilen şekil şartlarına uygun olarak yapılmamışsa sakat olur. Bu noktada belirtmek gerekir ki ana kural şekil eksikliğinin tüm vasiyetnameyi geçersiz hale getirmesidir. Ancak yukarıda da ifade ettiğimiz üzere şekil eksikliği resmi vasiyetnamenin yapılmasına resmi memur ya da tanık olarak katılan kimseler ya da eşleri veya hısımları lehine ölüme bağlı tasarruf yapmaktan kaynaklanıyorsa bu halde sadece bu tasarruflar sakat olur. Sayılan bu durumlar vasiyetnameyi sakat hale getirse de onu doğrudan geçersiz kılmaz. Vasiyetnamenin hüküm doğurmaması için vasiyetnamenin iptali davası açılması gerekmektedir. Konu hakkında daha detaylı bilgi almak için “Vasiyetnamenin İptali” isimli yazımızı inceleyebilirsiniz. 9. Sıkça Sorulan Sorular Resmi Vasiyetname Tamamlandıktan Sonra Nerede Tutulur? Vasiyetnamenin düzenlenmesine ilişkin prosedür tamamlanıp vasiyetname hazır hale gelince resmi memur bunun bir suretini vasiyet edene verir, aslını ise kendisi saklar. Kimler Resmi Vasiyetnamenin Yapılmasına Resmi Memur veya Tanık Olarak Katılamaz? Medeni Kanun bazı kişilerin resmi vasiyetname düzenlemesine resmi memur veya tanık olarak katılamayacaklarını hüküm altına almıştır. Bu kişiler; fiil ehliyeti bulunmayanlar, bir ceza mahkemesi kararıyla kamu hizmetinden yasaklı olanlar, okuryazar olmayanlar, mirasbırakanın eşi, üstsoy, altsoy kan hısımları, kardeşleri ve bu kişilerin eşleri şeklinde sayılmıştır. Resmi Vasiyetname Yapılmasına Katılamayacak Kişilerin Resmi Vasiyetname Yapılmasına Katılmalarının Yaptırımı Nedir? Resmi vasiyetname yapılmasına resmi memur veya tanık olarak katılamayacak kişilerin resmi vasiyetnamenin düzenlemesine katılmaları halinde vasiyetname sakat olur. Vasiyetnamenin sakat olması onu doğrudan geçersiz hale getirmediği için vasiyetnamenin geçersiz kılınması için iptal davası açılması gerekmektedir. Noterlik Kanunu’nda Yer Alan Şekil Kurallarına Uyulmaması Resmi Vasiyetnameyi Geçersiz Hale Getirir mi? Resmi vasiyetnamenin geçerli olması için aranan şekil şartları Medeni Kanun’da öngörülenlerden ibarettir. Dolayısıyla noterin resmi vasiyetnamenin geçerli olması için Medeni Kanun’da yer alan şekil şartlarına uyması yeterlidir. Noterlik Kanun’da yer alan şekil şartlarına uyulmamış olması resmi vasiyetnameyi geçersiz hale getirmez. Excerpt: Resmi vasiyetname, bir kişinin ölümünden sonra mal varlığının ne şekilde paylaşılacağına ilişkin olarak, noter, sulh hakimi veya yetkili bir memur önünde iki tanığın katılımıyla düzenlendiği bir vasiyetname türüdür. ### Vasiyetname Nedir? Nasıl Düzenlenir? Vasiyetname, mirasbırakanın ölümünden sonra yerine getirilmesini istediği son arzuları ile mirasının paylaşım şeklini belirlediği yazılı veya sözlü beyandır. Vasiyetnamenin; resmi vasiyetname, el yazılı vasiyetname ve sözlü vasiyetname olmak üzere üç türü bulunmaktadır. Her üç tür için de Kanun’da oldukça sıkı şekil şartları öngörülmüştür. Bu şekil şartlarına uymayan vasiyetnameler sakat olur. Aynı şekilde vasiyetname yapıldığı sırada vasiyetname yapabilme ehliyetine sahip olunmaması da vasiyetnameyi sakat hale getirir. Ancak vasiyetnamenin bu nedenler dolayısıyla sakat olması onu kendiliğinden geçersiz hale getirmez. Sakat bir vasiyetnamenin hüküm doğurmaması için vasiyetnamenin iptali davası açılması gerekir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’muz belirli sınırlamalar çerçevesinde, kişilerin sahip oldukları malvarlığı unsurlarının akıbetini ölümlerinden sonrası için hüküm doğuracak şekilde belirleme imkânı tanımıştır. Kişinin ölümünden sonra hüküm doğuracak nitelikteki bu işlemler ölüme bağlı tasarruf olarak adlandırılmaktadır. Ölüme bağlı tasarruflar vasiyetname ve miras sözleşmesi olarak temelde ikiye ayrılmaktadır. Miras sözleşmesi iki taraflı ölüme bağlı tasarrufken vasiyetname tek tarafı ölüme bağlı tasarruftur. Vasiyetname tek taraflı olarak düzenlendiği gibi tek taraflı olarak geri de alınabilir. Vasiyetnamenin geri alınması için lehine vasiyet yapılan kişinin onayına gerek yoktur. 1. Vasiyetname Nedir? Vasiyetname, miras bırakanın son istek ve arzuları ile mirasının paylaşım esaslarını belirleyen yazılı belge veya sözlü beyandır. Vasiyetname, resmi memur (noter, hakim vs.) huzurunda yapılabileceği gibi miras bırakanın kendi elyazısı ile veya koşulları varsa sözlü beyan yolu ile de geçerli bir şekilde yapılabilir. Miras bırakan ölüme bağlı bir tasarrufla aşağıdaki işlemleri yapabilir: Mirasçılardan birini veya bir kaçını mirasçılıktan çıkarabilir. (TMK m. 510) Mirasçı atayabilir. (TMK m. 516) Mirasçılardan birine veya üçüncü bir kişiye belirli bir malını vasiyet edebilir. (TMK m. 517) Koşullar ve yükümlülükler koyabilir. (TMK m.515) Yedek mirasçı atayabilir. (TMK m. 520) Art mirasçı atayabilir. (TMK m. 521) Vakıf kurulmasını vasiyet edebilir. (TMK m. 526) Ölüme bağlı tasarruflardan en önemlisi vasiyetnamedir. Kişi vasiyetname ile terekesi üzerinde ölümünden sonra sonuç doğuracak şekilde işlem yapmakta ve bu şekilde terekesinin geleceğine yön vermekte ve yapılmasını arzu ettiği konulara ilişkin tasarrufta bulunmaktadır. Vasiyetnameler tek taraflı olarak yapılan ölüme bağlı tasarruf işlemleridir. Vasiyetnamelerde irade beyanının karşı tarafa ulaşmasına ve karşı tarafın da bunu kabul etmesine gerek yoktur. Vasiyet eden kişi bu işlemleri ölümünden sonra sonuç doğuracak şekilde yapmaktadır. Dolayısıyla miras bırakan, ölümüne kadar her zaman vasiyetnameleri serbestçe ve tek taraflı olarak değiştirebilir. Miras bırakanın sağken vasiyetnameyi değiştirmeyeceğine ilişkin yapılan her türlü şart ve kayıt geçersizdir. 2. Vasiyetname Düzenleme Şartları Nelerdir? TMK m.502’ye göre vasiyetname yapabilmek için ayırt etme gücüne sahip ve on beş yaşını doldurmuş olmak gerekir. Hükümden de anlaşılabileceği gibi vasiyetname yapabilmek için iki şart aranmaktadır. Bu şartlardan ilki vasiyetname düzenleyecek kişinin ayırt etme gücüne sahip olmasıdır. Ayırt etme gücü ile ifade edilmek istenen kişinin vasiyetname yapmaya yönelik sebepleri ve akabinde doğacak sonuçları algılayabilecek durumda olmasıdır. Ayırt etme gücü vasiyetnamenin yapıldığı anda bulunmalıdır. Kişinin vasiyetname yapmadan önce ayırt etme gücünden yoksun olması ya da sonrasında ayırt etme gücünü kaybetmiş olması önem arz etmemektedir. Kişi vasiyetname yapıldığı sırada ayırt etme gücüne sahip değilse sonrasında ayırt etme gücünü kazansa dahi vasiyetname geçerli hale gelmez. Vasiyetname yapabilmenin bir diğer şartı ise on beş yaşını doldurmuş olmaktır. Görüldüğü gibi Kanun kişinin ergin olmasına gerek olmaksızın vasiyetname yapabilmesine imkân tanımıştır. 3. Vasiyetname Türleri Vasiyetnamenin; resmi vasiyetname, el yazılı vasiyetname ve sözlü vasiyetname olmak üzere üç türü bulunmaktadır. 3.1. Resmi Vasiyetname Noter, sulh hâkimi ya da yetkili memur önünde iki tanığın katılımı ile yapılan vasiyetname resmi vasiyetname olarak adlandırılmaktadır. Kanun’da temelde iki tür resmi vasiyetname düzenleme şekli öngörülmüştür. İlki vasiyetname yapan kişi tarafından okunarak ve imzalanarak yapılan vasiyetname ikincisi ise vasiyetname yapan kişi tarafından okunmadan ve imzalanmadan düzenlenen resmi vasiyetnamedir. Bu iki türün mezcedilmesi suretiyle resmi vasiyetname yapılması da mümkündür. Dolayısıyla resmi vasiyetname kendi içinde okunarak ve imzalanarak, okunmadan ve imzalanmadan, karma türde olmak üzere üç türe ayrılmaktadır. Resmi vasiyetname çok sıkı şekil şartlarına tabi tutulmuştur. Konuya ilişkin daha detaylı bilgiye “Resmi Vasiyetname Nasıl Düzenlenir” isimli yazımızdan ulaşabilirsiniz. 3.2. El Yazılı Vasiyetname El yazılı vasiyetname nitelikli adi yazılı şekilde yapılan vasiyetname türüdür. El yazılı vasiyetnamede metnin tamamı, tarih ve imza vasiyetname yapan kişinin el yazısı ile yazılmış olmalıdır. Vasiyetname bilgisayar ortamında ya da vasiyetname yapan kişiden farklı biri tarafından yazılmışsa geçersiz olur. El yazılı vasiyetnamede düzenleme tarihinin bulunması zorunludur. Düzenleme tarihi olmayan vasiyetname geçersizdir. Vasiyetnamede birden fazla tarihin yer alması vasiyetnameyi geçersiz kılmaz. Birden fazla tarihin olması vasiyetnamenin birden fazla günde yapıldığı anlamına gelmektedir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi tarihin de metnin tamamı gibi el yazısı ile yazılması zorunludur. El yazılı vasiyetnamede imzanın da vasiyetnameyi yapan kişinin el yazısı ile atılması zorunlu olduğundan elektronik imza kullanılması ya da Türk Borçlar Kanunu m.15’te yer alan araçlardan birinin kullanılması mümkün değildir. İmzanın kural olarak metnin bittiği yerde bulunması gerekir. Vasiyetname birden fazla sayfadan oluşuyorsa sayfalar arasında iç bağlantı olması kaydıyla sadece son sayfaya imza atılması yeterlidir. El yazılı vasiyetnamenin saklanmak üzere açık veya kapalı olarak notere, sulh hâkimine veya yetkili memura bırakılması mümkündür. 3.3. Sözlü Vasiyetname Vasiyetnamenin üçüncü türü olan sözlü vasiyetname istisnai niteliktedir. Zira sözlü vasiyetname yapılabilmesi için belirli durumlardan birinin gerçekleşmesi ve el yazılı ya da resmi vasiyetname düzenlenmesinin mümkün olmaması gerekir. Sözlü vasiyetname yapılabilecek durumlar; yakın ölüm tehlikesi, ulaşımın kesilmesi, hastalık, savaş gibi olağanüstü durumlar olarak sayılmıştır. Bu gibi olağanüstü durumların varlığı halinde vasiyetçinin resmi veya el yazılı vasiyetname yapma imkânı yoksa vasiyet etmek istediği hususları iki tanığa açıklamak ve onları vasiyetnameyi yazmak veya yazdırmak göreviyle yükümlendirmek suretiyle sözlü vasiyetname yapması mümkündür. Sözlü vasiyetname oldukça istisnai nitelikte olduğundan Kanun, mirasbırakan için sonradan el yazılı veya resmi vasiyetname yapma imkânının doğması halinde bu tarihin üzerinden bir ay geçince sözlü vasiyetnamenin hükümden düşeceğini hüküm altına almıştır. Belirtilen bir aylık sürenin geçmesi ile sözlü vasiyetname Kanun gereği kendiliğinden hükümden düşmektedir. 4. Vasiyetname ile Yapılabilecek İşlemler Vasiyetname ile belirli bir mal bir başkasına devredilebilir, mirasçı atanabilir, miras paylaşımına ilişkin kurallar konulabilir, vasiyeti yerine getirme görevlisi atanabilir, yedek ve art mirasçı atanabilir, mirasçılar mirasçılıktan çıkarılabilir, vakıf kurulabilir. 5. Vasiyetname ile Yapılamayacak İşlemler Mirasbırakan vasiyetname ile saklı paylı mirasçılarının saklı paylarını ihlal edici tasarruflarda bulunamaz. Vasiyetname ile bir mirasçıyı mirastan yoksun kılmak da mümkün değildir. 6. Vasiyetnameden Nasıl Dönülür? Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere vasiyetname tek taraflı bir hukuki işlemdir. Bu nedenle mirasbırakan ölünceye kadar her zaman için bu işlemini geri alabilir. Geri alma daha sonra farklı bir ölüme bağlı tasarruf yapılması, vasiyetnamenin yok edilmesi ya da vasiyet olunan şeyde sağlararası tasarrufta bulunulması yollarından biriyle gerçekleştirilebilir. Vasiyetnamenin Ölüme Bağlı Tasarrufla Geri Alınması Vasiyetname yapan kişi bu vasiyetnameden sonra yapacağı bir başka ölüme bağlı tasarrufta vasiyetnameyi geri aldığını açıkça belirtmek suretiyle vasiyetnameyi geri alabilir. Geri alma beyanında bulunulan ölüme bağlı tasarruf vasiyetnamenin herhangi bir türü olabileceği gibi miras sözleşmesi de olabilir. Kimi hallerde sonradan yapılan vasiyetnamede önceki vasiyetnamenin geri alınıp alınmadığı açıkça belirtilmemiş olabilir. Sonradan yapılan vasiyetnamede önceki vasiyetnameden dönüldüğü açıkça belirtilmemişse ana kural sonradan yapılan vasiyetnamenin ilk vasiyetnameyi sona erdirmesidir. Ancak sonradan yapılan vasiyetname ilk vasiyetnameyi şüpheye yer vermeyecek şekilde tamamlıyorsa her iki vasiyetname de geçerli olur. Vasiyetnamenin Yok Edilerek Geri Alınması Mirasbırakan yapmış olduğu vasiyetnameyi yok etmek suretiyle de geri alabilir. Vasiyetnamenin yok edilmesi vasiyetnamenin okunamayacak hale getirilmesidir. Burada önem arz eden yok etmenin geri alma niyetiyle yapılmış olmasıdır. Vasiyetname yapan kişinin böyle bir niyeti yoksa vasiyetname bir şekilde yok olmuş olsa dahi geri alınmış sayılmaz. Vasiyetnamenin Sağlararası Bir Tasarrufla Geri Alınması Bir malvarlığı unsurunun ölüme bağlı tasarrufa konu edilmesi onun hakkında sağlararası tasarrufta bulunma imkânını ortadan kaldırmamaktadır. Bu nedenle mirasbırakan o malvarlığı unsuru üzerinde vasiyetnamedeki beyanları ile bağdaşmayan bir sağlararası tasarrufta bulunabilir. İşte bu halde de vasiyetname geri alınmış olur. Ancak bu nedene bağlı olarak vasiyetnamenin geri alındığının kabul edilebilmesi için ilgili malvarlığı unsurunun terekede bulunmaması gerekir. Örneğin vasiyet edilen mal üzerinde sonradan sağlararası bir işlemle ipotek konulmuş olması durumunda ipotek edilen mal halen terekede olduğu için hem vasiyetnamenin hem de sağlararası işlemin birlikte gerçekleştirilebilmesi mümkündür; dolayısıyla bu halde vasiyetname geri alınmış olmaz. 7. Vasiyetname İptal Edilebilir mi? Vasiyetnameyi yapan kişi vasiyetnameyi yaparken ayırt etme gücüne sahip değilse ya da on beş yaşını doldurmamışsa vasiyetname ehliyetsizlik nedeniyle sakat olur. Vasiyetname hata, hile ya da korkutma yolu ile yapılmışsa irade sakatlığı nedeniyle sakat olur. Vasiyetnamenin içeriği ya da ona eklenen koşul veya yükleme hukuka ve ahlaka aykırı ise vasiyetname sakat olur. Ve son olarak vasiyetname kanunda belirtilen şekil şartlarına uygun olarak yapılmamışsa sakat olur. Bu noktada belirtmek gerekir ki ana kural şekil eksikliğinin tüm vasiyetnameyi geçersiz hale getirmesidir. Ancak resmi vasiyetnamede şekil eksikliği vasiyetnamenin yapılmasına resmi memur ya da tanık olarak katılan kimseler ya da eşleri veya hısımları lehine ölüme bağlı tasarruf yapmaktan kaynaklanıyorsa bu halde sadece bu tasarruflar sakat olur. Sayılan bu durumlar vasiyetnameyi sakat hale getirse de onu doğrudan geçersiz kılmaz. Vasiyetnamenin hüküm doğurmaması için vasiyetnamenin iptali davası açılması gerekmektedir. Konu hakkında daha detaylı bilgi almak için “Vasiyetnamenin İptali Davası” isimli yazımızı inceleyebilirsiniz. 8. Vasiyetnamenin Açılması Vasiyetnamenin açılması; vasiyetnamede yer verilen hususların hâkim tarafından okunması, incelenmesi, ardından mirasçıların tamamına tebliği ve tüm bu işlemlerin tutanağa bağlanmasını ifade eden bir süreçtir. Mirasbırakanın ölümünden sonra yerine getirilmesini istediği arzular mirasçılar tarafından ikame edilecek vasiyetnamenin açılması davası ile öğrenilmektedir. Konuya ilişkin daha detaylı bilgiye “Vasiyetnamenin Açılması” isimli yazımızdan ulaşabilirsiniz. 9. Vasiyetname Örneği Vasiyetname Örneği Ekteki belge temsili niteliktedir. Vasiyetname hazırlarken örnek olarak kullanılmamasını ve miras hukuku alanında çalışan bir avukattan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. 10. Sıkça Sorulan Sorular Vasiyetname Hükümlerinin Mirasbırakan Hayattayken Yerine Getirilmesi Talep Edilebilir mi? Vasiyetname bir ölüme bağlı tasarruf olduğundan hüküm doğurmasının en öncelikli şartı mirasbırakanın ölümüdür. Dolayısıyla bir kişi mirasbırakanın kendisi lehine vasiyetname düzenlediğini biliyor olsa dahi mirasbırakan henüz halen hayattayken vasiyet edilen hususların gerçekleştirilmesini talep edemez. Temsilci Vasıtasıyla Vasiyetname Düzenlenebilir mi? Vasiyetname düzenleme hakkı kişiye sıkı sıkıya bağlı bir haktır. Bu nedenle kanuni veya iradi temsil suretiyle vasiyetname düzenlenmesi mümkün değildir. Şekil Kurallarına Uygun Olmayan Vasiyetname Geçersiz midir? Vasiyetname şekil kurallarına uygun olarak yapılmamışsa sakat olur. Ancak ölüme bağlı tasarruflarda geçersizlik kendiliğinden meydana gelmediğinden bu vasiyetnamenin hüküm doğurmaması için vasiyetnamenin iptali davasının açılması gerekmektedir. Vasiyetnamenin Geri Alınması İçin Lehine Vasiyet Yapılan Kişiden Rıza Alınması Gerekir mi? Vasiyetname tek taraflı bir işlem olduğundan gerek düzenlenmesi gerekse de geri alınması yalnızca vasiyet edenin iradesine bağlıdır. Bu nedenle vasiyet eden, lehine vasiyetname yapılan kişinin onayına gerek olmaksızın ölünceye kadar her zaman vasiyetnameyi geri alabilir. Kısıtlanmak Vasiyetname Yapma Ehliyetini Etkiler mi? Vasiyetname yapabilmek için tam ehliyet şartı aranmadığından kısıtlı olmak doğrudan vasiyetname yapabilme ehliyetini kaldırmaz. Önem arz eden kişinin vasiyetname yapabilme konusunda ayırt etme gücüne sahip olmasıdır. Dolayısıyla ayırt etme gücüne sahip olmak şartıyla kısıtlıların da vasiyetname yapabilmeleri mümkündür. Vasiyetname Yapabilmek İçin Ergin Olmak Gerekir mi? Vasiyetname yapabilmek için ayırt etme gücüne sahip olup on beş yaşını doldurmuş olmak yeterlidir. Ergin olmak vasiyetname yapmak için zorunlu değildir. Excerpt: Vasiyetname, mirasbırakanın ölümünden sonra yerine getirilmesini istediği son arzularını, kanunda belirtilen şekil şartlarına uygun olarak beyan ettiği sözlü yada yazılı belgedir. ### Vasiyetnamenin Açılması (Okunması) Davası Vasiyetnamenin açılması; vasiyetnamede yer verilen hususların hâkim tarafından okunması, incelenmesi, ardından mirasçıların tamamına tebliği ve tüm bu süreçlerin tutanak ile bağlanmasını ifade eden hukuki süreçtir. Mirasbırakanın ölümünden sonra yerine getirilmesini istediği arzuları, mirasçılar tarafından ikame edilecek vasiyetnamenin açılması davası ile öğrenilmektedir. Vasiyetnamede yer alan taleplerin yerine getirilmesinden önce muhakkak vasiyetnamenin açılması prosedürünün tamamlanması gerekmektedir. İşbu prosedür 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 596. maddesinde şu şekilde hüküm altına alınmıştır; “Vasiyetname, geçerli olup olmadığına bakılmaksızın tesliminden başlayarak bir ay içinde mirasbırakanın yerleşim yeri sulh hâkimi tarafından açılır ve ilgililere okunur. Bilinen mirasçılar ve diğer ilgililer vasiyetnamenin açılması sırasında diledikleri takdirde hazır bulunmak üzere çağrılır. Mirasbırakanın sonradan ortaya çıkan vasiyetnameleri için de aynı işlemler yapılır.” Vasiyetnamede yer alan hususların kontrol imkânı vasiyetnamenin açılmasıyla sağlanır. Böylece dokümanın gerçek olup olmadığı, imza ve yazının tasdiki, yasal şekil şartlarına uygunluğu gibi hususların işleme katılma imkânı olmayan ilgililerce denetlenmesi imkânı doğar. Fakat değinmekte fayda var ki, bir ölüme bağlı tasarruf olan vasiyetname açılmasa da geçerlidir. 1. Vasiyetname Nedir? Vasiyetname kişinin ölümünden sonra gerçekleşmesini arzu ettiği istek, emir ve kararlarını içeren tek taraflı, ölüme bağlı hukuki işlem türüdür. Vasiyetname; resmi vasiyetname, el yazılı vasiyetname ve sözlü vasiyetname olmak üzere üç türe ayrılmaktadır. Madde 532’de resmi vasiyetnamenin düzenlenmesi; Resmî vasiyetname, iki tanığın katılmasıyla resmî memur tarafından düzenlenir. Resmî memur, sulh hâkimi, noter veya kanunla kendisine bu yetki verilmiş diğer bir görevli olabilir. Madde 538’de el yazılı vasiyetname; “El yazılı vasiyetnamenin yapıldığı yıl, ay ve gün gösterilerek başından sonuna kadar mirasbırakanın el yazısıyla yazılmış ve imzalanmış olması zorunludur. El yazılı vasiyetname, saklanmak üzere açık veya kapalı olarak notere, sulh hâkimine veya yetkili memura bırakılabilir.” Madde 539’da ise sözlü vasiyetname; “Mirasbırakan; yakın ölüm tehlikesi, ulaşımın kesilmesi, hastalık, savaş gibi olağanüstü durumlar yüzünden resmî veya el yazılı vasiyetname yapamıyorsa, sözlü vasiyet yoluna başvurabilir. Bunun için mirasbırakan, son arzularını iki tanığa anlatır ve onlara bu beyanına uygun bir vasiyetname yazmaları veya yazdırmaları görevini yükler. Resmî vasiyetname düzenlenmesinde okur yazar olma koşulu dışında, tanıklara ilişkin yasaklar, sözlü vasiyetteki tanıklar için de geçerlidir.” şeklinde açıklanmıştır. Vasiyetname miras sözleşmesinden farklı olarak, kişiye bağlı olma, her daim geri alınabilme ve tek taraflı olması açısından mirasbırakanın mutlak iradesine bağlıdır. Bu konuda daha detaylı bilgi edinmek için sitemizde yer alan “Vasiyetname Nedir?” isimli makalemizi inceleyebilirsiniz. 2. Vasiyetnamenin Hâkime Teslimi Vasiyetnamenin açılması; vasiyetnamede yer verilen hususların hâkim tarafından okunması, incelenmesi, ardından mirasçıların tamamına tebliği ve tüm bu süreçlerin tutanak ile bağlanmasını ifade eden bir süreçtir. Mirasbırakanın ölümünden sonra yerine getirilmesini istediği arzular mirasçılar tarafından ikame edilecek vasiyetnamenin açılması davası ile öğrenilmektedir. Vasiyetnamenin açılabilmesi için öncelikle vasiyetnamenin sulh hukuk hâkimine teslim edilmesi gerekmektedir. Vasiyetnamenin tesliminde görevli kişi vasiyetnameyi elinde bulunduran (muhafaza eden) yahut vasiyetnameyi düzenleyen görevli olabileceği gibi bu amaçla görevlendirilmemiş olmakla beraber bir şekilde vasiyetnameyi bulan ve elinde bulunduran kişi de olabilir. Mirasbırakanın ölüm haberi alındığı an vasiyetnameyi elinde bulunduran kişi vasiyetnameyi sulh hukuk hâkimine teslim etmelidir. Vasiyetnameyi teslim ile yükümlü olan kişi bu yükümlülüğünü yerine getirmezse meydana gelecek zararlardan sorumluluğu doğacaktır. Vasiyetnamenin belli başlı geçerlilik şartları vardır. Ancak vasiyetnamenin bu şartları sağlayıp sağlamamasının hâkime teslim edilmesi konusunda herhangi bir etkisi yoktur. Zira vasiyetname geçerli olsun ya da olmasın her halükarda hâkime teslim edilmek zorundadır. 3. Vasiyetnamenin Açılması Prosedürü Vasiyetname hâkim tarafından teslim alındığında hâkim, vasiyetnamenin açılacağı tarih ve saati belirler. Belirlenen tarih ve saat, adresi bilinen mirasçılara tebliğ edilir. Adresleri belli olmayan mirasçılara ise ilanen tebligat yapılır. Vasiyetnamenin açılacağı duruşma günü geldiğinde, duruşmaya katılım sağlayan mirasçılar huzurunda vasiyetname açılır ve okunur. Katılım sağlamayan mirasçıların olması, vasiyetnamenin açılmasına engel teşkil etmez. Yapılan işlemlerin tamamı bir tutanakta belirtilir ve katılan mirasçılara imzalatılır. Mirasçılar tarafından itiraz ve beyanda bulunulması halinde bu itiraz ve beyanlar da tutanağa şerh düşülür. Tutulan tutanağın imzalanması mirasçıların, vasiyetnameyi olduğu haliyle kabul ettiği anlamına gelmektedir. Mirasçı vasiyetnameyi kabul etmiyor ise dava açma hakkı mevcuttur. Vasiyetnamenin açılması davasında yalnızca vasiyetnamenin içeriği belirlenir ve mirasçılara bildirilir. Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 13.11.2018 tarihli 2017/12569 Esas ve 2018/11426 Karar sayılı ilamında; “Müteveffa ...'in nüfus kayıtları üzerinde yapılan incelemede yasal mirasçılar içerisinde ...'nın bulunmadığı, vasiyetnamesinde lehine tasarrufta da bulunulmadığı, veraset ilamı da sunmadığı, dolayısıyla ...'nın vasiyetname ile ilgisinin bulunmadığı anlaşılmaktadır.” şeklinde karar verilmek suretiyle vasiyetnamenin açılması prosedürünün mirasçıların belirlenmesi açısından etki doğurduğu vurgulanmıştır. Vasiyetnamenin açılması ile meydana gelen maddi sonuçlar ise şu şekilde açıklanabilir; İptal ve tenkis davası için öngörülen mutlak sürelerin başlangıcı olarak vasiyetnamenin açıldığı tarih kabul edilir. Atanmış mirasçının mirası ret süresi, vasiyetnamenin tebliğ tarihidir. Atanmış mirasçı yahut vasiyet alacaklılarının mirasçılık belgesi (veraset ilamı) alabilmesi için Türk Medeni Kanunu madde 598/2 uyarınca geçmesi zorunlu 1 aylık süre işlemeye başlar. Vasiyeti yerine getirme görevlisi için öngörülen 15 günlük süresi işlemeye başlar. 4. Vasiyetnamenin Açılması Süresi Vasiyetname her zaman belli bir yerde olmayabilir. Bazı durumlarda murisin ölümünün ardından vasiyetnamenin varlığından haberdar olunabilir. Bu durumda vasiyetnamenin açılması için mirasçılara tebliğ süresi olan 1 ay söz konusu olmaz. Vasiyetnamenin bulunması ile 1 aylık süre işlemeye başlar. Ancak bahsetmekte fayda var ki; gerek yargı sisteminin işleyişinden gerekse somut olayın içeriğinden işbu süre uzayabilmektedir. Somut olayın şartlarına bağlı olarak; mirasçılar arasındaki hukuki ilişkiler, iptal davası, terekedeki malların akıbeti gibi birçok etken sürenin artması ya da azalmasına sebep olabilir. Bu sebeple bu tip davaların alanında uzman avukatlar ile çözülmesi her zaman temkinli ve hızlı ilerlemeyi sağlayacaktır. Vasiyetnamenin açılması prosedürünün tamamlanmasının ardından vasiyetnamenin tenfizi için mahkemeye başvurulması gerekmektedir. 5. Vasiyetnamenin Açılması Davasına İtiraz ve Kararın Kesinleşmesi Vasiyetnamenin açılması davasında da diğer davalarda olduğu gibi ilk derece mahkemesi tarafından karar verildikten sonra yasal itiraz süresi içinde istinafa başvuru hakkı vardır. Mahkeme tarafından gerekçeli kararın yazılıp taraflara tebliğinden itibaren 2 hafta içinde istinafa başvurulmalıdır. İlk derece mahkemesince verilen kararın hukuka ve hakkaniyete aykırı olduğunun iddia edilmesi halinde istinaf makamı işbu kararı inceleyecektir. Hukuka aykırı olduğuna karar verilmesi halinde karar bozularak tekrar karar verilmek üzere ilk derece mahkemesine iade edilecektir. Kararın hukuka uygun bulunması halinde ise istinaf başvurusunun reddine karar verilir ve karar kesinleşir. Şayet taraflardan biri ilk derece mahkemesi kararına itiraz etmezse karara kesinleşme şerhi konularak kesinleştirilecektir. 6. Vasiyetnamenin İptali Davası Vasiyetnamenin açılması davasının kesinleşmesinin ardından vasiyetnamenin iptali davası açılabilmektedir. Vasiyetnamenin iptali davasında görevli mahkeme asliye hukuk mahkemesidir. Vasiyetnamenin iptali davasının, vasiyetnamenin açılması davasının sonuçlanmasından itibaren 1 yıl içerisinde açılması gerekmektedir. Vasiyetnamenin iptal edilebilmesi için şu durumlardan birinin söz konusu olması gerekmektedir; Vasiyet edenin tasarruf ehliyetinin bulunmaması, Vasiyetnamenin yanılma, aldatma, korkutma veya zorlama sonucu yapılmış olması, Vasiyetnamenin içeriğinin, bağlandığı koşulların veya yükümlülüklerin hukuka ve ahlaka aykırı olması, Vasiyetnamenin kanunda belirtilen şekil şartlarına aykırı yapılmış olmasıdır. Bu konuda daha detaylı bilgi edinmek için sitemizde yer alan “Vasiyetnamenin İptali” isimli makalemizi inceleyebilirsiniz. 7. Vasiyetnamenin Açılması Davasında Yetkili ve Görevli Mahkeme Vasiyetnamenin açılması davasında görevi ve yetkili mahkeme mirasbırakanın son yerleşim yerinin bulunduğu yer sulh hukuk mahkemesidir. 8. Sıkça Sorulan Sorular Vasiyetname Açıldıktan Sonra İlgililere Tebliğ Edilir mi? TMK m.597 uyarınca mirasta hak sahibi olanların her birine vasiyetnamenin kendilerine ilişkin kısımlarının onaylı bir örneği hâkim tarafından tebliğ edilir. Nerede olduğu bilinmeyenlere vasiyetnamenin kendilerine ilişkin kısımları ilân yolu ile tebliğ olunur. Vasiyetnamenin tebliğine ilişkin giderler terekeden karşılanır. Vasiyetnamenin Açılması Davasında Vasiyetnamenin Geçerliliğine İtiraz Edilebilir mi? Vasiyetnamenin açılması davası, vasiyetnamenin açılıp okunmasından ibarettir. Vasiyetnamenin geçerliliğine veya içeriğine yönelik itirazlar bu davanın konusunu oluşturmamaktadır. Vasiyetnamenin Tenfizi Nedir? Vasiyetnamenin tenfizi, vasiyetnamenin açılması akabinde vasiyetnamenin içeriğinde yer alan mirasbırakanın arzularının yerine getirilmesidir. Vasiyetnamenin tenfiz edilebilmesi için vasiyetnamenin açılmış olması zorunludur. Vasiyetnamenin Açılması Prosedürü Tamamlanmadan Vasiyetnamenin Tenfizi Davası Açılması Halinde Ne Olur? Bu durumda tenfiz davasına bakan hâkim eksikliğin giderilmesi için süre verir. Bu süre içinde vasiyetnamenin açılmasına ilişkin kararın kesinleşme tarihli şerhini içerir onaylı sureti ilgili mahkemeden getirtilerek dava dosyası içerisinde konmalıdır. Vasiyetname, Açıldığı Sırada Duruşmada Bulunmayan Mirasçılar İçin Sonuç Doğurur mu? Vasiyetname, hâkimin belirlediği gün ve saatte açılır ve orada bulunup bulunmadığı önem arz etmeksizin tüm mirasçılar bakımından açılmış olarak kabul edilir. Vasiyetname, Tesliminden İtibaren Bir Ay İçinde Açılmazsa Geçersiz Hale Gelir mi? Vasiyetnamenin tesliminden itibaren bir ay içinde açılmasına ilişkin kural hâkim için getirilmiş bir düzen hükmüdür. Usulüne uygun şekilde davet yapılıp vasiyetname açılmışsa bir aylık sürenin geçirilmiş olması vasiyetnamenin geçerliliğine etki etmez. Excerpt: Vasiyetnamenin açılması; vasiyetnamede yer verilen hususların hâkim tarafından okunması, incelenmesi, ardından mirasçıların tamamına tebliği ve tüm bu süreçlerin tutanak ile bağlanmasını ifade eden hukuki süreçtir. ### Mirasçılıktan Çıkarmanın Altsoya Etkisi Mirastan Men olarak bilinen Mirasçılıktan Çıkarma, miras bırakanın saklı paylı mirasçılarının saklı paylarına ulaşmalarının önüne geçen istisnai bir düzenlemedir. Mirasçılıktan çıkarılan kişi, miras payının tamamını kaybedecektir. Mirasçılıktan çıkarılanın miras payı, mirasçı miras bırakandan önce ölmüş gibi, mirasçılıktan çıkarılanın varsa altsoyuna, yoksa miras bırakanın yasal mirasçılarına kalır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK) ile cezai ve koruyucu olmak üzere iki farklı mirastan çıkarma hali düzenlenmiştir. Mirasçılıktan çıkarma işlemi, ölüme bağlı tasarruflar olan miras sözleşmesi yahut vasiyetname yoluyla muhakkak mirasçılıktan çıkarma sebebi belirtilerek yapılabilmektedir. Belirtmek gerekir ki, mirasçılıktan çıkarılan kişinin, gerekli koşulların varlığı halinde işbu işleme karşı tenkis ve iptal davası açması mümkündür. Halk arasında, mirasçılıktan çıkarmanın söz konusu olduğu hâllerde mirasçılıktan çıkarılan kişinin çocuklarının mirasçı olup olamayacağı hususu oldukça merak edilmektedir. Bu yazımızda detaylarına değineceğimiz üzere, mirasçılıktan çıkarılan kişinin çocukları mirasçılık sıfatını kaybetmemektedirler. 1. Mirasçılıktan Çıkarma Nedir? Saklı pay, mirasbırakanın üzerinde tasarruf edemeyeceği miras paylarını ifade etmektedir. Kural olarak mirasbırakan, saklı paylı mirasçıların saklı paylarına dokunamamaktadır. Türk Medeni Kanunu’nda düzenlenen mirasçılıktan çıkarma kurumu, saklı paylı mirasçıların, saklı paya ulaşmasının önüne geçen istisnai hallerdendir. Mirasçılıktan çıkarma, miras bırakanın belirli şartların varlığı halinde tek taraflı olarak ölüme bağlı tasarrufla mirasçılarını mirasçılıktan ıskat etmesini sağlar. Mirasçılıktan çıkarılan mirasçı, saklı pay dâhil olmak üzere mirastan tamamen yoksun kalır veya azaltılmış bir saklı pay elde eder. Yargıtay ise, mirasçılıktan çıkarma müessesesini, mirasçılık ehliyetinin sınırlandırılması olarak değerlendirmiş olup bu hususta Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2001/2-470 Esas, 2001/536 Karar sayılı ve 20.06.2001 tarihli kararı mevcuttur: “Anayasamızın 13. maddesi de böyle bir sınırlamaya imkan tanımaktadır. Medeni Kanunun 520. maddesinde düzenlenen mirastan mahrumiyet, 457. maddesinde düzenlenilen mirastan ıskat gibi sınırlamalar olmak üzere kanunlarımızda mirasçılık ehliyetini sınırlayan hükümler vardır.” Konuyla ilgili detaylı bilgiye “Mirasçılıktan Çıkarma – Mirastan Men” başlıklı makalemizden ulaşabilirsiniz. 2. Mirasçılıktan Çıkarma Sebepleri Daha önce de belirtildiği üzere, Türk Medeni Kanunu ile iki farklı mirasçılıktan çıkarma hali düzenlenmiş olup bunlar; cezai (cezalandırıcı) mirasçılıktan çıkarma ve koruyucu mirasçılıktan çıkarmadır. 2.1. Cezai (Cezalandırıcı) Mirasçılıktan Çıkarma Saklı paya sahip olan mirasçının bazı davranışlarının, mirasçılıktan çıkarılması için sebep teşkil ettiği durumlarda “cezalandırıcı mirasçılıktan çıkarma” söz konusu olur. Cezalandırıcı mirasçılıktan çıkarma düzenlemesi ile, aile bağlarını derinden sarsan saklı paya sahip mirasçının, mirastan pay almasının önüne geçilmesi amaçlanmıştır. Türk Medeni Kanunu’nun 510. maddesinde, miras bırakanın mirasçısını mirasçılıktan cezai olarak çıkarabileceği haller düzenlenmiştir: “Aşağıdaki durumlarda mirasbırakan, ölüme bağlı bir tasarrufla saklı paylı mirasçısını mirasçılıktan çıkarabilir: 1. Mirasçı, mirasbırakana veya mirasbırakanın yakınlarından birine karşı ağır bir suç işlemişse, 2. Mirasçı, mirasbırakana veya mirasbırakanın ailesi üyelerine karşı aile hukukundan doğan yükümlülüklerini önemli ölçüde yerine getirmemişse.” Buna göre; mirasçının, miras bırakana yahut yakınlarından birine karşı ağır bir suç işlemesi halinde ya da aile hukukundan doğan yükümlülüklerini önemli ölçüde yerine getirmemesi durumunda mirasbırakan, mirasçısını mirasçılıktan çıkartarak saklı payına ulaşmasını engelleyebilir. 2.2. Koruyucu Mirasçılıktan Çıkarma Hukukumuzda, cezalandırıcı mirasçılıktan çıkarma dışında, “koruyucu mirasçılıktan çıkarma” müessesesi de mevcuttur. Koruyucu mirasçılıktan çıkarma kurumunda, miras bırakanın kendi altsoyunun, borçlarını ödemekte aciz durumda olması halinde altsoyuna kalacak mirasın borçları sebebiyle alacaklılara geçmesinin önlenmesi amaçlanmaktadır. Koruyucu mirasçılıktan çıkarma, Türk Medeni Kanunu’nun 513. maddesinde düzenlenmiştir: “Mirasbırakan, hakkında borç ödemeden aciz belgesi bulunan altsoyunu, saklı payının yarısı için mirasçılıktan çıkarabilir. Ancak, bu yarıyı mirasçılıktan çıkarılanın doğmuş ve doğacak çocuklarına özgülemesi şarttır.” Koruyucu mirasçılıktan çıkarmayı düzenleyen hükümlere göre miras bırakanın, altsoyu hakkında aciz belgesi bulunması halinde altsoyunu, saklı payının yarısı için mirasçılıktan çıkarması mümkündür. Ancak koruyucu mirasçılıktan çıkarma yapıldığı durumda, altsoyun mirasçılığından çıkarıldığı yarım saklı payın, mirasçılıktan çıkarılanın çocuklarına özgülenmesi gerekir. 3. Mirasçılıktan Çıkarmada İspat Yükü Mirasçılıktan çıkarma sebeplerine hemen yukarıda değinmiştik. Peki olası bir uyuşmazlıkta mirasçılıktan çıkarma sebeplerinin varlığını kimler ispatla yükümlü olacaklardır? Mirasçılıktan çıkarma sebebinin varlığını ispat yükü, mirastan çıkarma işleminden faydalanan mirasçılara ait olup bu hususa Yargıtay 14. Hukuk Dairesi’nin 2015/5400 E., 2015/3549 K. sayılı ve 31.3.2015 tarihli ilamında da yer verilmiştir: ‘’…Mirasçı, miras bırakana veya miras bırakanın yakınlarından birine karşı ağır bir suç işlemesi miras bırakana veya aile üyelerine karşı aile hukukundan doğan yükümlülükleri önemli ölçüde yerine getirmemesi halinde miras bırakanın yapacağı ölüme bağlı tasarrufla saklı paylı mirasçısını mirasçılıktan çıkartabilir. Mirasçılıktan çıkartılan ( ıskat edilen ) kimse mirastan pay alamayacağı gibi tenkis davası da açamaz. Ölüme bağlı tasarrufta mirastan çıkarma sebebi gösterilmişse ıskat geçerlidir. Mirastan çıkarma sebebinin varlığını ispat etmek çıkarmadan yararlanan mirasçıya ait bulunmaktadır. TMK’nın 512/3. maddesinde “Sebebin varlığı ispat edilememiş veya çıkarma sebebi tasarrufta belirtilmemişse tasarruf, mirasçının saklı payı dışında yerine getirilir; ancak, mirasbırakan bu tasarrufu çıkarma sebebi hakkında düştüğü açık bir yanılma yüzünden yapmışsa, çıkarma geçersiz olur” düzenlemesine yer verilmiştir. Toplanan deliller ve tüm dosya kapsamından, mirasçılıktan çıkarma ( ıskat ) sebeplerinin varlığı, davalılar ( ıskattan yararlananlar ) tarafından kanıtlanamamıştır. Bu durumda mahkemece, TMK’nın 512/3. maddesi uyarınca mirasçılıktan çıkarmaya yönelik ölüme bağlı tasarrufun, davacı mirasçının saklı payları dışında ( mirasbırakanın tasarruf nisabı oranında ) yerine getirileceği, başka bir ifade ile davacının saklı payını isteyebileceği düşünülmeden vasiyetnamenin tümden iptaline karar verilmesi doğru görülmemiş, bu sebeple kararın bozulması gerekmiştir…’’ 4. Mirasçılıktan Çıkarmanın Sonuçları Cezalandırıcı mirasçılıktan çıkarmanın gerçekleştiği hallerde, saklı paya sahip mirasçı miras payının tamamını kaybettiğinden mirasçılık sıfatını da kaybedecektir. Şayet cezai mirasçılıktan çıkarılanın saklı paylı mirasçıları varsa, mirasçılıktan çıkarılanın mirasçılık sıfatını kaybettiği miras payı saklı paylı mirasçılarına intikal edecektir. Bir diğer deyişle, mirasçılıktan çıkarılan hayatını kaybetmiş gibi mirasçıları miras payı üzerinde hak sahibi olacaktır. Mirasçının, koruyucu mirasçılıktan çıkarma kapsamında mirastan çıkarılması halinde ise, kısmi bir mirasçılıktan çıkarma söz konusu olduğundan mirasçı, mirasçılık sıfatını kaybetmeyecek, miras paylaşımına saklı payının yarısı oranında katılım sağlayacaktır. 5. Mirasçılıktan Çıkarmanın Altsoya Etkisi Mirasçılıktan çıkarma işlemi öncelikle, mirasçılıktan çıkarılan altsoyun mirastan saklı payını kısmen ya da tamamen alamaması sonucunu doğurur. Cezalandırıcı mirasçılıktan çıkarma işleminin varlığı halinde, miras bırakan farklı bir tasarrufta bulunmuş olmadıkça, mirasçılıktan çıkarılanın miras payı, miras bırakandan önce ölmüş gibi, mirasçılıktan çıkarılanın varsa altsoyuna, yoksa miras bırakanın yasal mirasçılarına kalır. Mirasçılıktan çıkarılan kişinin altsoyu, o mirasçılıktan çıkarılan miras bırakandan önce ölmüş gibi onun payına mirasçı olur. Böylece, mirasçılıktan çıkarılan kişinin altsoyu ve mirasçıları hak kaybına uğramazlar. Bu durum TMK’nın 511. Maddesinde açıkça şu şekilde düzenlenmiştir: Mirasbırakan başka türlü tasarrufta bulunmuş olmadıkça, mirasçılıktan çıkarılan kimsenin miras payı, o kimse mirasbırakandan önce ölmüş gibi, mirasçılıktan çıkarılanın varsa altsoyuna, yoksa mirasbırakanın yasal mirasçılarına kalır. Mirasçılıktan çıkarılan kimsenin altsoyu, o kimse mirasbırakandan önce ölmüş gibi saklı payını isteyebilir. Bu hususa Yargıtay 14. Hukuk Dairesi’nin 2018/3409 Esas, 2021/3708 Karar sayılı ve 02.06.2021 tarihli kararında da yer verilmiştir: “Mirasçılıktan çıkartılan (ıskat edilen) kimse mirastan pay alamayacağı gibi tenkis davası da açamaz. Mirasbırakan başka türlü tasarrufta bulunmuş olmadıkça, mirasçılıktan çıkarılan kimsenin miras payı, o kimse mirasbırakandan önce ölmüş gibi, mirasçılıktan çıkarılanın varsa altsoyuna, yoksa mirasbırakanın yasal mirasçılarına kalır. Mirasçılıktan çıkarılan kimsenin altsoyu, o kimse mirasbırakandan önce ölmüş gibi saklı payını isteyebilir.” Koruyucu mirasçılıktan çıkarma işleminde ise mirasbırakan TMK madde 513’e göre, hakkında borç ödemeden aciz belgesi bulunan altsoyunu, saklı payının yarısı için mirasçılıktan çıkarabilse de, bu yarıyı mirasçılıktan çıkarılanın doğmuş ve doğacak çocuklarına özgülemesi şart olarak aranmaktadır. İşbu hüküm ile mirasçılıktan çıkarılan kişinin altsoyunun mirasçılığının korunması ve hak kaybına uğramaması amaçlanmıştır. 6. Sıkça Sorulan Sorular Miras Davalarında Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda yapılacak işlemler için Miras Avukatı tutma zorunluluğu da bulunmamaktadır.Ancak Miras Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı nedeniyle, hukuki süreçlerin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “Miras Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz.   Mirasçılıktan Çıkarma Nedir? Mirasbırakan, kural olarak saklı paylı mirasçıların saklı payları üzerinde tasarrufta bulunamaz. Mirasçılıktan çıkarma ise bu durumun bir istisnasını oluşturur. Mirasçılıktan çıkarma sebeplerinden birinin varlığı halinde saklı paylı mirasçının mirasçılıktan çıkarılarak mirastan pay almaması sağlanabilir. Mirasçılıktan Çıkarmanın Altsoya Etkisi Nasıl Olmaktadır? Miras bırakan, başka türlü tasarrufta bulunmadığı sürece mirasçılıktan çıkardığı kişinin miras payı, o kişi miras bırakandan önce ölmüş gibi, mirasçılıktan çıkarılanın varsa altsoyuna, yoksa miras bırakanın yasal mirasçılarına kalır.  Aynı zamanda Mirasçılıktan çıkarılan kimsenin altsoyu, o kimse mirasbırakandan önce ölmüş gibi saklı payını isteyebilir. Çocuğumu Mirasçılıktan Çıkartabilir miyim? Çocukların, yani altsoyun miras paylarının yarısı saklı pay niteliğindedir. Yani çocukların miras paylarının yarısına mirasbırakan kural olarak dokunamamaktadır. Bu durumun istisnası ise mirasçılıktan çıkarma kurumudur. Altsoy, miras bırakana veya miras bırakanın yakınlarından birine karşı ağır bir suç işlemişse veya miras bırakan yahut miras bırakanın aile üyelerine karşı aile hukukundan doğan yükümlülüklerini önemli ölçüde yerine getirmemişse, mirasçılıktan çıkartılabilir. Çocuğumu Mirasçılıktan Çıkarırsam Miras Payını Torunum Alabilir mi? Mirasbırakan aksi yönde bir tasarrufta bulunmadığı sürece, mirasçılıktan çıkarılanın alt soyu da mirasçılıktan çıkmış olmaz. Mirasçılıktan çıkarılan kişi miras bırakandan önce ölmüş gibi değerlendirilir ve miras payı, mirasçılıktan çıkarılanın alt soyuna geçer. Yani çocuğunuzu mirasçılıktan çıkarırsanız çocuğunuzun miras payı, ondan olma torununuza geçecektir. Excerpt: Mirasçılıktan çıkarılan kimsenin miras payı, o kimse miras bırakanından önce ölmüş gibi, mirasçılıktan çıkarılanın varsa altsoyuna, yoksa mirasbırakanın yasal mirasçılarına kalır. ### İhtiyari Arabuluculuk Nedir? İhtiyari arabuluculuk, dava açmak için arabuluculuğa başvurmanın zorunlu olmadığı haller dışında kalan, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri özel hukuk uyuşmazlıklarında başvurabildikleri bir alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemidir. İhtiyari arabuluculuğa dava açılmadan önce başvurulabileceği gibi dava açıldıktan sonra da başvurulabilir. Arabuluculuk süreci gizli yürütülen bir süreç olup taraflar bu süreci devam ettirip ettirmeme konusunda takdir hakkına sahiptir. Taraflar, arabulucuyu seçme konusunda da takdir hakkına sahip olmakla birlikte ortak bir arabulucu üzerinde anlaşılamaması durumunda adliyelerde bulunan arabuluculuk bürosuna başvurulabilir. Tarafların arabuluculukta anlaşması durumunda anlaşılan hususlarda daha sonradan dava açılamaz. Ancak anlaşılamayan hususlarda dava açılmasının önünde bir engel bulunmamaktadır. Arabulucunun ücreti taraflarca aksi kararlaştırılmadığı sürece eşit şekilde ödenir. Arabuluculuk, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebileceği bir konu hakkında yaşadığı bir özel hukuk uyuşmazlığında dava yoluna gitmeden Adalet Bakanlığı tarafından tutulan arabuluculuk listesinde kayıtlı tarafsız ve bağımsız bir üçüncü kişi yardımıyla tarafların anlaşmasını amaçlayan bir yöntemdir. Arabuluculuk zorunlu arabuluculuk ve ihtiyari arabuluculuk olarak ikiye ayrılmaktadır. 1. Arabuluculuk Nedir? 6325 Sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’nun 2. Maddesinde arabuluculuk; sistematik teknikler uygulayarak, görüşmek ve müzakerelerde bulunmak amacıyla tarafları bir araya getiren, onların birbirlerini anlamalarını ve bu suretle çözümlerini kendilerinin üretmesini sağlamak için aralarında iletişim sürecinin kurulmasını gerçekleştiren, tarafların çözüm üretemediklerinin ortaya çıkması hâlinde çözüm önerisi de getirebilen, uzmanlık eğitimi almış olan tarafsız ve bağımsız bir üçüncü kişinin katılımıyla ve ihtiyarî olarak yürütülen uyuşmazlık çözüm yöntemi olarak tanımlanmıştır. Arabulucu, taraflara herhangi bir yönlendirmede bulunmadan tarafların eşit şartlarda müzakerede bulunmasını amaçlar. Arabuluculuğa mutlaka dava açılmadan başvurulması gibi bir kaide bulunmamaktadır. Taraflar, dava açıldıktan sonra da arabulucuya başvurabileceği gibi mahkeme de tarafları arabuluculuğa başvurmaları için teşvik edebilecektir. Arabuluculuk, ihtiyari arabuluculuk ve zorunlu arabuluculuk olarak ikiye ayrılır. 1.1. Zorunlu Arabuluculuk Mevzuatımızda bazı özel hukuk uyuşmazlıkları için dava açmadan önce zorunlu olarak arabuluculuğa başvurma şartı öngörülmüştür. Zorunlu arabuluculuğun söz konusu olduğu hallerde arabuluculuğa başvurulmadan dava açılması halinde açılan dava, dava şartı yokluğu nedeniyle usulden reddedilecektir. Bu nedenle hangi uyuşmazlıklarda zorunlu olarak arabuluculuğa başvurulması gerektiği son derece önem arz etmektedir. Davacı, arabuluculuk faaliyeti sonunda anlaşmaya varılamadığına ilişkin son tutanağın aslını veya arabulucu tarafından onaylanmış bir örneğini dava dilekçesine eklemek zorundadır. Bazı istisnaları bulunmakla birlikte kural olarak iş davalarında, ticari davalarda ve Tüketici Mahkemesi’nde görülecek olan davalarda zorunlu arabuluculuk söz konusudur. Yani bu davalarda arabuluculuğa başvuru bir dava şartıdır. Zorunlu arabuluculukla ilgili olarak aşağıdaki linklerde yer alan yazılarımızı inceleyebilirsiniz. İş Davalarında Zorunlu Arabuluculuk Tüketici Davalarında Zorunlu Arabuluculuk Ticari Davalarda Zorunlu Arabuluculuk 1.2. İhtiyari Arabuluculuk Taraflar, arabuluculuğa başvurmak zorunda olmamalarına rağmen kendi talepleri doğrultusunda yani ihtiyari olarak arabuluculuğa başvurma hakkına sahiptirler. Ancak bu başvurunun da belli başlı sınırları bulunmaktadır. Taraflar, yalnızca üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri özel hukuk uyuşmazlıkları amacıyla arabuluculuk yoluna gidebilirler. 2. İhtiyari Arabuluculuk İhtiyari arabuluculuk, dava açmak için arabuluculuğa başvurmanın zorunlu olmadığı haller dışında kalan, tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri özel hukuk uyuşmazlıklarında başvurabildikleri bir alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemidir. Taraflar bu yolla uyuşmazlığın daha hızlı çözülmesini sağlayarak yıllar süren davaları takip etmek zorunda kalmayacakları gibi yüksek meblağlara ulaşabilen dava masraflarıyla da karşı karşıya kalmanın önüne geçmiş olacaklardır. Arabuluculuk sürecinin aleni olmaması nedeni ile mevcut olan Gizlilik ilkesi, özellikle ticari hayatta tarafların itibarın korunması için de arabuluculuk faaliyeti r. İş bu anlaşma belgesi icra edilebilirlik şerhi olmadan da geçerli bir belge kabul edilir. son derecede önem arz etmektedir. 2.1. Hangi Uyuşmazlık ve Davalar İçin İhtiyari Arabuluculuğa Başvurulabilir? Arabuluculuk Kanunu’na göre; arabuluculuğa, yabancılık unsuru taşıyanlar da dâhil olmak üzere, ancak tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri iş veya işlemlerden doğan özel hukuk uyuşmazlıklarının çözümlenmesinde başvurulabilir. Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri işler, kamu düzenini ilgilendirmeyen, arabuluculuğa başvuran tarafların dışındaki kişilerin haklarını doğrudan etkilemeyen ve başkalarının haklarına zarar vermeyen işleri ifade etmektedir. Örnek vermek gerekirse, maddi ve manevi tazminat talepleri, boşanma sebebiyle mal paylaşımı, mirasın paylaşımı, sigorta alacağı, sözleşme uyuşmazlıkları gibi hususlar tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebileceği hususlar olması vesilesiyle bu konularda arabuluculuğa başvurulabilir. 2.2. Hangi Uyuşmazlık ve Davalar İçin İhtiyari Arabuluculuğa Başvurulamaz? Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyecekleri işler, yani kamu düzenini ilgilendiren yahut arabuluculuğa başvuran tarafların dışında kalan kişilerin haklarını doğrudan etkileyen durumlar arabuluculuk yoluyla çözülemez. Bu tür uyuşmazlıkların çözülebilmesi ancak mahkeme kararı ile mümkündür. Örneğin çocuğun velayetinin hangi ebeveynde kalacağı hususu kamu düzenini ilgilendirdiği için arabuluculuk yoluyla bu uyuşmazlığın çözülmesi mümkün değildir. Yine kamu düzenini ilgilendirdiğinden tarafların boşanmasına arabuluculukta karar verilemeyeceği gibi boşanmadan kaynaklı mal paylaşımına ilişkin uyuşmazlık arabuluculukta çözümlenebilecektir. Arabuluculuk Kanunu’nda aile içi şiddet konularında arabuluculuğa başvurulamayacağı da açıkça düzenlenmiştir. İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemeleri’nin alanına giren hususlarda da arabuluculuk yoluna başvurulamamaktadır. Bu noktada önemle belirtmek gerekir ki ceza davalarında söz konusu olan uzlaştırma kurumu, arabuluculuk faaliyetinden farklı bir uyuşmazlık çözüm yöntemidir. Örneğin bir suç nedeniyle başlatılan soruşturma veya kovuşturma sırasında taraflar arasındaki uyuşmazlığın çözülebilmesi için arabuluculuğa başvurulması mümkün değildir. 3. Arabuluculuk Başvuru Süresi Taraflar, dava açılmadan önce arabuluculuğa başvurabilecekleri gibi dava açıldıktan sonra da arabuluculuğa başvurabilirler. Hatta mahkeme de, tarafları arabuluculuğa başvurma konusunda aydınlatıp, teşvik edebilir. Taraflardan birisi, diğer tarafa arabuluculuğa başvuru teklif ederse ve bu teklife 30 gün içerisinde bir cevap verilmezse arabuluculuk teklifi reddedilmiş sayılır. Eğer dava açıldıktan sonra, taraflar mahkemeye arabulucuya başvuracaklarını beyan ederlerse mahkemece üç ayı geçmemek üzere yargılama ertelenir. Tarafların ihtiyari olarak arabulucuya başvurmaları halinde arabuluculuk sürecinin başlamasından sona ermesine kadar geçirilen süre, zamanaşımı ve hak düşürücü sürelerin hesaplanmasında dikkate alınmaz. Yani ihtiyari olarak arabuluculuğa başvurmak zamanaşımını veya hak düşürücü süreyi kesmez, durdurmaz. Ancak zorunlu arabuluculuk hallerinde arabuluculuk yoluna başvurulduğu gün itibariyle zamanaşımı ve hak düşürücü süreler işlemez. Arabuluculuk son tutanağının düzenlendiği tarihten itibaren zamanaşımı ve hak düşürücü süre kaldığı yerden işlemeye devam eder. 4. Arabuluculuk Sürecinde Tarafların Hak ve Yükümlülükleri Arabuluculuk sürecinde arabulucunun hak ve yükümlülükleri bulunduğu gibi arabuluculuğa başvuran tarafların da hak ve yükümlülükleri bulunmaktadır. Arabuluculuk, tamamen gizli yürütülmesi gereken bir süreçtir. Arabuluculuğun gizli olması, taraflar için bir hak olmakla beraber aynı zamanda bir yükümlülüktür. Taraflar, arabuluculuk sürecinin gizli kalmasını isteme hakkına sahip olduğu gibi bu süreci gizli tutmakla da yükümlüdürler. Ayrıca arabulucu da arabuluculuk faaliyeti nedeniyle elde ettiği tüm bilgi ve belgeleri gizli tutmakla yükümlüdür. Arabuluculuk sürecinde gizliliğe aykırı davranılması sebebiyle bir kişinin hukuken korunan menfaatine zarar veren kişi, Arabuluculuk Kanunu’nun 33. Maddesine göre şikayet üzerine 6 aya kadar hapis cezası ile cezalandırılabilecektir. Arabuluculuk süreci iradi bir süreçtir. Taraflar, arabulucuya başvurmak, süreci devam ettirmek, sonuçlandırmak veya bu süreçten vazgeçmek konusunda serbesttirler. Hiçbir kimse, arabuluculuk sürecine katılmaya zorunlu tutulamaz. Arabuluculuk sürecinde taraflar daima eşit haklara sahiptir. Arabulucu, bir tarafa ne şekilde davranıyorsa diğer tarafa da eşit şekilde davranmakla yükümlüdür. Taraflara verilen söz hakkı süreleri eşit olmalı ve eşitsizlik yaratabileceği düşünülen tüm hususların arabulucu tarafından önüne geçilmelidir. 5. Arabulucunun Seçimi, Tarafsızlığı ve Arabuluculuk Sürecinin Yürütülmesi Arabuluculuk Kanunu’nun 14. Maddesine göre başkaca bir usul kararlaştırılmadıkça arabulucu veya arabulucular taraflarca seçilir. Taraflar, uyuşmazlıklarını hangi arabulucu ile çözmek istiyorlarsa o arabulucuya başvurma hakkına sahiptirler. Tarafların herhangi bir arabulucu üzerinde anlaşmamaları durumunda adliyelerde bulunan arabuluculuk bürosuna başvurabilir. Taraflar ortak bir iradeyle bir arabulucu üzerinde anlaşırlarsa arabulucu belirleme tutanağı imzalarlar ve arabulucu bu tutanağı ilgili arabuluculuk bürosuna teslim eder. Arabulucu, arabuluculuk yoluna başvuran taraflara eşit ve tarafsız bir şekilde yaklaşmakla ve görevini şahsen yerine getirmekle yükümlüdür. Arabulucu, bu sıfatla görev yaptığı uyuşmazlıkla ilgili olarak açılan davada, daha sonra taraflardan birinin avukatı olarak görev üstlenemez. Arabulucu, arabuluculuk faaliyetinin başında, tarafları arabuluculuğun esasları, süreci ve sonuçları hakkında gerektiği gibi aydınlatmakla yükümlüdür. Taraflar, arabuluculuk görüşmelerine şahsen katılabileceği gibi avukatlarıyla beraber veya yalnızca avukatları aracılığıyla da katılabilirler. Arabulucu, uyuşmazlık hakkında bir hâkim gibi karar veremez. Tarafların eşit şartlar altında müzakere etmesini sağlar ve tarafların bu müzakere ile ulaştığı sonucu tutanak altına alır. Bu tutanağın etkisine aşağıda ayrıca değinilecektir. Arabulucunun bir hakim gibi tanık dinleme, bilirkişi raporu isteme veya keşif yapma gibi bir yetkisi ve görevi bulunmamaktadır. Arabulucu eğer söz konusu uyuşmazlık hakkında tarafsız kalamayacağını düşünüyorsa bu durumu taraflara bildirmekle yükümlüdür. Örneğin arabulucuya başvuran taraflardan biri arabulucunun lise arkadaşıysa ve arabulucu bu nedenle tarafsız olamayacağını düşünürse bunu taraflara bildirir. Ancak taraflar buna rağmen aynı arabulucu ile sürece devam etmek isterlerse sürecin devam etmesinde herhangi bir sakınca bulunmamaktadır. Arabuluculuğun tarafsızlığını şüpheye düşürecek haller sınırlı sayıda değildir. Arabulucu onlarca farklı nedenden dolayı tarafsızlığını koruyamayacağını düşünebilir. Arabuluculuk sürecinin sona ermesinin ardından arabulucu, elinde bulunan belgeleri ve arabuluculuk faaliyeti neticesinde düzenlenen tutanağı beş yıl süre ile saklamak zorundadır. 6. Arabuluculuk Sürecinde Gizlilik İlkesi Yukarıda da açıkladığımız üzere arabuluculuk, gizli yürütülmesi gereken bir süreçtir. Arabulucunun arabuluculuk faaliyeti nedeniyle elde ettiği tüm bilgi ve belgeleri gizli tutmakla yükümlüdür. Taraflar da bu belgeleri olası bir davada veya tahkim yargılamasında kullanamayacaklardır. Olası bir dava veya tahkim yargılamasında delil olarak ileri sürülemeyecek beyan ve belgeler Arabuluculuk Kanunu’nda şu şekilde açıklanmıştır: Taraflarca yapılan arabuluculuk daveti veya bir tarafın arabuluculuk faaliyetine katılma isteği. Uyuşmazlığın arabuluculuk yolu ile sona erdirilmesi için taraflarca ileri sürülen görüşler ve teklifler. Arabuluculuk faaliyeti esnasında, taraflarca ileri sürülen öneriler veya herhangi bir vakıa veya iddianın kabulü. Sadece arabuluculuk faaliyeti dolayısıyla hazırlanan belgeler. 7. Arabuluculuk Neticesinde Tarafların Anlaşması Arabuluculuk faaliyetinin sonucu, tarafların anlaşıp anlaşamadıkları, arabuluculuk sürecinin nasıl sonuçlandığı arabulucu tarafından düzenlenen bir tutanak ile belgelendirilir. Bu tutanak taraflarca veya varsa avukatları ya da kanuni temsilcileri tarafından imzalanır. Eğer bu belge taraflar, kanuni temsilcileri veya avukatlarınca imzalanmazsa, sebebi belirtilmek suretiyle sadece arabulucu tarafından imzalanır. Arabuluculuk faaliyeti sonucunda taraflar anlaşmaya varırsa bu anlaşmanın kapsamı taraflarca belirlenir ve tutanak da bu doğrultuda hazırlanır. Taraflar eğer arabuluculuk faaliyeti sonunda bir anlaşmaya varmışlarsa anlaşılan bu hususlar hakkında daha sonradan taraflarca dava açılamaz. 8. İhtiyari Arabuluculuk Ücreti Arabulucu, yürütmüş olduğu arabuluculuk faaliyeti karşısında ücret ve masrafları isteme hakkına sahiptir. Hatta öyle ki arabulucu henüz faaliyete başlamadan ücret ve masraflar için avans da talep edebilir. Eğer aksi kararlaştırılmamışsa, arabulucunun ücreti, faaliyetin sona erdiği tarihte yürürlükte bulunan Arabulucu Asgari Ücret Tarifesine göre belirlenir. Taraflar, Arabuluculuk Asgari Ücret Tarifesinin altında bir ücret kararlaştırılamaz. Arabulucunun ücreti ile arabulucunun taraflar arasındaki uyuşmazlık için yapmış olduğu masraflar, taraflarca eşit şekilde karşılanır. Ancak taraflar aralarında bir tarafın ücretin ve masrafların tamamını veyahut daha büyük kısmını ödemesi konusunda anlaşmaya varabilirler. Örneğin 2023 Yılı Arabuluculuk Asgari Ücret Tarifesine göre konusu para olan veya para ile değerlendirilebilen hukuki uyuşmazlıkların arabuluculuk yoluyla çözüme kavuşturulmasının sağlanmasında arabulucuya ilk 100.000 TL için üzerinde anlaşılan tutarın %6’sı kadar ücret ödenecektir. Örneğin taraflar arabuluculuk süreci sonucunda eğer bir tarafın diğer tarafa 80.000 TL ödeyeceği hususunda anlaşırlarsa, arabulucuya da bu tutarın %6’sına tekabül eden 4.800 TL ücret ödemek durumunda kalacaklardır. Taraflar bu ücretin nasıl ödeneceğini kararlaştırabileceği gibi aksi kararlaştırılmadıkça her iki taraf da eşit olacak şekilde, 2.400 TL ödemekle yükümlü olacaktır. 9. İcra Edilebilirlik Şerhi Taraflar, arabuluculuk faaliyeti sonucunda bir anlaşmaya varırlarsa bu anlaşma belgesinin icra edilebilirlik etkisi kazanması için şerh verilmesini isteyebilir. Eğer taraflar dava açılmadan önce arabuluculuk yoluna başvurmuşlarsa anlaşmanın icra edilebilirliğine ilişkin şerh verilmesi arabulucunun görev yaptığı yerdeki Sulh Hukuk Mahkemesi’nden talep edilebilir. Eğer taraflar dava açıldıktan sonra arabuluculuk yoluna başvurmuşlarsa ve arabuluculuk faaliyeti sonucunda anlaşmışlarsa anlaşmanın icra edilebilirliğine ilişkin şerh verilmesini davayı gören mahkemeden isteyebilirler. Bu şerhi içeren anlaşma, ilam niteliğinde belge sayılır. Yani mahkeme kararına eşdeğer nitelikte bir belge sayılır. Taraflar, tarafların avukatları ve arabulucu tarafından birlikte imzalanan anlaşma belgesi icra edilebilirlik şerhi aranmadan ilam niteliğinde belge sayılır. Yani tarafların imzasıyla birlikte tarafların avukatlarının imzasını ve arabulucunun imzasını içeren anlaşma belgesinin icra edilebilirlik kazanması için ayrıca bir mahkeme kararına gerek bulunmamaktadır. Bu tutanaklar doğrudan icra edilebilecektir. Taraflar eğer arabuluculuk faaliyeti sonunda bir anlaşmaya varmışlarsa anlaşılan bu hususlar hakkında daha sonradan taraflarca dava açılamaz. 10. Sıkça Sorulan Sorular İhtiyari Arabuluculuk Ücretli mi? Ücret Ne Kadar? İhtiyari arabuluculuk faaliyetini yürüten arabulucunun ücret hakkı bulunmaktadır. Bu ücret Arabuluculuk Asgari Ücret Tarifesinde belirtilen bedellerden az olmamak üzere taraflarca belirlenebilir. Asgari arabuluculuk ücretine 2023 Yılı Arabuluculuk Asgari Ücret Tarifesinden ulaşılabilir. Aksi kararlaştırılmadıkça arabulucunun ücreti taraflarca eşit şekilde karşılanır. İhtiyari Arabuluculuk Başvurusu Nasıl Yapılır? Taraflar, uyuşmazlıklarını hangi arabulucu ile çözmek istiyorlarsa o arabulucuya başvurma hakkına sahiptirler. Taraflar ortak bir iradeyle bir arabulucu üzerinde anlaşırlarsa arabulucu belirleme tutanağı imzalarlar ve arabulucu bu tutanağı ilgili arabuluculuk bürosuna teslim eder. Tarafların herhangi bir arabulucu üzerinde anlaşmamaları durumunda adliyelerde bulunan arabuluculuk bürosuna başvurabilir. Bu durumda arabulucular siciline kayıtlı bir arabulucu görevli olarak atanacaktır. Arabuluculuk Görüşmesine Kimler Katılabilir? Arabuluculuk görüşmesine tarafların bizzat kendisi, kanuni temsilcileri ve avukatları katılabilir. Tarafın vekili aracılığı ile görüşmelere katılmak istemesi durumunda vekaletnamede arabuluculukla ilgili özel bir yetki gerekir. Ayrıca uyuşmazlığın çözümüne katkı sağlayabilecek uzman kişiler de müzakerelerde hazır bulundurulabilir. Arabuluculukta Anlaşılmazsa Ne Olur? Taraflar arabuluculuk yoluna başvurup süreç sonunda anlaşamazlarsa dava açma haklarını kaybetmezler. Eğer taraflar arabuluculukta anlaşamazlarsa mahkemeye başvurarak dava açabilirler. İhtiyari Arabuluculuk Dava Açmaya Engel mi? İhtiyari arabuluculuk yoluna başvurmak ve arabuluculuk süreci sonunda anlaşamamak dava açmaya engel değildir. Ancak eğer taraflar arabuluculuk faaliyeti sonunda bir anlaşmaya varmışlarsa anlaşılan bu hususlar hakkında daha sonradan taraflarca dava açılamaz. İhtiyari Arabuluculuk Zamanaşımını Keser mi? Tarafların ihtiyari olarak arabulucuya başvurmaları halinde arabuluculuk sürecinin başlamasından sona ermesine kadar geçirilen süre, zamanaşımı ve hak düşürücü sürelerin hesaplanmasında dikkate alınmaz. Yani ihtiyari olarak arabuluculuğa başvurmak zamanaşımını veya hak düşürücü süreyi kesmez, durdurmaz. Arabuluculuk Ücreti Neye Göre Belirlenir? Arabuluculuk ücreti, arabuluculuk faaliyetinin sona erdiği tarihte yürürlükte olan Arabuluculuk Asgari Ücret Tarifesi’ne göre belirlenir. Bu tarifeye göre konusu para olan veya para ile değerlendirilebilen hukuki uyuşmazlıkların çözümünde yüzde usulü uygulanırken diğer uyuşmazlıklarda taraf sayısı ve arabuluculuk faaliyetinin aldığı süreye göre farklı ücretlendirmeler söz konusudur. İhtiyari Arabuluculuk Başvurusu Nereye Yapılır? Taraflar aralarında anlaşır ve bir arabulucu seçerlerse arabulucu belirleme tutanağı imzalarlar ve arabulucu bu tutanağı ilgili arabuluculuk bürosuna teslim eder. Eğer taraflar bir arabulucu üzerinde anlaşma sağlayamazlarsa adliyelerde bulunan arabuluculuk bürolarına başvurulabilir. Arabuluculuk bürosu olmayan yerlerde arabuluculuk bürosu sıfatıyla görevlendirilen sulh hukuk mahkemesi yazı işleri müdürlüğü tarafından işlemler gerçekleştirilir. İhtiyari Arabuluculuk Ücretini Kim Öder? Kural olarak taraflar arabuluculuk ücretini eşit şekilde ödemekle yükümlüdürler. Ancak taraflar anlaşarak bir tarafın bu ücretin daha fazla kısmını veya tamamını karşılaması konusunda anlaşabilirler. İşçilik Alacaklarında İbra Niteliğinde Arabuluculuk Tutanağı Düzenlenebilir mi? Yargıtay’a göre ibra niteliğindeki arabuluculuk tutanağı TBK m.420’deki şartları taşıyorsa geçerli, aksi takdirde geçersizdir. İşçinin işverenden alacağına ilişkin ibra sözleşmesinin yazılı olması, ibra tarihi itibarıyla sözleşmenin sona ermesinden başlayarak en az bir aylık sürenin geçmiş bulunması, ibra konusu alacağın türünün ve miktarının açıkça belirtilmesi, ödemenin hak tutarına nazaran noksansız ve banka aracılığıyla yapılması şarttır. Bu unsurları taşımayan ibra sözleşmeleri veya ibraname kesin olarak hükümsüzdür. Örneğin işçinin işten ayrılmasından sonra 1 ay geçmeden düzenlenen ibra niteliğindeki arabuluculuk son tutanağı icra edilebilirlik şerhini haiz olmayacaktır. Excerpt: İhtiyari arabuluculuk, tarafların özel hukuk uyuşmazlıklarında başvurabildikleri bir alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemi olup, İhtiyari arabuluculuğa dava açılmadan önce başvurulabileceği gibi dava açıldıktan sonra da başvurulabilir. ### Ticari Davalarda Zorunlu Arabuluculuk Alacak veya tazminat taleplerine ilişkin ticari davalarda, dava açılmadan önce arabulucuya başvurulması zorunludur. Zorunlu arabuluculuk, mevcut uyuşmazlık hakkında dava açmadan önce arabuluculuk yolunun tüketilmesi gerektiğini ifade eder. Aksi takdirde açılacak davanın dava şartı yokluğu nedeniyle usulden reddedilir. Bu konuda kanunda herhangi bir alt veya üst sınır belirtilmemiştir. Zorunlu arabuluculuk kapsamında kalan bir ticari uyuşmazlıkta arabuluculuk yolu tüketilmeden dava açılması halinde açılacak dava, dava şartı yokluğu nedeniyle usulden reddedilecektir. Zorunlu arabuluculuk kapsamında olan ticari uyuşmazlıklarda arabuluculuk başvuruları zamanaşımını ve hak düşürücü süreyi kesecektir. Arabuluculuk son tutanağının imzalanmasının ardından süreler tekrardan işlemeye devam edecektir. 1. Ticari Dava Nedir? Hangi davaların ticari dava olarak kabul edileceği, Türk Ticaret Kanunu madde 4 (1) de tanımlanmıştır. Bu madde hükmü gereğince her iki tarafın da ticari işletmesiyle ilgili hususlardan doğan hukuk davaları, tarafların tacir olup olmadıklarına bakılmaksızın ticari dava olarak kabul edilmektedir. Ticari davalar mutlak ticari dava, nispi ticari dava ve yalnızca bir ticari işletmeyle ilgili olmasına rağmen ticari nitelikte kabul edilen davalar olarak üçe ayrılmaktadır. Mutlak Ticari Dava Mutlak ticari dava, tarafların tacir olup olmadığına ve dava konusunun ticari işletmeyi ilgilendirip ilgilendirmediğine bakılmaksızın ticari sayılan davalardır. Hangi davaların mutlak ticari dava olarak kabul edileceği 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 4. Maddesinde ve bazı özel kanunlarda düzenlenmiştir. TTK m.4’e göre mutlak ticari davalar: a) Türk Ticaret Kanunu’nda düzenlenen hususlarda, b) Türk Medenî Kanununun, rehin karşılığında ödünç verme işi ile uğraşanlar hakkındaki 962 ilâ 969 uncu maddelerinde, c) 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun malvarlığının veya işletmenin devralınması ile işletmelerin birleşmesi ve şekil değiştirmesi hakkındaki 202 ve 203, rekabet yasağına ilişkin 444 ve 447, yayın sözleşmesine dair 487 ilâ 501, kredi mektubu ve kredi emrini düzenleyen 515 ilâ 519, komisyon sözleşmesine ilişkin 532 ilâ 545, ticari temsilciler, ticari vekiller ve diğer tacir yardımcıları için öngörülmüş bulunan 547 ilâ 554, havale hakkındaki 555 ilâ 560, saklama sözleşmelerini düzenleyen 561 ilâ 580 inci maddelerinde, d) Fikrî mülkiyet hukukuna dair mevzuatta, e) Borsa, sergi, panayır ve pazarlar ile antrepo ve ticarete özgü diğer yerlere ilişkin özel hükümlerde, f) Bankalara, diğer kredi kuruluşlarına, finansal kurumlara ve ödünç para verme işlerine ilişkin düzenlemelerde söz konusu olur. Bu hususlarda açılacak davalarda tarafların tacir olup olmadığı ve işin ticari işletmeyi ilgilendirip ilgilendirmediğine bakılmaksızın Asliye Ticaret Mahkemeleri görevli olacaktır. Ayrıca özel kanunlarda düzenlenen mutlak ticari davalara örnek olarak da konkordato ve iflas davaları, finansal kiralama sözleşmelerinden doğan davalar söylenebilir. Nispi Ticari Dava Nispi ticari davalar, tarafların her ikisinin de ticari işletmesi sebebiyle doğan hukuk davalarını ifade eder. Yani bir davanın nispi ticari dava olarak kabul edilebilmesi için iki şartın bir arada bulunması gerekmektedir. Bunlar: Uyuşmazlığın her iki tarafının da tacir olması Uyuşmazlığın her iki tarafın da ticari işletmesiyle ilgili olması Bu iki şartın bir arada bulunmadığı davalar nispi ticari dava olarak kabul edilemez. Örneğin bir tacirin evine aldığı televizyon tacirin ticari işletmesiyle ilgili olmadığı için ticari dava olarak kabul edilmeyecektir. Ancak tacir, ticari işletmesinde kullanmak için başka bir tacirden bilgisayar satın alırsa uyuşmazlık her iki tarafın da ticari işletmesini ilgilendireceğinden nispi ticari dava söz konusu olacaktır. Tacir taraflar arasında, ticari işletmeleriyle ilgili hususlarda gerçekleşecek haksız fiiller de nispi ticari dava olarak kabul edilir. Örneğin bir kargo şirketinin arabası kargo dağıtımındayken, başka bir şirketin arabasına çarparsa bu uyuşmazlık da nispi ticari dava teşkil edecektir. Yalnızca Bir Ticari İşletmeyle İlgili Olmasına Rağmen Ticari Nitelikte Kabul Edilen Davalar Mutlak ticari dava veya nispi ticari dava kategorisine girmemesine rağmen kanunda istisnai olarak sadece bir tarafın ticari işletmesini ilgilendiren bazı uyuşmazlıklar ticari dava olarak kabul edilmiştir. Havale, vedia ve fikri haklara ilişkin davalarda yalnızca bir tarafın ticari işletmesinin ilgili olması bu davanın ticari dava olarak nitelendirilebilmesi için yeterli olacaktır. Bu noktada ticari iş ve ticari dava kavramının farkına değinmek gerekir. Ticaret Kanunu’nda düzenlenen hususlar ile bir ticari işletmeyi ilgilendiren bütün işlem ve fiiller ticari iştir. Ancak bütün ticari işlerin ticari dava olduğu söylenemez. Yalnızca bir ticari işletmeyi ilgilendiren ve mutlak ticari dava niteliğinde olmayan durumlarda iş ticari iş olsa da bu hususta doğacak uyuşmazlık ticari dava olarak nitelendirilemeyecektir. 2. Ticari Davalarda Dava Şartı Olarak Arabuluculuk Zorunlu arabuluculuk, mevcut uyuşmazlık hakkında dava açmadan önce arabuluculuk yolunun tüketilmesi gerektiğini ifade eder. Aksi takdirde açılacak davanın dava şartı yokluğu nedeniyle usulden reddedilir. Türk Ticaret Kanunu’nun 5. Maddesinde hangi ticari davalarda zorunlu arabuluculuğun söz konusu olacağı düzenlenmiştir. Bu maddeye göre: “Bu Kanunun 4 üncü maddesinde ve diğer kanunlarda belirtilen ticari davalardan, konusu bir miktar paranın ödenmesi olan alacak ve tazminat talepleri hakkında dava açılmadan önce arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır.” Ticari davaların ne olduğundan yukarıda bahsetmiştik. Bu nitelikte olan davalardan konusu bir miktar paranın ödenmesi olan alacak ya da tazminat talepleri hakkındaysa dava açılmadan önce arabulucuya başvurulması dava şartıdır. Eğer bu konularda arabulucuya başvurulmadan dava açılırsa açılan dava, dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddedilecektir. Konusu bir miktar paranın ödenmesine ilişkin olmayan ticari davalarda ise dava açmadan önce arabulucuya başvurulması dava şartı değildir. Arabuluculuk yolu tüketilmeksizin doğrudan dava açılması mümkündür. Örneğin yukarıda verdiğimiz örnekte kargo firmasının başka bir şirket aracına çarpmasında tazminat sorumluluğu bir miktar paranın verilmesine ilişkin olduğundan dava açmadan önce arabuluculuğa başvurulması zorunludur. Ancak bu kargo şirketinin genel kurulunda alınan bir kararın iptali için açılacak dava her ne kadar Ticaret Kanunu’nda düzenlenmesi sebebiyle ticari dava olsa da konusu bir miktar paranın ödenmesi olan alacak veya tazminat olmadığı için dava açılmadan önce zorunlu arabuluculuk yolunun tüketilmesine gerek olmadan dava açılması mümkündür. Konusu bir miktar paranın ödenmesi olan alacak veya tazminat olan ticari davalarda, bu paranın miktarı zorunlu arabuluculuğa başvuru bakımından bir fark yaratmamaktadır. Kanunda bu konuda herhangi bir alt veya üst sınır belirtilmemiştir. Bu noktada önemle belirtmek gerekir ki özel kanunlarda tahkim ya da başka bir alternatif uyuşmazlık çözüm yoluna başvurma zorunluluğunun olduğu ya da taraflar arasında tahkim sözleşmesinin bulunduğu durumlarda, dava şartı olarak arabuluculuğa ilişkin hükümler uygulanmaz. 3. Ticari Davalarda İhtiyari Arabuluculuk Taraflar, kanunda belirtilen zorunlu arabuluculuk kapsamına girmeyen uyuşmazlıklarının çözümüne ilişkin, ihtiyari olarak arabulucuya başvurabilirler. Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri tüm özel hukuk uyuşmazlıkları, işleri ve davaları ihtiyari arabuluculuk uygulaması ile çözüme kavuşturulabilir. Ticari davalarda konusu bir miktar paranın ödenmesine ilişkin olmayan hususlarda taraflar ihtiyari arabuluculuğa başvurabilirler. Örneğin yukarıda bahsettiğimiz üzere bir genel kurulu kararının iptali davası zorunlu arabuluculuğa tabi olmasa da bu uyuşmazlık da taraflar dilerse ihtiyari arabuluculuk konusu olabilir. 4. Arabuluculuk Süreci 4.1. Arabulucuya Başvuru Ticari davalar kapsamında arabuluculuğa başvurmak isteyen taraf, karşı tarafın, karşı taraf birden fazla ise bunlardan birinin yerleşim yerindeki adliyede bulunan arabuluculuk bürosuna, arabuluculuk bürosu kurulmayan yerlerde ise görevlendirilen yazı işleri müdürlüğüne başvurur. Tarafların arabulucuya başvurma süreleri davaların zamanaşımı süreleri ile aynıdır. Arabulucuya başvurmanın zamanaşımına etkisine aşağıda ayrıca değinilecektir. 4.2. Arabulucunun Seçilmesi Taraflardan birinin arabuluculuğa başvurması akabinde Arabuluculuk Daire Başkanlığı tarafından listelenen ve ilgili komisyon başkanlıklarına bildirilen listeden seçilmek kaydıyla arabuluculuk bürosu tarafından bir arabulucu belirlenir. Ancak taraflar, bu listede bulunması kaydıyla ortak bir arabulucu üzerinde anlaşarak uyuşmazlıklarında kimin arabulucu olacağına kendileri de karar verebilir. Arabulucunun büro tarafından atanması durumunda arabulucu, büronun yetkili olup olmadığını kendiliğinden dikkate almaz. Ancak yetki itirazı olan taraf, en geç ilk oturumda yerleşim yeri veya işin yapıldığı yer ile ilgili belgeleri de sunarak yetkisiz arabuluculuk bürosuna başvurulduğu iddiasında bulunabilir. Arabulucu böyle bir durumda kendiliğinden yetki incelemesi yapamaz. Dosyayı derhal ilgili Sulh Hukuk Mahkemesi’ne gönderilmek üzere büroya teslim eder ve Mahkeme harç almaksızın yetkiyi inceler, kesin olarak karara bağlar. 4.3. Arabuluculuk Süreci Uygulamaları Arabulucu, taraflarla kendiliğinden iletişime geçerek tarafların görüşme yeri ve saati konusunda bilgilenmesini sağlayacaktır. Arabulucu, tarafların iletişim bilgilerini büro tarafından kendisine verilmesi sebebiyle zaten sahip olacaktır. Ancak bu bilgilerle taraflara ulaşamayan arabulucu, kendiliğinden araştırma yaparak da tüm iletişim vasıtalarıyla taraflara ulaşabilir. Taraflara ulaşan arabulucu görevlendirme konusunda tarafları bilgilendirir ve tarafları ilk toplantıya davet eder. Arabuluculuk görüşmelerine taraflar bizzat katılabileceği gibi tarafların avukatları veya kanuni temsilcileri de katılabilir. Buna ek olarak iş davaları kapsamındaki arabuluculukta işverenin yazılı belge ile yetkilendirdiği çalışanı da arabuluculuk görüşmelerine işvereni temsilen katılabilmektedir. Ancak ticari davalarda böyle bir husus söz konusu değildir. Taraflar arabuluculuk görüşmeleri esnasında karşılıklı taleplerini belirterek ortak bir noktada anlaşmaya çalışacaklardır. Bu süreçte arabulucu, taraflara eşit bir şekilde davranmak ve müzakerenin eşit şartlar altında ilerlemesini sağlamakla yükümlüdür. Eğer taraflar çözüm üretemiyorlarsa arabulucu da taraflara bir çözüm önerisinde bulunabilir. Arabuluculuk, gizli yürütülmesi gereken bir süreçtir. Arabulucunun arabuluculuk faaliyeti nedeniyle elde ettiği tüm bilgi ve belgeleri gizli tutmakla yükümlüdür. Taraflar da bu belgeleri olası bir davada veya tahkim yargılamasında kullanamayacaklardır. Olası bir dava veya tahkim yargılamasında delil olarak ileri sürülemeyecek beyan ve belgeler Arabuluculuk Kanunu’nda şu şekilde açıklanmıştır: Taraflarca yapılan arabuluculuk daveti veya bir tarafın arabuluculuk faaliyetine katılma isteği. Uyuşmazlığın arabuluculuk yolu ile sona erdirilmesi için taraflarca ileri sürülen görüşler ve teklifler. Arabuluculuk faaliyeti esnasında, taraflarca ileri sürülen öneriler veya herhangi bir vakıa veya iddianın kabulü. Sadece arabuluculuk faaliyeti dolayısıyla hazırlanan belgeler. Arabulucu, arabuluculuk yoluna başvuran taraflara eşit ve tarafsız bir şekilde yaklaşmakla ve görevini şahsen yerine getirmekle yükümlüdür. Arabulucu, bu sıfatla görev yaptığı uyuşmazlıkla ilgili olarak açılan davada, daha sonra taraflardan birinin avukatı olarak görev üstlenemez. Arabulucu eğer söz konusu uyuşmazlık hakkında tarafsız kalamayacağını düşünüyorsa bu durumu taraflara bildirmekle yükümlüdür. Örneğin arabulucuya başvuran taraflardan biri arabulucunun apartman komşusuysa ve arabulucu bu nedenle tarafsız olamayacağını düşünürse bunu taraflara bildirir. Ancak taraflar buna rağmen aynı arabulucu ile sürece devam etmek isterlerse sürecin devam etmesinde herhangi bir sakınca bulunmamaktadır. Arabuluculuğun tarafsızlığını şüpheye düşürecek haller sınırlı sayıda değildir. Arabulucu onlarca farklı nedenden dolayı tarafsızlığını koruyamayacağını düşünebilir. 4.4. İlk Oturum Arabulucunun tarafları müzakereye davet etmesinin ardından tarafların bu süreçte ilk kez bir araya gelmesi ile ilk oturum gerçekleşmiş olur. Bu oturumun gerçekleştiği arabulucu tarafından tutanak altına alınır. İlk oturuma katılımın ve mazeretsiz bir şekilde katılmamanın önemine aşağıda ayrıca değinilecektir. 4.5. Son Oturum Arabulucu, ilk oturumun ardından tutanak tutması gerektiği gibi son oturumda da son tutanağı tutması gerekmektedir. Arabuluculuk son tutanağı, dava şartı arabuluculuk bakımından oldukça önem arz etmektedir. Zira bu tutanak, açılacak olası bir davada dava dilekçesine eklenmezse ve mahkeme tarafından verilen süreye rağmen yine ibraz edilmezse açılan dava, dava şartı yokluğu sebebiyle reddedilecektir. Yine bu açılacak davada dava açma süresi için büyük önem arz etmektedir. Zira son tutanağın ardından zamanaşımı ve hak düşürücü süreler işlemeye devam edecektir. 5. Arabuluculuk Sürecinde Tarafların Hak ve Yükümlülükleri Arabuluculuk sürecinde arabulucunun hak ve yükümlülükleri bulunduğu gibi arabuluculuğa başvuran tarafların da hak ve yükümlülükleri bulunmaktadır. Arabuluculuk, tamamen gizli yürütülmesi gereken bir süreçtir. Arabuluculuğun gizli olması, taraflar için bir hak olmakla beraber aynı zamanda bir yükümlülüktür. Taraflar, arabuluculuk sürecinin gizli kalmasını isteme hakkına sahip olduğu gibi bu süreci gizli tutmakla da yükümlüdürler. Ayrıca arabulucu da arabuluculuk faaliyeti nedeniyle elde ettiği tüm bilgi ve belgeleri gizli tutmakla yükümlüdür. Arabuluculuk sürecinde gizliliğe aykırı davranılması sebebiyle bir kişinin hukuken korunan menfaatine zarar veren kişi, Arabuluculuk Kanunu’nun 33. Maddesine göre şikayet üzerine 6 aya kadar hapis cezası ile cezalandırılabilecektir. Arabuluculuk süreci iradi bir süreçtir. Taraflar, arabulucuya başvurmak, süreci devam ettirmek, sonuçlandırmak veya bu süreçten vazgeçmek konusunda serbesttirler. Ancak dava şartı zorunlu arabuluculuk söz konusu olduğunda dava açmak isteyen tarafın arabuluculuk sürecini zorunlu olarak izlemesi gerekmektedir. Yine dava şartı arabuluculukta, davada davalı olacak taraf da eğer iradi olarak arabuluculuk görüşmelerine katılmazsa bunun birtakım olumsuz sonuçları olacaktır. Bu duruma aşağıda ayrıca değinilecektir. Arabuluculuk sürecinde taraflar daima eşit haklara sahiptir. Arabulucu, bir tarafa ne şekilde davranıyorsa diğer tarafa da eşit şekilde davranmakla yükümlüdür. Taraflara verilen söz hakkı süreleri eşit olmalı ve eşitsizlik yaratabileceği düşünülen tüm hususların arabulucu tarafından önüne geçilmelidir. Ayrıca bu noktada önemle belirtmek gerekir ki tarafların zorunlu arabuluculuk görüşmelerine katılmaması durumunda mazeretsiz bir şekilde katılmayan taraf aleyhine birtakım olumsuz sonuçlar doğacaktır. Eğer taraflardan birisi geçerli bir mazereti olmadan ilk toplantıya katılmazsa ve bu nedenle arabuluculuk faaliyeti sona ererse bu durum son tutanakta belirtilir. Toplantıya mazeretsiz şekilde katılmayan taraf, açılacak davada kısmen ya da tamamen haklı çıksa dahi yargılama giderinin tamamından sorumlu tutulacaktır. Ayrıca bu taraf lehine vekâlet ücretine de hükmedilmeyecektir. Eğer her iki taraf da toplantıya katılmazsa ve arabuluculuk faaliyeti bu sebeple sona ererse, açılacak davalarda tarafların yaptıkları yargılama giderleri kendi üzerlerinde bırakılacaktır. 6. Arabuluculuk Sürecinde Temsil Taraflar, arabuluculuk görüşmelerine bizzat kendileri katılabileceği gibi avukatları veya kanuni temsilcileri aracılığıyla da katılabilirler. 7. Arabuluculuk Sürecinde Süreler ve Zamanaşımı Ticari davalarda arabulucu, arabulucu olarak görevlendirildiği tarihten itibaren 6 haftalık süre içerisinde yapılan arabuluculuk başvurusunu sonuçlandırır. Zorunlu hallerde bu süre arabulucu tarafından 2 haftalığına uzatılabilir. Bu süre iş davalarında zorunlu arabuluculuk ve tüketici davalarında zorunlu arabuluculuğa başvuru durumunda 3 haftadır. Zorunlu hallerde de 1 hafta uzatılabilmektedir. Ticari davaların mahiyeti ve niteliği itibariyle arabuluculuk aşaması için kanun koyucu tarafından daha uzun bir süre tanınmıştır. Zorunlu arabuluculuk söz konusu olduğunda arabuluculuk bürosuna başvurulduğu tarihten arabuluculuk son tutanağının imzalanmasına kadar geçen süreçte zamanaşımı süreleri durur ve hak düşürücü süreler işlemez. İhtiyari arabuluculukta ise arabulucuya başvurmanın zamanaşımı ve hak düşürücü sürelere bir etkisi olmayacaktır. 8. Arabuluculuk Ücreti Arabulucu, yürütmüş olduğu arabuluculuk faaliyeti karşısında ücret ve masrafları isteme hakkına sahiptir. Hatta öyle ki arabulucu henüz faaliyete başlamadan ücret ve masraflar için avans da talep edebilir. Eğer aksi kararlaştırılmamışsa, arabulucunun ücreti, faaliyetin sona erdiği tarihte yürürlükte bulunan Arabuluculuk Asgari Ücret Tarifesine göre belirlenir. Taraflar, Arabuluculuk Asgari Ücret Tarifesinin altında bir ücret kararlaştırılamaz. Arabulucunun ücreti ile arabulucunun taraflar arasındaki uyuşmazlık için yapmış olduğu masraflar, taraflarca eşit şekilde karşılanır. Ancak taraflar aralarında bir tarafın ücretin ve masrafların tamamını veyahut daha büyük kısmını ödemesi konusunda anlaşmaya varabilirler. Eğer arabuluculuk faaliyeti taraflara ulaşılamaması, tarafların katılmaması nedeniyle görüşme yapılamaması ya da iki saatten az süren görüşmeler sonucunda tarafların anlaşamaması durumuyla sona ererse arabulucuya iki saatlik ücret tutarı tarifenin birinci kısmına göre, yani saat ve taraf sayısına göre belirlenen maktu ücretler Adalet Bakanlığı bütçesinden ödenir. Eğer taraflar iki saatten uzun süren görüşmeler sonucunda anlaşamamışsa iki saati aşan kısma ilişkin ücret aksi kararlaştırılmadıkça taraflarca eşit şekilde tarifenin birinci kısmına göre ödenir. Adalet Bakanlığı bütçesinden ödenen ve taraflarca karşılanan arabuluculuk ücreti, yargılama giderlerinden sayılır. Eğer taraflar arabuluculuk faaliyeti sonucunda anlaşırlarsa Arabuluculuk Asgari Ücret Tarifesinin ikinci kısmında yer alan düzenlemeye göre arabulucuya ücret ödenecektir. Ancak ödenecek ücret, bu tarifenin birinci kısmında belirtilen iki saatlik ücret tutarından az olamaz. Yani arabulucuya ödenecek ücret, arabuluculuk asgari ücret tarifesinin ikinci kısmında yer alan yüzde hesabına göre belirlenecektir. 9. Arabuluculuğun Sona Ermesi Arabuluculuk sürecinde tarafların anlaşması durumunda arabuluculuk faaliyetinin sonucu, tarafların anlaşıp anlaşamadıkları, arabuluculuk sürecinin nasıl sonuçlandığı arabulucu tarafından düzenlenen bir tutanak ile belgelendirilir. Bu tutanak taraflarca veya varsa avukatları ya da kanuni temsilcileri tarafından imzalanır. Eğer bu belge taraflar, kanuni temsilcileri veya avukatlarınca imzalanmazsa, sebebi belirtilmek suretiyle sadece arabulucu tarafından imzalanır. Taraflar eğer arabuluculuk faaliyeti sonunda bir anlaşmaya varmışlarsa anlaşılan bu hususlar hakkında daha sonradan taraflarca dava açılamaz. Arabulucuda anlaşılamaması halinde bu hususun işlendiği son tutanak düzenlenir. Söz konusu tutanak dava dilekçesine eklenerek Asliye Ticaret Mahkemelerinde söz konusu uyuşmazlığa ilişkin dava açılabilir. Tutanak eklenmeden mahkemeye başvurulması halinde mahkemece davacıya tutanağı sunması gerektiği aksi halde davasının usulden reddedileceği ihtarını içeren davetiye gönderilir. İhtara rağmen eğer tutanak mahkemeye sunulmazsa dava usulden reddedilir. 10. İcra Edilebilirlik Şerhi Ticari davalarda arabuluculuk sonucunda taraflar anlaşmaya varırlarsa bu anlaşma belgesinin icra edilebilirlik etkisi kazanması için şerh verilmesi gerekmektedir. Taraflar bu belgenin icra edilebilirliğine ilişkin şerh verilmesini arabulucunun görev yaptığı yerdeki Sulh Hukuk Mahkemesi’nden talep edebilir. Bu şerhi içeren anlaşma, ilam niteliğinde belge sayılır. Yani mahkeme kararına eşdeğer nitelikte bir belge sayılır. Taraflar, tarafların avukatları ve arabulucu tarafından birlikte imzalanan anlaşma belgesi icra edilebilirlik şerhi aranmadan ilam niteliğinde belge sayılır. Yani tarafların imzasıyla birlikte tarafların avukatlarının imzasını ve arabulucunun imzasını içeren anlaşma belgesinin icra edilebilirlik kazanması için ayrıca bir mahkeme kararına gerek bulunmamaktadır. Bu tutanaklar doğrudan icra edilebilecektir. 11. Arabuluculuk Sonrası Dava Açılması Taraflar eğer arabuluculuk faaliyeti sonunda bir anlaşmaya varmışlarsa anlaşılan bu hususlar hakkında daha sonradan taraflarca dava açılamaz. Arabuluculukta anlaşılamayan hususlarda ise dava açılabilmesi mümkündür. Tarafların anlaşamadığına dair düzenlenen tarafların, avukatlarının veya kanuni temsilcilerinin ve arabulucunun imzasını içeren anlaşamama tutanağı, Asliye Ticaret Mahkemesinde açılacak davanın dava dilekçesinin ekine eklenmelidir. Aksi takdirde mahkeme tarafından bu tutanağın ibrazı için süre verilir. Bu sürede de tutanak eğer dava dosyasına ibraz edilmezse dava usulden reddedilir. 12. Sıkça Sorulan Sorular Arabuluculuk Zamanaşımını Keser mi? İhtiyari arabuluculukta arabulucuya başvurmak zamanaşımı ve hak düşürücü süreleri kesmez, durdurmaz. Ancak zorunlu arabuluculuğun söz konusu olduğu durumlarda arabulucuya başvurmak zamanaşımını keser, durdurur. İcra Takibi İçin Arabulucuya Başvurmak Zorunlu mudur? Zorunlu Arabuluculuk İş, Tüketici ve Ticaret Mahkemeleri nezdinde açılacak bazı davalar için öngörülmüş olup icra takibi yapabilmek için zorunlu arabulucuya başvurma şartı bulunmamaktadır. Arabuluculuk Avukatlık Ücreti Ne Kadar? Arabuluculuk faaliyetinin anlaşmazlık ile sonuçlanması halinde, avukat, 2023 yılı için 2.400,00 TL maktu ücrete hak kazanır. Ancak, bu ücret asıl alacağı geçemez. Ancak aynı vekille dava yoluna gidilirse arabuluculuk sürecinde avukata ödenen tutar, dava sürecinde ödenecek asgari tutardan mahsup edilir.Arabuluculuk aşamasına anlaşma sağlanması durumunda, konusu para olan veya para ile değerlendirilebilen işlerde avukatlık ücreti; arabuluculuk sonucunda arabuluculuk anlaşma belgesinin imzalanması halinde, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin üçüncü kısmına göre hesaplanan ücretin dörtte bir fazlası olarak belirlenir. Yani bu durumda ücret yüzde usulüne göre belirlenecektir.Konusu para olmayan veya para ile değerlendirilemeyen işlerde avukatlık ücreti; arabuluculuk sonucunda arabuluculuk anlaşma belgesinin imzalanması halinde, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi’nin ikinci kısmının ikinci bölümünde davanın görüldüğü mahkemeye göre öngörülen maktu ücretin dörtte bir fazlası olarak belirlenir. Excerpt: Zorunlu arabuluculuk kapsamında kalan ticari davalarda arabuluculuk yolu tüketilmeden dava açılması halinde açılacak dava, dava şartı yokluğu nedeniyle usulden reddedilecektir. ### Anonim Şirketlerde Yönetim ve Temsil Anonim şirket, sermayesi belirli ve paylara bölünmüş olan, borçlarından dolayı yalnız malvarlığıyla sorumlu bulunan şirkettir. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu madde 365’te anonim şirketin yönetim kurulu tarafından yönetilip temsil olunacağı düzenlenmiştir. Kanun, yönetim kurulu üyesi olarak seçilecek kişilerde çeşitli nitelikler aramaktadır. Bununla birlikte şirket esas sözleşmesi ile de yönetim kurulu üyeleri için Kanun’da yer alanların dışında çeşitli nitelikler aranabilir. Yönetim kuruluna seçilecek kişilerin tüm bu niteliklere sahip olması gerekmektedir. Yönetim kurulu üyelerinin yükümlü oldukları birçok görev ve yükümlülük söz konusudur. Bu görev ve yetkilerden kimisi devredilebilir nitelikte iken kimileri taşıdıkları önem gereği devredilemez niteliktedir. Yönetim kurulunun devredilebilir nitelikteki görev ve yetkilerini murahhas üye veya murahhas müdüre devretmesi mümkündür. Anonim şirketi temsil yetkisi çift imza ile kullanılmak üzere yönetim kuruluna aittir. Esas sözleşmede aksi yönde bir hüküm getirilmiş olması ya da yönetim kurulunun tek kişiden oluşması halinde çift imza kuralı uygulanmayacaktır. Anonim şirketi temsile yetkili olanlar şirketin amacına ve işletme konusuna giren her türlü işi ve hukuki işlemi şirket adına yapma ve şirket unvanını kullanma yetkisine sahiptir.Yönetim kurulu üyelerinin gerçekleştirdikleri iş ve işlemler için sorumlulukları doğabilir.Yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğu hukuki sorumluluk ve cezai sorumluluk olmak üzere temelde iki gruba ayrılmaktadır. 1. Anonim Şirket Yönetim Kurulu Anonim şirket, sermayesi belirli ve paylara bölünmüş olan, borçlarından dolayı yalnız malvarlığıyla sorumlu bulunan şirkettir. Anonim şirketlerde esas sözleşmeyle atanmış veya genel kurulca seçilmiş bir veya daha fazla kişiden oluşan bir yönetim kurulu bulunması zorunludur. TTK madde 365’te anonim şirketin yönetim ve temsilinde görevli organın yönetim kurulu olduğu açıkça düzenlenmiştir. 1.1. Anonim Şirket Yönetim Kurulu Üyelerinin Nitelikleri Anonim şirkette görev yapacak ilk yönetim kurulu üyeleri anonim şirketin esas sözleşmesiyle atanırlar. Sonraki yönetim kurulu üyeleri ise genel kurul tarafından seçilerek görev başına gelirler. Yönetim kurulu üyelerinin seçimi genel kurulun devredilemez yetkilerindendir. TTK’da yönetim kurulu üyesi olmak için aranan şartlar şu şekilde düzenlenmiştir: Ehliyet Şartı; Öncelikle belirtmek gerekir ki gerçek kişilerin yönetim kurulu üyesi olarak seçilmesi mümkün olduğu kadar tüzel kişilerin de yönetim kurulu üyesi olarak seçilebilmeleri mümkündür. Bu durumda tüzel kişiyi temsilen bir gerçek kişinin görevlendirilmesi gerekmektedir. Kanun’a göre yönetim kuruluna seçilecek gerçek kişilerin tam ehliyetli olmaları şarttır. Aynı şekilde tüzel kişi yönetim kurulu üyesi adına tescil edilecek gerçek kişinin de tam ehliyetli olması gerekmektedir. Görevi Sona Erdiren Nedenlerin Bulunmaması; Kanun’da hangi hallerde yönetim kurulu üyesinin görevinin sona ereceği düzenlenmiştir. Görevin sona ermesine neden olacak hallerin yönetim kurulu üyesinde bulunması istenmediği için bu niteliklere sahip olan kişilerin yönetim kurulu üyesi olarak seçilmeleri mümkün değildir. Bu nedenle Kanun, görevi sona erdiren sebeplerin seçilmeye de engel olacağını düzenlemiştir. Görevi sona erdiren nedenler iflas, fiil ehliyetinin kısıtlanması ve Kanun ve esas sözleşmeyle getirilen şartların sonradan kaybedilmesi olarak düzenlenmiştir. Dolayısıyla aranan şartları sağlamayan ve tam ehliyetli olmayan kişiler yönetim kurulu üyeliğine seçilemeyeceği gibi iflasına karar verilen gerçek veya tüzel kişilerin de yönetim kuruluna seçilmeleri mümkün değildir. Özel Kanunlarda ve Esas Sözleşmede Belirtilen Niteliklere Sahip Olunması; TTK’da belirtilen şartlar dışında kimi özel kanunlarla da seçilecek yönetim kurulu üyeleri için çeşitli şartlar düzenlenebilir. Örneğin Bankacılık Kanunu, Sigortacılık Kanunu gibi kanunlarda, ilgili alanlarda kurulmuş anonim şirketlerin yönetim kuruluna seçilecek kişiler için çeşitli özel nitelikler aranmıştır. İşte bu gibi özel hükümlerin söz konusu olması halinde yönetim kuruluna seçilecek kişilerin belirtilen bu nitelikleri de taşımaları gerekmektedir. Her anonim şirketin kendine has bir esas sözleşmesi bulunur. Kanunda yer alan emredici düzenlemelere aykırı olmamak kaydı ile esas sözleşme ile de yönetim kurulu üyelerinde bulunması gereken nitelikler düzenlenebilir. Böyle bir ihtimalde seçilecek kişilerin belirlenen bu niteliklere de sahip olmaları gerekecektir. Bununla birlikte belirtmek gerekir ki Eski Türk Ticaret Kanunu’nda yönetim kurulu üyesinin pay sahibi olması zorunlu tutulmuştu. Yeni Türk Ticaret Kanunu ile bu hüküm kaldırılmıştır. Dolayısıyla mevcut düzenleme çerçevesinde pay sahibi olmayan kişilerin de yönetim kurulu üyesi olarak seçilmesi mümkündür. Gerekli şartları sağlayarak yönetim kurulu üyeliğine seçilen kişiler ticaret siciline tescil ettirilip Türkiye Ticaret Sicili Gazetesinde ilan ettirilir. Ancak tescil ve ilan kurucu değil açıklayıcı niteliktedir. Bu nedenle yönetim kuruluna seçilmiş kişilerin eylemleri seçimden itibaren şirketi bağlar. Esas sözleşme hakkında detaylı bilgi almak için Anonim Şirketlerde Esas Sözleşme başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 1.2. Anonim Şirket Yönetim Kurulunun Yetki ve Görevleri Yönetim kurulu en temelde şirketi yönetme ve temsil etme görev ve yetkisi altındadır. TTK madde 371’de şirketi temsile yetkili olanların şirketin amacına ve işletme konusuna giren her tür işi ve hukuki işlemi şirket adına yapabileceği düzenlenmiştir. Anonim şirket yönetim kurulu üyelerinin görev ve yetkileri TTK’nın çeşitli hükümlerinde düzenlenmiştir. Bu görev ve yetkilerin kimileri devredilebilir nitelikte iken kimilerinin devredilmesi mümkün değildir. TTK madde 375’te yönetim kurulunun devredilemez görev ve yetkileri düzenlenmiştir. Bahsi geçen görev ve yetkiler aşağıda belirtilenlerden oluşmaktadır: Şirketin üst düzeyde yönetimi ve bunlarla ilgili talimat verilmesi Şirket yönetim teşkilatının belirlenmesi Finansal planlama için gerekli düzenin kurulması Müdürlerin ve imza yetkisini haiz bulunan kişilerin atanmaları ve görevden alınmaları Yönetimle görevli kişilerin yükümlülüklerine uygun hareket edip etmediklerinin üst gözetimi Pay, yönetim kurulu karar ve genel kurul toplantı ve müzakere defterlerinin tutulması Yıllık faaliyet raporu ile kurumsal yönetim açıklamasının düzenlenip genel kurula sunulması Genel kurul toplantılarının hazırlanması Genel kurul kararlarının yürütülmesi Borca batıklık halinde mahkemeye bildirimde bulunulması 1.3. Anonim Şirket Yönetim Kurulu Üyelerinin Hakları Yönetim kurulu üyelerinin hakları mali ve yönetimsel haklar olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Yönetimsel Haklar; Yönetim kurulu üyelerinin yönetimsel hakları yönetim hakkı, temsil hakkı ve bilgi alma hakkı olarak temelde üç grupta ele alınabilir. Şirketi yönetme ve temsil etme yönetim kurulu üyelerinin en temel görevi olduğu kadar aynı zamanda en temel hakkıdır. Bu kapsamda yönetim kurulu üyeleri şirketin amacına ve işletme konusuna giren her tür işi ve hukuki işlemi şirket adına yapabilme hakkına sahiptir. Yönetim kurulu üyelerini yönetimsel haklarından bir diğeri ise bilgi edinme ve inceleme hakkıdır. Bu hak kapsamında yönetim kurulu üyeleri şirketin tüm iş ve işlemleri hakkında bilgi isteyebilir, soru sorabilir ve inceleme yapabilir. Bir üyenin istediği herhangi bir belgenin kurula getirilmesi, kurulca veya üyelerce tartışılması veya herhangi bir konuda bilgi alınması talepleri reddedilemez. Yönetim kurulu başkanı bu yöndeki talepleri reddettiği takdirde konu iki gün içinde yönetim kurulunun önüne getirilir. Kurul toplanamazsa veya talepte bulunan yönetim kurulu üyesinin istemini reddederse üye, şirketin merkezinin bulunduğu yerdeki asliye ticaret mahkemesine başvurabilir. Mahkemenin vereceği karar kesindir. Bilgi alma hakkı şirket esas sözleşmesi ile genişletebilir ancak daraltılamaz. Zira bu hak emredici niteliktedir; kısıtlanması ve kaldırılması mümkün değildir. Mali Haklar; TTK madde 394’te yönetim kurulu üyelerine huzur hakkı, ücret, ikramiye, prim ve yıllık kârdan pay ödenebileceği düzenlenmiştir. Ancak ödenecek olan mali hakların ve bunların tutarın esas sözleşmeyle veya genel kurul kararı ile belirlenmiş olması şarttır. Huzur hakkı, toplantıya katılma karşılığı olarak yapılan bir ödemedir. Ücret, periyodik olan belirli zaman dilimlerinin geçmesi üzerine ödenen maaş niteliğinde bir ödemedir. İkramiye, belirli bir sürenin tamamlanması sonucunda ve genellikle ücrete oranlanarak yapılan bir ödemedir. Prim, yönetim kurulu üyesinin performansına dayalı olarak, belirli hedeflere ulaşılması halinde yapılan ödemedir. Kâr payından ödeme, şirketin faaliyet sonucunda kar elde etmesi halinde ve öncesinde ortaklara %5’lik kâr payının dağıtılmış olması şartıyla yapılan ödemedir. 1.4. Anonim Şirket Yönetim Kurulu Üyeliği Sıfatının Kaybedilmesi Yönetim kurulu üyeliğinin sona ermesi azil, istifa, seçilebilme şartlarının kaybedilmesi ve görev süresinin sona ermesi olmak üzere temelde dört durumda meydana gelebilir. Azil; Yönetim kurulu üyeleri ister esas sözleşme ile atanmış olsun ister genel kurul kararı ile seçilmiş olsunlar genel kurulda alınacak bir karar ile görevden alınabilirler. Yönetim kurulunun azli her zaman için mümkündür. Ancak azil haklı bir nedene dayanmıyorsa şirketin azledilen yönetim kurulu üyesinin uğradığı zararları tazmin etmesi gerekebilecektir. Azil genel kurulun devredilemez yetkilerindendir. Dolayısıyla yönetim kurulunun görevden alınması yalnızca genel kurulca alınacak bir karar ile gerçekleştirilebilir. Azil kararı alınabilmesi için genel kurulca toplantı ve karar alma kurallarına uyulması gerekir. Bu noktada temel kural ise gündeme bağlılık ilkesidir. Yani genel kurulun yönetim kurulu üyesinin azline ilişkin karar alabilmesi için genel kurul gündeminde konuya ilişkin açık maddenin bulunması gerekir. Ancak bu kurala iki istisna getirilmiştir. İlk istisnai düzenleme TTK madde 413/3’te yer almaktadır. İlgili düzenlemeye göre gündemde yer alan yılsonu finansal tablolarının müzakeresi maddesi yönetim kurulu üyelerinin görevden alınmaları ile ilgili olarak kabul edilir. Dolayısıyla gündemde yönetim kurulu üyesinin azline ilişkin bir madde olmasa dahi yılsonu finansal tablolarının müzakeresi ile ilgili bir madde varsa yönetim kurulu üyesi hakkında azil kararı alınabilecektir. Zira finansal tabloların görüşülmesi esasen yönetim kurulu üyelerinin genel kurula hesap verme yükümlülüğü ile bağlantılıdır. Aynı şekilde yönetim kurulu üyelerinin ibrası da hesap verme yükümlülüğü ile ilgili olduğundan gündemde ibraya ilişkin bir madde olması halinde de yönetim kurulu üyesinin azline karar verilebilecektir. Bir diğer istisnai durum ise haklı bir nedenin bulunmasıdır. Haklı sebebin varlığı halinde genel kurul toplantı gündeminde yönetim kurulu üyesinin azli ile ilgili doğrudan veya bağlantılı bir madde bulunmasa dahi azil kararı verilebilecektir. Haklı nedene örnek olarak yönetim kurulu üyesinin görevin ifasında yetersiz kalması, birçok farklı şirkette yönetim kurulu üyeliği yapması, uzun süreler boyunca yurtdışında bulunması, rekabet yasağını ihlal etmesi, yolsuzluk yapması durumları verilebilir. İstifa; Yönetim kurulu üyesi görevinden istifa edebilir. İstifa tek taraflı ve karşı tarafa ulaşmakla sonuç doğuran bir işlemdir. Yönetim kurulu üyesinin istifası her zaman için mümkündür. Ancak istifa haklı bir nedene dayanmıyorsa kusura dayalı bir sorumluluk olarak kabul edilir ve zamansız istifa nedeniyle şirket bir zarara uğramışsa istifa eden yönetim kurulu üyesinin bu zararı tazmin etmesi gerekebilir. Seçilebilme Şartlarının Kaybedilmesi; Yönetim kurulu üyesi olarak seçilebilmek için çeşitli şartları taşımak gerektiğinden yukarıda bahsetmiştik. Aranan bu şartların üyeliğe seçildikten sonra kaybedilmesi halinde yönetim kurulu üyeliği sona erecektir. Görev Süresinin Sona Ermesi; Esas sözleşmede yönetim kurulu üyelerinin görev süresinin ne kadar olacağı belirlenebilir. Ancak bu süre üç yılı aşamaz. Zira Kanun yönetim kurulu üyelerinin görev süresinin en çok üç yıl olabileceğini emredici şekilde hükme bağlamıştır. Görev süresinin başlangıcı yönetim kurulu üyesinin göreve ne şekilde başladığına göre değişecektir. Buna göre yönetim kurulu üyesi esas sözleşme ile atanmışsa ortaklığın tescil tarihi, genel kurul kararı ile seçilmişse karar tarihi görev süresinin başlangıç anı olarak kabul edilecektir. Görev süresi sona eren yönetim kurulu üyesinin üyelik sıfatı da sona erecektir. Ancak esas sözleşmede aksine bir hüküm olmaması kaydıyla aynı kişinin yeniden üye olarak seçilmesi mümkündür. 2. Anonim Şirket Yönetim Kurulu Üyelerinin Yükümlülükleri Özen Yükümlülüğü Yönetim kurulu üyeleri görevlerinin ifası sırasında gerekli dikkat ve özeni göstermek ile yükümlüdürler. Aranan özen düzeyi, benzer konuda faaliyet gösteren bir şirkette basiretli bir yöneticinin göstermesi gereken özen olarak kabul edilir. Yönetim kurulu üyesinin özen borcuna uygun davrandığının kabul edilebilmesi için ilgili işlemi çeşitli ölçütlere uygun olarak gerçekleştirmiş olması gerekir. Bu ölçütler; yönetim kurulu üyesinin kararın alınmasından önce yeterince bilgilendirilmiş olması, konunun yeterince tartışılmış olması, gerek duyulması halinde konunun uzmanlarından destek alınmış olması, sadakat borcuna uygun olmayan davranışlardan kaçınılması olarak kabul edilmektedir. Sadakat Yükümlülüğü Sadakat yükümlülüğü uyarınca yönetim kurulu üyesi şirketin çıkarlarını üstün tutmakla yükümlüdür. Bu kapsamda yönetim kurulu üyesinin kişisel çıkarları ile şirket çıkarlarının çatışmasına sebebiyet verecek davranışlardan kaçınması gerekmektedir. Sadakat borcu; şirketin malvarlığının korunması, malvarlığının azalmasına sebebiyet verecek eylemlerden kaçınılması ve kazanç elde etme amacına yönelik gayret sarf edilmesi hususlarını kapsamaktadır. Şirketle İşlem Yapma Yasağı TTK madde 395’te yönetim kurulu üyesinin genel kuruldan izin almadan şirketle kendisi veya bir başkası adına herhangi bir işlem yapamayacağı düzenlenmiştir. Aksi halde şirket ilgili işlemin batıl yani geçersiz olduğunu ileri sürebilir. Ancak işlemi gerçekleştiren yönetim kurulu üyesinin işlemin geçersiz olduğunu ileri sürmesi mümkün değildir. Bu yasak dolayısıyla yönetim kurulu üyesi örneğin kendi taşınmazını şirkete satamayacaktır. Şirketle işlem yapma yasağının amacı şirketle yönetim kurulu üyesi arasındaki çıkar çatışmasına engel olmak olduğundan dolayı çıkar çatışması ve şirketin zarara uğrama riski olmayan hallerde işlem yasağı söz konusu olmaz. Örneğin yönetim kurulu üyesinin genel kuruldan izin almadan taşınmazını şirkete bağışlaması mümkündür. Şirketle Rekabet Yasağı TTK madde 396’da yönetim kurulu üyelerinin genel kuruldan izin almadan şirketin işletme konusuna giren ticari iş türünden bir işlemi kendisi veya başkası hesabına yapamayacağı düzenlenmiştir. Maddenin devamında yönetim kurulu üyesinin aynı tür ticari işlerle uğraşan bir şirkete sorumluluğu sınırsız ortak sıfatıyla giremeyeceği de düzenlenmiştir. Rekabet yasağı yönetim kurulu üyesinin görev süresi ile sınırlıdır. Bu nedenle Kanun’dan kaynaklanan rekabet yasağı görevin sona ermesi ile ortadan kalkar. Ancak şirket ve yönetim kurulu üyesi arasında, görevin sona ermesinden sonrasını da kapsayacak şekilde bir rekabet yasağı sözleşmesi de akdedilebilir. Böyle bir ihtimalde yönetim kurulu üyesinin görevi sona erse dahi üye sözleşmeden kaynaklanan rekabet yasağı ile bağlı olacaktır. Rekabet yasağının ihlal edilmesi halinde şirket; Yönetim kurulu üyesinden tazminat isteyebilir; Yapılan işlemin şirket adına yapılmış olduğunu kabul edebilir; Üçüncü kişiler hesabına yapılmış olan sözleşmelerden doğan menfaatlerin şirkete ait olduğunu ileri sürerek dava açabilir. Belirtilen bu haklar seçimlik haktır ve içlerinden yalnızca biri tercih edilebilir. Hangi hakkın seçileceğine rekabet yasağını ihlal eden yönetim kurulu üyesinin katılımı olmamak kaydıyla yönetim kurulu karar verir. Hakların kullanımı için zamanaşımı süresi öngörülmüştür. Belirtilen bu haklar, söz konusu ticari işlemlerin yapıldığını veya yönetim kurulu üyesinin diğer bir şirkete girdiğini, diğer üyelerin öğrendikleri tarihten itibaren üç ay ve her hâlde belirtilen durumların gerçekleşmesinden itibaren bir yıl geçince zamanaşımına uğrayacaktır. Müzakerelere Katılma Yasağı TTK madde 393’te yönetim kurulu üyesinin kendisinin, alt ve üst soyunun, eşinin ya da üçüncü derece dâhil olmak üzere üçüncü dereceye kadar kan ve kayın hısımlarının kişisel menfaati ile şirket menfaatinin çatıştığı konulara ilişkin müzakerelere katılamayacağı düzenlenmiştir. Yönetim kurulu üyesinin müzakerelere katılmasının dürüstlük kuralına uygun olmayacağı hallerde de ilgili üyenin müzakerelere katılmaması gerekecektir. Yönetim kurulu üyesinin müzakereye katılma yasağına tabi olup olmadığı hususunda bir tereddüt olduğu takdirde yönetim kurulu konuya ilişkin karar alır. Bu kararın alındığı toplantıya ilgili üyenin katılması mümkün değildir. Menfaat yasağı yönetim kurulunca bilinmese dahi ilgili üyenin durumu açıklaması ve yasağa uyması gerekmektedir. Yasağı kusuruyla ihlal eden yönetim kurulu üyesi şirketin uğrayacağı zararı tazminle yükümlüdür. Bununla beraber menfaat çatışması nesnel olarak mevcutken ve biliniyorken diğer üyeler yasak kapsamındaki üyenin müzakereye katılmasına itiraz etmemişlerse itirazda bulunmayan bu üyelerin de tazmin sorumluluğu söz konusu olur. Ancak tazminat sorumluluğunun doğması için sorumluluğun diğer koşullarının da bulunması gerekmektedir. Dolayısıyla ancak hukuka aykırı bir eylem (müzakerelere katılma yasağının ihlal edilmesi), kusur, zarar, zarar ve eylem arasında illiyet bağı unsurlarının tamamının gerçekleşmesi halinde tazminat sorumluluğu doğacaktır. Şirkete Borçlanma Yasağı TTK madde 395/2’de pay sahibi olmayan yönetim kurulu üyelerinin ve yönetim kurulu üyelerinin pay sahibi olmayıp 393. maddede sayılan yakınlarının şirkete nakit borçlanamayacağı düzenlenmiştir. Maddenin devamında şirketin bu kişiler için kefalet, garanti ve teminat veremeyeceği, sorumluluk yüklenemeyeceği ve bu kişilerin borçlarını devralamayacağı da düzenlenmiştir. Şirkete borçlanma yasağı tek taraflıdır. Yani yönetim kurulu üyesinin ve yakınlarının şirketten borç olması mümkün değilken şirkete borç vermeleri mümkündür. Yasağın ihlali halinde şirket alacaklıları, yönetim kurulu üyesini veya yakınlarını şirkete borçlanılan tutar miktarında doğrudan takip edebilme hakkına sahip olacaklardır. Şirketin Finansal Durumunun Bozulmasından Doğan Yükümlülükler Son yıllık bilançodan sermaye ile kanuni yedek akçeler toplamının yarısının zarar sebebi ile karşılıksız kaldığının anlaşılması halinde yönetim kurulunun, genel kurulu derhal toplantıya çağırması gerekmektedir. Aynı zamanda yönetim kurulunun uygun gördüğü iyileştirici önlemleri de genel kurula sunması gerekmektedir. Şirketin borca batık durumda bulunduğu şüphesini uyandıran işaretlerin bulunması halinde yönetim kurulunun bir ara bilanço çıkarması gerekmektedir. Ara bilançonun, aktiflerin hem işletme devamlılığı esasına göre hem de muhtemel satış fiyatları üzerinden çıkarılması gerekir. Çıkarılan bilançodan aktiflerin şirket alacaklarını karşılamaya yetmediği anlaşıldığı takdirde yönetim kurulu şirket merkezinin bulunduğu yer asliye ticaret mahkemesine durumu bildirmeli ve şirketin iflasını istemelidir. Eşit İşlemde Bulunma Yükümlülüğü TTK madde 357’de pay sahiplerinin eşit şartlarda eşit işleme tabi tutulacakları düzenlenmiştir. Dolayısıyla yönetim kurulu üyeleri pay sahiplerine yönelik olarak gerçekleştirilecek işlemlerde eşit işlemde bulunma yükümlülüğü altındadır. Toplantılara Aslen Katılma Yükümlülüğü Yönetim kurulu üyelerinin birbirlerini temsilen oy vermeleri mümkün olmadığı gibi toplantılara vekil aracılığıyla katılmaları da mümkün değildir. Dolayısıyla yönetim kurulu üyelerinin toplantılara bizzat katılmaları gerekmektedir. 3. Anonim Şirket Yönetim Kurulu Toplantısı Yönetim kurulu, kurul olarak çalışır ve karaları toplantı yapmak suretiyle alır. Toplantılar fiziken yapılabileceği gibi elektronik ortamda da yapılabilir. Bununla birlikte yönetim kurulu kararları sirküler yoluyla, yani üyelerden birinin yazılı olarak sunduğu bir önerinin diğer üyelerce de yazılı olarak uygun bulunması yoluyla da alınabilir. 3.1. Anonim Şirket Yönetim Kurulu Toplantı Yeter Sayısı TTK madde 390’da yönetim kurulu toplantı yeter sayısının yönetim kurulu üye tam sayısının çoğunluğu olduğu düzenlenmiştir. Kanun’da yer alan bu yetersayı şirket esas sözleşmesi ile ağırlaştırılabilir ancak hafifletilemez. 3.2. Anonim Şirket Yönetim Kurulu Karar Yeter Sayısı TTK madde 390’da yönetim kurulu karar yeter sayısının toplantıda hazır bulunan üyelerin çoğunluğu olduğu düzenlenmiştir. Kanun’da yer alan bu yetersayı şirket esas sözleşmesi ile ağırlaştırılabilir ancak indirilemez. Toplantılarda her yönetim kurulu üyesinin tek oy hakkı vardır. 4. Anonim Şirket Temsil Yetkisinin Kullanımı Anonim şirketi temsil yetkisi çift imza ile kullanılmak üzere yönetim kuruluna aittir. Esas sözleşmede aksi yönde bir hüküm getirilmiş olması ya da yönetim kurulunun tek kişiden oluşması halinde çift imza kuralı uygulanmayacaktır. Temsile yetkili kişilerin ve bunların temsil şekillerini gösterir kararın noterce onaylanmış sureti, tescil ve ilan edilmek üzere ticaret siciline verilmelidir. Şirket adına imza atma yetkisine sahip olan kişilerin, imzalarını şirketin unvanı altına atmaları gerekmektedir. 5. Anonim Şirket Temsil Yetkisinin Sınırları Anonim şirketi temsile yetkili olanlar şirketin amacına ve işletme konusuna giren her türlü işi ve hukuki işlemi şirket adına yapma ve şirket unvanını kullanma yetkisine sahiptir. Temsile yetkili olan kişilerin şirketin amacı ve işletme konusu dışında yaptıkları işlemler de şirketi bağlar. Ancak işlemin karşı tarafı olan üçüncü kişi işlemin işletme konusu dışında bulunduğunu biliyorsa veya bilmesi gerekiyorsa şirket bu işlemle bağlı olmayacaktır. Şirket esas sözleşmesinin ilan edilmiş olması üçüncü kişinin durumu bildiğinin ispatı için tek başına yeterli değildir. 6. Anonim Şirket Temsil Yetkisinin Devri TTK madde 370/2’de yönetim kurulunun temsil yetkisini bir veya daha fazla murahhas üyeye veya murahhas müdüre devredebileceği düzenlenmiştir. Murahhas üye yönetim kurulu üyelerinden biri iken murahhas müdür yönetim kurulu üyesi olmayan bir üçüncü kişidir. Dolayısıyla temsil yetkisinin yönetim kurulu üyesi olmayan kişilere de bırakılması mümkündür. Ancak Kanun en az bir yönetim kurulu üyesinin temsil yetkisine sahip olmasını şart tutmuştur. Yönetim kurulunun devredilemez nitelikteki görev ve yetkilerine dâhil olan konularda temsil yetkisinin devredilmesi mümkün değildir. 7. Anonim Şirket Yönetim Yetkisinin Bölünmesi ve Murahhaslara Bırakılması Yönetim kurulu, yönetimi kısmen veya tamamen bir veya birkaç yönetim kurulu üyesine veya üçüncü kişiye bırakabilir. Bunun için esas sözleşmede bu yönde bir hükmün bulunması ve yönetim kurulu tarafından bir iç yönerge düzenlenmesi gerekmektedir. İç yönergede şirketin yönetimine ilişkin düzenlenmenin yapılması ve kimin kime bağlı olup bilgi sunmakla yükümlü olduğunun belirlenmesi gerekmektedir. 8. Anonim Şirket Yönetim Kurulu Üyelerinin Sorumluluğu Anonim şirket yönetim kurulu üyelerinin gerçekleştirdikleri iş ve işlemler için sorumlulukları doğabilir.Yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğu hukuki sorumluluk ve cezai sorumluluk olmak üzere temelde iki gruba ayrılmaktadır. 8.1. Yönetim Kurulu Üyelerinin Hukuki Sorumluluğu Hukuki sorumluluk, yönetim kurulu üyelerinin Kanun’dan ve şirket esas sözleşmesinden kaynaklanan yükümlülüklerini gerekli dikkat ve özeni göstermemeleri dolayısıyla ihlal etmeleri halinde söz konusu olur. Yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğu kusur sorumluluğudur. Bu nedenle yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğuna gidilebilmesi için Kanun’dan veya da esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerin kusurlu bir şekilde ihlal edilmiş olması gerekmektedir. Bununla beraber yükümlülüklerin kusurlu şekilde ihlal edilmiş olması tek başına sorumluluğu doğurmamaktadır; sorumluluğun doğması için genel hükümlerde aranan diğer şartların da sağlanması gerekir. Tüm şartların varlığı halinde yönetim kurulu üyeleri şirkete, şirketin pay sahiplerine ve şirket alacaklılarına verdikleri zararlardan dolayı sorumlu olurlar. Yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğu zamanaşımının dolması veya da genel kurul tarafından ibra kararı alınması ile sona erer. Yönetim kurulu üyelerinin hukuki sorumluluğu hakkında detaylı bilgi almak için Anonim Şirketlerde Yönetim Kurulu Üyelerinin Hukuki Sorumluluğu başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 8.2. Yönetim Kurulu Üyelerinin Cezai Sorumluluğu Yönetim kurulu üyelerinin cezai sorumluluğu, suçta ve cezada kanunilik ilkesi gereğince çeşitli kanunlarda yer alan fiillerin gerçekleştirilmesi halinde gündeme gelmektedir. Anonim şirketler birer tüzel kişidir. Tüzel kişilerin cezai sorumlulukları bulunmadığından anonim şirketler hakkında yalnızca güvenlik tedbiri uygulanabilir. Bu nedenle şirket nezdinde vukuu bulan bir suç dolayısıyla cezai sorumluluk altında olan kişiler şirketi yönetme ve temsil etme yetkisine sahip olan yönetim kurulu üyeleridir. Yönetim kurulu üyelerinin cezai sorumluluğu çeşitli kanunlarda düzenlenmiş olup yaptırım olarak kimi suçlar için para cezası kimi suçlar için ise hapis cezası düzenlenmiştir. Yönetim kurulu üyelerinin cezai sorumluluğu hakkında detaylı bilgi almak için Anonim Şirket Yönetim Kurulu Üyelerinin Cezai Sorumluluğu başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Excerpt: Anonim şirketi temsil yetkisi, yönetim kurulunun tek kişiden oluşması veya esas sözleşmede aksi yönde bir hüküm bulunması haricinde, çift imza ile kullanılmak üzere yönetim kuruluna aittir. ### Anonim Şirket Yönetim Kurulu Üyelerinin Cezai Sorumluluğu Anonim şirket, sermayesi belirli ve paylara bölünmüş olan, borçlarından dolayı yalnız malvarlığıyla sorumlu bulunan şirkettir. Anonim şirketlerde şirketi yönetme ve temsil etme yetkisi yönetim kuruluna aittir. Yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğu, hukuki sorumluluk ve cezai sorumluluk olmak üzere temelde iki gruba ayrılmaktadır. Hukuki sorumluluk yönetim kurulu üyelerinin Kanun’dan ve şirket esas sözleşmesinden kaynaklanan yükümlülüklerini gerekli dikkat ve özeni göstermemeleri dolayısıyla ihlal etmeleri halinde söz konusu olur. Cezai sorumluluk ise suçta ve cezada kanunilik ilkesi gereğince çeşitli kanunlarda yer alan fiillerin gerçekleştirilmesi halinde gündeme gelmektedir. Yöneticilerin hukuki sorumluluğu hakkında detaylı bilgi almak için Anonim Şirketlerde Yönetim Kurulu Üyelerinin Hukuki Sorumluluğu başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Anonim şirketler birer tüzel kişidir. Tüzel kişilerin cezai sorumlulukları bulunmadığından anonim şirketler hakkında yalnızca güvenlik tedbiri uygulanabilir.  Bu nedenle şirket nezdinde vukuu bulan bir suç dolayısıyla cezai sorumluluk altında olan kişiler şirketi yönetme ve temsil etme yetkisine sahip olan yönetim kurulu üyeleridir. Yönetim ve temsil ilişkin detaylı bilgi almak için Anonim Şirketlerde Yönetim Ve Temsil başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Yönetim kurulu üyelerinin cezai sorumluluğu çeşitli kanunlarda düzenlenmiş olup yaptırım olarak kimi suçlar için para cezası kimi suçlar için ise hapis cezası düzenlenmiştir.  1. Şirketlerin Cezai Sorumluluğu 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu madde 329’a göre; anonim şirket, sermayesi belirli ve paylara bölünmüş olan, borçlarından dolayı yalnız malvarlığıyla sorumlu bulunan şirkettir. Anonim şirketler birer tüzel kişidir. Tüzel kişiler her ne kadar gerçek kişiler gibi haklara ehil olabilip yükümlülük altına girebilirlerse de gerçek kişilerde olduğu gibi bir cezai sorumlulukları söz konusu değildir. Zira suçun manevi unsuru olan kast veya taksir failin iradesi sonucu oluşur, şirket tüzel kişiliğinin doğrudan kendisine yüklenebilen bir iradeye sahip olması ise mümkün değildir. Şirket tüzel kişiliğinin iradesi esasen yöneticilerinin iradesidir. Ceza hukukunun temel prensiplerinden olan suç ve cezaların şahsiliği ilkesi uyarınca bir suçtan dolayı verilecek ceza yalnızca ilgili suçun failine yani ilgili suçu gerçekleştirme iradesi gösteren kişiye verilebilir. Bu nedenle anonim şirketlerde, şirketin değil yöneticilerinin cezai sorumluluğuna gidilir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu madde 20/2’de de tüzel kişiler aleyhine cezai yaptırım uygulanamayacağı düzenlenmiştir. Ancak tüzel kişiler aleyhine güvenlik tedbirlerinin uygulanması mümkündür. TCK madde 60’ta faaliyetini bir kamu kurumu tarafından verilen izne dayalı olarak sürdüren özel hukuk tüzel kişisinin organ veya temsilcisinin iştirakiyle ve iznin verdiği yetkinin kötüye kullanılması suretiyle tüzel kişi yararına işlenen kasıtlı suçlardan mahkûmiyet halinde, verilen iznin iptal edileceği hükme bağlanmıştır. Aynı hükmün devam eden fıkrasında müsadere hükümlerinin tüzel kişiler hakkında da uygulanacağı düzenlenmiştir. 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nda ise tüzel kişiler aleyhine idari para cezasının uygulanabileceği düzenlenmiştir. Dolayısıyla şirket tüzel kişiliği aleyhine uygulanabilecek güvenlik tedbirleri iznin iptali, müsadere ve idari para cezası şeklindedir. 2. Yönetim Kurulu Üyelerinin Cezai Sorumluluğu Yukarıda da ifade edildiği üzere anonim şirketin cezai sorumluluğu bulunmadığından, cezai sorumluluğa sebebiyet veren bir durum ortaya çıktığında şirketin değil, şirketin yönetiminden sorumlu olan yönetim kurulu üyelerinin cezai sorumluluğuna gidilmektedir. Suçta ve cezada şahsilik ilkesinin gereği olarak suçun soruşturması ve kovuşturması sırasında hangi yönetim kurulu üyesinin sorumlu olduğunun saptanması için detaylı incelemeler yapılmakta, bu kapsamda yönetim kurulu üyeleri arasındaki görev dağılımı dikkate alınmaktadır. Yönetim kurulu üyelerinin cezai sorumluluğu çeşitli kanunlarda düzenlenmiştir. 2.1. Türk Ticaret Kanunundan Doğan Cezai Sorumluluklar TTK madde 562’de yönetim kurulu üyelerinin cezai sorumluluğunu doğuracak eylemler düzenlenmiştir. Belirtilen bu eylemlere karşı yaptırım olarak ise idari para cezası, adli para cezası ve hapis cezası öngörülmüştür. İdari Para Cezasını Gerektiren Haller Şirket nezdinde tutulması gereken ticari defterlerin, uzmanların yapacakları incelemede işletmenin faaliyetleri ve finansal durumu hakkında fikir verebilecek şekilde tutulmaması, Tutulması gereken ticari defterlerin işletme faaliyetlerinin oluşumunu ve gelişimini ortaya koyacak şekilde tutulmaması, İşletme ile ilgisi bulunan tüm belgelerin bir kopyasının yazılı, görsel veya elektronik ortamda saklanmaması, Fiziki ortamda tutulan yevmiye defteri, defteri kebir ve envanter defteri ile TTK m.64/4’te sayılan defterlerin kuruluş sırasında ve kullanılmaya başlanmadan önce açılış onaylarının notere yaptırılmaması, Defterlerin TTK madde 65’te belirtilen niteliklere uygun olarak tutulmaması, Ticari işletmenin açılışında envanter çıkarılmaması, Çıkarılan envanterde işletmenin taşınmazlarının, alacaklarının, borçlarının, nakit para tutarının ve diğer varlıklarının eksiksiz ve doğru olarak gösterilmemiş, varlıklar ile borçların değerlerinin teker teker belirtilmemiş olması Saklanması zorunlu olan belgeleri sadece görüntü veya başkaca bir veri taşıyıcısı aracılığıyla ibraz edebilen kimsenin ilgili belgelerin okunabilmesi için gerekli olan yardımcı araçları kullanıma hazır bulundurmaması Finansal tablolar düzenlenirken, Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu tarafından yayımlanan, Türkiye Muhasebe Standartlarına, kavramsal çerçevede yer alan muhasebe ilkeleri ile yorumlarına uyulmaması ve bunların uygulanmaması Hamiline yazılı pay sahipleri ile sahip oldukları paya ilişkin bilgilerin, senetler pay sahiplerine dağıtılmadan önce Merkezi Kayıt Kuruluşuna bildirilmemesi Adli Para Cezasını Gerektiren Haller TTK uyarınca tutulması zorunlu olan defterlerin denetime yetkili olan kişiler tarafından istendiğinde tam olarak verilmemesi ve denetime yetkili olan kişilerin görevlerini yapmalarının engellenmesi Sermaye taahhüdünden doğan vadesi gelmiş borçlarını ifa etmeyen pay sahiplerine şirket malvarlığından borç verilmesi Pay sahibi olmayan yönetim kurulu üyeleri ile yönetim kurulu üyelerinin pay sahibi olmayan ve TTK madde 393’de sayılan yakınlarına şirket malvarlığından nakit borç verilmesi Görevi dolayısıyla incelemesine sunulan defter ve belgeleri inceleyen yönetim kurulu üyesinin öğrendiği iş ve işletme sırlarını açıklaması Ayni sermayenin veya devralınacak işletme ile ayınların değerlemesinde emsaline oranla yüksek fiyat biçilmesi, işletme ve aynın niteliğinin veya durumunun farklı gösterilmesi ya da başka bir şekilde yolsuzluk yapılması Ticari defterlerin mevcut olmaması veya hiçbir kayıt içermemesi İnternet sitesi oluşturmakla yükümlü olan şirketlerde sitenin oluşturulmaması veya siteye konulması gereken içeriğin usulüne uygun olarak konulmaması Bağlı şirketin yönetim kurulu tarafından faaliyet yılının ilk üç ayı içinde, şirketin hâkim ve bağlı şirketlerle ilişkileri hakkında bir rapor düzenlenmemesi Hâkim şirketin görevli uzmanları tarafından; bağlı şirketin yaptığı işlemler ve bunların sonuç ve etkileri hakkında hazırlanacak rapor için gerekli olan bilgi ve belgeler talep edilmiş olmasına rağmen bağlı şirketin ilgili bilgi ve belgeleri vermemesi Hapis Cezasını Gerektiren Haller Birleşme, bölünme, tür değiştirme ve menkul kıymet çıkarma gibi işlemlerle ilgili belgelerin, izahnamelerin, taahhütlerin, beyanların ve garantilerin sahte olarak düzenlenmesi Ticari defterlere kasıtlı olarak gerçeğe aykırı kayıt yapılması Sermaye tamamıyla taahhüt olunmamış veya karşılığı Kanun veya esas sözleşme hükümleri gereğince ödenmemişken, taahhüt edilmiş veya ödenmiş gibi gösterilmesi Bir şirket kurmak veya şirketin sermayesini artırmak amacıyla yahut vaadiyle halka her türlü yoldan çağrıda bulunularak para toplanması TTK madde 55’te sayılan haksız rekabet fiillerinden birinin kasten işlenmesi 2.2. Türk Ceza Kanunundan Doğan Cezai Sorumluluklar TTK’da olduğu gibi TCK’da da yönetim kurulu üyelerinin cezai sorumluluğuna ilişkin çeşitli düzenlemeler yer almaktadır. TCK madde 158’e göre dolandırıcılık suçunun şirket yönetim kurulu üyesi tarafından, ticari faaliyetler sırasında işlenmesi durumunda, dolandırıcılık suçunun nitelikli halinin işlendiği kabul edilir ve ilgili yönetim kurulu üyesi hakkında hapis ve adli para cezasına hükmolunur. TCK madde 164’e göre bir şirketin yönetim kurulu üyesi tarafından kamuya yapılan beyanlarda veya genel kurula sunulan raporlarda ilgililerin zarara uğramasına sebebiyet verebilecek nitelikte gerçeğe aykırı, önemli bilgiler verilirse ilgili yönetim kurulu üyesine hapis ve adli para cezası verilir. Bahsi geçen suçun oluşması için yönetim kurulu üyesinin verdiği bilgilerin yanlış olduğunu bilmesi ancak bu bilgileri doğruymuş gibi gösterme kastı taşınması gerekmektedir. Ancak bir kâr sağlama amacının olması ya da zararın meydana gelmesi suçun oluşması için şart değildir. TCK madde 239’a göre görevi gereği vakıf olduğu ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgeleri yetkisiz kişilere veren veya ifşa eden kişi, şikâyet üzerine, hapis ve adlî para cezası ile cezalandırılır. Yönetim kurulu üyeleri de şirketteki görevleri gereği birçok sırra vakıflardır. Bu sırları yetkisiz kişilerle paylaşmaları veya da ifşa etmeleri halinde yönetim kurulu üyelerinin cezai sorumluluğu doğacaktır. Bununla beraber belirtmek gerekir ki mevcut hukuki düzenlemeler ile kişisel veriler oldukça sıkı şekilde korunmakta, ilgili korumanın sağlanabilmesi adına çeşitli yaptırımlar hüküm altına alınmaktadır. Bu yaptırımların bir kısmı da TCK’nın 135 ila 140. maddeleri arasında düzenlenmiştir. TCK madde 135’e göre hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydeden kimse hapis cezası ile cezalandırılır. TCK madde 136’ya göre kişisel verileri, hukuka aykırı olarak bir başkasına veren, yayan veya ele geçiren kimse hapis cezası ile cezalandırılır. TCK madde 138’e göre kanunların belirlediği sürelerin geçmiş olmasına karşın verileri sistem içinde yok etmekle yükümlü olanların görevlerini yerine getirmemeleri halinde ilgili kişiler hapis cezası ile cezalandırılır. Birçok anonim şirkette de gerek çalışanlardan gerekse de müşterilerden kişisel veriler toplanmaktadır. Anonim şirket tarafından toplanan kişisel verilerden sorumlu olan kişiler ise yönetim kurulu üyeleridir. Dolayısıyla şirket tarafından toplanan kişisel veriler hakkında yukarıda belirtilen hallerin oluşması halinde yönetim kurulu üyelerinin cezai sorumluluğu doğacaktır. 2.3. Vergi Usul Kanunundan Doğan Cezai Sorumluluklar 213 sayılı Vergi Usul Kanunu madde 359’da vergi kaçakçılığı suçu düzenlenmiştir. Vergi kaçakçılığı anonim şirket tüzel kişiliği tarafından da gerçekleştirilebilir. Bu ihtimalde vergi kaçakçılığı suçundan doğan cezai yaptırım şirketin yönetim kurulu üyelerine uygulanır. Kanun’da vergi kaçakçılığı suçunu oluşturan fiiller üç farklı yaptırım ile kategorizelendirilmiştir. İlk grupta yer alan fiillerin gerçekleştirilmesi halinde on sekiz aydan beş yıla kadar hapis cezası verilir. Bu fiiller şu şekilde sayılmıştır: Defter ve kayıtlarda hesap ve muhasebe hileleri yapmak, Gerçek olmayan veya kayda konu işlemler ile ilgisi bulunmayan kişiler adına hesap açmak Defterlere kaydı gereken hesap ve işlemleri vergi matrahının azalması sonucunu doğuracak şekilde başka defter, belge veya diğer kayıt ortamlarına kaydetmek Defter, kayıt ve belgeleri tahrif etmek, gizlemek, muhteviyatı itibariyle yanıltıcı belge düzenlemek veya bu belgeleri kullanmak İkinci grupta yer alan fiillerin gerçekleştirilmesi halinde üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Bu fiiller şu şekilde sayılmıştır: Vergi kanunları uyarınca tutulan veya düzenlenen ve saklama ile ibraz mecburiyeti bulunan defter, kayıt ve belgeleri yok etmek Defter sahifelerini yok ederek yerine başka yapraklar koymak veya hiç yaprak koymamak Belgelerin asıl veya suretlerini tamamen veya kısmen sahte olarak düzenlemek veya bu belgeleri kullanmak Üçüncü grupta yer alan fiillerin gerçekleştirilmesi halinde iki yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Bu fiiller şu şekilde sayılmıştır: Maliye Bakanlığı ile anlaşması bulunan kişilerin basabileceği belgeleri, Bakanlık ile anlaşması olmadığı halde basmak veya bilerek kullanmak 2.4. İş Sağlığı ve İş Güvenliği Kanunundan Doğan Cezai Sorumluluklar 6331 sayılı İş Sağlığı ve İş Güvenliği Kanunu madde 14’te işverenin, işyerinde meydana gelen iş kazaları hakkında gerekli kayıtları tutma ve rapor düzenleme ile ilgili kazaları Sosyal Güvenlik Kurumu’na bildirme yükümlülüğü düzenlenmiştir. Belirtilen yükümlülüklerini yerine getirmeyen yönetim kurulu üyelerine idari para cezası verilecektir. Kanun’un 25/8’inci maddesine göre işyerinde durdurulan işlerde izinsiz çalışma yaptıran işveren veya işveren vekillerine hapis cezası verilir. İşveren işyerinde gerekli iş güvenliği önlemlerini almak ve gerekli özeni göstermekle yükümlüdür. İşverenin iş güvenliğine ilişkin yükümlülüklerini yerine getirmemesi nedeniyle meydana gelecek olan zararlardan dolayı cezai sorumluluğu meydana gelir. 2.4.1. İş Kazaları Açısından Cezai Sorumluluk İş kazası, İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu madde 3’te tanımlanmıştır. İlgili hükme göre iş kazası; işyerinde veya işle ilgili faaliyetler dolayısıyla meydana gelen, ölüme sebebiyet veren veya vücut bütünlüğünü ruhen ya da bedenen engelli hale getiren olaydır. Bir olayın iş kazası olarak kabul edilebilmesi için zarara uğrayan kişinin sigortalı olması gerekmektedir. Sigortalı işçi işyerindeki ilk gününde dahi kaza geçirse ilgili kaza iş kazası olarak kabul edilecektir. Ayrıca işçinin belirli bir prim gününü doldurmasına gerek yoktur. İş kazaları hakkında daha detaylı bilgi almak için İş Kazası Nedeniyle Tazminat Davası isimli yazımızı inceleyebilirsiniz. İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu madde 14’te işverenin meydana gelen iş kazaları sonrası yükümlülükleri düzenlenmiştir. Hükme göre işveren meydana gelen tüm iş kazalarının kaydını tutmak, gerekli incelemeleri yaparak bunlar hakkında rapor düzenlenmek, kazadan sonraki üç iş günü içinde ilgili kazayı Sosyal Güvenlik Kurumu’na bildirmek yükümlülükleri altındadır. Belirtilen bu yükümlülüklere aykırı davranan işveren idari para cezası ödemek zorunda kalacaktır. İşyeri kazaları sonucu sigortalının yaralanması veya ölmesi halinde işverenin taksirle insan yaralama veya taksirle insan öldürme suçlarından sorumluluğu doğabilecektir. Anonim şirketlerde soyut işveren sıfatı yönetim kurulu üyelerinde olduğundan ilgili suçlardan dolayı sorumlu olacak kişiler de yönetim kurulu üyeleri olacaktır. Bahsi geçen sorumluluğun doğması için yönetim kurulu üyelerinin işyeri güvenliği için getirilmiş olan yükümlülüklerini ihlal etmiş olmaları ve zararın da bu nedenle meydana gelmiş olması gerekmektedir. 2.4.2. İşyeri ve İş Güvenliği Açısından Cezai Sorumluluk İş kazaları birçok olumsuz sonuca sebebiyet verdiğinden işyerinde yaşanabilecek iş kazalarının en aza indirgenebilmesi için işverenlere çeşitli yükümlülükler yüklenmiştir. Genel olarak iş sağlığı ve güvenliğini sağlama yükümlülüğü olarak ifade edilen bu yükümlülük çeşitli alt yükümlülüklerden oluşmaktadır. Buna göre işveren; işçiyi gözetme ve koruma yükümlülüğü, işçiye iş sağlığı ve güvenliği hakkında eğitim verme yükümlülüğü, işçiyi izleme ve denetleme yükümlülüğü, risklerle mücadele yükümlülüğü, iş sağlığı ve güvenliği komisyonu oluşturma yükümlülüğü altındadır. Anonim şirket, yönetim kurulu tarafından yönetilip temsil olunduğu için anonim şirketlerde soyut işveren sıfatı şirketin kendisine ait iken somut işveren sıfatı yönetim kuruluna aittir. Bu nedenle anonim şirkette meydana gelen iş kazalarından dolayı yönetim kurulu üyelerinin cezai sorumluluğuna gidilebilecektir. Bununla beraber şirkette meydana gelen iş kazasından kimin sorumlu tutulacağı tespit edilirken şirketteki görev ve yetki dağılımının dikkatle incelenmesi gerekir. Yargıtay 12. Ceza Dairesi de 2014/20438 E., 2015/13325 K. sayı ve 14.09.2015 tarihli kararında bahsi geçen duruma değinmiştir. Karara konu olayda kazanın meydana geldiği şirketi sanıklardan M.G. ve K.G. beraber yönetmektedir. Sanıkların aralarındaki iş bölümüne göre sanık K.G. şirketin ticari ve müşteri ilişkilerinden sorumlu iken sanık M.G. teknik ve idari işlerden sorumludur. Sorumluluk alanlarının belirlendiğini tespit eden Yargıtay ilgili olayda sanık K.G.’ye kusur yüklenemeyeceğine karar vermiştir. Yönetim kurulu üyeleri, Kanun’da ve yönetmelikte düzenlenen ve iş sağlığı ve güvenliği uzmanları tarafından bildirilen önlemleri almakla yükümlüdürler. Aksi takdirde gerekli önlemlerin alınmaması nedeniyle bir iş kazası meydana gelirse yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğuna gidilecektir. Bu noktada yönetim kurulu üyesinin ilgili neticeyi öngörmüş olup olmadığına göre suçun manevi unsuru değişecektir. Yönetim kurulu üyesi ilgili neticeyi öngörmemişse adi taksir, öngörmesine rağmen gerçekleşmeyeceğine duyduğu güven dolayısıyla engellemeye yönelik bir girişimde bulunmamışsa bilinçli taksir söz konusu olacaktır. Bilinçli taksirin varlığı halinde hükmedilecek ceza daha ağır olacaktır. İşyeri güvenliğinin sağlanmaması nedeniyle meydana gelen iş kazalarına verilebilecek bir örnek 13 Mayıs 2014 tarihinde Manisa ilimizin Soma ilçesinde meydana gelen ve 301 madenci vatandaşımızın ölümüne neden olay Soma Maden Faciası’dır. Kömür madeninde çıkan yangın dolayısıyla oluşan kaza ülkemizde en çok can kaybına neden olan iş ve madencilik kazasıdır. İlgili kazaya ilişkin ilk derece yargılaması Akhisar Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapılmıştır. Mahkeme, Soma Kömür İşletmeleri yönetim kurulu başkanın da içinde bulunduğu on dört sanık hakkında hapis cezasına hükmetmiştir. Dava Yargıtay’ın önüne gelmiş; Yargıtay 12. Ceza Dairesi verilen kararı hukuka uygun bulmayarak bozmuştur. İlk derece mahkemesince verilen kararda şirketin yönetim kurulu başkanının adi taksirden sorumlu olduğuna karar verilmişken Yargıtay, yönetim kurulu başkanın bilinçli taksirden sorumlu olduğuna, dolayısıyla cezasının artırılmasına karar vermiştir. 2.4.3. Müşterilerin Uğrayacağı Zararlar Açısından Cezai Sorumluluk Anonim şirketler, çalışanlarının olduğu kadar hizmet verdikleri müşterilerinin de güvenliğini sağlamakla yükümlüdür. Hizmet verildiği sırada yaralama veya ölüm olayı gerçekleşmesi halinde yönetim kurulu üyelerinin taksirle insan yaralama veya taksirle insan öldürme suçlarından sorumluluklarına gidilebilecektir. Ancak bunun için yönetim kurulu üyesinin görevinin ifası sırasında gerekli dikkat ve özeni göstermemiş olması, zararın da bu durum nedeniyle ortaya çıkmış olması gerekmektedir. Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 2013/14727 Esas, 2014/1491 Karar sayı ve 24.01.2014 tarihli kararına konu olan olayda, bir müşteri işyerinin asma katında mobilya baktığı sırada asma katın korkuluk bulunmayan ancak aralarında yaklaşık bir metre olacak şekilde boşluk bırakılarak kanepelerle çevrilmiş olan boşluğundan aşağı düşmüştür. Yargıtay boşlukların uygun tedbirler alınarak düşmeleri engelleyecek şekilde kapatılmaması, ilgili kısımda aydınlatmanın kullanılmaması, müşterilerin asma kata çıkmasını engelleyecek tedbirlerin alınmaması ve müşterilerin gözetim altında bulundurulmasına yönelik iş yeri organizasyonun sağlanmaması nedenleriyle işverenin kusurlu olduğuna karar vermiştir. 2.5. Sermaye Piyasası Kanunundan Doğan Cezai Sorumluluklar 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu madde 103’e göre Kanun’da yer alan hükümlere ve Sermaye Piyasası Kurulu tarafından alınan kararlara uygun davranmayan yönetim kurulu üyelerine idari para cezası verilir. SerPK madde 106’ya göre sermaye piyasası araçları ya da ihraççılar hakkında, ilgili sermaye piyasası araçlarının fiyatlarını, değerlerini veya yatırımcıların kararlarını etkileyebilecek nitelikteki ve henüz kamuya duyurulmamış bilgilere dayalı olarak ilgili sermaye piyasası araçları için alım ya da satım emri veren veya verdiği emri değiştiren veya iptal eden ve bu suretle kendisine veya bir başkasına menfaat temin eden yönetim kurulu üyesi hapis ve adli para cezası ile cezalandırılır. 2.6. İcra ve İflas Kanunundan Doğan Cezai Sorumluluklar Şirketin borca batık olması halinde şirketin iflasının talep edilmesi kanuni bir zorunluluktur. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu madde 345/a’ya göre anonim şirket borca batık hale gelmiş olmasına rağmen yönetim kurulu üyeleri şirketin iflasını istemezse alacaklılardan birinin şikâyeti üzerine yönetim kurulu üyelerine hapis cezası verilir. İİK madde 333/a’ya göre yönetim kurulu üyesi, alacaklıları zarara uğratmak kastı ile ticari işletmenin borçlarını ödemeyerek alacaklıları zarara sokarsa hapis ve adli para cezası ile cezalandırılır. 9. Sıkça Sorulan Sorular Şirket Hakkında Suç Duyurusunda Bulunulabilir mi? Suç duyurusu işlenmiş bir suçun savcılık veya kolluk makamına bildirilmesidir. Şirket nezdinde meydana gelen bir suç hakkında suç duyurusunda bulunulması halinde soruşturma şirkete karşı değil, yönetim kurulu üyelerine karşı yürütülür. Zira şirketler birer tüzel kişidir ve tüzel kişilerin cezai sorumlulukları bulunmamaktadır. Şirketi Zarara Uğratanlar Hakkında Hapis Cezası Verilir mi? Yönetim kurulu üyelerinin cezai sorumluluklarının karşılığı yaptırım olarak para cezasına hükmedilebileceği gibi hapis cezasına da hükmedilebilir. Hatalı İşlem ve Eylemleri Nedeniyle Şirket Aleyhine İdari Para Cezası Kesilmesine Neden Olan Yönetim Kurulu Üyesi Hakkında İşlem Yapılabilir mi? Şirket ile yönetim kurulu üyeleri arasında sözleşmesel ilişki bulunmaktadır. Yönetim kurulu üyesinin görevlerinin ifası sırasında gerekli dikkat ve özeni göstermesi gerekmektedir. Özen yükümlülüğüne aykırı davranışları dolayısıyla şirket aleyhine idari para cezası kesilmesine neden olan yönetim kurulu üyesine rücu edilebilecektir. Şirket Şüpheli Olabilir mi? Tüzel kişilerin cezai sorumlulukları bulunmadığından soruşturma şirkete karşı yapılmaz. Dolayısıyla şirket şüpheli konumunda bulunamaz. Excerpt: Anonim şirket yönetim kurulu üyelerinin cezai sorumluluğu çeşitli kanunlarda düzenlenmiş olup, yaptırım olarak kimi suçlar için para cezası kimi suçlar için ise hapis cezası öngörülmüştür. ### Anonim Şirket Yönetim Kurulu Üyelerinin Hukuki Sorumluluğu 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu  ile anonim şirketlerde yönetim ve temsil yetkisinin yönetim kuruluna ait olduğunu düzenlenmiştir. Yönetim kurulu üyeleri anonim şirket tüzel kişiliğinin kanuni temsilcisi olup şirketin yönetimi ve temsili görevlerini yürütürler. Yönetim kurulu üyeleri bu görevlerinin icrası sırasında Türk Ticaret Kanunu’ndan ve şirketin esas sözleşmesinden kaynaklanan yükümlülüklere tabiidirler. Yönetim kurulu üyelerinin ilgili yükümlülüklerine aykırı hareket etmeleri halinde Kanun’un 553. maddesi uyarınca sorumlulukları meydana gelecektir. Yönetim ve temsil ilişkin detaylı bilgi almak için Anonim Şirketlerde Yönetim Ve Temsil başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğu kusur sorumluluğudur. Bu nedenle yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğuna gidilebilmesi için Kanun’dan veya da esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerin kusurlu bir şekilde ihlal edilmiş olması gerekmektedir. Bununla beraber yükümlülüklerin kusurlu şekilde ihlal edilmiş olması tek başına sorumluluğu doğurmamaktadır; sorumluluğun doğması için genel hükümlerde aranan diğer şartların da sağlanması gerekir. Tüm şartların varlığı halinde yönetim kurulu üyeleri şirkete, şirketin pay sahiplerine ve şirket alacaklılarına verdikleri zararlardan dolayı sorumlu olurlar. Yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğu zamanaşımının dolması veya da genel kurul tarafından ibra kararı alınması ile sona erer. 1. Anonim Şirketlerde Hukuki Sorumluluk Anonim şirketler tüzel kişiliği haiz olmaları dolayısıyla hak ve yükümlülüklere ehil olabilirler. Şirket tüzel kişiliği adı altında gerçekleştirilen fiillerden dolayı bir zarar meydana gelirse bundan kural olarak şirketin kendisi sorumlu olur. Aynı şekilde anonim şirketin kamu borçlarından da kural olarak şirketin kendisi sorumludur. Ancak bazı hallerde şirketin yönetim kurulu üyelerinin de sorumluluğu doğabilmektedir. Yönetim kurulu üyeleri Kanun’dan veya esas sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerini ihlal ettikleri takdirde ilgili ihlal dolayısıyla vermiş oldukları zararlardan sorumlu olurlar. Yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğuna sebebiyet veren bir diğer hal ise anonim şirketin kamu borçlarıdır. Anonim şirketin kamu borçları şirketten tahsil edilemezse bu borçlar için de yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğuna gidilebilecektir. 2. Anonim Şirketlerde Yönetim Kurulu Üyelerinin Türk Ticaret Kanunu’ndan Kaynaklı Yükümlülükleri Anonim şirketin yönetim kurulu üyeleri, yönetim kuruluna seçilmeleri ile birlikte Türk Ticaret Kanunu’ndan doğan birtakım yükümlülüklere tabi olurlar. Yönetim kurulu üyelerinin Kanun’dan doğan yükümlülüklerine aykırı hareket etmeleri halinde sorumlulukları gündeme gelecektir ve bu kapsamda şirkete, pay sahiplerine ve şirket alacaklılarına verdikleri zararlardan dolayı sorumlu tutulabileceklerdir. Ancak kusura dayalı olarak yükümlülük ihlalinde bulunulması tek başına sorumluluğun doğmasına neden olmayacaktır. Sorumluluğun doğması için genel hükümlerde aranan diğer şartların da sağlanmış olması gerekir. Bahsi geçen şartlar; hukuka aykırı bir eylem, (yükümlülük ihlali), zarar, hukuka aykırı eylem ile zarar arasında nedensellik bağı ve kusurdur. Tüm bu unsurların birlikte bulunması halinde yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğuna gidilebilecektir. Yönetim kurulu üyelerinin Kanun’dan doğan yükümlülüklerinin yanında şirket esas sözleşmesinden doğan yükümlülüklerine de uygun davranmaları ve kusurlarıyla, ilgili yükümlülüklerini ihlal etmemeleri gerekmektedir. Kanun’dan doğan yükümlülükler tüm anonim şirket yönetim kurulu üyeleri için geçerlidir. Şirket esas sözleşmesinden doğan yükümlülükleri ise her bir anonim şirket için farklı olabilir. Zira her anonim şirketin kendine has bir esas sözleşmesi vardır. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için Anonim Şirket Esas Sözleşmesi başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Yönetim kurulu üyelerinin Kanun’dan doğan yükümlülükleri temelde beş başlık altında incelenebilir. 2.1. Şirketin Üst Düzeyde Yönetimi Türk Ticaret Kanunu’nun 375. maddesinde yönetim kurulunun vazgeçilemez ve devredilemez görev ve yetkileri düzenlenmiştir. Şirketin üst düzeyde yönetimi ve bunlarla ilgili talimatların verilmesi yönetim kurulunun vazgeçilemez görevlerinin özünü oluşturmaktadır. Üst düzey yönetim kavramı yönetim kurulunun şirketin esas sözleşmesinde belirlenen faaliyet kapsamı doğrultusunda şirketin yapısal, stratejik ve hukuki sınırlarının çizilmesi anlamına gelmektedir. Tanımından da anlaşılabileceği gibi şirketin üst düzeyde yönetimi münhasır yetkiler arasındaki en önemli ve en temel yetkidir. Üst düzey yönetim ve gözetim kapsamına giren işler; şirketin genel işletme politikası başta olmak üzere finansman, yatırım gibi şirket hedeflerinin karara bağlanması, bu hedeflere ulaşmak için kullanılan araçların seçilmesi ve hedeflere ulaşılıp ulaşılamadığının gösterilmesi ile stratejilerin tespit edilmesidir. Buna göre yönetim kurulunun üst düzey yönetim yetkisine üç temel görev ve yetki girmekte olup sayılan görev ve yetkileri kusurlarıyla ihlal eden yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğunun doğması söz konusu olabilecektir. 2.2. Özen ve Bağlılık Yükümlülüğü Türk Ticaret Kanunu’nun 369. maddesinde yönetim kurulu üyelerinin özen ve bağlılık yükümlülüğü düzenlenmiştir. İlgili hükme göre yönetim kurulu üyeleri, görevlerini tedbirli bir yöneticinin dikkat ve özeniyle yerine getirmek ve şirketin menfaatlerini dürüstlük kurallarına uyarak gözetmek yükümlülüğü altındadır. Anonim şirketin yönetim kurulu üyeleri, gerek Kanun’dan gerekse de şirket esas sözleşmesinden doğan yükümlülüklerini yerine getirirken TTK madde 369’da düzenlenen özen ve bağlılık yükümlülüğüne uygun hareket etmekle yükümlüdür. Özen yükümlülüğü ile kastedilen yönetim kurulu üyelerinin şirketin yönetimi ve temsili esnasında tedbirli ve dikkatli bir yönetici gibi karar almasıdır. Bunun ötesinde, alınan kararların şirketi nihai bir başarıya götürüp götürmemesi önem taşımamaktadır. Önem arz eden yönetim kurulu üyesinin şirketin yönetimi ve temsili amacıyla almış olduğu karar esnasında gerekli tüm özeni göstermiş, makul ve mümkün olabilecek her olasılığı değerlendirmiş olmasıdır. Bu unsurları taşıyan bir kararın neticesi şirket aleyhine olumsuz sonuç doğurmuş olsa dahi yönetim kurulu üyesinin TTK madde 369 kapsamında sorumluluğuna gidilemeyecektir. 2.3. Rekabet Yasağı Türk Ticaret Kanunu’nun 369. maddesinde yönetim kurulu üyelerinin şirket ile rekabet yasağı düzenlenmiştir. İlgili hükme göre anonim şirketin yönetim kurulu üyeleri kendi hesaplarına, şirketin genel kurulundan izin almaksızın şirketin işletme konusuna giren ticari iş ve işlemlerde bulunamayacaklardır. Aynı şekilde, yönetim kurulu üyelerinin bu tip şirketlere sorumluluğu sınırsız ortak sıfatıyla dâhil olmaları da mümkün değildir. Şirketin işletme konusuna giren ve yasak kapsamında olan iş ve işlemler, şirketin esas sözleşmesinde yazan iş ve işlemler olabileceği gibi esas sözleşmede yazmasa dahi şirketin fiilen uğraştığı iş ve işlemler de olabilecektir. Dolayısıyla yönetim kurulu üyesi, kendi hesabına şirketin fiilen uğraştığı ve işletme konusuna giren ticari iş ve işlemlerde bulunduğu takdirde işbu işletme konusunun esas sözleşmede yazmadığından bahisle sorumluluktan kurtulamayacaktır. 2.4. Şirketle İşlem Yapma, Şirkete Borçlanma Yasağı Türk Ticaret Kanunu’nun 395. maddesinde şirketle işlem yapma, şirkete borçlanma yasağı hüküm altına alınmıştır. İlgili hükme göre yönetim kurulu üyesinin, genel kuruldan izin almadan şirketle kendisi veya başkası adına işlem yapması yasaklanmıştır. Yönetim kurulu üyesinin genel kuruldan izin almaksızın şirketle kendisi veya başkası adına işlem yapması halinde şirket yapılan işlemin batıl olduğunu ileri sürebilecektir. Ancak ilgili işlemi gerçekleştiren yönetim kurulu üyesinin işlemin batıl olduğunu ileri sürmesi mümkün değildir; yönetim kurulu üyesi işlemle bağlı olacaktır. Bunun yanı sıra pay sahibi olmayan anonim şirket yönetim kurulu üyelerinin de şirkete borçlanması yasaklanmıştır. Şirket, bu üyeler için garanti, kefalet ve teminat veremeyecek, borçlarını devralamayacaktır. Pay sahibi olmayan yönetim kurulu üyelerinin işbu yükümlülüklerini ihlal ettiği durumlarda ise şirket alacaklıları, şirketin borçlandığı tutar oranında ilgili yönetim kurulu üyelerini doğrudan takip etme imkânına sahip olacaklardır. 2.5. Müzakerelere Katılma Yasağı Türk Ticaret Kanunu’nun 393. maddesinde yönetim kurulu üyelerinin müzakerelere katılma yasağı düzenlenmiştir. İlgili hükme göre yönetim kurulu üyeleri kendilerinin veya ilgili hükümde açıkça gösterilen yakınlarının kişisel menfaatleri ile şirketin menfaatinin çatıştığı hallerde müzakerelere katılamayacaklardır. Müzakerelere katılma yasağı, dürüstlük kuralının bir uzantısıdır. Menfaatin kişisel menfaat niteliğinde olup olmadığı tartışmalı hale gelirse, yönetim kurulu söz konusu üyenin katılımı olmaksızın bir toplantı düzenler. Düzenlenen toplantıda, yönetim kurulu menfaatin kişisel menfaat niteliğinde olup olmadığı konusu hakkında nihai kararı verir. 3. Anonim Şirketlerde Yönetim Kurulu Üyelerinin Sorumluluğu Yönetim kurulu üyeleri gerçek kişi olabilecekleri gibi tüzel kişi de olabilirler. Bu nedenle yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğu üyenin gerçek ve tüzel kişi olmasına göre iki ayrı durumda incelenmelidir. 3.1. Gerçek Kişi Yönetim Kurulu Üyesinin Sorumluluğu Gerçek kişi yönetim kurulu üyesi kusuruyla vermiş olduğu zararlardan dolayı bizzat sorumludur. 3.2. Tüzel Kişi Yönetim Kurulu Üyesi Temsilcisinin Sorumluluğu Yönetim kurulu üyesinin bir tüzel kişi olması halinde üye olan tüzel kişiliği temsilen bir gerçek kişi görevlendirilir. Bu halde yönetim kurulu üyesi tüzel kişi olduğundan herhangi bir zararın meydana gelmesi halinde ilgili zarardan bizzat tüzel kişi sorumlu olur. Temsilcinin herhangi bir sorumluluğu yoktur. 4. Anonim Şirket Yönetim Kurulu Üyelerinin Sorumluluk Nedenleri 4.1. Kusura Dayanan Sorumluluk Yönetim kurulu üyeleri, Kanun’dan doğan ve şirket esas sözleşmesinde belirlenen yükümlülüklerine uygun davranmakla mükelleftirler. Yönetim kurulu üyeleri yükümlülüklerini kusurlarıyla ihlal ederlerse şirketin, pay sahiplerinin ve şirket alacaklılarının uğramış oldukları zararlardan dolayı sorumlu olurlar. Yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğu bir kusur sorumluluğudur. Bu nedenle yönetim kurulu üyesi, üzerine düşen dikkat ve özeni yerine getirdiğini ispat ederse sorumluluktan kurtulabilecektir. 4.2. Sözleşmeden Doğan Sorumluluk Yönetim kurulu üyeleri ile şirket arasında sözleşmesel ilişki bulunmaktadır. Sözleşmenin türü doktrinde tartışmalı olmakla beraber genel kabul aradaki ilişkinin bir vekâlet ilişkisi, sözleşmenin de bir vekâlet sözleşmesi olduğu yönündedir. Dolayısıyla yönetim kurulu üyelerinin yükümlülüklerine uygun davranmamaları şirket ile aralarındaki sözleşmenin ihlali anlamına gelecektir. Bu nedenle açılacak sorumluluk davasında sözleşmenin ihlali sebebine dayanılması da mümkündür. Yönetim kurulu üyesi ile şirket arasındaki ilişki sözleşme temeline dayandığından, sözleşmesel sorumluluktaki kusur karinesi geçerlidir. Bu nedenle açılan bir sorumluluk davasında yönetim kurulu üyesi, ilgili olayda bir kusurunun olmadığını ispat külfeti altındadır. Zarara neden olan işleme katılmama, kararın alındığı müzakereye katılmama gibi hususlar kusur karinesini çürütmede kullanılabilir. 4.3. Müteselsil Sorumluluk TTK madde 557’de teselsül olarak ifade edilen, birden çok yönetim kurulu üyesinin aynı zarardan sorumlu olmaları hali düzenlenmiştir. Hükme göre, zarara birden çok yönetim kurulu üyesi sebebiyet vermişse, ilgili zarardan her bir yönetim kurulu üyesi, kusuruna ve durumun gereklerine göre, zararın şahsen kendisine yükletilebildiği ölçüde, diğerleriyle birlikte müteselsilen sorumlu olacaktır. Bu halde açılacak tazminat davasında birden çok sorumlu kişi zararın tamamı için birlikte dava edilebilir ve hâkimin aynı davada her bir davalının tazminat borcunu belirlemesi istenebilir. 4.4. Özel Sorumluluk Halleri TTK m.549’a göre şirketin kuruluşu, sermayesinin artırılması ve azaltılması, birleşme, bölünme, tür değiştirme ve menkul kıymet çıkarma gibi işlemler ile ilgili belgelerin yanlış, hileli, sahte olmasından doğan zararlardan belgeleri düzenleyenler veya beyanları yapanlar ile kusurlarının varlığı hâlinde bunlara katılanlar sorumlu olacaktır. TTK m.550’ye göre sermaye tamamıyla taahhüt olunmamış veya karşılığı kanun veya esas sözleşme hükümleri gereğince ödenmemişken, taahhüt edilmiş veya ödenmiş gibi gösterenler ile kusurlu olmaları şartıyla, şirket yetkilileri, bu payları üstlenmiş kabul edilecek ve payların karşılıkları ile zararı faiziyle birlikte müteselsilen ödeyeceklerdir. Aynı şekilde sermaye taahhüdünde bulunanların ödeme yeterliliğinin bulunmadığını bilen ve buna onay verenler, söz konusu borcun ödenmemesinden doğan zarardan sorumlu olacaklardır. TTK m.551’e göre aynî sermayenin veya devralınacak işletme ile ayınların değerlemesinde emsaline oranla yüksek fiyat biçenler, işletme ve aynın niteliğini veya durumunu farklı gösterenler ya da başka bir şekilde yolsuzluk yapanlar, bundan doğan zarardan sorumlu olacaklardır. TTK m.552’ye göre bir şirket kurmak veya şirketin sermayesini artırmak amacıyla yahut vaadiyle halka her türlü yoldan çağrıda bulunularak para toplanması yasaktır. Yönetim kurulu üyelerinin sayılan bu durumları kusurlarıyla gerçekleştirmeleri halinde sorumluluklarına gidilebilecektir. 5. Anonim Şirket Yönetim Kurulu Üyelerinin Kamu Borçlarından Sorumluluğu Anonim şirketin kamu borçları öncelikle asıl borçlu olan anonim şirketten tahsil edilmeye çalışılır. Borcun şirketten tahsil edilemeyeceği anlaşılır ya da tahsil edilemezse borç ikinci derece sorumlu olan yönetim kurulu üyesinin malvarlığından karşılanır. 5.1. Vergi Borçlarından Sorumluluk Anonim şirketler birer tüzel kişi olduklarından çeşitli haklara sahip olup çeşitli yükümlülükler altına girebilirler. Bu yükümlülüklerinden biri de anonim şirketin vergi borçlarıdır. Kural, vergi borcunun öncelikle asıl borçlu olan şirket tüzel kişiliğinden tahsil edilmesi, asıl borçludan tahsil edilememesi halinde ise ikinci derecede sorumlu olan kişilerden tahsil edilmesidir. 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 10. maddesinde tüzel kişinin vergi sorumlusu olması halinde vergi sorumluluğundan doğan yükümlülüklerinin şirketin kanuni temsilcisi tarafından yerine getirileceği düzenlenmiştir. Aynı maddenin ikinci fıkrasında ise kanuni temsilcilerin ilgili yükümlülükleri yerine getirmemeleri yüzünden mükelleflerin veya vergi sorumlularının varlığından tamamen veya kısmen alınamayan vergi ve buna bağlı alacakların, kanuni ödevleri yerine getirmeyenlerin varlıklarından alınacağı düzenlenmiştir. Yönetim kurulu üyeleri şirketin kanuni temsilcisi olduğundan, şirketin vergi sorumluluğundan kaynaklanan yükümlülükleri yerine getirmeleri gerekmektedir. Aksi takdirde şirketin vergi borcunun tahsili için öncelikle şirkete başvurulur; şirketten tahsil sağlanamaması halinde ise vergi borcu yönetim kurulu üyesinin malvarlığından karşılanır. 5.2. Kamu Borçlarından Sorumluluk 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un mükerrer 35. maddesine göre tüzel kişi şirketten tamamen tahsil edilemeyeceği anlaşılan veya da tahsil edilemeyen kamu alacakları şirketin kanuni temsilcilerinin malvarlıklarından tahsil edilir. Dolayısıyla yönetim kurulu üyeleri şirketin zamanında ödenmeyen kamu borçlarından ikinci derecede sorumludurlar. 6. Yönetim Kurulu Yetkilerinin Devri Halinde Sorumluluk Türk Ticaret Kanunu uyarınca yönetim kurulunun görev veya yetkisini üçüncü kişilere devretmesi mümkündür. Böyle bir devir halinde yönetim kurulu üyeleri, görev ve yetkinin devredildiği kişilerin fiil ve kararlarından sorumlu olmayacaklardır. Genel kural bu olmakla birlikte kanun koyucu görev ve yetkinin devredildiği durumlarda da yönetim kurulunun bu kişilerin fiil ve kararlarından sorumlu olmaya devam edeceği üst gözetim yükümlülüğü olarak ifade edilen istisnai bir hal belirlemiştir. Yönetim kurulu üyelerinin, yönetim kurulunun görev ve yetkilerini devretmiş oldukları üçüncü kişilerin seçiminde makul derecede dikkat ve özen göstermeleri gerekmektedir. Aksi takdirde yetki devrinde bulunan üye ilgili kişilerin fiil ve kararlarından sorumlu tutulabilecekleridir. 7. Sorumluluğun Sona Ermesi Yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğu iki halde sona erebilmektedir. Bu durumlardan ilki genel kurulda yönetim kurulu üyesi hakkında ibra kararı alınması, ikincisi ise Kanun’da belirtilen zamanaşımı süresinin dolmasıdır. 7.1. İbra Şirketler hukukunda ibra, yönetim kurulu üyelerinin ibraya konu hesap dönemimdeki iş ve işlemlerinin ekonomik ve hukuki sonuçlarının genel kurul tarafından onaylandığına ilişkin irade açıklamasıdır. İbra kararı almaya yetkili organ şirketin genel kuruludur. Genel kurul, yönetim kurulu üyelerinin tamamının ibra edilmesi yönünde karar alabileceği gibi yalnızca bir kısmının ibra edilmesi yönünde de karar alabilir. Yönetim kurulu üyelerinin hukuki sorumluluklarına gidilebilmesi için genel kurul tarafından alınmış bir ibra kararı olmaması gerekmektedir. Genel kurul tarafından açık ibra kararı veya bilanço hesabının tasdikiyle gerçekleşen ibra kararı alınmış ise, işbu ibraya ilişkin alınan genel kurul kararı iptal edilmeden ibraya olumlu oy veren kişiler tarafından yönetim kurulunun hukuki sorumluluğunun doğduğundan bahisle dava açılamayacaktır. Ancak ilgili ibra kararında olumlu oy kullanmayan diğer pay sahipleri, ibra kararından itibaren 6 ay içerisinde yönetim kurulu üyelerinin hukuki sorumlulukları için dava açabileceklerdir. İbra kararı sadece genel kurulun bilgisi dâhilinde olan durum ve olaylarla sınırlıdır. Dolayısıyla genel kurulun bilgisine sunulmamış bir durum söz konusu ise alınan ibra kararı yönetim kurulu üyesinin bu durumdan kaynaklanan sorumluluğunu ortadan kaldırmayacaktır. TTK madde 424 uyarınca genel kurulda bilançonun onaylanmasına ilişkin bir karar alınmış ve kararda aksi açıkça belirtilmemişse ilgili karar yönetim kurulu üyelerinin ibrası sonucunu da doğurur. Bununla beraber önemle belirtmek gerekir ki ibra kararı şirketin iç ilişkisini ilgilendirir ve iç ilişkisini bağlar. Bu nedenle ibra kararı şirket alacaklıları tarafından açılacak davayı etkilemeyecektir. 7.2. Zamanaşımı Türk Ticaret Kanunu’nun 560. maddesi ile yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğu için zamanaşımı süresi öngörülmüştür. Hükme göre, tazminat isteme hakkı, zararın ve sorumlunun öğrenildiği tarihten itibaren iki ve her hâlde zararı doğuran fiilin meydana geldiği günden itibaren beş yıl geçmekle zamanaşımına uğrar. İlgili fiil aynı zamanda cezayı da gerektiriyorsa ve Türk Ceza Kanunu’na göre daha uzun dava zamanaşımına tabi bulunuyorsa, tazminat davasına da bu zamanaşımı uygulanır. 8. Şirkete Verilen Zararın Tazmini Yönetim kurulu üyelerinin yükümlülüklerine aykırı davranmaları dolayısıyla meydana gelen zararlar için, zararı meydana getiren yönetim kurulu üyesine karşı tazminat davası açılabilir. İlgili davada görevli mahkeme asliye ticaret mahkemesi, yetkili mahkeme ise şirket merkezinin bulunduğu yer mahkemesidir. Şirketin uğradığı zararın tazmini için açılacak sorumluluk davasının davacısı; şirket, pay sahipleri ve istisnai olarak şirket alacaklıları olabilir. Zira alacaklıların yalnızca şirketin iflası halinde, iflas idaresi tarafından tazminat talebi ileri sürülmezse dava açma hakkı vardır. İlgili davanın davalısı ise sorumluluk doğuran eylemi gerçekleştiren yönetim kurulu üyesi veya üyeleridir. Şirketin uğradığı zarar nedeniyle açılan tazminat davası pay sahibi veya alacaklılar tarafından açılsa dahi tazminatın şirkete ödenmesi talep edilmelidir. Zira pay sahibi ve alacaklıların zararı yansıma zarardır. 9. Anonim Şirket Yönetim Kurulu Üyelerinin Haksız Fiil ve Cezai Sorumluluğu TTK m.371’e göre şirketi temsile ve yönetime yetkili olan kişilerin görevleri sırasında işledikleri haksız fillerden şirket sorumludur. Ancak şirket haksız fiili gerçekleştiren yönetim kurulu üyesine rücu edebilir. Yani zararı karşılayan şirket daha sonrasında ödemiş olduğu bedeli ilgili yönetim kurulu üyesinden talep edebilecektir. Yönetim kurulu üyeleri hakkında çeşitli kanunlarda cezai sorumluluk hükümleri düzenlenmiştir. Bu hükümlere göre yönetim kurulu üyelerine adli ve idari para cezaları verilebileceği gibi hapis cezası da verilebilecektir. Cezai sorumluluklara çeşitli örnekler vermek gerekirse, defter tutma yükümlülüğünün yerine getirilmemesi idari para cezası, şirketin denetlenmesinin engellenmesi adli para cezası, şirket sermayesinin tamamıyla taahhüt olunmamış ve karşılığı ödenmemişken aksi yönde beyanda bulunulması ise hapis cezası ile yaptırım altına alınmıştır. Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için Anonim Şirket Yönetim Kurulu Üyelerinin Cezai Sorumluluğu başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 10. Sıkça Sorulan Sorular Rekabet Yasağının İhlal Edilmesi İçin Süreklilik Arz Etmesi Gerekir mi? Yönetim kurulu üyelerinin kendi hesaplarına, şirketin işletme konusuna giren ticari iş ve işlemlerde bulunmaları rekabet yasağı ile yasaklanmıştır. Doktrinde yönetim kurulu üyelerinin yasak kapsamına giren faaliyetleri süreklilik arz etmeksizin bir kez icra etmiş olmalarının yasak kapsamına girip girmeyeceği tartışmalıdır. Ağırlıklı görüş, süreklilik arz etmesine gerek olmaksızın yalnızca tek bir kez dahi yönetim kurulu üyesinin şirketin işletme konusuna giren ticari iş ve işlemlerde bulunmasının rekabet yasağı kapsamına gireceği ve hukuki sorumluluğun doğacağı yönündedir. Anonim veya Limited Şirketlerde Pay Sahibi Olmak Yönetim Kurulu Üyelerinin Sorumluluğunu Doğurur mu? Rekabet yasağı dolayısıyla Kanun’da yönetim kurulu üyesinin anonim şirketin faaliyet alanına giren başkaca bir şirkete sorumluluğu sınırsız ortak olarak dâhil olamayacağı hüküm altına alınmıştır. Anonim ve limited şirket ortaklarının sorumlulukları sınırsız değildir. Bu nedenle yönetim kurulu üyelerinin şirketin faaliyet alanı ile aynı kapsamda bulunan başkaca bir anonim veya limited ortaklıkta pay sahibi olmaları rekabet yasağını ihlal anlamına gelmeyecek ve sorumluluk söz konusu olmayacaktır. Yönetim Kurulu Üyelerinin Sorumluluktan Kurtulmaları Mümkün müdür? Yönetim kurulu üyelerinin Kanun’dan veya esas sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerini ihlal etmeleri halinde sorumlulukları doğacak olup işbu sorumluluk kusur esasına dayanmaktadır. Dolayısıyla yönetim kurulu üyelerinin, üzerine düşen dikkat ve özeni yerine getirdiklerini ispat etmeleri halinde sorumlulukları doğmayacaktır. Bununla beraber sorumluluk doğuran olayın zamanaşımına uğraması veya da genel kurulda ibra kararı alınmış olması hallerinde yönetim kurulu üyesinin sorumluluğu sona erecektir. Yönetim Kurulu Üyeleri, Vergi Borçlarından Sorumlu Tutulabilir mi? Anonim şirketin asıl vergi borçlusu ve yükümlüsü şirketin kendisi olmakla birlikte anonim şirketin vergi sorumlusu yönetim kuruludur. Dolayısıyla şirketin vergi borçlarının ödenmesi de yönetim kurulunun görev ve sorumlulukları arasında yer almaktadır. Vergi borcunun ödenmemesi halinde ise ilk olarak anonim şirkete başvurulması gerekmekte olup takibin neticesiz kalması halinde ise yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğuna gitmek mümkün olacaktır. Farklılaştırılmış Teselsül Nasıl Uygulanır? Birden çok yönetim kurulu üyesinin aynı zararı tazminle yükümlü olmaları halinde farklılaştırılmış teselsül uygulanır. Farklılaştırılmış teselsülde her bir üyenin kusurunun derecesine ve ağırlığına göre meydana getirmiş oldukları zarar miktarı belirlenerek sorumluluklarına gidilir. Bu yazı yalnızca genel bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “Ticaret Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. Excerpt: Anonim Şirketlerde yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğu kusur sorumluluğudur. Bu nedenle yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğuna gidilebilmesi için Kanun’dan veya da esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerin kusurlu bir şekilde ihlal edilmiş olması gerekmektedir. ### Mirasçılar Adli ve İdari Para Cezalarından Sorumlu mu? Bir kişinin ölüm halinde tüm hak ve borçları mirasçılarına geçer. Türk Medeni Kanunu m.599 uyarınca mirasçılar, miras bırakanın ayni haklarını, alacaklarını, diğer mal varlığı haklarını, taşınır ve taşınmaz üzerindeki zilyetliklerini doğrudan doğruya kazanırlar. Keza, mirasçılar, miras bırakanın borçlarından da kişisel olarak sorumlu olurlar. Diğer taraftan, bu genel hükümlerin adli ve idari para cezaları bakımından uygulanmasında birtakım farklılıklar vardır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 38. maddesinde “ceza sorumluluğu şahsidir” düzenlemesi yer almakta olup kimsenin işlemediği bir suçtan cezalandırılamayacağı hüküm altına alınmıştır. Diğer bir ifade ile cezaların şahsiliği ilkesi gereği, mirasçılar, mirasbırakanın (murisin) adli ve idari para cezalarından sorumlu olmayacaklardır. Cezaların şahsiliği ilkesi gereğince, kişinin ölümü halinde, daha önceden hükmedilmiş cezalar düşmekte olup, herhangi bir cezanın mirasçılara intikalinden söz edilemez. Hukuka aykırı olarak mirasçıların borçtan sorumlu tutulması ve mirasçılara ödeme emri, ihbarname gibi belgelerin gönderilmesi durumunda mirasçılar açacakları iptal davasıyla hukuka aykırı işlemi iptal ettirebileceklerdir. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için İdari Para Cezasının İptali başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 1. İdari Para Cezası Nedir? İdari Para cezası, Kabahatler Kanunu’nun 17. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre idari para cezası, kabahatler karşılığında öngörülen ve kamu kurumlarınca uygulanan parasal nitelikteki bir idari yaptırım türüdür. İdari para cezaları, kanunlarda alt ve üst sınır belirleyerek düzenlenmiş cezalar olup, ilgili cezayı ihdas eden makam tarafından failin kusuru ve ekonomik gücü göz önüne alınarak uygulanır. 2. Adli Para Cezası Nedir? Adli para cezası, bir suçun karşılığı olarak mahkemelerce hükmedilen cezaya denmektedir. Adli para cezasını idari para cezasından ayıran temel husus, diğer devlet kurumları tarafından değil, yalnızca mahkemelerce hükmedilebilen bir para cezası türü olmasıdır. Aynı zamanda adli para cezası ödenmediği takdirde, hapis cezasına dönebilmektedir. Hakkında adli para cezasına hükmedilen hükümlü, dilerse süresi içerisinde işbu para cezasını kamuya yararlı bir işte çalışma tedbiri ile infaz edebilir. Hükümlü tarafından hükmolunan adli para cezası ödenmez veya kamuya yararlı bir işte çalışılmazsa adli para cezası hapis cezasına çevrilir. 3. Adli ve İdari Para Cezalarının “Cezaların Şahsiliği” İlkesi Kapsamında Değerlendirilmesi Cezaların şahsiliği ilkesi, Türk Ceza Hukukunda ve modern ceza hukuklarında uygulama alanı bulmaktadır. Bu ilke gereği, suç teşkil eden fiillerin karşılığında yaptırım olarak uygulanan cezaların şahsiliği esastır. Yani suç teşkil eden eylemde bulunan kişiden başka bir kişinin bu eylemden sorumlu tutulması ve bu eylemden dolayı cezalandırılması mümkün değildir. Cezaların şahsiliği ilkesi Anayasamızın 38. maddesinin 7. fıkrasında; “Ceza sorumluluğu şahsidir.” şeklinde düzenlenmiş ve böylece ilke, anayasal koruma altına alınmıştır. Yine 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu m.20/1’de; “Ceza sorumluluğu şahsidir. Kimse başkasının fiilinden dolayı sorumlu tutulamaz.” denilerek “cezaların şahsiliği” ilkesinin ceza hukukunda da uygulanacağı düzenlenmektedir. Cezaların şahsiliği ilkesinin ceza hukukunu ilgilendiren boyutunun yanı sıra, bir o kadar da miras hukukunu ilgilendiren bir boyutu bulunmaktadır. Zira miras hukukunun temel kurallarından biri, miras bırakanın terekesinin kül halinde intikal etmesi kuralıdır. Bu kural gereği, miras bırakanın terekesindeki tüm alacaklar ve borçlar bütün olarak mirasçılarına geçer. Ancak az önce bahsedilen cezaların şahsiliği ilkesi uyarınca miras bırakanın adli para cezalarının ve idari para cezalarının mirasçılara intikal etmesi yasal olarak mümkün değildir. 4. Adli Para Cezalarının Mirasçılara İntikali ve Mirasçıların Adli Para Cezasından Sorumluluğu Türk Ceza Kanunu’nun yukarıda alıntılanan m.20/1 düzenlemesi kapsamında, adli para cezası kesilen kişinin ölümü halinde, bu ceza düşecek ve mirasçılarının bu cezayı ödeme yükümlülükleri oluşmayacaktır. 5. İdari Para Cezalarının Mirasçılara İntikali ve Mirasçıların İdari Para Cezasından Sorumluluğu İdare hukuku mevzuatında, cezaların şahsiliği ilkesinin uygulaması veya idari para cezalarının ölüm halinde düşüp düşmeyeceği hususlarında açık bir düzenleme bulunmamaktadır. Ancak suç ve cezaların şahsiliği ilkesi Anayasamızda da düzenlenmiş, evrensel bir ilke olduğundan, idare hukukunda da uygulanması gerektiği tartışmasızdır. Bu doğrultuda, kişinin ölümü halinde, idari para cezalarının düşecek ve mirasçılarına intikal etmeyecektir. Nitekim, 442 seri numaralı Tahsilat Genel Tebliği’nde; “İdari para cezalarının düzenlendiği özel kanunlarda, cezaya muhatap olan kişilerin ölümü halinde idari para cezalarının mirası reddetmemiş mirasçılarından takip edilip edilmeyeceği yönünde ayrıca bir hüküm bulunmaması koşuluyla, Anayasanın 38 inci maddesinde yer verilen “Cezaların Şahsiliği” ilkesi gereğince, bu idari para cezalarının tahsilinden vazgeçilmesi icap etmektedir.” Yine Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu’nun 31.05.2007 tarih ve 2006/2914 E. 2007/1316 K. sayılı kararında: “Olayda, cezanın sorumlusu olan kişinin ölümü nedeniyle idari para cezasının mirası reddetmemiş mirasçılardan tahsilinin mümkün olduğu ileri sürülmekte ise de "ceza sorumluluğunun bireyselliği" ilkesi, bu idari para cezasının tahsilinden vazgeçilmesini gerektirmektedir.” denilerek, cezaların şahsiliği ilkesinin idari para cezalarının tahsilinde de dikkate alınması gerektiği ifade edilmiştir. 6. Sıkça Sorulan Sorular Adli Para Cezası ve İdari Para Cezası Arasındaki Fark Nedir? Adli para cezası yalnızca mahkemelerce hükmedilebilen bir para cezası türüdür. Buna karşın idari para cezası ise, belediyeler, kaymakamlıklar gibi diğer kamu kurumlarınca uygulanan para cezalarıdır. Aynı zamanda idari para cezası ödenmediği takdirde yalnızca faiz işlerken, adli para cezası ödenmediği takdirde hapis cezasına dönüşecektir. Adli Para Cezası Yargılaması Sonucu Hükmedilen Yargılama Giderleri Mirasçılara İntikal Eder mi? Türk Ceza Kanunu’nun 64. maddesine göre hükümlünün ölümü halinde henüz infaz edilmemiş adli para cezaları mirasçılara geçmeden ortadan kalkacaktır. Ancak müsadereye ve yargılama giderlerine ilişkin olup ölümden önce kesinleşmiş bulunan hüküm mirasçılardan tahsil edilebilecek, yani infaz olacaktır. SGK tarafından Tesis Edilen İdari Para Cezaları Mirasçılara İntikal Eder Mi? Sosyal Güvenlik mevzuatında “Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası” Kanununda belirtilen yükümlülüklere aykırı hareket sonucunda idari para cezasına hükmedilebileceği düzenlenmiştir. Bu durumda SGK tarafından tesis edilen idari para cezaları da, kişinin ölümü halinde düşecek ve mirasçılara intikal etmeyecektir. Tüzel Kişilik Aleyhine Tesis Edilen İdari Para Cezaları Mirasçılara Geçer mi? Tüzel kişiler aleyhine tesis edilen idari para cezalarının tahsil edilememiş olması nedeniyle tüzel kişiliğin ortağı veya kanuni temsilcisine karşı takip yapılması ve ilgili kişinin ölmesi halinde, mirası reddetmemiş mirasçılardan bu alacağı tahsil etmek mümkündür. Mirasbırakanın İdari Para Cezası İçin Mirasçıya İhbarname Gönderildi, Ne Yapılabilir? Yukarıda detaylıca izah olunduğu üzere cezaların şahsiliği ilkesi gereği mirasbırakanın idari para cezası, mirasçılara intikal etmeyecektir. Hukuka aykırı olarak mirasçıların borçtan sorumlu tutulması ve mirasçılara ödeme emri, ihbarname gibi belgelerin gönderilmesi durumunda ise mirasçılar, İdare Mahkemesinde İptal davası açmak suretiyle hukuka aykırı işlemi iptal ettirebileceklerdir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. Hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “Miras Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 38. maddesinde “ceza sorumluluğu şahsidir” düzenlemesi yer almakta olup kimsenin işlemediği bir suçtan cezalandırılamayacağı hüküm altına alınmıştır. Diğer bir ifade ile cezaların şahsiliği ilkesi gereği, mirasçılar, mirasbırakanın (murisin) adli ve idari para cezalarından sorumlu olmayacaklardır. ### Defter ve Belge İbraz Etmeme Suçu ve Cezası Vergi Usul Kanunu (VUK) kapsamında, ticari faaliyet gösteren her mükellefin ticari işlemleriyle ilgili defter ve belgeleri eksiksiz bir şekilde tutma ve belirlenen süre boyunca saklama zorunluluğu vardır. Bu düzenleme, ticari işlemlerin doğru bir biçimde kayıt altına alınmasını ve devletin vergi denetimlerini etkin şekilde gerçekleştirmesini sağlamak amacıyla oluşturulmuştur. Ancak burada kritik nokta, mükelleflerin bu belgeleri zamanında ve eksiksiz olarak vergi incelemesi yapan yetkililere sunmaları gerektiğidir. Eğer mükellefler, herhangi bir geçerli mazeret olmaksızın bu defter ve belgeleri ibraz etmekten kaçınırlarsa, 213 Sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 359. maddesi uyarınca "Defter ve Belge İbraz Etmeme Suçu" işlemiş sayılırlar. Bu suç, ciddi yaptırımlar içermekte olup, 18 aydan 5 yıla kadar hapis cezası riski taşımaktadır. 1. Defter ve Belge İbraz ve Tutma Zorunluluğu 213 Sayılı Vergi Usul Kanunu (VUK) çerçevesinde, mükelleflerin defter ve belge tutma yükümlülüğü 171-242. maddeler arasında ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir. Bu kanun, defterlerin nasıl tutulması gerektiğini ve hangi belgelerin düzenlenip saklanacağını açıkça belirler. Ayrıca, Türk Ticaret Kanunu’nun (TTK) 64. maddesi ve devamında yer alan hükümler, ticaretle uğraşan kişilere ticari defterleri tutma ve saklama zorunluluğu getirmektedir. Bu düzenlemeler doğrultusunda, vergi mükelleflerinin aşağıda belirtilen defter ve belgeleri tutma ve saklama yükümlülüğü bulunmaktadır: Zorunlu Defterler: Yevmiye Defteri: Günlük ticari işlemlerin sırasıyla kaydedildiği defterdir. Defter-i Kebir (Büyük Defter): Yevmiye defterine kaydedilen işlemlerin ilgili hesaplara göre toplandığı defterdir. Envanter Defteri: Yıl sonu itibarıyla işletmenin mevcut malvarlığı ve borçlarını gösteren defterdir. Karar Defteri (Anonim Şirketler için): Yönetim kurulu kararlarının kaydedildiği defterdir. Pay Defteri (Anonim Şirketler için): Hissedarların ve pay sahiplerinin kayıtlı olduğu defterdir. Zorunlu Belgeler: Faturalar: Satılan mal veya hizmetler için düzenlenen belgeler. İrsaliyeler: Malın sevkiyatı sırasında düzenlenen belge. Gider Pusulaları: Kayıtlı olmayan kişilerden alınan mal veya hizmetler karşılığında düzenlenen belge. Müstahsil Makbuzları: Çiftçilerden alınan ürünler karşılığında düzenlenen belge. Ücret Bordroları: Çalışanlara ödenen ücretlerin kaydedildiği bordrolar. Bankadan Alınan Dekontlar, Makbuzlar: Yapılan bankacılık işlemlerine ilişkin belgeler. Tahsilat ve Tediye Makbuzları: Ödemelerin ve tahsilatların kaydedildiği belgeler. 2. Defter ve Belgelerin Saklanma Süresi Vergi Usul Kanunu’na göre, ticari defterlerin ve belgelerin saklama süresi 5 yıldır. Ancak, bazı durumlarda bu süre uzayabilir: Zamanaşımı Süresi: Vergi cezası kesilen veya inceleme altına alınan mükelleflerin, vergi borçlarıyla ilgili belgeleri zamanaşımı süresi dolana kadar saklamaları gereklidir (5 yıl). Diğer Süreler: Türk Ticaret Kanunu’na göre bazı defterlerin (örneğin, pay defteri) daha uzun süre saklanması gerekebilir. Anonim şirketler açısından bu süre 10 yıla kadar çıkabilir. 3. Vergi Denetimi ve İncelemesinde İbraz Edilmesi Gereken Belgeler Vergi incelemesi sırasında mükellefler, aşağıda belirtilen belgeleri ibraz etmek zorundadır: Ticari Defterler: Yevmiye, büyük defter, envanter defteri gibi ticari işlemlerin kaydedildiği defterler. Faturalar ve İrsaliyeler: Yapılan ticari işlemleri gösteren belgeler. Tahsilat ve Tediye Makbuzları: Alınan ve yapılan ödemelere dair belgeler. Ücret Bordroları ve Çalışanlara İlişkin Belgeler: Çalışanlara ödenen ücretlerin kayıtları. Banka Ekstreleri ve Dekontlar: Yapılan banka işlemlerine dair belgeler. Kira Sözleşmeleri ve Kira Ödemelerine İlişkin Belgeler: İşletme giderlerinin belgelendirilmesi amacıyla ibraz edilmelidir. Vergi denetimi veya incelemesi sırasında bu belgelerin tam ve eksiksiz bir şekilde ibraz edilmemesi, mükellefler açısından ceza kesilmesi veya idari yaptırımların uygulanmasına neden olabilir. Özellikle defter ve belge ibraz etmeme veya eksik ibraz etme durumunda, mükellefler hakkında re'sen takdir yoluna gidilebilir ve cezai yaptırımlar söz konusu olabilir. 4. Defter ve Belge İbraz Etmeme Suçu 4.1. Hukuki Düzenleme Defter ve belgeleri ibraz etmeme (gizleme) suçu, Vergi Usul Kanunu'nun 359. maddesinde düzenlenmiştir. Bu suç, mükelleflerin vergi incelemesi sırasında defter ve belgeleri saklamaları veya gizlemeleriyle ilgilidir. Madde 359/2: "Defter, kayıt ve belgeleri tahrif edenler veya gizleyenler veya muhteviyatı itibariyle yanıltıcı belge düzenleyenler veya bu belgeleri kullananlar hakkında on sekiz aydan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Varlığı noter tasdik kayıtları veya sair suretlerle sabit olduğu halde, inceleme sırasında vergi incelemesine yetkili kimselere defter ve belgelerin ibraz edilmemesi, bu fıkra hükmünün uygulanmasında gizleme olarak kabul edilir. Gerçek bir muamele veya duruma dayanmakla birlikte bu muamele veya durumu mahiyet veya miktar itibariyle gerçeğe aykırı şekilde yansıtan belge ise, muhteviyatı itibariyle yanıltıcı belgedir." Vergi incelemesi süreci hakkında detaylı bilgi almak için Vergi İncelemesi Nedir? ve Vergi İncelemesi Yapılmasının Sebepleri başlıklı yazılarımızı inceleyebilirsiniz. 4.2. Suçun Faili Defter Tutma Mecburiyetinde Olanlar: Ticaret yapanlar ve vergi kanunlarına göre defter tutması gerekenler bu suçu işleyebilir. 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK)’nun 64. maddesi uyarınca, tacirler ticari defter tutmakla yükümlüdür. Her tacir, ticari işletmesiyle ilgili iktisadi ve mali durumu, borç ve alacak ilişkilerini ve vergilendirmeye tabi diğer bilgileri defterinde belirtmek zorundadır. Türk Ticaret Kanunu’nun 64. maddesi, Vergi Usul Kanunu’na atıfta bulunarak, defter ve belge ibraz etmeme suçunun faili olabilecek tacirleri belirler. Bu nedenle, ticari işletmesiyle ilgili defter tutmakla yükümlü tacirler bu suçun faili olabilir. Vergi Usul Kanunu’na göre de defter tutmak zorunda olan kişiler belirlenmiştir. Bu kişiler; ticaret ve sanat erbapları, ticaret şirketleri, iktisadi kamu müesseseleri, dernek ve vakıflara ait iktisadi işletmeler, serbest meslek erbapları ve çiftçilerdir. Dolayısıyla, Vergi Usul Kanunu’na göre yukarıda belirtilen mükellefler, defter ve belge ibraz etmeme suçunun faili olabilecek kişilerdir. Defter Tutma Mecburiyetinde Olmayanlar: Gelir vergisinden muaf esnaf, basit usulde kazanç sağlayanlar ve bazı kurumlar bu suçun faili olamazlar. 4.3. Suçun Kanuni Unsurları İbrazı İstenen Defter ve Belgelerin Mahiyeti Defter ve Belge İbraz Etmeme suçunun konusu, vergi kanunları uyarınca tutulması zorunlu olan defter ve belgelerdir. Vergi Usul Kanunu’na göre tutulması gerekmeyen belgelerin ibraz edilmemesi bu suçu oluşturmaz. İbrazı istenen belgelerin noter tasdikli veya sair kayıtlarla ispat edilmiş olması gerekmektedir. İbraz Etmeme Fiilinin Yetkili Memurlara Karşı Gerçekleştirilmiş Olması Bu suçun oluşabilmesi için defter ve belgelerin vergi incelemesi sırasında yetkili memurlar tarafından istenmesi ve mükellefin bu belgeleri ibraz etmemesi gerekmektedir. Vergi Müfettişleri, Vergi Müfettiş Yardımcıları, ilin en büyük mal memuru ve vergi dairesi müdürleri yetkili kişilerdir. Yetkisiz kişilere ibraz edilmemesi suç oluşturmaz. Mükellefe Defter ve Belgelerin İbrazı İçin Süre Verilmiş Olması Defter ve Belge İbraz Etmeme suçunun oluşabilmesi için mükellefe ibraz için süre verilmiş olmalıdır. Vergi Usul Kanunu’nun 14. maddesine göre, yetkili kişiler tarafından mükellefe en az 15 gün süre verilmelidir. Bu süre içinde ibraz edilmemesi halinde suç oluşur. Defter ve Belgelerin Saklama Süresinin İçinde İbraz Talebinde Bulunulması Vergi Usul Kanunu’na göre, mükellefler defter ve belgeleri 5 yıl boyunca saklamak ve talep halinde ibraz etmekle yükümlüdür. Saklama süresi geçtikten sonra ibraz yükümlülüğü ortadan kalkar ve suç oluşmaz. 5. Defter ve Belge İbraz Etmemenin Mazeretleri Defter ve belge ibraz etmemenin çeşitli mazeretleri olabilir. Bu mazeretlerin hukuken kabul edilebilir olması ve vergi incelemeleri sırasında geçerli sayılması gerekmektedir. Vergi Usul Kanunu'nun 13. maddesinde belirtilen mücbir sebepler, bu mazeretlerin geçerliliğini belirlemede önemli bir rol oynar. Mücbir sebepler, kişinin iradesi dışında gelişen ve vergi yükümlülüklerini yerine getirmeyi engelleyen durumlardır. İşte bu mazeretlerin detaylı açıklamaları: Ağır Kaza, Ağır Hastalık ve Tutukluluk Kişinin ağır kaza geçirmesi, ağır hastalık yaşaması veya tutuklu bulunması durumunda, defter ve belgelerin ibrazı gerekçelendirilmiş bir mazeret olarak kabul edilebilir. Bu durumlarda, kişinin fiziksel veya hukuki durumu nedeniyle belgeleri ibraz etmesi mümkün olmayabilir. Mazeretin geçerliliği, tıbbi raporlar veya tutukluluk belgeleri ile kanıtlanmalıdır. Yangın, Deprem ve Su Basması Gibi Afetler Vergi ödevlerinin yerine getirilmesini engelleyen yangın, yer sarsıntısı (deprem) veya su basması gibi doğal afetler, defter ve belgelerin tahrip olmasına veya kaybolmasına neden olabilir. Bu tür afetlerin belgeler üzerindeki etkileri, ilgili afet raporları ve resmi belgelerle desteklenmelidir. Mükellefler, afet sonrası vergi dairesine durumu bildirmelidir. Mecburi Gaybubetler (Yokluk) Kişinin iradesi dışında gerçekleşen ve belgelerin ibrazını engelleyen mecburi gaybubetler (örneğin, zorunlu olarak uzak bir bölgede bulunma), mazeret olarak kabul edilebilir. Bu durumlar, ilgili belgelerle ve mecburi gaybubetin nedenleriyle kanıtlanmalıdır. Belgeler, yerel idari makamlar veya ilgili kurumlar tarafından onaylanmalıdır. Defter ve Belgelerin Elden Çıkması Sahibinin iradesi dışında gerçekleşen olaylar sonucu defter ve belgelerin kaybolması veya tahrip olması durumunda, bu durum bir mazeret olarak değerlendirilebilir. Defter ve belgelerin kaybolma veya tahrip olma nedenleri, ilgili polis raporları veya tahrip raporları ile kanıtlanmalıdır. 5.1.Mücbir Sebeplerin ve Mazeretlerin Hukuki Geçerliliği Vergi Usul Kanunu’nun 13. maddesine göre, mücbir sebeplerin varlığı halinde vergi yükümlülüklerinin süreleri işlememekte ve ibraz yükümlülüğü geçici olarak ya da tamamen ortadan kalkmaktadır. Bu durumun hukuki geçerliliği şu şekildedir: Mücbir Sebeplerin Geçici Olarak Ortadan Kalkması: Mücbir sebep durumlarında, vergi yükümlülüğüne ilişkin süreler işlememektedir. Bu sebeplerin varlığı halinde ibraz yükümlülüğü, mücbir sebep ortadan kalkıncaya kadar doğmaz. Mücbir Sebep Nedeniyle İbraz Yükümlülüğünün Ortadan Kalkması: Eğer mücbir sebep nedeniyle ibrazı istenen defter ve belgeler zayi olmuşsa veya tahrip olmuşsa, bu durumda ibraz yükümlülüğü tamamen ortadan kalkar. Mükelleflerin, mücbir sebebin varlığını kanıtlamaları gerekmektedir. Bu sebeplerin geçerli sayılabilmesi için, mücbir sebep durumunun resmi belgelerle ve gerekçelendirilmiş olarak ortaya konması gerekmektedir. Mücbir sebep olarak değerlendirilen durumların, ilgili yetkili makamlar tarafından onaylanmış ve belgelenmiş olması önemlidir. 6. Defter ve Belge İbraz Etmeme Suçunda Soruşturma ve Kovuşturma 6.1. Şikayet ve Zamanaşımı Defter ve Belge İbraz Etmeme Suçu için soruşturma ve kovuşturma yapılması şikayete bağlı değildir. Bu nedenle, bu suçtan dolayı cezai süreç başlatılması için herhangi bir şikayet gerekmez. Kişiler, her zaman ilgili mercilere ihbar yoluyla bu suçu bildirebilirler. Ancak, bu suç için 8 yıllık bir dava zamanaşımı süresi bulunmaktadır. Bu nedenle, Defter ve Belge İbraz Etmeme Suçu nedeniyle 8 yıl içinde soruşturma ve kovuşturma sürecinin başlatılması gerekmektedir. Şikayet hakkı ile ilgili daha fazla bilgi için ‘’Şikayet Hakkı ve Şikayetten Vazgeçmenin Sonuçları’’ başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 6.2. Görevli ve Yetkili Mahkeme Görevli Mahkeme: Defter ve belge ibraz etmeme suçu, Türk Ceza Kanunu'nun 359. maddesi kapsamında düzenlenmiş bir suçtur. Bu suçla ilgili davalarda görevli mahkeme Asliye Ceza Mahkemesi'dir. Asliye Ceza Mahkemeleri, ceza davalarıyla ilgili ilk derece mahkemeleri olarak görev yapar. Yetkili Mahkeme: Görevli Asliye Ceza Mahkemesi, suçun işlendiği yer mahkemesi olarak yetkilidir. 6.3. Cezanın Ertelenmesi Defter ve Belge İbraz Etmeme Suçu için hükmedilen cezanın 2 yıl veya daha az olması halinde, cezanın ertelenmesi mümkündür. Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 51. maddesi gereğince, işlediği suçtan dolayı iki yıl veya daha az süreyle hapis cezasına mahkum edilen kişinin cezası ertelenebilir. Cezanın ertelenebilmesi için, kişinin daha önce üç aydan fazla hapis cezasına mahkum edilmemiş olması ve bir daha suç işlemeyeceği yönünde mahkemede bir kanaat oluşması gerekmektedir. 6.4. Etkin Pişmanlık Defter ve belge ibraz etmeme suçunda etkin pişmanlık hükümleri uygulanamaz. Etkin pişmanlık indirimi, sadece Türk Ceza Kanunu’nda açıkça belirtilen suç tipleri için geçerlidir. Defter ve Belge İbraz Etmeme Suçu için TCK’da herhangi bir düzenleme olmadığından, bu suç için etkin pişmanlık hükümleri kapsamında ceza indirimi mümkün değildir. 6.5. Hükmün Açıklanmasının Geriye Bırakılması Defter ve Belge İbraz Etmeme Suçu için hükmedilen cezanın 2 yıl veya daha az olması halinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB) kararı verilebilir. HAGB kararı verilebilmesi için, sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış olması, bir daha suç işlemeyeceği yönünde mahkemede bir kanaat oluşması ve kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi gerekmektedir. HAGB kararı verilen hükümde, mahkûm olunan hapis cezası ertelenemez ve kısa süreli olması halinde seçenek yaptırımlara çevrilemez. 7. Sıkça Sorulan Sorular Vergi İncelemesinde Defter Belge İbraz Etmeme Cezası Nedir? Vergi müfettişleri defter ve belgelerin ibrazını talep edebilir. İbraz edilmemesi durumunda 18 aydan 5 yıla kadar hapis cezası uygulanır. Vergi Usul Kanunu’na göre defter ve belge tutmakla yükümlü olan tacirler, bu defterleri ve belgeleri 5 yıl süreyle muhafaza etmek zorundadır. İnceleme sırasında noter tasdik kayıtları ve diğer suretlerle varlığı sabit olan defter ve belgelerin ibraz edilmemesi gizleme olarak kabul edilir ve 18 aydan 5 yıla kadar hapis cezasına hükmedilir. Ticari Defter ve Belgelerin İşyerinde Bulundurulmaması Durumunda Hangi Ceza Verilir? İşyerinde bulundurulmayan defterler için özel usulsüzlük cezası kesilir. Vergi Usul Kanunu’nun 353. maddesine göre, günlük kasa defteri, günlük perakende satış ve hasılat defteri gibi defterlerin işyerinde bulundurulmaması halinde her tespit için özel usulsüzlük cezası kesilir. Bu cezanın kesilebilmesi için tespitin vergi incelemesine yetkili kişilerce yapılması gerekmektedir. Ticari Defter ve Belgeler Kaç Yıl Saklanır? Türk Ticaret Kanunu’na göre 10 yıl, Vergi Usul Kanunu’na göre 5 yıl saklanır. Türk Ticaret Kanunu’nun 82. maddesine göre mükellefler, kullandıkları defter ve belgeleri 10 yıl boyunca saklamak zorundadır. Vergi Usul Kanunu’nun 253. maddesine göre ise, defter ve belgeler 5 yıl süreyle muhafaza edilmelidir. Defter ve Belgelerin Zarar Görmesi Halinde Ne Zaman ve Nereye Başvurulur? Zayi belgesi için dava açılması gerekmektedir. Tacirlerin defter ve belgeleri yangın, su baskını, yer sarsıntısı veya hırsızlık gibi sebeplerle zayi olursa, bu durumu öğrendikleri tarihten itibaren 30 gün içinde zayi belgesi için dava açmaları gerekmektedir. Bu dava, tacirin ticari işletmesinin bulunduğu yer Asliye Ticaret Mahkemesi’nde açılmalıdır. Çift Defter Tutma Cezası Nedir? Çifte defter tutma, vergi kaçakçılığı olarak kabul edilir ve 18 aydan 5 yıla kadar hapis cezası öngörülür. Vergi Usul Kanunu’na göre, defter ve belge tutmakla yükümlü kişilerin, hesap ve işlemleri başka defter veya kayıt ortamlarına kaydetmeleri vergi kaçakçılığı suçu sayılır ve 18 aydan 5 yıla kadar hapis cezasına hükmedilir. Vergi Usul Kanunu kapsamında suç olarak değerlendirilen eylemler hakkında detaylı bilgi almak için Vergi Ziyaı Suçu ve Cezası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Süresi Geçtikten Sonra Defter ve Belge İbrazı Mümkün Müdür? Cezayı Kaldırır mı? Süresi geçtikten sonra ibraz edilen belgeler cezayı kaldırmaz. Vergi Usul Kanunu’na göre, vergi incelemeye yetkili kişilerce istendiğinde mükelleflerin defter ve belgeleri ibraz etmeleri gerekmektedir. Ancak deprem, su baskını, yangın gibi mücbir sebeplerin varlığı halinde defter ve belgelerin ibraz edilmesi mümkün olmayabilir. Bu gibi durumlarda mükellefin mücbir sebebi ispat etmesi ile idarece ibraz süresinin uzatılmasına karar verilebilir veya ibraz gereği ortadan kalkabilir. Mücbir sebep olmaksızın defterlerin süresinden sonra sunulması, defterlerin hiç tutulmamış olarak yorumlanır ve cezayı kaldırmaz. Vergi Cezalarında Zamanaşımı Kaç Yıldır? Vergi suçlarında zamanaşımı süresi 8 yıldır. Vergi suçları, şikayete tabi suçlar arasında yer almadığından savcılık tarafından re’sen veya ihbar üzerine soruşturulan suçlardandır. Bu suçları işleyenler hakkında ihbarda bulunmak için bir süre sınırlaması yoktur, ancak dava zamanaşımı süresi 8 yıldır. Dolayısıyla, 8 yıl içinde vergi suçları ile ilgili dava açılmazsa, suç zamanaşımına uğrar. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. Vergi Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı kurallar içermektedir. Hak kaybına uğramamak için herhangi bir işlem yapılmadan önce “Vergi Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Vergi Usul Kanunu’nun 253. maddesi uyarınca vergi mükellefleri, ticari, kayıt ve belge tutma zorunluluğunda olup, tuttukları defter, kayıt ve belgeleri 5 yıl boyunca saklamak ve vergi incelemesi esnasında talep eden memura ibraz etmek zorundadırlar. Aksi takdir defter ve belgeleri ibraz etmeme (gizleme) suçunu işlemiş olurlar. ### Yönetim Planı Nedir? Apartmanlar ve siteler gibi küçük boyutlu yaşam alanlarında yaşayanların huzuru için uyulması gereken birtakım kurallar bulunmaktadır. Bu doğrultuda, hukuk ortamında geçerliliği olan bir sözleşmeye ihtiyaç doğmuştur. Söz konusu ihtiyaca karşılık oluşturulan yönetim planı, 634 Sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 28. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre binanın yönetim tarzı, ortak araç-gereçlerin kullanılması ve site sakinlerinin uyması gereken kurallar yönetim planı ile düzenlenmektedir. Tapu Kadastro Müdürlüklerine bağlı tapu müdürlüklerinden temin edilen yönetim planı sayesinde site sakinleri arasında doğabilecek uyuşmazlıkların da önüne geçilmektedir. Yönetim planının değiştirilmesi için yapılan oylamalarda kat maliklerinin beşte dördünün oyunun bulunması şarttır. Yapılan oylamalar sonucunda beşte dört oy çoğunluğu sağlanamazsa kararı öğrenen kat maliklerinin gayrimenkulün bulunduğu sulh hukuk mahkemelerinde yönetim planının iptali için dava açma hakları bulunmaktadır. 1. Yönetim Planı Nedir? Apartmanlar ve siteler gibi yerlerde yaşayan insanların ortak karara varması gereken bazı konular mevcuttur. Bu doğrultuda ortak yaşam alanlarında düzeni sağlamak ve adil bir yaşam ortamı oluşturmak için kat malikleri, site yöneticisinin sorumluluğunda ortak kararlar alırlar. Bu kuralların özünü ve işleyişini içinde barındıran, hukuk ortamında da geçerliliği olan sözleşmeye yönetim planı denilmektedir. 2. Yönetim Planı Nasıl Oluşturulur? Bir binanın yönetim şeklini hukuk çerçevesinde belirleyen yönetim planı, tapu müdürlüklerinden temin edilebilir. Bunun için herhangi bir kat malikinin veyahut yöneticinin tapu dairesine giderek binaya ait olan yönetim planını talep etmesi yeterli olacaktır. Bina veya site yönetimi ilgili tapu müdürlüğünden temin edeceği yönetim planı taslağına kendi belirledikleri sözleşme maddelerini ekleyebileceklerdir. 3. Yönetim Planının Önemi Nedir? Taşınmaz almaya karar veren bireylerin tapuda yer alan yönetim planı örneğini incelemesi sonradan doğabilecek pişmanlıkları önlemek açısından büyük önem taşımaktadır. Ayrıca bir sitede, site sakinleri arasında doğabilecek problemler de yönetim planı ile önlenebilecektir. Kat Mülkiyeti Kanunu Madde 28’e göre yönetim planı, binanın yönetim tarzını, kullanma maksat ve şeklini yönetici ve denetçilerin alacakları ücreti ve yönetime ait diğer kat maliklerinin önem vereceği konular yönetim planında düzenlemektedir. 4. Yönetim Planında Dikkat Edilmesi Gerekenler Nedir? Yönetim planı, öncelikle Kat Mülkiyeti Kanunu başta olmak üzere yasalara aykırı hükümler içermemelidir. Yönetim planının, kat maliklerinin yaşamını kolaylaştırmaya yönelik hazırlanması gerekmektedir. Yönetim planı, ileride ortaya çıkabilecek uyuşmazlıkları tespit etmek ve çözüm bulmak amacı taşımalıdır. Yönetim planının da hangi maddelerin kanunun emredici hükümlerinden kaynaklandığının belirtilmesinde fayda bulunmaktadır. Yönetim planının, binada yaşayan sakinlerin yaşam kültürlerine uygun olarak hazırlanması da önem taşımaktadır. 5. Yönetim Planı Nasıl Değiştirilir? Çeşitli sebepler nedeniyle yönetim planında değişiklik yapılması gerekebilir. Yönetim planının değiştirilebilmesi için yapılan oylamalarda bütün kat maliklerinin beşte dördünün oyu olması şarttır. Örnek vermek gerekirse, 120 üye olan toplantıda, 96 kat malikinin yönetim planının değiştirilmesi yönünde oy kullanması gerekmektedir. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi 2011/11552 Esas, 2012/2972 Karar, 22.3.2012 Tarihli İlamı; Kat Mülkiyeti Kanunu'nun 28. maddesine göre yönetim planı, bütün kat maliklerini bağlayan bir sözleşme hükmündedir. Yönetim planının değiştirilmesi için bütün kat maliklerinin 4/5'inin oyu şarttır. 6. Yönetim Planı İptali Kat maliklerinin yönetim planının değişimi veya iptalini genel kurula götürme hakları mevcuttur. Yönetim planının tamamen iptali gibi bir durum ilk aşamada söz konusu olmayacaktır. Ancak, kat maliklerinin genel kurula yaptıkları yönetim planı değişikliği talebi kabul edilmez veya yönetim planı değişikliği için kanunda ön görülen beşte dört oy çoğunluğu sağlanamaz ise kararı öğrenen kat maliklerinin bir ay içinde, her halükarda 6 ay içinde sulh hukuk mahkemelerinde dava açma hakkı bulunmaktadır. Ayrıca, kat maliklerinin hukuka aykırı olduğunu düşündükleri yönetim planı değişikliği kararına karşıda sulh hukuk mahkemesine başvurma hakları bulunmaktadır. Bu aşamada önemle belirtmek gerekir ki genel kurula katılıp yönetim planı değişikliğine karşı olumlu oy kullananlar dava açma hakkına sahip olamayacaklardır. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi, 2005/5 Esas, 19.05.2015 Tarihli İlamı; Yönetim planının değiştirilmesi, ancak tüm kat maliklerinin beşte dördünün oyu ile olanaklıdır. Mahkemece yönetim planının dava konusu edilen maddesinin iptal edilebilmesi için de bunun yasanın buyurucu hükümlerine aykırılık oluşturur nitelikte olması gerekir. Somut olayda değiştirilmesi istenilen yönetim planının 6. maddesi hükmü niteliği itibariyle yasanın buyurucu hükümlerine aykırı olmadığı cihetle bu maddenin değiştirilebilmesi için yukarıda sözü edilen yasa maddesi uyarınca kat maliklerinin toplanıp beşte dördünün oyu ile karara bağlanması gerekir. Hakim kat maliklerinin iradesi yerine geçip böyle bir değişikliğe karar veremez. 7. Yönetim Planı İptali Davalarında Yetkili ve Görevli Mahkeme Yönetim planı iptali davası, taşınmazın bulunduğu Sulh Hukuk Mahkemesinde açılacaktır. Yönetim planı iptal davasında taraf teşkili için tüm kat maliklerinin davaya dâhil edilmesi gerekmektedir. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi, 2008/10673 Esas, 19.01.2009 tarihli ilamı; … Davada ana taşınmazın yönetim planının ( 1 ) nolu bağımsız bölüm maliki lehine ortak yerlerde tesis ve değişiklikler yapılması konusunda muvafakat içeren 15 ve 16. maddelerinin iptali ile bu maddelere dayanarak projeye aykırı biçimde yapıldığı ileri sürülen tesis ve değişikliklerin eski hale getirilmesi istenilmiştir. Dava salt ( 1 ) nolu bağımsız bölüm maliki ile kiracısı aleyhine açılmış bulunmaktadır. Yukarıda özetlenen davanın niteliği özellikle yönetim planının sözü edilen ve bir kat malikine ayni hak tanınmasına ilişkin olan maddelerinin iptali istenildiği göz önünde tutularak öncelikle ana taşınmazdaki tüm kat maliklerinin yöntemince davaya dahil edilip taraf teşkili sağlandıktan sonra işin esası hakkında hüküm kurulması gerektiğinin düşünülmemesi doğru görülmemiştir….. 8. Sıkça Sorulan Sorular Yönetim Planında Hüküm Bulunmayan Hallerde Ne Olur? 634 Sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 28. maddesine göre yönetim planında hüküm bulunmayan hallerde, Kat mülkiyeti kanunu ve genel hükümler uygulama alanı bularak uyuşmazlık çözüme kavuşturulur. Yönetim Planı Nasıl Değiştirilir? Yönetim planının tamamının veya bazı maddelerinin değiştirilmesi her zaman için mümkündür. Ancak bu yönetim planının değiştirilmesi için kat maliklerinin 4/5’inin oyu aranmaktadır. Yönetim planı ve bunda yapılan değişiklikler, bütün kat malikleriyle onların külli ve cüzi haleflerini ve yönetici ve denetçileri bağlar. Hakimin Müdahalesi Ne Zaman Olur? Kat Mülkiyet Kanunu’nun 33. maddesinde yönetim planına hakimin müdahalesi düzenlenmiştir. Buna göre kat maliklerinden birinin veya kira sözleşmesine dayalı olarak kiracı olarak oturanlardan birinin ya da başka bir suretle ilgili taşınmazda devamlı suretle oturanlardan birinin borç ve yükümlerini yerine getirmemesi yüzünden zarar gören kat maliklerinin, ana gayrimenkulün bulunduğu yerin sulh mahkemesine başvurarak hâkimin müdahalesini isteyebilmektedirler. Yönetim Planına Nasıl Ulaşılır? Kat irtifakının veya kat mülkiyetinin tescili esnasında yönetim planının tapuya verilmesi şarttır. Medeni Kanun uyarınca tapu sicili “ilgisini inanılır kılanlara “ açıktır. Tapu sicili ile ilgisi olan herkes tapu kütüğündeki belgelerin tapu memuru önünde kendisine gösterilmesini isteyebilir. Buna göre kat maliklerinin yönetim planına ilgili tapu müdürlüğünden ulaşabilmeleri mümkündür.Kat irtifakı ve kat mülkiyeti konularına ilişkin detaylı bilgi için "Kat İrtifakı Nedir?" ve "Kat Mülkiyeti Nedir?" başlıklı makalelerimizi inceleyebilirsiniz. Excerpt: Kat Mülkiyeti Kanunu gereğince, apartman ve sitelerde kat mülkiyetine geçişte, ortak ve adil bir yaşam ortamı oluşturmak için, kat malikleri tarafından belirlenen ortak kurallar bütününe yönetim planı denilmektedir. ### Kat İrtifakı Nedir? Kat irtifakı, arsa maliki veya ortak malikleri tarafından bir arsa üzerinde yapılacak veya yapılmakta olan taşınmazın bağımsız bölümleri üzerinde kurulan, kat mülkiyetine esas olacak özel bir irtifak türüdür. Kat irtifakı yapının tamamlanmasından sonra, kat mülkiyetine geçiş sürecinin bir ön adımı olarak oluşturulur. Bu nedenle, kat irtifakı yalnızca kat mülkiyetine uygun nitelikteki taşınmazlarda kurulabilir. Kat irtifakı kurulabilmesi için yapının tamamlanmamış durumda olması ve tamamen kargir bir yapıya sahip olması gerekmektedir. Bu gereklilikleri taşıyan bir yapının resmi belgeleri düzenlenerek ve tapu kaydına işlenerek kat irtifakı oluşturulabilir. İrtifak hakkı, taşınmaz bir maldan özel bir nedene bağlı olarak kullanma ve yararlanma imkânı tanıyan sınırlı ayni haklar arasında yer alır ve bu haklar Türk Medeni Kanunun’da düzenlenir. Kat İrtifakı ise özel bir irtifak türü olması nedeniyle, Kat Mülkiyeti Kanununda ayrıntılı şekilde düzenlenmiştir. 1. Kat İrtifakı Nedir? Kat irtifakı, yapılmakta olan veya ileride yapılacak olan bir binanın bağımsız bölümleri üzerinde, yapı tamamlandıktan sonra kat irtifakına konu olan taşınmaz maliki veya ortak maliklerine, yapının kat mülkiyetine geçirilmesi konusunda talep hakkı veren özel bir irtifak türüdür. Kat irtifakı, Kat Mülkiyeti Kanunu’nda arsa payına bağlı bir irtifak çeşidi olarak ifade edilmektedir. Kısaca kat irtifakı, paylı mülkiyete tabi bir arazide paya bağlı bir sınırlı ayni haktır. 2. Kat İrtifakı Nasıl Kurulur? Kat irtifakının kurulmasında aşağıdaki esaslar dikkate alınmaktadır: Kat irtifakının kurulabilmesi için ya binanın inşaatına hiç başlanılmamış ya da inşaat henüz tamamlanmamış olmalıdır. Kat irtifakı, inşa edilecek binada kat mülkiyetine konu olabilecek bağımsız bölümler için kurulabilir. Kat irtifakı kurulurken üzerinde inşaat yapılacak olan taşınmazın mülkiyetinin, kat mülkiyetine konu olabilecek bağımsız bölümlere tahsis olunan arsa payı oranlarına göre paylara ayrılması gerekir. Kat irtifakı taşınmazdaki payların her biri üzerinde kurulmalıdır. Kat irtifakı paya bağlı olarak kurulabilir. Bu nedenle pay sahibi kimse irtifak hakkı sahibi de o olur. Kat irtifakının bağlı olduğu payın hangi bağımsız bölüme ait olduğu belirtilmelidir. Kat irtifakı bir arsa üzerinde malikin eğer birden fazla malik varsa tüm maliklerin rızası ile kurulur. Kat irtifakının kurulabilmesi için resmi senet düzenlenmesi ve kütüğe tescil edilmesi gerekmektedir. Resmi senet tapu sicil memuru tarafından düzenlenir. Resmi senette, inşa edilecek binanın her bir bağımsız bölümü için ayrılan arsa payı, ortak yerler, eklentiler, inşaat planı, bağımsız bölümlerin numaraları ve cinsi, hakların kütüğe ne şekilde geçirileceği, hangi bağımsız bölümün kime ait olacağı hususlarının yer alması gerekir. Resmi senet kanunen tescil talebi sayıldığından tapu idaresi tescili yapmak zorundadır. Tescil kat mülkiyeti kütüğüne yapılır. 2.1. Kat İrtifakı Kurulması İçin Gerekli Şartlar Bir yapı üzerinde kat irtifakının kurulabilmesi için öncelikle o taşınmazın tapu kütüğüne kayıtlı, inşaatının henüz tamamlanmamış ve tamamının kâgir yapıda olduğu bir taşınmaz olması gerekmektedir. Kat irtifakına konu olan taşınmazda, her bir bağımsız bölümün kendi başına ve diğerlerinden bağımsız olarak kullanılabiliyor olması da bir diğer şarttır. Ortak olarak kullanılan yerlerin ve eklentilerinin kat irtifakının konusu olması mümkün değildir. 2.2. Kat İrtifakı Kurulması için Gerekli Belgeler Kat irtifakı kurulması için yapılacak başvuruda ibraz edilmesi gereken belgeler şu şekilde özetlenebilir: Başvuru Dilekçesi Vergi Numarası Yapının belediye tarafından onaylanmış mimari projesi İskân Belgesi Yönetim Planı Vaziyet Planı Kat maliklerinin nüfus cüzdanı fotokopileri Evraklar eksiksiz şekilde teslim edilir ve başvurular uygun bulunur ise tapu sicil müdürlüğü tarafından resmi senet düzenlenir. Akabinde tescil işlemi gerçekleştirilerek kat irtifakı kurulmuş olur. 3. Kat İrtifakı Sahiplerinin Hakları ve Borçları Nelerdir? Kat irtifakı sahipleri, ortak arsa üzerinde yapılacak olan yapının, sözleşmede yazılı olan süre içerisinde başlaması ve tamamlanması için kendilerine düşen borçların yerine getirilmesini karşılıklı olarak isteme ve dava etme hakkına sahiptirler. İnşaatın henüz tamamlanmadığı hallerde kat irtifakı tapusuna sahip olan kimse, binanın tamamlanması için bir veya birden fazla kişiyi yönetici olarak atayabilir. Kat irtifakı sahibi inşa edilecek binayı kat mülkiyetine çevirtme yetkisine sahiptir. Kat irtifakının devri, rehni ve mirasçılara intikali mümkündür. Kat irtifakının devri, devralan kişiye inşaatı sağlama yükümlülüğünü de geçirir. Kat irtifakı satış vaadine konu olabilir. 4. Kat İrtifakı Hangi Hallerde Sona Erer? Kat irtifakının sona ereceği haller Kat Mülkiyeti Kanunu madde 49’da düzenlenmiştir. Maddeye göre kat irtifakı şu hallerde sona erecektir: Kat irtifakına ait sicil kaydının terkini Kat irtifakına konu arsasının tamamıyla yok olması veya üzerine yapı yapılamayacak hale gelmesi Kat irtifakına konu arsanın kamulaştırılması Kat irtifakına konu olan arsa üzerinde, bu irtifakın kurulması sırasında verilen plana göre beş yıl içinde yapı yapılmadığı takdirde maliklerden birinin istemi üzerine, sulh hâkiminin kat irtifakının sona ermesine karar vermesi KMK m. 49 hükmü, Yargıtay 20. Hukuk Dairesi’nin 2019/5644 Esas, 2020/1839 Karar sayı ve 15.06.2020 tarihli ilamına şu şekilde konu olmuştur: “634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanununun “Kat irtifakının sona ermesi” başlıklı 49. maddesinde “Kat irtifakına konu olan arsanın maliki veya ortak malikleri, tapu memuruna verecekleri yazılı bir beyanla kat irtifakına ait sicil kaydını sildirerek bu irtifaka her zaman son verebilirler. Kat irtifakı, buna konu olan arsanın tamimiyle yok olması veya üzerinde yapı yapılamayacak hale gelmesi veya kamulaştırılması ile kendiliğinden sona erer. Kat irtifakına konu olan arsa üzerinde, bu irtifakın kurulması sırasında verilen plana göre beş yıl içinde yapı yapılmazsa maliklerden birinin istemi üzerine, sulh hâkimi, gerektiğinde ilgilileri de dinleyerek, duruma göre kat irtifakının sona ermesine veya belli bir süre için uzatılmasına karar verir. Süre istem üzerine yeniden uzatılabilir. Yukarıdaki fıkra uyarınca kat irtifakı kaldırıldığında tapu kütüğündeki kayıt silinir.” Kat mülkiyetinin sona erdiği diğer bir hal ise binanın tamamlanarak kat mülkiyetine çevrilmesidir. Bina tamamlandığında paydaşların tümünün talebi üzerine kat irtifakı terkin edilir. Terkin ile birlikte kat irtifakı sona erer. 6. Kat İrtifakı ile Kat Mülkiyeti Arasındaki Farklar Nelerdir? Kat irtifakı ile kat mülkiyeti arasında oldukça temel bazı farklılıklar söz konusudur. Bu farklılıklar şu şekilde özetlenebilir: Kat irtifakı, sadece inşaatı henüz tamamlanmamış yapılar üzerinde kurulurken kat mülkiyetinin kurulabilmesi için yapının inşaatının tamamen bitmiş olması ve oturum (iskân) izninin alınmış olması gereklidir. Kat irtifakında tapu cinsi “arsa” olarak belirtilirken kat mülkiyetine geçiş yapıldığında tapu cinsi “bina” olarak güncellenecektir. Kat irtifakı bir projenin onaylandığı anlamına gelirken kat mülkiyeti sahip olduğunuz yapının projeye uygun şekilde inşa edildiği anlamına gelmektedir. Kat irtifakının devri arsa payının devri ile mümkün olurken kat mülkiyetinin devri üzerinde kat mülkiyeti kurulmuş yapının bağımsız bölümlerinin ve eklentilerinin ayrı ayrı devri ile mümkün olmaktadır. Kat mülkiyetine ilişkin detaylı bilgi için "Kat Mülkiyeti Nedir?" başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 6. Kat İrtifakı ile Kat Mülkiyeti Arasındaki Benzerlikler Nelerdir? Kat irtifakı ile kat mülkiyeti arasında farklılıklar olduğu gibi benzerlikler de bulunmaktadır. Bu benzerlikler şu şekilde özetlenebilir: Her iki hak da resmi senetle ve tapu siciline tescille doğar. Her iki hak da Tapu Sicili Tüzüğüne göre Kat Mülkiyeti Kütüğüne tescil edilir. Her iki hakta da ön alım (şufa) hakkı kullanılamaz. Her iki hakkın da kuruluşu esnasında bağımsız bölümlere özgülenen arsa paylarının tapu kütüğünde gösterilmesi zorunludur. Kat irtifaklı veya kat mülkiyetli taşınmazlarda ortaklığın giderilmesi istenemez. Yargıtay 18. Hukuk Dairesi’nin, 2008/11693 Esas, 2008/12703 Karar sayılı kararında kat irtifakı veya kat mülkiyeti kurulmuş olan taşınmazlarda ortaklığın giderilmesinin istenemeyeceği şu şekilde ele alınmıştır: “634 sayılı Kat Mülkiyeti Yasasının 7. maddesi hükmüne göre kat mülkiyetine ya da kat irtifakına tabi olan taşınmazda ortaklığın giderilmesi istenemez. Ancak kat mülkiyetli bağımsız bölümler bağımsız bir taşınmaz gibi dava ve takip konusu olabilir, buralarda ortaklığın giderilmesi istenebilir. Yargılama sırasında ortak taşınmaz üzerinde kat mülkiyeti kurulmuş ve tapuya bu yolla tescil edilmiş olduğu gözetildiğinde artık taşınmazın tamamı kat mülkiyetine tabi bulunduğundan bir bütün olarak ortaklığın giderilmesi davasına konu edilemez. Ancak bağımsız bölümlerden her birinde her bir paydaşın 1/3 oranında arsa paylarının bulunduğu ve bu bağımsız bölümler üzerinde paydaş oldukları gözetildiğinde bağımsız bölümlerden her biri bağımsız birer taşınmaz gibi bunlardaki ortaklığın giderilmesi istenebilir. Ancak bu durumda her bağımsız bölüm müstakil olarak nazara alındığında üç paydaşa aynen paylaştırılmasına olanak yoktur. Ne var ki bu durumun mahkemenin tarafları yanlış yönlendirilmesi sonucu oluştuğu, Yargıtay uygulamalarına göre de taşınmazda kat mülkiyetinin kurulması sağlanmış olsa idi aynı kararın verileceği dikkate alındığında sonucu itibarıyla doğru olan kararın onanması gerekmiştir.” Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için Ortaklığın Giderilmesi Davası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 7. Kat İrtifakı Kat Mülkiyetine Nasıl Çevrilir? Bina tamamlandığında paydaşların tümünün talebi üzerine kat irtifakı terkin edilir ve akabinde kat mülkiyeti kurulur. Bununla beraber kat irtifakından kat mülkiyetine geçişin re’sen de yapılması mümkündür. Zira KMK m.10’a göre yapı kullanma izin belgesi düzenlenen tüm yapıların cins değişikliği işlemleri re’sen yapılır. Yapı kullanma izin belgesini düzenlemeye yetkili idare tarafından Mekânsal Adres Kayıt Sistemine yüklenerek elektronik ortamda kadastro müdürlüğüne gönderilen yapı kullanma izin belgesi ile yapı aplikasyon projesine göre kadastro müdürlüğünce tescil bildirimi düzenlenir. Tapu müdürlüğüne gönderilen tescil bildirimi üzerine başkaca bir belge aranmaksızın cins değişikliği re’sen tescil edilir. Cins değişikliği yapılmış taşınmaz kat irtifakı tesisli ise, kat irtifakının tesciline ait resmî senede ve KMK m.12’de yazılı belgelere dayalı olarak başkaca bir belge aranmaksızın re’sen kat mülkiyetine çevrilir. 8. Sıkça Sorulan Sorular Kat İrtifakında DASK Zorunlu mu? Zorunlu deprem sigortası olarak bilinen DASK sisteminin amacı, sahip olduğunuz bina veya arsada deprem sebebi ile oluşacak maddi zararların güvence altına alınmasını sağlamaktır. DASK yalnızca kat mülkiyetine sahipleri için değil kat irtifakı sahipleri için de yaptırılması zorunlu bir sigorta türüdür. Kat İrtifakı Nasıl Hesaplanır? Kat irtifakı kurulurken arsa payı hesaplanmalı ve kat irtifakı tapusu üzerinde açıkça belirtilmelidir. Kat irtifakı sahiplerine arsadan düşen pay hesaplanırken arsanın metrekaresi dikkate alınır. Arsanın toplam yüz ölçümü belirlendikten sonra bağımsız bölümlerin metrekaresi oranında paylara bölünerek arsa payları belirlenir. Kat irtifakı hakkı da bu hesaplama sonucu elde edilen arsa paylarına göre kurulur. Kat İrtifakı Hak Sahibine Hangi Yetkileri Sağlar? Kat irtifakı sınırlı ayni hak kapsamındaki irtifak haklarından birisidir. Bu niteliği dolayısıyla hak sahibi kişiye malvarlığı üzerinde kullanma, yararlanma ve malikin mülkiyet hakkını doğrudan kullanmasını kısıtlama yetkilerini sağlar. Kat İrtifakının Kurulması için Gerekli Olan Resmi Senet Noter Tarafından Düzenlenebilir mi? Resmi senet tapu sicil memurları tarafından düzenlenebilir. Noterlerin resmi senet düzenleme yetkisi bulunmamaktadır. Kat İrtifakı Mahkeme Kararı ile Kaldırılmışsa Sona Erme Anı Ne Zaman Olur? Kat irtifakına konu olan arsa üzerinde, bu irtifakın kurulması sırasında verilen plana göre beş yıl içinde yapı yapılmazsa maliklerden birinin istemi üzerine, sulh hâkimi, duruma göre kat irtifakının sona ermesine veya belli bir süre için uzatılmasına karar verir. Hâkim kat irtifakının sona ermesine karar verirse kat mülkiyetindeki kayıt terkin edilir. Ancak burada kat irtifakı terkin anında değil mahkeme kararının kesinleştiği anda sona erer. Excerpt: Kat irtifakı bir arsa üzerinde yapılacak ya da yapılmakta olan taşınmazın bağımsız bölümleri üzerinde, kat mülkiyetine esas olmak üzere, malikleri tarafından arsa payına bağlı olarak kurulan bir irtifak hakkıdır. ### Kat Mülkiyeti Nedir? Kat mülkiyeti, arsa payı ve ana gayrimenkuldeki ortak alanlarla ilişkilendirilen özel bir mülkiyet türüdür ve 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nda özel olarak düzenlenmiştir. Bu kanun ile bir yapının bağımsız kullanıma uygun kat, dükkân, daire gibi bölümlerinin, her birinin ayrı ayrı müstakil mülkiyete konu edilmesi sağlanmıştır. Bu kanuna göre bir yapıda kat mülkiyetinin kurulması için taşınmazın inşaatının tamamlanmış ve yapının tamamen sağlam bir kâgir yapıda olması gerekmektedir. Kat mülkiyeti, isteğe bağlı olarak iradi bir şekilde kurulabileceği gibi mahkeme kararıyla da tesis edilebilir. Kat mülkiyeti, maliklere bağımsız bölümlerde ve ortak kullanım alanlarında mülkiyet hakkı sağlamakla birlikte, genel giderlere katılma ve uygun kullanım gibi çeşitli yükümlülükleri de beraberinde getirmektedir. Kat Mülkiyeti Kanunu'na göre, tamamlanmış bir yapının ayrı ayrı kullanıma uygun bölümleri, kullanım ve mülkiyet haklarını belirlenmiş bağımsız bölümler olarak kabul edilir. 1. Kat Mülkiyeti Nedir? Kat Mülkiyeti Kanunun 1. maddesine göre kat mülkiyeti; tamamlanmış bir yapının kat, daire, iş bürosu, dükkân, mağaza, mahzen, depo gibi bölümlerinden ayrı ayrı ve başlı başına kullanılmaya elverişli olanları üzerinde, o gayrimenkulün maliki ve/veya ortak malikleri tarafından kurulmuş olan bağımsız mülkiyet hakkıdır. Bağımsız Bölüm: Binanın ayrı ayrı kullanılmaya elverişli bir bölüm teşkil eden kısımlarının her biri veya binanın bütünüdür. Ortak Yer: Ana taşınmazın bağımsız bölümlerinin dışında kalan, ortaklaşa kullanıma yarayan yerlerdir. Eklenti: Bir bağımsız bölümün dışında olup doğrudan doğruya o bölüme özgülenmiş olan unsurlardır. Kat mülkiyeti bağımsız bölüm üzerinde bir mülkiyettir. Bu mülkiyet türünde arsa payı ile ortak yerler üzerindeki pay ayrılmaz biçimde bağlıdır. Kanun eşyaya bağlı bir paylı mülkiyet düzeni kurmuş olduğundan bağımsız bölüm üzerinde mülkiyet hakkına sahip olan kişi arsa payına ve ortak yerlerdeki paylı mülkiyet payına da sahip olur. 2. Kat Mülkiyeti Nasıl Kurulur? 2.1. Kat Mülkiyetinin Kurulması İçin Gerekli Şartlar Kat mülkiyetinin kurulabilmesi için aranan iki şart vardır. Bu şartlardan ilki yapının tamamının kâgir ve tamamlanmış olmasıdır. İkincisi ise kurulacak kat mülkiyetinin yapının tamamına özgülenmesidir. Kat mülkiyetinin iradi olarak kurulabilmesi mümkün olduğu gibi mahkeme kararı ile kurulması da mümkündür. Kat Mülkiyetinin İradi Olarak Kurulması Kat mülkiyetinin iradi olarak kurulması resmi senetle mümkün olmaktadır. Bu senet, tüm paydaşların talebi üzerine tapu memuru tarafından düzenlenmektedir. Tapu memuru resmi senedi düzenledikten sonra ana gayrimenkulün mülkiyet hanesine “kat mülkiyetine çevrilmiştir” yazmak suretiyle kat mülkiyeti kütüğüne tescili gerçekleştirir. Böylece süreç sona erer. Kat Mülkiyetinin Mahkeme Kararıyla Kurulması Kat mülkiyetine çevrilmeye elverişli bir taşınmaz üzerindeki ortaklığın giderilmesi (izale-i şuyu) davalarında, mirasçılardan veya ortak maliklerden biri taşınmazın kat mülkiyetine çevrilmesi yoluyla taksim edilmesini isterse, hâkim, KMK madde 12’de yer alan belgelere dayanarak taşınmazın kat mülkiyetine çevrilmesine karar verebilecektir. Bu hususta detaylı bilgi almak için “Kat Mülkiyetinin Kurulması Suretiyle Ortaklığın Giderilmesi” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Mahkeme kararından sonra bağımsız bölümlerin malikleri ilama KMK madde 12’deki belgeleri de ekleyerek tapu müdürlüğüne başvuracaklardır. Akabinde, tapu memurunun gayrimenkulü kat mülkiyeti kütüğüne tescil işlemini gerçekleştirmesiyle süreç sona erecektir. Kat mülkiyeti kurulması yoluyla ortaklığın giderilmesi Yargıtay 20. Hukuk Dairesi’nin, 2017/4160 Esas, 2017/7963 Karar, 18.10.2017 Tarihli ilamında şu şekilde ele alınmıştır: “….Somut olayda; dava konusu taşınmaz üzerinde bulunan tamamlanmış yapıya ilişkin olarak; mahkemece öncelikle bilirkişi kurulundan zemin ve normal katlardaki bölümlerin başlı başına kullanılmaya elverişli bağımsız bölüm olup olmadığı, niteliklerinin (mesken, işyeri, depo vs. gibi) ne olduğu da açıklattırılarak davaya konu taşınmaz üzerindeki yapının onaylı projesinin ve sonradan değişiklik yapılmış ise buna ilişkin tadilat projesinin olup olmadığının taraflara ve ilgili belediyeye sorulup etraflıca araştırılması, proje mevcut değilse, ilgili belediyeden alınacak ön bilgiye göre yapının mevcut haliyle imar mevzuatına ve bulunduğu yerin imar durumu ile fenne aykırılık oluşturmadığı veya imara veya projeye aykırılıklar giderildiği takdirde onay verilebileceğinin saptanması durumunda, öncelikle aykırılıkların giderilmesi daha sonra yapının fiili durumunu yansıtan projenin hazırlattırılıp, ilgili imar müdürlüğünün onayının ve buna bağlı olarak oturma izin belgesinin alınması, ayrıca Kat Mülkiyeti Kanununun 12. maddesinde sayılan diğer belgelerin tamamlattırılması için kat mülkiyetine geçiş suretiyle ortaklığın giderilmesini isteyen davalı tarafa yetki ve yeterli süre verilmesi,…… Kat İrtifakına Dayanarak Kat Mülkiyetinin Kurulması Arsa üzerindeki inşaat tamamlanıp, yapı kullanma izin belgesi alındıktan sonra kat irtifakından kat mülkiyetine geçiş yapılır. Bu geçiş, yapı kullanma izin belgesinin verildiği tarihten itibaren altmış gün içinde ilgili tapu idaresine gönderilmesi üzerine re‘sen yani kendiliğinden yapılır. Ayrıca, kat irtifakından kat mülkiyetine geçişin, arsa maliki veyahut irtifak hakkı sahiplerinden birinin talebi ile de yapılabilmesi mümkündür. Bu aşamada önemle belirtmek gerekir ki, gayrimenkulün kat mülkiyetine çevrilmesiyle birlikte kat irtifakı da sona erecektir. Kat irtifakıyla ilgili olarak detaylı bilgi almak için “Kat İrtifakı Nedir?” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2.2. Kat Mülkiyetinin Kurulması İçin Gerekli Belgeler Kat Mülkiyeti Kanunu Madde 12’de kat mülkiyetinin kurulması için tapu idaresine ibraz edilmesi gereken belgeler detaylıca açıklanmıştır. Kat Mülkiyeti Kanunu Madde 12: Kat mülkiyetinin kurulması için, anagayrimenkulün kat mülkiyetine çevrilmesi hususunda o gayrimenkulün maliki veya bütün paydaşlarının aşağıda yazılı belgeler ile birlikte tapu idaresinde istemde bulunması gerekir: a) (Değişik: 15/2/2018-7099/5 md.) Anagayrimenkulde, yapı veya yapıların dış cepheler ve iç taksimatı bağımsız bölüm, eklenti, ortak yerlerinin ölçüleri ve bağımsız bölümlerin konum ve büyüklüklerine göre hesaplanan değerleriyle oranlı arsa payları, kat, daire, iş bürosu gibi nevi ile bunların birden başlayıp sırayla giden numarası ve bağımsız bölümlerin yapı inşaat alanı da açıkça gösterilmek suretiyle, proje müellifi mimar tarafından yapılan, yetkili kamu kurum ve kuruluşlarınca anagayrimenkulün maliki veya bütün paydaşlarının imzaları alınarak onaylanan ve elektronik ortamda tapu müdürlüğüne gönderilen mimarî proje ile yapı kullanma izin belgesi. b) Bağımsız bölümlerin kullanılış tarzına, birden çok yapının varlığı halinde bu yapıların özelliğine göre 28 inci maddedeki esaslar çerçevesinde hazırlanmış, kat mülkiyetini kuran malik veya malikler tarafından imzalanmış bir yönetim plânı Gerekli belgeler şu şekilde özetlenebilir: Tüm maliklerce onaylanmış dilekçe Genel İnşaat Projesi Vaziyet Planı İskân Ruhsatı Yönetim Planı Binanın Fotoğrafı Kat maliklerinin nüfus cüzdanı fotokopileri Kat mülkiyetinin mahkeme kararıyla kurulması halinde bu belgelere ek olarak mahkeme ilamı da eklenmelidir. Gerekli belgeler içinde sayılan yönetim planı ile ilgili detaylı bilgi almak için “Yönetim Planı Nedir?” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 3. Kat Mülkiyetinin Sağladığı Hak ve Yükümlülükler Kat Maliklerinin Bağımsız Bölümlerdeki Hakları Kat malikleri mülkiyetleri kendilerine ait olan bağımsız bölümlerde tasarruf yetkilerini diledikleri gibi kullanabilirler. Bu kapsamda bağımsız bölümün mülkiyetini bir başkasına devredebilir veya bağımsız bölüm üzerinde irtifak hakkı tesis edebilirler. Aynı şekilde el atmanın önlenmesi, tapu kaydının düzeltilmesi ve zilyetliğin korunması davalarından da yararlanabilirler. Kat Maliklerinin Ortak Alanlar Üzerindeki Hakları Kat malikleri ana gayrimenkulün bütün ortak yerlerine, arsa payları oranında, paylı mülkiyet hükümlerine göre malik olurlar. Kat malikleri ortak yerlerde kullanma hakkına sahiptirler; bu hakkın genel kömürlük, garaj, teras, çamaşırhane ve çamaşır kurutma alanları gibi yerlerdeki ölçüsü, aksine sözleşme olmadıkça, her kat malikine ait arsa payı ile oranlıdır. Ortak yerleri kullanma hakkının kapsamını kat malikleri aralarında anlaşarak kararlaştırabilirler. Kat maliklerinin bu yönde bir anlaşma yapmamaları halinde ortak yerleri kullanma hakkının kapsamı ortak yerin niteliğine göre değişir. Kat maliklerinden birinin diğer maliklerden birinin veya birkaçının ortak alandan yararlanmasına engel olması halinde ilgili kat malikine karşı el atmanın önlenmesi davasının açılması mümkündür. Aynı şekilde engelleyici faaliyette bulunan kat malikinden tazminat da talep edilebilir. Ancak kat maliklerinin ortak yerlerdeki paylı mülkiyetlerinin sona erdirilmesinin talep edilmesi mümkün değildir. Dürüstlük Kuralına Uygun Davranma Yükümlülüğü Aynı binada birlikte yaşam düzenin sağlıklı bir şekilde sağlanabilmesi için kat malikleri aralarındaki ilişkilerde dürüstlük kuralına uygun davranmakla yükümlüdürler. Bu kapsamda kat malikleri diğer malikleri rahatsız etmemek, onların haklarına müdahalede bulunmamak ve yönetim planına uygun hareket etmekle yükümlüdürler. Bağımsız Bölüm ve Eklentisini Özgülenme Amacına Uygun Kullanma Yükümlülüğü Bağımsız bölüm kütüğünde kat mülkiyeti kütüğünde sayfa açılırken bağımsız bölümün niteliği belirtilmelidir. Mesken, konut, imalathane gibi niteliği belirtilen bağımsız bölüm artık o amaca özgülenmiş olur. Kat malikleri bağımsız bölüm ve eklentilerini özgülendikleri amaç ne ise o kapsamda kullanmakla yükümlüdürler. Amaç dışında kullanım söz konusu olur ve bu durum bir zarara sebebiyet verirse zarar gören kat maliki zarar verene karşı sulh mahkemesine açacağı bir dava ile hâkimin duruma müdahale etmesini talep edebilir. Bağımsız Bölümde Ana Yapıya Zarar Verecek Nitelikte Onarım ve Tesis Yapmama Yükümlülüğü Kat malikleri bağımsız bölümlerinde tasarruf yetkisine sahip olduklarından dolayı bağımsız bölümlerinde onarım ve tesis yapabilirler. Ancak onarım veya tesisin ana yapıya zarar verici nitelikte olmaması gerekmektedir. Tavan, taban veya duvar ile birbirine bağlantılı bulunan bağımsız bölümlerin bağlantılı yerlerinde bu bölümün maliklerinin tamamının rızası ile ana yapıya zarar vermeyecek onarım ve tesis yapılabilir. Bu onarım ve tesisler için diğer kat maliklerinin rızası aranmaz. Onarım İçin Bağımsız Bölüme Girilmesine İzni Verme ve Gerekli İşlemlerin Yapılmasına Katlanma Yükümlülüğü Bazı durumlarda bağımsız bölümlere girilmesi gerekebilir. Bu durumlardan ilki meydana gelen hasarların onarımı diğeri ise yapı güvenliği ile ilgili olarak yapılması gereken teknik incelemelerdir. Bu halde ilgili bağımsız bölümün maliki bağımsız bölümüne girilmesine izin verme ve gereken işlemlerin yapılmasına katlanma yükümlülüğü altındadır. Ana Taşınmazın Bakımı, Mimari Durumu, Güzelliği ve Sağlığını Koruma Yükümlülüğü Kat malikleri ana taşınmazın bakımı, mimari durumu, güzelliği ve sağlığını koruma yükümlülüğü altındadır. Ortak yerlerde bu amaçla yapılan giderlere her kat maliki arsa payı oranında katılmakla yükümlüdür. Genel Giderlere Katılma Yükümlülüğü Kat maliklerinin her biri taşınmaza yönelik genel giderlere katılmakla ve avans vermekle yükümlüdür. Avans miktarı işletme projesinde belirlenir. Ana taşınmaz sigorta ettirilmişse sigorta primleri ve ana taşınmazın ortak alanları için yapılan koruma, onarım ve bakım masrafları genel giderleri oluşturmaktadır. 4. Kat Mülkiyetinin Sona Ermesi 4.1. Kat Mülkiyetindeki Kütüğün Terkini Kat mülkiyeti, kat mülkiyetindeki kütüğün silinmesiyle birlikte sona erer. Sicil kaydı, bütün kat maliklerinin veya bütün bağımsız bölümleri kendi mülkiyetinde toplamış bulunan malikin, ana gayrimenkuldeki kat mülkiyetinin adi mülkiyete çevrilmesine ait yazılı istemi üzerine silinir ve o gayrimenkul, genel kütükte yeni bir sayfaya geçirilerek tescil olunur. 4.2. Ana Taşınmazın Arsası ile Birlikte Yok Olması veya Kamulaştırılması Ana gayrimenkulün arsası ile birlikte yok olması veya kamulaştırılması durumlarında da kat mülkiyeti sona erer. Bu hallerde, kat mülkiyetindeki sicil kaydının silinmesi genel hükümlere göre yapılır. Ana yapı kamulaştırılırsa, her bağımsız bölümün kamulaştırma bedeli, bağlantılı bulunduğu arsa payı ve eklentileri de göz önüne alınarak ayrı ayrı takdir olunur ve o bağımsız bölümün malikine ödenir. 4.3. Ana Gayrimenkulün Harap Olması Ana gayrimenkulün tamamının harap olması halinde, ana yapı üzerindeki kat mülkiyeti kendiliğinden sona erer. Kat Mülkiyeti Kanunu madde 47’ye göre; ana yapının bağımsız bölümlerinden birinin harap olması halinde o bölümün malikinin iki yıl içerisinde bölümü yeniden yaptırmaması halinde kat maliklerinden biri ya da tamamı bu sürenin tamamlanmasından itibaren bir yıl içerisinde o bölüme ait arsa payının, değeri karşılığında kendilerine verilmesini hâkimden talep edebileceklerdir. 5. Kat Mülkiyeti ile Kat İrtifakı Arasındaki Farklar Nelerdir? Kat mülkiyeti ile kat irtifakı arasındaki farklar şu şekilde özetlenebilir: Kat irtifakında mülkiyet hakkı arsa payı cinsiyle belirtilirken kat mülkiyetinde arsa niteliği ortadan kalkar ve bağımsız bölümlerin tapudaki niteliği bina olarak belirtilir. Kat irtifakı, bir projenin onaylandığı anlamına gelirken kat mülkiyeti ilgili binanın projeye uygun bir şekilde inşa edildiği anlamına gelir. Aynı şekilde kat irtifaklı tapu bir projenin tamamlanmadığı ancak inşaat onayının alındığı durumlarda verilen tapu cinsi iken kat mülkiyetli tapu ilgili kişinin sahip olduğu taşınmazın proje bitiminde, iskân temin edildikten sonra alınabilen tapu çeşididir. Kat irtifakına tabi olan taşınmazlarda yapı kullanım izni bulunmazken kat mülkiyetine tabi taşınmazlarda yapı kullanım izni alınması zorunludur. Kat irtifaklı bir yapının yıkımı söz konusu olduğunda hissedarlara tapuda belirtilen arsa payı üzerinden hak verilirken, kat mülkiyetli tapu sahipleri yeniden inşa durumunda sahip oldukları bağımsız bölümler kadar hak sahibi olur. 6. Sıkça Sorulan Sorular Kat Mülkiyetinde DASK Zorunlu mudur? Zorunlu deprem sigortası olarak bilinen DASK sisteminin amacı, sahip olduğunuz bina veya arsada deprem sebebi ile oluşacak maddi zararların güvence altına alınmasını sağlamaktır. DASK kat mülkiyeti sahipleri için yaptırılması zorunlu bir sigorta türüdür. Kat Malikinin Kendi Bağımsız Bölümü Üzerindeki Hakları Nelerdir? Kat maliki kendi bağımsız bölümü üzerinde mülkiyet hakkı sahibi olduğundan, taşınmazın kullanma, semerelerinden yararlanma ve üzerinde tasarrufta bulunma haklarının tamamına sahiptir. Kat Malikinin Ortak Alanlar Üzerindeki Hakları Nelerdir? Kat maliki, ortak alanlar üzerinde diğer kat malikleri ile birlikte paylı mülkiyet hakkına sahiptir. Her kat malikinin ortak alanlar üzerindeki hakkı, arsa payına göre şekillenmektedir. Kat Mülkiyeti Kurulmuş Bağımsız Bölümün Satılması Halinde Önalım Hakkı Var mıdır? Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 8. maddesine göre; kat mülkiyeti kurulmuş bir gayrimenkulün bağımsız bölümlerinden birinin veya kat irtifakı bağlanmış arsa payının satılması halinde diğer kat maliklerinin veya irtifak hakkı sahiplerinin öncelikle satın alma yani önalım hakkı yoktur. Kanun’da Ortak Yer Olarak Sayılan Yerler Kat Mülkiyetine Konu Olabilir mi? KMK m.4 bent a, b ve c’de hangi yerlerin ortak yer olacağı belirtilmiştir. Kanun’da sayılan bu yerlerin ortak yer olarak kullanılması zorunludur. Bu yerler ayrı ayrı kullanılmaya elverişli olsalar dahi kat mülkiyetine konu olamazlar. Kanunda Sayılanların Dışında Ortak Yer Belirlenebilir mi? Kanun’da ortak yer olarak sayılan yerlerin dışında da ortak yer olarak kullanılacak yerler belirlenebilir. Ana taşınmazın hangi kısımlarının ortak yer sayılacağı sözleşme ile belirtilebileceği gibi yönetim planı ile de belirtilebilir. Binanın Yalnızca Bazı Bölümlerinde Kat Mülkiyeti Kurulabilir mi? Binanın tamamında değil de yalnızca bazı bölümlerinde kat mülkiyeti kurulması mümkün değildir. Ancak aynı katta birbirine bitişik bulunan birden fazla bölümün kullanma bakımından bütünlük taşıyan birden çok katı veya bölümü kat mülkiyeti kütüğüne tek bağımsız bölüm olarak tescil edilebilir. Bağımsız Bölümlerde Hastane veya Klinik Açılabilir mi? Kat mülkiyeti kütüğüne mesken, iş veya ticaret yeri olarak kaydedilen bağımsız bölümde hastane, klinik, ecza laboratuvarı gibi kurumların açılması kesin olarak yasaktır. Excerpt: Kat mülkiyeti, tamamlanmış bir yapının daire, dükkân, mağaza, depo gibi bölümlerinden ayrı ayrı ve başlı başına kullanılmaya elverişli olanları üzerinde, o gayrimenkulün maliki ve/veya ortak malikleri tarafından kurulmuş olan bağımsız mülkiyet hakkıdır. ### Oturma İzni (İkamet İzni) Nasıl Alınır? Oturma izni, ülkemizde vize veya vize muafiyetinin tanıdığı süreden ya da doksan (90) günden fazla Türkiye’de kalacak olan her yabancı uyruklu kişi için, yabancının bulunduğu yerdeki İl Göç İdaresi’nden alınması gereken, yabancının Türkiye’de kalabileceği süreyi belirleyen hukuki belgedir. Yabancı uyruklu bireylerin, vize sürelerini kapsamayan süreler içerisinde Türkiye’de bulunabilmeleri için oturma izni almaları zorunludur. Oturma izni, kamu düzenini korumak, ortaya çıkabilecek olumsuz durumların önüne geçmek ve ülkede ikamet eden yabancı uyruklu kişileri tespit edebilmek açısından büyük önem arz etmektedir. Türkiye’de bulunma gerekliliklerine göre ikamet izin türleri şunlardır: Kısa dönem, uzun dönem, aile, öğrenci, insani ikamet izni şeklindedir. Bu türlerden hangisinin yabancı uyruklu kişi için uygun olduğunun belirlenmesi ile birlikte ikamet izni başvurusu yapılabilecektir. 1. Oturma İzni (İkamet İzni) Nasıl Alınır? Oturma izni almak için ön başvuru, online sistem üzerinden yapılabilmektedir. Yani, yabancı uyruklu kişilerin İl göç idaresinin internet sitesi üzerinden, E-ikamet sisteminden oturma izni başvurusu yapılabilmesi mümkündür. Başvuruyu gerçekleştirmek isteyen kişinin “İlk Kez İkamet İzni Başvurusu Yapıyorum” seçeneğini kullanması gerekmektedir. Akabinde, sistem tarafından karşılarına çıkacak olan “Ön Kayıt Formu” nun eksiksiz ve doğru bilgiler içerecek şekilde doldurulması büyük önem taşımaktadır. Form doldurulduktan sonra oturtulmak istenen yerdeki İl Göç İdaresi Müdürlüğünden randevu alınmalıdır. Randevu gün ve saatinde, doldurulan Ön Kayıt Formunun çıktısı alınarak ve imzalanarak, ikamet izni almak için gerekli olan evraklar ile birlikte İl Göç İdaresi Müdürlüğünde hazır bulunulması gerekmektedir. 2. Oturma İzni (İkamet İzni) Almak için Gerekli Olan Belgeler Nelerdir? Oturma izni almak için E-ikamet sistemi üzerinden yapılan başvurunun ardından İl Göç İdaresinden alınan randevu günü ve saatinde İl Göç İdaresi Müdürlüğüne gidilir ve başvurucu tarafından gerekli bilgi ve belgeler sunulur. Bu belgeler ikamet izni çeşidine göre farklılık göstermektedir; 2.1. Kısa Dönem Oturma İzni (İkamet İzni) için Gerekli Belgeler Kısa dönem oturma izni için gerekli belgeler şunlardır: İkamet İzni Başvuru Formu Pasaport veya yerine geçen bir belgenin aslı ve fotokopisi 4 adet biyometrik (ICAO standartlarında) fotoğraf Sağlık Sigortası Adli Sicil Kaydı İkamet izni boyunca yetecek miktarda maddi imkanını ispatlar belgeler Duruma göre gerekli ise ek belgeler Kısa dönem ikamet izni ile ilgili detaylı bilgi almak için “Kısa Dönem Oturma (İkamet) İzni” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2.2. Uzun Dönem Oturma İzni (İkamet İzni) için Gerekli Belgeler Uzun dönem oturma izni için gerekli belgeler şunlardır: İkamet İzni Başvuru Formu Pasaport veya yerine geçen bir belgenin aslı ve fotokopisi 4 adet biyometrik (ICAO standartlarında) fotoğraf Sağlık Sigortası Adli Sicil Kaydı İkamet izni boyunca yetecek miktarda maddi imkanını ispatlar belgeler Son 3 yıl içerisin de sosyal yardım almadığına dair mühürlü ve imzalı belge Adres kayıt sistemine (AKS) kayıtlı olduğunu gösteren belge Duruma göre gerekli ise ek belgeler Uzun Dönem İkamet izni ile ilgili detaylı bilgi almak için “Uzun Dönem Oturma (İkamet) İzni” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2.3. Öğrenci Oturma İzni (İkamet İzni) için Gerekli Belgeler Öğrenci oturma izni için gerekli belgeler şunlardır: İkamet İzni Başvuru Formu Pasaport veya yerine geçen bir belgenin aslı ve fotokopisi 4 adet biyometrik (ICAO standartlarında) fotoğraf Sağlık sigortası Adli Sicil Kaydı Aktif öğrencilik belgesi İkamet izni boyunca yetecek miktarda maddi imkanını ispatlar belgeler Duruma göre gerekli ise ek belgeler Öğrenci ikamet izni ile ilgili detaylı bilgi almak için “Öğrenci Oturma (İkamet) İzni” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2.4. Aile Oturma İzni (İkamet İzni) için Gerekli Belgeler Aile oturma izni için gerekli belgeler şunlardır: İkamet İzni Başvuru Formu Pasaport veya yerine geçen bir belgenin aslı ve fotokopisi 4 adet biyometrik (ICAO standartlarında) fotoğraf Tüm aile bireylerini kapsayan/geçerli Sağlık Sigortası Adli Sicil Kaydı İkamet izni boyunca yetecek miktarda maddi imkanını ispatlar belgeler Evli olduklarını gösterir belge Destekleyicinin nüfus cüzdanının aslı ve fotokopisi Adres kayıt sistemine (AKS) kayıtlı olduğunu gösteren belge Duruma göre gerekli ise ek belgeler Aile ikamet izni ile ilgili detaylı bilgi almak için “Aile Oturma (İkamet) İzni” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 3. Oturma İzni (İkamet İzni) Ücretleri İkamet izni masrafları her sene değişebilmekle birlikte 2023 yılı için güncel rakamlar şu şekildedir; Oturma İzni Kart Ücreti : 356.-TL Oturma İzni Harç Ücreti : 1.040.-TL Tek Giriş Vize Harcı : 2.304,20.-TL Sağlık Sigortası Ücretleri : 1.000.-TL - 4.000.-TL (Yabancı uyruklu kişinin yaşına göre değişkenlik göstermektedir.) ( 65 yaş altı için zorunludur.) Noter ve Tercüme Ücreti : 1.800.-TL Apostil Tasdik Harçları : 89,23.-TL / Sayfa başı ( Gerek olmayabilir) Avukat aracılığı ile işlemleri yürütecekseniz + Avukatlık Ücreti Ancak, önemle belirtmek gerekir ki Danimarka, İrlanda, Kosova, Nepal, Suriye, Türkmenistan, Çek Cumhuriyeti ve Sri Lanka ülkeleri vatandaşları 1.040.-TL harç ücretinden muaftır. Bunun yerine, Tek Giriş Vize Ücreti olan 2.304,20.-TL ödemeleri gerekmektedir. 4. Oturma İzninin (İkamet İzni) Uzatılması Oturma izni sürelerinin uzatılması, yabancı uyruklu kişinin ikamet izni süresinin dolmasına 60 gün kalmasından itibaren, her koşulda ikamet izni süresi dolmadan önce yapılabilmektedir. İkamet izni uzatma başvurusunu gerçekleştirmek için E-İkamet sitesi üzerinden “İkamet İzni Uzatma Başvurusu Yapıyorum” butonu kullanılmalıdır. Bu buton aracılığı ile yönlendirilen online başvuru formunun eksiksiz bir şekilde doldurulmasının akabinde başvuru sürecini tamamlamak için İl Göç İdaresi Müdürlüğünden randevu alınması gerekmektedir. Başvurucunun, randevu günü ve saatinde başvuru formunun çıktısı alarak ve imzalayarak, gerekli diğer bilgi ve belgelerle hazır bulunması gerekmektedir. Oturma izni uzatımı sürecinde, yabancı uyruklu kişinin ikamet izni süresinin dolması durumunda başvuru sonuçlanıncaya kadar Türkiye’de kalabilmesi mümkündür. Oturma izni başvuruları yetkili makamlarca incelendikten sonra 90 gün içerisinde sonuçlanarak e-ikamet veyahut e-devlet üzerinden öğrenilebilmektedir. 5. Oturma İznini (İkamet İzni) Uzatmak için Gerekli Belgeler Nelerdir? Oturma iznini uzatmak için gerekli belgeler şunlardır: İkamet İzni Uzatma Başvuru Formu Pasaport veya yerine geçen bir belgenin aslı ve fotokopisi 4 adet biyometrik (ICAO standartlarında) fotoğraf Sağlık Sigortası Adli Sicil Kaydı İkamet izni boyunca yetecek miktarda maddi imkanını ispatlar belgeler İkamet izin çeşidine göre eklenmesi gereken ek bilgi ve belgeler İkamet iznini uzatmak için gerekli belgeler 6. Oturma İzninin (İkamet İzninin) Reddi, İptali veya Uzatılmaması Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu madde 30 da başlayan ve devamında yer alan maddelerde ikamet izin taleplerinin reddi, iptali ve uzatılmaması hakkındaki düzenlemelere ayrıntılı olarak yer verilmiştir. Genel hatları itibariyle aşağıdaki hallerin varlığı halinde ikamet izni taleplerinin red edileceği, verilmişse iptal edileceği ve süresi bitenlerinde uzatılmayacağı kanunda yer almıştır. İkamet izni şartlarından birinin veya birkaçının yerine getirilmemesi veya ortadan kalkması, İkamet izninin, veriliş amacı dışında kullanıldığının belirlenmesi, Hakkında geçerli sınırlı dışı etme veya Türkiye’ye giriş yasağı kararı bulunması. 7. Oturma İzni (İkamet İzni) Başvurusunun Reddi Kararının İptali Davası Yukarıda detaylıca izah edildiği üzere, mevzuatın konuya ilişkin şartlarını sağlayan yabancı uyruklu kişilerin ikamet izni başvuruları, idare tarafından incelenip bir karara bağlanır. Kimi durumlarda, idare, çeşitli gerekçelerle bu başvuruların reddine karar verebilmektedir. Başvurunun reddi gerekçesi, mevzuatta düzenlenen şartların sağlanamaması, eksik ya da yanlış evrakla başvuru gibi sebepler olabildiği gibi, idare takdir yetkisi dahilinde de ret kararı verebilmektedir. İkamet izni başvurusu reddedilen yabancı kişiler, bahse konu ret kararının hukuka aykırı olduğunu düşünüyorlarsa, bu kararın iptali talebiyle dava açabilirler. Bu davalar, kararı veren idarenin bulunduğu yerdeki idare mahkemesinde açılmalıdır. Dava açma süresi ise, red kararının ilgilisine tebliğ edildiği tarihten itibaren 60 gündür. İkamet izni başvurusuna ilişkin idare tarafından verilen başvurunun reddi ya da kabulü kararları, esasen birer idari işlem niteliğindedir. Bu sebeple, idari işlemlerin hukuka uygun olabilmesi için sahip olmaları gereken tüm unsurları taşıması olmazsa olmaz bir zorunluluktur. “İdari İşlemlerin İptali” yazımızda açılandığı üzere, amaç, konu, sebep, yetki ve şekil unsurlarından en az birinin sakat olduğu tespit edilen idari işlemler, mahkemece iptal edilebilirler. 8. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz.   Oturma İzni Nedir? Türkiye’de 90 günden fazla kalacak olan yabancılara yetkili makamlarca belirli bir süre için verilen izin belgesidir. Oturma İzni Başvurusu Nasıl Yapılır? Oturma izni başvurusu E-İkamet sistemi üzerinden online bir şekilde yapılabilmektedir. Akabinde, başvurucunun ikamet izni almak istediği bölgedeki İl Göç İdaresi Müdürlüğünden randevu alması gerekmektedir. Belirlenen randevu günü ve saatinde gerekli belgelerle İl Göç İdaresi Müdürlüğüne müracaat edildiği takdirde oturma izni alınabilmesi mümkündür. İkamet İzni Geçiş Başvurusu Nedir? Türkiye’de hali hazırda bir ikamet izin türüyle kalmakta olan ancak seçtikleri ikamet izin türünde değişiklik meydana gelen yabancı uyruklu bireylerin ikamet türü değişikliği başvurusuna denilmektedir. Bu duruma örnek vermek gerekirse; öğrenci ikamet iznine sahip olan yabancı uyruklu kişinin üniversiteden mezun olması durumunda kısa süreli ikamet iznine geçişi bu duruma örnek gösterilebilir. Oturma İzni Başvurusu Reddedilen Kişiler Ne Yapmalıdır? Yabancı uyruklu kişi, red kararının kendisine tebliğ edilmesinden itibaren 60 gün içerisinde ikamet izin başvurusunun reddi kararı için İdare Mahkemesinde iptal davası açmalıdır. Oturma İzni Açısından Avukatlık Danışmanlık Hizmetinin Önemi Nedir? İkamet izni başvuru süreci açısından gerekli olan bilgi ve belgelerde belirli aralıklarla değişiklikler meydana gelmektedir. Oturma izni başvuru prosedürü son derece dikkat ve özen isteyen bir süreç olmakla birlikte başvurunun tamamlanmasının ardından sürecin bir avukat aracılığıyla takip edilmesi de yabancı uyruklu başvurucunun lehine olacaktır. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: 90 günden fazla Türkiye’de kalacak yabancı uyruklu bireylerin, vize sürelerini kapsamayan süreler içerisinde Türkiye’de bulunabilmeleri için oturma izni almaları zorunludur. ### Yetkili Makam Kararı ile Türk Vatandaşlığının Kazanılması 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’na göre Türk vatandaşlığı temelde iki şekilde kazanılabilir. Bunlardan ilki Türk vatandaşlığının doğumla kazanılması iken, ikincisi sonradan kazanılmasıdır. Türk vatandaşlığının sonradan kazanılması da kendi içinde üç gruba ayrılmaktadır. Bunların ilki yetkili makam kararı ile Türk vatandaşlığın kazanılması, ikincisi bir Türk vatandaşı tarafından evlat edinilme ile Türk Vatandaşlığının kazanılması üçüncüsü ise seçme hakkının kullanılması ile Türk vatandaşlığının kazanılmasıdır. Türk vatandaşlığının yetkili makam kararı ile kazanıldığı haller ise kendi içinde ayrı bir alt grubu oluşturmaktadır. Genel yoldan kazanma, istisnai yoldan kazanma, yeniden kazanma, evlilik yolu ile kazanma hallerinin tamamı Türk vatandaşlığının yetkili makam kararı ile kazanılması kapsamındadır. Bu yazımızda genel yolla Türk vatandaşlığının kazanılması ana hatları ile açıklanacaktır. 1. Yetkili Makam Kararı ile Türk Vatandaşlığının Kazanılması Doğum yolu ile Türk vatandaşlığının kazanılmasında kişinin Türk bir anne veya babadan doğması yeterlidir. Bunun dışında ayrıca herhangi bir kişi veya kurumun onayı gerekmemektedir. Buna karşılık yetkili makam kararı ile Türk vatandaşlığının kazanılmasında kişinin vatandaşlığı kazanmaya yönelik talebinin Devlet organları tarafından onaylanması gerekmektedir. Bu yolla vatandaşlığın kazanılmasında idareye oldukça geniş bir takdir yetkisi tanınmıştır. Zira TVK madde 10’da genel yolla Türk vatandaşlığını kazanmak isteyen kişinin kanunda yazılı şartları taşımasının zorunlu olduğu ancak bu şartları taşımasının Türk vatandaşlığının kazanılmasında kişiye mutlak bir hak sağlamayacağı düzenlenmiştir. Dolayısıyla başvuru sahibi kanunda yazılı tüm şartları taşısa dahi idare kişinin başvurusunu kabul etmeyebilecektir. Ancak idareye tanınan bu takdir yetkisi mutlak ve sınırsız değildir ve yargı denetimine tabidir. 2. Genel Yolla Türk Vatandaşlığının Kazanılması Genel yolla Türk vatandaşlığını kazanmak isteyen kişinin TVK madde 11’de sayılan şartları taşıması gerekmektedir. Başvuru öncelikle başvuru sahibinin yerleşim yerinde bulunan valilikçe ön incelemeden geçirilir. Belirli durumların varlığının tespiti halinde başvuru reddedilir. Ön inceleme aşaması sonrasında il emniyet müdürlüğü tarafından başvuru sahibi hakkında arşiv araştırması ve soruşturma yapılır. Bu soruşturmanın da tamamlanmasının akabinde Vatandaşlık Başvuru Komisyonu tarafından başvuru sahibi bir mülakata tabi tutulur. Komisyon aranan şartların bulunup bulunmadığına dair incelemeyi yapar, gerekli belgelerin dosyada bulunup bulunmadığını tespit eder ve kanaatini belirtir. Başvuru hakkında kabul veya ret kararını vermeye yetkili makam İçişleri Bakanlığıdır. Bu nedenle Komisyon tarafından yapılacak mülakat aşaması tamamlandıktan sonra dosya karar verilmek üzere İçişleri Bakanlığına gönderilir. 3. Genel Yolla Türk Vatandaşlığının Kazanılması Şartları Genel yolla Türk vatandaşlığının kazanılması için yapılacak müracaatlarda, vatandaşlık başvurusu yapacak kişinin TVK madde 11’de sayılan şartları taşıması aranmaktadır. Bu şartları taşımayan kişiler tarafından yapılacak başvurulara olumsuz yanıt verilmekte ve vatandaşlık başvuruları reddedilmektedir. TVK madde 11’e göre genel yolla Türk vatandaşlığının kazanılması için aranan şartlar şu şekildedir: Ergin ve ayırt etme gücüne sahip olmak Türkiye’de ikamet etmek Türkiye'de yerleşmeye karar verdiğini davranışları ile teyit etmek Genel sağlık bakımından tehlike teşkil eden bir hastalığı bulunmamak İyi ahlak sahibi olmak Yeteri kadar Türkçe konuşabilmek Kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin geçimini sağlayacak gelire veya mesleğe sahip olmak Millî güvenlik ve kamu düzeni bakımından engel teşkil edecek bir hali bulunmamak 3.1. Ergin ve Ayırt Etme Gücüne Sahip Olmak Başvuruda bulunacak olan kişi kendi milli kanuna göre ergin ve ayırt etme gücüne sahip olmalıdır. Kişi vatansızsa ergin ve ayırt etme gücüne sahip olup olmadığı Türk kanunlarına göre tespit edilir. Kanuna paralel olarak Türk Vatandaşlığı Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik madde 15’te de vatansız kişiler hakkında 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu hükümlerinin uygulanacağı belirtilmiştir. 3.2. Türkiye’de İkamet Etmek Kanunun aradığı ikinci şart başvuru sahibinin başvuru tarihinden itibaren geriye doğru beş yıl boyunca kesintisiz şekilde Türkiye’de ikamet etmesidir. Kanun koyucunun bu şartı getirmesindeki temel gaye kişinin Türk toplumuna olan yakınlığının, bilgisinin artması ile ülkeye, kültüre, halka uyumunun sağlanmasıdır. Beş yıllık sürenin sağlandığından bahsedilebilmesi için başvuru sahibinin kanunlara uygun olarak Türkiye’ye giriş yapmış olması ve Türkiye’de kalmak için ikamet izni almış olması gerekmektedir. Kanuni düzenlemelere aykırı şekilde ülkede bulunan kişi ne kadar uzun süredir ülkede bulunursa bulunsun ikamet şartını sağlamamış olacak ve dolayısıyla da vatandaşlığı kazanamayacaktır. Beş yıllık sürenin kesintisiz şekilde doldurulması gerekmektedir. Bununla birlikte Kanunda başvuru sahibinin beş yıllık süre zarfında on iki ayı geçmeyecek şekilde yurt dışına çıkabilmesine de imkân tanınmıştır. Kişinin bu şekilde yurt dışında geçirdiği süre de beş yıllık ikamet süresine dâhil edilir. 3.3. Türkiye'de Yerleşmeye Karar Verdiğini Davranışları ile Teyit Etmek Başvuru sahibinin Türkiye’de yerleşmeye karar vermiş olması ve bunu davranışları ile de doğrulaması gerekmektedir. Kanunda hangi davranışların bu kapsamda olduğu belirtilmemiştir. Yönetmelik’te ise şu durumlar örnek kabilinden sayılmıştır: Türkiye’de taşınmaz mal edinmek, Türkiye’de iş kurmak, yatırım yapmak, Ticaret ve iş merkezini Türkiye’ye nakletmek, Çalışma iznine tabi olarak Türkiye’de bir iş yerinde çalışmak, Türk vatandaşı ile evlenmek, Ailece müracaat etmek, Daha önce Türk vatandaşlığını kazanmış olan anne, baba, kardeş ya da çocuk sahibi olmak Eğitimini Türkiye’de tamamlamak 3.4. Genel Sağlık Bakımından Tehlike Teşkil Eden Bir Hastalığı Bulunmamak Başvuru sahibinin genel sağlık bakımından tehlike teşkil eden bir hastalığı bulunmamalıdır. Elbette ki bu şart başvuru sahibinin hiçbir hastalığı olmaması gerektiği anlamına gelmemektedir. Hükümde genel itibariyle ifade edilmek istenen tehlike arz eden ve bulaşıcı nitelikteki hastalıklardır. 3.5. İyi Ahlak Sahibi Olmak Başvuru sahibinin iyi ahlak sahibi olması da aranan bir diğer şarttır. Ancak iyi ahlak sahibi olmak ile kastedilenin ne olduğu kanunda açıkça belirtilmemiştir. Bununla beraber Yönetmelik madde 15’te iyi ahlak sahibi olmak şu şekilde tanımlanmıştır: “Toplum içinde birlikte yaşamanın gerektirdiği sorumluluk duygusu ile davranarak iyi ahlak sahibi olduğunu göstermek, davranışları ile çevresine güven vermek, toplumca hoş karşılanmayan ve toplum değerlerine aykırı kötü alışkanlığı bulunmamak.” 3.6. Yeteri Kadar Türkçe Konuşabilmek Kanun koyucu başvuru sahibinin Türk kültür ve toplumuna entegre olmasını istediği için buna hizmet eden bir şart daha getirmiştir. Buna göre başvuru sahibinin Türkçe konuşabilmesi gerekmektedir. Kanunda bu şartın başına “yeteri kadar” ibaresi getirilerek kişinin temel seviyede Türkçe bilmesi yeterli görülmüştür. Yönetmelik’te de kişinin toplumsal yaşama uyum sağlayabilecek düzeyde Türkçe konuşabilmesinin arandığı belirtilmiştir. Kişinin yeteri kadar Türkçe konuşabilip konuşamadığını tespit edecek makam Komisyon’dur. 3.7. Kendisinin ve Bakmakla Yükümlü Olduğu Kimselerin Geçimini Sağlayacak Gelire veya Mesleğe Sahip Olmak Aranan diğer bir şart ise kişinin, kendisinin ve Türkiye'de bakmakla yükümlü olduğu kimselerin geçimini sağlayacak gelire veya mesleğe sahip olmasıdır. Başvuru sahibinin bakmakla yükümlü olduğu kişilerin kim olduğu Türk kanunlarına göre belirlenir. 3.8. Millî Güvenlik ve Kamu Düzeni Bakımından Engel Teşkil Edecek Bir Hali Bulunmamak Genel yolla Türk vatandaşlığının kazanılmasında Kanunun aradığı son şart başvuru sahibinin millî güvenlik ve kamu düzeni bakımından engel teşkil edecek bir hali bulunmamasıdır. Hangi hallerin bu şarta aykırılık teşkil edeceği açıkça belirtilmemiştir. Bununla birlikte madde gerekçesinde şu ifadelere yer verilmiştir: “Bu şartın konulması ile milli güvenlik bakımından tehlike teşkil eden ve milli menfaatler ve ülke bütünlüğü aleyhine faaliyet gösterenlerle bu faaliyetleri destekleyenlerin, bu gibi kişi veya kuruluşlarla ilişki içerisinde bulunanların ve herhangi bir isyan, sabotaj, casusluk, silah ve uyuşturucu kaçakçılığı, evrakta sahtecilik gibi kamu düzenini bozan faaliyetlerde bulunanların Türk vatandaşlığını kazanmaları engellenmektedir.” Gerekçeye göre başvuru sahibi ülke bütünlüğüne zarar verici, uyuşturucu kaçakçılığı veya evrakta sahtecilik gibi kamu düzenini bozucu faaliyetler içerisinde ise Türk vatandaşlığını kazanması mümkün olmayacaktır. Bu şart yetkili makamlar tarafından titizlikle incelenmektedir. Yönetmelik madde 18’de başvuru sahibinin Türk vatandaşlığını kazanmasında milli güvenlik ve kamu düzeni bakımından engel teşkil edecek bir halinin bulunup bulunmadığının tespiti için il emniyet müdürlüğünce araştırma yapılması gerektiği hükme bağlanmıştır. Yukarıda yetkili makam kararı ile Türk vatandaşlığının kazanılmasında idareye geniş bir takdir hakkının tanındığını ifade etmiştik. Bu son şartın tam olarak hangi halleri kapsayacağı açık bir şekilde düzenlenmemiş olduğundan idarenin takdir yetkisi bu şart bazında oldukça görünür hale gelmektedir. Ancak idare bu takdir yetkisini keyfi şekilde ve gerekçesiz olarak kullanamaz. İdare kişinin başvurusunu bu şarta dayalı olarak reddederken kamu düzeni ve milli güvenlik bakımından engel teşkil edecek durumun varlığını somut bilgi ve belgelere dayandırmak zorundadır. 4. Genel Yolla Türk Vatandaşlığının Kazanılmasında Başvuru ve Değerlendirme Süreci 4.1. Müracaat Makamı ve Ön İnceleme Genel yolla Türk vatandaşlığının kazanılmasında müracaat makamı başvuru sahibinin yerleşim yerinin bulunduğu valiliklerdir. Müracaat makamı tarafından bir ön inceleme yapılır. Bu ön inceleme neticesinde belirli durumların mevcudiyeti tespit edilirse başvuru kabul edilmez ve bu husus yazılı olarak ilgilisine bildirilir. Yönetmelik’te şu kişilerin başvurularının kabul edilmeyeceği belirtilmiştir: Ergin ve ayırt etme gücüne sahip olmayan, Başvuru tarihinden geriye doğru Türkiye’de kesintisiz beş yıl ikamet etmeyen, Yasal ikamet izni olmaksızın veya yasal olmakla birlikte Türkiye’de yerleşme niyetini göstermeyen; sığınma veya iltica başvuru sahibi, sığınmacı, öğrenim, turistik, öğrenim gören çocuğuna refakat, tedavi gibi amaçlarla ikamete bağlandığı anlaşılan, Herhangi bir suçtan dolayı yargılaması devam eden veya hükümlü ya da tutuklu olan, Yönetmelik madde 17’de belirtilen belgeleri ibraz edemeyen 4.2. İl Emniyet Müdürlüğü Tarafından Yapılacak Soruşturma Ön inceleme aşamasından geçen ve gerekli belgeleri ibraz etmesiyle dosyası tamamlanan başvuru sahibi hakkında il emniyet müdürlüğünden arşiv araştırması ve soruşturma yapılması istenir. İl emniyet müdürlüğünce başvuru sahibinin; Millî güvenlik ve kamu düzeni bakımından Türk vatandaşlığını kazanmasına engel teşkil edecek bir halinin bulunup bulunmadığı, İyi ahlak sahibi olup olmadığı, Hangi tarihte Türkiye’ye geldiği, ikamet tezkeresinin hangi amaçla verildiği, müracaat tarihinden geriye doğru ne kadar süre ülkemizde ikamet ettiği, bu süre içinde yurt dışına çıkış yapıp yapmadığı, yapmış ise tarihleri ve süresi, tespit edilir ve elde edilen bilgiler soruşturma formuna yazılır. Başvuru sahibi hakkında yapılan araştırma ve soruşturma bir yıl geçerlidir. Ancak gerekli görülen hallerde bu süre beklenmeksizin yeniden araştırma ve soruşturma yaptırılabilir. İl emniyet müdürlüğü soruşturmayı tamamlamasının ardından dosyayı il müdürlüğüne geri gönderir. İl müdürlüğü ise dosyayı Vatandaşlık Başvuru İnceleme Komisyonu’na gönderir. 4.3. Vatandaşlık Başvuru İnceleme Komisyonu Tarafından Yapılacak Mülakat Ön inceleme ve emniyet soruşturmasının tamamlanması akabinde başvuru sahibi Komisyon tarafından mülakata tabi tutulur. Mülakatta başvuru sahibi hakkında şu unsurlar incelenir: Başvuruda aranan şartları taşıyıp taşımadığı, Soy durumu, Türkçe konuşma yeterliliği, Geçimini ne şekilde sağladığı, Türkiye’nin toplumsal yaşamına uyum sağlayıp sağlamadığı, Komisyon sayılan bu unsurların bulunup bulunmadığına dair incelemeyi yapar, gerekli belgelerin dosyada bulunup bulunmadığını tespit eder ve kanaatini belirtir. Mülakat sonucunda oluşan kanaat vatandaşlık mülakat formuna açık bir şekilde yazılır ve dosya il müdürlüğüne geri gönderilir. 4.4. İçişleri Bakanlığının Kararı Genel yolla Türk vatandaşlığının kazanılmasında karar merci İçişleri Bakanlığıdır. Komisyon tarafından yapılan inceleme sonucunda gerekli şartları sağladığı anlaşılan başvuru sahibinin dosyası il müdürlüğü tarafından İçişleri Bakanlığına gönderilir. Bakanlığa gönderilen dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda varsa eksik olan bilgi ve belgeler tamamlatılır. Bakanlıkça yapılacak inceleme ve araştırma sonucunda durumu uygun bulunan başvuru sahibi Bakanlık kararı ile Türk vatandaşlığını kazanabilecektir. Durumu uygun görülmeyenlerin talepleri ise Bakanlıkça reddedilir. Bakanlık tarafından verilen kabul veya ret kararı ilgilisine tebliğ edilir. Başvuru şartlarını taşımaması nedeniyle başvurusu reddedilen kişinin aynı taleple yeniden başvurması mümkündür. Bu durumda müracaat makamları tarafından yeni bir başvuru dosyası düzenlenir. 5. Yetkili Makam Kararı ile Türk Vatandaşlığının Kazanılmasının Sonuçları Türk vatandaşlığının kazanılmasına ilişkin kararlar, karar tarihinden itibaren hüküm ifade eder. Yetkili makam kararı ile Türk vatandaşlığının kazanılması eşin vatandaşlığına herhangi bir etkide bulunmaz. Anne veya babanın, velayeti kendisinde bulunan çocuklarının Türk vatandaşlığını kazanabilmesi için diğer eşin onayı gerekmektedir. Onay verilmemesi halinde anne veya babanın mutad meskeninin bulunduğu ülkedeki hâkim kararına göre işlem yapılır. Türk vatandaşlığını birlikte kazanan anne ve babanın çocukları da Türk vatandaşlığını kazanır. 6. Vatandaşlık Başvurusunun Reddi Kararına Karşı İtiraz ve İptal Davası 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası madde 125 ile idarenin her türlü eylem ve işlemi yargı denetimine tabi tutulmuştur. Vatandaşlık başvuruları da idare tarafından değerlendirmekte ve kabul veya ret kararları idare tarafından verilmektedir. Türk vatandaşlığının kazanılmasında idareye her ne kadar geniş bir takdir yetkisi tanınmış olsa da bu takdir yetkisi mutlak ve sınırsız değildir. İdare vatandaşlık başvurusuna dair karar verirken keyfi davranamaz. Her türlü idari işlemde olduğu gibi vatandaşlık başvurularına ilişkin işlemlerde de kamu yararını gözetmek zorundadır. Vatandaşlık başvurusu reddedilen başvuru sahibi bu ret işleminin hukuka uygun olmadığı kanaatinde ise işleme karşı iptal davası açabilir. Davada görevli mahkeme idare mahkemesi iken yetkili mahkeme başvuruyu reddeden idarenin bulunduğu yer mahkemesidir. Mahkeme ret kararını hukuka aykırı bulursa ret işlemini iptal eder. İptal davalarında genel kural olarak öngörülmüş olan hak düşürücü süre vatandaşlık başvurusuna ilişkin işlemlerde de geçerlidir. Bu nedenle başvuru sahibi ret kararına karşı iptal davası açmak istiyorsa kararın kendisine tebliğinden itibaren altmış günlük süre içinde bu davayı açmalıdır. Başvurusu reddedilen başvuru sahibi ret kararına karşı iptal davası açabilmesinin yanında ret kararının kaldırılması talebiyle idari başvuruda da bulunabilir. Bu başvuru da ret kararının tebliğinden itibaren altmış günlük süre içinde yapılmalıdır. Bu başvuru işlemeye başlayan iptal davası açma süresini durdurur. İdare başvuruya otuz gün içinde cevap vermezse başvuru zımnen reddedilmiş sayılır. 7. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz.   Türk Vatandaşlığı Reddedilen Kişiler Yeniden Müracaat Edebilirler mi? 5901 sayılı Türk vatandaşlığı kanununda aranılan şartları taşımanız halinde yeniden başvuruda bulunmanız ve vatandaşlık durumunuzun yeniden değerlendirilmesi mümkündür. Türk Vatandaşlığı Kazanan Yabancı Kendi Vatandaşlığını Kaybeder mi? Türk vatandaşlığı kazanan yabancının, kendi vatandaşlığını kaybetmemesi için kendi ülkesinde çifte vatandaşlığa izin veriliyor olması gerekmektedir. Oturum İzni ile Vatandaşlık Aynı Mıdır? Bir ülkeden oturum izni almak ile vatandaşlık almak aynı şey değildir. Aralarındaki en önemli fark; Vatandaşlık alan yabancının o ülkenin pasaportuna sahip olmasıdır.  Türkiye’de Oturum (İkametgah) İzni Olmayan Yabancılar Türk Vatandaşlığı Kazanabilir mi? Türk vatandaşlığı kazanmanın en önemli şartlarından biri Türk Vatandaşlığı kazanmak isteyen yabancının Türkiye’de oturum izni bulunmasıdır. Türkiye’de oturum izni bulunmayan yabancı, Türk Vatandaşlığına hak kazanamayacaktır. Vatandaşlık Başvurusu Yapacak Kişilerin Türkiye’de Bulunması Zorunlu Mudur? Başvuruda bulunan kişilerin, hem başvuru hem de randevu gününde Türkiye’de olması gerekmektedir. Başvurudan sonra Türkiye’de bulunma zorunlulukları yoktur. Özel vekâletname ile yetkilendirilen kişiler, başvuruları takip edip sonuçlandırabilecektir. Ancak, ikamet izni ve vatandaşlık başvurularında yetkili makamlar başvuru yapan kişileri yüz yüze olacak şekilde mülakata davet edebilirler. Bu aşamada da Türkiye’ye gelmeleri gerekecektir. Türk Vatandaşlığı Kazanmak İçin Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar Nelerdir? Bu aşamada önemle belirtmek gerekir ki Türk vatandaşlığı kazanmak için tüm hukuki süreçlerin doğru şekilde yönetilmesi gerekmektedir. Türk vatandaşlığı alma hakkına sahip olmak isteyen yabancıların ilk olarak başvuru için gerekli şartlara haiz olması beklenilmektedir. Türk vatandaşı olmak isteyen yabancının, deneyimli bir avukattan yardım alarak gerekli olan belgeleri eksik ve doğru şekilde hazırlaması ve sürecin tamamını hukuki usullere uygun olarak yürütmesi önem taşımaktadır. Vatandaşlık Red Kararına Karşı Yargı Yolları Nelerdir? Bir yabancının vatandaşlık başvurusu reddedilirse idari yargıda dava açması gerekmektedir. Vatandaşlık başvurusu reddedilen yabancının bu işlemi öğrendiği ya da kendisine yazılı bildirimde bulunulduğu tarihten itibaren 60 gün içerisinde bu işleme karşı dava açması zaruridir. Zira, 60 günlük süreyi geçiren yabancının dava açması durumunda ise dava zamanaşımı nedeniyle reddedilecektir. Vatandaşlık Red Kararına Karşı İptal Davası Nerede Açılır? Vatandaşlık başvurularına ilişkin kararlar İç İşleri Bakanlığı tarafından verilmektedir. Bu nedenle yetkili mahkeme Ankara İdare Mahkemeleri olacaktır. Excerpt: Yetkili makam kararı ile Türk vatandaşlığının kazanılmasında kişinin vatandaşlığı kazanmaya yönelik talebinin Devlet organları tarafından onaylanması gerekmektedir. ### Eşin Rızası Olmaksızın İpotek Tesisinin Sonuçları İpotek, bir borcun ödeneceğine dair güvence olarak alacaklı lehine borçlunun gösterdiği taşınmazın tapu siciline işlenen kaydı ifade eder. Bu kayıt, borç ödenince kaldırılmak üzere sicile işlenir. İpotek, doğmuş bir alacakta söz konusu olabileceği gibi henüz doğmamış ancak doğması kesin veya muhtemel olan alacakları güvence altına almak için de kurulabilir. İpoteğin varlığı durumunda alacaklı, alacağını elde edemediği durumlarda ipotekli taşınmazı cebri icra yoluyla paraya çevirerek alacağını elde etme hakkına sahip olur. İpotek tesis edilmesinde kural olarak eşin rızası aranmamaktadır. Ancak kanunda bu duruma bir istisna getirilmiştir. Getirilen istisnai hükme göre ipotek tesis edilmek istenen taşınmaz aile konutu niteliğinde ise bu taşınmaz üzerinde ipotek tesis edilebilmesi için eşin rızasının alınması şarttır. 1. İpotek Nedir? İpotek, mevcut bir alacak hakkı için veya ileride doğması kesin ya da muhtemel olan bir alacak hakkının güvence altına alınması için taşınmaz üzerinde rehin kurulmasını ifade eder. İpotek, bir borcun ödeneceğine dair teminat aracıdır. Kural olarak tapu siciline kayıt ile kurulur. Teminat altına alınmış alacak ödendiği vakit, ipotek de sicilden terkin edilir. İpotek hakkı, ipotekli alacaklıya teminat altına alınmış alacağı ödenmediği takdirde cebri icra yoluyla ipotekli taşınmazı paraya çevirme hakkı tanır. Paraya çevrilen taşınmazdan alacaklı, alacağını alır ve kalan para borçluya verilir. İpotek hakkında detaylı bilgi almak için “İpotek Nedir?” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. İpotek Tesisi İçin Eşin Rızası Gerekli midir? Kural olarak ipotek hakkının kurulması için eşin rızası aranmamaktadır. Ancak kanunda bu duruma bir istisna getirilmiştir. Üzerinde ipotek tesis edilen taşınmaz aile konutu niteliğinde ise bu durumda ipoteğin geçerli olması için eşin rızası gereklidir. Ayrıca bu noktada önemle belirtmek gerekir ki malik eşin borçlu olmadığı bir ipotek tesisi söz konusu olursa bu durumda diğer eşin de rızası gerekecektir. Türk Borçlar Kanunu m.584’e göre eşlerden biri mahkemece verilmiş bir ayrılık kararı olmadıkça veya yasal olarak ayrı yaşama hakkı doğmadıkça, ancak diğerinin yazılı rızasıyla kefil olabilir. Aynı kanunun 603. maddesine göre ise kefaletin şekline, kefil olma ehliyetine ve eşin rızasına ilişkin hükümler, gerçek kişilerce, kişisel güvence verilmesine ilişkin olarak başka ad altında yapılan diğer sözleşmelere de uygulanır. Eğer ipotek tesis eden malik ile borçlu aynı kişi değilse, yani başkasının borcu için ipotek tesis ediliyorsa bu durumda kefalet ipoteği söz konusu olur ve bunun için de eşin rızası şarttır. İpotek kavramı, kurulması, kaldırılması, içeriği ve niteliği itibariyle çok geniş kapsamlı bir kavram olup yazımızın içeriği gereği ipotek kavramı hakkında sınırlı açıklama ile yetinilecektir. 3. Aile Konutu Nedir? Aile Konutu 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nda tanımlanmamıştır. Fakat TMK’nın gerekçesinde “eşlerin bütün yaşam faaliyetlerini gerçekleştirdiği, yaşantısına buna göre yön verdiği, acı ve tatlı günleri içinde yaşadığı, anılarla dolu bir mekân” olarak tanımlanmıştır. Yargıtay kararlarında da aile konutu “eşlerin müşterek yaşamlarını sürdürmeleri için ayrılan ve aynı konutta iki tarafın da yaşama hakkını güvenceye alan hukuksal kurum” olarak tanımlanmaktadır. Bir taşınmazın aile konutu olması, onu diğer taşınmazlardan hukuki açıdan ayırır. Aile konutu olarak tapuya şerh edilmiş bir taşınmaz üzerinde, eşler birlikte söz sahibi olurlar. Aile konutu hakkında daha detaylı bilgi almak için “Aile Konutu Nedir? Aile Konutu Şerhi Nasıl Konulur?” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. Aile Konutu Üzerinde İpotek Tesis Edilmesi İçin Eşin Rızası Gerekli midir? TMK m.194’e göre eşlerden biri, diğer eşin açık rızası bulunmadıkça, aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez veya aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz. Eşin rızasına yönelik kanun hükmü emredici niteliktedir. Bu haktan önceden feragat edilemeyeceği gibi hak eşlerin anlaşmasıyla da ortadan kaldırılamaz. Aile konutunun maliki olan eş, aile konutundaki yaşantıyı güçlüğe sokacak bir biçimde tek başına aile konutunu bir ayni hakla sınırlandıramaz. Bu sınırlandırma ancak diğer eşin açık rızası alınarak yapılabilir. İpotek hakkı mülkiyet hakkını kısıtlayıcı nitelikte bir hak olduğundan dolayı aile konutu üzerinde ipotek tesis edilebilmesi için malik olmayan eşin açık rızası gerekmektedir. TMK m.194 eşin rızası için bir geçerlilik şekli öngörmemiştir. Bu sebeple söz konusu izin bir şekle tabi olmadan, sözlü olarak dahi verilebilir. Önemli olan rızanın açık bir şekilde verilmiş olmasıdır. Açık rızanın varlığını ispat yükü ise aile konutu ile ilgili tasarrufta bulunana aittir. Buna ek olarak eşin rızası muhakkak belirli bir işlem için verilebilecektir. Aile konutu üzerinde yapılacak tüm işlemler hakkında verilen genel bir rıza geçerli değildir. Eşlerin birlikte oturduğu konutun aile konutu olduğuna dair tapu siciline bir şerh düşülebilir. Ancak bu şerh, kurucu nitelikte bir şerh değildir, açıklayıcı niteliktedir. Yani tapu sicilinde aile konutu şerhi bulunmuyor olsa dahi taşınmaz aile konutu niteliğini haiz olur. Dolayısıyla taşınmaz üzerinde aile konutu şerhi bulunmasa dahi taşınmazın üzerinde ipotek tesis edilebilmesi malik olmayan diğer eşin açık rızasına bağlı olacaktır. 5. Aile Konutunun Eşin Rızası Alınmadan İpotek Edilmesi Aile konutunun üzerinde ipotek tesis edilebilmesi için malik olmayan eşin rızasının gerektiği yukarıda izah edilmiştir. Malik olmayan eşin rızası olmadan tesis edilen ipotek geçersiz olacaktır. Bu durumda malik olmayan eş, ipoteğin kaldırılması davası açarak aile konutu üzerindeki ipoteğin kaldırılmasını sağlayabilecektir. Yargıtay kararlarında görmekteyiz ki eşin muvafakatinin alınmamış olması, ipoteğin kaldırılması için mutlak bir sebep olarak görülmekte ve sırf bu nedenle aile konutu üzerindeki ipotek kaldırılmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 06.12.2017 tarihli 2017/2-2934 E. ve 2017/1556 K. sayılı kararı: “…Bu itibarla, aile konutu niteliğinde olduğu hususunda duraksama bulunmayan taşınmaz için davacı kadının bilgi ve onayı dışında, TMK'nın 194/1. maddesine aykırı olarak ipotek tesis edilmesi nedeniyle yerel mahkemece ipoteğin kaldırılmasına karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmadığından bu yöne ilişkin direnme kararı yerindedir.” Aile konutu niteliğini haiz taşınmazlarda diğer eşin muvafakati alınmaksızın ipoteğin tesis edildiği iddialarına dayalı olarak ipoteğin kaldırılması davasında görevli mahkeme aile mahkemesidir. İpoteğin kaldırılması davasında herhangi bir zamanaşımı süresi söz konusu değildir. Malik olmayan eş, aile konutu üzerindeki ipotek hakkı devam ettiği sürece bu taşınmaz üzerindeki ipoteğin kaldırılması için dava hakkını kullanabilir. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için “İpoteğin Kaldırılması Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 6. Yargıtay Kararları Işığında Aile Konutu Üzerinde Eşin Rızası Alınmadan İpotek Tesis Edilmesi Yargıtay tarafından verilen karalarda da malik olmayan eşin rızası alınmadan aile konutu üzerinde tesis edilen ipoteğin geçerli olmayacağı ifade edilmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2018/2-1094 Esas, 2021/1616 Karar sayılı ve 07.12.2021 tarihli kararında konu hakkında şu ifadelere yer verilmiştir: “Her ne kadar ipotek işleminin doğrudan doğruya aile konutundan faydalanma ve oturma hakkını engellemiyor olduğu düşünülse de, hak sahibi eşin kötü niyetli ve muvazaalı işlemleri ile aile konutunun elden çıkarılma tehlikesi nedeniyle ipotek işlemine diğer eşin açık rızası şarttır. Yukarıda açıklanan kurallar çerçevesinde ipotek işleminin, aile konutu olarak kullanılan dava konusu taşınmaza yönelik konut kredisinin teminatı niteliğinde olmasının da bir önemi bulunmamaktadır. Böyle bir durumda dahi TMK'nın 194/1. maddesi malik olmayan eşin açık rızasını aradığından, açık rıza alınmadan yapılan işlemin geçerli olduğunu kabul etmek imkânsızdır. … Yapılan açıklamalar çerçevesinde somut olaya gelince; dava konusu taşınmazın satın alındığı tarihten itibaren aile konutu olarak kullanıldığı, davalılardan malik eşin dava konusu aile konutu üzerinde diğer davalı banka lehine ipotek tesis ettirdiği, bu işlem sırasında davalı banka tarafından malik olmayan davacı eşin açık rızasının alınmadığı anlaşılmaktadır. Bu noktada basiretli bir tacir gibi davranması gereken davalı bankanın iyi niyet savunmasının dinlenemeyeceği tartışmasızdır. Bu itibarla, aile konutu niteliğini taşıdığı hususunda duraksama bulunmayan taşınmaz üzerinde davacının açık rızası alınmadan, TMK'nın 194/1. maddesine aykırı olarak tesis edilen ipotek işleminin bağlayıcılığı bulunmadığından mahkemece davanın reddine karar verilmiş olması anılan maddenin amacına uygun olmayıp, kararın bozulmasını gerektirmiştir.” Diğer eşin rızasını almadan aile konutu üzerinde ipotek tesis etmiş olan eş ölmüşse ipoteğin kaldırılması davasının ölen eşin mirasçılarına karşı açılması gerekir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2022/1233 Esas, 2022/3511 Karar sayılı ve 12.04.2022 tarihli kararında bu hususu şu şekilde ifade etmiştir: “Davacı, dava konusu taşınmazın aile konutu olduğunu, vefat eden eşi tarafından kendisinin açık rızası alınmadan taşınmaz üzerinde ipotek tesis edildiğini ileri sürerek, ipoteğin kaldırılmasını talep etmiş ( TMK m. 194 ), mahkemece davanın kabulüyle dava konusu taşınmaz üzerine konulan ipoteğin kaldırılmasına karar verilmiştir. … Davanın tarafları, müdahiller ve yargılamanın diğer ilgilileri, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahiptirler. … Bu sebeplerle davacının vefat eden eşinin mirasçısının davaya dahil edilip, taraf teşkili sağlanıldıktan, gösterdiği takdirde deliller toplanılıp mevcut deliller değerlendirilerek bir karar vermek gerekirken eksik hasımla karar verilmesi doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir.” Yine taraf teşkiline ilişkin olarak Yargıtay tarafından verilmiş bir karara göre ipoteğin kaldırılması davasının hem lehine ipotek tesis edilmiş kişiye hem de rıza almadan ipotek tesis eden malik eşe karşı birlikte açılması gerekmektedir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi tarafından verilen 2021/3262 Esas, 2021/5448 Karar sayılı ve 29.06.2021 tarihli karar şu şekildedir: “Dava, sadece lehine ipotek tesis edilen kooperatife karşı açılmıştır. Konutun, aile konutu olduğu iddia edilerek davacı eşin açık rızası alınmadan tesis edilen ipoteğin kaldırılması istendiğine ve dava rızası gereken eş tarafından açıldığına göre, kaldırılması talep edilen ipotek akdinin diğer tarafının da davada davalı olarak yer alması zorunludur. Bu bakımdan davacıya konut üzerinde hak sahibi olan ipotek akdinin diğer tarafını oluşturan eşini de davaya dahil etmek üzere uygun süre verilmesi, davaya dahil edildiği ve gösterdiği takdirde delillerinin toplanması ve taraf teşkili bu şekilde sağlandıktan sonra sonuca gidilmesi gerekirken eksik hasım ve inceleme ile hüküm kurulması usul ve kanuna aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir.” Eşin rızasının alınmaması sebebiyle geçersiz olan ipotek hakkında açılan ipoteğin kaldırılması davası eşin ölümü sonucunda konusuz kalmaz. Eşin ölümünün işleme hukukilik kazandıracağının kabulü mümkün değildir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi 2020/2264 Esas, 2020/5803 Karar sayılı ve 17.11.2020 tarihli kararı ile bu hususu şu şekilde açıklamıştır: “Somut olayda, dava açıldığı tarihte davacı ve çocukları adına miras yolu ile intikal eden taşınmaz üzerinde davalı banka lehine konulmuş bir ipoteğin varlığı söz konusu olup, davacı sağ eş dava açarak ipoteğin geçersiz olduğunu ileri sürmüştür. Şayet iddia edildiği gibi açık rıza alınmamış ise bu ipotek işleminin geçersiz olduğu açıktır. Dolayısıyla, geçerli bir işlemin olmadığının kabul edildiği hallerde, malik olan eşin ölümünün bu işleme hukukilik kazandırması düşünülemez. Diğer bir anlatımla ölü olan bir işlem diriltilemez. Sağ kalan eşin mirasçı sıfatıyla hakları ( TMK madde 240. ve 652 ) bulunmaktadır ve davacının bu davayı açtığı sırada var olan hukuki yararı yargılama sırasında davalı eşin ölümünden sonra da devam etmektedir. Bunun yanında halen ortada geçersizliği ileri sürülen bir ipotek bulunmaktadır. Bu nedenlerle, evlilik ölümle sona ermekle birlikte davanın konusuz kaldığını söylemek mümkün değildir. Aksi düşünce, davacının davasında haklı olup olmadığı hususunun araştırılmasına olanak sağlamadan, taşınmazın cebri icra ile satılması sonucunu doğuracak, bu durum ise büyük hak kayıplarına yol açacaktır ( Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2017/2-2906 Esas-2017/1723 Karar ). Açıklanan nedenlerle, davaya konu taşınmazın davacı ve davacının eşi olan M. K. tarafından ipotek işlemi tesis edildiği tarihte aile konutu olarak kullanılıp kullanılmadığı, açık rızasının alınıp alınmadığı dosya içerisinde bulunan deliller bir arada değerlendirilip sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, davalı eş M. K.'ın ölümü nedeniyle davanın konusuz kaldığı belirtilerek karar verilmesine yer olmadığına dair karar verilmesi doğru olmayıp, bozmayı gerektirmiştir.” ### İpoteğin Kaldırılması Davası Alacaklı borçlunun borcunu ifa etmemesi tehlikesi karşısında alacağını güvence altına almak isteyebilir. Alacaklının bu talebini karşılamak üzere hukukumuzda rehin kurumu kabul edilmiştir. Rehin haklarından birisi de bir tür taşınmaz rehni olan ipotektir. İpotek, borçlunun borcunu ifa etmemesi durumunda alacaklının üzerinde ipotek tesis edilmiş taşınmazı sattırarak satış bedelinden alacağını karşılamasını sağlayan bir sınırlı ayni haktır. İpotek yolsuz olarak yani hukuka aykırı şekilde tescil edilmiş olabilir. Böyle bir durumda mülkiyet hakkı haksız yere sınırlandırılmış olan taşınmaz maliki tarafından ipoteğin kaldırılması davası açılabilir. Hâkim ipoteğin yolsuz olduğuna karar verirse tapuda kayıtlı olan ipotek hakkı terkin edilir. Ayni hakka ilişkin olan bu davada herhangi bir zamanaşımı veya hak düşürücü süre söz konusu değildir. İpotek alacağa bağlı bir hak olduğundan alacak geçersizse ipotek de geçersiz olur. Yine bağlılık ilkesinin bir sonucu olarak alacak sona ermişse ipotek de sona erer ve tapudan terkin edilmesi gerekir. İpoteğin geçerlilik şartlarından biri de ipotek sözleşmesinin resmi şekilde yapılmasıdır. Sözleşme bu şekilde yapılmamışsa hem sözleşme hem de tescil edilen ipotek hakkı geçersiz olur. İpotek hakkının tescilini talep etme yetkisi taşınmazın malikindedir. Tasarruf yetkisine sahip olmayan bir kişi tarafından yaptırılan tescil de yine geçersiz olacaktır. İşte tüm bu hallerde yolsuz tescil söz konusudur ve malik tarafından açılacak bir ipoteğin kaldırılması davası ile tapuda kayıtlı olan ipotek terkin ettirilebilecektir. İpotek hakkında detaylı bilgi almak için “İpotek Nedir?” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 1. İpoteğin Sona Ermesi İpotekte alacağa bağlılık ilkesi söz konudur. Alacak gerek ifa ile gerek takip yolu ile gerekse de ibra ile kısacası her ne şekilde sona ererse ersin ona bağlı olan ipotek de onunla birlikte sona erecektir. İpotek hakkı sona erdiğinde alacaklının bir terkin talebinde bulunması ve talep doğrultunda ipotek kaydının tapudan silinmesi gerekir. 2. İpoteğin Kaldırılması Davası İpotek tapuya tescil edilerek kurulan bir hak olduğundan dolayı sona ermesi için de tapudan terkin işleminin gerçekleştirilmesi gerekir. Bu nedenle ipoteğin kaldırılması davası tapu kaydının düzeltilmesi davası olarak da anılmaktadır. Gerçekten de ipoteğin kaldırılması davası nitelik bakımından tapu kaydının düzeltilmesi davasının özelliklerini barındırmaktadır. Bu dava ile tapuya tescili yapılmış ipotek hakkının hukuka uygun olmadığı yani yolsuz bir tescil yapıldığı iddia edilmektedir. Davacı mahkemeden bu yolsuz tescilin kaldırılmasını talep etmektedir. Burada talep edilen tescilin yolsuz olduğunun tespitidir. Dolayısıyla dava tespit davası niteliğindedir. Kural olarak mahkemenin bu tespitinin ardından tapuda ipotek hakkına sahip olarak gözüken kişi tapu müdürlüğüne ilgili kaydın terkinine yönelik bir talepte bulunmalıdır. Hak sahibi olarak gözüken kişi terkin talebinde bulunmadığı takdirde malik tarafından terkine zorlama davası açılır. Bu davada verilen karar sonucunda ipotek hakkı terkin edilir. İzlenmesi gereken yol esasen budur. Ancak bu ihtimalde malik tarafından öncelikle tespit daha sonra da zorlama davası açılmak suretiyle iki farklı dava açılmış olur. Kimi görüşlere göre açılan ilk dava olan tespit davasında hâkimin aynı zamanda terkine yönelik karar da vermesi ile istenen sonuca daha çabuk gidilebilecektir. Bu yolun daha pratik ve hızlı olması nedeniyle uygulamada mahkemeler genellikle ipoteğin yolsuz olduğunun tespiti ile ipoteğin terkin edilmesine yönelik kararı birlikte vermektedirler. Böylelikle iki ayrı dava yerine tek bir dava ile yukarıda açıklanan sonuca doğrudan ulaşılmaktadır. 3. İpoteğin Kaldırılması Davasının Şartları Bir hak yolsuz olarak sicile tescil edilmişse bu hakkın kaldırılması talep edilebilir. TMK m.1024’e göre tescil edilmiş ipotek hakkı bağlayıcı olmayan bir hukuki işleme dayanıyorsa ya da herhangi bir hukuki sebebe dayanmıyorsa yolsuzdur. Tescil yapıldığı an itibariyle yolsuz olabileceği gibi kuruluş aşamasında hukuka uygun olan bir hak sonradan da yolsuz hale gelebilir. Her iki durumda da bu yolsuz tescilin kaldırılmasına yönelik dava açılabilir. Geçersizlik sebepleri genel olarak şunlardır: 3.1. İpotekli Alacağın Geçersiz Olması İpotek alacağa bağlı bir hak olduğundan her şeyden önce ipotekli alacağın geçerli olması gerekir. Alacak geçersiz ise ipotek de geçersiz olur. Bu noktada tapuya güven ilkesi dahi işlemez. Alacak geçerli olup ipotek geçersiz olursa tapu siciline güven ilkesince iyiniyetli üçüncü kişiler bu kayda güvenerek ipotek hakkını kazanabilirler. Ancak ipotek geçersiz bir alacağa bağlı olarak tesis edilmişse iyiniyet dahi bu yolsuz ipotek hakkının kazanılmasına imkân sağlamaz. 3.2. İpotekli Alacağın Sona Ermesi Alacak her ne sebeple olursa olsun sona erdiğinde ipotek de sona erer. Böyle bir durumda ipotek hakkının nasıl terkin edileceği doktrinde tartışmalıdır. Kimi görüşlere göre alacak sona erdiğinde ipotek de sona ereceği için tapudaki kayıt artık kendiliğinden dayanaksız hale gelir ve malik tarafından açıklayıcı bir terkinle sildirilebilir. Kimi görüşlere göre ise malik tek başına terkin işlemini gerçekleştiremeyecektir. Bu görüşe göre malikin ipotek hakkı sahibinden ipoteğin terkinini istemesi eğer ipotekli alacaklı terkin talebinde bulunmazsa bir terkine zorlama davası açması gerekecektir. Alacak, borç ifa edildiği için sona ermişse ve taşınmazın maliki ipotek hakkının kaldırılması için dava açmışsa mahkemece borcun gerçekten ifa edilmiş olup olmadığının araştırılması gerekir. Yargıtay kimi kararlarında bu konuda bilirkişi incelmesinin yapılması gerektiğini de ifade etmektedir. Böyle bir nedenle ipoteğin kaldırılmasına karar verilebilmesi için borcun tamamı ödenmelidir. Burada borç ile kastettiğimiz alacağın güvence altına alınan kısmıdır. Örneğin alacak yüz lira ise ancak alacağın yalnızca yetmiş liralık kısmı ipotek ile güvence altına alınmışsa borçlu yetmiş lirayı ödediği takdirde ipoteğin kaldırılmasına karar verilebilecektir. Güvence altına alınan alacağın tamamı değil de belirli bir kısmı ödenmişse ne şekilde hareket edilmesi gerektiğine yönelik kanunda açık bir hüküm yoktur. Yargıtay tarafından verilen kararlarda da bir birliktelik söz konusu değildir. Yargıtay kimi kararlarında kısmi ödeme söz konusu ise ipoteğin kaldırılması talebinin kabul edilemeyeceği yönünde kararlar vermektedir. Kimi kararlarında ise kısmi ödeme oranında ipoteğin kaldırılması gerektiğini ifade etmektedir. Banka ipoteğinin kaldırılması konusunda detaylı bilgi almak için Konut Üzerine Konan Banka İpoteğinin Kaldırılması başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 3.3. İpotek Sözleşmesinin Geçersiz Olması İpotek hakkının tesis edildiği sözleşmenin geçerli olabilmesi için resmi şekilde yapılmış olması gerekmektedir. 2644 sayılı Tapu Kanunu’na göre ipotek sözleşmesi tapu memuru önünde yapılmalıdır. Tapu memuru önünde yapılmayan örneğin noter önünde yapılan bir ipotek sözleşmesi geçerlilik şartını sağlamadığından kesin hükümsüz olacaktır. İpotek sözleşmesi diğer sözleşmeler gibi farklı sebeplere bağlı olarak geçersiz olabilir. Örneğin taraflardan biri ayırt etme gücüne sahip değilse yapılan sözleşme geçersizdir. Aynı şekilde sözleşme irade sakatlıkları sebebiyle de geçersiz olabilir. Yanılma, aldatma veya korkutma etkisi ile ipotek sözleşmesi akdedilmişse sözleşme iptal edilebilir. İptal durumunda sözleşme geçersiz hale gelecektir. 3.4. Taşınmaz Üzerinde Tasarruf Yetkisinin Bulunmaması İpotek hakkı kurulması ile taşınmaz üzerinde bir ayni hak tesis edilmiş olur. Bu nedenle ipotek hakkı tesis eden kişinin ilgili taşınmaz üzerinde tasarruf yetkisinin olması gerekmektedir. İpotek hakkının tesis edilmesine yönelik talepte bulunan kişi taşınmazın maliki veya da yetkili temsilcisi değilse tescilin gerçekleştirilmemesi gerekir. Aksi durumda yapılan tescil yolsuz olur. 4. İpoteğin Kaldırılması Davasının Tarafları Tapuda yolsuz tescil ile ipotek tesis edilmesinden zarara uğrayacak kişi kimse ipoteğin kaldırılması davası açma hakkına da o sahip olacaktır. Yolsuz ipotekle mülkiyet hakkı sınırlandırılan taşınmazın maliki olduğundan dava taşınmazın maliki tarafından açılabilir. Davalı taraf ise tapuda yolsuz tescil ile kendisine ipotek tesis edilmiş kişidir. Bu kişiden ipotek hakkını tesis eden üçüncü kişiye karşı da dava açılabilir. İlk durumda iyiniyetin herhangi bir etkisi yoktur. Adına yolsuz tescil yapılan kişi ister iyiniyetli olsun ister kötüniyetli olsun yolsuz tescile bağlı ipotek hakkını kazanamayacaktır. Ancak ikinci durumda yani bir üçüncü kişinin, adına yolsuz tescil yapılan kişiden bu ipotek hakkını iktisap etmesi durumunda iyiniyet önem arz eder. Üçüncü kişi kötüniyetli ise yani tescilin yolsuz olduğunu biliyorsa veya da bilmesi gerekiyorsa ipotek hakkını iktisap edemeyecektir. Ancak üçüncü kişi iyiniyetli ise ipotek hakkı yolsuz tescil edilmiş olsa dahi bu hakkı iktisap edecektir. Zira bu noktada tapuya güven ilkesi işler. TMK m. 1023’e göre iyiniyetle tapu kütüğündeki bir kayda güvenerek mülkiyet veya da bir sınırlı ayni hak kazanan kişinin bu güveni korunur. Bu noktada tek istisnanın ipoteğin bağlı olduğu alacağın geçersiz olması durumu olduğunu ifade etmiştik. Alacak geçersiz ise iyiniyetli üçüncü kişi dahi hakkı iktisap edemeyecektir. Burada işleyen ilke ise ipoteğin alacağa bağlılığıdır. 5. İpoteğin Kaldırılması Davasında Yetkili ve Görevli Mahkeme 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu m.2’ye göre malvarlığı unsuru ile ilgili davalarda genel görevli mahkeme asliye hukuk mahkemesidir. İpoteğin kaldırılması davası da malvarlığı unsuruna ilişkin bir dava olduğundan dolayı görevli mahkeme asliye hukuk mahkemesidir. HMK bazı davalar için kesin yetkili mahkemeleri düzenlemiştir. Taşınmazın aynından kaynaklanan davalar da kesin yetki kuralına tabi olan davalardandır. Kanuna göre taşınmazın aynından kaynaklanan davalarda yetkili mahkeme taşınmazın bulunduğu yer mahkemesidir. İpotek hakkı taşınmazın aynı ile ilgili bir husus olduğundan dolayı ipoteğin kaldırılması davasında yetkili mahkeme üzerinde ipotek tesis edilmiş taşınmazın bulunduğu yer mahkemesidir. 6. İpoteğin Kaldırılması Davasında İspat Külfeti Hukukumuzda genel kural bir iddiadan kendisine menfaat sağlayan kişinin bu iddiasını ispatlamasıdır. İpoteğin kaldırılması davasında ileri sürülen iddia ile menfaat sağlayacak olan kişi davacı olduğundan dolayı ispat yükü davacıdadır. Davacının tapudaki tescilin yolsuz olduğunu ispatlaması gerekmektedir. 7. İpoteğin Kaldırılması Davasında Süre Bu dava ayni hakka ilişkin bir dava olduğundan dolayı herhangi bir zamanaşımı veya hak düşürücü süreye bağlı değildir. Dolayısıyla dava her zaman açılabilir. Excerpt: Mülkiyet hakkı haksız yere sınırlandırılmış olan taşınmaz maliki, yolsuz tescile dayalı ipoteğin kaldırılması için ipoteğin kaldırılması davası açabilir. Hâkim ipoteğin yolsuz olduğuna karar verirse tapuda kayıtlı olan ipotek hakkı terkin edilir. ### İpotek Nedir? İpotek, borçlunun borcunu ifa etmemesi durumunda alacaklının üzerinde ipotek tesis edilmiş taşınmazı sattırarak satış bedelinden alacağını karşılamasını sağlayan bir sınırlı ayni haktır. İpotek, alacaklıya alacağını elde edememesi halinde ipotekli malı sattırma yetkisi verir. Böylece alacaklı alacağını bu satıştan elde edilen meblağ ile karşılayabilecektir. Satış işlemi icra organları aracılığıyla yapılır. İpotek hakkı alacaklıya borç ödenmediği takdirde malı sattırma yetkisinden daha fazlasını vermez. Lex commissoria yasağı uyarınca alacaklı ile taşınmazın maliki arasında, borcun ödenmemesi halinde taşınmazın mülkiyetinin alacaklıya geçeceğine yönelik bir anlaşma yapılamaz. İpotek hakkı alacak hakkına bağlı bir haktır. Alacak hakkı devredildiği takdirde ipotek hakkı da yeni alacaklıya geçer. Yine bağlılık ilkesinin bir sonucu olarak alacak sona erince ipotek hakkı da sona erer. İpotekle güvence altına alınan bir alacak için zamanaşımı süresi işlemez. İpotek sınırlı ayni hak niteliğinde olması nedeniyle, alacaklıya borç ödenmediği takdirde malı sattırma yetkisinden daha fazlasını vermez. Taşınmaz üzerindeki tasarruf yetkisi halen taşınmazın malikindedir. Malik taşınmaz üzerinde tasarruf işlemlerine devam edebilir. Bu işlemler taşınmazın değerini düşürdüğü veya da düşürme tehlikesi doğurduğu takdirde alacaklı hâkimden bu davranışların yasaklanmasını isteyebilir. 1. İpoteğin Kuruluşu İpotek hakkının kurulmasına yönelik sözleşmenin resmi şekilde yapılması gerekmektedir. Sözleşmeyi düzenlemeye yetkili resmi makam tapu müdürlüğüdür, noter huzurunda yapılan ipotek sözleşmesi geçerli değildir. Bu sözleşmenin akabinde ipotek hakkı tapuya tescil ettirilmelidir. Resmi şekil ve tapuya tescil geçerlilik şartıdır. İpotek ile rehin tesis eden kişi yani malın sahibi malı teslim etmez dolayısıyla zilyetlik mülkiyet hakkı sahibinde kalır. Üzerinde ipotek kurulacak taşınmaz elbirliği mülkiyetine tabi ise yalnızca bütün olarak ve maliklerin tümü adına ipoteğe konu edilebilir. Taşınmaz üzerinde paylı mülkiyetin söz konusu olması halinde ise her paydaş kendi payı üzerinde ipotek tesis edebilir. Bu şekilde pay üzerinde bir ipotek tesis edilmişse sonrasında taşınmazın tamamı üzerinde ipotek tesis edilemez. 2. İpoteğin Dava Yolu İle Kurulması Taşınmazı üzerinde ipotek hakkı tesis etme borcu altına giren kişi bu taahhüdünü rızaen yerine getirirse herhangi bir sorun doğmaz. Ancak borçlu borcunu yerine getirmezse ipotek hakkı tesisini talep hakkına sahip olan alacaklı tarafından bir tescil davası açılabilir. Bu davada mahkeme davacıyı haklı bulduğu takdirde rehnin kurulmasına yönelik karar verir. Doktrindeki kimi görüşlere göre, hâkim tarafından verilen bu karar ile rehin hakkı kurulduğundan dolayı karar yenilik doğurucu niteliktedir. Dolayısıyla tapuya yapılan tescil de kurucu değil açıklayıcıdır. Ancak kimi görüşler ifade edilen durumun aksini savunmakta ve ipoteğin kurulması için muhakkak tapuda tescil işleminin yapılması gerektiğini ifade etmektedirler. 3. İpotekte İyi Niyetin Korunması İpotek yolsuz olarak yani hukuka uygun olmayarak tapuya kaydedilmiş olsa dahi tapuya güven ilkesince bu tapu kaydına güvenen iyiniyetli üçüncü kişilerce ipotek hakkı kazanılabilir. Ancak bunun için ipoteğin bağlı olduğu alacağın geçerli olması gerekir. Eğer alacak geçerli değilse tapuda kayıtlı olan yolsuz ipotek hakkı iyiniyetle dahi kazanılamaz. Bu durum ipoteğin alacağa bağlılığı ilkesinin bir görünümüdür. 4. İpoteğin Alacağa Bağlılığı İlkesi İpotek alacağa bağlıdır. Bu bağlılık kuruluş aşamasından itibaren kendini gösterir. İpotek hakkının tesis edilebilmesi için öncelikle geçerli bir alacağın söz konusu olması gerekir. İpotek alacağa kapsam yönünden de bağlıdır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu m.875’de rehin hakkının alacaklıya sağladığı güvencenin kapsamına girecek unsurlar sayılmıştır. Bunlar; ana para, takip gideri, gecikme faizi, iflâsın açıldığı veya rehnin paraya çevrilmesinin istendiği tarihe kadar muaccel olmuş üç yıllık faiz ile son vadeden başlayarak işleyen faizdir. Görüldüğü gibi ipoteğin güvence altına aldığı tutar alacağın kendisi ve alacağa bağlı olarak ortaya çıkabilecek fer ’ileridir. Yine bu ilkenin bir sonucu olarak alacak kimdeyse ipotek hakkı da ondadır. İpotekli alacak ipotek tesis edildikten sonra temlik edilirse yani alacak üçüncü bir kişiye devredilirse ipotek hakkı da bu devirle birlikte yeni alacak hakkı sahibine geçer. Bağlılık ilkesi sona ermede de kendisini göstermektedir. İpotekli alacak bir şekilde sona erince ipotek hakkı da sona erer. 5. İpotekte Belirlilik İlkesi Belirlilik ilkesi temelde iki husus için söz konusu olur. Bunlardan ilki ipotek ile güvence altına alınan alacağın tutarı, ikincisi ise ipoteğin konusu, yani taşınmazın hangi taşınmaz olduğudur. Gerek ipoteği tesis eden için gerekse de lehine ipotek tesis edilen kişi için bu iki unsurun belirli olması önem arz etmektedir. 5.1. Rehin Yükünün Belirliliği İpotek yalnızca belirli bir alacağın varlığı durumunda kurulabilir. TMK m.851’e göre ipoteğin tutarı Türk parası üzerinden gösterilmelidir. Eğer alacağın tutarı ipotek hakkı kurulurken belirli değilse üst sınır ipoteği gündeme gelir. Üst sınır ipoteği ile amaçlanan taşınmaza yüklenen rehin yükünün sözleşme kurulduğu sırada belirli olmasıdır. Böylece sonradan ipotek hakkı kapsamda talep edilebilecek tutar taşınmazın üzerindeki yükü öngörülemeyecek şekilde fazlalaştırmayacaktır. Bu nedenle üst sınır ipoteğinde doğacak faizler ve alacağa bağlı yan giderler de belirlenen üst sınıra dâhil edilir. Kural ipotek tutarının Türk parası üzerinden gösterilmesi olsa da Medeni Kanun belirli durumlarda yabancı para birimi üzerinden de ipotek tesis edilebilmesine imkân tanımıştır. Yurt içinde veya dışında faaliyette bulunan kredi kuruluşlarınca yabancı para üzerinden veya yabancı para ölçüsüyle verilen kredileri güvence altına almak için yabancı para üzerinden de ipotek kurulabilecektir. Burada gösterilebilecek yabancı para birimi ipotekli alacağın para birimidir. Hangi yabancı paralar üzerinden ipotek hakkı kurulabileceğini Cumhurbaşkanı belirler. Aynı derecede yalnızca tek bir para türü kullanılabilir. Dolayısıyla birden fazla para türünün aynı derecede gösterilmesi mümkün değildir. Yabancı para birimi üzerinden kurulan ipoteğe ait bir derece boşaldığı takdirde o para biriminin karşılığı Türk parası veya yabancı para birimi üzerinden ipotek tesis edilebilir. Boşalan derecede daha öncesinde Türk parası üzerinden ipotek hakkı tesis edilmişse yerine tesis edileceği tarihteki karşılığı tutarında yabancı para birimi üzerinden ipotek hakkı tesis edilebilir. İpoteğin kapsamına ana paraya ek olarak faiz de dâhil edilebilir. Medeni Kanun’da yer alan sınırlayıcı hükümler saklı kalmak kaydıyla, taraflar faiz oranını diledikleri gibi kararlaştırabileceklerdir. 5.2. Rehin Konusunun Belirliliği İpotek kurulurken üzerinde kurulacağı taşınmazın da belirli olması gerekir. Aynı borç için tek bir taşınmaz üzerinde ipotek tesis edilebileceği gibi birden fazla taşınmaz üzerinde de ipotek tesis edilebilir. Taşınmaz tek ise bölünen taşınmazın parselleri tapu kütüğüne ayrı ayrı kaydedilmedikçe rehne konu olamaz. Birden fazla taşınmazın aynı borç için ipoteğe konu edilebilmesi için bu taşınmazların aynı malike ait olması veya da taşınmazların maliklerinin müteselsil borçlular olması gerekmektedir. Belirtilen şartlar gerçekleşir ve ipotek birden fazla taşınmaz üzerinde kurulursa her bir taşınmazın alacağın ne miktarı için güvence oluşturduğu ipoteğin tesisi sırasında belirtilmelidir. Aksi yönde bir anlaşma olmaması durumunda güvence, tapu idaresince re’sen taşınmazların her birine değerleri oranında dağıtılır. TMK m.862’de ipoteğin taşınmazın hangi unsurlarını kapsayacağı belirtilmiştir. Bu hükme göre taşınmaz bütünleyici parçaları ve eklentileriyle yükümlenir. Üçüncü kişilerin eklentiler üzerindeki hakları saklıdır. Ana kural taşınır malların rehninin teslimle gerçekleştirilmesidir. Ancak ipotekte taşınmazın eklentileri taşınır olmalarına rağmen teslim edilmeden ipoteğin kapsamında olurlar. 6. Sabit Dereceler Sistemi Bir taşınmaz üzerinde birden fazla alacak için ipotek tesis edilebilir. Hukukumuzda tek bir taşınmazın üzerinde birden fazla ipotek tesisinde sabit dereceler sisteminin uygulanması kabul edilmiştir. Bu sistemde ipoteklerden biri sona erdiğinde bir sonraki sıradaki ipotek onun yerini almaz. Her bir ipoteğin bulunduğu sıra sabittir. İpoteklerden biri sona erdiğinde sona eren ipoteğin sırası boş kalır. Malik dilerse boşalan bu yere başka bir alacak için ipotek tesis edebilir. Bir sırada birden fazla ipotek tesisi de gerçekleştirilebilir. Bu durumda aynı sırada bulunan alacaklıların alacakları o sıraya düşen satış bedelinden alacağın miktarına göre oransal olarak karşılanır. Her ne kadar ana kural sabit dereceler sistemi olsa da taşınmaz maliki ile ipotek hakkı sahibi aralarında yapacakları bir anlaşma ile ipotek hakkı sahibine boşalan dereceye ilerleme hakkı kazandırabilirler. Boşalan dereceye ilerleme hakkı tapuya şerh edilebilir. Hakkın şerh edilmesi ile ipotekli alacaklı bu hakkını yeni maliklere ve diğer rehin hakkı sahiplerine karşı ileri sürebilecektir. Tek bir taşınmaz üzerinde birden fazla rehin hakkı tesis edildiğinde yukarıda açıkladığımız sistem uygulanır. Ancak tek taşınmazın üzerinde birden fazla sınırlı ayni hak tesis edilirse artık hakkın kuruluş tarihi dikkate alınır. Öncelik daha önce kurulan haktadır. 7. Kanundan Doğan İpotek Hakları İpotek kural olarak tarafların karşılıklı anlaşmaları ile kurulan bir haktır. Ancak çeşitli kanunlarda tarafların bu yönde bir anlaşma yapmalarına gerek olmaksızın kanun gereği kurulacak bazı ipotek hakları da düzenlenmiştir. Kanun gereği doğan ipotek haklarının kimileri için sicile tescil dahi şart değildir. Bu kapsamdaki ipotek hakları için de talep halinde tescil yapılabilecektir; ancak bu halde yapılan tescil açıklayıcı nitelikte olur. Tescile gerek olmadan kurulacak olan ipotek haklarından ilki alacaklının, malikin taşınmazın değerini düşürmeye yönelik davranışlarını engellemek amacıyla yaptığı giderlerden doğan rehin hakkıdır. Bu rehin hakkının tapuya tescili gerekmez ve tescil edilmiş diğer yüklerden önce gelir. Bir diğeri ise alacaklının rehinle yüklü taşınmazın koruması için ödediği özellikle malik ödemediğinden, onun hesabına sigortacıya ödediği sigorta primleri bedeli için sahip olduğu ipotek hakkıdır. Bu ipotek hakkı alacaklının esas rehinli alacağı ile aynı sırada yer alır ve tescile tabi değildir. Bunlara ek olarak çeşitli kanunlarda yine tarafların anlaşmasına gerek olmaksızın doğacak çeşitli kanuni ipotek hakları sayılmıştır. Ancak bunlarda yukardakilerden farklı olarak ipoteğin tescili şarttır. 7.1. Yapı Alacaklısı İpoteği (İnşaatçı İpoteği) Yapı alacaklıları taşınmazda bir değer artışı meydana getirmelerine rağmen kimi zaman bu emeklerinin karşılığı olan alacaklarını elde edemeyebilirler. Kanun koyucu yapı alacaklılarını böyle bir durumdan korumak amacıyla bir kanuni ipotek hakkı olan yapı alacaklısı ipoteği düzenlemesine yer vermiştir. Yapı alacaklısı Medeni Kanun m.893/1’de “Bir taşınmaz üzerinde yapılan yapı veya diğer işlerde malzeme vererek veya vermeden emek sarf ettikleri için malzeme ve emek karşılığı olarak malik veya yükleniciden alacaklı olan alt yüklenici veya zanaatkârlar” olarak ifade edilmiştir. Yapı alacağının ortaya çıkabilmesi için emek ve malzeme ile inşaata katkıda bulunulmuş ve bu suretle inşaatta bir değer artışı meydana getirilmiş olmalıdır. Yapı alacağının ortaya çıkması için gereken bir diğer şart ise inşaatın malik tarafından ya da onun rızası alınarak yaptırılmış olmasıdır. Yapı alacaklısı tapu memuruna yapacağı bir tek taraflı beyan ile hakkın tescilini sağlayabilir. Kanun bu hakkın ileri sürülebileceği malikleri sınırlamıştır. Yapı alacaklısı bu alacaktan doğan ipotek hakkını inşaatın yapıldığı dönemde malik olan kişiye karşı ileri sürebilir. İnşaat sona erdikten sonra taşınmaz el değiştirirse ipotek hakkı yeni malike karşı ileri sürülemez. Yapı ipoteğinin kuruluşu için de tapuya tescil şarttır. Burada farklılık arz eden hakkın tescili talebinde bulunabilecek olan kişidir. Ana kural ipotek hakkının taşınmazın maliki tarafından tescil ettirilmesi iken yapı alacaklısı ipoteğinde tescil talebinde bulunabilecek olan kişi yapı alacaklısıdır. Yapı alacaklısı bu tescil talebini en geç üstlendiği inşaat işinin bitimi tarihinden itibaren üç ay içinde yapmalıdır. Tescilin yapılabilmesi için alacağın taşınmazın maliki tarafından tanınmış olması gerekir. Malik inşaat işi yapılmış olmasına rağmen alacağı tanımıyorsa alacak mahkemece tespit edilir. Tescilin inşaat işinin tamamlanmasından itibaren üç ay içinde yapılmış olması gerekir. Üç aylık süre hakdüşürücü niteliktedir. Yapı alacaklısı ipoteğinin sırası ipoteğin kuruluş tarihine göre belirlenir. Daha öncesinde bir geçici tescil şerhi yapılmışsa dikkate alınacak tarih şerhin yapıldığı tarihtir. Aynı taşınmaz üzerinde birden fazla yapı alacaklısı ipoteği söz konusu ise bunlar arasında sıra eşitliği vardır. İpotek paraya çevrildiğinde elde edilen tutardan alacakları oranında tatmin edilirler. 8. İpotekli Taşınmazın Değerinin Korunmasına Yönelik İmkânlar Taşınmaz üzerinde ipotek tesis edilmiş olsa da mülkiyet hakkı hala maliktedir. Dolayısıyla malik taşınmaz üzerinde çeşitli tasarruflarda bulunabilir. Kimi durumlarda bu tasarrufların sonucu taşınmazın değerinin düşmesine de sebep olabilir. İşte böyle bir ihtimalde ipotekli alacaklının zarara uğrama ihtimali doğacağı için Medeni Kanun taşınmazın değerinin korunmasına yönelik çeşitli önlemler getirmiştir. Malik, rehinli taşınmazın değerini düşüren davranışlarda bulunduğu takdirde alacaklı, hâkimden bu gibi davranışları yasaklamasını talep edebilir. Alacaklıya, gerekli önlemleri almak üzere hâkim tarafından yetki verilebilir. Hatta gecikmesinde tehlike bulunan hâllerde alacaklı, böyle bir yetki verilmeden de gerekli önlemleri kendiliğinden alabilir. İpotekli alacaklı, önlem için yapmış olduğu giderleri malikten isteyebilir. İpotekli alacaklı yaptığı bu giderler için taşınmaz üzerinde ayrı bir rehin hakkına sahip olur. Bu rehin hakkının, tesciline gerek yoktur ve tescil edilmiş olan diğer yüklerden önce gelir. 9. İpotek İle Güvence Altına Alınan Alacak İçin Zamanaşımı Bilindiği üzere alacaklar için belirli zamanaşımı süreleri vardır. Ancak bir alacak ipotekle güvence altına alınmışsa, ipoteğin tapu kütüğüne tescil edilmesi ile bu alacak hakkında zamanaşımı işlemez. 10. İpoteğin Paraya Çevrilmesi Borç muaccel hale gelmesine rağmen ifa edilmiyorsa alacaklı alacağını ipotekli taşınmazın satış bedelinden elde etme hakkına sahip olur. 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu m. 45’e göre rehinle temin edilmiş bir alacağın borçlusu iflasa tabi şahıslardan olsa bile alacaklı yalnızca rehnin paraya çevrilmesi yolu ile takip yapabilir. Ancak rehin tutarı borcu ödemeye yetmezse alacaklı kalan alacağını iflas veya haciz yolu ile takip edebilir. 11. Lex Commissoria Yasağı Medeni Kanun alacağın ödenmemesi halinde ipotekli taşınmazın mülkiyetinin ipotekli alacaklıya geçeceğine yönelik sözleşmelerin geçersiz olduğunu hükme bağlamıştır. Alacaklının alacağı, ipotekli malın kendisi ile değil ipotekli malın satış bedeli ile karşılanır. Taşınmaz satılıp elde edilen bedel ipotekli alacaklıya verilir. Eğer satış bedeli alacak miktarından fazla çıkarsa arta kalan kısım malikte kalır. Aksi söz konusu olursa yani taşınmazın bedeli ipotekli alacaktan düşük çıkarsa alacaklıya bir rehin açığı belgesi verilir. Rehin açığı belgesi ile alacaklı borçluya karşı takip başlatabilir ve bu durumda borçlu diğer malvarlığı unsurları ile de sorumlu olur. 12. İpoteğin Sona Ermesi İpoteğin alacağa bağlılığı ilkesini açılarken bu ilkenin sona ermede de işlediğini ifade etmiştik. Dolayısıyla alacak bir şekilde sona erdiğinde ipotek de ona bağlı olarak, onunla birlikte sona erecektir. İpoteğin kuruluşu için tescilin şart olduğunu yukarıda açıklamıştık. İpotek sona erince bu tescilin terkini gerekecektir. Terkinin ne şekilde yapılabileceğine ilişkin ise doktrinde görüş ayrılığı söz konusudur. Kimi görüşlere göre alacak sona erdiğinde ipotek de sona ereceği için tapudaki kayıt artık kendiliğinden dayanaksız hale gelir ve malik tarafından açıklayıcı bir terkinle sildirilebilir. Kimi görüşlere göre ise malik tek başına terkin işlemini gerçekleştiremeyecektir. Bu görüşe göre malikin ipotek hakkı sahibinden ipoteğin terkinini istemesi eğer ipotekli alacaklı terkin talebinde bulunmazsa bir terkine zorlama davası açması gerekecektir. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için İpoteğin Kaldırılması Davası ve bankalar tarafından konulan ipoteğin kaldırılmasına ilişkin detaylı bilgi almak için ise Konut Üzerindeki Banka İpoteğinin Kaldırılması başlıklı yazılarımızı inceleyebilirsiniz. 13. Aile Konutu Üzerinde İpotek Tesisinde Eşin Rızası TMK m. 194’e göre eşlerden biri diğer eşin açık rızası bulunmadıkça aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz. Bu hükmün uygulanması için taşınmazın tapu kaydına aile konutu şerhi konulmuş olmasına da gerek yoktur. Zira aile konutu şerhi kurucu değil açıklayıcı niteliktedir. Eşin rızasına yönelik kanun hükmü emredici niteliktedir. Bu haktan önceden feragat edilemeyeceği gibi hak eşlerin anlaşmasıyla da ortadan kaldırılamaz. Eşin rızası açıkça ve belirli bir işlem için verilebilir. İznin verilişi için bir şekil şartı ise öngörülmemiştir. İpotek hakkı mülkiyet hakkını kısıtlayıcı nitelikte bir hak olduğundan dolayı aile konutu üzerinde ipotek tesis edilebilmesi için yukarıda açıklanan hüküm uyarınca eşin rızasının alınması gerekmektedir. Yargıtay tarafından verilen karalarda da malik olmayan eşin rızası alınmadan aile konutu üzerinde tesis edilen ipoteğin geçerli olmayacağı ifade edilmiştir. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için Eşin Rızası Alınmadan Konulan İpoteğin Geçersizliği başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Excerpt: İpotek, sınırlı ayni haklar içerisinde yer alan bir taşınmaz rehni türü olup, alacaklıya alacağını elde edememesi halinde ipotekli malı sattırma yetkisi verir. ### Haberleşmenin Gizliğini İhlal Suçu Haberleşmenin gizliliğini ihlal suçu, 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 132. maddesinde düzenlenmiştir. Haberleşmenin gizliliğini ihlal suçu işlenmesiyle Anayasa tarafından korunan haberleşme özgürlüğü de ihlal edilmiş olacağı için bu suç düzenlemesiyle korunan hukuki değer ‘’özel yaşam’’ ve ‘’haberleşme özgürlüğü’’ dür. Haberleşmenin gizliliğini ihlal suçu, haberleşmenin tarafı olmayan üçüncü bir kişinin, kişiler arasındaki aleni olmayan haberleşmenin gizliliğini ihlal etmesi suretiyle işlenir. Haberleşmede gizlilik esas olup, bu gizliliğin üçüncü bir kişi tarafından ihlal edilmesi suç teşkil etmektedir. Buna göre kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğini ihlal eden kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. Kanun koyucu tarafından işbu ‘’ihlal etme’’ fiilinin nasıl gerçekleşeceği hususunu TCK’nın 132. maddesinde seçimlik hareketlere yer vererek sıralanmış olup, bu yazımızda haberleşmenin gizliliğini ihlal suçundan bahsedilecektir. 1. Haberleşme Özgürlüğü Nedir? Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 22. maddesi ile ‘’haberleşme özgürlüğü’’ kişilere bir hak olarak tanımlanmıştır. Anayasal güvence ile korunan işbu hakkın ihlali, Türk Ceza Kanunu’nun 132. maddesi ile suç olarak sayılmış olup failinin cezalandırılacağı hüküm altına alınmıştır. Haberleşme özgürlüğü, kişinin istediği bireylerle istediği biçimde haberleşmesinin engellenmemesi, dilediği biçimde haber verme ve haber alma hürriyetine sahip olması ve bu haberleşmenin, haberleşmenin tarafı olan kimselerin izni ve onayı olmadan üçüncü kişilerin algısına ve müdahalesine sokulmamasını ifade eder. Anayasal güvence ile temel hak ve hürriyetler arasında sayılan haberleşme özgürlüğü, bireysel düşünce özgürlüğünün uzantısı olduğu ve insan hak ve hürriyetleri arasında ilk sıralarda yer aldığı için bu temel hakkın ihlali halinde TCK kapsamında çok ağır cezalar öngörülmüştür. Nitekim haberleşmede gizlilik esastır. 2. Haberleşmenin Gizliliğini İhlal Suçu Nedir? Haberleşmenin gizliliğini ihlal suçu, iki veya daha fazla kişinin, aleni olmayan ve başkaları tarafından duyulmayacağı iradesiyle gerçekleştirdikleri haberleşmenin dinlenmesi veya başka bir suretle ifşa edilmesi ile oluşan suça denir. Haberleşmenin gizliliğinden bahsedebilmemiz için objektif ve sübjektif unsurların birlikte varlık göstermesi gerekecektir. Haberleşmenin gizliliği kavramının objektif unsuru, haberleşmenin içeriğinin sınırlı sayıda kişi tarafından biliniyor olması olup sübjektif unsuru ise haberleşmeyi gerçekleştiren kimselerin haberleşmenin içeriği ile ilgili üçüncü kişiler tarafından bilgi sahibi olunmaması yönünde bir inanç ve iradeye sahip olmalarıdır. Dolayısıyla sınırlı sayıda kişi tarafından bilinen bir içerik ile haberleşme gerçekleştiriliyorsa ve haberleşmeyi gerçekleştiren kişilerce, başkaları tarafından haberleşmenin içeriğinin bilinmeyeceğine dair bir inanç ve irade mevcutsa söz konusu haberleşmenin gizli olduğundan söz edilir. İlgili bu haberleşmenin gizliliğini ihlal eden kimseler ise haberleşmenin gizliliğini ihlal suçunu işlemiş olacaklardır. Haberleşmenin Hangi Kanalla Gerçekleştiği Suçun Oluşumunu Etkiler Mi? Haberleşmenin gizliliğini İhlal suçundan bahsedebilmek için öncelikli olarak yukarıda bahsedilmiş olduğu üzere haberleşmeyi gerçekleştiren kişilerin, haberleşmenin içeriğinden başkaları tarafından bilgi sahibi olunmayacağına yönelik inanç ve iradelerinin bulunması gerekir. Ancak haberleşmenin gizliliğinden bahsedebilmemiz için salt bu inanç ve irade yeterli olmayıp aynı zamanda haberleşmenin tarafı olan kişilerce bu haberleşmenin gizliliğinin de sağlanabilmesi için uygun araçların da kullanılması gerekmektedir. Yani pek çok kimsenin haberleşmenin içeriğini öğrenebilme imkanına sahip olduğu araç ve ortamlarda haberleşme gerçekleştirildiği takdirde, haberleşmenin gizliliğinden söz edilemeyeceği gibi haberleşmenin gizliliğini ihlal suçu da gündeme gelmeyecektir. Örneğin üç kişi arasında gerçekleşen bir haberleşmenin, başka kişilerin de bulunduğu bir konferans salonuna yansıtılan projeksiyon ekranı vasıtasıyla yapılması durumunda, bu görüşmenin başkaca kişiler tarafından kaydedilmesi suç oluşturmayacaktır. Çünkü haberleşmeyi gerçekleştiren kişilerce kullanılan ortam ve araçlar, haberleşmenin başkaca kişiler tarafından öğrenilmesine imkan vermektedir. Yüz Yüze Yapılan Konuşmaların Dinlenilmesi veya Kayda Alınması Haberleşmenin Gizliliğini İhlal Suçunu Oluşturmaz Haberleşmenin gizliliğini ihlal suçunun oluşabilmesi için, haberleşmeyi gerçekleştirirken yararlanılan araçlar bakımından kanun koyucu bir sınırlama getirmemiştir. Dolayısıyla kişiler aralarındaki haberleşmeyi gerçekleştirirken telefon, mektup, internet, kağıt, telgraf ve her türlü sair iletişim araçları kullanarak yapılan haberleşmenin ihlali, bu suçun oluşmasına sebebiyet verecektir. Ancak kanun lafzından da anlaşılacağı üzere haberleşmenin mutlaka bir araç ile yapılması gerekmektedir. Bir araç vasıtası ile yapılmayan, haberleşme niteliği taşımayan yüz yüze yapılan konuşmaların çıplak kulakla dinlenilmesi, bu suçun oluşmasına sebebiyet vermez. Fakat eğer şartları varsa bu durum ‘’özel hayatın gizliliğini ihlal suçu’’ kapsamında değerlendirilebilir. Eğer yüz yüze yapılan konuşmaların ses veya görüntü kaydeden cihazlar kullanmak suretiyle kayda alınması durumu söz konusu olursa da yine haberleşmenin gizliliğini ihlal suçundan bahsedilemeyecek olup, şartları varsa ‘’Kişiler Arasındaki Konuşmaların Dinlenmesi ve Kayda Alınması Suçu’’ gündeme gelecektir. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçu ve Cezası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. İhlalin Oluşması İçin Kişiler Arasında Yapılan Haberleşmenin ‘’Sır’’ Niteliğinde Olması Gerekmez Haberleşmenin gizliliğini ihlal suçunun oluşabilmesi için kişiler arasında gerçekleştirilen haberleşmenin içeriğinin kişilerin özel hayatına ilişkin olması veya sır niteliği taşıması gerekmemektedir. Diğer bir deyişle kişiler arasındaki haberleşmenin özel bir konuya ilişkin olup olmadığının bir önemi olmaksızın yalnızca düşünce ve duygu aktarımı şeklinde olması bu suçun oluşumu için yeterli olmaktadır. 3. Haberleşmenin Gizliliğini İhlal Suçunun Temel Hali Haberleşmenin gizliliğini ihlal suçunun temel hali, haberleşmenin tarafı olmayan üçüncü bir kişinin, kişiler arasındaki aleni olmayan haberleşmenin gizliliğini ihlal etmesi suretiyle işlenir. Kanun maddesinde kanun koyucu tarafından doğrudan ‘’ihlal etmek’’ ibaresi kullanılmış olup, bu ihlalin ne şekilde vücut bulacağı detaylı suretle ifade edilmemiştir. Dolayısıyla bu suçun ihlal etme vasfını taşıyan herhangi bir fiil ile işlenebilmesi mümkün olduğundan serbest hareketli suçlar katagorisine girdiği söylenebilir. Sonuç itibarıyla haberleşmenin tarafı olmayan failin, kişiler arasındaki aleni olmayan haberleşmeyi ‘’okuması’’ veya ‘’dinlemesi’’ hareketlerinden birini kullanarak ihlal etmesi durumunda, haberleşmenin gizliliğini ihlal suçu gündeme gelecektir. Dolayısıyla failin, bilgisine ve görgüsüne açık olmayan bir haberleşmeyi çeşitli araçlar kullanarak ve özel bir gayret göstererek haberleşmenin içeriğini ve haberleşmenin taraflarını öğrenmesiyle bu suçun temel hali vücut bulmuş olacaktır. 4. Haberleşmenin Gizliliğini İhlal Suçunun Nitelikli Halleri Suçun kanuni tanımında, suçun temel halinin yanında cezayı arttırıcı veya azaltıcı sebeplerin de sayılmış olduğu durumlarda suçun nitelikli hallerinden bahsedilir. Haberleşmenin gizliliğini ihlal suçunun da kanuni tanımında cezanın arttırılacağı haller hüküm altına alınmış olup, işbu suçun kanunda sayılı nitelikli hallerinin işlenmesi durumunda cezada arttırıma gidilecektir. 4.1. Suçun Kamu Görevlisi Tarafından İşlenmesi Haberleşmenin gizliliğini ihlal suçunun bir kamu görevlisi tarafından ve görevin gereklerini kötüye kullanmak suretiyle işlenmesi halinde bu suçun nitelikli hali gündeme gelecek ve ceza yarı oranında arttırılacaktır. Kamu görevlisinin, kanun veya yönetmelikle düzenlenen görev tanımına aykırı hareketlerde bulunması bu suçun nitelikli halinin fiil unsurunun gerçekleşmesi için yeterli görülmüştür. Görevin gereklerini kötüye kullanma hareketinin ne olduğu, bu suçun faili olan kamu görevlisinin hangi mevzuata tabi olduğuna göre değişecektir. Bu doğrultuda söz konusu suçun konusu olan idari işlemin yapılması sırasında gerekli olan yetki, şekil, konu, sebep ve amaç unsurlarından herhangi birinin kamu görevlisinin tabi olduğu mevzuata aykırı yapılması halinde suçun nitelikli halinin fiil unsuru oluşacak ve cezayı arttırıcı nitelikli hal gündeme gelecektir. 4.2. Belli Bir Meslek ve Sanatın Sağladığı Kolaylık İle İşlenmesi Haberleşmenin gizliliğini ihlal suçunun failinin, belli bir mesleğin veya sanatın sağladığı kolaylıktan yararlanarak bu suçu işlemesi halinde nitelikli hal gündeme gelecek ve ceza yarı oranında arttırılacaktır. Bu nitelikli halin gündeme gelebilmesi için failin yapmış olduğu meslek veya sanat ile suçun işlenmesi arasında bir nedensellik bağı bulunması gerekmekte ve bu meslek veya sanatın suçun işlenmesini kolaylaştırması gerekmektedir. 5. Haberleşmenin Gizliliğini İhlal Suçunun Hareket Unsuru 5.1. Kayıt Altına Alma Yoluyla İşlenmesi Haberleşmenin gizliliğini ihlal suçunu düzenleyen Türk Ceza Kanunu’nun 132. maddesinin 1. fıkrasının ikinci cümlesinde ‘’Bu gizlilik ihlali haberleşme içeriklerinin kaydı suretiyle gerçekleşirse, verilecek ceza bir kat artırılır.’’ şeklinde hüküm altına alınarak seçimlik hareketlerden bir tanesi belirlenmiştir. Buna göre haberleşmenin gizliliğinin ihlali suçunun fail tarafından, iki veya daha fazla kişi tarafından aleni olmayacak şekilde yapılan haberleşmenin içeriğinin kayıt altına alınması suretiyle bu suç işlenirse, cezada arttırıma gidilecektir. İşbu kayıt altına alma işlemi her türlü ses ve görüntü kaydeden elverişli bir cihaz yoluyla işlenebilir. Failin kaydetmiş olduğu bu haberleşmeyi dinlemesi veya okuması gerekmemektedir. Failin haberleşmenin içeriğini salt kaydetmiş olması bu suçun nitelikli halinin oluşması için yeterli olup, ayrıca failin haberleşmenin içeriğini öğrenmiş olması şart değildir. Bu seçimlik harekete örnek olarak; haberleşmenin fail tarafından telefonunun ses kayıt cihazını kullanarak ses kaydına alınması, iki kişi arasında geçen Whatsapp konuşmalarının fail tarafından fotoğrafının çekilmesi verilebilir. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için İzinsiz Ses ve Görüntü Kaydı Alınması başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 5.2. İfşa Etme Yoluyla İşlenmesi Haberleşmenin gizliliğini ihlal suçunu düzenleyen Türk Ceza Kanunu’nun 132. maddesinin 2. fıkrasında ‘’ Kişiler arasındaki haberleşme içeriklerini hukuka aykırı olarak ifşa eden kimse, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.’’ olmak üzere bir diğer seçimlik hareket hüküm altına alınmıştır. Buna göre fail tarafından, iki veya daha fazla kişi arasında gerçekleştirilen haberleşmenin içeriğinin ifşa edilmesi yoluyla haberleşmenin gizliliğini ihlal suçunun nitelikli hali işlenmiş olur. ‘’İfşa Etme’’, haberleşmenin içeriğinin, haberleşmenin tarafı olmayan başkaca kişilere duyurulması, aktarılması anlamına gelmektedir. Dolayısıyla bu suçun konusu, haberleşmenin kendisi değil haberleşmenin içeriğidir. Haberleşmenin içeriğinin fail tarafından hukuka uygun şekilde öğrenilmiş olması, haberleşmenin gizliliğini ifşa etme yoluyla ihlal suçunun oluşmasına engel olmayacaktır. Diğer bir deyişle fail tarafından haberleşmenin içeriği ister hukuka uygun yollarla öğrenilmiş olsun, ister hukuka aykırı yollarla öğrenilmiş olsun fark etmeksizin ‘’ifşa etme’’ fiilini gerçekleştirmesiyle suçu işlemiş sayılacaktır. Netice olarak bu seçimlik hareketin oluşabilmesi için hukuka aykırı olarak yapılması gereken ifşa etme fiilinin kendisidir. Failin, bu haberleşmenin içeriğini hukuka aykırı şekilde ifşa etmesi bu suç düzenlemesinde şart olarak aranmıştır. Dolayısıyla hukuka uygun şekilde haberleşmenin içeriğinin başkaca kişiler tarafından öğrenilmesi sağlanırsa, bu suç oluşmayacaktır. Örnek vermek gerekirse iki kişi arasındaki telefon görüşmelerinin hukuka uygun delil kapsamında mahkeme salonunda dinlenilmesi halinde, haberleşmenin gizliliğini ifşa etme suretiyle ihlal suçu oluşmayacaktır. 5.3. Kendisiyle Yapılan Haberleşmenin İfşa Edilmesi Yoluyla İşlenmesi Haberleşmenin gizliliğini ihlal suçunu düzenleyen Türk Ceza Kanunu’nun 132. maddesinin 3. fıkrasında kişinin kendisiyle yapılan haberleşmenin ifşa edilmesi suretiyle bu suçun işlenebileceği bir diğer hal düzenlenmiştir. İlgili fıkraya göre kişinin kendisiyle yapılan haberleşmenin içeriğini, haberleşmenin diğer tarafının rızası ve onayı olmaksızın hukuka aykırı şekilde alenen ifşa etmesi ile bu suç işlenmiş olacak ve cezada arttırıma gidilecektir. TCK’nın 132. maddesinin 2. fıkrasında yer alan nitelikli hal ile işbu 3. fıkrada yer alan nitelikli hal arasında ciddi farklar bulunmaktadır. İlk fark ise failin niteliğindedir. Haberleşmenin Gizliliğini İhlal Suçunun ‘’Kendisiyle yapılan haberleşmenin ifşa edilmesi’’ Yoluyla İşlenmesi suçunda fail, haberleşmenin taraflarından bir tanesidir. Bu halin oluşabilmesi için kanunda öngörülen bir diğer şart ise ‘’aleniyet’’ şartıdır. Yargıtay tarafından bu hükümde yer alan aleniyet kavramına açıklık getirilmiştir. Buna göre aleniyetten, sayısı belirli olmayan ve mutlaka birden fazla kişi tarafından algılanabilme imkanı bulunan bir ortamda ifşa edilmesi ile aleniyet şartı oluşmuş olacaktır. Toparlanacak olursa haberleşmenin gizliliğini ihlal suçunun TCK 132/3 kapsamında işlenebilmesi için, haberleşmenin tarafı olan kişi tarafından haberleşmenin içeriğinin ilgilinin rızası olmaksızın aleni bir ortamda ifşa edilmesi, başkalarının bilgi ve görgüsüne sunulması gerekmektedir. 6. Haberleşmenin Gizliliğini İhlal Suçunun Cezası Türk Ceza Kanunu’na göre Haberleşmenin gizliliğini ihlal suçunun temel şeklinin cezası, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıdır. Haberleşmenin gizliliğini ihlal suçunun yukarıda bahsedilen nitelikli hallerinin cezası ise, her nitelikli hal için farklı sınırlarda belirlenmiştir. Haberleşmenin Gizliliğini İhlal Suçunun ‘’Kayıt Altına Alma’’ Suretiyle İşlenmesi halinde verilecek ceza bir kat arttırılır. Dolayısıyla bu nitelikli halin işlenmesi durumunda 2 yıldan 6 yıla kadar hapis cezası öngörülmüştür. Haberleşmenin Gizliliğini İhlal Suçunun ‘’İfşa Etme’’ Suretiyle İşlenmesi halinde ise failin iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılması öngörülmüştür. Son olarak Haberleşmenin Gizliliğini İhlal Suçunun ‘’Kendisiyle yapılan haberleşmenin ifşa edilmesi’’ Yoluyla İşlenmesi halinde ise TCK tarafından bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası öngörülmüştür. 7. Haberleşmenin Gizliliğini İhlal Suçunda Verilecek Cezanın Ertelenmesi TCK 51. maddesi gereğince, işlediği suçtan dolayı iki yıl ve daha az süreyle hapis cezasına mahkum edilen kişinin cezası ertelenebilir. Cezanın ertelenmesine karar verilebilmesi için, kişin daha önce üç aydan daha fazla hapis cezasına mahkum edilmemiş olması ve bir daha suç işlemeyeceği yönünde mahkemede bir kanaat oluşması gerekmektedir. Dolayısıyla Haberleşmenin Gizliliğini İhlal Suçu için hükmedilen cezasının 2 yıl veya daha az olması halinde cezanın ertelenebilmesi mümkündür. 8. Haberleşmenin Gizliliğini İhlal Suçunda Hükmün Açıklanmasının Geriye Bırakılması Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için, sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması, bir daha suç işlemeyeceği yönünde mahkemede bir kanaat oluşması, kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, gerekir. Açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen hükümde, mahkûm olunan hapis cezası ertelenemez ve kısa süreli olması halinde seçenek yaptırımlara çevrilemez. Dolayısıyla Haberleşmenin Gizliliğini İhlal Suçu için hükmedilen cezasının 2 yıl veya daha az olması halinde hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilebilmesi mümkündür. 9. Haberleşmenin Gizliliğini İhlal Suçunda Zamanaşımı ve Şikayet Haberleşmenin Gizliliğini İhlal Suçu için soruşturma ve kovuşturma yapılması şikayete tabiidir. Dolayısıyla bu suçtan ötürü cezai süreç başlatılabilmesi için mağdur tarafından şikayette bulunulması gerekmektedir. Kişiler her zaman ilgili mercilere şikayet yolunu kullanarak bu suçu bildirebilir. Ancak bu suç için 8 yıllık bir dava zamanaşımı süresi söz konusudur. Bu sebeple Haberleşmenin Gizliliğini İhlal suçundan ötürü 8 yıl içinde soruşturma ve kovuşturma sürecinin başlatılması gerekmektedir. Şikayet hakkı ile ilgili daha fazla bilgi için ‘’Şikayet Hakkı ve Şikayetten Vazgeçmenin Sonuçları’’ başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Excerpt: Haberleşmenin gizliliğinin ihlali halinde Anayasa tarafından korunan haberleşme özgürlüğü de ihlal edilmiş olacağı için bu suç düzenlemesiyle korunan hukuki değer ‘’özel yaşam’’ ve ‘’haberleşme özgürlüğü’’ dür. ### Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçu ve Cezası Özel hayatın gizliliğini ihlal suçu Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 134. maddesinde düzenlenmiştir. Bireylerin sadece kendilerine ait olan, başkalarının bilmesini istemediği özel yaşam alanları mevcuttur. Kişilerin gizli kalmasını istediği yaşam alanlarına başkalarının müdahale etmesiyle özel hayatın gizliliğini ihlal suçu oluşacaktır. Suçun faili ve mağduru herkes olabilir. Özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun görüntü ve seslerin ifşası ile gerçekleşmesi bu suç tipinin nitelikli halini oluşturmaktadır. Normal insanlar bakımından hayatın gizli alanı çok daha genişken; Kamu görevlisi, siyasetçi ve sanatçı bakımından bu alan çok daha dardır. Bu nedenle, özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun oluşup oluşmadığı değerlendirilirken bireylerin kamudaki konumlarının dikkate alınması gerekmektedir. Özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun gerek basit hali gerekse nitelikli hali şikayete tabi bir suçtur. Özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun cezası bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıdır. Nitelikli halinin ise iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacağı hükme bağlanmıştır. Özel hayatın gizliliğini ihlal suçu ile korunan hukuki yarar, bireylerin özel hayatının korunması hakkıdır. Bu nedenle özel hayatın gizliliğinin korunması hakkı, uluslararası bildiri, sözleşme, belgeler ve Anayasa da güvence altına alınmıştır. Bu durum, özel hayatın gizliliğinin korunmasının, uluslararası ve ulusal üstü alanda önemli ve korunmaya değer bir hak olarak algılandığı gerçeğini göz önüne sermektedir. 1. Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçunun Tanımı İnsanlar yaşamlarını sürdürebilmek ve daha iyi yaşam koşullarına sahip olabilmek için birbirleriyle işbirliği yapmış ve toplumu oluşturmuşlardır. Bireyin topluma karşı sorumlulukları olması kendi kişiliği ve kendisine ait özel alanı olmadığı anlamına gelmemektedir. Bireylerin toplum dışında yalnızca kendisini ilgilendiren ve saygı duyulması gereken kendisine ait özel alanları vardır. Türk Ceza Kanunu’nun 134. maddesinde özel hayatın gizliliğini ihlal suçu düzenlenmiştir. Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçu, bireyin başkaları tarafından bilinmesini istemediği özel hayatına müdahale edilmesiyle oluşmaktadır. Bireylerin, birbirinin gizli yaşam alanlarına girerek, başkasının görmesi mümkün olmayan yaşamını görmesi veyahut kaydetmesi fiilinin işlenmesi ile özel hayatın gizliliğini ihlal suçu oluşacaktır. 2. Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçunun Faili ve Mağduru Olabilecek Kişiler TCK madde 134’te düzenlenen suçun faili, herhangi bir kişi olabilir. Ancak, TCK madde 137 suçunun belli kişiler tarafından işlenmesi nitelikli hal olarak düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre; kamu görevlisinin görevinin verdiği yetkisini kötüye kullanılmasıyla ya da belirli bir meslek ve sanatın sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle işlenmesi, cezayı artıran bir neden olarak düzenlenmiştir. Herkesin özel yaşamına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Özel hayatın gizliliğini ihlal suçu herkese karşı işlenebilecek bir suçtur. Dolayısıyla, bu suç tipinin mağduru herkes olabilir. 3. Görüntü ve Ses Kayıtlarının İfşası ile Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçu TCK madde 134/2’ye göre; Bir kimsenin özel hayatına ilişkin ses ve görüntülerin hukuka aykırı olarak “ifşa” eden kimse iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Burada önemli olan nokta ifşanın hukuka aykırı olarak yapılmasıdır. Dolayısıyla, bireyin özel hayatına ilişkin ses ve görüntüleri hukuka uygun olarak ele geçirilmiş olsa da bunlar hukuka aykırı olarak ifşa edilmişse suç oluşacaktır. Özel hayatın gizliliğini ihlal suçuyla korunan hukuksal değer göz önüne alındığında görüntüsü veya sesi kayda alınan, ifşa edilen kimsenin kimliği anlaşılamasa bile, suçun oluşacağı doktrinde kabul edilmektedir. Y.12.CD, E.2017/150, K.2017/6231, T.13.09.2017: …………bahse konu fotoğrafların katılanın rızasıyla sanığın kendi sayfasında paylaşılsa da, katılanın fotoğrafları kaldırması isteminde bulunduktan sonra katılanın rızasından bahsedilemeyeceği ve sanığın fotoğrafları kaldırması gerektiği halde kaldırmadığı, fotoğrafların facebook isimli internet sitesine konulma tarihinin bir önemi bulunmadığı, önemli olan hususun şikayet tarihi itibariyle katılanın rızasının devam edip etmediği ve fotoğrafların facebookta bulunup bulunmadığı anlaşılmakla, sanığın katılanla yanyana çekilen fotoğrafını facebookta yayınlaması eylemine uyan TCK’nın 134/2-1.cümle gereğince cezalandırılması gerektiği gözetilmeden, 'sanığın katılanla beraber çekilmiş olduğu fotoğrafın facebook isimli internet sitesine yüklediği tarihin tam olarak tespit edilemediği, yani katılanla ayrıldıktan sonra rızası dışında yükleyip yüklemediğinin tam olarak tespit edilemediği' gerekçesiyle oluşa ve dosya kapsamına uygun düşmeyen gerekçeyle beraat kararı verilmesi,…BOZULMASINA, 13.09.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi…” 4. Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçunda Cezayı Artıran Nedenler TCK m. 137 uyarınca; Gizliliğin görüntü veya seslerin kayda alınması suretiyle ihlâl edilmesi, (TCK madde 137/1 c.2)Suçların kamu görevlisi tarafından ve görevinin verdiği yetki kötüye kullanılmak suretiyle özel hayatın gizliliği suçu işlenmesi, (TCK madde 137/1-a)Belli bir meslek ve sanatın sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle özel hayatın gizliliğini ihlal suçu işlenmesi, (TCK madde 137/1-b) hallerinde özel hayatın gizliliğini ihlal suçu nedeniyle hükmedilen ceza arttırılmaktadır. Gizliliğin görüntü ve ses kaydı alınması suretiyle ihlal edilmesi hususu TCK madde 137/1 c.2’ de düzenlenmiş olup suçun bu şekilde işlenmesi durumunda faile verilecek ceza bir kat daha artırılacaktır. Özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun kamu görevlisi tarafından ve görevinin verdiği yetki kötüye kullanılmak suretiyle veya belli bir meslek ve sanatın sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle işlenmesi hususu ise TCK madde 137 düzenlenmekte olup suçun bu şekilde işlenmesi durumunda ise ceza yarı oranında artırılacaktır. 5. Ünlü Kişilerin Özel Hayatının Gizliliğini İhlal Sanatçıların, siyasetçilerin, kamu görevlilerinin, sporcuların diğer insanlara göre özel hayatlarının gizliliğinin kapsamı ve sınırlarında farklılıklar mevcuttur. Normal insanların özel hayatlarının gizlilik alanı daha genişken, tanınmış kişilerin özel hayatlarının gizlilik kapsamı daha dardır. Ünlü kişilerin belli ölçülerde özel hayatlarının izlenmesine katlanma zorunluluğu vardır. Örnek vermek gerekirse, magazin gazeteciliği yapan bir gazetecinin sanatçıları girip çıktıkları yerlerde izlemesi, ses ve görüntülerini kayda alması özel hayatın gizliliğini ihlal suçunu oluşturmamaktadır. Böyle olunca, sanatçıyı, siyasetçiyi, kamu görevlisini izlemek özel hayatın gizliliği olmazken; başka bir kimseyi izlemek, özel hayatın ihlali suçunu oluşturacaktır. Yargıtay Kararı - 12. CD., E. 2013/25650 K. 2014/11425 T. 12.5.2014 “…Haber içeriğinin görünür gerçeğe uygun ve güncel olduğu, kamuya mal olmuş katılanın, sanık sıfatını taşıyan biriyle aynı ortamı paylaştığına dair haberinin yapılmasında, yürüttüğü kamu hizmetinin niteliği ve toplum içindeki konumu gereği, kamu yararı ve toplumsal ilginin bulunduğu, haberde kullanılan ifadelerin ve haberle beraber yayımlanan fotoğrafın, habere konu olayla fikri bağlantısının bulunduğu, haberin verilişinde tahkir edici bir dil kullanılmayıp, ölçülülük ilkesinin ihlal edilmemiş olduğu, yayımlanan haber ve fotoğrafın, basının haber verme hakkı sınırları içerisinde kaldığı, müdahalenin özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun maddi unsurunu oluşturmakla birlikte hukuka uygun olacağı dolayısıyla da suç oluşturmayacağı gözetilmeden suç vasfında yanılgıya düşülerek özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan beraati yerine yazılı düşüncelerle sanığın verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçundan mahkumiyetine karar verilmesi, Bozmayı gerektirmiş olup, sanık müdafinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükmün bu sebeplerden dolayı… BOZULMASINA, 12.05.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.” 6. Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçu Şikayete Tabi Bir Suç mudur? TCK madde 134’te düzenlenen her iki suç açısından da suçun takibi mağdurun şikâyetine bağlıdır. Diğer bir ifade ile bu suç tipi için re’sen soruşturma ve kovuşturma yapılması söz konusu değildir. Mağdurun fiili ve faili öğrenmesinden itibaren 6 (altı) ay içerisinde şikayet hakkını kullanması gerekmektedir. Bunun yanında, şikayete bağlı suçların genelinde olduğu gibi özel hayatın gizliliğini ihlal suçu da uzlaşma kapsamındadır. Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için Şikayet Hakkı Ve Şikayetten Vazgeçme başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 7. Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçunun Cezası Özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun basit halinin düzenlendiği TCK 134/1. maddesine göre bu suçu işleyen fail bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Suçun nitelikli halinin düzenlendiği TCK 134/2. maddesine göre bireyin özel hayatına ilişkin görüntü veya sesleri hukuka aykırı olarak ifşa eden kişinin iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacağı hükme bağlanmıştır. 8. Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçunda Verilecek Cezanın Ertelenmesi TCK 51. maddesi gereğince, işlediği suçtan dolayı iki yıl ve daha az hapis cezasına mahkum edilen kişinin cezası ertelenebilir. Cezanın ertelenmesine karar verilebilmesi için, kişinin daha önce 3 aydan daha fazla hapis cezasına mahkum edilmemiş olması ve bir daha suç işlemeyeceğine yönelik mahkemede bir kanaat oluşması gerekmektedir. Faile verilecek ceza 2 yılın altındaysa ve şartları oluşmuşsa özel hayatın gizliliğini ihlal suçu açısından cezanın ertelenmesine karar verilebilecektir. 9. Hükmün Açıklanmasının Geriye Bırakılması Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için, sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkum olmamış bulunması, bir daha suç işlemeyeceği yönünde mahkemede bir kanaat oluşması, kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi gerekir. Açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen hükümde, mahkum olunan hapis cezası ertelenemez ve kısa süreli olması halinde seçenek yaptırımlara çevrilemez. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verilmesi halinde sanık, 5 yıl süreyle denetim süresine tabi tutulur. Denetim süresi içinde, kişi hakkında kasıtlı bir suç nedeniyle bir daha hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemez. Denetim süresi içinde dava zamanaşımı durur. Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmediği ve denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere uygun davranıldığı takdirde, açıklanması geri bırakılan hüküm ortadan kaldırılarak, davanın düşmesi kararı verilir. Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere aykırı davranması halinde, mahkeme hükmü açıklar. Ancak, mahkeme kendisine yüklenen yükümlülükleri yerine getirmeyen sanığın durumunu değerlendirerek; cezanın yarısına kadar belirleyeceği bir kısmının infaz edilmemesine ya da koşulların varlığı halinde hükümdeki hapis cezasının ertelenmesine veya seçenek yaptırımlara çevrilmesine karar vererek yeni bir mahkumiyet hükmü kurabilir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına itiraz edilebilir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı, bunlara mahsus bir sisteme kaydedilir. Bu kayıtlar, ancak bir soruşturma veya kovuşturmayla bağlantılı olarak Cumhuriyet Savcısı, hakim veya mahkeme tarafından istenmesi halinde, bu maddede belirtilen amaç için kullanılabilir. Faile verilecek ceza 2 yılın altındaysa ve şartları oluşmuşsa özel hayatın gizliliğini ihlal suçu açısından hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilebilecektir. 10. Görevli Mahkeme Özel hayatın gizliliğini ihlal suçunda görevli mahkeme Asliye Ceza Mahkemesidir. Yetkili mahkeme ise suçun işlendiği yer mahkemesidir. 11. Dava Zamanaşımı Süresi Özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun dava zamanaşımı süresi suçun işlendiği tarihten itibaren 8 yıldır. Excerpt: Özel hayatın gizliliğini ihlal suçu ile korunan hukuki yarar, bireylerin özel hayatının gizliliği ve özel hayatın korunması hakkıdır. Bu nedenle özel hayatın gizliliğinin korunması hakkı, uluslararası bildiri, sözleşme, belgeler ve Anayasa da güvence altına alınmıştır. ### Adli Sicil Sabıka Kaydı Nasıl Silinir? Sabıka kaydı olarak da bilinen Adli Sicil kaydı, kişiler hakkında verilen kesinleşmiş cezalara ve güvenlik tedbirlerine ilişkin karar ve bilgilerin yer aldığı resmi kayıt olup bu kayıtlar Adalet Bakanlığı tarafından tutulmaktadır. Adli sicil kaydına, yalnızca Türk Mahkemelerinin hükmetmiş oldukları ceza ve güvenlik tedbirleri değil, bunun yanında yabancı devlet yargı organlarınca da hükmedilmiş ceza ve güvenlik tedbirleri de işlenebilir. Kanunda sayılan koşulların gerçekleşmesi halinde adli sicil sabıka kaydının silinmesi mümkündür. Silinen bilgiler, doğrudan adli sicil arşiv kaydına işlenir ve Devlet tarafından muhafaza edilmeye devam eder. Kişilerin adli sicil ve arşiv kayıtlarında işlemiş oldukları suçlardan ötürü ceza ve güvenlik tedbirlerinin kayıtlı olması, yeniden topluma karışma ve kamu kuruluşlarında veya özel sektörlerde iş bulabilmelerini engelleyici rol oynayabilir. Bu sebeple bu bilgilerin adli sicil kaydından silinmesi önem teşkil eder. 5352 Sayılı Adli Sicil Kanunu’nun 9. maddesinde adli sicil sabıka kayıtlarının hangi koşullarla ve nasıl silineceği hüküm altına alınmıştır. 1. Adli Sicil Sabıka Kaydı Nedir? Sabıka kaydı olarak da bilinen adli sicil kaydı, kişiler hakkında verilen cezaların ve güvenlik tedbirlerinin gerektiğinde ilgili makamların kullanım ve değerlendirilmesine sunulmak üzere Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü tarafından tutulan kayıttır. Kişilerin adli sicil kaydına cezalarının ve güvenlik tedbirlerinin işlenebilmesi için, söz konusu bu hükümlerin kesinleşmiş olması gerekmekte olup, kesinleşmemiş ceza ve güvenlik tedbiri hükümleri, adli sicil kaydına işlenemez. Adli sicil kaydına, yalnızca Türk Mahkemelerinin hükmetmiş oldukları ceza ve güvenlik tedbirleri değil, bunun yanında yabancı devlet yargı organlarınca da hükmedilmiş ceza ve güvenlik tedbirleri de işlenebilir. Adli Sicil Kaydına İşlenebilecek Bilgiler Adli Sicil Kanunun 4. Maddesi, hangi hüküm ve güvenlik tedbirlerinin adli sicil kayıtlarına işlenebileceği düzenlemiştir. Buna göre; kesinleşmiş mahkumiyet kararları, cezanın infazının tamamlandığına ilişkin bilgiler, koşullu salıverildiğine ilişkin bilgiler, ertelenen hapis cezalarına ilişkin bilgiler, adli para cezasına mahkumiyet halinde buna ilişkin bilgiler, seçenek yaptırımlara hükmedilmesi halinde bunlara ilişkin bilgiler, ceza zamanaşımının dolduğuna ilişkin kararlar ve birtakım hakların kullanımının yasaklanmasına ilişkin kararlar adli sicil kaydına kaydedilir. Adli Sicil Kaydına İşlenemeyecek Bilgiler Adli Sicil Kanununun 5. maddesinde ise adli sicil kaydına işlenemeyecek bilgiler düzenlenmiştir. Buna göre; disiplin suçlarına ilişkin mahkumiyet hükümleri, disiplin veya tazyik hapsine ilişkin kararlar ve idarî para cezasına ilişkin kararlar adli sicil kaydına işlenemeyecektir. Yukarıda sayılan bu kararlar Türk yargı organlarınca verilmiş olsa bile adli sicil kaydına işlenemeyecektir. 2. Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması Kararı Adli Sicil Kaydına İşlenir mi? Kural olarak mahkemelerce verilen ve kesinleşen her türlü ceza ve güvenlik tedbirine ilişkin kararlar, adli sicil kaydına işlenir. Ancak her kuralın olduğu gibi bu kuralın da bir istisnası mevcuttur. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararları bu istisna kapsamında bu karar adli sicil sabıka kaydına kaydedilmemektedir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararları, adli sicil kaydının içerisinde kendilerine özel başkaca bir bölüme kaydedilirler. Bu bilgiler yalnızca dosyayla ilgili olan Hakim ve Cumhuriyet Savcısı tarafından özel olarak talep edildiğinde, ibraz edilmek üzere kaydedilir. Bu nedenle vatandaşlar adli sicil kayıtlarını aldıklarında, kendilerine ilişkin olan HAGB kararlarını göremezler. 3. Adli Sicil Sabıka Kaydı Nasıl Silinir? Adli sicil sabıka kaydının silinebilmesi gerekli koşul ve şartların sağlanması halinde mümkündür. Adli Sicil Kanunu’nun 9. maddesinde adli sicil kaydının hangi şartlar dahilinde silineceği düzenlenmiştir. İlgili madde hükmüne göre aşağıdaki hallerde adli sicil kaydındaki bilgiler silinir. İnfazın Tamamlanmış Olması Kişi hakkında hükmedilen cezaların ve güvenlik tedbirlerinin infazı tamamlandığında, ilgili ceza ve güvenlik tedbiri adli sicil kaydından silinir. İnfazın tamamlanması ile kast edilen adli para cezası varsa ödenmiş olması, hapis cezası varsa tamamlanmış olmasıdır. Şikayetten Vazgeçme ve Etkin Pişmanlık Ceza mahkûmiyetini bütün sonuçlarıyla ortadan kaldıran şikayetten vazgeçme veya etkin pişmanlık halinde adli sicil kaydı silinir. Şikayetten vazgeçme hakkında detaylı bilgi almak için “Şikayet Hakkı ve Şikayetten Vazgeçme” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Ceza Zamanaşımı Ceza zamanaşımının dolması durumunda adli sicil kaydı silinir. Ceza zamanaşımının dolması, mahkemece hükmedilen cezanın infaz edilememesini ifade eder. Genel Af Genel af halinde kişinin adli sicil kaydı silinir. Adli sicil kaydının silinebileceğini öngören Adli Sicil Kanunu’nun 9. maddesi uyarınca yukarıdaki hallerden birinin gerçekleşmesiyle adli sicil kaydı silinir. Fakat kişi hakkında hükmedilen mahkumiyet kararının infazının tamamlanmış olması, şikayetten vazgeçme ve etkin pişmanlık, ceza zamanaşımı ve genel af hallerinden biri sebebiyle silinen adli sicil kaydındaki bilgiler doğrudan ve kendiliğinden adli arşiv kaydına kaydedilir. Dolayısıyla bu bilgiler kişinin adli sicil kaydından silinmesine rağmen Devlet tarafından tutulan başkaca kayıtlarda halen varlığını sürdürüyor olacaktır. İlgilinin Ölümü Adli sicil kaydındaki bilgilerin silinebilmesi için bir diğer hal de kişinin ölümüdür. Adli sicil kaydındaki bilgiler kişinin ölümü üzerine tamamen silinecek ve dolayısıyla adli arşiv kaydına da işlenmeyecektir. 4. Adli Para Cezaları Adli Sicil Kaydından Nasıl Silinir? Adli para cezası kararları mahkumiyet hükmü niteliğinde olduğundan bunlara ilişkin bilgiler de adli sicil kaydına işlenmektedir. Adli para cezaları da ödenmediği müddetçe kişinin adli sicil kaydında kalmaya devam eder. Adli sicil kaydına işlenmiş olan adli para cezaları, ilgilisi tarafından ödendiği takdirde doğrudan adli sicil kaydından silinmemektedir. Adli para cezaların silinmesi için de yukarıda izah edilen şekilde, Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü’ne başvuru prosedürünün işletilmesi gerekir. Bu kapsamda ilgili para cezasının ödendiğine ilişkin bir belge ile yapılan başvuru üzerine kişilerin adli sicil kaydından adli para cezaları silinir ve işbu ceza adli sicil arşiv kaydına kayıt olunur. 5. Adli Sicil Kaydının Silinmesi İçin Başvuruda Bulunmak Gerekir Mi? Esasen yukarıda sayılan şartların varlığı halinde kişi hakkındaki bilgiler adli sicil kaydından doğrudan ve kendiliğinden silinip adli arşiv kaydına alınması gerekmektedir. Ancak uygulamada birtakım yoğunluklar dolayısıyla bu kayıtların silinmesi için gereken şartlar sağlanmasına rağmen kayıtların kendiliğinden silinmediği görülmektedir. Böyle bir durumda adli sicil kaydını sildirmek isteyen ilgili vatandaşın Ankara’da bulunan Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü’ne başvuruda bulunması gerekmektedir. Bir dilekçe ile yapılacak olan bu başvuru, kişi tarafından bizzat yapılabileceği gibi kişinin vekalet verdiği avukatı aracılığı ile de yapılabilir. Bu başvuru esnasında yukarıda sayılan şartların yerine getirildiğine ilişkin ispat niteliği taşıyacak belgeler de mutlaka dilekçenin ekine eklenmelidir. Örneğin kişi, hakkındaki cezanın infazının tamamlanması sebebiyle adli sicil kaydını sildirmek istiyorsa, hapis cezasının yerine getirildiğine ve infazının tamamlandığına ilişkin evrakları da dilekçenin ekine eklemesi gerekmektedir. 6. Yabancı Mahkeme Kararları Adli Sicilden Nasıl Silinir? Adli Sicil Kanunu’nun 9. maddesinde Türk vatandaşları hakkında yabancı yargı organlarınca verilen hürriyeti bağlayıcı cezalara ilişkin mahkumiyet kararlarının adli sicildeki akıbeti açıklanmıştır. Bu madde kapsamında adli sicile kaydedilen yabancı mahkemeler tarafından verilmiş olan hapis cezası hükümleri, kesinleştiği tarihten itibaren mahkûmiyet kararında belirtilen sürenin geçmesiyle adli sicil kaydından silinerek adli sicil arşiv kaydına alınır. İşbu adli sicil kaydından silme işlemi, talep halinde Adlî Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğünce yapılır. Ancak eğer ki yabancı devlet yargı organlarınca verilen mahkumiyet hükmü, hürriyeti bağlayıcı bir hüküm olmayıp adli para cezasına veya cezanın ertelenmesine ilişkin bir mahkumiyet hükmü ise, işbu hükümler adli sicil kaydına işlenmeden doğruca adli sicil arşiv kaydına işlenirler. 7. Adli Sicil Arşiv Kaydı Nasıl Silinir? Yukarıda açıklandığı üzere ‘’kişinin ölümü’’ dışındaki adli sicil kaydının silinmesini gerektirecek hallerde, adli sicil kaydı silindikten sonra ilgili belgeler kişinin adli sicil arşiv kaydına kaydedilir. Adli Sicil Arşiv Kaydındaki bilgiler belirli koşulların gerçekleşmesi halinde silinebilir. Adli Sicil Arşiv Kaydının koşullarla ve nasıl silineceği Adli Sicil Kanunu’nun 12. maddesinde hüküm altına alınmış olup bu koşullar kanun hükmünde tek tek sayılmıştır: İlgilinin Ölümü Adli sicil arşiv kaydının silinebileceği ilk hal olarak Kanunda ilgilinin ölümü sayılmıştır. Buna göre ilgilinin ölümü halinde adli sicil arşiv kaydı tamamen silinir. Türk Ceza Kanunu Dışında Başka Kanunlar Uyarınca Hak Yoksunluğuna Sebep Olan Mahkumiyet Hükümleri Adli sicil arşiv kaydının silinebileceği bir diğer hal ise Adli Sicil Kanunu’nun 12/B maddesinde sayılmıştır. Buna göre arşiv kaydına alınan mahkumiyet hükmü, Anayasanın 76. maddesi ile TCK dışındaki başka kanunlarda hak yoksunluğuna neden olan bir mahkumiyet ise; Cezanın infazından sonra ilgili kişinin başvurusu üzerine mahkeme tarafından yasaklanmış hakların geri verilmesi kararı (memnu hakların iadesi) verilirse kaydın arşive alma koşullarının oluştuğu tarihten itibaren 15 yılın geçmesiyle adli sicil arşiv kaydı silinir.Mahkeme tarafından yasaklanmış hakların iadesi (memnu hakların iadesi) kararı verilmemiş ise kaydın arşive alma koşullarının oluştuğu tarihten itibaren 30 yıl geçmesiyle adli sicil arşiv kaydı silinir. Adli Sicil Arşiv kaydının silinmesi koşullarından biri olan bu maddeye ilişkin husus oldukça önem arz etmektedir. Zira yukarıda da açıklandığı üzere mahkemeden memnu hakların iadesi kararı alındığı takdirde, kişilerin adli sicil arşiv kayıtları 15 yılın geçmesiyle, memnu hakların iadesi kararının alınmaması halinde ise 30 yıl geçmesiyle silinecektir. Memnu hakların iadesi kararı ise ancak ve ancak mahkumiyet hükmünü veren, yargılamayı yapan mahkeme tarafından verilebilir. Ancak bu 15 yıl ve 30 yıllık süreler, yalnızca TCK kapsamında hak ihlaline neden olmayan, başka kanunlar kapsamında hak ihlaline neden olan suçlardan ötürü verilmiş bir mahkumiyet varsa söz konusu olacaktır. TCK kapsamında hak ihlaline neden olan suçlardan ötürü mahkumiyet kararı verilmişse, aşağıdaki öncülde açıklandığı üzere 5 yıllık süre içerisinde arşiv kaydının silineceği öngörülmüştür. TCK Kapsamında Hak Yoksunluğuna Sebep Olan Mahkumiyet Hükümleri Adli sicil arşiv kaydına alınan mahkumiyet hükmü eğer ki TCK kapsamında hak yoksunluğuna sebep olmuş ise, kaydın arşive alınma koşullarının oluştuğu tarihten itibaren 5 yıl geçmesiyle adli sicil arşiv kaydından silinir. Fiilin Kanunla Suç Olmaktan Çıkarılması Adli sicil arşiv kaydının silinmesine neden olacak bir diğer hal ise fiilin kanunda yapılacak yeni bir düzenleme ile suç olmaktan çıkarılmasıdır. Bu durumda, suç olmaktan çıkarılan fiile ilişkin mahkumiyet hükmü olan ve dolayısıyla adli sicil arşiv kaydına bu bilgi işlenen kişinin arşiv kaydı, talep aranmaksızın kendiliğinden silinir. 8. Adli Sicil Kaydı Memuriyete Engel Teşkil Eder Mi? Adli sicil kaydında yer alan bilgiler kişilerin almış oldukları ceza ve güvenlik tedbirlerini içeriyor olduğundan kamu kurum ve kuruluşlarında işe alım aşamasında bu kayıtlara bakılmaktadır. Ancak adli sicil kayıtlarında yer alan her türlü bilgi, kişinin memuriyeti hususunda önem taşıyan bilgilerden olmayacaktır. Bilindiği üzere kişi memur olmadan önce hakkında bir güvenlik soruşturması yapılır ve bu soruşturmada memurluğa engel olarak sayılmış suçları işleyip işlemediği araştırılır. Bu kapsamda 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 42. maddesinde memuriyete engel suçlar belirlenmiştir. Bu saçlar dahilinde olmayan ve adli sicilde kayıtlı olan diğer mahkumiyetlere ilişkin bilgiler, memuriyet için engel teşkil etmeyecektir. HAGB kararlarının Memuriyete engel olup olmadığı konusunda detaylı bilgi almak için “Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması Kararları Memuriyete Engel Midir?” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Excerpt: Adli sicil sabıka kaydının silinebilmesi gerekli koşul ve şartların sağlanması halinde mümkündür. Adli Sicil Kanunu’nun 9. maddesinde adli sicil kaydının hangi şartlar dahilinde silineceği düzenlenmiştir. ### Anayasa Mahkemesi'nden "Öğrenim Kredisi Borcu" Kararı! Anayasa Mahkemesi; Öğrenim kredisi geri ödeme taksitlerinin zamanında ödenmemesi halinde borcun tamamının peşin olarak ödenmesi gerektiğine ilişkin hükmü iptal etti. Anayasa Mahkemesi, üniversite eğitimi görürken alınan öğrenim kredisi borcunun birden fazla taksitinin ödenmemesi durumunda borcun tamamının peşin olarak tahsilini öngören hükmü, Anayasa'ya aykırı bularak iptal etti. Anayasa mahkemesi ilgili kararında "Sosyal yanı ağır basan bir alacakta böylesine ağır bir tedbirle meşru amaca ulaşılmaya çalışılmasının son çare ve bu amaca ulaşmak için gerekli olduğu söylenemez" ifadeleri kullanıldı. Öğrenim Kredisinin Zamanında Ödenmesini Sağlamak İçin Borcun Gecikme Zammı İle Birlikte Tahsil Edilmesi Yeterlidir. Üniversite öğrencileri tarafından eğitim görürken alınan öğrenim kredileri, eğitim sürecinin tamamlanmasını müteakip devlet tarafından taksitler halinde tahsil edilmektedir. Öğrenim kredisi taksitlerinin her hangi birisinin vadesinde ödenmemesi halinde geriye kalan tüm taksitlerin muaccel olacağı yani tüm taksitlerin tek seferde ödeneceği, Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurt Hizmetleri Kanununun 17. Maddesinde hüküm altına alınmıştır. 21.09.2022 tarihli Resmi gazetede yer alan karara göre, Antalya’da bir vatandaş yükseköğrenim kredi borcunun birden fazla taksitinin ödenmemesi nedeniyle tüm taksitlerin tahsili için düzenlenen idari işlem niteliğindeki ödeme emrinin iptali istemiyle dava açmıştır. Davaya bakan Antalya 2. İdare Mahkemesi 351 sayılı Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurt Hizmetleri Kanunu’nun 17’inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan bazı hükümlerin, Anayasa’ya aykırı olduğu kanısına vararak, söz konusu hükümlerin iptali için aşağıda yer alan gerekçelerle, Anayasa Mahkemesine başvurmuştur. Başvuru Gerekçesi Başvuru kararında özetle; iki taksitin geciktirilmesi durumunda borcun tamamının muaccel hâle gelmesinin ölçülülük ilkesiyle bağdaşmadığı, öğrenim kredisinin eğitim hakkından yararlanabilmek amacıyla kullanıldığı, Türkiye İstatistik Kurumunun üretim fiyatları endeksine göre güncellenen bu kredi borcuna ayrıca gecikme zammı uygulanmasının idare karşısında güçsüz konumda bulunan bireyleri zor duruma düşüreceği, bu durumun sosyal devlet ilkesini ve mülkiyet hakkını ihlal ettiği belirtilerek kuralın Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülmüştür. Anayasa Mahkemesinin Değerlendirmesi 6183 Sayılı Kanunun 1. maddesi uyarınca devlete, il özel idarelerine ve belediyelere ait vergi, resim, harç, yargılama masrafı, vergi cezası, para cezası gibi aslı, gecikme zammı ve gecikme faizi gibi feri kamu alacakları ile aynı idarelerin sözleşme, haksız fiil ve sebepsiz zenginleşmeden doğanlar dışında kalan ve kamu hizmetlerinin yürütülmesinden kaynaklanan diğer alacakları ve bunların takip masrafları bu kanuna göre tahsil edilmektedir.Anılan Kanun’un “Taksitlerin Süresinde Ödenmemesi” başlıklı 38. maddesinde, “taksitle ödenmesi gereken âmme alacağının taksitleri vâdesinde ödenmezse alacağın tamamı muaccel olur. / haczedilen malların paraya çevrilmesinden önce paraya çevirme tarihine kadar yapılan takip giderleri, gecikme zamları ve varsa cezaları alacağın tamamım muaccel kılan taksitle beraber rıza ile ödendiği takdirde diğer taksitler asıl ödeme sürelerinde tahsil olunur.” hükmü yer almakta iken bu hüküm 4369 sayılı kanunun 82. maddesiyle yürürlükten kaldırılmıştır. Dolayısıyla 6183 sayılı kanun kapsamındaki alacaklara ilişkin taksitlerin vadesinde ödenmemesi durumunda tüm taksitler muaccel hâle gelmemekte, sadece vadesi geçen alacaklar için gecikme zammı ve cebri tahsil işlemleri uygulanmaktadır.Anayasa’nın 42. maddesi kapsamında maddi imkânlardan yoksun başarılı öğrencilerin öğrenimlerini sürdürebilmeleri için destek sağlamakla yükümlü olan devlet, yeterlikleri ve ihtiyaçları tespit edilen öğrencilere kredi sağlamaktadır. Kural da bu kredilerin birden fazla taksitinin ödenmemesi durumunda tüm borcun muaccel hâle gelmesini, başka bir deyişle tüm borcun vade tarihi beklenmeksizin tahsilini düzenlemektedir. 6183 sayılı kanuna tabi diğer alacaklar açısından taksitlerin ödenmemesi durumunda borcun tamamı muaccel hâle gelmemekte, borç vade tarihinde gecikme zammı ile birlikte tahsil edilmektedir. Bu yönüyle 6183 Sayılı Kanun’a tabi diğer alacaklar açısından söz konusu müdahale aracı kullanılmazken eğitimi destekleme yönünden sosyal yanı ağır basan bir alacakta böylesine ağır bir tedbirle meşru amaca ulaşılmaya çalışılmasının son çare ve bu amaca ulaşmak için gerekli olduğu söylenemez. Bununla birlikte birden fazla taksitin ödenmemesi durumunda borcun muaccel hâle gelmesi yanında borç 6183 sayılı kanun hükümlerine göre tahsil edildiğinden vadesi dolan taksitlerin gecikme zammı ile birlikte ödenmesi gerekmektedir. Bu kapsamda birden fazla taksiti ödenmeyen borcun sürüncemede kalmaması için borcun tamamının ivedilik kazanmasının kamu yararının sağlanmasına yönelik amacın gerçekleştirilmesi için tek araç olduğu söylenemez. Dolayısıyla anılan meşru amacın gerçekleştirilmesi açısından seçilen araçlar değerlendirilirken borcun gecikme zammı ile birlikte tahsili sayesinde alacağın zamanında tahsil edilmemesi nedeniyle uğranılan zararların giderildiğinin ve ek maliyetle karşılaştıklarından borçluların borcu zamanında ödemek durumunda kaldığının, bu aracın söz konusu amacın gerçekleştirilmesi açısından yeterli olduğunun da göz önünde bulundurulması gerekir. Bu itibarla kuralın “gereklilik” ölçütü ile bağdaşmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi Kararının Özeti Anayasa Mahkemesi E.2022/67 numaralı dosyaya ilişkin olarak 08.09.2022 tarihinde, 351 sayılı Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurt Hizmetleri Kanunu’nun 17. maddesinin birinci fıkrasında yer alan “…tekrarında ise tamamı…” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir. İptal kararının gerekçesi olarak ise birden fazla taksiti ödenmeyen borcun sürüncemede kalmaması için borcun tamamının ivedilik kazanmasının kamu yararının sağlanmasına yönelik amacın gerçekleştirilmesi için tek araç olduğu söylenemeyeceğini vurgulamıştır. Dolayısıyla anılan meşru amacın gerçekleştirilmesi açısından seçilen araçlar değerlendirilirken borcun gecikme zammı ile birlikte tahsili sayesinde, alacağın zamanında tahsil edilmemesi nedeniyle uğranılan zararların giderildiğinin ve ek maliyetle karşılaştıklarından borçluların borcu zamanında ödemek durumunda kaldığının, bu aracın söz konusu amacın gerçekleştirilmesi açısından yeterli olduğunun da göz önünde bulundurulması gerekeceğinden kuralın ‘gereklilik’ ölçütü ile bağdaşmadığı vurgulanmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralın anayasaya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir. Excerpt: Anayasa Mahkemesi öğrenim kredisi borcu taksitinin süresinde ödenmemesi durumunda borcun tamamının peşin olarak tahsilini öngören hükmü, Anayasa'ya aykırı bularak iptal etti. ### Anayasa Mahkemesi’nden Mülke Ulaşımın Engellenmesine İlişkin Karar Anayasa Mahkemesi mülke ulaşamamaktan kaynaklanan zararın tazmini için yapılan başvurunun süresinde görülmemesi nedeniyle etkili başvuru hakkının ihlal edildiği karar verdi. Anayasa Mahkemesi mülke ulaşamamaktan kaynaklanan zararın tazmini için yapılan idari başvurunun süre aşımı nedeniyle reddedilmesinin, mülkiyet hakkı ile bağlantılı olarak etkili başvuru hakkını ihlal ettiğine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu 28.07.2022 tarihli kararında, Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı ile bağlantılı olarak Anayasa’nın 40. maddesinde düzenlenen etkili başvuru hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Başvurunun Konusu Başvuru, mülke ulaşılamamasından kaynaklanan zararın tazmini için yapılan idari başvurunun süresinde görülmemesi nedeniyle mülkiyet hakkıyla bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir. Olaylar ve Olgular Başvurucu, Hakkâri’nin Şemdinli ilçesi Boğazköy köyünde ikamet etmekte iken yaşanan terör olayları nedeniyle 1994 - 1995 yıllarında köyü terk etmek zorunda kalmıştır. 30.05.2007 tarihinden sonraki dönem için mülke erişilememesinden kaynaklanan zararın tazmini amacıyla 06.12.2017 tarihinde Zarar Tespit Komisyonuna (Komisyon) müracaat etmiştir. Zarar Tespit Komisyonu başvurucunun talebine cevap vermemiş olup başvurucu tarafından bunun üzerine idare mahkemesinde dava açılmıştır. İdare mahkemesi, başvurucu hakkında tesis edilen zımni ret işlemini iptal etmiştir. Valiliğin istinaf istemini inceleyen bölge idare mahkemesi istinaf istemini kısmen kabul ederek İdare Mahkemesi kararının 30.05.2007 – 06.12.2016 tarihleri arasındaki döneme ilişkin kısmını kaldırmış, bu kısım yönünden davayı süre aşımından reddetmiştir. Kararın gerekçesinde, başvurucunun ancak idareye başvuru yaptığı (06.12.2017) tarihinden geriye doğru bir yıllık zararlarının tazminini isteyebileceği, başvuru tarihinden itibaren bir yıldan önceki zararlarının 5233 sayılı Kanun uyarınca tazminini istemesinin mümkün olmadığı belirtilmiştir. Nihai karar 03.03.2021 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu 09.03.2021 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur. Anayasa Mahkemesinin Değerlendirmesi Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu 28.07.2022 tarihli kararında, (B. No: 2021/11655) Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı ile bağlantılı olarak Anayasa’nın 40. maddesinde düzenlenen etkili başvuru hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Başvuruya konu olayda başvurucunun mülküne ulaşamadığı hususu derece mahkemelerinin kararlarıyla tespit edilmiştir. Ancak bölge idare mahkemesi süresinde zarar tespit komisyonuna başvurulmadığı gerekçesiyle davayı reddetmiştir. Bu durumda başvurucunun tazminat isteminin esası incelenmemiştir. Başvurucunun mülküne ulaşamadığı için uğradığını öne sürdüğü zararının karşılanması istemiyle yaptığı başvurunun esasının incelenmemesine yönelik şikâyetin Anayasa’nın 35. maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkıyla bağlantılı olarak Anayasa’nın 40. maddesinde güvence altına alınan etkili başvuru hakkı kapsamında değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.Mülkiyet hakkının ihlal edildiğinden şikâyet eden bir kimse, önce böyle bir hakkının var olduğunu kanıtlamak zorundadır.  Somut olayda başvurucunun Hakkâri’nin Şemdinli ilçesi Boğazköy köyünde taşınmazlarının olduğu hususunda bir ihtilaf bulunmamaktadır. Dolayısıyla başvurucunun Anayasa’nın 35. maddesi uyarınca mülkiyet hakkı kapsamında korunması gereken bir menfaatinin olduğu kabul edilmiştir. 5233 Sayılı Terör Ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanunun 1. maddesi, 7. maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi ile 6. maddesinin birinci fıkrası dikkate alındığında terörle mücadele kapsamında alınan tedbirler nedeniyle mal varlıklarına ulaşamayan kişilerin bu sebeple uğradığı zararın karşılanması için zarar konusu olayın öğrenilmesinden itibaren altmış gün içinde, her hâlde olayın meydana geldiği tarihten itibaren bir yıl içinde komisyona başvurabileceği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla terörle mücadele kapsamında alınan tedbirler sebebiyle mülküne ulaşamayan başvurucunun uğradığı zararın tazminini sağlayacak etkili başvuru yolunun teorik düzeyde bulunduğu açıktır. Somut olayda teorik düzeyde etkili olduğu tespit edilen bu yolun başvurucunun davasında fiilen işleyip işlemediği, diğer bir ifadeyle pratikte başarı şansı sunup sunmadığı da incelenmelidir. Yapılan yargılamalar neticesinde bölge idare mahkemesi başvurucunun ancak başvuru tarihinden geriye doğru bir yıllık zararlarının karşılanabileceğini, 06.12.2016 tarihinden önceki zararlarının ise bir yıllık süresi içinde talep edilmemesi sebebiyle 5233 sayılı kanun kapsamında tazmin edilemeyeceğini belirterek 30.05.2007 ile 06.12.2016 tarihleri arasındaki döneme ilişkin zararlar yönünden davayı reddetmiştir. 5233 sayılı kanunun 6. maddesinin birinci fıkrasına bakıldığında “zarar konusu olayın öğrenilmesinden itibaren altmış gün içinde, her hâlde olayın meydana gelmesinden itibaren bir yıl içinde” komisyona başvuru şartının getirildiği görülmektedir. Bu durumda zarar konusu olay kavramının yorumunun önem taşıdığı anlaşılmaktadır. Olayda uygulanacak hukuk kurallarının yorumlanması derece mahkemelerinin takdirinde olmakla birlikte bu yorumun keyfilik veya bariz takdir hatası içerip içermediğini incelemek Anayasa Mahkemesinin görevidir. Somut olayda zarar konusu olay başvurucunun mülküne ulaşmasına İzin verilmemesidir. Mülke ulaşamama süregelen bir müdahale niteliğindedir.  Dolayısıyla mülke erişimin kısıtlanması devam ettiği sürece başvurucunun mülkiyet hakkına yapılan müdahale de varlığını koruyacaktır. Anlık müdahalelerde ise 5233 sayılı kanunun 6. maddesinde belirtilen sürelerin müdahale tarihinden itibaren başlatılması makuldür. buna karşılık süregelen müdahalelerde müdahale için spesifik ve tek bir tarihten söz edilemez. Süregelen müdahale -kesinti söz konusu olmadıkça- her an devam eden müdahaledir. Bu sebeple süregelen müdahalede zarar konusu olay için somut bir tarih belirlenemez. Dolayısıyla bu tür müdahalelerde 5233 sayılı kanunun 6. maddesinde belirtilen sürelerin müdahalenin kesildiği tarihten itibaren başlatılması gerekir. Bu nedenle bölge idare mahkemesinin komisyona başvuru süresine ilişkin yorumunun makul olmayan, zarar konusu olayın adeta her yıl kesintiye uğrayarak tekrarlandığını kabul eden aşırı şekilci ve başvurucunun 5233 sayılı kanunla getirilen tazminat imkânından yararlanmasını zorlaştıran bir yorum olduğu değerlendirilmiştir. Bu hâliyle mülkiyet hakkına ilişkin ihlalin giderilmesi bakımından teorik düzeyde etkili olduğu saptanan 5233 sayılı kanunla oluşturulan tazminat yolu bölge idare mahkemesinin bariz takdir hatası teşkil eden, şekilci ve katı yorumu sebebiyle somut olayda başarı şansı sunma kapasitesini yitirmiştir. Anayasa Mahkemesi Kararının Özeti Olay başvurucunun mülküne ulaşmasına İzin verilmemesidir. Mülke ulaşamama süregelen bir müdahale niteliğindedir. Dolayısıyla mülke erişimin kısıtlanması devam ettiği sürece başvurucunun mülkiyet hakkına yapılan müdahale de varlığını koruyacaktır. Bu sebeple süregelen müdahalede zarar konusu olaya ilişkin müracaat sürelerinin müdahalenin kesildiği tarihten itibaren başlatılması gerekir. Somut olayda “zarar konusu olayın öğrenilmesinden itibaren altmış gün içinde, her hâlde olayın meydana gelmesinden itibaren bir yıl içinde” komisyona başvuru şartının getirildiği görülmektedir. Olayda uygulanacak hukuk kurallarının yorumlanması derece mahkemelerinin takdirinde olmakla birlikte bu yorumun keyfilik veya bariz takdir hatası içerip içermediğini incelemek Anayasa Mahkemesinin görevidir. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle mülkiyet hakkı ile bağlantılı olarak etkili başvuru hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. ### Resmi Belgede Sahtecilik Suçu ve Cezası Resmi belgede sahtecilik suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 204. Maddesinde “Kamu Güvenine Karşı Suçlar” başlığı altında düzenlenmiştir. Bir kimse resmi bir belgeyi sahte olarak düzenlerse, sahte olmayan bir resmi belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştirerek sahte bir belge haline getirirse veya başkası tarafından düzenlenmiş olan sahte bir belgeyi kullanırsa 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu fiiller kamu görevlisi tarafından görevi gereği düzenlemekle yetkili olduğu belgeler üzerinde gerçekleştirilirse kamu görevlisi 3 yıldan 8 yıla kadar cezalandırılır. Suça konu olan resmi belgenin, kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge niteliğinde olması halinde, verilecek ceza yarı oranda artırılır. Sahte olmayan, gerçek bir resmi belgenin bozulması, yok edilmesi ya da gizlenmesi halinde de 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası ile karşılaşılacaktır. Ancak bu resmi belgeyi bozan, yok eden ya da gizleyen kişi bir kamu görevlisiyle ona verilecek ceza yarı oranında artırılarak verilecektir. Resmi belgede sahtecilik suçu sözleşme gibi bir hukuki ilişkiden kaynaklanan alacağın ispatı ya da gerçekte olan durumun belgelenmesi amacıyla işlenirse verilecek ceza yarı oranında indirilecektir. Bir başka suçun işlenmesi sırasında resmi belgede sahtecilik suçunun da işlenmesi halinde her bir suç için ayrı ayrı cezaya hükmedilecektir. Resmi belgede sahtecilik suçu seçimlik hareketli bir suçtur. Resmi belgede sahtecilik suçunda dava zamanaşımı süresi 8 yıldır. Suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli halinde ise dava zamanaşımı süresi 15 yıldır. Kamu güvenine karşı işlenen suçlar başlığı altında düzenlenmiş olmasının bir gereği olarak şikayete bağlı bir suç değildir. Resmi belgede sahtecilik suçunun faili herkes olabilir. Ancak suçun faili kamu görevlisiyse verilecek ceza artırılarak verilecektir. 1. Belge Kavramı ve Resmi Belge Belge, yazılı kağıt anlamına gelmektedir. Eski dilimizdeki “evrak” kelimesinin karşılığı olarak belge sözcüğü kullanılmaktadır. Bir şeyin belge olabilmesi şu unsurları taşıması gereklidir: Belge, yazılı olmalıdır. Ayrıca bu yazıların okunabilir olması gereklidir. Yazılı olmayan bir şey, ispat kuvveti ne olursa olsun belge niteliği taşımaz. Örneğin bir video somut olayı kesin bir şekilde ispatlıyor olsa dahi yazılı olmadığı için belge olarak kabul edilemez.Belge, hukuki değere sahip olmalıdır. Bir belgeden söz edilebilmesi için belgede yer alan yazının içeriğinin hukuki bir kıymet taşıması, hukuki sonuç doğurmaya elverişli olması gereklidir.Belgeyi kimin düzenlediği belgeden anlaşılabilir olmalıdır. Ancak, bu kişilerin gerçekten mevcut kişiler olması gerekmez. Belge, hayali kişiler adına da düzenlenmiş olabilir. Gerçek veya hayalî belli bir kişiye izafe edilemeyen yazılı kağıt, belge nite­liği taşımaz. Kağıt üzerindeki yazının belli bir kişiye izafe edilebilmesi için, bu kişinin ad ve soyadının kağıda eksiksiz bir şekilde yazılması ve kağıdın bu kişi tarafından imzalanmış olması şart değildir. Bir kamu görevlisi tarafından görevinin gereği olarak usulüne ve mevzuata uygun şekilde düzenlenmiş belgeler resmi belgedir. Bu belge hukuken sonuç doğurmaya elverişli bir belge olmalıdır. Bir belge kamu görevlisi tarafından düzenlenmiş olsa bile eğer o kamu görevlisinin göreviyle bağdaştırılamayan bir belgeyse artık resmi belgeden bahsetmek mümkün olmayacaktır. Resmi belgeler ispat gücü bakımından “sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan resmi belge” ve “aksi sabit oluncaya kadar geçerli olan resmi belge” olarak ikiye ayrılır. Sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli resmi belgeler üzerinde sahtecilik suçunun işlenmesi kanunda cezayı artıran nitelikli bir hal olarak düzenlenmiştir. Yazımızın devamında bu hususa ayrıca değinilecektir. Resmi belgelere örnek vermek gerekirse; noter tarafından düzenlenen belgeler, duruşma tutanakları, mahkeme ilamları resmi belge olarak kabul edilir. Kamu görevlisi tarafından düzenlenme zorunluluğu olmayan ve özel kişiler tarafından düzenlenen emre veya hamile yazılı kambiyo senedi, emtiayı temsil eden belge, hisse senedi, tahvil veya vasiyetname özel belgede sahtecilik suçunun konusunu oluşturursa, resmi belgede sahtecilik suçuna ilişkin hükümler uygulanır. Yani bu belgeler özel belge olmasına rağmen TCK bakımından resmi belge hükmünde kabul edilmiştir. 2. Resmi Belgede Sahtecilik Suçu ve Cezası Resmi belgede sahtecilik suçu Türk Ceza Kanunu’nun 204. Maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre resmi belgede sahtecilik suçu 3 farklı hareketle işlenebilir. 2.1. Resmi Bir Belgenin Sahte Olarak Düzenlenmesi TCK’ya göre bir kişi, resmi bir belgeyi sahte olarak düzenlerse o kişi 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Resmi belgenin sahte olarak düzenlenmesinden; aslında var olmayan resmi bir belgenin gerçekte varmış gibi benzetmek suretiyle sahte olarak meydana getirilmesi anlaşılmalıdır. Ayrıca bu belgenin aldatıcılık etkisinin de bulunması gerekir. Eğer düzenlenen belgenin herhangi bir aldatıcılık etkisi yoksa resmi belgede sahtecilik suçu oluşmayacaktır. Bu aldatıcılık etkisi belgeyi düzenleyen kişinin kimliğinde sahtelik yapılmasıyla olabileceği gibi belgenin içeriğinde sahtelik yapılması yoluyla da olabilir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 11.04.2019 tarihli 2016/8-424 Esas, 2019/310 Karar sayılı ilamı: “…Sahte belgenin ilk bakışta dikkati çekmeyecek biçimde düzenlenip, belirli bir kişiyi değil birçok kişiyi aldatabilecek nitelikte olması ve aldatma gücünün objektif olarak saptanması gerekir. Bu nedenle örneğin, memurların bilgisizliği ve ihmalleri nedeniyle kandırıcılık yeteneği olmayan belge üzerinde işlem yapmaları belgeye hukuki geçerlilik kazandırmaz. Daha önceden var olan subjektif bir bilgi, belge üzerinde var olan aldatma yeteneğini ortadan kaldırıcı etkiye sahip değildir...” Resmi belgede sahtecilik suçunda özel belgede sahtecilik suçunun aksine belgede sahtecilik yapılmasının ardından bu belgenin kullanılması gerekmemektedir. Resmi bir belgenin sahte olarak düzenlenmesi suçun oluşması için yeterli olacaktır. Özel belgede sahtecilik suçu hakkında daha kapsamlı bilgi almak için sitemizde yer alan “Özel Belgede Sahtecilik Suçu” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin 02.06.2021 tarihli 2019/10997 Esas, 2021/4686 Karar sayılı ilamı: “…uygulama yaptıkları sırada içerisinde sanık ....'ın bulunduğu aracı durdukları, araç içerisinde görevli polis memurlarından birisinin arama yaptığı, bu arama sonucunda 0,4 gram uyuşturucu madde buldukları, sanıklardan.... ve ....'ın sanık ....'ı karakola götürdükleri, karakolda sanık ....'ın uyuşturucunun kendisine ait olmadığını, aracını zaman zaman sanık ....'a verdiğini, araç içerisinde bulunan uyuşturucu maddenin sanık ....'a ait olabileceğini söylediğini, bunun üzerine sanıklar.... ve ....'ın sanık ....'ı karakola çağırdıkları ve uyuşturucu maddenin kendisine ait olup olmadığını sordukları, sanık .... da uyuşturucu maddenin kendisine ait olduğunu söylemesi üzerine uyuşturucu maddenin sanık .... üzerinden yakalanmış gibi 01/03/2013 tarihli tutanağı tuttukları, olayın yukarıda özetlenen şekilde meydana geldiği, sanıklardan .... ve....'in görevi gereği düzenlemeye yetkili oldukları resmi belgeyi sahte olarak düzenledikleri anlaşıldığından eylemlerine uyan TCK'nun 204/2 maddesi gereğince cezalandırılmalarına…” 2.2. Gerçek Bir Resmi Belgenin Başkalarını Aldatacak Şekilde Değiştirilmesi TCK’ya göre sahte olmayan resmi bir belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştirip sahte bir belge haline getiren kişi 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Resmi belgede sahtecilik suçunun bu şeklinin işlenebilmesi için ilk aşamada hukuki etki doğurabilecek, usulüne ve mevzuata uygun düzenlenmiş bir belgenin bulunması gereklidir. Daha sonra bu belgenin içeriğinde veya düzenleyenin kimliğinde değişiklik, ekleme, silme gibi işlemlerle bir takım oynamalar yapılarak bu resmi belge sahte belge haline getirilmektedir. Resmi belgenin değiştirilmesi ile birlikte suç tamamlanmış olur. Bu resmi belgenin, özel belgede sahtecilik suçunda olanın aksine ayrıca kullanılması gerekmez. Resmi belgede sahtecilik suçunun bu şeklinin kamu görevlisi tarafından işlenip suçun nitelikli halinin oluşması için bu belgenin kamu görevlisinin görevi gereği bizzat kendisi tarafından düzenlenmiş olmalıdır. Yani kamu görevlisi sadece daha önce düzenlemiş olduğu belgelerle ilgili olarak başkalarını aldatacak surette değişiklik yapmak suretiyle suçun bu şeklini işleyebilir. 2.3. Sahte Resmi Belgenin Kullanılması TCK’ya göre sahte olarak düzenlenmiş veya değiştirilerek sahte hale getirilmiş resmi belgeyi bir şekilde elinde bulunduran kişi bu belgeyi belgenin sahte olduğunu bilmesine rağmen kullanırsa 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Eğer sahte resmi belgeyi kullanan kişi bu belgenin sahte olduğunu bilmiyorsa bu kişi ceza tehdidi ile karşı karşıya kalmayacaktır. Sahte bir resmi belgeyi düzenleyen veya değiştiren kişi ayrıca bu belgeyi kullanırsa bu durumda tek suç oluşur. Kişi bu durumda da 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası tehdidi ile karşı karşıya kalır. Örneğin A kişisi, B kişisiyle anlaşıp sahte pasaport düzenlemiş, B kişisi bu pasaportun sahte olduğunu bilerek gümrük memuruna ibraz etmiştir. Bu durumda hem A, hem B 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezasıyla karşılaşacaktır. A kişisi sahte olarak düzenlemiş olduğu bu pasaportu yine kendi kullanırsa A kişisi bu fiilleriyle tek bir suça vücut vermiş olacak ve yine 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası le karşı karşıya kalacaktır. 3. Resmi Belgede Sahtecilik Suçunun Nitelikli Halleri 3.1. Resmi Belgede Sahtecilik Suçunun Kamu Görevlisi Tarafından İşlenmesi TCK m.204/2’ye göre kamu görevlisi, görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmi bir belgeyi sahte olarak düzenlerse, sahte olmayan gerçek bir belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştirirse, gerçeğe aykırı olarak belge düzenlerse veya sahte resmi belgeyi kullanırsa 3 yıldan 8 yıla kadar ceza tehdidi ile karşı karşıya kalacaktır. Kanun koyucu resmi belgede sahtecilik suçunun kamu görevlisi tarafından işlenmesi halinde verilecek cezanın daha ağır olmasını öngörmüştür. Kamu görevlisinin bu fıkrada yer alan suç ile cezalandırılabilmesi için suça konu olmuş resmi belgeyi düzenleme, değiştirme veya kullanma yetkisi bulunmalıdır. Eğer kamu görevlisi bu hususlarda yetkili değilse resmi belgede sahtecilik suçunun temel hali oluşacaktır ve kamu görevlisi 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası ile karşı karşıya kalacaktır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 07.07.2020 tarihli, 2016/11-1334 Esas, 2020/346 Karar sayılı kararı: “… Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; X Parti Y. İlçe Başkanlığının 2006, 2007, 2008 ve 2009 yıllarında kiralayarak kullandığı, mülkiyeti Y. Belediye Başkanlığına ait dükkânın, 2007 ve 2008 yıllarına ilişkin kira borcu ödenmemiş olmasına rağmen, 24.12.2008 tarihinde Y. Belediye Başkanı olarak görev yapan sanık ... tarafından, X İlçe Başkanlığına hitaben, kira borcu konulu, 24.12.2008 tarihli ve 2008/1-801 sayılı, “Mülkiyeti Belediyemize ait dükkan X İlçe Başkanlığına kiraya verilmiş olup, 24.12.2008 tarih itibari ile Belediyemize borcu bulunmamaktadır.” içerikli belge hazırlanıp imzalanmak suretiyle X Parti Y. İlçe Başkanlığı temsilcisi tanık ....’a verildiği olayda……şeklindeki sabit olan eyleminin, TCK’nın 257. maddesinin birinci fıkrasında yer alan görevi kötüye kullanma suçuna göre asli norm niteliğindeki aynı Kanun’un 204. maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen kamu görevlisinin resmî belgede sahteciliği suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir.” 3.2. Resmi Belgenin, Kanun Hükmü Gereği Sahteliği Sabit Oluncaya Kadar Geçerli Olan Belge Niteliğinde Olması TCK m.204/3’e göre resmi belgenin, kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge niteliğinde olması halinde faile verilecek ceza yarı oranında artırılır. Bu türdeki belgelerin suça konu edilmesi halinde verilecek cezanın artırılmasının sebebi kanun koyucunun bu nitelikteki belgelerdeki sahteciliğin diğer belgelere oranla kamu güvenini daha fazla sarsacağı düşüncesidir. Örneğin noterde düzenlenen vekaletname, noterde düzenlenen satış sözleşmesi, mahkeme ilamları, duruşma tutanakları sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli belgelerdir. 3.3. Hukuki İlişkiye Dayanan Alacağın İspatı veya Gerçek Bir Durumun Belgelenmesi Amacıyla İşlenen Resmi Belgede Sahtecilik Suçu TCK m.211’e göre resmi belgede sahtecilik suçu bir hukuki ilişkiye dayanan alacağın ispatı veya gerçek bir durumun belgelenmesi amacıyla işlenirse verilecek ceza yarı oranında indirilir. Resmi belgede sahtecilik suçunu işleyen fail, bu suçu işlerken bir hukuki ilişkiye dayanan alacağını ispatlamak için veya gerçek olan bir durumun kanıtlanması için bu suçu işlemişse resmi belgede sahtecilik suçunun temel halinden daha az miktarda ceza tahdidi ile karşı karşıya olacaktır. Kanun koyucu, bu amaçla işlenmiş olan resmi belgede sahtecilik suçunun haksızlık içeriğini, suçun temel halinin işleniş şeklinin haksızlık içeriğinden daha az kabul etmiştir. Zira burada suçun faili hakkı olanı elde etmeye çalışmakta veya gerçekten var olan bir durumu ispatlamaya çalışmaktadır. Örneğin noter tarafından düzenlenmiş bir satış sözleşmesini kaybeden kişi, bu satış sözleşmesini tekrardan kendisi noter tarafından düzenlenmiş gibi meydana getirirse ona verilecek resmi belgede sahtecilik suçunun cezası yarı oranında indirilerek verilecektir. 4. Resmi Belgeyi Bozmak, Yok Etmek veya Gizlemek Suçu Resmi belgeyi bozmak, yok etmek veya gizlemek suçu TCK m.205’de ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Bu maddeye göre gerçek bir resmi belgeyi bozan, yok eden veya gizleyen kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun işlenebilmesi için ilk aşamada, hukuken hüküm doğurabilecek nitelikte, sahte olmayan gerçek bir belgenin var olması gereklidir. Sahte bir resmi belgenin bozulması, yok edilmesi veya gizlenmesi bu suçu oluşturmaz. Bu suç, aynı resmi belgede sahtecilik suçu gibi seçimlik hareketli bir suçtur. Fail, resmi belgeyi bozabilir(örneğin okunamayacak şekilde karalanması) , yok edebilir (örneğin yakılması) veya gizleyebilir. (örneğin varlığı sabit olan resmi belgenin mahkemeden istenmesine rağmen mahkemeye ibraz edilmemesi) Eğer bu suçu işleyen bir kamu görevlisiyse, faile verilecek ceza yarı oranında artırılarak verilecektir. Burada suçun bu nitelikli halinin oluşabilmesi için bozulan, yok edilen veya gizlenen belgenin kamu görevlisinin görevi gereği bizzat düzenlemiş olması gerekmez. Kamu görevlisi, resmi belge bir başkası tarafından düzenlenmiş olsa da, görevinin gereklerine aykırı davranarak bu fiilleri gerçekleştirirse suçun nitelikli hali oluşur. 5. Kamu Görevlisi Olmayan Sağlık Görevlilerinin Gerçeğe Aykırı Belge Düzenlemesi TCK m.210/2’ye göre gerçeğe aykırı belge düzenleyen tabip, diş tabibi, eczacı, ebe, hemşire veya diğer sağlık mesleği mensubu, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Düzenlenen belgenin kişiye haksız bir menfaat sağlaması ya da kamunun veya kişilerin zararına bir sonuç doğurucu nitelik taşıması halinde, resmi belgede sahtecilik hükümlerine göre cezaya hükmolunur. Kamu görevlisi olmayan sağlık görevlilerinin düzenlediği belgeler özel belge hükmündedir. Örneğin kamu görevlisi olmayan bir tabipin okula gitmek istemeyen öğrenci için hazırladığı sahte rapor özel belge hükmündedir. Bu durumda tabip, özel belgede sahtecilik hükümlerine göre cezalandırılır. Öğrenci, bu belgeyi kullanarak haksız bir menfaat sağlarsa veya kamunun ya da kişilerin zararına sonuç doğurucu nitelikte kullanırsa bu durumda tabip, resmi belgede sahtecilik suçunun cezasıyla karşı karşıya kalacaktır. Bu sahte raporu bile isteye kullanan öğrenci ise özel belgede sahtecilik suçundan cezalandırılacaktır. 6. Resmi Belgede Sahtecilik Suçunda İçtima TCK m.212’ye göre resmi bir belge başka bir suçun işlenmesi sırasında kullanılırsa bu işlenen suç ile resmi belgede sahtecilik suçundan ayrı ayrı cezaya hükmolunur. Örneğin sahte bir resmi belgenin kullanılarak dolandırıcılık suçunun işlenmesi halinde faile dolandırıcılık suçundan ve resmi belgede sahtecilik suçundan ayrı ayrı ceza verilecektir. 7. Resmi Belgede Sahtecilik Suçu Şikayete Tabi Bir Suç mudur? Resmi belgede sahtecilik suçu için soruşturma ve kavuşturma yapılması şikayete bağlı değildir. Dolayısıyla bu suçun mağdurunun yetkili mercilere şikayet bildirimi yapmasına gerek yoktur. Suçun mağduru, suçtan zarar gören veya herhangi bir üçüncü kişi tarafından yetkili mercilere yapılan ihbar, savcılığın harekete geçmesi için yeterli olacaktır. Bunun dışında yetkili mercilerin resmi belgede sahtecilik suçunun varlığını herhangi bir şekilde öğrenmesi ile de maddi gerçeğe ulaşmak için savcılık harekete geçecektir. Resmi belgede sahtecilik suçu uzlaşma kapsamında da değildir. Şikayet hakkı ile ilgili daha fazla bilgi için ‘’Şikayet Hakkı ve Şikayetten Vazgeçmenin Sonuçları’’ başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 8. Resmi Belgede Sahtecilik Suçunda Görevli Mahkeme ve Dava Zamanaşımı Süresi Resmi belgede sahtecilik suçu için kamu davası açılması hususunda görevli mahkeme Asliye Ceza Mahkemesidir. Fakat resmi belgede sahtecilik suçunun kamu görevlisi tarafından işlenmesi durumunda Ağır Ceza Mahkemesi görevli olacaktır. Yetkili mahkeme ise suçun işlendiği yer mahkemesidir. Resmi belgede sahtecilik suçu için 8 yıllık bir dava zamanaşımı süresi öngörülmüştür. Bu sebeple resmi belgede sahtecilik suçundan ötürü 8 yıl içinde soruşturma ve kovuşturma sürecinin savcılık tarafından gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla ilgililerin her zaman ilgili mercilere ihbar yoluyla bu suçun işlendiğini bildirme hakkına sahip olsalar da bu hakkı suçun işlenmesinden itibaren 8 yıl içinde kullanmaları gerekmektedir. Ancak resmi belgede sahtecilik suçunun kamu görevlisi tarafından işlenmesi durumunda dava zamanaşımı 15 yıldır. Excerpt: Resmi bir belgenin sahte olarak düzenlenmesi veya sahte olmayan bir resmi belgenin başkalarını aldatacak şekilde değiştirilerek kullanılması halinde resmi belgede sahtecilik suçu oluşur. ### Özel Belgede Sahtecilik Suçu ve Cezası Özel belgede sahtecilik suçu 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 207. maddesinde “Kamu Güvenine Karşı Suçlar” başlığı altında düzenlenmiştir. Bir kimse özel bir belgeyi sahte olarak düzenlerse ve kullanırsa veya sahte olmayan gerçek bir özel belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştirip kullanırsa özel belgede sahtecilik suçu oluşur. Sahte bir özel belgeyi kendisi düzenlememiş olmasına rağmen sahte olduğunu bilerek kullanan kişi de özel belgede sahtecilik suçunu işlemiş gibi ceza tehdidi ile karşılaşır. Özel belgede sahtecilik suçunun cezası bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıdır. Sahte olmayan, gerçek bir özel belgenin bozulması, yok edilmesi ya da gizlenmesi halinde de 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası ile karşılaşılacaktır. Ancak özel belgede sahtecilik suçu sözleşme gibi bir hukuki ilişkiden kaynaklanan alacağın ispatı ya da gerçekte olan bir durumun belgelenmesi amacıyla işlenirse verilecek ceza yarı oranında indirilecektir. Bir başka suçun işlenmesi sırasında özel belgede sahtecilik suçunun da işlenmesi halinde her bir suç için ayrı ayrı cezaya hükmedilecektir. Özel belgede sahtecilik suçu seçimlik hareketli bir suçtur. Kamu güvenine karşı işlenen suçlar başlığı altında düzenlenmiş olmasının bir gereği olarak şikayete bağlı bir suç değildir. Bu suç için kanunda ayrıca kamu görevlisi olma gibi fail bakımından özellik arz eden durumlar öngörülmemiştir. 1. Belge Kavramı ve Özel Belge Belge, yazılı kağıt anlamına gelmektedir. Eski dilimizdeki “evrak” kelimesinin karşılığı olarak belge sözcüğü kullanılmaktadır. Bir şeyin belge olabilmesi şu unsurları taşıması gereklidir: Belge, yazılı olmalıdır. Ayrıca bu yazıların okunabilir olması gereklidir. Yazılı olmayan bir şey, ispat kuvveti ne olursa olsun belge niteliği taşımaz. Örneğin bir video somut olayı kesin bir şekilde ispatlıyor olsa dahi yazılı olmadığı için belge olarak kabul edilemez.Belge, hukuki değere sahip olmalıdır. Bir belgeden söz edilebilmesi için belgede yer alan yazının içeriğinin hukuki bir kıymet taşıması, hukuki sonuç doğurmaya elverişli olması gereklidir.Belgeyi kimin düzenlediği belgeden anlaşılabilir olmalıdır. Ancak, bu kişilerin gerçekten mevcut kişiler olması gerekmez. Gerçek veya hayalî belli bir kişiye izafe edilemeyen yazılı kağıt, belge nite­liği taşımaz. Kağıt üzerindeki yazının belli bir kişiye izafe edilebilmesi için, bu kişinin ad ve soyadının kağıda eksiksiz bir şekilde yazılması ve kağıdın bu kişi tarafından imzalanmış olması şart değildir. Kamu görevlisinin görevinin gereği düzenlediği belgeler resmi belgedir. Ancak bu belgenin resmi belge olarak kabul edilebilmesi için usulüne ve mevzuata uygun düzenlenmiş olması gereklidir. Kamu görevlisinin usulüne ve mevzuata uygun olarak düzenlediği belgeler dışında kalan tüm belgeler özel belge olarak kabul edilir. Örneğin fatura, satış sözleşmesi, sınav cevap kağıdı, tediye fişi, ibraname yargı kararlarına konu olmuş bazı özel belgelerdir. Kamu görevlisi tarafından düzenlenme zorunluluğu olmayan ve özel kişiler tarafından düzenlenen emre veya hamile yazılı kambiyo senedi, emtiayı temsil eden nitelikteki belge, hisse senedi, tahvil veya vasiyetname özel belgede sahtecilik suçunun konusunu oluşturursa, resmi belgede sahtecilik suçuna ilişkin hükümler uygulanır. Yani bu belgeler özel belge olmasına rağmen TCK bakımından resmi belge hükmünde kabul edilmiştir. Özel belgede sahtecilik suçunun konusunu oluşturacak özel belgenin hukuki sonuç doğurabilecek nitelikte bir belge olması gereklidir. Dolayısıyla bu belge okunabilir ve anlaşılabilir olmalıdır. 2. Özel Belgede Sahtecilik Suçu ve Cezası Özel belgede sahtecilik suçu Türk Ceza Kanunu’nun 207. maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre bu suç 3 farklı hareketle işlenebilir. 2.1. Özel Bir Belgenin Sahte Olarak Düzenlenip Kullanılması TCK’ya göre bir özel belgeyi sahte olarak düzenleyen ve bu sahte belgeyi kullanan kişi 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Özel belgenin sahte olarak düzenlenmiş olmasından aslında mevcut olmayan bir belgenin sanki mevcutmuş gibi meydana getirilmesi durumu anlaşılmalıdır. Bu seçimlik hareketin yapılması suretiyle suçun oluşabilmesi için bir özel belgenin sahte olarak düzenlenmesi yeterli değildir. Sahte olarak düzenlenmiş bu belgenin ayrıca kullanılması gereklidir. Yani bir kişi özel bir belgeyi, örneğin bir faturayı sahte olarak düzenlemiş ancak bu faturayı hiçbir yerde kullanmamışsa suç oluşmayacaktır. Kişinin özel belgede sahtecilik suçundan cezalandırılabilmesi için ayrıca bu faturayı hukuki etki doğurabilecek şekilde kullanması gereklidir. Bu niteliğiyle özel belgede sahtecilik suçu çok hareketli bir suç olarak karşımıza çıkmaktadır. 2.2. Gerçek Bir Özel Belgenin Başkalarını Aldatacak Şekilde Değiştirilip Kullanılması TCK’ya göre sahte olmayan bir özel belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştirip sahte bir belge haline getiren ve bu belgeyi kullanan kişi 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu seçimlik hareketin yapılması suretiyle suçun işlenmesi için aslında gerçekten var olan bir özel belge gereklidir. Bu özel belge üzerinde bazı kısımları silmek veya eklemeler yapmak suretiyle bir takım değişiklikler yapılmaktadır. Bu yapılan değişikliklerin aldatıcılık etkisi bulunması gereklidir. Eğer yapılan değişikliklerin bir aldatıcılık etkisi yoksa bu durumda özel belgede sahtecilik suçu oluşmayacaktır. Yani bu belgenin doğuracağı hukuki sonucun yapılan değişiklikler ile farklılaşması gereklidir. Gerçek bir özel belgeyi düzenleyen kişi daha sonradan bu belgede silmeler veya ilaveler yaparak bu belgeyi sahte hale getirebileceği gibi belgeyi düzenleyen kişi dışında başka kişiler de bu gerçek belgeyi sahte hale getirip bu suçun faili olabilir. Gerçek bir özel belgenin değiştirilmesi bu suçun oluşması için yeterli değildir. Suçun oluşması için değiştirilen bu özel belgenin ayrıca kullanılması da gereklidir. 2.3. Bir Özel Belgenin Sahte Olduğunu Bilerek Kullanılması TCK’ya göre sahte bir özel belgeyi sahte olduğunu bilmesine rağmen kullanan kişi bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bir kimse özel bir belgeyi kendisi sahte olarak düzenlememiş olsa bile başkasının sahte olarak düzenlediği bir belgeyi sahtelik niteliğini bile bile kullanırsa özel belgede sahtecilik suçundan cezalandırılacaktır. Yani suçun bu şeklinin oluşabilmesi için belgenin sahte olarak düzenlenmesine iştirak edilmemiş, başkaları tarafından sahte olarak düzenlenmiş belgenin kullanılmış olması gereklidir. Eğer sahte belgenin düzenlenmesine iştirak edilmişse suçun diğer bir seçimlik hareketi olan “özel belgenin sahte olarak düzenlenip kullanılması” hali söz konusu olacaktır. 3. Özel Belgede Sahtecilik Suçunda Daha Az Cezayı Gerektiren Hal TCK m.211’e göre özel belgede sahtecilik suçu bir hukuki ilişkiye dayanan alacağın ispatı veya gerçek bir durumun belgelenmesi amacıyla işlenirse, verilecek ceza, yarı oranda indirilir. Özel belgede sahtecilik suçunu işleyen fail, bu suçu işlerken bir hukuki ilişkiye dayanan alacağını ispatlamak için veya gerçek olan bir durumun kanıtlanması için bu suçu işlemişse özel belgede sahtecilik suçunun temel halinden daha az miktarda ceza tehdidi ile karşı karşıya olacaktır. Kanun koyucu, bu amaçla işlenmiş olan özel belgede sahtecilik suçunun haksızlık içeriğini, suçun temel halinin işleniş şeklinin haksızlık içeriğinden daha az kabul etmiştir. Zira burada suçun faili hakkı olanı elde etmeye çalışmakta veya gerçekten var olan bir durumu ispatlamaya çalışmaktadır. Örneğin yazılı olmayan bir iş sözleşmesi ile bir işverenin emri altında çalışan işçi, alacağını ispatlamak amacıyla gerçek olmayan bir iş sözleşmesi düzenleyerek bu belge gerçekmiş gibi kullanmış olsun. Bu durumda özel belgede sahtecilik suçunun daha az cezayı gerektiren nitelikli hali oluşacaktır. Bir Yargıtay kararı ile örnek verecek olursak: “…Sanıkların mağdur Ö….’a ait birçok tarım arazisini onun rızası ile fiilen kullandıkları, mağdur Ö….’ın arazilerin kullanımı konusunda önceden rızası olduğunu ancak kimseyle kira sözleşmesi yapmadığını ve bu yönde izin vermediğini beyan etmesi karşısında, sanıkların gerçek bir durumun belgelenmesi amacıyla sahte kira sözleşmesi düzenlemeleri ve kullanmaları nedeniyle eylemin TCK’nın 211. maddesi kapsamında kaldığı …” 4. Özel Belgeyi Bozmak, Yok Etmek veya Gizlemek Suçu Özel belgeyi bozmak, yok etmek veya gizlemek suçu TCK m.208’de ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Bu maddeye göre gerçek bir özel belgeyi bozan, yok eden veya gizleyen kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun işlenebilmesi için ilk aşamada, hukuken hüküm doğurabilecek nitelikte, sahte olmayan gerçek bir belgenin var olması gereklidir. Sahte bir özel belgenin bozulması, yok edilmesi veya gizlenmesi bu suçu oluşturmaz. Bu suç, aynı özel belgede sahtecilik suçu gibi seçimlik hareketli bir suçtur. Fail, özel belgeyi bozabilir(örneğin okunamayacak şekilde karalanması) , yok edebilir (örneğin yakılması) veya gizleyebilir. (örneğin varlığı sabit olan özel belgenin mahkemeden istenmesine rağmen mahkemeye ibraz edilmemesi) Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin 23.09.2021 tarihli, 2021/12174 Esas, 2021/7178 Karar sayılı ilamı: "Bir kamu görevlisinin göreviyle ilgili olarak düzenlediği bir elektronik belgenin sahte olarak düzenlenmesi, değiştirilmesi ya da kullanılması durumunda TCK m. 204’te düzenlenen “resmi belgede sahtecilik” suçu, bu nitelikte bir elektronik belgenin bozulması, yok edilmesi ya da gizlenmesi (örneğin kriptolanarak kilitlenmesi) durumunda TCK m. 205’te yer alan “resmî belgeyi bozmak, yok etmek veya gizlemek” suçu oluşacaktır. …” 5. Kamu Görevlisi Olmayan Sağlık Görevlilerinin Gerçeğe Aykırı Belge Düzenlemesi TCK m.210/2’ye göre gerçeğe aykırı belge düzenleyen tabip, diş tabibi, eczacı, ebe, hemşire veya diğer sağlık mesleği mensubu, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Düzenlenen belgenin kişiye haksız bir menfaat sağlaması ya da kamunun veya kişilerin zararına bir sonuç doğurucu nitelik taşıması halinde, resmi belgede sahtecilik hükümlerine göre cezaya hükmolunur. Kamu görevlisi olmayan sağlık görevlilerinin düzenlediği belgeler de özel belge hükmündedir. Örneğin kamu görevlisi olmayan bir tabipin okula gitmek istemeyen öğrenci için hazırladığı sahte rapor özel belge hükmündedir. Bu durumda tabip 3 aydan 1 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Öğrenci, bu belgeyi kullanarak haksız bir menfaat sağlarsa veya kamunun ya da kişilerin zararına sonuç doğurucu nitelikte kullanırsa bu durumda tabip, resmi belgede sahtecilik suçunun cezasıyla karşı karşıya kalacaktır. Bu sahte raporu bile isteye kullanan öğrenci ise özel belgede sahtecilik suçundan cezalandırılacaktır. 6. Özel Belgede Sahtecilik Suçunda İçtima TCK m.212’ye göre özel bir belge başka bir suçun işlenmesi sırasında kullanılırsa bu işlenen suç ile özel belgede sahtecilik suçundan ayrı ayrı cezaya hükmolunur. Örneğin dolandırıcılık suçunun işlenmesi sırasında fail özel bir belgeyi sahte olarak düzenleyip kullanmışsa dolandırıcılık suçu ve özel belgede sahtecilik suçundan ayrı ayrı cezalandırılır. Yargıtay 23. Ceza Dairesi’nin 2015/3415 Esas, 2015/6293 Karar sayılı ilamı: “…Sanığın, Kumluca ilçesindeki bazı narenciye bahçelerinin mahsulünü bahçe sahiplerinden satın almış gibi sahte satış sözleşmeleri düzenlediği ve bu sözleşmelerle bahçelerdeki mahsulde tasarruf yetkisi varmış gibi katılanın iradesini fesada uğratarak bahçelerdeki mahsulleri satıp haksız menfaat temin ettiği anlaşıldığından özel belgede sahtecilik ve dolandırıcılık suçlarının oluştuğuna yönelik kabulde bir isabetsizlik görülmemiştir. …” 7. Özel Belgede Sahtecilik Suçu Şikayete Tabi Midir? Özel belgede sahtecilik suçu için soruşturma ve kovuşturma yapılması şikayete bağlı değildir. Dolayısıyla bu suçun mağdurunun yetkili mercilere şikayet bildirimi yapmasına gerek yoktur. Suçun mağduru, suçtan zarar gören veya herhangi bir üçüncü kişi tarafından yetkili mercilere yapılan ihbar, savcılığın harekete geçmesi için yeterli olacaktır. Bunun dışında yetkili mercilerin bu suçunun varlığını herhangi bir şekilde öğrenmesi ile de maddi gerçeğe ulaşmak için savcılık harekete geçecektir. Özel belgede sahtecilik suçu uzlaşma kapsamında da değildir. Şikayet hakkı ile ilgili daha fazla bilgi için ‘’Şikayet Hakkı ve Şikayetten Vazgeçmenin Sonuçları’’ başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 8. Özel Belgede Sahtecilik Suçunda Görevli Mahkeme ve Dava Zamanaşımı Süresi Özel belgede sahtecilik suçu için kamu davası açılması hususunda görevli mahkeme Asliye Ceza Mahkemesidir. Yetkili mahkeme ise suçun işlendiği yer mahkemesidir. Özel belgede sahtecilik suçu için 8 yıllık bir dava zamanaşımı süresi öngörülmüş olup, 8 yıl içinde soruşturma ve kovuşturma sürecinin savcılık tarafından gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla ilgililerin her zaman ilgili mercilere ihbar yoluyla bu suçun işlendiğini bildirme hakkına sahip olsalar da bu hakkı suçun işlenmesinden itibaren 8 yıl içinde kullanmaları gerekmektedir. Excerpt: Özel bir belgenin sahte olarak düzenlenerek kullanılması veya gerçek bir özel belgenin başkalarını aldatacak şekilde değiştirilerek kullanılması halinde özel belgede sahtecilik suçu oluşur. ### Müteahhide Karşı Tüketicinin Hakları Taşınmaz satın alırken taşınmazın sahip olduğu özelliklerin ve diğer hususların belirlenmesi amacıyla inşaat firmasıyla taşınmaz satın alan tüketici arasında sözleşme imzalanması, giderek artan bir durumdur. Taşınmazın sahip olduğu özelliklerin ve tarafların hak ve borçlarının yazılı bir sözleşmeyle belirlenmesi, taraflar arasında uyuşmazlık meydana gelmesi ihtimalinde bu uyuşmazlığın çözülmesi noktasında oldukça yardımcı olmaktadır. Taşınmaz satışına ilişkin akdedilen sözleşmenin 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun (TKHK) kapsamına dâhil olabilmesi için; taşınmaz satıcısının satış işlemini ticari faaliyet kapsamında gerçekleştirmesi ve taşınmaz alıcısının ticari amaçlarla hareket etmemiş olması gerekmektedir. İşbu yazımızda taşınmaz satış sözleşmesinin Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun kapsamına dâhil olduğu halden hareketle müteahhide karşı tüketicinin hakları ve tazminat hakkı konusunda değerlendirmeler yapılacaktır. 1. Taraflar Arasında Akdedilen Taşınmaz Satış Sözleşmesi Taraflar arasında taşınmazın özellikleri, tarafların hak ve borçları ve sair hususlar hakkında taşınmaz satış sözleşmesi yapılmaktadır. Taşınmaz satışına ilişkin yapılan bu sözleşme, tamamlanmış bir gayrimenkul hakkında olabilse de daha çok inşaat halinde yahut projeden satın alınan gayrimenkullerde rastlanılan bir sözleşme tipidir. Taşınmazın inşasının henüz başlamadığı veya tamamlanmadığı durumlarda taşınmazın sahip olacağı niteliklerin sözleşmeyle belirlenmesi, özellikle satın alan tüketici açısından önem arz etmektedir. İşbu sözleşmelerde genellikle taşınmazın sahip olduğu veya olacağı şu özelliklere yer verilir: Taşınmazın bulunduğu konumTaşınmazın metrekare cinsinden alanıTaşınmazda bulunan oda/banyo/salon vb. bölümlerin sayısıTaşınmazın inşasında kullanılan betonun ve metallerin markası ve kalitesiTaşınmazın elektrik-su-doğalgaz tesisatlarının kullanıma elverişliliğiTaşınmazın ısı ve ses yalıtımına sahiplik durumuTaşınmazın sahip olacağı zemin-duvar-doğrama malzemeleri gibi iç özelliklerTaşınmazın bulunduğu çevrede yapılacak düzenlemelerTaşınmaza ait iskan, ruhsat ve projelere uygunlukTaşınmazın teslim edileceği tarih gibi özelliklere ve durumlara yer verilmekte olup işbu sayılanlar zorunlu unsurlar değildir ve fazlası da sözleşme ile kararlaştırılabilir. 2. Taşınmazın Satış Sözleşmesinde Yer Alan Özellikleri Taşımaması Taşınmazın, tüketiciye teslim edildiğinde taraflarca satış sözleşmesiyle kararlaştıran özellikleri taşımaması halinde ayıplı ifa gerçekleşmiş olacaktır ve bu kapsamda ayıplı ifa edilen taşınmaz, ayıplı mal olarak nitelendirilmektedir. Ayıplı mal kavramı, Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 8. maddesinde tanımlanmış olup işbu maddeye göre; “Ayıplı mal, tüketiciye teslimi anında, taraflarca kararlaştırılmış olan örnek ya da modele uygun olmaması ya da objektif olarak sahip olması gereken özellikleri taşımaması nedeniyle sözleşmeye aykırı olan maldır.” Taşınmazın ayıplı bir şekilde teslim edilmesi halinde alıcı, satıcıya karşı bu ayıplı ifa durumunu ileri sürerek satıcıdan bazı taleplerde bulunabilecektir. 3. Taşınmazın Ayıplı Teslimi Halinde Tüketicinin Seçimlik Hakları Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 9. maddesine göre satıcı, malı satış sözleşmesine uygun olarak tüketiciye teslim etmekle yükümlü olduğundan taşınmazın satış sözleşmesine uygun olmayan özelliklerle teslim edilmesi halinde alıcı, TKHK’nın 11. maddesine göre doğan bazı seçimlik haklara ve bu hakların yanında 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) genel hükümlerine göre tazminat talep etme hakkına sahiptir. Satıcı, tüketicinin hukuka uygun bir şekilde tercih ettiği seçimlik hakkı yerine getirmekle yükümlüdür. Ayrıca, TKHK madde 11/6’ya göre; seçimlik hakların kullanılması nedeniyle ortaya çıkan tüm masraflar, tüketicinin seçtiği hakkı yerine getiren tarafça karşılanır. 3.1. Sözleşmeden Dönme Hakkı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun madde 11/1-a’ya göre, malın ayıplı olduğunun anlaşılması durumunda tüketici, satılanı geri vermeye hazır olduğunu bildirerek sözleşmeden dönme seçimlik hakkına sahiptir. Yani teslim edilen taşınmazın ayıplı olması durumunda, tüketici konumundaki alıcı, satılan taşınmazı geri vermeye hazır olduğunu bildirerek sözleşmeden dönme hakkını kullanabilir. TKHK’nın 11. maddesinin 5. fıkrasına göre; tüketicinin sözleşmeden dönme hakkını seçtiği durumda ödemiş olduğu bedelin tümü derhâl tüketiciye iade edilir. 3.2. Satış Bedelinden İndirim İsteme Hakkı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun madde 11/1-b’ye göre tüketicinin sahip olduğu bir diğer seçimlik hak, satılanı alıkoyup ayıp oranında satış bedelinden indirim isteme hakkıdır. Tüketici konumundaki alıcı, satın aldığı taşınmazın ayıplı şekilde teslim edilmesi halinde taşınmazı elinde bulundurarak taşınmazdaki ayıp oranında satış bedelinden indirim yapılmasını isteyebilir. Satış bedelinden indirim isteme seçimlik hakkının kullanılması halinde, TKHK’nın 11. maddesinin 5. fıkrasına göre tüketicinin ödemiş olduğu bedelden yapılan indirim tutarı derhâl tüketiciye iade edilir. 3.3. Ücretsiz Onarım İsteme Hakkı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun madde 11/1-c’ye göre tüketici, aşırı bir masraf gerektirmediği takdirde, bütün masrafları satıcıya ait olmak üzere satılanın ücretsiz onarılmasını isteme seçimlik hakkına sahiptir. Alıcı, satın aldığı taşınmazın ayıplı teslim edilmesi durumunda bütün masraflar satıcıya ait olacak şekilde taşınmazdaki ayıpların giderilmesini talep edebilir. Ücretsiz onarım isteme hakkının kullanılmasında onarımın, orantısız veya malın değerini aşan aşırı bir masraf ortaya çıkarmaması gerekir. Orantısız veya malın değerini aşan masraflar meydana getirdiği takdirde alıcı; sözleşmeden dönme veya bedelden indirim isteme haklarından birini kullanabilir. TKHK madde 11/3’e göre; “Ücretsiz onarım veya malın ayıpsız misli ile değiştirilmesinin satıcı için orantısız güçlükleri beraberinde getirecek olması hâlinde tüketici, sözleşmeden dönme veya ayıp oranında bedelden indirim haklarından birini kullanabilir. Orantısızlığın tayininde malın ayıpsız değeri, ayıbın önemi ve diğer seçimlik haklara başvurmanın tüketici açısından sorun teşkil edip etmeyeceği gibi hususlar dikkate alınır.” Ayrıca taşınmaz satışına ilişkin olarak ücretsiz onarım hakkı kullanıldığı takdirde; ücretsiz onarım talebinin satıcıya, üreticiye veya ithalatçıya yöneltilmesinden itibaren konut ve tatil amaçlı taşınmazlarda altmış iş günü içinde bu talebin yerine getirilmesi zorunludur. 3.4. Satılanın Ayıpsız Misli ile Değiştirilmesini İsteme Hakkı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun ile düzenlenen son seçimlik hak, madde 11/1-ç’de yer aldığı üzere, imkân varsa satılanın ayıpsız bir misli ile değiştirilmesini isteme hakkıdır. Taşınmazın teslimi satıcı tarafından ayıplı bir şekilde gerçekleştirilmişse alıcı, bu taşınmazın aynı özelliklerdeki başka bir taşınmaz ile değiştirilmesini talep edebilir. Satılanın ayıpsız bir misli ile değiştirilmesini isteme hakkının kullanılmasında bu değişimin, satıcı açısından orantısız güçlükler meydana getirmiyor olması gerekir. Orantısız güçlükler meydana getirdiği takdirde alıcı; sözleşmeden dönme veya satış bedelinden indirim isteme haklarından birini kullanabilir. TKHK madde 11/3’e göre; “Ücretsiz onarım veya malın ayıpsız misli ile değiştirilmesinin satıcı için orantısız güçlükleri beraberinde getirecek olması hâlinde tüketici, sözleşmeden dönme veya ayıp oranında bedelden indirim haklarından birini kullanabilir. Orantısızlığın tayininde malın ayıpsız değeri, ayıbın önemi ve diğer seçimlik haklara başvurmanın tüketici açısından sorun teşkil edip etmeyeceği gibi hususlar dikkate alınır.” Ayrıca; taşınmaz satışına ilişkin olarak satılanın ayıpsız misliyle değiştirilmesini isteme hakkı kullanıldığı takdirde; değişim talebinin satıcıya, üreticiye veya ithalatçıya yöneltilmesinden itibaren konut ve tatil amaçlı taşınmazlarda altmış iş günü içinde bu talebin yerine getirilmesi zorunludur. 4. Alıcının Seçimlik Haklarının Yanında Tazminat Talep Etme Hakkı Satıcının ayıplı ifa gerçekleştirmesi halinde, alıcının seçimlik haklarından yukarıda bahsedilmiştir. Tüketici konumundaki taşınmaz alıcısı, sahip olduğu bu seçimlik hakların yanında Türk Borçlar Kanunu genel hükümlerine göre tazminat talep etme hakkına da sahiptir. Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun madde 11/6’ya göre; “…Tüketici bu seçimlik haklarından biri ile birlikte 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu hükümleri uyarınca tazminat da talep edebilir.” Türk Borçlar Kanunu madde 112’ye göre; “Borç hiç veya gereği gibi ifa edilmezse borçlu, kendisine hiçbir kusurun yüklenemeyeceğini ispat etmedikçe, alacaklının bundan doğan zararını gidermekle yükümlüdür.” Taşınmaz satıcısı, ayıplı ifa gerçekleştirdiği durumda taşınmazı teslim etme borcunu gerektiği gibi yerine getirmemiş olacağından alıcının bu sebeple meydana gelen zararlarını TBK genel hükümler çerçevesinde tazmin etmekle yükümlüdür. Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için aşağıda yer alan yazılarımızı inceleyebilirsiniz. Müteahhidin Ayıptan Sorumluluğu ve Müteahhide Karşı Tazminat Davası Tapuyu Devretmeyen Müteahhide Karşı Tapu İptal ve Tescil Davası Anlaşmalı Banka Kredisi Kullandırılan Satışlarda Tüketicinin Hakları Anlaşmalı Banka Kredisi Kullandırılan Satışlarda Tüketicinin Hakları Taşınmazın Geç Tesliminden Kaynaklanan Kira Kaybı ve Tazminat Davası Anlaşmalı Banka Kredisi Kullandırılan Satışlarda Bankanın Sorumluluğu Tüketici Senetlerinin İadesi ### Hastaneye Hasta Kabul Sözleşmesi Borçlar Kanunumuzda, hekim-hasta veyahut hastane-hasta arasındaki ilişkiyi düzenleyen özel bir hüküm bulunmamaktadır. İşbu nedenle, hasta kabul sözleşmesi ya da hastaneye kabul sözleşmesi olarak tabir edilen sözleşmelerin hukuki niteliği hakkında çeşitli görüşler mevcuttur. Somut olaya göre değişkenlik gösterebilen işbu hukuki ilişki, içtihatlarda da yaygın olmak üzere vekalet sözleşmesi olarak kabul edilmekle beraber, hizmet, eser ve hatta sui generis ilişkisine de dayandırılabilmektedir. Hasta kabul sözleşmesine dair içtihatlara yön veren Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2009/13-393 E., 2009/542 K., 21.10.2009 tarihli içtihadında hasta kabul sözleşmesinin tanımına, hukuki niteliğine ve taraflara yüklediği yükümlülüklere dair önemli ve detaylı tespitler mevcuttur. Buna göre, tıbbi hizmet talebiyle bir sağlık sunucusuna (çoğunlukla hastaneye) başvuran hasta ile başvurulan sağlık sunucusu arasında akdedilen ve sağlık sunucusunun tıbbi edimlerin yanı sıra beslenme, istirahat gibi başkaca hizmeti de üstlendiği sözleşmelere genel olarak “Hastaneye Kabul Sözleşmesi” denmektedir. Bu sözleşmelerde sağlık sunucusu konumundaki hastanelere yüklenen asli edim, hastanın yatarak tedavisidir. 1. Hastaneye Hasta Kabul Sözleşmelerinin Şekil Şartı Hastaneye kabul sözleşmesinin kurulması için herhangi bir şekil şartına uyulması zorunluluğu bulunmamaktadır. Hatta bu sözleşmenin zımni irade açıklaması ile kurulması dahi mümkündür. Ancak ispat açısından yazılı olması faydalıdır. 2. Tarafların Asli Edim Yükümlülükleri Hasta kabul sözleşmelerinde tarafların edim yükümlülüklerine genel perspektifte göz atılacak olursa; Hastanenin edim yükümlülükleri; Teşhis ve tedavi yükümlülüğü, Hastane bakımını sağlama borcu, Hastayı aydınlatma borcu, Hastanın rızasının alınması yükümlülüğü, Sadakat ve özen yükümlülüğü borcu, Kayda geçirme ve sır saklama borcu olarak listelenebilir. Hastanın edim yükümlülükleri ise; Hastanede sunulan hizmetlere karşılık gelen bedeli ödeme borcu, Olanaklar ölçüsünde tıbbi rahatsızlıkla ilgili belirti, hastalığı seyri, benzer hususta geçmiş dönem tecrübe ve tedavileri hakkında bilgilendirme borcu, Varsa ilgili dokümanları tıbbi girişim esnasında temin etme borcu Başta olmak üzere bu minvalde edim yükümlülükleri olarak tasvir edilebilir. 3. Hastaneye Kabul Sözleşmesi Türleri Hasta kabul sözleşmesi veya hastaneye kabul sözleşmesi olarak tabir edilen sözleşme ile, taraflara birden fazla edim borcu yükleyen, hukuki açıdan “karma” nitelikte bir sözleşme ilişkisi oluşur. Taraflar arasında akdedilen sözleşmenin içeriğine göre, hastane tarafından, hastanın ihtiyaç duyduğu teşhis ve tedaviye dayalı tıbbi hizmetlerin sunulmasının yanı sıra, hastane ikametinin ve buradaki tıbbi bakımının sağlanması, beslenme ihtiyaçlarının karşılanması, hastane organizasyonu ve işleyişi için gerekli olan başkaca yükümlülüklerin ifası gibi başkaca edim borçlarının yerine getirilmesi gerekebilmektedir. Yazımızın bu kısmında, sözleşmenin “hastane” tarafı olarak, özel hastanelerin ele alınacağı bir değerlendirme yapılacaktır. Buna göre, hasta kabul sözleşme türlerindeki ilk ayrım, özel hastane sahibi ya da işleticisinin, diğer edim yüklerine ilaveten bir “tedavi” edimini üstlenip üstlenmemesine göre yapılmaktadır. Bu sorunun cevabına göre ise, hasta kabul sözleşmeleri, tam (bölünmemiş) ya da kısmi (bölünmüş) olarak kurulabilmektedir. 3.1. Tam Hastaneye Kabul Sözleşmesi “Tam hastaneye kabul sözleşmesi”nde, hastane, hastanın hem teşhis ve tedavisini üstlenmekte hem de yatak sağlama, hastaya ihtiyaç duyacağı yeme-içme, temizlik vs. hizmetlerini sunma, hatta hastane kantininde satış gibi pek çok farklı edim yükümlülüğünü üstlenmektedir. Bu bağlamda, hasta kabul sözleşmesinin temel yükümlülüğü olan tıbbi tedavi edimi bakımından Borçlar Kanunu m.502 ve devamında düzenlenen vekalet sözleşmesi hükümleri uygulanır. Keza, taraflar arasında farklı edim borçları yüklenilmesini konu alan karma tipte bir sözleşme söz konusu ise, mevzuat uyarınca başkaca bir yasal düzenlemeye tabi olmayan edim borçları için vekalet hükümlerinin geçerli olacağı kabul edilir. Diğer yükümlülüklerde ise, temizlik için hizmet akdi, kafeterya hizmeti için satış akdi gibi örneklemelerde olduğu gibi, özelliklerine uygun düştüğü ölçüde tipik sözleşme hükümleri kıyasen uygulanmalıdır. Tüm bunların dışında, çoklu ve karmaşık yapıdaki hastanelerin, personel seçimi, denetimi yahut genel işleyişin organizasyonu ve sürekliliğinin sağlanması gibi genel organizasyon yükümlülükleri de vardır. Bu yükümlülüğü aksi davranan sağlık hizmet sunucusunun, yani hastanenin, organizasyon sorumluluğuna aykırı davranmaktan ötürü tazminat sorumluluğu gündeme gelebilir. Bu bağlamda en yaygın örnek, işin ehli olmayan, başka bir deyişle, uzman olmayan birine görevlendirme yapılması yani yetkin olmayan personel temini durumudur. Bu sözleşme türünde, doğrudan tıbbi hizmet uygulamaları bakımından, hastanın sorumlu tutabileceği yegane kişi, hastane işletmesidir. Diğer taraftan, sözleşmenin tarafları olan hasta ve hastanenin karşılıklı olarak aynı iradede olmaları veya ilgili olayın gerektirmesi halinde, bu sözleşme türündeki tıbbi tedavi edimini, hastane dışından başka bir hekimin üstlenmesi ve böylece bu edim uyarınca hastane ve diğer hekim olacak şekilde 2 farklı edim borçlusunun varlığı söz konusu olabilir. Buna göre; Hekimlik Sözleşmesi Olmaksızın Tam Hastaneye Kabul Sözleşmesi Hastanın hastalığının türüne göre uygun hekimin hastane tarafından sağlandığı sözleşme türüdür. Hastaya, hastanenin sunduğu birkaç hekim arasında seçim yapma imkanı tanınabilir. Bu sözleşme türünde, hasta ile hekim arasında doğrudan bir sözleşme söz konusu olmadığı gibi, hastanın teşhis ve tedavi yükümlülüğü doğrudan hekimin değil, hastanenin yükümlülüğüdür. Hekimin hukuki statüsü, BK m.100’de düzenlenen “ifa yardımcısından" ibarettir. Bu durumda, tıbbi tedavi ediminden ötürü hekimin ya da ifa yardımcısının eyleminden kaynaklandığı fark etmeksizin zarara uğrayan hasta, hastane işleticisine karşı yargı yoluna başvurabilir. Diğer taraftan, hekimin hastayı zarara uğratan edimi aynı zamanda bir “haksız fiil” niteliğindeyse, hasta, Borçlar Kanunu’nun 55.maddesi uyarınca hekime karşı dava açabilir. Buna karşılık, bu sözleşme türünde, hastaya karşı, hekimin kendisine doğrudan ücret ödenmesi gibi sözleşmeden doğan herhangi bir talepte bulunması mümkün değildir. Hekimlik Sözleşmesi İlaveli Tam Hastaneye Kabul Sözleşmesi Bu sözleşme türünde, hastanenin yatak, yeme-içme, bakım hizmeti sağlama gibi yükümlülükleri devam eder iken, tıbbi tedavi edim yükümlülüğü açısından hastane hekiminin de sorumluluğu doğmakta ve hastane ve hekim müteselsil sorumlu haline gelmektedir. Diğer taraftan, hekim, hastaneden bağımsız olarak, bizzat kendi yükümlülüğünü ifa etmek için hastaya müdahalede bulunur iken hasta bir zarara uğramış ise, hekimin eylemi için hastane işleticisine dava yöneltilememektedir. 3.2. Bölünmüş Hastaneye Kabul Sözleşmesi Bu sözleşme türünde, hastane işleticisi hastanın tıbbi tedavi dışındaki her türlü gereksinimini kapsayacak şekilde hastane bakım yükümlülüğünü üstlenmiştir. Hastanın yatırılması, iaşesi, eşyalarının muhafazası, ilaç vs gibi yardımcı tıbbi desteğin sağlanması gibi yükümlülükler hastanenin sorumluluğundadır. Bu sözleşme türünün en yaygın örneği, aynı zamanda o hastanede de mesleğini icra etmekte olan bir hekimin, hastane dışından bir özel hastasını hastaneye yatırması durumudur. Bu örneğe benzer başka bir yaygın durum ise, hastaneye bağlı olmaksızın mesleğini sürdüren ve ilgili hastasını da bir süredir ayakta tedavi eden hekimin, hastane işleticisi ile kendi aralarında akdedilen bir sözleşme uyarınca, hastasını o hastaneye yatırarak tedavisine devam etmesi halidir. Keza, hastane yatışı yapılan hasta, hastane dışından bir hekim isterse bu sözleşme türü ortaya çıkmaktadır. Burada, çoğunlukla hastanın hastane ile ayrı, hekim ile ayrı bir sözleşmesel ilişkisi söz konusudur. 3.3. Ayakta Tedavi Sözleşmesi Tüm bunların yanı sıra Hususi Hastaneler Kanunu’na tabi olmayan, sadece ayakta tedavi hizmeti veren sağlık hizmet sunucuları ile hasta arasındaki hukuki ilişki ise “ayakta tedavi sözleşmesi” olarak adlandırılmaktadır. Bu sözleşme türünde, genel olarak vekalet sözleşmesi hükümleri uygulanmakla beraber edimin türüne göre uygun düşen durumlarda diğer sözleşme hükümleri de uygulanabilmektedir. 3.4. Eser Sözleşmesi Son olarak, estetik ameliyatlar, diş protezleri, lazer operasyon gibi uygulamalarda hekimin, sadakat ve özen yükümlülüğünün yanı sıra sonuç taahhüdünde de bulunduğu kabul edilmekte, bu nedenle de hekim ile hasta arasındaki bu neviden ilişkiyi konu alan sözleşmeler “eser sözleşmesi” olarak nitelendirilmektedir. Burada ise, hekimin yüklendiği sonuç taahhüdüne aykırı işlemi neticesi ayıba karşı tekeffül hükümlerine göre bedel iadesi, bedelde indirim, revizyon ameliyatı gibi sorumlulukları gündeme gelebilmektedir. Bu konuya ilişkin olarak, estetik operasyon ya da diş protezi gibi eser sözleşmesi niteliğindeki tıbbi uygulamalardan kaynaklanan davalara ilişkin daha detaylı bilgiye ulaşmak için “Estetik Ameliyat Hatası Nedeniyle Tazminat Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. Özel Hastane - Kamu Hastanesi Ayrımına Göre Değerlendirme Hastane ile hasta arasındaki ilişkinin hukuki niteliği hakkında bir diğer önemli husus ise, hastanenin özel hastane mi yoksa kamu hastanesi mi olduğudur. Yukarıda izah edilen farklı türdeki sözleşmesel ilişkiler, sağlık hizmeti sunucusunun bir özel hastane olduğu kabulüne göre izah edilmiştir. Devlet hastanelerinin yanı sıra, üniversite hastanelerinin de (vakıf üniversiteleri dahil) kamu hizmeti sundukları kabul edilmektedir. Bu nedenle, üniversite hastaneleri de kamu sağlık kuruluşu olarak değerlendirilmektedir. Bu durumda hasta açısından “kamu hizmetinden yararlanma” söz konusudur ve kamu hastanesi ile hasta arasındaki ilişki idare hukuku çerçevesinde değerlendirilir. Başka bir ifadeyle, kamu hastanesi ile hasta arasında sözleşmesel bir ilişki bulunmadığı kabul edilir. Bu bağlamda, kamu görevlisi statüsündeki hekimin hizmet kusurundan kaynaklanan bir eylemi dolayısıyla zarar gören hasta, idareye karşı idari yargıda tam yargı davası açabilir. Bu dava sonucunda idarenin hastaya tazminat ödemesi gerekirse, ödenen bu bedel ilgili hekime rücu edilebilir. Tıbbi uygulama hataları nedeniyle açılabilecek davalar ile ilgili olarak; Doktor Hatası (Malpraktis) Nedeniyle Tazminat Davası Doktor Hatası (Malpraktis) Nedeniyle Ceza Davası Özel Hastanelerde Yapılan Tıbbi Müdahale Hatalarında Tazminat Sorumluluğu Devlet Hastanelerinde Yapılan Tıbbi Müdahale Hatalarında Tazminat Sorumluluğu Üniversite Hastanelerinde Yapılan Tıbbi Müdahale Hatalarında Tazminat Sorumluluğu başlıklı yazılarımızı inceleyebilirsiniz. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. Hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “Sağlık Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Hastaneye hasta kabul sözleşmesi, hasta ve sağlık kurumu arasındaki yasal hak ve yükümlülükleri belirleyen önemli bir belgedir. Bu sözleşme, hastanın tedavi süreci boyunca alacağı hizmetlerin kapsamını ve hastane ile hasta arasındaki ilişkiyi düzenler. ### Gemi ve Yatların Yabancı Ülkelerde Tescili Geminin hukuki tanımı 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu madde 931’de; “Tahsis edildiği amaç, suda hareket etmesini gerektiren, yüzme özelliği bulunan ve pek küçük olmayan her araç, kendiliğinden hareket etmesi imkânı bulunmasa da, bu Kanun bakımından “gemi” sayılır” şeklinde yapılmıştır. TTK’da yer alan işbu tanımın genişletilmesi yoluyla yatların da gemi niteliğine haiz olduğu genel olarak kabul edilmektedir. Türkiye’de yatlar Milli Gemi Siciline, Türk Uluslararası Gemi Siciline ve Bağlama Kütüğüne tescil edilebilir niteliğe sahiptir. Yat ve gemi sahiplerinin, gemilerini hangi sicile teşci ettirecekleri işlem kolaylığı açısından olduğu kadar ekonomik olması açısından da önem arz etmektedir. Gemi sahipleri, sicilin sağladığı güvenliği göz ardı edip tescil esnasında aranan şartların hafifliği, ekonomik kolaylıkların mevcudiyeti, “kolay bayrak devleti” (flag of convenience) olarak adlandırılan ve gemi sahiplerine çeşitli avantajlar sağlayan devletlere tescil ettirme fikri ile yurt dışındaki sicillere tescil ettirmeyi tercih edebilmektedirler. Gemi ve yatların yabancı ülkelerde tescili, sahiplerine önemli kolaylıklar sağlasa da, beraberinde ciddi güven sorunlarını da getirmektedir. Her ne kadar “kolay bayrak devleti” olarak adlandırılan devletler, sicillerine kayıtlı gemilere ekonomik olarak bir takım kolaylıklar sağlıyor olsalar da, denizciliğin en temel prensiplerinden biri olan güvenlik unsurunu göz ardı etmektedirler. Bu tarz işlem yapan devletlerin gemi sicilleri de denetim zayıflıkları sebebiyle, riske açık siciller olarak değerlendirilmektedir. 1. Uluslararası Alanda Gemi Sicilleri Dünya üzerindeki ticaretin önemli ölçüdeki kısmı deniz yolu ile yapılmaktadır. Deniz filosunun neredeyse dörtte üçü ise kendi ülkesi bayrağına tescilli değildir. Gemi sahipleri sağlanan kolaylıklar nedeniyle gemi ve yatlarını kendi ülkesinin gemi siciline tescil etmekten kaçınıp yabancı ülke gemi siciline tescil ettirmeyi tercih etmektedir. Bunun en temel sebebi “kolay bayrak devletleri” olarak adlandırılan devletlerin gemi maliklerine bir takım vergisel avantajlar sağlamasındandır. Fakat vergisel avantajları olan işbu devlet bayraklarının hukuk güvenliği sorunları da mevcuttur. UNCTAD olarak da bilinen Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı 1981 yılında yayınlamış olduğu raporda güvenlik sorunlarını kamuoyuna duyurmuş, işbu sorunların oluşma nedeninin ise Panama, Bahamalar gibi az gelişmiş ülke gemi sicillerinin olduğunu açıklamıştır. Bunun akabinde ise gemilerin uluslararası sulardaki güvenliğinin sağlanması ve liman devletlerinin kontrolünün sağlanması için bir idari sözleşme olan Paris Memorandumu Ocak 1982’de imzalanmıştır. Günümüzde ise Paris Organizasyonu’na Kuzey Amerika ve Avrupa’da toplam 27 deniz idaresi üye olup Türkiye bu üyelerden biri değildir. Paris Organizasyonun en önemli görevlerinden biri, yıllık raporlar tutarak tüm bayrakları inceleme altına almasıdır. İşbu raporlar sonucunda ülke bayrakları beyaz, gri ve siyah olarak sınıflandırılmaktadır. Lafzından da anlaşılabileceği üzere en güvenli bayraklar beyaz olarak nitelendirilirken, çeşitli risklere açık olan ülke bayrakları siyah bayrak kategorisine haizdir. Tıpkı deniz güvenliğine önem veren ülkeler gibi Türkiye de kolay bayrak devletlerine karşı önlemlerini almaktadır. T.C. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’nın 2014/260 sayılı talimatı uyarınca; ülkemiz sınırları içerisinde yapılacak taşımacılığın güvenliğinin sağlanması için uluslararası standartlara uygun gemilerle ticaret yapılması, çalışma koşulları ve yaşam standartları bakımından mevzuata ve uluslararası sözleşmelere ve uygun olmayan gemiler hakkında yaptırım uygulanmasına karar verilmiştir. Bu kapsamda Türk gemilerinin ulusal gemi sicillerine tescilinin sağlanması ve kolay bayrak devletlerinden kaçınması için, vergisel imtiyazlar sağlayan Türk Uluslararası Gemi Sicili (TUGS) kurulmuştur. Türk gemi sicili organizasyonu hakkında daha detaylı bilgi edinmek için sitemizde yer alan “Gemi Sicili ve Sicile Tescil” başlıklı makalemize göz atabilirsiniz. 2. Yabancı Ülke Sicillerinin Tercih Edilme Sebepleri ve Riskleri 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesinde, Devlet ile gemi arasında gerçek bir bağ bulunması gerektiğine değinilmiş olup, bu nedenle yakın geçmişe kadar gemi ve yatlar ağırlıklı olarak kendi ülke bayrakları ile sefer yapmakta idi. Fakat 21. yy başlarında tüm alanlarda olduğu gibi deniz ticaretinde de küreselleşmeye yönelik adımlar atılması ile gemi sahipleri de, gemilerini üçüncü ülkeler nezdinde tescil etmenin avantajlarını değerlendirmek istediler. Bazı gemi sahipleri güvenlik odaklı kararlar verip güvenli; “beyaz bayrak” olarak adlandırılan ülke bayraklarına gemilerini tescil etseler de bazı gemi malikleri yalnızca ekonomik kaygılarla hareket ederek Panama gibi kolay bayrak devletlerine gemileri tescil etmeye başladılar. Açık siciller, yat maliklerinin yatlarını ekonomik açıdan en avantajlı sicili seçmesine imkan sağlar. Fakat bu imkan beraberinde altyapısı olmayan, denetimden uzak uygulamaları da getirmektedir. Kolay bayrak devletine tescilli olan gemi her daim risk altında seyir hayatına devam etmektedir. Kolay bayrak devletlerine tescil oldukça kolay bir işlem olup bazı kıyı ülkelerince kırk sekiz saat içerisinde bayrak değişimi yapılabileceği taahhüt edilmektedir. Bu tip ülkelerde, yalnızca basit bir form doldurulmak suretiyle bayrak değişimi yapılabilmektedir. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) yayınlamış olduğu raporda açık sicillerin güvenlik açıklarına değinmiştir. İşbu raporda; gemilerin gerçek maliklerinin tespit edilemediğini, kolay bayrak devletlerine tescil edilen gemide çalışan gemi adamlarının bayrak ülkesi vatandaşı olma zorunluluğu olmadığından haklarında yürütülen yasal işlemlerden kolaylıkla kaçınabildiğine değinilmiştir. Bunun yanında, kaçırılmış yahut hayalet gemi olarak adlandırılan terk edilmiş gemilerin, sahte belgelendirmenin, kaçakçılık ve terörizmin en çok kolay bayrak devletlerine kayıtlı gemilerde rastlandığı da raporda belirtilmiştir. Gemi ve yatların yabancı ülkelerde tescili halinde yaşanabilecek sorunların en başında güvenlik sorunlarını da beraberinde getirebilmektedir. Açık sicil uygulamasının ilk olarak uygulandığı ve kolay bayrak devletleri arasında en çok tercih edilen yer Panama’dır. Panama sicili elektronik ortama taşındığından tescili çok daha basit hale gelmiştir. Bu sebeple Panama, en büyük deniz filosuna sahip kıyı ülkesi haline gelmiştir. Şu anda ekonomisinin büyük bölümünü, sicilden kaynaklanan ücret, servis ve vergiden sağlayan Panama Devleti’ni, Marshall Adaları, Honduras, Liberya gibi küçük ülkeler takip etmektedir. 3. Güvenli Üçüncü Ülke Bayrakları Günümüzde küresel ölçekte yaşanan ekonomik krize rağmen dünya gemi ve yat piyasasındaki ivme hızla yükselmeye devam etmektedir. Büyük yük gemilerinin yalnızca deniz ticaretinde kullanılması ve gelir sağlamasına karşın yatlar genellikle lüks kullanım alanına girmektedir. Yalnızca kişisel kullanım değil yatırım, finansman amacıyla da tercih edilebilmekte, yat üretim ve tescil konusunda faaliyet gösteren ülkeler için de önemli ekonomik kaynak sağlamaktadır. Hukuksal zeminde yatlar da gemi olarak nitelendirildiğinden yatların da belli bir ülke gemi siciline tescilli olması gerekmektedir. Yat ve gemi malikleri gerçek veya tüzel kişiler olabilir. Malikler satın alınan yat/geminin tabiiyetini belirlemek, tabi olacakları hukuku seçme hakkına sahiptir. Söz konusu özgürlük, yukarıda da bahsettiğimiz üzere kıyı ülkelerinde rekabete sebep olmuştur. Kolay bayrak devletleri yadsınamayacak vergi imtiyazları sebebi ile en çok tercih edilen fakat en riskli sicilleridir. Fakat tüm yabancı ülke gemi sicillerini kolay bayrak devletleri ile aynı değerlendirmemek gerekmektedir. Nitekim denetimi oldukça sıkı riske mahal vermeyen ülke bayrakları da mevcuttur. Bu sicillere örnek olarak Amerika Birleşik Devletlerinin Delaware eyaletini verebiliriz. Delaware eyaleti, yalnızca deniz ticaretinde değil kara ticaretinde de oldukça gelişmiş bir sisteme sahiptir. Özellikle deniz ticareti hususunda, uygulanan vergi avantajları, gemi malikleri lehine düzenlemeleri, düşük kayıt ve başvuru ücretleri ile başkaca kıyı ülkelerinden ayrılmaktadır. Tüm bu sebepler ile pek çok gemi ve yat malikinin güvenle gemisini tescil ettirdiği bir sicil haline gelmiştir. Gemi ve yatlar leasing, çarter gibi hukuki işlemlere konu edilmesi sebebi ile çoğu zaman malikinden millerce uzakta sefer yapabildiğinden, bu seferler sırasında çatma ve saldırı gerçekleşmesi muhtemeldir. Delaware eyaleti tercih edilme sebebi; geminin, Delaware’de kurulacak bir sınırlı sorumlu tüzel kişiliğin adına kaydedilebilmesidir. Böylelikle; yasal malik doğrudan geminin gerçek sahibi değil, kurulan sınırlı sorumlu tüzel kişilik olduğundan ve yat sahibinin kişisel varlıkları ile geminin borçları arasında kalkan görevi görecektir. Sınırlı sorumluluğun yanında Delaware eyaletinin ekonomisinde denizcilik faaliyetleri büyük paya sahip olduğundan deniz taşıtının işletmesi, gözetimi, aracılık işlemleri için oldukça fazla acente alternatifi mevcuttur. Bunun yanında Delaware eyaleti gemi siciline tescilli geminin hukuki koruması da kolay bayrak devletlerine oranla daha sağlam temellere dayanmaktadır. Delaware mahkemeleri nezdinde birçok ihtilafa ilişkin içtihat bulunmaktadır. Bilindiği üzere Anglo-Sakson hukuk sistemi benimsenmiş olan ABD’nin hukuk sistemi içtihat hukukuna dayanmaktadır. Delaware eyaleti, güvenli bayraklı devletlerin yalnızca örneği olup denetimi sıkı birçok gemi sicili mevcuttur. Bu tip devlet sicillerine kayıt için çekilecek ülke bayrağı seçildikten sonra bir takım aşamaları izlemek gerekmektedir; Teknenin maliki olacak sınırlı sorumlu tüzel kişiliğin kurulması,Gemi veya yatın denize elverişli olduğuna dair sertifika ve belgelerin alınması,Muayene ve sörveylerin gerçekleştirilmesi,Satış akdi,Geminin satıcı ülke sicilinden terkini ve çekilecek ülke bayrağına tescili,Deniz taşıtı sigorta işlemlerinin tamamlanması,Ödemenin anlaşılan koşullar çerçevesinde yapılması. İşbu işlemler yapılırken gerek satış söz konusu olması gerek teknik muayene gerektirmesi sebebi ile mutlaka uzman acente, avukat/danışmanlar ile yürütülmesinde fayda vardır. Nitekim yapılan işlemlerin tamamı uluslararası işlem niteliğinde olduğundan ve işlem konusu taşıt büyük değere sahip olduğundan maddi ve idari zararlar doğması muhtemeldir. Bu tip zararların önüne geçilebilmesi için mutlaka alanında uzman hukukçulardan ve acentelerden destek alınmalıdır. İlgili Mevzuatlar: 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu Türk Uluslararası Gemi Sicil Kanunu 6361 Sayılı Finansal Kiralama, Faktöring, Finansman Ve Tasarruf Finansman Şirketleri Kanunu Excerpt: Gemi sahipleri, sicilin sağladığı güvenliği göz ardı edip tescil esnasında aranan şartların hafifliği, ekonomik kolaylıkların mevcudiyeti, “kolay bayrak devleti” (flag of convenience) olarak adlandırılan ve gemi sahiplerine çeşitli avantajlar sağlayan devletlere tescil ettirme fikri ile yurt dışındaki sicillere tescil ettirmeyi tercih edebilmektedirler. ### Zaman Çarteri (Time Charter) Sözleşmesi Türk Ticaret Kanunu’nun 1131. maddesine göre zaman çarteri sözleşmesi, tahsis edenin (donatan), donatılmış bir geminin ticari yönetimini belli bir süre için ve bir ücret karşılığında tahsis olunana (çarterer) bırakmayı üstlendiği sözleşmedir. Zaman çarteri sözleşmesinde gemi, kaptan ve gemi adamları ile birlikte çartererin ticari yönetimine bırakılır. Sözleşmede kararlaştırılan ticari yönetim hakkı kapsamında kaptan, çartererin kendisine verdiği talimatlara uymak zorundadır. Zaman çarteri sözleşmesi her ne kadar geminin ticari yönetimini çarterere bırakılıyorsa da, teknik yönetimi donatanda kalmaya devam etmektedir. Geminin teknik yönetimini üstlenen donatan öncelikle gemiyi kararlaştırılan tarihte ve yerde hazır bulundurmakla yükümlüdür. Aynı zamanda sözleşme süresince gemiyi denize, yola ve sözleşmede belirtilen amaca uygun hâlde bulundurmak da donatanın yükümlülükleri arasındadır. Bununla birlikte çartererin temel yükümlülüğü ise tahsis ücretini ve geminin ticari yönetiminden kaynaklanan masrafları ödemektir. Bunun dışında çarterer, sözleşme bitiminde gemiyi sözleşmede belirlenen yerde ve hâlde iade etmekle de yükümlüdür. Zaman çarteri sözleşmesinin kurulması bir şekle tabi değildir. Dolayısıyla tarafların isteğine bağlı olarak yazılı veya sözlü şekilde akdedilmesi mümkündür. Bununla birlikte Türk Ticaret Kanunu’nun 1132. maddesine göre taraflardan her biri, giderini karşılamak şartıyla sözleşme şartlarını içeren bir zaman çarter partisinin düzenlenerek kendisine verilmesini isteyebilir. Zaman çarter partisi, sözleşmenin varlığını ve şartlarını ispatlayan bir belgedir. Uygulamada genellikle şartları önceden belirlenmiş sözleşme hükümlerini içeren standart çarter parti formlarının kullanıldığı görülmektedir. 1. Zaman Çarteri Sözleşmesinin Tarafları Türk Ticaret Kanunu’nun 1131. maddesine göre zaman çarteri sözleşmesi, tahsis edenin, donatılmış bir geminin ticari yönetimini belli bir süre için ve bir ücret karşılığında tahsis olunana bırakmayı üstlendiği sözleşmedir. Bu tanıma göre zaman çarteri sözleşmesinin tarafları tahsis eden ve tahsis olunandır. Ancak tahsis eden ve tahsis olunan kavramlarının gerek doktrinde gerekse uygulamada kabul görmediği ve kullanılmadığı söylenebilir. Bu sebeple biz de yazımızda kanundaki ifade yerine uygulamada bilinen şekliyle donatan ve çarterer kavramlarını kullanmayı uygun gördük. Buna göre zaman çarteri sözleşmesinde donatılmış bir geminin ticari yönetimini belli bir süre için karşı tarafa bırakmayı üstlenen taraf donatan, bunun karşılığında ücret ödemeyi üstlenen taraf ise çartererdir. 2. Donatanın Hakları ve Borçları Zaman çarteri sözleşmesinde donatan, donatılmış bir geminin ticari yönetimini kaptan ve gemi adamları ile birlikte çarterere bırakmayı üstlenmektedir. Bu yükümlülüğün gereği olarak donatan, gemiyi sözleşmede kararlaştırılan tarihte ve yerde hazır etmelidir. Ancak ticari yönetiminin çarterere verilebilmesi için geminin hazır edilmesi yeterli değildir. Aynı zamanda kaptan ve gemi adamlarının çartererin talimatlarına uyması da sağlanmalıdır. Son olarak zaman çarteri sözleşmesinde her ne kadar geminin ticari yönetimi çarterere bırakılıyorsa da, teknik yönetimi donatanda kalmaya devam etmektedir. Geminin teknik yönetimini üstlenen donatan sözleşme süresince gemiyi denize, yola ve sözleşmede belirtilen amaca uygun hâlde bulundurmakla yükümlüdür. Donatanın hakları ve borçları aşağıda daha detaylı olarak ele alınmıştır. 2.1. Geminin Kararlaştırılan Tarihte ve Yerde Hazır Bulundurulması Çartererin ticari yönetimine bırakılacak olan gemi, çoğu zaman ismen ve nitelikleriyle birlikte sözleşmede belirlenmektedir. Donatanın asli borcu ismen belirlenmiş olan bu gemiyi kararlaştırılan tarihte ve yerde hazır bulundurmaktır. Çarterer, sözleşmede belirlenen gemi dışında başka bir gemiyi kabul etmek zorunda değildir. Bununla birlikte sözleşmeye ikame klozu (substitution clause) eklenerek aynı niteliklerde başka bir geminin de tahsis edilebileceği kararlaştırılabilir. Bu durumda aynı niteliklerde olmak şartıyla başka bir geminin de belirlenen tarihte ve yerde hazır edilmesi mümkündür. Çarterer ikame klozuna uygun olarak hazır edilen gemiyi kabul etmek zorundadır. Kural olarak kararlaştırılan tarihte geminin hazır bulundurulması gerekiyorsa da uygulamada tarafların kesin bir tarih belirlemekten kaçındıkları görülmektedir. Bunun yerine sözleşmede, taraflara fesih hakkı tanıyan bir kançelo klozuna (cancelling clause) yer verilmekte ve geminin en geç kançelo tarihinde çarterere teslim edilmesi gerektiği kararlaştırılmaktadır. Buna göre şayet donatan geminin ticari yönetimini kançelo tarihine kadar çarterere devretmezse, çarterer sözleşmeyi feshedebilecektir. TTK m. 1134/2 uyarınca “Kaptan, tahsis olunanın geminin ticari yönetimine ilişkin olarak zaman çarteri sözleşmesi hükümleri çerçevesinde kendisine verdiği bütün talimatlara uymak zorundadır.” Bu noktada donatana düşen sorumluluk, kaptan ve gemi adamlarının çartererin emir ve talimatlarına uymasını sağlamaktır. 2.2. Geminin Denize Elverişli Halde Bulundurulması TTK m. 1133/1-b uyarınca donatan sözleşme süresince gemiyi denize elverişli hâlde bulundurmakla yükümlüdür. Denize elverişlilikten ne anlaşılması gerektiği TTK m. 932/1’de açıklanmıştır. Buna göre; “Gövde, genel donatım, makine, kazan gibi esas kısımları bakımından, yolculuğun yapılacağı sudan ileri gelen (tamamıyla anormal tehlikeler hariç) tehlikelere karşı koyabilecek bir gemi ‘denize elverişli’ sayılır.” Bu tanımda yer alan “yolculuğun yapılacağı sudan ileri gelen” ifadesinden anlaşıldığı üzere, bir geminin denize elverişli olup olmadığına herhangi bir denize veya sefere göre değil, sözleşmede kararlaştırılmış olan belirli bir sefere göre karar verilir. Örneğin Marmara Denizi’nde yaz aylarında yapılacak bir sefer ile Atlantik Okyanusu’nda kış aylarında yapılacak bir sefer aynı denize elverişlilik şartlarına tabi olarak değerlendirilemez. Sonuç olarak zaman çarteri sözleşmesinde donatan, sözleşmede belirlenen sefere uygun şartları sağlamalı ve gemiyi denize elverişli hale getirmelidir. Ayrıca denize elverişliliğin yalnızca başlangıçta sağlanmış olması yeterli olmayıp tüm sözleşme süresi boyunca geminin denize elverişli halde bulundurulması donatanın sorumluluğundadır. 2.3. Geminin Yola Elverişli Halde Bulundurulması TTK m. 1133/1-b uyarınca donatan, sözleşme süresince gemiyi yola elverişli hâlde bulundurmakla yükümlüdür. Yola elverişlilikten ne anlaşılması gerektiği TTK m. 932/2’de açıklanmıştır. Buna göre; “Denize elverişli olan gemi, teşkilatı, yükleme durumu, yakıtı, kumanyası, gemi adamlarının yeterliği ve sayısı bakımından, (tamamıyla anormal tehlikeler hariç) yapacağı yolculuğun tehlikelerine karşı koyabilmek için gerekli niteliklere sahip bulunduğu takdirde ‘yola elverişli’ sayılır.” Bu hükme göre bir geminin yola elverişli kabul edilebilmesi için; yeterli miktarda yakıt ve kumanyanın alınması, yüklemenin uygun şekilde gerçekleştirilmesi, gemi adamlarının nitelik ve nicelik olarak yeterli olması gerekmektedir. Bu şartların sağlanması kural olarak donatanın yükümlülükleri arasındadır. Ancak TTK m. 1135’te yer alan “Geminin ticari işletilmesinden doğan, özellikle makinelerinin düzenli bir şekilde işlemesini sağlayacak nitelik ve miktarda yakıtın sağlanması için gerekli giderlere olduğu gibi, tüm giderlere tahsis olunan katlanır.” hükmü gereğince geminin ticari işletmesinden doğan masraflara çarterer katlanmalıdır. Bu noktada söz konusu hükümlerin birlikte değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Öyle ki her ne kadar çarterer masraflara katlanmak durumundaysa da geminin teknik yönetimi için gerekli olan yakıtın türüne ve miktarına donatan karar vermelidir. Çarterer yalnızca donatanın belirlediği yakıtın alınması için masraflara katlanmakla yükümlüdür. Bunun dışında geminin yola elverişli halde tutulması, dolayısıyla gerekli yakıtın belirlenmesi donatanın sorumluluğundadır. 2.4. Geminin Sözleşmedeki Amaca Uygun Halde Bulundurulması TTK m. 1133/1-b uyarınca donatan sözleşme süresince gemiyi sözleşmedeki amaca uygun hâlde bulundurmakla yükümlüdür. Sözleşmedeki amaca uygun halde bulundurmaktan ne anlaşılması gerektiği kanunda doğrudan düzenlenmemiştir. Ancak uygulamada zaman çarteri sözleşmelerinin çoğunlukla yük taşımak amacıyla akdedildikleri görülmektedir. Şayet sözleşmenin konusu yük taşımak ise geminin yüke elverişli halde bulundurulması gerektiği söylenebilir. TTK m. 932/3’e göre; “Soğutma tesisatı da dâhil olmak üzere, eşya taşımada kullanılan kısımları eşyanın kabulüne, taşınmasına ve muhafazasına elverişli olan bir gemi ‘yüke elverişli’ sayılır.” Geminin yüke elverişli olup olmadığına taşınması taahhüt edilen yükün türüne göre karar verilmelidir. Örneğin taşınması taahhüt edilen yük soğutucu tesisat gerektiren taze et ise geminin yüke elverişli kabul edilebilmesi için soğutucu tesisatın bulunması şarttır. Bazı durumlarda geminin yüke elverişli kabul edilebilmesi için önceki yükten kalan kalıntıların temizlenmesi icap eder. Öyle ki önceden kömür taşınmış olan ambarda tahıl taşınabilmesi için ambarın temizlenerek kömür kalıntılarından arındırılması gerekir. Aksi takdirde geminin yüke elverişli olmadığının kabulü gerekmektedir. 2.5. Donatanın Alacaklarını Teminat Altına Alma Hakkı Gemiyi sözleşmeye uygun olarak çartererin ticari yönetimine bırakan donatan tahsis ücretine hak kazanacaktır. Aynı zamanda çarterer geminin ticari yönetiminden kaynaklanan masraflara da katlanmakla yükümlüdür. Bu masrafların donatan tarafından yapılması durumunda donatan bu alacağı da talep edebilecektir. Bununla birlikte çartererin söz konusu alacakları ödememesi riskiyle karşı karşıya kalınması mümkündür. Bu durumu öngören kanun koyucu, donatana alacaklarını teminat altına alma hakkı tanımıştır. TTK m. 1136/3 uyarınca donatan sözleşmeden doğan bütün alacakları için çarterere ait taşınır ve kıymetli evraklar üzerinde hapis hakkına, çarterere ödenecek navlun üzerinde alacak rehinine ve bu navlun üzerinde TTK m. 1201’e göre hapis hakkına sahiptir. Ancak navlun borçlusu alacak rehini kendisine bildirilmediği takdirde çarterere yapacağı ödemeyle borcundan kurtulur. Navlun hakkında detaylı bilgi almak için Navlun Sözleşmesi başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 3. Çartererin Hakları ve Borçları Zaman çarteri sözleşmesinde geminin ticari yönetimi çarterere aittir. Geminin ticari yönetimi kısaca geminin kar elde etmek amacıyla kullanılmasını ifade etmektedir. Bu doğrultuda çarterer, akdettiği ticari sözleşmelerin ifasında gemiyi kullanabilmekte ve bunun karşılığı olarak da tahsis ücretini ve geminin ticari yönetiminden kaynaklanan masrafları ödemeyi üstlenmektedir. Çarterer ödemeye ilişkin borçları dışında ayrıca sözleşme bitiminde gemiyi sözleşmede belirlenen yerde ve hâlde iade etmeyi de borçlanmaktadır. Çartererin hakları ve borçları aşağıda daha detaylı olarak ele alınmıştır. 3.1. Tahsis Ücretinin Ödenmesi Çartererin asli borcu tahsis ücretini ödemektir. Uygulamada tahsis ücretinin günlük veya geminin yük taşıma kapasitesine (dead weight) göre belirlendiği görülmektedir. Taraflar sözleşmede tahsis ücretinin ne şekilde ödeneceğini kararlaştırabilirler. Ancak kararlaştırılmadığı takdirde TTK m. 1136 uyarınca tahsis ücreti, geminin ticari yönetiminin fiilen çarterere bırakıldığı günden başlamak üzere aylık olarak peşinen ödenir. Çarterer kararlaştırılan tahsis ücretini kural olarak tam ve eksiksiz bir şekilde ödemelidir. Ancak bazı hallerde ücrette kesintilerin yapılabilmesi de mümkündür. Öyle ki gemi en az yirmi dört saat hareketsiz kalmışsa ticari bakımdan yararlanılabilir olmadığı süre için ücret ödenmez. Sözleşmeye Türk Hukuku’nun uygulanmadığı durumlarda ise zaman çarter partisine eklenecek “off-hire” klozu veya diğer adıyla “suspension of hire” ile benzer bir sonucun elde edilmesi mümkündür. Buna göre çarter partiye eklenen “off-hire” klozunda gemiden yararlanılmamış sayılan haller düzenlenmekte ve bu hallerden biri gerçekleştiğinde tahsis ücretinden kesinti yapılabilmektedir. 3.2. Geminin Ticari Yönetiminden Kaynaklanan Masrafların Karşılanması TTK m. 1135 uyarınca geminin ticari işletilmesinden doğan tüm giderlere çarterer katlanır. Söz konusu hükümde “makinelerinin düzenli bir şekilde işlemesini sağlayacak nitelik ve miktarda yakıtın sağlanması” çartererin sorumlu olduğu giderlere örnek olarak gösterilmiştir. Bu örnekten yola çıkarak çartererin sorumluluğunun kapsamı belirlenebilir. Buna göre yakıt, makine yağı, liman ve geçiş ücretleri, temizlik giderleri, yükleme, istifleme, sabitleme ve boşaltma ücretleri çartererin sorumlu olduğu giderler arasında gösterilebilir. Buna karşılık gemi adamlarının ücretleri ve kumanya bedeli gibi çartererin bir talimatının yerine getirilmesi söz konusu olmasaydı bile yapılacak olan giderler çartererin sorumluluğunda değildir. Gemi adamlarının ücret ve kumanya bedellerinden donatan sorumlu olmaya devam etmektedir. 3.3. Geminin Sözleşme Süresinin Bitiminde İadesi Zaman çarteri sözleşmesi ile geminin yalnızca ticari yönetimi çarterere devredilmektedir. Öyle ki geminin teknik yönetimi kapsamında gemi fiilen donatanın çalışanları olan kaptan ve gemi adamlarının idaresinde kalmaya devam etmektedir. Bu nedenle sözleşme sona erdiğinde geminin fiilen iade edilmesi mümkün değildir. Zira sözleşme süresi sona erdiğinde çartererin ticari yönetim hakkı ve dolayısıyla kaptana talimat verme yetkisi kendiliğinden sona erecektir. Ancak TTK m. 1137/2’de çarterere sözleşme bitiminde gemiyi belirlenen yerde ve halde iade etme borcu yüklenmiştir. Bu hüküm çartererin verdiği talimatın geminin iade edileceği limana varmasını geciktirmeyecek nitelikte olması gerektiği şeklinde anlaşılmalıdır. Buna göre gemi belirlenen tarihte ve yerde donatana bırakılmalıdır. Şayet gemi belirlenen zamanda veya belirlenen limanda donatana teslim edilmezse çarterer, gecikilen zaman için tahsis ücretinin iki katını ödemekle yükümlü olur. Ancak donatan zararını ispatladığı ölçüde daha yüksek bir talepte de bulunabilir. 3.4. Çartererin Geminin Ticari Yönetiminden Kaynaklı Zararlardan Sorumluluğu TTK m. 1137/1’e göre çarterer, geminin ticari yönetimi dolayısıyla donatanın uğradığı zararlardan sorumludur. Çarterer, ticari yönetim hakkını sözleşmeye uygun şekilde kullanmalıdır. Bu kapsamda çarterer, gemiyi sefere elverişsiz duruma getirecek talimatlar vermekten kaçınmalıdır. Zira sözleşmeye aykırı talimatlarda bulunması durumunda donatanın uğradığı zararlardan sorumlu olacaktır. 4. Zamanaşımı TTK m. 1246 uyarınca zaman çarteri sözleşmesinden doğan bütün alacaklar için zamanaşımı bir yıldır. Bu süre alacağın muaccel olması ile işlemeye başlar. Excerpt: Zaman çarteri sözleşmesi, tahsis edenin (donatan), donatılmış bir geminin ticari yönetimini belli bir süre için ve bir ücret karşılığında tahsis olunana (çarterer) bırakmayı üstlendiği sözleşmedir. ### Navlun Sözleşmesi Navlun sözleşmesi, taşıyanın, deniz yolu ile eşya taşımayı, taşıtanın ise bunun karşılığında navlun bedelini ödemeyi üstlendiği her iki tarafa da borç yükleyen, ivazlı bir sözleşmedir. Günümüzde ticari hayattaki yoğunluk sebebiyle uluslararası bağlamda taşımacılık türlerinden deniz taşımacılığı büyük bir yere sahiptir. Deniz taşımacılığında en yaygın uygulanan sözleşmelerden biri de navlun sözleşmeleri olup, navlun sözleşmeleri; denizde navlun karşılığında eşya taşımak amacıyla akdedilen sözleşmelerin genel adıdır. 1. Navlun Sözleşmesinin Tanımı ve Unsurları Navlun sözleşmeleri, denizde eşya taşımak amacıyla akdedilen sözleşmelerdir. Navlun sözleşmesi, taraflardan biri olan taşıyanın, navlun karşılığında deniz yolu ile eşya taşımayı ve diğer taraf olan taşıtanın navlun ödemeyi üstlendiği her iki tarafa borç yükleyen ivazlı bir sözleşmedir. İşbu sözleşme kapsamında ödenen ücrete navlun denir. Navlun sözleşmesinin taşıması gereken unsurlar şu şekilde sıralanabilir: Taşıyan tarafından eşya taşıma taahhüt edilmelidir.Deniz yoluyla taşıma söz konusu olmalıdır.Taşıma faaliyeti, gemi ile yapılmalıdır. Ayrıca taşıma yapılan geminin deniz gemisi ve ticari bir gemi olması gerekir.Taşıyanın, eşyanın zilyetliğini elde etmiş bulunması gerekir.Taşıma faaliyeti navlun bedeli karşılığında gerçekleşmelidir. Navlun bedeli, sözleşme ile serbestçe belirlenir ancak bedel belirlenmemişse, yükleme zamanında ve yerinde geçerli olan navlun bedeli ödenir. 2. Navlun Sözleşmesinin Tarafları Taşıtan Taşıtan; taşıyanla navlun sözleşmesi akdeden veya kendisi adına taşıyanla navlun sözleşmesi akdedilen ve taşıyanın eşya taşıma taahhüdü karşılığında taşıyana navlun ödemeyi taahhüt eden taraftır. Taşıtanın taşınacak yükün maliki olması gerekmez. Taşıyan Taşıyan; deniz yolu ile eşya taşımayı taahhüt eden kişidir. Taşıyanın eşya taşıma taahhüdünde bulunması yeterli olup bu kişinin donatan yahut gemi işletme müteahhidi olması gerekli değildir. Fiili Taşıyan Taşıyanın, taşıtan ile akdettiği navlun sözleşmesi ile üstlendiği taşıma faaliyetinin icrasını kısmen veya tamamen bir başkasına bırakması halinde, taşıyanın taşıma faaliyetini kısmen veya tamamen bıraktığı kimse fiili taşıyandır. Gönderilen Navlun sözleşmesiyle taşınması taahhüt edilen eşyayı eşyanın taşınacağı gemiye, taşıyana veya taşıyanın temsilcisine teslim eden kişi yükletendir. Yükleten kişi, taşıtanın kendisi olabileceği gibi herhangi bir üçüncü kişi de olabilir. Yükleten ile taşıtan arasındaki ilişki; komisyon, vekâlet ve alt taşıma gibi temellere dayanabilir. Ancak belirtmek gerekir ki üçüncü kişi yükletenin taşıtan ile arasındaki ilişki, navlun sözleşmesi açısından önem arz etmemektedir. Gönderilen, varma limanında yükü kendi adına teslim alma yetkisine sahip olan kişidir. Gönderilenin teslim alma hakkı, navlun sözleşmesine eklenen üçüncü kişi lehine şarta dayanabileceği gibi konişmentonun varlığına da dayanabilir. 3. Navlun Sözleşmesinin Türleri 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (TTK) Navlun Sözleşmesi başlıklı Üçüncü Bölümde yer alan 1138. maddeye göre; “Taşıyan, navlun karşılığında; a) Yolculuk çarteri sözleşmesinde eşyayı, geminin tamamını veya bir kısmını ya da belli bir yerini taşıtana tahsis ederek; b) Kırkambar sözleşmesinde ayırt edilmiş eşyayı, denizde taşımayı üstlenir” şeklinde yolculuk çarteri sözleşmesi ve kırkambar sözleşmesi olmak üzere iki tür navlun sözleşmesi düzenlenmiştir. 3.1. Yolculuk Çarteri Sözleşmesi Çarter sözleşmeleri, yer tahsis sözleşmesinin bir türü olup yolculuk çarteri sözleşmesi taşıyanın, navlun karşılığında geminin tamamını, bir kısmını veya belirli bir yerini taşıtana tahsis ederek denizde eşya taşımayı taahhüt ettiği sözleşmedir. Geminin tamamının taşıtanın taşınacak eşyalarına tahsis edilmesi yoluyla taşıma faaliyetinin gerçekleştirileceğinin taahhüt edilmesi halinde, yapılan bu sözleşmeye “tam yolculuk çarteri sözleşmesi” adı verilir. Geminin tamamının değil de yarısının yahut belirli bir yerinin taşıtanın taşınacak eşyalarına tahsis edilmesi yoluyla yük taşıma faaliyetinin gerçekleştirileceğinin taahhüt edilmesi halinde yapılan bu navlun sözleşmesine “kısmi yolculuk çarteri sözleşmesi” adı verilir. 3.2. Kırkambar Sözleşmesi Kırkambar sözleşmesinde taşıyan, geminin tamamını veya belirli bir yerini taşınacak eşyalara tahsis etmez; taşıyan yalnızca ayırt edilmiş eşyayı denizde taşımayı üstlenir. Kanunda yer alan ayırt edilmiş eşya ifadesi, parça mal olan muayyen eşya ifadesi yerine kullanıldığından eşyanın cins ve miktar olarak belirlenmiş olması eşyanın ayırt edilmiş sayılması için yeterlidir. Geminin yük taşımaya tahsisi söz konusu olmaksızın sadece eşya taşımanın taahhüt edilmiş olması, kırkambar sözleşmesinin yolculuk çarteri sözleşmesinden farkını teşkil etmektedir. 4. Navlun Sözleşmesinin Kurulması Navlun sözleşmesinin kurulmasında kanunen herhangi bir şekil şartı öngörülmemiştir fakat uygulamada navlun sözleşmelerinin neredeyse tamamı yazılı şekilde yapılmaktadır. Ancak yolculuk çarteri sözleşmesinin varlığı halinde TTK madde 1139’a göre “Yolculuk çarteri sözleşmesi yapıldığında taraflardan her biri, giderini vererek, sözleşme şartlarını içeren bir yolculuk çarter partisi düzenlenmesini ve kendisine verilmesini isteyebilir.”. Belirtmek gerekir ki yolculuk çarter partisi, emtia senedi vasfını haiz olmayıp ispat kolaylığı sağlayan bir ispat vasıtasıdır. Kırkambar sözleşmelerinde ise sözleşmeyi tevsik için bir belge hazırlanması tarafların iradeleriyle mümkün olsa da yolculuk çarteri sözleşmesinde mevut olduğu gibi çarter partisi düzenlenip verilmesini talep etme hakkı söz konusu değildir. Navlun sözleşmesinin kurulmasında her ne kadar herhangi bir şekil şartı öngörülmemişse de eşyanın taşınmak üzere teslim edilmesinden sonra yükletenin talebi üzerine taşıyan bir konişmento düzenleyip teslim etmek zorundadır. Yolculuk çarter partisi düzenlenmesi dışında işbu yolla yükün taşınmak üzere teslimden sonra yükü temsil eden kıymetli evrak olarak konişmento da düzenlenebilmektedir. 5. Navlun Sözleşmesinin Yerine Getirilmesi 5.1. Yükleme ve Taşıma İçin Bir Geminin Kullanılması Yukarıda, navlun sözleşmesinin unsuru olarak belirtildiği üzere taşıma faaliyetinin bir deniz gemisi ve ticari bir gemi ile yapılması gerekir. Geminin, navlun sözleşmesi ile belirlenmesi şart olmasa da navlun sözleşmesiyle taşıma faaliyetinin gerçekleştirileceği gemi belirlenmişse taşınacak eşyanın belirlenen gemiye yüklenmesi ve bu gemiyle taşınması şarttır. Navlun sözleşmesinde gemi belirlenirken aksi kararlaştırılmamışsa taşıyan, taşıtanın izni mevcut olmaksızın taşınan eşya yükünü başka bir gemiye yükleyemez; başka bir gemiye yüklerse bu sebeple meydana gelen zararlardan taşıyan sorumlu olur. Navlun sözleşmesiyle taşıyanın, taşınan eşya yükünü taşıtanın izni aranmaksızın başka bir gemiye yükleyip taşıma faaliyetini gerçekleştirebileceğinin kararlaştırılmış olması halinde ise, taşımanın kararlaştırıldığı geminin zıyaı halinde taşıma başkaca uygun bir gemi ile gerçekleştirilebilir. 5.2. Geminin Denize, Yola ve Yüke Hazırlanması TTK’nın 1141. maddesine göre; “Her türlü navlun sözleşmesinde taşıyan, geminin denize, yola ve yüke elverişli bir halde bulunmasını sağlamakla yükümlüdür.” ve taşıyanın en önemli borçlarından biri geminin denize, yola ve yüke elverişli halde bulunmasıdır. Denize Elverişlilik Tekne, umumi donatım, makine, kazan gibi esas kısımları bakımından yapacağı yolculuğun tamamıyla anormal tehlikeler hariç deniz tehlikelerine karşı koyabilecek durumda olan bir gemi, denize ve yola elverişli sayılır. Yola Elverişlilik Denize elverişli olan gemi, teşkilatı, yükleme durumu, yakıtı, kumanyası, gemi adamlarının yeterliği ve sayısı bakımından tamamıyla anormal tehlikeler hariç yapacağı yolculuğun tehlikelerine karşı koyabilmek için gerekli niteliklere sahip bulunduğu takdirde yola elverişli sayılır. Yüke Elverişlilik Soğutma tesisatı da dâhil olmak üzere, eşya taşımada kullanılan kısımları eşyanın kabulüne, taşınmasına ve muhafazasına elverişli olan bir gemi yüke elverişli sayılır. 5.3. Geminin Kararlaştırılan Tarihte Yükleme Limanında Hazır Bulunması Navlun sözleşmelerinde geminin yükleme limanında hazır bulunacağı tarih, en erken ve en geç tarihler arasında belirlenen zaman olarak belirlenir. Taşıyanın, gemiyi yükleme limanında yüklemeye hazır bulundurması gereken en geç tarih “kançello günü” olarak adlandırılır. Gemi kançello gününde hazır bulundurulmazsa, taşıtan ihtara ve süre vermeye gerek olmaksızın ve taşıyanın kusuru aranmaksızın navlun sözleşmesini fesih etme yetkisine sahip olur. Bunun dışında geminin limanda hazır bulundurulması için kesin bir gün belirlenmemişse, taşıtanın sözleşmeyi feshedebilmesi için taşıyana uygun bir süre vermesi gerekir. 5.4. Gemiye Yükleme TTK madde 1142’ye göre; kaptan, yükleme limanına ulaştığında navlun sözleşmesiyle taşınacak yükün yüklenmesi için kararlaştıran yere gemiyi demirler. Sözleşmede yalnızca geminin yükleme yapacağı liman veya bölge kararlaştırılmışsa gemi, bu liman veya bölge için tahsis edilmiş bekleme alanında yükleme yerinin belirlenmesini bekler. Yükleme aşaması; navlun sözleşmesiyle taşıyan tarafından taşınması taahhüt edilen yükün hazır bulunan gemiye yükleme zamanı içerisinde yüklenmesi ile tamamlanır. Yükleme Giderleri TTK’nın Yükleme Giderleri başlıklı 1143. maddesine göre;navlun sözleşmesi, yükleme limanı düzenlemeleri ve bunların bulunmaması halinde yerel teamül ile aksi öngörülmedikçe eşyanın gemiye kadar taşıma gideri taşıtana, eşyanın gemiye yüklenmesindeki yükleme gideri ise taşıyana aittir. Ancak, navlun sözleşmesine konulacak bir FIOS (free in and out, stowed) kaydıyla yükleme, istifleme ve boşaltma masraflarını taşıtanın kendi üzerine alması mümkündür. Yüklenecek Eşya Navlun sözleşmesiyle taşınacak eşya ferden belirlenmiş olmadığı takdirde, TTK madde 1144’e göre; taşınması kararlaştırılan eşya yerine aynı varma limanı için taşıtan, gemiye başka eşya yükletmek isterse, taşıyanın bu sebeple durumu güçleşmiyorsa başka eşyayı taşımayı kabul etme yükümlülüğü mevcuttur. Bunun yanında yüklenecek ve taşınacak eşya hakkında taşıtan ile yükletenin, taşıyana tam ve doğru bilgi vermekle yükümlülüğü TTK’nın 1145. maddesinde düzenlenmiş olup işbu maddeye göre taşıtan ile yükleten, beyanlarının doğru olmamasından doğan zarardan taşıyana karşı sorumludur; bu yüzden zarar gören diğer kişilere karşı ise ancak kusurları varsa sorumlu olurlar. Bu gibi durumlarda ortaya çıkan hukuki sorumluluk ile ilgili Gemi Kazalarında Hukuki Sorumluluk başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Ayrıca yüklenecek eşyalar ile ilgili olarak; yüklenmesi ve taşınması caiz olmayan eşya ve yükleme hali ile ilgili olarak TTK madde 1146 hükmü, gemiye kaptandan gizlice yüklenen eşya ile ilgili olarak TTK madde 1147 ve taşınacak tehlikeli eşya hakkında ise TTK madde 1148 düzenlenmiştir. Yükün Başka Gemiye Yüklenmesi ve Aktarılması TTK madde 1150 gereğince; kural olarak taşıyan, taşıtanın izni olmaksızın taşınacak eşyayı başka gemiye yükleyemez. Taşıtanın izni alınmadan eşyanın başka gemiye yüklenmesi halinde taşıyan, bu sebeple doğan zararlardan sorumlu olur. Ancak, taşınacak eşyanın kararlaştırılan gemiye yükletilmesi halinde de zararın meydana gelmesi kesin ise zararın taşıtana ait olması söz konusu olur. Güvertede Eşya Taşınması Taşıyan, eşyayı geminin güvertesinde taşıyamaz ve küpeşteye asamaz. Ancak bazı eşyaların mahiyeti dolayısıyla güvertede taşınması yönünde ticari teamül ya da bu yönde bir kanuni düzenleme mevcut olabileceği gibi, tarafların eşyanın güvertede taşınması hususunda anlaşmaları da mümkündür. Ancak taşıtan ile taşıyan eşyanın geminin kapalı kısmı olan ambarda taşınması konusunda anlaşmışlarsa, yükleten ile taşıyan eşyanın güvertede taşınması konusunda anlaşma yapamazlar. Taşıyan, eşyanın güvertede taşınması veya taşınabileceği hususunda yükleten ile anlaştığı takdirde, bu hususu belirten bir kaydı taşıma senedine yazması gerekir. Böyle bir kaydın yazılmaması halinde böyle bir anlaşmanın varlığı hususunda anlaşmanın ispat edilmesi yükü taşıyana aittir. Yüklemeye İlişkin Süreler Yolculuk Çarteri Sözleşmesine İlişkin Süreler Hazırlık Bildirimi ve Yükleme Süresi Yüklemenin başlayacağı gün belirlenmemişse TTK madde 1152’ye göre gemi yükleme ve demirleme yerine geldiğinde NOR (Notice of Readiness) adı verilen hazırlık bildiriminde bulunulur ve yükleme süresi, TTK’nın 1153. maddesince hazırlık bildiriminin muhataba ulaşmasını izleyen ilk takvim günü gece yarısından itibaren ve eğer yüklemeye fiilen başlanmışsa, o andan itibaren işlemeye başlar. Yükleme süresi sözleşme ile belirlenmemişse TTK madde 1153’e göre; yüklemenin yirmi dört saatlik kesintisiz çalışma ile yapılması hâlinde ihtiyaç duyulacak süre, yükleme süresi olarak kabul edilir. Sürastarya Süresi ve Parası TTK madde 1154’e göre; yükleme süresinden fazlaca beklenen süreye “sürastarya süresi” denir ve navlun sözleşmesinde sürastarya süresi belirtilmeyen hallerde bu süre on gündür. Sürastarya süresi, yükleme süresi bittiğinde herhangi bir bildirime gerek olmaksızın işlemeye başlar. TTK’nın 1155. maddesine göre sürastarya süresi için taşıyana sürastarya parası ödenir. Navlun sözleşmesinde sürastarya parasının miktarı kararlaştırılmamışsa, sürastarya parası olarak yükleme süresini aşan bekleme nedeniyle taşıyanın yaptığı zorunlu ve yararlı giderler taşıtandan istenebilir. Kırkambar Sözleşmesine İlişkin Süreler TTK madde 1163’e göre; kırkambar sözleşmelerinde kanunen bir hazırlık bildirimi zamanı yahut bekleme süresi öngörülmemiştir ve taşıtan, taşıyanın veya yetkili temsilcisinin çağrısı üzerine gecikmeksizin eşyayı gemiye yüklemek zorundadır. Taşıtan eşya yükünü gemiye yüklemekte gecikirse taşıyan, eşyanın teslimini beklemekle yükümlü değildir, yolculuğun taşınacak yük teslim alınmaksızın başlaması mümkün olup bu halde de taşıtan tam navlun ödemekle yükümlüdür. 5.5. Geminin Yolculuğu ve Yükü Boşaltma Navlun sözleşmesiyle taşıma taahhüdünde bulunan taşıyan, gecikme olmaksızın yola çıkmak zorundadır. Ayrıca taşıyan, eşyayı varma limanında teslim edinceye dek muhafaza altında bulundurmak, haklı bir sebep olmadıkça belirlenen yoldan ayrılmamak ve taşıdığı eşya yükünü kararlaştırılan varma limanına götürmekle yükümlüdür. TTK madde 1166’ya göre; kaptan, eşyayı boşaltmak için gemiyi sözleşmede kararlaştırılan yere demirler. Sözleşmede yalnızca, geminin boşaltma yapacağı liman veya bölge kararlaştırılmamışsa, gemi, bu liman veya bölge için tahsis edilmiş bekleme alanında boşaltma yerinin belirlenmesini bekler. Boşaltma Giderleri TTK’nın Boşaltma giderleri yan başlıklı 1167. maddesine göre; sözleşme, boşaltma limanı düzenlemeleri ve bunlar yoksa yerel teamül ile aksi öngörülmüş olmadıkça eşyanın gemiden çıkartılması gideri taşıyana, geri kalan boşaltma giderleri ise gönderilene aittir. Varma limanına varılıp yükün boşaltılması ve gönderilene teslim edilmesiyle navlun sözleşmesinin ifası tamamlanmış olur. Boşaltmaya İlişkin Süreler Yolculuk Çarteri Sözleşmesine İlişkin Süreler Hazırlık Bildirimi ve Boşaltma Süresi Boşaltmanın başlayacağı gün belirlenmemişse TTK madde 1168’e göre, gemi demirleme yerine varınca taşıyan veya yetkili temsilcisi gönderilene hazırlık bildiriminde bulunur. TTK’nın 1169. haddesince hazırlık bildiriminin muhatabına ulaşmasını izleyen ilk takvim günü ve eğer boşaltmaya fiilen başlanmış ise, o andan itibaren boşaltma süresi işlemeye başlar. Boşaltma süresi sözleşme ile belirlenmemişse, boşaltmanın yirmi dört saatlik kesintisiz çalışma ile yapılması hâlinde ihtiyaç duyulacak süre, boşaltma süresi olarak kabul edilir. Bu süre hesaplanırken, boşaltmanın yapılacağı liman, taşımayı yapan gemi, boşaltma tesis ve araçları ve eşyanın niteliği ile birlikte, boşaltma limanı düzenlemeleri ve yerel teamül göz önünde bulundurulur. TTK madde 1172’ye göre, boşaltma süresi takvime göre aralıksız hesaplanır. Sürastarya Süresi ve Parası TTK madde 1170’e göre; sözleşmede kararlaştırılmışsa taşıyan, boşaltma süresinden fazla beklemek zorundadır. Fazladan beklenilen bu süreye “sürastarya süresi” denir ve navlun sözleşmesinde sürastarya süresi belirtilmeyen hallerde bu süre on gündür. Sürastarya süresi, boşaltma süresi bitince herhangi bir bildirime gerek kalmaksızın işlemeye başlar. TTK’nın 1171. maddesine göre sürastarya süresi için taşıyana sürastarya parası ödenir. Navlun sözleşmesinde sürastarya parasının miktarı kararlaştırılmamışsa, sürastarya parası olarak boşaltma süresini aşan bekleme nedeniyle taşıyanın yaptığı zorunlu ve yararlı giderler istenebilir. Kırkambar Sözleşmesine İlişkin Süreler TTK madde 1176’ya göre; kırkambar sözleşmelerinde gönderilen, kendisine yapılan bildirim üzerine gecikmeksizin eşyayı teslim almakla yükümlüdür ve gönderilen tanınmıyorsa yerel teamül üzerine ilan yoluyla bildirim yapılır. Excerpt: Navlun sözleşmesi, taraflardan biri olan taşıyanın, navlun karşılığında deniz yolu ile eşya taşımayı ve diğer taraf olan taşıtanın navlun ödemeyi üstlendiği her iki tarafa borç yükleyen ivazlı bir sözleşmedir. ### Zimmet Suçu ve Cezası Zimmet suçu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 247, 248 ve 249. maddelerinde “Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar” başlığı altında düzenlenmiştir. Kamu görevlisi görevi nedeniyle zilyedliği kendisine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu malı kendisinin veya başkasının zimmetine geçirirse beş yıldan oniki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Kamu görevlisinin suçun açığa çıkmaması için hileli davranışlar sergilemesi durumunda bu hapis cezasının miktarı artarken, kamu görevlisinin söz konusu malı bir süre kullandıktan sonra iade etmesi halinde ceza miktarı azalacaktır. Kamu görevlisinin zimmetine geçirdiği malın değerinin az olması durumunda verilecek ceza miktarı indirilecektir. Zimmet suçunun faili sadece kamu görevlileri olabilir. Zimmet kavramının Türk Dil Kurumuna göre birden çok anlamı vardır. Türk Dil Kurumunda zimmet “Kurum ve kuruluşlarda çalışanlara veya para işleri ile uğraşan görevliye imza karşılığı teslim edilen para ve eşya” ve “Bir kimsenin yasal olmayan yollardan üzerine geçirip ödemeye zorunlu olduğu para” şeklinde tanımlanmıştır. Zimmet suçuyla korunmak istenen hukuki yarar kamu görevlilerinin görevinin gereklerine uygun davrandığına dair toplumdaki güvenin korunmasıdır. 1. Zimmet Suçu Nedir ve Cezası Nedir? İlgili kanun maddesine göre kamu görevlisi görevi nedeniyle zilyetliği kendisine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu malı kendisinin veya başkasının zimmetine geçirirse zimmet suçu oluşur. Bu suç tipinde kamu görevlisi, söz konusu mallar üzerinde görevine uygun olarak tasarruf etmeyerek bu malı kendisinin veya istediği bir başkasının zimmetine geçirmektedir. Zimmete geçirme, suça konu olan mal üzerinde malikmiş gibi tasarruf etmeyi ifade eder. Zimmete geçirilen mal, suçun faili olan kamu görevlisi tarafından kullanılabileceği gibi bir başkasına hediye edilebilir veya satılabilir. Bu durumlar suçun oluşması bakımından bir farklılık yaratmayacaktır. Zimmet suçunun konusu taşınır mal olabileceği gibi taşınmaz mal da olabilir. Malın mülkiyetinin kime ait olduğu ise suç tipinin oluşması bakımından farklılık arz etmemektedir. Malın mülkiyeti devlete, kamu kurumuna ait olabileceği gibi bunlardan başka herhangi bir kişiye de ait olabilir. Zimmet suçunun cezası kanunda 5 yıldan 12 yıla kadar hapis cezası şeklinde düzenlenmiştir. Ancak zimmet suçunun bu cezayı artıran ve azaltılan halleri bulunmaktadır. 2. Zimmet Suçunun Faili Olabilecek Kişiler Sadece belirli kişiler tarafından işlenebilen suçlara “özgü suç” denmektedir. Zimmet suçu, yalnızca kamu görevlileri tarafından işlenebilmesi itibariyle özgü suç niteliğindedir. Kamu görevlisi olmayan kişiler bu suçun faili olamayacaktır. Ancak bu suçun oluşumuna iştirak ederlerse yardım eden veya azmettiren olarak yargılanabileceklerdir. TCK m.6/1-c bendinde kamu görevlisi deyiminden ne anlaşılacağı düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre: Kamu görevlisi deyiminden; kamusal faaliyetin yürütülmesine atama veya seçilme yoluyla ya da herhangi bir surette sürekli, süreli veya geçici olarak katılan kişi anlaşılır. Zimmet suçunu işlediğinden şüphelenilen kamu görevlisinin bu suçu işleyip işlemediği her somut olayda ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Suçun konusu olan malın, kamu görevlisine görevi nedeniyle verilmiş olması veya kamu görevlisinin malı korumak ve gözetmekle yükümlü olması gereklidir. Bir mal kamu görevlisinin zilyedinde görevi nedeniyle bulunmuyorsa zimmet suçu oluştuğundan bahsedilemez. 3. Zimmet Suçunda Cezanın Artırılmasını Gerektiren Nitelikli Haller Zimmet suçu, zimmetin açığa çıkmamasını sağlamaya yönelik hileli davranışlarla işlenirse fail hakkında verilecek ceza yarı oranında artırılır. Kamu görevlisi zimmet suçunu işlerken bu suçun açığa çıkmaması için yanıltıcı eylemlerde bulunarak işlemiş olduğu suçu gizlemeye çalışmışsa o kamu görevlisine verilecek ceza artık artırılarak verilecektir. Burada hilenin yapılma amacı, gerçekleştirilmiş olan zimmete geçirme fiilinin sonradan anlaşılmasını, suç delillerinin ele geçirilmesini engellemektir. Burada hile kast edilen, suç konusu mal kamu görevlisinin zilyetliğinde ya da koruma veya gözetiminde bulunduğu için, bu malı zimmete geçirmek için herhangi birinin aldatılması değildir. Zimmet suçu işlendikten sonra bu suçun işlendiğinin gizlenmesi için başvurulan davranışlardır. Zira kamu görevlisinin suça konu olan malı kendisinin veya başkasının zimmetine geçirebilmek için hileli davranması gerekmez. Mal zaten onun ya zilyetliğindedir ya da onun koruma ve gözetimi altındadır. Bu hilenin aldatacak nitelikte olması gereklidir. Sergilenen davranışların herhangi bir aldatıcılık etkisi yoksa, bu davranışlar hile olarak değerlendirilip cezayı artıran bir hal olmayacaktır. Kamu görevlisi tarafından hile amaçlı sergilenen davranışın bu amaçla sergilenmiş olduğu kolayca anlaşılabiliyorsa zimmet suçunun nitelikli hali değil, basit hali oluşur. Bu durumda faile verilecek ceza da zimmet suçu için öngörülen ceza olan 5 yıldan 12 yıla kadar hapis cezası olur. Ceza ayrıca yarı oranında artırılmaz. 4. Zimmet Suçunda Cezada İndirim Yapılmasını Gerektiren Nitelikli Haller Zimmet suçuna konu olan malın değerinin az olması bu suç tipinin oluşmasını engelleyen bir durum değildir. Malın değerinin az olması zimmet suçunda cezada indirim yapılmasını gerektiren bir hal olarak karşımıza çıkmaktadır. Malın değerinin az olması halinde zimmet suçunun failine verilecek ceza üçte birden yarısına kadar indirilir. Eğer malın değeri gerçekten azsa bu durumda hakim cezayı indirmek zorundadır. Bu konuda hakime bir takdir yetkisi tanınmamıştır. İlgili kanun maddesinde ceza üçte birden yarısına kadar “indirilir” denilmek suretiyle bu durum açıkça ortaya konulmuştur. Bazı durumlarda zimmete geçirilen malın değerinin çok çok az olması halinde failin cezai sorumluluğu doğmayabilir. Suç konusu malın değerinin çok az olması elbette ki yapılan fiilin haksızlık niteliğini ortadan kaldırmamaktadır ancak bu haksızlık içeriği cezayı gerektirmeyecek derecede hafif olarak kabul edilebilir. Örneğin bir toplu iğnenin kullanılması zimmet suçuna sebebiyet vermeyebilir. 5. Kullanma Zimmeti Suçu Nedir ve Cezası Nedir? Kullanma zimmeti kamu görevlisinin zilyetliği kendisine verilen malı geçici bir süre kullanıldıktan sonra, iade etme düşüncesi ile uhdesinde tutması hali olup bu durumda suçun konusunu oluşturan mal, kullanılan şey ya da paranın kendisi olmayıp, kullanımdan elde edilen yarardır. Kamu görevlisi, zimmetine geçirdiği malı geçici bir süre kullanıp ondan sonra iade etmek amacıyla zimmetine geçirmişse bu durumda kamu görevlisine verilecek ceza yarı oranına kadar indirilebilir. Kamu görevlisinin bu ceza indiriminden yararlanabilmesi için bu amaçla zimmetine geçirmiş olduğu malı iade etme imkan ve iktidarına sahip olması gereklidir. Ancak bu iade etme imkan ve iktidarı failin ceza indiriminden faydalanabilmesi için tek başına yeterli değildir. Aynı zamanda failde suç konusu malı geçici bir süre kullandıktan sonra iade etme amacının olduğu da gözlemlenmiş olmalıdır. Bu durumda kullanma zimmeti suçunun oluşup oluşmadığı her olay bakımından olayın özelliklerine göre ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir. Kullanma zimmeti suçunda ceza indirimi bakımından hakime bir takdir yetkisi verilmiştir. Hakim, takdir yetkisini kullanarak cezada indirime gidebileceği gibi cezada indirim de yapmayabilir. Bu durum ilgili kanun maddesinden, verilecek ceza yarı oranına kadar “indirilebilir” düzenlemesinden anlaşılmaktadır. Hakim, her olayda ayrı değerlendirme yapıp failin malı geçici bir süre kullandıktan sonra iade amacı olup olmadığını doğru bir şekilde tespit etmelidir. Zimmet suçunun daha az cezayı gerektiren nitelikli hali olan kullanma zimmeti durumunun var olabilmesi için failin zimmetine geçirdiği malvarlığı değerini herhangi bir uyarı, ihbar, denetim ve şikayet olmadan iade etmesi gerekmektedir. Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin 24/11/2021 tarihli 2018/3549 Esas, 2021/5758 Karar sayılı ilamı: “…Kızılcahamam PTT Merkez Müdürlüğünde tahsilat gişesi memuru olan sanığın 26/03/2014 tarihinde kasasında bulunan paradan 2.300,00 TL'yi alarak şahsi banka borcunu ödemesi, bu hususun aynı gün içinde PTT müdürü ve veznedar tarafından tespit edilip tutanak altına alınması sonrasında sanık tarafından 27/03/2014 tarihinde paranın kasaya iade edilmesi eyleminin basit temellük zimmeti niteliğinde olduğu, herhangi bir ihbar, uyarı, denetim ve şikayet olmaksızın paranın geçici süreyle kullanımı ve yatırılması halinde söz konusu olabilecek olan kullanma zimmeti suçunun unsurlarının somut olayda gerçekleşmediği gözetilmeden…” 6. Denetim Görevinin İhmali Suretiyle Zimmet Suçu ve Cezası Bu suç tipi Türk Ceza Kanunu’nun 251. Maddesinde düzenlenmiştir. Zimmet suçunun işlenmesine kasten göz yuman denetimle yükümlü kamu görevlisi, işlenmiş olan zimmet suçundan müşterek fail olarak sorumlu tutulur. Kullanma zimmeti, basit zimmet veya nitelikli hali gerektiren zimmet olması fark etmeksizin kamu görevlisinin kasten göz yumduğu suç hangisiyse o suçtan müşterek fail olarak sorumlu olur. Denetimle görevli kamu görevlisinin zimmet suçunun işlenmesine göz yumma kastı olmamasına rağmen görevini ihmal etmesi durumunda zimmet suçunun işlenmesine imkan sağlamışsa da cezai sorumluluğu doğacaktır. Denetim görevini ihmal eden kamu görevlisi bu durumda üç aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacaktır. 7. Zimmet Suçunda Etkin Pişmanlık Suç tamamlandıktan sonra zimmet suçunun faili olan kamu görevlisinin suça konu malvarlığı değerini iade etmesi hali bu suçun oluşmasını engelleyen bir durum değildir. Bu durum cezada bir indirim yapılmasını gerektiren şahsi bir sebeptir. Etkin pişmanlığın ortaya çıktığı zamana göre kanunda ayrı oranlarda ceza indirimi belirlenmiştir. Kamu görevlisinin bu suç hakkında soruşturma başlatılmadan önce zimmetine geçirdiği malı aynen iade etmesi veya uğranılan zararı tamamen tazmin etmesi halinde kendisine verilecek cezanın üçte ikisi indirilir. Soruşturma başlamış ancak henüz kovuşturma aşaması başlamamışsa yine aynı şartlar altında failin cezasında indirim söz konusu olacaktır. Suçun faili olan kamu görevlisi gönüllü bir şekilde, zimmetine geçirilen malı aynen iade ederse veya uğranılan zararı tamamen tazmin ederse kendisine verilecek cezanın yarısı indirilir. Kovuşturma aşaması başlamış ancak henüz hüküm verilmemişse fail yine etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanabilir. Zimmet suçunun faili gönüllü bir şekilde, zimmetine geçirilen malı aynen iade ederse veya uğranılan zararı tamamen tazmin ederse kendisine verilecek cezanın üçte biri indirilir. Zimmet suçu nedeniyle yapılan yargılama sonlandırılmış ve fail hakkında hüküm verilmişse fail artık etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanamaz. Yani hüküm verildikten sonra fail, zimmetine geçirilen malı aynen iade etse veya uğranılan zararı tamamen tazmin etse dahi etkin pişmanlık hükümleri sonucu cezai indirimden yararlanamayacaktır. 8. Zimmet Suçu Şikayete Tabi Bir Suç mudur? Zimmet suçu için soruşturma ve kavuşturma yapılması şikayete bağlı değildir. Dolayısıyla bu suçun mağdurunun yetkili mercilere şikayet bildirimi yapmasına gerek yoktur. Suçun mağduru, suçtan zarar gören veya herhangi bir üçüncü kişi tarafından yetkili mercilere yapılan ihbar, savcılığın harekete geçmesi için yeterli olacaktır. Bunun dışında yetkili mercilerin zimmet suçunun varlığını herhangi bir şekilde öğrenmesi ile de maddi gerçeğe ulaşmak için savcılık harekete geçecektir. Zimmet suçunun şikayete tabi bir suç olmaması nedeniyle uzlaşma kapsamında da değildir. Türk Ceza Kanununda yer alan tanımına göre; görevi nedeniyle zilyetliği kendisine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu malı kendisinin veya başkasının zimmetine geçiren kamu görevlisi zimmet suçu ile cezalandırılır. Rüşvet suçunda ise kamu görevlisine görevi nedeniyle devredilmiş olan bir malın veya kamu görevlisinin koruma veya gözetimiyle yükümlü olduğu bir malın bulunması zorunlu bir unsur değildir. Kişinin haksız işini belli bir menfaat karşılığında yapma durumu söz konusudur. 9. Zimmet Suçunda Görevli Mahkeme ve Dava Zamanaşımı Süresi Zimmet Suçu için kamu davası açılması hususunda görevli mahkeme Ağır Ceza Mahkemesidir. Yetkili mahkeme ise suçun işlendiği yer mahkemesidir. Zimmet suçu için 15 yıllık bir dava zamanaşımı süresi öngörülmüştür. Bu sebeple zimmet suçundan ötürü 15 yıl içinde soruşturma ve kovuşturma sürecinin savcılık tarafından gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla ilgililerin her zaman ilgili mercilere ihbar yoluyla bu suçun işlendiğini bildirme hakkına sahip olsalar da bu hakkı suçun işlenmesinden itibaren 15 yıl içerisinde kullanmaları gerekmektedir. 10. Zimmet Suçu ile Rüşvet Suçu Arasındaki Farklar Türk Ceza Kanununda yer alan tanımına göre; görevi nedeniyle zilyetliği kendisine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu malı kendisinin veya başkasının zimmetine geçiren kamu görevlisi zimmet suçu ile cezalandırılır. Rüşvet suçunda ise kamu görevlisine görevi nedeniyle devredilmiş olan bir malın veya kamu görevlisinin koruma veya gözetimiyle yükümlü olduğu bir malın bulunması zorunlu bir unsur değildir. Kişinin haksız işini belli bir menfaat karşılığında yapma durumu söz konusudur. Rüşvet suçuyla ilgili detaylı bilgi almak için Rüşvet Suçu ve Cezası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Excerpt: Kamu görevlisi görevi nedeniyle kendisine teslim edilen veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu malı kendisinin veya başkasının zimmetine geçirirse Zimmet suçu oluşur. Ziimmet suçunu işleyen kamu görevlisi, beş yıldan oniki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. ### İrtikap Suçu ve Cezası İrtikap suçu ve cezası, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 250. Maddesinde “Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar” başlığı altında düzenlenmiştir. Maddeye göre irtikap suçu, kamu görevlisinin görevinin sağladığı nüfuzu kötüye kullanarak muhatabın haklı bir işini hiç veya gereği gibi yapmayacağından bahisle kendisine veya yönlendireceği bir kişiye yarar sağlamasıdır. Ayrıca kişi kendiliğinden hataya düşmüş ve kamu görevlisi bu hatadan faydalanarak bir yarar sağlamışsa yine bu irtikap suçu oluşacaktır. İrtikap suçu seçimlik hareketli bir suç tipi olup üç farklı şekilde işlenebilir. • İcbar (zorlama) suretiyle irtikap suçu • İkna suretiyle irtikap suçu • Mağdurun hatasından faydalanarak işlenen irtikap suçu İrtikap suçu üç farklı şekilde işlenebilmekte olup, kanun koyucu bu üç farklı durum için farklı ceza miktarları öngörmüştür. İrtikap “kötü iş yapma, kötülük etme, yiyicilik, yalan söyleme, hile yapma” anlamına gelmektedir. İrtikap suçunda kamu görevlisinin sözlükte bahsedilen bu kelimelere benzer şekilde davranması söz konusudur. İrtikap suçunda korunmak istenen hukuki yarar toplumun devlet memurlarına karşı duyduğu inanç ve güvenin korunmasıdır. Ayrıca bu suç tipiyle, kamu görevlilerinin bulundukları makamın kuvvetini kullanarak kendilerine haksız bir menfaat sağlamaları engellenmesi amaçlanmıştır. 1. İrtikap Suçunun Faili Olabilecek Kişiler İrtikap suçu, yalnızca kamu görevlileri tarafından işlenebilen bir suçtur. Ceza hukukunda yalnızca belirli kişiler tarafından işlenebilen suçlara “özgü suç” denmektedir. İrtikap suçu, yalnızca kamu görevlileri tarafından işlenebilmesi itibariyle özgü suç niteliğindedir. Kamu görevlisi olmayan kişiler bu suçun faili olamayacağı gibi, bu suçun oluşumuna iştirak ederlerse yardım eden veya azmettiren olarak yargılanabileceklerdir. TCK m.6/1-c bendinde kamu görevlisi deyiminden ne anlaşılacağı düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre: “Kamu görevlisi deyiminden; kamusal faaliyetin yürütülmesine atama veya seçilme yoluyla ya da herhangi bir surette sürekli, süreli veya geçici olarak katılan kişi anlaşılır.” Kamu görevlisinin suçu işledikten sonra kamu görevinden ayrılması bu suçun varlığına herhangi bir şekilde etki etmeyecektir. 2. İcbar (Zorlama) Suretiyle İrtikap Suçu İcbar, Türk Dil Kurumuna göre “zorlama, zorunda bırakma” anlamlarına gelmektedir. İrtikap suçu uygulamada en çok icbar suretiyle irtikap suçu olarak karşımıza çıkmaktadır. TCK’nın 250. maddesine göre; kamu görevlisinin görevinin sağladığı nüfuzu kötüye kullanarak kendisine veya gösterdiği bir başkasına yarar sağlaması ya da bu yolda vaatte bulunması için bir kimseyi zorlaması veya zorunda bırakması durumunda icbar suretiyle irtikap suçu oluşur. Kamu görevlisinin haksız tutum ve davranışları karşısında, kişinin haklı bir işinin gereği gibi, hiç veya en azından vaktinde görülmeyeceği endişesiyle, kendisini mecbur hissederek, kamu görevlisine veya yönlendireceği kişiye menfaat temin etmiş olması halinde, icbarın varlığı kabul edilir. İcbar (Zorlama) Suretiyle İrtikap Suçunda kamu görevlisinin görevi gereği zaten yerine getirmekle yükümlü olduğu kamu görevini yerine getirmemesi durumu söz konusudur. Kamu görevlisi, görevi nedeniyle belli bir nüfuza sahiptir ve bu nüfuzu kullanarak muhatabını belli bir şekilde davranmaya zorlamaktadır. Kamu görevlisinin muhatabını kendisine veya yönlendirdiği kişiye maddi bir menfaat sağlaması amacıyla zorlaması durumunda icbar suretiyle irtikap suçu oluşacaktır. Kamu görevlisi fiili işlerken eğer görevinin sağladığı nüfuzu kötüye kullanmıyorsa bu durumda icbar suretiyle irtikap suçu oluşmayacaktır. Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin 2018/3550 Esas ve 2021/6023 Karar sayılı ilamında icbar suretiyle irtikap suçunu şu şekilde tanımlamıştır: “…Cebri irtikap suçu, kamu görevlisinin sıfat ve görevini kötüye kullanarak kişiyi tazyik etmesi ile başlayıp, bu sıkıştırma karşısında ferdin de memurun haksız işlemlerini önlemek zorunluluğunu duyarak ona menfaat temin ve vaat etmesi ile oluşur. Kamu görevlisi açıkladığı istekler yerine getirilmezse mağdurun işini yapmayacağını söylemek suretiyle onu manevi cebir altında bulundurmaktadır. Böyle haksız bir durumla karşılaşan ve haklı işinin kamu görevlisi tarafından yapılmayacağı veya geciktirileceği ya da haksız bir muameleye maruz kalacağı endişesine kapılan mağdur belli bir şiddete ulaşmış olan bu manevi cebrin etkisiyle ve hakkını elde etmek zorunluluğu karşısında haksız olarak istendiğini bildiği parayı ve sair menfaatleri kamu görevlisine vermekte ya da vaat etmektedir. Burada fert meşru zeminde bulunmaktadır.” Yargıtay kararında da bahsedildiği gibi buradaki cebir, maddi değil manevi bir cebirdir. Kamu görevlisinin maddi(fiziksel) cebir kullanarak kendisine veya yönlendireceği bir kişiye menfaat sağlaması halinde artık burada irtikap suçu değil, yağma suçu oluşmuş olacaktır. Bu suç tipinin oluşması için mağdura karşı yapılan manevi cebir sonucu mağdurun meydana getirilen korkunun etkisi altında fiili işlemesi gereklidir. Ayrıca mağdurun, failin uyguladığı manevi baskının etkisinden kolaylıkla kurtulma imkanının bulunmaması gerekir. Bu seviyeye gelmiş bir manevi baskının olup olmadığı her olayda olayın özelliklerine göre ayrıca değerlendirilmelidir. Kamu görevlisinin bu seviyeye gelmemiş olan söylemleri ve davranışları sonucunda bir yarar sağlaması halinde ise rüşvet suçu oluşabilecektir. İcbar suretiyle irtikap suçunun işlenmesi sonucu sağlanan yararın mutlaka kamu görevlisine sağlanmış olması gerekmez. Başkasına yarar sağlanması veya bu yolda vaatte bulunulması durumunda da icbar suretiyle irtikap suçu oluşur. 3. İkna Suretiyle İrtikap Suçu Kamu görevlisi, görevinin sağladığı güveni kötüye kullanarak gerçekleştireceği hileli davranışlarla, kendisine veya göstereceği başka bir kişiye yarar sağlanmasına veya bu yolda bir vaatte bulunulmasına bir kimseyi ikna ederse ikna suretiyle irtikap suçu oluşur. İkna suretiyle irtikap suçunun oluşabilmesi için kamu görevlisinin görevinin sağladığı güveni kötüye kullanarak hileli davranışlar sergilemesi gereklidir. Kamu görevlisinin bu yolla mağdurun iradesini neticeyi gerçekleştirmeye elverişli olacak derecede etki altına alması suçun oluşması için zorunlu bir unsurdur. Kamu görevlisinin bu suretle kendisine veya bir başkasına yarar sağlaması veya bu yolda vaatte bulunulması hususunda bir kimseyi ikna etmesi gereklidir. Kamu görevlisinin muhatabına hile teşkil etmeyecek tavsiyelerde bulunması ise bu suç tipine vücut vermeyecektir. Kamu görevlisinin mağduru yanıltmaya yönelik davranışları, ikna suretiyle irtikap suçunu oluşturmaya elverişli şekilde mağdurun iradesini etki altına alabilecek derecede olmasına rağmen mağdur yanılmazsa ikna suretiyle irtikap suçu teşebbüs aşamasında kalmış olur. Kamu görevlisinin, mağduru sözlü veya yazılı bir şekilde ikna etmiş olması bu suç tipinin oluşumunda bir fark yaratmayacaktır. Mağdurun iradesi hem sözlü şekilde hem de yazılı şekilde etki altına alınabilecektir. Kamu görevlisinin görevinin sağladığı güveni kötüye kullanması unsuru bu suçu dolandırıcılık suçundan ayıran unsurdur. Dolandırıcılık suçunda bu yönde bir güven olması zorunlu bir unsur olarak bulunmamaktadır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2014/803 Esas ve 2018/223 Karar sayılı ilamında ikna suretiyle irtikap suçunu şu şekilde tanımlamıştır: “…İkna suretiyle irtikap suçu; kamu görevlisinin görevine giren bir işle ilgili olarak nüfuz veya güveni kötüye kullanmak suretiyle, sağladığı çıkarın haksız olduğunu bilemeyecek olan mağduru yasa dışı çıkar sağlamaya ikna etmesi ile oluşur. Fail gerçekleştirdiği hileli davranışlarla mağduru ikna ederek çıkar sağlamak istemektedir. Aslında burada kamu görevlisinin dolandırıcılığı söz konusu olup, mağdur kendisine sunulacak hizmet karşılığında meşru ve haklı bir ödemede bulunduğunu düşünerek hareket etmektedir.” 4. Mağdurun Hatasından Faydalanarak İşlenen İrtikap Suçu Fail kamu görevlisinin bir ikna çabası olmadan, mağdurun kendiliğinden düşmüş olduğu hatadan yararlanarak suç işlemesi halinde ikna suretiyle irtikap suçu oluşur. Suçun bu şekilde işlenmesi halinde faile verilecek cezanın miktarı daha azdır. Suçun bu şekilde işlemesinde kamu görevlisinin aktif bir hareketi bulunmamaktadır. Fail, mağdurun sağlamış olduğu yararın haksız ve gereksiz olduğunu bilmesine rağmen, mağduru uyarmamaktadır. Mağduru icbar etmeye veya ikna etmeye yönelik herhangi bir hareket söz konusu değildir. Mağdur kendiliğinden bir hataya düşmüşken kamu görevlisi sessiz kalıp bu hatadan faydalanarak kendisine veya başkasına yarar sağlamaktadır. Ancak bu suç tipinin oluşabilmesi için mağdur kendiliğinden hataya düşmüş olmalı, hataya düşmesinde kamu görevlisinin hiçbir etkisi bulunmamalıdır. Mağdurun hataya düşmesi kendisinden kaynaklanmış olabileceği gibi 3. bir kişiden kaynaklanması da mümkündür. Kamu görevlisinin mağduru hataya düşürmeye yönelik aktif bir hareketi olmadığı sürece mağdurun hatasından faydalanarak işlenen irtikap suçu oluşacaktır. İkna suretiyle irtikâp suçunu oluşturan hile icrai veya ihmali davranışla gerçekleştirilebilir. Bu bakımdan, hatadan yararlanmak suretiyle irtikap, ikna suretiyle irtikap suçu arasındaki tek fark işleniş şeklidir. İkna suretiyle irtikap suçunun cezasından indirim yapılmasını gerektiren bir suç tipidir. 5. İrtikap Suçunun Cezası • İcbar suretiyle irtikap suçunun cezası 5 yıldan 10 yıla kadar hapis cezasıdır. • İkna suretiyle irtikap suçunun cezası 3 yıldan 5 yıla kadar hapis cezasıdır. • Mağdurun hatasından faydalanarak işlenen irtikap suçunun cezası 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezasıdır. İrtikap suçunun işlenmesi durumunda verilecek ceza, irtikap edilen menfaatin değerinin azlığı ve mağdurun ekonomik durumu göz önünde bulundurularak yarı oranında indirilebilir. Buna göre kamu görevlisinin irtikap etmiş olduğu menfaatin değerinin düşüklüğü ve mağdurun ekonomik durumu hakim tarafından birlikte değerlendirilecek ve ceza miktarı bu hususlar da göz önünde bulundurularak belirlenecektir. 6. İrtikap Suçu Şikayete Tabi Bir Suç mudur? İrtikap suçu için soruşturma ve kavuşturma yapılması şikayete bağlı değildir. Dolayısıyla bu suçun mağdurunun yetkili mercilere şikayet bildirimi yapmasına gerek yoktur. Suçun mağduru, suçtan zarar gören veya herhangi bir üçüncü kişi tarafından yetkili mercilere yapılan ihbar, savcılığın harekete geçmesi için yeterli olacaktır. Bunun dışında yetkili mercilerin İrtikap suçunun varlığını herhangi bir şekilde öğrenmesi ile de maddi gerçeğe ulaşmak için savcılık harekete geçecektir. İrtikap suçunun şikayete tabi bir suç olmaması nedeniyle uzlaşma kapsamında da değildir. Şikayet hakkı ile ilgili daha fazla bilgi için ‘’Şikayet Hakkı ve Şikayetten Vazgeçmenin Sonuçları’’ başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 7. Denetim Görevinin İhmali Suretiyle İrtikap Suçu ve Cezası Bu suç tipi Türk Ceza Kanunu’nun 251. Maddesinde düzenlenmiştir. İrtikap suçunun işlenmesine kasten göz yuman denetimle yükümlü kamu görevlisi, işlenmiş olan irtikap suçundan müşterek fail olarak sorumlu tutulur. İcbar veya inkar suretiyle ya da muhatabın hatasından faydalanmak suretiyle işlenmiş olan irtikap suçunun cezası neyse bu suçların işlenmesine kasten göz yuman denetimle yükümlü kamu görevlisi de o ceza tehdidi ile karşı karşıya kalacaktır. Denetimle görevli kamu görevlisinin irtikap suçunun işlenmesine göz yumma kastı olmamasına rağmen görevini ihmal etmesi durumunda irtikap suçunun işlenmesine imkan sağlamışsa da cezai sorumluluğu doğacaktır. Denetim görevini ihmal eden kamu görevlisi bu durumda üç aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacaktır. Burada denetimle görevli kamu görevlisinin bir kastı bulunmayıp, ihmali suretiyle bu suçun işlenmesi durumu söz konusudur. 8. İrtikap Suçunda Görevli Mahkeme ve Dava Zamanaşımı Süresi İcbar suretiyle irtikap suçu ve ikna suretiyle irtikap suçunda yargılamada görevli mahkeme ağır ceza mahkemesidir. Mağdurun hatasından faydalanmak suretiyle işlenen irtikap suçunda ise görevli mahkeme asliye ceza mahkemesidir. Yetkili mahkeme ise suçun işlendiği yer mahkemesidir. İrtikap suçu için 15 yıllık bir dava zamanaşımı süresi öngörülmüştür. Bu sebeple irtikap suçundan ötürü 15 yıl içinde soruşturma ve kovuşturma sürecinin savcılık tarafından gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla ilgililerin her zaman ilgili mercilere ihbar yoluyla bu suçun işlendiğini bildirme hakkına sahip olsalar da bu hakkı suçun işlenmesinden itibaren 15 yıl içerisinde kullanmaları gerekmektedir. 9. İrtikap Suçu İle Rüşvet Suçu Arasındaki Farklar TCK m.252’nin gerekçesinde de belirtildiği üzere haklı bir işin gördürülmesi amacıyla kamu görevlisine menfaat temini halinde rüşvet suçu oluşmayacaktır. Böylesi bir durumda menfaati temin eden kişi, usul ve yasalara uygun talebinin bir an evvel zorluk çıkartılmaksızın yapılmasını temin etmeyi amaçlamaktadır. Bu nedenle, usul ve yasalara uygun bir işin gördürül­mesi amacına yönelik olarak menfaat sağlanması hâlinde, olayın tüm detayları birlikte değerlendirilmek suretiyle, irtikap suçundaki sair unsurlarında varlığı halinde, icbar suretiyle irtikap suçunu oluştuğunu kabul etmek gerekir. Rüşvet suçunda haklı bir menfaat söz konusu değildir. Rüşvet suçuyla ilgili detaylı bilgi almak için Rüşvet Suçu ve Cezası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Excerpt: İrtikap suçunda korunmak istenen hukuki yarar toplumun devlet memurlarına karşı duyduğu inanç ve güvenin korunmasıdır. Ayrıca bu suç tipiyle, kamu görevlilerinin bulundukları makamın kuvvetini kullanarak kendilerine haksız bir menfaat sağlamaları engellenmesi amaçlanmıştır. ### Rüşvet Suçu ve Cezası Rüşvet suçu, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 252. Maddesinde “Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar” başlığı altında düzenlenmiştir. Rüşvet suçu, birden fazla faille işlenebilen bir suç tipidir. Bu niteliği itibariyle bir karşılaşma suçudur. Bu suçta hem rüşvet alan hem de rüşvet veren fail konumundadır. Kanunda da rüşvet alma suçu ve rüşvet verme suçu aynı maddede ayrı fıkralarda düzenlenmiştir. Kamu görevinin ifasıyla ilgili olarak bir işin yapılması veya yapılmaması için, doğrudan veya aracılar vasıtasıyla, bir kamu görevlisine veya göstereceği bir başka kişiye menfaat sağlaması halinde rüşvet verme suçu işlenmiş oluşur. Kamu görevlisinin, görevinin ifasıyla ilgili bir işi yapması veya yapmaması için, doğrudan veya aracılar vasıtasıyla, kendisine veya göstereceği bir başka kişiye menfaat sağlanması halinde rüşvet alma suçu işlenmiş olur. Tarafların rüşvet anlaşmasını yapmış olması suçun oluşması için yeterli olacaktır. Ayrıca anlaşılan yararın sağlanması suçun oluşması için zorunlu bir unsur değildir. Türk Dil Kurumuna göre rüşvet “Yaptırılmak istenen bir işte yasa dışı kolaylık ve çabukluk sağlanması için bir kimseye mal ve para olarak sağlanan çıkar.” anlamına gelmektedir. Rüşvet suçuyla korunmak istenen hukuki yarar, toplumda kamu görevlilerinin rüşvet kabul etmeyeceklerine ve satın alınamayacaklarına dair yerleşmiş olan inancın sarsılmamasıdır. Toplumda bulunan inanca göre kamu hizmetleri eşitlik ve liyakatlilik ilkelerine göre yürütülmektedir. Bir kişi, işinin yapması için bir kamu görevlisiyle muhatap olduğunda o kamu görevlisinin kendisinden bir başkasına ayrıcalıklı bir şekilde davranmayacağına dair inancını korumalıdır. Kanun koyucu rüşvet suçu düzenlemesiyle bu inancın korunmasını amaçlamıştır. 1. Rüşvet Verme Suçu ve Cezası TCK nın ilgili maddesine göre; Kamu görevlisine veya onun göstereceği kişiye, görevinin ifasıyla ilgili olan bir işi yapması veya yapmaması için doğrudan veya başkaları aracılığıyla menfaat sağlayan kişi 4 yıldan 12 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Rüşvet verme suçunda, rüşvet alma suçunun aksine failin kamu görevlisi olması gerekmemektedir. Fail, herhangi birisi olabilecektir ancak failin aynı zamanda kamu görevini ifa eden bir kişi olmasında da kanunen bir engel bulunmamaktadır. Rüşveti veren, doğrudan kendisi verebileceği gibi bir aracı yada aracılar kullanmak suretiyle de rüşvet verebilecektir. Rüşvet anlaşması eğer bir aracı kullanılarak yapılmışsa bu aracının cezalandırılması da söz konusu olacaktır. Rüşvetin teklif edilip, kamu görevlisi tarafından kabul edilmemesi hali de kanunda ayrıca düzenlenmiştir. Bu durum, kanun koyucu tarafından cezayı azaltan bir hal olarak kabul edilmiştir. Bu hususa da yazımızın devamında ayrıca değinilecektir. 2. Rüşvet Alma Suçu ve Cezası İlgili kanun maddesine göre; Kamu görevlisi, görevinin ifasıyla ilgili olan bir işi yapması veya yapmaması için kendisine ya da onun göstereceği bir kişiye doğrudan veya aracılar vasıtasıyla menfaat sağlarsa 4 yıldan 12 yıla kadar cezalandırılır. Rüşvet alma suçu, yalnızca kamu görevlileri tarafından işlenebilen bir suçtur. Ceza hukukunda yalnızca belirli kişiler tarafından işlenebilen suçlara “özgü suç” denmekte olup, rüşvet alma suçu, yalnızca kamu görevlileri tarafından işlenebilmesi itibariyle özgü suç niteliğindedir. Kamu görevlisi olmayan kişiler bu suçun faili olamayacağı gibi, bu suçun oluşumuna iştirak ederlerse yardım eden veya azmettiren olarak yargılanabileceklerdir. Ancak TCK m.252/8’de bu duruma birkaç istisna getirilmiştir. Yazımızın devamında bu istisnalara ayrıca değinilecektir. TCK m.6/1-c bendinde kamu görevlisi deyiminden ne anlaşılacağı şöyle düzenlenmiştir. “Kamu görevlisi deyiminden; kamusal faaliyetin yürütülmesine atama veya seçilme yoluyla ya da herhangi bir surette sürekli, süreli veya geçici olarak katılan kişi anlaşılır.” Rüşvetin alındığı sırada failin kamu görevlisi olması yeterlidir. Rüşvet aldıktan sonra kamu görevinden ayrılan fail hakkında dava zamanaşımı geçmediği sürece soruşturma ve kovuşturma yapılabilecektir. Rüşvet alma suçunun oluşabilmesi için, suçun faili olan kamu görevlisinin görev alanına giren bir işi yapmayı veya yapmamayı vaat etmesi gerekmektedir. TCK m.252/2’de bu husus “görevinin ifasıyla ilgili bir işi” denilmek suretiyle açıkça ifade edilmiştir. Kamu görevlisi tarafından rüşvetin talep edilip, karşı tarafça bunun kabul edilmemesi durumu kanunda cezayı azaltan bir hal olarak düzenlenmiştir. Yazımızın devamında bu duruma değinilecektir. Rüşvet alma suçunda kanun koyucu tarafından TCK m.252/7’de cezayı artıran nitelikli bir hali düzenlemiş olup, bu düzenlemeye göre rüşvet alan ya da rüşvet talebinde bulunan kişi eğer yargı görevi yapan hakem, bilirkişi, noter veya yeminli tercümansa, bunlara verilecek ceza üçte birden yarısına kadar artırılır. 3. Rüşvet Suçunda Rüşvet Anlaşmasının Yapılması Rüşvet konusunda tarafların anlaşmaya varması halinde tarafların kararlaştırıldığı menfaat sağlanmamış olsa dahi suç tamamlanmış gibi cezaya hükmolunur. Rüşvet suçu iki taraflı bir suç olduğundan tarafların karşılıklı iradeleri birbirleriyle uyuşmalıdır. Taraflardan birinin rüşvet teklifinin diğer tarafça kabul edilmemesi durumu kanunda ayrıca düzenlenmiştir. Yazımızın devamında bu kısma ayrıca değinilecektir. Rüşvet anlaşmasının tamamlanması durumunda suç tamamlanmış gibi cezaya hükmolunacağı için bu anlaşmadan sonra artık tarafların gönüllü vazgeçme hükümlerinden yararlanması mümkün değildir. Rüşvet teklifini ilk kimin tarafından yapıldığının suçun oluşması açısından farkı bulunmamaktadır. Rüşvet teklifi kamu görevlisinden gelebileceği gibi kamu görevlisi olmayan taraftan da gelebilecektir Taraflar rüşvet anlaşmasını özgür iradeleriyle gerçekleştirmelidirler. Tarafların rüşvet anlaşmasını yaptıkları sıradaki iradelerinin, tehdit, şiddet hile veya sair nedenlerle fesada uğratılması halinde geçerli bir rüşvet anlaşmasının varlığından söz edilemeyecektir. Tarafların özgür iradesine dayanmadan yapılmış olan rüşvet anlaşmaları, bu taraflar bakımından rüşvet suçuna vücut vermeyecektir. 4. Rüşvet Teklifinin Diğer Tarafça Kabul Edilmemesi Kamu görevlisinin rüşvet talebinde bulunması ve bunun karşı tarafça kabul edilmemesi durumunda, verilecek ceza yarı oranında indirilecektir. Kamu görevlisine menfaat temini karşılığında rüşvet teklif edilmesi ancak bu teklifin kamu görevlisi tarafından kabul edilmemesi durumunda, rüşvet teklifinde durumunda bu kişinin cezası da yarı oranında indirilecektir. Rüşvet verme ve rüşvet alma suçunun cezası olan 4 yıldan 12 yıla kadar hapis cezası bu durumda 2 yıldan 6 yıla kadar olarak karşımıza çıkacaktır. Kanun koyucu böylece rüşvet suçunda cezayı azaltan bir hal düzenlemiştir. Kamu görevlisi veya karşı tarafça bir vaat teklif edilmesi ve bu vaadin diğer tarafça kabul edilmemesi durumunda da vaadi teklif eden taraf ceza tehdidi altında bulunacaktır. Teklifin kabul edilmemesi suçun oluşması bakımından bir engel değildir. 5. Rüşvet Suçuna Aracılık Etme Suçu ve Cezası Türk Ceza kanununda, rüşvet suçuna aracılık etme suçunu da yer verilmiş olup, ilgili kanun maddesine göre; bir kişi rüşvet teklif veya talebinin karşı tarafa iletilmesi, rüşvet anlaşmasının sağlanması veya rüşvetin temini hususlarında aracılık ederse, kamu görevlisi sıfatını taşıyıp taşımadığına bakılmaksızın, müşterek fail olarak cezalandırılır. Aracı olan kişi, kamu görevlisine bir yarar sağlamayı vaat eden kişi ya da kendisine bir yarar sağlanan kamu görevlisi değildir. Rüşvet suçunu oluşturan bu anlaşmaya aracılık etmesi sonucunda rüşvet alan ve rüşvet veren gibi cezalandırılacaktır. Kanun koyucu bu fıkra ile rüşvet suçunda aracı olan kişinin de bu suçun işlenmesinde müşterek fail olarak kabul edileceğini düzenlemiştir. İlgili kanun maddesine göre rüşvet suçunda aracı: • Bir tarafın diğer tarafa yapmış olduğu teklif veya talebi iletirse, • Rüşvet anlaşmasının sağlanmasına aracılık ederse, • Rüşvetin temini hususunda aracılık ederse, Müşterek fail olarak yani rüşvet alma veya rüşvet verme suçunu işlemiş gibi cezalandırılacaktır. Bu durumda rüşvet suçuna aracılık eden kişi de tıpkı asli failler gibi değerlendirilecek ve ceza alacaktır. Cezası da 4 yıldan 12 yıla kadar hapis cezası olacaktır. Ayrıca belirtmek gerekir ki rüşvet suçuna aracılık eden kişinin ceza sorumluluğuyla karşı karşıya kalabilmesi için kamu görevlisi olmasına gerek yoktur. 6. Rüşvet Suçunda Kendisine Menfaat Sağlanan Üçüncü Kişinin Durumu Rüşvet ilişkisinden bu ilişki dolayısıyla bir üçüncü kişiye menfaat sağlanırsa ve üçüncü kişi bu menfaati kabul ederse üçüncü kişi müşterek fail olarak cezalandırılır. Bu üçüncü kişi, tüzel kişi adına menfaati kabul eden tüzel kişi yetkilisi de olabilir. Menfaati kabul eden 3. kişinin cezalandırılabilmesi için ayrıca kamu görevlisi olmasına gerek yoktur. Bu durumda karşı tarafça yapılmış olunan rüşvet anlaşması sonucunda kendisine bir menfaat sağlanmasını kabul eden üçüncü kişi de rüşvet alma suçu veya rüşvet verme suçunu işlemiş gibi ceza tehdidiyle karşı karşıya kalacaktır. Böylece menfaati kabul eden üçüncü kişi 4 yıldan 12 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacaktır. Eğer menfaat sağlanan kişi bir tüzel kişiyse bu durumda tüzel kişinin menfaati kabul eden yetkilisi cezalandırılacaktır. 7. Kamu Görevlisi Olmaksızın Rüşvet Alma Suçunun Faili Olabilecek Kişiler Kanun koyucu, kamu görevlisi olmasa da rüşvet alma suçunun faili olabilecek kişileri TCK m.252/8’de şu şekilde düzenlemiştir: Bu madde hükümleri; a) Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, b) Kamu kurum veya kuruluşlarının ya da kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının iştirakiyle kurulmuş şirketler, c) Kamu kurum veya kuruluşlarının ya da kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının bünyesinde faaliyet icra eden vakıflar, d) Kamu yararına çalışan dernekler, e) Kooperatifler, f) Halka açık anonim şirketler, adına hareket eden kişilere, kamu görevlisi sıfatını taşıyıp taşımadıklarına bakılmaksızın, görevlerinin ifasıyla ilgili bir işin yapılması veya yapılmaması amacıyla doğrudan veya aracılar vasıtasıyla, menfaat temin, teklif veya vaat edilmesi; bu kişiler tarafından talep veya kabul edilmesi; bunlara aracılık edilmesi; bu ilişki dolayısıyla bir başkasına menfaat temin edilmesi halinde de uygulanır. 8. Rüşvet Suçu Şikâyete Tabi Bir Suç mudur? Rüşvet suçu için soruşturma ve kovuşturma yapılması şikayete bağlı değildir. Dolayısıyla bu suçun mağdurunun yetkili mercilere şikayet bildirimi yapmasına gerek yoktur. Suçun mağduru, suçtan zarar gören veya herhangi bir üçüncü kişi tarafından yetkili mercilere yapılan ihbar, savcılığın harekete geçmesi için yeterli olacaktır. Bunun dışında yetkili mercilerin Rüşvet suçunun varlığını herhangi bir şekilde öğrenmesi ile de maddi gerçeğe ulaşmak için savcılık harekete geçecektir. Rüşvet suçunun şikayete tabi bir suç olmaması nedeniyle uzlaşma kapsamında da değildir. Şikayet hakkı ile ilgili daha fazla bilgi için ‘’Şikayet Hakkı ve Şikayetten Vazgeçmenin Sonuçları’’ başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 9. Rüşvet Suçunda Yetkili ve Görevli Mahkeme ve Dava Zamanaşımı Süresi Rüşvet suçunda yetkili ve görevli görevli mahkeme suçun işlendiği yerdeki Ağır Ceza Mahkemeleridir. Rüşvet suçu için 15 yıllık bir dava zamanaşımı süresi öngörülmüştür. Bu sebeple rüşvet suçundan ötürü 15 yıl içinde soruşturma ve kovuşturma sürecinin savcılık tarafından gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla ilgililerin her zaman ilgili mercilere ihbar yoluyla bu suçun işlendiğini bildirme hakkına sahip olsalar da bu hakkı suçun işlenmesinden itibaren 15 yıl içerisinde kullanmaları gerekmektedir. 10. Rüşvet Suçu ile Benzerlik Gösteren Suç Tipleri Arasındaki Farklar 10.1. Rüşvet İle İrtikap Suçu Arasındaki Farklar TCK m.252’nin gerekçesinde de belirtildiği üzere haklı bir işin gördürülmesi amacıyla kamu görevlisine menfaat temini halinde rüşvet suçu oluşmayacaktır. Böylesi bir durumda menfaati temin eden kişi, usul ve yasalara uygun talebinin bir an evvel zorluk çıkartılmaksızın yapılmasını temin etmeyi amaçlamaktadır. Bu nedenle, usul ve yasalara uygun bir işin gördürül­mesi amacına yönelik olarak menfaat sağlanması hâlinde, olayın tüm detayları birlikte değerlendirilmek suretiyle, irtikap suçundaki sair unsurlarında varlığı halinde, icbar suretiyle irtikap suçunu oluştuğunu kabul etmek gerekir. Rüşvet suçunda haklı bir menfaat söz konusu değildir. İrtikap suçuyla ilgili detaylı bilgi almak için İrtikap Suçu ve Cezası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 10.2. Rüşvet İle Zimmet Suçu Arasındaki Farklar Türk Ceza Kanununda yer alan tanımına göre; görevi nedeniyle zilyetliği kendisine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu malı kendisinin veya başkasının zimmetine geçiren kamu görevlisi zimmet suçu ile cezalandırılır. Rüşvet suçunda ise kamu görevlisine görevi nedeniyle devredilmiş olan bir malın veya kamu görevlisinin koruma veya gözetimiyle yükümlü olduğu bir malın bulunması zorunlu bir unsur değildir. Kişinin haksız işini belli bir menfaat karşılığında yapma durumu söz konusudur. Zimmet suçuyla ilgili detaylı bilgi almak için Zimmet Suçu ve Cezası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 10.3. Rüşvet İle Görevi Kötüye Kullanma Suçu Arasındaki Farklar Kamu görevlisinin kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olması ya da kişilere haksız bir menfaat sağlaması durumunda görevi kötüye kullanma suçu oluşacaktır. Rüşvet suçunda ise yukarıda bahsetmiş olduğumuz gibi birden çok fail bulunmaktadır. Bu niteliği itibariyle rüşvet, bir karşılaşma suçuyken görevi kötüye kullanma suçu tek failli bir suçtur. Ayrıca görevi kötüye kullanma suçu genel bir suçtur. Yapılmış fiile ilişkin kanunda tanımlanmış bir suç tipi varsa, fail bu suç tipi ile cezalandırılacaktır. Yani failin hareketi rüşvet suç tipini oluşturuyorsa ayrıca görevi kötüye kullanma suçundan cezalandırılmayacaktır. Görevi kötüye kullanma suçuyla ilgili detaylı bilgi almak için Görevi Kötüye Kullanma Suçu ve Cezası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Excerpt: Kamu görevi kapsamındaki bir işin yapılması veya yapılmaması için sağlayacağı yasadışı kolaylık karşılığında, kamu görevlisine menfaat temini halinde rüşvet suçu oluşacaktır. ### Tehdit Suçu ve Cezası Tehdit suçu, failin, sözlü, yazılı veya davranışlarıyla başka bir kişiye veya o kişinin yakınlarına maddi veya manevi zarar vereceği tehlikesini, ifade etmesi veya ortaya koyması şeklinde gerçekleşir. Tehdit suçu, genellikle kişiler arasındaki ilişkilerde güç kullanımı veya kontrol sağlama amacıyla yapılan bir eylemdir. Tehdit suçunu oluşturan eylemin muhakkak söz ile ifade edilmesi gerekmez. Tehdit suçuna muhatap olan mağdurun bilgisine ulaşabildiği sürece her türlü yazı, resim, imge, işaret ile de işlenmesi mümkündür. Burada önemli olan husus yalnızca mağdurun, fail tarafından gelecekte kendisine sair bir kötülük edileceği hususunda bilgilendirilmesidir. Tehdit suçunun gerçekleşmesi için yüz yüze yapılması şart değildir. Telefon ya da mesajla yapılan eylemler de tehdit kapsamında değerlendirilmektedir. 1. Tehdit Suçu Nedir? Tehdit suçu failin; henüz meydana gelmemiş ama meydana gelme ihtimalinin varlığı ile ilgili belli bir kişiye ya da bu kişinin yakınına, maddi veya manevi kişilik değerlerinin bir zarara uğratılacağının ifade etmesi ile meydana gelir. İlgili kanun maddesine göre tehdit suçu; hayata, cinsel dokunulmazlığa, malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratılacağına veya sair bir kötülük edeceğine ilişkin olabilir. Tehdit Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu (TCK) ’nun 106. maddesinde iki fıkra halinde düzenlenmiştir. Tehdit suçunun düzenlenmesiyle korunan hukuki değer, kişilerin huzur ve sükûnudur. Tehdit suçu, bir başkasını kendisi veya yakınına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden; malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından veya sair bir kötülük edeceğinden bahisle tehdit ederek gerçekleşir. TCK madde 106; “Bir başkasını, kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle tehdit eden kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından veya sair bir kötülük edeceğinden bahisle tehditte ise, mağdurun şikâyeti üzerine, altı aya kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur.” Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi almak için “Telefon ve Mesaj Yolu İle Tehdit” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Tehdit Suçunun Faili ve Mağduru Kim Olabilir? Bu suç tipi hem fail hem mağdur olmak açısından özel bir nitelik aramasa da belli kişilerin bu suçun faili ya da mağduru olduğu durumlarda suçun nitelikli halleri söz konusu olabilecektir. Yani cezayı artırıcı veya azaltıcı sebepler gündeme gelebilecektir. 2.1. Tehdit Suçunun Faili Tehdit suçu herkes tarafından işlenebilen bir suçtur. Dolayısıyla ‘’genel suç’’ kategorisine girer. Bu sebeple kanunda özel bir nitelik aranmadığından bu suçun faili herkes olabilir. 2.2. Tehdit Suçunun Mağduru Tehdit suçu kural olarak herkese karşı işlenebilir olsa da, suçun oluşabilmesi için mağdurun tehdidi algılayabilecek durumda olması gerekir. Örneğin, bu suçun ruhsal veya fiziki yönden algılama yeteneği gelişmemiş kişilere karşı işlenmesi mümkün değildir çünkü bu kişiler yapılan tehdidi algılayamazlar. Ancak bu kişilere karşı işlenen fiil, bu kişilerin yakınlarını korku ve telaşa düşürmeye elverişli ise tehdit suçunun kişinin yakınlarına karşı oluştuğundan bahsetmemiz mümkündür. Tehdit suçunun varlığından bahsedilebilmesi için, mağdurun belirli veya belirlenebilir bir kişi olması ve tehdidin anlam ile sonuçlarını kavrayabilecek durumda bulunması gerekir. Kişilerin karşılıklı olarak birbirlerini tehdit etmeleri halinde ise, kişilerin ikisi de tehdit suçunu işlemiş olacaktır. Kendisine karşı gerçekleştirilen tehdit fiiline tepki olarak veya bu fiilden korunmak için kendisine karşı tehdit suçunu gerçekleştiren kişiye tehditte bulunan, koşulları oluşmuş ise meşru müdafaa veya haksız tahrik hükümlerinden yararlanabilecektir. 2.3. Tehdit Suçunun Kişinin Gıyabında İşlenmesi Tehdit suçunun gıyapta, yani kişinin yokluğunda işlenmesi de mümkündür. Ancak suçun işlenmiş olduğunun kabul edilebilmesi için tehdit edilenin (mağdurun) tehditten haberdar olması gerekmektedir. Başka bir deyişle, mağdurun tehditten haberdar olması şartıyla, tehdit suçunun gıyapta işlenmesi pekâlâ mümkündür. 3. Tehdit Suçunu Oluşturan Eylem ve Fiiller Tehdit suçunun oluşabilmesi için mağdurun maddi veya manevi kişilik değerlerinin zarar göreceğinin muhtemel olduğu, fail tarafından mağdurun bilgi ve görgüsüne sunulmalıdır. Bu suçun fiil unsurunun tamamlanabilmesi için mağdurun kendisinin veya yakınının zarar göreceği ile ilgili endişe duyması, iç dünyasındaki huzur ve sükûnunun bozulmuş olması gerekmektedir. Eğer fiil mağdur tarafından muhtemel zararın gerçekleşeceğine yönelik korku oluşturacak ağırlıkta değilse, bu suçun fiil unsuru oluşmaz. Dolayısıyla bir tehdit suçundan da bahsedilemez. Bu sebeple muhakkak fiilin; tehdit suçunu oluşturmaya yetecek, mağdurun inanç duymasına ve korkmasına yetecek ağırlıkta olması gerekir. Bu ağırlık belirlenirken objektif kriterler baza alınır. Dolayısıyla ortalama bir insanı korkutmaya yetecek bir fiilin varlığı, fiil unsurunun tamamlanması için yeterli kabul edilecektir. Bu suçun fiil unsurunu yalnızca kelimeler oluşturmaz. Korku hissiyatının ve zarar görme bilincinin uyandırılabileceği her türlü ses, işaret, yazı, resim bu suçun fiil unsurunu oluşturabilir. Serbest hareketli bir suçtur yani her türlü fiille işlenebilir. Tehdit Suçu kasten işlenebilen suçlardandır. Suçu oluşturan fiilin fail tarafından bilerek ve isteyerek gerçekleştirilmesi gerekmektedir. TCK tehdit suçu bakımından failin iradi ve bilinçli hareket etmesi gerekliliğini yeterli görmüştür. Bununla birlikte failin, tehdit suçunu gerçekleştirdiği fiili işlerken mağdurun korkmasını, o kişinin zarara uğraması amacını taşıyor olması da gerekmektedir. 3.1. Bir Kimsenin Mal Varlığı İle Tehdit Edilmesi Yukarıda belirttiğimiz üzere, bir kimsenin malvarlığı bakımından büyük bir kötülüğe uğratılacağından bahsedilmesi halinde de tehdit suçu oluşacaktır ve bu husus Türk Ceza Kanunu ile hüküm altına alınmıştır. Ancak tehdidin konusunun malvarlığı veya sair bir kötülük olması hali kanunda, cezayı azaltıcı bir neden olarak kabul etmiştir. 3.2. Kişinin Yakınlarına Yönelik Fiiller ile Tehdit Edilmesi Bir kimsenin, kendisinin veya bir yakınının yaşamına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle korkutulması, bu suçun temel halini oluşturmaktadır. Dolayısıyla; tehdit suçunun oluşabilmesi için kişinin yakınlarına yönelik bir haksız saldırıdan bahsedilmesi yeterli olup mutlaka kişinin kendisine yönelik bir saldırıdan bahsedilmesi şartı aranmamaktadır. 3.3. Kavga Sırasında Söylenen Sözler Tehdit Suçunu Oluşturur mu? Yargıtay, daha önceki dönemlerde verdiği kararlarda; “kavga sırasında hiddet saikasıyla söylenen sözlerde tehdit kastı bulunmadığını” kabul etmişti. Ancak Yargıtay şu an yürürlükte olan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun yürürlüğe girmesi ile birlikte bu içtihadını değiştirmiştir. Hali hazırda geçerli olan yeni içtihatlara göre, eğer diğer şartları da varsa, kavga sırasında söylenen sözlerin tehdit suçunu oluşturabileceği, sadece varsa haksız tahrik nedeniyle cezada indirim yapılabileceği kabul edilmektedir. 4. Tehdit Suçunun Nitelikli Halleri TCK’nın 106. maddesinin ikinci fıkrasında tehdit suçunun nitelikli halleri düzenlenmiştir. Yazımızın devamında bu nitelikli halleri irdeleyeceğiz. 4.1 Silahla Tehdit Suçu (TCK 106/2-a) Tehdit suçunun silahla işlenmesi, mağdur açısından daha endişe verici olduğu, failin silahın gücüne güvenerek olayın sıcaklığında daha ağır neticelere sebebiyet verme ihtimalinin bulunması gibi sebepler dolayısıyla cezayı arttırıcı bir nitelikli hal olarak karşımıza çıkmaktadır. Silah ibaresinden anlaşılması gereken yalnızca ateşli silahlar olmayıp, TCK uyarınca kesici-delici aletler, yakıcı maddeler de silah kapsamına girmektedir. Ceza Genel Kurulu’na göre söz konusu silahın muhakkak mağdurun vücuduna temas ettirilmesi veya doğrultulması gerekli olmayıp, sadece mağdurun görüş açısına sokulmuş olması ile de bu nitelikli halin gerçekleşeceği kabul edilir. 4.2 Kendini Tanınmayacak Hale Koyarak Tehdit Suçu (TCK 106/2-b) Mağdurun kendisini savunma kapasitesi düşecek ve kişideki korkuyu arttırıcı etkisi olduğundan dolayı failin kendini tanınmayacak hale koyarak tehdit suçunu işlemesi cezayı arttırıcı bir diğer nitelikli hal olarak karşımıza çıkmaktadır. Failin maske takması, kılık değiştirmesi gibi kimliğini gizleyecek tavırlara bürünmesi bu nitelikli halin gerçekleşmesi için yeterli kabul edilmiştir. İnternet ve sosyal medyadaki sahte hesaplar üzerinden yapılan tehditlerde bu kapsamda değerlendirilmektedir. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi almak için “İnternet ve Sosyal Medya Hesapları Üzerinden Tehdit” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4.3 İmzasız Mektupla, Özel Sembollerle Tehdit Suçu (TCK 106/2-b) İmzasız mektupla tehditten kasıt failin kimliğinin anlaşılamamasıdır. Mektup geniş anlamda yorumlanmakta olup kimin gönderdiği anlaşılamayan e-mail ve fakslar da nitelikli hal oluşturmaktadır. Maddenin aynı bendinde özel işaretlerle işlenen tehdit suçu da nitelikli hal olarak düzenlenmiştir. Bunun sebebi korkunun düzeyini arttırmasıdır. Tehdit suçunun özel işaretlerle işlenmesi nitelikli haline mermi, kanlı bıçak, idam ilmeği, tabanca resmi ve boğazını kesme işareti örnek verilebilir. 4.4 Birden Fazla Kişiyle Birlikte Tehdit Suçu (TCK 106/2-c) Mağdurun kendisini savunmasını zorlaştıracağı ve korku düzeyini arttıracağı öngörülerek tehdit suçunun birden fazla kişi ile birlikte işlenmesi nitelikli hal olarak kabul edilmiştir. 4.5 Suç ve Terör Örgütlerini Kullanarak İşlenen Tehdit Suçu (TCK 106/2-d) Var olan veya var olabilecek inandırıcılığa sahip olan suç örgütlerinden yararlanarak tehdit suçunun işlenmesi durumunda mağdur üzerindeki baskı ve panik hissiyatı artacak olduğundan, mağdurun iç dünyasındaki huzur ve sükun tamamen zedelenecektir. Sayılan bu sebeplerle bu husus cezayı arttırıcı nitelikli hal kabul edilir. 4.6 Sağlık Çalışanlarını Tehdit Suçu Kamu veya özel sağlık kurum ve kuruluşlarında görev yapan sağlık personeli ile yardımcı sağlık personeline karşı görevleri sebebiyle işlenen 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan tehdit (TCK m.106) suçlarında; yukarıdaki gibi tayin edilecek cezalar yarı oranında arttırılacaktır (3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu Ek Madde 12). 5. Tehdit Suçunda Şikâyet, Zamanaşımı ve Uzlaştırma Tehdit suçu, şikâyete tabi bir suç değildir. Bu suçun soruşturma ve kovuşturması, re’sen yani kendiliğinden yapılır. Ancak tehdit suçu, malvarlığı bakımından büyük bir zarara veya sair bir kötülüğe uğratılacağından bahisle işlenmişse, soruşturma ve kovuşturmanın yapılması kişinin şikâyetine bağlı olup Savcılığın resen harekete geçmesi söz konusu değildir. Şikâyet süresi ise 6 (altı) aydır. Şikâyet hakkı ile ilgili daha fazla bilgi için “Şikâyet Hakkı ve Şikâyetten Vazgeçmenin Sonuçları” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Dava zamanaşımı 8 yıl olup suç dava zamanaşımı süresinde soruşturulabilir. Tehdit suçunun temel şekli (106/1) uzlaştırmaya tabi suçlardandır dolayısıyla soruşturma yahut kovuşturma aşamasından önce uzlaştırma prosedürü uygulanmalı uzlaştırma prosedüründe başarılı olunamazsa soruşturma ve kovuşturmaya devam edilmesi gerekmektedir. 6. Tehdit Suçunun Cezası TCK’nın 106. maddesinin birinci fıkrasına göre tehdit suçunun kişinin kendisinin veya yakının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir zarar vereceği ile ilgili tehdit eden faile, 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezasına hükmedilir. Ancak suçun bu temel halinin kadınlara karşı işlenmesi halinde cezanın alt sınırı 9 ay olarak belirlenmiştir. Failin mağduru malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından veya sair bir kötülük edeceğinden bahisle tehdit suçunu işlemesi halinde ise 6 aya kadar hapis veya adli para cezasına hükmolunur. Ancak bu halde suç soruşturması şikâyete bağlı olacaktır. Tehdit Suçunun Nitelikli Halinin Cezası TCK’nın 106. maddesinin 2. fıkrasında düzenlenmiş olup, tehdit suçunun nitelikli hallerini işleyen kişiler iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar. 6.1 Tehdit Suçunda Ceza İndirimi Ceza kanunda suç olarak tanımlanan fiili işleyen kişiye yine kanunda belirlenen yaptırımların uygulanmasıdır. Cezanın belirlenmesindeki temel yaklaşım, olayın bir bütün olarak değerlendirilmesi sonucu fail ile suçun ilişkilendirilmesi olarak ifade edilebilir. Hâkim ceza tayininde eylemin niteliği ve yarattığı sonuçların ağırlığı ile birlikte failin suçu işlediği esnadaki amaç, hedef ve ruh halini de dikkate almaktadır. Hâkim fiil ve faile ilişkin tüm kriterleri değerlendirmek suretiyle cezanın alt sınırdan mı yoksa alt sınırdan uzaklaşmak suretiyle mi verileceğine karar verir. Hâkim gerekçesini belirtmek suretiyle kanunda yazılı alt sınırdan uzaklaşarak daha ağır bir ceza verebilir. Türk Ceza Kanunun Cezanın Belirlenmesi ve Bireyselleştirilmesi başlığı altında yer alan 62 maddesinde takdiri indirim nedenlerine yer verilmiştir. Bu maddeye göre fail yararına cezayı hafifletecek nedenlerin varlığı halinde faile verilecek ceza 6 da 1 oranına kadar indirilebilir. Hakim faile verilecek cezada takdiren indirim yaparken, failin geçmişi, fiilden sonraki davranışları, yargılama sürecindeki davranışları, cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileriyle birlikte sair benzer nedenleri de dikkate alarak karar vermektedir. 6.2 Tehdit Suçunda Verilecek Cezanın Ertelenmesi TCK 51. maddesi gereğince, işlediği suçtan dolayı iki yıl ve daha az süreyle hapis cezasına mahkum edilen kişinin cezası ertelenebilir. Cezanın ertelenmesine karar verilebilmesi için, kişin daha önce üç aydan daha fazla hapis cezasına mahkum edilmemiş olması ve bir daha suç işlemeyeceği yönünde mahkemede bir kanaat oluşması gerekmektedir. 6.3 Tehdit Suçunda Hükmün Açıklanmasının Geriye Bırakılması Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için, sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması, bir daha suç işlemeyeceği yönünde mahkemede bir kanaat oluşması, kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, gerekir. Açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen hükümde, mahkûm olunan hapis cezası ertelenemez ve kısa süreli olması halinde seçenek yaptırımlara çevrilemez. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verilmesi halinde sanık, beş yıl süreyle denetim süresine tâbi tutulur. Denetim süresi içinde, kişi hakkında kasıtlı bir suç nedeniyle bir daha hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemez. Denetim süresi içinde dava zamanaşımı durur. Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmediği ve denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere uygun davranıldığı takdirde, açıklanması geri bırakılan hüküm ortadan kaldırılarak, davanın düşmesi kararı verilir. Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere aykırı davranması halinde, mahkeme hükmü açıklar. Ancak mahkeme, kendisine yüklenen yükümlülükleri yerine getiremeyen sanığın durumunu değerlendirerek; cezanın yarısına kadar belirleyeceği bir kısmının infaz edilmemesine ya da koşullarının varlığı halinde hükümdeki hapis cezasının ertelenmesine veya seçenek yaptırımlara çevrilmesine karar vererek yeni bir mahkûmiyet hükmü kurabilir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına itiraz edilebilir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı, bunlara mahsus bir sisteme kaydedilir. Bu kayıtlar, ancak bir soruşturma veya kovuşturmayla bağlantılı olarak Cumhuriyet savcısı, hâkim veya mahkeme tarafından istenmesi halinde, bu maddede belirtilen amaç için kullanılabilir. Ancak önemle belirtmek gerekir ki Anayasa Mahkemesi 01.08.2023 tarihli ve 32266 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 01.06.2023 tarih ve 2022/120 E. 2023/107 K. sayılı kararı ile hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB) kurumuna ilişkin hükümlerin iptaline karar vermiştir. İptal kararı 1 Ağustos 2024’te yürürlüğe girecek ve bununla beraber HAGB Kurumu hukuk sistemimizden kalkacaktır. Dolayısıyla 1 Ağustos 2024 tarihinden itibaren işlenen tehdit suçlarında da hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumuna gidilemeyecektir. 7. Tehdit Suçunun Şantaj ve Cebir Suçundan Ayırt Edilmesi Şantajın tehdit suçunun özel bir biçimi olduğu söylenebilir. Şantaj suçu mağdurun şeref ve saygınlığa zarar verici hususların açıklanacağından bahisle tehdit edilmesidir. Şantaj suçunun meydana gelmesi için, mağdurun kanuna aykırı veya yükümlü olmadığı bir şeyi yapmaya veya yapmamaya ya da haksız çıkar sağlamaya zorlanması gerekmektedir. Dolayısıyla fiil unsuru da daha belirgindir. TCK’nın 106’ncı maddesinde korunan değerler arasında mağdurun şeref ve saygınlığı bulunmamaktadır. Kanun koyucunun bu durumu 107’nci maddenin 2’nci fıkrasıyla m. 106’dan kaynaklanan boşluğu kısmen de olsa doldurduğu görülmektedir. Zira şeref ve saygınlığına zarar verici hususların açıklanacağından bahisle tehdit edilmesi durumunda fail şantaj suçundan sorumlu olur. Cebir suçunda ise mağdur bir şeyi yapması veya yapmaması ya da bir şeyin yapılmasına müsaade edilmesi için cebirle zorlanmaktadır. Bu madde eski Türk Ceza Kanunu’nda TCK’nın 108’inci maddesinden farklı olarak “şartlı tehdit” ve “şartlı zor kullanma” denmek suretiyle seçimlik hareketli olarak düzenlenmişti. Yeni TCK’da cebir kullanma suçunda ayrıca tehdit unsuruna yer verilmemiş cebir suçu ayrı tehditten bağımsız bir suç tipi olarak düzenlenmiştir. Böylece şartlı tehdit cebir kullanma suçundan ayrı TCK’nın 106’ncı maddesinde düzenlen bir fiil olmuştur. Excerpt: Tehdit suçu failin; henüz meydana gelmemiş ama meydana gelme ihtimalinin varlığı ile ilgili belli bir kişiye ya da bu kişinin yakınına, maddi veya manevi kişilik değerlerinin bir zarara uğratılacağının ifade etmesi ile meydana gelir. ### Şantaj Suçu ve Cezası Şantaj Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu (TCK) ’nun 107. maddesinde iki fıkra halinde düzenlenmiştir. İlgili kanun maddesine göre şantaj suçu; kendisine veya başkasına yarar sağlamak maksadıyla bir kişinin şeref veya saygınlığına zarar verecek nitelikteki hususların açıklanacağı veya isnat edileceği tehdidinde bulunulması olarak tanımlanmıştır. Şantaj suçu kanunda belirtilen seçimlik hareketlerden birinin fail tarafından yapılmasıyla işlenebilir. Ancak kanunun veya sair hukuki düzenlemelerin kendisine sağladığı hakkın fail tarafından kullanılacağının iddia edilmesi şantaj suçuna sebebiyet vermez. Şantaj şikayete bağlı bir değildir. Bu suç için soruşturma ve kavuşturma yapılması şikayete tabi değildir. Dolayısıyla bu suçun mağdurunun yetkili mercilere şikayet bildirimi yapmasına gerek yoktur. Kanun koyucu şantaj suçuna ilişkin olarak yaptığı düzenleme ile, kişilerin hür ve tesir altında kalmadan bir hayat sürebilmelerini, insanların davranışlarını şekillendirirken toplumdaki diğer kişilerin baskısı altında kalmamalarını, seçimlerini hür iradeleriyle yapabilmelerini, sağlamayı amaçlamıştır. Kanun koyucu bu amaçlar doğrultusunda yaptığı düzenleme ile kişilerin şeref ve haysiyetlerini koruma altına almıştır. 1. Şantaj Kavramının Tanımı Şantaj sözlük anlamı itibariyle, maddi veya manevi çıkar sağlayabilmek amacıyla bir kişiyi kendisiyle ilgili duyulmasını istemediği bir haberi yayacağı tehdidiyle korkutma şeklinde tanımlanabilir. İlgili Kanun Maddesine göre şantaj suçu; Kendisine veya başkasına yarar sağlamak maksadıyla bir kişinin şeref veya saygınlığına zarar verecek nitelikteki hususların açıklanacağı veya isnat edileceği tehdidinde bulunulması olarak tanımlanmıştır. Görüldüğü üzere kanun maddesinde şantaj suçu tanımlanırken tehdit suçuna da yer verilmiştir. Bu bağlamda şantaj suçunun birleşik suç kategorisine girdiği söylenebilir. Şantaj Suçu ve Tehdit suçu bu sebeple sürekli birbirlerine karıştırılan suç tipleri olup farklarını iyi bilmek gerekmektedir. Tehdit suçu ile ilgili daha detaylı bilgi sahibi olmak için ‘’Tehdit Suçu ve Telefonla Tehdit’’ isimli yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Şantaj Suçunun İşlenebileceği Kişiler Şantaj suçu herkese karşı işlenebilecek bir suçtur dolayısıyla bu suçun mağduru herkes olabilir. Doktrinde gerçek kişilerin yanında tüzel kişilerin de bu suçun mağduru olabileceği tartışmaları yaşansa da kanaatimizce bu suçun mağduru yalnızca gerçek kişiler olabilir. Tüzel kişiler ise ancak şartları varsa bu suçtan zarar gören olabilirler. 3. Şantaj Suçunun Faili Olabilecek Kişiler Bu suçun faili olabilecek kişileri belirlerken TCK’nın 107. maddesinin 1. fıkrası ve 2. fıkrası yönünden bir ayrım yapmak gerekir. İlgili kanun maddesinin 1. fıkrasında “hakkı olan veya yükümlü olduğu bir şeyi yapacağından veya yapmayacağından bahisle...” ibaresi geçmektedir. Dolayısıyla 1. fıkranın kapsamına göre bu suç ancak hak veya yükümlülük sahibi kişi tarafından işlenebilir. Bu duruma ihbar hakkı olan kişiler örnek olarak verilebilir. Açıklanacak olursa; X kişisinin bir banka soygunu yaptığını öğrenen Z kişisi, eğer soygunda elde ettiği paraların yarısını kendisine vermesi karşılığında X kişisini ihbar etmeyeceğini söylerse, Z kişinin ‘’ihbar hakkı’ sahibi olmasından dolayı şantaj suçunu işlediği ve bu suçun faili olduğu söylenebilir. İlgili kanun maddesinin 2. fıkrası incelenecek olursa ise burada suçun faili bakımından özel bir nitelik aranmadığı söylenebilir. Kendisine veya başkasına yarar sağlama amacı taşıyan herkes bu suçun faili olabilecektir. Dolayısıyla özgü suçun varlığından da söz edilemeyecektir. 4. Şantaj Suçunun Fiil Unsuru Şantaj suçunun fiil unsuru kanunda belirlenen seçimlik hareketlerden birinin fail tarafından yapılmasıyla tamamlanır. Aşağıda da izah edecek olduğumuz hareketlerin hepsinin aynı anda yapılmasına gerek yoktur. Söz konusu suç seçimlik hareketli olduğundan, kanundaki hareketlerden yalnızca bir tanesinin yapılması, şantaj suçunun fiil unsuru için yeterli olacaktır. Kanunda tanımlanan söz konusu seçimlik hareketler: Fail tarafından mağduru hukuka aykırı veya yükümlü olmadığı bir şeyi yapmaya zorlama hareketi (TCK 107/1)Fail tarafından mağdurun haksız çıkar elde etmeye zorlanma hareketi (TCK 107/1)Fail tarafından mağdurun şeref veya saygınlığını zedeleyecek nitelikteki hususların açıklanacağı ya da bu hususların mağdura isnat edileceği tehdidinde bulunulması hareketi (TCK 107/2) Yukarıda da açıklandığı üzere ilk fıkraya giren seçimlik hareketlerin yapıldığında bu fiilin şantaj suçunu oluşturduğundan söz edebilmemiz için ayrıca failin bir hak veya yükümlülük sahibi olması da gerekmektedir. Yani fail tarafından mağdurun haksız kazanç elde etmeye zorlanma hareketi ancak failin bir hak ve yükümlülük sahibi olması durumunda şantaj suçunu oluşturacaktır. Eğer söz konusu ilk iki seçimlik hareket yapılmasına rağmen failin bir hak veya yükümlülüğü yoksa bu hareketin varlığı tek başına şantaj suçunu oluşturamayacaktır. TCK kapsamına giren başka bir suç tipinin oluşup oluşmadığının irdelenmesi gerekecektir. Ancak ikinci fıkrayı oluşturan seçimlik hareketin şantaj suçunun unsurunu oluşturabilmesi için herhangi bir hak ve yükümlülüğü failin üzerinde mevcut olup olmadığına bakılması gerekmemektedir. Failin, mağdurun hayatı üzerinde toplumdaki itibarını zedeleyecek, sosyal hayatta mağduru küçük düşürecek her türlü davranışı bu suçun fiil unsurunu oluşturabilecektir. Ancak failin bu hareketi gerçekleştirirken bir de yarar sağlama maksadı bulunması gerekmektedir. Yani tek başına mağdurun toplumdaki saygınlığına helal getirme fiilini işlemesi yeterli olmayıp aynı zamanda bu fiili işlerken failin bizatihi kendisine veya başkasına yarar sağlama saikinin de bulunması gerekmektedir. Yani şantaj suçunun manevi unsuru sadece kast olmayıp aynı zamanda maksat unsurunun da tamamlanması gerekmektedir. Yani fail tarafından söz konusu fiilin bu suçu oluşturacağını bilerek ve isteyerek hareket etmesi yeterli olmayıp aynı zamanda bu fiili gerçekleştirerek kendisine veya bir başkasına yarar sağlama amacının da olması gerekmektedir. Sayılan tüm bu maddi ve manevi unsurların tamamlanmasıyla şantaj suçu oluşacaktır. Eğer bu unsurların bir tanesinin bile eksik olduğu tespit edilirse şantaj suçunun varlığından bahsedilemeyecek, TCK’daki diğer suç tiplerinin kapsamına girip girmediğinin incelenmesi gerekecektir. 5. Sadece Hakkın Kullanılacağı İddiası Şantaj Suçuna Sebebiyet Verir mi? Sadece kanunun veya sair hukuki düzenlemelerin kendisine sağladığı hakkın fail tarafından kullanılacağının iddia edilmesi şantaj suçuna sebebiyet vermez. Kanunun kendisine sağladığı hakkın kötüye kullanılması durumunda şantaj suçunun varlığından bahsedilebilir. Örnek vermek gerekirse kopya çeken öğrenciye ‘’bir daha kopya çekersen seni şikayet ederim’’ demek şantaj suçunu oluşturmaz. Çünkü hakkın kötüye kullanımını teşkil eden bir durum söz konusu değildir. Ancak ‘’kopya çektiğin için seni şikayet etmemi istemiyorsan bana X TL para ver’’ ifadesi mağdura karşı kullanıldığı zaman, kanunun kişiye sağladığı hakkın kötüye kullanılması ve kişinin kendisine haksız çıkar sağlamaya çalışması söz konusu olur. Dolayısıyla hakkın kullanılacağının ifade edilmesi, hakkın kötüye kullanımı teşkil etmemekteyse şantaj suçunun oluştuğundan bahsedilemez. 6. Şantaj Suçunda İçtima Hükümleri Eğer tek bir suç işleme kararı kapsamında birden fazla kez fail tarafından farklı hareketlerin icrası söz konusu olursa zincirleme suç hükümleri devreye girecektir. Mesela yukarıda vermiş olduğumuz kopya çeken öğrenci örneğinde fail belli aralıklarla bu suçu şikayet etmemesi için mağdurdan para isterse şantaj suçunda zincirleme suç hükümleri devreye girecektir. Dolayısıyla şantaj suçunun failinin cezasında zincirleme suç hükümlerinin uygulanması mümkündür. 7. Şantaj Suçunun Cezası TCK’nın şantaj suçunu düzenleyen 107. maddesinde yer alan her iki fıkra için de kanun koyucu tarafından aynı ceza hüküm altına alınmıştır. Buna göre şantaj suçunun cezası bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezasıdır. 7.1 Şantaj Suçunda Ceza İndirimi Ceza kanunda suç olarak tanımlanan fiili işleyen kişiye yine kanunda belirlenen yaptırımların uygulanmasıdır. Cezanın belirlenmesindeki temel yaklaşım, olayın bir bütün olarak değerlendirilmesi sonucu fail ile suçun ilişkilendirilmesi olarak ifade edilebilir. Hakim ceza tayininde eylemin niteliği ve yarattığı sonuçların ağırlığı ile birlikte failin suçu işlediği esnadaki amaç, hedef ve ruh halini de dikkate almaktadır. Hakim fiil ve faile ilişkin tüm kriterleri değerlendirmek suretiyle cezanın alt sınırdan mı yoksa alt sınırdan uzaklaşmak suretiyle mi verileceğine karar verir. Hakim gerekçesini belirtmek suretiyle kanunda yazılı alt sınırdan uzaklaşarak daha ağır bir ceza verebilir. Türk Ceza Kanunun Cezanın Belirlenmesi ve Bireyselleştirilmesi başlığı altında yer alan 62 maddesinde takdiri indirim nedenlerine yer verilmiştir. Bu maddeye göre fail yararına cezayı hafifletecek nedenlerin varlığı halinde faile verilecek ceza 6 da 1 oranına kadar indirilebilir. Hakim faile verilecek cezada takdiren indirim yaparken, failin geçmişi, fiilden sonraki davranışları, yargılama sürecindeki davranışları, cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileriyle birlikte sair benzer nedenleri de dikkate alarak karar vermektedir. 7.2 Şantaj Suçunda Verilecek Cezanın Ertelenmesi TCK 51. maddesi gereğince, işlediği suçtan dolayı iki yıl ve daha az süreyle hapis cezasına mahkum edilen kişinin cezası ertelenebilir. Cezanın ertelenmesine karar verilebilmesi için, kişin daha önce üç aydan daha fazla hapis cezasına mahkum edilmemiş olması ve bir daha suç işlemeyeceği yönünde mahkemede bir kanaat oluşması gerekmektedir. 7.3 Şantaj Suçunda Hükmün Açıklanmasının Geriye Bırakılması Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için, sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması, bir daha suç işlemeyeceği yönünde mahkemede bir kanaat oluşması, kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, gerekir. Açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen hükümde, mahkûm olunan hapis cezası ertelenemez ve kısa süreli olması halinde seçenek yaptırımlara çevrilemez. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verilmesi halinde sanık, beş yıl süreyle denetim süresine tâbi tutulur. Denetim süresi içinde, kişi hakkında kasıtlı bir suç nedeniyle bir daha hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemez. Denetim süresi içinde dava zamanaşımı durur. Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmediği ve denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere uygun davranıldığı takdirde, açıklanması geri bırakılan hüküm ortadan kaldırılarak, davanın düşmesi kararı verilir. Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere aykırı davranması halinde, mahkeme hükmü açıklar. Ancak mahkeme, kendisine yüklenen yükümlülükleri yerine getiremeyen sanığın durumunu değerlendirerek; cezanın yarısına kadar belirleyeceği bir kısmının infaz edilmemesine ya da koşullarının varlığı halinde hükümdeki hapis cezasının ertelenmesine veya seçenek yaptırımlara çevrilmesine karar vererek yeni bir mahkûmiyet hükmü kurabilir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına itiraz edilebilir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı, bunlara mahsus bir sisteme kaydedilir. Bu kayıtlar, ancak bir soruşturma veya kovuşturmayla bağlantılı olarak Cumhuriyet savcısı, hâkim veya mahkeme tarafından istenmesi halinde, bu maddede belirtilen amaç için kullanılabilir 8. Şantaj Suçu Şikayete Tabi Bir Suç Mudur? Şantaj suçu için soruşturma ve kavuşturma yapılması şikayete bağlı değildir. Dolayısıyla bu suçun mağdurunun yetkili mercilere şikayet bildirimi yapmasına gerek yoktur. Suçun mağduru, suçtan zarar gören veya herhangi bir üçüncü kişi tarafından yetkili mercilere yapılan ihbar, savcılığın harekete geçmesi için yeterli olacaktır. Bunun dışında yetkili mercilerin şantaj suçunun varlığını herhangi bir şekilde öğrenmesi ile de maddi gerçeğe ulaşmak için savcılık harekete geçecektir. Şantaj suçunun şikayete tabi bir suç olmaması nedeniyle uzlaşma kapsamında da değildir. Şikayet hakkı ile ilgili daha fazla bilgi için ‘’Şikayet Hakkı ve Şikayetten Vazgeçmenin Sonuçları’’ başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 9. Şantaj Suçunda Görevli Mahkeme ve Dava Zamanaşımı Süresi Şantaj suçu için 8 yıllık bir dava zamanaşımı süresi öngörülmüştür. Bu sebeple şantaj suçundan ötürü 8 yıl içinde soruşturma ve kovuşturma sürecinin savcılık tarafından gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla ilgililerin her zaman ilgili mercilere ihbar yoluyla bu suçun işlendiğini bildirme hakkına sahip olsalar da bu hakkı suçun işlenmesinden itibaren 8 yıl içerisinde kullanmaları gerekmektedir. Şantaj Suçu için kamu davası açılması hususunda görevli mahkeme Asliye Ceza Mahkemesidir. Yetkili mahkeme ise suçun işlendiği yer mahkemesidir. Excerpt: Türk Ceza Kanunu, Şantaj Suçunu, Kendisine veya başkasına yarar sağlamak maksadıyla bir kişinin şeref veya saygınlığına zarar verecek nitelikteki hususların açıklanacağı veya isnat edileceği tehdidinde bulunulması olarak tanımlanmıştır. ### Görevi Kötüye Kullanma Suçu Görevi kötüye kullanma suçu, Türk Ceza Kanunu’nun Kamu Güvenliği Aleyhine Suçlar başlığı atındaki 257. maddesinde düzenlenmektedir. Bu düzenlemeye göre söz konusu görevi kötüye kullanma suçu sadece kamu görevlileri tarafından işlenebilen bir suç tipi olarak kabul edilmiştir. Suç, kamu görevlisinin, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olması ya da kişilere haksız bir menfaat sağlaması ile oluşmaktadır. Kanun koyucu tarafından getirilen bu suç düzenlemesiyle kamu idaresinin düzenli çalışması amaçlanmış ve bu doğrultuda da kamu çalışanlarının görevlerinin gereklerine uygun davranmamaları yaptırıma bağlanmıştır. Dolayısıyla bu suçla korunan hukuki değer kamu otoritesine ve kamu görevlilerine karşı duyulan güven ve inançtır. Kamu görevlilerinin görevlerini hukuka uygun yapmaları, devletin toplumu düzenli ve güçlü bir şekilde ayakta tutabilmesi için en önemli yapı taşlarından biridir. Kamu idaresi içerisinde görev alan kamu çalışanlarının kamu hizmetini olması gerektiği gibi devam ettirmeleri ve verdikleri hizmeti aksatmamaları gerekir. Devlet, toplumun güvenliğini sağlarken aynı zamanda bireylerin kamu görevlilerine olan güvenini de korumalıdır. Bu bahsedilen koruma da Türk Hukukunda ‘’Görevi Kötüye Kullanma Suçu’’ düzenlemesiyle vücut bulmaktadır. 1. Görevi Kötüye Kullanma Suçunun Tanımı Görevi kötüye kullanma suçu, 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 257. maddesinde düzenlenmektedir. Bu düzenlemeye göre söz konusu suç, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi tarafından işlenen bir suç tipidir. TCK m. 257’ye göre bu suçun oluşabilmesi için kamu görevlisinin göreviyle ilgili bir kusuru nedeniyle kamu zararına yol açması, kişilerin mağduriyetine sebebiyet vermesi ya da kişilere haksız bir menfaat sağlaması gereklidir. Bununla birlikte görevi kötüye kullanma suçunun kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesinden kaynaklanması mümkün olduğu gibi ihmali ve özensiz hareketinden dolayı görevlerini geciktirmesinden de kaynaklanması mümkündür. 2. Görevi Kötüye Kullanma Suçunun Maddi Unsurları 2.1. Görevi Kötüye Kullanma Suçunun İşlenebileceği Kişiler Görevi kötüye kullanma suçunun işlenmesiyle devlet tarafından korunan kamu düzenine halel getirildiği için bu suçun genel mağduru devlettir. Bunun yanında bir de doktrinde bu suçun özel mağduru olduğu ifade edilir. Söz konusu özel mağdur ise bu suçun işlenmesiyle zarara uğrayan kişilerdir. 2.2. Görevi Kötüye Kullanma Suçunu İşleyebilecek Kişiler Görevi kötüye kullanma suçu TCK’da açıkça ifade edildiği üzere yalnızca kamu görevlileri tarafından işlenebilir. Bu kapsamda söz konusu suç özgü suç niteliğini haizdir. Kamu görevlisi olmayan kişiler görevi kötüye kullanma suçunun faili olamasalar da iştirak ile bu suça katılabilirler. 2.3. Görevi Kötüye Kullanma Suçunu Oluşturabilecek Fiiller TCK’nın 257. maddesine göre bu suçu oluşturabilecek fiiller iki fıkra şeklinde hüküm altına alınmıştır. 1. fıkranın kapsamına giren fiil unsuru, icrai hareketlerle işlenebilecek fiilleri kapsamaktadır. Bu fıkraya göre kamu görevlisinin, kanun veya yönetmelikle düzenlenen görev tanımına aykırı hareketlerde bulunması fiil unsurunun gerçekleşmesi için yeterli görülmüştür. Görüleceği üzere görevi kötüye kullanma suçu, kanunda bu suçun oluşması için gereken hareketler tek tek sayılmadığından ötürü serbest hareketli bir suç tipidir. Dolayısıyla bu suç tipinde görevin gereklerine aykırı hareketin ne olduğu, bu suçun faili olan kamu görevlisinin hangi mevzuata tabi olduğuna göre değişecektir. Bu doğrultuda söz konusu suçun konusu olan idari işlemin yapılması sırasında gerekli olan yetki, şekil, konu, sebep ve amaç unsurlarından herhangi birinin kamu görevlisinin tabi olduğu mevzuata aykırı yapılması halinde suçun fiil unsuru oluşacaktır. 2. fıkranın kapsamına giren fiil unsurunu ise kamu görevlisinin yapmakla yükümlü olduğu görevini ihmal veya gecikme göstererek yapmaması oluşturur. Yargıtay Genel Kurulu tarafından benimsenen görüşe göre kamu görevlisinin tabi olduğu mevzuat gereğince yapmakla yükümlü olduğu işi yapmaması, savsaması ‘’ihmal’’ olarak değerlendirilirken; hukuk düzeni tarafından kendisinden yapması istenen görevini gereken zamandan sonra yapması ‘’gecikme gösterme’’ olarak değerlendirilir. 2.4. Görevi Kötüye Kullanma Suçunun Tamamlanabilmesi İçin Gereken Netice Bu suçun oluşabilmesi için yalnızca kamu görevlisinin görevin gereklerine aykırı hareket etmesi veya görevini ihmal etmesi yeterli olmamaktadır. Aynı zamanda kamu görevlisinin işbu fiillerinin muhataplar üzerinde mağduriyete neden olması gerekmektedir. Söz konusu netice unsuru ilgili kanun maddesinde 3 farklı durum olarak hüküm altına alınmıştır. Kamu görevlisinin suç tipinde belirlenen hareketleri sonucu bu 3 neticeden herhangi birinin gerçekleşmiş olması bu suçun tamamlanması için yeterli olacaktır. Bu neticelerin hepsinin birlikte gerçekleşmesi gerekmemektedir. Kanun maddesinde ilk netice olarak kişilerin mağduriyetine sebep olunması gerekliliğine yer verilmiştir. Söz konusu mağduriyet oldukça geniş kapsamlı tutulmuş olup maddi veya manevi şekilde vuku bulabilir. Yalnızca ekonomik anlamda yaşanan bir mağduriyet olmasına gerek bulunmamaktadır. Kişilerin manevi mağduriyet yaşamaları da neticenin oluşması için yeterli kabul edilmektedir. Kanun maddesinde sayılan bir diğer netice ise kamunun zarara uğramış olmasıdır. “Kamu zararı” kavramı 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nun 71. maddesinde tanımlanmış olup, kamu zararından söz edebilmek için sadece ekonomik bir zararın varlığının gerektiğini hüküm altına almıştır. Bu suçun oluşabilmesi için aranan son netice ise kişilere haksız bir menfaat sağlanmış olmasıdır. Menfaat geniş kapsamlı bir kavram olup maddi veya kişinin iç dünyasında meydana gelen manevi menfaatin sağlanmış olması neticenin gerçekleşmiş sayılması için yeterlidir. Önemle ifade etmek gerekir ki yukarıda sayılan neticelerin, kamu görevlisinin hareket unsurunu gerçekleştirmesi sonucu meydana gelmiş olması yani nedensellik ilişkisinin mevcut olması gerekir. 3. Görevi Kötüye Kullanma Suçunun Manevi Unsuru Görevi kötüye kullanma suçu kasten işlenebilen bir suçtur. Yani suçun faili olan kamu görevlisinin söz konusu neticenin meydana gelmesini bilerek ve isteyerek hareket etmesi gerekmektedir. Bu suç tipi için kasten hareket yeterli olarak görülmüş, kast dışında herhangi bir maksat veya saik aranmamıştır. 4. Görevi Kötüye Kullanma Suçunun İkame Hüküm Niteliği Kamu görevlisi olarak çalışıp topluma hizmet veren kişilerin görevleriyle bağdaşmayacak hareketler yapması, belli koşulların varlığı halinde görevi kötüye kullanma suçu olarak tanımlanmıştır. Ancak söz konusu suçu hüküm altına alan maddede “kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında’’ ifadesine yer verilmiştir. Bu doğrultuda söz konusu suçun genel, tali ve tamamlayıcı bir suç tipi olduğu söylenecektir. Diğer bir deyişle kamu görevlisinin görev tanımındaki mevzuata aykırı hareketleri eğer TCK kapsamında başkaca bir suç tipini oluşturmaktaysa, görevi kötüye kullanma suçu uygulama alanı bulamayacaktır. Bu durumda görevi kötüye kullanma suçu ikame hüküm niteliğini haizdir. 5. Görevi Kötüye Kullanma Suçunda Zamanaşımı ve Şikayet Görevi Kötüye kullanma suçu için soruşturma başlatılabilmesi için öncelikle 4483 Sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun hükümlerine göre ‘’izin’’ prosedürü işletilmelidir. Yetkili mercilerce verilen bir soruşturma izni olmadıkça ilgili kamu görevlisi hakkında ceza soruşturması ve kovuşturulması başlatılamayacaktır. Görevi kötüye kullanma suçu için soruşturma ve kovuşturma yapılması şikayete bağlı değildir. Dolayısıyla bu suçtan ötürü cezai süreç başlatılabilmesi için herhangi bir şikayet aranmaz. Kişiler her zaman ilgili mercilere ihbar yolunu kullanarak bu suçu bildirebilir. Ancak bu suç için 8 yıllık bir dava zamanaşımı süresi söz konusudur. Bu sebeple görevi kötüye kullanma suçundan ötürü 8 yıl içinde soruşturma ve kovuşturma sürecinin başlatılması gerekmektedir. Şikayet hakkı ile ilgili daha fazla bilgi için ‘’Şikayet Hakkı ve Şikayetten Vazgeçmenin Sonuçları’’ başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 6. Görevi Kötüye Kullanma Suçunun Cezası Görevi kötüye kullanma suçunun temel cezası TCK 257/1 maddesi gereği 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezasıdır. TCK 257/2 maddesi gereği ihmali hareketle bu suçun işlenmesi halinde ise 3 aydan 1 yıla kadar hapis cezası öngörülmüştür. 6.1. Görevi Kötüye Kullanma Suçunda Ceza İndirimi Ceza kanunda suç olarak tanımlanan fiili işleyen kişiye yine kanunda belirlenen yaptırımların uygulanmasıdır. Cezanın belirlenmesindeki temel yaklaşım, olayın bir bütün olarak değerlendirilmesi sonucu fail ile suçun ilişkilendirilmesi olarak ifade edilebilir. Hakim ceza tayininde eylemin niteliği ve yarattığı sonuçların ağırlığı ile birlikte failin suçu işlediği esnadaki amaç, hedef ve ruh halini de dikkate almaktadır. Hakim fiil ve faile ilişkin tüm kriterleri değerlendirmek suretiyle cezanın alt sınırdan mı yoksa alt sınırdan uzaklaşmak suretiyle mi verileceğine karar verir. Gerekçesi belirtilmek suretiyle, kanunda yazılı alt sınırdan uzaklaşarak daha ağır bir ceza verebilir. Türk Ceza Kanunun Cezanın Belirlenmesi ve Bireyselleştirilmesi başlığı altında yer alan 62 maddesinde takdiri indirim nedenlerine yer verilmiştir. Bu maddeye göre fail yararına cezayı hafifletecek nedenlerin varlığı halinde faile verilecek ceza 6 da 1 oranına kadar indirilebilir. Hakim faile verilecek cezada takdiren indirim yaparken, failin geçmişi, fiilden sonraki davranışları, yargılama sürecindeki davranışları, cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileriyle birlikte sair benzer nedenleri de dikkate alarak karar vermektedir. 6.2. Görevi Kötüye Kullanma Suçunda Verilecek Cezanın Ertelenmesi TCK 51. maddesi gereğince, işlediği suçtan dolayı iki yıl ve daha az süreyle hapis cezasına mahkum edilen kişinin cezası ertelenebilir. Cezanın ertelenmesine karar verilebilmesi için, kişin daha önce üç aydan daha fazla hapis cezasına mahkum edilmemiş olması ve bir daha suç işlemeyeceği yönünde mahkemede bir kanaat oluşması gerekmektedir. 6.3. Görevi Kötüye Kullanma Suçunda Etkin Pişmanlık Etkin pişmanlık indirimi sadece Türk Ceza Kanununda açıkça sayılan suç tipleri için geçerlidir. Görevi kötüye kullanma suçu için TCK da her hangi bir düzenleme yapılmadığından, bu suç için etkin pişmanlık hükümleri kapsamında ceza indirimi mümkün değildir. Kanun koyucu Kamu Güvenliği Aleyhine Suçlar kapsamındaki rüşvet ve zimmet suçları için etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasına karar verirken benzer nitelikteki görevi kötüye kullanma suçu için bu hükmün uygulanmaması yönünde irade ortaya koymuştur. 6.4. Görevi Kötüye Kullanma Suçunda Hükmün Açıklanmasının Geriye Bırakılması Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için, sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması, bir daha suç işlemeyeceği yönünde mahkemede bir kanaat oluşması, kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, gerekir. Açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen hükümde, mahkûm olunan hapis cezası ertelenemez ve kısa süreli olması halinde seçenek yaptırımlara çevrilemez. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verilmesi halinde sanık, beş yıl süreyle denetim süresine tâbi tutulur. Denetim süresi içinde, kişi hakkında kasıtlı bir suç nedeniyle bir daha hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemez. Denetim süresi içinde dava zamanaşımı durur. Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmediği ve denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere uygun davranıldığı takdirde, açıklanması geri bırakılan hüküm ortadan kaldırılarak, davanın düşmesi kararı verilir. Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere aykırı davranması halinde, mahkeme hükmü açıklar. Ancak mahkeme, kendisine yüklenen yükümlülükleri yerine getiremeyen sanığın durumunu değerlendirerek; cezanın yarısına kadar belirleyeceği bir kısmının infaz edilmemesine ya da koşullarının varlığı halinde hükümdeki hapis cezasının ertelenmesine veya seçenek yaptırımlara çevrilmesine karar vererek yeni bir mahkûmiyet hükmü kurabilir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına itiraz edilebilir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı, bunlara mahsus bir sisteme kaydedilir. Bu kayıtlar, ancak bir soruşturma veya kovuşturmayla bağlantılı olarak Cumhuriyet savcısı, hâkim veya mahkeme tarafından istenmesi halinde, bu maddede belirtilen amaç için kullanılabilir 7. Görevi Kötüye Kullanma Suçunda Emsal Kararlar Yargıtay 5. Ceza Dairesi 09.06.2022 tarih ve E. 2021/9086 – K. 2022/6463 sayılı ilamında, kamu görevlisinin görevin gerekliliklerine aykırı fiili işlemesinin bu suçun tamamlanması için yeterli olmadığının aynı zamanda objektif cezalandırılma şartlarının da gerçekleşip gerçekleşmediğinin irdelenmesi gerektiği hüküm altına alınmıştır: ‘’Suç tarihinde Kahramanmaraş Belediyesi Mali Hizmetler Müdürlüğünde tebligat görevlisi olan sanığın belediye encümeni tarafından kaçak inşaat yapması nedeniyle katılan hakkında uygulanan idari para cezasına ilişkin ödeme emrinin tebliği için katılana ait inşaata gittiği, burada kendisini …. …. olarak tanıtan şahsa kimlik sormadan söz konusu ödeme emrini tebliğ ettiği, bu şekilde görevi kötüye kullanma suçunu işlediği iddia ve kabul edilerek mahkumiyetine karar verilmiş ise de; TCK'nin 257/1. maddesinde tanımlanan suçun oluşabilmesi için görev gereklerine aykırılık yanında objektif cezalandırma şartlarından olan kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olma ya da kişilere haksız bir menfaat sağlama koşullarından birisinin de mevcut olması gerektiği gözetilerek, mahkemece sanığın eylemi nedeniyle katılanın faiz ödemek zorunda kaldığının kabul edilmesine rağmen, 27/12/2011 tarihli ve 2011/3522 sayılı belediye encümen kararında katılanın mühürlemeye esas dosyasının işlemden kaldırılmasına karar verilmesi ve UYAP sisteminden yapılan sorgulamada katılan ….'nin idare aleyhine açtığı iptal davalarının süre yönünden reddedilmemesi karşısında, katılanın idari para cezasını ödeyip ödemediği ile idari para cezasının encümen tarafından kaldırılıp kaldırılmadığı hususları araştırılmadan, objektif cezalandırma koşullarının ne şekilde gerçekleştiği de denetime imkan verecek şekilde karar yerinde tartışılıp değerlendirilmeden eksik araştırma ve yetersiz gerekçe ile yazılı şekilde hüküm kurulması, Kanuna aykırı, sanık müdafin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün 5320 sayılı Yasa'nın 8/1. maddesi de gözetilerek CMUK'un 321 ve 326/son maddeleri uyarınca BOZULMASINA..’’ Yargıtay 5. Ceza Dairesi 01.06.2022 tarihli E. 2021/8727- K. 2022/5925 Sayılı İlamında, 8 yıllık dava zamanaşımı süresinin geçtiğinden bahisle kamu davasının düşmesine karar verilmiştir: ‘’Dairemizce de benimsenen Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 14/02/2017 tarihli, 2015/5-95, 2017/71 sayılı ve benzer Kararlarında da belirtildiği üzere "suçtan zarar görme" kavramının "suçtan doğrudan doğruya zarar görmüş bulunma hali" olarak anlaşılması gerektiği, dolaylı veya muhtemel zararların davaya katılma hakkı vermeyeceği, bu nedenle sanık hakkında görevi kötüye kullanma suçundan açılan kamu davasına CMK'nin 237. maddesine göre suçtan doğrudan zarar görmeyen .... ....'ın katılma hakkı olmadığı, mahkemece usulsüz olarak verilen katılma kararının da temyiz hakkı vermeyeceği, bu itibarla hükmü temyiz yetkisi bulunmadığından 5320 sayılı Yasa'nın 8/1. maddesi de gözetilerek 1412 sayılı CMUK'un 317. maddesi uyarınca .... .... vekilinin temyiz isteminin REDDİNE, incelemenin sanık müdafin temyiz itirazlarıyla sınırlı olarak yapılmasına karar verildikten sonra gereği düşünüldü: Sanığın üzerine atılı icrai davranışla görevi kötüye kullanma suçunun 5237 sayılı TCK'nin 257/1. maddesinde öngörülen cezasının üst sınırı itibarıyla aynı Kanun'un 66/1-e maddesine göre 8 yıllık asli dava zamanaşımı süresine tabi olduğu, zamanaşımını kesen son işlem olan 03/12/2013 tarihli mahkumiyet hükmü ile inceleme tarihi arasında bu sürenin gerçekleştiği anlaşıldığından, hükmün 5320 sayılı Kanun'un 8/1. maddesi de gözetilmek suretiyle CMUK'un 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, ancak bu husus yeniden yargılamayı gerektirmediğinden aynı Yasa'nın 322/1 ve 5271 sayılı CMK'nin 223/8. maddeleri gereğince sanık hakkında açılan kamu davasının zamanaşımı nedeniyle DÜŞMESİNE .. Yargıtay 9. Ceza Dairesi 20.10.2020 tarih E. 2020/1893 – K. 2020/1642 Sayılı İlamında Görevi Kötüye Kullanma Suçunda Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması Kararının verilip verilemeyeceği için sanık hakkında bir değerlendirme yapılması gerektiği hüküm altına alınmıştır: CMK'nın 231/5. maddesinde düzenlenen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verilebilmesi için, aynı maddenin 6. fıkrasında zararın ödenmesi koşulu öngörülmüş ise de, bu koşulun aranabilmesi için suçun niteliği veya işleniş biçimine ve doğurduğu sonuçlarına göre ortada maddi bir zararın bulunmasının zorunlu olduğu, Ceza Genel Kurulunun Dairemizce de benimsenen 03/02/2009 tarihli ve 2008/11-250 Esas, 2009/13 Karar sayılı kararında da açıklandığı üzere, CMK’nın 231/6-c maddesindeki objektif ve subjektif koşullar değerlendirilerek, "Giderilmesi gereken zarar" kavramının, somut, belirlenebilir maddi zarar olduğu dikkate alınarak, öncelikle olay nedeniyle katılanın uğradığı maddi bir zararın bulunup bulunmadığının saptanması, var ise sanığa bildirilip tazmin edip etmeyeceğinin sorulmasından sonra, daha önce işlediği kasıtlı bir suç bulunmayan, hakkında takdiri indirim uygulanan sanığın kişilik özellikleri ve duruşmadaki tutum ve davranışları irdelenerek yeniden suç işleyip işlemeyeceği hususunda ulaşılacak kanaate göre, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının gerekip gerekmediğine karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, ''Katılanın zararının giderilmediği'' şeklindeki yasal ve yeterli olmayan gerekçe ile hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmesi, Yargıtay 4. Ceza Dairesi 24.10.2011 tarih ve E.2010/31720, K. 2011/17914 sayılı kararında ise görevi kötüye kullanma suçunun neticelerinden biri olan kişilere haksız menfaat sağlama neticesinin gerçekleştiğinden bahisle suçun oluştuğuna dair karar verilmiştir: “…Belediyesi tarafından İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına İlişkin Yönetmelik ile … Büyükşehir Belediyesi İmar Yönetmeliği hükümlerine uygun baca sistemi bulunmayan lokanta olarak faaliyet gösteren işyerine ruhsat verildiği, ruhsat verme işleminin hukuka uygun olmadığının idari yargı kararları ile de tespit edildiği, böylece sanıkların kişilere haksız yarar sağlamak suretiyle görevde yetkiyi kötüye kullanma suçunu işlemeleri nedeniyle yerinde olmayan gerekçelerle beraatlarına karar verilmesinin bozulmasına…” Excerpt: Görevi kötüye kullanma suçu sadece kamu görevlileri tarafından işlenebilen bir suç tipi olarak kabul edilmiştir. Suç, kamu görevlisinin, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olması ya da kişilere haksız bir menfaat sağlaması ile oluşmaktadır. ### Taksitli Satışlarda Tüketicinin Cayma Hakkı Günümüzde tüketicilerin gerçekleştirdiği satın alımların büyük bir bölümü taksitle satın alım şeklindedir. Gerek satın alınan ürün veya hizmetin bedelinin tek seferde ödenmesinin zorluğu, gerekse gerçekleştirilen kampanyalarla faiz ödemeksizin taksit fırsatı sağlanması taksitle satın alımları tüketici lehine avantajlı hale dönüştürmektedir. Bununla yanında mevzuatta yapılan düzenlemelerle taksitle satış sözleşmelerinde tüketicinin cayma hakkı da özel olarak düzenlenerek tüketicinin korunması amaçlanmıştır. Bu yazımızda da taksitle satışlarda tüketicinin cayma hakkı üzerinde durulacaktır. Tüketicinin korunmasına yönelik düzenlemeler genel olarak 6502 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’da bulunmaktadır. Taksitle satış sözleşmesi ve bu sözleşmeden cayma hali de bu kanunda düzenlenmekle birlikte taksitle satış sözleşmeleri bakımından ayrıca Taksitle Satış Sözleşmeleri Hakkında Yönetmelik de bulunmakta olup işbu yazımızda her iki mevzuattaki düzenlemeler nazara alınarak açıklamalara yer verilecektir. 1. Taksitle Satış Sözleşmesi Nedir? Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’da taksitle satış sözleşmesi; satıcı veya sağlayıcının malın teslimi veya hizmetin ifasını üstlendiği, tüketicinin de bedeli kısım kısım ödediği sözleşme olarak tanımlanmıştır. Görüleceği üzere taksitle satış sözleşmesinin ayırt edici unsuru tüketicinin alım bedelini kısım kısım ödemesidir. Bununla birlikte yine Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’da taksitle satış sözleşmesi bakımından bir geçerlilik şartı öngörülerek yazılı olarak yapılmayan taksitle satış sözleşmelerinin geçerli olmayacağı düzenlenmiştir. Şu durumda yazılı olmayan bir taksitle satış sözleşmesi kapsamında satıcı malı veya hizmeti sağlamak zorunda olmadığı gibi tüketici de bedeli ödemek zorunda olmayacaktır. Fakat satıcı taraf satım bedelini aldıktan sonra sözleşmenin yazılı olarak yapılmadığını iddia ederek malı veya hizmeti sağlamaktan da kaçınamayacaktır. 2. Genel Olarak Sözleşmeden Cayma Hakkı Nedir? Sözleşmeden cayma, sözleşme taraflarından birinin tek taraflı olarak sözleşmeyi feshetmesi şeklinde tanımlanabilir. Esasında sözleşmenin feshi, sözleşmeyi fesheden tarafa bir takım yükümlülükler de yüklemektedir. Buna göre sözleşmeyi haksız olarak fesheden taraf, sözleşmenin karşı tarafına tazminat ödemek zorunda kalabileceği gibi karşı tarafın bu nedenle uğradığı zararı karşılamak zorunda da kalabilir. Tüketici sözleşmelerinden cayma, kanunun da verdiği yetki ile herhangi bir sebep göstermeden gerçekleştirilen bir işlem olup bu nedenle sözleşmenin feshinden farklı bir anlam taşımaktadır. 3. Taksitle Satış Sözleşmelerinde Cayma Hakkı Nasıl Kullanılır? Taksitle satış sözleşmenin tarafı olan tüketici yedi gün içinde herhangi bir gerekçe göstermeksizin ve cezai şart ödemeksizin taksitle satış sözleşmesinden cayma hakkına sahiptir. Burada belirtilen yedi günlük süre; hizmet ifasına ilişkin sözleşmelerde sözleşmenin kurulduğu gün; mal teslimine ilişkin sözleşmelerde ise tüketicinin veya tüketici tarafından belirlenen üçüncü kişinin malı teslim aldığı gün başlayacaktır. Ancak satın alınan mal henüz tüketiciye teslim edilmemiş ise malın teslimine kadar olan süre içinde de tüketici cayma hakkını kullanabilir. Tüketicinin cayma hakkını kullanması, cayma iradesini belirten bir bildirimin satıcıya gönderilmesi şeklinde gerçekleşecektir. Bu hakkın hukuka uygun olarak kullanılabilmesi için bildirimin cayma hakkı süresi içinde satıcı veya sağlayıcıya yazılı olarak veya kalıcı veri saklayıcısı ile yöneltilmiş olması yeterlidir. 4. Cayma Hakkının Kullanılamayacağı Haller Yukarıda belirtildiği üzere tüketici, herhangi bir sebep göstermeksizin cayma iradesini içeren bildirimi satıcıya ileterek cayma hakkını kullanabilir. Bununla birlikte mevzuatta cayma hakkının kullanılamayacağı bazı haller de öngörülmüştür. Mevzuata göre tüketici malı mutat olarak kullanmışsa artık taksitle alım sözleşmesinden cayması mümkün değildir. Bir başka ifade ile tüketicinin cayma hakkını kullanabilmesi için kendisine teslim edilen malı olağan bir gözden geçirmenin gerektirdiği ölçüde kullanması gerekmektedir. Ayrıca cayma hakkı süresi sona ermeden önce, tüketicinin onayı ile hizmetin ifasına başlanan hizmet sözleşmelerinde ve tüketicinin satıcıyı bulduğu finansal kiralama işlemlerinde cayma hakkı kullanılamayacaktır. 5. Cayma Hakkının Kullanılmasının Sonuçları Tüketicinin cayma hakkını kullanması durumunda, satıcı veya sağlayıcı cayma bildiriminin kendisine ulaştığı tarihten itibaren yedi gün içinde almış olduğu bedeli ve tüketiciyi borç altına sokan her türlü belgeyi, tüketiciye hiçbir masraf yüklemeksizin iade etmek zorundadır. Cayma hakkını kullanan tüketici, sözleşme konusu malı, cayma hakkını kullandığı tarihten itibaren yedi gün içinde satıcıya iade etmekle yükümlüdür. Aksi halde tüketici cayma hakkını kullanmamış sayılır. Hakkın kullanılması durumunda tüketici, malın iade masraflarını yüklenmek zorunda kalacaktır. Cayma hakkı tamamıyla tüketicinin korunması amacıyla getirilen bir düzenleme olup usulüne uygun şekilde kullanılan bir cayma hakkının satıcı tarafından kabul edilmemesi hukuka aykırı olacaktır. Satıcının, taraflar arasında söz konusu iadenin gerçekleştirilemeyeceğine yönelik sözleşme imzalandığını ve bu hususun mümkün olmadığını iddia etmesi halinde ise bu nitelikteki bir sözleşme haksız şart teşkil edeceğinden geçerli olmayacaktır. Bu konuda daha detaylı bilgi edinmek için sitemizde yer alan “Tüketici Aleyhine Sözleşme Genel İşlem Koşullarının Geçersizliği” isimli makalemizi inceleyebilirsiniz. 6. Uyuşmazlık Çıkması Halinde Görevli ve Yetkili Mahkeme Taksitle satış sözleşmesinden cayma durumunda bir uyuşmazlık çıkması halinde mevzuata göre görevli ve yetkili mahkeme belirlenecektir. Öncelikle belirtmek gerekir ki uyuşmazlığın tüketici hakem heyetinin başvuru sınırları içerisinde kalması halinde uyuşmazlık tüketici hakem heyetleri tarafından çözülecektir. Resmi Gazetede yayımlanan düzenlemelere göre 2022 yılı için tüketici hakem heyeti başvuru sınırı 15.430,00 TL’dir. Uyuşmazlık bedelinin tüketici hakem heyeti sınırını aşması halinde ise görevli mahkemeler tüketici mahkemeleri olacaktır. Tüketici mahkemesinde dava açmadan önce arabuluculuk aşamasının tamamlanması zorunlu olup bu konuda daha detaylı bilgi için “Tüketici Davalarında Zorunlu Arabuluculuk” başlıklı yazımızdan faydalanabilirsiniz. Arabuluculuk aşamasının olumsuz sonuçlanması akabinde tüketici mahkemesinde dava yoluna başvurularak taksitle satış sözleşmesinden cayma hali nedeniyle tüketici haklarını talep edebilecektir. Yetkili mahkeme bakımından ise 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda yer alan genel yetkili mahkeme olan davalının yerleşim yeri mahkemesi yetkili olacağı gibi tüketicinin lehine olarak tüketicinin bulunduğu yer mahkemesi de yetkili mahkeme olarak kabul edilecektir. Tüketici Kanunu tarafından pek çok alanda tüketici lehine düzenlemeler getirilmiş olup açılacak davada yargılama harçları bakımından da tüketici lehine bir takım düzenlemeler öngörülmüştür. Bu konuda daha detaylı bilgi için “Tüketici Davalarında Yargılama Giderleri ve Harçlar” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. ### Türk Vatandaşlığının Kazanılması 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’na göre Türk vatandaşlığı temelde iki şekilde kazanılabilir. Bunlardan ilki Türk vatandaşlığının doğumla kazanılması iken, ikincisi sonradan kazanılmasıdır. Türk vatandaşlığının sonradan kazanılması da kendi içinde üç gruba ayrılmaktadır. Bunların ilki yetkili makam kararı ile Türk vatandaşlığın kazanılması, ikincisi bir Türk vatandaşı tarafından evlat edinilme ile Türk Vatandaşlığının kazanılması üçüncüsü ise seçme hakkının kullanılması ile Türk vatandaşlığının kazanılmasıdır. Türk vatandaşlığının yetkili makam kararı ile kazanıldığı haller ise kendi içinde ayrı bir alt grubu oluşturmaktadır. Genel yoldan kazanma, istisnai yoldan kazanma, yeniden kazanma, evlilik yolu ile kazanma hallerinin tamamı Türk vatandaşlığının yetkili makam kararı ile kazanılması kapsamındadır. Ayrıca, yabancı veya vatansız birinin de kanunda belirtilen şartları sağlaması halinde genel yolla Türk vatandaşlığını kazanması mümkündür. Son zamanlarda pek çok yabancı Türkiye vatandaşı olmak amacıyla vatandaşlık başvurusunda bulunmaktadır. Türk vatandaşı olmak isteyen bir yabancı veyahut vatansız, Kanunda belirtilen şartları sağlaması halinde Türk vatandaşlığı başvurusunda bulunabilecektir. Ancak, bu aşamada önemle belirtmek gerekir ki vatandaşlık verilmesi ülkelerin egemenlik yetkisi ile ilişkili olduğundan kanunda belirtilen şartların sağlanması kesin olarak Türk vatandaşlığı kazanılmasını garanti etmemektedir. Buna ilişkin devletlerin geniş bir takdir yetkisi olduğunu söylemek mümkündür. Fakat vatandaşlık başvurusunu inceleyen idari mercilerin bu takdir yetkisini hukuka uygun olarak kullanması da zaruridir. Dolayısıyla vatandaşlık başvurusu hukuka aykırı olarak ya da hiçbir gerekçe olmaksızın reddedilen kişinin idari yargı mercilerinde iptal davası açarak vatandaşlık hakkı elde edebilmesi mümkündür. 1. Türk Vatandaşlığı Alma Şartları Nelerdir? Kendi millî kanununa, vatansız ise Türk kanunlarına göre ergin ve ayırt etme gücüne sahip olmak, Başvuru tarihinden geriye doğru Türkiye’de kesintisiz beş yıl ikamet etmek, Türkiye’de yerleşmeye karar verdiğini davranışları ile teyit etmek, Genel sağlık bakımından tehlike teşkil eden bir hastalığı bulunmamak, İyi ahlak sahibi olmak, Yeteri kadar Türkçe konuşabilmek, Türkiye’de kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin geçimini sağlayacak gelire veya mesleğe sahip olmak, Millî güvenlik ve kamu düzeni bakımından engel teşkil edecek bir hali bulunmamak, 2. Türk Vatandaşlığı İçin İstenilen Belgeler Nelerdir? Başvuru Formu Pasaport ve Noter onaylı tercümesi 2 adet biyometrik fotoğraf Doğum belgesi Medeni durumunu gösterir belge Sağlık raporu Gelir durumunu gösterir belgeler Geçerli ikamet izni kartı aslı ve fotokopisi Harç ödeme dekontu 3. Türk Vatandaşlığı Kazanmanın Sonuçları Nelerdir? Yetkili makam kararıyla Türk vatandaşlığına alınan kişi, yetkili makamın kararı tarihinden itibaren Türk vatandaşlığını kazanacaktır. Türk vatandaşlığını kazanan kişi bu karar tarihinden itibaren Türk vatandaşlarının tabi olduğu hak ve yükümlülüklere tabi olacaktır. Eş bakımından sonuçları; Yetkili makam kararı ile Türk vatandaşlığının kazanılması durumunda diğer eşin vatandaşlığına doğrudan etkisi olmayacaktır. Ancak, eş gerekli evrak ve belgeleri düzenledikten sonra vatandaşlık başvurusu yapabilecektir. Akabinde, otomatik olarak diğer eş de Türk vatandaşlığı kazanmış olacaktır. Çocuklar bakımından sonuçları; Yetkili makam kararı ile Türk vatandaşlığı kazanan kişinin ergin çocukları, ana veya babanın Türk vatandaşlığına alınmasından hiçbir şekilde etkilenmeyeceklerdir. Türk vatandaşlığının kazanılması sadece ergin olmayan çocuklar için sonuç doğuracaktır. Bu hususu daha detaylı açıklamak gerekirse; Türk vatandaşlığını kazanan kişinin velayeti kendisinde olan ergin olmayan çocuklarının diğer eşin muvafakati olması halinde Türk vatandaşlığını kazanabilecektir. Ayrıca Türk vatandaşlığı kazanan yabancıların, talep etmesi halinde Türkçe ad ve soyadı almalarına bir engel yoktur. Türk vatandaşlığı kazanma yolları 4. Doğumla Türk Vatandaşlığının Kazanılması Doğumla kazanılan Türk vatandaşlığı, soy bağı veya doğum yeri esasına göre kendiliğinden kazanılır. Ayrıca, doğumla kazanılan Türk vatandaşlığı doğum anından itibaren hüküm ifade edecektir. Türkiye içinde veya dışında Türk vatandaşı ana veya babadan evlilik birliği içinde doğan çocuk soy bağı esasına göre Türk vatandaşı olacaktır. Keza evlilik birliği dışında dünyaya gelen çocuğun anasının Türk vatandaşı babasının ise yabancı olması halinde çocuk yine Türk vatandaşı olacaktır. Bununla birlikte yine evlilik birliği dışında dünyaya gelen çocuğun anası yabancı, babası ise Türk vatandaşı ise, baba ile çocuk arasında soy bağının kurulması şartıyla çocuk Türk vatandaşlığı kazanabilecektir. Doğum yeri esasına göre Türk vatandaşlığının kazanılmasında ise, Türkiye’de doğan ve yabancı ana ve babasından dolayı doğumla herhangi bir ülkenin vatandaşlığını kazanamayan çocuk, doğumdan itibaren Türk vatandaşı olmaktadır. Bununla birlikte hemen belirtmek gerekir ki Türkiye’de bulunmuş olan çocuk, Türkiye dışında doğduğuna dair herhangi bir emare olmadıkça Türkiye’de doğmuş sayılır. 5. Türk Vatandaşlığının Yetkili Makam Kararıyla Genel Yoldan Kazanılması Vatandaşlığın yetkili makam kararıyla kazanılması yolunda devlet, yabancıların toplumla entegrasyon sağlamasını amaçlamaktadır. Bu amaçla yabancıların vatandaşlık başvurusunda bulunduğu ülkede belirli bir süre ikamet etme şartını aramaktadır. Genel yolla Türk vatandaşlığının kazanılması ilgili Kanunun 11. maddesinde düzenlenmiş olup uzun süreli ikamet izni ile Türk vatandaşlığının kazanılması olarak da bilinmektedir. Zira bu yolla vatandaşlığının kazanılmasında dikkat edilen en önemli husus, yabancının başvuru tarihinden geriye doğru Türkiye’de kesintisiz beş yıl ikamet etmiş olmasıdır. Bu beş yıl ikamet şartının ise hukuka uygun olarak sağlanması gerekmektedir. Yani söz gelimi yabancı bu yolla Türk vatandaşlığı kazanabilmek için uzun dönem ikamet izni, öğrenci ikamet izni ya da aile ikamet izni ile Türkiye’de beş yıl kesintisiz olarak ikamet etmiş olmalıdır. Konuyla ilgi ayrıntılı bilgi almak için “Türk Vatandaşlığının Yetkili Makam Kararı ile Kazanılması” Başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 6. Evlat Edinilme Yoluyla Türk Vatandaşlığının Kazanılması Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 18 maddesi uyarınca; bir Türk vatandaşı tarafından evlat edinilen ve henüz ergin olmamış olan yabancı Türk vatandaşlığı kazanabilir. Bu noktada belirtmek gerekir ki, yabancının millî güvenlik ve kamu düzeni bakımından engel teşkil edecek bir hali de bulunmamalıdır. Aksi halde vatandaşlık başvurusunun reddi gündeme gelebilecektir. 7. Seçme Hakkı İle Türk Vatandaşlığının Kazanılması Türk vatandaşları belirli şartları taşıdıkları takdirde yetkili merciden çıkma izni talep etmek suretiyle Türk vatandaşlığını kaybetme imkânına sahiptir. Bu noktada hemen belirtmek gerekir ki, çıkma izni almak suretiyle Türk vatandaşlığını kaybeden kişiler mavi kartlı olarak bilinmekte ve münhasıran Türk vatandaşlarına tanınan haklardan da yararlanabilmektedir. Aynı şekilde bu kişilerin çocukları da Türk vatandaşlığına geçmemesi halinde ana ve/veya babalarının sahip olduğu haklara sahiptir. Bununla birlikte çıkma hakkı almak suretiyle Türk vatandaşlığından çıkan ana veya babaların çocuklarına seçme hakkı ile Türk vatandaşlığını kazanma imkânı da tanınmıştır. Zira bu çocuklar ana ve/veya babalarına bağlı olarak Türk vatandaşlığını iradesi dışında kaybetmiş olduğundan kendilerinin “Türk vatandaşlığını seçme hakkı” vardır. Bu kişilerin ergin olduğu tarihten itibaren üç yıl içerisinde başvuruda bulunmak şartıyla Türk vatandaşlığını kazanabilmesi mümkündür. Çıkma izni almak suretiyle Türk vatandaşlığını kaybeden ana veya babaların çocukları Kanun’un 21. maddesi uyarınca Türk vatandaşlığını kazanabilmektedir. Bununla birlikte mavi kartlı ana babaların da genel yolla Türk vatandaşlığını kazanabilmesi mümkündür. Konuya ilişkin detaylı bilgi için “Mavi Kartlıların Yeniden Türk Vatandaşlığına Geçmesi” başlık makalemizi inceleyebilirsiniz. 8. İstisnai Olarak Türk Vatandaşlığının Kazanılması Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 12. maddesinde Türk vatandaşlığının kazanılmasında istisnai haller düzenlenmiştir. MADDE 12 – (1) Millî güvenlik ve kamu düzeni bakımından engel teşkil edecek bir hali bulunmamak şartıyla Cumhurbaşkanı kararı ile aşağıda belirtilen yabancılar Türk vatandaşlığını kazanabilirler.a) Türkiye’ye sanayi tesisleri getiren veya bilimsel, teknolojik, ekonomik, sosyal, sportif, kültürel, sanatsal alanlarda olağanüstü hizmeti geçen ya da geçeceği düşünülen ve ilgili bakanlıklarca haklarında gerekçeli teklifte bulunulan kişiler.b) (Ek: 28/7/2016-6735/27 md.) 4/4/2013 tarihli ve 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanununun 31 inci maddesinin birinci fıkrasının (j) bendi uyarınca ikamet izni alanlar ile Turkuaz Kart sahibi yabancılar ve bunların yabancı eşi, kendisinin ve eşinin ergin olmayan veya bağımlı yabancı çocuğu.c) Vatandaşlığa alınması zaruri görülen kişiler.d) Göçmen olarak kabul edilen kişiler.(2) (Ek: 19/10/2017-7039/29 md.) Millî güvenlik ve kamu düzeni bakımından engel teşkil edecek hali bulunanların talepleri Bakanlıkça reddedilir. Bu hüküm uyarınca; istisnai olarak Kanun’da belirtilen diğer şartları sağlamasa dahi bazı yabancılara Türk vatandaşlığına geçme hakkı tanınmıştır. Fakat hemen belirtmek gerekir ki, her halükarda yabancının millî güvenlik ve kamu düzeni bakımından engel teşkil edecek bir hali bulunmamalıdır. İlaveten Türk vatandaşlığının kazanılmasına ilişkin Cumhurbaşkanı kararı gerekmektedir. İstisnai yolla vatandaşlık kazanılmasına örnek olarak yatırım yoluyla Türk vatandaşlığının kazanılması verilebilecek olup bu konu hakkında detaylı bilgi için “Yatırım Yoluyla Türk Vatandaşlığının Kazanılması” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 9. Evlenme Yoluyla Türk Vatandaşlığının Kazanılması Bir Türk vatandaşı ile evli olan yabancının Türk vatandaşlığı kazanması mümkündür. Fakat belirtmek gerekir ki, Türk vatandaşı ile evli olmak doğrudan vatandaşlık hakkı vermemekte yabancının Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 16. maddesinde yer alan şartları taşıması beklenmektedir. Buna göre; evliliğin en az üç yıldır devam ediyor olması, çiftlerin aile birliği içinde yaşaması, yabancının aile birliği ile bağdaşmayacak faaliyetlerde bulunmamış olması gerekmektedir. İlaveten yine millî güvenlik ve kamu düzeni bakımından engel teşkil edecek bir hali bulunmama, şartları da aranır. Evlilik yoluyla Türk vatandaşlığının kazanılmasına ilişkin detaylı bilgi için “Evlilik Yoluyla Türk Vatandaşlığının Kazanılması” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 10. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz.   Türk Vatandaşlığı Reddedilen Kişiler Yeniden Müracaat Edebilirler mi? 5901 sayılı Türk vatandaşlığı kanununda aranılan şartları taşımanız halinde yeniden başvuruda bulunmanız ve vatandaşlık durumunuzun yeniden değerlendirilmesi mümkündür. Türk Vatandaşlığı Kazanan Yabancı Kendi Vatandaşlığını Kaybeder mi? Türk vatandaşlığı kazanan yabancının, kendi vatandaşlığını kaybetmemesi için kendi ülkesinde çifte vatandaşlığa izin veriliyor olması gerekmektedir. Oturum İzni ile Vatandaşlık Aynı Mıdır? Bir ülkeden oturum izni almak ile vatandaşlık almak aynı şey değildir. Aralarındaki en önemli fark; Vatandaşlık alan yabancının o ülkenin pasaportuna sahip olmasıdır.  Türkiye’de Oturum (İkametgah) İzni Olmayan Yabancılar Türk Vatandaşlığı Kazanabilir mi? Türk vatandaşlığı kazanmanın en önemli şartlarından biri Türk Vatandaşlığı kazanmak isteyen yabancının Türkiye’de oturum izni bulunmasıdır. Türkiye’de oturum izni bulunmayan yabancı, Türk Vatandaşlığına hak kazanamayacaktır. Vatandaşlık Başvurusu Yapacak Kişilerin Türkiye’de Bulunması Zorunlu Mudur? Başvuruda bulunan kişilerin, hem başvuru hem de randevu gününde Türkiye’de olması gerekmektedir. Başvurudan sonra Türkiye’de bulunma zorunlulukları yoktur. Özel vekâletname ile yetkilendirilen kişiler, başvuruları takip edip sonuçlandırabilecektir. Ancak, ikamet izni ve vatandaşlık başvurularında yetkili makamlar başvuru yapan kişileri yüz yüze olacak şekilde mülakata davet edebilirler. Bu aşamada da Türkiye’ye gelmeleri gerekecektir. Türk Vatandaşlığı Kazanmak İçin Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar Nelerdir? Bu aşamada önemle belirtmek gerekir ki Türk vatandaşlığı kazanmak için tüm hukuki süreçlerin doğru şekilde yönetilmesi gerekmektedir. Türk vatandaşlığı alma hakkına sahip olmak isteyen yabancıların ilk olarak başvuru için gerekli şartlara haiz olması beklenilmektedir. Türk vatandaşı olmak isteyen yabancının, deneyimli bir avukattan yardım alarak gerekli olan belgeleri eksik ve doğru şekilde hazırlaması ve sürecin tamamını hukuki usullere uygun olarak yürütmesi önem taşımaktadır. Vatandaşlık Red Kararına Karşı Yargı Yolları Nelerdir? Bir yabancının vatandaşlık başvurusu reddedilirse idari yargıda dava açması gerekmektedir. Vatandaşlık başvurusu reddedilen yabancının bu işlemi öğrendiği ya da kendisine yazılı bildirimde bulunulduğu tarihten itibaren 60 gün içerisinde bu işleme karşı dava açması zaruridir. Zira, 60 günlük süreyi geçiren yabancının dava açması durumunda ise dava zamanaşımı nedeniyle reddedilecektir. Vatandaşlık Red Kararına Karşı İptal Davası Nerede Açılır? Vatandaşlık başvurularına ilişkin kararlar İç İşleri Bakanlığı tarafından verilmektedir. Bu nedenle yetkili mahkeme Ankara İdare Mahkemeleri olacaktır. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Vatandaşlık verilmesi ülkelerin egemenlik yetkisi ile ilişkili olduğundan kanunda belirtilen tüm şartların sağlanması dahi kesin olarak Türk vatandaşlığı kazanılmasını garanti etmemektedir. ### Gemi Kazalarında Hukuki Sorumluluk Türk Ticaret Kanunu’nun 1286. maddesi uyarınca iki veya daha çok geminin çarpışması yani gemi kazaları “çatma” olarak adlandırılmaktadır. Buna göre Türk Ticaret Kanunu’nun çatmaya ilişkin hükümlerinin uygulanabilmesi için çarpışan veya birbirine zarar veren araçların gemi olması zorunludur. Çatma durumunda gemilere ve gemilerde bulunan insanlara veya eşyaya verilen zararın tazminine ilişkin olarak TTK’nın çatma hükümleri uygulama alanı bulacaktır. Bununla birlikte bir geminin, gemi niteliğinde olmayan bir cisme örneğin deniz kenarındaki bir binaya çarpması durumunda çatma hükümleri uygulanamayacaksa da Türk Borçlar Kanunu’nun haksız fiil hükümlerinin uygulanması mümkündür. Önemle ifade etmek gerekir ki, Türk Ticaret Kanunu çatmanın yalnızca hukuki sorumluluk (tazminat sorumluluğu) boyutunu düzenlemiştir. Bununla birlikte çatma durumunda meydana gelebilecek ölüm ve yaralanmalar yahut malvarlığı zararlarından Türk Ceza Kanunu’na göre cezai sorumluluğun doğması söz konusu olabilmektedir. Benzer şekilde geminin denize elverişli bulundurulmasına ilişkin yükümlülüklere aykırı davranan tarafların Denizde Can ve Mal Koruma Hakkında Kanun uyarınca cezai sorumluluklarının gündeme gelebileceği de söylenebilecektir. Çatma durumunda cezai sorumluluk hakkında daha detaylı bilgi için Çatmada Cezai Sorumluluk başlıklı yazımızı okuyabilirsiniz. 1. Çatma Hükümlerinin Uygulama Alanı Yukarıda da belirttiğimiz üzere TTK m. 1286 uyarınca çatma iki veya daha çok geminin çarpışmasıdır. Bu durumda TTK’nın çatmaya ilişkin hükümlerinin uygulanabilmesi için çarpışan veya birbirlerine zarar veren araçların gemi olması zorunludur ancak bu gemilerin ticaret gemisi olması zorunlu değildir. Öyle ki ilgili hükümde gemiden bahsedilmekle birlikte gemiler arasında herhangi bir ayrım yapılmamıştır. Çarpışan gemiler ticaret gemisi olabileceği gibi, özel amaçlı bir gemi, yat veya savaş gemisi de olabilir. Bu noktada önemle ifade etmek gerekir ki, çatma hükümlerinin uygulanabilmesi için çarpışan gemiler arasında bir sözleşme ilişkisi bulunmamalıdır. Örneğin çarpışan gemiler arasında bir römorkaj sözleşmesi varsa çatma hükümleri yerine öncelikle sözleşme hükümlerinin uygulanması icap etmektedir. Son olarak çatma hükümlerinin uygulanabilmesi için çarpışan gemilerin fiilen seyir halinde olmaları gerekmez. Gemilerin demirli olması yahut limana bağlı bulunması halinde de çatma hükümleri uygulanabilecektir. 2. Çatma Türlerine Göre Hukuki Sorumluluk Çatmadan kaynaklanan hukuki sorumluluk tarafların kusur durumuna göre değişmektedir. Bu nedenle tarafların hukuki sorumluluklarının kusur durumlarına göre ayrı ayrı ele alınması gerekmektedir. Çatma genel itibarıyla dörde ayrılır. Bunlar; Kusursuz Çatma,Bir Tarafın Kusuruyla Çatma,Ortak Kusurlu Çatma veKıyasen Çatmadır. 2.1. Kusursuz Çatma TTK m. 1287 hükmü uyarınca umulmayan bir hal veya mücbir sebep yüzünden meydana gelen veya neden ileri geldiği anlaşılamayan çatmalar kusursuz çatma olarak adlandırılmaktadır. Kusursuz çatma halinde çarpışan gemilerden hiçbirine kusur atfedilmesi mümkün değildir. Kanundaki düzenlemeye göre kusursuz çatma üç halde söz konusu olabilmektedir. Bunlar umulmayan hal, mücbir sebep ve çatmanın neden ileri geldiğinin anlaşılamamasıdır. Umulmayan hal, gerekli dikkat ve özenin gösterilmesine rağmen önceden anlaşılıp önlenmesi mümkün olmayan olaylardır. Bir olayın umulmayan hal olup olmadığı o olayın meydana geliş şartları değerlendirilerek belirlenmelidir. Örneğin serdümenin bir manevra esnasında aniden bayılması yahut dümenin yedek sistemler de dâhil olarak kitlenmesi umulmayan hal olarak değerlendirilebilecektir. Zira bu durumun önceden öngörülmesi ve buna ilişkin bir önlem alınması mümkün değildir.Mücbir sebep, genellikle doğa olayları gibi tarafların kontrol ve hâkimiyet alanlarının dışında gerçekleşen, önceden tahmin edilmesi ve önlenmesi mümkün olmayan olaylardır. Önemle ifade etmek gerekir ki, gelişen teknoloji sayesinde hava durumunun çok önceden isabetli olarak tahmin edilmesi mümkün hale gelmiştir. Bu nedenle hava olaylarının mücbir sebep teşkil edebilmesi için öngörülememiş veya taraflarca gerekli tüm çaba gösterilmesine rağmen mücbir sebep dolayısıyla çatmanın gerçekleşmiş olması gerekmektedir.Çatmanın neden ileri geldiğinin anlaşılamaması durumunda da kusursuz çatmadan söz edilmektedir. Zira çatmanın sebebinin anlaşılamaması halinde taraflara kusur atfedilmesi mümkün olmayacaktır. Önemle ifade etmek gerekir ki, kusursuz çatmanın meydana gelebilmesi için gemilerin seyirde veya demirde olmasının önemi bulunmamaktadır. Öyle ki, seyir halindeki bir geminin demirdeki bir gemiye çarpması durumunda dahi çatma yukarıda belirttiğimiz üç halden biri nedeniyle gerçekleşmişse kusursuz çatmadan söz edilebilecektir. Bu durumda seyirde olan geminin doğrudan kusurlu kabul edilmesi ise mümkün değildir. Kusursuz çatma durumunda çarpışan gemilerin veya gemilerde bulunan insanların yahut eşyanın çatma yüzünden uğradıkları zarara, o zarara uğrayan kişi katlanır. Örneğin bir gemiye gelen zarara o geminin donatanı katlanırken, yüke gelen zarara yükün maliki katlanacaktır. Bu durum kimseye kusur atfedilememesinin doğal bir sonucudur. 2.2 Bir Tarafın Kusuru ile Çatma TTK m. 1288 uyarınca çarpışan gemilerden yalnızca birinin donatanının veya gemi adamlarının kusurundan ileri gelen çatmaya bir tarafın kusuru ile çatma denir. Çatma yalnızca bir tarafın kusuruyla gerçekleştiği takdirde oluşan zararı, kusurlu geminin donatanı tazmin etmek zorundadır. Denizcilik açısından kusur, geminin sevk ve idaresi bakımından yapılması gerekenlerin yapılmaması veya yapılmaması gerekenlerin yapılmasıdır. Örneğin hatalı manevra yapmak, aşırı sürat, rotanın hatalı tespit edilmesi veya gerekli sinyallerin verilmemesi geminin sevk ve idaresi açısından kusur olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte kusur, geminin denize elverişli bulundurulmamasından da kaynaklanabilir. Örneğin bir geminin demirinin bakımsızlıktan dolayı kopması ve bunun sonucunda sürüklenerek çatmaya sebebiyet vermesi halinde de demirin bakımını gerçekleştirmeyen donatan kusurlu kabul edilebilecektir. Önemle ifade etmek gerekir ki, donatanın çatmadan sorumlu tutulabilmesi için kusurun bulunması yeterli değildir. Ayrıca kusurlu davranış ile zarar arasında illiyet bağının bulunması gerekmektedir. Bu nedenle donatanın veya gemi adamlarının kusurundan kaynaklı olmayan zararların donatandan talep edilmesi mümkün değildir. TTK m. 1291’de kılavuzun kusurunun çatmaya etkisi ayrıca düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre; gemi zorunlu danışman kılavuz veya isteğe bağlı kılavuz danışmanlığında sevk edilirken, kılavuzun kusurundan ileri gelen çatmadan donatan sorumludur. Bu iki kılavuz türünde de geminin sevk ve idaresi kaptanda olduğundan kaptan, kılavuzun önerilerini dinleyip dinlememekte tamamen serbesttir. Bu nedenle danışman kılavuzların kusurundan kaynaklanan çatmadan donatan sorumlu olmaktadır. Bununla birlikte zorunlu sevk kılavuzunun kusurundan ileri gelen çatmadan geminin donatanı sorumlu değildir. Zira geminin sevk ve idaresinin zorunlu sevk kılavuzuna bırakılması mecburidir. Kılavuz, geminin yönetimini kaptandan devralır, sevk ve idareyi bizzat gerçekleştirir. Bu durumda çatma sonucu meydana gelen zararlardan zorunlu sevk kılavuzu ve onu istihdam eden kuruluş sorumlu olacaktır. 2.3. Ortak Kusurlu Çatma TTK m. 1289 uyarınca çarpışan gemilerin tamamının donatanlarının veya gemi adamlarının kusurlarından ileri gelen çatmaya ortak kusurlu çatma denir. Ortak kusurlu çatma durumunda malvarlığına gelen zarar ile bedensel zararlar farklı hükümlere tabi tutulmuştur. Öyle ki çarpışan gemilerin donatanları, çatma yüzünden gemilerin veya gemide bulunan eşyanın uğradıkları zarardan kusurlarının ağırlığı oranında sorumludurlar. Bununla birlikte kusur oranının saptanması mümkün olmaz veya tarafların aynı derecede kusurlu olduğu ortaya çıkarsa, taraflar eşit oranda sorumlu tutulurlar. Önemle ifade etmek gerekir ki, malvarlığı zararlarında donatanların üçüncü kişilere karşı olan sorumluluğu müteselsil değildir. Bu nedenle zarar gören üçüncü kişilerin her donatana karşı o donatanın kusuru oranında talepte bulunması gerekecektir. Çatma sonucu oluşan malvarlığı zararlarına, hasar görmüş geminin limana kadar çekilmesi ve tamiri, tamir süresince gemi adamlarının ücretleri ve yoksun kalınan kazanç örnek olarak gösterilebilir. Ortak kusurlu çatmada bedensel zararlar TTK m. 1290’da düzenlenmiştir. Buna göre kusurlu gemilerin donatanları, gemilerde bulunan kişilerin çatma yüzünden ölümünden veya yaralanmasından yahut sağlığının bozulmasından doğan zararlardan müteselsilen sorumludurlar. Bedensel zararlardan müteselsilen sorumluluk öngörüldüğünden dolayı zarara uğrayan kişiler, zararlarının tamamı için çatmaya karışan tüm donatanlardan talepte bulunabilirler. Bununla birlikte donatanlar kendi aralarında kusurları oranında sorumludurlar. Bu nedenle şayet bir donatan zararın tamamını ödemişse, ödediği bu bedeli diğer donatanlara karşı kusurları oranında rücu etme hakkına sahiptir. Ancak önemle ifade etmek gerekir ki, zararın rücuunda kusur oranının tespiti mümkün olmaz veya tarafların aynı derecede kusurlu olduğu anlaşılırsa taraflar eşit oranda sorumlu olacaklardır. 2.4. Kıyasen Çatma TTK m. 1286/2’de “geminin, bir manevrayı yapmak veya yapmamak yahut seyir kurallarına uymamak suretiyle başka bir gemiye veya gemide bulunan insanlara veya eşyaya çatma olmaksızın zarar vermesi hâlinde de, çatma hakkındaki hükümler uygulanır.” hükmü yer almaktadır. Buna göre fiilen bir çatma olmaksızın başka bir gemiye zarar verilmesi durumunda da çatma hükümlerine dayanılması mümkündür. Buna kıyasen çatma denilmektedir. Örneğin hatalı manevra yapan bir gemiye çarpamamak için kaçarken karaya oturan veya başka bir gemiye çarpan geminin uğradığı zarardan hatalı manevrayı yapan gemi sorumlu tutulabilecektir. Her ne kadar hatalı manevrayı yapan gemi ile zarara uğrayan gemi arasında fiilen bir çatma meydana gelmese de zarar oluşmuştur. Bu nedenle hatalı manevrada bulunan geminin bu durumdan sorumlu tutulması hakkaniyete uygun bir sonuç doğuracaktır. 3. Tazminat Davası Öncesi Delil Tespiti Tazminat davası açılmadan önce delil tespitinin istenmesi mümkündür. Öyle ki çatma durumunda zaman kaybetmeksizin delil tespitinin talep edilmesi meydana gelen zararın ve kusurların doğru olarak tespit edilebilmesi açısından önem arz etmektedir. Bu durumu öngören kanun koyucu TTK m. 1292’de tazminat davası öncesi delil tespitine ilişkin birtakım düzenlemelere yer vermiştir. TTK m. 1292/1’de dava öncesi delil tespitinin istenebileceği yetkili ve görevli mahkeme belirlenmiştir. Buna göre çatmanın meydana geldiği yerdeki deniz ticareti işlerine bakmakla görevli asliye ticaret mahkemesi görevli ve yetkilidir. Ancak deniz ticaret işlerine bakmakla görevli bir mahkeme bulunmuyorsa aynı yerdeki asliye ticaret mahkemesi, o da yoksa ticaret davalarına bakmakla görevli asliye hukuk mahkemesi yetkilidir. Delil tespiti talep edildiği takdirde mahkemece, çatmaya karışan her geminin kaptanı veya onun temsilcisine tespit yapılacağı bildirilir. Bildirilen gün ve saatte delil tespiti yapılarak tespit raporu düzenlenir. Ancak tespit raporunda, çatmaya karışan gemilerin kusur oranları belirtilmez. Önemle ifade etmek gerekir ki, kusur oranları ancak dava aşamasında yargılamanın konusu haline getirilebilecektir. Bununla birlikte dava açmadan önce delil tespitinde bulunulması ileride açılacak davada kusurun doğru olarak belirlenmesi açısından önem arz edecektir. 4. Çatma Nedeniyle Tazminat Davası Çatma sonucu meydana gelen zararlar için tazminat davası açılması mümkündür. Açılacak tazminat davasında davacı, zarara uğrayan kişiyken (donatan, yük sahipleri, yolcu ve gemi adamları) davalı kusurlu geminin donatanı ve kusurlu gemi adamlarıdır. Çatma zorunlu sevk kılavuzunun kusurundan ileri gelmişse kılavuza ve kılavuzu istihdam eden kuruluşa karşı dava açılması söz konusu olabilecektir. Tazminat davasında ispat yükü zarara uğradığını iddia eden kişilerdedir. 5. Çatmada Sorumluluğun Sınırlandırılması TTK m. 1296’da donatanın sorumluluğunun sınırlandırılmasına ilişkin hükümlerin saklı olduğu düzenlenmiştir. Buna göre kusurlu gemi donatanı çatmadan doğan sorumluluğunu, 1976 Tarihli Deniz Alacaklarına Karşı Mesuliyetin Sınırlandırılması Hakkında Milletlerarası Sözleşme uyarınca sorumluluğunu sınırlandırması mümkündür. 6. Çatmada Zamanaşımı TTK m. 1297 uyarınca çatmaya dayanan her türlü tazminat istemi, çatmanın meydana geldiği günden başlayarak iki yılda zamanaşımına uğrar. Donatanların birbirine karşı olan rücu hakları ise, ödemenin yapıldığı tarihten başlayarak bir yıl içinde zamanaşımına uğrar. ### Sahipsiz Gemi Sahipsiz gemi, gemi sicil kayıtlarında malikin kim olduğu anlaşılamayan veya usulüne göre mülkiyeti terkin edilmemiş gemilere verilen addır. Sahipsiz gemi kavramı 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu madde 998’de; “Sahipsiz bir gemiyi sahiplenme hakkı sadece Devletindir. Sahipsiz gemi, sicil kayıtlarından malikinin kim olduğu anlaşılamayan veya usulüne uygun olarak mülkiyeti terk edilmiş olan gemidir. Devlet kendisini gemi siciline malik olarak tescil ettirmek suretiyle gemi üzerindeki mülkiyeti iktisap eder.” şeklinde ifade edilmek üzere açıklanmıştır. Esasen kanun maddesinden de anlaşılacağı üzere sahipsiz gemiye dair bilinmesi gereken en mühim konu işbu geminin mülkiyetinin hangi şekillerle iktisap edileceği konusudur. Bu yazımızda kanun maddesinde belirtilen özellikleri taşıyan sahipsiz gemileri, işbu gemilerin mülkiyetinin nasıl ve kim tarafından kazanılabileceğini açıklayacağız. Her ne kadar TTK’ da tek madde şeklinde açıklanmış olsa da 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu kapsamında zilyet, mülkiyet hakkı ve iktisabı sahipsiz geminin mülkiyetinin kazanımı konusunda oldukça ilintilidir. Gemi mülkiyetinin kazanımına dair daha detaylı bilgi edinmek için ise sitemizde yer alan “Gemi Mülkiyetinin Kazanılması, Sicile Tescil ve Terkini” isimli makalemizi inceleyebilirsiniz. 1. Sicile Kayıtlı Sahipsiz Gemi Sahibi bulunmayan herhangi bir eşyaya malik olma saikiyle el koymaya; sahiplenme diğer adı ile ihraz adı verilir. Geminin bir sicile kayıtlı olması, kimliğe sahip olması demektir, bu geminin tabiiyeti ve güvenliği için oldukça önemlidir. Gemi sicillerinde geminin hangi ülke bayrağı taşıdığını ve üzerindeki hakları belirttiği gibi geminin malikini de içeren bilgilere sahiptir. Bunun yanında gemi sicili halka açık olması ile de sicile itimat unsurunu sağlamaktadır. Bu da demek oluyor ki gemi sicilinin kontrol edilmesi ile geminin malikinin kim olduğu açıkça görülebilmektedir. Gemi Siciline dair daha detaylı bilgi edinebilmek için sitemizde yer alan “Gemi Sicili ve Tescili” isimli makalemizi inceleyebilirsiniz. Her ne kadar geminin sicile kaydedilmemesi halinde ise gemi kimliksiz ve sahipsiz olduğu varsayılsa da TTK 998/1 hükmünde “malikin kim olduğu anlaşılamayan” ifadesine dikkat etmekte fayda vardır. Zira “malikin kim olduğunun anlaşılmama” durumunun kim tarafından, nasıl tespit edildiği muğlak bir durumdur. Sicile gemisini kaydettiren malik, gemi üzerindeki mülkiyet hakkından vazgeçtiğini gemi sicil müdürlüğüne bildirmek ve bu durumu tescil ettirmek suretiyle gemi üzerindeki mülkiyeti terk edebilmektedir. Bu husus Türk Ticaret Kanunu madde 1004’te hüküm altına alınmıştır. Bu şekilde sahipsiz bir hale gelmiş gemiyi ihraz etme hakkı yalnızca devlete aittir. Devlet, sahipsiz gemiyi gemi siciline kendi adına tescil etmesi ile mülkiyet hakkını iktisap etmiş olur. Bu husus da Türk Ticaret Kanunu madde 998’de; “Sahipsiz bir gemiyi sahiplenme hakkı sadece Devletindir. Sahipsiz gemi, sicil kayıtlarından malikinin kim olduğu anlaşılamayan veya usulüne uygun olarak mülkiyeti terk edilmiş olan gemidir. Devlet kendisini gemi siciline malik olarak tescil ettirmek suretiyle gemi üzerindeki mülkiyeti iktisap eder” şeklinde ifade edilerek hüküm altına alınmıştır. Bilindiği üzere gemi siciline, gemi üzerindeki başkaca haklar da tescil edilir, ipotek ve intifa hakları da bunlardan birkaçıdır. İpotek hakkı güvence altına alınan alacağa bağlı bir hak iken intifa hakkı ise bir eşya üzerinde malikin sahip olduğu kullanma, semerelerinden yararlanma ve tüketme yetkilerinden kullanma ve yararlanma yetkilerinin bir başkasına tahsis edilmesidir. İntifa hakkı Türk Medeni Kanunu madde 795’te; “İntifa hakkı, taşınırlarda zilyetliğin devri, alacaklarda alacağın devri, taşınmazlarda tapu kütüğüne tescil ile kurulur. Taşınır ve taşınmazlarda intifa hakkının kazanılması ve tescilinde, aksine düzenleme olmadıkça, mülkiyete ilişkin hükümler uygulanır. Taşınmaz üzerindeki yasal intifa hakkı tapu kütüğüne tescil edilmemiş olsa bile, durumu bilenlere karşı ileri sürülebilir. Tescil edilmiş ise, herkese karşı ileri sürülebilir.” şeklinde ifade edilerek hüküm altına alınmıştır. İpotek hakkı ise TMK madde 881’de; “Hâlen mevcut olan veya henüz doğmamış olmakla beraber doğması kesin veya olası bulunan herhangi bir alacak, ipotekle güvence altına alınabilir. İpoteğe konu olacak taşınmazın, borçlunun mülkiyetinde bulunması gerekmez.” şeklinde tanımlanmıştır. Tanımı yapılan bu iki hak, gemiler üzerinde kurulabilen ve kurulması halinde sicile tescil edilmesi gereken iki haktır. Gemi mülkiyetinin terkini halinde ise sicile kayıtlı gemi üzerinde mevcut ipotek, intifa hakkı sona ermez; devletin sahiplenme yolu ile iktisap ettiği gemi üzerinde söz konusu haklar varlığını sürdürmeye devam eder. 2. Sicile Kayıtlı Olmayan Sahipsiz Gemi Makalelerimizde her ne kadar gemilerin sicile kayıtlı olması gerektiğinden, sicilin fonksiyonlarından ve faydalarından bahsetsek de bazı gemi malikleri gemilerini sicile tescil etmeyebilirler. Sicile kayıtlı olmayan geminin sahipsiz gemi haline gelmesi için ise sicile bildirilmesi ve bu durumun tescil ettirilmesi mümkün değildir. Bu sebeple; sicile kayıtlı olmayan gemi, malik tarafından mülkiyet hakkından vazgeçme kastı ile terk edilir ise sahipsiz gemi haline gelir. Bu cümledeki “mülkiyet hakkından vazgeçme kastı” önemli bir ifade olup malikin kullanmadığı dönemde gemiyi bir yere uzun süreliğine bağlaması mülkiyet hakkından vazgeçtiği anlamına gelmemektedir. Bu sebeple sicile kayıtlı olmayan sahipsiz geminin mülkiyet iktisabında malikin mülkiyeti terkin kastı oldukça önem arz etmektedir. Sicile kayıtlı olmayan gemilerin mülkiyet iktisabı ile sicile kayıtlı olan sahipsiz gemilerin mülkiyet hakkını kazanması arasında önemli bir fark vardır ki bu fark sicile kayıtlı olmayan sahipsiz gemilerin herkes tarafından mülkiyet hakkının kazanılabilmesi durumudur. Bir üst başlıkta sicile kayıtlı sahipsiz gemilerin yalnızca devlet tarafından sahiplenilebileceğinden bahsetmiştir. Geminin sicile kayıtlı olmaması halinde ise söz konusu sahipsiz geminin mülkiyeti herkes tarafından sahiplenme yolu ile iktisap edilebilir. Söz konusu durum Türk Medeni Kanunu madde 767’de; “Sahipsiz bir taşınırı malik olmak iradesiyle zilyetliğine geçiren kimse, onun maliki olur.” şeklinde hüküm altına alınmıştır. Söz konusu hüküm terk edilmiş tüm taşınırlar açısından geçerlidir. Sicile kayıtlı olmayan gemiler de bu kanun maddesi kapsamında sayılmaktadır. Fakat sahipsiz geminin herkes tarafından ihraz edilebilmesi için; geminin sicile kayıtlı olmadığının şüpheye mahal vermeyecek şekilde tespiti akabinde ihraz yolu ile mülkiyet iktisabı yapılmalıdır. Aksi halde geminin mülkiyetinin kazanılması mümkün değildir. 3. Yargıtay Kararı Kapsamında Sahipsiz Gemi Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 06.10.2015 tarihli 2015/3556 Esas ve 2015/9971 Karar sayılı ilamında makalemizde açıklanan hususların pratikte nasıl karşılaşılacağını somut bir şekilde açıklandığından yer vermekte yarar olduğu kanısındayız; “H.. H.. olarak görülen davada İstanbul 17. Asliye Ticaret Mahkemesi’nce verilen 09/12/2014 tarih ve 2014/1286-2014/404 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü: Davacı vekili, müvekkili şirketin 7818389 IMO numaralı C. A. bayraklı, M/V R. isimli geminin yöneticisi olduğunu, geminin uluslararası sularda seyir halinde iken C. 2020 marka 6,5 metre civarında sürat motorunu bulduğunu ve M/V R. isimli geminin arkasına takılarak U.'ya sefer esnasında transit geçiş yapılan Türk karasularına getirildiğini, tekne sahibinin yapılan araştırmalar sonucunda tespit edilemediğini belirterek açık denizde/uluslararası sularda C. 2020 marka 6,5 metre civarındaki sürat motorunun sahipsizliğinin tespiti ile müvekkili gemi yöneticisi T. Gemicilik San ve Tic Ltd Şti'ye veya bu şirketin göstereceği herhangi bir kişi yada şirket adına tescil edilmesini talep etmiştir. Mahkemece, TMK 767 ve 769.maddelerin gerekçeleri ile birlikte yorumu ve bu maddelere ilişkin açıklama ve yorumlardan ekonomik değeri olduğu açık olan davaya konu sürat motorunun sahipsiz olduğundan söz edilemeyeceği, davaya konu sürat motorunun sahipsiz eşya değil TMK 769.madde kapsamında bulunmuş eşya olduğu ve bulunmuş eşyanın mülkiyetinin ne şekilde kazanılacağının TMK 771.maddede düzenlendiği, bulunan şeyin malikinin ilan veya kolluk kuvvetlerine yada muhtara bildirme tarihinden başlayarak 5 yıl içinde ortaya çıkmaması halinde bulan kimsenin yükümlülüklerini yerine getirmiş olmak koşulu ile o şeyin mülkiyetini kazanacağının düzenlendiği, bulunmuş eşyanın mülkiyetinin kazanılmasına dair TMK 771.maddede düzenlenen koşulların davada bulunmadığı gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir. Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir. Dava, davacı tarafından bulunan sürat motorunun sahipsiz olduğunun tespiti ve davacı adına tescili istemine ilişkindir. İşbu davada uygulanacak hükümlerin belirlenmesi yönünden davacı tarafından bulunan sürat motorunun sahipsiz olup olmadığının belirlenmesi gerekirse de, davaya konu sürat motorunun sahipsiz olduğunun belirlenmesi halinde dahi açılan davanın H.. H.. olarak görülemeyecek olmasına göre, sonucu itibariyle doğru olan kararın onanması gerekmiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının reddi ile yerel mahkeme kararının ONANMASINA, temyiz harcı peşin alındığından başkaca harç alınmasına mahal olmadığına, 06/10/2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.” Yukarıda yer vermiş olduğumuz Yargıtay kararından da anlaşılacağı üzere bir geminin mülkiyetinin sahiplenme yolu ile iktisap edilebilmesi için geminin sahipsiz olması gerektiği, sahipsiz olduğu hususunda kesinlik olmadığından davanın reddine karar verilen Yerel Mahkeme kararının onanmasına karar verilmiştir. İlgili Mevzuatlar: Türk Uluslararası Gemi Sicil Kanunu için bkz. Gemi Sicili Nizamnamesi için bkz. ### Gemi Mülkiyetinin Kazanılması, Sicile Tescil ve Sicilden Terkini Gemi sicili, geminin kimliği olarak tanımlanabilecek, geminin uluslararası sularda güvenle seyredebilmesi için gerekli olan ve tescili zorunlu bir sicildir. Tıpkı kimliği olmayan kişinin yasal olarak seyahat yapması nasıl mümkün değil ise sicile kayıtlı olmayan bir geminin de uluslararası sularda seyretmesi ve ticari faaliyetlere katılması mümkün değildir. Sicil geminin tabiiyeti, karine oluşturması ve kamu güveni sağlaması bakımından oldukça önemlidir. Siciller halka açıktır, bu demek oluyor ki vatandaş ticari faaliyetler gerçekleştireceği yahut yalnızca ilgisinin olduğu bir geminin sicilini kontrol edebilir, gemi ipoteği yahut gemi üzerindeki tescil edilmiş değişiklikleri kontrol edebilir. Geminin maliki geminin sahibidir ve gemi mülkiyeti de sicile tescil edilen en önemli hususlardan biridir. Bu yazımızda gemi mülkiyetinde meydana gelen değişikliklerin sicile yansımasını açıklayacağız. Her ne kadar benzer olsalar da dünya üzerinde yer alan tüm denize kıyısı olan ülkelerin kendilerine ait sicillerinin tescil koşulları birbirinden farklıdır. Bu sebeple yazımızda Türk Sicil Organizasyonunda yer alan sicillere tescil ve terkini gerektiren işlemlerini açıklayacağız. 1. Gemi Mülkiyeti Gemiler tescili var olsa dahi hem fiziksel hem de hukuki olarak taşınır mal olarak kabul edilirler. Bu husus Türk Ticaret Kanunu madde 936’da; “Sicile kayıtlı olup olmadıklarına bakılmaksızın bütün gemiler bu Kanunun ve diğer kanunların uygulanmasında taşınır eşyadandır.” şeklinde açıklanmıştır. Gemi mülkiyeti de Medeni Kanun kapsamında mutlak, yani herkese karşı ileri sürülebilecek bir haktır. Malik gemisinde hukuka uygun olmak koşulu ile dilediği tasarrufta bulunma hakkına sahiptir. Bahsi geçen tasarrufta bulunma hakkına ek olarak malik, gemisine haksız olarak el koyan kişiye istihkak davası açma, her türlü müdahalenin men edilmesini isteme hakkına da sahiptir. Herhangi taşınır yahut taşınmaz bir malı aktif olarak elinde bulunduran kişiye zilyet denir. Medeni Kanun’da yer alan zilyetliğe dair hükümler hem tescilli yahut tescilsiz ayırt edilmeksizin tüm gemiler hakkında uygulanır. TTK madde 996 uyarınca; kanunda aksi hüküm bulunmadığı sürece, kanunda yer alan ve gemilerin hukuki mahiyetini düzenleyen tüm hükümler yalnızca sicile kayıtlı gemilere uygulanmaktadır. TTK’da sicil özel olarak düzenlenmemiştir. Yani işbu hükümler yalnızca Milli Gemi Siciline kapsamamakta Türk Uluslararası Gemi Sicili ve yapı halindeki gemilere özgü sicile kayıtlı olan gemileri de kapsamaktadır. Konuya ilişkin detaylı bilgi için “Gemi Sicili ve Tescili” isimli makalemizi inceleyebilirsiniz. 2. Türk Hukuku Çerçevesinde; MGS ve TUGS’da Tescil İşlemleri Geminin bir ülke gemi siciline tescili geminin maliki, donatanı, gemi işletme müteahhidi veya gemiyi başkaca hukuki işlemler ile devralan kişinin tabi olduğu ülke hukukuna göre belirlenmektedir. Türkiye’de ise 3102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’na göre gemiler Türk Milli Gemi Siciline tescil edilir. Milli Gemi Sicili’ne tescil edilebilecek gemiler niteliklerine göre ikiye ayrılır bunlar; tescili zorunlu gemiler ve tescili ihtiyari (isteğe bağlı) gemilerdir. Türk Ticaret Kanunu madde 957’de; “On sekiz gros tonilatoda ve daha büyük her ticaret gemisinin maliki, tescil isteminde bulunmak zorundadır.” şeklinde ifade edilerek 18 gros tonilatonun üzerinde gemilerin gemi siciline tescilini zorunlu tutmuştur. Kanun lafzının aksinden anlaşılacağı üzere 18 gros tonilatonun altında olan gemilerin tescili gemi malikinin inisiyatifinde olan bir durumdur. Tüm bunların yanında gemi siciline tescili hukuken mümkün olmayan gemiler mevcuttur bunlar; Yabancı gemi siciline tescil edilen Türk gemileri,Türk gemisi olmayan gemiler,Donanmaya bağlı harp gemileri,Yardımcı gemiler,Devlet, il özel idaresi, belediye ve köy ile diğer kamu hizmeti görmesine özgülenmiş gemilerin MGS’ne tescil olunamayacağı TTK madde 958’de hüküm altına alınmıştır. Türk Uluslararası Gemi Sicili (TUGS)’nin ise kuruluş amacı kolay Türk gemilerinin “kolay bayrak devleti” olarak adlandırılan kıyı ülkeleri sicillerinden korunmasıdır. Türk gemileri ve bazı durumların varlığı halinde yabancı gemiler Türk Milli Gemi Siciline tescil edilebildikleri gibi gerekli şartların sağlanması halinde Türk Uluslararası Gemi Siciline de tescil olabilmektedir. Hangi gemilerin Türk Gemi Siciline tescil olabileceklerini ve Türk Bayrağı çekme hakkına sahip olabileceğine dair daha detaylı bilgi için “Türk Gemisi Ve Türk Bayrağı Çekme Hakkı” isimli makalemizi inceleyebilirsiniz. 3. Gemi Siciline Kayıtlı Gemilerde Mülkiyetin Hukuki İşlem Yolu ile Kazanımı Gemi siciline kayıtlı gemilere müseccel gemi adı verilmektedir. Eski Ticaret Kanunda gemi siciline tescilli gemilerin mülkiyeti, malikten hukuki işlem vasıtasıyla elde edilebilmesi için sicili yeni malikin tescil edilmesi zorunluluğu bulunmamaktaydı. Bunun yanında gemi üzerindeki zilyetliğin de yeni malike devri gerekmemekteydi. İşbu eski sisteme göre mülkiyet intikalinde sicilin rolü olmamakla birlikte gemi mülkiyeti sicil dışında kazanılmaktaydı. Yukarıda da bahsettiğimiz üzere sicil gemin, gemi üzerinde hak iddia edenler, gemi ile hukuki veya ticari iş yapacak kişiler için oldukça önemli bir koruma sağlamaktadır. Yeni Türk Ticaret Kanunu madde 1001’ göre; mülkiyetin devri amaçlanıyor ise işbu devir sözleşmesinin yazılı olması ve tarafların imzalarının noterce tasdiklenmesi gerekmektedir. Sözleşmenin imzalanmasının ardından ise mülkiyetin alıcı tarafından kazanılması için geminin zilyetliğinin de kendisine geçmesi zorunludur. Mülkiyet hakkının kazanılması için ise sicile tescil zorunlu unsur değildir. İşbu yenilik ile menkul mülkiyetinin devri ile gemi mülkiyetinin devri paralel hale getirilmiş, mülkiyet karinesi zilyede bağlanmıştır. Gemi mülkiyetinin devri de, tüm sözleşmesel devir işlemlerinde olduğu gibi iki aşamada gerçekleşmekte olup öncelikle taahhüt ardından tasarruf işleminin yapılması ile gündeme gelir. Bu da demek oluyor ki önce satış sözleşmesi yapılır ardından mülkiyetin naklini sağlayacak tasarruf işlemi ile devir gerçekleşir. Gemi mülkiyetinin devri borcunu doğuran başkaca sözleşmeler; mal değişim sözleşmesi, şirket sözleşmesi, bağışlama ve gemi inşa sözleşmesidir. 3.1. Gemi Payı ve İştirak Payının Hukuki İşlemle Edinimi Sicilde kaydı mevcut olan geminin paylı mülkiyeti, malik ile mülkiyet hakkı kazananın bu hususta anlaşmaları ile devralana geçmektedir. Fakat kanun gereği bu sözleşmenin yazılı olması ve noter tarafından onaylanması şarttır. TTK madde 1007/1’e göre işbu sözleşmenin gemi sicil müdürlüklerinde de yapılabileceği hüküm altına alınmıştır. Donatma iştiraki olarak işletilen sicile kayıtlı gemide iştirak payı devri, gemi payı devri ve sicile tescil ile yapılabileceği kanun kapsamında düzenlenmiştir. “TTK 1007/2 maddesinde ise; MADDE 1007- (1) Sicile kayıtlı gemi payının mülkiyeti, malik ile iktisap edenin bu hususta anlaşmaları ile devralana geçer. Anlaşmanın yazılı şekilde yapılması ve imzaların noterce onaylanması şarttır. Bu anlaşma gemi sicil müdürlüğünde de yapılabilir.(2) Donatma iştirakinde paydaş donatanların her biri, iştirak payını dilediği anda diğer paydaşların onayı olmaksızın tamamen veya kısmen başkasına devredebilir. Sicile kayıtlı gemi üzerindeki iştirak payının devri, gemi payının devri ve sicile tescili ile olur. (3) Gemi payı veya iştirak payının devri sonucunda gemi Türk Bayrağı çekme hakkını kaybedecekse, devir yalnız bütün paydaşların veya paydaş donatanların onaylarıyla geçerli olur.(4) Gemi payı, gemi yolculukta bulunduğu sırada devredilirse, devrin kapsamı 1002 nci maddenin üçüncü fıkrasına göre belirlenir.” 4. Sahiplenme Yolu ile Gemi Mülkiyetinin Kazanılması Sahibi olmayan, terkedilmiş eşyaya malik olma saikiyle el koymaya ihraz denmektedir. Sicile kaydı olmayan bir geminin vazgeçilmek suretiyle terk edilmesi halinde sahipsiz gemi haline gelir. Sahipsiz gemi ise herkes tarafından ihraz yolu ile iktisap edilebilmektedir. Türk Medeni Kanunu madde 767’ye göre de sahipsiz gemiyi malik olma iradesi ile zilyetliğine alan kişi, işbu kanun hükmüne göre geminin maliki olabilmektedir. Sicile kayıtlı bir geminin maliki ise gemi üzerindeki mülkiyet hakkından vazgeçer ve bu durumu sicil müdürlüğüne belirtirse bu hususun gemi siciline tescil edilmesi ile gemi mülkiyeti terk edilmiş olur. Fakat bu durumda sicile kayıtlı olmayan gemi ile aynı hukuki durumda olmaz. Gemi siciline kayıtlı geminin terk edilmesi halinde ihraz yolu ile iktisap hakkı yalnızca devlettedir. İşbu husus ise TTK madde 998/2 maddesinde hüküm altına alınmıştır. Devlet, sahipsiz gemi için kendisini gemi sicili malik olarak tecil ettirmek suretiyle mülkiyeti kazanır. Terk edilmiş sahipsiz gemilerin hukuki mahiyeti konusunda daha detaylı bilgi için “Sahipsiz Gemi” isimli makalemizi inceleyebilirsiniz. 5. Gemi Mülkiyetinin Kazandırıcı Zamanaşımı ile Kazanılması 5.1. Olağan Zamanaşımı ile İktisap Sicile kaydı olan bir geminin maliki olunmadığı halde, gemi siciline malik olarak kaydedilmiş kimse; Tescilin en az 5 yıl sürmesi,Bu süre içerisinde gemi davasız ve aralıksız olarak asli zilyetlik sıfatı ile bulundurması, halinde geminin mülkiyetini kazanır. İşbu süre sözde malikin gemi siciline malik olarak tescil edildiği tarihten itibaren başlar. Bu hususun normal olağan zamanaşımı ile iktisaptan farkı taşınmaz mülkiyetinde TMK madde 712 kapsamında aranan “zilyetliğin iyi niyetle sürdürülmesi” şartının, işbu hususu düzenleyen TTK madde 999 aranmamasıdır. 5.2. Olağanüstü Zamanaşımı ile İktisap Olağanüstü zamanaşımı gemi mülkiyetinin kazanılması konusunda ise sicile kayıtlı olması gereken fakat kaydedilmeyen ve sicile kayıtlı gemiler olarak farklılık arz ettiği görülmektedir. Sicile kaydedilmeyen fakat normal şartlarda kayıtlı olması gereken bir gemiyi; en az 10 yıl davasız ve aralıksız olarak asli zilyet olarak elinde bulunduran kişi, geminin sicile maliki kendisi olarak tescil edilmesini isteyebilir. Bu husus hakkında başkaca detaylar ise TTK madde 1000/2’ de; “MADDE 1000- (1) Sicile kaydı gerekirken kaydedilmemiş olan bir gemiyi en az on yıl süreyle davasız ve aralıksız olarak asli zilyet sıfatıyla elinde bulunduran bir kişi, geminin, sicile kendi malı olarak tescil edilmesini isteyebilir.(2) En az on yıl önce ölmüş veya gaipliğine karar verilmiş bir kişinin adına kayıtlı bulunan ve hakkında on yıldan beri malikin onayına tabî bir husus kaydedilmemiş olan bir gemiyi birinci fıkrada yazılı şartlarla elinde bulunduran kişi de o geminin maliki olarak tescil edilmesini isteyebilir. Zilyetlik süresinin hesabı, kesilmesi ve durması Türk Borçlar Kanununun alacak zamanaşımına ilişkin hükümlerine tabidir.(3) Tescil ancak mahkeme kararıyla olur. Tescil davası, geminin kayıtlı olduğu veya kaydedilmesi gereken sicil müdürlüğüne karşı açılır. Mahkeme, ilgilileri, en fazla üç aylık bir süre belirleyerek itirazlarını bildirmeye tirajı ellibinin üstünde olan ve yurt düzeyinde dağıtımı yapılan bir gazetede yapılacak ilanla çağırır. İtiraz edilmez veya itiraz reddolunursa tescile karar verilir.(4) Tescile karar verilmeden önce, üçüncü bir kişi malik sıfatıyla tescil edilir veya üçüncü kişinin mülkiyeti dolayısıyla sicile, gemi sicilinin doğru olmadığı yolunda bir itiraz şerhi verilmiş olursa, tescil kararı üçüncü kişi hakkında hüküm ifade etmez. (5) Mahkemece verilen tescil kararına dayanarak kendisini sicile kaydettirdiği anda asli zilyet, geminin mülkiyetini iktisap eder.” şeklinde hüküm altına alınmıştır. Sicile kayıtlı olması gerekmeyen gemilerde ise TMK madde 777 hükmü uygulanır. 6. Gemi Mülkiyetinin Kaybı Gemi mülkiyetinin kaybı birçok ihtimalin varlığı halinde meydana gelebilir. Bu sebeple gemi mülkiyetinin kaybını 4 farklı ihtimal çerçevesinde incelemenin çok daha faydalı olacağı kanısındayız. 6.1. Geminin Zıyaı Sicile kayıtlı olan bir geminin kurtarılamayacak bir şekilde batması, onarımı mümkün olmayacak şekilde zarar görmesi, enkaz bırakmaksızın harap olması halinde gemi üzerindeki mülkiyet hakkı sona ermektedir. 6.2. Terk Yukarıda da detaylıca bahsettiğimiz üzere, sicili kaydı olan bir geminin maliki, gemi üzerindeki mülkiyet hakkından vazgeçtiğin bildirir ve bu durumu gemi siciline tescil ettirir ise geminin mülkiyetini terk etmiş olur. Bu husus TTK madde 1004’te hüküm altına alınmıştır. 6.3. Kazandırıcı Zamanaşımı Olağan zamanaşımında, asli zilyet, şartların sağlanması halinde mülkiyeti kazanır, asli zilyet mülkiyeti kazanırken önceki malikin ise mülkiyet hakkı sona erer. (TTK madde 1051). Olağanüstü zamanaşımında ise, mahkeme tescile karar verir ve önceki malikin mülkiyet hakkı sona erer. Yeni malikin gemi siciline malik olarak tescil edilmesi ile de mülkiyet hakkı kazanılmış olur. 6.4. Sicile Kayıtlı Gemi Payı ve İştirak Payı Üzerinde Mülkiyet Hakkı Kaybı TTK madde 1008’de yer alan mülkiyetin zıyaı hükümlerine tabi olan sicile kayıtlı gemiler iştirak payının bırakılması durumunda mülkiyet hakkı, bırakma bildirimi gönderilmesi ile iştirak payı oranında diğer paydaşlara geçer. “MADDE 1008- (1) Donatma iştirakinde, yeni bir yolculuğa veya bir yolculuk sonunda gemiyi tamir ettirmeye yahut donatma iştirakinin sorumlu olduğu bir gemi alacağının ödenmesine karar verilirse, karara iştirak etmeyen paydaş donatanlardan her biri, herhangi bir karşılık istemeksizin iştirak payını bırakmak suretiyle, kararı yerine getirmek için gereken ödemelerde bulunmaktan kurtulabilir. (2) Bu hakkını kullanmak isteyen paydaş donatan, kararın verildiği tarihten, eğer karar verilirken kendisi veya temsilcisi hazır bulunmadı ise, kararın bildirilmesinden itibaren üç gün içinde, noter aracılığıyla, paydaş donatanlara veya gemi müdürüne bildirimde bulunmak zorundadır.(3) Bırakılan iştirak payı üzerindeki mülkiyet hakkı, ikinci fıkra uyarınca yapılacak bir bırakma bildirimi ile iştirak payları ölçüsünde öteki paydaş donatanlara geçer.” İlgili Mevzuatlar: 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu için bkz. Türk Uluslararası Gemi Sicil Kanunu için bkz. Gemi Sicili Nizamnamesi için bkz. ### Yatırım Yoluyla Türk Vatandaşlığının Kazanılması Türk vatandaşlığının kazanılmasına ilişkin esaslar, 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’nda düzenlenmiştir. Bu Kanun uyarınca belirli şartların sağlanması halinde Türk vatandaşlığının sonradan kazanılması mümkündür. Türk vatandaşlığının sonradan kazanılabileceği hallerden biri de Türk Vatandaşlığı Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik’in 20. maddesinde belirlenen yatırımların gerçekleştirilmiş olmasıdır. Buna göre yönetmelikte belirlenen yatırımları gerçekleştiren yabancıların, Cumhurbaşkanı kararı ile Türk vatandaşlığını kazanması söz konusu olabilmektedir. Ancak önemle ifade etmek gerekir ki, yatırımların gerçekleştirilmiş olması doğrudan vatandaşlığın kazanılacağı anlamına da gelmemektedir. Zira vatandaşlığın kazanılmasında idarenin takdir yetkisi bulunulmakta olup millî güvenlik ve kamu düzeni bakımından engel teşkil edecek hali bulunan kişilerin talepleri idarece reddedilebilmektedir. Türk vatandaşlığının kazanılması için gerçekleştirilmesi gereken yatırımların kapsamı Türk Vatandaşlığı Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik’in 20. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre yönetmelikte belirlenen yatırımları yapanlar ile bunların yabancı eşi, yatırım yapanın ve eşinin ergin olmayan veya bağımlı yabancı çocuğu Türk vatandaşlığını kazanabilirler. 1. Yatırım Yoluyla Türk Vatandaşlığını Kazanmanın Şartları Nelerdir ? Yatırım yoluyla Türk vatandaşlığının kazanılabilmesi için üç temel şartın sağlanması gerekmektedir. Bunlar, yönetmelikte belirlenen yatırımların gerçekleştirilmesi, 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu madde 31/1(j) uyarınca kısa dönem ikamet izni alınması ve vatandaşlık için ilgili kuruma başvuru yapılmasıdır. Her üç şartı da yerine getiren kişilerin Cumhurbaşkanı kararıyla Türk vatandaşı olmaları mümkündür. 1.1. Yönetmelikte Belirlenen Yatırımların Gerçekleştirilmesi ve Uygunluk Belgesi Alınması Yatırım yoluyla Türk vatandaşlığının kazanılmasının ilk şartı, yönetmelikte belirlenen yatırımların gerçekleştirilmesi ve ilgili kurumlardan uygunluk belgesinin alınmasıdır. Öyle ki aşağıda detaylarına değineceğimiz yatırımları gerçekleştiren kişilere bu yatırımı denetlemekle yükümlü kurum tarafından bir uygunluk belgesi verilir. Uygunluk belgesinin alınması vatandaşlık başvurusu yapılmasının ilk aşamasını oluşturmaktadır. Yönetmelikte yedi farklı yatırım türü öngörülmüş olup bu yatırımların kapsam ve tutarları Cumhurbaşkanı tarafından belirlenmektedir. 1.2. Kısa Dönem İkamet İzni Alınması Yatırım yoluyla Türk vatandaşlığının kazanılmasının ikinci şartı 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu madde 31/1(j) uyarınca kısa dönem ikamet izni alınmış olmasıdır. Kısa dönem ikamet izni alınmasının şartları aynı kanunun 32. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre; Madde 31/1’de sayılan gerekçelerden biri veya birkaçını ileri sürerek talepte bulunmak ve bu talebiyle ilgili bilgi ve belgeleri ibraz etmek Türkiye’ye girişlerine izin verilmeyecek yabancılardan olmamak Genel sağlık ve güvenlik standartlarına uygun barınma şartlarına sahip olmak İstenilmesi hâlinde, vatandaşı olduğu veya yasal olarak ikamet ettiği ülkenin yetkili makamları tarafından düzenlenmiş adli sicil kaydını gösteren belgeyi sunmak Türkiye’de kalacağı adres bilgilerini vermek şartlarını yerine getiren kişilere kısa dönem ikamet izni verilmesi mümkündür. Kısa dönem ikamet izni hakkında daha detaylı bilgi için “Oturma İzni Başvurusu Nasıl Yapılır? Başvuru Şartları Nelerdir?” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Şartları sağlayan yatırımcı, kısa dönem ikamet izni de aldığı takdirde vatandaşlık için başvuruda bulunabilecektir. 1.3. Vatandaşlık İçin İlgili Kuruma Başvuru Yapılması Yatırım uygunluk belgesi alan ve kısa dönem ikamet izni elde eden yatırımcılar, başvuru için istenen belgeler ile birlikte Göç İdaresi’nin İstanbul ve Ankara’daki ofislerine başvurmalıdırlar. Vatandaşlık için başvuran yabancı hakkında İçişleri Bakanlığının yazılı talimatı üzerine müracaat makamlarınca içerisinde başvuru için istenen belgelerin yer aldığı bir dosya düzenlenir. Tamamlanan dosya karar alınmak üzere İçişleri Bakanlığına gönderilir. Bakanlık, millî güvenlik ve kamu düzeni bakımından engel teşkil edecek bir hali bulunmadığını tespit ettiği kişileri Cumhurbaşkanına iletir ve Cumhurbaşkanı kararıyla vatandaşlık kazanılmış olur. Önemle ifade etmek gerekir ki, yatırımcının vatandaşlık kazanması durumunda yatırımcının eşi, bunların ergin olmayan veya bağımlı yabancı çocukları da Türk vatandaşlığını kazanabilirler. Aile üyelerinin de vatandaşlık kazanabilmeleri için yatırımın yalnızca tek kişi tarafından yapılması yeterli olmakla birlikte onlar adına da başvuru yapılması gerekmektedir. 2. Türk Vatandaşlığının Kazanılması Kapsamında Yapılacak Yatırımlar Nelerdir? Sabit Sermaye Yatırımı En az 500.000 Amerikan Doları veya karşılığı döviz tutarında sabit sermaye yatırımı gerçekleştirdiği Sanayi ve Teknoloji Bakanlığınca tespit edilen kişilerin yatırım yoluyla Türk vatandaşlığını kazanması mümkündür. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı yapılacak yatırımın detaylarını belirlemiştir. Buna göre sabit sermaye yatırımının halka açık olmayan bir şirketin tamamen satın alınması veya belirli bir oranda şirkete ortak olması yoluyla gerçekleştirilmesi söz konusu olabilecektir. Her halükarda yabancı yatırımcının satın aldığı ortaklık payına karşılık gelen meblağın en az 500.000 ABD Doları veya karşılığı döviz olması gerekmektedir. Ancak doğrudan faaliyet alanı ile ilgili olmayan gayrimenkuller ve taşıtlar, sabit yatırım tutarının hesabına dahil edilmemektedir. Sabit sermaye yatırımı yaparak vatandaşlık almaya hak kazanan kişiler uygunluk belgesi düzenlenmesini müteakiben şirketteki paylarını en az üç yıl boyunca bir başka kişiye devredemezler. Taşınmaz Satın Alınması veya Taşınmaz Satış Vaadi Sözleşmesi Yapılması En az 400.000 Amerikan Doları veya karşılığı döviz tutarındaki taşınmazı, tapuya üç yıl satılmayacak şerhi konulması suretiyle satın alan kişi, Türk vatandaşlığına hak kazanabilecektir. Ancak Türk vatandaşlığının kazanılabilmesi için taşınmazın satın alınmış olması zorunlu değildir. Öyle ki taşınmaz satış vaadi sözleşmesi yapılması yoluyla da vatandaşlığın kazanılması mümkündür. Bunun için taşınmazda kat mülkiyeti ya da kat irtifakı kurulmuş olması gerekmektedir. Aynı zamanda en az 400.000 Amerikan Doları veya karşılığı döviz tutarı peşin olarak yatırılmalı ve üç yıl süreyle devir ve terkin yapılmayacağı taahhüdü şerh edilmelidir. İstihdam Oluşturulması En az 50 kişilik istihdam oluşturduğu Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca tespit edilen kişilerin Türk vatandaşlığını kazanması mümkündür. Mevduat Hesabına Para Yatırılması En az 500.000 Amerikan Doları veya karşılığı döviz tutarında mevduatı üç yıl tutma şartıyla Türkiye’deki bankalara yatırdığı BDDK tarafından tespit edilen kişiler, vatandaşlık alabilmektedir. Bu paranın tek bir hesaba yatırılması mümkün olduğu gibi farklı hesaplara yatırılması da mümkündür. Öyle ki, yatırımcının şartları sağlayıp sağlamadığına karar verilirken, Türkiye’deki bankalarda açılmış tüm hesapların toplam mevduat tutarı dikkate alınacaktır. Buna göre vatandaşlığın kazanılması için toplam tutarın 500.000 Amerikan Doları veya karşılığı döviz olması yeterlidir. Devlet Borçlanma Araçlarına Yatırım Yapılması En az 500.000 Amerikan Doları veya karşılığı döviz tutarında devlet borçlanma araçlarını üç yıl tutmak şartıyla satın alan kişiler, Türk vatandaşlığı için başvuru yapabileceklerdir. Kişilerin yatırım yapabilecekleri dokuz çeşit devlet borçlanma aracı vardır. Bunlar; Devlet İç Borçlanma Senetleri, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Likidite Senetleri, Finansman Bonoları, Banka Bonoları, Varlık ve İpotek Teminatlı Menkul Kıymetler, Varlığa ve İpoteğe Dayalı Menkul Kıymetler, Gelire Endeksli Senetler, Gelir Ortaklığı Senetleri ve Özel Sektör Tahvilleridir. Bu araçlara yatırım yaparak üç yıl elinde tutan kişilerin Türk vatandaşlığına başvurmaları mümkündür. Gayrimenkul Yatırım Fonu veya Girişim Sermayesi Yatırım Fonuna Yatırım Yapılması En az 500.000 Amerikan Doları veya karşılığı döviz tutarında gayrimenkul yatırım fonu veya girişim sermayesi yatırım fonuna katılma payını en az üç yıl elinde tutma şartıyla satın alan kişi vatandaşlık için başvuru yapabilecektir. Yapılacak yatırımın detayları Sermaye Piyasası Kurulu tarafından belirlenmiştir. Buna göre vatandaşlığa hak kazanılabilmesi için asgari tutar yatırım şartının sağlandığı tarihten itibaren 3 yıl boyunca kesintisiz olarak ilgili yatırıma sahip olunması gerekmektedir. Bu kapsamda katılma payları, satış ve devir gibi işlemlerle yatırımcı iradesi ile azaltılmamalıdır. Bununla birlikte döviz kurunun değişmesi neticesinde katılma paylarının değerinin 500.000 ABD Dolarının altına inmesi vatandaşlık başvurusunu veya kazanımını etkilemez. Yatırımcıların iradesi dışında yatırımın değerinde veya katılma belgesi sayısında azalma olması durumunda, asgari yatırım şartı kaybedilmiş sayılmaz. Katılma payları üzerinde mülkiyet hakkını sınırlayacak nitelikte herhangi bir takyidat bulunması durumunda kesintisiz üç yıl elde bulundurma şartının sağlanmamış olduğu kabul edilir. Bireysel Emeklilik Sistemine Yatırım Yapılması Bir diğer yatırım türü bireysel emeklilik sistemine yatırım yapılmasıdır. Buna göre en az 500.000 Amerikan Doları veya karşılığı dövizi bireysel emeklilik sistemine yatırarak bu parayı üç yıl sistemde tutan kişiler vatandaşlığa başvurabileceklerdir. Yatırımın detayları Sigortacılık ve Özel Emeklilik Düzenleme ve Denetleme Kurumu tarafından belirlenecektir. 3. Yatırım Yoluyla Türk Vatandaşlığına Başvuru İçin Gerekli Belgeler Nelerdir? Yatırım Yoluyla Türk Vatandaşlığının Kazanılması başvurusu için gerekli olan belgeler aşağıdaki gibidir: Türk Vatandaşlığı başvuru form dilekçesi Başvuru yapacak kişinin hangi devlet vatandaşı olduğunu gösteren pasaport veya benzeri belge Başvuru yapacak kişinin doğum belgesi 2 adet biyometrik fotoğraf Başvurucunun medeni durum belgesi Tapu veya yatırımı gösteren belgeler Başvurunun tam vukatlı nüfus kayıt örneği Taşınmaz değerleme raporu Maliye veznesine yatırılmış harç ödeme dekontu 4. Yatırım Yoluyla Türk Vatandaşlığına Uygunluk Belgesi Almak İçin Gerekli Belgeler Nelerdir? İstihdam oluşturulması ile Türk Vatandaşlığının kazanılması mümkündür. Bunun için en az 50 kişilik istihdam yaratılması gerekmekte ve aşağıda sayılan belgeler ile Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığına başvuruda bulunulması gerekmektedir: İstihdam bilgi formu Başvurucuya ait noterden alınmış imza beyannamesi Başvurucuya ait pasaport ve Türkçe tercümesi 4 adet biyometrik fotoğraf En az 50 kişilik Türk Vatandaşı istihdamının bulunduğu şirket veya şirketlerin ortaklık ve sermaya paylarını gösteren Ticaret Sicil gazetesi kayıtları Güncel Tarihli Ticaret Sicil Tasdiknamesi Başvurucunun sahibi veya ortağı olduğu işyerinde sigortalı olarak çalışan Türk Vatandaşı kişilerin listesini gösteren SGK’dan alınmış İşyeri Çalışan Listesi Başvurucunun sahibi/ortağı olduğu işyerinin vergi borcu durumunu gösterir Gelir İdaresi Başkanlığı’ndan alınmış güncel tarihli yazı Başvurucunun sahibi/ortağı olduğu işyerinin Sosyal güvenlik prim borcu durumunu gösterir SGK’dan alınmış yazı İdari denetimlerde başvurucunun işyerine ait son 6 ay içerisinde idari para cezası verilip verilmediğine dair yazı ve belgeler 5. Vatandaşlık Başvurusunun Reddi Kararına Karşı İtiraz ve İptal Davası Yukarıda belirttiğimiz şartları sağlayan yabancı kişilerin vatandaşlık başvuruları, idare tarafından incelenip bir karara bağlanır. Kimi durumlarda idare, çeşitli gerekçelerle bu başvuruların reddine karar verebilmektedir. Başvurunun reddi gerekçesi, mevzuatta düzenlenen şartların sağlanamaması, eksik veya yanlış evrakla başvuru yapılması gibi sebepler olabileceği gibi, idarenin takdir yetkisi dahilinde de ret kararı verilebilmektedir. Her halükarda, vatandaşlık başvurusu reddedilen yabancı kişiler, bahse konu ret kararının hukuka aykırı olduğunu düşünüyorlarsa, bu kararın iptali talebiyle dava açabilirler. Zira vatandaşlık başvurusunun reddi kararı bir idari işlem olduğundan yargı denetimine tabidir. Buna göre talebi reddedilen yabancı; Ret kararının tebliğinden itibaren 60 gün içinde, doğrudan idari yargıda iptal davası açabilir. İptal davası açmadan önce, ret kararının kaldırılması talebiyle, 60 gün içinde idari başvuruda bulunabilir. Bu başvuru, işlemeye başlayan idari dava açma süresini durdurur. Bu başvuruya 30 gün içinde cevap verilmezse, istek reddedilmiş sayılır. Başvurunun reddedilmesi durumunda da iptal davası açılması mümkündür. Vatandaşlık başvurusunun reddi kararlarına karşı açılacak iptal davasında görevli mahkeme 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 1. maddesine göre idare mahkemesidir. Vatandaşlık başvurusun reddi kararına karşı açılacak iptal davasında yetkili mahkeme ise, başvuruyu reddeden idarenin bulunduğu yerdeki idare mahkemesidir. Yukarıda da açıklandığı üzere söz konusu dava, vatandaşlık başvurusunun reddedildiğine ilişkin kararın, ilgilisine tebliğ edildiği tarihten itibaren 60 gün içerisinde açılmalıdır. Bu süre zarfı içerisinde açılmayan davalar hâkim tarafından re’sen reddedilecektir. İdari işlemlere itiraz ve idari işlemlerin iptali ile ilgili detaylı bilgi için “İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 6. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz.   Yatırım Yoluyla Vatandaş Olanların Askerlik Durumu Ne Olacaktır? Türk vatandaşlığını sonradan kazananların askerlik durumu 7179 Sayılı Askeralma Kanunu’nun 43. maddesinde düzenlenmiştir. İlgili düzenlemeye göre; Türk vatandaşlığını sonradan kazananlar askerliklerini, vatandaşlığı kazandığı tarihteki yaş ve öğrenim durumlarına göre o yıl askerlik çağına giren yükümlüler gibi yaparlar. Ne var ki Türk Vatandaşlığını sonradan kazananlardan, gelmiş oldukları ülkede askerlik yaptıklarını kanıtlayan belgeleri ibraz edenler ile vatandaşlığa alındıklarında 22 ve daha büyük yaşta olanlar askerlik yapmış sayılırlar ve dolayısıyla askerlik hizmetinden muaf olurlar. Yatırım Yoluyla Vatandaşlık Kazanılmasında Taşınmaz Sayısının Bir Önemi Var Mıdır? Taşınmaz satın almak suretiyle veya taşınmaz satış vaadi sözleşmesi kurmak suretiyle yatırım yoluyla vatandaşlık kazanılmasında taşınmaz sayısının herhangi bir önemi bulunmamaktadır. Yalnızca en az 400.000 Amerikan Doları veya karşılığı döviz tutarındaki taşınmazı, tapuya üç yıl satılmayacak şerhi konulması suretiyle satın alan kişi, Türk vatandaşlığına hak kazanabilecektir. Yatırım Yoluyla Türk Vatandaşlığının Kazanılması Eşi ve Çocukları Kapsar Mı? Genel kural olarak sonradan Türk vatandaşlığının iktisabı hallerinde Türk vatandaşlığı eşe sirayet etmeyecektir. Ancak yatırım yoluyla Türk Vatandaşlığının iktisabı hali istisnai bir nitelik taşımakta olup bu halde vatandaşlık kazanan kişinin eşi ve kendisinin veya eşinin ergin olmayan çocuğu da Türk vatandaşlığı kazanacaktır. Yatırım Yoluyla Türk Vatandaşlığının Kazanılması Başvurusu Ne Kadar Sürede Sonuçlanır? Yatırım yoluyla Türk Vatandaşlığının Kazanılması için yapılacak başvurunun makul bir sürede sonuçlanması için başvuruda bulunacak kişinin üstüne düşen en önemli görev istenen evrakları tam ve eksiksiz ibraz etmek olacaktır. Başvurucunun istenen evrakları tam ve eksiksiz ibraz etmesi halinde süreç ortalama, 4 ay ila 1 yıl aralığında sonuçlanmaktadır. Türk Vatandaşlığı Başvurusunun Reddedilmesi Durumunda Yeniden Başvuru Yapılması Mümkün Müdür? Yatırım yoluyla Türk Vatandaşlığı başvurusunun reddedilmesi halinde ilerleyen bir tarihte Kanun’da aranan şartları sağlamanız halinde yeniden aynı prosedürleri işleterek Yatırım Yoluyla Türk Vatandaşlığı için müracaatta bulunmak mümkündür. Yatırım Yoluyla Türk Vatandaşlığı Başvurusu Vekaletname İle Uzaktan Yapılabilir mi? Uygunluk belgesi alınması, kısa dönem ikamet izni başvurusu, ikamet izin kartının teslim alınması ve vatandaşlık başvurusu için gerekli bilgi ve belgelerin sunulması yabancının ülkeye girişine ihtiyaç olmaksızın özel vekâletname ile bu hususun vekâletnamede açıkça yazılmış olması durumunda uzaktan sonuçlandırılabilir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Yatırım yoluyla Türk vatandaşlığının kazanılabilmesi için üç temel şartın sağlanması gerekmekte olup bunlar, yönetmelikte belirlenen yatırımların gerçekleştirilmesi, kısa dönem ikamet izni alınması ve vatandaşlık için ilgili kuruma başvuru yapılmasıdır. ### Yabancıların Türkiye'de Çalışma İzni Alması Çalışma izni kısıtlaması olmayan yabancıların, Türkiye’de çalışmaya başlamadan önce çalışma izni alması zorunludur. Yabancıların çalışma iznine ilişkin esaslar ise 6735 sayılı Uluslararası İşgücü Kanunu ile düzenlenmiştir. Kanun uyarınca, yabancının gerekli şartları sağlaması halinde Uluslararası İşgücü Politikası esas alınarak Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından çalışma izni verilir. Kural olarak çalışma izni belirli bir süreyle sınırlı olarak verilmektedir. Fakat uzun dönem ikamet iznine sahip olanlar ile Türkiye’de en az sekiz yıl kanuni çalışma izni olan yabancılara süresiz çalışma izni verilebilmektedir. Bununla birlikçe kendi ad ve hesabına çalışan yabancıların, bağımsız çalışma izni alması da mümkündür. Yabancı çalışma izni alabilmek için öncelikle başvuruda bulunulması gerekmektedir. Çalışma izni başvurusu, Türkiye’den yapılabileceği gibi, Türkiye’nin yurtdışı temsilcilikleri aracılığıyla da yapılabilir. Yabancı uyruklu kişi çalışma iznine sahipse, bu izin aynı zamanda ikamet izni olarak da kabul edilir. Yani çalışma izni olan yabancı, ikamet izni almaksızın Türkiye’de ikamet edebilecektir. Fakat hemen belirtmek gerekir ki, yabancının ikamet izni çalışma iznine dayanıyorsa, çalışma izninin sona erdiği tarihte ikamet izni de sona erecektir. Bu nedenle, yabancı çalışma izninin sona erdiği tarihten itibaren en geç on gün içerisinde durumuna uygun ikamet izni almalıdır. Aksi takdirde, ikamet izni ihlali gündeme geleceğinden, sınır dışı etme kararı ile karşı karşıya kalınabilir. 1. Yabancıların Çalışma İzni Alması Diğer kanunlarda ya da Türkiye’nin taraf olduğu anlaşmalar veya uluslararası sözleşmelerde belirtilen yabancılar, çalışma izni almaksızın çalışabilir yahut çalıştırılabilir. Bu kimseler, çalışma izni muafiyeti almak şartıyla Türkiye’de çalışma izni almaksızın çalışma ve ikamet hakkı elde edebilir. Bununla birlikte, çıkma izni almak suretiyle Türk vatandaşlığından çıkan mavi kart sahipleri de, çalışma izni almaksızın Türkiye’de çalışma hakkına sahiptir. Öte yandan, çalışma izni muafiyeti olmayan yabancılar ile mavi kartlı olmayanların, Türkiye’de çalışmaya başlamadan önce çalışma izni alması zorunludur. 2. Çalışma İzni Türleri 6735 sayılı Uluslararası İşgücü Kanunu uyarınca, Türkiye’de bağımlı ya da bağımsız olarak çalışmak isteyen yabancının başvurabileceği üç farklı çalışma izni mevcuttur. Bunlardan ilki en fazla bir yıl süreliğine verilebilen süreli çalışma iznidir. Şartların sağlanması halinde bu süre üç yıla kadar uzatılabilir. İkincisi, herhangi bir süre sınırlaması olmayan süresiz çalışma iznidir. Son olarak, kendi ad ve hesabına çalışan yabancının başvurabileceği çalışma izni ise, bağımsız çalışma iznidir. 2.1. Süreli Çalışma İzni 6735 sayılı Uluslararası İşgücü Kanununun 10. maddesinde süresiz çalışma iznine ilişkin kurallar düzenlenmiştir. Buna göre, yabancıya iş sözleşmesinin veya işin süresine göre, belirli bir işyerinde çalışmak için en çok bir yıl süreliğine verilen çalışma izni, süreli çalışma iznidir. Aynı işverene bağlı olarak çalışacak olan yabancı, çalışma iznini en çok iki yıla kadar uzatabilir. Sonraki uzatma başvurularında ise en çok üç yıla kadar çalışma izni verilebilir. Ancak farklı bir işveren yanında çalışmak üzere yapılan başvurular, uzatma değil yeni başvuru olarak değerlendirilir. 2.2. Süresiz Çalışma İzni 6735 sayılı Uluslararası İşgücü Kanununun 10. süresiz çalışma izni verilebilecek olan yabancılar sayılmıştır. Buna göre; Uzun dönem ikamet iznine sahip olanlara,Türkiye’de en az sekiz yıl kanuni çalışma izni olan yabancılara süresiz çalışma izni verilebilir. Süresiz çalışma izni, ilgili mevzuat hükümlerine uyulması ve yeni işyerinde çalışmaya başlamadan en geç on gün önce Bakanlığa bildirim yapılması kaydıyla yabancıya bağımsız veya bir ya da birden fazla işverene bağlı olarak çalışma hakkı verir. Süresiz çalışma izni olan yabancı, uzun dönem ikamet izninin sağladığı tüm haklardan yararlanır. Süresiz çalışma izni olan yabancılar, bazı istisnalar haricinde Türk vatandaşlarına tanınan haklardan yararlanırlar. Fakat hemen belirtmek gerekir ki süresiz çalışma izni olan yabancının seçme, seçilme ve kamu görevlerine girme hakkı ile askerlik hizmeti yapma yükümlülüğü yoktur. 2.3. Bağımsız Çalışma İzni Yabancıya Türkiye’de kendi ad ve hesabına çalışma hakkı veren çalışma izni, bağımsız çalışma iznidir. Uluslararası İşgücü Kanunu Uygulama Yönetmeliğinin 29. maddesinin ilk fıkrasında bağımsız çalışma izni verilebilecek olan yabancılar belirtilmiştir. “MADDE 29 – (1) Aşağıda sayılan yabancılara bağımsız çalışma izni verilebilir: a) Genel Müdürlükçe belirlenecek profesyonel meslek mensupları. b) Türkiye’de gerçekleştireceği faaliyetleri 48 inci maddenin birinci fıkrası kapsamında öngörülen süreleri aşacak şekilde hizmet sunumunda bulunacak bağımsız veya yurt dışında kurulu bir işverene bağlı çalışan sınır ötesi hizmet sunucuları. c) 13/1/2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununa göre kurulmuş olan; limited şirketlerin şirket ortağı olan müdürü, anonim şirketlerin şirket ortağı olan yönetim kurulu üyesi, sermayesi paylara bölünmüş komandit şirketlerin yönetici olan komandite ortağı olan yabancılar. ç) 6102 sayılı Kanuna göre kurulmuş olan diğer şirketlerin şirket ortağı ve yöneticisi olan yabancılar.” Genel müdürlükçe belirlenecek profesyonel meslek grubu mensupları bu meslek grubunda belirtilenden başka bir mesleği icra edemezler. Diğer yandan bağımsız çalışma izni verilen yabancılara, birden fazla işyerine çalışma hakkı da verilebilir. 3. Çalışma İzni Olan Yabancı İkamet İzni Almalı mıdır? Yabancı çalışma iznine sahipse, bu izin aynı zamanda ikamet izni olarak da kabul edilir. Yani çalışma izni olan yabancı, başkaca bir ikamet izni almaksızın Türkiye’de ikamet edebilecektir. Fakat hemen belirtmek gerekir ki, çalışma izninin sona erdiği tarihte ikamet izni de sona ermiş sayılır. Bu nedenle, yabancı çalışma izninin sona erdiği tarihten itibaren en geç on gün içerisinde durumuna uygun ikamet izni almalıdır. Aksi takdirde, ikamet izni ihlali gündeme geleceğinden, sınır dışı etme kararı ile karşı karşıya kalınabilir. Öte yandan, sınır dışı etme kararına rağmen ülkeyi terk etmeyen yabancı hakkında da idari gözetim kararı uygulanabilmektedir. Bu nedenle oturum izni süresinin takip edilmesi ve izin süresi sona ermeden önceki altmış gün içerisinde duruma uygun ikamet izni başvurusunda bulunulması oldukça önemlidir. Fakat hemen belirtmek gerekir ki, yabancı çalışma iznine dayalı ikamet iznine değil de, başkaca bir nedenle ikamet iznine sahipse çalışma izninin sona ermesi ikamet iznini etkilemeyecektir. Söz gelimi, yabancı öğrenci ikamet iznine yahut aile ikamet iznine sahip olması halinde çalışma izninin sona ermesi bu ikamet izinlerini geçersiz kılmaz. 4. Öğrenci İkamet İzni Olan Yabancı Çalışma İzni Almalı mıdır? Türkiye’de bir yükseköğretim kurumunda örgün öğretim programlarına kayıtlı yabancı öğrenciler, çalışma izni almak kaydıyla çalışabilirler. Yani öğrenci ikamet izni olan bir yabancı, çalışmak için çalışma izni de almalıdır. Ön lisans ve lisans düzeyinde öğrenim görmekte olan yabancı öğrenciler, öğrenimlerinin ilk yılının tamlamamasından sonra çalışma iznine başvurabilir. Fakat bu öğrenciler 4857 sayılı İş Kanunu uyarınca kısmi zamanlı olarak çalışabilirler. Öte yandan, Örgün öğretim programlarına kayıtlı lisansüstü öğrenciler için böyle bir sınırlama öngörülmemiştir. 5. Çalışma İzni Başvurusu Türkiye’de çalışmak isteyen bir yabancı, çalışma izni almaktan muaf yahut mavi kartlı olmadığı sürece, çalışma izni almak zorundadır. Çalışma izni başvurusu Türkiye’den yapılabileceği gibi Yurtdışında Türkiye’nin dış temsilcilikleri üzerinden de yapılabilir. 5.1. Yurtiçinden Yapılan Çalışma İzni Başvuruları Çalışma izni başvurusu Türkiye’den yapılacak ise doğrudan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na başvuruda bulunulur. Kural olarak yabancının Türkiye’den yapacağı başvurularda, yasal olarak en az altı ay süreli geçerli bir ikamet izninin olması gerekmektedir. Öte yandan Uluslararası İşgücü Genel Müdürlüğü tarafından belirlenen yabancıların ikamet izni olmamasına karşın Türkiye’de yasal olarak bulunması halinde de başvuru imkânı vardır. Bu noktada Uluslararası İşgücü Genel Müdürlüğü, Kurul kararlarını,Adına çalışma izni başvurusu yapılan yabancının niteliklerine ilişkin hususları,Yabancının istihdam edileceği işveren veya işyerinin niteliklerine ilişkin hususları,Başvurunun uluslararası işgücü politikasına uygunluğuna ilişkin hususları, dikkate alarak özel şartlar belirlemeye ve bu şartları altı aylık dönemler halinde güncelleyerek resmi internet sayfasında yayımlamaya yetkilidir. 5.2. Yurtdışından Yapılan Çalışma İzni Başvuruları Yurtdışından yapılacak olan çalışma izni başvuruları, yabancının vatandaşı olduğu yahut yasal olarak bulunduğu ülkedeki Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçilikleri veya başkonsolosluklarına yapılır. Yabancı bir işverene bağlı olarak çalışacak ise; ilk olarak Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçilikleri veya başkonsolosluklarında çalışma vizesi başvurusu yapmalıdır. Çalışma vizesi başvurusunun ardından en geç otuz gün içerisinde işverenin istenen bilgi ve belgeleri sisteme yükleyerek başvuruyu onaylaması halinde çalışma izni başvurusu tamamlanmış olur. Yabancı bir işverene bağlı olarak çalışmayacak ise; yalnızca gerekli bilgi ve belgeleri bulunduğu bölgedeki Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği veya başkonsolosluğuna sunar. Sunulan bilgi ve belgelerin sisteme yüklenmesi ve başvurunun onaylanması ile başvuru tamamlanmış olur. Hemen belirtmek gerekir ki; yurtdışından yapılan başvuruya istinaden yabancıya çalışma izni verilmesi halinde, yabancı iznin geçerlilik tarihinden itibaren altı ay içerisinde Türkiye’ye gelmelidir. Bu süre zarfında Türkiye’ye gelmeyen yabancının çalışma izni iptal edilir. Türkiye’de avukatlık ve hukuki danışmanlık hizmetleri ile ilgili detaylı bilgi almak için “Türkiye’de Avukatlık ve Hukuki Danışmanlık” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 6. Çalışma İzni Başvurusunun Reddi Kararının İptali Yabancının çalışma izni başvurusu Bakanlıkça Uluslararası İşgücü Politikası esas alınarak değerlendirilir. Bu değerlendirme nihayetinde çalışma izni başvurusun reddi yahut iptali gündeme gelebilir. Bu durumda, ret ve iptal kararlarına karşı kararın tebliğinden itibaren otuz gün içinde Bakanlığa itiraz edilmelidir. İtirazın açık veya zımnen reddi halinde idare mahkemeleri nezdinde İptal davası açılmalıdır. Bu davalar, kararı veren idarenin bulunduğu yerdeki idare mahkemesinde açılmalıdır. Dava açma süresi ise, ret kararının ilgilisine tebliğ edildiği tarihten itibaren 60 gündür. Çalışma izni başvurusuna ilişkin idare tarafından verilen başvurunun reddi ya da kabulü kararları, esasen birer idari işlem niteliğindedir. Bu sebeple, idari işlemlerin hukuka uygun olabilmesi için sahip olmaları gereken tüm unsurları taşıması olmazsa olmaz bir zorunluluktur. “İdari İşlemlerin İptali” yazımızda açılandığı üzere, amaç, konu, sebep, yetki ve şekil unsurlarından en az birinin sakat olduğu tespit edilen idari işlemler, mahkemece iptal edilebilirler. Çalışma izni başvurusunun reddi veya iptali işlemine karşı açılabilecek iptal davasına ilişkin detaylı bilgi için “İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası” başlıklı makalelerimizi inceleyebilirsiniz. 7. Sıkça Sorulan Sorular İkamet İznine Sahip Olmak Yasal Olarak Çalışabilmek İçin Yeterli Midir? İkamet iznine sahip olmak Türkiye’de yasal olarak çalışma hakkı vermeyecektir. Yabancı uyruklu kişilerin bağımlı/bağımsız çalışmaya başlamadan önce çalışma izni almaları zorunludur. Çalışma İzni Başvuruları Kim Tarafından Değerlendirilmektedir? Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, gerekli hallerde ise Bakanlık ve yetkili mercilerin görüşleri alınmak suretiyle çalışma izni başvuruları değerlendirilir ve sonuçlandırır. Çalışma İzni Süresi Nasıl Uzatılabilir? Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından verilmiş olan çalışma izninin süresinin uzatılabilmesi için; mevcut olan çalışma izninin bittiği tarihten geriye doğru en fazla 2 aylık sürede, izin süresi sona ermeden önce uzatma başvurusunda bulunulması gerekmektedir. Çalışma İzni Olan Yabancı İstediği İş ve İşyerinde Çalışabilir mi? Türkiye’de yabancılara çalışma izinleri belirli bir işyeri veyahut işletme üzerinden verilmektedir. Yabancılara istedikleri herhangi bir işyerinde çalışabilmesine imkan veren bir izin sistemi mevcut değildir. Çalışma İzni Uzatma Başvurusunun Sonuçlanmasına Kadar Geçen Süreçte Yabancı Uyruklu Kişi Çalışmaya Devam Edebilir Mi? Çalışma izni uzatma başvurusunda bulunan yabancı uyruklu kişiler, çalışma izin süresinin sona erdiği tarihten itibaren 45 günü geçmemek kaydıyla aynı işyeri ve meslekte çalışmaya devam edebilecektir. Excerpt: Uluslararası İşgücü Kanunu gereğince gerekli şartların sağlaması halinde Uluslararası İşgücü Politikası esas alınarak Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından çalışma izni verilir. Çalışma izni başvurusu, Türkiye’den yapılabileceği gibi yurtdışında Türkiye’nin dış temsilcilikleri aracılığıyla da yapılabilir. ### Uzun Süreli İkamet İzni İle Türk Vatandaşlığının Kazanılması Türk vatandaşlığının kazanılmasına ilişkin esaslar, 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’nda (TVK) düzenlenmiştir. Bu Kanun uyarınca Türkiye’de kesintisiz olarak en az beş yıl ikamet eden yabancı uyruklu kişiler, mevzuatta aranan diğer koşulları da yerine getirmeleri halinde Türk vatandaşlığı alabilmektedir. Fakat hemen belirtmek gerekir ki, Kanunda düzenlenmiş olan bu koşulların sağlanması kişiye doğrudan Türk vatandaşı olma hakkı vermemektedir. İdari makamların başvuru sonrası olumlu değerlendirmede bulunması gerekmektedir. Türk vatandaşlığına geçmek isteyen kimse ikamet ettiği yerdeki İl Valiliğine şahsen yahut vekili aracılığı ile başvuruda bulunabilir. Valilik başta beş yıl süreyle ve oturum izni ile Türkiye’de ikamet edilip edilmediğini inceleyecek, akabinde ise yabancının kanunda sayılan diğer şartları taşıyıp taşımadığını değerlendirecektir. Söz gelimi başvuru sahibinin, başvurudan itibaren geriye doğru beş yıldır Türkiye’de ikamet etmesine rağmen bu beş yıl içinde toplam on iki aydan fazla yurt dışında bulunmuşsa, başvurusu reddedilecektir. Ayrıca Türk Vatandaşlığı Kanunu, başvuru sahibinin tüm şartların sağlanması halinde dahi, vatandaşlığa alınıp alınması konusunda idari makamlara takdir hakkı tanımıştır. Vatandaşlık başvurusunda bulunan kimsenin başvuru tarihinden geriye doğru beş yıl süreyle kesintisiz olarak Türkiye’de ikamet etmesi halinde Türk vatandaşlığını kazanması mümkündür. İşte bu yola, uzun süreli ikamet izni ile Türk vatandaşlığının kazanılması yahut genel yöntemle vatandaşlık kazanılması denilmektedir. Buradaki “beş yıl süreyle kesintisiz olarak Türkiye’de ikamet etmek” şartını sağlamak için yabancının uzun dönem ikamet izni, yahut aile ikamet izni ile Türkiye’de ikamet etmesi gerekmektedir. Aksi durumda herhangi bir ikamet izni olmaksızın beş yıl veya daha uzun bir süre ülkede kalmış olmak vatandaşlık hakkı vermemektedir. Zira diğer ikamet izni türleri Türkiye’de yerleşme niyetini gösteren ikamet izni türleri olarak değerlendirilmemektedir. Türk Vatandaşlık Kanunu Yönetmeliğinde yabancının ikametinin, Türkiye’de yerleşme niyetini gösteren ve Türkiye’de yerleşme niyetini göstermeyen ikamet şeklinde ikiye ayrıldığı gözükmektedir. Bu kapsamda yabancının Türkiye’de yerleşme niyetini göstermediği varsayılan bazı ikamet türleri, Türk vatandaşlığının genel yolla kazanılmasına esas olabilecek ikamet türü sayılmamaktadır. Kanunda, bu ikametin 5 yıl süreyle kesintisiz olmasından bahsedilmektedir. “Kesintisizlik” ile kastedilen ise; yabancının bahse konu beş yıl içerisinde, on iki aydan fazla yurt dışında olmayacak şekilde ülkede ikamet etmiş olmasıdır. Yani yabancının bu beş yıl içinde toplam on iki aydan uzun bir süre boyunca ülkeden ayrı kalmaması gerekir. Aksi halde beş yıl kesintisiz olarak ikamet şartı sağlanamadığından, yabancının vatandaşlık başvurusu reddedilebilecektir. Oturma izni başvurusuna ilişkin detaylı bilgi için “Oturma İzni Başvurusu Nasıl Yapılır? Başvuru Şartları Nelerdir?” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 2. Uzun Süreli İkamet İzni İle Türk Vatandaşlığı Başvurusu İçin Aranan Şartlar Uzun süreli ikamet izni yahut diğer adıyla genel yöntemle vatandaşlığın kazanılmasının şartları 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanununun 11. maddesinde düzenlenmiştir. Bu hüküm uyarınca yabancının sağlaması gereken şartlar aşağıda izah edilmiştir. 2.1. Ergin ve Ayırt Etme Gücüne Sahip Olmak Vatandaşlık başvurusunda bulunan Yabancı, kendi milli kanununa göre ergin ve ayırt etme gücüne sahip olmalıdır. Türkiye gibi birçok ülkede de ergin olma yaşı on sekizdir. Bununla birlikte Kazakistan, Pakistan, Vietnam gibi bazı ülkelerde ergin olma yaşı on altıdır. O halde, Vietnam vatandaşı olan bir yabancı, ayırt etme gücüne sahip olmak şartıyla on altı yaşını doldurması halinde Türk vatandaşlığına başvuruda bulunabilmesi mümkündür. Öte yandan Birleşik Arap Emirlikleri, Nijerya, Kuveyt, Mississippi ve Porto Riko gibi ülkelerde ergin olma yaşı, yirmi birdir. Bu ülkelerden birinin vatandaşı olan kişi, Türk vatandaşlığına geçmek istediğinde on sekiz yaşını doldurmuş dahi olsa kendi ülkesi kanununa göre ergin olmadığından başvuruda bulunamayacaktır. Diğer yandan, yabancı vatansız ise Türk kanunlarına göre ergin ve ayırt etme gücüne sahip olup olmadığına bakılır. 2.2. Türkiye’ye Yerleşme Niyetinde Olmak Bu yolla vatandaşlık kazanmak isteyen kimse, Türkiye’de yerleşmeye karar verdiğini davranışları ile teyit etmelidir. Yani kişi, Türkiye’de yaşamını sürdürmek niyetinde olduğunu göstermelidir. Yoksa yalnızca vatandaşlık kazanmak için başvuruda bulunulması halinde başvuru kabul edilmeyecektir. Türk Vatandaşlığı Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik’in 15. maddesi uyarınca yabancının Türkiye’de taşınmaz mal edinmesi, İş kurması ve yatırım yapması, Ticaret ve iş merkezini Türkiye’ye nakletmesi, Çalışma iznine tabi olarak bir iş yerinde çalışması Türk vatandaşı ile evli olması, Ailece müracaat etmiş olması, Daha önce Türk vatandaşlığını kazanmış olan anasının, babasının, kardeşinin ya da çocuğunun olması, Eğitimini Türkiye’de tamamlaması halleri Türkiye’de yaşama niyetinde olduğuna delalet eder. 2.3. Genel Sağlık Bakımından Tehlike Teşkil Etmemek Uzun süreli ikamet izni ile Türk vatandaşlığı edinmek isteyen yabancının genel sağlık bakımından tehlike teşkil eden bir hastalığı bulunmamalıdır. Genel sağlık bakımından tehlike arz edecek hastalıklara örnek olarak tüberküloz, AIDS gibi bulaşıcı hastalıklar verilebilir. 2.4. İyi Ahlak Sahibi Olmak Uzun süreli ikamet izni ile Türk vatandaşlığının kazanılmasına ilişkin olarak TVK’nın 11. maddesinde yabancının iyi ahlak sahibi olması gerektiği belirtilmiştir. Burada iyi ahlaklı olmak ile kastedilen, yabancının Türk toplumuna göre güzel ahlak sahibi olması, toplumun hoş karşılamadığı, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtekârlık vb. faaliyetleri meslek haline getirmemiş olmasıdır. 2.5. Türkçe Konuşabilmek Genel yöntemle Türk vatandaşlığı kazanmak isteyen yabancının yeterli derecede Türkçe bilmesi gerekir. Bu şartın getirilmesinin esas sebebi yabancının Türkiye’de hayatını idame ettirebilmesi ve topluma uyum sağlayabilmesidir. Nitekim bu şart Türk Vatandaşlığı Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik’te Toplumsal yaşama uyum sağlayabilecek düzeyde Türkçe konuşabilmek olarak belirtilmiştir. Yabancının yeterli derecede Türkçe konuşup konuşamadığı Müracaat İnceleme Komisyonu tarafından değerlendirilir. 2.6. Yeterli Gelire Sahip Olmak Yabancı, Türkiye’de kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin geçimini sağlayacak gelire veya mesleğe sahip olmalıdır. Hiçbir geliri yahut çalıştığı bir işi olmayan yabancı tarafından yapılan vatandaşlık başvurusu reddedilebilecektir. Zira yine kişinin Türkiye’de yaşamını sürdürebilmesi için yeterli seviyede gelirinin olması yahut bir mesleğinin olması gerekir. 2.7. Millî Güvenlik ve Kamu Düzeni Bakımından Engel Teşkil Etmemek Vatandaşlık başvurusunda bulunan yabancının millî güvenlik ve kamu düzeni bakımından engel teşkil edecek bir durumu olmamalıdır. Bu şartla uyuşturucu, silah kaçakçılığı gibi kamu düzenini bozmaya yönelik faaliyetlerde bulunanların vatandaşlık alması engellenmek istenmiştir. 3. Uzun Süreli İkamet İzni İle Türk Vatandaşlığı Başvurusu Nasıl Yapılır? Türk vatandaşlığının uzun süreli ikamet izni ile kazanılmasında, başvuru sahibi tarafından bir form doldurulmalı ve istenen evraklar hazırlanmalıdır. Yabancının, T.C. yabancı kimlik numarası esas alınmaktadır. Dolayısıyla yabancı kimlik numarası olmayan ve Türkiye’de ikameti bulunmayan yabancı vatandaşlık başvurusunda bulunamayacaktır. Yabancı ikametgâhının bulunduğu yerdeki valiliğe şahsen yahut vekili aracılığı ile başvuruda bulunabilir. 4. Vatandaşlık Başvurusunun Reddi Kararına Karşı İtiraz ve İptal Davası Yukarıda belirttiğimiz şartları sağlayan yabancı kişilerin vatandaşlık başvuruları, idare tarafından incelenip bir karara bağlanır. Kimi durumlarda idare, çeşitli gerekçelerle bu başvuruların reddine karar verebilmektedir. Başvurunun reddi gerekçesi, mevzuatta düzenlenen şartların sağlanamaması, eksik veya yanlış evrakla başvuru yapılması gibi sebepler olabileceği gibi, idarenin takdir yetkisi dahilinde de ret kararı verilebilmektedir. Her halükarda, vatandaşlık başvurusu reddedilen yabancı kişiler, bahse konu ret kararının hukuka aykırı olduğunu düşünüyorlarsa, bu kararın iptali talebiyle dava açabilirler. Zira vatandaşlık başvurusunun reddi kararı bir idari işlem olduğundan yargı denetimine tabidir. Buna göre talebi reddedilen yabancı; Ret kararının tebliğinden itibaren 60 gün içinde, doğrudan idari yargıda iptal davası açabilir. İptal davası açmadan önce, ret kararının kaldırılması talebiyle, 60 gün içinde idari başvuruda bulunabilir. Bu başvuru, işlemeye başlayan idari dava açma süresini durdurur. Bu başvuruya 30 gün içinde cevap verilmezse, istek reddedilmiş sayılır. Başvurunun reddedilmesi durumunda da iptal davası açılması mümkündür. Vatandaşlık başvurusunun reddi kararlarına karşı açılacak iptal davasında görevli mahkeme 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 1. maddesine göre idare mahkemesidir. Vatandaşlık başvurusun reddi kararına karşı açılacak iptal davasında yetkili mahkeme ise, başvuruyu reddeden idarenin bulunduğu yerdeki idare mahkemesidir. Yukarıda da açıklandığı üzere söz konusu dava, vatandaşlık başvurusunun reddedildiğine ilişkin kararın, ilgilisine tebliğ edildiği tarihten itibaren 60 gün içerisinde açılmalıdır. Bu süre zarfı içerisinde açılmayan davalar hâkim tarafından re’sen reddedilecektir. İdari işlemlere itiraz ve idari işlemlerin iptali ile ilgili detaylı bilgi için “İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 5. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz.   Vatandaşlık Başvurum Reddedildi. Tekrardan Başvuru Yapabilir Miyim? Daha önceden vatandaşlık başvurunuz reddedilmiş olsa dahi mevzuatta aranan şartların sağlanması halinde ikamet edilen yer valiliğine başvurarak vatandaşlık durumunun yeniden değerlendirilmesini talep edebilirsiniz. Türk Vatandaşlığını Kazandım. Eşim Ve Çocuklarım da Benimle Birlikte Vatandaşlık Kazanabilirler Mi? Daha Türk vatandaşlığının kazanılmış olması eşin vatandaşlığına tesir etmeyecektir. Türk Vatandaşlığı kazanılmasının çocuğa sirayet etmesi için de velayeti elinde bulunduran diğer ebeveynin muvafakati gerekmektedir. Hem ana hem de baba Türk Vatandaşlığını kazanmışsa bu durumda çocukları da Türk vatandaşlığını kazanacaktır. Türk Vatandaşlığına Alınmam için Türkiye’de İkamet Etmem Gereken Süre İçerisinde Ne Kadar Süre Yurtdışında Bulunabilirim? Blog yazımıza konu olan uzun süreli ikamet izni ile Türk vatandaşlığının kazanılması için başvuru tarihinden geriye doğru Türkiye’de beş yıl boyunca kesintisiz ikamet edilmesi gerekmektedir. Bu beş yıllık süre içerisinde toplam on iki ayı geçmemek üzere yurt dışında bulunulabilir. Ancak bu sürenin on iki ayı geçmesi halinde kesinti gerçekleşmiş olarak kabul edilir ve ikamet şartı sağlanmadığı için uzun süreli ikamet izni ile vatandaşlık başvurusunda bulunulamaz. İkamet Yoluyla Kazanılan Türk Vatandaşlığı Hangi Durumlarda İptal Ettirilebilir? Türk Vatandaşlığı Kanunu’na göre; Türk vatandaşlığını kazanma kararı ilgilinin yalan beyanı veya vatandaşlığı kazanmaya esas teşkil eden önemli hususları gizlemesi sonucunda vuku bulmuş ise kararı veren makam tarafından iptal edilebilir. Uzun Süreli İkamet İzni İle Türk Vatandaşlığını Kazanmak için Nereye Başvurmalıyım? Türk vatandaşlığı başvuruları, kişinin Türkiye’deki yerleşim yerindeki valiliklere yapılmaktadır. Yurt dışında ise yurt dışı temsilciliklerinde vatandaşlık başvurusu yapılması mümkündür. Vatandaşlık Başvurusu Yapmak için Türkiye’de Bulunmak Zorunda Mıyım? Türk vatandaşlığı başvurusu özel vekaletname ile yetkilendirilen kişiler tarafından da yapılabilir. Yani başvuru yapan kişilerin Türkiye’de bulunma zorunluluğu yoktur. Ancak başvuru yapılan idari makam başvurucuyu yüz yüze mülakata çağırdığı zaman bu mülakatta bulunmak zorunlu olduğundan en azından bu mülakat için Türkiye’de bulunmak gerekmektedir. Türk Kanunlarına Göre Ergin Değilim. Vatandaşlık Kazanabilir Miyim? Türk vatandaşlığının kazanılabilmesi için gerekli şartlardan birisi başvuran kişinin kendi milli kanununa göre ergin olmasıdır. Başvuran kişi eğer kendi milli kanununa göre erginse ayrıca Türk kanunlarına göre de ergin olması gerekmemektedir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Vatandaşlık başvurusunda bulunan kimsenin başvuru tarihinden geriye doğru beş yıl süreyle kesintisiz olarak Türkiye’de ikamet etmesi halinde Türk vatandaşlığını kazanması mümkündür. Bu yola, uzun süreli ikamet izni ile Türk vatandaşlığının kazanılması, yahut genel yöntemle vatandaşlık kazanılması denilmektedir. ### Anonim Şirketlerde Avukat Bulundurma Zorunluluğu Türk hukukunda dava açma yeteneği olan herkes kendi davasına ait evrakları düzenleyebilir, davasını bizzat açabilir ve davasını takip edebilir. Fakat 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 35. maddesi ile “Yalnız Avukatların Yapabileceği İşler” başlığı ile bu kurala istisna getirilmiş ve vekille temsilin zorunlu olduğu haller düzenlenmiştir. Bu madde hükmü gereğince, Türk Ticaret Kanunu’nun 227 nci maddesinde öngörülen sermaye miktarının beş katı ve daha fazla sermayesi bulunan anonim şirketler ile üye sayısı yüz ve daha fazla olan yapı kooperatifleri sözleşmeli avukat bulundurmak zorundadır. Mevcut düzenleme gereğince 250.000.-TL ve üzerinde sermeyesi bulunan Anonim Şirketler için Avukat bulundurması gerekmektedir. Bu yazımızda, öncelikli olarak sözleşmeli avukat bulundurma zorunluluğunun hukuki niteliğini, zorunluluk kapsamına giren şirketler ve avukat bulundurma zorunluluğuna uymamanın yaptırımları usule, mevzuata ve Yargıtay içtihatlarına uygun olarak ele alınmaktadır. 1. Avukat Bulundurma Zorunluluğu Türk hukukunda dava açma yeteneği olan herkes kendi davasına ait evrakları düzenleyebilir, davasını bizzat açabilir ve davasını takip edebilir. Ancak 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 35. maddesi ile “Yalnız Avukatların Yapabileceği İşler” başlığı ile bu kurala istisna getirilmiş ve vekille temsilin zorunlu olduğu haller düzenlenmiştir. 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 35. maddesinin 3 ncü fıkra hükmü uyarınca; “Dava açmaya yeteneği olan herkes kendi davasına ait evrakları düzenleyebilir, davasını bizzat açabilir ve işini takip edebilir. Ancak, Türk Ticaret Kanunu’nun 272 nci maddesinde öngörülen esas sermaye miktarının (6102 sayılı yeni Türk Ticaret Kanunu m.332 uyarınca bu miktar 50.000,00 TL) beş katı veya daha fazla esas sermayesi bulunan anonim şirketler ile üye sayısı yüz veya daha fazla olan yapı kooperatifleri sözleşmeli bir avukat bulundurmak zorundadırlar. Bu fıkra hükmüne aykırı davranan kuruluşlara Cumhuriyet savcısı tarafından sözleşmeli avukat tayin etmedikleri her ay için, sanayi sektöründe çalışan onaltı yaşından büyük işçiler için suç tarihinde yürürlükte bulunan, asgari ücretin iki aylık brüt tutarı kadar idari para cezası verilir” Sözleşmeli avukat bulundurma yükümlülüğünün T.C. Anayasası madde 48 ile düzenlenen ve koruma altına alınan sözleşme hürriyetine aykırı olduğu iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulmuş olup, Anayasa Mahkemesi'nin 2010/10 Esas, 2011/110 Karar sayılı ve 30.06.2011 Tarihli kararı ile Avukatlık Kanunu2nun 35. maddesi ile öngörülen anonim şirketler için düzenlenen sözleşmeli avukat bulundurma yükümlülüğünün anayasaya aykırı olmadığına karar vermiştir. 2. Zorunluluk Kapsamında Bulunan Şirketler 1136 sayılı Avukatlık Kanunu 35/3 maddesi ile getirilen düzenleme ile her anonim şirket avukat bulundurma zorunluluğunun kapsamında tutulmamıştır. Avukatlık Kanunu’nun anılan maddesi ile avukat bulundurma zorunluluğunun kapsamında bulunan anonim şirketler; 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 272 nci maddesinde öngörülen esas sermaye miktarının beş katı veya daha fazla esas sermayesi bulunan anonim şirketlerdir. Bu itibarla avukat bulundurma zorunluluğunun kapsamına giren anonim şirketlerin tespitinde Avukatlık Kanunu’nun 35/3 maddesi ile Türk Ticaret Kanunu’nun 272 nci maddesini birlikte değerlendirmek gerekmektedir. İlgili yasal düzenlemeler uyarınca Sözleşmeli Avukat Bulundurma Zorunluğu kapsamında olan anonim şirketler: Esas sermayesi 250.000.- TL ve üzeri olan anonim şirketler,Sermaye artırımı ile sermayesi 250.000.- TL ve üzeri olan anonim şirketler Bu sınırın dışında kalan anonim şirketler bakımından sözleşmeli avukat bulundurma zorunluluğu bulunmamakta olup, şirketler dilerlerse ihtiyari olarak sözleşmeli avukat bulundurabilirler. 3. Avukat Tutma Zorunluluğuna Uymamanın Yaptırımı Sözleşmeli avukat bulundurma zorunluluğu kapsamında olduğu halde sözleşmeli avukat bulundurmayan anonim şirketlere uygulanacak yaptırımlar yine 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 35/3 maddesi ile düzenlenmiştir. 1136 sayılı Avukatlık Kanunu 35/3 maddesi uyarınca; “Bu fıkra hükmüne aykırı davranan kuruluşlara Cumhuriyet savcısı tarafından sözleşmeli avukat tayin etmedikleri her ay için, sanayi sektöründe çalışan onaltı yaşından büyük işçiler için suç tarihinde yürürlükte bulunan, asgari ücretin iki aylık brüt tutarı kadar idari para cezası verilir.” Madde hükmünden de anlaşılacağı üzere, sözleşmeli avukat bulundurma yükümlülüğüne uymamanın yaptırımı idari para cezası olup, bu tutar 2022 yılı için 10.008.-TL’dir (5.004.-TL x 2 TL). İşbu idari para cezası sözleşmeli avukat bulundurma yükümlülüğünün yerine getirilmediği her ay için ayrı ayrı uygulanacaktır. Türkiye Barolar Birliği ve İl Baroları düzenli olarak yaptıkları taramalar ile sözleşmeli avukat bulundurma zorunluluğu olan anonim şirketleri ve yapı kooperatiflerini tespit etmektedirler. Yaptırımlara maruz kalmamak için sözleşmeli Avukatlık ve Hukuki Danışmanlık Hizmeti almanın çok daha uygun bir çözüm olacağı muhakkaktır. 4. Avukat İle Yapılacak Sözleşme Sözleşmeli avukat bulundurma yükümlülüğü kapsamında olan şirket ile Türkiye’de bir baroya kayıtlı avukatın Avukatlık Kanunu uyarınca yazılı bir avukatlık sözleşmesi yapması gerekmektedir. Avukat bulundurma zorunluluğu kapsamında olan anonim şirketler ile avukat arasında yapılacak sözleşmenin esasları Avukatlık Kanunu Yönetmeliği ile düzenlenmiştir. Avukatlık Kanunu Yönetmeliği’nin 73 ncü maddesi uyarınca; “Sürekli avukatlık hizmeti içeren çalışma şekillerinde, 1136 sayılı Avukatlık Kanununa ve Avukatlık Asgari Ücret Tarifesine uygun, yazılı sürekli avukatlık hizmetleri sözleşmesi düzenlenmesi zorunludur. Bu sözleşme taraf sayısından bir fazla nüsha olarak hazırlanır. Birer nüshası taraflara, bir nüshası da sözleşmenin tarafı olan avukat tarafından kayıtlı olduğu baroya verilir. Sözleşme metninde uyuşmazlık çıkması halinde Baroda saklanan nüshaya itibar edilir.” İşbu yönetmelik maddesi uyarınca, anonim şirket ile avukat arasında yapılacak olan sözleşme yazılı şekle tabi olmakla birlikte, taraf sayısından bir fazla nüsha hazırlanarak, bir nüshasının da sözleşmenin tarafı olan avukatın kayıtlı olduğu baroya verilmesi gerekliliği öngörülmüştür. İ Excerpt: 1136 sayılı Avukatlık Kanunu gereğince 250.000.-TL ve üzerinde sermeyesi bulunan Anonim Şirketler ve üye sayısı yüz ve daha fazla olan yapı kooperatifleri sözleşmeli avukat bulundurmak zorundadır. ### Türkiye’de Avukatlık Ve Hukuki Danışmanlık Yurtdışında ikamet eden Türk vatandaşlarının çeşitli nedenlerden ötürü Türkiye ile bağlantıları devam etmekte olup, zaman zaman bazı resmi ve hukuki işlemlerle de uğraşmaları gerekmektedir. Yurtdışında yaşayan Türk vatandaşlarının sıklıkla karşılaştıkları sorunların başında, Türkiye’de bulunan gayrimenkulleri nedeniyle yaşadıkları uyuşmazlık ve davalar, miras ve mal paylaşımı davaları, boşanma davaları ve boşanma kararının sonuçları, çocuğun velayet hakkının alınması gelmektedir. Yurtdışında yaşayan Türk vatandaşlarının karşılaşabilecekleri sorunların sadece bunlarla sınırlı olduğunu söylemek mümkün değildir. Bu noktada kişi yaşadığı ülkenin vatandaşlığına geçmiş dahi olsa Türkiye’deki hukuki süreçlerin muhatabı olabilecektir. Fakat yurtdışında yaşayan kimsenin sıklıkla ülkeye gidip gelmesinin mümkün olmadığından bu süreci bizzat yürütebilmesi de oldukça güçleşmektedir. Bu nedenle hak kaybı yaşanmaması adına bu işlemlerin Türkiye’de avukat aracılığıyla takip edilmesi önem arz etmektedir. Yurtdışında yaşayan bir vatandaşımızın, sadece basit bir işin çözümü için Türkiye'ye gelmek zorunda olması, gerek maddi, gerekse de manevi açıdan külfet oluşturacaktır. Kaldı ki karmaşık hukuki prosedürler dolayısı ile sorunların beklenen şekilde çözülmesi de mümkün olamayabilir. Bu ve benzeri nedenlerle, resmi iş ve işlemlerin nitelikli şekilde takibi ve hak kaybına uğranılmaması için, konusunda uzman bir avukattan hukuki danışmanlık hizmeti alınması son derece önem arz etmektedir. 1. Hukuki İşlemler İçin Danışmanlık Alınması Niçin Önemlidir? Yurtdışında ikamet eden vatandaşlarımızın birçoğunun Türkiye’de ailevi, şahsi yahut mal varlığına ilişkin hukuki iş ve işlemleri olabilmektedir. Bu kişilerin bizzat Türkiye’deki iş ve işlemleri takip edebilmesi ise oldukça güçtür. Zira hukukumuzda usuli işlemler ve bilhassa da süreler, karmaşık özellikler arz etmektedir. Kişinin açması gereken bir davayı zamanında açmaması, davaya süresinde cevap verememesi yahut bir başvuruyu süresi içerisinde gerçekleştirememesi halinde ciddi boyutlarda hak kayıpları yaşanabilmektedir. Bu nedenle hukuki iş ve işlemleriniz için zaman kaybetmeksizin alanında uzman bir avukat ile iletişime geçilmesi hak kayıplarının önlenebilmesi ve sürecin sağlıklı bir şekilde yürütülebilmesi adına önemlidir. 2. Hukuki İşleriniz İçin Türkiye’ye Gelmek Zorunda Mısınız? Yurtdışında yaşayan bir vatandaşın dava açmak, davaya cevap vermek yahut idareye başvuruda bulunmak gibi işlemleri için bizzat Türkiye’de bulunma zorunluluğu yoktur. Kişi tüm bu işlemlerini vekili aracılığıyla da yürütebilecektir. Ayrıca yurtdışında yaşayan vatandaşlarımız kendilerine karşı açılmış bir dava olup olmadığını yahut tarafı oldukları davaların içeriğini Ulusal Yargı Ağı Portalı (UYAP) ve E-devlet üzerinden öğrenebileceklerdir. 3. Türkiye’de Davam Var, Avukat Tutmak Zorunda Mıyım? Türk Hukukunda davanın tarafları için Avukat tutma zorunluluğu bulunmamakta olup, davanın tarafları davalarını bizzat takip edebilirler. Ancak yargılama sürecinin uzunluğu ve çok sayıda duruşma olasılığı nedeniyle bu oldukça meşakkatli ve masraflı bir çözüm olacaktır. Bizzat takip etmek yerine Avukat vasıtasıyla süreci takip etmek ise hak kaybına uğranılmaması açısından son derece güvenli bir çözüm olacaktır. 4. Avukat Tutmak Yerine Bir Yakınıma Vekalet Verebilir Miyim? Davanın tarafları, dava ve yargılama sürecinde kendilerini temsil ettirmek için yakınlarına vekalet veremezler. Mahkeme ve dava süreçlerinde vekaleten temsil yetkisi sadece avukat tarafından kullanılabilir. Davaların Avukat vasıtasıyla takip edilmesinin hak kaybına uğranılmaması açısından son derece güvenli bir çözüm olacağını önemle belirtmek isteriz. 5. Yurtdışında Türkiye’deki Avukata Nasıl Vekâletname Verilir? Bu noktada yurtdışında ikamet eden kimsenin Türkiye’den bir vekil tayin edebilmesi için ülkeye gelmesine gerek yoktur. Kişi yaşadığı bölgedeki noterlik veya konsolosluk aracılığıyla Türkiye’de yaşayan bir avukatı vekil tayin edebilecektir. Noter kanalıyla vekâletname düzenlenmesinin ardından apostil alınması gerekmektedir. Günümüzde https://www.eapostil.gov.tr/ adresi üzerinden elektronik ortamdan apostil alınabilmekte bu sayede işlemler hızlı ve kolay bir şekilde yürütülebilmektedir. İkinci bir yöntem ise; Türk Konsolosluğuna giderek vekâlet vermektir. Konsolosluklar ve Türkiye Noterler Birliği bilişim sistemleri arasında sağlanan entegrasyon ile yurtdışında yapılan işlemin posta veya kargoya gerek olmaksızın aynı anda Türkiye’deki noterliklerden örneğinin alınması mümkündür. 6. Uzmanlık Alanlarımız Kulaçoğlu Hukuk Bürosu olarak otuz yıldır İstanbul’da ve Türkiye’de hizmet vermekteyiz. Yurtdışında yaşayan vatandaşımıza şu alanlarda hizmet vermekteyiz: Miras Davaları, İdari Davalar, Vergi Davaları, Boşanma Davaları, Vatandaşlık Davaları Gayrimenkul Alım-Satım ve Kira İşlemleri Alacak Davaları Bilişim Hukuku Sağlık Hukuku Mavi Kart Başvuruları Kamulaştırma Ceza Davaları 7. Bizimle Nasıl İletişime Geçebilirsiniz? Türkiye’deki hukuki işlemler hakkında hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmeti almak için, +90 (212) 347 0040 numaralı telefon yada +90 (542) 134 1600 Numaralı Whatsapp hattı üzerinden bizimle iletişime geçebilirsiniz. Ayrıca hukuki danışmanlık hizmeti almak için Online Danışmanlık sayfamızdan randevu oluşturabilir ve alanında uzman avukatımız ile iletişime geçebilirsiniz. Ayrıca sorularınızı info@kulacoglu.av.tr e-mail adresimizden mail aracılıyla iletebilmeniz de mümkündür. Excerpt: Yurtdışında yaşayan vatandaşlarımızın hukuki süreçlerde hak kaybına uğramamaları açısından konusunda uzman bir avukattan hukuki danışmanlık ve avukatlık hizmeti alması son derece önemlidir. ### İcranın Durdurulması - Tehiri İcra ve Mehil Vesikası İcra takipleri, ilamlı icra ve ilamsız icra olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. İlamsız icra takiplerinde takibe itiraz etmek suretiyle takip durdurulabiliyorken ilamlı icra takiplerinde ise itiraz yoluyla takibin durdurulması mümkün değildir. İtirazın, ilamlı icra takiplerini durdurmamasının nedeni ise takip konusu alacağın ilama, yani bir mahkeme kararına veya ilam niteliğindeki belgelere dayanması sebebiyle itiraz yoluyla aksinin ispatının mümkün olmamasıdır. İlamlı icra takiplerinde takibe itiraz mümkün olmasa da; kanunla aranan şartların gerçekleşmiş olması halinde icranın geri bırakılması diğer adıyla tehiri icra yoluna başvurularak takibin ilerlemesinin veya sonuçlanmasının önüne geçilmesi mümkündür. 1. İlamlı İcranın Durdurulması (Tehiri İcra) Nedir? Hukukumuzda, kural olarak birer ilam olan mahkeme kararlarının icra edilebilmesi için kararın kesinleşmesi aranmamakta olup istisnai nitelikte olan kesinleşmeden icra edilemeyecek kararlar bu kapsamın dışındadır. Mahkeme kararlarının icra edilebilirliğinde genel kural olarak kesinleşme aranmadığından karara karşı kanun yollarına başvurulmuş olsa dahi bir yandan icra takibi de devam edecektir. Kanun yollarından olan istinaf veya temyiz incelemelerinde mahkeme kararının kaldırılması yahut kararın bozulması ihtimali mevcutken icra takibinin devam etmesi, borçlu açısından riskli bir durum yaratacaktır. Riskli olan işbu duruma karşı kanunlarla borçluya takibin durdurulmasını sağlama imkânı tanınmıştır. İlamlı icranın durdurulması (geri bırakılması), ilamlı icra takibi borçlusunun icra dosyasına belirli bir teminat göstererek temyiz veya İstinaf Mahkemesinden alacağı kararla icra işleminin üst derece mercilerinden birindeki dosya sonuçlanana kadar durdurulmasıdır. İcranın geri bırakılması, 2004 sayılı İcra İflas Kanunu (İİK) madde 36’da düzenlenmiştir. İşbu maddeye göre; “İlâma karşı istinaf veya temyiz yoluna başvuran borçlu, hükmolunan para veya eşyanın resmî bir mercie depo edildiğini ispat eder yahut hükmolunan para veya eşya kıymetinde icra mahkemesi tarafından kabul edilecek taşınır rehni veya esham veya tahvilât veya taşınmaz rehni veya muteber banka kefaleti gösterirse veya borçlunun hükmolunan para ve eşyayı karşılayacak malı mahcuz ise icranın geri bırakılması için takibin yapıldığı yer icra mahkemesinden karar alınmak üzere icra müdürü tarafından kendisine uygun bir süre verilir. Bu süre ancak zorunluluk hâlinde uzatılabilir.” Belirtmek gerekir ki İİK m. 36/2 hükmünce borçlunun, Devlet veya adlî yardımdan yararlanan bir kimse olması halinde teminat gösterme zorunluluğu yoktur. Ayrıca İİK m. 36/4’e göre nafaka hükümlerinde karar alınması için uygun bir süre verilmesi mümkün değildir. Bir diğer deyişle nafaka ödemesine ilişkin kararlar açısından icranın durdurulması kararı verilmesi de mümkün değildir. 2. İcranın Durdurulması (Geri Bırakılması) Süreci Yukarıda açıklandığı üzere ilamların icra edilebilir niteliğe haiz olabilmeleri için kesinleşmesinin beklenmesine gerek olmayıp bu durumun istisnası yalnızca kesinleşmeden icraya konulması mümkün olmayan ilamlardır. Söz konusu ilamlar hakkında detaylı bilgi edinmek için “Kesinleşmeden İcraya Konulamayacak Mahkeme Kararları” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. İcranın durdurulması, mahkeme kararlarının icra edilebilirliği sebebiyle istinaf veya temyiz aşamalarında icra takibi alacaklısının alacağı elde etmesini engeller. İcranın geri bırakılması süreci, ilamlı icra emrinin borçluya tebliği ile başlar. İcra emrinin borçluya tebliğinin ardından borçlu tarafından, icraya konu dava dosyasının istinaf ya da temyize gönderildiğine dair derkenar alınıp icra dosyasına sunulur. İcranın geri bırakılması için diğer bir şart icra dosyasına teminat yatırmaktır. İcra dosyası borcunun toplam bedelinin üzerine üç aylık faiz eklenerek hesaplanan dosya hesabı kadar teminat yatırılması aranmaktadır. Teminat, nakit veya teminat mektubu şeklinde verilebilir. Teminat şartını yerine getiren borçluya, icranın geri bırakılması için takibin yapıldığı yer İcra Mahkemesinden karar alınmak üzere icra müdürü tarafından uygun bir süre verilir. (30.11.2021 tarihli 7343 sayılı Kanun’la Bölge Adliye Mahkemesi veya Yargıtay yerine takibin yapıldığı yer icra mahkemesi yetkili kılınmıştır.) Borçlu, icra müdürlüğünce düzenlenen mehil vesikası alır; mehil vesikası, icranın geri bırakılması süresini gösteren bir belgedir. İcranın geri bırakılması talebi, takibin yapıldığı/başlatıldığı yerde bulunan İcra Mahkemesi tarafından karara bağlanır. 3. İcranın Geri Bırakılmasında Teminat Miktarı İcranın geri bırakılması prosedürünün en önemli unsuru teminat olup teminat, borçlunun borcu ödeyebilecek durumda olduğuna dair emare teşkil eder. Teminatın varlığıyla birlikte, Bölge Adliye Mahkemesi veya Yargıtay tarafından verilebilecek olası ret kararında alacaklı, mağduriyet yaşamayacak ve borçlu tarafından teminat olarak yatırılan parayı direkt olarak tahsil edebilecektir. Teminat miktarı, dosya hesabında borç miktarı ve 3 aylık faiz tutarının toplamı olarak hesaplanır. Dosya hesabında faizin üç aylık olarak belirlenmesi ise davanın üst mahkemede teorik olarak üç ayda karara bağlanacağı düşüncesidir. Daha önce de belirtildiği üzere teminat, nakit olarak belirlenebileceği gibi teminat mektubu olarak veya nakde çevrilebilecek üzerinde haciz bulunmayan gayrimenkul gösterilerek de yerine getirilebilir. Bu şekilde hesaplanan icranın geri bırakılması teminatının yatırılması halinde icranın geri bırakılması talebi kabul edilebilir hale gelir. Teminat yatırılmadan yapılan icranın geri bırakılması taleplerinin ise kabulü mümkün değildir. Teminat, nakit olarak yatırılabileceği gibi teminat mektubu verilerek veya nakde çevrilebilecek üzerinde haciz bulunmayan gayrimenkul gösterilerek de yerine getirilebilir. 4. Mehil Vesikası Nedir? Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere ilamlı icra dosyasının borçlusu icra dosyasına, icraya konu kararın istinaf veya temyiz edildiğine dair derkenar ve 3 aylık faizi ile birlikte dosya borcunu karşılar bir teminat sunduğu zaman İcra Müdürlüğünce mehil vesikası düzenlenir. Mehil Vesikası borçlunun ilamlı icraya konu edilen kararı tehiri icra talepli temyiz veya istinaf ettiğini ve 3 aylık faizi ile birlikte dosya borcuna ilişkin teminat yatırdığını gösterir belgedir. Ayrıca bu belgede borçluya mahkemeden tehiri icra kararı getirmesi için süre verilmektedir. Bu süre 90(doksan) gündür. Doksan gün boyunca mehil vesikasına dayalı olarak takip durdurulur. Diğer bir anlatımla alacaklı bu sürede herhangi bir haciz işlemi yapamaz. 5. İcra Hukuk Mahkemesinden Tehiri İcra Kararı Alınması İlamlı icra dosyasının borçlusu mehil vesikası aldıktan sonra takibin istinaf veya temyiz incelemesi sonuna kadar durması için icra mahkemesinden tehiri icra kararı almalıdır. Tehiri icra kararı alabilmek için bir dilekçe ile icra hukuk mahkemesine başvuru yapılması gerekmektedir. Dilekçe ekinde; İcra takibine konu kararın tehiri icra talepli olarak istinaf veya temyiz edildiğine dair derkenar,Mehil vesikasına esas 3 aylık (90) gün sonrasına ilişkin dosya hesabı,Nakit teminata ilişkin dekont veya teminat mektubunun sureti,Mehil vesikası, olmalıdır. İcra Hukuk Mahkemesine yapılacak başvurular değişik iş dosyası olarak hukuk tevzi bürosundan veya Uyap üzerinden yapılacaktır. 6. Tehiri İcra Kararında Görevli ve Yetkili Mahkeme 30.11.2021 tarihli 7343 sayılı İcra ve İflas Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 5 maddesinde yer alan; “2004 sayılı Kanunun 36 ncı maddesinin birinci fıkrasında yer alan “bölge adliye mahkemesi veya Yargıtaydan” ibaresi “takibin yapıldığı yer icra mahkemesinden” şeklinde ve üçüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiş” hüküm uyarınca icranın geri bırakılması diğer adıyla tehiri icra kararı konusunda görevli ve yetkili mahkeme takibin yapıldığı yer icra mahkemesidir. Excerpt: İlamlı icranın durdurulması (tehiri icra), takip borçlusunun icra dosyasına belirli bir teminat göstererek takip işlemlerinin temyiz veya İstinaf Mahkemesinin nihai kararına kadar durdurulmasıdır. ### Türk Gemisi Ve Türk Bayrağı Çekme Hakkı Gemiler, devletler için ekonomik ve stratejik değere sahip önemli milli ögelerdendir. Yalnızca günümüzde değil eski çağlardan bu yana devletlerin egemenlik göstergeleri olup askeri, ticari alanın haricinde limanlarda ve gemide devletin hakimiyetini gösteren unsurlardandır. Örneğin yabancı ülkelere ait gemilerin farklı ülke limanlarına demir atması egemenliği zedelemeye yönelik tehdit olarak kabul edilmekteydi. Devletler için gemilerin bu denli önemli olması gemi sahiplerinin ve deniz ticaretinin gelişimi için yararlıdır. Çünkü gemi sürekli olarak yabancı limanlara gittiğinden her ülkede farklı usul ve esaslara uyulmaktadır. Bu durum gemilerin limanlarda veya uluslararası sularda çeşitli problemler yaşanma ihtimalini de arttırmaktadır. Bu gibi durumlarda gerek ülkeler arasında akdedilen sözleşmeler gerek ülkede bulunan konsolosluk ve diplomatik teşkilatlar, yabancı ülke limanında yaşanan tüm problemlerde yardım isteme imkanına sahiplerdir. Geminin tabiiyeti ise çekmiş olduğu bayrak ile belirlenir (Flag State / Bayrak Devleti ). Türk hukuku bakımından bayrak çekme hakkı ve bu hakkın kullanılması iki farklı başlıkta incelenmektedir. Gemiye Türk Bayrağını çekme hakkı aynı zamanda Türk tabiiyetini kazanmak anlamına gelmektedir. Türk hukuku kapsamında bakıldığında yalnızca Türk gemilerinin Türk Bayrağı çekme hakkı vardır ve her Türk gemisi Türk Bayrağı çekmek ile yükümlüdür. 1. Türk Bayrağı Çekme Hakkının Kazanılması Türk Bayrağını çekme hakkı 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 940. maddesinde hüküm altına alınmıştır ve “Her Türk gemisi Türk Bayrağı çeker” şeklinde açıklanmıştır. Hangi gemilerin Türk Bayrağı çekme hakkı olduğu hususu ise detaylıca açıklanacaktır. 1.1. Gerçek Kişilere Ait Gemiler; Gerçek kişilere ait olan gemiler tek kişiye ait olması ve birden fazla kişiye ait olması bakımından ikiye ayrılmaktadır. Öncelikle tek gerçek kişinin gemiye sahip olması halinde gemi sahibinin Türk olması gerekmektedir. Söz konusu şart TTK madde 940’ın 2. fıkrasında hüküm altına alınmıştır. Geminin birden fazla kişiye ait olması halinde ise mülkiyetin paylı yahut elbirliğiyle mülkiyet olması hususları karşımıza çıkmaktadır. Geminin birden fazla kişin paylı (müşterek) mülkiyetinde olması halinde payların çoğunluğuna sahip olan ortağın Türk vatandaşı olması gerekmektedir. Payların çoğunluğunun Türk vatandaşı olan malikte olması şartı ile gemiye Türk Bayrağı çekilebilir.Geminin elbirliğiyle mülkiyete tabi olması halinde ise pay değil maliklerin çoğunluğunun Türk olması gerekmektedir. Böylece elbirliği halinde paydaşların çoğunluğu Türk ise gemi Türk gemisi sayılacak ve Türk Bayrağı çekme hakkını kazanacaktır. 1.2. Tüzel Kişilere Ait Gemiler; Türk kanunları çerçevesinde kurulmuş, tüzel kişiliğe sahip kurum, kuruluş, dernek ve vakıflara ait olan gemilerde, yönetim organlarını oluşturan kişilerin çoğunluğunun Türk vatandaşı olması halinde gemi Türk gemisi sayılır ve Türk Bayrağı çekebilir. Söz konusu husus TTK madde 940/4a maddesinde hüküm altına alınmıştır.Yine Türk kanunları kapsamında kurulmuş olma koşulu Türk ticaret şirketlerine ait gemiler, tıpkı vakıf ve derneklerde olduğu gibi şirket yönetiminde olan kişilerin çoğunluğunun Türk vatandaşı olması, şirket sözleşmesinde oy çoğunluğunun Türk ortaklarda bulunması, anonim şirketlerde ve hissesi paylara bölünmüş komandit şirketlerde payların çoğunluğunun nama yazılı, bir yabancıya devrinin şirket yönetim kurulunun iznine bağlı bulunması, şartıyla Türk gemisi sayılıp Türk Bayrağı çekme hakkına sahip olabilirler.TTK 1064’te düzenlenmiş olan ve Türk Ticaret Siciline tescil edilen donatma iştiraklerinin mülkiyetindeki gemiler, paylarının yarısından fazlasının Türk vatandaşlarına ait olması şartıyla Türk gemisi sayılır ve Türk Bayrağı çekebilirler. 2. Yabancı Geminin Türk Bayrağı Çekebilmesi İçin Sağlanması Gereken Koşullar Türk gemisi statüsüne girmeyen her gemi yabancı gemi olarak kabul edilir. Yabancı gemiler Türk vatandaşlarına en az bir yıl süre ile işletilmek üzere kiralanmış ise, malikin rızasının alınmış olması şartı ve Türk mevzuatının kaptan ve gemi adamlarını düzenleyen hükümlerine uyması Türk Bayrağı çekme hakkını kazanabilir. Fakat kendi ülkesinin kanununda işbu hali engelleyen bir hüküm bulunmaması gerekmektedir. Tüm bu şartların sağlanması halinde Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığınca Türk Bayrağı çekme hakkı verilebilir. İşbu şartların sağlanması ile Türk Bayrağı çekme hakkının kazanılması halinde gemi malikinin sorumluluğu sona ermemektedir. Malik, her iki yılda bir izin için gerekli şartların varlığını sürdüğünü ispatlamakla yükümlüdür. TTK madde 941’de Türk Bayrağı çekme hakkını kazanan yabancı gemilerin özel bir sicile kayıtlı olması gerektiği hususunu hüküm altına alınmıştır. Kanun maddesine göre yabancı geminin Türk bayrağı çekebilmesi için; “II- İstisnaları MADDE 941- (1) Bir Türk gemisi, kendilerine ait olduğu takdirde Türk Bayrağı çekme hakkını kaybedeceği kişilere, en az bir yıl süreyle kendi adlarına işletilmek üzere bırakılmış olursa, malikin istemi üzerine Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı, bırakma süresince, o ülke kanunları buna imkân sağlıyorsa geminin yabancı bayrak çekmesine izin verebilir. Bu izin sona ermedikçe veya kanuni sebeplerle geri alınmadıkça gemi Türk Bayrağı çekemez. (2) Türk gemisi olmayan bir gemi, ona Türk Bayrağı çekebilecek kişilere en az bir yıl süreyle kendi adlarına işletilmek üzere bırakılmışsa, malikin rızası alınmış olmak, Türk mevzuatının kaptan ve gemi zabitleri hakkındaki hükümlerine uyulmak ve yabancı kanunda da bunu engelleyen bir hüküm bulunmamak şartıyla, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı geminin Türk Bayrağı çekmesine izin verebilir. Şu kadar ki, izin alan kişi, her iki yılda bir, izin için gerekli şartların varlığını sürdürdüğünü ispatlamakla yükümlüdür. (3) İkinci fıkrada belirtilen gemiler, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığınca tutulacak özel bir sicile kaydolunur.” Türk gemilerinin yabancı sicillere tescil olması hususu hakkında detaylı bilgi için sitemizde yer alan “Tekne ve Yatların Üçüncü Ülkeler Nezdinde Tescili” isimli makalemizi inceleyebilirsiniz. 3. Türk Bayrağı Çekme Hakkının Kullanılması Lafzından her ne kadar aynı anlama geliyor gibi anlaşılsa da geminin Türk Bayrağı çekebilme hakkı kazanması ile bu hakkın kullanılması birbirinden farklıdır. İşbu açıklamadan anlaşıldığı üzere; bir Türk gemisinin Türk Bayrağını çekme hakkını kullanabilmesi için TTK madde 943’te hüküm altına alınan prosedürün yerine getirilmesi gerekmektedir. Yabancı geminin Türk Bayrağı çekme hakkı, gemi tasdiknamesi (Ship Registry Certificate) ile ispat olunur ve gemi Türk Bayrağını çekme hakkını kazansa dahi gemi tasdiknamesi alınmadıkça bu hakkı kullanamaz. Yine TTK 943’te işbu tasdiknamenin sicil müdürlüğünce onaylanmış suretinin yahut bayrak şahadetnamesinin yolculuk esnasında sürekli olarak gemide bulundurulması gerekmektedir. Fakat kanunda gemi tasdiknamesi bulunmasa dahi bayrak çekme hakkının kullanılabileceği istisnai haller düzenlenmiştir. Ticaret gemisi sayılmadıkları halde bazı hükümler gereği (TTK 953/2-a) ile gösterilen hükümler bakımından TTK’ya tabi işbu gemilerin gemi tasdiknamesi olmadan da Türk Bayrağı çekme hakkını kullanabileceği hükme bağlanmıştır. Bu gemiler; Yatlar,Denizci yetiştirme gemileri,Gezinti, spor, eğitim, öğretim, ve bilim amaçlarına tahsis edilmiş gemiler.18 gros tonilatodan küçük gemilerin de gemi tasdiknamesi ve bayrak şahadetnamesi (Flag Certificate) almadan Türk Bayrağı çekme hakkını kullanabilecekleri öngörülmüştür. (TTK 945) Bazı durumların varlığı halinde, örneğin; gemi tasdiknamesinin alınmasının gecikmesi ihtimalinde yalnızca bayrak şahadetnamesi ile bayrak çekme hakkı kullanılabilmektedir. (TTK 345) Bazı durumlarda bayrak şahadetnamesi çekilmesi yeterli görülebilir. Ticari hayata ilişkin işlemler, gemi tasdiknamesinin alınmaması halinde sadece yalnızca gemi şahadetnamesi ile bayrak çekme hakkının kullandırılması gerekebilmektedir. Türkiye dışında bulunan gemi Türk Bayrağı çekme hakkını kazanabilir. Bu durumda geminin bulunduğu yerdeki Türk konsolosluğu tarafından Türk bayrağını çekme hakkı kapsamında verilecek “Bayrak Şahadetnamesi” gemi tasdiknamesi yerine geçmektedir. Bayrak şahadetnameleri verildiği tarihten itibaren bir yıl için geçerlidir. Fakat yolculuğun mücbir sebepler dolayısıyla uzaması halinde şahadetnamenin de süresi uzar. TTK 940’ta ise Türkiye’de yapılmış olmasına rağmen Türk Bayrağı çekme hakkına sahip olmayan gemilere Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığınca, teslim edilecekleri yere kadar yolculuk yapabilmeleri için geçerli şahadetname verilebileceği hüküm altına alınmıştır. 4. Türk Bayrağı Çekme Hakkının Kaybedilmesi Türk Bayrağını çekme hakkının kaybedilmesi TTK 942/1,c-1 hükmünde açıklanmıştır. Türk Bayrağı çekme koşullarının kaybedilmesi halinde Türk bayrağı çekme hakkı da kaybedilir. Türk bayrağı çekme hakkı hakkın kaybından itibaren ivedilikle Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığına bildirilmelidir. İlgili birim Türk Bayrağı çekme hakkının kaybı ardından 6 ay daha Türk Bayrağı çekilmesine izin verilebilmektedir. İşbu husus da TTK 942/1,c-2’de hükme bağlanmıştır. Türk Bayrağı çekme hakkı kazanılması halinde Türk Milli Gemi Sicili yahut Türk Uluslararası Gemi Siciline kayıt olunması halinde meydana gelebilecek değişiklikler hakkında daha detaylı bilgiye sahip olmak için sitemizde yer alan “Gemi Mülkiyetinin Sicile Tescil, Terkin Ve Düzeltme İşlemleri” makalemizi inceleyebilirsiniz. 5. Türk Uluslararası Gemi Sicili Kanunu (TUGS) Çerçevesinde Türk Bayrağı Çekme Hakkı Türk Uluslararası Gemi Sicili 4490 sayılı Türk Uluslararası Gemi Sicili Kanunu kapsamında kurulmuş olup işbu kanunun ve sicil organizasyonun yürürlüğe girmesinin amacı; ülkemiz gemilerinin kolay bayrak devletleri olarak adlandırılan devletlerin sicillerine gemilerini tescil etmelerini engellemektir. Kolay bayrak devletleri sicillerine tescil edilen her gemiden maddi kazanç sağlamak amacıyla gemi sicillerine tescil olan gemilere oldukça geniş kapsamlı maddi olanaklar ve imtiyazlar sağlamaktadırlar. Bu sebeple Türkiye’de de çeşitli imtiyazlarla donatılmış bir gemi sicili organizasyonu oluşturma zorunluluğu hasıl olmuştur. Türk Uluslararası Gemi Sicili hakkında daha detaylı bilgi sahibi olmak için sitemizde yer alan “Gemi Sicili ve Sicile Tescili” makalemizi inceleyebilirsiniz. İşbu sicili düzenleyen 4490 sayılı Türk Uluslararası Gemi Sicili Kanunu’nda Türk Bayrağı çekme hakkına sahiptir. TUGS uygulamasında bayrak çekme hakkı, sicile tescil ile kazanılan bir hak olup, sicile tescil edilmediği sürece işbu hak hukuki sonuç doğurmaz. Excerpt: Gemiye Türk Bayrağını çekme hakkı aynı zamanda Türk tabiiyetini kazanmak anlamına gelmektedir. Türk hukuku kapsamında bakıldığında yalnızca Türk gemilerinin Türk Bayrağı çekme hakkı vardır ve her Türk gemisi Türk Bayrağı çekmek ile yükümlüdür. ### Gemi İpoteğinin Sona Ermesi Gemi ipoteğinin sona erme sebepleri Türk Ticaret Kanunu (TTK) m. 1044 vd. hükümlerinde düzenlenmiştir. Kanunda gemi ipoteğini sona erdiren sebepler alacakla birlikte ipoteğin de düşmesi sonucunu doğuran sebepler, sadece ipoteğin düşmesi sonucunu doğuran sebepler ve mahkemece ipoteğin düşmesine karar verilmesi olarak üç başlık altında toplanmıştır. Ancak kanunda yer almayan sebeplerle de gemi ipoteğinin sona ermesi, düşmesi mümkündür. Uygulama en sık karşılaşılan örnekleri geminin kurtarılamayacak şekilde batması, geminin cebri icradan satılmasıdır. Gemi ipoteğinin sona ermesi doğrudan gemi sicilindeki ipoteğin silinmesi neden olmaz. Taraflarca gemi sicilinden ipoteğin terkini için talepte bulunulması gerekmektedir. Gemi İpoteği TTK m. 1014 vd. düzenlenmiş olup sicile kayıtlı bir gemi veya payı üzerinde tesis olunan; alacaklıya gemi veya payını sattırarak satış bedelinden alacağını öncelikle tahsil etme hakkı tanıyan ayni bir haktır. Gemi ipoteğinin ayni bir hak olması ve sicile tescil edilmesi sebebiyle sona ermesinde özellik arz eden durumlar vardır. Nitekim kanunda da gemi ipoteğin sona ermesi sistematik olarak düzenlenmiştir. Gemi ipoteğinin alacakla birlikte sona ermesi mümkün olduğu gibi alacak hakkından bağımsız olarak da sona ermesi mümkündür. Yine gemi ipoteğinin alacaklının belli olmaması sebebiyle on yıl beklenerek veya alacağın depo edilerek mahkeme kararıyla sona erdirilmesi de mümkündür. 1. Alacakla Birlikte Gemi İpoteğinin Sona Erme Halleri TTK m. 1044-1048 maddeleri arasında hem alacağı hem de gemi ipoteğini sona erdiren sebepler düzenlenmiştir. Bunlar; 1.1. Alacağın Sona Ermesi Bilindiği üzere gemi ipoteği alacağa sıkı sıkıya bağlı feri nitelikli bir teminat hakkıdır. Diğer bir anlatımla gemi ipoteğinin alacak hakkından ayrı düşünülmesi mümkün değildir. Bu sebeple gemi ipoteğinin bağlı olduğu alacak hakkı ödeme veya başka bir sebeple sona ererse gemi ipoteği de sona erer. Gemi ipoteğinin alacağın ödenmesi halinde düşmesi TTK m. 1044’te düzenlenmiştir. TTK m. 1038/6 uyarınca gemi ipoteği, ipotek ile teminat altına alınmış bir borcu ödemesi sebebiyle malik veya onun hukuki seleflerine rücu hakkına sahip gemi maliki olmayan borçluya geçer. Diğer bir ifade ile gemi maliki olmayıp borçlu olan kişi gemi ipoteğine konu borcu öderse ve gemi malikine rücu hakkı olursa gemi ipoteğinin lehtarı olur. Gemi maliki olmayan borçlu, alacağın bir kısmını öderse, gemi ipoteğinin alacaklı üzerinde kalan kısmı borçluya geçenden sıra itibarıyla önce gelir. Gemi maliki olmayan borçlu, ödeme sonucunda ipoteği iktisap eder veya aynı sebepten dolayı gemi sicilinin düzeltilmesinde menfaati bulunursa, alacaklıdan sicilin düzeltilmesi için gerekli belgeleri kendisine vermesini isteyebilir. 1.2. Alacaklı Borçlu Sıfatının Birleşmesi TTK m. 1044/2 uyarınca alacaklı ve borçlu sıfatlarının aynı kişide birleşmesi, alacağın ödenmesi hükmünde olup alacaklı ve borçlu sıfatı aynı kişide birleşirse borç sona ereceğinden gemi ipoteği de sona erecektir. 1.3. Alacaklı Gemi Maliki Sıfatının Birleşmesi TTK m. 1045/1 uyarınca gemi ipoteği ile gemi mülkiyetinin aynı kişide birleşmesi halinde gemi ipoteği düşer. Ancak borçlunun, gemi malikinden başka bir kişi olması veya gemi ipoteğine konu alacak üzerinde bir rehin veya intifa hakkı olması durumunda gemi ipoteği devam eder. Gemi maliki ve alacaklının aynı kişi olması durumunda ipotekli geminin paraya çevrilmesini istenemez. Ayrıca bu durumda işleyecek faiz alacakları için gemi teminat oluşturmaz. 1.4. Alacaklının Gemi Malikine Karşı Hakkının Zamanaşımına Uğraması Gemi ipoteğinin sicile tescili ile ipotek ile teminat altına alınmış alacak için zamanaşımı işlemez. Ancak TTK m. 1048 uyarınca gemi ipoteği sicilden haksız dahi olsa silinmiş ise alacağın zamanaşımı süresi işlemeye devam eder. Alacağın zamanaşımı süresinin dolması halinde ipotek ve ipotek isteme hakkı düşer. Ayrıca TTK m. 1048’de, TTK m. 1013 uyarınca kanuni ipotek hakkı olan tersanecinin sahip olduğu ipoteğin tescilini talep hakkını zamanında kullanmaması halinde alacak için zamanaşımını işleyeceği ve alacağın zamanaşımına uğraması halinde tersanecinin alacak hakkı düşeceği düzenlenmiştir. 1.5. Birlikte Gemi İpoteğinde Maliklerden Birinin Alacaklıya Ödeme Yapması TTK m. 1046 uyarınca birlikte gemi ipoteğinin söz konusu olduğu durumda alacaklıya ödemede bulunan gemi maliki, diğer ipotekli gemilerden birinin malikine veya onun hukuki seleflerine rücu hakkına sahip bulunduğu oranda o malikin gemisi üzerindeki ipotek hakkını kazanır. Kendi gemisi üzerindeki ipotek sona erer. TTK m 1047 uyarınca ise birlikte gemi ipoteğinde borçlu, ipotekli gemilerden yalnız birinin malikine veya onun hukuki seleflerine rücu hakkına sahip olursa, ancak bu gemi üzerindeki ipotek kendisine geçer; diğer gemiler üzerindekiler düşer. 2. Sadece Gemi İpoteğinin Sona Ermesine Sebep Olan Haller TTK m. 1049-1051 maddeleri arasında gemi ipoteğine konu alacağı sona erdirmeyip sadece gemi üzerindeki ipoteği sona erdiren haller düzenlenmiştir. Bunlar; 2.1. Gemi Maliki ve İpotek Hakkı Sahibinin Anlaşması İpotekli alacaklı ile gemi malikinin, ipoteğin kaldırılması hususunda anlaşmaları ve ipotek kaydının gemi sicilinden silinmesi ile ipotek sona erer. Anlaşmanın yazılı şekilde yapılması ve imzalarının noterce onaylanması gerekir. Bu anlaşma gemi sicil müdürlüğünde de yapılabilir. Bu şekilde yapılmayan ipoteğin kaldırılmasına dair anlaşma geçerli olmaz. Ayrıca ipotek üzerinde başka birinin hakkı varsa bu kişilerin de ipoteğin kaldırılması konusunda muvafakatinin alınması gerekmektedir. Örneği alacak üzerinde rehin hakkı olan birisinin onayı olmaksızın ipoteğin kaldırılması mümkün değildir. 2.2. Gemi İpoteği Hakkı Sahibinin Feragat Etmesi Gemi ipoteği, alacaklının feragati (vazgeçmesi) ve bu feragat beyanına istinaden ipoteğin gemi sicilinden terkini ile düşer. Feragat beyanının geçerli olması için feragatin imzası noterce onaylı bir senetle veya sicil müdürlüğünde yapılması gerekmektedir. İpotek üzerinde başka birinin hakkı varsa bu kişilerin de ipotekten feragat konusunda muvafakatinin alınması da gerekmektedir 2.3. Gemi İpoteğinin Süresinin Dolması Gemi ipoteği aksi kararlaştırılmadıkça süresiz olarak yapılır. Ancak gemi ipoteği konulurken bir süre kararlaştırılmış ve bu süre dolmuşsa gemi ipoteği sona erer. 3. Gemi İpoteğinin Mahkeme Kararı ile Sona Ermesi TTK m. 1052’de alacaklının belli olmaması hâlinde, TTK m. 1053’te alacağın tevdii halinde gemi ipoteğin mahkeme kararı ile gemi ipoteğin sona ermesi düzenlenmiştir. 3.1. Alacaklının Belli Olmaması Hâlinde Mahkeme Kararı ile Gemi İpoteğinin Sona Ermesi Alacaklının kim olduğu bilinmiyorsa, gemi siciline ipotekle ilgili olmak üzere yapılan son kayıttan itibaren on yıl geçtiği ve alacaklının hakkı bu süre içinde malik tarafından Türk Borçlar Kanunu’nun 154. maddesi gereğince zamanaşımını kesecek tarzda tanınmış olmadığı takdirde, alacaklı ilan yoluyla çağrılarak ipoteğin düşmesine karar verilebilir. Vadeli alacaklarda bu süre, vadenin dolmasından önce işlemeye başlamaz. Düşme kararının verilmesiyle ipotek sona erer. 3.2. Gemi İpoteğine Konu Borcun Depo Edilmesi Halinde Mahkeme Kararı ile Gemi İpoteğinin Sona Ermesi Gemi maliki, alacaklının alacağını ödeme veya feshi bildirme hakkına sahip olur ve alacak tutarını, geri almak hakkından feragat ederek, alacaklının adına tevdi ederse, belli olmayan alacaklı ilan yoluyla çağrılarak ipoteğin düşmesine karar verilebilir. Faizler ancak miktarı sicile geçirilmiş ise, tevdi olunur; düşme kararının verilmesinden önceki üç yıllık dönem hariç, faiz tevdi edilmez. Alacaklı, Türk Borçlar Kanunu’nun tevdi ile ilgili hükümlerine göre daha önce hakkını almış sayılmadıkça düşme kararının verilmesi ile borç ödenmiş sayılır. Alacaklı daha önce tevdi yerine başvurmadığı takdirde, tevdi edilen bedel üzerindeki hakkı, düşme kararının verilmesinden itibaren on yıl geçmekle sona erer. Bu hâlde tevdi eden kişi, tevdi sırasında geri almak hakkından feragat etmiş olsa bile, tevdi ettiği bedeli geri alabilir. 4. Geminin Kurtarılamayacak Şekilde Batması ve Geminin Tamir Kabul Etmez Hale Gelmesi Sebebiyle Gemi İpoteğinin Sona Ermesi Geminin kurtarılamayacak şekilde batması ve veya geminin tamir kabul etmez hale gelmesi sebebiyle geminin, sicilden terkin edilmesi durumunda ipotek konusu gemi ortadan kalktığı için ipotek de sona erer. Ancak TTK m. 1022 uyarınca ipotek, sigorta ve üçüncü kişiler tarafından ödenecek tazminatını da kapsayacağından sigorta tazminatı ve üçüncü kişilerce ödenecek tazminat üzerinde ipotek hakkı devam edecektir. 5. Geminin İcra Yoluyla Satılması Sebebiyle Gemi İpoteğinin Sona Ermesi Cebri icra yoluyla gemi satıldığında satış bedeli alacaklılar arasından sıraya göre paylaştırılacaktır. Gemi ipoteğine konu alacağın tamamı geminin icradan satışı sonucunda elde edilen paradan karşılanmasa dahi ipotek sona erecektir. Excerpt: Türk Ticaret Kanununda gemi ipoteğini sona erdiren sebepler alacakla birlikte ipoteğin de düşmesi sonucunu doğuran sebepler, sadece ipoteğin düşmesi sonucunu doğuran sebepler ve mahkemece ipoteğin düşmesine karar verilmesi olarak üç başlık altında toplanmıştır. ### Gemi İpoteğinin Türleri Türk Ticaret Kanunu’nda (TTK) gemi ipoteği türleri şeklinde özel bir bölüm yer almamakla beraber kanunun maddeleri, öğreti ve yargı kararları ile gemi ipoteği türleri tasnifi yapılmıştır. TTK m. 1320-1327 arasında yer alan gemi alacaklısı hakkı bir ipotek çeşidi olmasa da alacaklı lehine kanuni bir rehin hakkı sağlamaktadır. Gemi alacaklısı hakkında özellik arz eden durum geminin sicile kayıtlı olmasının zorunlu olmamasıdır. TTK m. 1013’te ise eser sözleşmesi niteliğinde olan gemi yapım veya onarım sözleşmesi kapsamındaki yapım veya onarım alacağı olan tersanecinin gemi ve yapı üzerinde ipotek kurulmasını talep edebileceği düzenlenmiştir. TTK m. 1054-1057 arasında geminin yapım maliyetinin yüksek olması sebebiyle yapım aşamasında daha rahat kredi kullanılabilmesi için tamamlandığında 18 gros tonilatodan büyük olmak şartıyla omurgasının konulduğu andan itibaren yapı halindeki gemi üzerinde ipotek konulabileceği düzenlenmiştir. İpoteğin özel türleri ise ipoteğin tescili, teminat altına alınan alacağın türü ve alacağın belirlenmesi gibi birtakım farklılıklara göre gemi ipoteğinin sınıflandırılmasını içermektedir. Bir gemi ipoteği hakkı kanundan kaynaklanabileceği gibi sözleşmesel ilişkiden de kaynaklanabilir. Kanundan kaynaklanan rehin hakları tersaneci alacağı ve gemi alacaklısının hakkından kaynaklanabilir. Sözleşmeden kaynaklanan ipotek çeşitleri genel olarak birlikte gemi ipoteği, üst sınır gemi ipoteği, yabancı para cinsinden gemi ipoteği, sabit değerli gemi ipoteği ve kıymetli evraka bağlı alacaktan kaynaklanan gemi ipoteğidir. Sicile tescil edilmiş tam bir gemi üzerinde ipotek kurulabileceği gibi yapı halindeki bir gemi üzerinde de ipotek kurulması mümkündür. Gemi ipoteği hakkında genel ve detaylı bilgi almak için “Gemi İpoteği” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 1. Tersaneci İpoteği Gemi ipoteği kurulması için gemi malikinin ve alacaklının anlaşması şarttır. Ancak bazı alacaklıların tek başına gemi ipoteği talep etme hakkı vardır. Nitekim TTK m. 1013 uyarınca tersane sahibi, geminin yapımı ve onarımından doğan alacakları için, o yapı veya gemi üzerinde, bir ipoteğinin tescilini isteme hakkına sahiptir. Tersane sahibi lehine kurulacak gemi ipoteğinde zanaatkarlar ve yüklenicilerin ipotek haklarını düzenleyen Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 895 ile 897 uygulanır. Tersane sahibinin ipoteğin tescilini isteme hakkı kanundan doğmakta iken; ipotek hakkı ise tıpkı akdi ipotekte olduğu gibi ipoteğin sicile tescili ile doğmaktadır. Dolayısıyla tersane sahibi ayni bir hak olarak ipotek hakkını ancak ipoteğin sicile tescil edilmesi ile kazanır. Tersane sahibi, yalnızca bir eser sözleşmesi niteliğinde olan gemi yapım veya onarım sözleşmesi kapsamındaki yapım veya onarım alacakları için gemi ipoteğin tescilini isteme hakkını ileri sürebilir. Gemi yapımı veya onarımı dışındaki alacakları için tersane sahibinin ipoteğin tescilini isteme hakkı söz konusu değildir. İpoteğin tescilini talep etme hakkı yalnızca eser sözleşmesi imzalayarak gemi yapımını veya onarımını üstlenen tersane sahibidir. Tersane sahibinin gemi ipoteğini isteme hakkından önceden feragat etmesi geçerli değildir. Tersane sahibi gemi yapım-onarımı sözleşmesinin kurulmasından itibaren ipoteğin tescili istemini ileri sürebilir ve ipoteği tescil ettirebilir. Tescil, gemi yapım-onarım işinin tamamlanmasını takip eden üç ayın sonuna kadar yapılmış olmalıdır. Aksi halde gemi ipoteği isteme hakkı düşer. Gemi ipoteğinin kurulmasına yönelik istem hakkını teminat altına almak için, gemi veya yapı siciline şerh verilebilir. Geminin yapımı veya onarımı henüz tamamlanmamışsa, bedelin, tamamlanan işi karşılayan bir kısmı ve bedelin kapsamında olmayan giderler için bir teminat ipoteğinin kurulması istenebilir. 2. Yapı Hâlindeki Gemiler Üzerinde İpotek Kurulması Yapı halindeki gemiler üzerinde tamamlandığında 18 gros tonilatodan büyük olmak şartıyla omurgasının konulduğu andan kızaktan indirilinceye kadar, görünebilecek bir yerine ad ve numara konulmak suretiyle yapının açık ve sürekli bir şekilde ayırt edilmesi gerçekleştirildiği andan itibaren ipotek kurulabilir. Yapı halindeki gemi üzerinde ipotek, yapı maliki ile alacaklının yapı üzerinde ipotek kurulması hususunda anlaşmaları ve ipoteğin yapı halindeki gemilere özgü sicile tescili ile kurulur. İpoteğin kurulmasına ilişkin anlaşmanın yazılı şekilde yapılması ve imzalarının noterce onaylanması şarttır. Bu anlaşma gemi sicil müdürlüğünde de yapılabilir. Yapı halindeki gemi, yapımın her aşamasında ipoteğin kapsamındadır. Yapı halindeki gemiler üzerindeki ipotek, yapı malikinin mülkiyetine girmemiş olan kısımlar dışında, tersanede bulunup yapımda kullanılacak olan ve bunun için işaretlenmiş bulunan kısımları da kapsar. Yapı üzerinde kurulan gemi ipoteği, yapımı tamamlandıktan sonra eski derecesiyle gemi üzerinde kalır ve gemi siciline tescil edilir. 3. Gemi Alacaklısının Kanuni Rehin Hakkı Gemi alacaklısı hakkı, gemi ve eklentisi üzerinde gemi alacaklarından birinin doğması halinde tescile veya geminin zilyetliğinin devrine gerek olmaksızın kanundan doğan bir rehin hakkıdır. Gemi alacaklısı hakkı akdi ipotek hakkından farklı olarak sicile kayıtlı olmayan gemiler üzerinde de doğar. Gemi alacaklılarının rehin hakkı anaparayı, faizi, takip ve yargılama giderlerini aynı surette temin eder. Gemi alacağının verdiği kanuni rehin hakkı, gemiye zilyet olan herkese karşı ileri sürülebilir. Geminin malikine, kiracısına, yöneticisine veya işletenine karşı doğmuş olan aşağıdaki alacaklar sahiplerine gemi alacaklısı hakkı verir: a) Ülkelerine getirilme giderleri ve onlar adına ödenmesi gereken sosyal sigorta katılma payları da içinde olmak üzere, gemi adamlarına, gemide çalıştırılmakta olmaları dolayısıyla ödenecek ücretlere ve diğer tutarlara ilişkin istem hakları.b) Geminin işletilmesi ile doğrudan doğruya ilgili olarak karada veya suda meydana gelen can kaybı veya diğer bedensel zararlardan doğan alacaklar.c) Kurtarma Ücreti.d) Liman, kanal, diğer su yolları, karantina ve kılavuzluk için ödenecek resimler.e) Gemide taşınan eşya, konteynerler ve yolcuların eşyalarına gelecek olan zıya veya hasar dışında, geminin işletilmesinin sebep olduğu maddi zıya veya hasardan doğan ve haksız fiile dayanan alacaklar.f) Müşterek avarya garame payı alacakları. Yukarda a) ile e) bendinde belirtilen gemi alacaklılarının sahip olduğu kanuni rehin hakkı, gemi üzerinde tescil edilmiş veya edilmemiş olan bütün kanuni ve akdî rehin haklarıyla ayni yükümlülüklerden önce gelir. Ancak karaya oturmuş veya batmış bir geminin, seyrüsefer güvenliği veya deniz çevresinin korunması amacıyla kamu kurumları tarafından kaldırılması hâlinde, bunun giderleri, bütün gemi alacaklarından önce ödenir. f) bendinde yazılı gemi alacaklılarının haiz bulundukları kanuni rehin hakkı, gemi üzerinde tescil edilmiş veya edilmemiş olan bütün kanuni ve akdî rehin haklarıyla ayni yükümlülüklerden sonra gelir. 4. Gemi İpoteğinin Özel Türleri Gemi ipoteğinin özel türleri ile kastedilen akdi gemi ipoteğinde 4.1. Birlikte Gemi İpoteği TTK m. 1020/1 uyarınca bir alacak için birden fazla gemi veya gemi payı üzerinde ipotek tesis edilmesi mümkündür. Böyle bir gemi ipoteği söz konusu olduğunda birlikte gemi ipoteğinden söz edilir. Birlikte gemi ipoteğinde üzerinde ipotek kurulacak gemilerin malikin aynı olması şart değildir. Ancak birlikte gemi ipoteğinde, ipoteklerin geçerli olması için her bir gemi maliki tarafından ipotek anlaşmasının imzalanması şarttır. Birlikte gemi ipoteği söz konusu olduğunda her bir geminin sicil kaydına diğer ipotekli gemiler de yazılır. Kural olarak birlikte gemi ipoteğinde her bir gemi ve gemi payı ipoteğe konu borcun tamamından sorumlu olur. Ancak taraflar her bir gemi veya gemi payının alacağının ne kadarından sorumlu olacağını kararlaştırabilir. Ancak bunun ipotek anlaşmasında yazması ve sicile tescil edilmesi gerekmektedir. 4.2. Üst Sınır Gemi İpoteği Üst sınır ipoteği, alacak miktarının kesin olarak belli olmaması veya değişebilir olması durumunda gerçek miktarın zamanla belirginleşmesi ihtimaline karşı ipoteğin karşılayacağı alacak için bir üst sınır belirlenerek gemi siciline tescil edilmesidir. Üst sınır ipoteği gemi ipoteğine konu alacağın belli olması kuralına istisna teşkil eder. Üst sınır ipoteğinde amaç ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla tahsiline girişilmesi halinde tahsil edilebilecek üst sınırın belirlenmesidir. Üst sınır ipoteğinde alacak miktarı belirsiz olsa da hukuki ilişkinin belli olması gerekmektedir. Üst sınır ipoteği genellikle gemi inşa ve onarımında kredi kullanımında inşa ve onarım bedelinin kesin olarak belirlenememesi durumunda başvurulan bir yoldur. 4.3. Yabancı Para Cinsinden Gemi İpoteği Ödeme tarihinde döviz olarak ödenecek alacak için döviz üzerinden gemi ipoteği kurulabilir. Ancak bütün yabancı paralar için gemi ipoteği kurulması mümkün değildir. Hangi yabancı para için gemi ipoteği kurulabileceği Hazine Müsteşarlığınca belirlenir. Belirlenen yabancı para dışındaki yabancı para üzerinden gemi ipoteği kurulması mümkün değildir. Ayrıca aynı derecede tek bir para birimi üzerinden ipotek tesis edilebilir. 4.4. Sabit Değerli Gemi İpoteği Türk parasıyla ödenecek borçlarda ipotekli geminin karşılayacağı alacak miktarı altın veya yabancı para ölçüsüyle belirlenebilir. Uzun vadeli kredilerde para değerinin düşmesi sonucu ipoteğin karşılayacağı değerin azalmasına karşı sabit değer ipoteği tercih edilir. Türk Lirası üzerinden belirlenecek yabancı paranın Hazine Müsteşarlığınca kabul edilen paralardan birisi olması gerekmektedir. Yabancı para cinsinden gemi ipoteği ile sabit değerli gemi ipoteği arasındaki fark yabancı para ipoteğinde ortada bir yabancı borcu varken, sabit değerli gemi ipoteğinde Türk Lirası cinsinden bir borç vardır. 4.5. Kıymetli Evraka Bağlı Alacaktan Kaynaklanan Gemi İpoteği Bono, çek, poliçe başta olmak üzere kıymetli evraktan doğan alacakların gemi ipoteğiyle teminat altına alınması için normal gemi ipoteği gibi tarafların anlaşması ve tescil yapılması zorunludur. Ancak hamiline yazılı bir kıymetli evraka bağlı alacağı teminat altına almak amacıyla gemi ipoteği kurulması için malikin sicil müdürlüğüne beyanda bulunması ve sicile tescil yeterlidir. Bir poliçeden veya hamiline yazılı bir senetten ya da ciro yolu ile devri kabil diğer bir senetten doğan alacakları teminat altına almak amacıyla gemi ipoteğinin kurulmasında, alacağı sonradan iktisap edenlerin leh ve aleyhine gemi ipoteği üzerinde belirli tasarruflarda bulunmak ve ipoteğin paraya çevrilmesi için yapılacak takipte alacaklıyı temsil etmek üzere belirlenebilecek temsilcinin de sicile kaydı gerekir. Bu temsilcinin yetkileri hususunda tescil talepnamesine göndermede bulunulabilir. Tüm bu gemi ipoteklerinin nasıl sona ereceği hakkında detaylı bilgi almak için “Gemi İpoteğinin Sona Ermesi” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Excerpt: Türk Ticaret Kanunu’nda gemi ipoteği türleri şeklinde özel bir bölüm yer almamakla beraber kanunun maddeleri, öğreti ve yargı kararları ile gemi ipoteği türleri tasnifi yapılmıştır. ### Gemi İpoteği Geminin maliyetli ve ekonomik değeri yüksek bir taşınır olması sebebiyle taşınırların rehnine ilişkin hükümlerin uygulanması durumunda yaşanacak sıkıntıların önüne geçmek amacıyla gemilerin rehnine ilişkin özel düzenlemeler yapılmıştır. Zira taşınır rehni teslime bağlı olduğundan, geminin teslimi durumunda çalışmamasının getireceği ekonomik külfetin önüne geçilmek istenilmiştir. Bu sebeple Türk Ticaret Kanunu (TTK) m.1014 vd. hükümlerinde özel bir rehin türü olan gemi ipoteği düzenlenmiştir. Gemi ipoteğine ilişkin hükümlerde çoğunlukla Türk Medeni Kanunu’nda (TMK) düzenlenen taşınmaz rehnine ilişkin hükümlere atıf yapılmıştır. Gemi ipoteği, sicile kayıtlı bir gemi veya payı üzerinde tesis olunan; alacaklıya gemi veya payını sattırarak satış bedelinden alacağını öncelikle tahsil etme hakkı tanıyan ayni bir haktır. Gemi ipoteğin kurulması için ipoteğin Türk Gemi Siciline tescil edilmesi gerekmektedir. Gemi ipoteğinin kurulması için geminin maliki ile alacaklının gemi üzerinde ipotek kurulması hususunda anlaşmaları ve ipoteğin gemi siciline tescil edilmesi şarttır. İpoteğin kurulmasına ilişkin sözleşmelerin yazılı şekilde yapılması ve imzalarının noterce onaylanması gerekir. Geçerli bir ipotek anlaşması yapıldıktan sonra lehine ipotek kurulan alacaklı veya malik ipoteğin sicile tescilini talep edebilir. Gemi ipoteği takip giderleri, işlemiş faiz, zorunlu masraflar gibi alacakları da teminat altına alır. Gemi veya gemi payı, kira bedeli, geminin kamulaştırma bedeli, geminin zıya ve hasarı sebebiyle ödenecek tazminat ve sigorta tazminatı ipoteğin kapsamındadır. Bir gemi üzerinde birden çok ipotek kurulması halinde ipoteklerin derecesi TMK m. 870-872 düzenlenen taşınmaz rehni hakkında hükümlere göre belirlenecektir. 1. Gemi İpoteğinin Tanımı ve Hukuki Niteliği Muaccel veya muhtemel bir alacağın teminat altına alınması için borçlunun malı üzerinde feri nitelikli sınırlı ayni hak olan ipotek kurulması mümkündür. Bu ipoteğe istinaden alacaklı ipotek konulmuş malı sattırarak alacağına kavuşabilecektir. Gemi ipoteği de TTK m. 1014 vd. düzenlenmiş olup sicile kayıtlı bir gemi veya payı üzerinde tesis olunan; alacaklıya gemi veya payını sattırarak satış bedelinden alacağını öncelikle tahsil etme hakkı tanıyan ayni bir haktır. Sicile kayıtlı gemilerin sözleşmeye dayalı rehninin sadece gemi ipoteği şeklinde yapılması mümkün olduğundan sicile kayıtlı gemiler teslime bağlı şekilde rehnedilemez. Gemi sicili hakkında detaylı bilgi için “Gemi Sicili ve Sicile Tescil” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Sicile kayıtlı olmayan gemilerin rehni TMK’nın taşınır rehni hükümlerine tabi olup ancak teslime bağlı şekilde kurulabilir. Ancak sicile kayıtlı olmayan gemi donatma iştiraki tarafından işletiliyorsa paydaş donatanlardan her birinin iştirak payının rehni, TMK’nın alacaklar ve diğer haklar üzerindeki rehinlere ilişkin hükümlerine tabidir. Diğer bir anlatımla sicile kayıtlı olmayan gemi donatma iştiraki tarafından işletiliyorsa geminin teslimi gerekmeksizin rehin kurulabilir. 2. Gemi İpoteği Hangi Gemiler Üzerinde Kurulabilir? TTK’nın 1014 vd. maddelerinde düzenlenen gemi ipoteği kural olarak sadece Türk Gemi Siciline kayıtlı gemiler hakkında kurulabilir. Gemi ipoteğinin sadece sicili kayıtlı gemiler üzerinde kurulmasının istisnası TTK’nın 112. maddesinde düzenlenmiş olup sicile kayıtlı olmayan bir geminin bir donatma iştiraki tarafından işletilmesi halinde, paydaş donatanlardan her birinin iştirak payının rehni, TMK’nın alacaklar ve diğer haklar üzerindeki rehinlere ilişkin hükümlerine tabidir. 3. Gemi İpoteği Nasıl Kurulur? Gemi ipoteğinin kurulması için geminin maliki ile alacaklının gemi üzerinde ipotek kurulması hususunda anlaşmaları ve ipoteğin gemi siciline tescil edilmesi şarttır. İpoteğin kurulmasına ilişkin sözleşmelerin yazılı şekilde yapılması ve imzalarının noterce onaylanması gerekir. Bu anlaşma gemi sicil müdürlüğünde de yapılabilir. Bu şekillerden birine uygun olarak yapılmadıkça ipoteğin kurulmasına dair anlaşma geçerli olmaz. Ayrıca ipoteğin geçerli olması için üzerine ipotek konulacak gemi, ipotekle teminat altına alınacak alacak ve lehine ipotek tesis edilecek alacaklının yazması zorunludur. TTK m. 1015/6 uyarınca hamiline yazılı bir tahvile bağlı alacağın teminat altına alınması için ipotek tesisi konusunda anlaşma yapılmış olması zorunlu olmayıp gemi ipoteği kurulması için malikin gemi sicil müdürlüğüne beyanda bulunması ve sicile tescil yeterlidir. Geçerli bir ipotek anlaşması yapıldıktan sonra lehine ipotek kurulan alacaklı veya malik ipoteğin sicile tescilini talep edebilir. Ancak ipoteğin sicile işlenebilmesi için gemi malikinin onayı gereklidir. Ancak tescilden önce geçerli bir anlaşma yapılmış veya malik tarafından Gemi Sicili Nizamnamesi uyarınca alacaklıya kayda onay verdiği bildirilmiş ya da sicil müdürlüğüne kayıt dilekçesi verilmiş olduğu takdirde, ilgililer tescilden kaçınamazlar. Diğer bir anlatımla geçerli bir ipotek anlaşması varsa malik ipoteğin tescilini talepten veya onaydan kaçınırsa alacaklının talebi üzerine ipotek tescil edilir. Gemi malikinin tasarruf ehliyetinin, tescile onay verdiğini ipotek alacaklısına noter kanalıyla bildirdikten veya gemi sicil müdürlüğüne tescil için başvuruda bulunduktan sonra sınırlanması sicile bildirilen kayda onayın veya kayıt isteminin geçersizliğine sebep olmaz. Yabancı bir ülkede satın alınıp, henüz Türk Gemi Sicili veya Türk Uluslararası Gemi Siciline tescil edilmemiş olan gemilerde bayrak şahadetnamesine ipotek şerhi konulması mümkündür. Gemi Türk Gemi Sicili veya Türk Uluslararası Gemi Siciline kayıt edildiğinde bu ipotek resen sicile geçirilir. Gemi ipoteğinin türleri hakkında detaylı bilgi almak için “Gemi İpoteğinin Türleri” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. Gemi İpoteği ile Teminat Altına Alınan Alacaklar Gemi ipoteğine dayalı olarak geminin cebri icra ile satılması neticesinde anapara haricindeki bazı alacakların da satış sonucu elde edilen paradan ödenmesi gerekir. Bunlar; Takip Giderleri: Gemi ipoteği ile teminat altına alınan alacağın tahsili için yapılan harç, tebliğ ve ilan giderleri, vekalet ücreti vb. gibi takip giderleri,Gecikme (Temerrüt) Faizi: Gemi ipoteği ile teminat altına alınan alacağın zamanında ödememesi sebebiyle işleyecek temerrüt faizi, (Borçlu ve gemi maliki farklı ve borcun, alacaklının ihbarı ile muaccel hale geleceği kararlaştırılmışsa ipoteğin faizi de kapsaması için borçlu ile birlikte malike de ihbarda bulunulması gerekir.)Sözleşme Faizi: Gemi ipoteği ile teminat altına alınan alacak için taraflarca kararlaştırılan faiz oranının sicile yazılması halinde bu oran üzerinden işleyecek faiz,Zorunlu Masraflar: Tescile gerek olmaksızın ipotek alacaklısının geminin korunması için yaptığı masraflar,Sigorta Masrafları: Sigorta primlerini veya sigorta sözleşmesi gereğince sigortacıya yapılması gereken başka ödemelerin yerine getirilmesi için alacaklı tarafından harcanan paralarla bunların faizleridir. 5. Gemi İpoteğinin Kapsamı TTK’nın 1020 maddesinde gemi ipoteğin kapsamına nelerin gireceğin tespiti hususunun TMK m. 862 ve 863’e göre belirleneceği düzenlenmiştir. Söz konusu hükümlere göre gemi veya gemi payı, kira bedeli, geminin kamulaştırma bedeli, geminin zıya ve hasarı sebebiyle ödenecek tazminat ve sigorta tazminatı ipoteğin kapsamındadır. Gemi ve Gemi Payı: Gemi ipoteği gemi ile beraber bütünleyici parçaları ve eklentileri kapsar. Gemiye satış için el konulduğunda bütünleyici parça veya eklenti olmayan eşyalar ipotek kapsamı dışındadır. Eklenti veya bütünleyici parçanın ne zaman gemiye eklendiğinin önemi olmayıp gemiye el konulduğunda tüm eklenti ve bütünleyici parçalar gemi ipoteği kapsamındadır. Bir alacak için birden çok gemi veya gemi payı ipotek edilmişse, bunlardan her biri borcun tamamından sorumludur. Alacaklı, her gemi veya pay ancak belirli bir kısımdan sorumlu olmak üzere alacağını gemi veya paylar arasında paylaştırabilir. Paylaştırma, sicil müdürlüğüne yapılacak beyan ve tescil ile gerçekleşir. Birlikte ipotek üzerinde hak sahibi kişiler varsa onların da onayı gereklidir. Kira Bedeli: Gemi ipoteğinin paraya çevrilmesi yoluyla takibe başlanmasından veya borçlunun iflasından itibaren rehnin paraya çevrilmesi anına kadar işleyen kira bedeli gemi ipoteği kapsamındadır. Kamulaştırma Bedeli: Geminin kamulaştırılması halinde kamulaştırma bedeliipotek konusu geminin yerine geçer ve ipotek kapsamına dahildir. Geminin Zıya ve Hasarı Sebebiyle Ödenecek Tazminat: Geminin zıya ve hasarı sebebiyle üçüncü kişilerce ödenecek tazminat geminin yerine geçer ve ipotek kapsamına dahildir. Sigorta Tazminatı: Gemi ipoteğinin kapsamına giren hususlarla ilgili olarak malikin menfaatinin, malik veya onun lehine bir başkası tarafından sigorta ettirilmiş olması hâlinde, ipotek, sigorta tazminatını da kapsar. 6. Gemi İpoteğinin Derecesi ve Derecesinin Değiştirilmesi Bir gemi üzerinde birden çok ipotek kurulması halinde ipoteklerin derecesi TMK m. 870-872 düzenlenen taşınmaz rehni hakkında hükümlere göre belirlenecektir. İpoteği sağladığı teminat rehnin derecesi ile sınırlı olup gemi ipoteğinin tescilinde kendinden önceki sıradaki ipoteklerin belirtilmesi şartıyla ikinci ve üçüncü derecede rehin kurulması mümkündür. Bir gemi hakkından birden fazla ipotek olması durumunda bunların sırası derecesine göre belirlenir. Gemi ipotek derecelerinin sonradan yer değiştirebilmesi için ipotek hakkı kısıtlanan ipotek alacaklısı ile ipotek derecesi yükselen ipotek sahibinin imzaları noterce veya sicil müdürlüğünce onaylı yazılı anlaşma yapmaları gerekmektedir. Ayrıca gemi malikin ve varsa ipotek hakkı kısıtlanan ipotek alacaklılarının onay vermesi şarttır. 7. Gemi İpoteğinin Devri ve Teminat Altına Alınan Alacağın Değiştirilmesi Gemi ipoteği ile teminat altına alınan alacağın devri ile gemi ipoteği yeni alacaklıya geçer. Alacak ipotekten, ipotek ise alacaktan ayrı devredilemez. Alacağın devri için eski alacaklı ile yeni alacaklının yazılı şekilde anlaşması ve gemi siciline tescili şarttır. İpotekle teminat altına alınmış alacak yerine başkası konulabilir. Yerine konulacak alacağın alacaklısı aynı ise alacaklı ile malikin, imzaları noterce onaylı bir sözleşme yapmaları veya gemi sicil müdürlüğünde anlaşmaları ve durumun gemi siciline tescili şarttır. Yeni alacağın sahibi, eski ipotekli alacaklı değilse yazılı anlaşmaya onun da katılması gerekir. İpotek üzerinde hak sahibi üçüncü kişiler varsa, onların da onayları gerekir. 8. Gemi İpoteği Sahibi Alacaklının Hakları Gemi ipoteği alacaklısının, alacağın muaccel olmasından önce ve sonra birtakım hakları vardır. Bunlar; 8.1. İpoteğe Konu Alacağın Muaccel Olmasından Önce Gemi veya tesisatının kötüleşmesi sonucu olarak ipoteğin sağladığı teminat tehlikeye düşerse, alacaklı, tehlikeyi gidermesi için malike uygun bir süre verip bu süre içinde tehlike giderilmezse, alacaklı derhâl ipoteği paraya çevirmek hakkını elde eder. Malikin gemiyi işletme tarzı sonucu olarak, ipoteğin sağladığı teminatı tehlikeye düşürecek şekilde gemi veya tesisatının kötüleşmesinden veya ipotekli alacaklının haklarının başkaca tehlikeye girmesinden kaygı duyulur ya da üçüncü kişiler tarafından yapılacak bu gibi müdahaleye ve tahribata karşı malik gerekli önlemleri almazsa, alacaklının istemi üzerine mahkeme; TTK m. 1353 uyarınca geminin ihtiyaten haczine,Gerekli görürse geminin, kaptandan başka bir yediemine bırakılmasına veMalikin ihtiyati haczin uygulanmasından başlayarak bir aylık süre içinde gerekli önlemleri almasına, karar verir. Bu sürenin sonunda önlemlerin henüz alınmadığı veya alınan önlemlerin yetersiz kaldığı anlaşılırsa mahkeme, ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla ilamlı takip başlatmak üzere alacaklıya bir aylık süre verir. İpoteğin kapsamına giren eklentinin kötüleşmesi veya normal bir işletmenin gereklerine aykırı olarak gemiden uzaklaştırılması hâli de geminin kötüleşmesi hükmündedir. Üçüncü kişinin fiili sebebiyle geminin, ipoteğin sağladığı teminatı tehlikeye düşürecek derecede kötüleşmesinden kaygı duyulursa, alacaklı, üçüncü kişi aleyhine bu fiilin önlenmesi davasını açabilir. 8.2. İpoteğe Konu Alacağın Muaccel Olmasından Sonra Gemi ipoteği alacaklısı, alacağı muaccel olduğu halde ödenmezse ipoteğin paraya çevrilmesi yolu ile takip yaparak gemiyi sattırabilir. Satış sonucu elde paradan ipoteğin kapsamına giren alacaklarını tahsil edebilir. Gemi ipoteğinin hangi şekil ve şartlarda sona ereceğine ilişkin dataylı bilgi için “Gemi İpoteğinin Sona Ermesi” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Excerpt: Gemi ipoteği, sicile kayıtlı bir gemi veya payı üzerinde tesis olunan; alacaklıya gemi veya payını sattırarak satış bedelinden alacağını öncelikle tahsil etme hakkı tanıyan ayni bir haktır. ### Sınır Dışı Edilecekler Hakkındaki İdari Gözetim Kararlarına İtiraz Yabancıların Türkiye’ye giriş – çıkışları, Türkiye’de kalışları ve koruma talep eden yabancılara sağlanacak korumanın kapsamı ile uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ile düzenlenmiştir. Aynı Kanun ile yabancılar hakkında uygulanacak “Sınır Dışı Etme” ve “İdari Gözetim” kararları hakkında hükümlere de yer verilmiştir. Bu hükümlere göre Kanun’un 56. maddesinde sayılan kimseler hakkında valilikçe sınır dışı etme kararı alınabilir. Hakkında sınır dışı etme kararı alınmış kişilerden kaçma ve kaybolma riski bulunanlarla kamu güvenliği veya kamu sağlığı açısından tehdit oluşturanlar ve kanunda belirtilenler hakkında “İdari Gözetim Kararı” da alınabilir. Öte yandan hakkında idari gözetim kararı alınmayanlar bakımından da idari gözetime alternatif tedbirler uygulanabilir. Verilen idari gözetim kararının hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle, sulh ceza hâkimine başvurmak suretiyle idari gözetim kararlarına itiraz edilebilir. “Devletin egemenlik ilkesi” uyarınca, devletlerin kendi vatandaşı olmayan kimselerin ülkeye giriş-çıkışını denetlemesi ve yabancının ikameti hususunda bağımsız olarak karar vermesi son derece doğaldır. Yine aynı zamanda devletin egemenlik ilkesinin bir sonucu olarak, genel güvenlik ve kamu düzeni bakımından tehlikeli olduğu düşünülen yabancıların ülkeden çıkarılmasında devletin sınır dışı etme yetkisi vardır. Sınır dışı etme yetkisinin yanı sıra Kanun’da düzenlenen hallerde yabancının idari gözetim altında tutulması da mümkündür. Öte yandan hukuka aykırı olarak sınır dışı edilen yahut idari gözetim kararıyla karşılaşan kimse bu karara karşı kanun yoluna başvurabilecektir. Sınır dışı etme kararı ve bu karara itiraz usulüne ilişkin detaylı bilgi için “Sınır Dışı (Deport) Kararına İtiraz” başlıklı makalemizi incelebilirsiniz. 1. İdari Gözetim Kararı 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 54. Maddesinde kimler hakkında sınır dışı etme kararı alınabileceği düzenlenmiştir. Bu maddeye göre sınır dışı edilecek kişiler, kolluk tarafından yakalanmaları halinde, haklarında karar verilmek üzere derhal valiliğe bildirilir. Hakkında sınır dışı etme kararı alınan kimseler bakımından bazı hallerde idari gözetim kararı da alınabilir. Sınır dışı etme kararı alınan kimselerden; Kaçma ve kaybolma riski bulunanlar, Yasal giriş ya da yasal çıkış kurallarını ihlal edenler, Sahte ya da asılsız belge kullananlar, Kabul edilebilir bir mazereti olmaksızın, Türkiye’den çıkması için tanınan sürede Türkiye’den çıkmayanlar Kamu güvenliği veya kamu sağlığı açısından tehdit oluşturanlar hakkında valilik tarafından idari gözetim kararı alınır ya da idari gözetime alternatif yükümlülükler getirilir. 2. Sınır Dışı Edilecek Yabancıların İdari Gözetimi ve Süresi Hakkında idari gözetim kararı alınan kimseler kolluk kuvvetlerince yakalandıktan sonra kırk sekiz saat içerisinde Geri Gönderme Merkezlerine götürülür. Geri Gönderme Merkezlerindeki idari gözetim süresi altı aydan uzun süremez. Ancak bu sürenin, sınır dışı etme işlemlerinin yabancının iş birliği yapmaması veya ülkesiyle ilgili doğru bilgi ya da belgeleri vermemesi nedeniyle tamamlanamaması halinde, altı ay daha uzatılması mümkündür. İdari gözetimin devamının zorunluluk arz edip etmediği, valilik tarafından her ay düzenli olarak değerlendirilir. Gerek görülürse otuz günlük süre de beklenilmez. İdari gözetimin devamının zorunlu görülmediği yabancılar için idari gözetim derhal sonlandırılır. Öte yandan bu yabancılar hakkında belirli bir adreste ikamet etme, belirlenecek şekil ve sürelerde bildirimde bulunma gibi idari gözetime alternatif yükümlülükler de getirilebilir. İdari gözetim kararı, idari gözetim süresinin uzatılması ve her ay düzenli olarak yapılan değerlendirmelerin sonuçları, gerekçesiyle birlikte yabancıya veya yasal temsilcisine yahut avukatına tebliğ edilir. Aynı zamanda, idari gözetim altına alınan kişi bir avukat tarafından temsil edilmiyorsa, kendisine veya yasal temsilcisine kararın sonucu, itiraz usulleri ve süreleri hakkında bilgi verilir. 3. Geri Gönderme Merkezleri Sınır dışı etme kararının akabinde idari gözetim kararı alınanlar, Geri Gönderme Merkezlerinde tutulurlar. Geri gönderme merkezlerinde aşağıdaki hizmetler sağlanır. Yabancı tarafından bedeli karşılanamayan acil ve temel sağlık hizmetleri ücretsiz verilir. Yabancıya; yakınlarına, notere, yasal temsilciye ve avukata erişme ve bunlarla görüşme yapabilme, ayrıca telefon hizmetlerine erişme imkânı sağlanır. Yabancıya; ziyaretçileri, vatandaşı olduğu ülke konsolosluk yetkilisi, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği görevlisiyle görüşebilme imkânı sağlanır. Çocukların yüksek yararları gözetilir, aileler ayrı yerlerde barındırılır. Çocukların eğitim ve öğretimden yararlandırılmaları hususunda, Millî Eğitim Bakanlığınca gerekli tedbirler alınır. 4. İdari Gözetime Alternatif Tedbirler Hakkında sınır dışı etme ve idari gözetim kararı alınabilecek olan yabancılar ile idari gözetim sonlandırılmış olanlar için idari gözetime alternatif yükümlülükler getirilebilir. 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’na göre idari tedbir gözetimine alternatif yükümlülükler şunlardır: Belirli adreste ikamet etme Bildirimde bulunma Aile temelli geri dönüş Geri dönüş danışmanlığı Kamu yararına hizmetlerde gönüllülük esasıyla görev alma Teminat Elektronik izleme Yabancıya yukarıda sayılan yükümlülüklerden bir ya da birkaçının getirilmesi halinde, tedbirin uygulanacağı süre yirmi dört ayı geçemez. Bu noktada belirtmek gerekir ki; hakkında sınır dışı etme kararı olup da Kanun’un 57. maddesi uyarınca hakkında idari gözetim kararı verilebilecek olan kimse, idari gözetime tabi tutulmayabilir. Bu durumda kişi hakkında muhakkak alternatif yükümlülüklerden bir ya da bir kaçının getirilmesi gerekmektedir. İdari gözetime alternatif yükümlülüklere tabi tutulduğu, yabancıya veya yasal temsilcisine ya da avukatına gerekçeleri ile birlikte tebliğ edilir. Hakkında idari gözetime alternatif yükümlülükler getirilen yabancı, bir avukat tarafından temsil edilmiyorsa kendisi veya yasal temsilcisi, kararın sonucu, itiraz usulleri ve süreleri hakkında bilgilendirilir. 5. İdari Gözetime Alternatif Tedbir Kararına İtiraz Elektronik izleme yükümlülüğüne tabi tutulan yabancı veya yasal temsilcisi ya da avukatı bu karara karşı sulh ceza hâkimine başvurabilir ve kararın kaldırılmasını talep edebilir.  Fakat sulh ceza hâkimliğine başvurulması, kişinin tabi tutulduğu idari yükümlüğü durdurmaz. Sulh ceza hâkimi tarafından inceleme beş gün içinde sonuçlandırılır. Sulh ceza hâkiminin kararı kesindir. Hakkında idari gözetim kararı değil de idari gözetime alternatif yükümlülüklere karar verilmiş olan yabancılar eğer bu alternatif yükümlülüklere uymazsa idari gözetim altına alınabilir. Kanunda elektronik izleme tedbiri dışındakiler bakımından yargı yoluna başvuru imkânın bulunup bulunmadığı düzenlenmemiştir. Bu notada kanun koyucu tarafından bu husus eksik bırakılmış dahi olsa diğer tedbirler bakımından da yargı yoluna başvurulabileceği kanaatindeyiz. 6. İdari Gözetim Kararına İtiraz Hakkında sınır dışı etme kararı alınan kimse ilk olarak idare mahkemesine başvurarak bu karara itiraz etmelidir. Aynı kişi hakkında hem sınır dışı etme hem de idari gözetim kararı alınması halinde idari gözetim kararına karşı itirazın sulh ceza hâkimliğine yapılması gerekmektedir. Görüldüğü üzere her iki karar bakımından başvurulacak merciler birbirinden farklıdır. Dolayısıyla yalnızca sulh ceza hâkimliğine yahut idare mahkemesine başvurulması halinde hak kayıpları meydana gelebilecektir. Bu nedenle sınır dışı etme kararı alınıp da idari gözetim altına alınanlar hem idare mahkemesine hem de sulh ceza hâkimliğine başvuruda bulunmalıdır. Öte yandan sulh ceza hâkimliğine yapılan başvuru idari gözetimi durdurmayacaktır. İdari gözetim kararına itiraz dilekçesinin idareye verilmesi hâlinde, dilekçe yetkili sulh ceza hâkimine derhâl ulaştırılır. Sulh ceza hâkimi incelemeyi beş gün içinde sonuçlandırır. Sulh ceza hâkiminin kararı kesindir. İdari gözetim altına alınan kişi veya yasal temsilcisi ya da avukatı, idari gözetim şartlarının ortadan kalktığı veya değiştiği iddiasıyla yeniden sulh ceza hâkimine idari gözetim kararının kaldırılması amacıyla başvurabilir. 7. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz.   Geri Gönderme Merkezi Nedir? Sınır dışı edilecek yabancı hakkında aynı zamanda idari gözetim kararı verilmişse bu yabancıların ülkelerine veya güvenli bir üçüncü ülkeye gönderilene kadar tutuldukları yerlere geri gönderme merkezi adı verilmektedir.  Hakkında İdari Gözetim Kararı Alınmış Olunan Yabancılar Ne Kadar Süre İçerisinde Geri Gönderme Merkezlerine Götürülür? Hakkında idari gözetim kararı alınmış olunan yabancılar, yakalandıkları kolluk birimlerince 48 saat içerisinde geri gönderme merkezlerine götürülürler. İdari Gözetim Kararı Alındıktan Sonra Sınır Dışı Edilene Kadar Bu Karar Geçerliliğini Sürdürür mü? İdari gözetim kararının devamında zorunluluk olup olmadığı Valilik tarafından her ay değerlendirilir. Eğer idari gözetim kararında zorunluluk olmadığı kanaatine ulaşılırsa bu karar kaldırılır. Eğer valilikçe bu yönde bir karar alınmazsa idari gözetim kararı yabancı sınır dışı edilene kadar en fazla 6 ay boyunca olacak şekilde devam eder. Yabancı, Geri Gönderme Merkezlerinde Ne Kadar Süre Tutulabilir? İdari gözetim süresi kural olarak 6 ayı geçemez. Bu nedenle yabancı kişi geri gönderme merkezlerinde en fazla 6 ay tutulabilir. Ancak bu süre, sınır dışı etme (deport) işlemlerinin yabancı uyruklu kişinin iş birliği yapmaması ya da ülkesiyle ilgili doğru bilgiler ya da belgeler vermemesi sebebiyle tamamlanamaması durumunda, en fazla 6 (altı) ay daha uzatılabilir. İdari Gözetim Kararına Karşı Nereye Başvuru Yapılmalı? Yabancı, idari gözetim altına alınmasının ardından bizzat kendisi, yasal temsilcisi veya avukatı aracılığıyla idari gözetim kararının kaldırılması için sulh ceza hâkimliğine başvurabilir. Ancak yapılan bu başvuru idari gözetimi durdurmaz. Sulh ceza hâkimi 5 gün içinde incelemeyi sonuçlandırır. Sınır Dışı Edilecek Herkes Geri Gönderme Merkezlerine Gönderilir mi? Sınır dışı edilecek olup da hakkında idari gözetim kararı verilmiş olunan yabancılar geri gönderme merkezlerine gönderilirler. Eğer sınır dışı edilecek yabancı hakkında yalnızca sınır dışı etme kararı verilmiş ancak idari gözetim kararı verilmemişse bu durumda yabancı kişi geri gönderme merkezlerine gönderilmez. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Sınır dışı edilme kararı verilen, kaçma ve kaybolma riski bulunanlarla, kamu güvenliği veya kamu sağlığı açısından tehdit oluşturanlar ve kanunda belirtilenler hakkında “İdari Gözetim Kararı” da alınabilir. ### Sınır Dışı (Deport) Kararına İtiraz Uluslararası koruma kapsamındaki yabancıların Türkiye’ye giriş – çıkışları, Türkiye’de kalışları, sağlanacak korumanın kapsamına ve uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ile düzenlenmiştir. Aynı Kanun ile yabancılar hakkında uygulanacak “Sınır Dışı Etme” kararları da düzenleme altına alınmıştır. Bu Kanun’un 56. maddesinde sayılan kimseler hakkında valilikçe sınır dışı etme kararı alınabilir. Sınır dışı etme kararları idari işlem niteliğinde olup, bu kararlara karşı ilgili makamlar nezdinde itiraz edilebileceği gibi idari yargıda iptal davası açılması da mümkündür. Yani hakkında sınır dışı etme kararı alınan kimse mahkemeye başvurarak kararın iptalini talep etme hakkına sahiptir. Hakkında sınır dışı etme kararı bulunan kimse kararın tebliğinden itibaren yedi gün içinde sınır dışı etme kararı veren valiliğin bulunduğu ildeki idare mahkemesine başvurmalıdır. Devletin egemenlik ilkesinin bir sonucu olarak, genel güvenlik ve kamu düzeni bakımından tehlikeli olduğu düşünülen yabancıların ülkeden çıkarılmasında, devletin sınır dışı etme yetkisi vardır. 1. Sınır Dışı (Deport) Etme Nedir? Deport kararının verilmesi ve kararın nasıl kaldırılacağını açıklamadan önce deport kararının diğer yaptırımlarla karıştırılmaması için deport kavramını açıklamak yararlı olacaktır. Deport kararı, belli sebepler doğrultusunda yabancı uyruklu kişilerin Türkiye’den sınır dışı edilmesi ve sonrasında ülkeye giriş yasağı olarak tanımlanabilir. Yabancı hakkında deport kararı verilmesi kişinin ahlaka ve hukuka aykırı davranışlar sergilemesi, ulusal sağlık ve güvenlik tehdidi oluşturması ve çalışma izni olmadan çalışması, oturma izni yahut öğrenci oturma izni olmaksızın yaşaması gibi hallerde söz konusu olur. 2. Sınır Dışı (Deport) Edilebilecek Kişiler 6458 sayılı Kanun’un 54. maddesinde hakkında sınır dışı etme kararı alınabilecek olan kimselere yer verilmiştir. Buna göre aşağıda sayılan kimseler hakkında, sınır dışı etme kararı alınabilir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 59. maddesi kapsamında sınır dışı edilmesi gerektiği değerlendirilenler Terör örgütü yöneticisi, üyesi, destekleyicisi veya çıkar amaçlı suç örgütü yöneticisi, üyesi veya destekleyicisi olanlar Türkiye’ye giriş, vize ve ikamet izinleri için yapılan işlemlerde gerçek dışı bilgi ve sahte belge kullananlar Türkiye’de bulunduğu süre zarfında geçimini meşru olmayan yollardan sağlayanlar Kamu düzeni veya kamu güvenliği ya da kamu sağlığı açısından tehdit oluşturanlar Vize veya vize muafiyeti süresini on günden fazla aşanlar veya vizesi iptal edilenler İkamet izinleri iptal edilenler İkamet izni bulunup da süresinin sona ermesinden itibaren kabul edilebilir gerekçesi olmadan ikamet izni süresini on günden fazla ihlal edenler Çalışma izni olmadan çalıştığı tespit edilenler Türkiye’ye yasal giriş veya Türkiye’den yasal çıkış hükümlerini ihlal edenler ya da bu hükümleri ihlale teşebbüs edenler Hakkında Türkiye’ye giriş yasağı bulunmasına rağmen Türkiye’ye geldiği tespit edilenler Uluslararası koruma başvurusu reddedilen, uluslararası korumadan hariçte tutulan, başvurusu kabul edilemez olarak değerlendirilen, başvurusunu geri çeken, başvurusu geri çekilmiş sayılan, uluslararası koruma statüleri sona eren veya iptal edilenlerden haklarında verilen son karardan sonra bu Kanunun diğer hükümlerine göre Türkiye’de kalma hakkı bulunmayanlar İkamet izni uzatma başvuruları reddedilenlerden, on gün içinde Türkiye’den çıkış yapmayanlar Uluslararası kurum ve kuruluşlar tarafından tanımlanan terör örgütleriyle ilişkili olduğu değerlendirilenler 3. Hakkında Sınır Dışı Etme Kararı Alınamayacak Olanlar 6458 sayılı Kanun’un 55. maddesinde hakkında sınır dışı etme kararı alınamayacak olanlar belirtilmiştir. Bu kimseler yukarıda sayılanlar kapsamında olsalar dahi sınır dışı edilemeyecektir. Sınır dışı edileceği ülkede ölüm cezasına, işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya muameleye maruz kalacağı konusunda ciddi emare bulunanlar Ciddi sağlık sorunları, yaş ve hamilelik durumu nedeniyle seyahat etmesi riskli görülenler Hayati tehlike arz eden hastalıkları için tedavisi devam etmekte iken sınır dışı edileceği ülkede tedavi imkânı bulunmayanlar Mağdur destek sürecinden yararlanmakta olan insan ticareti mağdurları Tedavileri tamamlanıncaya kadar, psikolojik, fiziksel veya cinsel şiddet mağdurları Bu kişilerden, belli bir adreste ikamet etmeleri, istenilen şekil ve sürelerde bildirimde bulunmaları istenebilir. 4. Sınır Dışı (Deport) Etme Kararı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 54. maddesinde sayılanlar, sınır dışı etme kararıyla menşe ülkesine veya transit gideceği ülkeye yahut üçüncü bir ülkeye gönderilmek üzere sınır dışı edilebilir. Sınır dışı etme kararı vermeye yetkili merci, valiliktir. Valilik bu kararı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün talimatı üzerine veya kendiliğinden alır. Karar, gerekçeleri ile beraber hakkında sınır dışı etme kararı alınan yabancıya tebliğ edilebileceği gibi yabancının yasal temsilcisine ya da avukatına da tebliğ edilebilir. Hakkında sınır dışı etme kararı bulunan kimse avukatı ile temsil edilmiyorsa kendisi veya yasal temsilcisi, kararın sonucu, itiraz usulleri ve süreleri hakkında bilgilendirilir. 5. Türkiye’yi Terke Davet Nedir? Yabancı hakkında deport kararı verilirse işbu karar yabancının hususi pasaportuna işlenmektedir. Bu kayıt, sınır dışı edilen kişinin hayatının geri kalanı için yapacağı yolculuklarda ve bir takım adli sorgulamalarda karşısına çıkabilecek ağır sonuçları olan bir kayıttır. Bu sebeple deport kararı gerekçelerinden birini yahut birkaçını taşıyan yabancı ülke vatandaşı söz konusu kararın pasaportuna işlenmemesi için deport kararının kaldırılması yoluna başvurabileceği gibi daha kısa bir çözüm yöntemi olan terke davet prosedürü ile de kararın pasaportuna işlenmesine engel olabilmektedir. Ancak bu prosedürde kişinin Türkiye’de kalma şansı bulunmamaktadır. Terke davet prosedüründe; gerekli durumların varlığı halinde yabancı ülke vatandaşı olan kişi şahsen kolluk kuvvetlerine başvurur ise sınır dışı edilmek yerine terke davet edilmesini talep ederek geri gönderme merkezine gitmeden ülkeden ayrılabilir. Bu hukuki süreç yabancı kişi bakımından sınır dışı edilmekten çok daha lehe olacaktır. Kişiye Türkiye’den ayrılması için en az on beş en fazla otuz günlük süre tanınır. İdarenin takdirinde olmak kaydı ile vize ihlalinin tespiti sonucunda hakkında sınır dışı yani deport kararı verilmiş yabancı da terke davet edilebilmektedir. Fakat belirtmekte yarar vardır ki; kendi rızası ile deport edilmek isteyen her yabancıya bu prosedür uygulanmak zorunda değildir. Bu durumda idare yabancının özel durumunu, geçmişini, kısaca sübjektif özelliklerini göz önünde bulundurarak terke davet kararını değerlendirecektir. Yani bu prosedürün uygulanması bakımından idarenin takdir hakkı bulunmaktadır. 6. Sınır Dışı (Deport) Etmek Üzere İdari Gözetim Kararı Hakkında sınır dışı etme kararı alınan kimseye, Türkiye’yi terk etmesi için on beş günden az olmamak üzere otuz güne kadar süre tanınır. Fakat, Kaçma ve kaybolma riski bulunan kimselere, Yasal giriş ya da çıkış kurallarını ihlal edenlere, Sahte belge kullananlara, Asılsız belgelerle ikamet izni almaya çalışanlara veya aldığı tespit edilenlere, Kamu güvenliği veya kamu sağlığı açısından tehdit oluşturanlara bu süre tanınmaz. Türkiye’yi terk etmesi için süre tanınmayacak bu kişiler ve süre hakkı tanınmasına rağmen bu süre içerisinde ülkeyi terk etmeyenler hakkında “idari gözetim kararı” alınır. Konuya ilişkin detaylı bilgi için “Sınır Dışı Edilecekler Hakkındaki İdari Gözetim Kararına İtiraz” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. Ayrıca Kanun’un 56. maddesinde; Türkiye’den çıkış için süre tanınan kimselere Çıkış İzin Belgesi verileceği düzenlenmiştir. Bu belge hiçbir harca tabi değildir. Fakat vize ve ikamet harçları ile bunların cezalarına ilişkin yükümlülükler devam etmektedir. 7. Sınır Dışı (Deport) Etme Kararına İtiraz Hakkında sınır dışı etme kararı bulunan kimse kararın tebliğinden itibaren yedi gün içinde idare mahkemesine başvurmalıdır. Mahkemeye başvuran kişi bu başvurusunu sınır dışı etme kararını veren makama da bildirir. İdare mahkemesi, sınır dışı etme kararına karşı yapılan başvuruyu en geç on beş gün içinde sonuçlandırır. Mahkemenin kararı kesindir. Dava açma süresi içerinde veya yargı yoluna başvurulması halinde, yargılama sonuçlanıncaya kadar yabancı sınır dışı edilemez. 8. Sınır Dışı (Deport) Etme Kararına İtiraz Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme Sınır dışı etme kararı, idari işlem mahiyetinde olduğundan bu işlemin iptali talebiyle açılan davalarda idare mahkemeleri görevlidir. Yetkili idare mahkemesi ise İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 32. maddesi uyarınca sınır dışı etme kararı veren valiliğin bulunduğu ildeki idare mahkemesidir. 9. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz.   Hakkımda Sınır Dışı Etme Kararı Verildi. Şimdi Ne Yapmam Gerekiyor? Sınır dışı etme kararının verilmesinin ardından 7 gün içinde İdare Mahkemesi’ne başvuru yapılması gerekmektedir. İdare Mahkemesi 15 gün içinde kararını verir. Bu süreçte hakkında sınır dışı etme kararı verilmiş olunan kişi sınır dışı edilemez. İkamet İznim Sona Erdi. Sınır Dışı Edilir miyim? İkamet izninin süresi dolmasına rağmen kabul edilebilir bir gerekçesi (tedavi gibi) olmadan ikamet izni süresinin dolduğu günden itibaren 10 günden fazla Türkiye’de kalanlar hakkında sınır dışı etme kararı verilecektir. İkamet izni süresi dahi dolmamış, ikamet izni doğrudan iptal edilmiş olunan kişiler is 10 günlük bir süre olmadan sınır dışı etme kararıyla karşı karşıya kalacaklardır. Türkiye’ye Kaçak Olarak Girdiğim Tespit Edildi. Sınır Dışı Edilebilir miyim? Türkiye’ye girerken yasal yollardan girmeyenler veya yasal yollarla değil de kaçak olarak girmeye çalışanlar hakkında sınır dışı etme kararı verilir. Türkiye’ye Turist Olarak Geldim. Vize Sürem Dolmasına Rağmen Türkiye’yi Terk Etmesem Ne Olur? Mevcut vize süresini on günden fazla aşanlar eğer bu sürenin ardından Türkiye’yi terk etmezlerse bu kişiler hakkında sınır dışı etme kararı verilir. Hakkımda Sınır Dışı Etme Kararı Alınırsa Kaç Gün İçinde Türkiye’yi Terk Etmem Gerekir? 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 56. Maddesinin 1. Fıkrasına göre sınır dışı etme kararı alınanlara, sınır dışı etme kararında belirtilmek kaydıyla, Türkiye’yi terk edebilmeleri için on beş günden az olmamak üzere otuz güne kadar süre tanınır. Ancak, kaçma ve kaybolma riski bulunanlara, yasal giriş veya yasal çıkış kurallarını ihlal edenlere, sahte belge kullananlara, asılsız belgelerle ikamet izni almaya çalışanlara veya aldığı tespit edilenlere, kamu düzeni, kamu güvenliği veya kamu sağlığı açısından tehdit oluşturanlara bu süre tanınmaz. Türkiye’de Kanser Tedavisi Görmekte Olan Kişi Hakkında Sınır Dışı Etme Kararı Alınabilir mi? Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 55. Maddesine göre hayati tehlike arz eden hastalıkları için tedavisi devam etmekte iken sınır dışı edileceği ülkede tedavi imkânı bulunmayanlar sınır dışı edilemezler. Ancak eğer sınır dışı etme kararı ölümcül sonuçlar doğurmayacak ve sınır dışı edilen kişinin gönderileceği ülkede tedaviye devam etme imkanı bulunmaktaysa bu kişi hakkında sınır dışı kararı alınabilecektir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Sınır dışı deport kararının tebliğinden itibaren yedi gün içinde sınır dışı etme kararı veren valiliğe karşı idari yargıda iptal davası açılmalıdır. ### Aile Oturma (İkamet) İzni Nasıl Alınır? Yabancıların Türkiye’de İkamet ve vize işlemlerine ilişkin düzenlemeler Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanununda yer almaktadır. Kanunda yabancının Türkiye’de oturma iznine ilişkin birden fazla oturma izni türü düzenlenmiştir. Bu oturma izinlerinden birisi de aile birliğinin korunması amacıyla verilen aile oturma iznidir. Aile oturma izni, bir Türk vatandaşı, mavi kart sahibi yahut oturma izni ile Türkiye’de kalan bir yabancının aile fertlerine ilişkin düzenlenmektedir. Söz gelimi bir Türk vatandaşının yabancı eşi için aile oturma izni düzenlenebilmektedir. Bu örnek bakımından aile oturma izni verilebilmesi için eşin ve aile oturma izni talebinde bulunan yabancının sağlaması gereken birtakım şatlar bulunmaktadır. Örneğin Türk vatandaşı olan eşin toplam geliri asgari ücretten az olmamak üzere, ailede bulunan kişi başına asgari ücretin üçte birinden az olmayacak şekilde aylık geliri bulunmalıdır. Bunun yanı sıra Kanun’da belirtilen diğer şartların da sağlanması halinde yabancıya aile oturma izni verilebilecektir. Fakat hemen belirtmek gerekir ki, kanunda belirtilen şartların sağlanamaması yahut sonradan ortadan kalkması halinde aile oturma izni başvurusu reddedilebilir, iptal edilebilir yahut süresi uzatılmayabilir. Bu durumda başvuruda bulunan idarenin ret, iptal ya da uzatmama işlemine karşı idare mahkemesi nezdinde iptal davası açabilecektir. Aile oturma izni, aile birliğinin korunması amacıyla Türkiye’de oturma etmek isteyen yabancılara tanınan kısa dönem oturma iznidir. Oturma izni başvurusu ve oturma izninin alınmasına ilişkin detaylı bilgi için “Kısa Dönem Oturma İzni (İkamet İzni) Nasıl Alınır?” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 1. Aile Oturma İznini Kimler Alabilir? Kanun’un 34. maddesinin ilk fıkrasında kimler hakkına aile oturma izni düzenlenebileceği belirtilmiştir. Buna göre; Bir Türk vatandaşının yabancı eşine, kendisinin veya eşinin ergin olmayan yabancı çocuğuna, kendisinin veya eşinin bağımlı yabancı çocuğuna aile oturma izni verilebilir. 5091 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 28. maddesinde çıkma izni almak suretiyle Türk vatandaşlığını kaybeden kişilere ilişkin düzenlemeler yer almaktadır. Bu kişiler istisnai bazı haklar dışında Türk vatandaşlarına tanınan haklardan aynen yararlanırlar. Nitekim bu kimseler hakkında resmi bir belge niteliğinde mavi kart düzenlenmektedir. Mavi kart sahibinin yabancı eşi, kendisi veya eşinin ergin olmayan yabancı çocuğu ve kendisinin veya eşinin bağımlı yabancı çocuğuna aile oturma izni verilebilir. Kanunda belirtilen bir oturma izniyle Türkiye’de kalan bir yabancının eşi, kendisi veya eşinin ergin olmayan yabancı çocuğu ve kendisinin veya eşinin bağımlı yabancı çocuğuna aile oturma izni verilebilir. Örneğin; öğrenci oturma izni yahut uzun dönem oturma izni ile Türkiye’de kalan bir kimsenin yabancı eşi ve çocukları için aile oturma izni düzenlenebilecektir. Son olarak; mültecilerin ve ikincil koruma statüsü sahiplerinin yabancı eşi, kendisi veya eşinin ergin olmayan yabancı çocuğu ve kendisinin veya eşinin bağımlı yabancı çocuğuna aile oturma izni verilebilecektir. Mültecilik ve insani oturma iznine ilişkin detaylı bilgi için “Mültecilik ve İnsani Oturma İzni Talepleri” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. Yukarıda sayılan kimselere her defasında üç yılı aşmayacak şekilde aile oturma izni verilir. Ancak aile oturma izninin süresi hiçbir şekilde destekleyicinin oturma izni süresini aşamaz. Yabancı, vatandaşı olduğu ülkenin hukukuna göre birden fazla eş ile evli olabilir. Bu durumda eşlerden yalnızca birine aile oturma izni verilebilmektedir. Fakat varsa diğer eşlerden olan çocuklar hakkında da aile oturma izni düzenlenebilir. 2. Aile Oturma İzninin Şartları Kanunda aile oturma izninin verilebilmesi için arana şartlar destekleyiciye ilişkin şartlar ve aile oturma izni talep edilene ilişkin şartlar olmak üzere iki başlık altında düzenlenmiştir. Burada destekleyici ile kastedilen Aile birliği amacıyla Türkiye’ye gelecek yabancıların masraflarını üstlenen ve oturma izni talebinde bulunanlar tarafından başvuruya dayanak gösterilen Türk vatandaşını veya Türkiye’de yasal olarak bulunan yabancıdır. Örneğin aile oturma izni talep eden yabancının Türk vatandaşı eşi, destekleyici olarak adlandırılmaktadır. 2.1. Destekleyicinin Sağlaması Gereken Şartlar Destekleyicinin toplam geliri asgari ücretten az olmamak üzere, ailede bulunan kişi başına asgari ücretin üçte birinden az olmayacak şekilde aylık geliri bulunmalıdır. Ailenin bulunan kişi sayısına göre, aile fertleri genel sağlık ve güvenlik standartlarına uygun barınma şartlarına sahip olmalı ve tüm aile fertlerini kapsayan sağlık sigortası yaptırılmış olmalıdır. Destekleyici başvuru tarihi itibarıyla, beş yıl içinde aile düzenine karşı suçlardan herhangi birinden hüküm giymemiş olduğunu adli sicil kaydıyla belgelemelidir. Destekleyici kural olarak Türkiye’de en az bir yıldır oturma izniyle kalıyor olmalıdır. Fakat bilimsel araştırma amaçlı oturma izni ya da çalışma izni sahipleri ile mavi kartlı olanlar ve Türk vatandaşlarıyla evli olan yabancılar bakımından bu şart aranmaz. Destekleyicinin Adres Kayıt Sisteminde (AKS) kaydı bulunmalıdır. Kanunda bu kurallara genel bir istisna getirilmiştir. Buna göre Türkiye’de bulunan mülteciler ve ikincil koruma statüsü sahiplerinde, yukarıda belirtilen şartlar aranmayabilir. 2.2. Aile Oturma İzni Talep Edenin Sağlaması Gereken Şartlar Türkiye’de, destekleyicinin yanında kalmak üzere aile oturma izni talebinde bulunan yabancılarda aşağıdaki şartları sağlaması gerekir. Aile oturma izni başvurusunda bulunan yazımızın Aile Oturma İznini Kimler Alabilir? başlıklı bölümünde belirtilen kimselerden olduğunu gösterir bilgi ve belgeleri ibraz etmelidir. Örneğin, Mavi Kart sahibinin eşi olduğunu gösterir evlilik cüzdanının ibraz edilmesi. Yine aile oturma izni başvurusunda bulunan, Aile Oturma İznini Kimler Alabilir? başlıklı bölümünde belirtilen kişilerle birlikte yaşadığını veya yaşama niyeti taşıdığını ortaya koyan bilgi ve belgeler ibraz etmelidir. Örneğin, aile oturma izni başvurusunda bulunan uzun dönem oturma izni sahibi olan babası ile birlikte yaşadığını veya yaşama niyeti taşıdığını göstermelidir. Evlilik, aile oturma izni alabilmek amacıyla yapılmamış olmalıdır. Aksi takdirde aile oturma izni verilmesi mümkün değildir. Aile oturma izni başvurusunda bulunan ile eşinin on sekiz yaşını doldurmuş olması gerekir. Başvuruda bulunan Kanun’un 7. maddesinde belirtilen Türkiye’ye girişlerine izin verilmeyecek yabancılardan olmamalıdır. 3. Aile Oturma İzni ve Vatandaşlık Türk vatandaşı ile evlenilmesi halinde aile oturma izni alınabileceği gibi kanunda belirtilen şartların sağlanması halinde evlilik yoluyla vatandaşlık hakkı da kazanılabilmektedir. Evlilik yoluyla Türk vatandaşlığın kazanılması ve şartlarına ilişkin detaylı bilgi için “Evlilik Yoluyla Türk Vatandaşlığın Kazanılması” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 4. Anlaşmalı Evliliklerde Aile Oturma İzni Evliliğin sırf oturma izni alabilme amacıyla yapıldığına ilişkin makul şüphenin oluşması halinde valilik tarafından evliliğin bu amaçla yapılıp yapılmadığı araştırılır. Araştırma sonucunda, evliliğin bu amaçla yapıldığı tespit edilirse aile oturma izni verilmez, verilmişse iptal edilir. Aile oturma izni verildikten sonra da evliliğin anlaşmalı olup olmadığı konusunda valiliklerce denetim yapılabilir. 5. Aile Oturma İzninin Reddi, İptali veya Uzatılmaması Kanun’un 36. maddesinde aile oturma izninin verilmeyeceği, verilmişse iptal edileceği ve süresinin uzatılmayacağı haller düzenlenmiştir. Buna göre; Destekleyici ve başvuru sahibi bakımından aranan şartların karşılanmaması veya ortadan kalkması halinde aile oturma izni başvurusu reddedilebilir, iptal edilebilir veya uzatılmaz. Hakkında geçerli sınır dışı etme veya Türkiye’ye giriş yasağı kararı bulunması yahut aile oturma izninin, veriliş amacı dışında kullanıldığının belirlenmesi halinde de oturma izni uzatılmayacak yahut iptal edilecektir. Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için “Sınır Dışı (Deport) İşlemine İtiraz” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 6. Aile Oturma İzni Başvurusunun Reddi Kararının İptali Davası Yukarıda detaylıca izah edildiği üzere, mevzuatın konuya ilişkin şartlarını sağlayan yabancı kişilerin aile oturma izni başvuruları, idare tarafından incelenip bir karara bağlanır. Kimi durumlarda, idare, çeşitli gerekçelerle bu başvuruların reddine karar verebilmektedir. Başvurunun reddi gerekçesi, mevzuatta düzenlenen şartların sağlanamaması, eksik ya da yanlış evrakla başvuru gibi sebepler olabildiği gibi, idare takdir yetkisi dahilinde de ret kararı verebilir. Aile oturma izni başvurusu reddedilen yabancı kişiler, bahse konu ret kararının hukuka aykırı olduğunu düşünüyorlarsa, bu kararın iptali talebiyle dava açabilirler. Bu davalar, kararı veren idarenin bulunduğu yerdeki idare mahkemesinde açılmalıdır. Dava açma süresi ise, başvurunun reddi kararının ilgilisine tebliğ edildiği tarihten itibaren 60 gündür. Aile oturma izni başvurusuna ilişkin idare tarafından verilen başvurunun reddi ya da kabulü kararları, esasen birer idari işlem niteliğindedir. Bu sebeple, idari işlemlerin hukuka uygun olabilmesi için sahip olmaları gereken tüm unsurları taşıması olmazsa olmaz bir zorunluluktur. “İdari İşlemlerin İptali” yazımızda açılandığı üzere, amaç, konu, sebep, yetki ve şekil unsurlarından en az birinin sakat olduğu tespit edilen idari işlemler, mahkemece iptal edilebilirler. 7. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Boşanma Halinde Aile İkamet İzni İptal Olur Mu? Boşanma halinde aile ikamet izni gerekli şartlarında sağlanması durumunda kısa dönem ikamet iznine çevrilir ve iptal edilmeyecektir. Ancak, kısa dönem ikamet izni şartları sağlanmıyorsa boşanma halinde aile ikamet izni doğrudan iptal edilecektir. Destekleyicinin Ölmesi Halinde Aile Oturum İzni İptal Olur Mu? Destekleyicinin ölmesi halinde, vefat eden destekleyiciye bağlı aile ikamet izniyle kalanlara kısa dönem ikamet izni verilecektir. Aile Oturum İzin Süresi En Fazla Kaç Yıllık Verilebilir? Aile ikamet izni en fazla 3 yıllık süre için verilebilir. 3 yıllık sürenin dolmasının ardından aile ikamet izninin yenilenmesi için başvuruda bulunulması gerekmektedir. Aile Oturum İznine Sahip Çocuklar Eğitim-Öğretim Hakkından Yararlanabilir Mi? Aile oturum iznine sahip yabancı uyruklu kişilerin ilk ve ortaöğretim kurumlarında 18 yaşına kadar geçerli olacak şekilde eğitim alma hakları mevcuttur. Bu hakkın kullanılabilmesi için ayrıca öğrenci ikamet izni almak gerekmez. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. ### Öğrenci Oturma (İkamet) İzni Nasıl Alınır ? Öğrenci Oturma izni, yabancının Türkiye’de eğitim aldığı süre boyunca ülkede kalmasına hak tanıyan oturum izni türüdür. Türkiye’de öğrenci olarak ikamet etmek isteyen yabancılar, Kanun’da belirtilen şartları sağlamaları halinde öğrenci oturma izni alabilecektir. Öğrenci oturma izninin şartları ve esaslarına ilişkin düzenlemeler, ise Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ve Kanunun yönetmeliği ile belirlenmiştir. Kanun uyarınca; Türkiye’de öğrenim görmek isteyen ilk ve orta öğretim öğrencileri ile ön lisans, lisans, yüksek lisans ve doktor öğrencilerinin; bu amaçla ülkede kalmak istediklerini gösterir bilgi ve belgeleri ibraz etmek koşuluyla öğrenci oturma izni alabilmeleri mümkündür. Türkiye’de öğrenci oturma izni ile kalan yabancıların çalışma hakkı da bulunmaktadır. Bu kişiler çalışma izni almak şartıyla Türkiye’de çalışabilecektir. Bununla birlikte, yabancı öğrenci oturma izninin sona ermesi akabinde 15 gün içerisinde ilgili valiliğe başvuruda bulunarak, yeni kalış amacına uygun oturma izni alabilmesi de mümkündür. 1. Kimler Öğrenci Oturma (İkamet) İzni Alabilir? Aile oturma izni olan kimselerin on sekiz yaşına kadar, öğrenci oturma izni almaksızın ilk ve orta öğretim kurumlarında eğitim alabilmesi mümkündür. Bu nedenle, aile oturma izni bulunmayan fakat ilk ve orta öğretim düzeyinde öğrenim görecek olan yabancılara öğrenci oturma izni düzenlenebilmektedir. Türkiye’de bir yükseköğretim kurumunda öğrenim görecek olan, ön lisans, lisans, yüksek lisans, doktora programı yabancı öğrencileri bakımından da öğrenci oturma izni düzenlenebilecektir. Tıpta Uzmanlık (TUS) ve Diş Hekimliğinde Uzmanlık (DUS) Eğitimi Alanlar ile Üniversitesi tarafından Türkçe kursuna yönlendirilenler öğrenci oturma izni alabilecektir. Ayrıca, Erasmus Programı ve diğer diğer uluslararası değişim programları kapsamında öğrenci olarak gelenler bakımından da öğrenci oturma izni düzenlenebilir. 2. Öğrenci Oturma İzninin Şartları Nelerdir ? Öğrenci oturma izninin şartları Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 39. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre; Yabancı öğrenci, Türkiye’de kalış amacıyla ilgili destekleyici bilgi ve belgeleri ibraz etmelidir. Öğrenci oturma izni başvurusunda bulunan kişi, Türkiye’de kalacağı adres bilgilerini İl Göç İdaresi Müdürlüğüne vermelidir. Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 7. maddesinde sayılan, Türkiye’ye girişlerine izin verilmeyecek olan yabancılar öğrenci oturma iznine başvuramaz. Oturma izni başvurusu hakkında detaylı bilgi almak için “Oturma İzni (ikamet İzni) Nasıl Alınır” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 3. Öğrenci Oturma İzni ve Diğer İkamet İzinleri Arasında Geçişler İkamet izinlerinden birine sahip olan yabancı, oturma izninin verilmesine esas olan gerekçenin sona ermesinden sonra aynı veyahut farklı bir gerekçe ile oturma izni başvurusunda bulunabilir. Örneğin aile oturma izni ile ülkede kalan yabancı daha sonrasına öğrenci oturma iznine geçebilecektir. Keza öğrenci oturma iznine sahip olan yabancının şartları sağlaması halinde aile oturma izni alması mümkündür. Bu kişi hakkında aile oturma izni düzenlenir ve öğrenci oturma izninin koşullarını taşımaya devam ettiği sürece öğrenci oturma izninin sağladığı haklardan da aynen yararlanılır. Yabancı aile oturma iznine sahipse ve öğrenci oturma izni almaya da hak kazanmışsa, yabancının aile oturma izni aynen devam ettirilir. Bununla birlikte, yabancı öğrenci oturma izninin sağladığı haklardan da aynen yararlanacaktır. Keza çalışma iznine sahip olan bir yabancı aynı zamanda öğrenci oturma izni alabilme koşullarını da taşıyorsa, çalışma izni devam edecektir. Ayrıca bu kişi öğrenci oturma izninin sağladığı haklardan da aynen yararlanır. Son olarak insani oturma izni veya insan ticareti mağduru oturma iznine sahip olan yabancılar öğrenci oturma izni alabilme koşullarını sağlamak koşuluyla, öğrenci oturma iznine geçmeden de bu iznin sağladığı haklardan yararlanabilirler. Yabancının alabileceği diğer ikamet izinleri ise; Kısa dönem oturma izni, Uzun dönem oturma izni İnsani ikamet iznidir. 4. Öğrenci Oturma İzni Süresi ve Uzatılması Yabancı ve Uluslararası Koruma Kanunu madde 38 düzenlemesine göre öğrenci oturum izni süresi yabancı uyruklu kişinin öğrenim süresine göre değişiklik gösterebilecektir. İlk ve orta öğretim öğrencilerine, öğrenimin başladığı tarihten bir sonraki öğretim yılının başlangıcına kadar geçerli olmak üzere en fazla bir yıla kadar oturma izni düzenlenir. Türkiye’de bir yükseköğretim kurumunda ön lisans, lisans, yüksek lisans ya da doktora öğrenimi gören yabancılar için oturma izni, öğrenim programının tamamını kapsayacak şekilde düzenlenir. Normal eğitim süresinde mezun olmayan öğrencinin oturma izni en fazla birer yıllık sürelerle ve azami eğitim süresini aşmayacak şekilde uzatılabilir. Mezun olan öğrencinin oturma izni mezuniyet tarihi itibarıyla kesilir. Bu tarihten itibaren on gün içerisinde yeni kalış amacına uygun oturma izni için İl göç İdaresi Müdürlüğüne başvuruda bulunması gerekmektedir. 5. Öğrenci Oturum (İkamet) İzni İçin Gerekli Belgeler Nelerdir? Öğrenci oturma izni başvurusunda bulunurken hazır edilmesi gereken birçok belge bulunmaktadır. Önemle belirtmek gerekir ki, başvuran her öğrenci açısından, o öğrencinin özel durumuna göre farklı evraklar gerekebilecektir. Ancak, genel olarak her öğrenci tipi açısından gerekli olan evrakları şu şekilde sıralayabiliriz; İkamet İzni Başvuru Formu Pasaport veya yerine geçen bir belgenin aslı ve fotokopisi 4 adet biyometrik (ICAO standartlarında) fotoğraf Gerekli harçların ödendiğini gösterir makbuzlar Sağlık sigortası Adli Sicil Kaydı Aktif öğrencilik belgesi İkamet izni boyunca yetecek miktarda maddi imkanını ispatlar belgeler İkamet izni verilmesi halinde kalınacak yeri gösterir belge Duruma göre gerekli ise ek belgeler 6. Öğrenci Oturum İzni İle Türkiye’de Çalışmak Mümkün Müdür? Türkiye’de örgün eğitim gören ön lisans, lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencileri, çalışma izni almaları halinde, çalışma hakkına da sahiptir. Çalışma izni alan öğrenciler, bu iznin geçerli olduğu süre içinde öğrenci oturma izni almakla yükümlü değillerdir. Ancak bu kişiler, çalışma izni süresi bittiğinde veya uzatılmadığında öğrenci oturma izni almak zorundadır. Ancak belirtmek gerekir ki; ön lisans ve lisans öğrencileri için çalışma hakkı ilk yıldan sonra başlar. Çalışma iznine ilişkin başvurular, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına yapılır. 7. Uluslararası Koruma Statüsü ve Öğrenci Oturma İzni Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik’in 35. maddesinde; kural olarak Türkiye’de öğrenim görmek isteyen öğrencilerin öğrenci oturma izni almakla yükümlü olduğu düzenlenmiştir. Hükmün devamında ise uluslararası koruma başvuru sahibi veya uluslararası koruma statüsü sahipleriyle ilgili hükmün saklı olduğu düzenlenmiştir. Saklı tutulan hükümle, uluslararası koruma başvuru sahibi veya uluslararası koruma statüsü sahibi olanların öğrenci oturma iznine gerek olmaksızın statülerini gösteri belgelerle öğrenim görebileceği düzenlenmiştir. 8. Öğrenci Oturma İzni Talebinin Reddi, İptali veya Uzatılmaması Öğrenci oturma izninin şartlarının oluşmaması veyahut ortadan kalkması halinde öğrenci oturma izni verilmeyecektir. Örneğin; öğrencinin Türkiye’deki bir üniversitede yüksek lisans öğrencisi olmaması yahut öğrenciliğine son verilmesi halinde, oturma izni iptal edilebilecektir. Öğrencinin Türkiye’deki öğrenimini sürdüremeyeceği konusunda kanıtların ortaya çıkması halinde de oturma izni iptal edilebilecek veyahut süresi uzatılmayacaktır. Bunların yanı sıra; yabancı öğrencinin oturma izninin veriliş amacı dışında kullandığının tespit edilmesi ya da yabancı uyruklu kişi hakkında geçerli sınır dışı etme kararı veya Türkiye’ye giriş yasağı bulunması halinde de oturma izni verilmemesi gündeme gelebilecektir. 9. Öğrenci Oturma İzni Talebinin Reddi Kararının İptal Davası Yukarıda detaylıca izah edildiği üzere, mevzuatın konuya ilişkin şartlarını sağlayan yabancı kişilerin aile oturma izni başvuruları, idare tarafından incelenip bir karara bağlanır. Kimi durumlarda, idare, çeşitli gerekçelerle bu başvuruların reddine karar verebilmektedir. Başvurunun reddi gerekçesi, mevzuatta düzenlenen şartların sağlanamaması, eksik ya da yanlış evrakla başvuru gibi sebepler olabildiği gibi, idare takdir yetkisi dahilinde de ret kararı verebilir. Öğrenci oturma izni başvurusu reddedilen yabancı kişiler, bahse konu ret kararının hukuka aykırı olduğunu düşünüyorlarsa, bu kararın iptali talebiyle dava açabilirler. Bu davalar, kararı veren idarenin bulunduğu yerdeki idare mahkemesinde açılmalıdır. Dava açma süresi ise, başvurunun reddi kararının ilgilisine tebliğ edildiği tarihten itibaren 60 gündür. Öğrenci oturma izni başvurusuna ilişkin idare tarafından verilen başvurunun reddi ya da kabulü kararları, esasen birer idari işlem niteliğindedir. Bu sebeple, idari işlemlerin hukuka uygun olabilmesi için sahip olmaları gereken tüm unsurları taşıması olmazsa olmaz bir zorunluluktur. “İdari İşlemlerin İptali” yazımızda açılandığı üzere, amaç, konu, sebep, yetki ve şekil unsurlarından en az birinin sakat olduğu tespit edilen idari işlemler, mahkemece iptal edilebilirler. 10. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Öğrenci Oturum İzni Nedir? Eğitim-öğretim amacıyla Türkiye’ye gelen yabancı uyruklu kişilerin alması gereken ikamet iznine, öğrenci oturum izni denilmektedir. Öğrenci Oturum İzni Sahibi Kişinin Ailesi Bu İzinden Yararlanabilir mi? Öğrenci oturum izninden yalnızca başvuruyu yapan öğrenci yararlanabilecektir. Başvuruda bulunan yabancı uyruklu kişinin bu oturum izninden yararlanması mümkün değildir. Öğrenci İkamet İzni İle Türkiye’de Çalışılabilir mi? Öğrenci oturma izni bulunan yabancı öğrencilerin Türkiye’de çalışabilmeleri için ayrıca çalışma izni başvurusunda bulunmaları gerekmektedir. Çalışma iznine ilişkin başvurular ise Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına yapılacaktır. Öğrenci Oturum İzni Süresi Ne Kadardır? Öğrenci oturma izni süresi, yabancı uyruklu kişinin öğrenim süresi dikkate alınarak en çok 1 yıl için verilebilecektir. Öğrencinin bu süre dolduktan sonra uzatma talebinde bulunma hakkı mevcuttur. Öğrenci Oturum İzni Bulunan Yabancının Okulla İlişiğinin Kesilmesi Halinde Oturum İzni İptal Edilir mi? Okulla ilişiği kesilen, kendi isteğiyle okuldaki kaydını donduran ya da mezun olan öğrencilerin öğrenci oturma izni iptal edilecektir. Böyle bir durumla karşılaşan yabancı uyruklu kişinin 15 günlük süre içerisinde farklı bir ikamet izni türüne başvurması ya da Türkiye’den ayrılması gerekmektedir. Öğrenci Oturum İzni Süresinin Dolması Halinde Yabancı Uyruklu Öğrencinin Okul Kaydı Silinir Mi? Öğrenci oturma izni süresinin bitmesi halinde öğrencinin okul kaydının silinmesi gibi büyük problemler ortaya çıkabilecektir. Bu nedenle, oturma izni süresinin titizlikle takip edilmesi ve süresi dolan yabancı uyruklu öğrencinin, sürenin uzatılması için yeniden başvuruda bulunması gerekmektedir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Öğrenci Oturma izni, yabancının Türkiye’de eğitim aldığı süre boyunca ülkede kalmasına hak tanıyan oturum izni türüdür. Türkiye’de öğrenci olarak ikamet etmek isteyen yabancılar, Kanun’da belirtilen şartları sağlamaları halinde öğrenci oturma izni alabilecektir. ### Uzun Dönem Oturma İzni (İkamet İzni) Nasıl Alınır? Türkiye’de süresiz oturum iznine sahip olmak isteyen yabancılar, 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nda belirtilen şartları sağlamaları halinde, “Uzun Dönem Oturma İzni” alabilmektedirler. Uzun dönem oturma izni, İçişleri Bakanlığının onayıyla valilikler tarafından verilmektedir. Türkiye’de süresiz oturum izni almak isteyen yabancıların kesintisiz olarak en az sekiz yıl oturma izni ile ülkede kalmış olması gerekmektedir. Ayrıca süresiz oturma izni almak isteyen yabancının son üç yıl içinde sosyal yardım almamış olması, düzenli ve yeterli bir gelire sahip olması gerekmektedir. Yabancı uyruklu kişinin, Kanunda belirtilen bu şartları sağlaması halinde uzun dönem oturma iznine sahip olması mümkündür. Hemen belirtmek gerekir ki; bu şartlar sağlanmasa dahi, Göç Politikaları Kurulunun belirlediği şartları sağlayan yabancıların da uzun dönem oturma izni almaları mümkündür. Ancak, uzun dönem oturma izni başvurusu yetkili merci tarafından değerlendirilirken yabancının kamu düzeni veya kamu güvenliği açısından tehdit oluşturmadığına ilişkin kanaatin oluşması her halükarda gerekmektedir. Uzun dönem oturma izni sahibi olan kimseler, bazı istisnalar hariç Türk vatandaşlarına tanınan haklardan aynen yararlanabilmektedir. Bu istisnalardan bazıları şunlardır: askerlik yükümlülüğü, seçme ve seçilme hakkı, kamu görevlisi olma hakkı şeklindedir. 1. Uzun Dönem Oturma İzni Nedir? “Uzun dönem oturma izni” ile esasında “süresiz oturum izni” kastedilmektedir. Türkiye’de kesintisiz olarak en az sekiz yıl boyunca oturma izniyle kalmış olan ve Göç Politikaları Kurulunun belirlediği şartları da sağlayan yabancılar tarafından başvurulan oturma izni türüne “uzun dönem oturma izni” denilmektedir. Uzun dönem oturma iznini alan yabancı süresiz bir şekilde, oturum izni uzatma başvurusu yapmaksızın ülkede kalmaya hak kazanacaktır. 2. Uzun Dönem Oturma İzninin Şartları Nelerdir? Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 43. maddesinde uzun dönem oturma izni alınabilmesi için yabancının sağlaması gereken şartlar düzenlenmiştir. Buna göre uzun dönem oturma izni bakımından; Kesintisiz olarak en az sekiz yıl oturma izniyle Türkiye’de kalmış olmak, Son üç yıl içinde sosyal yardım almamış olmak, Kişinin kendisi veya varsa ailesinin geçimini sağlayacak yeterli ve düzenli gelir kaynağına sahip olmak, Geçerli sağlık sigortası sahibi olmak Kamu düzeni veya kamu güvenliği açısından tehdit oluşturmamak şartları sağlanmalıdır. Bunun yanı sıra başvurucunun bu şartları sağlamamasına rağmen Göç Politikaları Kurulunun belirlediği şartları sağlaması halinde de uzun dönem oturma izni alabilmesi mümkündür. Fakat her halükarda; yabancının kamu düzeni veya kamu güvenliği açısından tehdit oluşturup oluşturmadığı araştırılacaktır. 3. Türkiye’ de Sekiz Yıl Kesintisiz Kalma Süresi Nasıl Hesaplanır? Yukarıda da tafsilatlı bir şekilde açıklandığı üzere, yabancı uyruklu kişinin uzun dönem oturma izni başvurusunda bulunmadan önce sekiz yıl boyunca geçerli bir oturum izni ile birlikte kesintisiz olarak Türkiye’de kalmış olması gerekmektedir. Sekiz yıllık süre hesaplanırken uzun dönem oturum iznine başvuru tarihi esas alınacaktır. Yabancının yurt dışında kaldığı veyahut oturum izni bulunmadan Türkiye’de geçirdiği süreler hesaba dahil edilmeyecektir. Geriye dönük olarak yapılan 1 yıllık hesaplamalarda, yabancının o yıl içerisinde 180 günden daha az Türkiye’de bulunduğunun tespit edilmesi halinde son 5 yıl içerisinde ülkede kalma süreleri incelenecektir. İncelenen 5 yıllık süreçte 365 günden daha uzun bir zamanı yurt dışında geçirdiğinin tespit edilmesi halinde ise uzun süreli oturum izni başvurusu olumsuz olarak sonuçlanacaktır. Uzun dönem oturum izni başvurusunda bulunan yabancının altı (6) aydan daha uzun süre boyunca yurtdışında kaldığının tespit edilmesi halinde ise söz konusu başvuru geçmişe dönük incelemeler yapılmaksızın direkt olumsuz neticelenecektir. 4. Uzun Dönem Oturum İzni Kimlere Verilir? Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu madde 42’ye göre uzun dönem oturum izni alabilecek kişiler şu şekilde sıralanabilecektir; Türkiye’de kesintisiz olarak en az sekiz yıl kalan ve Bakanlık tarafından belirlenen şartlara da uyan yabancı uyruklu kişiler, Mülteci, şartlı mülteci ve ikincil koruma statüsünde olmayan yabancı uyruklu kişiler, İnsani oturum izni ve geçici korumadan yararlanmayan yabancılar uzun dönem oturum izni alabilecek alabilecektir. 5. Uzun Dönem Oturma İzninin Sağladığı Haklar Nelerdir? Uzun dönem oturma izni sahibi olan yabancılar bazı istisnalar hariç Türk vatandaşlarına tanınan haklardan yararlanabilirler. Bu istisnalar; askerlik, seçme ve seçilme, kamu görevlerine girme ve muaf olarak araç ithal etmektir. Yani uzun dönem oturma izni sahibi olan kimse Türkiye’de askerlik yapmak yükümlülüğünden muaf tutulur. Yine Türkiye’de seçme ve seçilme hakkı da bulunmayacak ve bu kimselerin kamu görevine girmesi de mümkün olmayacaktır. Fakat hemen belirtmek gerekir ki; bu kimselerin sosyal güvenliğe ilişkin kazanılmış hakları saklı olup, bu hakların kullanımında ilgili kanuna ilişkin hükümlere tabidirler. Uzun dönem oturma izni olan kişilerin, Türkiye’deki Oturma Seyahat Çalışma Yatırım Ticari faaliyet Miras Taşınır ve taşınmaz edinme ve devri konularına yönelik işlemleri, ilgili kurum ve kuruluşlar tarafından Türk vatandaşlarına uygulanmakta olan mevzuata göre yürütülür. Fakat bu hakların kullanılmasında özel kanun hükümleri ile Türk vatandaşı olma şartı aranmışsa, uzun dönem oturma iznine sahip olan kişiler bu haklardan yararlanmayı talep edemeyecektir. 6. Uzun Dönem Oturma İzni Başvurusunda Gerekli Olan Belgeler Uzun dönem oturma izni başvurusu sırasında İl Göç İdaresi Müdürlüğü tarafından talep edilecek belgeler şu şekildedir; İkamet İzni Başvuru Formu Pasaport veya yerine geçen bir belgenin aslı ve fotokopisi 4 adet biyometrik (ICAO standartlarında) fotoğraf Sağlık Sigortası Adli Sicil Kaydı Gerekli harçların ödendiğini gösterir makbuzlar İkamet izni boyunca yetecek miktarda maddi imkanını ispatlar belgeler Son 3 yıl içerisin de sosyal yardım almadığına dair mühürlü ve imzalı belge Adres kayıt sistemine (AKS) kayıtlı olduğunu gösteren belge 8 yıl boyunca kesintisiz olarak Türkiye’de ikamet ettiğini gösterir belge Daha önce başka bir oturum izninden yararlanmışsa buna ilişkin belgeler Uzun dönem oturma izninin verilmesi halinde ikamet edilecek yeri gösterir belge (tapu, kira sözleşmesi vb.) Duruma göre gerekli ise ek belgeler Belgeler yukarıda detaylı bir şekilde sayılanlardan ibaret olsa da yabancı uyruklu kişiler tarafından; Avukatlık danışmanlık hizmeti almaksızın uzun dönem oturma izni başvurusu yapılması halinde hata yapılması çok muhtemeldir. Bu nedenle, başvuru sürecinin en iyi şekilde tamamlanması ve akabinde başvuru sürecinin iyi takip edilmesi açısından başvurucunun hukuki destek alması faydalı olacaktır. 7. Uzun Dönem Oturma İzni ve Süresiz Çalışma İzni Uluslararası İşgücü Kanunu uyarınca; Türkiye’de uzun dönem oturma izni veya en az sekiz yıl kanuni çalışma izni olan yabancılar süresiz çalışma iznine başvurabilir. Bu noktada belirtmekte fayda görüyoruz ki; süresiz çalışma iznine sahip olan yabancı, uzun dönem oturma izninin sağladığı tüm haklardan da yararlanır. Türkiye’de oturma izni alınmasına ilişkin detaylı bilgi için “Oturma İzni (İkamet İzni) Nasıl Alınır ?” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 8. Uzun Dönem Oturma İzni Başvurusunun Reddi Kararının İptali Davası Yukarıda detaylıca izah edildiği üzere, mevzuatın konuya ilişkin şartlarını sağlayan yabancı kişilerin uzun dönem oturma izni başvuruları, idare tarafından incelenip bir karara bağlanır. Kimi durumlarda, idare, çeşitli gerekçelerle bu başvuruların reddine karar verebilmektedir. Başvurunun reddi gerekçesi, mevzuatta düzenlenen şartların sağlanamaması, eksik ya da yanlış evrakla başvuru gibi sebepler olabildiği gibi, idare takdir yetkisi dahilinde de ret kararı verebilir. Uzun dönem oturma izni başvurusu reddedilen yabancı kişiler, bahse konu ret kararının hukuka aykırı olduğunu düşünüyorlarsa, bu kararın iptali talebiyle dava açabilirler. Bu davalar, kararı veren idarenin bulunduğu yerdeki idare mahkemesinde açılmalıdır. Dava açma süresi ise, başvurunun reddi kararının ilgilisine tebliğ edildiği tarihten itibaren 60 gündür. Uzun dönem oturma izni başvurusuna ilişkin idare tarafından verilen başvurunun reddi ya da kabulü kararları, esasen birer idari işlem niteliğindedir. Bu sebeple, idari işlemlerin hukuka uygun olabilmesi için sahip olmaları gereken tüm unsurları taşıması olmazsa olmaz bir zorunluluktur. “İdari İşlemlerin İptali” yazımızda açılandığı üzere, amaç, konu, sebep, yetki ve şekil unsurlarından en az birinin sakat olduğu tespit edilen idari işlemler, mahkemece iptal edilebilirler. 9. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Uzun Dönem Oturum İzni Başvurusu Nereden Yapılır? Uzun dönem oturma izni başvurusu E-İkamet sistemi üzerinden online olarak yapılabilecektir. Akabinde, başvurucunun oturmak istediği bölgedeki İl Göç İdaresi Müdürlüğünden randevu alması gerekmektedir. Uzun Dönem Oturum İzni Bulunan Yabancılar Türkiye’de Çalışabilir mi? Uzun dönem oturum izni bulunan yabancı uyruklu kişilerin Türkiye’de çalışmaları mümkün değildir. Ayrıca, çalışma izni almaları gerekmektedir. Uzun Dönem Oturum İzni Bulunan Yabancı Kişiler Türkiye’de Seçimlere Katılabilir mi? Uzun dönem oturma izni alan kişilerin Türkiye’deki seçimlere aday olarak katılabilmeleri veyahut seçimlerde oy kullanmaları mümkün değildir. Uzun Dönem Oturum İzni Alan Kişilerin Türkiye’de Askerlik Yapması Gerekli midir? Uzun dönem oturum iznine sahip kişiler Türkiye’de zorunlu olan askerlik görevinden muaf tutulmuşlardır. Uzun Dönem İkamet İzni İptal Edilen Kişi Hangi Yollara Başvurmalıdır? Uzun dönem oturum izninin iptal edildiğine ilişkin belgenin yabancı uyruklu kişiye tebliğ edilmesinden itibaren 60 gün içerisinde İdare Mahkemelerinde iptal davası açılması gerekmektedir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Türkiye’de süresiz oturum izni almak isteyen yabancıların kesintisiz olarak en az sekiz yıl oturma izni ile ülkede kalmış olması gerekmektedir. Bunun yanı sıra yabancının son üç yıl içinde sosyal yardım almamış olması, düzenli ve yeterli bir gelire sahip olması gerekmektedir. ### İnsani İkamet İzni Nasıl Alınır? İnsani ikamet iznine ilişkin düzenlemeler Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 46. Maddesinde düzenlenmiştir. İlgili madde uyarınca insani ikamet izni istisnai olarak kabul edilmiş ve sadece belirli hallerde verilebileceği belirtilmiştir. Asıl olan kanunda sayılan diğer ikamet izinlerinin alınmasıdır. Zira adından da anlaşılacağı üzere insani ikamet izni, insani birtakım nedenlerle Türkiye’de kalmak durumunda olan yabancılar için düzenlenmektedir. Söz gelimi, uluslararası koruma başvurusu sahibinin ilk iltica ülkesi veya güvenli üçüncü ülkeye geri gönderilmesi işlemlerinin devamı süresince ülkede kalması gerektiğinden, insani ikamet izni verilecektir. Yabancı tarafından insani ikamet izni başvurusu yapılmasına rağmen bu başvurunun idare tarafından reddedilmesi de mümkündür. Bununla birlikte insani ikamet izni ile ülkede kalanların, şartları sağlaması halinde diğer ikamet izinlerine geçiş yapabilmesi de mümkündür. Örneğin; insani ikamet izni sahibi, Türk vatandaşı ile evlenerek kanunda belirtilen diğer şartları da sağlamak koşuluyla aile ikamet iznine geçiş yapabilecektir. Fakat insani ikamet izni ile ülkede kalanlar, kanundaki şartları sağlasalar dahi uzun dönem oturma izni alamayacaktır. 1. İnsani İkamet İzni Hangi Hallerde Verilir? İnsani ikamet izninin verileceği haller sınırlı sayıda olmak üzere Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunun 46. maddesinde belirtilmiştir. Buna göre; Çocuğun yüksek yararı söz konusu olduğunda, insani ikamet izni çocukla birlikte onun ana ve/veya babasına da verilebilecektir. Haklarında sınır dışı etme veya Türkiye’ye giriş yasağı bulunan yabancıların, Türkiye’den çıkışları yaptırılamadığında yahut Türkiye’den ayrılmaları mümkün görülmediğinde insani ikamet izni alabilmeleri mümkündür. Kanun’un 55. maddesi uyarınca hakkında sınır dışı etme kararı alınamayacak olan yabancılar da insani ikamet izni alabilecektir. Sınır dışı etme kararları ile uluslararası koruma statüsü başvurusunun kabul edilmediğine yahut geri çekilmesi veya geri çekilmiş sayılmasına ilişkin kararlara karşı yargı yoluna başvurulabilmektedir. Yargı yoluna başvuran yabancı bu başvuru sonuçlanıncaya karar insani ikamet izni ile ülkede kalabilecektir. Uluslararası koruma başvurusu sahibinin ilk iltica ülkesi veya güvenli üçüncü ülkeye geri gönderilmesi işlemlerinin devamı süresince insani ikamet izni ile oturum hakkı sahibi olması mümkündür. Acil nedenlerden dolayı veya ülke menfaatlerinin korunması ile kamu düzeni ve kamu güvenliği açısından Türkiye’ye girişine ve Türkiye’de kalmasına izin verilmesi gereken yabancılar bakımından da insani ikamet izni düzenlenebilmektedir. Fakat bu durumda insani ikamet izni düzenlenmesinin ön şartı ikamet izni verilmesine engel teşkil eden durumları sebebiyle diğer ikamet izinlerinden birini alma imkânı bulunmamasıdır. Diğer ikamet izinleri ile kastedilen kısa dönem oturma izni, öğrenci oturma izni, aile ikamet izni, insan ticareti mağduru ikamet iznidir. Kanunda ayrıca olağanüstü durumlarda insani ikamet izni alınabileceği düzenlenmiştir. Fakat olağanüstü durumlar ile ne kastedildiği açıklanmamıştır. Bu doğrultuda somut olayın özellikleri dikkate alınarak değerlendirme yapılacaktır. 2. İnsani İkamet İzni Başvurusu Nereye Yapılır? Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 46. maddesi uyarınca, insani ikamet izni başvurusu, valilikler bünyesindeki il göç idarelerine yapılmalıdır. Hemen belirtmek gerekir ki; il göç idaresi müdürlüğü tarafından İçişleri Bakanlığı’nın onayı alınmak suretiyle insani ikamet izni kararı verilir. Yine insani ikamet izni Bakanlığın onayı alınmak kaydıyla, iznin verilmesini zorunlu kılan şartlar ortadan kalktığında valiliklerce iptal edilir ve uzatılmaz. 3. İkamet İzinleri Arasında Geçişler Yabancı, ikamet izni alırken esas olan gerekçenin sona ermesi halinde veya farklı bir gerekçenin ortaya çıkması durumunda, yeni kalış amacına uygun ikamet izni alabilecektir. Söz gelimi; öğrenci ikamet izni ile ülkede kalan yabancı, mezun olduktan sonra aile izni ile ikamet edebilecek; daha sonra da uzun dönem ikamet izni alabilecektir. Bu durum ikamet izinleri arasında geçiş olarak değerlendirilir. Yine; insani ikamet izni ile ülkede kalan bir yabancı, Türk vatandaşıyla evlenmesi halinde diğer şartları da sağlamak koşuluyla aile ikamet iznine geçebilecektir. Türk vatandaşı ile evlenilmesi halinde aile ikamet izni alınabileceği gibi kanunda belirtilen şartların sağlanması halinde Evlilik Yoluyla Vatandaşlık hakkı da kazanılabilmektedir. Fakat insani ikamet izni ile ilgili bir sınır öngörülmüştür. Buna göre Kanun’un 42. maddesi uyarınca, insani ikamet izni ile ülkede kalanlar bakımından uzun dönem ikamet iznine geçiş hakkı tanınmaz. 4. İnsani İkamet İzni Alanların Adres Kayıt Sistemine Kayıt Yaptırma Zorunluluğu Kanunda, insani ikamet izni alan yabancılara ilişkin belirli başlı yükümlülükler getirilmiştir. Bu yükümlülüklerden biri de; Adres Kayıt Sistemine (AKS) kayıt yaptırma zorunluluğudur. Buna göre; İnsani ikamet izni alan yabancılar, iznin veriliş tarihinden itibaren en geç yirmi iş günü içinde adres kayıt sistemine kayıt yaptırmak zorundadır. 5. İnsani İkamet İzninin Verilmesi, Uzatılması veya İptali İnsani ikamet izni işlemleri, Genel Müdürlüğün veya valiliğin talebi üzerine başlatılır. Valilik, insani ikamet izinlerinin süresi içinde, bu izinlerin verilmesine dayanak teşkil eden şartların ortadan kalkıp kalkmadığına ilişkin resen değerlendirme yapar. İnsani ikamet izni Bakanlığın onayı alınmak kaydıyla, iznin verilmesini zorunlu kılan şartlar ortadan kalktığında valiliklerce iptal edilir veya uzatılmaz. Valilik, Bakanlığın onayı doğrultusunda insani ikamet izninin iptali veya uzatılmasına ilişkin kararı, ikamet izni süresi bitmeden en geç on beş gün önce yabancıya bildirir. 6. İnsani İkamet İzni Başvurusunun Reddi ve İptali Halinde Kanun Yolu Valilik tarafından verilen yabancının insani ikamet izni başvurusunun reddi yahut insani ikamet izninin iptali kararları; bir idari işlem niteliğindedir. Bu nedenle idare tarafından gerçekleştirilen bu idari işleme karşı iptal davası açılabilecektir. Fakat öncesinde işlemi tesis eden idareye başvurularak, ret ya da iptal işlemine karşı itiraz edilmesi mümkündür. Öte yandan idarenin bu başvuru karşısında sessiz kalması halinde otuz gün içerisinde yetkili idare mahkemesi nezdinde iptal davası açılabilecektir. 7. Görevli ve Yetkili Mahkeme İnsani ikamet izni başvurusunun yahut uzatılması talebinin retti ile insani ikamet izninin iptaline ilişkin kararlara karşı açılan davalarda idare mahkemeleri görevlidir. Yetkili mahkeme ise, kararı veren idari merciin bulunduğu yerdeki idare mahkemesidir. O halde, İnsani ikamet izni başvurusunun yahut uzatılması talebinin retti ile insani ikamet izninin iptaline karşı, kararı veren valiliğin bulunduğu yerdeki idare mahkemesinde dava açılmalıdır. 8. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. İnsani İkamet İzni Nedir? Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanununda belirtilen insani nedenlerle, Türkiye’de kalması zorunlu olan yabancı uyruklu kişilere verilen ikamet izni türüdür. İnsani İkamet İzni Kaç Kez Uzatılabilir? Her seferinde en çok 1 yıl olmak üzere sınırsız bir şekilde uzatılması mümkündür. Savaş Nedeniyle Ukraynalılar İçin İnsani İkamet İzni Süreci Nasıldır? 2022 yılında Ukrayna ve Rusya arasında savaş çıkmasıyla birlikte binlerce Ukraynalı Türkiye’ye gelmiştir. Türkiye’de meydana gelen yeni bir gelişme olarak; Ukrayna-Rusya savaşı nedeniyle Türkiye’ye gelen tüm Ukrayna vatandaşlarına insani ikamet izni verilecektir. Bu konuda Bakanlık tarafından, İl ve Göç İdaresine yazı gönderilmiş ve savaş nedeniyle ülkesine dönemeyen Ukrayna vatandaşlarına kolaylık sağlanması kararı alınmıştır. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: İnsani ikamet iznine ilişkin esaslar, Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nda düzenlenmiştir. İnsani ikamet izni istisnaidir ve sadece belirli hallerde verilebilir. Asıl olan kanunda sayılan diğer ikamet izinlerinin alınmasıdır. ### Tüketici Senetlerinin İadesi Tüketiciler tarafından yapılan alım – satım ilişkilerinde ödemenin senetle takside bağlanması sıkça karşılaşılan bir durumdur. Tüketici senetleri daha çok konut, otomobil, beyaz eşya veya mobilya gibi görece daha yüksek bedelli malların alımında kullanılmakta olup tüketici senedi ile satıcı taraf bedeli bir nevi teminat altına almaktadır. Tüketici senedinin karşılığı ödendikten sonra bu senedin tüketiciye iadesi gerekmekteyse de bazı durumlarda karşılığı ödenen tüketici senetleri iade edilmemektedir. İşte bu durumda açılacak dava ile karşılığı ödenen senedin iadesi sağlanabilecektir. Hukuki ilişkinin tüketici işlemi niteliğinde olması halinde 6502 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun tüketiciyi koruyucu farklı düzenlemeler barındırmaktadır. Tüketiciler tarafından tanzim edilen senetler bakımından da bu şekilde tüketiciyi korumaya yönelik bir takım düzenlemeler öngörülmüş olup bu yazımızda da karşılığı ödenen tüketici senetlerinin iadesi konusu üzerinde durulacaktır. 1. Tüketici İşlemi Nedir? Tüketici senetleri hakkında açıklama yapabilmek için öncelikle tüketici işleminin ne olduğunun açıklanması gerekmektedir. 6502 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’da tüketici işlemi; mal veya hizmet piyasalarında kamu tüzel kişileri de dâhil olmak üzere ticari veya mesleki amaçlarla hareket eden veya onun adına ya da hesabına hareket eden gerçek veya tüzel kişiler ile tüketiciler arasında kurulan, eser, taşıma, simsarlık, sigorta, vekâlet, bankacılık ve benzeri sözleşmeler de dâhil olmak üzere her türlü sözleşme ve hukuki işlem şeklinde tanımlanmıştır. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere bir işlemin tüketici işlemi olarak kabul edilebilmesi için işlemin bir tarafının tüketici olması gerekmektedir. Tüketici ise herhangi bir ticari amacı olmadan tüketim amacıyla hareket eden bireysel kullanıcıları ifade etmektedir. 2. Tüketici Senedi Nedir? Tüketici senedi, en geniş anlamıyla tüketici işlemleri nedeniyle tüketici tarafından düzenlenen senetleri kapsamaktadır. Kural olarak senetlerin düzenlenme sebeplerinden bağımsız olduğu kabul edilse de her senedin bir düzenlenme sebebi bulunmaktadır. İşte burada senedi düzenleyen kişi, senedi bir tüketici işleminin karşılığı olarak düzenlediyse tüketici senedinden bahsedilebilecektir. Örneğin bir kimsenin evinde kullanmak amacıyla satın aldığı bir beyaz eşyanın taksitleri için düzenlediği senet temeldeki işlem tüketici işlemi olduğu için tüketici senedi olarak kabul edilecektir. 3. Tüketici Senedinin Özellikleri Nelerdir? Genel olarak senetlerin özellikleri ve bulunması gereken zorunlu unsurlar 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda düzenlenmiştir. Tüketici senetleri de genel olarak senetlerde bulunması gereken tüm unsurları taşımakla birlikte Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun ile tüketici senetlerine bir takım şartlar getirilmiştir. Buna göre tüketici senetlerinin en önemli özelliği senetlerin sadece nama yazılı olarak düzenlenebilecek olmasıdır. Genel olarak senetler nama, emre veya hamiline olarak düzenlenebilecek olup tüketici senetleri ise sadece nama yazılı olarak düzenlenebilecektir. Tüketici senetlerinin bir diğer özelliği ise tüketicinin satın aldığı mala karşılık düzenlenen bu senetlerin her bir taksit ödemesi için ayrı ayrı olacak şekilde düzenlenmesi gerekmesidir. Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’a göre bu iki özelliği taşımayan senetler, tüketici yönünden geçersiz kabul edilecektir. Senetlerin özellikleri ve senetlerde bulunması gereken zorunlu unsurlar hakkında daha detaylı bilgi için “Senette Bulunması Gereken Unsurlar” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. Nama Yazılı Tüketici Senetlerinin Devri ve Def’iler Nama yazılı tüketici senetlerini diğer senet türlerinden ayıran en önemli özellik senedin devir biçimi ve devir sonrası ileri sürülebilecek defilerdir. Kural olarak bir senedin üzerinde nama yazılı olduğuna dair kayıt bulunması halinde bu senet artık nama yazılı hala gelecektir. Nama yazılı senetler ise ciro yolu ile değil alacağın temliki yolu ile devredilebilecektir. Ciro, senedin arkasına düşülen bir kayıt olup senedin ve hakkın devredilmesine dair idare beyanını göstermektedir. Alacağın temliki de yazılı bir devir usulüne bağlı olup yine senedin arkasına düşülecek kayıt ile devir gerçekleşecektir. Bir senedin nama yazılı olmasının getirdiği en önemli avantaj senedi devreden kişinin ileri sürebileceği defiler bakımındandır. Kural gereği senetler, temel ilişki sebebinden bağımsız olarak devredilirler. Şu durumda senet borçlusu, senedi elinde bulunduran kişiye karşı temel ilişkiye dayanarak defi ve itirazlarda bulunamayacaktır. Bununla birlikte nama yazılı senetlerde ise alacağın temliki söz konusu olduğundan senet borçlusu temel ilişkiden kaynaklanan tüm defi ve itirazları senedi elinde bulunduran hak sahibine karşı ileri sürebilecektir. 5. Karşılığı Ödenen Tüketici Senedinin Başka Bir Kişiye Devredilmesi Yukarıda ifade ettiğimiz üzere tüketici senetleri nama yazılı olarak düzenlenmek zorundadır. Nama yazılı olarak düzenlenen senetler bakımından ise senedin bir üçüncü kişiye devredilmesi durumunda borçlu tüketici senedi devralan kişiye karşı temel ilişkiden kaynaklanan itiraz ve savunmalarını ileri sürebilecektir. Bir örnekle açıklamak gerekirse, tüketici tarafından satın alınan bir beyaz eşyanın taksitleri için mağaza sahibine nama yazılı bir tüketici senedi verildiğinde senet borcu ödendiği zaman senedin tüketiciye iade edilmesi gerekmektedir. Fakat mağaza sahibi tarafından senet tüketiciye verilmez ve borcu için bir başka kişiye devredilirse bu durumda tüketicinin aynı borcu iki defa ödeme durumu doğacaktır. İşte senedin nama yazılı olduğu durumda tüketici, senedi elinde bulunduran bu kişiye karşı senet bedelini mağaza sahibine ödediğini iddia ederek borçlu olmadığını ispatlayabilecekken diğer senet türleri bakımından bu savunmayı ileri süremeyecektir. Yine benzer şekilde senet karşılığı satın alınan malın ayıplı olması halinde tüketici taraf malın ayıplı olduğunu iddia ederek senedi devralan kişiye karşı ödeme yapmaktan kaçınabilecektir. 6. Karşılığı Ödenen Tüketici Senedi Nedeniyle Menfi Tespit Davası Mevzuata göre bir senedi elinde bulunduran kişi, ciro silsilesi de hukuka uygunsa o senet bakımından hak sahibi kabul edilmektedir. Şu durumda karşılığı ödenen bir senedin muhakkak aslı geri alınmalıdır. Aksi durumda aynı borç için iki defa ödeme yapma durumu söz konusu olabilecektir. Tüketici senetleri bakımından da senedin borçlusu olan tüketici, borcunu ödediğinde senedi geri almalıdır. Borcun ödenmesine rağmen senet aslı iade edilmiyorsa bu durumda senedi elinde bulunduran kişiye karşı menfi tespit davası açılarak o kişiye karşı borçlu olunmadığının mahkeme aracılığıyla tespit edilmesi gerekmektedir. Menfi tespit davası, en geniş anlamıyla borçlu olunmadığının tespiti davası olarak nitelendirilebilir. Bu davada davacı taraf, yakın bir icra tehdidi altında olduğunu ispatlayarak davalıya karşı borcu bulunmadığının tespitini istemektedir. Menfi tespit davaları hakkında daha detaylı bilgi için “Menfi Tespit Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Karşılığı ödenen tüketici senedinin iade edilmemesi durumunda da tüketici taraf menfi tespit davası açılarak senet bedelini daha önce ödediğini ispat ederek borçlu olmadığının tespitini isteyebilecektir. Ayrıca senet ve senet iptali ile ilgili daha detaylı bilgi için "Senet İptal Davası" başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 7. Görevli ve Yetkili Mahkeme Karşılığı ödenen tüketici senedi nedeniyle menfi tespit davasında görevli mahkeme konusunda mahkeme kararlarında bir kesinlik bulunmamaktadır. Bir görüşe göre kambiyo senetlerinin Türk Ticaret Kanunu’nda düzenlenmiş olması nedeniyle bu dava mutlak ticari dava kabul edilerek Ticaret Mahkemelerinde görülecektir. Bir diğer görüşe göre ise temeldeki işlem tüketici işlemi olduğundan davaya bakmakla görevli mahkemeler Tüketici Mahkemeleri olacaktır. Yetkili mahkeme ise 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na göre belirlenecek olup davalının yerleşim yeri mahkemesi ve varsa icra takibinin yapıldığı yer mahkemesi yetkili olacaktır. Excerpt: Tüketicinin borcunu ödemesine rağmen senet aslı iade edilmiyorsa bu durumda senedi elinde bulunduran kişiye karşı menfi tespit davası açılarak o kişiye karşı borçlu olunmadığının mahkeme aracılığıyla tespit edilmesi gerekmektedir. ### Gemi Sicili ve Sicile Tescil Gemi sicili, gemilerin belli başlı bilgilerinin kayıt altına alındığı kütüktür. Sicil sistemine dair ayrıntılar ilk olarak Gemi Sicil Nizamnamesinde düzenlenmiştir. Gemilerin ticarette ki etkin rolü, Deniz Hukuku ve deniz ticaretine ilişkin hükümlerin Türk Ticaret Kanununda detaylı şekilde yer almasına neden olmuştur. Gemiler Deniz Hukukunun ve deniz ticaretinin asli unsuru olup, TTK madde 391’in 2. fıkrasında ticaret gemisi tanımlanmıştır; “Suda ekonomik menfaat sağlama amacına tahsis edilen veya fiilen böyle bir amaç için kullanılan her gemi, kimin tarafından ve kimin adına veya hesabına kullanılırsa kullanılsın “ticaret gemisi” sayılır.” Ticari faaliyetlerde yer alan gemilerin gemi siciline tescil olunması zorunludur. Yalnızca ticaret gemilerinin değil, kullanım amacına bakılmaksızın belli niteliklere sahip tüm gemilerin gemi siciline tescil edilmesi zorunludur. Sicil kaydının zorunlu tutulmasının sebebi, gemi sicillerinin yalnızca geminin kanuni bağlılığını değil, geminin aynına ilişkin hakların tesis ve tespitidir. (Ayni Hak : Taşınır veya taşınmaz üzerinde doğrudan doğruya egemenlik yetkisi veren ve herkese karşı ileri sürülebilen haklardır. Türk Dil Kurumu) Bu yazımızda deniz ticareti ile sicil bağından, gemi sicilinin fonksiyonlarından, Milli Gemi Sicili ve Türk Uluslararası Gemi Sicili, Yapı Sicili ve bu sicillere tescil başlıkları ele alınmaktadır. 1. Gemi Sicilinin Fonksiyonları Geminin tabiiyeti yönünden denetim görevi gören gemi sicilinin, özel hukuk alanında da çeşitli etkileri vardır. Ayni haklar üzerindeki sicil kayıtları, bildirici niteliktedir. İpotek ve intifa haklarının doğması, mülkiyetin zamanaşımı ile kazanılmasında sicilin rolü kurucudur. Bunun haricinde gemi sicili tıpkı ticaret sicili ve tapu sicili gibi alenidir. Herkese açık olan sicil bireysel denetimi kolaylaştırır. Mülkiyet hakkı, gemi ipoteği üzerindeki haklar ve intifa hakkının sicile kayıtlı kişilere aidiyeti açısından sicil kayıtlarının karine oluşturma etkisi de vardır. Son olarak sicilin en önemli fonksiyonlarından biri kamu güveni sağlamasıdır. Tıpkı tapu sicilinde olduğu gibi gemi sicili de kamu güveni sağlar. Hukuki işlemle bir gemi üzerinde mülkiyet, intifa, ipotek, ipotek üzerinde başkaca bir hakkı elde eden kişi yararına gemi siciline yazılı olan tüm husus ve esasların doğru sayılması kamu güveninden kaynaklanır. 2. Deniz Ticareti ve Gemi Sicili İlişkisi Yurtiçi ve uluslararası ticaretin en önemli unsurlarından biri ulaşımdır. Günümüzde uluslararası ticaretin yaklaşık olarak ’ı deniz yolu ile sağlanmaktadır. Deniz ticaretinin ana unsurları ise; gemiler, yük, armatörler ve geminin bayrağını taşımak suretiyle temsil ettiği ülkelerdir. Tahmin edilebileceği üzere tıpkı kara ticaretinde olduğu gibi deniz ticaretinde de yüksek denetim mekanizmaları mevcuttur. İşbu denetim mekanizmalarının bir ayağı olan gemi sicilleri de ticaretin güvenliği için oldukça önemli mahiyete sahiptir. Gemi sicili özetle geminin kimliğidir. Tıpkı kimliği olmayan kişinin yurtdışına yasal yollarla çıkması mümkün olmadığı gibi herhangi bir sicile tescil edilmeyen gemi de uluslararası sularda ticaret faaliyetine katılması mümkün değildir. Sicil, geminin ulusal ve uluslararası sularda yük taşıyabilmesi, yol alabilmesi için gerekli olan pasaport belgesi olarak tanımlanabilir. Hukuki görüşlere göre geminin ülkesiz olması yahut birden fazla ülkenin bayrağını taşıması hukuki güvenliğe aykırılık teşkil eder. Bunun sebebi ise gemide dalgalanan bayrağın, dünyanın her neresinde olursa olsun, o ülkenin kara parçası olarak kabul edilmesidir. Yapılan iş ve işlemler bu bayraklara ve devletlere göre şekillenmektedir. Yukarıda da bahsedildiği üzere; ticaret, denetlenmesi gereken bir alandır ve ticaretin sağlıklı yürütülebilmesi için ulaşımın da sorunsuz, hukuka uygun ve denetlenebilir olması gerekmektedir. Ticari faaliyetlerini sürdürmek isteyen şirket yahut tüccarların ulaşım hususunda problem yaşamamaları, yükün ulaştırılacağı yere sorunsuz, ziyansız ve vaktinde ulaşabilmesi için yükün ulaşımını sağlayan geminin asli nitelikteki bilgilerine ulaşabilmesi gerekmektedir. Bu durumda deniz yoluyla yükü taşıtan kişi olan “taşıtan”ın ticaretini yapılmasını talep ettiği yükün sorunsuz olarak taşınacağına dair güvenin oluşması için geminin sicili oldukça büyük önem arz eder. Çünkü herhangi bir sicile tescil edilmemiş gemi ile sözleşme yapılması halinde yükün ulaştırılamaması durumunda taşıtanın hukuki koruması zayıflayacak ve hak kaybına uğrama ihtimali büyük ölçüde artacaktır. Gemi sicili, hukuksal ilişkilerin belirlenmesi ve işlem güvenliği açısından Türk doktrininde şu şekilde tanımlanmıştır; “Gemi sicili, gemilerin kaydına mahsus bir kütüktür.” Genel olarak kanunlar, iktisadi bakımdan önemli olan ve üçüncü şahısları ilgilendiren hukuki işlemlerin alenileşmesine yönelik hükümler içermektedir. Bu alenileşme gayrimenkullerde tapu sicili, tacirlerde ticaret sicili ve gemilerde de gemi sicili ile sağlanmaktadır. Türk deniz ticareti hukukuna göre üç farklı sicil bulunmaktadır. Bunlar; Milli Gemi Sicili, İnşa Halindeki Gemilere Özgü Sicil ve Türk Uluslararası Sicilidir. 3. Milli Gemi Sicili ve Tescili Deniz ticaretinde kullanılan gemilerin tabi oldukları sicile milli sicil adı verilir. Sulara kıyısı olan her ülke için durum bu şekildedir. Söz konusu bağlılık; geminin maliki, maliki olunmayan gemiyi işletmekle görevli kişi gemi işletme müteahhidi, gemisini deniz ticaretinde kullanan gemi sahibi kişi (donatan) veya bu sıfatların haricinde bir şekilde hukuksal ilişki kapsamında devralan kişinin tabi olduğu ülke hukukuna göre belirlenir. Türkiye’de de TTK esas alınarak oluşturulan Milli Gemi Sicili (MGS) bu kapsamdadır. Milli Gemi Sicili, TTK madde 954 ve devamı maddelerinde düzenlenmiş olup kanun lafzında “gemi sicili” olarak anılmaktadır. İşbu maddelerde sicillerin nasıl tutulacağı, sicil kaydı için gerekli belgeler ve sicilden silinme gibi konular detaylıca işlenmiştir. MGS’ne TTK 940. madde gereğince Türk bayrağı çekme hakkına sahip ticari gemiler ve TTK madde 935’in ikinci fıkrasının a ve c bendinde sayılan gemiler kaydolur. TTK Madde 935 (a) bendi; ““Gemi”, “Kaptan”, “Gemi Alacakları” ve “Cebrî İcraya İlişkin Özel Hükümler” başlıklı Kısımları, “Çatma” ve “Kurtarma” başlıklı Bölümleri, deniz alacaklarına karşı sorumluluğun sınırlanması hakkındaki hükümleri ile donatanın, gemi adamlarının kusurundan doğan sorumluluğuna ilişkin 1062 nci maddesi, yatlar, denizci yetiştirme gemileri gibi sadece gezinti, spor, eğitim, öğretim ve bilim amaçlarına tahsis edilmiş gemilere,” TTK Madde 935 (c) bendi; “Bayrak şahadetnamesi ile ilgili 944 üncü maddenin ikinci fıkrası ile 945, 947, 948 ve 949 uncu maddeleri, sicille ilgili 955, 956, 973 ve 991 inci maddeleri, kanuni ipotekle ilgili 1013 üncü maddesi ve yapı hâlinde bulunan gemiler üzerindeki haklarla ilgili 1054 ilâ 1058 inci maddeleri yabancı bir devlet veya onun vatandaşları adına Türkiye’de yapılmakta olan gemilere de, nitelikleri ile bağdaştığı ölçüde, uygulanır” İşbu fıkrada sayılan gemiler haricinde madde 957. maddesi uyarınca da 18 gros tonilato ve daha büyük her ticaret gemisi malikinin, tescil isteminde bulunma zorunluluğu vardır. Gemi, bağlama limanının tabi olduğu sicil müdürlüğünce tescil olunur. Bir geminin seferleri yabancı bir limandan veya bir kara kentinden yahut bizzat gemiden yönetildiği takdirde, malik, gemisini dilediği yer siciline tescil ettirebilir. Milli Gemi Sicilleri, rehin tesisi, haciz gibi işlemlerin yapılmasını sağlar. Bu şekilde, üçüncü kişiler, sicil kontrolü yaparak, hukuki ilişkide lehe ve aleyhe huşuları öğrenebilirler. Aynı zamanda Milli Gemi Sicilleri, bağlı olunan devletin vergi, resim, harç tarhı, tahakkuku ve tahsili hususunda tetkik ve kontrol yetkisi de vermektedir. Yukarıda sayılan unsurlardan istisnai ve muafiyet halleri de sicile bakılarak tespit edilir. Tüm bu hususların yanında Milli Gemi Sicilleri gemilerin bayrak taşıma hakkı, bağlama limanının belirlenmesi, gemilerin tonilatolarını belirlemek de sicillerin işlevlerinden birkaçıdır. Milli Gemi Siciline Tescil TTK madde 959’da düzenlenmiştir. “Gemi, ancak malikin veya maliklerinden birinin istemi üzerine gemi siciline tescil olunur. İstem dilekçeyle yapılır.” Söz konusu dilekçenin içeriği ise TTK Madde 960’da yer alır; “Tescil istemiyle birlikte aşağıdaki hususlar bildirilir: a) Geminin adı. b) Türü ve yapımında kullanılmış olan esas malzeme. c) Bağlama limanı. d) Belirlenmesi mümkünse, yapıldığı yer ve kızaktan indiği yıl. e) Resmî ölçme sonuçları ve makine gücü. f) Geminin maliki; 1. Gerçek kişi ise, adı ve soyadı, T.C. kimlik numarası, varsa ticaret unvanı ve kayıtlı bulunduğu ticaret sicili müdürlüğü ile sicil numarası. 2. Ticaret şirketi ise, şirketin türü, ticaret unvanı ve tescil olunduğu ticaret sicili müdürlüğü ile sicil numarası. 3. Diğer tüzel kişilerden ise, adı ve merkezi. 4. Donatma iştiraki ise, tacir sıfatına sahip olduğu takdirde ticaret unvanı ile paydaş donatanların ad ve soyadları, varsa T.C. kimlik numarası ile gemi paylarının miktarı ve varsa gemi müdürünün adı ve soyadı ve T.C. kimlik numarası. g) İktisap sebebi. h) Türk Bayrağını çekme hakkına esas oluşturan sebepler. i) 955 inci maddenin üçüncü fıkrasında yazılı hâlde temsilcinin adı, soyadı, TC kimlik numarası ve adresi.” Yukarda yazılı hususların tamamını içeren dilekçenin tanzimi ile madde 961’de yer alan belgelerin de tamamlanıp Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığının uygun göreceği yerlerde gemi sicili tutulur. Bu hususta daha detaylı bilgi için “Türk Gemisi Ve Türk Bayrağı Çekme Hakkı” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. Türk Uluslararası Gemi Sicili ve Tescili Türk Uluslararası Gemi Sicili Kanunu (TUGSK) mevzuatımıza 16 Aralık 1999 tarih ve 4490 sayılı kanun ile gitmiştir. TUGS tasarısının hazırlandığı dönemde, “genel gerekçe” başlığı altında işbu uluslararası sicile neden ihtiyaç duyulduğu açıklanmıştır; “Türkiye’nin dış ticaretinin % 91 oranındaki kısmının denizyoluyla gerçekleştirildiği ve Türk donatanlar tarafından işletilen gemilerin dünya denizlerinde de önemli taşıma pazarına sahip oldukları, ancak, liman devleti denetlemelerinin ve gözetim kuruluşlarınca aranan asgari teknik unsurların gerçekleştirilmesi için gereken modern yatırımların maliyetlerinin yüksek olmasının donatanların ucuz iş gücüne dönmesine ve verimliliğin düşmesine sebep olduğu ve filomuzun uygun sicillere olan talep yüzünden küçülmesinin önüne geçmek, yabancı donatanları ülkemiz bayrağı altında çalıştırarak ülkemizde vergilendirilmelerini ve döviz girdisini sağlamak amacıyla uluslararası gemi sicilinin Türkiye’de kurulması gerektiği” görüldüğü üzere deniz ticaretinin Türkiye’de hakimiyet alanının genişlemesi ile ortaya çıkan ihtiyaç doğrultusunda TUGS deniz ticaretine ve mevzuatımıza eklenmiştir. Uluslararası sicil oluşturma yöntemi ile dünyada ekonomik ve ticaret filosu büyüklüğü açısından açıdan fazla güçlü olmayan bazı devletler kendi bayrağını taşıyan gemi sayısını arttırmaktadır. Kendi bayrağını taşıyan gemi sayısını arttırmak devletler için oldukça mühimdir. Çünkü ithalat ve ihracatta kolaylık sağlandığı gibi devletler kendi bayraklarını taşıyan her bir gemiyi vergilendirip ekonomilerine destek sağlarlar. Açıklandığı üzere TUGS’un genel mahiyeti bu şekildedir. Uygulamada ise deniz ticareti yapan ülkeler ikincil sicillerle kendi filolarındaki azalmanın önüne geçmiş, deniz ticaretinin büyüklüğünün farkında olan devletler bu şekilde önlemlerini almıştır. TUGSK’un kabul sürecinde etkili olan diğer bir husus ise mülga TTK madde 824’te yer alan yabancı geminin en fazla 2 yıl süre ile Türk bayrağı çekebilmesini düzenleyen hükmün Finansal Kiralama Kanunu (FFK) 7 ve 8. maddelerinde düzenlenen feshedilmezlik koşulu sebebi ile Türk Bayrağı çekebilmesi hususunun bertaraf edilmesidir. Kısaca özetlemek gerekirse; Türkiye’nin jeopolitik konumu ve liman faaliyetlerinin büyüklüğü gereği denizcilik sektörü ekonomiye büyük katkılar sağlayan bir alandır. TUGSK’un kabul edilmesindeki amaç yalnızca Türk deniz ticaret filosunun korunması değil, aynı zamanda filoya yabancı bayraklı gemilerin de kazandırılıp ekonominin güçlendirilmesidir. Türk ekonomisi bilindiği üzere serbest piyasa üzerine kuruludur. Gemileri Türk Bayrağında tutmak, onları mali açıdan daha avantajlı gözüken ülke filolarından uzaklaştırmak Türk gemi ve yatlarına sağlanacak avantajlarla sağlanabilmektedir. Türk Uluslararası Gemi Sicili’ne tescil ise “4490 Sayılı Türk Uluslararası Gemi Sicili Kanunu İle 491 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un” 5. maddesinde açıklanmış olup Türkiye’de mukim Türk uyruklu gerçek kişilerin ve yine ikametgahı Türkiye’de bulunan yabancı kişilerin ve Türk hukukuna göre kurulmuş şirketlerin maliki oldukları gemi ve yatlar tescil edilebilmektedir şeklinde açıklanmıştır. TUGS’a tescil edilebilecek gemi türleri kanunda; ticari amaçla kullanılan yolcu gemileri, açık deniz balıkçı gemileri, özel maksatlı – özel yapılı gemiler ile yine ticari amaçlı kullanılan yatlar tescil edilebilecektir. TUGSK madde 2/a ve TUGSY madde 4/5a.’da bu şekilde tanımlanmıştır. Gemilerim uluslararası alanda sicil kayıtları hakkında detaylı bilgi edinmek için sitemizde yer alan “Tekne Ve Yatların Üçüncü Ülkeler Nezdinde Tescili” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 5. İnşa Halindeki Gemilere Mahsus Sicil Lafzından da anlaşılabileceği üzere inşa halindeki gemilere mahsus sicil henüz yapımı tamamlanmamış ve denize elverişli olmayan gemilerin tescil edildiği sicildir. Her ne kadar yapımı tamamlanmamış olsalar da ekonomik değeri esas alındığında kanun koyucu, işbu gemilerin de sicile kaydedilmesinde hukuki yarar görmüş ve yalnızca bu amaç ile bir sicil düzeni kurulmuştur. İnşa halindeki gemilere mahsus sicil uygulamada “yapı sicili” olarak da anılmaktadır. TTK madde 931’de tanımlanan “gemi” denize elverişli gemileri kapsadığından yapımı süren gemilere dair bir hukuki koruma ve düzenleme alanı bulunmaması tehlike arz eden bir durumdur. Bu sebeple yapı sicili oldukça mühimdir. Belirtmekte fayda olan diğer bir husus ise yapı sicillerinin de gemi sicili hakkında genel-geçer kurallara tabi olduğudur. Yani sicil kamuya açık, resmi sicillerdendir; dolayısıyla yapı sicili tutulmasından doğacak olan hukuki sorumluluk devlete aittir. Yapı sicilleri de gemi sicil müdürlüklerince tutulmaktadır. Yapı sicilinin avantajlarının arasında; yapım esnasında krediye ihtiyaç duyulması halinde, zilyetlik devrine gerek kalmadan yani inşaat kesintiye uğramadan, tescil yolu ile yapının kredi teminatı olarak kabul edilmesi ve yine inşaatı engellemeden ihtiyati haciz ve icrai haciz uygulanmasına imkan sağlaması yer almaktadır. Yapı halindeki gemilere özgü sicil TTK madde 986’da tanımlanmıştır. Tanımdan da görüleceği üzere yapı siciline tescil yalnızca malikin istemi üzerine yapılabilir. Yapı, yapım yerinin bağlı bulunduğu sicil müdürlüğünce tescil olunur. Tescil istemi ise TTK Madde 987’de açıklanmıştır; “1. Tescil istemi a) Şekli MADDE 987- (1) Yapı, malikinin veya kanuni ipotek hakkını tescil ettirmek isteyen tersane sahibinin dilekçesi ile yapı hâlindeki gemilere özgü sicile kaydolunur. (2) İhtiyati veya icraî haciz kararı almış olan alacaklı da icra müdürünün yazısı ile yapının sicile kaydını isteyebilir. b) İçeriği MADDE 988- (1) Tescil istemiyle birlikte aşağıdaki hususlar bildirilir: a) Yapı hâlinde bulunan geminin türü ile adı veya numarası veya ayırt edilebilmesine yarayan herhangi bir işareti. b) Yapım yeri ve geminin yapıldığı tersane. c) Maliki. (2) 1054 üncü maddenin ikinci fıkrasında yapı üzerinde gemi ipoteği kurulması için gerekli görülen şartların bulunduğu, yetkili gemi ölçme kurumunun vereceği bir belge ile ispatlanır.” Yukarıda başlıklar halinde açıklanan tüm sicillere dair başkaca işlemler hakkında detaylı bilgi için sitemizde yer alan “Gemi Mülkiyetinin Sicile Tescil, Terkin Ve Düzeltme İşlemleri” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Excerpt: Ticari faaliyetlerde yer alan gemilerin gemi siciline tescil olunması zorunludur. Yalnızca ticaret gemilerinin değil, kullanım amacına bakılmaksızın belli niteliklere sahip tüm gemilerin gemi siciline tescil edilmesi zorunludur. ### Tapuyu Devretmeyen Müteahhide Karşı Tapu İptal ve Tescil Davası Günümüzde inşaat faaliyetleri sıklıkla büyük kapsamlı şirketler tarafından yürütülmektedir. Bu inşaat şirketleri tarafından yüzlerce dairenin yer aldığı siteler inşa edilmekte ve bu siteler henüz daha tamamlanmadan satış vaadi sözleşmeleri ile satılmaktadır. Bu durumda taşınmazı satın alan taraf sözleşme bedelini ödemesine rağmen bazı durumlarda inşaat şirketi tapuyu devretmeyerek hak sahiplerini mağdur etmektedir. İşte tapu iptal ve tescil davası taşınmazını devralamayan hak sahiplerinin başvurabileceği hukuki yollardandır. Tapu iptal ve tescil davası, bir taşınmazın tapusunun mahkeme kararı ile devrini sağlayan davalardandır. Bu açıdan tapuyu devretme yükümlülüğü olmasına rağmen bu devri gerçekleştirmeyen inşaat firmasına karşı da tapu iptal ve tescil davası açılarak taşınmazın devri bu yolla sağlanabilmektedir. 1. Tapu İptal ve Tescil Davası Nedir? Tapu iptal ve tescil davası, bir taşınmazın tapudaki tescilinin herhangi bir nedenle yolsuz ve hukuka aykırı olması durumunda veya davacının tapunun devrini mahkemeden talep etme hakkının bulunduğu durumlarda açılan dava türüdür. İnşaat firmasına karşı açılan tapu iptal ve tescil davası arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinden doğabileceği gibi kişinin bir gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi ile satın aldığı taşınmazlar bakımından da geçerli kabul edilecektir. Tapu iptal ve tescil davaları hakkında detaylı bilgi için “Tapu İptal ve Tescil Davaları” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Hangi Hallerde Tapu İptal ve Tescil Davası Açılabilir Tapu iptal ve tescil davası temelinde iki halde açılabilir. Bunlardan ilki yolsuz tescil halidir. Bu durumda tapuda bir tescil işlemi yapılmışsa da bu tescil herhangi bir nedenle hukuka aykırı olmalıdır. İşte bu hukuka aykırı halden dolayı zarar gören kişi yolsuz tescilin ortadan kaldırılmasını isteyerek tapu iptal ve tescil davası açabilecektir. Tapu iptal ve tescil davalarının açılabileceği ikinci hal ise davacının tapunun devrini talep etmeye yönelik bir hakkı bulunmasıdır. Bu durumda taraflar arasındaki sözleşemeye göre davacı tarafın tapunun devrini talep etmeye hukuken hakkı bulunmaktadır. Bu durumda ortada bir yolsuz tescil bulunmasa da davacı taraf borcun ifa edilmediğini ileri sürerek tapu iptal ve tescil davası açabilir. 3. Taşınmazın Devri Borcunu Doğuran Sözleşmelerin Geçerliliği Yukarıda ifade ettiğimiz üzere tapu iptal ve tescil davasının açılabileceği ikinci hal davacının bir sözleşme ile tapunun devrini talep etmeye yönelik hakkı bulunmasıdır. Bu yazımıza konu hukuki durum ise daha çok inşaat firmaları ile hak sahipleri arasında akdedilen sözleşmelerden kaynaklanmaktadır. 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’na göre taşınmaz mülkiyetinin devrini amaçlayan sözleşmelerin geçerli olması, resmî şekilde düzenlenmiş bulunmalarına bağlıdır. Bu kurala göre inşaat firması ile tüketici arasında taşınmazın devrini amaçlayan sözleşmenin resmi şekilde tapuda veya noterde yapılması gerekmektedir. Aksi halde resmi şekilde yapılmayan sözleşme geçerli olmayacak ve bu sözleşmeye dayanılarak tapu iptal ve tescil davası açılamayacaktır. Uygulamada ise inşaat firmaları, tüketiciler ile imzaladıkları sözleşmeleri çoğunlukla basit yazılı şekilde tanzim etmektedir. Bu sözleşmelerde genellikle devralınacak olan taşınmazın niteliği, tüketicinin ödeme planı, taşınmazın hangi tarihte tüketiciye devredileceği gibi konular düzenlenmektedir. Kanun her ne kadar sözleşmelerin resmi şekilde yapılmasını şart koşmuşsa da uygulamada inşaat firmaları sözleşmeyi basit şekilde tanzim ettiğinden zayıf konumda bulunan hak sahibinin mağdur olmaması için Yargıtay basit şekilde yapılan sözleşmeleri geçerli kabul etmektedir. Yargıtay’ın uygulamasına göre, hak sahibi sözleşmeye göre kendi borcu olan satım bedelini inşaat firmasına ödediyse, artık o sözleşmeye dayanarak tapu iptal ve tescil davası açabilmektedir. İnşaat firması taraflar arasındaki sözleşemeye göre ödemeleri kabul ettiği için artık sözleşmenin resmi şekilde yapılmadığı iddiasını ileri süremeyecektir. Aksi halde bu durum hakkın kötüye kullanılması teşkil etmektedir. Nitekim Yargıtay 15. Hukuk Dairesi 2019/3306 Esas, 2020/2240 Karar sayılı ve 13.07.2020 tarihli kararında; “Gayrimenkul satış vaadi ve arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmeleri tapuda arsa payı devrini de içerdiğinden sözleşmenin imzalandığı tarihte yürürlükte bulunan TMK'nın 706, 818 Sayılı Borçlar Kanunu'nun 213, 2644 Sayılı Tapu Kanunu 26 ve 1512 Sayılı Noterlik Kanunu'nun 60. maddeleri uyarınca resmi şekilde yapılması zorunlu olup, resmi şekilde yapılması geçerlilik koşuludur. Ancak adi yazılı şekilde yapılmış olmakla birlikte bu sözleşmeye dayalı olarak tapuda pay devri yapılması ya da edimlerin büyük oranda tamamlanmış olması halinde şekil eksikliğini ileri sürmek TMK'nın 2. maddesi gereğince hakkın kötüye kullanılması sayılacağından, sözleşmenin geçersizliği iddia veya savunmasına değer verilmeyerek sözleşme geçerli kabul edilerek uyuşmazlığın çözümlenmesi gerekecektir.” Şeklinde hüküm kurarak bu durumu açıkça dile getirmiştir. Şu durumda hak sahipleri ile inşaat firmaları arasında yapılan ve tapunun devrini öngören sözleşmelerin resmi şekilde yapılması şartsa da basit yazılı şekilde yapılan sözleşmeler de somut duruma göre geçerli kabul edilmektedir. 4. İnşaat Firmasının Tapuyu Devretme Yükümlülüğü İnşaat firması ile sözleşme imzalayan hak sahibi, sözleşmede üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirdiğinde ve sözleşmede belirlenen diğer vade ve şartlar gerçekleştiğinde artık taşınmazın tapuda üzerine devredilmesini talep edebilecektir. Hak sahibinin bu talebi üzerinde inşaat firması tapuyu devretmek zorunda olup aksi halde açılacak tapu iptal ve tescil davası ile taşınmazın devri mahkeme kararı ile sağlanacaktır. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’na göre bir borcun alacaklısı vadesi geldiğinde borçluya başvurarak alacağını talep etme hakkınsa sahiptir. Taşınmazın devrini doğuran borçlar bakımından ise inşaat firmasının taşınmazı devretmemesi halinde hukuki yol her halükarda mahkemelerden geçmektedir. Yargıtay’ın yine yerleşmiş uygulamasına göre bu durumda mahkemeden tapu iptal ve tescil talebinde bulunulması mümkündür. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2017/3-991Esas, 2018/499 Karar ve 21.3.2018 tarihli kararında; “Kaynağını 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun ( TBK ) 29. ( 818 Sayılı Borçlar Kanunu'nun ( BK ) 22. ) maddesinden alan taşınmaz satış vaadi sözleşmeleri ise TBK'nın 237 ( BK'nın 213 ). maddesiyle Türk Medeni Kanunu'nun 706 ve Noterlik Kanunu'nun 89. maddesi hükümleri uyarınca noter önünde resen düzenlenmesi gereken, bir başka anlatımla geçerliliği resmî şekil şartına bağlı kılınan, tam iki tarafa borç yükleyen ve kişisel hak sağlayan bir sözleşme türüdür. Vaat alacaklısı, taşınmaz satış vaadi sözleşmesi ile mülkiyeti devir borcu yüklenen satıcıdan edim yerine getirilmediğinde Türk Medeni Kanunu'nun 716. maddesi uyarınca açacağı tapu iptali ve tescil davasında borcun hükmen yerine getirilmesini isteyebilir.” Şeklinde hüküm kurarak taşınmaz satış vaadi sözleşmesi ile mülkiyeti devir borcu altına giren satıcıya karşı sözleşmeden kaynaklı olarak tapu iptal ve tescil davası açılabileceği belirtilmiştir. Açılacak bu davada mahkeme inşaat firmasının taşınmazı devir borcu altına girip girmediğini inceleyecek ve şartları oluşmuşsa taşınmazın davacı hak sahibi adına tesciline hükmedecektir. Burada taşınmazın kazanılması mahkeme kararı ile tescilden önce gerçekleşecek ve tescil sadece açıklayıcı nitelikte olacaktır. 5. Açılacak Davada Görevli ve Yetkili Mahkeme Tapuyu devretmeyen inşaat firmasına karşı açılacak tapu iptal ve tescil davasında görevli mahkeme uyuşmazlığın türüne göre belirlenecektir. Burada taşınmazın edinilme amacı tüketici işleminin kapsamına giriyorsa davada Tüketici Mahkemeleri görevli olacaktır. Taşınmaz ticari bir amaçla edinilmiş ise bu durumda Ticaret Mahkemeleri görevli kabul edilecektir. Görev bakımından her somut olayda ayrıca bir değerlendirme yapılmalıdır. Tüketici mahkemelerinde dava açmadan önce arabulucuya başvurulması dava şartı niteliğindedir. Konuya ilişkin detaylı bilgi için “Tüketici Davalarında Zorunlu Arabuluculuk” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Tapu iptal ve tescil davalarında yetkili mahkeme ise 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na göre belirlenmektedir. Bu dava taşınmazın aynına ilişkin olduğundan taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkili kabul edilecektir. 6. Zamanaşımı ve Hak Düşürücü Süre Kural olarak tapu iptal ve tescil davaları herhangi bir zamanaşımı veya hak düşürücü süreye tabi değildir. Fakat bu kural sadece yolsuz tescil halini kapsamaktadır. Tapuyu devretmeyen inşaat firmasına karşı açılacak tapu iptal ve tescil davaları ise temelinde bir sözleşmenin ifası amacını taşıdığından sözleşmelerden doğan borçlara ilişkin olan zamanaşımı süresi burada da geçerli kabul edilecektir. Şu durumda tapuyu devretmeyen inşaat firmasına karşı açılacak tapu iptal ve tescil davaları 10 yıllık zamanaşımına tabi olacaktır. 7. Yargılama Harç ve Masrafları Tapu iptal ve tescil davalarında da her davada olduğu gibi bir takım harç ve masrafların ödenmesi gerekmektedir. Tapu iptal ve tescil davaları nispi harca tabi davalardan olup taşınmazın değeri üzerinden harcın tamamlanması gerekmektedir. Bununla birlikte dava masrafları olarak ise posta masrafları, bilirkişi ücreti, keşif masrafı gibi masraf kalemlerinin davacı tarafından karşılanması gerekmektedir. Bununla birlikte Tüketici Mahkemelerinin görevli olduğu davalar bakımından 6502 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun gereği tüketiciler harçtan muaf olduğundan herhangi bir dava harcı söz konusu olmayacaktır. Fakat yine de posta masrafları, bilirkişi ücreti, keşif masrafı gibi masraf kalemlerinin tüketici tarafından ödenmesi şarttır. Konuya ilişkin detaylı bilgi için “Tüketici Mahkemelerinde Yargılama Giderleri ve Harç” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 8. Kesinleşme ve Kararın İcrası Tapu iptal ve tescil davaları kesinleşmeden icraya konulamayacak davalardandır. Mahkemece davanın kabulüne ve tapunun hak sahibi adına tesciline karar verilmesi halinde bu kararın uygulanabilmesi için istinaf ve temyiz yollarının da tamamlanması gerekmektedir. Kesinleşmeden icra edilemeyen mahkeme kararları hakkında daha detaylı bilgi için “Kesinleşmeden İcraya Konulamayacak Mahkeme Kararları” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Kararın icrası ise mahkemece tapu müdürlüğüne yazılacak müzekkere ile gerçekleşecektir. Bu davada tapunun devri mahkeme kararı ile sağlandığından tapu müdürlüğünde şekli olarak mülkiyet durumu düzeltilecektir. Excerpt: Sözleşme gereği tapuyu devretme yükümlülüğü olmasına rağmen taşınmaz tapusunu devretmeyen müteahhide karşı tapu iptal ve tescil davası açılabilir. ### Taşınmazın Geç Tesliminden Kaynaklanan Kira Kaybı ve Tazminat Davası Günümüzde kentsel dönüşüm faaliyetlerinin, büyük çaplı inşaat projelerinin ve kat karşılığı inşaat sözleşmelerinin artmasıyla birlikte, yüklenici inşaat firmalarıyla sözleşme yapılarak taşınmaz edinme yaygın bir hale gelmiştir. Yüklenici inşaat firmalarıyla taşınmaza sahip olmak amacıyla yapılan sözleşmelerde, inşaat firmaları tarafından taşınmazın belirli bir tarihte teslim edileceği taahhüt edilmektedir. İnşaat firmalarının taşınmazı taahhüt ettikleri tarihten daha geç bir tarihte teslim etmeleri halinde taşınmaz satın alan veya kat karşılığı inşaat sözleşmesiyle taşınmaz inşa ettiren kişilerin, kanuni hükümler çerçevesinde bu sebeple uğradıkları zararı inşaat firmalarından tazmin etme hakkı bulunmaktadır. 1. İnşaat Firmasının Taşınmaz Tesliminde Temerrüde Düşmesi Taşınmaz satın alım veya kat karşılığı inşaat sözleşmelerinde inşaat firmaları, taşınmaz teslimi borcunun borçlusu, taşınmaz satın alan veya inşa ettiren kişi ise taşınmaz teslim borcunun alacaklısı konumundadırlar ve borçlu konumundaki inşaat firmalarının, sözleşmeyle belirlenen tarihte yani vadesinde taşınmazı alacaklıya teslim etmeleri gerekmektedir. İnşaat firmasının teslim tarihinde taşınmaz teslimini gerçekleştirmemesi halinde teslim borcunun muaccel hale gelmesiyle birlikte alacaklının, taşınmazın kendisine teslim edilmesini isteme hakkı mevcuttur. 1.1. Temerrüt İçin İhtar Şartı Taşınmazı teslim borcu, borcun vadesinin gelmesiyle birlikte muaccel hale gelmiş olsa da, borçlunun temerrüde düşmesi için kural olarak alacaklının borçluya ihtarda bulunması aranmaktadır. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) madde 117/1’e göre; “Muaccel bir borcun borçlusu, alacaklının ihtarıyla temerrüde düşer.” Ancak borçlunun temerrüde düşmesi için ihtar gerektirmeyen haller de mevcut olup; taraflarca kesin bir vade kararlaştırılması, borcun yerine getirilmeyeceğinin dürüstlük kurallarına göre açık ve net bir biçimde anlaşılması, taraflarca akdedilen sözleşmede ihtar şartı aranmayacağının hüküm altına alınması hallerinde dürüstlük kurallarına aykırılık olmadığı sürece ihtarda bulunulması şart değildir. 1.2. Temerrüt İhtarında Şekil Şartı Alacaklı tarafından borçluyu temerrüde düşürmek için bulunulan ihtarda kural olarak şekil şartı aranmasa da noter aracılığıyla veya diğer yollarla yazılı ihtarda bulunulması, ispat kolaylığı sağlamaktadır. Belirtmek gerekir ki 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’na (TTK) göre; tacirler arasında diğer tarafı temerrüde düşürmek için yapılacak ihtarlarda; noter aracılığıyla, taahhütlü mektupla, telgrafla veya güvenli elektronik imza kullanılarak kayıtlı elektronik posta sistemi ile yapılma zorunluluğu mevcuttur. 2. Geç Teslim Nedeniyle Uğranılan Kira Kaybı Talebinin Hukuki Dayanağı Taşınmazın kararlaştırılan tarihten geç bir tarihte teslim edilmesi durumunda, yüklenici inşaat firmasının temerrüde düşmesiyle taşınmaz satın alan veya inşa ettiren kişilerin geç teslim dolayısıyla uğradıkları zararların başında kira kaybı gelmektedir. Taşınmazın teslim edileceğinin kararlaştırıldığı tarihten taşınmaz tesliminin gerçekleştiği tarihe kadar geçen süre içinde taşınmaz satın alan veya inşa ettiren kişi, uğramış olduğu kira kaybını inşaat firmasından isteyebilmektedir. Taşınmazı teslim alacak kişinin uğradığı kira kaybı zararı, 6098 sayılı TBK’nın 125. maddesinin 1. fıkrasına göre gecikme tazminatı kapsamına girmekte olup işbu maddeye göre; “Temerrüde düşen borçlu, verilen süre içinde, borcunu ifa etmemişse veya süre verilmesini gerektirmeyen bir durum söz konusu ise alacaklı, her zaman borcun ifasını ve gecikme sebebiyle tazminat isteme hakkına sahiptir.” İşbu kapsamda inşaat firması, taşınmazı teslim etme borcunu süresi içine ifa etmediği takdirde taşınmazı teslim alacak kişi, yaşanan gecikme sebebiyle uğradığı zararların tazmin edilmesi için gecikme tazminatı talep etme hakkına sahiptir ve uğranılan kira kaybı da bu zararlardan biridir. Ancak belirtmek gerekir ki inşaat firmasından kira kaybı talep edilebilmesi için taşınmaz satın alan veya inşa ettiren kişinin, inşaat firmasıyla arasında akdedilen sözleşmeden dönmemiş olması gerekir ve sözleşmeden döndüyse kira kaybı talebi karşılık bulamayacaktır. 2.1. Sözleşmede Gecikme Tazminatı Kararlaştırılmaması İnşaat firmasıyla akdedilen sözleşmede, teslimin gecikmesi durumunda cezai şart ödenmesi ve/veya uğranılan kira kaybının da dâhil olduğu gecikme tazminatı kararlaştırılması mümkündür. Ancak sözleşmeyle gecikme tazminatı kararlaştırılmamış olsa bile yine de kira kaybının talep edilmesi mümkündür. Yargıtay 15. HD. 2019/3047 Esas, 2020/2498 Karar sayılı ve 21.09.2020 tarihli kararına göre; “Davacının alacak talebi bakımından yasal düzenlemelere bakıldığında ise; sözleşme tarihinde yürürlükte bulunan 818 sayılı BK'nın 106/1, dava tarihinde yürürlükte olan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 123. maddesi hükmünce, karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde taraflardan biri temerrüde düştüğü takdirde, diğeri borcun ifa edilmesi için uygun bir süre verebilir veya uygun bir süre verilmesini hakimden isteyerek karşı tarafı temerrüde düşürdükten sonra BK'nın 106/II, TBK'nın 125. maddesindeki seçimlik haklarını kullanabilir. BK'nın 107, 6098 sayılı TBK'nın 124. maddesindeki süre verilmesini gerektirmeyen durumların varlığı halinde alacaklı süre vermeden temerrütten doğan haklarını kullanabilir. Sözleşmede gecikme tazminatı ödeneceğine dair hüküm bulunmasa dahi yüklenicinin teslimde gecikmesi halinde BK 106/II. maddesi hükmünce arsa sahibi yükleniciden, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinde aylık rayiç kira bedelinden az olmamak üzere gecikme tazminatı isteyebilecektir.” 3. Taşınmazın Geç Teslimi Nedeniyle Kira Kaybı Davası İnşaat firması, sözleşmeyle taahhüt ettiği teslim tarihinde taşınmazı teslim etmediği takdirde, kararlaştırılan teslim tarihinden fiili teslim tarihine kadar geçen sürede uğranılan kira kaybı inşaat firmasından talep edilebilmektedir. Geç teslimden kaynaklanan kira kaybının tazmini, açıklandığı üzere TBK’nın 125. maddesinin 1. fıkrasına göre gecikme tazminatı kapsamına girdiğinden bu talep dava yoluyla ileri sürülebilir. Açılacak bu davada öncelikle taşınmazın emsal kira değeri alanında uzman bilirkişiler marifetiyle belirlenecek akabinde ise inşaat firmasından talep edilebilecek tazminat miktarı hesaplanacaktır. 4. Kira Kaybı Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme Taşınmazın geç tesliminden kaynaklanan kira kaybı davasında görevli mahkemenin belirlenmesi noktasında taşınmazı tüketici olarak mı yoksa ticari ilişki kapsamında mı satın alındığı veya inşa ettirildiği önem arz etmektedir. Tüketici olarak taşınmaz satın alınması veya inşa ettirilmesi durumunda kira kaybı davalarında görevli mahkeme, tüketici mahkemeleridir. Ancak 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 73/A maddesiyle tüketici mahkemelerinde görülen uyuşmazlıklarda dava şartı olarak arabuluculuk şartı getirildiğinden arabuluculuk şartının istisnaları dışında kalan durumlarda tüketici mahkemelerinde dava açma yoluna gitmeden önce zorunlu arabuluculuk şartının yerine getirilmesi gerekmektedir. Konuya ilişkin detaylı bilgi için “Tüketici Mahkemelerinde Zorunlu Arabuluculuk” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Taşınmazın her iki tarafın da ticari işletmesi kapsamında satın alındığı veya inşa ettirildiği halde yahut kanun gereği ticaret mahkemesinin görev alanına giren bir durumun varlığı halinde görevli mahkeme, ticaret mahkemeleri olacaktır. Kira kaybı davası konusunda ise 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda yer alan genel yetki kuralları geçerli olacak olup borçlunun bulunduğu yer mahkemesi genel yetkili kabul edilecektir. Excerpt: İnşaat firmalarının taşınmazı taahhüt ettikleri tarihte teslim etmemeleri halinde, taşınmazı satın alan veya kat karşılığı inşaat sözleşmesinin tarafı durumundaki arsa sahipleri, geç teslim nedeniyle uğradıkları kira kaybını ve sair zararlarının tazminini isteyebilirler. ### Müteahhidin Ayıptan Sorumluluğu ve Müteahhide Karşı Tazminat Davası Konut satışlarından doğan hukuki uyuşmazlıkların çoğu satılan dairenin vaat edilen niteliklere sahip olmamasından kaynaklanmaktadır. Özellikle müteahhitlerle yapılan anlaşmalarda, evin istenilen özelliklerde olmaması halinde müteahhide karşı tazminat davası açılabilecektir. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’na göre ayıplı ev satın alan kişinin birden çok seçimlik hakkı varsa da en çok başvurulan hukuki yol ayıplı eser bedelinde indirim ve tazminat davasıdır. Hukuki ilişkinin tüketici işlemi niteliğinde olması halinde 6502 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun tüketiciyi koruyucu farklı düzenlemeler de barındırmaktadır. Bu yazımızda ise alıcının ayıplı satılan ev nedeniyle tazminat isteme hakkı üzerinde durulacaktır. 1. Ayıp Nedir? Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’a göre ayıplı mal; tüketiciye teslimi anında, taraflarca kararlaştırılmış olan örnek ya da modele uygun olmayan ya da objektif olarak sahip olması gereken özellikleri taşımayan mal şeklinde tanımlanmıştır. Tanıtım broşürlerinde, kullanma kılavuzunda, internet sitesinde, reklam ve ilanlarında yer alan özelliklerinden bir veya birden fazlasını taşımayan, muadili olan malların kullanım amacını karşılamayan, tüketicinin makul olarak beklediği faydaları azaltan veya ortadan kaldıran maddi, hukuki veya ekonomik eksiklikler içeren mallar da ayıplı olarak kabul edilmektedir. Görüleceği üzere ayıp, hukuki bir eksiklikten kaynaklanabileceği gibi maddi bir eksiklikten de kaynaklanabilmektedir. 2. Müteahhidin Ayıptan Sorumlu Olduğu Durumlar Mevzuatta ayıp kavramına ilişkin genel bir tanım yapılmışsa da ayıp durumunun nasıl gerçekleşeceği her somut olayda değişebilecektir. Taşınmaz satışında ayıptan sorumluluk taraflar arasındaki sözleşmeye göre belirlenecektir. Satılan taşınmaz tarafların anlaşmasına uygun değilse müteahhidin ayıptan sorumluluğu gündeme gelecektir. Taşınmaz satışında alınan ev hukuken ayıplı olabileceği gibi fiziki olarak da ayıplı olabilir. Hukuki ayıp taşınmazın vaat edilen hukuki niteliklerde olmaması, iskânının alınmamış olması, gerekli ruhsat ve izinlere sahip olmaması olarak örneklendirilebilir. Fiziki ayıp ise taşınmazın fiziki durumuna ilişkindir. Örneğin bir taşınmazın vaat edilen malzeme kalitesine sahip olmaması, yine vaat edilmesine rağmen bazı özelliklere hiç sahip olmaması fiziki ayıp olarak sıralanabilecektir. 3. Teslimden Sonra Müteahhidin Ayıba Karşı Sorumluluğu Taşınmaza ilişkin ayıp durumunun tespiti konusunda kanun, alıcıya satın alınan evi gözden geçirme yükümlülüğü yüklemiştir. Buna göre alıcı, teslim aldığı evi imkân bulunur bulunmaz gözden geçirmek ve taşınmazda müteahhidin sorumluluğunu gerektiren bir ayıp görürse, bunu uygun bir süre içinde müteahhide bildirmek zorundadır. Alıcı gözden geçirmeyi ve bildirimde bulunmayı ihmal ederse, satılanı kabul etmiş sayılacaktır. Tüketici işlemleri bakımından ise kanun özel bir düzenleme getirerek teslim tarihinden itibaren altı ay içinde ortaya çıkan ayıpların, teslim tarihinde var olduğunun kabul edileceğini belirlemiştir. Bu durumda malın ayıplı olmadığının ispatı ise müteahhide aittir. Satın alınan evdeki ayıbın belirli bir süre kullanımdan sonra ortaya çıkması halinde ise gizli ayıptan bahsedilecektir. Taşınmazda gizli ayıp bulunması halinde alıcı bu durumun ortaya çıkmasından itibaren hukuki yollara başvurabilecektir. Bu kurallardan da anlaşıldığı üzere teslimden sonra müteahhidin ayıba karşı sorumluluğu ortadan kalkmamakta, özellikle belirli bir süre kullanmadan sonra ortaya çıkan ayıplar bakımından müteahhidin (yüklenicinin) ayıba karşı sorumluluğu devam etmektedir. 4. Ayıplı Taşınmaz Durumunda Seçimlik Haklar Müteahhit tarafından satılan taşınmazın ayıplı olması durumunda kanun alıcıya bir takım seçimlik haklar tanımaktadır. Alıcının seçimlik hakları; Evi geri vermeye hazır olduğunu bildirerek sözleşmeden dönme,Evi alıp, ayıp oranında satış bedelinde indirim isteme,Aşırı bir masrafı gerektirmediği takdirde, bütün masrafları satıcıya ait olmak üzere evin ücretsiz onarılmasını isteme,İmkân varsa, evin ayıpsız bir benzeri ile değiştirilmesini isteme, Şeklindedir. Satın alınan taşınmazın ayıplı olması halinde alıcı bu seçimlik haklardan birini müteahhide karşı kullanabilecektir. Bu seçimlik hakların yanında alıcı başka bir zararı da varsa bu zarar için müteahhide karşı tazminat davası açabilecektir. 5. Müteahhide Karşı Açılacak Tazminat Davası Alıcının ayıplı satılan ev nedeniyle müteahhide karşı tazminat hakkı alıcının seçimlik haklarından doğabileceği gibi alıcının genel hükümlere göre uğradığı maddi zarardan da doğabilecektir. Ayıplı satılan bir ev bulunması halinde alıcı taraf ayıp nedeniyle taşınmazı gerçek değerinin üzerinde aldığını belirterek ayıplı eser bedelinde indirim talep edebilecektir. Bu durumda müteahhide ödenen bedel ile ayıp nedeniyle taşınmazın mevcut değeri arasındaki fark müteahhitten istenilebilecektir. Bunun yanında alıcı taraf, bu ayıp durumu nedeniyle uğradığı başkaca bir maddi zarar bulunuyorsa bunu da müteahhitten talep etme hakkına sahiptir. Bu zarar kalemi her somut durumda değişebilecektir. Örneğin dükkân olarak satın alınan bir taşınmazın gerekli izin ve ruhsatlara sahip olmaması durumunda alıcı taraf dükkan için yaptığı masrafları zarar olarak müteahhitten isteyebilecektir. Yine alıcının konut olarak satın aldığı bir taşınmazın ayıp nedeniyle oturmaya elverişli olmaması durumunda alıcı taraf yaptığı masrafları isteyebilecektir. Alıcının bu tazminat hakkı seçimlik haklardan olmayıp seçimlik hakkın yanında ayrıca talep edilebilecek bir tazminat türüdür. 6. İnşaat Sözleşmelerinde Ayıbın Giderilmesini İsteme Satın alınan evdeki ayıbın giderilebilecek nitelikte olması durumunda alıcı taraf müteahhitten ayıbın giderilmesini de isteyebilecektir. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’na göre ayıbın giderilmesinin istenilebilmesi için yapılacak tadilat ve bakım işlemlerinin aşırı bir masraf gerektirmemesi gerekmektedir. Bu şartların varlığı halinde ayıplı bir ev alan kişi, tüm masrafları müteahhide ait olacak şekilde taşınmazın bakım ve onarım işlemlerinin yapılmasını isteyebilecektir. Müteahhit tarafından yapılan bu bakım ve onarım işlemlerinin de hukuka uygun yapılması gerekmekte olup aksi durumda bu bakım ve onarım işlemleri için de müteahhidin ayıba karşı sorumluluğu doğacaktır. 7. Müteahhit Mağduru Arsa Sahipleri Ne Yapmalı? Yukarıda açıklandığı üzere satın alınan bir evin ayıplı olması durumunda müteahhidin hukuken sorumluluğu bulunduğundan alıcı taraf açacağı dava ile zararını talep edebilecektir. Müteahhidin ayıptan sorumluluğu arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinde de bulunmaktadır. Buna göre devam eden inşaat sırasında müteahhidin ayıplı bir taşınmaz inşa ettiğinin anlaşılması durumunda durum derhal müteahhide ihtar edilmeli ve hukuki yollara başvurulmalıdır. Bu durumda müteahhitle imzalanan arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin feshedilmesi de mümkündür. Bu konuda daha detaylı bilgi için “Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesinin Feshi” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. İnşa edilen taşınmazdaki ayıplar taşınmaz inşa edildikten sonra anlaşılırsa bu durumda da mağdur edilen arsa sahipleri öncelikle bir ihtarla müteahhitten zararlarını talep edebilir aksi durumda ayıplı konut davası açarak zararlarını dava yoluyla tazmin edebilirler. 8. Ayıplı Taşınmaza İlişkin Davalarda Zamanaşımı Ayıplı satılan taşınmaz durumunda zamanaşımı durumu hem Türk Borçlar Kanununda hem de Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunda ayrı olarak düzenlenmiştir. Türk Borçlar Kanununda yer alan düzenlemeye göre satılanın ayıbından doğan sorumluluğa ilişkin her türlü dava, satılandaki ayıp daha sonra ortaya çıksa bile, satılanın alıcıya devrinden başlayarak iki yıl geçmekle zamanaşımına uğramaktadır. Bununla birlikte müteahhit, satılanı ayıplı olarak devretmekte ağır kusurlu ise, iki yıllık zamanaşımı süresinden yararlanamayacaktır. Genel kural bu şekilde olmakla birlikte, taşınmazın tüketici işlemi kapsamında alınması halinde uyuşmazlığa Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun uygulanacağından burada düzenlenen zamanaşımı kuralları geçerli olacaktır. Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunda yer alan düzenlemede ise Borçlar Kanununda yer alan düzenleme aynen kabul edilmiş fakat konut veya tatil yeri amacıyla alınan taşınmazlar bakımından üst süre 5 yıla çıkarılmıştır. Şu durumda zamanaşımı konusunda uyuşmazlığın türü doğrudan önemli olup tüketiciler tarafından alınan konutlar bakımından müteahhidin ayıptan doğan sorumluluğu 5 yıllık zamanaşımı süresine tabidir. 9. Görevli ve Yetkili Mahkeme Ayıplı satılan ev nedeniyle müteahhide karşı açılacak tazminat davasında görevli mahkeme uyuşmazlığın türüne göre belirlenecektir. Buna göre tüketiciler tarafından satın alınan evler bakımından görevli mahkeme Tüketici Mahkemeleri olacaktır. Ticari amaçla satın alınan taşınmazlar bakımından ise görevli mahkeme 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu’na göre Ticaret Mahkemeleri olacaktır. Yetkili mahkeme ise 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na göre belirlenecek olup ayıplı satılan ev nedeniyle tazminat davalarında yetkili mahkeme genel yetki kuralına göre borçlunun bulunduğu yer mahkemesi kabul edilecektir. Tüketici tarafından açılacak davalarda arabuluculuğa başvurulması dava şartı niteliğindedir. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için “Tüketici Davalarında Zorunlu Arabuluculuk” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Excerpt: Taşınmaz satışında müteahhidin ayıptan sorumluluğu taraflar arasındaki sözleşmeye göre belirlenmekte olup, sözleşmeye uygun olmayan imalatlar ayıplı olarak kabul edilebilir. ### Anonim Şirket Bağımsız Yönetim Kurulu Üyeliği ve Belirlenmesi Hukukumuzda anonim ortaklıklarının daha şeffaf ve adil bir yönetim anlayışını benimsemesi amacıyla Kurumsal Yönetim İlkeleri çerçevesinde çeşitli düzenlemeler yapılmıştır. Bu düzenlemelerin ilk sinyalleri Türk Ticaret Kanunu’nda verilmiştir. Kanunda halka açık anonim ortaklıklarının kurumsal yönetim ilkeleri çerçevesinde yapılandırılacağı ve bu ilkelerin belirlenmesi ve esasları bakımından da Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) yetkili olacağı hükme bağlanmıştır. Akabinde bağımsız yönetim kurulu üyelerinin belirlenmesine ve kurumsal yönetim ilkelerine ilişkin SPK tarafından Kurumsal Yönetim Tebliği yayımlanmıştır. Tebliğ uyarınca bilhassa payları halka arz olmuş anonim ortaklıklarının yönetim kurulu bünyesinde bağımsız yönetim kurulu üyesi bulundurma zorunluluğu getirilmiş ve bu üyenin seçilmesine ilişkin bir dizi işlem öngörülmüştür. Bu makalemizde Kurumsal Yönetim Tebliği uyarınca anonim şirket bağımsız yönetim kurulu üyesinin seçilmesine ilişkin usullere değinilmiştir. Gerek dünyada gerekse Türkiye’de anonim ortaklıklardaki güç yozlaşmasının önüne geçmek amacıyla yöneticilerin ve tüm menfaat gruplarının çıkarlarının korumak doğrultusunda kurumsal yönetim ilkeleri benimsenmektedir. Ülkemizde de bu ilkelere ilişkin düzenlemeler SPK tarafından gerçekleştirilmektedir. 1. Kurumsal Yönetim Kavramı Dünyada ve Türkiye’de kurumsal yönetim ile şirketlerin denetim ve yönetim işlevlerinin birbirinden ayrılarak hem yönetici hem de menfaat gruplarının korunması amaçlanmaktadır. Esasında kurumsal yönetim, şirketin şeffaf, adil açık ve hesap verebilir bir yönetim anlayışı ile yönetilmesi gayesiyle ortaya çıkarılmıştır. Türk Ticaret Kanunu’nun 1529. maddesinde “E) Kurumsal yönetim ilkeleri MADDE 1529 (1) Halka açık anonim şirketlerde kurumsal yönetim ilkeleri, yönetim kurulunun buna ilişkin açıklamasının esasları ve şirketlerin bu yönden derecelendirme kural ve sonuçları Sermaye Piyasası Kurulu tarafından belirlenir. (2) Sermaye Piyasası Kurulunun uygun görüşü alınmak şartıyla, diğer kamu kurum ve kuruluşları, sadece kendi alanları için geçerli olabilecek kurumsal yönetim ilkeleriyle ilgili, ayrıntıya ilişkin sınırlı düzenlemeler yapabilirler.” denilerek, kurumsal yönetim ilkelerinin, yönetim kurulunun buna ilişkin açıklamasının esasları ve şirketlerin bu yönde derecelendirme kural ve sonuçlarının Sermaye Piyasası Kurulu tarafından belirleneceği hükme bağlanmıştır. 2. Genel Olarak Anonim Şirket Bağımsız Yönetim Kurulu Üyeliği Kurumsal Yönetim İlkeleri çerçevesinde yönetim kurulu ve bilhassa bağımsız yönetim kurulu üyeliğine ilişkin düzenlemeler gerçekleştirilmiştir. Buna göre kurumsal yönetim ilkelerinin belirlenmesi hususunda Sermaye Piyasası Kurulu’nun yetkili olduğunu düzenleyen hüküm uyarınca bağımsız yönetim kurulu üyeliğine ilişkin düzenlemeler de SPK tarafından gerçekleştirilecektir. Bu itibarla Kurul tarafından 03.01.2014 tarihli Kurumsal Yönetim Tebliği yayınlanmıştır. Bu Tebliğ ile bağımsız yönetim kurulu üyeliğinin kapsamı, seçimi ve genel olarak kurumsal yönetim ilkeleri düzenlenmiştir. Kurumsal yönetim ilkeleri çerçevesinde bağımsız yönetim kurulu üyeliği ile anonim şirket ortaklığının şeffaf ve tarafsız olarak yapılandırılması, ortaklığın ve tüm menfaat gruplarının çıkarlarının korunması amaçlanmıştır. Anonim şirketlerin kuruluşuna ilişkin detaylı bilgi için "Anonim Şirket Kuruluşu" başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 3. Anonim Şirket Bağımsız Yönetim Kurulu Üyeliğinin Kapsamı Tebliğin 1. maddesinde bağımsız yönetim kurulu üyeliğine ilişkin hükümler kapsamında değerlendirilmeyen ortaklıklar belirtilmek suretiyle esasında hangi ortaklıkların bu hükümlere tabi olduğuna işaret edilmiştir. Tebliğin 1. maddesinde yer alan ortaklıklar, Tebliğin ikinci bölümünde yer alan kurumsal yönetim ilkeleri kapsamında değildir. Dolayısıyla bu ortaklıklar bakımından bağımsız yönetim kurulu üyeliğine ilişkin hükümler de zorunluluk arz etmemektedir. Bahse konu hüküm şu şekildedir: “(2) Aşağıda sayılan ortaklıklar, bu Tebliğin kurumsal yönetim ilkelerine ilişkin İkinci Bölümünde yer alan hükümlerine tabi değildir: a) Payları borsada işlem görmeyen halka açık ortaklıklar.b) Payları Ulusal Pazar, İkinci Ulusal Pazar veya Kurumsal Ürünler Pazarı dışındaki diğer pazar, piyasa veya platformlarında işlem gören ortaklıklar.c) Paylarının ilk defa halka arz edilmesi ve/veya borsada işlem görmeye başlaması için Kurula başvuran/başvurulan ortaklıklardan; payları Ulusal Pazar, İkinci Ulusal Pazar veya Kurumsal Ürünler Pazarı dışındaki diğer pazar, piyasa veya platformlarında işlem görecek olanlar.ç) 7/8/1989 tarihli ve 89/14391 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla yürürlüğe konulan Türk Parası Kıymetini Koruma Hakkında 32 sayılı Karara göre dışarıda yerleşik sayılan ortaklıklar. (3) İkinci fıkranın (a) ve (b) bentlerinde belirtilen ortaklıklar, bu Tebliğin yatırımcı ilişkileri bölümüne ilişkin 11 inci maddesinde yer alan hükümlerine tabi değildir. (4) İkinci fıkranın (a) bendinde belirtilen ortaklıklar, bu Tebliğin ilişkili taraf işlemlerine ilişkin Üçüncü Bölümü ile teminat, rehin, ipotek ve kefaletlere ilişkin 12 nci maddesinde yer alan hükümlere tabi değildir.” Buna göre payları borsada işlem gören halka açık şirketler ile ulusal pazar, ikinci ulusal pazar ve kurumsal ürünler pazarında işlem gören halka açık şirketler nezdinde kurumsal yönetim ilkeleri ve bağımsız yönetim kurulu üyeliğine ilişkin hükümler uygulanacaktır. 4. Anonim Şirket Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesinin Belirlenmesi Kurumsal Yönetim Tebliği uyarınca; öncelikle yönetim ve yatırımcılar tarafından bağımsız yönetim kurulu üye adayları belirlenecek ve bu adaylar aday gösterme komitesine (AGK) sunulacaktır. Sonrasında aday gösterme komitesi tarafından bağımsız üyelerin belirlenmesi ve bu üyeler hakkında hazırlanan raporun şirket yönetim kurulunun onayına sunulması gerekmektedir. Akabinde yönetim kurulu tarafından bu rapor da dikkate alınarak bir bağımsız üye aday listesi oluşturulur. Daha sonra izlenmesi gereken usul; liste, yönetim kurulu kararı ve aday gösterme komitesi tarafından hazırlanan raporun Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) onayına sunulmasıdır. SPK tarafından bir inceleme ve değerlendirme yapılarak uygun olmayan adaylar için olumsuz görüş verilir ve bu adayların artık genel kurula sunulması mümkün değildir. Olumlu görüş verilen adaylar ise genel kurula sunulur. Şirket, bağımsız yönetim kurulu aday listesini ve varsa SPK’nın olumsuz görüş bildirdiği kişilerin listesini Kamuyu Aydınlatma Platformu’nda (KAP) yayınlar. Genel Kurul’un bağımsız yönetim kurulu üyesine ilişkin kararı, karşı oy ve gerekçeleriyle birlikte şirketin internet sitesinde yayımlanır. Kurumsal Yönetim Tebliği (KYT) m. 4.3.7 hükmü uyarınca bağımsız yönetim kurulu üyesinin belirlenmesine ilişkin süreç aşağıda şematize edilmiştir. Yönetim ve Yatırımcılar Yönetim ve Yatırımcılar Bağımsız üye aday tekliflerini AGK’ya sunar. Aday Gösterme Komitesi AGK adayların KYT m. 4.3.6’daki koşulları taşıyıp taşımadığını değerlendirir. Değerlendirmeyi bir rapor halinde YK’ya sunar.Şirket Yönetim Kurulu YK Bağımsız üye aday listesini oluşturur. AGK Raporu ve YK Kararı GK’dan 60 gün önce SPK’ya sunulur. Sermaye Piyasası KuruluKurul 4.3.6. çerçevesinde adayları değerlendirir. Varsa olumsuz görüşünü 30 gün içerisinde şirkete bildirir. Kurul’un olumsuz görüş bildirmiş olduğu kişi genel kurula bağımsız üye adayı olarak sunulamaz. Genel KurulŞirket, bağımsız üye aday listesi ve adaylığı kabul edilmeyen adayları, en geç genel kurul toplantı ilanı ile birlikte KAP’ta açıklar. Bağımsız yönetim kurulu üyesi atamasına ilişkin genel kurul kararı, karşı oylar ve gerekçeleri ile birlikte şirketin kurumsal İnternet sitesinde açıklanır. Excerpt: Yatırımcıların ve küçük hissedarların korunabilmesi için payları halka arz olmuş anonim şirketlerde bağımsız yönetim kurulu üyesi bulundurma zorunluluğu bulunmaktadır. ### Ticareti Usulsüz Terk Suçu ve Cezası Sermaye ve şahıs şirketlerin borçlarını ödeyemeyecek durumu gelmeleri durumunda şirket ortak ve yetkililerinin şirketi usulüne uygun tasfiye etmesi gerekmektedir. Şirketin usulüne uygun tasfiye edilmemesi halinde şirket kayıtlarda aktif olmaya devam edecektir. Ayrıca şirketin bu şekilde usulsüz ticareti terk etmesi sebebiyle alacaklıların zarara uğraması halinde şirket ortak ve yetkililerinin cezai sorumluluğu doğabilecektir. İcra ve İflas Kanunu’nun (İİK) 44. maddesine aykırı olarak ticareti terk edenlerin aynı kanunun 337/a maddesi uyarınca bundan zarar gören alacaklının şikâyeti üzerine, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacağı düzenlenmiştir. Ülkemizde şirket kuruluşu çok hızlı ve kolay bir şekilde yapılabilmektedir. Ancak şirket kapanışlarının uzun sürmesi sebebiyle şirketler kayıtlarda kapatılmaksızın fiili olarak iş bırakma şeklinde faaliyetine son vermektedir. Bu şekilde faaliyete son verilmesi usulsüzdür. Ayrıca şirket kayıtlarda faaliyetine devam ettiği için hakkında icra takibi ve kayıtlardaki adresinde haciz yapılabilmektedir. Kayıtlardaki adresin boş olduğunun tespit edilmesi halinde usulsüz ticareti terk suçu oluşabilecektir. Usulsüz ticareti terk sebebiyle tacir gerçek kişi ve tacir sayılan tüzel kişilerin yetkililerinin cezalandırılması mümkündür. 1. Usulüne Uygun Ticareti Terk Nasıl Yapılmalıdır? Ticari işletmeyi kendi adına işletmekten vazgeçmek veya ticari işletmeyi kapatmak veya dağıtmak olarak tanımlanan ticareti terk eyleminin, mevzuatta belirlenen hukuki yönteme uygun olarak ticari faaliyetin sonlandırılması şeklinde ortaya çıkması mümkün olduğu gibi, ticari işletmenin hukuki olarak varlığını sürdürmekle birlikte fiili olarak varlığının sonlandırılması şeklinde de gerçekleşmesi mümkündür. Ticareti terk etmenin usulüne uygun olması için İİK m. 44’e göre yapılması gerekmektedir. Usule uygun şekilde yapılmayan ticareti terkler, ağırlıklı olarak alacaklıdan mal kaçırmak amacıyla gerçekleştirilmektedir. İİK m. 44’e göre ticareti terk eden tacir, ticareti terk ettiği tarihten 15 gün içinde ticareti terk edeceğini kayıtlı bulunduğu ticaret sicil müdürlüğüne bildirmelidir. Ayrıca bu bildirimde bütün aktif ve pasif malvarlığı ile alacaklılarının isim ve adreslerini de bildirmek zorundadır. Bu bildirimde yer alan hususlar ticaret sicili müdürlüğünce, ticaret sicil gazetesi ve alacaklıların bulunduğu yerlerde ilan edilir. İlan masraflarının ticareti terk eden tacir tarafından ödenmesi gerekmekte olup ödenmemesi halinde tacir beyanda bulunmamış sayılır. Mal beyanını alan ticaret sicil müdürlüğü tacirin ticareti terk edeceğini tapu veya gemi sicil daireleri ile Türk Patent ve Marka Kurumu’na bildirir. Bu bildiri üzerine mallar üzerine iki ay süre ile şerh konulur. Tacirin ticareti terk ettiği ayrıca Türkiye Bankalar Birliğine de bildirilir. Ticareti terk eden tacir, mal beyanının verildiği tarihinden itibaren iki ay müddetle haczi kabil malları üzerinde tasarruf edemez. Üçüncü şahısların zilyetlik ve tapu sicili hükümlerine dayanarak iyi niyetle elde ettiği haklar saklıdır. Ancak karı ve koca ile usul ve füru, neseben veya sıhren ikinci dereceye kadar (bu derece dahil) hısımlar, evlat edinenle evlatlık arasındaki iktisaplarda iyi niyet iddiasında bulunulamaz. 2. Ticareti Usulsüz Terk Suçunun Şartları İcra ve İflas Kanunu’nun 337/a maddesinde aynı kanunun 44. Maddesine uygun; mal beyanında bulunmayan veya beyanında aktifini eksik gösteren veya aktifinde yer almış malı veya yerine kaim olan değerini haciz veya iflas sırasında göstermeyen veya beyanından sonra bu malları üzerinde tasarruf eden borçlunun/tacirin bundan zarar gören alacaklının şikâyeti üzerine, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacağı düzenlenmiştir. Bu hükme ve Yerleşik Yargıtay uygulamasına göre ticareti terk suçunun oluşabilmesi için; İİK m. 337/a’da sayılan seçimlik hareketlerin herhangi birisinin işlenmesi, İİK'nın 44. maddesine göre mal beyanında bulunulmaması, Mal beyanında mevcudun eksik gösterilmiş olması, Aktifte yer alan mal veya onun yerine kaim olan değerin, haciz veya iflas sırasında gösterilmemesi, Mal beyanından sonra, beyan edilen bu mallar üzerinde tasarruf edilmesi, Borçlu aleyhine başlatılan icra takibinin kesinleşmesi, Borçlunun fiilinden dolayı alacaklının zarar görmesi, Ticareti terk eden borçlunun, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu anlamında tacir olması, gereklidir. 3. Ticareti Usulsüz Terk Suçu Şikâyet Hakkı ve Süresi İİK’nın 44'üncü maddesine göre şikâyet hakkı usulsüz ticareti terk sebebiyle zarar göre alacaklıya aittir. İİK’nın 337/a maddesinin ikinci fıkrasına göre alacaklının zarar görmediğini ispat etme zorunluluğu borçluya aittir. Diğer bir anlatımla alacaklının zarara uğradığını ispat zorunluluğu yoktur. İİK m. 347 uyarınca usulsüz ticareti terk suçunda şikâyet süresi, usulsüz ticareti terk fiilin öğrenildiği tarihten itibaren üç ay ve her halde fiilin işlendiği tarihten itibaren bir yıldır. Konu ile ilişkili olarak "Alacaklıyı Zarara Uğratma Suçu ve Cezası" başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 4. Ticareti Usulsüz Terk Suçu Sebebiyle Kimler Cezalandırılır? Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere ticareti terk etme suçundan dolayı borçluya ceza verilmesi için borçlunun, 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu anlamında tacir olması gerekir. 6762 sayılı TTK’nın 14. maddesine göre bir ticari işletmeyi kısmen dahi olsa kendi adına işleten kişiye tacir denilmektedir. TTK’nın 18. maddesinde ise kolektif, komandit, anonim, limited ve kooperatif ticari şirketleri ile ticari bir işletme işleten dernekler ve kendi kuruluş kanunları gereğince hususi hukuk hükümleri dairesinde idare edilmek veya ticari şekilde işletilmek üzere devlet, vilayet, belediye gibi amme hükmü şahısları tarafından kurulan teşekkül ve müesseselerin tacir sayılacağı düzenlenmiştir. İİK'nun 44. maddesinde "ticareti terk eden tacir" ifadesi kullanılmış olup, bu ifadenin yalnızca gerçek kişi tacirleri kapsadığına ilişkin herhangi bir kısıtlayıcı hüküm konulmamıştır. Bu sebeple tacir sayılan başta kolektif, komandit, anonim, limited ve kooperatif şirketlerini temsil ve idareye yetkili müdürlerinin, şirketlerin ticareti terk etmeleri halinde tıpkı gerçek kişi tacirler gibi İİK m. 337/a maddesi gereğince ticareti terk suçu sebebiyle cezai sorumlulukları vardır. 5. Ticareti Usulsüz Terk Suçu Yargılaması İcra ve İflas Kanunu’nun 349 ila 354. maddelerine göre; Usulsüz ticareti terk sebebiyle şikâyet, dilekçe ile doğrudan icra ceza mahkemesine yapılır. Sanığa uygun şekilde çıkarılacak duruşma davetiyesine rağmen sanık duruşmaya gelmezse yargılamanın yokluğunda görülmesi mümkündür. Şikâyetçi, mazeretsiz olarak belirlenen duruşmaya gelmez veya vekil de göndermezse şikâyet hakkının düşürülmesine karar verilir. Şikâyetçi veya vekilinin duruşmada hazır bulunması zorunlu olup mazeretinin kabulüne karar verilse dahi sanığın mahkûmiyetine veya beraatine karar verilemez. Şikâyetçi dilekçe veya beyanında göstermiş olduğu delillerle bağlıdır. Şikâyetçi, hangi suçtan şikâyette bulunulmuş ise ancak o suça ait yargılama yapılacaktır. Usulsüz ticareti terk suçuna ilişkin davalarda verilen hükümlere karşı istinaf kanun yoluna başvura açıktır. Ticareti Usulüne Aykırı Terk Etmek suçu aynı ticari işletmenin faaliyetine konu iş yeri için ancak bir kez işlenebilen bir suçtur. Zira aynı ticari işletmenin faaliyetine konu iş yerini kanunda belirtilen yükümlülüklere riayet etmeksizin birden fazla terk etmek mümkün değildir. Usulsüz ticareti terk şikâyete bağlı olduğundan müşteki/ şikayetçi feragat eder veya borcun itfa edildiği sabit olursa dava ve bütün neticeleriyle beraber ceza düşer. 6. Ticareti Usulsüz Terk Suçu İspat Şirketin ticareti usulsüz terk edip etmediğinin tespiti için mahkemece icra dosyası celp edilerek takibin kesinleşip kesinleşmediği, yapılan hacze ilişkin haciz tutanağı incelenecektir. Ayrıca şirkete ilişkin Ticaret Sicil Müdürlüğü ve Vergi Dairesi yazı yazılarak kayıtları celp edilecektir. Yine kolluk birimlerince şirketin ticareti terk edip etmediği konusunda araştırma yapılacaktır. Yapılan araştırma sonucunda İİK m. 44’e aykırı olarak ticareti terk edildiği tespit edilirse sanığın cezalandırılmasına karar verilir. 7. Ticareti Usulsüz Terk Suçu Görevli ve Yetkili Mahkeme Usulsüz ticareti tek suçu ile ilgili davalara icra ceza mahkemesinde bakılacak olup bu davalar diğer mahkemelerde görülen ceza davaları ile birleştirilemeyecektir. Yetkili icra ceza mahkemesi ise icra takibinin yapıldığı yerdeki mahkemedir. ### İhalenin Feshi Davası İcra takibinin kesinleşmesine karşın borçlu tarafından borç tüm ferileriyle beraber ödenmezse alacaklının borçlunun taşınır ve taşınmaz malları haczettirip sattırması mümkündür. Haczedilen malların satışı İcra ve İflas Kanunu’nda (İİK) öngörülen usule göre yapılmalıdır. Satış talebinin verilmesi gibi hazırlık işlemlerinden itibaren tüm ihale sürecinin hukuka uygun olması gerekmektedir. Hazırlık işlemlerinde ve ihale esnasında usule aykırılık veya ihaleye fesat karıştırma sebebiyle ihalenin feshi davası açılarak ihalenin iptal edilmesi mümkündür. İcra takibi sonucu yapılan ihalelerin feshi davası icra hukuk mahkemesinde görülür. İhalenin feshi davasını satış isteyen alacaklı, borçlu, tapu kaydındaki ilgililer ve ihaleye katılanlar açabilir. İhalenin feshi davası, bir malın icra veya satış memurluğunca yapılacak ihale ile satışının usulüne uygun olup olmadığının denetlenmesini sağlayan hukuki yoldur. İhalenin feshi davasının açılabilmesi için ihalenin feshi sebeplerinden birinin olması, davanın dava açma hakkı olan bir kişi tarafından süresinde açılması gerekmektedir. İhalenin feshi davası kesinleşmeden icra edilemeyecek olup mal ihale alıcısına devredilmeyecektir. 1. İcra Takibinde İhale Nedir? İhale, bir şeyi veya bir işi yapmayı talep edenler arasında şartları en iyi olana verme olarak ifade edilebilir. İcra hukuku anlamında ihaleyi anlamak için ise öncelikle kısaca icra takibi ve haczi anlamak gerekmektedir. Bir kişi borçlu olduğu parayı zamanında ödemezse alacaklı o kişi hakkında icra takibi yapabilir. İcra takibine itiraz edilmemesi veya itiraz kaldırılması halinde takip kesinleşecektir. Takibin kesinleşmesi üzerine alacaklı borçlunun başta taşınır ve taşınmazları olmak üzere haczettirerek sattırabilecektir. Konuya ilişkin olarak İlamsız İcra Takibinde Borca İtiraz ve Haciz Nedir? isimli yazılarımızı inceleyebilirsiniz. Satış diğer adıyla paraya çevirme İİK m. 106 ila 143. maddeleri arasında düzenlenmiştir. İİK m. 115’e göre ihale, icra müdürü tarafından, ilanda belirlenen gün ve saatte, haczedilen malın takdir edilen kıymetinin yüzde ellisi üzerinden başlatılan bir satış sürecidir. İhale tutarı haczedilen malın takdir edilen kıymetinin yüzde ellisi ile o malla güvence altına alınan ve satış isteyenin alacağına rüçhanı olan alacakların toplamından hangisi fazla ise bu miktarı ve ayrıca bu miktara ilave olarak paraya çevirme ve paylaştırma masraflarını da geçmesi şarttır. Bu şekilde kanuna uygun olarak yapılan ihalenin sona erdiği gün ve saatte şartların bulunması hâlinde, mal en yüksek teklif verene ihale edilmiş olur ve malın mülkiyeti ihale alıcısına geçer. 2. İhalenin Feshi Sebepleri İhalenin feshi davasının açılıp kabul edilmesi için ihalenin feshi için geçerli bir nedenin bulunması gerekmektedir. İhalenin feshi için geçerli nedene örnek vermek gerekirse; İhale edilen taşınır veya taşınmazın satışının süresinde istenmemesi sebebiyle haczin kalkmış olmasına veya icra dosyasında işlem yapılmamasından dolayı takibin düşmüş olmasına rağmen ihalenin yapılması,İhaleye esas alınacak kıymet takdiri raporunun tebliğ edilmesi gereken ilgililere tebliğ edilmemiş olması veya tebligatın usulsüz olması,İhale ile malın satılacağına ilişkin satış ilanının tebliğ edilmesi gereken ilgililere tebliğ edilmemiş olması veya tebligatın usulsüz olması,Açık artırma şartnamesinin hazırlanmamış veya ilgililerin incelemesine sunulmamış olması,Dosyada vekil ile temsil edilen kişilere vekile tebligat yapılmaksızın tebligat yapılması,Kıymet takdiri raporu alınmasından itibaren iki yıllık süre içerisinde satışın yapılmaması,Taşınmazlarda satış ilanı tarihi ile satış tarihi arasında bir aydan daha az bir süre olmasıİhalenin belirtilen tarihte ve belirtilen saatte yapılmaması,İhalenin satış ilanında belirtilen yerde yapılmaması,İhalede tellal bulunmaması,Üç defa bağırmadan ihalenin yapılmış olması,Malın kıymet takdirinde belirtilen değerinin yüzde ellisinin altında satılması,İhalenin yetkisiz icra memuru tarafından yapılması,Satılan malın satış ilanından farklı olması (metrekaresinin küçük veya büyük olması, KDV oranının farklı olması vb.),Elektronik ortamda satış yapılmaması veya fiziki ihalede elektronik ortamdaki en yüksek teklif üzerinden başlanmaması,İhaleye fesat karıştırılmasıdır. 3. İhalenin Feshi Davasını Kimler Açabilir? İİK’da kötüniyetli ihalenin feshi davalarının önüne geçmek için sınırlı sayıda kişinin dava açabileceği öngörülmüştür. İİK m. 134/2 uyarınca ihalenin feshi davasını satış isteyen alacaklı, borçlu, malın resmi sicilinde kayıtlı olan ilgililer ve sınırlı ayni hak sahipleri ile pey sürmek suretiyle ihaleye iştirak edenler açabilir. İhalenin feshini talep edenin yurtiçinde bir adres bildirmesi zorunludur. Satış isteyen alacaklı, borçlu, resmî sicilde kayıtlı ilgililer ile sınırlı ayni hak sahipleri dışında kalan kişilerce yapılan ihalenin feshi talebi, ihale bedeli üzerinden nispi harca tabidir. Bu harcın yarısı talepte bulunulurken peşin olarak yatırılmak zorundadır. Talebin kabulü hâlinde bu harç başka bir kimseye yüklenmez ve istem hâlinde iade edilir. Talebin reddi hâlinde ise alınan bu harç iade edilmez ve harcın kalan kısmı ihalenin feshini isteyenden tahsil edilir. Satış isteyen alacaklı, borçlu, resmî sicilde kayıtlı ilgililer ile sınırlı ayni hak sahipleri dışında kalan kişilerce yapılan ihalenin feshi talebinde, talepte bulunulurken, ilgili kişilerin muhtemel zararına karşılık olmak üzere ihale bedelinin yüzde beşi oranında teminat gösterilmesi şarttır. Talebin reddine ilişkin kararın kesinleşmesinden itibaren bir ay içinde genel hükümlere göre tazminat davasının açılmaması hâlinde hükmedilen para cezasının 21.07.1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümleri uyarınca tahsili için durum mahkemece tahsil dairesine bildirilir. Tahsil dairesi alınan teminattan, bildirimin yapıldığı tarihten itibaren üç ay içinde para cezasını tahsil etmezse talep hâlinde teminat ilgilisine iade edilir. 4. İhalenin Feshi Davasında Dava Açma Süresi İİK m. 134/2 uyarınca ihalenin feshi davasının ihale tarihinden itibaren yedi gün içinde açılması gerekir. Bazı istisnai hallerde, şikâyet süresi ihale tarihinden itibaren değil, ihalenin feshi sebebinin öğrenildiği tarihten itibaren başlar. Bu haller; Satış ilanın tebliğ edilmesi gereken ilgiliye tebliğ edilmemesi,Satılan malın esaslı niteliklerindeki hatanın sonradan öğrenilmiş olması,İhaleye fesat karıştırmanın sonradan öğrenilmesidir. Bu hallerde 7 günlük süre öğrenme tarihinden itibaren başlar. Ancak dava açma süresi hiçbir şekilde ihalenin üzerinden bir yıl geçtikten sonra açılamayacaktır. İİK m 134/10 “Satış ilanı tebliğ edilmemiş veya satılan malın esaslı vasıflarındaki hataya veya ihalede fesada bilahare vakıf olunmuşsa şikayet müddeti ıttıla tarihinden başlar. Şu kadar ki, bu müddet ihalenin yapıldığına ilişkin kararın elektronik satış portalında ilan edildiği tarihten itibaren bir seneyi geçemez.” 5. İhalenin Feshi Davasında Yargılama Usulü İhalenin feshi, icra memur muamelesini şikayet yolu ile talep edilir. İhalenin feshi talebi icra mahkemesi tarafından basit yargılama usulüne göre incelenir. İhalenin feshi davasında icra mahkemesinin geniş bir inceleme yetkisi vardır. İcra mahkemesi icra hukukuna özgü şekli bir yargılama yapmayıp her türlü delil ile yargılama yapar. İhalenin feshi talebi üzerine icra mahkemesi talep tarihinden itibaren yirmi gün içinde duruşma yapar ve taraflar gelmeseler bile icap eden kararı verir. Ancak ihalenin feshi talebinin usulden reddi gereken hâllerde duruşma yapılmadan da karar verilebilir. İhalenin feshi davasının istisnai hallerde 7 günlük süre geçtikte sonra açılması ve malın ihale alıcısına devredilmesi halinde malın başkasına devrini önlemek için davacının talebi üzerine mal siciline davalıdır ve satılamaz şerhi işlenir. İhalenin feshi ile ilgili olarak "İcra Müdürlüğü İşlemini Şikayet" başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 6. İhalenin Feshi Davası Devam Ederken Taşınmazı Kim Kullanabilir? İhale kesinleşmedikçe ihalede satılan mal alacaklıya devredilmez. İhalenin feshi davası açılması durumunda ihale kesinleşmeyecek ve mal ihale alıcısına teslim edilmeyecektir. İhale alacaklısının hak kaybını önlemek amacıyla taşınmazlar için icra müdürünün kararı ile ihale kesinleşinceye kadar taşınmazın alacaklıya kullandırılmasına karar verebilir. Ayrıca ihale alıcısının talebi üzerine icra dairesi, satışı yapılan taşınmazda kira sözleşmesine bağlı olarak oturan kişiye kira bedelini, diğer hâllerde ise taşınmazı kullanan kişiye bilirkişi marifetiyle tespit edilen aylık kullanım bedelini icra dairesine yatırmasına karar verebilir. 7. İhalenin Feshi Davasının Sonuçları İhalenin feshi davası sonunda mahkemece davanın kabulüne karar verilmesi halinde kararın kesinleşmesi ile ihale feshedilmiş olacaktır. İhalenin feshi kararı ile alacaklının ihale ile iktisap ettiği mülkiyet hakkı son bulur. Alacaklı tarafından ödenen satış bedeli, icra dairesi tarafından nemalandırılmış hali ile iade edilir. İhalenin feshi davası sırasında malı kullanan ihale alıcısı ecrimisil ödemek zorunda değildir. Ayrıca maldan yaralanması sebebiyle elde ettiği şeyleri de geri vermekle yükümlü değildir. Yine mala yaptığı faydalı ve zorunlu masrafların iadesini isteyebilir. Mahkemece; Satış isteyen alacaklı, borçlu, mahcuzun resmî sicilinde kayıtlı olan ilgililer ve sınırlı ayni hak sahipleri ile pey sürmek suretiyle ihaleye iştirak edenler dışında kalan kişilerce talep edilmesi nedeniyle,Satış isteyen alacaklı, borçlu, mahcuzun resmî sicilinde kayıtlı olan ilgililer ve sınırlı ayni hak sahipleri dışında kalan kişiler bakımından feragat nedeniyle,İşin esasına girerek, İhalenin feshi davasının reddine karar verilirse davacı ihale bedelinin yüzde onuna kadar para cezasına mahkûm eder. İhalenin feshi davasının kesinleşmeden icrası mümkün değildir. Kesinleşmeden icraya konulamayacak kararlar için Kesinleşmeden İcraya Konulamayacak Kararlar isimli yazımızı inceleyebilirsiniz. 8. İhalenin Feshi Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme İhale feshi davasında görevli mahkeme icra mahkemesidir. Ancak Ortaklığın Giderilmesi (İzale-İ Şuyu) yoluyla taşınmazın açık artırmayla satış yapılması halinde ihalenin feshi davasında görevli mahkeme sulh hukuk mahkemesi olacaktır. Yetkili mahkeme ise icra dairesi veya satış memurluğunun bulunduğu yer mahkemesidir. İİK m. 134/7 uyarınca ihalenin feshine ilişkin dava görevsiz veya yetkisiz icra mahkemesi veya mahkemeye yapılırsa, icra mahkemesi veya mahkeme evrak üzerinde inceleme yaparak başvuru tarihinden itibaren en geç on gün içinde görevsizlik veya yetkisizlik kararı verir ve masrafını gider avansından karşılamak suretiyle dosyayı resen görevli veya yetkili icra mahkemesine gönderir. Bu kararlar kesindir. Excerpt: Satış ve ihaleye ilişkin tüm sürecinin hukuka uygun olması gerekmekte olup, hazırlık işlemleri yada ihale esnasındaki usule aykırılıklar veya ihaleye fesat karıştırma sebebiyle ihalenin feshi davası açılarak ihalenin iptal edilmesi mümkündür. ### İstirdat Davası – İİK Madde 72/6-8 Borçlu olmadığı veya borçlu olmadığını düşündüğü bir parayı cebri icra tehdidi altında ödemek zorunda kalan borçlu açacağı İstirdat Davası ile ödediği paranın iadesini sağlayabilir. İstirdat Davası, İcra ve İflas Kanunu (İİK) m. 72/6-8’de düzenlenmiştir. İstirdat davasının açılabilmesi için borçlu olunmayan bir paranın icra takibinin kesinleşmesinden sonra cebri icra tehdidi altında ödenmiş olması gerekmektedir. Ayrıca İstirdat Davası’nın ödemenin yapıldığı tarihten itibaren bir yıllık hak düşürücü sürede ödenmesi gerekmektedir. Borçlu Menfi Tespit Davası açtıktan sonra borcu öderse menfi tespit davası istirdat davasına dönüşür. İstirdat Davası’nda görevli mahkeme takip konusu alacağın niteliğine göre belirlenecek olup yetkili mahkeme ise alacaklının/davalını yerleşim yeri veya icra takibinin yapıldığı yer mahkemesidir. Hakkında icra takibi yapılan kişi bazı durumlarda borcu olmadığını veya borcu ödeme yükümlülüğü olmadığını bilmesine karşın ödeme yapabilmektedir. Borçlu olunmayan paranın ödenmesinin nedenleri ise icra takibinde itiraz süresinin kaçırılması, icra mahkemesinde yapılan yargılama neticesinde yapılan itirazın kaldırılması, kambiyo senedine özgü takipte açılan takibin iptali davasının reddedilmesi veya açılan davalarda ihtiyati tedbir kararı verilmemesidir. Bu şekilde icra takibinden sonra cebri icra tehdidi (haciz baskısı) altında borcu olmayan bir parayı ödemek zorunda kalan kişi şartların oluşması halinde İstirdat Davası açarak haksız olarak ödediği paranın iadesini sağlayabilecektir. 1. İstirdat Davası Nedir? İcra ve İflas Kanunu m.72/7 uyarınca icra takibine itiraz etmemiş veya itirazının kaldırılmış olması yüzünden borçlu olmadığı bir parayı tamamen ödemek zorunda kalan bir kişinin, parayı ödediği tarihten itibaren bir sene içinde, genel hükümlere göre dava açarak paranın geri alınmasını sağlayabileceği düzenlenmiştir. Açılacak bu dava kanunda İstirdat Davası olarak isimlendirilmiştir. Doğrudan icra dosyasına ödeme yapıldıktan sonra istirdat davası açılabileceği gibi borçlu tarafından açılan menfi tespit davası devam ederken ihtiyati tedbir kararı ile takibin durdurulmaması sebebiyle icra dairesine borcun ödenmesi halinde menfi tespit davasının istirdat davasına dönüşmesi mümkündür. İstirdat davasının yargılaması neticesinde, dava kabul edilip davacının/borçlunun lehine karar verilirse, davalı/alacaklı, icra takibi neticesinde aldığı parayı davacıya geri vermeye mahkûm edileceği için, istirdat davası bir eda davasıdır. 2. İstirdat Davasının Şartları İstirdat davasının açılıp mahkemece davanın kabulüne karar verilebilmesi için; Borçlu olunmayan bir paranın ödenmesi,Ödemenin iadesi mümkün bir alacak sebebiyle yapılmış olması,Ödemenin icra takibinden sonra yapılmış olması,Ödemenin icra takibi kesinleştikten ve cebri icra tehdidi altında yapılmış olması,Davanın borcun tamamının ödendiği tarihten itibaren 1 yıllık hak düşürücü sürede açılmış olması, gerekmektedir. 2.1. Borçlu Olunmayan Bir Paranın Ödenmesi İstirdat davasının açılabilmesi için borçlunun icra tehdidi altında borcu olmayan ve ödenmesi gerekmeyen bir parayı (borcu) ödemesi gerekmektedir. Diğer bir anlatımla takip sırasında yapılan ödeme maddi hukuk bakımından hiçbir sebebe dayanmamalıdır. Örneğin; sözleşmenin hukuken geçerli olmaması halinde borçlu olunmayan bir paradan söz edilecektir. Yine borcun sona ermesi, borcun ödenmesi yükümlülüğünün hukuken ortadan kalkması halinde de ödenmesi gerekmeyen bir para söz konusudur. 2.2. Ödemenin İadesi Mümkün Bir Alacak Sebebiyle Yapılmış Olması Türk Borçlar Kanunu m. 78 ve 81 uyarınca zamanaşımına uğramış bir borcun ifasının, ahlaki bir ödevin yerine getirilmesi veya hukuka ya da ahlaka aykırı bir amacın gerçekleştirilmesi için yapılan ifanın iadesi talep edilemeyecektir. Yani zamanaşımına uğramış bir borcun ifası, ahlaki bir ödevin yerine getirilmesi veya kumar borcu gibi hukuka ya da ahlaka aykırı bir amacın gerçekleştirilmesi için yapılan ödemeler borcu için icra tehdidi altında yapılan ödemelerin istirdat davası ile iadesi mümkün değildir. 2.3. Ödemenin İcra Takibinden Sonra Yapılmış Olması İstirdat davası açılabilmesi için borcun icra takibi sırasında ödenmiş olması gerekmektedir. İcra takibinden önce kendiliğinden yapılan ödemenin istirdat davasına konu edilmesi mümkün değildir. İcra takibi sırasında ödeme doğrudan borçlu tarafından yapılabileceği gibi alacaklının haciz işlemleri neticesinde de ödenmiş olabilir. 2.4. Ödemenin İcra Takibi Kesinleştikten Ve Cebri İcra Tehdidi Altında Yapılmış Olması Borcun cebri icra tehdidi altında ödenmesinden söz edebilmek için ödemenin takip kesinleştikten sonra yapılması gerekmektedir. Diğer bir anlatımla takip henüz kesinleşmeden yapılan ödemenin cebri icra tehdidi altında yapıldığından söz etmek mümkün değildir. Özellik arz eden birkaç durumu ifade etmek gerekirse; İhtiyati haciz kararı alınan ve malları ihtiyaten haczedilen borçlunun henüz asıl ödeme emri tebliğ edilmeden ve takibe itiraz süresi dolmadan yaptığı ödemenin iadesi için istirdat davası açması mümkün değildir.Yine itirazın kesin kaldırılması kararı kesinleşmeden borçlu tarafından yapılan ödemenin de istirdat davasına konu olması mümkün değildir.Takip henüz kesinleşmeden ve borçlu itiraz edebilecekken yapılan ödemenin istirdat davasına konu olması mümkün değildir. 2.5. İstirdat Davasının 1 Yıllık Hak Düşürücü Sürede Açılmış Olması İİK m. 72/7 uyarınca istirdat davasının borcun tamamen ödenmesinden itibaren bir yıl içerisinde açılması gerekmektedir. Bu bir yıllık süre hak düşürücü süre olup yargılamanın her aşamasından ileri sürülebileceği gibi mahkemece resen de dikkate alınır. İstirdat davası için öngörülen bir yıllık hak düşürücü dava açma süresi, takipte takip konusu borcu doğrudan alacaklıya ya da icra dairesi veznesine veya haciz sonucu ödendiği tarihten itibaren işlemeye başlar. Borcun tamamen ödenmesi bir yıllık sürenin başlamasına ilişkin olup borcun kısmen ödenmesi halinde de istidat davası açılması mümkündür. Borçlu istirdat davasını açarken ödemiş olduğu paranın tamamını değil de bir kısmını dava konusu yapmışsa, fazla olan kısma ilişkin hakkını saklı tutsa dahi, dava konusu yapmadığı kısım için bir yıllık hak düşürücü süre işlemeye devam eder. 3. Menfi Tespit Davasından Dönüşen İstirdat Davası İİK m. 72/6 uyarınca menfi tespit davasının yargılaması devam ederken ihtiyati tedbir kararı alınamamış olması halinde takibe devam edilecek ve alacaklı haciz yapabilecektir. Takibe devam edilmesi sebebiyle takip konusu borç alacaklıya ödenmişse, menfi tespit davasına artık istirdat davası olarak devam edilir. Yani menfi tespit davası sonuçlanmadan önce borcun alacaklıya ödenmesiyle, menfi tespit davası kendiliğinden istirdat davasına dönüşür. Menfi tespit davası, borcun ödenmesiyle kanuni düzenlemeden dolayı kendiliğinden istirdat davasına dönüşeceğinden, bu hususta davacının/borçlunun talepte bulunması şart değildir. Menfi tespit davası görülürken borçlu, takip konusu borcun bir kısmını öderse menfi tespit davası sadece ödenen kısım için istirdat davasına dönüşür; ödenmeyen kısım için davaya menfi tespit davası olarak devam edilir. Davanın istirdat davasına dönüştüğü hususu, mahkemece resen nazara alınmamış ve taraflarca da ileri sürülmemiş ve menfi tespit davasına devam edilip sonuçlandırılmışsa, artık bu durumda borçlu, ödediği paranın iadesi için istirdat davasına gerek kalmadan, lehine elde ettiği ilamı icra dairesine sunarak icranın iadesini talep edebilecektir. Menfi tespit davalarına ilişkin detaylı bilgi için “Menfi Tespit Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. İstirdat Davasında Yargılama Usulü ve İspat Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na uygun hazırlanmış bir dava dilekçesi ile borçlu tarafından alacaklıya karşı açılacaktır. Dava genel hükümlere göre görüleceğinden tanık, bilirkişi, keşif, yemin gibi deliller kullanılabilecektir. Ancak alacağın senede dayanması halinde istisnalar dışında senede karşı senetle ispat kuralı geçerli olup bu tür davalarda tanık dinlenilmesi mümkün değildir. İspat yükü genel olarak davacı/borçlu üzerinde olmakla beraber davalı/alacaklıya ait olduğu durumlarda mevcuttur. İspat yükü davacı/borçlu üzerinde ise borçlu olunmayan bir paranın ödendiğinin ispat edilmesi gerekmektedir. 5. İstirdat Davasında İcra-İnkâr ve Kötüniyet Tazminatı İstirdat davasının sonuçlanmasından sonra, haksız çıkan taraf aleyhine tazminata hükmedilmesi İİK’da düzenlenmemiştir. Dolayısıyla istirdat davasının borçlu lehine sonuçlanması durumunda, alacaklı aleyhine tazminata hükmedilemeyecektir. Ancak menfi tespit davasından dönüşen istirdat davasında davacı/borçlu haklı görülürse ve kötüniyet tazminatı şartları mevcutsa davalı/alacaklı kötüniyet tazminatına mahkûm edilir. 6. İstirdat Davasında Verilen Karar Kesinleşmeden İcraya Konulabilir Mi? Bilindiği üzere bazı kararların kesinleşmeden icraya konulması mümkün değildir. Ancak istirdat davasında iki farklı durum söz konusudur. Menfi tespit davasından dönüşen istirdat davasında verilen kararın cebri icraya konu edilebilmesi için kararın kesinleşmesi gerekirken menfi tespit davası açılmadan cebrî icra tehdidi altında ödenen paranın iadesi için alacaklıya karşı İİK’nın 72. maddesinin 7. fıkrasına göre açılan istirdat davasında ilâmın kesinleşmesi şart değildir. Zira doğrudan açılan istirdat davasında ilâmın konusu bir para alacağıdır. Konu ile ilgili detaylı bilgi için "Kesinleşmeden İcraya Konulamayacak Mahkeme Kararları" başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 7. İstirdat Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme İstirdat Davasında görevli mahkeme belirlenirken takibe konu alacağın kaynağı ve niteliğine göre belirlenecektir. Alacağın kaynağına göre görevli mahkeme; Asliye Hukuk Mahkemesi, Asliye Ticaret Mahkemesi, Tüketici Mahkemesi, İş Mahkemesi, Sulh Hukuk Mahkemesi hatta çok nadir de olsa Aile Mahkemesi bile olabilmektedir. Uygulamada en sık karşılaşılan davaları belirtirsek; Ticari bir işten kaynaklı fatura, cari hesap ve sözleşme alacağa ilişkin İstirdat Davası’nda Asliye Ticaret Mahkemesi,İşçi işveren ilişkisinden kaynaklı kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, yıllık ücreti izin, fazla çalışma, ücret alacağı vb. gibi alacaklardan kaynaklı alacağa ilişkin İstirdat Davası’nda İş Mahkemesi,Kira, Kat Mülkiyeti Kanunu’ndan kaynaklanan kaynaklı alacağa ilişkin İstirdat Davası’nda Sulh Hukuk Mahkemesi,Bir tarafın tüketici olduğu fatura veyahut sözleşme alacağına ilişkin İstirdat Davası’nda Tüketici Mahkemesi,Takibe konu alacağın özel bir mahkemede görülmesinin mümkün olmadığı alacaklara ilişkin İstirdat Davası’nda Asliye Hukuk Mahkemesi, görevlidir. Yetki kamu düzenine ilişkin olmadığından mahkemece veyahut icra dairesince yetki hususu resen dikkate alınmaz. İstirdat Davası’nda yetkili mahkeme icra dairesinin bulunduğu yer mahkemesi veya HMK belirlenmiş yetki kurallarına göre belirlenen mahkemedir. Excerpt: Borçlu olmadığı veya borçlu olmadığını düşündüğü bir parayı cebri icra tehdidi altında ödemek zorunda kalan borçlu açacağı İstirdat Davası ile ödediği paranın iadesini sağlayabilir ### Konut Üzerindeki Banka İpoteğinin Kaldırılması İpotek, bir borcun güvencesi olarak, borç ödenince kaldırılmak koşuluyla taşınmaz üzerine konulan bir kayıttan ibarettir. Satın alınan ev üzerine bankadan kullanılan krediye karşılık güvence olarak ipotek konulabileceği gibi müteahhit tarafından da ipotek konulmuş olabilir. Bu her iki durumda da alınan ev üzerindeki banka ipoteğinin kaldırılması gerekmekte olup ipoteğin hangi borç için ne zaman tesis edildiği uyuşmazlığın çözümünü doğrudan etkilemektedir. 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu’na göre tacirlerin basiretli bir tacir gibi davranma yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu kapsamda bir tüzel kişi olan bankalara da bu özen yükümlülüğü yüklenmiş, bununla birlikte bankaların niteliği gözetilerek bu yükümlülük daha da artırılmıştır. İşte alınan ev üzerindeki banka ipoteğinin kaldırılmasının temel gerekçesi de bankaların bu ağırlaştırılmış özen yükümlülüğünden kaynaklanmaktadır. 1. İpotek Nedir? İpotek, borç ödenmediği takdirde ipotek hakkı sahibine taşınmazı cebri icra yoluyla sattırarak alacağını alma hakkı tanıyan bir haktır. Bu kapsamda ipoteğin temeli, alacağın bir taşınmaz ile teminat altına alınmış olması olup ipotek hakkı sahibi taşınmazın satılması ve paranın paylaşılması bakımından da öncelikli haklara sahiptir. İpotek hakkında detaylı bilgi almak için “İpotek Nedir?” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Aynı zamanda ipotek, tapuya tescil ettirilerek kazanılan bir ayni hak olduğu için borçlunun taşınmazı satarak veya muvazaalı devirler gerçekleştirerek borcundan kurtulması da mümkün değildir. Muvazaalı işlemler hakkında daha detaylı bilgi için “Mirastan Mal Kaçırma – Muris Muvazaası Nedir?” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. İpoteğin Kurulması ve Kaldırılması Yolları 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’na göre ipoteğin kurulması ayni hakların kurulması ve kazanılması yollarına bağlıdır. Buna göre ipotek hakkının kurulabilmesi için taşınmazın sahibinin tapuda tescil talebinde bulunması ve tapu memurunun da tescil işlemini gerçekleştirmesi gerekmektedir. Gerçekleştirilen tescil sonrasında taşınmaz üzerinde ipotek hakkı kurulmuş olacaktır. Kurulan ipotek hakkında ipotek alacaklısının kim olduğu ve ipoteğin miktarı belirtilmelidir. İpoteğin kaldırılması ise yine tapuda gerçekleştirilecek taleple sağlanacaktır. Borcun ödenmesi sonrası kendisine ipotek hakkı tanınan alacaklı tapuda ipoteğin terkinini talep ederek ipoteği kaldırabilecektir. Borcun ödenmesine rağmen ipotek alacaklısının terkin talebinde bulunmaması halinde ise taşınmazın sahibi açacağı dava ile ipoteğin kaldırılmasını sağlayabilecektir. 3. Satın Alınan Ev Üzerindeki Banka İpoteğinin Kaldırılması Alınan ev üzerinde ipotek bulunması halinde öncelikle bu ipoteğin nedeni araştırılmalıdır. İpoteğin tesis edilme nedenine göre kaldırılması da farklı usullere tabi olabilecektir. Satın alınan ev üzerindeki banka ipoteği çoğunlukla iki nedene dayanmaktadır. Bunlardan ilki satın alınan eve ilişkin banka kredisi nedeniyle bankanın koyduğu ipotektir. İkinci olarak ise müteahhidin henüz evi hak sahibine devretmeden önce inşaatı finanse edebilmek için bankadan çektiği kredi için konulan ipotektir. Bunlardan müteahhidin borcu nedeniyle konulan ipoteğin kaldırılması daha zorlu bir dava yolu olup yine de şartların bulunması halinde mahkemelerce ipoteğin kaldırılmasına karar verilebilmektedir. 3.1. Ev Sahibinin Kredi Borcu Nedeniyle Konulan İpoteğin Kaldırılması Günümüzde taşınmaz fiyatlarının önemli ölçüde artması nedeniyle kredi kullanmadan doğrudan bir ev satın almak neredeyse imkânsız bir hale gelmiştir. Bu nedenle ev sahibi olmak isteyen kişiler belirli bir miktar peşinatın yanında kalan tutarı bankadan çekecekleri kredi ile karşılamaktadır. Banka ise çekilen bu kredinin zamanında ödenmemesi riskine karşılık olarak, kredi borcu tam olarak ödenene kadar satın alınan ev üzerinde ipotek hakkı kurulmasını şart koşmaktadır. Bu şekilde ev sahibinin kredi borcu nedeniyle konulan ipoteğin kaldırılabilmesi için öncelikle bankaya olan kredi borcunun ödenmesi gerekmektedir. Kredi borcunun tamamının ödenmesi halinde banka kendiliğinden tapu müdürlüğüne göndereceği fek yazısı ile ipoteğin kaldırılmasını sağlayacaktır. Bankanın fek yazısını göndermemesi halinde ise çoğunlukla banka ile görüşülerek bu eksiklik giderilmekte ve kredi borcu kalmayan ev üzerindeki ipotek kaldırılmaktadır. Yapılan görüşmelere rağmen bankanın haksız ve hukuka aykırı olarak kredi borcu bulunmayan ev üzerindeki ipoteği kaldırmaması halinde ise açılacak dava ile ipoteğin kaldırılması sağlanabilecektir. Bu davada ipoteğin güvence altına aldığı alacağın ödendiği ispat edilerek ipoteğin kaldırılması sağlanabilecektir. 3.2. Müteahhidin Borcu Nedeniyle Konulan İpoteğin Kaldırılması Özellikle büyük ölçekli inşaat projeleri müteahhitler için ciddi oranda maliyeti de beraberinde getirebilmektedir. İşte müteahhitler tarafından bu maliyetlerin karşılanabilmesi için taşınmazlar henüz inşaat halinde iken alıcılara satılmakta ve taşınmaz tamamlandığında devredileceği vaat edilmektedir. Taşınmazların henüz tamamlanmadan satılması da çoğu durumda maliyetleri tam olarak karşılamadığından müteahhitler tarafından hak sahiplerine devredileceği vaat edilen ve satım bedeli de alınan bu taşınmazlar üzerinde banka ipoteği tesis edilmekte ve inşaatı finanse edebilmek için bankadan kredi kullanılmaktadır. Ne var ki müteahhidin bankadan kullandığı kredi borcunu ödeyememesi halinde taşınmaz satın alan kişiler bedelini ödedikleri evlerin üzerinde banka ipoteği ile karşılaşabilmektedir. Bu durumda bedelini ödeyerek ev satın alan kişinin bankanın ipoteğini kaldırabilmesi için dava yoluna başvurması şarttır. Kural olarak tapu kaydına güvenerek ayni hak kazanan kişinin bu kazanımı korunmaktadır. Yani bankanın tapuda o sırada malik olarak görünen müteahhidin inşa ettiği evler üzerine ipotek tesis etmesinde hukuken bir engel bulunmamaktadır. Fakat burada kanun bankalara özel ve ağırlaştırılmış bir sorumluluk yüklediğinden, inşa edilen taşınmazların üçüncü kişilere satılması gerektiğini bilen veya bilmesi gereken bankanın koyduğu ipoteklerin iyi niyetli olmadığı ve geçersiz olacağı değerlendirilebilecektir. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesi’nin 2019/1861 Esas, 2019/1943 Karar sayılı ve 28.11.2019 tarihli bu emsal kararında; “Tapuda kat irtifaklı gözüken taşınmaz üzerine ipotek koyan bankanın hem basiretli tacir hem de güven kurumu olmaları nedeniyle kredi vereceği kişiler ile krediye karşı gösterilecek ayni teminatlar hususunda uzmanlaştığı tartışmasız olduğundan, arsa üzerinde bulunan yapıların ve bu yapılar içerisinde yaşayan insanların bankalarca bilinmediği, mevcut durumdan haberdar olmadıkları ileri sürülemeyecektir. TMK.nın 2. Maddesi uyarınca herkes haklarını kullanırken ve borçlarını ifa ederken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Ayrıca, bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını da kanun himaye etmemektedir. Bütün hakların kullanılmasının en önemli ve emredici sınırı, dürüstlük kurallarına uygun davranmaktır. Bankaların sorumluluğu, bir anlamda kamu hizmeti ifa etmeleri nedeniyle kamusal güvene sahip kuruluşlar olarak tanımlanmalarından dolayı ağırlaştırılmıştır. Sorumluluğun ağırlaştırılmasında dikkate alınan, özen borcuna aykırılıktan doğan sorumluluğun kapsamını genişletmek ve hafif kusurlu ve hatta kusursuz olsalar dahi bankaların faaliyet alanlarındaki iş ve eylemlerinden sorumlu olmalarını sağlamaktır. Böyle ağırlaştırılmış bir sorumluluk karinesine sahip olan bankaların, TTK’da düzenlenen basiretli tacir özen yükümlülüğünden çok daha ağır ir özen yükümlülüğü ile hareket etmesi gerekmektedir. Bir bankacılık işlemi olan kredi tahsis işlemi sürecinde de kredi vereceği müşterisine ilişkin risk analizi yapması, kredi karşılığı teminat alması, müşterinin gelir tespiti yapması ve kredi için bir süre belirlemesi ticari hayatın ve bankacılık işlemlerinin olağan uygulaması halini almıştır.Davalı banka gerekli araştırmayı yapmamış, mevcut durumu bilebilecek ve öğrenebilecek durumda iken bu araştırma yükümlülüğünü yerine getirmemiş olmakla gerekli dikkat ve özeni göstermediğinden iyiniyetli olduğundan söz edilemez” Şeklinde karar vererek inşa edilen taşınmazların üçüncü kişilere devredileceğinin banka tarafından bilinmesi gerektiği, bu durumda bankanın iyi niyetli olduğundan söz edilemeyeceği değerlendirilmiştir. Şu durumda satın alınan ev üzerinde müteahhidin borcu nedeniyle bankanın ipoteği bulunsa dahi açılacak dava ile bu ipoteklerin kaldırılması hukuken mümkündür. 4. İpoteğin Kaldırılması Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme İpoteğin kaldırılması davasında niteliği bakımından görevli mahkeme uyuşmazlığın türüne göre belirlenecektir. Buna göre tüketiciler tarafından satın alınan evler bakımından görevli mahkeme Tüketici Mahkemeleri olacaktır. Ticari amaçla satın alınan taşınmazlar bakımından ise görevli mahkeme 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu’na göre Ticaret Mahkemeleri olacaktır. Ticaret ve Tüketici mahkemelerinde açılacak dava öncesi arabulucuya başvurulması dava şartı niteliğindedir. Konuya ilişkin detaylı bilgi için “Tüketici Davalarına Zorunlu Arabuluculuk” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Yetkili mahkeme ise 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na göre belirlenecek olup ipotek ayni bir hak olduğundan ipoteğin kaldırılması davasında da taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkili kabul edilecektir. ### Anlaşmalı Banka Kredisi Kullandırılan Satışlarda Tüketicinin Hakları Bağlı kredi; satıcının tüketici tarafından kendisinden mal veya hizmet satın alması amacıyla işbirliği içinde olduğu bankadan tüketicinin kredi çekmesini sağlamasıdır. Banka, satıcı ve tüketici arasında üçlü bir ilişki kuran bağlı kredilerin kullanımının artmasıyla birlikte, tüketicilerin meydana gelebilecek riskli durumlardan korunması amacıyla tüketiciye bazı özel haklar tanınmıştır. 1. Bağlı Kredi Nedir? Bağlı kredi; satıcının tüketici tarafından kendisinden mal veya hizmet satın alması amacıyla işbirliği içinde olduğu bankadan tüketicinin kredi çekmesini sağlamasıdır. Bağlı kredi ile tüketici, kredi tutarının hangi mal veya hizmetin alınacağı konusunda oldukça sınırlanmakta olup banka ile satıcı, tüketiciye karşı adeta tek bir kişiymişçesine hareket ederler ve kredi tutarı banka tarafından doğrudan tüketiciye değil, satıcıya ödenir. Bağlı kredi kullanarak mal satın alınması ancak malın ayıplı olması ya da hiç veya gerektiği gibi teslim edilmemesi gibi hallerde, tüketicinin korunması ilkesinin bir getirisi olarak tüketiciye bazı haklar tanınmıştır. Bu haklar şu şekilde sıralanabilir; Tüketicinin cayma hakkıTüketicinin kredi borcunu erken ödeme hakkıTüketicinin kredi borcunu ödemekten kaçınma hakkıTüketicinin zararının tazminini talep etme hakkı. 2. Tüketicinin Cayma Hakkı Tüketicinin tüketici kredisinden cayma hakkı kanunla tanınmış bir hak olup 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un (TKHK) 24. maddesine göre; “Tüketici, on dört gün içinde herhangi bir gerekçe göstermeksizin ve cezai şart ödemeksizin tüketici kredisi sözleşmesinden cayma hakkına sahiptir.” Tüketicinin, ödeme gücünü aşan bir kredi borcuna girmesini engellemek amacıyla tüketiciyi korumak için düzenlenen bu hükme göre, tüketici herhangi bir sebep göstermeksizin on dört gün içinde tüketici kredisi sözleşmesinden cayabilir ve bu durumda cezai şart ödemez. Bağlı kredi de tüketici kredilerinden biri olduğundan tüketicinin TKHK madde 24’e göre bağlı tüketici kredisinden kanunla belirlenen on dört günlük süre içerisinde cezai şart ödemeden cayma hakkı mevcuttur. Bankanın başkaca sorumlulukları hakkında detaylı bilgi için "Bağlı Tüketici Kredilerinde Bankanın Sorumluluğu" isimli makalemizi inceleyebilirsiniz. 2.1. Tüketicinin Tazminat veya Cezai Şart Ödemeksizin Sözleşmeden Cayma Hakkı Tüketicinin, mal veya hizmet satın almaya ilişkin satıcıyla akdettiği sözleşmeden cayması halinde kullandığı bağlı kredinin ne olacağı gündeme gelecektir. Tüketici, satış sözleşmesinden caydığı takdirde banka ile arasındaki bağlı kredi sözleşmesini de sona erdirebilir. Eğer tüketici satış sözleşmesinden cayarsa ve bu cayma bildirimini süresinde bağlı kredi kullandığı bankaya bildirirse, tüketici açısından herhangi bir cayma bedeli veya cezai şart ödeme durumu söz konusu olmaz. Diğer bir deyişle tüketicinin, süresi içinde cayma bildirimini bankaya yöneltmesi halinde tazminat veya cezai şart bedeli ödemeden bağlı kredi sözleşmesini sona erdirebilir. Bu durum Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 30. maddesinin 4. fıkrasında açıklanmış olup işbu maddeye göre; “Tüketicinin mal veya hizmet tedarikine ilişkin sözleşmeden cayması ve buna ilişkin bildirimin cayma süresi içinde ayrıca kredi verene de yöneltilmesi hâlinde, bağlı kredi sözleşmesi de herhangi bir tazminat veya cezai şart ödeme yükümlülüğü olmaksızın sona erer.” 3. Tüketicinin Kredi Borcunu Erken Ödeme Hakkı Kredi kullanımında kural, bankanın kredi miktarını kredi kullanan kişiye ödemesi ve kredi kullanan kişinin belirlenen vadelerde taksitler halinde kullandığı kredi tutarını, faizlerini ve masraflarını bankaya geri ödemesi olsa da kredi kullanan tüketicinin erken ödeme hakkı her zaman mevcuttur. Tüketicinin kredi kullanarak borçlandığı toplam tutarı veya birden çok taksiti, ödeme zamanı gelmeden ödemesi mümkün olup bu durumda tüketiciden alınan faiz ve komisyonlardan indirim yapılması zorunludur. Erken ödeme, kanunen düzenlenmiş bir hak olup Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun madde 20’ye göre; “Tüketici, borçlandığı toplam miktarı önceden ödeyebileceği gibi vadesi gelmemiş bir ya da birden çok taksit ödemesinde de bulunabilir. Her iki durumda da satıcı veya sağlayıcı, faiz veya komisyon aldığı durumlarda ödenen miktara göre gerekli tüm faiz ve komisyon indirimini yapmakla yükümlüdür.” Ayrıca, TKHK madde 27’ye göre; "Tüketici, vadesi gelmemiş bir veya birden çok taksit ödemesinde bulunabilir veya kredi borcunun tamamını erken ödeyebilir. Bu hâllerde kredi veren, erken ödenen miktara göre gerekli tüm faiz ve diğer maliyet unsurlarına ilişkin indirim yapmakla yükümlüdür.” Yani, kredi veren bankaların erken ödemeyi reddetmeleri hukuken mevcut olmayıp erken ödeme halinde tüketiciden alınan faiz ve komisyondan indirim yapılmasının yanında tüm faiz ve diğer maliyetlere ilişkin indirim yapılması da yasal bir zorunluluktur. 3.1. Konut Kredilerinde Erken Ödeme Hakkı Yukarıda açıkladığı üzere tüketici tarafından kullanılan tüm kredilerde tüketicinin erken ödeme hakkı bulunmaktadır. Konut kredilerinde kredi kullanımı günümüzde oldukça yaygın olduğundan Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un “Konut Finansmanı” başlıklı bölümünde yer alan 37. madde ile konut finansmanı sağlayan kredilerde erken ödeme özel olarak düzenlenmiştir. İşbu maddeye göre; “Tüketici, vadesi gelmemiş bir veya birden çok taksit ödemesinde bulunabileceği gibi, konut finansmanı borcunun tamamını erken ödeyebilir. Bu hâllerde, konut finansmanı kuruluşu, erken ödenen miktara göre gerekli tüm faiz ve diğer maliyet unsurlarına ilişkin indirim yapmakla yükümlüdür.” Faiz oranının sabit olarak belirlenmesi hâlinde, sözleşmede yer verilmek suretiyle, bir ya da birden fazla ödemenin vadesinden önce yapılması durumunda, konut finansmanı kuruluşu tarafından tüketiciden erken ödeme tazminatı talep edilebilir. Erken ödeme tazminatı gerekli faiz indirimi yapılarak hesaplanan ve tüketici tarafından konut finansmanı kuruluşuna erken ödenen tutarın kalan vadesi otuz altı ayı aşmayan kredilerde yüzde birini, kalan vadesi otuz altı ayı aşan kredilerde ise yüzde ikisini geçemez. Oranların değişken olarak belirlenmesi hâlinde tüketiciden erken ödeme tazminatı talep edilemez.” 4. Tüketicinin Kredi Borcunu Ödemekten Kaçınma Hakkı Kredi sözleşmelerinde kural, kredi kullanan tüketicinin kredi borcunu belirli bir ödeme planına uygun şekilde ödemesi olsa da bağlı kredilerde satıcı-banka-tüketici arasında üçlü bir ilişki kurulduğu ve kredi kullandıran banka satıcıyla birlikte tüketiciye karşı müteselsilen sorumlu olduğundan bazı hallerde tüketicinin kredi borcunu ödemekten kaçınma hakkı gündeme gelebilir. Bağlı kredi kullanılarak satın alınan mal veya hizmetin hiç veya gerektiği gibi ifa edilmemesi ya da ayıplı ifa edilmesi halinde tüketici, kredi borcunu ödemekten kaçınma hakkına sahiptir. Diğer bir deyişle tüketicinin bağlı kredi kullanarak satın aldığı mal veya hizmetin ayıplı ifası, hiç veya gerektiği gibi ifa edilmemesi söz konusu olduğunda, tüketici de bağlı kredi borcunu ödemekten kaçınabilir zira bağlı kredilerde banka ve satıcı tüketiciye karşı müteselsilen sorumludur. 5. Tüketicinin Zararının Tazminini Talep Etme Hakkı Tüketici tarafından satın alınan mal veya hizmetin, ayıplı ifası ya da hiç veya gerektiği gibi ifa edilmemesi hallerinin gerçekleşmesi durumunda tüketicinin bu sebeplerden kaynaklanan zararının tazminini talep etme hakkı mevcuttur. Daha önce belirtildiği üzere bağlı kredi sözleşmelerinde kredi sağlayan banka ile satıcı, tüketiciye karşı müteselsilen sorumlu olduklarından tüketicinin, hukuka uygun bir ifanın gerçekleşmediği hallerden doğan zararının tazminini satıcı ile birlikte bankadan da talep etmesi mümkündür. Banka, satıcı ile arasındaki bu müteselsil sorumluluk halinden dolayı tüketicinin zararını tazmin etmekle yükümlüdür. 6. Sonuç Bağlı kredi sözleşmelerinde banka ile satıcı, tüketiciye karşı tek bir kişiymişçesine hareket ettiklerinden tüketicinin korunması amacıyla tüketiciye bazı haklar tanınmış olup banka ve satıcının tüketiciye karşı müteselsil sorumlulukları bulunmaktadır. Müteselsil sorumluluk kapsamında tüketicinin, ifanın hiç veya gerektiği gibi gerçekleşmemesi ya da ayıplı ifa gerçekleşmesi hallerinde satıcı ile birlikte bankanın da müteselsil sorumluluğuna başvurması mümkündür. Excerpt: Proje bazlı olarak satıcı ile işbirliği yapan banka, bağlı kredi kullandırdığı tüketiciye karşı, eksik yada ayıplı ifa nedeniyle satıcı ile birlikte sorumludur. ### Anlaşmalı Banka Kredisi Kullandırılan Satışlarda Bankanın Sorumluluğu Bağlı kredi sözleşmesi ile satıcı, kendisinden mal almak isteyen tüketiciyi, proje bazında işbirliği yaptığı bankaya yönlendirmekte ve kredi almasını sağlamaktadır. Bağlı kredi kullanan tüketici, kullandığı kredi ile hangi mal veya ürünü alabileceği konusunda sınırlanmakta olup, kredi tutarı banka tarafından doğrudan tüketiciye değil, satıcıya ödenmektedir. Konut ve araç satış işlemlerinde sıklıkla kullanılan bağlı tüketici kredilerinde, satıcı ve banka adeta tek bir kişiymişçesine hareket etmektedir. Bu durumun tüketiciler açısından riskli bir durum yaratma ihtimali bulunması sebebiyle, bağlı kredi kullanan tüketicilerin korunması için, 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun (TKHK) da önemli yasal düzenlemeler yapılmıştır. 1. Bağlı Kredi Nedir? Bağlı kredi sözleşmesi ile satıcı, kendisinden mal almak isteyen tüketicinin kendi çalıştığı bankadan kredi almasını sağlamakta olup, banka ise bu kredi tutarını tüketiciye ödemeksizin doğrudan satıcıya ödemektedir. Bağlı kredi kullanan tüketici, hangi mal veya hizmetin alınacağı konusunda oldukça sınırlanmaktadır. Böylece, banka tüketiciye sadece işbirliği içinde olduğu satıcıdan mal veya hizmet alınması için kredi vermekte, satıcı işbirliği içinde olduğu bankadan kendi satışlarının artması için kredi aldırmakta ve tüketici de satıcıdan aldığı mal veya hizmet karşılığında kredi taksitlerini bankaya ödemektedir. Belirtmek gerekir ki tüketicinin bir malı almak amacıyla satıcının yönlendirmesi olmaksızın bir bankadan kredi çekmesi ve bankanın kredi tutarını tüketiciye teslim etmesi halinde bağlı kredinin varlığından bahsedilemez. TKHK’nın 30. maddesinin 5. fıkrasında bu husus açıkça belirtilmiştir; “Kredi veren ile satıcı veya sağlayıcı arasında belirli bir malın veya hizmetin tedarikine ilişkin bir sözleşme olmaksızın, tüketicinin kendisi tarafından belirlenen malın veya hizmetin bedelinin kredi veren tarafından ödenmesi suretiyle kullandırılan krediler bağlı kredi sayılmaz.” 2. Bağlı Kredinin Kanuni Tanımı ve Şartları 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un “Bağlı krediler” başlıklı 30. maddesinde bağlı kredi sözleşmesi; “tüketici kredisinin münhasıran belirli bir malın veya hizmetin tedarikine ilişkin bir sözleşmenin finansmanı için verildiği ve bu iki sözleşmenin objektif açıdan ekonomik birlik oluşturduğu sözleşme” şeklinde tanımlanmıştır. Ekonomik birliğin varlığı içinse TKHK madde 30/2’de düzenlenen hallerden en az birinin varlığı aranmakta olup bu haller; Satıcı veya sağlayıcının tüketici için krediyi finanse etmesiÜçüncü bir tarafça finanse edilmesi durumunda, kredi verenin kredi sözleşmesinin imzalanması veya hazırlanması ile ilgili olarak satıcı veya sağlayıcının hizmetlerinden yararlanmasıBelirli bir mal veya hizmetin verilmesinin kredi sözleşmesinde açıkça belirtilmesidir. Bağlı kredi sözleşmesi, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2013/2294 Esas 2015/2330 Karar sayılı ve 21.10.2015 tarihli kararında işe şu şekilde tanımlanmıştır; “Bir başka deyişle bağlı krediler kural olarak üç taraflı bir hukuki ilişki kuran bir yapılanmayı ifade etmektedir. Söz konusu üç taraflı ilişkinin tarafları tüketici, mal satıcısı/hizmet sağlayıcısı ve kredi verendir. Bu üç taraflı ilişkide kural olarak birbirinden hukuken bağımsız en az iki sözleşme bulunur. Bu sözleşmelerden ilki satıcı/sağlayıcı ile tüketici arasında kurulan mal/hizmet temini sözleşmesi iken, ikinci sözleşme, tüketicinin satıcı/ sağlayıcı ile kurduğu sözleşmeyi finanse etmek üzere krediyi veren ile kurduğu kredi sözleşmesidir. Bu iki sözleşmenin yanı sıra bağlı tüketici kredileri kapsamında ortaya çıkan ilişkide genelde satıcı/sağlayıcı ile kredi veren arasında yapılan bir “çerçeve sözleşme” kapsamında yer alan bu üç tarafın hepsi arasında bir ilişki bulunmaktadır ve kredi veren ile satıcı/sağlayıcı arasındaki ilişki nedeniyle tüketici belirli bir marka malı almaya ya da belirli bir kişiyle sözleşme yapmaya yönlendirilmektedir. Tüm bu hallerde bağlı kredi ilişkisi kapsamında kurulan bu kredi sözleşmesine “bağlı kredi sözleşmesi” adı verilmektedir.” 3. Bağlı Kredi Kullanan Tüketici Bankanın Sorumluluğuna Başvurabilir mi? Bağlı tüketici kredilerinde, kredi tutarı doğrudan satıcıya peşin olarak ödendiği için satıcının üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmemesi ihtimalinde tüketicinin ödeme yapmaktan kaçınması mümkün olamamaktadır. Satıcının yükümlülüklerini yerine getirmemesi hallerine; satıcının malı tüketiciye teslim etmemesi, malı ayıplı şekilde veya eksik teslim etmesi, satıcının iflas etmesi gibi durumlar örnek olarak verilebilir ve bu ihtimallerde kredi tutarı banka tarafından satıcıya doğrudan ödendiğinden tüketicinin korunması ilkesiyle bağdaşmayan durumlar meydana gelebilecektir. İşbu riskli durumlardan dolayı hukukumuzca tüketicinin korunması ilkesinin bir gereği olarak bağlı kredilerde tüketicinin, satıcıyla arasındaki ilişkiden kaynaklanan birtakım hususları doğrudan bankaya karşı ileri sürmesi imkânı tanınmaktadır. Diğer bir deyişle, kredi kullanan tüketici, satıcı kendisine karşı yükümlülüklerini hiç veya gereği gibi yerine getirmediğinde direkt olarak kredi kullandıran bankaya başvurabilmektedir. Ancak TKHK’nın 30. maddesinin 4. fıkrasında, bankaya başvurulabilmesi için bir yıllık süre sınırı getirilmiş olup işbu maddeye göre; “Ancak, kredi verenin sorumluluğu; malın teslim veya hizmetin ifa edilmediği durumlarda satış sözleşmesinde veya bağlı kredi sözleşmesinde belirtilen malın teslim veya hizmetin ifa edilme tarihinden, malın teslim veya hizmetin ifa edildiği durumlarda malın teslim veya hizmetin ifa edildiği tarihten itibaren, kullanılan kredi miktarı ile sınırlı olmak üzere bir yıldır.” Tüketicinin hakları ile ilgili detaylı bilgi için "Bağlı Kredi Kullanan Tüketicinin Hakları" isimli makalemizi inceleyebilirsiniz. 4. Bankaların Bağlı Kredilerden Sorumluluğu Yukarıda anılan 21.10.2015 tarihli Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararının devamında “Bağlı kredinin varlığı halinde bankanın sorumluluğunu kredi miktarı ile sorumlu olduğu şeklinde anlamak gerekir.” İfadelerine yer verilmiş olup TKHK m. 30/4’te bağlı kredilerde bankanın sorumluluğu şu şekilde düzenlenmiştir; “Bağlı kredilerde, mal veya hizmet hiç ya da gereği gibi teslim veya ifa edilmez ise satıcı, sağlayıcı ve kredi veren, tüketicinin satış sözleşmesinden dönme veya bedelden indirim hakkını kullanması hâlinde müteselsilen sorumludur. Tüketicinin bedelden indirim hakkını kullanması hâlinde bağlı kredi de bu oranda indirilir ve ödeme planı buna göre değiştirilir. Tüketicinin sözleşmeden dönme hakkını kullanması hâlinde, o güne kadar yapmış olduğu ödemenin iadesi hususunda satıcı, sağlayıcı ve kredi veren müteselsilen sorumludur. Ancak, kredi verenin sorumluluğu; malın teslim veya hizmetin ifa edilmediği durumlarda satış sözleşmesinde veya bağlı kredi sözleşmesinde belirtilen malın teslim veya hizmetin ifa edilme tarihinden, malın teslim veya hizmetin ifa edildiği durumlarda malın teslim veya hizmetin ifa edildiği tarihten itibaren, kullanılan kredi miktarı ile sınırlı olmak üzere bir yıldır.” İşbu maddeye göre kredi veren, mal hiç ya da gereği gibi teslim edilmezse tüketicinin sözleşmeden dönmesi veya bedelde indirim hakkını kullanması halinde, tüketiciye karşı satıcıyla birlikte müteselsilen sorumludur. Yargıtay içtihatlarında ise bankanın müteselsil sorumluluğunun kanunda sayılan seçimlik haklarla sınırlı olmadığı ve tüketici lehine alacak olduğuna hükmedilmesi halinde bağlı kredi veren bankanın bu alacak için tüketiciye karşı yine müteselsilen sorumlu olduğu kabul edilmektedir. Yargıtay 13, Hukuk Dairesi’nin 2019/14676 Esas 2010/4491 Karar sayılı ve 29.04.2010 tarihli kararında; “4077 sayılı Yasa'nın 4. ve 10. maddeleri gereğince kredi veren, ayıplı maldan ve tüketicinin bu maddede yer alan seçimlik haklarından dolayı müteselsilen sorumlu olup, bu sorumluluk, malın sadece, hiç ya da gereği gibi teslim edilmemesi ile sınırlı değildir. O halde mahkemece hükmedilen alacağın kredi veren davalı şirketten de müteselsilen tahsiline karar verilmesi gerekirken, aksine düşüncelerle kredi verene karşı açılan davanın husumet nedeniyle reddine karar verilmiş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.” Yani tüketicinin şu haklardan birini tercih etmesi halinde bankanın sorumluluğu gündeme gelmektedir: Satış sözleşmesinden dönme hakkıBedelden indirim yapılmasını isteme hakkıTüketicinin tazminat talep etme hakkı 5. Konut Alımında Bağlı Kredi Kullanılması Günümüzde kredi kullanımının artmasının doğal bir sonucu olarak konut alımında bağlı kredi kullanımı da giderek artmaktadır. Özellikle, büyük ölçekte gerçekleştirilen inşaat projelerinde, konut satışında tüketici konumundaki konut alıcısına bağlı kredi kullandırılması oldukça yaygındır. Konut kredisinin bağlı kredi sayılabilmesi için; banka ile konut satıcısı arasında, tüketiciye satıcıdan konut alması için kredi kullandırılacağı konusunda bir anlaşmanın var olması gerekmektedir. Aksi halde tüketicinin herhangi bir bankadan konut satıcısının bankayla böyle bir ilişkisi olmaksızın kredi kullanması, bağlı kredi sayılmaz. Konut alımında özellikle bağlı kredi kullanımının yaygın olması dolayısıyla tüketiciyi korumak amacıyla Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’da konut finansmanında bağlı kredi kullanılması halinde uygulanacak hükümler ayrıca düzenlenmiştir. TKHK’nın Konut Finansmanı başlıklı üçüncü bölümün 35. maddesine göre; “ Bağlı kredi sözleşmesi; konut finansmanı kredisinin münhasıran belirli bir konutun satın alınması durumunda bir sözleşmenin finansmanı için verildiği ve bu iki sözleşmenin objektif açıdan ekonomik bir birlik oluşturduğu sözleşmedir. İşbu maddenin devamında, konutun hiç ya da gereği gibi teslim edilmemesi ve tüketicinin kanuni seçimlik haklarından birini kullanması halinde satıcı ile birlikte konut finansmanı kuruluşunun yani bankanın da müteselsilen sorumlu olacağı düzenlenmiştir. Ancak konut finansmanı sağlayanın sorumluluğu noktasında da bir yıllık süre sınırı getirilmiş olup TKHK m.35’e göre; “Ancak, konut finansmanı kuruluşunun sorumluluğu; konutun teslim edilmemesi durumunda konut satış sözleşmesinde veya bağlı kredi sözleşmesinde belirtilen konut teslim tarihinden, konutun teslim edilmesi durumunda konutun teslim edildiği tarihten itibaren, kullanılan kredi miktarı ile sınırlı olmak üzere bir yıldır. “ 6. Sonuç Sonuç olarak; satıcı, banka ve tüketici arasında üçlü bir ilişki kuran, kullandırılan krediyi sadece satıcıdan mal alma amacına özgüleyen, kredi tutarının alıcıya değil de direkt olarak satıcıya ödendiği krediler, bağlı kredi olarak adlandırılmaktadır ve özellikle konut alımında bağlı kredi kullanımı oldukça yaygındır. Bağlı kredi kullanılarak alınan mallar, hiç veya gerektiği gibi teslim edilmediği takdirde satıcı ile birlikte bankanın da müteselsil sorumluluğu oluşmaktadır. ### Tüketici Davalarında Zorunlu Arabuluculuk Bazı istisnaları olmakla birlikte Tüketici Mahkemeleri’nde dava açmadan önce arabuluculuğa başvurmak zorunludur. Aksi takdirde açılan dava, zorunlu arabuluculuk dava şartının yerine getirilmediği gerekçesiyle dava şartı yokluğundan usulden reddedilecektir. Tüketici Hakem Heyetine yapılan başvurular bu istisna kapsamında kalmaktadır. Bu nedenle Tüketici Hakem Heyetine yapılan başvurularda arabuluculuk gerekmemektedir.  Ayrıca Tüketici Hakem Heyetinin verdiği kararlara karşı itiraz mahiyetinde Tüketici Mahkemelerinde dava açılırken de arabuluculuk sürecinin tüketilmesi zorunlu değildir. Tüketici davaları kapsamında arabuluculuğa başvurmak isteyen taraf, karşı tarafın, karşı taraf birden fazla ise bunlardan herhangi birinin ikametgahının bulunduğu yerdeki adliyede bulunan arabuluculuk bürosuna başvurması yeterlidir. Başvuru sonrası atanacak arabulucu, tarafları uzlaşmazlığın çözümü için görüşme ve müzakereye davet eder. Arabulucunun nezaretinde yapılan görüşme ve müzakereler sonucunda tarafların anlaşıp anlaşamadığını tutanağa bağlanır. Arabuluculukta anlaşılan hususlarda sonradan dava açılması mümkün değildir. Anlaşılamama durumunda da anlaşamama tutanağının açılacak davada dava dilekçesine eklenmesi dava şartıdır. Arabuluculuk sonucunda tarafların anlaştığına ilişkin tutanakta eğer taraflarla birlikte avukatlarının da imzası bulunmaktaysa bu tutanak doğrudan icra edilebilir. Yalnızca tarafların imzasını taşıyan tutanak için ise Sulh Hukuk Mahkemesi’nden icra edilebilirlik şerhi alınması gerekmektedir. 1. Tüketici Davaları Nelerdir? Tüketici davaları, tüketici işlemleri ile tüketiciye yönelik uygulamalardan doğabilecek uyuşmazlıklara ilişkin davalardır. Tüketici işlemi; 6502 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’da  mal veya hizmet piyasalarında kamu tüzel kişileri de dâhil olmak üzere ticari veya mesleki amaçlarla hareket eden veya onun adına ya da hesabına hareket eden gerçek veya tüzel kişiler ile tüketiciler arasında kurulan, eser, taşıma, simsarlık, sigorta, vekâlet, bankacılık ve benzeri sözleşmeler de dâhil olmak üzere her türlü sözleşme ve hukuki işlem şeklinde tanımlanmıştır. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere bir işlemin tüketici işlemi olarak kabul edilebilmesi için işlemin bir tarafının tüketici olması gerekmektedir. Tüketici ise, herhangi bir ticari amacı olmadan tüketim amacıyla hareket eden, bireysel kullanıcıları ifade etmektedir. Kural olarak bir hukuki ilişkinin tarafı tüketici olduğu müddetçe o hukuki ilişkiden kaynaklanan davalar da tüketici davaları kapsamında tüketici mahkemelerinde görülecektir. Bununla birlikte 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda düzenlenen mutlak ticari davalar bakımından ise her halükarda Ticaret Mahkemeleri görevli kabul edilecektir. 1.1. Tüketici Davası İle Tüketici Hakem Heyeti Başvurusunun Farkları Nelerdir? Tüketici davaları ile tüketici hakem heyeti başvurusu aynı hukuki amaca hizmet etmektedir. Tüketici hakem heyeti başvurularının özelliği parasal sınır altında kalan uyuşmazlıkları dava yoluna gitmeden hızlıca çözümlemek ve tüketicinin lehine olacak şekilde yargılamayı hızlandırmaktadır. Tüketici hakem heyeti başvuruları, tüketici davalarından çok daha hızlı sonuçlandırılmakta olup tamamen tüketicinin korunmasına yönelik bir uygulamadır. 2023 yılı için yapılacak başvurularda değeri 66.000 TL (altmışaltı bin) Türk Lirasının altında bulunan uyuşmazlıklarda, İl veya İlçe Tüketici Hakem Heyetleri görevlidir. 66.000,00 TL tutarının üzerinde kalan uyuşmazlıklarda ise Tüketici Hakem Heyeti’ne başvurmadan arabuluculuk sürecinin izlenmesinin ardından Tüketici Mahkemeleri’nde dava açılması mümkündür. Tüketici hakem heyeti başvurusunun tüketici davalarından bir diğer farkı ise tüketici davalarında zorunlu arabuluculuk şartı bulunmasına rağmen tüketici hakem heyeti başvurularında bu şekilde bir şart bulunmamasıdır. Yukarıda belirtilen parasal sınırı geçmemek şartıyla tüketiciler, dava açmadan arabuluculuk yoluna da başvurmadan doğrudan tüketici hakem heyeti başvurusu ile haklarını arayabileceklerdir. Kanun koyucu tüketici uyuşmazlıklarının, arabuluculuk yoluyla kolay, hızlı ve ekonomik şekilde çözümlenmesini amaçlamıştır. Ancak arabuluculuk aşamasında çözümlenemeyen uyuşmazlıklarda tüketicinin dava yoluyla hak aramasını da kolaylaştırmayı hedefleyen konun koyucu, tüketici davalarını harçtan muaf tutmuştur. Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için “Tüketici Davalarında Yargılama Giderleri ve Harçlar” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Tüketici Davalarında Zorunlu Arabuluculuk Tüketici davalarında dava şartı olan zorunlu arabuluculuk, uyuşmazlıkların daha hızlı çözümlenmesi, yargılama masraflarının düşürülmesi ve yargı sistemi üzerindeki iş yükünün azaltılmasını için getirilmiştir Zorunlu arabuluculuk kuralına göre dava açmadan önce zorunlu arabuluculuk yoluna başvurulmalı ve söz konusu uyuşmazlık, öncelikle her iki tarafın da katıldığı bu arabuluculuk görüşmesinde çözülmeye çalışılmalıdır. Zorunlu arabuluculuk şartı, dava şartı niteliğindedir. Dava açılmadan önce zorunlu arabuluculuk yoluna başvurulmamışsa, Tüketici Mahkemesi davayı, dava şartı yokluğu nedeniyle reddedecektir. Davanın zorunlu arabuluculuk şartı yerine getirilmediğinden reddedilmesi durumunda, zamanaşımı süreleri geçmemişse, zorunlu arabuluculuk şartı tamamlanarak davanın yeniden açılması mümkündür. Kural bu olmakla birlikte Tüketici Mahkemesi’nde dava açmadan önce arabuluculuğa başvurmanın zorunlu olmadığı birtakım durumlar da mevcuttur. Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’a göre zorunlu arabuluculuk şartının istisnaları; Tüketici hakem heyetinin görevi kapsamında olan uyuşmazlıklar Tüketici hakem heyeti kararlarına yapılan itirazlar Tüketici örgütleri tarafından açılan davalar Üretimin veya satışın durdurulması ve malın toplatılması amacıyla açılan davalar Taşınmazın aynından doğan davalar Şeklinde belirlenmiştir. Şu durumda tüketici davaları bakımından dava açılmadan önce zorunlu olarak arabuluculuk yoluna başvurulması gerekmekteyse de bu sayılan istisnai durumlarda arabuluculuk yoluna başvurulmadan doğrudan dava açılması mümkün olacaktır. 3. Arabuluculuk Süreci 3.1. Arabulucuya Başvuru Tüketici davaları kapsamında arabuluculuğa başvurmak isteyen taraf, karşı tarafın, karşı taraf birden fazla ise bunlardan birinin yerleşim yerindeki adliyede bulunan arabuluculuk bürosuna, arabuluculuk bürosu kurulmayan yerlerde ise görevlendirilen yazı işleri müdürlüğüne başvurur. Tarafların arabulucuya başvurma süreleri davaların zamanaşımı ve hak düşürücü süreleri ile aynıdır. Arabulucuya başvurmanın zamanaşımına etkisine aşağıda ayrıca değinilecektir. 3.2. Arabulucunun Seçilmesi Arabuluculuk başvurusu akabinde, Arabuluculuk Daire Başkanlığı tarafından listelenen ve ilgili komisyon başkanlıklarına bildirilen listeden seçilmek kaydıyla arabuluculuk bürosu tarafından bir arabulucu belirlenir. Ancak taraflar, bu listede bulunması kaydıyla ortak bir arabulucu üzerinde anlaşarak uyuşmazlıklarında kimin arabulucu olacağına kendileri de karar verebilir. Arabulucunun büro tarafından atanması durumunda arabulucu, büronun yetkili olup olmadığını kendiliğinden dikkate almaz. Ancak yetki itirazı olan taraf, en geç ilk oturumda yerleşim yeri veya işin yapıldığı yer ile ilgili belgeleri de sunarak yetkisiz arabuluculuk bürosuna başvurulduğu iddiasında bulunabilir. Arabulucu böyle bir durumda kendiliğinden yetki incelemesi yapamaz. Dosyayı derhal ilgili Sulh Hukuk Mahkemesi’ne gönderilmek üzere büroya teslim eder ve Mahkeme harç almaksızın yetkiyi inceler, kesin olarak karara bağlar. 3.3. Arabuluculuk Süreci Uygulamaları Arabulucu, taraflarla kendiliğinden iletişime geçerek tarafların görüşme yeri ve saati konusunda bilgilenmesini sağlayacaktır. Arabulucu, tarafların iletişim bilgilerini büro tarafından kendisine verilmesi sebebiyle zaten sahip olacaktır. Ancak bu bilgilerle taraflara ulaşamayan arabulucu, kendiliğinden araştırma yaparak da tüm iletişim vasıtalarıyla taraflara ulaşabilir. Taraflara ulaşan arabulucu görevlendirme konusunda tarafları bilgilendirir ve tarafları ilk toplantıya davet eder. Arabuluculuk görüşmelerine taraflar bizzat katılabileceği gibi tarafların özel yetki verdiği avukatları veya kanuni temsilcileri de katılabilir. Taraflar arabuluculuk görüşmeleri esnasında karşılıklı taleplerini belirterek ortak bir noktada anlaşmaya çalışacaklardır. Bu süreçte arabulucu, taraflara eşit bir şekilde davranmak ve müzakerenin eşit şartlar altında ilerlemesini sağlamakla yükümlüdür. Eğer taraflar çözüm üretemiyorlarsa arabulucu da taraflara bir çözüm önerisinde bulunabilir. Arabuluculuk, gizli yürütülmesi gereken bir süreçtir. Arabulucunun arabuluculuk faaliyeti nedeniyle elde ettiği tüm bilgi ve belgeleri gizli tutmakla yükümlüdür. Taraflar da bu belgeleri olası bir davada veya tahkim yargılamasında kullanamayacaklardır. Olası bir dava veya tahkim yargılamasında delil olarak ileri sürülemeyecek beyan ve belgeler Arabuluculuk Kanunu’nda şu şekilde açıklanmıştır: Taraflarca yapılan arabuluculuk daveti veya bir tarafın arabuluculuk faaliyetine katılma isteği. Uyuşmazlığın arabuluculuk yolu ile sona erdirilmesi için taraflarca ileri sürülen görüşler ve teklifler. Arabuluculuk faaliyeti esnasında, taraflarca ileri sürülen öneriler veya herhangi bir vakıa veya iddianın kabulü. Sadece arabuluculuk faaliyeti dolayısıyla hazırlanan belgeler. Arabulucu, arabuluculuk yoluna başvuran taraflara eşit ve tarafsız bir şekilde yaklaşmakla ve görevini şahsen yerine getirmekle yükümlüdür. Arabulucu, bu sıfatla görev yaptığı uyuşmazlıkla ilgili olarak açılan davada, daha sonra taraflardan birinin avukatı olarak görev üstlenemez. 3.4. İlk Oturum Arabulucunun tarafları müzakereye davet etmesinin ardından tarafların bu süreçte ilk kez bir araya gelmesi ile ilk oturum gerçekleşmiş olur. Bu oturumun gerçekleştiği arabulucu tarafından tutanak altına alınır. İlk oturuma katılımın ve mazeretsiz bir şekilde katılmamanın önemine aşağıda ayrıca değinilecektir. 3.5. Son Oturum Arabulucu, ilk oturumun ardından tutanak tutması gerektiği gibi son oturumda da son tutanağı tutması gerekmektedir. Arabuluculuk son tutanağı, dava şartı arabuluculuk bakımından oldukça önem arz etmektedir. Zira bu tutanak, açılacak olası bir davada dava dilekçesine eklenmezse ve mahkeme tarafından verilen süreye rağmen yine ibraz edilmezse açılan dava, dava şartı yokluğu sebebiyle reddedilecektir. Ayrıca bu tutanağın son tutanağın ardından zamanaşımı ve hak düşürücü süreler işlemeye devam edecektir. 4. Arabuluculuk Sürecinde Tarafların Hak Ve Yükümlülükleri Arabuluculuk sürecinde arabulucunun ve arabuluculuğa başvuran tarafların hak ve yükümlülükleri bulunmaktadır. Arabuluculuk, tamamen gizli yürütülmesi gereken bir süreçtir. Arabuluculuğun gizli olması, taraflar için bir hak olmakla beraber aynı zamanda bir yükümlülüktür. Taraflar, arabuluculuk sürecinin gizli kalmasını isteme hakkına sahip olduğu gibi bu süreci gizli tutmakla da yükümlüdürler. Ayrıca arabulucu da arabuluculuk faaliyeti nedeniyle elde ettiği tüm bilgi ve belgeleri gizli tutmakla yükümlüdür. Arabuluculuk sürecinde gizliliğe aykırı davranılması sebebiyle bir kişinin hukuken korunan menfaatine zarar veren kişi, Arabuluculuk Kanunu’nun 33. Maddesine göre şikayet üzerine 6 aya kadar hapis cezası ile cezalandırılabilecektir. Arabuluculuk süreci tarafların rızasına dayalı iradi bir süreç niteliğinde olup, taraflar arabuluculuk sürecine katılmak zorunda değillerdir. Ancak dava şartı zorunlu arabuluculuk söz konusu olduğunda dava açmak isteyen tarafın arabuluculuk sürecini zorunlu olarak izlemesi gerekmektedir. Yine dava şartı arabuluculukta, davada davalı olacak taraf da eğer iradi olarak arabuluculuk görüşmelerine katılmazsa bunun birtakım olumsuz sonuçları olacaktır. Bu duruma aşağıda ayrıca değinilecektir. Arabuluculuk sürecinde taraflar daima eşit haklara sahiptir. Arabulucu, bir tarafa ne şekilde davranıyorsa diğer tarafa da eşit şekilde davranmakla yükümlüdür. Taraflara verilen söz hakkı süreleri eşit olmalı ve eşitsizlik yaratabileceği düşünülen tüm hususların arabulucu tarafından önüne geçilmelidir. Ayrıca bu noktada önemle belirtmek gerekir ki tarafların zorunlu arabuluculuk görüşmelerine katılmaması durumunda mazeretsiz bir şekilde katılmayan taraf aleyhine yargılama giderlerinin üzerinde bırakılması gibi birtakım olumsuz sonuçlar doğmaktadır. Ancak bu durum iş ve ticaret davalarında söz konusu olup tüketici yargılama giderlerinden muaf tutulmuştur. 5. Arabuluculuk Sürecinde Temsil Taraflar, arabuluculuk görüşmelerine bizzat katılabileceği gibi avukatları veya kanuni temsilcileri aracılığıyla da katılabilirler. 6. Arabuluculuk Sürecinde Süreler Ve Zamanaşımı Arabulucu, arabulucu olarak görevlendirildiği tarihten itibaren 3 haftalık süre içerisinde yapılan arabuluculuk başvurusunu sonuçlandırır. Zorunlu hallerde bu süre arabulucu tarafından bir haftalığına uzatılabilir. Zorunlu arabuluculuk söz konusu olduğunda arabuluculuk bürosuna başvurulduğu tarihten arabuluculuk son tutanağının imzalanmasına kadar geçen süreçte zamanaşımı süreleri durur ve hak düşürücü süreler işlemez. İhtiyari arabuluculukta ise arabulucuya başvurmanın zamanaşımı ve hak düşürücü sürelere bir etkisi olmayacaktır. 7. Arabuluculuk Ücreti Arabulucu, yürütmüş olduğu arabuluculuk faaliyeti karşısında ücret ve masrafları isteme hakkına sahiptir. Hatta öyle ki arabulucu henüz faaliyete başlamadan ücret ve masraflar için avans da talep edebilir. Eğer aksi kararlaştırılmamışsa, arabulucunun ücreti, faaliyetin sona erdiği tarihte yürürlükte bulunan Arabuluculuk Asgari Ücret Tarifesi’ne göre belirlenir. Taraflar, Arabuluculuk Asgari Ücret Tarifesinin altında bir ücret kararlaştırılamaz. Arabulucunun ücreti ile arabulucunun taraflar arasındaki uyuşmazlık için yapmış olduğu masraflar, taraflarca eşit şekilde karşılanır. Ancak taraflar aralarında bir tarafın ücretin ve masrafların tamamını veyahut daha büyük kısmını ödemesi konusunda anlaşmaya varabilirler.  Arabuluculuk sürecinde taraflara ulaşılamaması, tarafların görüşmelere katılmaması, ya da tarafların anlaşamamaları hâlinde arabuluculuk ücreti, Adalet Bakanlığı bütçesinden karşılanır. Arabuluculuk faaliyeti sonunda açılan davanın tüketici lehine sonuçlanması hâlinde arabuluculuk ücreti, 6183 sayılı Kanun hükümlerine göre davalıdan tahsil olunarak bütçeye gelir kaydedilir. Arabuluculuk ücreti, konusu para olan ya da para ile değerlendirilen ve para olmayan ve para ile değerlendirilmeyen hususlar olması bakımından farklılık arz etmektedir. Arabulucu Asgari Ücret Tarifesine göre konusu para olan ya da para ile değerlendirilebilen hususlarda arabuluculuk ücreti yüzde hesabı ile oluşurken konusu para olmayan veya para ile değerlendirilemeyen hususlarda arabuluculuk ücreti saat ve taraf sayısına göre belirlenmektedir. 8. Arabuluculuğun Sona Ermesi Arabuluculuk sürecinde tarafların anlaşması durumunda arabuluculuk faaliyetinin sonucu, tarafların anlaşıp anlaşamadıkları, arabuluculuk sürecinin nasıl sonuçlandığı arabulucu tarafından düzenlenen bir tutanak ile belgelendirilir. Bu tutanak taraflarca veya varsa avukatları ya da kanuni temsilcileri tarafından imzalanır. Eğer bu belge taraflar, kanuni temsilcileri veya avukatlarınca imzalanmazsa, sebebi belirtilmek suretiyle sadece arabulucu tarafından imzalanır. Taraflar eğer arabuluculuk faaliyeti sonunda bir anlaşmaya varmışlarsa anlaşılan bu hususlar hakkında daha sonradan taraflarca dava açılamaz. Arabulucuda anlaşılamaması halinde bu hususun işlendiği son tutanak düzenlenir. Söz konusu tutanak dava dilekçesine eklenerek Tüketici Mahkemelerinde söz konusu uyuşmazlığa ilişkin dava açılabilir. Tutanak eklenmeden mahkemeye başvurulması halinde mahkemece davacıya tutanağı sunması gerektiği aksi halde davasının usulden reddedileceği ihtarını içeren davetiye gönderilir. İhtara rağmen eğer tutanak mahkemeye sunulmazsa dava usulden reddedilir. 9. İcra Edilebilirlik Şerhi Tüketici davalarında arabuluculuk sonucunda taraflar anlaşmaya varırlarsa bu anlaşma belgesinin icra edilebilirlik etkisi kazanması için şerh verilmesi gerekmektedir. Taraflar bu belgenin icra edilebilirliğine ilişkin şerh verilmesi arabulucunun görev yaptığı yerdeki Sulh Hukuk Mahkemesi’nden talep edilebilir. Bu şerhi içeren anlaşma, ilam niteliğinde belge sayılır. Yani mahkeme kararına eşdeğer nitelikte bir belge sayılır. Taraflar, tarafların avukatları ve arabulucu tarafından birlikte imzalanan anlaşma belgesi ilam niteliğinde belge sayılır. Yani tarafların imzasıyla birlikte tarafların avukatlarının imzasını ve arabulucunun imzasını içeren anlaşma belgesinin icra edilebilirlik kazanması için ayrıca bir mahkeme kararına gerek bulunmamaktadır. Bu tutanaklar doğrudan icra edilebilecektir. 10. Arabuluculuk Sonrası Dava Açılması Taraflar eğer arabuluculuk faaliyeti sonunda bir anlaşmaya varmışlarsa anlaşılan bu hususlar hakkında daha sonradan taraflarca dava açılamaz. Arabuluculukta anlaşılamayan hususlarda ise dava açılabilmesi mümkündür. Tarafların anlaşamadığına dair düzenlenen tarafların, avukatlarının veya kanuni temsilcilerinin ve arabulucunun imzasını içeren anlaşamama tutanağı, Tüketici Mahkemesinde açılacak davanın dava dilekçesinin ekine eklenmelidir. Aksi takdirde mahkeme tarafından bu tutanağın ibrazı için süre verilir. Bu sürede de tutanak eğer dava dosyasına ibraz edilmezse dava usulden reddedilir. 11. Sıkça Sorulan Sorular Arabuluculuk Zamanaşımını Keser mi? İhtiyari arabuluculukta arabulucuya başvurmak zamanaşımı ve hak düşürücü süreleri kesmez, durdurmaz. Ancak zorunlu arabuluculuğun söz konusu olduğu durumlarda arabulucuya başvurmak zamanaşımını keser, durdurur. İcra Takibi İçin Arabulucuya Başvurmak Zorunlu mudur? Zorunlu Arabuluculuk İş, Tüketici ve Ticaret Mahkemeleri nezdinde açılacak bazı davalar için öngörülmüş olup icra takibi yapabilmek için zorunlu arabulucuya başvurma şartı bulunmamaktadır. Arabuluculuk Avukatlık Ücreti Ne Kadar? Arabuluculuk faaliyetinin anlaşmazlık ile sonuçlanması halinde, avukat, 2023 yılı için 2.400,00 TL maktu ücrete hak kazanır. Ancak, bu ücret asıl alacağı geçemez. Ancak aynı vekille dava yoluna gidilirse arabuluculuk sürecinde avukata ödenen tutar, dava sürecinde ödenecek asgari tutardan mahsup edilir.Arabuluculuk aşamasına anlaşma sağlanması durumunda, konusu para olan veya para ile değerlendirilebilen işlerde avukatlık ücreti; arabuluculuk sonucunda arabuluculuk anlaşma belgesinin imzalanması halinde, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi’nin üçüncü kısmına göre hesaplanan ücretin dörtte bir fazlası olarak belirlenir. Yani bu durumda ücret yüzde usulüne göre belirlenecektir.Konusu para olmayan veya para ile değerlendirilemeyen işlerde avukatlık ücreti; arabuluculuk sonucunda arabuluculuk anlaşma belgesinin imzalanması halinde, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi ’ nin ikinci kısmının ikinci bölümünde davanın görüldüğü mahkemeye göre öngörülen maktu ücretin dörtte bir fazlası olarak belirlenir. Excerpt: Tüketici uyuşmazlıkların daha hızlı çözümlenmesi ve yargılama masraflarının için tüketici davalarında zorunlu arabuluculuk şartı getirilmiştir. Tüketici dava açmadan önce zorunlu arabuluculuk yoluna başvurulmalı ve söz konusu uyuşmazlık öncelikle her iki tarafın da katıldığı bu arabuluculuk görüşmesinde çözülmeye çalışılmalıdır. ### Tüketici Davalarında Yargılama Giderleri ve Harçlar Tüketici ilişkilerinde de zayıf konumda olan taraf olan tüketicinin hak ve menfaatlerinin korunması için 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun çıkarılmış olup, Kanunda yer alan düzenlemeler ile zayıf konumda bulunan tüketicinin adli ve idari merciler nezdinde hakkını aramasının kolaylaştırılması amaçlanmıştır. Kanunun hak arama konusunda tüketici lehine getirdiği kolaylıkların başında, tüketici davalarının harçlardan muaf tutulması gelmektedir. Tüketici davalarına özel olarak getirilen yargı harcı kuralları ile de hak arama hürriyetinin sağlanması amaçlanarak tüketicilerin hakkını daha kolay araması sağlanmıştır. Hakkını adli ve idari merciler önünde aramak isteyen tüketicinin her türlü yargı harcından muaf tutulması suretiyle tüketici uyuşmazlıklarının daha hızlı ve maliyetsiz çözümlenebilmesi amaçlanmıştır. 1. Tüketici İşlemi Nedir? 6502 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun tüketici işlemini; mal veya hizmet piyasalarında kamu tüzel kişileri de dâhil olmak üzere ticari veya mesleki amaçlarla hareket eden veya onun adına ya da hesabına hareket eden gerçek veya tüzel kişiler ile tüketiciler arasında kurulan, eser, taşıma, simsarlık, sigorta, vekâlet, bankacılık ve benzeri sözleşmeler de dâhil olmak üzere her türlü sözleşme ve hukuki işlem şeklinde tanımlanmıştır. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere bir işlemin tüketici işlemi olarak kabul edilebilmesi için işlemin bir tarafının tüketici olması gerekmektedir. Tüketici ise herhangi bir ticari amacı olmadan tüketim amacıyla hareket eden bireysel kullanıcıları ifade etmektedir. 2. Tüketici Davaları Nelerdir? Tüketici davaları, tüketici işlemleri ile tüketiciye yönelik uygulamalardan doğabilecek uyuşmazlıklara ilişkin davalardır. Kural olarak bir hukuki ilişkinin tarafı tüketici olduğu müddetçe o hukuki ilişkiden kaynaklanan davalar da tüketici davaları kapsamında tüketici mahkemelerinde görülecektir. Bununla birlikte 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda düzenlenen mutlak ticari davalar bakımından ise her halükarda Ticaret Mahkemeleri görevli kabul edilecektir. Tüketiciye ilişkin uyuşmazlıkların dava yoluna gidilmeden çözülmesine ilişkin ayrıntılı bilgi almak için “Tüketici Davalarında Zorunlu Arabuluculuk” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 3. Tüketicilerin Yargılama Harçlarından Sorumluluğu Yargılama harçları, mahkemenin bir davayı incelemesi için hukuken ödenmesi gereken giderlerdendir. Kural olarak açılacak her davada davacı tarafın yargılama harçlarını ödemesi gerekmektedir. Yargılama harçlarının bir kısmı dava açılırken ödenmesi gerekirken bir kısmı ise davanın devamı esnasında veya kanun yolları aşamasında mahkemeye ödenmelidir. Başlıca yargılama harçları ise; başvuru harcı, celse harcı, karar ve ilam harcı, istinaf başvuru harcı olarak sıralanabilir. Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un tüketiciyi korumaya yönelik getirdiği bir diğer düzenleme de tüketici davalarındaki yargılama harçlarına ilişkindir. Buna göre tüketici mahkemesinde tüketici tarafından açılan davalar 492 sayılı Harçlar Kanunu’nda düzenlenen harçlardan muaf tutulmuştur. Şu durumda tüketiciler yukarıda sayılan ve Harçlar Kanunu’nda da yer alan diğer harçları ödemek zorunda olmadan dava açma hakkına sahip olacaklardır. Tüketicilere getirilen bu harçtan muafiyet kuralı ile tüketicilerin mahkemeye daha kolay şekilde başvurmaları amaçlanmış bu sayede Anayasa ile korunan hak arama hürriyeti korunmuştur. Hukukumuzda bu düzenleme gibi tüketicinin korunması amacını taşıyan çok sayıda düzenleme bulunmakta olup tüketiciler tarafından imzalanan sözleşmelerdeki geçersiz hükümler hakkında da bilgi edinmek için “Tüketici Aleyhine Sözleşme Genel İşlem Koşullarının Geçersizliği” başlıklı yazımızdan faydalanabilirsiniz. 4. Tüketicilerin Yargılama Giderlerinden Sorumluluğu Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’da tüketicilerin harçlardan muaf tutulmasına dair bir düzenleme yapılmışsa da tüketicilerin yargılama giderlerinden muaf tutulmasına dair bir düzenleme bulunmamaktadır. Yargılama gideri, temelde gider avansı ve delil avansı olarak ikiye ayrılmaktadır. Gider avansı, bir davadaki posta ve tebligat masrafı gibi temel giderler bakımından kullanılan masraftır. Delil avansı ise bir davada dayanılan delilin yerine getirilmesi için gerekli olan masrafı ifade etmektedir. Örneğin bilirkişi deliline dayanılması durumunda bilirkişi ücreti veya keşif deliline dayanılması durumunda keşif masrafları delil avansından karşılanacaktır. Gider avansının ödenmemesi halinde dava, dava şartı yokluğu nedeniyle reddedilecektir. Delil avansının yatırılmaması halinde ise dava reddedilmeyecek, sadece o delile dayanılmasından vazgeçilmesine karar verilecektir. Tüketiciler her ne kadar Harçlar Kanunu’nda da yer alan yargılama harçlarından muaf tutulmuşsa da gider avansı ve delil avansı gibi yargılama giderlerinin yine de tüketici tarafından karşılanması gerekmektedir. 5. Adli Yardım Durumunda Yargılama Giderlerinden Sorumluluk Yukarıda ifade edildiği üzere tüketiciler yargılama harçlarından muaf tutulmuşsalar da yargılama giderlerine ilişkin sorumlulukları devam etmektedir. Yargılama giderlerini dahi ödeyemeyecek durumda bulunan kişiler bakımından ise mevzuatta adli yardım müessesesi düzenlenmiştir. Buna göre davadaki tarafın maddi durumu yargılama giderlerini karşılamaya yeterli değilse, adil yargılanma hakkının sağlanması için adli yardım hizmeti talebinde bulunabilecektir. Adli yardım talebinin kabul edilebilmesi için talepte bulunanın ekonomik güçlük içerisinde bulunduğunu somut delillerle ispatlaması gerekmektedir. Talepte bulunan kişinin üzerine kayıtlı herhangi bir malvarlığı bulunmadığına ilişkin kayıtlar, muhtarlıklar tarafından düzenlenecek fakirlik kâğıdı gibi belgelerle davacı taraf ekonomik güçlük içerisinde bulunduğunu ispat edebilecektir. Adli yardım talebinin kabul edilmesi durumunda yargılamaya ilişkin her türlü gider kamu hazinesinden karşılanacaktır. Ayrıca belirtmek gerekir ki adli yardım sadece tüketici davalarında değil her davada talep edilebilecek bir müessesedir. Excerpt: Tüketici davalarına özel olarak getirilen yargı harcı kuralları ile de hak arama hürriyetinin sağlanması amaçlanarak tüketicilerin hakkını daha kolay araması sağlanmıştır. ### Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmelerinin Feshi Kat karşılığı inşaat sözleşmesi, belirli bir taşınmazın inşa edilmesi ve bu inşaatın karşılığında arsa payı devri yükümlülüğünü içeren karma nitelikli bir sözleşme türüdür. Bu nedenle, kat karşılığı inşaat sözleşmesinin feshi de, diğer sözleşmelerden farklı özel koşullara tabidir. Kat karşılığı inşaat sözleşmesi, tarafların karşılıklı anlaşmasıyla sona erdirilebilir. Ancak, fesih konusunda tarafların uzlaşamadığı durumlarda, sözleşmenin sona erdirilmesi için mutlaka dava yoluna başvurulması feshin koşullarının varlığının mahkemece değerlendirilmesi gerekmektedir. Fesih koşullarının varlığının ispatlanması durumunda, kat karşılığı inşaat sözleşmesi mahkeme kararı ile feshedilebilecektir. Taraflardan birisi, tek taraflı irade beyanıyla, mahkeme kararı olmaksızın sözleşmeyi sona erdirme yetkisine sahip değildir. Kat karşılığı inşaat sözleşmesinin sona erdirilmesi iki şekilde gerçekleşebilir: taraflar arasındaki karşılıklı anlaşma veya mahkeme kararı. Her iki seçenek de karmaşık hukuki prosedürler içermektedir, çünkü taraflar arasındaki anlaşmazlıkların çözümünü gerektirirler. Feshin nasıl gerçekleştiği, sonuçları ve tarafların talep edebileceği haklar ve alacaklar açısından büyük önem taşır. Bir kat karşılığı inşaat sözleşmesinin sona erdirilmesi sonucunda, tarafların mülkiyet hakları, maliyetler, tazminatlar ve diğer ayrıntılar konusunda kesin bir çözüme varılması gerekmektedir. Bu nedenle, tarafların hukuki danışmanlık alması ve anlaşmazlığı çözme sürecini etkin bir şekilde yönetmesi son derece önemlidir. 1. Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesi Nedir? Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesi, hukuki niteliği itibariyle eser sözleşmesidir. Bu sözleşme ile arsa sahibi sözleşme gereğince alacağı dairelere karşılık arazisinin belirli bir kısmını devretme yükümlülüğünü üstlenirken, müteahhit ise belirli bir oranda bağımsız bölüme ve arsa payına hak kazanmaktadır. Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesi başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Kat karşılığı inşaat sözleşmesinin tercih edilmesinin en temel nedeni, arsa sahibi olan ancak inşaat faaliyetlerini yürütecek yeterli maddi kaynağa veya teknik bilgiye sahip olmayan bireylerin, ek bir ödeme yapmadan kendi arsalarında konut sahibi olabilme imkanı bulmalarını sağlamasıdır. Sözleşmenin yapım aşamaları hakkında daha detaylı bilgi için Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmesi Nasıl Yapılır? başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesinin Feshinde Şekil Şartı Kat karşılığı inşaat sözleşmeleri, gerek arsa sahipleri ve gerekse de müteahhitler için çeşitli yükümlülükler içerdiğinden, sözleşmenin sona erdirilmesi yöntemleri kısıtlı sayıda olup şekle tabidir. Feshin geçerli olabilmesi için, resmi şekilde yani noterde yada mahkeme kararıyla yapılması gerekmektedir. Aşağıda yer alan Yargıtay kararında, geçerli bir feshin hangi şekil ve yöntemle gerçekleştirilebileceği açık ve net bir şekilde belirtilmiştir. Yargıtay 15. Hukuk Dairesi 2012/2737 Esas, 2012/4540 Karar sayılı kararında; “Kat karşılığı inşaat sözleşmeleri arsa payı devrini de içerdiğinden, noterde düzenleme şeklinde veya tapuda yapılmaları zorunlu olduğu gibi, fesihlerinin de mahkeme kararıyla yapılması zorunludur. Sözleşmenin feshinin mahkeme kararıyla yapılmasının istisnası tarafların sözleşmenin feshi konusunda iradelerinin birleşmesidir” 3. Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmeleri Nasıl Feshedilir? Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmeleri Nasıl Sonlandırılır? Yukarıda bahsettiğimiz gibi, Kat karşılığı inşaat sözleşmelerinde bir tarafın yükümlülüklerini yerine getirmemesi durumunda, sözleşme sonlandırılabilmektedir. Sözleşme, ya tarafların kendi aralarında anlaşarak ya da mahkeme kararıyla fesih edilmek suretiyle sona erdirilebilir. 3.1. Tarafların Anlaşması Yoluyla Fesih Kat karşılığı inşaat sözleşmesinin taraflardan birinin tek taraflı irade beyanı ile feshedilmesi mümkün değildir. Sözleşmenin feshine ilişkin ilk yol tarafların aralarında yapacakları anlaşma ile sözleşmenin feshedilmesidir. Bu usulde taraflar sözleşmenin feshedilmesi konusunda anlaşmakla birlikte fesih sonucu ödenecek tazminatlar bakımından dava yoluna gidilmesi mümkündür. 3.2. Mahkeme Kararıyla Fesih Bir tarafın sözleşmenin feshine onay vermemesi durumunda, sözleşmenin resmi olarak fehedilebilmesi için mahkeme kararı gerekmektedir. Bu bağlamda taraflar sadece kendi iradeleri ile kat karşılığı inşaat sözleşmesini feshedememektedir. Bu noktada, arsa sahibi veya yüklenici, karşı tarafın yükümlülüklerini yerine getirmediği iddiasıyla sözleşmeyi geçerli bir nedenle sonlandırmak istiyorsa, bu işlemi yalnızca mahkemeye başvurarak gerçekleştirebilir." 4. Arsa Sahibin Sözleşmeyi Feshi 4.1. Müteahhidin Temerrüdü Nedeniyle Sözleşmeden Dönme ve Fesih (TBK Madde 125/2) Müteahhit, anlaşmada belirtilen süre içinde işe başlamaz, işi geciktirir veya işin belirlenen süre içinde tamamlanmasının mümkün olmadığı durumlarda, arsa sahibi, belirtilen süreyi beklemeden sözleşmeyi sonlandırabilir. Eğer işe başlama süresi anlaşmada belirtilmemişse, işe başlama tarihi sözleşmenin yapıldığı tarihte olmalıdır. Arsa sahibi, temerrüde düşen yükleniciye karşı, işin hemen yerine getirilmesi için süre tanıyabilir, işi aynen yerine getirmekten vazgeçerek tazminat talep edebilir veya sözleşmeyi sonlandırabilir. Tazminat talebini veya sözleşmeyi sonlandırmayı yükleniciye hemen bildirmelidir." 4.2. Yüklenicinin İnşaatı Zamanında Yetiştiremeyeceğinin Anlaşılması Nedeniyle Sözleşmeden Dönme ve Fesih (TBK Madde 473/1) Dönme ve Fesih (TBK Madde 473/1) Türk Borçlar Kanunu’nun “İşe Başlama ve Yürütme” başlıklı 473. Maddesinin 1.fıkrası “Yüklenicinin işe zamanında başlamaması veya sözleşme hükümlerine aykırı olarak işi geciktirmesi ya da işsahibine yüklenemeyecek bir sebeple ortaya çıkan gecikme yüzünden bütün tahminlere göre yüklenicinin işi kararlaştırılan zamanda bitiremeyeceği açıkça anlaşılırsa, işsahibi teslim için belirlenen günü beklemek zorunda olmaksızın sözleşmeden dönebilir.” Şeklindedir. İşbu kanun maddesinden de görüleceği üzere müteahhit, işe zamanında başlamaz, işi geciktirir ve bütün tahminlere göre işi sözleşmede kararlaştırılan zamanda bitiremeyeceği anlaşılırsa, arsa sahibi henüz teslim günü gelmeden sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. 4.3. Tazminat Karşılığı Sözleşmeden Dönme ve Fesih (TBK Madde 484) Türk Borçlar Kanunu’nun “Tazminat Karşılığı Fesih” başlıklı 484. Maddesinde, “İşsahibi, eserin tamamlanmasından önce yapılmış olan kısmın karşılığını ödemek ve yüklenicinin bütün zararlarını gidermek koşuluyla sözleşmeyi feshedebilir.” Şeklindedir. İşbu kanun hükmüne göre arsa Sahibi, inşa edilen yapının tamamlanmasından önce yapılmış olan kısmın karşılığını ödemek ve müteahhidin bütün zararlarını gidermek koşuluyla sözleşmeyi feshedebilir. Ancak doktrin, inşaat bittiğinde veya inşaatın tamamlanmaya çok yakın olduğu dönemde arsa sahibinin bu hakkını kullanamayacağı görüşündedir. 4.4. İnşaatın Ayıplı Olması Nedeniyle Sözleşmeden Dönme ve Fesih (TBK Madde 475/1) Müteahhit tarafından inşa edilen yapının ayıplı olması durumunda kanun, arsa sahiplerine bazı seçimlik haklar tanımıştır. Bu seçimlik haklardan birisi de arsa sahibinin sözleşmeden dönmesidir. Türk Borçlar Kanunu’nun “İş Sahibinin Seçimlik Hakları” başlıklı 475. Maddesinin 1.fıkrası: “Eserdeki ayıp sebebiyle yüklenicinin sorumlu olduğu hâllerde işsahibi, aşağıdaki seçimlik haklardan birini kullanabilir. Eser işsahibinin kullanamayacağı veya hakkaniyet gereği kabule zorlanamayacağı ölçüde ayıplı ya da sözleşme hükümlerine aynı ölçüde aykırı olursa sözleşmeden dönme….” Şeklindedir. 5. Müteahhidin Sözleşmeyi Feshi 5.1. Öngörülemeyen Haller Nedeniyle Sözleşmeden Dönme ve Fesih (TBK Madde 480/2) Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülemeyen veya öngörülüp de göz ardı edilen durumlar, taraflarca belirlenen bedelle eserin yapılmasına engel olacak veya son derece güçleştirecek derecedeyse müteahhit, hakimden sözleşmenin yeni koşullara göre uyarlanmasını talep etme hakkına sahiptir. Ancak bu mümkün değilse müteahhit, sözleşmeyi feshetme hakkına da sahiptir. Öngörülemeyen hallere deprem, su basması veya yangın örnek olarak verilebilir. Müteahhit, sözleşme koşullarının uyarlanması veya sözleşmenin feshedilebilmesi için hakim kararına ihtiyaç duymaktadır. Müteahhit tek taraflı irade beyanı ile bu sonuçları sağlayamaz. Eğer mevcut koşullara göre fesih gerekmiyorsa, hakim ücretin artırılmasına karar verebilecektir. Örneğin inşaat artık bitmeye yakınsa hakim ancak ücretin artırılmasına karar verecektir. 5.2. Arsa Sahibinin Borçlu Temerrüdü Nedeniyle Sözleşmeden Dönme ve Fesih (TBK Madde 125/2) Arsa sahibinin kat karşılığı inşaat sözleşmesinden kaynaklanan yükümlülükleri bulunmaktadır. Arsa sahibi, arsayı uygun bir şekilde teslim etmek ve arsa payını devretmek gibi yükümlülüklere sahiptir. Ancak, belirtilen tarihte bu yükümlülükleri yerine getirmezse temerrüde düşer. Müteahhit, temerrüde düşen arsa sahibine karşı aynen ifa için süre tanıyabilir, aynen ifadan vazgeçerek tazminat talep edebilir veya sözleşmeyi feshedebilir. 5.3. Arsa Sahibinin Alacaklı Temerrüdü Nedeniyle Sözleşmeden Dönme ve Fesih (TBK Madde 125/2) Alacaklı Temerrüdü, borçlunun usulüne uygun şekilde ifa teklifini yaptığı halde alacaklının geçerli bir neden olmaksızın reddetmesi anlamına gelir. Bu durum, kat karşılığı inşaat sözleşmelerinde de yaşanabilir. Örneğin müteahhit, bağımsız bölümleri tamamlamış, iskan almış ve bağımsız bölümleri eksiksiz bir şekilde teslime hazır hale getirmiş olmasına rağmen arsa sahibi bu bağımsız bölümleri teslim almaktan kaçınırsa alacaklı temerrüdüne düşmüş olur. Alacaklı temerrüdü durumunda borçlu, hasar ve giderleri alacaklıya ait olmak üzere, teslim edeceği şeyi tevdi ederek borcundan kurtulabilir. Ancak teslim (tevdi) yerinin belirlenmesi için mahkemeye başvurulmalıdır. Bu sayede borçlu, hasar ve masrafların alacaklıya ait olduğu bir yöntemle borcunu sonlandırabilir. 6. Arsa Payı Karşılığı Kat Yapım Sözleşmesinde Yüklenicinin Temerrüdü Koşulları Bir borcun ödeme tarihi belirlenmişse, bu tarih geçmesine rağmen borcunu ödemeyen borçlu temerrüde düşer. Kat karşılığı inşaat sözleşmelerinde de müteahhitin teslim yükümlülüğü belirli bir tarihe bağlı olarak belirlenir. Bu nedenle, belirlenen teslim tarihinin geçmesine rağmen daireleri teslim etmeyen müteahhit de temerrüde düşer. Ancak, müteahhidin temerrüde düşebilmesi için belli şartların yerine getirilmesi gerekmektedir. 6.1. Yüklenicinin Borcu Muaccel Olmalıdır Kat karşılığı inşaat sözleşmelerinde müteahhidin asli borcu bağımsız bölümleri tamamlamak ve arsa sahibine teslim etmektir. Taraflar, sözleşmede bağımsız bölümlerin teslimi için bir tarih kararlaştırmışlarsa bu tarihin gelmesi ile birlikte borç muaccel olur. Taraflar sözleşmede bir süre kararlaştırmamışlarsa müteahhidin inşaatı tamamlaması için makul bir sürenin geçmesinin ardından arsa sahibi tarafından yapılacak bildirimle borç muaccel olacaktır. 6.2. Borcun İfası Mümkün Olmalıdır Kat karşılığı inşaat sözleşmelerinde temerrüt durumundan söz edebilmek için, edimin ifası (gerçekleştirilmesi) mümkün olmalıdır. İfadaki imkansızlık maddi imkansızlık olabileceği gibi hukuki imkansızlık da olabilir. İfanın imkansız hâle gelmesi durumunda artık temerrütten bahsedilmesi mümkün olmayacaktır. İnşaata ilişkin imkansızlık taşınmazdan kaynaklanabileceği gibi hukuki bir nedenden de kaynaklanabilir. Örneğin yaşanılan bir toprak kayması yada deprem sonucu arsa yok olmuşsa inşaata ilişkin imkansızlık söz konusu olacaktır. Hukuki imkansızlığa örnek olaraksa imar mevzuatının o arsa üzerinde inşaat yapılmasını engelliyor olması örnek olarak verilebilir. Müteahhidin ekonomik sorunları ise imkansızlık olarak kabul edilmez. Ancak, bir taraf kendi hatasıyla bu imkansızlığa yol açarsa, diğer tarafın zararlarından sorumlu olur." 6.3. İhtarda Bulunulmuş Olunmalıdır Genel kural olarak, bir tarafın temerrüde düşebilmesi için diğer tarafa ihtar gönderilmesi gerekmektedir. Ancak, sözleşmede belirli bir ödeme günü tespit edilmişse, bu ödeme tarihine uyulmaması durumunda temerrüt gerçekleşir ve ihtara gerek kalmaz. Kat karşılığı inşaat sözleşmelerinde de çoğu kez tarafların borçlarının ne zaman yerine getirilmesi gerektiği belirlenir. Bu sebeple müteahhit, genellikle ihtara ihtiyaç duymadan temerrüde düşebilir. 6.4. Alacaklı Temerrüt Durumunda Bulunmamalıdır Alacaklı temerrüdü, borçlunun usulüne uygun bir şekilde ifa teklifini gerçekleştirmesine rağmen alacaklı tarafından haklı bir neden olmadan reddedilmesi durumunu ifade eder. Kat karşılığı inşaat sözleşmelerinde arsa sahibinin alacaklı temerrüdüne düşme olasılığı vardır. Örneğin, müteahhit bağımsız bölümleri tamamlamış, iskan almış ve eksiksiz olarak teslime hazır hale getirmişse, ancak arsa sahibi bu bölümleri teslim almaktan kaçınıyorsa, alacaklı temerrüdü gerçekleşir. Bu senaryoda müteahhidin ifa etme yükümlülüğünü zamanında yerine getirememesinin sebebi, arsa sahibinin temerrüdüdür. Bu nedenle, müteahhidin temerrüdünden söz etmek mümkün değildir." 7. Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesinin Feshinin Sonuçları Kat karşılığı inşaat sözleşmesinin feshedilmesi, sözleşmenin tarafları arasında yapılan anlaşmanın sona erdirilmesi anlamına gelir. Bu fesih işlemi gerçekleştiğinde, geçmişe veya geleceğe etkisi, tarafların hakları ve yükümlülükleri üzerinde çeşitli sonuçlar doğurur. Özellikle inşa edilen ve tamamlanmayan taşınmazın durumu, müteahhidin harcadığı emek ve malzemelerin karşılığı, arsa sahiplerinin zararının akıbeti gibi konular feshin sonuçları içerisinde yer almaktadır. 7.1. Sözleşmeden Dönme Yoluyla Geçmişe Etkili Fesih ve Sonuçları Kat karşılığı inşaat sözleşmelerinin feshine dair ilk yol sözleşmeden dönme şeklidir. Sözleşmeden dönme yoluyla fesihte, sözleşmenin etkileri geçmişe doğru da silinecektir. Bu durumda, adeta sözleşmenin hiç yapılmamış gibi kabul edilecektir. Arsa sahibinin sözleşmeden dönme hakkını kullanabilmesi için müteahhidin taahhüt ettiği yükümlülükleri yerine getirmemesi veya taşınmazı zamanında teslim etmeyerek temerrüde düşmüş olması gerekmektedir. Ayrıca, yerleşik hale gelen Yargıtay kararlarına göre, sözleşmenin geriye etkili olarak feshedilebilmesi için inşaatın büyük bir kısmının henüz tamamlanmamış olması gerekmektedir. Sözleşmeden dönmenin sonuçları ise 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda düzenlenmiştir. Buna göre sözleşmeden dönülmesi durumunda taraflar daha önce yerine getirdikleri edimleri geri isteyebilmektedirler. Sözleşmeden dönmenin bu niteliği gereği, kat karşılığı inşaat sözleşmeleri geriye etkili olarak feshedildiğinde, arsa sahibi tapuda müteahhide devrettiği arsalarını geri alabilmekte ve müteahhit de inşaatın yaptığı kısmına kadarki bedelini talep edebilmektedir. 7.2. Sözleşmenin İleriye Etkili Feshi ve Sonuçları Kat karşılığı inşaat sözleşmelerinin sonlandırılmasında ikinci bir yöntem, sözleşmenin ileriye dönük olarak feshedilmesidir. Bu fesih türü, sözleşmenin gelecekteki etkilerini ortadan kaldırma amacı taşır. Sözleşmenin ileriye etkili olarak feshedilmesi için, sözleşmeden dönme durumundan farklı olarak, inşaatın tamamlanmış olma seviyesinin 'ın üzerinde olması gerekmektedir. Bu konuda Yargıtay 23. Hukuk Dairesi 2015/5183 Esas, 2018/3243 Karar sayılı kararında; “Sözleşmenin feshinin ileriye mi yoksa geriye mi etkili fesih olacağı hususu inşaatı yargılama safhasındaki son durumu itibari ile belirlenmelidir. Sözleşmenin ileriye etkili feshine karar verilebilmesi için inşaat seviyesinin oranının üzerinde ve kabul edilebilir nitelikte olması gerekir.” Şeklinde karar vererek oranının altındaki inşaatlarda sözleşmenin ileriye etkili olarak feshedilemeyeceğini belirtmiştir. Bu düzenlemenin temel amacı, müteahhidin inşaatı büyük ölçüde tamamladığı durumlarda, herhangi bir nedenle sözleşmeden dönülmesinin müteahhidin haklarını önemli ölçüde etkilemesini engellemektir. İleriye etkili olarak feshedilen sözleşme durumunda, müteahhit, inşaatın tamamladığı orana bağlı olarak arsa payı veya inşa ettiği bağımsız bölümlere hakkını korur. Bu tür bir sözleşmenin ileriye dönük olarak feshedilmesi durumunda, müteahhit inşaatın tamamlanmış bölümlerine karşılık arsa payı veya bağımsız birim haklarını elde ederken, arsa sahibi ise gecikmiş veya eksik teslim nedeniyle uğradığı kira kaybı gibi zararları ile müteahhidin kusurları nedeniyle oluşan diğer zararları talep edebilir. Özellikle kentsel dönüşüm süreçlerinde, riskli alanların yada riskli yapıların yenilenmesi amacıyla sıklıkla kullanılan kat karşılığı inşaat sözleşmeleri, bu düzenlemeyle öne çıkar. Kentsel dönüşüm projelerinde yer alan yapılara yönelik sözleşmelerin feshi için özel düzenlemeler ve uygulamalar bulunmaktadır. Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için Kentsel Dönüşüme ilişkin Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmelerinin Feshi başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 8. Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesinin Feshine ilişkin Uyuşmazlıklarda Görevli ve Yetkili Mahkeme Görevli Mahkeme; Kat karşılığı inşaat sözleşmesinden doğan uyuşmazlıklarda görevli mahkeme olayın özelliğine göre belirlenmektedir. Genel kural olarak görevli mahkeme, Asliye Hukuk Mahkemesi olmakla beraber, ancak arsa sahibi veya müteahhit gibi taraflardan biri tacirse ve uyuşmazlık ticari nitelik taşıyorsa, yetkili mahkeme Asliye Ticaret Mahkemesi olacaktır. Yetkili Mahkeme; Kat karşılığı inşaat sözleşmelerinden kaynaklanan uyuşmazlıklarda yetkili mahkeme, uyuşmazlığın türüne göre belirlenmektedir. Bu belirleme, üç farklı temel kriter doğrultusunda yapılır: Taşınmazın Bulunduğu Yer Mahkemesi: Uyuşmazlık, taşınmazın bulunduğu yerle ilgili ise, yetkili mahkeme o taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi olacaktır. Davalının Yerleşim Yeri Mahkemesi: Uyuşmazlık, davalının yerleşim yeri ile ilgili ise, yetkili mahkeme davalının yerleşim yerindeki mahkeme olacaktır. Sözleşmenin İfa Edileceği Yer Mahkemesi: Uyuşmazlık, sözleşmenin ifa edileceği yerle ilgili ise, yetkili mahkeme sözleşmenin ifa edileceği yer mahkemesi olacaktır. Excerpt: Kat karşılığı inşaat sözleşmesi her iki tarafa da belirli borçlar yüklemekte olup, taraflardan birinin borcunu gereği gibi vaktinde ifa etmemesi halinde sözleşmenin diğer tarafı haklı neden ileri sürerek kat karşılığı inşaat sözleşmesini feshedebilir. ### Kentsel Dönüşüm Kararına Katılmayan Kat Maliklerinin Hakları Türkiye’de kentsel dönüşüm, özellikle riskli yapıların yenilenmesi açısından büyük bir önem taşıyor. Ancak bu süreç, yalnızca teknik ve mühendislik açısından değil, mülkiyet hakkı, ortak yaşam ve hukuki sorumluluklar açısından da ciddi tartışmaları beraberinde getiriyor. Bir binanın dönüşüm sürecine girmesi, tüm kat maliklerinin aynı fikirde olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine, malikler arasında büyük anlaşmazlıklar yaşanabiliyor. Peki, apartman veya site sakinleri bir dönüşüm kararında fikir ayrılığına düşerse ne olur? Karara katılmayan malikler de buna uymak zorunda mı? Ya da mülkiyet haklarını korumak için hangi hukuki yolları kullanabilirler? Bu yazıda, kentsel dönüşüm kararlarına katılmayan maliklerin haklarını, karşılaşabilecekleri hukuki süreçleri ve alınan kararlara nasıl itiraz edebileceklerini ayrıntılı olarak inceleyeceğiz. Arsa payı satışı, çoğunluk kararlarının iptali, hukuki itiraz mekanizmaları ve emsal yargı kararları çerçevesinde, sürecin hukuki boyutlarını sade ve anlaşılır bir dille ele alacağız. 1. Riskli Yapı Tespiti ve Kararı Kentsel dönüşüm sürecinin ilk adımı riskli yapı tespitidir. Kanuna göre, bir yapının riskli yapı sayılabilmesi için iki temel kriter bulunmaktadır: Ekonomik ömrünü tamamlamış olması Yıkılma veya ağır hasar görme riski taşıması Bu tespit, bilimsel ve teknik verilere dayanarak yapılmalıdır. Riskli yapı tespiti için tüm maliklerin onayı gerekmez; sadece bir malikin başvuruda bulunması yeterlidir. Eğer riskli yapı tespiti hukuka aykırı ise, her malikin riskli yapı testine itiraz etme veya dava açma hakkı vardır. İtiraz süreci tamamlandığında veya yasal süre dolduğunda, tespit kesinleşir ve kentsel dönüşüm süreci başlar. 2. Kentsel Dönüşüm Kapsamında Kat Maliklerinin Toplantısı Riskli yapı tespitine karşı yapılan itirazın reddedilmesi veya riskli yapı tespitine itiraz edilmemesi suretiyle, riskli yapı tespiti kesinleştikten sonra, Kentsel Dönüşüm Müdürlüğü, ilgili İdareye gerekli tebligatların yapılmasını ve riskli yapının yıktırılmasını talep eder. İdare, yapının yıktırılması için maliklere en fazla 90 günlük bir süre tanır ve bu süre içinde binanın tahliye edilmemesi veya yıktırılmaması halinde, idari makamlar tarafından zorla tahliye ve yıkım işlemi gerçekleştirilir. Bu süreçte, kat maliklerinin bir araya gelerek kentsel dönüşüm sürecine ilişkin karar alması son derece önemlidir. Maliklerin birlikte hareket etmesi, dönüşüm projelerinin düzgün ilerleyebilmesi için kritik bir aşamadır. 2.1. Toplantıya Davet Riskli yapı statüsündeki binalarda, kentsel dönüşüm sürecini başlatmak için kat maliklerinin toplantıya davet edilmesi gerekir. 6306 sayılı Kanun, riskli yapılarla ilgili belirli bir düzenleme getirmemiş olsa da, bu durum riskli yapılar hakkında toplantı düzenlenmeyeceği anlamına gelmemektedir. Bu bağlamda, kanunda bu konuya ilişkin bir boşluk bulunduğundan, ilgili meselede Kat Mülkiyeti Kanunu (KMK) hükümlerinin kıyas yoluyla uygulanması gerektiği görüşü benimsenmektedir. Kentsel dönüşüm sürecinde, maliklerin toplantıya çağrılması büyük önem taşır. Bu toplantılar, yöneticiler, denetçiler ve kat maliklerinin, dönüşüm sürecine dair kararları almak üzere bir araya gelmelerini sağlar. Kat malikleri kurulunun toplanması için belirli usullere uyulması gerekmektedir. Kat Maliklerinin Toplantıya Çağrılması Usulü: Çağrının Yapılması: Önemli bir sebep ortaya çıktığında, toplantı düzenlenmesi için kat maliklerinin toplanması gerekmektedir. Bu durumda, toplantının yapılabilmesi için, yöneticinin, denetçinin veya kat maliklerinden en az üçte birinin talebi üzerine bir toplantı çağrısı yapılabilir. Çağrının Zamanı ve Şekli: Toplantıya çağrının yapılabilmesi için, toplantı tarihinden en az onbeş gün önce kat maliklerine bildirim yapılmalıdır. Bildirim, imzalatılacak bir çağrı veya taahhütlü mektup aracılığıyla gerçekleştirilir. Toplantı Sebebinin Bildirilmesi: Çağrı yapılırken, toplantının amacı ve gündemi de açıkça belirtilmelidir. Bu şekilde, kat malikleri toplantının içeriği hakkında bilgilendirilmiş olur. Çağrı usulüne aykırı bir şekilde gerçekleştirilen toplantılarla ilgili olarak, Kat Mülkiyeti Kanunu (KMK) hükümlerinin ihlali söz konusu olduğunda, toplantının geçerliliği Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından denetlenebilir. Paylı mülkiyete tabi binalarda da, toplantı yapılmasına ilişkin düzenleme bulunmadığından, aynı şekilde KMK hükümleri kıyasla uygulanmalıdır. Toplantının davet yazısında, toplantının amacının riskli yapı kararı doğrultusunda kentsel dönüşüm kapsamında yapılacak düzenlemeleri görüşmek ve karar almak olduğu açıkça belirtilmelidir. Böylece, kat malikleri sürecin içeriği hakkında önceden bilgilendirilir ve toplantıya hazırlıklı bir şekilde katılım sağlayabilirler. Toplantıya davet, aşağıdaki yöntemlerden biriyle yapılmalıdır: Bütün paydaşlara imzalattırılacak yazılı çağrı Taahhütlü mektup Gerektiğinde noter aracılığıyla bildirim 2.2. Kentsel Dönüşüm Amaçlı Toplantıda Alınabilecek Kararlar Riskli yapı tespiti kesinleştikten sonra, kat maliklerinin salt çoğunluğu ( +1) üçte iki çoğunluğu ile binanın geleceği hakkında karar alınması gerekir. Kentsel dönüşüm sürecinin nasıl ilerleyeceği bu toplantıda belirlenir. Toplantıda alınacak başlıca kararlar şunlardır: Binanın Güçlendirilmesi veya Yeniden İnşa Edilmesi Kararı Müteahhit Seçimi ve Sözleşme Şartları Yeni Proje ve Kat Planlarının Belirlenmesi Finansman ve Devlet Desteklerinden Yararlanma Kararı Katılım Göstermeyen veya Karara Katılmayan Maliklere Yönelik İşlemler Yıkım Süreci ve Geçici Konut Düzenlemeleri Kentsel dönüşüm kararına katılmayan maliklerin arsa paylarının satılması Bu kararların yanı sıra, parsellerin tevhit edilmesi (birleştirilmesi), ifraz (ayrılması), taksim, terk, ihdas ve tapuya tescil işlemlerinin gerçekleştirilmesi veya imar adası bazında uygulama yapılması kararları da salt çoğunluk ile alınabilir. Bu toplantıda alınan kararlar, kentsel dönüşüm sürecinin nasıl ilerleyeceğini belirleyen en önemli aşamadır. Kararların hukuka uygun olması ve malikler arasındaki hak kayıplarının önlenmesi için sürecin titizlikle yönetilmesi gerekmektedir. 2.3. Karar Alma Süreci ve Hukuki Şartlar Kentsel dönüşüm kararlarında, çoğunluk hesaplaması bağımsız bölüm sayısına göre değil, maliklerin sahip olduğu arsa payı oranına göre yapılır. Kentsel dönüşüm sürecinde karar alınabilmesi için toplam arsa payının en az salt çoğunluğuna ( +1) sahip maliklerin onayı gereklidir. 2.4. Alınan Kararın ve Teklifin Diğer Maliklere Tebliğ Edilmesi Kentsel dönüşüm sürecinde, alınan karar ve anlaşma şartlarını içeren teklif veya teklifin incelenebileceği yer, karara katılmayan maliklere 6306 sayılı kanun Uygulama Yönetmeliğinin 15. maddesine göre aşağıdaki yöntemlerden biriyle bildirilir: Tapuya elektronik tebligat adresi bildirenlere → Elektronik tebligat yoluyla Tapuya elektronik tebligat adresi bildirmeyenlere → Noter aracılığıyla Riskli yapılar için → Ek-8 formu kullanılarak ilgili muhtarlıkta 15 gün süreyle ilan edilerek Riskli alanlar ve rezerv yapı alanları için → Ek-10 formu kullanılarak ilgili muhtarlıkta 15 gün süreyle ilan edilerek 2.5. Karara Katılmayan Maliklere Yapılan Bildirimin Hukuki Sonuçları Karara katılmayan maliklere yapılan bildirimde, bildirimin yapıldığı veya yapılmış sayıldığı tarihten itibaren 15 gün içinde teklifin incelenmesi ve değerlendirilmesi suretiyle, salt çoğunlukla alınan kararın ve yapılan teklifin kabul edilmesi gerektiği bildirilir. Teklifin Reddedilmesi veya İncelenmemesi Halinde Uygulanacak İşlemler: Arsa payları, Başkanlık tarafından belirlenen veya ettirilen rayiç değerden az olmamak kaydıyla, anlaşma sağlayan diğer maliklere açık artırma yoluyla satılır. Eğer paydaşlar tarafından satış gerçekleşmezse: Riskli alanlar ve rezerv yapı alanlarında, dönüşüm projesini yürüten Başkanlık, İdare veya TOKİ tarafından rayiç bedel üzerinden satın alınır. Dönüşüm projesinin kat malikleri tarafından yürütüldüğü alanlarda, satış gerçekleşene kadar diğer maliklere öncelik tanınarak satış işlemi tekrarlanır. Riskli yapılarda ise, yapılan anlaşmaya uyulması şartıyla üçüncü şahıslara satış yapılabilir. 3. Karara Katılmayan Maliklerin Başvurabilecekleri Hukuki Yollar Nelerdir? Kentsel dönüşüm süreçlerinde alınan kararlar, kat maliklerinin onayı doğrultusunda hayata geçirilir. Ancak, kentsel dönüşüm kararlarına katılmayan maliklerin, sürecin hukuka aykırı olduğunu iddia etmeleri durumunda başvurabilecekleri çeşitli hukuki yollar bulunmaktadır. Bu yollar, maliklerin mülkiyet haklarını korumak ve süreçteki usulsüzlükleri düzelttirmek amacıyla kullanılabilir. Başlıca Hukuki Yollar: Salt çoğunlukla alınan kentsel dönüşüm kararının iptali Müteahhit ile yapılan, eşitliğe aykırı ve maliklere aşırı yük getiren sözleşmelere karşı itiraz Satış işlemi ve satış bedeline karşı itiraz ve iptal davası açma Aşağıda, bu davalar tüm yönleriyle detaylı olarak incelenecektir. 4. Salt Çoğunlukla Alınan Kentsel Dönüşüm Kararının İptali Davası Kentsel dönüşüm kararına katılmayan maliklerin başvurabileceği ilk hukuki yol, toplantıda alınan kararın iptali davasıdır. Bu tür davalar, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’na dayanmaktadır ve ilgili davalarda görevli mahkeme Sulh Hukuk Mahkemesi’dir. Karara katılmayan ya da toplantıya katılamayan kat maliklerinden herhangi biri, haklarını koruyarak hukuka aykırı kararların iptali için bu yasal yolları kullanabilir. 4.1. Salt Çoğunluğun Sağlanmamış Olması: Kentsel dönüşüm kararlarının geçerli olabilmesi ve hukuka uygun sayılabilmesi için, kat maliklerinin hisseleri oranında salt çoğunluk ( +1) ile alınmış olması gerekmektedir. Eğer toplantıda gerekli çoğunluk sağlanmadan karar alınmışsa, bu durum hukuka aykırılık teşkil edebilir ve maliklerin kararın iptali için hukuki yollara başvurmasına olanak tanır. Bu kapsamda, kararın iptaline yol açabilecek başlıca hukuki sebepler şunlardır: Yeterli çoğunluk sağlanmadan karar alınması: Kentsel dönüşüm sürecinde kararlar salt çoğunluk ile alınmalıdır. Eğer toplantıya katılım yeterli değilse veya oylama sonucu yasal çoğunluk oranına ulaşmıyorsa, alınan karar hukuken geçersiz olabilir. Oylama sırasında maliklerin oy hakkının yanlış hesaplanması: Kat maliklerinin oy hakları, sahip oldukları arsa payına göre hesaplanır. Arsa paylarında yapılan hata, maliklerin oy haklarını eksik ya da fazla gösterebilir. Bu durum, alınan kararın hukuka aykırı olmasına ve iptal edilmesine neden olabilir. 4.2. Toplantı Bildirimi ve Tebligat Eksiklikleri: Toplantıya çağrı sürecinde yapılan usulsüzlükler, maliklerin karar alma sürecine katılımını engelleyebilir. Tebligat eksiklikleri, maliklerin toplantıya çağrılmaması veya yanlış bilgilendirme yapılması, hukuka aykırılık teşkil eder ve kararın iptaline neden olabilir. 5. Müteahhit ile Yapılan Anlaşmaya Karşı İtiraz Kentsel dönüşüm sürecinde, müteahhit ile yapılan sözleşmelerin maliklerin haklarını koruyacak şekilde düzenlenmesi büyük önem taşımaktadır. Sözleşme şartları, maliklere aşırı yükümlülük getirmemeli ve taraflar arasında adil bir denge sağlamalıdır. Ancak bazı durumlarda, maliklerin haklarını ihlal eden sözleşme maddeleriyle karşılaşılabilir. Bu tür haksız koşullara maruz kalan malikler, hukuki yollara başvurarak sözleşmeye itiraz edebilir ve sözleşmenin iptali veya düzeltilmesi için dava açabilirler. Müteahhit Sözleşmesine Karşı Hangi Durumlarda İtiraz Edilebilir? Malikler, sözleşmenin adil olmadığını düşündükleri durumlarda mahkemeye başvurabilir. En sık karşılaşılan itiraz sebepleri şunlardır: Eşitsiz Sözleşme Hükümleri: Eğer sözleşme hükümleri maliklerin haklarını ihlal ediyor, müteahhite haksız avantaj sağlıyor veya maliklerin mağduriyetine yol açıyorsa, maliklerin mahkemeye başvurarak bu hükümlerin iptalini talep etmesi mümkündür. Sözleşmenin Yetersiz İmza Sayısı: Kat malikleri kurulu tarafından yeterli çoğunluk sağlanmadan yapılan anlaşmalar geçersiz olabilir. Eğer sözleşme yeterli sayıda malik tarafından onaylanmadıysa, mahkeme sözleşmenin geçerliliğini sorgulayabilir ve iptaline karar verebilir. Aşırı Yükümlülükler: Maliklere adil olmayan ekonomik ve hukuki yükümlülükler getiren maddeler, hukuka aykırılık teşkil edebilir. Örneğin, maliklerin aleyhine olan tek taraflı ceza hükümleri veya müteahhite geniş ayrıcalıklar tanıyan düzenlemeler mahkemeye taşınabilir. Mahkeme, bu tür hükümleri iptal edebilir veya sözleşmenin maliklerin lehine düzeltilmesine karar verebilir. Hangi Mahkemede Dava Açılabilir? Müteahhit ile yapılan sözleşmeye karşı açılacak davalar Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görülmektedir. Mahkeme, sözleşme hükümlerinin adil olup olmadığını değerlendirerek, maliklerin haklarını korumaya yönelik kararlar alabilir. Sözleşmeye İtiraz Sürecinde Nelere Dikkat Edilmeli? Sözleşmenin detaylı incelenmesi: Maliklerin, müteahhit ile yapılan sözleşmeleri imzalamadan önce uzman bir hukukçu tarafından incelenmesini sağlamaları büyük önem taşır. Hukuki sürelerin kaçırılmaması: Sözleşmeye karşı açılacak davalarda belirli süreler içerisinde başvuru yapılması gerekmektedir. Hak kaybına uğramamak için bu süreler dikkatle takip edilmelidir. Alternatif çözüm yollarının değerlendirilmesi: Dava süreci dışında, müteahhit ile müzakere edilerek sorunlu sözleşme hükümlerinin düzeltilmesi sağlanabilir. Kentsel dönüşüm sürecinde yapılan müteahhit sözleşmeleri, maliklerin mali ve hukuki yükümlülüklerini doğrudan etkileyen önemli belgelerdir. Adil olmayan sözleşme şartlarına karşı maliklerin hukuki haklarını bilmeleri ve gerektiğinde dava açarak haklarını korumaları büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle, müteahhit ile yapılan sözleşmelerin dikkatle incelenmesi ve maliklerin mağduriyet yaşamaması için gerekli hukuki adımların atılması gerekmektedir. Yargıtay 15.Hukuk Dairesi 2020/ 1495 E., 2020 / 3300 K. sayılı 22.12.2020 tarihli kararında; “Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle 6360 sayılı Yasa uyarınca kentsel dönüşüm kapsamındaki sözleşmenin pay ve paydaş çoğunluğu tarafından yapılmamış olması sebebiyle sözleşme geçerli olarak kurulmadığı anlaşılmış olup, karşı ve birleşen davadaki iptâl kararının düzenlenme şeklinde gayrimenkul satış vaadi ve kat karşılığı inşaat sözleşmesinin geçersiz olduğunun tespiti niteliğinde olduğunun anlaşılmasına, arsa sahibi …, …, …, …’ın yıkılan yapı nedeniyle karşı ve birleşen davada tazminat taleplerinin bulunmamasına göre davacı-karşı davalı birleşen dosya davalısı Nasel Teks. Gıda ve İnş. Taah. San. Tic. Ltd. Şti. ile davalı-karşı davacılar …, …, … ve birleşen dosya davacısı …’ın yerinde bulunmayan bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA,”…….. karar vermiştir. 6. Satış İşlemi ve Satış Bedeline İtiraz Davası Kentsel dönüşüm sürecine katılmayan maliklerin paylarının satışa çıkarılması, belirli hukuki süreçler çerçevesinde gerçekleşir. Ancak, satış işleminde bir usulsüzlük tespit edilmesi veya satış bedelinin piyasa değerinin altında belirlendiğinin düşünülmesi halinde, ilgili malik tarafından iptal davası açılabilir. Bu tür davalar, satış sürecinin adil ve hukuka uygun şekilde yürütülüp yürütülmediğinin mahkeme tarafından denetlenmesini sağlar. Satış İşlemi Hangi Durumlarda İptal Edilebilir? Malikler, satış işleminin adil olmadığı veya hukuka aykırı şekilde gerçekleştirildiği gerekçesiyle mahkemeye başvurabilir. Bu kapsamda en sık karşılaşılan itiraz nedenleri şunlardır: Satış Sürecinde Usulsüz Yapılması: Eğer satış süreci ilgili mevzuata aykırı şekilde yürütüldüyse veya maliklerin haklarını ihlal edecek bir durum söz konusuysa, satış işleminin iptali talep edilebilir. Satış Bedelinin Piyasa Değerinin Altında Belirlenmesi: Maliklerin hak kaybına uğramaması için satış bedelinin gerçek piyasa koşullarına uygun olması gerekir. Eğer belirlenen bedel rayiç değerlerin altında ise malik, satışın iptali veya eksik bedelin tamamlanması için dava açabilir. Mahkemenin Değerlendirme Süreci ve Olası Kararlar Mahkeme, satış işleminin hukuka uygun olup olmadığını ve satış bedelinin adil bir şekilde belirlenip belirlenmediğini inceler. İnceleme sonucunda şu kararlar verilebilir: Satış bedelinin eksik hesaplandığı tespit edilirse, mahkeme eksik tutarın eski malike ödenmesine karar verebilir. Eğer satış sürecinde usulsüzlük bulunursa, mahkeme satış işlemini iptal edebilir. Dava Açma Süresi: Pay satışına ilişkin başvurunun reddi, bedel tespiti, satış ilanı ve satış işlemi, idari işlem niteliğindedir. Bu nedenle, malikler bu işlemlere karşı tebliğ tarihinden itibaren otuz (30) gün içinde idari yargıda iptal davası açabilirler Kentsel dönüşüm sürecinde maliklerin haklarını koruyabilmesi için satış işlemlerinin hukuka uygun şekilde yürütülmesi büyük önem taşır. Eğer satış sürecinde bir usulsüzlük olduğu veya bedelin adil olmayan şekilde belirlendiği düşünülüyorsa, maliklerin iptal davası açarak haklarını aramaları mümkündür. Bu tür davalarda hukuki sürecin dikkatle takip edilmesi, zamanında ve doğru adımların atılması, maliklerin mağduriyet yaşamaması açısından kritik bir öneme sahiptir. Kentsel Dönüşüm Süreçleriyle İlgili Detaylı Bilgi İçin Önerilen Yazılar Kentsel dönüşümle ilgili daha detaylı bilgi edinmek için aşağıdaki yazılarımızı inceleyebilirsiniz: Riskli Yapılarda Kentsel Dönüşüm Süreci Riskli Yapı Kararına Karşı İtiraz ve İptal Davası Riskli Yapı Nedir? Riskli Yapı Tespiti Nasıl Yapılır? Kentsel Dönüşüme İlişkin İnşaat Sözleşmelerinin Feshi Riskli Alanlarda Kentsel Dönüşüm Süreci Riskli Yapılarda Güçlendirme Kararı Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. Hak kaybına uğranılmaması ve yasal süreçlerin doğru bir şekilde yürütülmesi için, herhangi bir işlem yapılmadan önce Gayrimenkul Hukuku ve Kentsel Dönüşüm alanında uzman avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: 6306 Sayılı Kanun’da, kentsel dönüşüm uygulamaları kapsamında alınan kararlara katılmayan maliklerin arsa paylarının, karara katılan maliklere veya üçüncü kişilere satılacağı düzenlenmiştir. ### Senet ve Çekteki İmzaya İtiraz Çek ve senet soyut borç ikrarını içerdiği için taraflar arasındaki esas ilişkiye bakılmaz, sadece imzanın borçluya ait olmadığı ve kanunda sayılan diğer sınırlı haller itiraz konusu yapılabilir. İmza çek ve senedin geçerlilik şartı olup, imzanın borçlunun elinin ürünü olması gerekmektedir. Çek ve senetteki imza kendisine ait olmayan borçlu ödeme emrinin tebliğinden itibaren beş gün içinde imzaya itiraz edebilir. Bu itirazın açıkça belirtilmesi gerekmektedir. İmzaya itiraz, İcra Hukuk Mahkemesine yapılabilecektir. Bu dava da çek veya senet üzerindeki borçluya atfen atılmış imzanın itiraz eden borçluya ait olup olmadığı tespit edilecektir. Borçlu ilamsız icra takibine karşı icra dairesine vereceği bir dilekçe ile itiraz edebilecekken, çek veya senedi alacağa itiraz için dava açmak zorundadır. imza kendisine ait olmayan borçlu dava açarak senetteki imzanın kendisine ait olmadığını ve takibin durdurulmasını sağlayabilir. 1. Kambiyo Vasfına Haiz Çek ve Senet (Bono) Nedir? Kambiyo senetleri Türk Ticaret Kanunu (TTK) m. 670 vd. düzenlenmiştir. Kambiyo senetleri sınırlı sayıda olup bunlar poliçe, bono ve çekten oluşmaktadır. Bono ya da emre muharrer senet, TTK'nın 776 ila 779 maddelerinde düzenlenmiş olup üzerinde yazılı belli bir tutarda paranın, senet lehtarına ya da onun emrine kayıtsız şartsız ödeneceğine dair taahhüdü içeren soyut borç ikrarıdır. Çek ise düzenleyenin muhatap bankaya, lehtar ya da yetkili hamile kendi hesabına çekin üzerinde yazan bedeli ödeme emri verdiği, aynı zamanda yetkili hamile de bu bedeli muhataptan tahsil etme yetkisi veren kanunen emre yazılı bir kambiyo senedidir. Her iki kambiyo senedinde de imza olması zorunludur. Çek ve senet hakkında detaylı bilgi almak için “Senette Bulunması Gereken Unsurlar” ve “Çekte Bulunması Gereken Zorunlu Unsurlar” başlıklı yazılarımızı inceleyebilirsiniz. 2. Kambiyo Senetlerine Özgü İcra Takibi – Örnek 10 İcra ve İflas Kanunu (İİK) m. 167 vd. yer alan Kambiyo Senetleri (Çek, Poliçe ve Emre Muharrer Senet) Hakkındaki Hususi Takip Usulleri başlıklı bölümde kambiyo senedi olan çek, bono (emre yazılı senet) ve poliçe için özel bir ilamsız takip yolu öngörülmüştür. Buna göre alacağı çek, senet veya poliçeye bağlanmış olan kişi bu özel takip yolu ile alacağına daha hızlı kavuşabilecektir. Elinde senet veya çek olan alacaklı İİK m.58’e göre bir takip talebi hazırlar. Hazırlanan takip talebinde ilamsız icra takibinden farklı olarak kambiyo senedinin cinsi, tarihi ve numarası belirtilir. Ayrıca kambiyo senedi aslının icra dairesine verilmesi de gerekmektedir. Takip talebinin icra dairesine sunulması üzerine icra dairesi takibe konu çek veya senedin kambiyo vasfına sahip olup olmadığını, senedi elinde bulunduran kişinin yetkili hamil olup olmadığı ve senedin vadesinin gelip gelmediğini inceler. Eğer takip talebi usulüne uygunsa ve diğer şartlar sağlanmışsa Örnek 10 Kambiyo Senetlerine Özgü İcra Emri ve senedin sureti borçluya tebliğ edilir. 3. Kambiyo Takiplerinde Senet veya Çekteki İmzaya Nasıl İtiraz Edilir? İİK m. 168/4 uyarınca kambiyo senetlerine özgü takipte takip dayanağı senet, bono, çek veya poliçedeki imza kendisine ait olmayan borçlu bir dava dilekçesi ile İcra Hukuk Mahkemesi’nde dava açarak imzaya itiraz edebilir. Görüleceği üzere kambiyo senetleri özgü takipte, ilamsız icra takiplerine yapılan itirazdan farklı olarak borçlunun doğrudan icra dairesine giderek itiraz etmesi mümkün değildir. Borçlu imzaya itiraz etmek istiyorsa bunu açıkça ve ayrı bir dilekçe ile İcra Hukuk Mahkemesi’nde dava açarak yapmak zorundadır. Aksi halde imzaya itiraz etmemiş sayılacaktır. İcra Hukuk Mahkemesi’ne açılacak imzaya itiraz davasının kambiyo senetlerine özgü ödeme emrinin tebliğinden itibaren 5 (beş) gün içinde açılması gerekmektedir. Aksi halde imza itirazı reddedilecektir. 4. Kambiyo Takiplerinde Senet veya Çekteki İmzaya İtiraz Takibi Durdurur Mu? İİK m. 170 uyarınca imzaya itiraz satıştan başka icra takip işlemlerini durdurmaz. Ancak İcra Mahkemesi duruşmadan önce yapacağı incelemede, borçlunun itiraz dilekçesi kapsamından veya eklediği belgelerden edindiği kanaate göre itirazı ciddi görmesi halinde alacaklıya tebliğe gerek görmeden itirazla ilgili kararına kadar icra takibinin geçici olarak durdurulmasına evrak üzerinde karar verebilir. 5. İtiraz Süresi Geçtikten Sonra Çek ve Senetteki İmzaya İtiraz Edilir Mi? Kambiyo takiplerinde takip dayanağı senet veya çekteki imzaya itiraz için öngörülen sürenin 5 (beş) gün olması hak kayıplarına sebep olabilmektedir. Ancak senetteki imza kendisine ait olmayan borçlu genel mahkemelerde her zaman dava açarak senetteki imzanın kendisine ait olmadığını ispatlayabilir. Açılacak bu dava ise İİK. m. 72’de düzenlenen menfi tespit davasıdır. Bu davada borçlu çek ve senetteki imzanın kendisine ait olmadığı iddiası ile alacaklıya borcunun olmadığının tespitini isteyecektir. Menfi tespit davası hakkında daha detaylı bilgi almak için Menfi Tespit Davası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Borçlunun genel mahkemelerde genel hükümlere göre menfi tespit davası açması halinde HMK m. 209’da yer alan “senetteki yazı veya imza inkâr edildiğinde, bu konuda bir karar verilinceye kadar, o senet herhangi bir işleme esas alınamaz.” hükmünün uygulanıp takibin kendiliğinden durup durmayacağı ise tartışmalıdır. Zira İİK m.170’nin mi yoksa Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) m.209’un mu uygulanması gerektiği konusunda bir düzenleme yoktur. Yargıtay da önceki tarihli kararlarında genel mahkemelerde sahtelik davası açılması halinde HMK m. 209 uyarınca takibin duracağına karar verirken güncel kararlarında takibin HMK m. 209 uyarınca durmayacağına karar vermektedir. Bu halde itiraz süresini kaçıran ve genel mahkemelerde menfi tespit davası açan borçlunun takibi durdurmak için İİK m. 72/3 düzenlenen 5 oranında teminat yatırması gerekecektir. Yargıtay 12. HD. E. 2016/31754, K. 2018/3908, T. 30.4.2018 “Borçlunun sahtelik nedenine dayalı olarak açtığı menfi tespit davası, İİK'nun 72. maddesi kapsamında bir dava olup, anılan maddedeki usule göre mahkemeden alınacak ihtiyati tedbir kararı ile icra takibi durdurulabilir. Sahtelik nedeniyle açılan menfi tespit davası gibi, cumhuriyet savcılığına aynı nedenle yapılan şikâyet ve ceza mahkemesinde açılan dava da kendiliğinden icra takibini durdurmaz ve bekletici mesele yapılamaz. Ancak cumhuriyet savcılığı veya ceza mahkemesince tedbir kararı verilirse icra takibi durdurulabilir.Yukarıda açıklanan ilke ve kurallar ışığında, takibin kesinleşmesi öncesi veya sonrasında takibe konu senedin sahteliğinin iddia edilmesi, HMK'nın 209. maddesi uyarınca takibin durdurulması sonucunu doğurmaz. Anılan hüküm, genel mahkemelerde açılan davalarla ilgili olarak senedin hiçbir işleme esas alınamayacağını, başka bir anlatımla delil olarak kullanılamayacağını öngörmekte olup, icra takibine etkisi yoktur.” 6. Çek ve Senetteki İmzaya Kimler İtiraz Edebilir? Kambiyo senetlerine özgü takibe konu senet veya çekteki imzaya imzanın kendisine ait olmadığı iddia eden borçlu itiraz edebilir. Borçlu senedi düzenleyen olabileceği gibi kefil, aval veya ciranta da olabilir. Bu kişilerin takipte borçlu olarak gösterilmesi durumunda itiraz hakkı vardır. Ayrıca borçlunun vefat etmesi halinde mirasçıları da imzaya itiraz edebilir. 7. Senet veya Çekteki İmzaya İtirazın Yargılama Usulü ve İspat Borçlu tarafından İcra Hukuk Mahkemesi’nde çek ve senetteki imzaya itiraz edilmesi halinde mahkemece imzanın borçluya ait olup olmadığı tespit edilecektir. Bu tespit, grafoloji alanında uzman bir bilirkişi veya adli tıp kurumu tarafından yapılacak inceleme ile yapılır. Mahkemece imzanın borçluya ait olup olmadığının tespitinde kullanılmak üzere borçlunun imza örneği ve yakın tarihlerde resmi kurum ve bankalara verdiği imza örnekleri celp edilir. İmzanın borçluya ait olup olmadığı itirazın geçici kaldırılmasının düzenlendiği İİK m.68/4’e göre yapılır. İmzanın borçluya ait olmasını ispat külfeti alacaklı üzerinde olduğunda yapılacak yargılama masrafını alacaklı ödemek zorundadır. İcra mahkemesi, 68/a maddesinin dördüncü fıkrasına göre yapacağı inceleme sonunda, inkâr edilen imzanın borçluya ait olmadığına kanaat getirirse itirazın kabulüne karar verir. İtirazın kabulü kararı ile takip durur. Alacaklının genel hükümlere göre dava açma hakkına sahiptir. İnkâr edilen imzanın borçluya ait olduğu anlaşılırsa itiraz reddedilir. Borçlunun genel hükümlere göre menfi tespit veya istirdat davası açması mümkündür. 8. Senet veya Çekteki İmzaya İtirazda İcra İnkâr Tazminatı ve Para Cezası İİK m. 170/3 uyarınca; inkâr edilen imzanın borçluya ait olduğu anlaşılırsa ve itiraz ile birlikte takip durdurulmuşsa, borçlu sözü edilen senede dayanan takip konusu alacağın yüzde yirmisinden aşağı olmamak üzere inkâr tazminatına ve takip konusu alacağın yüzde onu oranında para cezasına mahkûm edilir ve itiraz reddedilir. Borçlu menfi tespit veya istirdat davası açarsa, hükmolunan tazminatın ve para cezasının tahsili dava sonuna kadar ertelenir. Açılan menfi tespit veya istirdat davasının borçlu lehine sonuçlanması hâlinde daha önce hükmedilmiş olan tazminat ve para cezası kalkar. İİK m. 170/4 uyarınca ise icra mahkemesi, itirazın kabulüne karar vermesi hâlinde, senedi takibe koymada kötü niyeti veya ağır kusuru bulunduğu takdirde alacaklıyı senede dayanan takip konusu alacağın yüzde yirmisinden aşağı olmamak üzere tazminata ve alacağın yüzde onu oranında para cezasına mahkûm eder. Alacaklı genel mahkemede dava açarsa, para cezasının tahsili dava sonuna kadar tehir olunur ve bu davayı kazanırsa hakkında verilmiş olan para cezası kalkar. 9. Senet veya Çekteki İmzaya İtirazda Görevli ve Yetkili Mahkeme Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere ödeme emrinin tebliğinden itibaren 5 (beş) gün içerisinde yapılacak imza itirazında görevli mahkeme İcra Hukuk Mahkemesi, yetkili mahkeme ise takibin yapıldığı icra dairesinin bağlı bulun İcra Hukuk Mahkemesidir. 5 günlük itiraz süresi geçtikten sonra genel mahkemelerde açılacak davalarda ise görevli mahkeme takibe konu alacağın kaynağı ve niteliğine göre belirlenecektir. Yetkili mahkeme ise genel hükümlere göre yetkili mahkeme ile icra takibinin yapıldığı yer mahkemesi olabilecektir. Excerpt: İcra İflas Kanunu Madde 168/4 uyarınca takip dayanağı senet, bono, çek veya poliçedeki imza kendisine ait olmayan borçlu bir dava dilekçesi ile İcra Hukuk Mahkemesi’nde dava açarak imzaya itiraz edebilir. ### Tasarrufun İptali Davası İcra İflas Kanunu madde 277 vd. düzenlenen tasarrufun iptali davalarında amaç, borçlunun haciz ya da iflasından önce yaptığı ve aslında geçerli olan bazı tasarrufların geçersiz ya da "iyi niyet kurallarına aykırılık" nedeniyle alacaklıya karşı sonuçsuz kalmasını ve dolayısıyla o mal üzerinden cebri icraya devamla alacağın tahsilini sağlamaktır. Davacı, iptal davası sabit olduğu takdirde, tasarruf konusu mal üzerinde cebri icra yolu ile hakkını almak yetkisini elde eder ve tasarruf konusu taşınmaz mal ise, davalı üçüncü şahıs üzerindeki kaydın düzeltilmesine gerek olmadan o taşınmazın haciz ve satışını isteyebilir. Tasarrufun İptali davasının dinlenilebilmesi için davacının gerçek bir alacağının olması, borçlu hakkında kesinleşmiş bir icra takibinin bulunması, iptal konusu tasarrufun borcun doğumundan sonra yapılmış olması ve alacaklının elinde aciz vesikası bulunması gerekmektedir. Bu dava ile alacaklı hem borçluya hem de borçlu tarafından lehine işlem yapılan kişiye karşı dava açmaktadır. İptal davasına konu olabilecek tasarruflar bağışlama (İİK. m.278), aciz halinde yapılan tasarruflar (İİK m. 279) ve zarar verme kastı ile yapılan tasarruflardır (İİK m. 280). Tasarrufun iptali davasında davanın kabulüne karar verilmesi halinde iptale konu olan mal borçlunun üzerine geçmemektedir. Alacaklı davada verilen karar ile mal lehine tasarruf yapılan kişinin üzerinde kayıtlı iken haczettirip sattırabilmektedir. 1. Tasarrufun İptali Davası Nedir? Haciz yoluyla takipte hacizden önce, iflas yolu ile takipte iflasın açılmasından önce alacaklının borçlularından mal kaçırmak amacıyla yaptığı devir (tasarruf) işlemlerinin hiç sonuç doğurmayacak şekilde iptalinin sağlanabildiği davaya tasarrufun iptali davası denilmektedir. Tasarrufun iptali davası İİK m. 277 vd. hükümlerinde düzenlenmiştir. Tasarrufun iptali davasıyla borçlunun üçüncü kişiye yapmış hileli işlem ve fiiller iptal edilir. Ancak bu dava sonucunda alınan işlem hileli devri tamamen geçersiz kılmayıp sadece davayı kazanan alacaklıya iptal edilen tasarrufa konu malı haczedip sattırma yetkisi, malı devralmış olan üçüncü kişiye de buna katlanma yükümlülüğü yükler. Tasarrufun iptal davası eda davası niteliğinde olup şahsi bir hak olan alacak hakkına dayanmaktadır. 2. Tasarrufun İptali Davasının Şartları Tasarrufun iptali davasında İİK’nun 278, 279 ve 280 maddelerinde yazılı iptal şartlarının bulunup bulunmadığı incelenmeden önce birtakım ön şartların bulunması gerekmektedir. Bunlar, Tasarrufu iptal edilecek borçlu/davalı ile alacaklı/davacı alacağın gerçek olması,Borçlu hakkındaki icra takibinin kesinleşmiş olması,İptali istenen tasarrufun takip konusu borçtan sonra yapılmış olmasıBorçlu hakkında alınmış kesin veya geçici aciz belgesinin bulunmasıdır. 3. Tasarrufun İptali Davasında Aciz Vesikası Dava Şartı Mıdır? İİK 277’de tasarrufun iptali davasını elinde kesin veya geçici aciz belgesi bulunan alacaklının açabileceği düzenlenmiştir. Aciz Vesikası, haczedilen malların paraya çevrilmesi sonunda, alacağı tamamen ödemeyen alacaklıya icra dairesince verilen ve alacaklının alacağının ödenmemiş kısmını belirten belgedir. Kesin aciz vesikası İİK m. 143 veya geçici aciz vesikası İİK.m.105/2’de düzenlenmiştir. İİK m. 105’e göre haczi kabil malı bulunmayan borçlu için tutulan haciz tutanağı 143’üncü maddedeki geçici aciz vesikası hükmünde olup tasarrufun iptali davasında kullanılabilir. Kesin veya geçici aciz vesikasının bulunması, iptal davası için ön koşul ise de bunun davanın açılmasından önce alınması zorunlu değildir. Davanın açılmasından sonra alınabileceği gibi, temyiz aşamasında ve hatta bozmadan sonra karar düzeltme aşamasında bile alınıp ibraz edilmesi yeterlidir. Burada önemli olan davanın açıldığı tarih itibariyle borçlunun borçlarını ödemekten aciz olmasıdır. Ayrıca borçlu hakkında aciz vesikası alınmamakla birlikte, borçlu kayıp ve adresi saptanamıyorsa, saptanan ve bilinen adreslerinde de icraca, borçlunun haczi kabil malının bulunmadığı tespit edilmiş ise, bu takdirde aciz hali gerçekleşmiş sayılır. 4. Tasarrufun İptali Davasına Konu Olabilecek Satış, Devir, Bağışlama ve İşlemler Satış, devir, bağışlama gibi işlemlerin hepsini bünyesinde barındıran tasarruf işlemi; bir hakkı veya hukuki ilişkiyi doğrudan doğruya etkileyen, onu diğer tarafa geçiren, içeriğini sınırlayan, değiştiren veya ortadan kaldıran işlemdir. Tasarrufun iptali davasının söz konusu olması için öncelikle bu tanımda ifade edilen tasarruf işlemlerinden birinin gerçekleşmiş olması gerekmektedir. İptal davasına konu olabilecek tasarruflar bağışlama (İİK. m.278), aciz halinde yapılan tasarruflar (İİK m. 279) ve zarar verme kastı ile yapılan tasarruflardır (İİK m. 280). 4.1. Bağışlama (İvazsız Kazandırmalar) – İİK Madde 278 İİK madde 278’de doğum günü, nişan, düğün gibi durumlarda verilen alışıldık hediyeler istisna olmak üzere, hacizden veya haczedilecek mal bulunmaması sebebiyle acizden yahut iflasın açılmasından geriyle doğru iki yıllık süreçte yapılan karşılıksız kazandırmaların iptal edilebileceği düzenlenmiştir. Tasarrufun iptali davasının açılmasına sebep olan alacağın doğmuş olduğu tarih iki yıldan yakın zamanda meydana gelmişse ancak bu tarihten sonraki karşılıksız kazandırmalar için dava açılabilir. Ayrıca İİK m.278/2 uyarınca bazı tasarruflar karşılıksız kazandırma niteliğindedir. Bunlar; Karı ve koca ile usul ve füru, üçüncü dereceye kadar (bu derece dahil) hısımlar, evlat edinenle evlatlık arasında yapılan ivazlı tasarrufları,Akdin yapıldığı sırada borçlunun vermiş olduğu malın gerçek değerine nazaran oldukça düşük kabul edildiği sözleşmeleri,Borçlunun kendisine yahut üçüncü bir şahıs yararına kaydı hayat şartıyla irat ve intifa hakkı tesis ettiği sözleşmeler ve ölünceye kadar bakma sözleşmeleridir. 4.2. Borca Batık Borçlu Tarafından Yapılan Tasarruflar – İİK Madde 279 İİK madde 279’da borca batık borçlu tarafından hacizden veya haczedilecek mal bulunmaması sebebiyle acizden yahut iflasın açılmasından geriyle doğru bir yıllık sürede yapılan bazı tasarrufların batıl olduğu ve tasarrufun iptali davasına konu olabileceği düzenlenmiştir. Ancak tasarruf yapılan kişi borçlunun borca batık olduğunu bilmediğini ispatlarsa tasarruf iptal edilmez. Borca batıklık sebebiyle iptali mümkün olan tasarruflar şunlardır; Borçlunun teminat göstermeği evvelce taahhüt etmiş olduğu haller istisna olmak üzere borçlu tarafından mevcut bir borcu temin için yapılan rehinler;Para veya mutat ödeme vasıtalarından farklı bir şekilde yapılan ödemeler; Vadesi gelmemiş borç için yapılan ödemeler.Kişisel hakların kuvvetlendirilmesi için tapuya verilen şerhler. 4.3. Alacaklılara Zarar Verme Kastıyla Yapılan Tasarruflar – İİK Madde 280 İİK m. 280 uyarınca malvarlığı borçlarına yetmeyen bir borçlunun, alacaklılarına zarar verme kastıyla yaptığı tüm işlemler, işlemin gerçekleştiği tarihten itibaren beş yıl içinde borçlu aleyhine haciz veya iflâs yoluyla takipte bulunulmuş ise tasarrufun iptali davasına konu olabilir.  Borçlunun içinde bulunduğu malî durumun ve zarar verme kastını bilmeyen iyi niyetli kişiye karşı yapılan tasarruf işleminin iptali mümkün değildir. Borca batıklığın ve zarar verme kastının bilindiğinin ispatında yaklaşık ispat şartı geçerlidir. Tasarruf edilen kişi, borçlunun karı veya kocası, usul veya füruu ile üçüncü dereceye kadar (bu derece dahil) kan ve sıhri hısımları, evlat edineni veya evlatlığı ise kural olarak iyiniyetli kabul edilmez.  Konunun cezai boyutu hakkında bilgi almak için “Alacaklıyı Zarara Uğratma Suçu ve Cezası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 5. Tasarrufun İptali Davasını Kim, Kime Karşı Açabilir? Tasarrufun iptali davasında dava elinde aciz vesikası bulunan alacaklı tarafından açılabilir. Bu dava da davalı ise borçlu ve borçlu ile hukuki muamelede bulunan veya borçlu tarafından kendilerine ödeme yapılan veya borçlu tarafından lehine tasarrufta bulunulan kimseler ile bunların mirasçılarıdır. 6. Tasarrufun İptali Davasında Yargılama Usulü Tasarrufun iptali davası basit yargılama usulüne göre incelenip karar verilir. Hâkim, iptale tabi tasarrufların konusu olan mallar hakkında alacaklının talebi üzerine ihtiyati haciz kararı verebilir. İhtiyati haciz için teminatın gerekip gerekmediğine ve miktarına mahkemece karar verilir. Ancak iptale tabi malın elden çıkarılması ve davanın mal yerine bedel yönünden devam etmesi durumunda teminatsız ihtiyati haciz kararı verilemez. Davalıların talep etmesi halinde alacaklının alacağının gerçek bir alacak olup incelenebilir. Tasarrufun iptali davası kendine özgü bir dava olduğundan hakimin geniş takdir yetkisi vardır. Bu sebeple tasarrufun iptali davasında senetle ispat kuralı geçerli olmadığından her türlü delil kullanılır. Tasarrufun iptali davasında, davalı olan lehine tasarruf yapılan üçüncü kişi iptali istenen tasarruf nedeniyle kendi malvarlığında meydana gelecek eksilme için asıl borçlu olan diğer davalıdan zararının giderilmesini bu dava ile isteyebilir. Davalılardan herhangi biri davacının alacağını veya iptali istenen tasarruf bedelini öderse dava red olunur. Bu halde vekalet ücreti ve yargılama giderleri konusunda mahkeme davalılardan birini sorumlu tutabileceği gibi tüm davalıları da sorumlu tutabilir. Tasarrufun iptali davası nispi harca tabidir. 7. Tasarrufun İptali Davasında Verilen Kararın İcrası İİK m. 283’e göre tasarrufun iptali davasında davanın kabulüne karar verilmesi halinde alacaklı/davacı davaya konu teşkil eden mal üzerinde cebri icra yolu ile hakkını almak yetkisini elde eder ve davanın konusu taşınmazsa, davalı üçüncü şahıs üzerindeki kaydın tashihine mahal olmadan o taşınmazın haciz ve satışını isteyebilir. Tasarrufun iptali davasına konu malı davalı üçüncü şahıs elinden çıkarmışsa elinden çıkarmış olduğu mallar yerine geçen değer oranında tazminata hükmedilir. Kendisine bağış yapılan kişi iyi niyetli ise sadece dava açıldığında elinde bulunan miktarı geri vermeye mecbur kılınabilir. 8. Tasarrufun İptalinde Hak Düşürücü Süre ve Zamanaşımı İİK m. 284 uyarınca tasarrufun iptali davası açma hakkı, davaya konu tasarrufun yapıldığı tarihten itibaren 5 (beş) yıl geçmesi ile düşer. Bu süre hak düşürücüdür. Buradaki beş yıllık süre davanın açılmasına ilişkin olup İİK m. 280’de ifade edilen takip başlatma süresinden farklıdır. 9. Tasarrufun İptali Davasında Yetkili ve Görevli Mahkeme Tasarrufun iptali davasında görevli mahkeme Asliye Hukuk Mahkemesidir. Yetkili mahkeme ise davalı olan, borçlu ve/veya lehine tasarruf yapılan kişinin bulunduğu yer mahkemesidir. Davalıların ortak bir yerleşim yeri yoksa birinin yerleşim yeri mahkemesidir. Excerpt: Tasarrufun iptali davası ile, haciz yoluyla takipte hacizden önce borçlularından mal kaçırmak amacıyla yaptığı devir ve tasarruf işlemlerinin hiç sonuç doğurmayacak şekilde iptali sağlanabilir. ### Anonim Şirketlerde Esas Sözleşme Değişikliği Anonim şirketlerde esas sözleşme değişikliği, esas sözleşmenin kaldırılması, tamamen yeni kurallar konulması veya sözleşmede yer alan kuralların değiştirilmesi olarak tanımlanabilir. Şirket esas sözleşmesi bir şirketin adeta anayasası niteliğinde olduğundan Türk Ticaret Kanunu’nda esas sözleşmeyi değiştirmek için bir takım özel usuller öngörülmüştür. Bir şirketin esas sözleşmesi o şirketin tüm ortaklarını ve pay sahiplerini bağlayıcı niteliktedir. Esas sözleşme değişikliği bu anlamda bir şirketin en esaslı noktalarında değişikliği barındırabileceğinden kanun tarafından esas sözleşme değişikliğinde bir takım özel durumlar öngörülmüştür. Bu düzenlemelerin amacı bir yandan azınlık payına sahip şirket ortaklarını korumak iken bir yandan da ticari faaliyetlerde bulunan şirketin eylemlerinden ticari hayatı ve kamu düzenini korumaktadır. 1. Genel Kurulun Esas Sözleşmeyi Değiştirme Yetkisi 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu gereği anonim şirketlerde esas sözleşme değişikliğini yapmaya yetkili olan organ genel kuruldur. Nitekim esas sözleşme değişikliği genel kurulun devredilmez görev ve yetkileri arasında açıkça sayılmıştır. Şu durumda anonim şirket esas sözleşmesini değiştirme yetkisi münhasıran şirket genel kurulan ait olup bu yetkinin yönetim kurulu veya farklı bir şirket organı tarafından kullanılması mümkün değildir. Anonim şirket esas sözleşmeleri hakkında detaylı bilgi almak için "Anonim Şirket Esas Sözleşmesi" başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Genel Kurulun Esas Sözleşmeyi Değiştirme Yetkisinin Sınırları Kanun tarafından genel kurula esas sözleşmeyi değiştirme konusunda açıkça bir yetki tanınmışsa da bu yetki bir kısım sınırlandırmaları içermektedir. Bu sınırlamalar kanundan kaynaklanabileceği gibi şirket esas sözleşmesinden de kaynaklanabilir. 2.1. Esas Sözleşme ve Kanunun Emredici Hükümleri Türk Ticaret Kanunu madde 452’ye göre genel kurul, aksine şirket esas sözleşmesinde hüküm bulunmadığı takdirde kanunda öngörülen şartlara uyarak esas sözleşmenin tüm hükümlerini değiştirebilir. Bu düzenlemeden anlaşılacağı gibi, şirket esas sözleşmesinde yer alacak bir kuralla, şirket sözleşmesinin tamamının veya bazı hükümlerinin değiştirilemeyeceğinin düzenlenmesi mümkündür. Şayet böyle bir kural şirket esas sözleşmesi ile getirilmişse genel kurulun artık sözleşmede değişiklik yapma yetkisi ortadan kalkar. Yine kanunun emredici hükümlerine aykırı olarak genel kurulun şirket esas sözleşmesini değiştirmesi mümkün değildir. 2.2. Vazgeçilmez Haklar Vazgeçilmez haklar, genel olarak pay sahibine tanınan ve pay sahibi tarafından da vazgeçilmesi mümkün olmayan haklar olarak tanımlanabilir. Bu haklar sadece pay sahibinin menfaatinin korunması için değil aynı zamanda anonim şirketin temel yapısı gereği tanımlanmıştır. Bu nitelikteki haklar bakımından pay sahibinin onayı olsa dahi bu hakkın pay sahibinin elinden alınması mümkün değildir. Örneğin pay sahibinin iptal davası, sorumluluk veya haklı sebeple fesih davası açma veya asgari oy hakkı vazgeçilmez haklardandır. Genel kurulun şirket esas sözleşmesinde değişiklik yaparak bu hakları sınırlandırması mümkün değildir. 2.3. Müktesep Haklar Müktesep haklar ise kendi içerisinde mutlak ve nispi olarak ikiye ayrılmaktadır. Mutlak müktesep haklar sahibinin rızası olmadan hiçbir şekilde değiştirilemeyen haklardan olup nispi müktesep haklar ise özü itibariyle korunması gereken haklardır. Nispi müktesep haklara ilişkin olarak ortağın kar payı alma hakkı örnek verilebileceği gibi mutlak müktesep haklara ilişkin olarak ise anonim ortaklığın Türk uyrukluğunu terk etmesi örnek olarak gösterilebilir. Genel kurulun esas sözleşme değişikliği yetkisi bu hak türleri bakımından da kısıtlanmıştır. 3. Esas Sözleşme Değişikliği İçin Toplantı İlanı Anonim şirket esas sözleşmesinin değiştirilme usulü yine kanunda açıklanmıştır. Buna göre öncelikle yönetim kurulu tarafından değiştirilecek hükümlerle birlikte, bir değişiklik taslağı düzenlenerek karara bağlanmalıdır. Ana sözleşmesinin değiştirilmesi için genel kurulun esas sözleşmede gösterilen şekilde, şirketin internet sitesinde ve Türkiye Ticaret Sicili Gazetesinde yayımlanan ilanla toplantıya çağrılması gereklidir. Bu çağrı, ilan ve toplantı günleri hariç olmak üzere, toplantı tarihinden en az iki hafta önce yapılır. Yapılacak ilanda yönetim kurulu tarafından karar bağlanan değişiklik taslağının da ilan edilmesi zorunludur. Pay defterinde yazılı pay sahipleriyle önceden şirkete pay senedi veya pay sahipliğini ispatlayıcı belge vererek adreslerini bildiren pay sahiplerine, toplantı günü ile gündem ve ilanın çıktığı veya çıkacağı gazeteler, iadeli taahhütlü mektupla bildirilmelidir. 4. Esas Sözleşme Değişikliğinde Aranacak Yeter Sayılar Kanunda esas sözleşmenin değiştirilmesinde, yapılan düzenlemeye göre aranacak yeter sayılar ayrı ayrı düzenlenmiştir. 4.1. Oybirliği Aranacak Esas Sözleşme Değişiklikleri Türk Ticaret Kanunu’ndaki düzenlemelere göre aşağıdaki esas sözleşme değişikliği kararları, sermayenin tümünü oluşturan payların sahiplerinin veya temsilcilerinin oybirliğiyle alınacaktır. Bunlar şu şekildedir; Bilanço zararlarının kapatılması için yükümlülük ve ikincil yükümlülük koyan kararlar,Şirketin merkezinin yurt dışına taşınmasına ilişkin kararlar, Yapılan düzenleme ile tüm ortakları ilgilendiren bu konularda tüm ortakların rıza göstermesi aranmıştır. 4.2. Çoğunluk Aranacak Esas Sözleşme Değişiklikleri Türk Ticaret Kanunu’ndaki düzenlemelere göre aşağıdaki esas sözleşme değişikliği kararları, sermayenin en az yüzde yetmişbeşini oluşturan payların sahiplerinin veya temsilcilerinin olumlu oylarıyla alınacaktır. Bunlar şu şekildedir; Şirketin işletme konusunun tamamen değiştirilmesi,İmtiyazlı pay oluşturulması.Nama yazılı payların devrinin sınırlandırılması, Yapılan düzenleme ile şirket hakkında önem arz den bu konularda ağırlaştırılmış bir yeter sayı kuralı getirilmiştir. 4.3. Oy Çoğunluğu Aranacak Esas Sözleşme Değişiklikleri Yukarıdaki özel düzenlemeler dışında kanunda veya esas sözleşmede aksine hüküm bulunmadığı takdirde, esas sözleşmeyi değiştiren kararlar, şirket sermayesinin en az yarısının temsil edildiği genel kurulda, toplantıda mevcut bulunan oyların çoğunluğu ile alınacaktır. İlk toplantıda öngörülen toplantı nisabı elde edilemediği takdirde, en geç bir ay içinde ikinci bir toplantı yapılabilir. İkinci toplantı için toplantı nisabı, şirket sermayesinin en az üçte birinin toplantıda temsil edilmesi olarak öngörülmüştür. Burada belirlenen esaslar anonim şirketin esas sözleşme değişikliğine ilişkin temel kural olup şirket esas sözleşmesi ile aranacak bu çoğunluklar artırılabilecekse de azaltılması mümkün değildir. 5. Esas Sözleşme Değişikliğinin Tescili ve İlanı Anonim şirketlerde şirket esas sözleşme değişikliğine dair son işlem değişikliğin tescil ve ilanıdır. Düzenlemeye göre esas sözleşmenin değiştirilmesine ilişkin genel kurul kararı, yönetim kurulu tarafından, şirket merkezinin ve şubelerinin bulunduğu yerin ticaret siciline tescil edilir; ayrıca ilana bağlı hususlar ilan ettirilir; tescil ve ilan edilen karar şirketin internet sitesine konulur. Bununla birlikte değiştirme kararı iç ilişki bakımından karar tarihinden itibaren hüküm ve sonuç doğururken üçüncü kişilere karşı tescilden önce hüküm ifade etmeyecektir. Anonim şirketlerin kuruluşu hakkında detaylı bilgi almak için "Anonim Şirket Kuruluşu" başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Excerpt: Anonim şirketlerde esas sözleşme değişikliği, esas sözleşmenin kaldırılması, tamamen yeni kurallar konulması veya sözleşmede yer alan kuralların değiştirilmesi olarak tanımlanabilir. ### Anonim Şirket Esas Sözleşmesi Anonim şirketlerin kuruluşu 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda irade beyanı esasına dayandırılmıştır. İşte bu irade beyanının somutlaştığı yer ise şirket esas sözleşmesidir. Kurucular tarafından hazırlanan ve şirket kurma iradesini içeren esas sözleşme, Türk Ticaret Kanunu gereği bir takım zorunlu unsurları içermelidir. Yine anonim şirketlerde şirket esas sözleşmesi bakımından şekli kurallar da öngörülmüştür. Türk Ticaret Kanunu’nun gerekçesinde şirket esas sözleşmesi için “şirket anayasası” ifadesine yer verildiği görülmektedir. Gerçekten de bir şirketin esas sözleşmesi şirketi ilgilendiren işlemlerin hukuki temelini ve dayanağını oluşturur. Yine şirketin hangi esaslarla yönetileceği, ortakların durumu, şirketin sermayesi gibi temel konuların tamamı şirket esas sözleşmesinde düzenlenmektedir. Şirket esas sözleşmesi, şirketin yönetimi ve işleyişi hakkında temel ilkeleri düzenleyen üst bir düzenlemedir. 1. Şirket Esas Sözleşmesi Nedir? Anonim şirket esas sözleşmesi, 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda yer alan zorunlu unsurları içeren, kurucuların şirket kurma iradesini ortaya koydukları, kanunen gerekli şekil şartlarına haiz olarak düzenlenen bir sözleşmedir. Şirket esas sözleşmesinin hazırlanması bir şirketin kuruluşu için en temel adım olup esas sözleşme, yönetim kurulunu ve ortakları bağlayacağından titizlikle hazırlanmalıdır. Anonim şirketlerin kuruluş aşamaları hakkında daha detaylı bilgi için “Anonim Şirketlerin Kuruluşu” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Şirket Esas Sözleşmesinin Şekil Şartları Türk Ticaret Kanunu madde 339’a göre esas sözleşmenin yazılı şekilde yapılması ve bütün kurucuların imzalarının noterce onaylanması veya esas sözleşmenin ticaret sicili müdürü yahut yardımcısı huzurunda imzalanması şarttır. Bu düzenleme ile şirket kurucularının sonradan imzalarını inkâr etmelerinin önüne geçilerek kurulmuş bir şirketin faaliyetlerinin aksamasının, ticari hayatın olumsuz etkilenmesinin önüne geçilmiştir. 3. Şirket Esas Sözleşmesinde Bulunması Zorunlu Unsurlar Şirket esas sözleşmesi mevzuat gereği bir kısım zorunlu unsurları içermelidir. Bu unsurlar bir şirketin kuruluşu bakımından olmazsa olmaz unsurlardan olup ileride çıkabilecek olası uyuşmazlıkların önüne geçilmesi, şirket faaliyetlerinin öngörülebilir şekilde ilerlemesi için kanun koyucu tarafından bu unsurların şirket esas sözleşmesinde bulunması zorunlu kılınmıştır. Şirket esas sözleşmesinde bulunması gereken zorunlu unsurlar; Şirketin ticaret unvanı ve merkezinin bulunacağı yer,Esaslı noktaları belirtilmiş ve tanımlanmış bir şekilde şirketin işletme konusu,Şirketin sermayesi ile her payın itibarî değeri, bunların ödenmesinin şekil ve şartları,Pay senetlerinin nama veya hamiline yazılı olacakları; belirli paylara tanınan imtiyazlar; devir sınırlamaları,Paradan başka sermaye olarak konan haklar ve ayınlar; bunların değerleri; bunlara karşılık verilecek payların miktarı, bir işletme ve ayın devir alınması söz konusu olduğu takdirde, bunların bedeli ve şirketin kurulması için kurucular tarafından şirket hesabına satın alınan malların ve hakların bedelleriyle, şirketin kurulmasında hizmetleri görülenlere verilmesi gereken ücret, ödenek veya ödülün tutarı,Kurucularla yönetim kurulu üyelerine ve diğer kimselere şirket kârından sağlanacak menfaatler,Yönetim kurulu üyelerinin sayıları, bunlardan şirket adına imza koymaya yetkili olanlar,Genel kurulların toplantıya nasıl çağrılacakları ve oy hakları,Şirket bir süre ile sınırlandırılmışsa, bu süre,Şirkete ait ilanların nasıl yapılacağı,Pay sahiplerinin taahhüt ettiği sermaye paylarının türleri ve miktarları,Şirketin hesap dönemi,İlk yönetim kurulu üyeleri Şeklindedir. 4. Şirket Esas Sözleşmesinde Zorunlu Unsurların Bulunmaması Hali Yukarıda sayılan unsurların tamamı şirket esas sözleşmesinde bulunması zorunlu unsurlardır. Bu unsurlardan herhangi birinin esas sözleşmede bulunmaması halinde ise şirketin hukuka uygun olarak kurulması mümkün olmayacaktır. Buna göre zorunlu içeriğe uyulmamışsa, sicil müdürü esas sözleşmeyi tamamlanması veya düzeltilmesi için geri çevirecektir. Şirket esas sözleşmesinin Ticaret Sicili tarafından tescil edilmemesi halinde ise şirket tüzel kişilik kazanamayacak ve ticari faaliyetlerde bulunmayacaktır. 5. Şirket Esas Sözleşmesinde Bulunabilecek İhtiyati Unsurlar Türk Ticaret Kanunu’na göre, kurucular kendi iradelerine göre, istedikleri her hususu, özellikle sözleşme serbestisi ilkesine dayanarak şirket esas sözleşmesine geçiremezler. Kanuni düzenlemeye göre, şirket esas sözleşmesinde yer alan konularda ancak Türk Ticaret Kanunu buna açıkça izin vermişse sapılabilecektir. Bu düzenleme ile Türk Ticaret Kanunu’nda yer alan anonim şirketlere ilişkin hükümlerin emredici olduğu belirtilmekle bu hükümlerden sapabilmenin ancak kanunda açıkça öngörülmüşse olanaklı olduğu söylenebilecektir. Bu konuda örneğin TTK m.411’de 1/10 paya sahip azınlık pay sahiplerinin genel kurulu toplantıya çağırmasını yönetim kurulundan isteyebileceğini düzenlemiş, bu maddenin devamında ise şirket esas sözleşmesi ile çağrı hakkının daha az sayıda paya sahip ortaklara da tanınabileceği belirtilmiştir. Bu düzenleme kanunun tanıdığı imkânla şirket esas sözleşmesinde emredici hükümlerden sapılabilmesine dair imkânlardan biridir. Yine şirket esas sözleşmesinin değiştirilmesine dair oy nisaplarının artırılması bakımından şirket esas sözleşmesinde haricen bir düzenleme yapılabilmektedir. Bunun yanında kanunda açıkça öngörülmemiş olmakla birlikte hakkaniyet ilkesi veya menfaatler dengesi dikkate alındığında kanundaki hükümden sapılması uygun görülebiliyorsa bu durumda kanuni kuraldan farklı bir hükmün esas sözleşmeye getirilebilmektedir. 6. Şirket Esas Sözleşmesinin Tescili ve İlanı Şirket esas sözleşmesi yukarıda yer verilen zorunlu unsurları içerecek şekilde gerekli şekli şartlarını da sağlayarak hazırlandıktan sonra şirketin merkezinin bulunduğu Ticaret Sicilinde tescil edilir ve Ticaret Sicili Gazetesinde yayınlanarak ilan edilir. Kanun gereği şirket, esas sözleşmenin tescili sonrası tüzel kişilik kazanacağından bu aşamadan sonra şirket ticareti faaliyetlerde bulunabilir. 7. Şirket Esas Sözleşmesinin Değiştirilmesi Şirket esas sözleşmesinde değişiklik yapılabilmesi için şirket sermayesinin en az yarısının temsil edildiği genel kurulda, toplantıda mevcut bulunan oyların çoğunluğu ile karar alınması gerekmektedir. Burada belirtilen oy nisapları şirket esas sözleşmesinde artırılabilir fakat azaltılamaz. İlk toplantıda öngörülen toplantı nisabı elde edilemediği takdirde, en geç bir ay içinde ikinci bir toplantı yapılabilir. İkinci toplantı için toplantı nisabı ise şirket sermayesinin en az üçte birini oluşturmaktadır. Bazı konulardaki esas sözleşme değişikliği kararları sermayenin tümünü oluşturan payların sahiplerinin veya temsilcilerinin oybirliğiyle alınmalıdır. Bunlar; Bilanço zararlarının kapatılması için yükümlülük ve ikincil yükümlülük koyan kararlar,Şirketin merkezinin yurt dışına taşınmasına ilişkin kararlar, Şeklindedir. Bazı konulardaki esas sözleşme değişikliği kararları ise sermayenin en az yüzde yetmiş beşini oluşturan payların sahiplerinin veya temsilcilerinin olumlu oylarıyla alınır. Bunlar; Şirketin işletme konusunun tamamen değiştirilmesi,İmtiyazlı pay oluşturulması,Nama yazılı payların devrinin sınırlandırılması, Şeklindedir. Görüleceği üzere esas sözleşmede değişiklik yapılması bakımından kanunda yapılacak değişikliğe göre farklı toplantı ve karar yeter sayıları öngörülmüştür. Bu düzenlemenin amacı, değişiklik yapılan konunun önemine göre ortakların hakkını korumaktır. Esas sözleşme değişikliği konusunda detaylı bilgi almak için "Anonim Şirket Esas Sözleşme Değişikliği" başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Excerpt: Şirket anayasası olarak da bilinen anonim şirket esas sözleşmesi, TTK’da yer alan zorunlu unsurları içeren, kurucuların şirket kurma iradesini ortaya koydukları belgedir. ### Anonim Şirket Kuruluşu Anonim Şirket Kuruluşu Nasıl Yapılır? Anonim şirketlerin kuruluş işlemleri, Türk Ticaret Kanunu madde 329 ve devamında düzenlenmiştir. Kuruluş, ortaklık tüzel kişiliğinin doğması için kanunun öngördüğü tüm işlemlerin gerçekleştirilmesi sürecini ifade eder. Kanun, anonim şirketin kuruluşunun tamamlanması için ana sözleşmenin hazırlanmasından başlayıp tescile kadar devam eden işlemler öngörmüş olup, bu işlemlerin her birinin eksiksiz tamamlanması gerekmektedir. Ayrıca, temel olarak anonim şirketlerin kurulması için kurucuların irade beyanı yeterlidir ve şirketin ticaret siciline tescili, şirketin tüzel kişiliğini kazanması için zorunlu bir şarttır. Diğer yandan, anonim şirketlerin temel kuruluş işlemleri herhangi bir izne tabi değildir. Ancak, bazı faaliyet alanlarındaki anonim şirketlerin kuruluşu Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nın iznine tabi olabilir. Bu durum genel kuralın istisnasıdır. İçindekiler1. Anonim Şirket Nedir? Temel Kavramlar ve Özellikleri1.1. Anonim Şirkette Ortak Yapısı (Hisse Senetleri ve Pay Devri)1.2. Anonim Şirketin Organları1.3. Anonim Şirkette Temsil ve Yetki (Yönetim ve İmza Yetkilileri)1.4. Şirket Merkezi ve Sanal Ofis Kullanımı2. Anonim Şirkette Kurucular2.1. Kimler Kurucu Olabilir ve Sorumlulukları Nelerdir?2.2. Yabancı Uyruklu Kişilerin Türkiye’de Anonim Şirket Kurması2.3. Yabancı Şirketlerin Türkiye’de Anonim Şirket Kurması3. Anonim Şirket Kuruluş Aşamaları3.1. Şirket Esas Sözleşmesinin Hazırlanması: İçerik ve Dikkat Edilmesi Gerekenler3.2. Pay Bedellerinin Ödenmesi: Sermaye Yapısı ve Ödeme Süreci3.3. Faaliyet Alanına Göre Bakanlık İzninin Alınması: Hangi Durumlarda Gereklidir?4. Anonim Şirketin Tescil ve İlanı: Ticaret Sicilinde Resmi İşlemler4.1. Ticaret Siciline Verilecek Belgeler4.2. Ticaret Odasına Verilecek Belgeler ve Kayıt Süreci5. Anonim Şirket Kurma Maliyeti5.1. Kuruluş Masrafları5.2. Kuruculara Tanınan Menfaatler5.3. Diğer Maliyetler5.4. Vergi Sorumlulukları5.5. Özet ve Tavsiyeler6. Anonim Şirket Kuruluşunda Dikkat Edilmesi Gerekenler6.1. Şirket Esas Sözleşmesinin Hazırlanması6.2. Gerekli Belgelerin Hazırlanması6.3. Vergi Kimlik Numarası Alınması6.4. Ticaret Siciline Kayıt6.5. Kuruluş Sermayesinin Ödenmesi6.6. Ticaret Unvanının Belirlenmesi ve Tescili6.7. Şirketin Amacının, Merkezinin ve Faaliyet Alanının Belirlenmesi6.8. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) İşlemleri6.9. Merkezi Sicil Kayıt Sistemi (MERSİS) İşlemleri6.10. Maliyet ve Gelir HesabıKulaçoğlu Hukuk Bürosu Hukuk Danışmanlığı HizmetiHizmetlerimiz ve YaklaşımımızHizmet Kapsamımız   2024 yılında toplam 30.292 şirket ve kooperatif kurulmuştur. Bu dönemde kurulan anonim şirket sayısı 3.335 olup toplam sermayenin ,2'sini oluşturmaktadır. 1. Anonim Şirket Nedir? Temel Kavramlar ve Özellikleri 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu’na göre anonim şirket, sermayesi belirli ve paylara bölünmüş olan, borçlarından dolayı yalnız malvarlığıyla sorumlu bulunan bir ticaret şirketidir. Anonim şirket kanunda bir sermaye şirketi olarak nitelendirilmiştir. Bunun anlamı, Türk Ticaret Kanunu gereği anonim şirket ortaklarının, şirket borçlarından tüm malvarlıkları ile değil sadece taahhüt ettikleri sermaye payı ile sınırlı olarak sorumlu olmasıdır. Anonim şirketlerde bu şekilde sınırlı sorumluluk ilkesi geçerlidir. 1.1. Anonim Şirkette Ortak Yapısı (Hisse Senetleri ve Pay Devri) Anonim şirket, çoğunluk esasına göre yönetilir. Anonim şirket aracılığıyla hisse senedi, tahvil gibi menkul kıymetler çıkartılabilir. Anonim şirketlerin ortak sayılarına göre holding, halka açık anonim şirket, aile anonim şirketi, küresel anonim şirketi gibi türleri de bulunmaktadır. Anonim şirketler tek bir kişi tarafından da kurulabilmekte olup çok ortaklı olmasına gerek yoktur. Önemli olan şirket esas sermayesinin en az 250.000 TL tutarında olmasıdır. Kayıtlı sermaye sistemini kabul eden ve halka açık olmayan anonim şirketler açısından ise bu tutar en az 500.000 Türk Lirasıdır. Ancak ortak sayısı 250’yi geçerse Sermaye Piyasası Kurulu Yönetmeliğine tabi olunur. Anonim şirketlerde nama ve hamiline olmak üzere pay senetleri çıkartılabilmektedir. Hamiline yazılı pay senetlerinin devri zilyetliğin devri ile gerçekleştirilmektedir. Nama yazılı pay senetlerinin devri ise ciro ve zilyetliğin devri ile gerçekleştirilmektedir. İstisnai durumlar dışında anonim şirketlerde pay devrinin sınırlandırılması mümkün değildir. Aynı zamanda anonim şirketlerde pay devri tescil ve ilana tabi değildir. Anonim şirketlerde hisse senetleri, pay sahipliğini ispat etmek ve paylar üzerindeki hukuki işlemleri kolaylaştırmak adına önemli bir yer tutar. Anonim ortaklığa paydaş olmaktan kaynaklanan haklar hisse senetlerine bağlanır; yani bu haklar senetten ayrı olarak ileri sürülemez ve başkalarına devredilemez. Diğer yandan payın hisse senedine bağlanması şart değildir. Bu paylara ise çıplak pay denir. Bu durumda ortaklık payı alacağın temliki ilkelerine göre devredilir. 1.2. Anonim Şirketin Organları Anonim şirketin başlıca iki temel organı bulunmakta olup, bu organlar “Genel Kurul” ve “Yönetim Kurulu” dur. Bunun yanında “Denetçi” bulunmakla birlikte bu organ anonim şirket için zorunlu bir organ değildir. Genel Kurul, pay sahiplerinin, pay sahibi olmayan yöneticinin ve denetçinin bulunduğu bir organdır. Söz konusu organ yönetim kurulu üyelerinin seçimi, görevden alınması ve ibra edilmesi, sermayenin arttırılması veya azaltılması, ana sözleşme değişiklikleri gibi konularda karar alır. Genel kurulun toplantıları olağan ve olağan üstü olmak üzere iki türlüdür. Bu toplantıların toplanma usulleri özel bir prosedürle kanunda düzenlenmiştir. Yönetim kurulu ise anonim şirketin yönetim ve temsilinden sorumlu olup genel kurulun görev alanına girmeyen her türlü kararı almaya yetkilidir. 1.3. Anonim Şirkette Temsil ve Yetki (Yönetim ve İmza Yetkilileri) Anonim şirketin temsiliyle yönetim kurulu görevlidir. Anonim şirket adına imza atma yetkisine sahip kişileri diğer bir ifade ile temsil yetkisini yönetim kurulu belirler. Yönetim kurulu tek bir kişiden oluşmuyorsa yahut esas sözleşmede aksine bir düzenleme yoksa temsil yetkisi çift imza ile kullanılır. 1.4. Şirket Merkezi ve Sanal Ofis Kullanımı Anonim şirketlerde şirket merkezi olarak bir adres bildirilmesi zorunludur. Zira yasal adres, vergi mükellefi olmak için gerekli temel unsurdur. Ayrıca şirket esas sözleşmelerinde şirketin merkezinin bulunması zorunlu bir unsurdur. Sanal ofis ise fiziki adres gereksinimi olmayan ve düşük maliyeti olan bir ofis türüdür. Anonim şirketler de sanal ofis kullanabilir. Sanal ofis de adres olarak bildirilebilir. Ancak vergi denetimlerinde şirketin temsilcisinin kendisinin de sanal ofisin belirtilen adresinde bulunması gerekir. 2. Anonim Şirkette Kurucular Pay taahhüt edip esas sözleşmeyi imzalayan gerçek ve tüzel kişiler anonim şirket kurucu olarak nitelendirilmektedir. Anonim şirketin kurulabilmesi için pay sahibi olan bir en az bir kurucunun varlığı şarttır. 2.1. Kimler Kurucu Olabilir ve Sorumlulukları Nelerdir? Anonim şirketler tek kişi tarafından kurulabilmektedir. Diğer bir ifadeyle anonim şirketin kurulması için asgari bir kişi sayısı öngörülmemiştir. Kurucular gerçek kişi olabileceği gibi tüzel kişi de olabilirler. Türk Ticaret Kanunu’na göre kurucular kanundan ve esas sözleşmeden doğan yükümlülüklerini kusurlarıyla ihlal ettikleri takdirde hem şirkete hem pay sahiplerine hem de şirket alacaklılarına karşı verdikleri zarardan sorumludurlar. Bunun dışında kanunda düzenlenmiş özel sorumluluk halleri de bulunmaktadır. Kuruluşta sunulan belgelerin doğru olmaması, esas sermayenin ödenmemesi gibi sorumluluk halleri mevcuttur. 2.2. Yabancı Uyruklu Kişilerin Türkiye’de Anonim Şirket Kurması Yabancı uyruklu kişilerim Türkiye’de anonim şirket kurması önünde yasal bir engel söz konusu değildir. Hatta 4875 sayılı Doğrudan Yabancı Yatırımcılar Kanunu’na göre yabancılar şirket kurma konusunda Türk vatandaşları ile eşit tutulmuş hatta bir takım üstün güvenceler dahi verilmiştir. Bu şekilde yabancı yatırımın teşviki sağlanmaya çalışılmıştır. 2.3. Yabancı Şirketlerin Türkiye’de Anonim Şirket Kurması Aynı şekilde yabancı şirketlerin de Türkiye’de anonim şirket kurması mümkündür. Yabancı tüzel kişilerin şirket kurması ise daha detaylı bir prosedüre bağlanmış olup istenen belgeler daha fazladır. Yurt dışından alınan belgelerin de noter tasdikli olması ve apostil şerhi bulunması gerekmektedir. 3. Anonim Şirket Kuruluş Aşamaları Mevzuata göre anonim şirket; kurucuların, kanuna uygun olarak düzenlenmiş bulunan, sermayenin tamamını ödemeyi şartsız taahhüt ettikleri, imzalarının noterce onaylandığı esas sözleşmede, anonim şirket kurma iradelerini açıklamalarıyla kurulur. Buna göre, bir anonim şirketin kurulması için öncelikle şirket esas sözleşmesinin mevzuata uygun olarak hazırlanması ve imzalarının noterce onaylandığı kurucular tarafından imzalanması gerekmektedir. Devamında pay bedellerinin belirtilen şartlarda ödenmesi ve izne tabi faaliyet alanına giren şirketler bakımından bakanlık izinin alınması şarttır. Anonim şirketin kurulması bakımından kurucuların irade beyanı yeterli olup tüm bu aşamaların tamamlanması sonrası ise şirket ticaret siciline tescil ve ilan olunmakla tüzel kişilik kazanacaktır. 3.1. Şirket Esas Sözleşmesinin Hazırlanması: İçerik ve Dikkat Edilmesi Gerekenler Anonim şirket esas sözleşmesi, yazılı olarak yapılan ve tüm kurucuların imzalarının noterce onaylanmasının şart olduğu şirketin kuruluş sözleşmesidir. Esas sözleşme anonim şirketin omuriliğini oluşturur. Esas sözleşmede; Şirketin ticaret unvanı ve merkezinin bulunacağı yer, Şirketin işletme konusu, Şirketin sermayesi ile her payın itibarî değeri, bunların ödenmesinin şekil ve şartları, Pay senetlerinin nama veya hamiline yazılı olacakları, Belirli paylara tanınan imtiyazlar, Devir sınırlamaları, Kurucularla yönetim kurulu üyelerine ve diğer kimselere şirket kârından sağlanacak menfaatler, Yönetim kurulu üyelerinin sayıları, bunlardan şirket adına imza koymaya yetkili olanlar, Genel kurulların toplantıya nasıl çağrılacakları, Oy hakları, Şirket bir süre ile sınırlandırılmışsa bu süre, Şirkete ait ilanların nasıl yapılacağı, Pay sahiplerinin taahhüt ettiği sermaye paylarının türleri ve miktarları, Şirketin hesap dönemi, Yönetim kurulu üyeleri gibi konular zorunlu olarak yer almalıdır. Anonim şirket esas sözleşmesinde emredici hukuk kurallarına aykırılık oluşturmamak şartıyla ihtiyari hükümler de eklenilebilir. Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için, “Anonim Şirket Esas Sözleşmesi” ve “Anonim Şirketlerde Esas Sözleşme Değişikliği” başlıklı yazılarımızı inceleyebilirsiniz. 3.2. Pay Bedellerinin Ödenmesi: Sermaye Yapısı ve Ödeme Süreci Mevzuata göre anonim şirketlerde başlangıç sermayesi en az 250.000,00 TL olabilmektedir. Anonim şirketin kurulabilmesi için kanun, pay bedellerinin tamamının ödenmesini şart koşmamıştır. Türk Ticaret Kanunu’na göre, nakden taahhüt edilen payların itibarî değerlerinin en az yüzde yirmi beşi tescilden önce, gerisi de şirketin tescilini izleyen yirmi dört ay içinde ödenmelidir. Bununla birlikte payların çıkarma primlerinin tamamının tescilden önce ödenmesi gerekmektedir. 3.3. Faaliyet Alanına Göre Bakanlık İzninin Alınması: Hangi Durumlarda Gereklidir? Kural olarak anonim şirketlerin kuruluşu herhangi bir izne tabi kılınmamıştır. Bununla birlikte Türk Ticaret Kanunu madde 333’e göre Gümrük ve Ticaret Bakanlığınca yayımlanan tebliğde belirlenen faaliyet alanlarına giren şirketler Gümrük ve Ticaret Bakanlığının izni ile kurulacaktır. Gümrük ve Ticaret Bakanlığı tarafından 15/10/2012 tarihinde yayımlanan Anonim ve Limited Şirketlerin Sermayelerini Yeni Asgari Tutarlara Yükseltmelerine ve Kuruluşu ve Esas Sözleşme Değişikliği İzne Tabi Anonim Şirketlerin Belirlenmese İlişkin Tebliğ uyarınca; Bankalar, finansal kiralama şirketleri, faktoring şirketleri, tüketici finansmanı ve kart hizmetleri şirketleri, varlık yönetim şirketleri, sigorta şirketleri, anonim şirket şeklinde kurulan holdingler, döviz büfesi işleten şirketler, umumi mağazacılıkla uğraşan şirketler, tarım ürünleri lisanslı depoculuk şirketleri, ürün ihtisas borsası şirketleri, bağımsız denetim şirketleri, gözetim şirketleri, teknoloji geliştirme bölgesi yönetici şirketleri, Sermaye Piyasası Kanununa tabi şirketlerin kurulabilmesi Gümrük ve Ticaret Bakanlığının iznine tabi kılınmıştır. 4. Anonim Şirketin Tescil ve İlanı: Ticaret Sicilinde Resmi İşlemler           Anonim şirketlerin kurulabilmesi için temel olarak ticaret siciline tescil ve ilan şartı bulunmamaktadır. Gerçekten de kanuna göre anonim şirketin kuruluşu irade beyanına bağlanmıştır. Bununla birlikte anonim şirketin tüzel kişilik kazanarak ticari faaliyette bulunabilmesi için tescil ve ilan işlemlerinin tamamlanması zorunludur. Düzenlemeye göre şirket esas sözleşmesinin imzalanmasından ve onaya tabi şirketler bakımından bakanlık onayının alınmasından itibaren otuz gün içinde şirket esas sözleşmesinin tamamı, şirketin merkezinin bulunduğu yer ticaret siciline tescil ve Türkiye Ticaret Sicili Gazetesinde ilan olunmalıdır. Şirket ancak ticaret siciline tescil edildiğinde tüzel kişilik kanacak ve ticari faaliyetlerde bulunabilecektir. Dolayısıyla anonim şirket için tescil kurucu bir unsur değil, bildirici bir unsurdur. Bunun dışında anonim şirketin tescile tabi işlemleri olup (temsile yetkili kişiler, şubeler, esas sözleşme gibi) bunların mutlaka tescil edilmesi gerekmektedir. 4.1. Ticaret Siciline Verilecek Belgeler Anonim şirketin tescili için gerekli belgeler şunlardır; Kurucuların imzaları tasdik edilmiş esas sözleşme Nakdi olarak taahhüt edilen sermayenin en az yüzde yirmi beşinin ödendiğini gösterir belge Rekabet Kurumu payının ödendiğini gösterir ödeme belgesi Varsa, konulan ayni sermaye ile kuruluş sırasında devralınacak işletmeler ve ayni varlıkların değerinin tespitine ilişkin mahkemece atanan bilirkişi tarafından hazırlanmış değerleme raporları Ayni sermaye konulmuşsa, konulan ayni sermaye üzerinde herhangi bir sınırlamanın olmadığına dair ilgili sicilden alınan yazı Ayni sermaye konulmuşsa, ayni sermaye olarak konulan taşınmazın, fikri mülkiyet haklarının ve diğer değerlerinin kayıtlı bulundukları sicillere şerh verildiğini gösteren belge Varsa, ayni varlıkların ve işletmenin devir alınmasına ilişkin olanlar da dâhil olmak üzere, kurulmakta olan şirket ile kurucular ve diğer kişilerle yapılan ve kuruluşla ilgili olan sözleşmeler Kuruluşu Bakanlık veya diğer resmi kurumların iznine veya uygun görüşüne tabi olan şirketler için bu izin veya uygun görüş yazısı Varsa, pay sahibi olmayan yönetim kurulu üyelerinin bu görevi kabul ettiklerine ilişkin yazılı beyanları Yönetim kurulunda bir tüzel kişinin bulunması halinde, tüzel kişi ile birlikte tüzel kişi adına, tüzel kişi tarafından belirlenen bir gerçek kişinin adı ve soyadı ve belirlemeye ilişkin yetkili organ kararının noter onaylı örneği Şirketi temsil ve ilzama yetkili kılınan kişilerin imza beyannameleri 4.2. Ticaret Odasına Verilecek Belgeler ve Kayıt Süreci Ticaret Odası'na kayıt için genellikle aşağıdaki belgeler gerekmektedir: Dilekçe Oda kayıt beyannamesi Kuruluş bildirim formu Esas sözleşme Yabancı uyruklu gerçek kişi ortakların pasaportlarının Türkçe tercümesi noter onaylı suretleri, vergi dairesinden alınacak vergi kimlik numaraları veya yabancılara mahsus kimlik numaralarını gösteren belge, ayrıca Türkiye'de ikamet ediyor ise noter onaylı ikamet tezkeresi. Yetkili / Yetkililere ait İmza Beyannamesi Rekabet Kurumu payına ait sermayenin on binde dördüne tekâbül eden kısmın oda veznesine yatırılması gerekmektedir Pay bedellerinin en az yüzde yirmi beşinin Kanuna uygun olarak bankaya yatırılması için açılan banka hesabına para yatıran şirket ortaklarının; adı-soyadı / unvanı ile her ortağın yatırdığı tutarların ve toplam yatırılan tutarın gösterildiği banka mektubu Ayni sermaye konulması durumunda; bilirkişi atama kararı, bilirkişi raporu, bilirkişi raporunun onaylandığına ilişkin mahkeme kararı, konulan ayni sermaye üzerinde herhangi bir sınırlamanın olmadığına dair ilgili sicilden alınacak yazının aslı, ayni sermaye olarak konulan taşınmazın, fikri mülkiyet haklarının ve diğer değerlerin kayıtlı bulundukları sicillere şerh verildiğini gösteren belge aslı Ayın ve işletme devralınmasına ilişkin olanlar da dâhil olmak üzere, kurulmakta olan şirketle, kurucular ve diğer kişilerle yapılan ve kuruluşla ilgili olan sözleşmeler Kuruluşu Bakanlık veya diğer resmi kurumların iznine veya uygun görüşüne tabi olan şirketler için bu izin veya uygun görüş yazısının aslı Pay sahibi olmayan yönetim kurulu üyelerinin bu görevi kabul ettiklerine ilişkin belge Tüzel kişinin yönetim kuruluna seçilmesi hâlinde, yönetim kuruluna üye olarak seçilen tüzel kişi ile birlikte tüzel kişi adına hareket edecek ve yönetim kuruluna seçilen tüzel kişi tarafından belirlenen gerçek kişinin; adı-soyadı, adresi, uyruğu ve T.C. kimlik numarasını (yabancı uyruklularda vergi kimlik numarası veya yabancılara mahsus kimlik numarası) içerecek şekilde alınmış tüzel kişi yönetim kurulu üyesinin yetkili organ kararının noter onaylı sureti Yönetim kurulu üyesinin / ortağın yabancı uyruklu tüzel kişi olması hâlinde tüzel kişinin güncel sicil kayıtlarını içeren belge. Reşit olmayan şirket ortağının anne ve babasının ya da anne/babadan herhangi birisinin şirkete ortak olması hâlinde reşit olmayan ortak için mahkemeden alınmış kayyım atama kararı Gümrük müşavirliği şirketi kuruluşlarında, tüm ortakların ve varsa ortaklar dışından şirketi sınırsız temsile yetkililerin noter onaylı gümrük müşaviri izin belgesi ibraz edilmelidir. Yetkilendirilmiş gümrük müşavirliği şirketlerinde ise şirket ortaklarının tamamı ile şirketi temsil ve ilzama yetkililerin yetkilendirilmiş gümrük müşaviri belgesi ibraz edilmelidir. Kurulacak şirketin kurucuları arasında belediyeler ve diğer mahalli idareler ile bunların kurdukları birliklerin bulunması hâlinde bu kurum/kuruluşların iştirakine izin veren Cumhurbaşkanı Kararının bir örneği. 5. Anonim Şirket Kurma Maliyeti Anonim şirketin kurulması için gerekli asgari sermaye tutarı 01.01.2024 tarihinden itibaren kurulacak şirketler için 250.000 TL tutarındadır. Kayıtlı sermaye sistemini kabul eden halka açık olmayan anonim şirketlerde ise bu tutar 500.000 TL olmaktadır 5.1. Kuruluş Masrafları Anonim şirketin kuruluşu sırasında bazı harç ve masraflar yapılması gerekmektedir. Bu masraflar 2024 yılı için ortalama şu şekildedir: Ticaret Odasının Kayıt İlan Masrafları ile Şirket Sermaye Harcı: 4.670,00 TL Kuruluşta Yapılacak Noter Masrafları: 1.350,00 TL Kuruluş SMMM Hizmet Bedeli: 4.640,00 TL Damga Vergisi: 150,00 TL Şirket Kaşeleri: 120,00 TL 5.2. Kuruculara Tanınan Menfaatler Anonim şirketin kuruluş giderleri kurucular tarafından karşılanmakta olup, şirketi kurdukları sırada harcadıkları emeğe karşılık olarak kuruculara, para ve bedelsiz pay senedi vermek gibi şirket sermayesinin azalması sonucunu doğurabilecek bir menfaat tanınamaz. Ancak, dağıtılabilir kârdan yedek akçe ile pay sahipleri için yüzde beş kâr payı ayrıldıktan sonra kalanın en çok onda biri intifa senetleri bağlamında kuruculara ödenir. 5.3. Diğer Maliyetler Kuruluş masraflarının dışında, anonim şirketin tescil ve lisans ücretleri, ofis maliyetleri, ekipman masrafları, personel maaşları, çalışma için gerekli sermaye gibi birçok maliyeti daha olacaktır. Bu masraflar her şirketin faaliyetine göre değişiklik gösterebilir. 5.4. Vergi Sorumlulukları Anonim şirket kurmanın beraberinde getirdiği vergi sorumlulukları da bulunmaktadır. Şirketler elde ettikleri kar üzerinden kurumlar vergisi ödemekle mükelleftir. Ayrıca ürün veya hizmet satışı yapan bir şirket, tüketim vergisi olan Katma Değer Vergisi (KDV) mükellefidir. 5.5. Özet ve Tavsiyeler Anonim şirket kurmanın maliyetleri ve vergi sorumlulukları düşünüldüğünde, bu süreci profesyonel bir mali müşavir veya avukatla yürütmek, ileride karşılaşılabilecek hukuki ve mali sorunların önlenmesi açısından faydalı olacaktır. Ayrıca, şirketin faaliyetlerine başlamadan önce detaylı bir iş planı yapmak ve bütçe hazırlamak, maliyetlerin doğru bir şekilde yönetilmesine yardımcı olacaktır. 6. Anonim Şirket Kuruluşunda Dikkat Edilmesi Gerekenler Anonim şirketin kurulması, mevzuat gereği belirli prosedürlerin takip edilmesini ve bu sürecin titizlikle yürütülmesini gerektirir. Bu süreçler hem maliyetli hem de emek ve zaman gerektiren işlemler olup, profesyonel destek almak çoğu zaman faydalıdır. Anonim şirket kuruluşunda dikkat edilmesi gereken başlıca hususlar aşağıda sıralanmıştır: 6.1. Şirket Esas Sözleşmesinin Hazırlanması Eksiksiz Hazırlık: Şirket esas sözleşmesi, kuruluşun temel belgesi olup eksiksiz hazırlanmalı ve zorunlu unsurların tümü içermelidir. Sözleşmenin noter onaylı olması gerekmektedir. Zorunlu Unsurlar: Şirketin ticaret unvanı, merkezi, sermayesi, payların itibarî değeri, yönetim kurulu üyeleri ve diğer önemli bilgiler sözleşmede belirtilmelidir. 6.2. Gerekli Belgelerin Hazırlanması Belgelerin Eksiksizliği: Şirket kuruluşunda gerekli olan tüm belgelerin eksiksiz hazırlanması ve sunulması önemlidir. Bu belgeler arasında kurucu imzaları tasdik edilmiş esas sözleşme, sermayenin ödendiğini gösterir belgeler ve diğer resmi evraklar bulunmaktadır. 6.3. Vergi Kimlik Numarası Alınması Vergi Kimlik Numarası: Şirketin resmi olarak faaliyetlerine başlaması için vergi kimlik numarası alınması zorunludur. Bu numara, şirketin vergi mükellefiyetlerinin yerine getirilmesinde kullanılacaktır. 6.4. Ticaret Siciline Kayıt Tescil: Şirketin ticaret siciline kaydedilmesi, tüzel kişilik kazanması ve ticari faaliyette bulunabilmesi için zorunludur. Tescil işlemleri, şirketin merkezinin bulunduğu yer ticaret sicil müdürlüğünde gerçekleştirilir. İlan: Ticaret siciline kayıt işlemi tamamlandıktan sonra, tescil ve ilan işlemleri Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi’nde yayımlanır. 6.5. Kuruluş Sermayesinin Ödenmesi Sermaye Ödemesi: Kuruluş sermayesinin dörtte birinin tescilden önce ödenmiş olması gerekmektedir. Kalan sermaye ise şirketin tescilini izleyen yirmi dört ay içinde ödenmelidir. 6.6. Ticaret Unvanının Belirlenmesi ve Tescili Ticaret Unvanı: Şirketin ticaret unvanı, ticaret sicilinde kayıtlı olması ve başka bir şirketle karışıklığa yol açmaması açısından önemlidir. Belirlenen unvanın tescili yapılmalıdır. 6.7. Şirketin Amacının, Merkezinin ve Faaliyet Alanının Belirlenmesi Faaliyet Alanı ve Merkez: Şirketin amacı, faaliyet alanı ve merkezi belirlenerek esas sözleşmede açıkça belirtilmelidir. Bu, şirketin yasal olarak hangi alanlarda faaliyet gösterebileceğini ve merkezinin nerede olduğunu tanımlayacaktır. 6.8. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) İşlemleri SGK İşlemleri: Şirketin çalışanları için Sosyal Güvenlik Kurumu’na (SGK) kayıt işlemleri tamamlanmalı ve gerekli sigorta işlemleri yapılmalıdır. 6.9. Merkezi Sicil Kayıt Sistemi (MERSİS) İşlemleri MERSİS: Şirketin tüm kuruluş işlemleri, Merkezi Sicil Kayıt Sistemi (MERSİS) üzerinden yürütülmeli ve burada kaydedilmelidir. MERSİS, şirketlerin elektronik ortamda kayıt işlemlerini gerçekleştirdiği bir sistemdir. 6.10. Maliyet ve Gelir Hesabı Finansal Planlama: Şirketin kuruluş ve işletme maliyetlerinin yanı sıra, gelir projeksiyonlarının da yapılması gerekmektedir. Detaylı bir maliyet ve gelir hesabı, şirketin finansal sürdürülebilirliğini sağlamada önemli rol oynar. Anonim şirket kuruluşunda tüm bu adımların dikkatli ve eksiksiz bir şekilde tamamlanması, şirketin başarılı bir şekilde kurulması ve faaliyetlerine başlaması için kritik önem taşır. Profesyonel danışmanlık hizmeti almak, bu sürecin sorunsuz ilerlemesini sağlayabilir. Kulaçoğlu Hukuk Bürosu Hukuk Danışmanlığı Hizmeti Kulaçoğlu Hukuk Bürosu, deneyimli ve çeşitli hukuk alanlarında uzmanlaşmış avukatlardan oluşan ekibi ile kapsamlı hukuk danışmanlığı hizmetleri sunmaktadır. Hukuk danışmanlığı hizmetimiz, özellikle şirketlere yönelik olup, müvekkillerimizin iş modeli, stratejisi ve sektörel gereksinimlerini anlamaya öncelik verir. Hizmetlerimiz ve Yaklaşımımız Kişiye Özel Hukuki Çözümler: Müvekkillerimize özel ve etkili hukuki çözümler sunmayı hedeflemekteyiz. Bu kapsamda, şirketlerin hukuki ihtiyaçlarını analiz eder ve iş modellerine en uygun hukuki çözümleri öneririz. Stratejik Danışmanlık: Şirketlerin stratejik hedeflerine ulaşmalarında hukuki destek sağlayarak, olası risklerin önceden tespit edilmesi ve gerekli önlemlerin alınmasını sağlarız. Sektörel Gereksinimlerin Anlaşılması: Müvekkillerimizin faaliyet gösterdiği sektörlerin dinamiklerini ve yasal gereksinimlerini dikkate alarak, sektöre özgü hukuki çözümler sunarız. Hizmet Kapsamımız Şirket Kuruluşu: Anonim ve limited şirketlerin kuruluş aşamalarında hukuki danışmanlık ve işlemlerin yürütülmesi. Sözleşme Hazırlama ve İnceleme: Şirketlerin ihtiyaçlarına uygun sözleşmelerin hazırlanması ve mevcut sözleşmelerin hukuki açıdan incelenmesi. Uyum ve Mevzuat Danışmanlığı: Şirketlerin faaliyet gösterdikleri alanlardaki yasal düzenlemelere uyum sağlaması ve güncel mevzuatlar hakkında bilgilendirme. Dava ve Uyuşmazlık Çözümleri: Şirketlerin karşılaşabileceği hukuki uyuşmazlıklarda dava süreçlerinin yönetimi ve alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemlerinin uygulanması. Detaylı bilgi için “Şirketler İçin Hukuk Danışmanlığı” adlı yazımızı inceleyebilirsiniz. Ayrıca süreç hakkında detaylı bilgi için İletişim sayfamızda bulunan telefon, WhatsApp ve e-posta bilgileri ile bizimle iletişime geçebilirsiniz. ### Dövizle (Kira) Sözleşme Yapma Yasağı 13 Eylül 2018 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanan 85 sayılı Türk Parası Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Kararda Değişiklik Yapılmasına Dair Cumhurbaşkanlığı kararı ile Türkiye'de ikamet eden kişilere, Bakanlık tarafından belirlenen istisnai durumlar dışında, sözleşme bedellerini ve sözleşmeden kaynaklanan ödeme yükümlülüklerini döviz cinsinden veya dövize endeksli olarak belirlemeleri yasağı getirilmiştir. Bu yazıda, dövizle sözleşme yapma yasağı ve kısıtlaması, bu kısıtlamanın etkilediği sözleşme türleri, kira sözleşmeleri açısından nasıl uygulandığı, düzenlemenin yürürlüğe girdiği tarihten önce yapılan döviz endeksli kira sözleşmelerinin nasıl düzenlenmesi gerektiği ve yasalara uymama durumunda uygulanabilecek yaptırımlar ele alınmıştır. İçindekiler1. Dövizle Sözleşme Yapma Yasağı ve Kapsamı1.1. Türkiye'de Yerleşik Olmayanlar için Dövizle Sözleşme Serbestisi1.2. Türkiye’de Yerleşik Olmayanların Döviz Üzerinden Yapabileceği İşlemler1.3. Tüzel Kişiler Bakımından Dövizle Sözleşme Yasağı2. Dövizle Sözleşme Yapma Yasağının İstisnaları3. Dövizle Sözleşme Yapma Yasağının Kira Sözleşmesine Etkisi4. Sözleşme Bedellerinin Yeniden Belirlenmesi5. Dövizle Sözleşme Yapma Yasağına Uymamanın Yaptırımları6. Sıkça Sorulan Sorular 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 26. maddesi uyarınca Türk Hukuku’nda kural olarak “sözleşme özgürlüğü” ilkesi benimsenmiştir. Buna göre taraflar, bir sözleşmenin içeriğini hukuk düzeninin izin verdiği ölçüde, kanunda öngörülen sınırlar içinde özgürce belirleyebilmektedirler. “Sözleşme Özgürlüğü” ilkesi kural olmakla beraber, kanunlarla bazı istisnalara tabi tutulmuştur. Bu istisnaların belki en önemlilerinden birisi de dövizle sözleşme yapılmasına ilişkin sınırlamaya yönelik özel düzenlemelerdir. 1. Dövizle Sözleşme Yapma Yasağı ve Kapsamı Cumhurbaşkanlığı’nın 13.09.2018 tarihli ve 30534 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 85 sayılı Türk Parası Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Kararda Değişiklik Yapılmasına Dair Kararı; “Türkiye’de yerleşik kişilerin, Bakanlıkça belirlenen haller dışında, kendi aralarındaki menkul ve gayrimenkul alım satım, taşıt ve finansal kiralama dahil her türlü menkul ve gayrimenkul kiralama, leasing ile iş, hizmet ve eser sözleşmelerinde sözleşme bedeli ve bu sözleşmelerden kaynaklanan diğer ödeme yükümlülükleri döviz cinsinden veya dövize endeksli olarak kararlaştırılamaz.” Bu Karar ile Türkiye'de yerleşik kişilerin dövizle veya dövize endeksli olarak sözleşme yapmasına sınırlamalar getirilmiştir. İşte bu düzenlemenin ana unsurları: Dövizle Sözleşme Yapma Yasağı: Türkiye'de yerleşik kişiler, Bakanlıkça belirlenen istisnai durumlar haricinde, sözleşme bedellerini ve sözleşmeden kaynaklanan ödeme yükümlülüklerini döviz cinsinden veya dövize endeksli olarak kararlaştıramazlar. Yasak Kapsamına Giren Sözleşmeler: Bu düzenleme, dövizle veya dövize endeksli olarak yapılacak tüm sözleşmeleri kapsamaktadır. Kira sözleşmeleri de bu kapsama dahildir. Döviz Endeksli Kira Sözleşme Bedellerinin Yeniden Belirlenmesi: Dövizle veya dövize endeksli olarak akdedilmiş kira sözleşmeleri, bu yasağa uyum sağlamak için Türk Lirası cinsinden yeniden düzenlenmelidir. Yani, kira bedelleri artık Türk Lirası üzerinden ifade edilmelidir. Yasağa Aykırılık Durumunda Yaptırımlar: Yasağa aykırı davranan kişiler veya işletmeler hukuki yaptırımlarla karşılaşabilirler. Bu yaptırımlar, yasal düzenlemelere ve yetkililerin politikalarına bağlı olarak değişebilir. Yasağa uymamak durumunda, örneğin cezai yaptırımlar veya sözleşmelerin hükümsüz sayılması gibi sonuçlarla karşılaşılabilir. 1.1. Türkiye'de Yerleşik Olmayanlar için Dövizle Sözleşme Serbestisi Türkiye’de yerleşik olmayan kişiler dövizle sözleşme yapma yasağına tabi değildir. Karar Türkiye'de yerleşik bireyler arasında yapılan sözleşmeler için geçerlidir. Bu nedenle, sözleşmenin taraflarından biri Türkiye'de yerleşik olmadığı takdirde, bu kararın hükümleri uygulanmayacak ve sözleşme edimleri döviz cinsinden veya dövize endeksli olarak belirlenebilecektir. Bu sebeple, hangi sözleşmelerin bu kararın kapsamında olduğunu belirleyen önemli bir faktör, taraflardan herhangi birinin Türkiye'de yerleşik olup olmadığıdır. Türkiye'de yerleşik kişiler, Türk Parası Kıymetini Koruma Hakkında 32 sayılı Karar'ın 2. maddesinin b bendi gereğince şu şekilde tanımlanmıştır: "Yurtdışında işçi, serbest meslek ve müstakil iş sahibi Türk vatandaşları dahil Türkiye’de kanuni yerleşim yeri bulunan gerçek ve tüzel kişiler." Bu tanıma göre, Türkiye’de yerleşik kişinin tespitinde hususunda, gerçek kişinin Türk vatandaşı olup olamaması önem arz etmemektedir. Türkiye’de yerleşik kişi gerçek kişi olabileceği gibi tüzel kişi de olabilmektedir. Düzenlemeden açıkça anlaşılacağı üzere Türkiye’de kanuni yerleşim yeri bulunmayanlar bu düzenlemenin dışında tutulmuştur. Maddede dövizle sözleşme yapma yasağının Türkiye’de yerleşik kişilerin kendi aralarında yapacakları sözleşmeleri kapsadığı açıkça ifade edildiğinden taraflardan birinin Türkiye’de yerleşik olmaması halinde sözleşmenin döviz cinsinden kararlaştırılması mümkündür. Dolayısıyla Türkiye’de ikamet etmeyen kişiler dövizle sözleşme yapabilirler. 1.2. Türkiye’de Yerleşik Olmayanların Döviz Üzerinden Yapabileceği İşlemler Türkiye’de yerleşik olmayan (dışarıda yerleşik) kişiler için sayılan şu imkânlar da sağlanmıştır: Türkiye'de yerleşik kişilerin, dışarıda yerleşik kişilerden, Türkiye'de yapacakları işlemler nedeniyle döviz kabul etmeleri serbesttir. Dışarıda yerleşik kişiler; bankalar, yetkili müesseseler, PTT, kıymetli maden aracı kuruluşları ve aracı kurumlarla döviz alım ve satımı yapabilirler. Türkiye'de yerleşik kişiler ile dışarıda yerleşik kişilerin, bankalar vasıtasıyla yurt dışına döviz transfer ettirmeleri serbesttir. Türkiye'de yerleşik kişiler, dışarıda yerleşik kişiler için veya bunlar adına yurt içinde veya dışında yapmış oldukları tüm hizmet (müteahhitlik hizmetleri dâhil) karşılığı dövizler ile dışarıda yerleşik kişiler nam ve hesabına yapılan gider karşılığı dövizleri serbestçe tasarruf edebilirler. Türkiye’de ve dışarıda yerleşik gerçek kişilerin, bankalar aracılığıyla kişisel sermaye hareketlerine ilişkin yurt dışından yurt içine ve yurt içinden yurt dışına yapacakları transferler serbesttir. Dışarıda yerleşik kişilerin, (yurtdışındaki yatırım ortaklıkları ve yatırım fonları dâhil) her türlü menkul kıymetler ile diğer sermaye piyasası araçlarını Sermaye Piyasası Mevzuatına göre yetkili bulunan bankalar ve aracı kurumlar vasıtasıyla satın almaları, satmaları, bu kıymetler ve araçlara ait gelirler ile bunların satış bedellerini bankalar aracılığıyla transfer ettirmeleri serbesttir. Dışarıda yerleşik kişilerin Türkiye’de satın aldıkları veya sahip oldukları gayrimenkul ve gayrimenkule bağlı ayni hakların gelirleri ve satış bedellerinin bankalar vasıtasıyla transfer ettirilmesi serbesttir. Bankalar ile Bakanlıkça belirlenecek diğer kişiler tarafından yurt dışında yerleşik kişilere döviz ve Türk Lirası kredi açılması serbesttir. Türkiye'de yerleşik kişilerin yurt dışından gayri nakdi kredi, garanti ve kefalet sağlamaları ile Türkiye'de ve dışarıda yerleşik kişiler lehine dışarıda yerleşik kişilere muhatap teminat mektubu düzenlemeleri, garanti ve kefalet vermeleri serbesttir. Bankaların; dışarıda yerleşik kişiler lehine Türkiye'de yerleşik kişilere muhatap, yurt içinde açılacak uluslararası ihalelerle ilgili olarak Türkiye'de yerleşik kişiler lehine Türkiye'de yerleşik kişilere muhatap, döviz üzerinden teminat mektubu düzenlemeleri, garanti ve kefalet vermeleri serbesttir. Merkez Bankası ve bankalar, Türkiye'de ve yurtdışında yerleşik kişiler adına döviz tevdiat hesapları ve altın depo hesapları açabilirler. Bu hesaplar üzerinde sahipleri serbestçe tasarrufta bulunabilirler. 1.3. Tüzel Kişiler Bakımından Dövizle Sözleşme Yasağı Türkiye'de yerleşik kişiler sadece gerçek kişilerden oluşmaz; tüzel kişiler de Türkiye'de yerleşik kişi olarak kabul edilir. Bu nedenle, Türkiye'de faaliyet gösteren şirketler, yurt dışındaki şubeleri, temsilcilikleri, ofisleri, fonları veya Türkiye'deki şirketlere yüzde elli veya daha fazla pay sahibi olan diğer şirketler de Türkiye'de yerleşik kişi olarak kabul edilir. Bu kişiler veya kuruluşlar da Türkiye'de dövizle sözleşme yapma yasağına tabidir. 2. Dövizle Sözleşme Yapma Yasağının İstisnaları Döviz cinsinden sözleşme yapma yasağı genel bir kuraldır. Ancak, Bakanlık tarafından belirlenen bazı özel durumlar için bu yasağın istisnai olarak uygulandığı sözleşmeler bulunmaktadır. Bu istisnai durumlar şunlardır: Menkul satışı ve kiralanması T.C. vatandaşı olmayan kişilerle yapılacak iş sözleşmeleri Türkiye’de yerleşik olmayan kişilerle yapılan gayrimenkul satım ve kira sözleşmeleri de dahil, tüm sözleşmeler Türkiye’de bulunmayan taşınmazlara ilişkin satım ve kira sözleşmeleri Bu sözleşmeler bakımından dövizle sözleşme yapma yasağı uygulanmayacak, taraflar dilerlerse sözleşme edimlerini döviz cinsinden veya döviz endeksli olarak belirleyip, bu şekilde sözleşme akdedebileceklerdir. Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için Dövizle Yapılan Sözleşmelerin Uyarlanması başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 3. Dövizle Sözleşme Yapma Yasağının Kira Sözleşmesine Etkisi 85 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile kural olarak, Türkiye’de yerleşik kişilerin kendi aralarında yapacakları Gayrimenkul Kiralama Sözleşmelerinin kira bedellerinin döviz cinsinden veya dövizle endeksli olarak belirlenemeyeceği kararlaştırılmıştır. “Türkiye’de yerleşik kişiler kendi aralarında akdedecekleri; konusu yurt içinde yer alan gayrimenkuller olan, konut ve çatılı iş yeri dahil gayrimenkul kiralama sözleşmelerinde sözleşme bedelini ve bu sözleşmeden kaynaklanan diğer ödeme yükümlülüklerini döviz cinsinden veya dövize endeksli olarak kararlaştıramazlar.” Bu tebliğ kapsamında, bir Gayrimenkul Kiralama Sözleşmesi'nin yasak kapsamına girebilmesi için aşağıdaki şartların bir araya gelmesi gerekmektedir: Türkiye’de yerleşik kişiler arasında yapılmış olması, Taşınmazın Türkiye’de bulunması Maddeden itibarla, taraflardan en az birinin Türkiye’de yerleşik olmaması veya taşınmazın Türkiye’de bulunmaması durumunda dövizle sözleşme yasağı uygulama alanı bulamayacaktır. Türkiye'de yerleşik kişilerin dövizle sözleşme yapma yasağı, bazı istisnalara tabidir. Özellikle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile vatandaşlık bağı bulunmayan Türkiye'de yerleşik kişilerin kiracı olarak taraf oldukları gayrimenkul satış ve kiralama sözleşmeleri için, sözleşme bedelinin ve diğer ödeme yükümlülüklerinin döviz cinsinden veya dövize endeksli olarak kararlaştırılmasına izin verilmiştir. 4. Sözleşme Bedellerinin Yeniden Belirlenmesi Cumhurbaşkanlığı Kararının geçici 8. maddesi uyarınca, bu Kararın yürürlüğe girdiği 13.09.2018 tarihinden itibaren 30 gün içinde, yasak kapsamına giren ve bu Kararın yürürlük tarihinden önce yapılan sözleşmelerde belirlenen döviz cinsinden bedellerin, Bakanlıkça belirlenen istisnalar dışında Türk parası olarak yeniden belirlenmesi zorunluluğu getirilmiştir. 13 Eylül 2018 tarihinden önce dövizle veya dövize endeksli olarak kararlaştırılan sözleşmeler kapsamındaki tahsil edilmiş veya gecikmiş alacaklar, gayrimenkul kira sözleşmeleri için verilen depozitolar ve sözleşmelerin ifası sırasında dolaşıma giren kıymetli evraklar için yeniden bir belirleme yapılmasına ihtiyaç yoktur. Kira bedelinin uyarlanması ile kira bedelinin belirlenmesi davaları konuları itibariyle birbirinden ayrılmaktadır. Bu farklara ilişkin detaylı bilgi almak için Kira Tespit Davası ile Kira Bedelinin Uyarlanması Davasının Farkları başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 5. Dövizle Sözleşme Yapma Yasağına Uymamanın Yaptırımları 1567 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun’un 3. maddesi uyarınca; Cumhurbaşkanının bu Kanun hükümlerine göre yapmış bulunduğu genel ve düzenleyici işlemlerdeki yükümlülüklere aykırı hareket eden kişi, 3.000 Türk Lirasından 25.000 Türk Lirasına kadar idarî para cezası ile cezalandırılır. Bu kabahatlerin bir tüzel kişinin yararına olarak işlenmesi halinde, ilgili tüzel kişiye de aynı miktarda idarî para cezası verilir. Kabahatin konusunu yabancı para oluşturması halinde, idarî para cezasının hesaplanmasında fiilin işlendiği tarih itibarıyla Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının bu paraya ilişkin “döviz satış kuru” esas alınır. Hükmolunacak idarî para cezasına, suç tarihi ile tahsil tarihi arasındaki süreler için 6183 sayılı Kanuna göre tespit edilen gecikme zammı oranında, para cezası ile birlikte tahsil olunmak üzere, gecikme faizi uygulanır. Gecikme faizinin hesaplanmasında ay kesirleri nazara alınmaz. Yukarıdaki fıkralarda yazılı suçların tekerrürü halinde verilecek cezalar iki kat olarak hükmedilir. Bu madde hükmüne göre idarî para cezasına karar vermeye Cumhuriyet Savcısı yetkilidir. 6. Sıkça Sorulan Sorular 1. Dövizle Kira Sözleşmesi Yapmak Yasal mıdır? Gayrimenkul Kiralama Sözleşmesi'nin dövizle sözleşme yapma yasağı kapsamına girmesi için aşağıdaki koşulların bir araya gelmesi gerekmektedir:1) Türkiye'de yerleşik kişiler arasında yapılması,2) Kiralanacak olan gayrimenkulün Türkiye'de bulunması.Dolayısıyla, en az bir tarafın Türkiye'de yerleşik olmaması veya kiralanacak gayrimenkulün Türkiye'de bulunmaması durumunda dövizle sözleşme yasağı uygulanmayacaktır. 2. Dövizle Kira Sözleşmesi Yapmanın Cezası Nedir? Dövizle kira sözleşme yapılması bir kabahat olarak düzenlenmiş olup idari para cezası yaptırımına tabidir. 3. Dövizle Kira Sözleşmesi Yapmanın Yaptırımları Nelerdir? Dövizle kira sözleşmesi yapılması halinde 3.000 Türk Lirasından 25.000 Türk Lirasına kadar idarî para cezasına hükmedilebilir. İdari para cezasını vermeye yetkili kişi ise Cumhuriyet Savcısı’dır. İdarî para cezasının hesaplanmasında fiilin işlendiği tarih itibarıyla Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının bu paraya ilişkin “döviz satış kuru” esas alınır.Tekerrür durumunda ise bu cezalar iki katı olarak uygulanmaktadır. Ancak Cumhuriyet Başsavcılıkları nezdinde işlem başlatılabilmesi için ihbarların ekinde söz konusu iddiaları destekleyici somut bilgi ve tevsik edici belgelerin (fatura, sözleşme örneği, fiyat teklifi vb.) yer alması gerekmektedir. Hiçbir somut belgeye dayanmayan ihbarlar hakkında işlem tesis edilememektedir. 4. Yabancı Bir Kiracıyla Dövizle Kira Sözleşmesi Yapabilir miyim? Evet, mümkündür nitekim Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile vatandaşlığı bulunmayan Türkiye’de yerleşik kişilerin kiracı olarak taraf oldukları gayrimenkul kiralama sözleşmelerinde sözleşme bedelinin döviz cinsinden veya dövize endeksli olarak kararlaştırılabileceği 'Türk Parası Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Karara İlişkin Tebliği'nde  açıkça düzenlenmiştir. 5. Mevcut Bir Kira Sözleşmesini Dövizle Değiştirmek Mümkün müdür? Dövizle kira sözleşmesi yapılabilmesi şartları oluştuğu takdirde ve tarafların karşılıklı birbirine uygun iradesiyle kira sözleşmesinin bedelinin Türk lirasından dövize çevrilebilmesi mümkündür. 6. Dövizle Kira Sözleşmesi Yapmak İçin Özel İzin Gerekiyor mu? Türkiye’de bulunan bir taşınmaz bakımından döviz üzerinden kira sözleşmesi ancak bir yabancının yani Türk vatandaşı olmayan kişinin kiracı olduğu hallerde mümkündür. Yabancıya ev kiralarken dikkat edilecekler içerisinde en önemli hususlardan biri de mutlaka kira sözleşmesinin noter huzurunda imzalanmasıdır. Ardından kira kontratının Göç idaresine teslimi gerekmektedir. Söz konusu bu prosedür izlenerek bir yabancıyla kira sözleşmesi yapılabilir. 7. Yabancı Bir Kiracıya Dövizle Kira Sözleşmesi Yapmak İçin Ek Belgeler Gerekir mi? Normalde kira sözleşmesinin şekle tabi değildir yani sözlü biçimde dahi kurulabilir. Ancak kira sözleşmesi yabancı bir kiracı ile akdedilecekse noter huzurunda yapılması zorunludur. Ayrıca bu sözleşme Göç İdaresine teslim edilmelidir. Eğer yabancının Türkiye’de kalacağı süre boyunca yeme, içme, konaklama masraflarını karşılayacak bir Destekleyici Türk Vatandaşı varsa  noterde sözleşme yapmaya gerek yoktur. Noter onaylı taahhütname ve Türk Vatandaşının gelir evraklarının Göç İdaresine teslimi yeterlidir. 8. Kiracı Dövizle Ödeme Yapmak İsterse Kiraya Zam Yapmak Mümkün müdür? Döviz bazlı kira sözleşmelerinde mülk sahibi, ilk 5 yıl boyunca kira ücretini artıramaz. 5 yılın sonunda zam yapma hakkına sahiptir. 9. Dövizle Kira Sözleşmesi Yaptığımızda Vergi Konuları Nasıl Ele Alınır? Gelir İdaresi Başkanlığının 463 Yayın No'lu Kira Geliri Elde Eden Mükellefler İçin Vergi Rehberine göre ; “Döviz cinsinden kiraya verme işlemlerinde tahsilatın yapıldığı tarihteki T.C. Merkez Bankası döviz alış kuru esas alınarak kira gelirinde gayri safi hasılat belirlenir.”Gayrisafi hasılat ise GVK’nın 70. maddesinde sayılan mal ve hakların kiraya verilmesinden, bir takvim yılı içinde, o yıla veya geçmiş yıllara ilişkin olarak, nakit veya aynî olarak tahsil edilen kira bedellerini ifade eder.Gayrimenkul sermaye iradında gelirin elde edilmesinde “tahsilat esası” benimsenmiştir. Bu esas uyarınca, kira gelirlerinin vergiye tabi olabilmesi için mutlaka tahsil edilmiş olması gerekmektedir. Buna göre gayrimenkulünü kiraya verenin;Bilgisine girmiş olması kaydıyla, bu kişi adına, bankaya, kamu müessesesine, icra dairesine, notere veya postaya para yatırılması, Kira alacağının, kiracının talebi doğrultusunda başka bir kişiye devredilmesi veya kiracıya olan borçla takas edilmesi, hallerinde, kira geliri tahsil edilmiş sayılmaktadır. Excerpt: Türkiye’de yerleşik kişiler, Bakanlıkça belirlenen haller dışında sözleşme bedellerini ve sözleşmeden kaynaklanan ödeme yükümlülüklerini döviz cinsinden veya dövize endeksli olarak kararlaştıramazlar. ### Kirasını Ödemeyen Kiracının İki Haklı İhtarla Tahliyesi Kiracının kural olarak kira bedelini zamanında ve tam olarak ödemesi gerekmektedir. Kira bedelinin zamanında ödenmediği veya eksik ödendiği durumlarda kiraya veren Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 352. Maddesinde yer alan iki haklı ihtar nedeniyle tahliye sürecini işleterek kiracısını tahliye ettirebilir. İki haklı ihtar nedeniyle açılan davada tahliyeye karar verilebilmesi için kiracıya bir yıldan kısa süreli kira sözleşmelerinde kira süresi içinde, bir yıl ve daha uzun süreli kira sözleşmelerinde ise bir kira yılı veya bir kira yılını aşan süre içinde kira bedelini ödemediği için yazılı olarak iki haklı ihtarda bulunulması gerekir. İhtarın haklı olabilmesi için yazılı olması, hangi aya ait kira bedelinin istendiğinin belli olması, ihtarın kiracıya uygun tebliğ edilmesi, ihtara konu aylar kirasının ödenmemiş olması veya ihtarın tebliğinden sonra ödenmiş olması ihtarın haklılığı için yeterlidir. Davanın kira süresinin sona ermesinden itibaren bir aylık hak düşürücü sürede açılması gerekmektedir. Kiracının tahliye nedenleri arasındaki en hızlı yol İki haklı ihtar nedeniyle tahliye davası olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira kirasını tam ve zamanında ödemeyen kiracıya karşı kiraya verenin usulüne uygun iki yazılı bildirimde bulunması ve davayı süresinde açması yeterlidir. Bu davada kiraya veren iki haklı ihtarda bulunduğunu ispatlamak dışında başkaca bir yükümlülük altında değildir. 1. İki Haklı İhtar Nedeniyle Tahliye Davası Kanuni Düzenleme- TBK m. 352/2 Kiracının iki haklı ihtar nedeniyle tahliye davasının düzenlendiği Türk Borçlar Kanunu m. 352/2 şu şekildedir; “Kiracı, bir yıldan kısa süreli kira sözleşmelerinde kira süresi içinde; bir yıl ve daha uzun süreli kira sözleşmelerinde ise bir kira yılı veya bir kira yılını aşan süre içinde kira bedelini ödemediği için kendisine yazılı olarak iki haklı ihtarda bulunulmasına sebep olmuşsa kiraya veren, kira süresinin ve bir yıldan uzun süreli kiralarda ihtarların yapıldığı kira yılının bitiminden başlayarak bir ay içinde, dava yoluyla kira sözleşmesini sona erdirebilir.” Kanun maddesinde açıkça görüleceği üzere kira sözleşmesinin bir yıldan daha kısa, bir yıldan daha uzun ve bir yıl süreli olmasına göre üçlü bir ayrıma gidilmiştir. Yine kanun maddesinde iki haklı ihtarla tahliye davasının şartları açıkça düzenlenmiştir. 2. İki Haklı İhtar Nedeniyle Tahliye Davasının Şartları Kiracının iki haklı ihtara dayalı olarak tahliye edilmesi için bazı şartların sağlanmış olması gerekmektedir. Bunlar; Kira borcunun zamanında ve tam ödenmemiş olması, İhtarın yazılı olması, İhtarların aynı kira döneminde yapılmış olması olması, İki Haklı İhtar Nedeniyle Tahliye Davasının bir aylık sürede açılmış olmasıdır. 2.1. Kiracının Kirasını Tam ve Zamanında Ödememesi Bilindiği üzere kiraya veren ve kiracı kira bedelinin ödenme şeklini ve ödenme zamanını serbestçe belirleyebileceklerdir. Varılan bu anlaşmaya göre kiracı belirtilen tarihte kira bedelini eksiksiz ödemek zorundadır. Kira bedelinin tamamının veya bir kısmının zamanında ödenmemesi halinde kiracı tarafından sözleşmeye aykırılık gerçekleşmiş olacaktır. Örneğin kira sözleşmesinde kira bedelinin her ayın 1 ile 5 arasında ödenmesi kararlaştırılmışsa kiracı bu tarihler arasında kira bedelini ödemek zorundadır. Ayın 6. gününde kira bedeli tam olarak ödenmemişse kiracı tarafından sözleşme hükümlerine aykırılık gerçekleşmiş kabul edilir. Bu halde kiraya veren kiracıya borcunu ödemesi konusunda ihtarda bulunabilir. TBK m. 352/2’de yer alan ihtarın haklı olmasından kasıt burada ifade ettiğimiz şekilde kira bedelinin tam ve zamanında ödenmemesidir. Kira bedeli zamanında ödenmişse artık haklılıktan söz edilemez. 2.2. İhtarın Yazılı Olması İhtarın yazılı olmasından kasıt herhangi bir şekilde yazılı olarak kiracıya kira bedelini ödemesi gerektiğine ilişkin bir bildirimde bulunulmasıdır. Yazılılık şartı sadece noterden çekilen ihtar ile sınırlı olmayıp mail, posta vb gibi yollarla da sağlanabilir. Ancak ihtarın içeriğini ve tebliğ edildiğini ispatlamak kiraya verenin yükümlülüğünde olduğundan uygulamada genelde noter kanalıyla ihtar çekilmektedir. 2.3. İki Farklı Kira Ayına İlişkin İhtarın Olması İki ihtarın oluşması içim iki farklı aya ilişkin olarak yazılı ve haklı iki ihtarın çekilmiş olması gerekmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken ihtarın çekileceği dönemde ödenmemiş kiraların hepsi için tek bir ihtar çekilebileceğidir. Örneğin şubat, mart ayı kiraları zamanında ödenmemişse her iki ay için ayrı ihtar çekilmesi iki haklı ihtar kabul edilmez. Zira ihtarın çekildiği tarih itibariyle muaccel olan aylar aynı ihtara konu olabilecektir. Ancak şubat ayının kirasının ödenmemesi üzerine ihtar çekilmiş daha sonra mart ayı kirası da ödenmemişse çekilecek ikinci ihtar iki haklı ihtar şartını sağlayacaktır. 2.4. İki Haklı İhtarın Aynı Kira Dönemine İlişkin Olması TBK m.352/2’e kira sözleşmesi süresine ilişkin yapılan üçlü bir ayrım gereği kira sözleşmesi; Bir yıldan daha kısaysa bu süre içerisinde iki haklı ihtarda bulunulması, Bir yıl süreliyse bu süre içerisinde iki haklı ihtarda bulunulması, Bir yıldan uzunsa bu süre içerisinde iki haklı ihtarda bulunulması, gerekmektedir. 2.5. İki Haklı İhtar Nedeniyle Tahliye Davasının Bir Aylık Sürede Açılmış Olması İki haklı ihtar nedeniyle tahliye davası her halükarda bir aylık süre hak düşürücü süre içerisinde açılmalıdır. Bir aylık süre, kira sözleşmesi bir yıldan daha kısa veya bir yıl süreli ise kira süresinin bitiminden itibaren işlemeye başlar. Kira sözleşmesi bir yıldan uzunsa ihtarların yapıldığı kira yılının bitiminden itibaren bir aylık süre işlemeye başlar. 3. Tahliye Talepli İcra Takibi Başlatılması Haklı İhtar Kabul Edilir Mi? Kiracı tarafından kira bedeli zamanında ödenmediğinde kiralayan, alacağına kavuşmak ihtar çekebileceği gibi İcra ve İflas Kanunu’nda hem kira alacağı hem de tahliye talebinin aynı anda istenilmesine cevaz veren Adi Kiraya ve Hasılat Kiralarına İlişkin icra takibi diğer adıyla Örnek-13 Tahliye İhtarlı Ödeme Emri yolu ile icra takibi de başlatabilir. Kirasını ödemeyen kiracının icra takibi ile tahliyesi için Kiracının İcra Takibine İtirazının Kaldırılması ve Tahliye Davası isimli yazımızı inceleyebilirsiniz. Kiracının icra takibinden sonra ödeme yapması durumunda artık kiracının icra takibi ile tahliyesi mümkün değildir. Ancak Örnek-13 Tahliye İhtarlı Ödeme Emri yazılı ve haklı bir ihtar niteliğinde olduğundan İki Haklı İhtar nedeniyle tahliye davasının açılması için gereken haklı olarak kabul edilir. Yargıtay kararlarında da icra takibi ile gönderilen ödeme emrine itiraz edilmesi, ödeme yapılması veya hiçbir şey yapılmamasına bakılmaksızın ödeme emri haklı ihtar olarak kabul edilmiştir. Yargıtay 6.Hukuk Dairesi Esas: 2013/ 10758 Karar: 2013 / 13396 Karar Tarihi: 02.10.2013 “….Takiplere dayanak yapılan ve hükme esas alınan 01/08/2006 başlangıç tarihli ve üç yıl süreli kira sözleşmesi konusunda taraflar arasında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Sözleşmede aylık kira bedelinin her ayın beşinci gününe kadar peşinen ödenmesi kararlaştırılmıştır. Davacı tarafından 18.02.2009 tarihinde başlatılan ... 1. İcra Müdürlüğünün 2009/1282 sayılı takip dosyası ile 2009 yılı Ocak-Şubat ayları kirasını istemiş, ödeme emri her iki davalıya da 27.02.2009 tarihinde tebliğ edilmiş davalı ... 26/03/2009 tarihinde Ocak ve Şubat ayı kiralarını ödendiğinden bu ihtar haklıdır. Davacı vekili 21/05/2009 tarihinde ... 2. İcra Müdürlüğünün 2009/4529 esas sayılı takip ile 2009 yılı Mart, Nisan, Mayıs ayları kira bedelini istemiş örnek 13 nolu ödeme emri davalı ...'e 28/05/2009 da davalı ...'a ise 04/06/2009 tarihinde tebliğ edilmiş davalılar borca itiraz etmişlerse de bir ödeme yapılmadığından bu ihtar da haklıdır. Yine 13/07/2009 tarihinde ... 2. İcra Müdürlüğünün 2009/6298 esas sayılı takip dosyasında 2009 yılı Haziran ve Temmuz ayı kira bedellerinin tahsilini istemiş, ödeme emri davalı ...'e 22/07/2009 da davalı ...'a ise 20/07/2009 tarihinde tebliğ edilmesine rağmen tebliğden sonra ödeme yapıldığından bu ihtarda haklıdır. Davalı bir kira dönemi içerisinde üç haklı ihtara sebebiyet vermiştir. Ödeme emrinin tebliğinden sonra davalı kiracının kira borcunu konutta ödemeli olarak davacı kiraya verene göndermiş olması ihtarın haklılığını ortadan kaldırmaz. Dava 17/08/2009 tarihinde kira sözleşmesi bitiminden itibaren bir ay içinde açıldığından süresindedir. Bu nedenle iki haklı ihtar nedeniyle kiralananın tahliyesine karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçeyle reddi doğru olmadığından hükmün bozulması gerekmiştir.” 4. İki Haklı İhtar Nedeniyle Tahliye Davasında Zamanaşımı ve Hak Düşürücü Süre İki haklı ihtar nedeniyle tahliye davası her halükarda bir aylık hak düşürücü süre içerisinde açılmalıdır. Bir aylık süre, kira sözleşmesi bir yıldan daha kısa veya bir yıl süreli ise kira süresinin bitiminden itibaren işlemeye başlar. Kira sözleşmesi bir yıldan uzunsa ihtarların yapıldığı kira yılının bitiminden itibaren bir aylık süre işlemeye başlar. 5. İki Haklı İhtar Nedeniyle Tahliye Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme İki Haklı İhtar Nedeniyle Kiracının Tahliyesi davasında görevli mahkeme Sulh Hukuk Mahkemesidir. Yetkili mahkeme ise kiralanan taşınmazın bulunduğu yer Sulh Hukuk Mahkemesidir. ### İnşaat veya Tadilat Nedeniyle Kiracının Tahliyesi 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu 350/2’de kiracının, kiralananda yapılacak yeniden inşa veya kiralananın esaslı onarımı, genişletilmesi ya da değiştirilmesi sebebiyle tahliyesi düzenlenmiştir. Buna göre kiracı kiralananın yıkılıp yeniden inşa edilmesi durumu mevcut olursa tahliye edilebilecektir. Ayrıca kiracı, kiralananın imarı veya tadilatı amacıyla esaslı onarımı, genişletilmesi ya da değiştirilmesi gerekli olması ve bu işler sırasında kullanımının imkânsız olması halinde tahliye edilebilecektir. Belirli süreli kira sözleşmelerinde sözleşme süresinin sonunda, belirsiz süreli sözleşmelerde ise fesih dönemi ve bildirim sürelerine uyularak bir ay içinde dava açılabilir. Açılacak davada mahkeme, şartların olup olmadığını değerlendirecek ve tahliyeye karar verecektir. Table of contents1. Yeniden İnşa Nedeniyle Tahliyenin Kanuni Düzenlemesi - TBK m. 350/22. Yeniden İnşa Nedeniyle Tahliyenin Şartları2.1. Kiralananın Yıkılıp Yeniden İnşası2.2. İmar (Tadilat) Amaçlı Esaslı Onarım, Genişletme ve Değiştirme Yapılması2.3. Yapılacak Yeniden İnşa Nedeniyle Kiralananın Kullanımının İmkânsız Olması2.4. Yeniden İnşaya İlişkin Projenin Mahkemeye Sunulmuş Olması2.5. Yeniden İnşa ve İmar Nedeniyle Tahliye Davasında Süre3. Yeniden İnşa Nedeniyle Tahliyeden Sonra Taşınmazı Üçüncü Kişiye Kiralama Yasağı4. Yeniden İnşa Nedeniyle Tahliye Davasında Zamanaşımı ve Hak Düşürücü Süre5. Görevli ve Yetkili Mahkeme Yeniden İnşa ve İmar Nedeniyle kiracının tahliye kanunda sınırlı sayıda düzenlenen kiracının özel tahliye sebeplerinden biridir. Bu tahliye sebebinde tahliyenin temelini inşaata ilişkin teknik bilgiler oluşturduğundan açılacak davada bilirkişi incelemesi ve keşif önem kazanmaktadır. Zira bilirkişiler öncelikle yeniden inşa ve tadilatın gerekli olup olmadığı değerlendirecek, akabinde bu tadilatın kullanıma engel olup olmadığını değerlendirecektir. Ayrıca bilirkişiler mahkemeye sunulan projenin yapılmasının fen ve hukuk açısından mümkün olup olmadığını değerlendirecektir. 1. Yeniden İnşa Nedeniyle Tahliyenin Kanuni Düzenlemesi - TBK m. 350/2 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 350/2’de taşınmazda kiracı varken kiralananın yeniden inşası veya imarı amacıyla esaslı onarım, genişletilme veya değiştirilmesi mümkün olmadığından kiraya verenin kiracısını tahliye edebileceği düzenlenmiştir. Burada kiracının tahliye edilmesinin sebebi kiracı varken yapılacak tadilatın ve yeniden inşanın mümkün olmamasıdır. TBK m. 350/2 "Kiraya veren kira sözleşmesini; Kiralananın yeniden inşası veya imarı amacıyla esaslı onarımı, genişletilmesi ya da değiştirilmesi gerekli ve bu işler sırasında kiralananın kullanımı imkânsız ise, belirli süreli sözleşmelerde sürenin sonunda, belirsiz süreli sözleşmelerde kiraya ilişkin genel hükümlere göre fesih dönemine ve fesih bildirimi için öngörülen sürelere uyularak belirlenecek tarihten başlayarak bir ay içinde açacağı dava ile sona erdirebilir.” Kiracının başkaca hangi yollarla tahliye edilebileceği ile ilgili detaylı bilgi için "Kiracının Tahliye Sebepleri ve Tahliye Davaları" başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Yeniden İnşa Nedeniyle Tahliyenin Şartları Kiraya verenin TBK m.350/2 dayalı olarak kiracıyı tahliye edebilmesi için birtakım şartların mevcut olması gerekmektedir. Bu şartlar; kiralananın yıkılıp baştan yapılması veya tadilatı, tadilatın esaslı olması, kiralananın kullanımın imkânsız olması, yeniden inşa ve tadilata ilişkin onaylı projenin olması ve davanın süresi içerisinde açılmasıdır. 2.1. Kiralananın Yıkılıp Yeniden İnşası TBK m.350/2’de düzenlenen ilk tahliye sebebi yeniden inşadır. Kanundaki inşa ifadesinden binayı yıkıp yerine yeni bir bina inşa etmek anlaşılmalıdır. Diğer bir anlatımla yeniden inşa durumunda sadece eski binanın yıkılıp yerine yeni bir bina inşa edilmesi yeterlidir. Binanın yıkılması halinde zaten kiracı taşınmazı kullanamayacağı için bu şart aranmaz. 2.2. İmar (Tadilat) Amaçlı Esaslı Onarım, Genişletme ve Değiştirme Yapılması TBK m.350/b.2’de düzenlenen ikinci tahliye sebebi ise kiralananın esaslı onarım, genişletme ve değiştirme sebebiyle imar amaçlı tadilatıdır. Yapılacak tadilat ve imarda amacın kiralananın daha iyi duruma getirilmesi, harap durumdan kurtarılması, daha kullanılır hale getirilmesi olmalıdır. Aksi halde açılacak tahliye davası reddedilecektir. Örneğin kiralanandan daha fazla gelir etmek amacıyla dükkâna çevrilmesi amacını taşıyan imar ve tadilat tahliye gerekçesi yapılamaz. Esaslı Onarım, Genişletme ve Değiştirme birbirinden farklı tahliye gerekçeleri olup; Esaslı Onarım, kiralananın, zamanın veya dışardan başka bir etki sebebiyle hasara uğraması veya eskimesi sebebiyle iyileştirilmesidir. Doğal afet sebebiyle zayıflayan binanın kolanlarının güçlendirilmesi esaslı onarıma örnek verilebilir. Kiralananın genişletmesi ise kiralanana yeni oda, balkon, yeni kat eklenerek veya bina içindeki iç ve dış duvarların yeri değiştirilerek binanın kullanım alanının artırılmasıdır. Değiştirme ise binanın kullanım şeklinde veya kullanımını kolaylaştıracak şekilde yapılacak tadilatlardır. Örneğin iki dairenin birleştirilmesi, asansör yapılması, petek takılması. Kiraya veren tahliye davası açtığında Esaslı Onarım, Genişletme ve Değiştirme nedenlerinden hangisine dayandığını belirtmelidir. Yeniden inşadan farklı olarak yapılacak imar ve tadilatın esaslı olması gerekmektedir. Onarım genişletme ve değiştirmenin esaslı olması, taşınmazda inşaat projesini gerektirecek şekilde iş yapılmasıdır. Basit tamir işleri esaslı tadilat kabul edilemez. Yapılacak tadilatın esaslı olup olmadığının tespiti bilirkişiler aracılığıyla yapılır. 2.3. Yapılacak Yeniden İnşa Nedeniyle Kiralananın Kullanımının İmkânsız Olması TBK m. 350/2’de yer alan “bu işler sırasında kiralananın kullanımı imkânsız ise” ifadesinden açıkça kiralananın yeniden inşası veya imarı sırasında kiralananın kullanımı imkânsız olması halinde kiracının tahliye edilebileceği düzenlenmiştir. Diğer bir anlatımla inşaat işlerinin kiralananda oturulmasına veya işyeri ise kiralananın kullanılmasına engel olması gerekmektedir. Yeniden inşada kiralanan yıkılacağından içinde oturmak zaten mümkün olmayacaktır. Kiralananın kullanımının mümkün olup olmadığı yine bilirkişilerce tespit edilecektir. Eğer kiralananın imarı amacıyla esaslı onarımı, genişletilmesi ya da değiştirilmesi sırasında, taşınmazın kullanılması mümkün ise tahliye davası reddedilecektir. 2.4. Yeniden İnşaya İlişkin Projenin Mahkemeye Sunulmuş Olması Kanunda yapılacak yeniden inşa ve esaslı tamirata ilişkin onaylı projenin mahkemeye sunulmasına ilişkin bir düzenleme yoktur. Ancak Yerleşik Yargıtay uygulamasında onaylı inşaat projesinin olması davanın kabulü için şarttır. İnşaat projesinin belediyeden onaylanması (tasdiki) şarttır. Ayrıca mahkeme bilirkişilerce onaylı projenin fiilen ve hukuken uygulanıp uygulanamayacağını tespit ettirecektir. Yeniden inşa nedeniyle açılan tahliye davasında, dava dilekçesi ile birlikte inşaat ruhsatının ibraz edilmesine gerek yoktur. Zira bina yıkılmaksızın yeni yapılacak bina için ruhsat verilmesi mümkün değildir. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi Esas: 2017/ 16718 Karar: 2018 / 4453 Karar Tarihi: 25.04.2018 “Türk Borçlar Kanun'unun 350/2. maddesi hükmü uyarınca kiralananın yeniden inşa veya imar amacıyla esaslı onarımı, genişletilmesi ya da değiştirilmesi nedeniyle açılacak tahliye davalarında, imarca tasdikli mimari ya da avan projenin ibrazı zorunludur. Ne var ki söz konusu projenin davanın açıldığı sırada verilmesi şart olmayıp dava tarihinden sonra da ibrazı mümkündür.Somut olayda, davacı vekili, projenin uygulanacağı alanın çok geniş bir saha olduğunu, birden çok taşınmaz mevcut olup tevhid işlemlerinin gerçekleştirileceğini, bu nedenle projenin onay aşamasına gelmediğini beyanla süre verilmesini talep etmiştir. Mahkemece, projenin dava açıldığı sırada hazır olması gerektiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş ise de projenin dava tarihinden sonra yargılama sırasında ibrazı mümkün olduğuna göre Mahkemece ilgili tarafa proje ibrazı için usulüne uygun şekilde kesin süre verilerek sonucuna göre deliller değerlendirilip bir karar verilmesi gerekirken, eksik araştırma ile yazılı şekilde istemin reddine karar verilmesinin hatalı olduğu bu defaki incelemeden anlaşılmakla davacının karar düzeltme isteğinin kabulü ile Dairemizin 20.09.2017 gün ve 2017/3975 Esas- 2017/12373 Karar sayılı ilamının kaldırılarak hükmün bozulmasına karar verilmesi gerekmiştir.” 2.5. Yeniden İnşa ve İmar Nedeniyle Tahliye Davasında Süre Yeniden inşa ve imar nedeniyle tahliye davası açılması için kiraya verenin bu konu hakkında ihtar da veya bildirimde bulunması gerekli değildir. TBK m. 350/2’e göre, kira sözleşmesi belirli süreli ise, davacı, bu sürenin sona ermesinden itibaren bir aylık süre içerisinde, kira sözleşmesi belirsiz süreli ise, fesih dönemine ve fesih bildirimi için öngörülen süreler uyarak belirlenecek tarihten itibaren bir ay içerisinde tahliye davasını açmalıdır. Öngörülen bir aylık süre hak düşürücü süre olup mahkemece resen dikkate alınacaktır. 3. Yeniden İnşa Nedeniyle Tahliyeden Sonra Taşınmazı Üçüncü Kişiye Kiralama Yasağı TBK m. 355/2’e göre; Yeniden inşa ve imar amacıyla boşaltılması sağlanan taşınmazlar, herhangi bir tadilat yapılmaksızın eski hali ile, haklı sebep olmaksızın üç yıl geçmedikçe başkasına kiralanamaz. Eski kiracının, yeniden inşa ve imarı gerçekleştirilen taşınmazları, yeni durumu ve yeni kira bedeli ile kiralama konusunda öncelik hakkı vardır. Bu hakkın, kiraya verenin yapacağı yazılı bildirimi izleyen bir ay içinde kullanılması gerekir; bu öncelik hakkı sona erdirilmedikçe, taşınmaz üç yıl geçmeden başkasına kiralanamaz. Kiraya veren, bu hükümlere aykırı davrandığı takdirde, eski kiracısına son kira yılında ödenmiş olan bir yıllık kira bedelinden az olmamak üzere tazminat ödemekle yükümlüdür. Ancak kiraya verenin bu bedelden sorumlu olması için kiracının dava yoluyla tahliye edilmesi gerekmektedir. Kiracı kendi isteği veya kiraya verenin dava dışındaki talebi neticesinde kiralananı tahliye etmişse tazminat talep edemez. Yargıtay 3.Hukuk Dairesi Esas: 2017/ 4632 Karar: 2019 / 1687 Karar Tarihi: 28.02.2019 “…Davalılar gereksinim, yeniden inşaa ve imar amacıyla bir tahliye davası açmamıştır. Davacı kiracı taşınmazı bir yargı kararı veya icra marifetiyle tahliye etmemiştir. Bu durumda 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 355. maddesi uyarınca tazminat koşulları oluşmamıştır. Bu durumda mahkemece davanın bu gerekçe ile reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmesinin doğru olmadığı anlaşılmıştır.” 4. Yeniden İnşa Nedeniyle Tahliye Davasında Zamanaşımı ve Hak Düşürücü Süre Kira sözleşmesi belirli süreli olarak kararlaştırılmışsa kiraya veren ancak kira sözleşmesinin süresinin bitiminden itibaren 1 ay içinde açacağı dava ile kiracının tahliyesini isteyebilir. Davanın süre bitmeden veyahut süre bitiminden itibaren bir ay içerisinde açılmaması halinde davanın reddine karar verilecektir. TBK m. 350’de belirsiz süreli kira sözleşmelerine ilişkin genel hükümlere atıf yapılmıştır. Belirsiz süreli kira sözleşmelerinde fesih sürelerine ilişkin genel hüküm TBK m. 328 ve329’dir. Bu maddelere göre kiraya veren belirsiz süreli kira sözleşmesi ile taşınmazı kullanan kiracısını ihtiyaç sebebiyle çıkarmak için altı aylık fesih döneminin sonu için, üç aylık fesih bildirim süresine uymak zorundadır. Diğer bir anlatımla belirsiz süreli kira sözleşmelerinde her altı aylık dönem bir fesih dönemi olduğundan kiralayan altı aylık fesih döneminden en az üç ay önce kiracıya bildirimde bulunmak ve altı aylık fesih dönemi dolduktan sonra bir ay içerinde davayı açmak durumundadır. Örneğin 01.01.2022 tarihinde başlayan belirsiz süreli kira sözleşmesinde her bir altı ay fesih dönemidir. Buna göre 01.01.2022-30.06.2022 ilk fesih dönemi, 01.07.2022-31.12.2022 ikinci fesih dönemi, 01.01.2023-30.06.2023 üçüncü fesih dönemidir. 2023 yılının şubat ayında taşınmaza ihtiyacı hasıl olan kiraya veren en geç 31.03.2022 tarihine kadar kiracıya bildirimi ulaştırmak ve 01.07.2023-31.07.2023 tarihleri arasında davayı açmak zorundadır. 5. Görevli ve Yetkili Mahkeme Yeniden İnşa ve İmar Nedeniyle tahliye davasında görevli mahkeme Sulh Hukuk Mahkemesidir. Yetkili mahkeme ise taşınmazın bulunduğu yer Sulh Hukuk Mahkemesidir. ### Tahliye Taahhüdü ile Kiracının Tahliyesi Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 352. Maddesinin birinci fıkrasında kiralanan taşınmazın belirli bir tarihte boşaltılmasının yazılı şekilde taahhüt edilmesi durumunda, kiracının tahliye edilebileceği düzenlenmiştir. Bu yazılı şekilde taahhüdü içeren belge tahliye taahhüdü olarak adlandırılmaktadır. Tahliye taahhüdünün geçerli kabul edilebilmesi için kiralanan taşınmazın teslim edildiği tarihten sonra yazılı olarak düzenlenmiş olması gerekmektedir. Tahliye taahhüdü kiralanan taşınmaz teslim edilmeden önce, örneğin kira sözleşmesi imzalanırken düzenlenirse yazılı tahliye taahhüdü hukuken geçerli değildir. Kiracı, taahhüdün geçerli olması halinde, taahhüt edilen tarihte söz konusu taşınmazı boşaltmak zorundadır. Şayet kiracı taahhüde rağmen taşınmazı boşaltmazsa, kiraya veren, taahhüt edilen tarihten başlayarak bir ay içinde icraya başvurmak veya dava açmak suretiyle kiracıyı tahliye ettirebilir. Tahliye taahhüdüne dayalı olarak kiracının tahliyesi kanunda özel olarak düzenlenmiş kiracının tahliye sebeplerinden biridir. Tahliye taahhüdü ile kiracı taşınmazı özgür iradesi ile belli bir tarihte tahliye etmeyi üstlenmektedir. Tahliye taahhüdünün geçersiz olması durumunda tahliye taahhüdüne dayalı olarak kiracının tahliye edilmesi mümkün değildir. 1. Tahliye Taahhüdü Nedir? Kiracının, kira ilişkisi kurulduktan sonra kiralanan taşınmazı belirli bir tarihte boşaltılmayı taahhüt ettiği yazılı belgeye tahliye taahhüdü denilmektedir. Tahliye taahhüdü, kaynağını TBK m. 352/1’de yer alan düzenlemeden almaktadır. Türk Borçlar Kanunu m. 352/1 “Kiracı, kiralananın teslim edilmesinden sonra, kiraya verene karşı, kiralananı belli bir tarihte boşaltmayı yazılı olarak üstendiği halde boşaltmamışsa kiraya veren, kira sözleşmesini bu tarihten başlayarak bir ay içinde icraya başvurmak veya dava açmak suretiyle sona erdirebilir.” 2. Tahliye Taahhüdünün Geçerlilik Şartları TBK m. 352/1 ve Yargıtay uygulaması gereği tahliye taahhüdünün geçerli olması birtakım şartlara haiz olması gerekmektedir. Tahliye taahhüdünün geçerlilik şartları şunlardır; Tahliye taahhüdünün yazılı olması gerekmektedir. Tahliye taahhüdü noter huzurunda yapılabileceği gibi taraflar arasında da adi yazılı şekilde yapılabilir. Tahliye taahhüdünde taşınmazın tahliye edileceği tarih gün, ay ve yıl eksiksiz şekilde belirtilmelidir. Tahliye taahhüdünde, tahliye taahhüdü koşulsuz şartsız verilmiş olmalıdır. Tahliye taahhüdü serbest irade ile verilmiş olmalıdır. Tahliye taahhüdü kiracı veya özel olarak yetkilendirilmiş temsilcisi tarafından verilmelidir. Birden çok kiracı varsa hepsinin tahliyeyi taahhüt etmiş olması gerekmektedir. Tahliye taahhüdü imzalı olmalıdır. Tahliye taahhüdü, kira sözleşmesi imzalandıktan ve kiralanan kiracıya teslim edildikten sonra verilmiş olmalıdır. Tahliye taahhüdü yalnızca konut ve çatılı işyerleri kira sözleşmesine konu yerler için verilebilir. Konut ve çatılı işyerleri kira sözleşmesine konu yerler dışındaki taşınmazlar hakkında tahliye taahhüdünde bulunulması halinde bu taahhüt geçersizdir. 3. Kira Sözleşmesi Yapılırken Verilen Tarihleri Boş Tahliye Taahhüdü Geçerli Midir? Uygulamada sıkça kiraya veren tarafından kiracıya kira sözleşmesi ile beraber tanzim tarihi ve tahliye edilecek tarih boş olacak şekilde tahliye taahhütnamesi imzalatılmaktadır. Kira sözleşmesi yapılırken verilen tahliye taahhütnamesi kira sözleşmesi kurulmadan ve kiralananın teslim edilmeden önce imzalandığı için geçersizdir. Ancak tahliye taahhüdünün kira sözleşmesi kurulmadan ve kiralanan teslim edilmeden önce verildiğini kiracı ispatlamak zorundadır. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu da kira sözleşmesinin yapılması sırasında tarihleri boş olan ve kiracı tarafından imzalanan tahliye taahhüdü alınması durumunda, bu belgenin kiralananın teslimi öncesinde tarihlerinin boş olarak verildiği ve anlaşmaya aykırı olarak sonradan tamamlandığına ilişkin iddianın kiracı tarafından ispatlanması gerektiğine aksi halde tahliye taahhüdünün geçerli olduğuna karar vermiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas: 2017/ 975 Karar: 2021 / 1108 Karar Tarihi: 28.09.2021 “ ….Kira sözleşmesinin yapılması sırasında tarihleri boş olan ve kiracı tarafından imzalanan tahliye taahhüdü alınması durumunda, bu belgenin kiralananın teslimi öncesinde tarihlerinin boş olarak verildiği ve anlaşmaya aykırı olarak sonradan tamamlandığına ilişkin savunmanın kanıtlanması gerekir. Bu şekilde yani düzenleme ve boşaltma tarihlerinin sonradan tamamlanması belgenin geçersizliğini gerekmediği gibi bu tarihlerin anlaşmaya aykırı olarak tamamlandığına ilişkin iddia kiracı tarafından ispatlanmalıdır (Kanık, s. 1293).Yapılan açıklamalar ışığında somut olay incelendiğinde; davacı vekili davalı ...’un dava konusu taşınmazda 05.03.2010 başlangıç tarihli kira sözleşmesi gereğince aylık 3.350TL kira bedeli ile kiracı olduğunu, davalının dört yıldır kiracı olarak bulunduğu işyerini son dönem başından sonra verdiği 14.03.2013 tarihli taahhütname ile 04.03.2014 tarihinde boşaltacağını kayıtsız ve şartsız olarak kabul ettiğini, davalının yazılı taahhüdüne uymadığını ileri sürerek taahhüt nedeniyle kiralanandan tahliyesine karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili, davaya dayanak yapılan tahliye taahhüdünün davacı tarafça kira sözleşmesinin imza edildiği tarihten önce alındığını, davacının, taşınmazın kiracı sıfatıyla kullanılabilmesinin ön şartı olarak ileri sürdüğü taahhütnameyi müvekkiline manevi cebir altında imzalattığını, bu şekilde imza edilen taahhüt tarafların gerçek iradelerini yansıtmaktan uzak olduğundan geçerli olmadığını, davacının kötü niyetli olduğunu belirterek davanın reddini savunmuş ise de yukarıda da belirtildiği üzere TMK’nın 6 ve HMK’nın 190. maddesi gereğince ispat yükü, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir. Tahliye taahhütnamesinin kira sözleşmesinden önce imzalatıldığını iddia eden davalı kiracı bu iddiasını ispat etmekle yükümlüdür. …” 4. Tahliye Taahhüdünde Belirtilen Tarihte Çıkmayan Kiracı Nasıl Tahliye Edilir? Geçerli bir tahliye taahhüdüne rağmen taşınmazı taahhüt ettiği tarihte boşaltmayan kiracı, taahhüt edilen tarihten itibaren 1 ay içinde icra takibi veya doğrudan tahliye davası ile tahliye edilebilir. 4.1. Kiracının Tahliye Taahhüdüne Dayalı İcra Takibi ile Tahliyesi Kiracının, taşınmazı taahhüt edilen tarihte tahliye etmemesi üzerine kiraya veren İcra ve İflas Kanunu’nun 272 ve 273 maddeleri uyarınca icra takibi ile taşınmazın tahliyesini sağlayabilir. Takip talebi üzerine icra dairesi ihtaratlı tahliye emri hazırlayarak kiracıya tebliğ eder. Bu tahliye emri uygulamada örnek-14 olarak da bilinir. Kiracı tahliye emrinin tebliğinden itibaren 7 gün içerisinde takibe itiraz edebilir. İtiraz etmezse tahliye emrinin tebliği tarihinden itibaren 15 gün içinde taşınmazı tahliye etmek ve taşınmazı teslim etmek zorundadır. Kiracı süresi içerisinde itiraz etmez veya itiraz kaldırılırsa icra dairesi vasıtası ile kiracının tahliyesi sağlanır. Kiracının tahliye emrine itiraz etmesi halinde kiraya veren İcra Hukuk Mahkemesi’ne başvurarak İtirazın Kaldırılması Davası açarak kiracının tahliyesini sağlayabilir. Ancak tahliye taahhüdü adi yazılı şekilde verilmiş ve kiracı imzaya itiraz etmişse artık itirazın kaldırılması davası açılması mümkün değildir. Bu halde Sulh Hukuk Mahkemesi’nde tahliye davası açılması gerekir. İcra takibi ile kiracının tahliyesi hakkında daha detaylı Kiracının İcra Takibine İtirazının Kaldırılması ve Tahliye Davası isimli yazımızı inceleyebilirsiniz. 4.2. Kiracının Tahliye Taahhüdüne Dayalı Tahliye Davası ile Tahliyesi Kiracının geçerli bir tahliye taahhüdüne rağmen taşınmazı tahliye etmemesi halinde kiraya veren doğrudan tahliye taahhüdüne dayalı olarak tahliye davası açabilir. Bu davada mahkeme taahhüdün geçerli olup olmadığını, davanın süresi içerisinde açılıp açılmadığını değerlendirecektir. Şartlar sağlanmışsa kiracının tahliyesine karar verecektir. 5. Tahliye Taahhüdü Zamanaşımı ve Hak Düşürücü Süre Tahliye taahhüdüne dayalı başlatılacak icra takibinin tahliye taahhüdünde yazan ve taahhüt edilen tahliye tarihinden itibaren 1 ay içinde açılması gerekir. Yine tahliye taahhüdüne dayalı olarak tahliye davası açılacaksa bu davanın da tahliye taahhüdünde yazan taahhüt edilen tahliye tarihinden itibaren 1 ay içinde açılması gerekir. 6. Tahliye Taahhüdüne Dayalı Tahliye Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme Tahliye taahhüdüne dayalı icra takibi başlatılacaksa yetkili icra dairesi taşınmazın bulunduğu yer icra dairesidir. İcra takibine itiraz edilmesi halinde açılacak itirazın kaldırılması ve tahliye davasında görevli mahkeme İcra Hukuk Mahkemesi, yetkili mahkeme ise İcra Dairesi’nin bağlı olduğu İcra Hukuk Mahkemesidir. Tahliye taahhüdüne dayalı tahliye davası açılacaksa görevli mahkeme Sulh Hukuk Mahkemesi, yetkili mahkeme ise taşınmazın bulunduğu yer Sulh Hukuk Mahkemesidir. Excerpt: Kiracının, kira ilişkisi kurulduktan sonra kiralanan taşınmazı belirli bir tarihte boşaltılmayı taahhüt ettiği yazılı belgeye tahliye taahhüdü denilmektedir. ### Basın İş Kanununun Sağladığı Haklar Basın yayın organlarında çalışan kimselerin, yaşanılan olayları kamuya duyurma, kamuoyu oluşturma ve gerçekleştirme gibi önemli sorumlulukları vardır. Bu nedenle bu alanda çalışan fikir işçilerinin hakları özel olarak 5953 sayılı Basın İş Kanunu ile korunmak istenmiştir. Kanunda bu işçilerin kıdem ve ihbar hakları, mesleki güvenceleri, ücret, fazla çalışma ve yıllık izin hakları düzenleme altına alınmıştır. Kanun dikkatlice incelendiğinde görülecektir ki; diğer işçilerden farklı olarak gazeteci olarak tabir edilen fikir işçilerine iş ilişkilerinde ayrıcalıklı birtakım haklar tanınmıştır. Nitekim bu kimselerin haklarının işverence sağlanması yahut ödenmesi mecburidir. Aksi halde işverene ağır idari yaptırımlar uygulanabilecektir. Makalemizde genel olarak; hangi işçilerin basın iş kanununa tabi olduğundan ve bilhassa bu işçilerin iş sözleşmelerinin sona ermesi halinde talep edebilecekleri haklardan bahsedilmiştir. 1. Basın İş Kanunu’na Tabi Olan Kişiler 5953 sayılı Basın İş Kanunu'na göre;  Türkiye’de yayınlan gazete süreli yayın, haber ajansları, fotoğraf ajanslarında ücret karşılığı çalışan her türlü fikir ve sanat işçisine “gazeteci” denilmektedir. Bu hüküm uyarınca sayılan yerlerde çalışan fikir ve sanat işçilerine ve bunların işverenlerine Basın İş Kanunu hükümleri uygulanmaktadır. Buna göre; genel olarak Basın İş Kanunu’na tabi olan meslek grupları şunlardır: Yazı işleri müdürü,Haber MüdürüEditör,Yazar,Spiker,Muhabir,Kameraman,İstihbarat şefi,Fotoğrafçı,Ressam,KarikatüristÇevirmen,Redaktör,Düzeltmen Bu meslekleri icra eden fikir işçilerinin iş ilişkilerinde; 5953 sayılı Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi Hakkında Kanun, kısaca Basın İş Kanunu hükümleri uygulanır. Kanunda meslek ayırt etmeksizin bu kimseler “gazeteci” olarak nitelendirildiklerinden yazımızın bazı yerlerinde bu kişiler için gazeteci tabiri kullanılmıştır. 2. Kıdem Tazminatı Hakkı Basın İş Kanunu’nun 6. maddesinde; “Meslekte en az beş yıl çalışmış olan gazetecilere kıdem hakkı tanınır.” denilmiştir. Buradaki kıdem hakkından anlaşılması gereken gazetecinin kıdem tazminatıdır. O halde Basın İş Kanunu’na tabi işçinin kıdem tazminatına hak kazanabilmesinin ön şartı; meslekte en az beş yıl çalışmış olmasıdır. Bu beş yıllık süre işçinin çalıştığı iş yerinde tamamlaması gereken süre değil mesleğe ilk giriş tarihinden itibaren hesaplanacak süredir. Bu şartı sağlayan işçinin iş sözleşmesinin feshedilmesi halinde, işçiye çalıştığı süre dikkate alınarak kıdem tazminatı ödemesi yapılmalıdır. Mevzuatımızda İş Kanunu’na tabi olan işçilere ödenecek olan kıdem tazminatı için tavan sınırı getirilmiştir. Buna göre işçinin maaşı ne olursa olsun tavan sınırının üzerinde kıdem tazminatı verilmeyebilmektedir. Fakat Basın İş Kanunu’na tabi olan işçilere kıdem tazminatı için herhangi bir tavan sınırlaması getirilmemiştir. O halde gazetecinin aldığı ücret tavan sınırın üstünde dahi olsa bu ücret üzerinden kıdem tazminatı alabilecektir. Konuya ilişkin detaylı bilgi için "Kıdem Tazminatı Nedir? Nasıl Hesaplanır?" başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 3. İhbar Tazminatı Hakkı İşverenle arasındaki iş ilişkisi aralıksız olarak beş yıl sürmüş olan gazetecinin işine son verilmesi için üç ay önceden fesih bildiriminde bulunması gerekmektedir. Gazeteci iş yerinde beş seneden az çalışmış ise; bu süre bir aydır. İş sözleşmesini gazeteci sonlandırmak istiyorsa; en az bir ay önce işverene yazılı bildirimde bulunmak mecburiyetindedir. Bu sürelerin gazeteci ile imzalanacak iş sözleşmesi ile arttırılması mümkündür. Yani sözleşmede; beş yıllık kıdem olan gazetecinin iş akdinin beş ay önceden bildirilmek suretiyle sonlandırılabileceği kararlaştırılabilir. Bu sureler verilmeksizin iş sözleşmesinin sonlandırılması isteniyorsa, bu sürelere karşılık gelen aylık ücreti ödenerek derhal fesih gerçekleştirilebilir. Yani söz gelimi beş yıldan fazla kıdemi olan işçinin iş akdi önceden bildirilmeksizin, derhal sonlandırılmak isteniyorsa üç aylık ücreti kadar ücretin ihbar tazminatı olarak gazeteciye ödenmesi gerekmektedir. 4. İş Güvencesi Hakları Gazetecilerin iş sözleşmelerinin haksız veya geçersiz bir nedenle sonlandırılması istenilmediğinden gazeteciler iş güvencesine tabi kılınmıştır. Fakat Basın İş Kanununda gazetecilerin iş güvencesine ilişkin özel hükümler yer almamaktadır. Kanunda doğrudan İş Kanununa gönderme yaparak İş Kanununun 18, 19, 20, 21 ve 29 uncu maddesi hükümlerinin kıyas yoluyla uygulanacağı düzenlenmiştir. Buna göre; gazeteciler hukuka aykırı şekilde işten çıkartılamayacak, çıkartılması halinde de işe iade davası açabilecektir. Gazetecinin haksız veya usulsüz olarak işten çıkartıldığının tespit edilmesi halinde, işe iadesine karar verilecek ve gazeteci belirli bir miktar tazminat alabilecektir. Oldukça teferruatlı bir konu olan iş güvencesine ilişkin detaylı bilgi için “İş Güvencesi ve İşçiye Sağladığı Haklar” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 5. Ücret Hakları Basın İş Kanunu’nun 14. maddesine göre; Gazetecinin ücreti, her ay peşin olarak ödenir. Yani gazeteci çalışmadan evvel aylık ücreti ödenmelidir. İlave ücretlerin ve sigorta primlerinin ödenmesi de mecburidir. Basın İş Kanunu’nun ilk halinde; aylık ücret, ilave ücret ve ikramiyenin gününde ödenmemesi durumunda bu alacaklara ilişkin günlük yüzde beş faiz işletileceği hükme bağlanmıştı. Fakat Anayasa Mahkemesi’nin 25.12.2019 tarihli kararı ile her gün ödenmeyen ücretin yüzde beşi kadar faiz işletileceğine ilişkin hüküm yürürlükten kaldırılmıştır. 6. Fazla Saatlerde Çalışma Karşılığı Ücret Hakkı Gazetecilerin günlük çalışma süresi sekiz saattir. Gazetecinin günlük fazla mesaisinin üç saati geçemeyeceği de hükme bağlanmıştır. Hemen belirtmek gerekir ki; gazeteci günlük sekiz saatin üzerinde mesai yaparsa bunun karşılığında; saatlik ücretinin bir buçuk katı kadar fazla saatler çalışma ücreti almalıdır. Yine gazetecinin ulusal bayram ve genel tatil günlerinde, hafta tatilinde çalışması halinde bu çalışmalar fazla saatlerde çalışma olarak değerlendirilir. Bu durumda da gazeteciye çalıştığı süre karşılığı olarak bir buçuk katı kadar ücret ödenmelidir. Kanunda gazeteciye fazla saatlerde çalışma ücretinin karşılığını ödemeyen işveren bakımından idari para cezası öngörülmüştür. Hükme göre; işveren gazeteciye hak etmiş olduğu fazla çalışma karşılığını ödemezse yahut bir buçuk katından az öderse; ödemediği miktarın beş katı idari para cezası verilir.  Fazla mesai ücreti hakkına ilişkin davalar hakkında detaylı bilgi almak “Fazla Mesai Ücreti” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 7. Yıllık İzin Hakları Basın İş Kanununda gazetecilerin yıllık izin süreleri de diğer işçilerden farklı olarak düzenlenmiştir. Buna göre; günlük yayın yapan bir işyerinde çalışan gazetecinin, en az bir yıl çalışmış olması şartıyla yılda dört hafta yıllık izin hakkı vardır. Gazeteci bu sürede dört haftalık tam ücretini almaya da hak kazanmaktadır. Günlük yayın yapan bir işyerinde çalışan gazetecinin meslekteki kıdemi on yıldan fazla ise, altı haftalık yıllık izin hakkı vardır. Günlük yayın yapmayan iş yerinde çalışan gazeteciler ise; her altı aylık çalışma süresi için iki haftalık yıllık izin hakkına sahiptir. Hemen belirtmek gerekir ki; gazeteci yıllık izin hakkından feragat edemez. Yıllık Ücretli izin hakkına ilişkin davalar hakkında detaylı bilgi almak “Yıllık Ücretli İzin Hakkı ve Süreleri” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 8. Haftalık İzin Hakkı Gazeteciye her altı günlük fiili çalışmasına karşılık bir günlük hafta tatili verilmesi gerekmektedir. Gazeteci devamlı olarak gece çalışması gerçekleştiriyorsa hafta tatili iki gün olarak belirlenmiştir. Örneğin; gece muhabirlerinin haftalık izin hakkı iki gündür. Gazeteci haftalık iznini kullanamazsa bunun karşılığı; fazla saatlerde çalışma ücreti olarak ödenmelidir. Haftalık izin hakkına ilişkin davalar hakkında detaylı bilgi almak için “Hafta Tatili ve Hafta Tatili Ücreti” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 9. İkramiye Hakkı Diğer meslek gruplarından farklı olarak gazetecilere yasal bir ikramiye hakkı da tanınmıştır. Buna göre; gazeteciler her yılsonunda işverenin sağladığı karın emeklerine düşen karşılığı olarak asgari bir aylık maaşını ikramiye olarak alacaktır. İşveren tarafından yasal ikramiyenin ödenmemesi halinde, gazeteci dava yolu ile bu hakkı talep edebilecektir. 10. Ölüm Tazminatı Hakkı Gazetecinin vefat etmesi halinde eşi veya çocukları, bunlar yoksa geçimini gazeteci üzerinden sağlayan aile üyeleri; işverenden ölüm tazminatı talep edilebilecektir. Ölüm tazminatı, gazetecinin vefat ettiği tarihte işten ayrılmış olsaydı hak edeceği kıdem tazminatı kadardır. Ayrıca hemen belirtmek gerekir ki; bu tazminat gazetecinin bir aylık ücretinin üç katından az olamayacaktır. Yani söz gelimi gazeteci o iş yerinde iki yıllık kıdeme sahipse ölüm tazminatı olarak iki yıllık kıdeme karşılık gelen kıdem tazminatı değil, maaşının üç katı ölüm tazminatı ödemesi yapılacaktır. Excerpt: Basın İş Kanununun sağladığı haklar ile diğer işçilerden farklı olarak gazeteci olarak tabir edilen fikir işçilerine iş ilişkilerinde ayrıcalıklı birtakım haklar tanınmıştır. ### Depozito Bedelinin İadesi Konut ve çatılı işyerine ilişkin yapılacak olan kira sözleşmelerinde kiracının ev sahibine ödediği depozito bedeli (güvence teminatı) Türk Borçlar Kanunu madde 342’de düzenlenmiştir. Söz konusu güvencenin amacı kiracının kira sözleşmesi sona erdiğinde konutta meydana gelmiş olan zararların giderilmesidir. Şayet kira sözleşmesinin bitiminden sonra konutta hiçbir zarar meydana gelmemiş ise depozito bedelinin iade edilmesi gerekmektedir. Fakat uygulamada bazı durumlarda emlakçılar veya ev sahipleri hiçbir zarar meydana gelmemesine rağmen depozitoyu geri vermekten kaçınmaktadır. TBK madde 342’de “Kiracının Güvence Vermesi” başlığı altında depozito düzenlenmiş olup işbu teminatın nasıl belirleneceği, nasıl muhafaza edileceği, hangi durumlarda geri verileceği düzenlenmiştir. 1. Depozito Nedir? Depozito bir mülkün kiralanması halinde, mülkün zarar görmeyeceğine yahut görmesi halinde karşılanacağına güvence teşkil etmesi amacıyla para ya da kıymetli evrak olarak verilen teminattır. Türk Borçlar Kanunu 334’te; “Kiracı kiralananı ne durumda teslim almışsa, kira sözleşmesinin bitiminde o durumda geri vermekle yükümlüdür. Ancak, kiracı sözleşmeye uygun kullanma dolayısıyla kiralananda meydana gelen eskimelerden ve bozulmalardan sorumlu değildir. Kiracının, sözleşmenin sona ermesi hâlinde, sözleşmeye aykırı kullanmadan doğacak zararları giderme dışında, başkaca bir tazminat ödeyeceğini önceden taahhüt etmesine ilişkin anlaşmalar geçersizdir.” şeklinde ifade edilerek kiracının evi nasıl kiraladı ise kira sözleşmesinin bitimi halinde aynı şekilde bırakması gerektiği hüküm altına alınmıştır. İşbu kanun maddesi gereğince ev sahibi evin değerini teminat altına almak için ve olası zararların varlığı halinde onarımı yahut değişimi için harcanabilecek ücreti kiracıdan, kiracı eve yerleşmeden talep edebilmektedir. Kiracı evden çıkarken ev sahibi evi kontrol eder, ev tıpkı kiralandığı andaki gibi duruyorsa ve hiçbir zarar verilmemiş ise depozito olarak almış olduğu miktarı kiracıya iade etmek zorundadır. Depozito bedeline ilişkin detaylı bilgi almak için “İşyeri ve Konut Kiralarında Depozito Bedeli” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Depozito Ücreti Ne Kadardır? Türk Borçlar Kanunu madde 342’de depozito miktarı sınırlandırılmış ve 3 aylık kira bedelinin aşılması engellenmiştir. Şayet kira sözleşmesinde 3 aylık kira bedelinin üstünde bir depozito belirlenmiş olsa dahi kısmi butlan söz konusu olacağından depozito miktarının 3 aylık kira bedelini aşan kısmı geçersiz kabul edilecektir. Kiracı eğer ödemiş ise depozitonun 3 aylık kira bedelini aşan kısmını ev sahibinden talep edebilir. Uygulamada karşılaşılan diğer bir depozito ödeme şekli ise taksitlendirerek ödemedir. Tarafların anlaşması halinde depozito ayın belli bir günü kararlaştırılmak suretiyle bölünerek ödenebilmektedir. Kiracıdan depozito almak zorunlu bir husus olmamakla birlikte ev sahibi dilerse depozito almayacağı gibi cüzi bir miktar da talep edebilir. Güvence teminatının yalnızca 3 aylık kira bedelinden yüksek olmaması zorunluluğu hüküm altına alınmıştır. 3. Depozitonun Geri Alınabilmesi İçin Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar Depozitonun geri alınması hususunda ev sahipleri tarafından çeşitli zorluklar yaratılabilmektedir. Örneğin; verilmeyen zararlar verilmiş davranarak gibi depozitoyu iade etmeyi reddedebilir. Yahut hiçbir gerekçe sunmadan da iadeyi gerçekleştirmek istemeyebilir. Karşılaşılan diğer bir durum ise ev sahibinin evde depozito tutarında kira ödemeden konaklama teklifidir. Bu durum da çeşitli uyuşmazlıklara yol açabileceğinden başvurulmaması gereken bir durumdur. Bunun sebebi, kira bedelinin depozitodan sayılması durumunun sözlü olarak anlaşılması halinde ev sahibinin kira ödenmediği gerekçesi ile hukuki yollara başvurma hakkının saklı kalmasıdır. Yani, depozitodan karşılanmasında mutabık olduğunuz kira bedeli için ev sahibi kiranın ödenmediği gerekçesiyle hakkınızda icra takibi başlatabilir. Bu gibi durumlardan uzak durulması olası hak kayıplarını engellemek için oldukça mühimdir. Depozitonun asıl amacı hali hazırda kiralanan konutun teslim alınırken ve teslim edilirken aynı olması ve zarar görmemiş olmasıdır. Bu nedenle depozitonun geri alınması hususunda en önemli deliller; yazılı bir kira sözleşmesinin olması, kira sözleşmesinin içeriğinde kiralanan taşınmazın teslim alındığı andaki ayrıntılı durumu ve teslim edilirken hangi şartlarda teslim alınacağına dair hususlardır. Kiralanan konutun teslim alındığı andaki görsellerinin de sözleşme ekinde tutulması da ispat için oldukça mühim delillerdir. Bunun dışında konuttan ayrılırken tahliye edildiğine dair tutanak tutulması da faydalı olacaktır. Aksi halde kiracı çıktıktan sonra ev sahibi yahut başka biri konuta zarar verebilir ve ev sahibi depozitoyu iade etmekten kaçınabilir. 4. Depozitonun Geri Alınması Kira sözleşmesi sona ererken kiracının asıl borçlarından biri kiralananı aldığı şekilde yahut sözleşmede nasıl belirtildi ise o şekilde teslim edilmesidir. Depozito iadesi genellikle kira sözleşmesinin sonlanmasından sonra yapılmaktadır. Kira sözleşmesinde aksine bir düzenleme yok ise sözleşmenin asıl borçlarından olan; kiracının konutu tahliye etmesi, kiralayanın da depozitoyu iade etmesi gerekmektedir. Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 05.12.2018 tarihli 2017/4599 Esas ve 2018/12416 Karar sayılı ilamında; “Hükme esas alınan 01.08.2013 başlangıç tarihli sözleşmenin genel şartlar 6. Maddesinde; depozito bedeli alınmış olup, tahliye sırasında kiracının mecuru borçsuz ve hasarsız tahliye ederek boş, temiz, boyalı ve bakımlı bir şekilde teslim edilmesi şartıyla depozitonun kiracıya aynen iade edileceği belirtilmiştir.6098 Sayılı TBK.nun 316. (BK 256) maddesi hükmü uyarınca kiracı kiralananı tam bir özenle kullanmak ve aynı Kanunun 334. (BK 266) maddesi gereğince sözleşme sonunda aldığı hali ile kiralayana teslim etmekle yükümlüdür. Ancak, kiracı sözleşmeye uygun kullanma dolayısıyla oluşan eskime ve bozulmalardan sorumlu olmayıp münhasıran kötü kullanım nedeniyle oluşan zarar ve hasardan sorumludur. Mahkemece, sözleşme hükmü ve bahsedilen Kanun maddeleri gereğince, inceleme ve değerlendirme yapılarak; tahliye sonrası kiraya veren tarafından iade edilmesi gereken depozito bedelinin de hesaplanacak alacak miktarından mahsubu ile sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi de doğru değildir.” şeklinde ifade edilerek, TBK 316 hükmü gereğince borcu ifa etmesine rağmen depozitonun iade edilmemesini ve bu hususta ilk derece mahkemesince yeterli inceleme yapılmadan karar verilmesini yerinde bulmayarak bozmuştur. Depozitonun iadesi için öncelikle kiraya verene yazılı başvuru yapmak ispat açısından oldukça önemlidir. Bu yazılı beyan ihtarname çekmek suretiyle yapılabileceği gibi iadeli posta ile de yapılabilir. Bu başvuru üzerine ev sahibi hala depozito iadesini gerçekleştirmekten kaçınıyor ise kiracı kiralayan aleyhine icra takibi başlatabilir. 5. Depozito Hangi Durumlarda Geri Verilmez Depozitonun tanımını yaparken; kiracıdan güvence olarak alınan para veya kıymetli evrak olduğunu belirtmiştik. Söz konusu güvence olması muhtemel durumları koruma altına almaktadır; Kiracının evin kendisine yahut demirbaşlara zarar vermiş olması, Kiracının kira borcunun olması, ödemekle yükümlü olduğu giderleri ödememiş olması, Aidatını ödememiş olması, Şayet ev eşyalı bir şekilde kiralanmış ise eşyalara zarar verilmiş olması gibi durumlar sebebiyle ev sahibinin mağdur olmaması, kiracıdan kaynaklanan masraflara katlanmak zorunda kalmaması amacıyla depozito alınmaktadır. Yukarıda sayılan hallerden biri ya da bir kaçının varlığı halinde ev sahibinin zarar oranında depozitoyu iade etmemesi hukuka uygundur. Fakat depozitodan fazla kesinti yapılması yahut hiç verilmemesi halinde şikâyetçi olan kiracı savcılığa başvurarak yasal yollara başvurabilmektedir. Depozitonun iadesi kapsamındaki uyuşmazlıkların çözülmesinde görevli mahkeme Sulh Hukuk Mahkemeleridir. Excerpt: Kira sözleşmesinin bitiminden sonra konutta hiçbir zarar meydana gelmemiş ise depozito bedelinin derhal iade edilmesi gerekmektedir. ### Fahiş Aidat Bedeline İtiraz Aidat, toplu yaşama düzenin yarattığı ortak giderlerin karşılanması için aylık olarak alınan ücrettir. Binalar, iş ve yaşam merkezleri büyüyüp genişledikçe ortak alan çeşitliliği de artmakta bu da aidat miktarını arttırmaktadır. Hali hazırda içinde bulunduğumuz süreçte meydana gelen ekonomik dalgalanmalardan da etkilenen aidat ücretleri artık çoğu bütçeyi zorlar hale gelmesi sebebiyle işletme projesinin iptali davaları da gitgide artmaktadır. Aidat her ne kadar Kat Malikleri Kurulu tarafından belirlenmiş ve sakinlere tebliğ edilmiş ise de fahiş aidatın iptal edilmesi gerekli şartların varlığı halinde mümkündür. 1. Aidat Nedir? Aidat, Kat Mülkiyeti Kanunu madde 20’de; “Kat maliklerinden her biri aralarında başka türlü anlaşma olmadıkça: a) Kapıcı, kaloriferci, bahçıvan ve bekçi giderlerine ve bunlar için toplanacak avansa eşit olarak; b) Ana gayrimenkulün sigorta primlerine ve bütün ortak yerlerin bakım, koruma, güçlendirme ve onarım giderleri ile yönetici aylığı gibi diğer giderlere ve ortak tesislerin işletme giderlerine ve giderler için toplanacak avansa kendi arsa payı oranında; Katılmakla yükümlüdür. c) Kat malikleri ortak yer veya tesisler üzerindeki kullanma hakkından vazgeçmek veya kendi bağımsız bölümünün durumu dolayısıyla bunlardan faydalanmaya lüzum ve ihtiyaç bulunmadığını ileri sürmek suretiyle bu gider ve avans payını ödemekten kaçınamaz. şeklinde açıklanmış olup kanun maddesinde de açıkça belirtildiği üzere, kişi ortak alanları kullanmak istemediği, ihtiyaç duymadığı gerekçesi ile aidat giderlerini ödemekten kaçınamaz. Aidat ödemeleri elden yapılabileceği gibi tavsiye edildiği şekilde yalnızca aidat ödemelerinin toplanması için açılan bir banka hesabına havale yapılarak da toplanabilmektedir. Görev tanımının içerisinde aidat tahsili de mevcut olan site/apartman/iş merkezi yöneticisinin tahsil edilen aidat miktarın içeriğini ne için ne miktarda ödendiği konut sakinlerine açıklama yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu husus Kat Mülkiyeti Kanunu madde 39’da; “Yönetici, yönetim planında yazılı zamanlarda eğer böyle bir zaman yazılmamışsa her takvim yılının birinci ayı içinde kat malikleri kuruluna, ana gayrimenkul dolayısıyla o tarihe kadar elde edilen gelirlerin ve yapılmış olan giderlerin hesabına vermekle yükümlüdür. Kat maliklerinin yarısı isterse, bunların arsa payları ne olursa, olsun yönetim planında yazılı zamanlar dışında da hesabın gösterilmesi yöneticiden istenebilir.” şeklinde açıklanmıştır. İşbu kanun hükmü uyarınca; yönetici tüm hesapları yaparken şeffaf olmalı, gelir ve gider kalemlerini detaylıca aidat ödemekle yükümlü maliklere ve kiracılara bildirmelidir. Aidat ödemeleri, aidat ücretinin belirlenmesi ve ödenmemesi halinde neler yapılabileceği hakkında detaylı bilgi edinmek için sitemizde yer alan “Aidat Bedeli (Konut, Site, İşyeri)” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 2. Aidat Ödeme Yükümlülüğü Kimdedir? Taşınmazda kat mülkiyeti söz konusu ise ödeme yükümlülüğü maliktedir. Taşınmaz maliki kim ise aidatı ödemeye yükümlü olmakla birlikte malik konutu aktif olarak kullanmasa dahi aidatı ödemekle yükümlüdür. Taşınmazın kiraya verilmesi halinde ise Türk Borçlar Kanunu ve Kat Mülkiyeti Kanunu madde 22 uyarınca aidat ödemeleri hususunda kiracı ve malik müteselsil olarak sorumlulardır. Aidatın ödenmemesi halinde kiracıya da malike de başvurulabilir. Mirasçılık halinde durumun akıbetini açıklamakta da fayda olduğunu düşünmekteyiz. Murisin vasiyetname düzenlememesi ve mirasçıların mal paylaşımı hususunda anlaşamamaları genellikle karşılaşılan durumlardandır. Bu durumda mirasçılar eşya üzerinde el birliğiyle mülkiyete haiz olacaklardır. Dolayısıyla mirasçılar aidat borcu konusunda da müştereken sorumlu tutulacaktır. 3. Çok Masraflı ve Lüks Giderler Normal ortak alan haricinde Kat Mülkiyeti Kanunu Madde 43’te yer alan “ Çok Masraflı ve Lüks Olanlar” başlığı altında düzenlenmiş özel kullanımlar da mevcuttur. İşbu kanun hükmü kapsamında yer alan yeni alanlar aidat kapsamında tüm kat maliklerine yüklenemez. Kat Mülkiyeti Kanunu Madde 43; “Yapılması arzu edilen yenilik ve ilaveler çok masraflı ise veya yapının özel durumuna göre lüks bir nitelik taşıyorsa veya ana gayrimenkulün bütün kat malikleri tarafından kullanılması mutlaka gerekli olan yerlerinde veya geçitlerinde bulunmuyorsa, bunlardan faydalanmak istemeyen kat maliki, gidere katılmak zorunda değildir; bu gibi yenilik ve ilavelerin giderini, onların yapılmasına karar vermiş olan kat malikleri öderler. Bununla beraber, başlangıçta giderlere katılmayan kat maliki veya onun külli veya cüzi halefleri yenilik ve ilavelerin yapılması ve korunması giderlerine sonradan, kendi arsa payları oranında katılırlarsa, yapılan lüks yenilik veya ilaveden faydalanma hakkını kazanırlar.” İşbu kanun maddesinden de anlaşılacağı üzere masraflı ve lüks yeniliklerin yapılması sonucunda meydana gelecek yapım, bakım ve onarım masrafları yalnızca bu ilavenin yapılmasına karar veren maliklere yüklenebilir. 4. İşletme Projesine İtiraz Fakat aidatın fahiş olması için lüks ve masraflı yenilikler yapılmış olması gerekmemektedir. Son zamanlarda kira ücretlerine yaklaşan aidat ücretleri kiracıları ve ev sahiplerini oldukça zorlamaktadır. Bu durumun genel sebebi ekonomik dalgalanmalar olsa da aidat miktarını belirleyen kat malikleri kuruluna katılımın az olması sebebi ile kontrol mekanizmasının zayıf olmasında dolayı da fahiş aidat miktarları ortaya çıkmıştır. Bu sebeple bu tip bir durumla karşılaşmamak için yapılabilecek ilk şey kurullara katılıp aidat miktarı belirlenme aşamasında itirazların sunulması ve değerlendirmeye alınmasıdır. Bunun haricinde fahiş biçimde hazırlanmış işletme projesine itiraz etmek de mümkündür. Yönetim yahut kurul tarafından hazırlanan işletme projesi daire sakinlerine posta yolu ile yahut imza karşılığı ile tebliğ edilir. Tebliğ edilmemesi yahut usulsüz tebliğ hallerinde borç ortadan kalkmaz. İşletme projesine tebliğinden sonra 7 gün içerisinde itiraz edilebilir. İtiraz etmek için apartman, site yahut iş merkezi yönetimine dilekçe yazılarak projenin itirazlar dikkate alınarak tekrar değerlendirilmesinin talep edilmesi gerekmektedir. İtiraz dilekçesi yöneticiye iadeli posta yahut imza karşılığı verilmek üzere tebliğ edilebilir. İtirazlar dahilinde kurul projeyi tekrar değerlendirmelidir. Gerekirse yeni bir işletme projesi düzenlenebileceği gibi değiştirilmemesi halinde gerekçesi ile birlikte itiraz edene bildirilmelidir. İşletme projesine 7 gün içerisinde itiraz edilmemesi halinde proje kesinleşmiş olur. İtiraz edilmesine rağmen işletme projesi hukuka ve hakkaniyete aykırılık teşkil ediyor ise Sulh Hukuk Mahkemelerinde uyuşmazlığın çözülmesinin talep edilme mümkündür. 5. Aidatın Ödenmemesi Aidatın ödenmemesi halinde ödemeyen kişiye karşı icra takibi başlatılabileceği gibi dava da açılabilmektedir. Aynı şekilde intifa hakkı sahipleri de dava açma ve takip başlatma yetkisine sahiptir. Ödenmeyen aidatlar için geciken günler için Kat Mülkiyeti Kanunu gereğince aylık %5 gecikme tazminatı işleyecektir. İcra takibi başlatılırken ise ilamsız icra takibi başlatılırken takip talebine kat malikleri kurulu kararı eklenebileceği gibi eklenmeden de takip başlatılabilmektedir. Aidatı ödememekte direnen kat maliki, Kat Mülkiyeti Kanunu madde 25’te yer alan; “Kat maliklerinden biri bu kanuna göre kendisine düşen borçları ve yükümleri yerine getirmemek suretiyle diğer kat maliklerinin haklarını, onlar için çekilmez hale gelecek derecede ihlal ederse, onlar, o kat malikinin müstakil bölümü üzerindeki mülkiyet hakkının kendilerine devredilmesini hakimden isteyebilirler.” hükmü gereğince kat mülkiyeti hakkını devretme mecburiyetinde kalabilir. Fahiş aidat bedeline itiraz edilmiş olması, fahiş bedelin mutlaka düşeceği anlamına gelmediğinden, sonuç alınıncaya kadar aidat bedellerinin düzenli ödenmesi ciddi önem arz etmektedir. 6. Pandemi Sürecinin İş Yeri ve AVM Aidatlarına Etkisi Covid-19 sebebiyle alınan önlemler kapsamında toplumun sık kullandığı birçok yer ya geçici olarak kapatılmış ya insanlar bireysel tedbir kapsamında gitmemesi yoğunluğu azalmıştır. Bu kapsamda çıkarılan kararnameler ile çok sayıda iş kolunun faaliyetleri geçici bir süreliğine durdurulmuştur. Yine altyapısı elveren birçok işyerinin evden çalışmaya geçmesi iş yerlerinin bulunduğu iş merkezleri, plazalarda bulunan insan sayısında önemli düşüş yaşanmıştır. Normal zamanda yoğun olarak kullanılan bu yerlerin boşalması ile bu yerlere ait aidat ödemelerinin ne olacağı tartışmalı hale gelmiştir. Korona salgınının alışveriş merkezlerinde bulunan işletmelerin aidat borcuna etkisi de bulunan iş yerlerinin ortak gidere ne şekilde katılacağı 29636 sayılı Alışveriş Merkezleri Hakkında Yönetmeliğe aykırı olmayacak şekilde taraflar arasında sözleşme ile belirlenir. Madde 11; “Ortak kullanım alanlarına ilişkin elektrik, su, ısınma, yenileme niteliğinde olmayan bakım-onarım, güvenlik ve temizlik gibi belirli dönemlerde tekrarlanan ve alışveriş merkezinin aynına ilişkin olmayan ortak giderler, bu Yönetmelik ekindeki usul ve esaslara göre hesaplanarak paylaştırılır. Alışveriş merkezindeki perakende işletmelerden, birinci fıkradaki ortak giderler dışında kalan pazarlama ve yönetim gibi ortak faydaya yönelik hizmetler için katılım payı talep edilebilmesi, bu hususun, taraflar arasındaki sözleşmede belirtilmiş olmasına bağlıdır. Taraflar arasındaki sözleşmede aksi belirtilmedikçe bu giderler de bu Yönetmelik ekindeki usul ve esaslara göre hesaplanır.” Yapılan bu ortak giderler genel olarak Alışveriş Merkezlerinin problemsiz işlemesi için yapılan masraflardır. için güvenlik, temizlik, teknik destek gibi hizmetlerin sürdürülmesi gerekmektedir. Taraflar arasında imzalan sözleşmede de kiralayanın sorumlulukları kapsamında kiralanan iş yerine kullanıma hazır bulundurma zorunluluğu ve AVM personele karşı yasal zorunluğu sebebiyle yükümlülükleri bulunduğundan kiracı olan işletmelerin aidat borcu devam edecektir. ### Aidat Bedeli (Konut, Site, İşyeri) Aidat bedeli, toplu yaşama düzenin yarattığı ortak giderlerin karşılanması için aylık olarak alınan ücrettir. Bilindiği üzere artan konut ihtiyacının karşılanabilmesi için günümüzde çok sayıda konutun bir arada bulunduğu siteler ve çok katlı binalar inşa edilmektedir. Bu yapılar çok yönlü kullanım temasına göre yapılmakta olup, yalnızca konutları değil, işyeri olarak kullanılabilecek daireleri de içinde barındırmaktadır. Çok sayıda bağımsız bölümden oluşan bu yapıların ortak giderleri de yapı sakinlerinden payları oranında alınan aidatlar ile karşılanmaktadır. Ana gayrimenkulün genel giderlerini karşılamak amacıyla toplanan aidat bedellerinden malik ve kiracı birlikte sorumludur. Kat Mülkiyeti Kanunu madde 20 ve 39. maddelerinde; apartman ve site yönetimlerinin yükümlülükleri detaylıca açıklanmıştır. Kanunda her ne kadar aidat ödeme yükümlülüğü açıklanırken, “malik” kelimesi kullanılmış olsa da aidat ödemesinde yalnızca malik sorumlu değildir. Kiracının aidat ödeme yükümlülüğü de Kat Mülkiyeti Kanunu madde 22’de hüküm altına alınmıştır. 1. Aidat Bedeli Nedir? Aidat bedeli, Kat Mülkiyeti Kanunu madde 20’de; “Kat maliklerinden her biri aralarında başka türlü anlaşma olmadıkça: a) Kapıcı, kaloriferci, bahçıvan ve bekçi giderlerine ve bunlar için toplanacak avansa eşit olarak; b) Ana gayrimenkulün sigorta primlerine ve bütün ortak yerlerin bakım, koruma, güçlendirme ve onarım giderleri ile yönetici aylığı gibi diğer giderlere ve ortak tesislerin işletme giderlerine ve giderler için toplanacak avansa kendi arsa payı oranında; Katılmakla yükümlüdür. c) Kat malikleri ortak yer veya tesisler üzerindeki kullanma hakkından vazgeçmek veya kendi bağımsız bölümünün durumu dolayısıyla bunlardan faydalanmaya lüzum ve ihtiyaç bulunmadığını ileri sürmek suretiyle bu gider ve avans payını ödemekten kaçınamaz. şeklinde açıklanmış olup kanun maddesinde de açıkça belirtildiği üzere, kişi ortak alanları kullanmak istemediği, ihtiyaç duymadığı gerekçesi ile aidat giderlerini ödemekten kaçınamaz. Aidat ödemeleri elden yapılabileceği gibi tavsiye edildiği şekilde yalnızca aidat ödemelerinin toplanması için açılan bir banka hesabına havale yapılarak da toplanabilmektedir. Görev tanımının içerisinde aidat tahsili de mevcut olan site/apartman/iş merkezi yöneticisinin tahsil edilen aidat miktarın içeriğini ne için ne miktarda ödendiği konut sakinlerine açıklama yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu husus Kat Mülkiyeti Kanunu madde 39’da; “Yönetici, yönetim planında yazılı zamanlarda eğer böyle bir zaman yazılmamışsa her takvim yılının birinci ayı içinde kat malikleri kuruluna, ana gayrimenkul dolayısıyla o tarihe kadar elde edilen gelirlerin ve yapılmış olan giderlerin hesabına vermekle yükümlüdür. Kat maliklerinin yarısı isterse, bunların arsa payları ne olursa, olsun yönetim planında yazılı zamanlar dışında da hesabın gösterilmesi yöneticiden istenebilir.” şeklinde açıklanmıştır. İşbu kanun hükmü uyarınca; yönetici tüm hesapları yaparken şeffaf olmalı, gelir ve gider kalemlerini detaylıca aidat ödemekle yükümlü maliklere ve kiracılara bildirmelidir. 2. Aidat Bedelini Ödeme Yükümlülüğü Kat mülkiyeti söz konusu ise ödeme yükümlülüğü maliktedir, taşınmazın maliki kim ise aidat ödemeye yükümlü kişi maliktir. Malikin aidat ödeme yükümlülüğü konutu kullanıp kullanmamasına bağlı değildir, malik kullanılmıyor ve boş vaziyette duruyor olsa dahi malik aidat ödemekle yükümlüdür. Bu durum yalnızca iskan alınmamış ve kat irtifakı bozulmamış ise değişmektedir, bu durumda aidat ödeme yükümlülüğü müteahhitte geçmektedir. Taşınmaz malikinin konutu kiraya vermesi halinde ise aidat ödeme yükümlülüğünün akıbeti Kat Mülkiyeti Kanunu madde 22’de düzenlenmiştir. Kat Mülkiyeti Kanunu madde 22; “Kat malikinin, 20 nci madde uyarınca payına düşecek gider ve avans borcundan ve gecikme tazminatından, bağımsız bölümlerin birinde kira akdine, oturma (sükna) hakkına veya başka bir sebebe dayanarak devamlı bir şekilde faydalananlar da müştereken ve müteselsilen sorumludur. Ancak, kiracının sorumluluğu ödemekle yükümlü olduğu kira miktarı ile sınırlı olup, yaptığı ödeme kira borcundan düşülür. Kat malikinin borcu bu yolla da alınamazsa, mahkemece tespit edilen borcunu ödemeyen kat malikinin bağımsız bölümü üzerine, varsa yöneticinin yoksa kat maliklerinden birinin yazılı istemiyle bu borç tutarı için, diğer kat malikleri lehine kanuni ipotek hakkı tescil edilir. 4721 sayılı Türk Medenî Kanununun 893 üncü maddesinin son fıkrası hükmü burada da uygulanır. Kat maliklerinin, gider borcunu ödemeyen kat maliki veya diğer sorumlulardan olan alacakları önceliklidir.” Bahsi geçen kanun maddesi uyarınca müteselsil sorumluluktan bahsedilebilir. Müteselsil sorumluluk; birden fazla kişinin borç ve zararın tamamının ödenmesinden tek başına ve zincirleme biçimde sorumlu olmasıdır. Müteselsil sorumluluğun söz konusu olduğu durumlarda her borçlu borcun bir kısmından değil tamamından sorumludur. Aidat bedeli ödemeleri hususunda malik ve kiracı müteselsilen sorumlu olup aidatın ödenmemesi halinde ödeme her iki taraftan da talep edilebilir. Mirasçılık halinde durumun akıbetini açıklamakta da fayda olduğunu düşünmekteyiz. Murisin vasiyetname düzenlememesi ve mirasçıların mal paylaşımı hususunda anlaşamamaları genellikle karşılaşılan durumlardandır. Bu durumda mirasçılar eşya üzerinde el birliğiyle mülkiyete haiz olacaklardır. Dolayısıyla mirasçılar aidat borcu konusunda da müştereken sorumlu tutulacaktır. 3. Aidat Bedelinin Belirlenmesi Konut yada işyeri, site yahut apartman fark etmeksizin aidat ücretlerinin belirlenmesi hususunda esas alınan nokta işletme projesidir. Kat Mülkiyeti Kanunu hükümlerine tabi yapıda işletme projesi kapsamında taşınmazın 1 yıllık gelir ve giderleri hesaplanır ve buna göre bir bütçe belirlenir. Belirlenen bütçeye göre kat malikleri kurulu yahut yönetim tarafından aidat miktarı belirlenmiş olur. Aidat bedelinin belirlenmesi hususunda ise aidat hesaplanacak site yahut apartmanın giderleri tespit edilir. Tespit edilen bütçe, işletme projesinin temelini oluşturur. İşletme projesi tamamlandıktan sonra aidat ödemelerinin nasıl dağıtılacağına sitenin yahut apartmanın yönetim planına bakılarak karar verilir. Aidat ödemesi dağılımı iki şekilde olabilmektedir. Bunlar; metrekare hesabına göre ve arsa payı oranına göre olmak üzere ikiye ayrılır. Aidat bedeli ödemesi dağılımına geçmeden önce aidat miktarının hesaplanmasını kısaca açıklamak gerekirse aidat hesaplaması aylık ve yıllık olarak hesaplama yapılabilir. Aylık hesaplama da tüm giderlerin aylık masrafı ayrı kalemler halinde toplanır ve dağılım bu hesaplamaya göre yapılır. Yıllık toplamda ise her ayın özel olarak masraf kalemleri ayrılarak 12 ile çarpılarak bulunur. Bu iki hesaplama yöntemi kullanılarak aidat hesaplaması yapılabilmektedir. 3.1. Aidat Bedelinin Metrekareye Göre Belirlenmesi Metrekareye göre aidat ücreti dağılımı yapılırken öncelikle aylık veya yıllık hesaplama fark etmeksizin hesaplama yapılır ve bulunan sonuç her bir bağımsız bölümün metrekaresine göre dağıtılır. Formül şeklinde açıklamak gerekirse; Aidat Dağılımı = Yıllık Toplam Gider / Toplam Metrekare şeklinde sonuca ulaşılmaktadır. Örneğin yıllık toplam aidat 28.000 TL ise ve tüm alan 2.000 m2 ise sonucu 14,40 TL/m2 buluruz. Bu demek olur ki her dairenin m2’si 14,40 TL ile çarpılır yıllık aidat ücreti bulunur, çıkan sonucun 12’ye bölünmesi ile aylık aidat hesaplanmış olur. 3.2. Aidat Bedelinin Arsa Payına Göre Belirlenmesi Arsa payı oranına göre aidat dağılımında ise 20 konutun katılması gereken ortak giderler toplamını 15.000 TL olduğunu düşünürsek ve toplam 500 arsa payı olduğunu düşünürsek tek bir arsa payına düşen aidat bedeli 30 TL olur. Bu demek oluyor ki 1 arsa payına düşen aidat bedeli 30 TL’dir. Bu durumda arsa payı ile 30’un çarpılması sonucu bulunacak sonuç ödenmesi gereken aidat tutarıdır. 4. İşletme Projesinin Hazırlanışı ve Bildirimi İşletme projesini hazırlanması kat malikleri kurulunun görev alanındadır. Görevin yerine getirilmemesi halinde ise işletme projesi yönetim kurulu tarafından üstlenilir. Her husus hesaplanarak, dikkatle hazırlanan işletme projesi herhangi bir uyuşmazlık olması halinde dava sürecinde önemli delil niteliğine sahiptir. Bu sebeple her husus göz önünde bulundurulup özenle hazırlanmalı ve onaylanmalıdır. İşbu projeden tüm kat maliklerinin haberdar olması gerekmektedir. Beklenmedik bir masraf kaleminin oluşması oldukça muhtemel bir durumdur. Bu durumda ise belirlenmiş bütçeyi tekrar hazırlamak ve durumu kat maliklerine izah etmek zorlu olacağından aidat miktarının esnek tutulması uyuşmazlıkların önüne geçebilmektedir. Site yönetimlerinde ise aidat belirleme prosedürü daha farklıdır. Şayet işletme projesi kat malikleri kurulu tarafından hazırlanmış ise; proje kesinleşmiş sayılacaktır. Fakat projenin yönetim tarafından hazırlanması halinde kat malikleri ve ortak alanlardan faydalananlara tebliğ edilmesi gerekmektedir. Kişiye tebliğinden itibaren 7 gün içerisinde itiraz edilmemesi halinde proje kesinleşecektir. İtirazın varlığı halinde ise kat malikleri kurulu itirazları değerlendirecek ve bir karar verilecektir. Gerekli görülmesi halinde yeni bir proje hazırlanması da mümkündür. Kat malikleri kararının iptali için mahkemeye başvurulabilir. İşbu iptal talebi için görevli mahkeme Sulh Hukuk Mahkemeleridir. Konuya ilişkin detaylı bilgi için "Fahiş Aidat Bedeline İtiraz" başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 5. Aidat Bedelinin Ödenmemesi Aidat bedelinin ödenmemesi halinde ödemeyen kişiye karşı icra takibi başlatılabileceği gibi dava da açılabilmektedir. Aynı şekilde intifa hakkı sahipleri de dava açma ve takip başlatma yetkisine sahiptir. Ödenmeyen aidatlar için geciken günler için Kat Mülkiyeti Kanunu gereğince aylık %5 gecikme tazminatı işleyecektir. İcra takibi başlatılırken ise ilamsız icra takibi başlatılırken takip talebine kat malikleri kurulu kararı eklenebileceği gibi eklenmeden de takip başlatılabilmektedir. Aidatı ödememekte direnen kat maliki, Kat Mülkiyeti Kanunu madde 25’te yer alan; “Kat maliklerinden biri bu kanuna göre kendisine düşen borçları ve yükümleri yerine getirmemek suretiyle diğer kat maliklerinin haklarını, onlar için çekilmez hale gelecek derecede ihlal ederse, onlar, o kat malikinin müstakil bölümü üzerindeki mülkiyet hakkının kendilerine devredilmesini hakimden isteyebilirler.” hükmü gereğince kat mülkiyeti hakkını devretme mecburiyetinde kalabilir. Ödenmeyen aidat ücretinin takibe yahut davaya konu edilebilmesi için 5 yıllık zamanaşımı söz konusudur. 5 yılın geçmesinin ardından ödenmemiş aidat sebebiyle dava açılamaz yahut takip başlatılamaz. Aidat borcunu ödemeyen kiracı için ise Türk Borçlar Kanunu madde 315 kapsamında kiracının temerrüdü halinde sözleşmenin feshedilebileceği işlenmiştir. Fakat kiracının temerrüde düşmesi yalnızca kira bedelini ödememesi halinde değil yan giderlerin de ödenmemesi halinde de söz konusu olur. Türk Borçlar Kanunu madde 315; “Kiracı, kiralananın tesliminden sonra muaccel olan kira bedelini veya yan gideri ödeme borcunu ifa etmezse, kiraya veren kiracıya yazılı olarak bir süre verip, bu sürede de ifa etmeme durumunda, sözleşmeyi feshedeceğini bildirebilir. Kiracıya verilecek süre en az on gün, konut ve çatılı işyeri kiralarında ise en az otuz gündür. Bu süre, kiracıya yazılı bildirimin yapıldığı tarihi izleyen günden itibaren işlemeye başlar.” Aidat ücreti TBK’ya göre yan gider statüsündedir. Bu kapsamda aidat borcu ödemeyen kiracıya ev sahibi TBK madde 315 gereğinde tahliye talep edebilmektedir. Fakat ev sahibinin tahliye yoluna gidebilmesi için aidat borçlarını ödemesi gerekmektedir. Tahliye konusunda detaylı bilgi için "Kiracının Tahliye Sebepleri ve Tahliye Davaları" başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. ### Yeni Malikin İhtiyacı Nedeniyle Tahliye Davası Yeni malikin ihtiyacı nedeniyle tahliye davası açılabilmesine ilişkin şartlar Türk Borçlar Kanunu’nun 351. Maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre kira ilişkisinin kurulmasından sonra kiralanan taşınmaz herhangi bir sebeple el değiştirirse, yeni malik kira ilişkisinin tarafı olur. Buna göre yeni malik, eski malikin yerini alarak kira sözleşmesini aynı şartlarda sürdürebilecektir. Bununla birlikte yeni malik (yeni ev/işyeri sahibi) kendisi, eşi, altsoyu, üstsoyu veya kanunen bakmakla yükümlü olduğu diğer kişilerin konut veya işyeri için taşınmaza ihtiyaçları olduğu gerekçesiyle sözleşmeyi feshedebilir. Konut veya işyeri olarak kullanılan taşınmazı yeni satın alan kişi, taşınmazı kiracı olarak kullananı açacağı dava ile tahliye ettirebilir. Bu yolla sözleşmenin feshedilebilmesi için, taşınmazın el değiştirdiği tarihten başlayarak bir ay içinde durum kiracıya yazılı olarak bildirilmeli ve altı ay sonra tahliye davası açılmalıdır. Ancak yeni malik dilerse sözleşmeyi sona erdirme hakkını sözleşme süresinin bitiminden başlayarak bir ay içinde açacağı dava yoluyla da kullanabilir. Açılacak davada mahkeme, ihtiyacın samimi olup olmadığını değerlendirecek ve ihtiyacın samimi olması durumunda tahliyeye karar verecektir. 1. Yeni Malikin İhtiyaç Nedeniyle Tahliye Davası Tanım 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 351’e göre yeni malik kendisi, eşi, altsoyu, üstsoyu veya kanunen bakmakla yükümlü olduğu diğer kişilerin konut veya işyeri olarak taşınmaza ihtiyaçları olması durumunda dava açarak kira sözleşmesini feshedip kiracıyı tahliye edebilir. Yeni malik tarafından açılacak bu dava, bozucu yenilik doğuran bir dava olup mahkemenin sözleşmenin feshi ve tahliye kararı vermesi üzerine taraflar arasındaki kira sözleşmesi sona erecektir. TBK m. 351’de yer alan düzenleme yeni malik tarafından açılacak davaya ilişkindir. TBK m. 350/1’de ise taşınmazı eski malikin ihtiyacı sebebiyle tahliye davası düzenlenmiş olup bu konuda daha detaylı bilgi için İhtiyaç Nedeniyle Tahliye Davası isimli yazımızı inceleyebilirsiniz. TBK m. 351 “Kiralananı sonradan edinen kişi, onu kendisi, eşi, altsoyu, üstsoyu veya kanun gereği bakmakla yükümlü olduğu diğer kişiler için konut veya işyeri gereksinimi sebebiyle kullanma zorunluluğu varsa, edinme tarihinden başlayarak bir ay içinde durumu kiracıya yazılı olarak bildirmek koşuluyla, kira sözleşmesini altı ay sonra açacağı bir davayla sona erdirebilir. Kiralananı sonradan edinen kişi, dilerse gereksinim sebebiyle sözleşmeyi sona erdirme hakkını, sözleşme süresinin bitiminden başlayarak bir ay içinde açacağı dava yoluyla da kullanabilir.” 2. Yeni Malikin İhtiyacı Nedeniyle Tahliye Davasının Şartları Taşınmazı sonradan edinen yeni malikin ihtiyacı nedeniyle kira sözleşmesinin feshi ile kiracının tahliyesi için dava açması ve davanın kabul edilmesi için belli şartların bulunması gerekmektedir. Aksi halde davanın reddine karar verilecektir. Bu şartlar; Kiralanan taşınmazı sonradan edinen yeni malikin kendisinin, eşinin, altsoyunun, üstsoyunun veya kanunen bakmakla yükümlü olduğu diğer kişilerin konut veya işyeri olarak taşınmaza ihtiyaçlarının olması, Bu kişilerin taşınmaz ihtiyacının sürekli, gerçek, samimi ve zorunlu olması, Edinme tarihinden başlayarak bir ay içinde durumu kiracıya yazılı olarak bildirmek koşuluyla, davanın altı ay sonra veya sözleşme süresinin bitiminden başlayarak bir ay içinde açılmış olması, gerekmektedir. Tüzel kişiliğe sahip şirketlerin yeni malik olduğu durumda ancak şirketin kendi ihtiyacı sebebiyle dava açılabilir. Şirketin ortağı veyahut yetkilisinin ihtiyacı sebebiyle tahliye davası açılması mümkün değildir. Şahsın yeni malik olduğu durumda, tüzel kişiliğe sahip şirketin ihtiyacı nedeniyle tahliye talebinde bulunulması mümkün değildir. 3. Yeni Malik, Hangi Yakınlarının İhtiyacı Nedeniyle Tahliye Davası Açabilir? TBK m. 351’de yer alan açık düzenlemeye göre yeni malikin ihtiyacı sebebiyle tahliye davası ancak, Yeni malikin kendisi, Yeni malikin eşi, Yeni malikin çocukları ve torunları başta olmak üzere altsoyu, Yeni malikin anne ve babası olmak üzere üstsoyu, Yeni malikin kanun gereği bakmakla yükümlü olduğu kişilerin, ihtiyacı sebebiyle açılabilir. 3.1. Yeni Malikin Bakmakla Yükümlü Olduğu Kişiler Kimdir? Yeni malikin kanun gereği bakmakla yükümlü olduğu kişiler her somut olaya göre ayrıca tespit edilecektir. Nitekim yeni malikin kardeşi, TBK m. 350’de sayılan kişilerden olmasa da 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu m. 364’e göre kiraya veren kardeşine bakmakla yükümlü olabilecektir. Kiraya verenin kardeşine bakmakla yükümlü olabilmesi için kendisinin refah içinde bulunması ve kardeşinin ise yardım edilmediği takdirde yoksulluğa düşecek olması gerekmektedir. Nitekim Yargıtay içtihatlarında yeme, içme, barınma gibi bireyin maddi varlığını geliştirmek için zorunlu ve gerekli görülen harcamalarını karşılayabilecek düzeyde geliri bulunmayanlar yoksul kabul edilmiş olup kiraya verenin kardeşinin yoksul durumda olması halinde kiraya verenin refah içinde bulunması şartıyla kardeşine kanun gereği bakmakla yükümlü olduğuna karar verilmiştir. Böyle bir durumda yeni malik, kardeşine kanun gereği bakmakla yükümlü olduğu için kiraya verenin kardeşinin ihtiyacı sebebiyle de tahliye davası açılabilmesi mümkün olacaktır. 4. Taşınmaz İhtiyacının Gerçek ve Samimi Olup Olmadığının Mahkemece Tespiti Taşınmazı satın alan/ edinen yeni malik tarafından kiralananın ihtiyaç sebebiyle tahliye edilmesi için TBK m. 351’de düzenlenen ihtiyacının gerçek, samimi, sürekli ve zorunlu olması gerekmektedir. Devamlılık arz etmeyen geçici ihtiyaç tahliye nedeni yapılamayacağı gibi henüz doğmamış veya gerçekleşmesi uzun bir süreye bağlı olan ihtiyaç da tahliye sebebi olarak kabul edilemez. Davanın açıldığı tarihte ihtiyaç sebebinin varlığı yeterli olmayıp, bu ihtiyacın yargılama sırasında da devam etmesi gerekir. İhtiyacın bu şartlara haiz olup olmadığı her somut olaya göre ayrı ayrı değerlendirilecektir. Mahkeme yargılama sırasında taşınmazı satın alan/ edinen yeni malik veyahut ihtiyacı olduğu iddia edilen kişinin tahliyesi istenen taşınmazın bulunduğu bölgede başka bir taşınmazının bulunup bulunmadığı araştıracaktır. İhtiyacın olup olmadığı hususunda mahkeme tanık dinleyebilecek gerekirse keşif ve bilirkişi incelemesi yapabilecektir. Nitekim Yargıtay içtihatlarında tanık beyanları ile ispatlanan, keşif ve bilirkişi incelemesi ile doğrulanan taşınmaz ihtiyacının varlığını ve işbu ihtiyacın samimi ve zorunlu olduğunu kabul etmeyen yerel mahkeme kararlarında bozmaya gidilmektedir. Yargıtay bir başka kararında ise kiracıyı çıkarabilmek için taşınmazın muvazaalı olarak başkasına devredilmesi durumunda kiracının muvazaa iddiasına yeni malikin ihtiyaç sebebiyle açacağı tahliye davasında ileri sürebileceğine hükmetmiştir. Yine Yargıtay bu kararında kiracının devrin geçersizliğine yönelik dava açmakta hukuki yararının olduğuna hükmetmiştir. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi 2021/929 E., 2021/1609 K. ve 25.05.2021 T. “… malik olan davalılardan ...'nın 03/09/2012 tarihli kira sözleşmesi ile kiraladığı dükkanından davacıyı çıkarmak için 10/11/2015 tarihinde önce Eskişehir 1. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2015/2053 esas sayılı dosyası ile iş yerinde sözleşmeye aykırı tadilat yaptığından bahisle davacı aleyhine tahliye davası açtığı, mahkemece davanın esastan reddine dair karar verilmesi üzerine bu defada davacıyı taşınmazdan tahliye etmek amacıyla taşınmazı muvazaalı olarak diğer davalı ...'e gerçek bedelinin çok altında bir bedelle satış suretiyle devrettiği, yeni malikin kiracıya taşınmazı sözleşme bitiminde tahliye etmesi amaçlı ihtarda bulunduğu akabinde de 06/09/2017 tarihinde Eskişehir Sulh Hukuk Mahkemesinin 2017/1722 esas sayılı dosyası ile ihtiyaç sebebiyle tahliye davası açtığı ve bu dosyanın hala derdest bulunduğu, aşamaları anlatılan taraflar arasındaki devir işleminin muvazaalı ve davacıyı taşınmazdan çıkartmak amaçlı olduğunun iddia edildiği anlaşılmaktadır. Davacının eldeki davayı açmakta hukuki yararı vardır.” 5. Yeni Malikin İhtiyacı Sebebiyle Tahliye Davasında Zamanaşımı ve Hak Düşürücü Süre Yeni malik tarafından açılacak ihtiyaç sebebiyle sözleşmenin feshi ile tahliye davasının açılmasında kira sözleşmesinin belirli süreli mi belirsiz süreli mi olduğuna göre farklı hak düşürücü süreler öngörülmüştür. Kira sözleşmesinin belirsiz süreli olması halinde taşınmazı satın alan/edinen yeni malik taşınmazı edinme tarihinden başlayarak bir ay içinde durumu kiracıya yazılı olarak bildirmek koşuluyla, altı ay sonra dava açarak sözleşmenin feshini ve kiracının tahliyesini isteyebilir. Kira sözleşmesinin belirli süreli olması halinde ise taşınmazı satın alan/edinen yeni malik taşınmazı edinme tarihinden başlayarak bir ay içinde durumu kiracıya yazılı olarak bildirmek koşuluyla, altı ay sonra dava açarak sözleşmenin feshini ve kiracının tahliyesini isteyebileceği gibi sözleşme süresinin bitiminden başlayarak bir ay içinde de kullanabilir 6. Tahliye Sonrası Taşınmazın Başka Birine Kiralanması Halinde Tazminat Yeni Malik, gereksinim amacıyla kiralananın boşaltılmasını sağladığında, haklı sebep olmaksızın, kiralananı üç yıl geçmedikçe eski kiracısından başkasına kiralayamaz. Yeni Malik, bu hükme aykırı davrandığı takdirde, eski kiracısına son kira yılında ödenmiş olan bir yıllık kira bedelinden az olmamak üzere tazminat ödemekle yükümlü olacaktır. 7. Yeni Malikin İhtiyacı Sebebiyle Tahliye Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme Yeni malikin ihtiyacı sebebiyle tahliye davasında görevli mahkeme Sulh Hukuk Mahkemesidir. Yetkili mahkeme ise taşınmazın bulunduğu yer Sulh Hukuk Mahkemesidir. Ancak tahliye davası taşınmazın aynına ilişkin olmadığından, bu yetki kesin değildir. Davalının yerleşim yeri ya da sözleşmenin ifa edileceği yerde de tahliye davası açılabilir. Kiracının tahliye sebeplerine ilişkin detaylı bilgi için “Kiracının Tahliye Sebepleri ve Tahliye Davaları” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 8. Sıkça Sorulan Sorular Yeni Malik İle Tekrardan Kira Sözleşmesi İmzalanmasına Gerek Var mıdır? Yeni Malik ile tekrardan kira sözleşmesinin akdedilmesine gerek yoktur. Zira kiralanan taşınmazın el değiştirmesiyle beraber kira sözleşmesinin tarafı doğrudan yeni malik haline gelecektir. Kira Başlangıç Tarihinin İspat Yükü Kimin Üzerindedir? Kira sözleşmesindeki kira başlangıç tarihinin ne zaman olduğuna ilişkin ispat yükü kiraya verene aittir. Kiraya veren kira ilişkisinin başlangıç tarihini ispat ettikten sonra kiracı tarafından başka bir tarih öne sürülüyorsa bu halde ispat yükü kiracıya geçecektir. Kiracının Evi Başkasına Kiralaması Mümkün Müdür? Kiracı, kiraya verene zarar verecek bir değişikliğe yol açmamak koşuluyla kiralananı tamamen veya kısmen başkasına kiraya verebilir. Bu şekilde kurulan kira sözleşmelerine alt kira sözleşmesi denir. Kiracı Evi Göstermek Zorunda Mıdır? Kiralanan taşınmazın sahibi, mülkiyet hakkı çerçevesinde taşınmazını dilediği zaman satma yetkisine sahiptir. Bu kapsamda kiralanan taşınmazın kiracının kullanımında olduğu durumlarda kiracı, kiralananı satın almak isteyenlerin görmesine ve incelemesine izin vermekle yükümlüdür. Ancak kiralanan taşınmazın gösterilmesi için kiracıya en uygun zaman seçilmelidir. Kiracının Kiralanan Taşınmaza Zarar Vermesi Halinde Ne Yapılır? Kiracı kiralanan taşınmazı korumak ve gözetmekle yükümlüdür. Bu kapsamda kiracı, kiralanan taşınmazda kiralama amacına uymayan, alışılmışın dışında değişiklikler yapamaz. Keza kiracının, kiralanan taşınmazı aldığı şekilde teslim etmesine engel olacak değişiklikleri yapması ve taşınmaza zarar vermesi halinde yükümlülüğünü ihlal ettiğinden söz edilecektir. Kiraya veren sözleşmede öngörülmeyen bu tip değişikliklerin yapıldığını öğrendiğinde kiracıya ihtar yapmalı ve eski hale getirmeyi talep etmelidir. Kiracı tarafından ihtarın tebliğinden itibaren 30 günlük süre içerisinde taşınmaz eski hale getirilmezse kiraya veren sözleşmeyi feshedebilecektir. Şirketin Yeni Malik Olması Durumunda Ne Olacaktır? Tüzel kişiliğe sahip şirketlerin yeni malik olduğu durumda ancak şirketin kendi ihtiyacı sebebiyle dava açılabilir. Şirketin ortağı veyahut yetkilisinin ihtiyacı sebebiyle tahliye davası açılması mümkün değildir.Şahsın yeni malik olduğu durumda, tüzel kişiliğe sahip şirketin ihtiyacı nedeniyle tahliye talebinde bulunulması mümkün değildir. Excerpt: Satın alma sonrası yeni malik olan kişi kendisi, eşi, altsoyu, üstsoyu veya kanunen bakmakla yükümlü olduğu diğer kişilerin konut veya işyeri için taşınmaza ihtiyaçları olduğu gerekçesiyle sözleşmeyi de feshederek kiracıyı tahliye edebilir. ### İhtiyaç Nedeniyle Tahliye Davası İhtiyaç nedeniyle tahliye davası, Türk Borçlar Kanunu madde 350 de düzenlenmiştir. Bu madde hükmüne göre kiraya veren (ev/işyeri sahibi) kendisi, eşi, altsoyu, üstsoyu veya kanunen bakmakla yükümlü olduğu diğer kişilerin taşınmaza ihtiyaçları olduğu gerekçesiyle kira sözleşmesini feshederek kiracıyı tahliye edebilir. Kiracının ihtiyaç sebebiyle tahliye edilebilmesi için ihtiyacın gerçek ve samimi olması gerekmektedir. Şayet ihtiyaç gerçekse belirli süreli kira sözleşmelerinde sözleşme süresinin sonunda, belirsiz süreli sözleşmelerde ise fesih dönemi ve bildirim sürelerine uyularak bir ay içinde dava açılabilir. Açılacak davada mahkeme, ihtiyacın samimi olup olmadığını değerlendirecek ve ihtiyacın samimi olması durumunda tahliyeye karar verecektir. Table of contents1. İhtiyaç Nedeniyle Tahliye Davası - TBK 350/12. İhtiyaç Nedeniyle Tahliye Davasının Şartları3. Kimlerin ihtiyacı Nedeniyle Tahliye Davası Açılabilir?3.1. Kiraya Verenin Bakmakla Yükümlü Olduğu Kişiler Kimdir?4. Taşınmaz İhtiyacının Gerçek ve Samimi Olup Olmadığının Tespiti5. İhtiyaç Nedeniyle Tahliye Davasında Zamanaşımı ve Hak Düşürücü Süre6. Tahliye Sonrası Taşınmazın Başkasına Kiralanması Halinde Tazminat7. İhtiyaç Sebebiyle Tahliye Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme8. Sıkça Sorulan Sorular Kiraya veren, gereksinim amacıyla kiralananın boşaltılmasını sağladığında, haklı sebep olmaksızın, kiralananı üç yıl geçmedikçe eski kiracısından başkasına kiralayamaz. Kiraya veren bu hükme aykırı davrandığı takdirde, eski kiracısına son kira yılında ödenmiş olan bir yıllık kira bedelinden az olmamak üzere tazminat ödemekle yükümlü olacaktır. 1. İhtiyaç Nedeniyle Tahliye Davası - TBK 350/1 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 350/1’e göre kiralayan kendisi, eşi, altsoyu, üstsoyu veya kanunen bakmakla yükümlü olduğu diğer kişilerin konut veya işyeri olarak taşınmaza ihtiyaçları olması durumunda dava açarak kira sözleşmesini feshedip kiracıyı tahliye edebilir. Kiraya veren tarafından açılacak bu dava, bozucu yenilik doğuran bir dava olup mahkemenin sözleşmenin feshi ve tahliye kararı vermesi üzerine taraflar arasındaki kira sözleşmesi sona erecektir. TBK m. 350 “Kiraya veren, kira sözleşmesini; 1. Kiralananı kendisi, eşi, altsoyu, üstsoyu veya kanun gereği bakmakla yükümlü olduğu diğer kişiler için konut ya da işyeri gereksinimi sebebiyle kullanma zorunluluğu varsa, 2. Kiralananın yeniden inşası veya imarı amacıyla esaslı onarımı, genişletilmesi ya da değiştirilmesi gerekli ve bu işler sırasında kiralananın kullanımı imkânsız ise, belirli süreli sözleşmelerde sürenin sonunda, belirsiz süreli sözleşmelerde kiraya ilişkin genel hükümlere göre fesih dönemine ve fesih bildirimi için öngörülen sürelere uyularak belirlenecek tarihten başlayarak bir ay içinde açacağı dava ile sona erdirebilir.” Yeni satın alan malikin ihtiyacı sebebiyle tahliye davası TBK Madde 351de düzenlenmiş olup, bu konuda daha detaylı bilgi için Yeni Malikin İhtiyacı Nedeniyle Tahliye Davası isimli yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. İhtiyaç Nedeniyle Tahliye Davasının Şartları İhtiyaç nedeniyle tahliye davası açılması ve davanın kabul edilmesi için belli şartların bulunması gerekmektedir. Aksi halde davanın reddine karar verilecektir. Bu şartlar; Kiralayanın kendisi, eşi, altsoyu, üstsoyu veya kanunen bakmakla yükümlü olduğu diğer kişilerin konut veya işyeri olarak taşınmaza ihtiyaçları olması, Bu kişilerin taşınmaz ihtiyacının sürekli, gerçek, samimi ve zorunlu olması, Davanın 1 aylık hak düşürücü sürüde açılmış olması 3. Kimlerin ihtiyacı Nedeniyle Tahliye Davası Açılabilir? TBK m. 350’de yer alan açık düzenlemeye göre ihtiyaç sebebiyle tahliye davası ancak, Kiraya verenin kendisi, Kiraya verenin eşi, Kiraya verenin çocukları ve torunları başta olmak üzere altsoyu, Kiraya verenin anne ve babası olmak üzere üstsoyu, Kiraya verenin kanun gereği bakmakla yükümlü olduğu kişilerin, ihtiyacı sebebiyle açılabilir. Tüzel kişiliğe sahip şirketlerin kiraya veren olduğu durumda ancak şirketin kendi ihtiyacı sebebiyle dava açılabilir. Şirketin ortağı veyahut yetkilisinin ihtiyacı sebebiyle tahliye davası açılması mümkün değildir. Şahsın kiraya veren olduğu durumda, tüzel kişiliğe sahip şirketin ihtiyacı nedeniyle tahliye talebinde bulunulması mümkün değildir. 3.1. Kiraya Verenin Bakmakla Yükümlü Olduğu Kişiler Kimdir? Kiraya verenin kanun gereği bakmakla yükümlü olduğu kişiler her somut olaya göre ayrıca tespit edilecektir. Nitekim kiraya verenin kardeşi, TBK m. 350’de sayılan kişilerden olmasa da 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu m. 364’e göre kiraya veren kardeşine bakmakla yükümlü olabilecektir. Kiraya verenin kardeşine bakmakla yükümlü olabilmesi için kendisinin refah içinde bulunması ve kardeşinin ise yardım edilmediği takdirde yoksulluğa düşecek olması gerekmektedir. Nitekim Yargıtay içtihatlarında yeme, içme, barınma gibi bireyin maddi varlığını geliştirmek için zorunlu ve gerekli görülen harcamalarını karşılayabilecek düzeyde geliri bulunmayanlar yoksul kabul edilmiş olup kiraya verenin kardeşinin yoksul durumda olması halinde kiraya verenin refah içinde bulunması şartıyla kardeşine kanun gereği bakmakla yükümlü olduğuna karar verilmiştir. Böyle bir durumda kiraya veren, kardeşine kanun gereği bakmakla yükümlü olduğu için kiraya verenin kardeşinin ihtiyacı sebebiyle de tahliye davası açılabilmesi mümkün olacaktır. 4. Taşınmaz İhtiyacının Gerçek ve Samimi Olup Olmadığının Tespiti Kiraya veren tarafından kiralananın ihtiyaç sebebiyle tahliye edilmesi için TBK m. 351/1’de düzenlenen ihtiyacının gerçek, samimi, sürekli ve zorunlu olması gerekmektedir. Devamlılık arz etmeyen geçici ihtiyaç tahliye nedeni yapılamayacağı gibi henüz doğmamış veya gerçekleşmesi uzun bir süreye bağlı olan ihtiyaç da tahliye sebebi olarak kabul edilemez. Davanın açıldığı tarihte ihtiyaç sebebinin varlığı yeterli olmayıp, bu ihtiyacın yargılama sırasında da devam etmesi gerekir. İhtiyacın bu şartlara haiz olup olmadığı her somut olaya göre ayrı ayrı değerlendirilecektir. Mahkeme, yargılama sırasında kiraya verenin veyahut ihtiyacı olduğu iddia edilen kişinin tahliyesi istenen taşınmazın bulunduğu bölgede başka bir taşınmazının bulunup bulunmadığı araştıracaktır. İhtiyacın olup olmadığı hususunda mahkeme tanık dinleyebilecek gerekirse keşif ve bilirkişi incelemesi yapabilecektir. Nitekim Yargıtay içtihatlarında tanık beyanları ile ispatlanan, keşif ve bilirkişi incelemesi ile doğrulanan taşınmaz ihtiyacının varlığını ve işbu ihtiyacın samimi ve zorunlu olduğunu kabul etmeyen yerel mahkeme kararlarında bozmaya gidilmektedir. 5. İhtiyaç Nedeniyle Tahliye Davasında Zamanaşımı ve Hak Düşürücü Süre Türk Borçlar Kanunu uyarınca tahliye davalarının açılması sürelere bağlanmıştır. Buna göre kira sözleşmesi belirli süreli olarak kararlaştırılmışsa kiraya veren ancak kira sözleşmesinin süresinin bitiminden itibaren 1 ay içinde açacağı dava ile kiracının tahliyesini isteyebilir. Davanın süre bitmeden veyahut süre bitiminden itibaren bir ay içerisinde açılmaması halinde davanın reddine karar verilecektir. TBK m. 350’de belirsiz süreli kira sözleşmelerine ilişkin genel hükümlere atıf yapılmıştır. Belirsiz süreli kira sözleşmelerinde fesih sürelerine ilişkin genel hüküm TBK m. 328 ve329’dir. Bu maddelere göre kiraya veren belirsiz süreli kira sözleşmesi ile taşınmazı kullanan kiracısını ihtiyaç sebebiyle çıkarmak için altı aylık fesih döneminin sonu için, üç aylık fesih bildirim süresine uymak zorundadır. Diğer bir anlatımla belirsiz süreli kira sözleşmelerinde her altı aylık dönem bir fesih dönemi olduğundan kiralayan altı aylık fesih döneminden en az üç ay önce kiracıya bildirimde bulunmak ve altı aylık fesih dönemi dolduktan sonra bir ay içerinde davayı açmak durumundadır. Örneğin 01.01.2022 tarihinde başlayan belirsiz süreli kira sözleşmesinde her bir altı ay fesih dönemidir. Buna göre 01.01.2022-30.06.2022 ilk fesih dönemi, 01.07.2022-31.12.2022 ikinci fesih dönemi, 01.01.2023-30.06.2023 üçüncü fesih dönemidir. 2023 yılının şubat ayında taşınmaza ihtiyacı hasıl olan kiraya veren en geç 31.03.2023 tarihine kadar kiracıya bildirimi ulaştırmak ve 01.07.2023-31.07.2023 tarihleri arasında davayı açmak zorundadır. 6. Tahliye Sonrası Taşınmazın Başkasına Kiralanması Halinde Tazminat Kiraya veren, gereksinim amacıyla kiralananın boşaltılmasını sağladığında, haklı sebep olmaksızın, kiralananı üç yıl geçmedikçe eski kiracısından başkasına kiralayamaz. Kiraya veren, bu hükme aykırı davrandığı takdirde, eski kiracısına son kira yılında ödenmiş olan bir yıllık kira bedelinden az olmamak üzere tazminat ödemekle yükümlü olacaktır. 7. İhtiyaç Sebebiyle Tahliye Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme İhtiyaç nedeniyle tahliye davasında görevli mahkeme Sulh Hukuk Mahkemesidir. Yetkili mahkeme ise taşınmazın bulunduğu yer Sulh Hukuk Mahkemesidir. Ancak tahliye davası taşınmazın aynına ilişkin olmadığından, bu yetki kesin değildir. Davalının yerleşim yeri ya da sözleşmenin ifa edileceği yerde de tahliye davası açılabilir. 8. Sıkça Sorulan Sorular Tahliye Davası Hangi Taşınmazlara İlişkin Açılır? Konut ve Çatılı işyeri niteliğinde olan taşınmazlar için Türk Borçlar Kanununun yukarıda bahsedilen ilgili maddeleri uyarınca tahliye davası açılabilir. Kiraya Veren Torununun İhtiyacı Dolayısıyla Tahliye Davası Açabilir mi? TBK m.350 göre; kiralayan kendisi, eşi, altsoy, üstsoy ve kanun gereği bakmakla yükümlü olduğu kişiler için tahliye davası açabilir. Dolayısıyla kiraya verenin altsoyu niteliğinde olan torunun konut veya işyeri ihtiyacı dolayısıyla tahliye davasının açılması mümkündür. Aynı Taşınmaza İlişkin Birden Fazla Kira Sözleşmesi Varsa Ne Olacaktır? Yargıtay tarafından benimsenen görüşe göre aynı taşınmaza ilişkin, aynı başlangıç tarihli iki ayrı kira sözleşmesi mevcutsa, yüksek miktarlı olan kira sözleşmesi esas alınır. Yazılı Kira Sözleşmesi Yoksa Ne Olacaktır? Tahliye Davası açmanın şartlarından bir tanesi taraflar arasında kira sözleşmesinin bulunmasıdır. Kira sözleşmelerinin yazılı yapılması geçerlilik şartlarından olmadığından sözlü yapılan kira sözleşmeleri de hukuki mevcudiyetini koruyacaktır. Bu kapsamda yazılı olmayan kira sözleşmelerinin tahliye davası aşamasında ispatlanabilmesi için Yargıtay çeşitli ispat araçları geliştirmiştir. Yargıtay tarafından benimsenen görüşe göre kiralanan taşınmazın elektrik ve su aboneliklerinin kiracının üstüne olması kira sözleşmesinin varlığını ispata yarayacaktır. Şirketlerin Kiraya Veren Olduğu Durumlarda Ne Olacaktır? Tüzel kişiliğe sahip şirketlerin kiraya veren olduğu durumda ancak şirketin kendi ihtiyacı sebebiyle dava açılabilir. Şirketin ortağı veyahut yetkilisinin ihtiyacı sebebiyle tahliye davası açılması mümkün değildir.Şahsın kiraya veren olduğu durumda, tüzel kişiliğe sahip şirketin ihtiyacı nedeniyle tahliye talebinde bulunulması mümkün değildir. Kiraya Verenin Oğlu Tahliye Davası Açabilir Mi? Tahliye davaları bizatihi kiraya verenin kendisi tarafından açılabilmektedir. Dolayısıyla tahliye davaları her ne kadar kiraya verenin kendisinin, eşinin, altsoyunun, üstsoyunun veya bakmakla yükümlü olduğu kişilerin ihtiyacı sebebiyle açılabiliyor olsa da, bu dava yalnızca kiraya verenin bizatihi kendisi tarafından açılabilmektedir. Bu nedenle tahliye davası, konut ihtiyacı bulunsa dahi kiraya verenin oğlu tarafından açılamayacaktır.Kiracının diğer tahliye sebepleri ile ilgili detaylı bilgi almak için Kiracının Tahliye Sebepleri ve Tahliye Davaları başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Excerpt: Kiraya veren ev yada işyeri sahibi kendisi, eşi, altsoyu, üstsoyu veya kanunen bakmakla yükümlü olduğu diğer kişilerin taşınmaza ihtiyaçları olduğu gerekçesiyle sözleşmeyi feshederek kiracıyı tahliye edebilir. ### Davadan Feragat Feragat kelime anlamı ile “bir şeyden kendi isteği ile vazgeçme” anlamına gelmektedir. Davadan feragat, dava sürecinin seyrini ve dolayısıyla tarafları etkileyen önemli bir hukuki işlemdir. İşbu işlem medeni yargılama ilkelerinden biri olan “tasarruf ilkesinin” bir sonucudur. Hiç kimse kendi lehine olan bir davayı açmak zorunda bırakılamayacağı gibi bir davayı kesinleşinceye kadar takip etmek zorunda da bırakılamaz. 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun getirmiş olduğu yenilikler çerçevesinde davaya son veren taraf işlemleri arasında yer almaktadır. Feragatin temel mahiyeti, mahkemeye yönelik tek taraflı bir irade açıklaması olmasıdır. Feragat beyanı mahkemeye ulaşması ile birlikte sonuç doğurmaya başlar. Davadan Feragat işlemi kapalı ve her bir aşamasının eksiksiz tamamlanması gereken bir prosedürdür. Bu yazımızda davadan feragatin ne olduğunu, dava sürecinde ne gibi sonuçlar doğurabileceğini, pratikte oldukça probleme yol açan ve çok karıştırılan davadan feragat ve davadan vazgeçme prosedürlerinin farklarını, usul ve mevzuata göre açıklanmaktadır. 1. Davadan Feragat Nedir? Davadan feragat işlemi 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu 307. maddede; “Feragat, davacının, talep sonucundan kısmen veya tamamen vazgeçmesidir.” şeklinde tanımlanmıştır. Kanun maddesinden de anlaşılabileceği üzere davadan feragat yalnızca davacıya tanınmış bir haktır. Davadan feragat eden davacı, dava dilekçesinde yer vermiş olduğu netice ve talep kısmından tamamen veya kısmen vazgeçer. 1.1. Davadan Kısmen Feragat Kısmen feragat lafzından da anlaşılacağı üzere dava konusu taleplerin bir kısmından vazgeçilmesi, artık feragat edilen talepler kapsamında mahkemece karar verilememesidir. Davacının taleplerinin bir kısmından vazgeçmesi halinde, başka bir dava açarak feragat ettiği kısmı tekrar talep edemez. Bu sırada feragat edilmeyen diğer talepler için dava devam eder fakat davacı feragat ettiği taleplerini dava içerisinde tekrar talep edemez. 1.2. Davadan (Tamamen) Feragat Tamamen feragatte ise davacının tüm talepleri bakımından feragat söz konusudur. Bu durumda dava koşulları uygunsa ve feragat edenin ehliyeti var ise, mahkeme davayı esastan incelemeden ve hüküm vermeden karar verir. Aynı dava konusu ile tekrar dava ikame edilemez. 2. Ne Zaman Davadan Feragat Edilebilir? Hukuk Muhakemeleri Kanununun 310. maddesinde de açıklandığı üzere davadan feragat, hüküm kesinleşinceye kadar her zaman yapılabilmektedir. Davadan feragat işlemi için belirlenmiş bir zamanaşımı süresi bulunmamakla birlikte mahkeme tarafından hüküm verilinceye kadar kişi davadan feragat edip dava konusu taleplerinden vazgeçebilir. Dava açıldığı andan, davaya ilişkin hükmün mahkeme tarafından şekli anlamda kesinleşinceye kadar davadan feragat edilebilir.  Yazılı beyan ile davadan feragat edilebileceği gibi duruşma esnasında sözlü olarak da feragat işlemi yapılabilir, iki tür beyan da geçerlidir. HMK madde 310’da feragat veya kabulün hüküm verildikten sonra yapılması halinde taraflarca kanun yoluna başvurulmuş olsa dahi kanun yoluna gönderilmeyeceği bölge adliye mahkemesi yahut ilk derece mahkemesinde ek karar verileceği hüküm altına alınmıştır. İstinaftan feragat usulü hakkında detaylı bilgi için “İstinaftan Feragat” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz.  Feragatin, dosyanın temyiz incelemesine gönderildikten sonra yapılması halinde ise Yargıtay dosyayı incelemeden hükmü veren mahkemeye ek karar verilmek üzere gönderir. Temyizden Feragat usulü hakkında detaylı bilgi için “Temyizden Feragat” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 3. Davadan Feragat Usulü Davadan feragat yukarıda da değindiğimiz üzere yazılı veya sözlü olarak yapılabilmektedir. Sözlü feragat yalnızca duruşma esnasında yapılması halinde geçerli sayılmaktadır. Duruşma haricinde avukata yapılan sözlü feragat talebi geçerli değildir. Dava avukat ile yürütülmekteyse avukata verilen davadan feragat edilmesi yönünde yazılı talimat ile avukatın vekil sıfatı ile davadan feragat işlemi geçerli olacaktır. Yazılı talimat verilmeksizin, yalnızca sözlü yolla feragat edilmesi talimatı verilmesi halinde avukatın davadan feragat etmesi mümkün değildir. Söz konusu durum davadan feragat işleminin oldukça mühim bir işlem oluşundan kaynaklanmaktadır. Olası yanlış anlaşılmalardan kaynaklanacak avukat-müvekkil uyuşmazlıklarının önlenmesi amacıyla yazılı talimat şartı getirilmiştir. Feragat dilekçesi içeriğinde dosya numarası, davalı, davacı ve vekillerinin bilgilerini içermelidir. Konu kısmında ise feragat talebini, kısmi feragat söz konusu ise hangi taleplerden feragat edildiğini içermelidir. Hazırlanan dilekçenin ilgili mahkemeye sunulması ile işlem hüküm doğurmaya başlar. Bu demek oluyor ki mahkemenin feragate yazılı yahut sözlü muvafakat vermesi gerekmemektedir. Bunun yanında söz konusu davadan feragat işleminin kayıtsız ve şartsız olması gerekmektedir. Kayda ve şarta bağlanmış feragat işlemleri mahkeme tarafından işleme alınmaz. 4. Davadan Feragatin Sonuçları Davadan feragat işleminin sonuçları HMK madde 311’de yer almaktadır. HMK 311’de; feragat ve kabulün, tıpkı kesin hüküm gibi sonuç doğuracağını irade bozuklukları halinde ise feragatin iptalinin istenebileceği hüküm altına alınmıştır. Davadan tamamen feragat edilebileceği gibi kısmi olarak da feragat edilebilir. Tamamen feragat edilmesi halinde taraflar arasında dava konusu uyuşmazlık son bulmuş olur. Yukarıda da belirttiğimiz üzere feragat kesin hüküm niteliğindedir. Tıpkı hükmü kesinleşen bir davanın tekrar açılamayacağı gibi tamamen feragat edilmiş bir davanın da tekrar açılabilmesi mümkün değildir. Aynı uyuşmazlık konusu ile tekrar dava açılması halinde açılan dava reddedilecektir. Açıklamalardan da anlaşılacağı üzere davadan feragatin oldukça önemli sonuçları vardır. Nitekim feragat işlemi yapılmadan önce davayı takip eden avukata yazılı talimat verilmesi de bundandır. Bu denli mühim sonuçlar doğuran bir hukuki işlemin avukat desteği ile yapılması olası hak kayıplarının önüne geçmek adına önemlidir. 5. Davadan Feragat ve Davadan Vazgeçmenin Farkları Uygulamada davadan feragat ve davadan vazgeçme işlemleri lafzından dolayı birbirleri ile karıştırılmakta yahut sonuçları aynı olan iki işlem olarak nitelendirilmektedir. Söz konusu iki kavram usulleri ve doğurdukları sonuçlar bakımından oldukça farklı iki işlemdir. Davadan vazgeçme HMK madde 123’te “Davanın Geri Alınması” başlığı altında hüküm altına alınmıştır; “Davacı, hüküm kesinleşinceye kadar, ancak davalının açık rızası ile davasını geri alabilir. Bu takdirde davanın açılmamış sayılmasına karar verilir.” Kanun maddesinden de anlaşılacağı üzere davadan vazgeçme ya da kanunda geçen ismi ile davanın geri alınması işlemi sonucunda; uyuşmazlığa istinaden açılmış davanın hiç açılmamış sayılmasına karar verilir. Davadan feragat işlemi gibi kesin hüküm yerine geçmez ve uyuşmazlığın sona ermesi gibi bir sonuç doğurmaz, uyuşmazlık var olmaya devam eder fakat bu hususta dava ikame edilmemiş sayıldığından dava açma hakkı saklı kalır. Ancak yukarıda da açıklandığı üzere davadan feragat halinde davacı, hiçbir suretle feragat etmiş olduğu davayı tekrar ikame edemez. Davadan vazgeçme hakkını davadan feragat hakkından ayıran diğer bir husus ise; davadan vazgeçme hakkının kullanılabilmesi için karşı tarafın da rızasının alınması zorunluğudur. Davanın karşı yanı rıza göstermedikçe davadan vazgeçilemez. İşbu şartın koşulması makuldür, çünkü davadan vazgeçilmesi halinde uyuşmazlık konusu için tekrar dava açılabilmektedir. Yeniden açılan bir dava, karşı tarafı her açıdan etkileyebilir nitelikte olduğundan davadan vazgeçilmesi işleminin geçerli olabilmesi için davalının rızası alınmalıdır. Tüm bu açıklamalar doğrultusunda değinilmesinde fayda vardır ki; davadan feragat ve vazgeçme işlemleri yapılırken, hazırlanan dilekçe dikkatli bir şekilde hazırlanmalıdır. Çünkü feragat işlemi yapılması amaçlanırken, eksik yahut hatalı bir ifade kullanılması sonucu davadan vazgeçilebilir yahut tam tersi işlem yapılabilir ve bu durum istenmeyen sonuçlara ve hak kayıplarına yol açabilir. 6. Davadan Feragat Masrafları Davadan feragat halinde dava kaybedilmiş olarak kabul edilir. Bilindiği üzere kesin hüküm verilmesi halinde kaybeden tarafa dava masrafları yüklenmektedir. Feragat sonucunda; feragat eden davacı yargılama giderlerini ödemekle yükümlü hale gelmektedir. Kısmi feragat halinde ise durum farklıdır; dava sonunda ödenecek olan yargılama giderleri davanın ne kadarlık bir bölümünden feragat edilmiş ise o oranda ödemeye yükümlü olacağına karar verilir. Davadan feragat işlemi yapılması halinde ödenmesi gereken harç konusunda ise beyanda bulunan davacı Harçlar Kanunu uyarınca ilam harcının bir kısmını ödemekle yükümlüdür. Davanın başlangıcında yapılmış olan masraflardan ise yine davacı sorumludur. Excerpt: Davadan feragat eden davacı, dava dilekçesinde yer vermiş olduğu netice ve talep kısmından tamamen veya kısmen vazgeçer. ### Temyizden Feragat Hukuk Muhakemeleri Kanunu uyarınca hak sahipleri, dava açmış olsalar dahi, söz konusu davadan feragat etme hakkına sahiptirler. Zira hak sahipleri tarafından dava açılması da, kanun yollarına başvurulması da, kanun koyucu tarafından kendilerine tanınmış haklardır ve söz konusu haklardan vazgeçilmesi mümkündür. Bazı yargılamalarda ikinci derece mahkemesince verilen karar her iki taraf için de kabul edilebilir. Bu gibi hallerin varlığı halinde Yargıtay makamına başvurmak yalnızca süreci uzatacak ve kararın kesinleşmesini engelleyecektir. Taraflar temyiz sonucunu beklemeksizin kararın mevcut haliyle kesinleşmesini istediklerinde, mahkemeye sunacakları dilekçe ile temyizden feragat edebilirler. İstinaf incelemesinde hukuk veya ceza yargılaması yeniden ele alınarak karar bağlanır. Temyiz incelemesi yapılması talep edilmiş ise Yargıtay, istinaf mahkemesi kararını yalnızca hukuki yönden değerlendirip onama yahut bozma kararı verir. İstinaf mahkemesin temyiz edilebilen kararlarına karşı temyiz başvuru süresi 2 haftadır. Kanun yollarına başvuru kanun koyucu tarafından kişilere verilmiş bir hak olup söz konusu hakkın kullanılması zorunlu değildir. Kural olarak kişilerin sahip oldukları haklardan vazgeçebilmeleri mümkündür. Temyiz kanun yoluna başvuru hakkından da belli şartların varlığı halinde feragat edilebilir. 1. Temyiz Kanun Yolu Nedir? Yargı sistemimiz 3 kademeli olarak yapılanmıştır. Bu kademeler; ilk derece yargılamasını yapan yerel mahkemeler, istinaf incelemesini yapan bölge adliye Mahkemeleri ve Temyiz İncelemesini yapan Yargıtay’dır. 20 Temmuz 2016 tarihinden itibaren ilk derece mahkemelerince verilen kararlar tekrar incelenmek üzere ikinci derece karar mercii olan istinaf mahkemelerine (Bölge Adliye Mahkemelerine) gönderilmektedir. İstinaf mahkemesince verilmiş olan kararlara karşı, hükümlerin yeniden incelenmesi için başvurulan kanun yoluna temyiz denilmektedir. Yapılan başvuruları istinaf mahkemesi kararının değiştirilmesi yahut bozulmasını talep etme yönündedir. Başvurunun ardından dosya Yargıtay’a gider. Yapılan incelemenin ardından istinaf mahkemesi kararı yerinde bulunup onanabileceği gibi, hukuka aykırı unsurların olduğuna kanaat getirilir ise bozulur. 2. Feragat Nedir? Feragat, kelime anlamı itibariyle vazgeçme olup, temyizden feragat ise, temyiz kanun yoluna başvurma hakkından vazgeçme anlamına gelmektedir. Hak sahipleri, dava açmış olsalar dahi, söz konusu davadan feragat etme hakkına sahiptirler. İstinaf mahkemesi kararlarını Temyiz incelemesi yaptırmak istemeyip, kararın bu haliyle kesinleşmesini istediklerinde, mahkemeye sunacakları feragat dilekçesi ile bu işlemi yapabilirler.  Davadan feragat konusunda detaylı bilgi için “Davadan Feragat” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 3. Temyizden Ne Zaman Feragat Edilebilir? Yukarıda sayılan temyiz kanun yoluna başvurulamayacak kararların haricindeki kararlara karşı temyiz kanun yoluna başvurma süresi, kararın ilgililere tebliğinden itibaren iki haftadır. Temyiz kanun yoluna başvurmadan feragat işlemi HMK’da “Temyiz” bölümü altından “Kıyas Yoluyla Uygulanacaklar hükümler” başlığı altında; “Bu Kanunun istinaf yolu ile ilgili 343 ilâ 349 ve 352 nci maddeleri hükümleri, temyizde de kıyas yoluyla uygulanır.” şeklinde hüküm altına alınmış olup HMK madde 349’a baktığımızda; “Taraflar, ilamın kendilerine tebliğinden önce, istinaf yoluna başvurma hakkından feragat edemez. Başvuru yapıldıktan sonra feragat edilirse, dosya bölge adliye mahkemesine gönderilmez ve kararı veren mahkemece başvurunun reddine karar verilir. Dosya, bölge adliye mahkemesine gönderilmiş ve henüz karara bağlanmamış ise başvuru feragat nedeniyle reddolunur.” İstinaf kanun yolu için öngörülen feragat prosedürünün temyiz için de kıyas yoluyla uygulandığını görmekteyiz. Bu konuda daha detaylı bilgiye sahip olabilmek için  “İstinaftan Feragat” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. HMK 349. maddede görüleceği üzere, taraflar istinaf mahkemesi kararının kendilerine tebliğ edilmeden temyiz yoluna başvurma hakkından feragat edemezler. Başvuru yapılmasının ardından feragat edilmesi halinde ise dosya Yargıtay merciine gönderilmez ve istinaf mahkemesi başvurunun reddine karar verir. Dosya Yargıtay’a gidip incelenip karar verildikten sonra ise temyiz kanun yolundan feragat edilemez. 4. Temyizden Feragat Usulü İstinaf mahkemesince verilen kararın yerinde bulunması sonucunda herhangi bir itiraz yahut yeniden inceleme talebinde bulunulmuyor ise taraflar temyiz kanun yolundan feragat edebilir. Fakat davanın avukat ile takip edilip edilmemesine göre söz konusu prosedür değişmektedir. Zira dava avukat ile takip ediliyor ise feragatten önce başka bir hukuki işlem daha yapılması gerekmektedir. Davanın vekil ile takibi halinde temyiz kanun yolundan feragat etmeden önce, müvekkilin yazılı talimatı alınmalı ve bu doğrultuda feragat edilmelidir. Feragat ve kabul işlemleri, normal şartlarda dilekçe ile yazılı olarak yapılmaktadır. Fakat yargılama esnasında feragat edilecekse sözlü beyan da yeterli olacaktır. Temyiz kanun yolundan feragat etmek isten taraf mahkemenin yahut karşı tarafın izni ile bağlı değildir. Şayet dava avukat ile takip ediliyor ise avukata yazılı talimat ile temyizden feragat edildiğinin bildirilmesi yeterlidir. Avukatsız takip ediliyor ise temyiz kanun yolundan feragat edildiğini beyan eden bir dilekçenin ilgili mahkemeye sunulması ile feragat gerçekleşmiş olur. 5. Temyizden Feragat Beyanının Nitelikleri Nelerdir? 5.1. Temyizden Feragat Kayıtsız ve Şartsız Olmalıdır. Temyiz kanun yoluna başvurma hakkından feragat, herhangi bir kayıt ve şart ile ileri sürülemez. Başvurma hakkından feragatin, kayıtsız ve şartsız olması mecburidir. Zira Yargıtay’ın vermiş olduğu karar, hakkında karar verilen kişi bakımından, tüm sonuçlarıyla kabul edilmektedir. 5.2. Feragat Tek Taraflı Bir İrade Beyanı Olup, Karşı Tarafın İzin veya Onayına Tabi Değildir. Temyiz kanun yoluna başvurma hakkından feragat, tek taraflı bir yenilik doğuran haktır ve yalnızca feragat eden hakkında etki ve sonuçlarını doğurur. Dolayısıyla feragat beyanının hüküm ve sonuç doğurması davanın karşı tarafının izin veya onayına tabi değildir. Mahkemeye ulaşmakla feragat beyanı hüküm ve sonuçlarını doğurur. 5.3. Temyizden Feragat Dilekçesi, Vazgeçme İradesi Konusunda Açık Olmalıdır. Temyiz kanun yoluna başvurma hakkından feragat dilekçesi, başvuru hakkından vazgeçildiğini açık bir şekilde ortaya koymalıdır. Tarafların, istinaf mahkemesi kararlarının onanmasını talep etmesi de feragat niteliğinde bir beyan olacaktır. Netice de her iki taraf da verilen kararı kabul ettiğinden uyuşmazlık çözülmüş varsayılmakta ve dosyanın Yargıtay mercii tarafından incelenmesi talep edilmemektedir. 6. Feragat Konusunda İrade Sakatlıkları Feragat tek taraflı bir irade beyanıdır. Dolayısıyla hata, hile, korkutma gibi irade beyanı sakatlığına sebep olan hallerin mevcut olması durumunda feragat beyanı geçerliliğini yitirebilir. Excerpt: Taraflar temyiz sonucunu beklemeksizin kararın mevcut haliyle kesinleşmesini istediklerinde, mahkemeye sunacakları dilekçe ile temyizden feragat edebilirler. ### İcra Takibi Yoluyla Tahliye Davası Kiracının İcra Takibine İtirazın Kaldırılması ve Tahliye Davası İcra ve İflas Kanunu’nun madde 269 ve devam eden maddelerinde kira borcunu zamanında ödemeyen kiracının icra takibi ile tahliyesi düzenlenmiştir. Kanunda Adi Kiraya ve Hasılat Kiralarına ilişkin icra takibi olarak isimlendirilen bu düzenlemeye uygulamada Örnek 13 Tahliye İhtarlı Ödeme Emri de denilmektedir. Bu takip talebinde alacaklının yazılı veya sözlü kira sözleşmesine dayanması gerekmekte olup, tahliye talebi de açıkça belirtilmelidir. Alacaklı tarafından tahliye talebinde bulunulmaması durumunda, tahliyenin gerçekleşmesi mümkün değildir. Ödeme emrinin tebliğinden itibaren borçlunun kira ilişkisi ve diğer sebeplerle itiraz etme hakkı vardır. İtiraz edilmesi halinde takip duracaktır. Alacaklının itirazı kaldırıp takibe ve tahliyeye devam edebilmesi için İtirazın Kaldırılması ve Tahliye Davası açması gerekmektedir. Görevli ve yetkili mahkeme icra takibinin açıldığı icra müdürlüğünün bağlı olduğu İcra Mahkemesidir. İcra mahkemesinde açılacak olan tahliye davasını açma süresi ise borçluya ihtar edilen ödeme sürelerin bitmesinden itibaren 6 aydır. Kiralayan tarafından borcunu ödemeyen kiracıya gönderilen Adi Kiraya ve Hasılat Kiralarına ilişkin Tahliye İhtarlı Ödeme Emrine kiracı, 7 gün içerisinde (6 aydan kısa süreli kira sözleşmelerinde 3 gün) içerisinde itiraz edebilir. İtiraz edilmemesi ve ihtar edilen ödeme süresinde kira borcunun ödenmemesi halinde İcra Hukuk Mahkemesi’nde sadece Tahliye Davası açılarak tahliye kararı alınması mümkündür. Kiracı borçlunun kira ilişkisi ve kira sözleşmesine itiraz etmeyip diğer sebeplerle itiraz etmesi halinde ise İcra Hukuk Mahkemesi’nde İtirazın Kaldırılması ve Tahliye Davası açılması mümkündür. 1. Kirasını Ödemeyen Kiracıya Karşı İcra Takibi Kiracı tarafından kira bedeli zamanında ödenmediğinde kiralayanın, alacağa kavuşmak ve kiracıyı tahliye etmek için başvurabileceği birçok yol vardır. Alacak için icra takibi başlatabilir, alacak davası açabilir. Kiracının tahliyesi için ise iki haklı ihtar çekip Sulh Hukuk Mahkemesi’nde genel hükümler doğrultusunda tahliye davası açabilir. Ancak kira alacağı ve tahliyenin birbirinden bağımsız yürümesi hem süreci uzatacak hem de maliyeti artıracaktır. Bu sebeple İcra ve İflas Kanunu’nda hem kira alacağı hem de tahliye talebinin aynı anda istenilmesine cevaz veren Adi Kiraya ve Hasılat Kiralarına İlişkin icra takibi diğer adıyla Örnek-13 Tahliye İhtarlı Ödeme Emri yolu düzenlenmiştir. İcra ve İflas Kanunu (İİK) m. 269’da takibe konu alacağın adi kira veya hasılat kirasına ilişkin olması ve Türk Borçlar Kanunu m. 315 veya 362’de belirtilen ihtarları içermesi halinde kiracının tahliyesinin istenebileceği düzenlenmiştir. Adi Kiralara ve Hasılat Kiralarına İlişkin Ödeme Emri, alacaklı/ kiralayan takip talebine uygun hazırlanacaktır. Adi Kiralara ve Hasılat Kiralarına İlişkin Ödeme Emrinin usulüne uygun olması için; Taraflara ilişkin bilgilerin yazılması gereklidir.Ödeme emrinin tebliği tarihinden itibaren kaç gün içerisinde nereye ödeme yapılacağının yazması gerekmektedir. TBK m.315 uyarınca kiracıya verilecek süre en az on gün, konut ve çatılı işyeri kiralarında ise en az otuz gündür. TBK m.362 uyarınca hasılat kiralarında ise en az 60 gündür. Bu süre, kiracıya yazılı bildirimin yapıldığı tarihi izleyen günden itibaren işlemeye başlar.İtirazın kaç gün içerisinde nereye ne şekilde yapılacağı hususunun ödeme emrinde yazılması gereklidir. Ödeme emrinde borçluya 7 gün içerisinde (6 aydan kısa süreli kira sözleşmelerinde 3 gün) açıkça ve sebepleri ile birlikte İcra ve İflâs Kanununun 62 nci maddesi hükmü gereğince dilekçe ile veya sözlü olarak icra dairesine itiraz edebileceği bildirilir.Borçluya kira sözleşmesini ve sözleşmedeki imzayı kesin ve açık olarak reddedebileceği aksi takdirde kira sözleşmesini kabul etmiş sayılacağı ihtarını içermesi gerekir.Süresi içerisinde borcu ödememesi ve itiraz etmemesi halinde icra mahkemesinden tahliye istenebileceği ve kesinleşen kira alacağından dolayı da haciz talep edilebileceği ihtar olunması gerekir. Bu şartların tamamını taşımayan ödeme emri usulsüz olacak ve süresiz şikayet yolu ile iptali sağlanabilecektir. Şikayet kanun yolu ile ilgili daha detaylı bilgi için "İcra Müdürlüğü İşlemini Şikayet" isimli yazımızı inceleyebilirsiniz. Yukarıda verilen şartları taşıyan ödeme emrinin usulüne uygun tebliğ edilmesi halinde borçlu/kiracı ödeme süresi içerisinde borcunu ödeyebilir, takibe itiraz edebilir veyahut her ikisini de yapmayabilir. Ödeme yapması durumunda alacaklının artık ne tahliye ne de haciz yapma ihtimali vardır. Ancak bu icra takibi "İki Haklı İhtarla Tahliye Davası" açılması için gereken haklı ihtar olarak kabul edilir. 2. Kiracının İcra Takibine İtiraz Etmemesi Halinde Tahliye Davası Borçlu kiracının Adi Kiralara ve Hasılat Kirasına İlişkin Ödeme Emrinde belirtilen 7 günlük süre içerisinde takibe itiraz etmemesi ve 30 gün içinde ödeme yapmaması halinde takip kesinleşecektir. Kira alacağı yönünden alacaklı haciz talep edebilecektir. İcra takibine itiraz edilmemesi ve süresi içerisinde ödeme yapılmaması ve halinde alacaklı/kiralayan İcra Hukuk Mahkemesi’nde Tahliye Davası açarak kiracının tahliyesini talep edebilecektir. Bu davada kiracı ödeme emrine süresinde itiraz etmediğinden İİK m. 269 gereğince kira akdinin varlığını ve kiracılık ilişkisini kabul etmiş sayılacağı için icra mahkemesinde kira akdini inkar edemez. Borçlu kiracı yine ödeme emrine itiraz etmediği için, ödeme emri ile istenen kira borcunu da kabul etmiş sayılacağından icra mahkemesinde artık kira borcu miktarına itiraz edemez. Bu durumda kiracı ancak kira borcunu ödemiş olduğunu, ödeme emrinin usulsüz olduğunu veyahut tebligatın usulsüz olduğunu ileri sürerek davanın reddini isteyebilir. Mahkeme borçlu kiracı tarafından ileri sürülen bu iddiaları kabul etmezse kira sözleşmesinin feshi ile kiracının tahliyesine karar verir. Borçlu, süresinde ödeme emrine itiraz etmez ve kendine ihtar edilen sürede de borcunu ödemez fakat bu süre geçtikten sonra icra borcunun tamamını öderse (esas borç ve ferileri), bu halde alacaklı haciz işlemi yapamayacak ancak yine de tahliye davası açabilecektir. 3. Kira Sözleşmesine İtiraz Edilmesi Halinde Tahliye Davası Kiracı borçlunun, Adi Kiralara ve Hasılat Kirasına İlişkin örnek-13 ödeme emrine dayanak kira sözleşmesini (ilişkisini) ve sözleşmedeki imzayı kesin ve açık olarak reddetmesi halinde alacaklı ancak noterlikçe resen düzenlenmiş ya da noterden onaylı bir kira sözleşmesi sunması halinde itirazın kaldırılmasını ve kiralananın boşaltılmasını isteyebilir. Alacaklı eğer adi yazılı kira sözleşmesine veyahut sözlü kira sözleşmesine dayanmışsa artık İcra Hukuk Mahkemesi’nden İtirazın Kaldırılması Ve Tahliye Davası açamaz. Alacaklı bu durumda Sulh Hukuk Mahkemesi’ne başvurup alacağını ve kira ilişkisini genel hükümlere göre ispatlayarak, kira bedelinin ödenmesi ve kiracıyı tahliye etmek için dava açabilir. Ayrıca alacaklı bu durumda Sulh Hukuk Mahkemesi’nde İtirazın İptali ve Tahliye Davası açabilir. İtirazın iptali davaları ve tahliye davaları hakkında detaylı bilgi için "İtirazın İptali Davası" ve "Kiracının Tahliye Sebepleri ve Tahliye Davaları" isimli yazılarımızı inceleyebilirsiniz. 4. İcra Takibine İtiraz Edilmesi Halinde Tahliye Davası Kiracı tarafından kira ilişkisi ve kira sözleşmesindeki imzaya kesin ve açık olarak itiraz edilmediği takdirde kira ilişkisi ve kira sözleşmesi kabul edilmiş sayılacaktır. Ancak borçlu kira sözleşmesi dışındaki yetki, ödeme, takas, kira bedeli gibi itirazlarını yapabilecektir. Borçlu kiracının, kira sözleşmesine ilişkin bir itiraz ileri sürmeyip farklı bir itiraz sebebine binaen ödeme emrine karşı koyması halinde kiraya veren tarafından duran takibin harekete geçirilebilmesi için İcra Hukuk Mahkemesi’nde İtirazın Kaldırılması ve Tahliye Davası açılması mümkündür. Kiracı kiranın ödendiğini veya diğer bir sebeple istenemeyeceğini bildirerek itiraz etmiş veya takas talebinde bulunmuş ise itiraz sebeplerini ve talebini İİK m. 68/a da düzenlenen belgelerle ispat etmeye mecburdur. Bu tür belgelerin en yaygını banka dekontudur. İcra ve İflas Kanunu (İİK) m. 68/a düzenlenen belgelerin neler olduğu ve içerikleri ile ilgili daha detaylı bilgi için "İcra Takibine İtirazın Geçici Kaldırılması" isimli yazımızı inceleyebilirsiniz. İcra mahkemesi tarafından yapılacak olan itirazın kaldırılması ve tahliye talebine ilişkin yargılama mutlaka duruşmalı olarak yapılmalıdır. Hakim tarafların dayandığı delilleri topladıktan sonra kiracı borçlunun itirazında haklı olup olmadığı değerlendirecektir. Borçlu kiracı itirazında haksız ise tahliye kararı verecektir. Aksi halde davayı reddedecektir. Uygulamada en sık karşılaşılan itiraz ödeme itirazı olup borçlunun kira borcu aslını ödediğini ispat etmesi halinde davanın tahliye talebi yönünden reddine karar verilecektir. Asıl kira alacağının ödenmesi ancak faiz, icra masrafı, vekalet ücreti gibi feri alacak kalemlerinin ödenmemesi durumunda sadece bu alacaklar yönünden itirazın kaldırılmasına karar verilecek tahliye talebi reddedilecektir. Yargılama süreci sonunda haksız olarak takibe konu borca itiraz eden borçlu alacaklının talebi halinde ’den az olmamak kaydıyla İcra İnkar Tazminatına mahkum edilir. Eğer borçlunun itirazları haklı ise alacaklı borçlunun talebi üzerine ’den az olmamak kaydıyla Kötüniyet tazminatına mahkum edilir. Hükmedilecek tazminatın şartları İtirazın Kaldırılması davası ile birebir aynı olup bu konu hakkında detaylı bilgi için İtirazın Kaldırılması Davası isimli yazımızı inceleyebilirsiniz. 5. Tahliye Kararının İcrası İcra mahkemesi tarafından verilen tahliye kararının icra edilebilmesi için kesinleşmesi şart değildir. Ancak tahliye kararının icra edilebilmesi için tahliye kararının kiracıya tefhim ya da tebliğ tarihinden itibaren on gün geçmesi gereklidir. Bu şartlar sağlandıktan sonra alacaklı kiralayan gerekçeli karar ile icra dairesine başvurarak kiracıyı tahliye edebilecektir. Kesinleşmeden icraya konulamayacak kararlar için Kesinleşmeden İcraya Konulamayacak Mahkeme Kararları isimli yazımızı inceleyebilirsiniz. İcra Hukuk Mahkemesi tarafından verilen tahliye kararının borçlu/kiracı tarafından istinaf edilmesi mümkündür. Borçlu kiracı, kararı tehiri icra talepli istinaf ettiğine dair derkenar alarak ve 3 aylık kira bedeli kadar tutarı İcra Dairesine teminat yatırarak aleyhine verilen tahliye kararını İstinaf İncelemesi sonuna kadar durdurabilir. 6. İtirazın Kaldırılması ve Tahliye Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme İtirazın Kaldırılması ve Tahliye Davasında görevli ve yetkili mahkeme icra takibinin açıldığı icra müdürlüğünün bağlı olduğu İcra Mahkemesidir. 7. İtirazın Kaldırılması ve Tahliye Davasında Hak Düşürücü Süre ve Zamanaşımı İcra mahkemesinde açılacak olan tahliye davasını açma süresi ise borçluya ihtar edilen ödeme sürelerin bitmesinden itibaren 6 aydır. Yani alacaklı 30 veya 60 günlük ödeme süresinin bitmesinden itibaren 6 ay içerisinde bu davayı açmak zorundadır. Aksi yapmış olduğu icra takibi ile elde ettiği tahliyeye ilişkin dava hakkını kaybedecektir. 8. Sıkça Sorulan Sorular Kiracı Nasıl Tahliye Edilir? Dava yolu ile kiralanan tahliye edilebileceği gibi, tahliye talepli icra takibi yoluyla da kiralananın tahliye edilmesi mümkündür. Kiracının İflas Etmesi Halinde Tahliye İstenebilir mi? Kiraya veren, kiracının iflas etmesi halinde kiracıya veya iflas masasına yazılı bir bildirimde bulunarak, kira bedelleri için güvence verilmesini isteyebilir. Kiracıya iflas masası tarafından güvence göstermesi için uygun bir süre verilir. Kiraya veren, verilen süre içerisinde eğer ki güvence gösterilmemişse kiracının tahliyesini sağlayabilir. Kiraya Veren İcra Marifetiyle Sadece Ödenmeyen Kira Alacaklarını İsteyebilir mi? Kiraya verenin, ilamsız icra takibini yalnızca geriye dönük ödenmemiş kira alacaklarının tahsili amacıyla başlatması mümkündür. Böyle bir durumda tahliye talep edilmediğinden yalnızca ödenmeyen kira alacaklarının tahsili sağlanabilir. Kiracının Tahliyeden Önce Ne Kadar Ödeme Süresi Vardır? Tahliye talepli icra takibinde ödeme emrinin borçluya tebliği ile birlikte borçlunun 7 günlük bir itiraz süresi bulunur. İşbu sürede borçlunun ödeme emrine itiraz etmesi ve takibi durdurması mümkündür. Ancak kiracının tahliye edilebilmesi için 30 günlük sürenin dolması gerekmektedir. Borçlu ödeme emrinin tebliğinden itibaren 30 günlük süre içerisinde tüm kira borcunu fer’ileri ile birlikte ödemezse kiralanan tahliye edilir. Kiracı, Sözleşmeye İtiraz Ederse Kiraya Veren Ne Yapmalıdır? Kiracı ödeme emrinin kendisine tebliğinden itibaren 7 gün içinde kira sözleşmesine itiraz ederse takip durur. Böyle bir durumda kiracının itirazı ile kira sözleşmesini inkar etmiş sayılabilmesi için işbu itirazı açık ve kesin bir şekilde yapması gerekir. Kiracının kira sözleşmesine usulüne uygun şekilde yaptığı itirazı ile durdurduğu takibi harekete geçirebilmesi için alacaklının icra hukuk mahkemesinde itirazın kaldırılması davası açması gerekir. İtirazın kaldırılması davası ile alacaklının takibe devam edebilmesi için icra hukuk mahkemesine mutlaka noterlikçe düzenlenmiş veya onaylanmış yazılı kira sözleşmesini ibraz etmesi gerekecektir. Elinde sayılan şartlarda kira sözleşmesi bulunmayan alacaklı ise sulh hukuk mahkemesine başvurarak dava açabilir. Borçlu Kira Sözleşmesine İtiraz Etmezse Ne Olur? Borçlu, borca itiraz gibi kira sözleşmesi dışında bir itirazda bulunmuş ise kira sözleşmesini kabul etmiş sayılır. İcra hukuk mahkemesi böyle bir durumda kira sözleşmesini incelemez. Tahliye Talepli İcra Takibi, Dava Yoluyla Tahliyeye Göre Daha Hızlı Bir Yol Mudur? Tahliye talepli icra takibi, tahliye davalarına göre daha hızlı sonuç veren bir süreçtir. Ancak elbette somut olayın özelliklerine göre tahliye süresinin değişmesi de mümkündür. Excerpt: Kira borcunun ödenmemesi üzerine kiracıya icra müdürlüğünden gönderilen tahliye ihtarlı ödeme emrine, 7 gün içerisinde itiraz edilmemesi ve 30 günlük ödeme süresinde kira borcunun ödenmemesi halinde İcra Hukuk Mahkemesi’nde sadece Tahliye Davası açılarak tahliye kararı alınması mümkündür. ### Menfi Tespit Davası “Menfi Tespit” kavramı,  kelime anlamı olarak “olumsuz tespit” anlamına gelmekte olup, buradan hareketle, “menfi tespit davası” “borçlu olunmadığının tespiti davası” anlamında kullanılmaktadır. İcra ve İflas Kanunu (İİK) Madde 72 uyarınca Menfi Tespit Davası, gerçekte var olmayan bir borç ya da geçersiz bir hukukî ilişki nedeniyle hakkında icra takibi yapılmış veyahut icra takibi yapılma tehdidine maruz kalan bir kimsenin (borçlunun) gerçekte borçlu bulunmadığını ispat için açabileceği davadır. Menfi Tespit Davası şartlarının varlığı halinde icra takiplerinden önce veya takip esnasında menfi tespit talepli dava açılabilir. Menfi Tespit Davası’nın borçluya sağladığı en önemli özelliği, birtakım şartların varlığı halinde icra takibini durdurması ve borçlunun, bu dava sonucunda aslında borçlu olmadığının ispatlanması halinde, artık o borç için kendisine dava açılamaması veya hakkında icra takibi yapılamamasıdır. Menfi Tespit Davası genel hükümlere göre görüleceği için yargılama esnasında Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda yer alan hükümler uygulanacaktır. Ayrıca davacı lehine talep ile davalı lehine talep olmaksızın diğer şartların oluşması halinde ’den aşağı olmamak üzere tazminata hükmedilecektir. Menfi tespit davasında hüküm altına alınan vekalet ücreti, yargılama gideri, harç ve tazminat karar kesinleşmeden icraya konulamaz. 1. Menfi Tespit Davası Nedir? İcra ve İflas Kanunu (İİK) madde 72’de herhangi bir tanımlama yapılmamış olup sadece borçlunun, icra takibinden önce veya takip sırasında borçlu bulunmadığını ispatı için menfi tespit davası açabileceği düzenlenmiştir. Ancak kanunda tespit davası şeklinde düzenleme yapıldığı için HMK. Madde 106’da yer alan Tespit Davası’na ilişkin hükümler uygulanacaktır. HMK Madde 106 “Tespit davası yoluyla, mahkemeden, bir hakkın veya hukuki ilişkinin varlığının ya da yokluğunun yahut bir belgenin sahte olup olmadığının belirlenmesi talep edilir. (2) Tespit davası açanın, kanunlarda belirtilen istisnai durumlar dışında, bu davayı açmakta hukuken korunmaya değer güncel bir yararı bulunmalıdır. (3) Maddi vakıalar, tek başlarına tespit davasının konusunu oluşturamaz.” Hem İİK’da yer alan hem de HMK’da yer alan hükümler birlikte değerlendirildiğinde Menfi Tespit Davası açılması için; Davacı/ borçlunun güncel bir hukuki yararı bulunması,Davalı/ alacaklının icra takibi başlatması veyahut icra takibi başlatacağına ilişkin bir hukuki ilişkinin varlığını iddia etmesi,Dava konusu borç için genel mahkemelerde açılmış İtirazın İptali veyahut Alacak Davası açılmamış olması,İcra takibi başlatılmış ise borcun ödenmemiş olması, gerekmektedir. 2. Menfi Tespit Davasında Hukuki Yarar Şartı Hukuki yarar, istisnalar dışında her davada, dava şartı olarak bulunması gereken bir unsurdur. Mahkemece, Menfi Tespit Davası açılmasında hukuki yararın bulunmadığı tespit edilir ise dava reddedilir. Borçlunun icra takibinden önce veya sonra menfi tespit davası açabilmesi için borçlu olmadığının tespitinde hukuki yararının bulunması şarttır. İcra Takibi Başlatılmadan Önce Açılacak Davada Hukuki Yarar Şartı İcra takibi başlatılmadan önce; davacının (borçlunun) Menfi Tespit Davası açmak için hukuki yararının var olduğuna kanaat edilebilmesinin ilk koşulu, kendisine, ödemekle yükümlü olduğundan bahisle bir borç bildirilmesidir. Bununla birlikte, kişiye herhangi bir borç yüklenmese bile, hukuken riskli ve belirsiz bir ilişkide bulunması halinde de, yine bu davayı açmak için hukuki yararının olduğu kabul edilebilir. Örneğin bir alacak için ihtarname veya protesto çekilen kişinin hukuki yararı var kabul edilir. İcra Takibinden Sonra Açılacak Davada Hukuki Yarar Şartı İcra takibi başlatıldıktan sonra; borçlu, borca itiraz etmek kaydıyla takibi durdurabileceğinden, itiraz ile duran takibe rağmen açılacak menfi tespit davasında hukuki yararın varlığından bahsedilemez. Fakat takibe itiraz edilmemiş ve yapılan itiraz, itirazın kaldırılması davası ile kaldırılmış ise artık borçlunun menfi tespit davası açmada hukuki yararının bulunduğu kabul edilir. Yine icra takibi açıldıktan sonra borç ödenmişse artık Menfi Tespit Davası değil İstirdat Davası açılması gerekir. 3. Menfi Tespit Davasında Yargılama Usulü ve İspat Menfi Tespit Davası genel hükümlere görülen bir dava olup HMK’da düzenlenen şartları taşıyan bir dava dilekçesi ile borçlu tarafından alacaklıya karşı açılacaktır. Dava genel hükümlere göre görüleceğinden tanık, bilirkişi, keşif, yemin gibi deliller kullanılabilecektir. Ancak alacağın senede dayanması halinde istisnalar dışında senede karşı senetle ispat kuralı geçerli olup bu tür davalarda tanık dinlenilmesi mümkün değildir. İspat yükü genel olarak davacı/borçlu üzerinde olmakla beraber davalı/alacaklıya ait olduğu durumlarda mevcuttur. İspat yükü davacı/borçlu üzerinde ise borçlu olunmadığının ispat edilmesi gerekmektedir. Örneğin davacı/borçlunun davaya konu faturanın geçersiz olduğu sebebiyle itiraz etmesi halinde faturanın geçersizliğini ispat etmesi gerekmektedir. Ancak davacı/borçlu, davalı/alacaklının varlığını iddia ettiği hukuki ilişkiyi tamamen inkar etmekte ve borcun hiç doğmadığını ileri sürmekte ise ispat yükü davalıya düşer. 4. Menfi Tespit Davasının Kabulü Halinde Verilebilecek Kararlar ve İcrası Yapılan yargılama sonunda mahkeme davacı/borçlunun borçlu olmadığını tespit ederse davanın kabulüne karar verir. Ayrıca borçlu aleyhinde bir icra takibi varsa ve alacaklı bu takibinde haksız ve kötü niyetli ise davacı/borçlunun talebi üzerine dava konusu bedelin ’sinden az olmamak kaydıyla davacı/borçlu lehine kötüniyet tazminatına hükmedilir. Bu tazminat miktarının belirlenmesinde baz alınan ölçüt, davacı/borçlunun haksız ve kötü niyetli icra takibi ve menfi tespit davası sebebiyle uğradığı zararın boyutudur. Menfi tespit davasının kabulüne karar verilmesi halinde, davaya konu borca dair bir icra takibi söz konusu ise takip derhal durur. Mahkeme kararının kesinleşmesinden sonra ise takip iptal edilir, borçlunun malları üzerine haciz konmuşsa bu hacizler kaldırılır, borçlunun malları hacizle satılmışsa bu satış bedeli borçluya ödenir. Karar kesinleşmeden icraya konulamayacağı için kararda hüküm altına alınan vekalet ücreti, yargılama gideri ve kötüniyet tazminatı icraya konulamaz. Kesinleşmeden icraya konulamayacak kararlar için Kesinleşmeden İcraya Konulamayacak Mahkeme Kararları isimli yazımızı inceleyebilirsiniz. 5. Menfi Tespit Davasının Reddi Halinde Verilebilecek Kararlar ve İcrası Menfi Tespit Davası’nın reddine karar verilirse ihtiyati tedbir kararı kalkar ve takip sürer. Buna dair hükmün kesinleşmesi halinde alacaklı/davalı ihtiyati tedbir dolayısıyla alacağını geç almış olmasından dolayı, talebe gerek olmaksızın, mahkeme tarafından resen ’den az olmayan bir tazminata hükmedilir. Kanunda bir açıklık söz konusu olmamakla birlikte, alacaklının, geç tahsilden kaynaklanan ve alacağın ’sinden az olamayacak tutardaki bu tazminata hak kazanabilmesi için, dava sürecinde bu yönde bir talepte bulunması zorunda değildir. Başka bir deyişle, mahkemece kendiliğinden de bu tazminata hükmedilebilir. Diğer taraftan, alacaklının geç tahsilden kaynaklanan zararının ’den fazla olması halinde ise, bu durum talep konusu etmeli ve uğranılan zarar ispat edilmelidir. Davanın reddi halinde hükmedilecek tazminat ve vekalet ücretinin icraya konulabilmesi için kesinleşmesi gerekmektedir. Ayrıca kararın kesinleşmesi ile daha önce İtirazın Kaldırılması Davası’nın kabulü ile borçlu/davacı aleyhine hükmedilip Menfi Tespit Davası sonuna ertelenen tazminat ve para cezaları da tahsil edilir. 6. Menfi Tespit Davalarında Teminat Takipten önce açılan Menfi Tespit Davası ile takipten sonra açılan Menfi Tespit Davasında teminatla takibin durdurulması süreci birbirinden tamamen farklıdır. İcra Takibinden Önce Açılan Menfi Tespit Davası’nda Teminat İcra takibinden önce açılan menfi tespit davasının en büyük özelliklerinden biri İİK m.72/2 uyarınca borçlu, alacağın ’i tutarında teminat yatırarak daha sonra açılacak icra takibinin, dava sonuçlanıncaya kadar durdurulmasını ihtiyati tedbir kararı ile sağlayabilir. İhtiyati tedbir kararı alındıktan sonra takip açılmasında bir yasak olmamakla beraber takip duracağı için alacaklı haciz işlemlerine devam edemez. Haciz hakkında daha detaylı bilgi için “Haciz Nedir?” İsimli yazımızı inceleyebilirsiniz. İİK m. 72/2 “İcra takibinden önce açılan menfi tesbit davasına bakan mahkeme, talep üzerine alacağın yüzde onbeşinden aşağı olmamak üzere gösterilecek teminat mukabilinde, icra takibinin durdurulması hakkında ihtiyati tedbir kararı verebilir.” İcra Takibinden Sonra Açılan Davalarda Teminat İİK m. 72/3 uyarınca İcra takibinden sonra açılan Menfi Tespit Davası’nda ihtiyati tedbir yolu ile takibin durdurulmasına karar verilemez. Ancak, borçlu gecikmeden doğan zararları karşılamak ve alacağın yüzde ’inden aşağı olmamak üzere göstereceği teminat karşılığında, mahkemeden ihtiyati tedbir yoluyla icra veznesindeki paranın alacaklıya verilmemesini isteyebilir. Uygulamada ise borçlu/davacı olan kişi icra takibinin tüm borcunu (asıl borç, faiz ve diğer giderler) depo edip bir de bunun üzerine alacağın ’inden az olmayacak bir teminat yatırarak takibi durdurabilmektedir. Bu husus genel olarak 5 teminat yatırılarak takibin durdurulması olarak ifade edilmektedir. Kaynağını ise icra dosyasında halihazırda borca yetecek miktarda para olduğundan yapılacak haczin aşkın haciz olmasından almaktadır. 7. Menfi Tespit Davasında Yetkili ve Görevli Mahkeme Menfi Tespit Davasında görevli mahkeme belirlenirken takibe konu alacağın kaynağı ve niteliğine göre belirlenecektir. Alacağın kaynağına göre görevli mahkeme; Asliye Hukuk Mahkemesi, Asliye Ticaret Mahkemesi, Tüketici Mahkemesi, İş Mahkemesi, Sulh Hukuk Mahkemesi hatta çok nadir de olsa Aile Mahkemesi bile olabilmektedir. Uygulamada en sık karşılaşılan davaları belirtirsek; Ticari bir işten kaynaklı fatura, cari hesap ve sözleşme alacağa ilişkin Menfi Tespit Davası’nda Asliye Ticaret Mahkemesi,İşçi işveren ilişkisinden kaynaklı kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, yıllık ücreti izin, fazla çalışma, ücret alacağı vb. gibi alacaklardan kaynaklı alacağa ilişkin Menfi Tespit Davası’nda İş Mahkemesi,Kira, Kat Mülkiyeti Kanunu’ndan kaynaklanan kaynaklı alacağa ilişkin Menfi Tespit Davası’nda Sulh Hukuk Mahkemesi,Bir tarafın tüketici olduğu fatura veyahut sözleşme alacağına ilişkin Menfi Tespit Davası’nda davalarda Tüketici Mahkemesi,Takibe konu alacağın özel bir mahkemede görülmesinin mümkün olmadığı alacaklara ilişkin Menfi Tespit Davası’nda Asliye Hukuk Mahkemesi, görevlidir. Yetki kamu düzenine ilişkin olmadığından mahkemece veyahut icra dairesince yetki hususu resen dikkate alınmaz. Menfi Tespit Davası’nda yetkili mahkeme icra dairesinin bulunduğu yer mahkemesi veya HMK belirlenmiş yetki kurallarına göre belirlenen mahkemedir. 8. Menfi Tespit Davasında Zamanaşımı ve Hak Düşürücü Süre Menfi tespit davalarına dair mevzuat düzenlemelerinde, genel geçer bir zamanaşımı öngörülmemiştir. Bu kapsamda, icra takibi açılmadan önce hukuki yararının bulunduğunu ispat eden borçlu, bu davayı her zaman açabilir. Diğer taraftan, aleyhinde icra takibi başlatıldıktan sonra hukuki yararı olan borçlu tarafından da her zaman menfi tespit davası açılabilir. Fakat borçlu icra takibi sonrasında borçlu olmadığı bir parayı ödemek zorunda kalmışsa, parayı ödediği tarihten itibaren 1 sene içinde, paranın geriye alınması talebiyle İstirdat Davası açabilir. Excerpt: Menfi tespit kavramı, kelime anlamı olarak “olumsuz tespit” anlamına gelmekte olup, buradan hareketle, “menfi tespit davası” “borçlu olunmadığının tespiti davası” anlamında kullanılmaktadır. ### İcra Takibine İtirazının Geçici Olarak Kaldırılması Davası Elinde imzalı adi (bono veyahut çek vasfına haiz olmayan) bir senet olan alacaklı, bu senede dayanarak ilamsız icra takibi yapabilir. Borçlu bu ilamsız icra takibine konu senetteki imzaya, ödeme emrinin kendisine tebliğinden itibaren 7 gün içerisinde itiraz edebilir. Borçlunun senetteki imzaya itiraz etmesi icra takibini durmasına neden olacaktır. Alacaklı borçlunun itirazını kaldırıp takibe devam edebilmek için İtirazın İptali Davası veyahut İcra ve İflas Kanunu (İİK) m.68/a’da düzenlenmiş İtirazın Geçici Kaldırılması Davası açabilir. Alacaklı, senetteki imza inkar edildiği için İtirazın Kesin Kaldırılması Davası açamaz. İtirazın Geçici Kaldırılması Davasında mahkeme senetteki imzanın borçluya ait olup olmadığını değerlendirecektir. Kayıtsız şartsız belli bir borç ikrarını içeren imzalı bir senede dayalı olarak başlatılan takipte borçlu borca itiraz edebileceği gibi senetteki imzanın kendisine ait olmadığından bahisle imzaya da itiraz edebilir. Borçlu imzaya itiraz ettiğinde artık senet bu senet İİK m. 68’de düzenlenen belgelerden kabul edilmeyeceği için alacaklının İtirazın Kesin Kaldırılması Davası açarak itirazı kaldırması mümkün değildir. Ancak alacaklı bu durumda borçlu tarafından imzaya yapılan İtirazın Geçici Olarak Kaldırılması yoluna başvurulabilir. İtirazın Geçici Kaldırılması Davası; haksız çıkan tarafa para cezası hükmedilmesi, duruşmaya borçlunun bizzat gelme zorunluluğu, imza incelemesi ve borçtan kurtulma davası gibi kendi bünyesinde birçok farklılık barındırmaktadır. 1. İmzalı Adi Senetteki İmzaya İtiraz Genellikle kayıtsız şartsız para borcunu içeren senet denildiğinde akla bono, çek ve poliçe gelmektedir. Ancak tarafların iradesi ile kambiyo vasfına sahip olmayan kayıtsız şartsız para borcu içeren senet düzenlenmesi mümkündür. Yine bono ve çekin şekil şartlarına aykırı olarak düzenlenmesi sebebiyle hiç kambiyo vasfına sahip olmaması veyahut sonradan kambiyo vasfını yitirmesi mümkündür. Bu hallerde elinde adi bir senet olan alacaklı alacağına kavuşmak için bu senede dayalı olarak ilamsız icra (genel haciz yoluyla, örnek-7) takibi yapmak durumundadır. Alacaklının bu senede dayalı takip talebi üzerine hazırlanan ödeme emri ve adi senet borçluya tebliğ edilir. Borçlu icra dairesine giderek dosya hesabı yaptırıp borcu ödeyebileceği gibi ödeme emrinin tebliğinden itibaren 7 gün içerisinde borca, takibe, yetkiye, imzaya ve faize itiraz edebilir. İmzaya itiraz edilmesi durumunda açıkça takibe dayanak senetteki imzaya itiraz edildiğinin yazması gerekmektedir. Aksi halde sadece borca itiraz edilmiş kabul edilecek ve alacaklı bu senede dayanarak İtirazın Kesin Olarak Kaldırılması Davası açabilecektir. Borçlu bu davada imzaya itiraz edemeyecektir. Ancak genel mahkemelerde açacağı imzanın sahteliği davası ile bu iddiasını ileri sürebilecektir. İtirazın nasıl ne şekilde yapılacağı, içeriği ve sonuçları hakkında detaylı bilgi için İlamsız İcra Takibine İtiraz (Borca, Faize ve Yetkiye) yazımızı inceleyebilirsiniz 2. İtirazın Geçici Kaldırılması Davası Açılmasının Şartları Alacaklının, adi yazılı senede dayanarak başlattığı ilamsız icra takibinde borçlunun senetteki imzaya itiraz etmesi üzerinde takip duracaktır. İmzanın borçlu tarafından inkar edilmesi halinde senet İcra ve İflas Kanunu m. 68 düzenlenen imzası ikrar edilmiş adi senet kabul edilmeyecek ve alacaklı İtirazın Kesin Kaldırılması Davası açamayacaktır. Bu konu hakkında daha detaylı bilgi için İtirazın (Kesin) Kaldırılması Davası isimli yazımızı inceleyebilirsiniz. Ancak alacaklı bu durumda borçlu tarafından imzaya İtirazın Geçici Olarak Kaldırılması veyahut İtirazın İptali Davası yoluna başvurulabilir. İtirazın Geçici Kaldırılması Davası açılabilmesi için; Adi yazılı senede dayanılarak geçerli bir ilamsız icra takibinin yapılması,Borçlu tarafından süresinde senetteki imzaya itiraz edilmiş olması,Senedin kayıtsız şartsız bir para borcu ikrarını içermesi,Davanın itirazın tebliği tarihinden itibaren altı ay içerisinde açılması,Alacaklının, itirazın iptali için mahkemede dava açmamış olması, gerekmektedir. Aksi halde açılan davanın reddine karar verilecektir. İtirazın İptali Davası hakkında detaylı bilgi için İtirazın İptali Davası isimli yazımızı inceleyebilirsiniz. 3. İtirazın Geçici Kaldırılması Davasında Yargılama Usulü ve İspat İtirazın Geçici Kaldırılması, İcra Hukuk Mahkemesi’nde basit yargılama usulüne göre ve duruşmalı olarak incelenir. Borçlu duruşmada hazır bulunmak zorunda olup mazereti olmaksızın duruşmaya katılmazsa başka bir inceleme yapılmaksızın itirazın geçici kaldırılmasına karar verilir. Ayrıca borçlu, imzasını inkâr ettiği senetteki miktarın ’u oranında para cezasına mahkum edilir. Borçlunun duruşmaya gelmesi halinde ise mahkeme tarafların iddia ve savunmalarını dinler. Borçlu mahkemede senet metninde anlaşılan diğer itirazlarını da ileri sürebilir. Mahkeme borçlunun imza örneklerini alır ve borçlunun imzasının bulunduğu kurumlardan yakın tarihli imzalarını celp eder. Eksiklikler tamamlanınca imzanın borçluya ait olup olmadığının tespiti için dosyayı bilirkişiye gönderir. Bilirkişi raporu göz önüne alınarak karar verilir. Borçlu, alacaklının takipte dayandığı senet hakkında ayrıca imzanın sahteliği konusunda sahtelik davası açmışsa, icra mahkemesinin sahtelik davasının sonucunu bekletici mesele yapması gerekmektedir. 4. İtirazın Geçici Kaldırılması Davasında Para Cezası, İcra - İnkar Tazminatı ve Kötüniyet Tazminatı İİK m. 68/a-6,7’de yer alan; “İcra hakimi, imzanın borçluya aidiyetine karar verdiği takdirde borçluyu sözü edilen senede dayanan takip konusuna alacağın yüzde onu oranında para cezasına mahkum eder. Borçlu, borçtan kurtulma, menfi tespit veya istirdat davası açarsa, bu para cezasının infazı dava sonuna kadar tehir olunur ve borçlu açtığı davayı kazanırsa bu ceza kalkar. Borçlu inkar ettiği imzayı, itirazın kaldırılması duruşmasında ve en geç alacaklının senedin aslını ibraz ettiği celsede kabul ederse, hakkında para cezası hükmolunmaz ve kendisine yargılama giderleri yükletilmez” hükmü uyarınca mahkeme imzanın borçluya ait olduğu kanaatine varırsa, itirazın geçici kaldırılması kararı ile borçlu aleyhine takip konusu alacağın ’u oranında para cezasına hükmeder. Yine İİK m. 68/a-8’de yer alan; “ İtirazın muvakkaten kaldırılması talebinin kabulü halinde borçlu, bu talebin reddi halinde ise alacaklı, diğer tarafın talebi üzerine yüzde yirmiden aşağı olmamak üzere tazminata mahkum edilir. Borçlu, borçtan kurtulma, menfi tespit veya istirdat davası açarsa, yahut alacaklı genel mahkemede dava açarsa hükmolunan tazminatın tahsili dava sonuna kadar tehir olunur ve dava lehine sonuçlanan taraf için, daha önce hükmedilmiş olan tazminat kalkar.” hüküm ile itirazın geçici kaldırılması davasında icra takibine konu alacak dışında ayrıca tazminata hükmedileceği hüküm altına alınmıştır. Bu hükmün getiriliş amacı alacaklının alacaklı olmamasına rağmen haksız olarak icra takibi yapmasını, borçlunun ise borçlu olduğunu bildiği tutarı ödememek veyahut sürüncemede bırakmak için haksız itiraz etmesini engellemektir. İtirazın Geçici Kaldırılması Davasında alacaklı lehine tazminatına hükmedilmesi için; Borçlunun imzaya itirazında haksız olması,İtirazın Geçici Kaldırılması Davası’nda imzanın borçluya ait olduğunun tespit edilmesi,Tazminat talep edilmiş olması, yeterlidir. Borçlu lehine tazminata hükmedilebilmesi için, Alacaklının imzası borçluya ait olmayan bir senetle takip yapmakta haksız olması,İtirazın Geçici Kaldırılması Davası’nda imzanın borçluya ait olmadığının tespit edilmesi,Tazminat talep edilmiş olması, gerekmektedir. Alacaklının kötüniyetli olması şart değildir. Ayrıca itirazın kaldırılması davasından sonra borçlu, menfi tespit ve istirdat davası açarsa yahut alacaklı genel mahkemede dava açarsa, hükmolunan tazminatın tahsili dava sonuna kadar ertelenir. Genel mahkemelerde dava lehine sonuçlanan taraf için, daha önce hükmedilmiş olan tazminat kalkar. 5. Borçtan Kurtulma Davası Borçlu, İtirazın Geçici Kaldırılması Davası’nda verilen geçici kaldırma kararının kesin kaldırmaya dönüşmesini engellemek için geçici kaldırma kararının kendisine tefhim veya tebliğinden itibaren yedi gün içinde genel mahkemelerde Borçtan Kurtulma Davası açabilir. Borçtan kurtulma davası, menfi tespit davası olarak genel hükümlere göre görülür. Davacı borçlu, dava konusu alacağın ’ni ilk duruşma gününe kadar mahkeme veznesine nakden depo etmesi veya mahkemece kabul edilecek aynı değerde teminatı göstermezse, dava başkaca inceleme yapılmaksızın reddedilir. Mahkeme borçluyu haklı bulursa, borçlunun borcu olmadığı tespit edilmiş olur ve icra takibi hükümsüz kalır. Dava sonunda haksız çıkan alacaklı dava konusunun ’si oranında tazminata mahkûm edilir. Mahkeme alacaklıyı haklı bulursa, davayı reddeder, borçlu daha önce icra mahkemesinde mahkum olduğu para cezası ile tazminatı ödemek zorundadır. Ayrıca borçlu, ikinci kez dava konusunun ’si oranında tazminata mahkûm edilir. 6. İtirazın Geçici Kaldırılması Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme İtirazın Geçici Kaldırılması Davası’nda görevli ve yetkili mahkeme icra takibinin açıldığı icra müdürlüğünün bağlı olduğu İcra Mahkemesidir. 7. İtirazın Geçici Kaldırılması Davasında Hak Düşürücü Süre ve Zamanaşımı İİK m.68’de alacaklının, itirazın tebliği tarihinden itibaren altı ay içinde İcra Mahkemesi’ne İtirazın Geçici Kaldırılması Davası için başvurabileceği düzenlenmiştir. Excerpt: Borçlu imzaya itiraz ettiği takdirde senet İİK m. 68’de düzenlenen belgelerden kabul edilmeyeceği için, İtirazın Kesin Kaldırılması Davası açılamaz. Ancak alacaklı imzaya yapılan İtirazın Geçici Olarak Kaldırılması davası açabilir. ### İtirazın Kaldırılması Davası Alacaklının başlattığı ilamsız icra takibine borçlunun yaptığı itiraz üzerine takibin durdurulmasına karar verilecektir. Alacağın tahsili için icra işlemlerine devam etmek isteyen alacaklının itirazı hükümden düşürmesi gerekmektedir. İtirazın hükümden düşürülmesi ise ancak İtirazın İptali veyahut İtirazın Kaldırılması davaları ile mümkündür. İcra takibin İcra ve İflas Kanunu (İİK) m.68’de sayılan belgelere dayanması halinde, alacaklı itirazın (kesin) kaldırılması davası açabilir. İtirazın kesin olarak kaldırılması davasında görevli ve yetkili mahkeme icra takibinin açıldığı icra müdürlüğünün bağlı olduğu yer İcra Mahkemesidir. Davanın açılması gereken hak düşürücü süre ise itirazın alacaklıya tebliği tarihinden itibaren altı aydır. 1. İlamsız İcra Takibi ve Takibe İtiraz İlamsız icra takibinin ortada bir alacak söz konusu değilken bile açılması mümkün olup, takip için, alacaklının icra dairesine takip talebi vermesi ve icra harç ve masraflarını ödemesi yeterlidir. Alacaklının bu takibi başlatabilmesi için herhangi bir senet, belge ya da ispat aracını icra dairesine sunmasına gerek yoktur. Ancak ilamsız icra takibi, İİK m.68’de düzenlenen imzası ikrar edilmiş adi senet, imzası noterlikçe onaylı senet, resmi dairelerin veya yetkili makamların yetkileri dahilinde ve usulüne göre verdikleri belgelere, kredi kurumları ile ilgili belgelere ve borçlunun resmi daireler veya memurlar huzurunda borç ikrarında bulunması ilişkin belgelere de dayalı olarak yapılabilmektedir. Her iki durumda da borçlunun icra takibine itiraz ederek icra takibini durdurulması talep hakkı bulunmaktadır. Borçlunun süresinde yaptığı itirazı üzerine takip durur. Alacaklı genel hükümlere dayalı olarak itirazın iptali davası açabileceği gibi, elinde İİK 68 sayılan belgelerden birinin olması halinde itirazın kaldırılması talepli dava açabilir. Alacaklı açacağı itirazın kaldırılması davası ile itirazı, diğer ilamsız takiplere yapılan itirazlara nazaran daha kolay hükümden düşürebilecektir. Zira İİK m. 68’de düzenlenen belgelere dayanmayan takiplere yapılan itirazın hükümden düşürülmesi ancak itirazın iptali davası ile mümkündür. İtirazın iptali davasında da genel hükümler uygulanacağı için taraflar iddialarını kanunca makbul her türlü delille ispat etmeye çalışacak bu da yargılamayı uzatacaktır. Ancak itirazın kaldırılması davası İcra Hukuk Mahkemesi’nde görülen bir dava olup basit yargılama usulüne tabi olduğundan yargılama daha kısa sürecektir. 2. İcra İflas Kanunu Madde 68’de Düzenlenen Belgeler İİK m. 68’de bazı belgelere dayanarak yapılan icra takiplerine karşı edilen itirazın hükümden düşürülmesi için daha basit ve hızlı bir yol olarak itirazın kaldırılması davası düzenlenmiştir. İİK m.68’de düzenlenen belgeler şunlardır; İmzası İkrar Edilmiş Adi SenetKayıtsız şartsız belli bir borç ikrarını içeren imzası borçlu tarafından ikrar edilmiş senettir. Takibin İİK. m. 68 düzenlenen belgelerden imzalı adi senede dayanması ve bu senetteki imzaya borçlu tarafından itiraz edilmesi halinde itirazın kesin olarak kaldırılması yoluna gidilemez. Ancak alacaklı bu durumda borçlu tarafından imzaya itirazın geçici olarak kaldırılması yoluna başvurulabilir. Bu durumda mahkeme sadece imzanın borçluya ait olup olmadığını değerlendirecektir. Bu konuda daha detaylı bilgi için İlamsız İcra Takibine Yapılan İtirazın Geçici Kaldırılması Davası isimli yazımızı inceleyebilirsiniz. İmzası Noterlikçe Onaylı SenetKayıtsız şartsız belli bir borç ikrarını içeren imzası noterlikçe onaylanan senetlerdir. Noter senetleri üzerindeki imza borçlu tarafından inkar edilemez. Resmi Dairelerin veya Yetkili Makamların Yetkileri Dâhilinde Verdikleri Belgeler Bu belgeleri resmi daireler tarafından düzenlendiği için üzerinde borçlunun imzası bulunmaz. En yaygın örneği aciz vesikasıdır. Kredi Kurumları ile İlgili BelgelerKredi kurumları tarafından gönderilen kredi sözleşmesi veyahut hesap özetine borçlunun banka nezdinde bir ay içerisinde itiraz etmesi gerekmektedir. Borçlunun bu belgelere itiraz etmemesine karşın icra takibine itiraz ederse bu belgeler itirazın kaldırılması davasında kullanılır. En yaygın örneği kredi kartı hesap özetidir. Borçlunun Resmi Daireler ve Memurlar Huzurunda Borç İkrarında Bulunduğu BelgelerBu belgelerde ise borçlu bir resmi daire veya memur huzurunda borcu kabul etmektedir. En yaygın örnekleri icra taahhüdü, haciz tutanaklarıdır. Alacaklının bu belgeleri dayanak göstererek açtığı icra takibi ile belgesiz açtığı icra takibine itiraz sürecinde hiçbir farklılık bulunmamaktadır. Ancak takibin bu belgelere dayanması halinde alacaklı itirazın kaldırılması davası açabilecek ve kısa süre içerisinde itirazı bertaraf edebilecektir. Alacaklının bu belgelere dayalı takip talebi üzerine hazırlanan ödeme emri ve dayanak belge borçluya tebliğ edilir. Borçlu icra dairesine giderek dosya hesabı yaptırıp borcu ödeyebileceği gibi ödeme emrinin tebliğinden itibaren 7 gün içerisinde borca, takibe, yetkiye ve faize itiraz edebilir. Bu itiraz süresinde ise icra dairesi takibin durdurulmasına karar verir. İtirazın nasıl ne şekilde yapılacağı, içeriği ve sonuçları hakkında detaylı bilgi için İlamsız İcra Takibine İtiraz (Borca, Faize ve Yetkiye) yazımızı inceleyebilirsiniz. 3. İtirazın Kesin Kaldırılması Davası Açılmasının Şartları Borçlunun ilamsız icra takibine itiraz etmesi ile duran takibe, itirazın kaldırılması davası ile devam edilebilmesi için takibin İİK. m.68 düzenlenen belgelere müstenit olması gerekmektedir. Aksi halde itirazın kesin kaldırılması davası açılması mümkün değildir. İtirazın kaldırılması davası sadece kanunda sayılan sınırlı sayıdaki belge ile mümkün olduğundan uygulamada daha çok itirazın iptali davası açılmaktadır. İtirazın İptali Davası hakkında detaylı bilgi için İlamsız İcra Takibine Yapılan İtirazın İptali Davası isimli yazımızı inceleyebilirsiniz. İtirazın Kesin Kaldırılması Davası açılabilmesi için; Hukuka uygun ve geçerli bir ilamsız icra takibinin bulunması,Borçlu tarafından süresinde yapılmış geçerli bir itirazın bulunması,Davanın itirazın tebliği tarihinden itibaren altı ay içerisinde açılması,Alacaklının, itirazın iptali için mahkemede dava açmamış olması,Davacının hukuki yararının bulunmasıKesin hüküm bulunmaması,Takibe konu borcun miktarının kesin olarak belirli olması, diğer bir ifade ile alacak miktarının belirlenmesinin yargılamayı gerektirmemesi,Takibin İİK. m.68/1’de düzenlenen belgelere müstenit olması, gerekmektedir. Aksi halde açılan davanın reddine karar verilecektir. 4. İtirazın Kaldırılması Davası Yargılama Usulü ve İspat İtirazın kaldırılması yoluna başvuracak olan alacaklı, dilekçeyle yetkili icra mahkemesine başvurur. İcra mahkemesi, basit yargılama usulüne göre inceleme yapar. Dava açıldıktan sonra dava dilekçesi borçluya tebliğ edilecektir. Borçlu iki haftalık süre içerinde vereceği dilekçe delil ve belgelerini dosyaya sunabilecektir. Nasıl ki alacaklı, alacağını İİK m. 68/1’de düzenlenen belgelerle ispat etmek zorundaysa borçlu da itiraz sebeplerini ancak İİK. madde 68’de öngörülen senet veya makbuz veya belge ile ispatlaması gerekmektedir. Aksi halde alacaklının yukarıda şartları taşıyan itirazın kaldırılması davasının kabulüne karar verilir. Borçlunun itirazını ispat etmek için ibraz ettiği belgenin altındaki imza alacaklı tarafından inkar ediliyorsa, icra mahkemesi imzanın alacaklıya ait olup olmadığını 68/a maddesindeki prosedüre göre inceleyecektir. İmzanın alacaklıya ait olduğuna karar verilirse itirazın kaldırılması talebinin reddi ile sözü edilen belgedeki tutarın yüzde onu oranında para cezasına hükmedilir. Borçlunun gösterdiği belgedeki imzaya itiraz eden alacaklının duruşmada bizzat hazır olması gerekmektedir. Aksi halde borçlunun dayandığı belgede yazılı miktar hakkındaki itirazın kaldırılması talebinden vazgeçmiş sayılır. 5. İtirazın Kaldırılması Davasında İcra - İnkar ve Kötüniyet Tazminatı İİK madde 68/5’de yer alan; “İtirazın kaldırılması talebinin esasa ilişkin nedenlerle kabulü hâlinde borçlu, talebin aynı nedenlerle reddi hâlinde ise alacaklı, diğer tarafın talebi üzerine yüzde yirmiden aşağı olmamak üzere tazminata mahkûm edilir. Borçlu, menfi tespit ve istirdat davası açarsa, yahut alacaklı genel mahkemede dava açarsa, hükmolunan tazminatın tahsili dava sonuna kadar tehir olunur ve dava lehine sonuçlanan taraf için, daha önce hükmedilmiş olan tazminat kalkar.” hüküm ile itirazın kaldırılması davasından icra takibine konu alacak dışında ayrıca tazminata hükmedileceği hüküm altına alınmıştır. Bu hükmün getiriliş amacı alacaklının alacaklı olmamasına rağmen haksız olarak icra takibi yapmasını, borçlunun ise borçlu olduğunu bildiği tutarı ödememek veyahut sürüncemede bırakmak için haksız itiraz etmesini engellemektir. İtirazın Kaldırılması Davasında alacaklı lehine tazminatına hükmedilmesi için; Borçlunun itirazında haksız olmasıİtirazın Kaldırılması Davasının kısmen veya tamamen kabulüne karar verilmiş olması,Tazminat talep edilmiş olması, yeterlidir. Borçlu lehine tazminata hükmedilebilmesi için, Alacaklının takip yapmakta haksız olması,İtirazın Kaldırılması Davasının kısmen veya tamamen reddine karar verilmiş olması,Tazminat talep edilmiş olması, gerekmektedir. Alacaklının kötü niyetli olması şart değildir. Ayrıca itirazın kaldırılması davasından sonra borçlu, menfi tespit ve istirdat davası açarsa yahut alacaklı genel mahkemede dava açarsa, hükmolunan tazminatın tahsili dava sonuna kadar ertelenir. Genel mahkemelerde dava lehine sonuçlanan taraf için, daha önce hükmedilmiş olan tazminat kalkar. 6. İtirazın Kaldırılması Davasında Verilen Hükmün İcrası İcra mahkemesinin bu yargılama sonucu verdiği kararlar maddi anlamda kesin hüküm teşkil etmez. Talebin reddi halinde alacaklı alacak davası açarak alacaklı olduğunu, talebin kabulü halinde ise borçlu ise menfi tespit davası açarak borçlu olmadığını ispat ettirebilir. İtirazın Kaldırılması Davası yargılaması sonunda mahkeme davanın kabulüne, kısmen kabul kısmen reddine veyahut reddine karar verebilecektir. Verilen hüküm dava değerine bağlı olarak kesin olabileceği gibi İstinaf Kanun Yolu açık olmak üzere de verilmiş olabilir. Ancak verilen karar kesinleşmeden icra konulamayacak kararlardan olmadığı için kararın kesin olup olmamasının icra edilebilirlik açısından önemi yoktur. Kesinleşmeden icraya konulamayacak kararlar için Kesinleşmeden İcraya Konulamayacak Mahkeme Kararları isimli yazımızı inceleyebilirsiniz. Alacaklı Yönünden İtirazın Kaldırılması Davasında Verilen Kararın Etkisi ve İcrasıDavanın kabulüne karar verilmesi halinde borçlunun yaptığı itiraz ortadan kalktığı için ilamsız icra takibine konu alacak bütün ferileriyle birlikte kesinleşmiş olacak tebligat yapılmasına gerek olmaksızın haciz işlemi yapılabilecektir. İtirazın kaldırılması davasında hüküm altına alınana yargılama gideri, vekalet ücreti ve tazminat için öncelikle itiraz edilen icra dosyasından borçluya bu alacaklar için icra emri gönderilmesi ve icra emrinin borçluya tebliğinden itibaren 7 günlük süre geçmesi gerekmektedir. Borçlunun menfi tespit davası açması halinde tazminatın icrası yargılama sonuna kadar duracaktır. Haciz hakkında daha detaylı bilgi için Haciz Nedir? isimli yazımızı inceleyebilirsiniz. Davanın kısmen kabul kısmen reddi halinde de ise kabul edilen kısım yönünden itirazlı icra takibine devam edilebilecek olup bu kısmen kabul edilen asıl alacak ve hesaplanacak ferileri için icra takibi kesinleşmiş olacaktır. Borçlu Yönünden İtirazın Kaldırılması Davasında Verilen Kararın Etkisi ve İcrasıDavanın reddine karar verilmesi halinde itirazlı takip durmaya devam edecektir. Kararın kesinleşmesi halinde icra dosyası kapatılacaktır. Borçlu/davalı, davanın reddi veyahut kısmen kabul kısmen reddi halinde lehine hükmedilecek yargılama gideri, vekalet ücreti ve tazminat için yeni bir ilamlı icra takibi başlatarak alacaklı/davacıdan talep edebilecektir. Alacaklının, alacak davası açması halinde tazminatın icrası yargılama sonuna kadar duracaktır. 7. İtirazın Kaldırılması Davasında Harç ve Masraf İtirazın Kaldırılması Davası maktu harca ve maktu vekalet ücretine tabi bir davadır. Dava açılırken ödenen harç davanın sonunda haksız çıkan tarafa yükletilecektir. Masraf ise tarafların dayandığı delile ve yargılamaya göre değişmektedir. Yargılamada bilirkişi incelemesi varsa bunların masrafının bu delile dayanan tarafça ödenmesi gerekmektedir. Her iki taraf da bu delillere dayandıysa ispat külfeti alacaklı üzerinde olduğundan alacaklı tarafından ödenmesi gerekmektedir. Yine yargılama masrafları da haksız çıkan tarafa yükletilecektir. 8. İtirazın Kaldırılması Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme İtirazın kesin olarak kaldırılması davasında görevli ve yetkili mahkeme icra takibinin açıldığı icra müdürlüğünün bağlı olduğu İcra Mahkemesidir. 9. İtirazın Kaldırılması Davasının Açılmasında Hak Düşürücü Süre ve Zamanaşımı İİK m.68’de alacaklının, itirazın tebliği tarihinden itibaren altı ay içinde itirazın kesin kaldırılması için İcra Mahkemesi’ne başvurabileceği düzenlenmiştir. Excerpt: Alacaklı genel hükümlere dayalı olarak itirazın iptali davası açabileceği gibi, elinde İİK 68 sayılan belgelerden birinin olması halinde itirazın kaldırılması talepli dava açabilir. ### İtirazın İptali Davası İcra ve İflas Kanunu’nun (İİK) 42. Maddesine göre para ve teminat borçları için ilamsız takip (genel haciz) yoluyla takip başlatılması için alacaklının herhangi bir senet, belge ya da ispat aracına ihtiyacı yoktur. Alacaklı icra dairesine hitaben hazırlayacağı takip talebi ile icra takibi yapabilir. Alacaklıya tanınan bu hak karşısında borçluyu korumak için İİK m. 62’de borçlunun kendisine ödeme emri tebliğinden itibaren 7 gün içerisinde borca itiraz edebileceği ve icra takibini durdurabileceği hüküm altına alınmıştır. Borçlunun itirazı hükümden düşürülmedikçe takip duracak ve alacaklı alacağını tahsil için icra dosyasında işlem yapamayacaktır. Borçlu tarafından yapılan itirazın hükümden düşürülmesi için İİK m.67’de alacaklının, itirazın tebliği tarihinden itibaren bir sene içinde mahkemeye başvurarak, genel hükümler dairesinde alacağının varlığını ispat suretiyle itirazın iptali sağlayabileceği düzenlenmiştir. Kanun hükmünden de açıkça anlaşılacağı üzere itirazın iptali davası genel hükümlere göre alacağının niteliğine göre belirlenecek görevli mahkemelerde görülecektir. Yetkili mahkeme de alacağın niteliğine göre belirlenecektir. İlamsız icra takibinin ortada bir alacak söz konusu değilken bile açılması mümkün olup alacaklının icra dairesine takip talebi vermesi ve icra masraflarını ödemesi yeterlidir. Ancak itirazın iptali davası icra takibi gibi basit bir süreç olmayıp alacak, tazminat, iş davalarında nasıl yargılama yapılıyorsa o şekilde yargılama yapılmaktadır. Genel hükümlere göre yargılama yapılması sebebiyle alacaklı dava dilekçesinde, borçlu ise cevap dilekçesinde iddia, savunma ve delillerini bildirmek zorundadır. İtirazın iptali davasında kanunen delil kabul edilmiş her türlü delile dayanılması mümkündür. Genel hükümlere göre yapılan yargılama neticesinde aleyhine karar çıkan taraf vekâlet ücreti, yargılama gideri, icra-inkar veyahut kötüniyet tazminatı ödemek durumunda kalabilecektir. 1. İlamsız İcra Takibi ve Takibe İtiraz İcra ve İflas Kanunu 42. Maddesine göre para ve teminat borçları için alacaklının ilamsız takip (genel haciz) yoluyla takip başlatabileceği düzenlenmiştir. Alacaklının bu takibi başlatabilmesi için herhangi bir senet, belge ya da ispat aracını icra dairesine sunmasına gerek yoktur. Takip dayanağı sunulması gerekmemekle beraber borçlunun borcu sebebini anlaması ve takibe itiraz olması halinde açılacak davalarda elinin güçlenmesi için alacaklı tarafından borcun dayanağına ilişkin belge sunulmaktadır. Uygulamada en çok; Faturaya dayalı ilamsız icra takibi,Cari hesap yada cari hesap mutabakatına dayalı ilamsız icra takibi,Sözleşmeye dayalı ilamsız icra takibi,Tespit niteliğindeki mahkeme kararına dayalı ilamsız icra takibi,Kambiyo vasfını yitirmiş senet ve çeke dayalı ilamsız icra takibi,Banka ödeme dekontuna dayalı ilamsız icra takibi, yapılmaktadır. Ancak belgeye dayalı icra takibi yapılması takibin niteliğini ve itiraz edilebilirliğini değiştirmemektedir. Alacaklının takip talebi üzerine hazırlanan ödeme emri borçluya tebliğ edilir. Borçlu icra dairesine giderek dosya hesabı yaptırıp borcu ödeyebileceği gibi ödeme emrinin tebliğinden itibaren 7 gün içerisinde borca, takibe, yetkiye ve faize itiraz edebilir. Bu itiraz süresinde ise icra dairesi takibin durdurulmasına karar verir. İtirazın nasıl ne şekilde yapılacağı, içeriği ve sonuçları hakkında detaylı bilgi için İlamsız İcra Takibine İtiraz (Borca, Faize ve Yetkiye) yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. İtirazın İptali Davası Açılmasının Şartları Borçlunun ilamsız icra takibine itiraz etmesi ile duran takibe devam edilebilmesi için alacaklının itirazı kaldırması veyahut iptal ettirmesi gerekmektedir. İtirazın kaldırılması sadece kanunda sayılan sınırlı sayıdaki belge ile mümkün olduğundan uygulamada daha itirazın iptali yolu seçilmektedir. İtirazın Kaldırılması Davası hakkında detaylı bilgi için İlamsız İcra Takibine Yapılan İtirazın Kaldırılması Davası isimli yazımızı inceleyebilirsiniz. İtirazın İptali Davası açılabilmesi için; Hukuka uygun ve geçerli bir ilamsız icra takibinin bulunması,Borçlu tarafından süresinde yapılmış geçerli bir itirazın bulunması,Davanın itirazın tebliği tarihinden itibaren bir yıl içerisinde açılması,Davacının hukuki yararının bulunmasıKesin hüküm ve derdestlik bulunmaması,Zorunlu dava şartı arabuluculuk şartının yerine getirilmiş olması, gerekmektedir. Bu şartların sağlanması halinde mahkeme artık alacaklının alacağın olup olmadığını tespit edecektir. Bu şartlardan birinin sağlanmaması durumunda mahkeme şartın niteliğine göre davanın usulden veyahut esastan reddine karar verecektir. 3. İtirazın İptali Davasında İspat ve Yargılama Usulü İtirazın İptali Davası icra takibinden kaynaklanmakla beraber genel hükümlere göre yargılama yapılan bir dava türüdür. Genel Hükümlere göre yargılamadan kasıt ise takibe konu alacağın niteliği ve niceliğine göre yargılama usulünün belirlenmesidir. Takibe konu alacağın İş Hukuku’ndan kaynaklanması durumunda yargılama İş Mahkemesi’nde basit yargılama usulüne göre yapılacaktır. Ancak alacağın ticari bir işten kaynaklanması ve ticari bir dava olması durumunda Asliye Ticaret Mahkemesi’nde yargılama yapılacaktır. Yargılamanın basit mi yazılı yargılama usulüne göre mi olacağı ise dava değerine göre belirlenecektir. Davada toplanacak ve ispata ilişkin deliller de takibe konu alacağının niteliği ve niceliğine göre belirlenecektir. İş Hukuku’na ilişkin bir alacakta tanık dinlenilmesi mümkün iken ticari bir alacakta senetle ispat kuralı gereği tanık dinlenilmesi mümkün olmayacaktır. Tarafların dayandıkları delillerin mahkemece değerlendirilebilmesi için bu delile iddia ve savunmanın genişletilmesi yasağına kadar dayanılması gerekmektedir. 4. İtirazın İptali Davasında İcra- İnkar ve Kötüniyet Tazminatı İİK m. 67/2’de yer alan; “Bu davada borçlunun itirazının haksızlığına karar verilirse borçlu; takibinde haksız ve kötü niyetli görülürse alacaklı; diğer tarafın talebi üzerine iki tarafın durumuna, davanın ve hükmolunan şeyin tahammülüne göre, red veya hükmolunan meblağın yüzde yirmisinden aşağı olmamak üzere, uygun bir tazminatla mahkum edilir.” hüküm ile davanın sonunda verilen karar ile diğer davalardan farklı olarak alacak dışında bir de tazminata hükmedilebileceği düzenlenmiştir. Bu hükmün getiriliş amacı alacaklının alacaklı olmamasına rağmen haksız olarak icra takibi yapmasını, borçlunun ise borçlu olduğunu bildiği tutarı ödememek veyahut sürüncemede bırakmak için haksız itiraz etmesini engellemektir. İtirazın İptali Davasında alacaklı lehine hükmedilebilecek tazminat İcra-İnkar tazminatı olarak isimlendirilmektedir. İcra-İnkar tazminatına hükmedilmesi için; İtirazın İptali Davasının kısmen veya tamamen kabulüne karar verilmiş olması,Dava veyahut cevaba cevap dilekçesinde (yazılı yargılama ise) icra-inkar tazminatı talep edilmiş olması,Davaya konu alacağın likit olması, gerekmektedir. Alacağın likit olmasından kasıt alacağın belirli ya da belirlenebilir olması gerektiğidir. Bu husus her somut olay özelinde ayrıca değerlendirilmelidir. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi Esas: 2021/ 11575 Karar: 2021 / 16593 Karar Tarihi: 15.12.2021 “Şöyle ki; itirazın iptali davasında borçlunun haksızlığına karar verilmesi halinde ve alacaklının talep etmiş olması şartıyla, borç miktarının Kanunda gösterilen orandan az olmamak kaydıyla icra inkâr tazminatına hükmedilir…. …... Diğer taraftan, kıdem ve ihbar tazminatlarının hesaplanmasına esas ücret ve ekleri (yemek ve barınma ücreti) de taraflar arasında ihtilaflı olup yargılamayı gerektirmektedir. Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde dava konusu alacaklar likit olmayıp yargılamayı gerektirdiği halde İlk Derece Mahkemesince davacı yararına icra inkâr tazminatına hükmedilmesi hatalıdır.” Borçlu lehine hükmedilebilecek tazminat ise uygulamada Kötüniyet Tazminatı olarak isimlendirilmektedir. Kötüniyet Tazminatına hükmedilebilmesi için, İtirazın İptali Davasının kısmen veya tamamen reddine karar verilmiş olması,Alacaklının icra takibine geçme ve itirazın iptali davası açmasında kötüniyetli olduğunun ispatlanması,Cevap veyahut ikinci cevap (yazılı yargılama ise) dilekçesinde kötüniyet tazminatı talep edilmiş olması gerekmektedir. Kötüniyeti ispat külfeti borçlu/davalı üzerindedir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas: 2012/ 19-778 Karar: 2013 / 250 Karar Tarihi: 20.02.2013 “Başka bir ifadeyle; İİK. nun 72/5'nci maddesi hükmüne göre, menfi tespit davasının davacı (borçlu) lehine sonuçlanması üzerine, alacak likit olsun veya olmasın, böyle bir alacağa dayalı takibin, haksız ve kötüniyetli olması halinde, istem varsa, davacı(borçlu) lehine kötüniyet tazminatına hükmedilmesi gereklidir. Takibin haksız olması tek başına yetmemekte, ayrıca kötüniyetli olması da gerekmekte olup, ispat yükü; takibin kötüniyetli olduğunu iddia eden davacı(borçlu)’nun üzerindedir. Kötüniyet kavramının, somut olayın özelliklerine göre belirlenmesi gerekmesi itibariyle davaya konu bono değerlendirildiğinde; menfi tespit davasını açan davacının bono üzerinde isminin yer almadığı ve imzasının da bulunmadığı hususunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. Başka bir deyişle davacı, davaya konu bononun keşidecisi, avalisti veya cirantası değildir. Bu itibarla, icra takibine konu bononun borçlusu olmadığı hususunda tereddüt bulunmayan davacıya karşı tacir olarak basiretli davranma yükümlülüğü bulunan davalı bankanın icra takibi başlatmakta haksız ve kötüniyetli olduğu Genel Kurul çoğunluğunca kabul edilmiştir.” 5. İtirazın İptali Davasında Verilen Hükmün İcrası İtirazın İptali Davası yargılaması sonunda mahkeme davanın kabulüne, kısmen kabul kısmen reddine veyahut reddine karar verebilecektir. Verilen hüküm dava değerine bağlı olarak kesin olabileceği gibi İstinaf Kanun Yolu açık olmak üzere de verilmiş olabilir. Ancak verilen karar kesinleşmeden icra konulamayacak kararlardan olmadığı için kararın kesin olup olmamasının icra edilebilirlik açısından önemi yoktur. Kesinleşmeden icraya konulamayacak kararlar için "Kesinleşmeden İcraya Konulamayacak Mahkeme Kararları" isimli yazımızı inceleyebilirsiniz. Alacaklı Yönünden İtirazın İptali Davasında Verilen Kararın Etkisi ve İcrası Davanın kabulüne karar verilmesi halinde borçlunun yaptığı itiraz ortadan tamamen kalktığı için ilamsız icra takibine konu alacak bütün ferileriyle birlikte kesinleşmiş olacak tebligat yapılmasına gerek olmaksızın haciz işlemi yapılabilecektir. İtirazın iptali davasında hüküm altına alınana yargılama gideri, vekalet ücreti ve İcra-İnkar tazminatı için öncelikle itiraz edilen icra dosyasından borçluya bu alacaklar için icra emri gönderilmesi ve icra emrinin borçluya tebliğinden itibaren 7 günlük süre geçmesi gerekmektedir. Haciz hakkında daha detaylı bilgi için Haciz Nedir? isimli yazımızı inceleyebilirsiniz. Davanın kısmen kabul kısmen reddi halinde de ise kabul edilen kısım yönünden itirazlı icra takibine devam edilebilecek olup bu kısmen kabul edilen asıl alacak ve hesaplanacak ferileri için icra takibi kesinleşmiş olacaktır. Borçlu Yönünden İtirazın İptali Davasında Verilen Kararın Etkisi ve İcrası Davanın reddine karar verilmesi halinde itirazlı takip durmaya devam edecektir. Kararın kesinleşmesi halinde icra dosyası kapatılacaktır. Borçlu/davalı, davanın reddi veyahut kısmen kabul kısmen reddi halinde lehine hükmedilecek yargılama gideri, vekalet ücreti ve kötüniyet tazminatı için yeni bir ilamlı icra takibi başlatarak alacaklı/davacıdan talep edebilecektir. 6. İtirazın İptali Davasında Zorunlu Dava Şartı Arabuluculuk Ticari Davalar, İş Davaları (kıdem ve ihbar tazminatı, fazla mesai, yıllık izin vb) ve Tüketici Hukukundan Kaynaklanan Davalarda mahkemede dava açmadan önce arabulucuya gitme zorunluluğu vardır. Zorunlu arabuluculuk, bu uyuşmazlıklar açısından dava şartı olup arabuluculuk süreci yürütülmeksizin açılan dava, dava şartı yokluğu nedeniyle reddedilir. İtirazın İptali Davasında yargılama genel hükümlere göre yapılacağı için alacağın niteliğine göre alacak konusu için zorunlu dava şartı arabuluculuğa tabi olabilmektedir. İtirazın İptali Davasına konu alacağı ticari olması, tüketici işleminden kaynaklanması veyahut iş hukuku ve işçilik alacağından kaynaklanması halinde arabuluculuğa başvurulması zorunludur. Zorunlu Arabuluculuk ile ilgili detaylı bilgi için "Tüketici Davalarında Zorunlu Arabuluculuk" ve "İş Hukukunda Zorunlu Arabuluculuk" başlıklı makalelerimizi inceleyebilirsiniz. 7. İtirazın İptali Davasında Harç ve Masraf İtirazın İptali Davası’nda nispi peşin harç alınmakta olup bu harç da dava değerine göre belirlenmektedir. Dava değeri ise üst sınırı icra takibinde takipte kesinleşen miktar olmak kaydıyla alacaklının dava dilekçesinde belirttiği dava değeridir. Alacaklı bu tutar üzerinden hesaplanacak nispi harçtan, icra dairesine ödediği peşin harcı düşerek harç ödemek zorundadır. İcra dairesine ödenen harcın düşülebilmesi için icra dairesinden derkenar alınması gerekmektedir. Dava açılırken ödenen harç davanın sonunda haksız çıkan tarafa yükletilecektir. İtirazın İptali Davasında masraf ise tarafların dayandığı delile ve yargılamaya göre değişmektedir. Yargılamada keşif, bilirkişi incelemesi varsa bunların masrafının bu delile dayanan tarafça ödenmesi gerekmektedir. Her iki taraf da bu delillere dayandıysa ispat külfeti alacaklı üzerinde olduğundan alacaklı tarafından ödenmesi gerekmektedir. Yine yargılama masrafları da haksız çıkan tarafa yükletilecektir. 8. İtirazın İptali Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme İtirazın İptali Davasında görevli mahkeme belirlenirken takibe konu alacağın kaynağı ve niteliğine göre belirlenecektir. Alacağın kaynağına göre görevli mahkeme; Asliye Hukuk Mahkemesi, Asliye Ticaret Mahkemesi, Tüketici Mahkemesi, İş Mahkemesi, Sulh Hukuk Mahkemesi hatta çok nadir de olsa Aile Mahkemesi bile olabilmektedir. Uygulamada en sık karşılaşılan davaları belirtirsek; Ticari bir işten kaynaklı fatura, cari hesap ve sözleşme alacağına dayalı icra takiplerine yapılan itirazın iptali davasında Asliye Ticaret Mahkemesi,İşçi işveren ilişkisinden kaynaklı kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, yıllık ücreti izin, fazla çalışma, ücret alacağı vb. gibi alacaklardan kaynaklı icra takiplerine yapılan itirazın iptali davasında İş Mahkemesi,Kira, Kat Mülkiyeti Kanunu’ndan kaynaklanan icra takiplerine yapılan itirazın iptali davalarında Sulh Hukuk Mahkemesi,Bir tarafın tüketici olduğu fatura veyahut sözleşme alacağından kaynaklanan davalarda Tüketici Mahkemesi,Takibe konu alacağın özel bir mahkemede görülmesinin mümkün olmadığı alacaklara ilişkin itirazın iptali davasında Asliye Hukuk Mahkemesi, görevlidir. Yetki kamu düzenine ilişkin olmadığından mahkemece veyahut icra dairesince yetki hususu resen dikkate alınmaz. İtirazın İptali Davalarında yetki hususu tartışmalıdır. Zira borçlu icra dairesine yetki itirazında bulunmayıp sadece borca itiraz ettiği zaman icra dairesinin yetkisi kesinleşecektir. Bu halde açılacak itirazın iptali davasında borçlunun mahkemenin yetkisine itirazda bulunup bulunamayacağı hususunda kanunda bir düzenleme yoktur. Ancak Yerleşik Yargıtay uygulaması borçlunun takipte yetki itirazında bulunmasa dahi itirazın iptali davasında bulunabileceği yönündedir. Bu sebeple İtirazın İptali Davalarında yetkili mahkeme Hukuk Muhakemeleri Kanunu başta olmak üzere alacağın niteliğine göre bağlı olduğu kanuna göre belirlenecektir. İş Hukuku davaları gibi yetkinin kamu düzenine ilişkin olduğu durumlarda mahkeme bu hususu resen dikkate alacaktır. Yargıtay 5.Hukuk Dairesi Esas: 2021/ 3890, Karar: 2021 / 8373 ve Karar Tarihi: 07.06.2021 “Davalı borçlu, icra takibine itirazı sırasında yetki itirazında bulunmayarak ... İcra Dairesinin yetkisini kabul etmiş sayılmakta ise de; bu husus, itirazın iptali davasının görüleceği genel mahkemenin yetkisini de kabul ettiği anlamına gelmez. İcra dairesinin yetkisine itiraz etmeyen davalı borçlunun, itirazın iptali davasında mahkemenin yetkisine itiraz etmeye hakkı bulunmaktadır. Somut olayda, davacı tarafından davalıya karşı itirazın iptali istemine ilişkin davanın ... 3. Asliye Hukuk Mahkemesinde açıldığı, davalı tarafın usulüne uygun ve süresinde yetki itirazında bulunulduğu ayrıca davacının ikametgahının ".../..." olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda, davacının ikametgahının ".../... “ olduğundan ve davacı tercih hakkını bu yönde kullandığından, uyuşmazlığın ... 3. Asliye Hukuk Mahkemesinde görülüp sonuçlandırılması gerekmektedir” 9. İtirazın İptali Davasının Açılmasında Hak Düşürücü Süre ve Zamanaşımı İİK m.67’de alacaklının, itirazın tebliği tarihinden itibaren bir sene içinde mahkemeye başvurarak, genel hükümler dairesinde alacağının varlığını ispat suretiyle itirazın iptali sağlayabileceği düzenlenmiştir. Hükümde açıkça görüleceği üzere itirazın iptali davası açılması öngörülmüş 1 yıllık süre itirazın alacaklıya tebliğ tarihinden itibaren öngörülmüştür. İtirazın tebliğ edilmesi dışında alacaklının itirazı öğrenmesi durumunda bu bir yıllık süre başlamayacaktır. Türk Borçlar Kanunu’nun 154/2 maddesinde icra takibinin yapılmasıyla zamanaşımının kesileceği kabul edilmiştir. Zamanaşımı kesilmesi halinde o tarihten itibaren yeniden alacağın tabî olduğu zamanaşımı süresi işlemeye başlayacaktır. İcra dosyasının takipsiz bırakılması, dosyada işlem yapılmaması sebebiyle dosyanın takipsizlikten düşmesinin zamanaşımın kesilmesine bir etkisi yoktur. Ancak dosyada yapılan son işlem tarihinden itibaren tekrar başlayan zamanaşımı süresi alacağının zamanaşımına uğramasına sebep olabilecektir. ### Şike ve Teşvik Suçu Yaptırımları TDK’ya göre şike, “Bir spor karşılaşmasının sonucunu değiştirmek için maddi veya manevi bir çıkar karşılığı varılan anlaşma” olarak tanımlanmaktadır. Şike spor alanına özgü bir terim olup sözlük anlamı ile spor hukuku alanındaki anlamı aynıdır. Nitekim 6222 Sayılı Kanunda da “belirli bir spor müsabakasının sonucunu etkilemek amacıyla bir başkasına kazanç veya sair menfaat temin…“ edilmesi olarak tanımlanmıştır. Teşvik veya teşvik primi ise “Belirli bir iktisadi veya sosyal amaca ulaşabilmek için maddi destek ve hukuki kolaylıklar biçiminde verilen ödül” şeklinde tanımlanmaktadır. İşlenen suçların tespit edilmesi halinde, suçu işleyen kişiler çeşitli idari ve cezai yaptırımlara maruz bırakılmaktadır. Öyle bu suçlar, hürriyete bağlayıcı cezalara dahi sebep olabilmektedir. 1. Şike ve Teşvik Primi Suçunda Teşebbüs ve Gönüllü Vazgeçme Ceza Hukukunda genel olarak teşebbüs kişinin, işlemeyi kastettiği bir suçu elverişli hareketlerle doğrudan doğruya icraya başlayıp da elinde olmayan nedenlerle tamamlayamaması olarak tanımlanmıştır. Ancak, mevzuatımızda şike ve teşvik primi suçu, genel ceza hukuku uygulamasından ayrılmıştır. Buna göre 6222 sayılı Sporda ve Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun uyarınca kazanç veya sair menfaat temini hususunda anlaşmaya varılmış olması halinde bu suç tamamlanmış olur. Diğer bir deyişle istenen sonuç elde edilmese de anlaşma varsa suç gerçekleşmiş kabul edilir. Ancak kazanç veya sair menfaat vaat veya teklifinde bulunulmuş ancak anlaşma sağlanamamışsa suçun teşebbüs aşamasında kalmış olması dolayısıyla teşebbüs hükümlerine göre cezaya hükmolunacağı öngörülmüştür. Şike ve teşvik primi vermek suçlarında gönüllü vazgeçme 6222 sayılı kanunda ayrıca düzenlenmiş olup müsabaka yapılmadan önce suçun ortaya çıkmasını sağlayan kişiye ceza verilmez. 2. Şike ve Teşvik Primi Suçunda Uygulanacak Ceza 6250 sayılı kanunla yapılan değişiklik sonrası şike suçunun cezası 1 yıldan 3 yıla kadar hapis ve yirmibin güne kadar adli para cezası olmuştur. Yine suçun; Kamu görevinin sağladığı güven veya nüfuzun kötüye kullanılması suretiyle,Federasyon veya spor kulüpleri ile spor alanında faaliyet gösteren tüzel kişilerin, genel kurul ve yönetim kurulu başkan veya üyeleri, teknik veya idari yöneticiler ile kulüplerin ve sporcuların menajerleri veya temsilciliğini yapan kişiler tarafından,Suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde,Bahis oyunlarının sonuçlarını etkilemek amacıyla işlenmesi halinde verilecek cezanın yarı oranında artırılacağı düzenlenmiştir. Ayrıca, şike ve teşvik primi suçuyla ilgili olarak hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilemeyeceği gibi verilen hapis cezasının seçenek yaptırımlara çevrilemez ve ertelenemez. Şike ve teşvik primi suçlarının bir suç işleme kararının icrası kapsamında değişik zamanlarda birden fazla işlenmesi halinde zincirleme suç hükümleri uygulanır. Buna göre, bunlardan en ağır cezayı gerektiren fiilden dolayı verilecek ceza dörtte birinden dörtte üçüne kadar artırılarak tek cezaya hükmolunur. Konu ile ilgili “Şike ve Teşvik Primi Suçu” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 3. Şike ve Teşvik Primi Suçunda Uygulanacak Yaptırımlar Suçun spor kulüplerinin veya sair bir tüzel kişinin yararına işlenmesi halinde yukarıdaki cezalara ek olarak idari para cezası verilir. Bahse konu idari para cezası yüzbin Türk Lirasından az olmamak üzere şike veya teşvik primi miktarı kadar olabilir. Şike ve teşvik primi suçundan cezalandırılan kişi ayrıca, spor kulüplerinin, federasyonların, bünyesinde sportif faaliyetler icra edilen tüzel kişilerin yönetim ve denetim organlarında görev yapmaktan yasaklanır. Ayrıca her federasyon yukarıda cezalara ek olarak kendi mevzuatlarında yer alan idari yaptırımları uygulayabilecektir. Örneğin TFF, Futbol Disiplin Talimatının 56. maddesine göre; Kişilere sürekli hak mahrumiyeti cezası,İhlallerin kulüp yöneticileri tarafından gerçekleştirilmiş olması durumunda ilgili kulüplere bir alt lige düşürme cezası,İhlalde sorumluluğu bulunan kişilere ayrıca para cezası,Teşebbüs halinde, ilgili kişilere 1 yıldan 3 yıla kadar müsabakadan men veya hak mahrumiyeti cezası,Teşebbüs halinde ilgili kişinin yöneticisi olduğu kulübe ağır ihlal hallerinde kulübe en az 12 puan indirme cezası,İhlal veya ihlale teşebbüsün hakemler tarafından meydana getirilmesi halinde sürekli hak mahrumiyeti cezası, vermeye yetkilidir. 4. Şike ve Teşvik Primi Suçunda Yargılama Usulü 6222 sayılı kanunun 23. maddesinde yargılama ve usul hükümleri düzenlenmiş olup; Şike ve teşvik primi suçunun ortaya çıkarılması için şüpheli veya sanığın Ceza Muhakemesi Kanununun 135 inci maddesinde düzenlenen telekomünikasyon yoluyla iletişimi dinlenebilir, kayda alınabilir ve sinyal bilgileri değerlendirilebilir.6222 Sayılı kanun kapsamındaki idari para cezasına ve diğer idari yaptırım kararları Cumhuriyet savcısı tarafından verilebilir.Şike ve teşvik primi suçlarından dolayı yargılama yapmaya Hâkimler ve Savcılar Kurulunun ihtisas mahkemesi olarak görevlendireceği Asliye Ceza Mahkemeleri yetkilidir. Excerpt: Şike ve Teşvik Primi Suçu; hukuka veya spor ahlâkına aykırı şekilde, müsabaka sonucunu etkileme eylemi olarak kabul edilmekte ve bu suçların işlendiğinin tespit edilmesi halinde, suçu işleyen kişiler çeşitli idari ve cezai yaptırımlar uygulanmaktadır. ### Kesinleşmeden İcraya Konulamayacak Mahkeme Kararları Mahkemelerin yargılama sürecinde yaptıkları araştırma, inceleme ve yargılama işlemlerinin ardından yargılama sonunda esasa ilişkin verilen en son nihai karara “hüküm”, “ilam”, “karar” denmektedir. Mahkemece verilen kararlar verildikleri andan itibaren icrai etkiye sahip olurlar. Dolayısıyla kararın kesinleşmemiş olması icra edilebilirliğini etkileyen bir husus değildir. Fakat bu durum her uyuşmazlık için geçerli değildir. Kanun koyucu uyuşmazlığın kesinleşmeden icra edilebilir olması halinde doğabilecek sorunları öngörüp buna göre kesinleşmeden icraya konulamayacak nitelikte mahkeme kararları belirlemiştir. Bu konudaki düzenlemeler yalnızca İcra ve İflas Kanunu’nda değil, Hukuk Muhakemeleri Kanunu ve diğer özel kanunlarda da düzenlenmiştir. Belirtilen mahkeme kararları sınırlı sayıda olmayıp uygulamada en sık karşılaşılanlardır. Genel olarak yukarıda belirtilen mahkeme ilamları dışındaki ilamların icra edilebilirliği için kesinleşme zorunluluğu yoktur. Mahkeme kararlarının icra edilebilirliğinde farklı uygulamaya gidilmesinin temel sebebi, bazı mahkeme kararlarının kesinleşmeden icraya konulması halinde hak kaybına uğrama ihtimali daha azken, bazı mahkeme kararların telafisi zor hak kayıpları doğma ihtimali daha yüksek olmasıdır. Kesinleşmeden icraya konulamayacak mahkeme kararlarının icraya konulması halinde takibin açıldığı yer İcra Hukuk Mahkemesine yapılacak şikâyet ile takibin iptalini sağlayabilir. 1. Aile ve Kişiler Hukukuna İlişkin Mahkeme Kararları Aile ve kişiler hukukuna ilişkin tarafların şahsi ya da ailevi yapılarına ilişkin hukuki durumlarında ve bunlara ilişkin sicil ve kayıtlarda bir değişiklik yaratan kararlar kesinleşmeden icraya konulamazlar. Bunun sebebi bu tür uyuşmazlıkların aileye ilişkin oldukça hassas konular olması sebebi ile olası hatalara mahal vermemektir. Ad, soyadı, yaş tashihi, velayetin nez’i, babalık davası, nesep tashihi, boşanma ve bunun fer'i niteliğindeki hükümler için icraya yoluna başvurabilmek için ilamların kesinleşmiş olması gerekmektedir. Ancak tarafların şahsi ya da ailevi yapılarına ilişkin hukuki durumlarında ve bunlara ilişkin sicil ve kayıtlarda bir değişiklik yaratmayan mahkeme kararları kesinleşmeden icraya konulabilecektir. Örneğin nafaka mahkeme kararı kesinleşmeksizin icraya konu edilebilir. 2. Taşınmaz Mal İle İlgili Ayni Haklara İlişkin Mahkeme Kararları Ayni hak bilindiği üzere herkese karşı ileri sürülebilen bir haktır. Taşınmaz malların aynına ilişkin haklar da herkese karşı ileri sürülebilen mülkiyet, irtifa, intifa hakları gibi haklardan oluşmaktadır. HMK’nın 367/2 maddesi uyarınca taşınmaz mal ile ilgili ayni haklara ilişkin kararlar ve bu kararda hüküm altına alınan yargılama gideri ve vekalet ücreti kesinleşmedikçe cebri icra yoluna başvurulamaz. Örneğin sitemizde makalesi de yer alan Tapu İptal ve Tescil Davası’nda verilen hüküm kesinleşmeden icraya konu edilemez. Ancak taşınmazın aynına ilişkin olmayan ecrimisil, müdahalenin meni yahut kira sözleşmelerinden kaynaklanan uyuşmazlıklarda verilen mahkeme kararlarının icraya konu edilmesi için kesinleşme zorunluluğu yoktur. Nitekim Yargıtay 12. Hukuk Dairesi 22.10.2019 tarihli 2018/11563 Esas sayılı ve 2019/15466 Karar sayılı ilamında; "...Takibe dayanak ilamın davacısı/borçlunun, muris muvazaasından kaynaklanan tapu iptal ve tescil ile sağlararası kazandırmaların iptalini talep ettiği, mahkemece; davanın reddine karar verildiği ve davalı/alacaklı tarafından ilamda hüküm altına alınan vekalet ücreti yönünden borçlu hakkında ilamlı icra takibi başlattığı görülmektedir. Mahkemece her ne kadar davanın reddine karar verilmiş ise de tapu iptal ve tescil davasında gayrimenkulün aynı tartışıldığından uyuşmazlığın özünde ayni hakka ilişkin mülkiyet ihtilafı bulunduğundan ilamın kesinleşmeden infaz edilemeyeceğinin kabulü gerekmektedir.” şeklinde karar vermiştir. Karardan da görüleceği üzere taşınmazın aynı ile ilgili uyuşmazlıklarda verilen kararlarda karar kesinleşmeden karara dayanarak ilamlı icra takibi başlatılması mümkün değildir. 3. Hizmet Tespit Davasında Verilen Mahkeme Kararları İş Mahkemeleri Kanunu m. 7/4 hükmüne göre, hizmet akdine tabi çalışmaları nedeniyle zorunlu sigortalılık sürelerinin tespiti talebi ile işveren aleyhine açılan davalarda, SGK yargılama sonucu verilecek kararı kesinleştikten sonra uygulamakla yükümlüdür. SGK tarafından kararın uygulanması için kararın kesinleşmesi şarttır. Diğer bir ifadeyle Hizmet Tespit davasından dava sonunda verilen kararlar ve bu kararların ferisi niteliğindeki vekalet ücreti ve yargılama gideri karar kesinleşmeden cebri icraya konu edilemeyecektir. 4. Kira Bedelinin Tespitine İlişkin Mahkeme Kararları Kira bedelinin tespitine ilişkin davalarda verilen kira bedeli tespiti kararları eda hükmü içermediği için ilamlı icra takibine konu yapılması mümkün değildir. Ancak kararda yer alan vekâlet ücreti ve yargılama gideri ilamlı icra takibine konu edilebilir. Yargıtay’ın 12.11.1979 tarih 1/3 sayılı İçtihadı Birleştirme kararında kira bedelinin tespitine ilişkin kararların kesinleşmeden cebri icra yoluna başvuramayacağı karar verilmiştir. Bu karar uyarınca kararda yazılı yargılama gideri ve vekalet ücreti vb. taleplerin de karar kesinleşmedikçe cebri icra yolu ile infazı istenemez. Kira tespit davasına ilişkin detaylı bilgi için Kira Tespit Davası ile Kira Bedelinin Uyarlanması Davasının Farkları isimli makalemizi inceleyebilirsiniz. 5. Yabancı Mahkeme Kararlarının Tenfizine İlişkin Mahkeme Kararları Milletlerarası Özel Hukuk Ve Usul Hukuku Hakkında Kanunun (MÖHUK) 50. maddesinde tenfiz açıklanmıştır. Tenfizin kelime anlamı; yabancı ülkede alınmış bir kararın Türkiye’de bağlayıcı özellik kazanmasıdır. Tenfiz edilmeyen hiçbir ilamın Türkiye’de geçerliliği yoktur. MÖHUK madde 50’de de; “Yabancı mahkemelerden hukuk davalarına ilişkin olarak verilmiş ve o devlet kanunlarına göre kesinleşmiş bulunan ilâmların Türkiye'de icra olunabilmesi yetkili Türk mahkemesi tarafından tenfiz kararı verilmesine bağlıdır.” şeklinde yabancı ilamın Türkiye icra edilebilir özelliğe sahip olabilmesi için tenfiz edilmesi Kanun Koyucu tarafından hüküm altına alınmıştır. Yine, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası 9. maddesinde “Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır.” şeklinde ifade edilmiştir. Fakat küreselleşmeden dolayı ülkeler arasındaki bağlantılar hem devletlerarasında hem de vatandaşlar arasında oldukça artmıştır. Türk yargısının yetkisi ve tasarrufu bulunmayan, ülke sınırları dışında yaşanan uyuşmazlıklarda yabancı mahkemeler tarafında verilen kararların Türkiye’de icra edilebilir olması için tenfiz kararının kesinleşmesinin beklenilmesi zorunludur. 6. Menfi Tespit veya İstirdat Davalarına İlişkin Mahkeme Kararları İcra ve İflas Kanunu’nun 72. maddesinin 4 ve 5. fıkralarında yer alan hükme göre menfi tespit davalarında verilen kararın kesinleşmeden icraya konulabilmesi mümkün değildir. İlam bir bütün olup, ilamda yer alan vekalet ücreti ve yargılama gideri de aynı kurala tabidir. İstirdat davasında ise iki farklı durum söz konusudur. Menfi tespit davasından dönüşen istirdat davasında verilen kararın cebri icraya konu edilebilmesi için kararın kesinleşmesi gerekirken Menfi tespit davası açılmadan cebrî icra tehdidi altında ödenen paranın iadesi için alacaklıya karşı İİK'nın 72. maddesinin 7. fıkrasına göre açılan istirdat davasında ilâmın kesinleşmesi şart değildir. Zira doğrudan açılan istirdat davasında ilâmın konusu bir para alacağıdır. Konuyla ilgili detaylı bilgi için "Menfi Tespit Davası" başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2018/8-55 E. ve 2020/830 K. sayılı ilamında; “Kesinleşmeden icraya konulamayacak istisnai düzenlemelerden biri de İİK'nın 72. maddesinin 4 ve 5. fıkralarında yer alan menfi tespit davasına ilişkindir. Menfi tespit davasının kabulü hâlinde icranın eski hâle getirilebilmesi için kararının kesinleşmesi gerekir. …..Menfi tespit davasının reddi hâlinde ise ilam (İİK m. 36 ve HUMK m. 443/1 anlamında) eda hükmünü içeren bir ilâm değildir. İİK'nın 72. maddesinin 4. fıkrasının 2. cümlesinde açıkça belirtildiği gibi, alacaklının, lehine hükmedilen tazminatı borçlunun gösterdiği teminattan alabilmesi için, menfî tespit davasının reddine ilişkin kararın kesinleşmiş olması gerekir. Ayrıca ilam bir bütün olup, ilamda yer alan eklentiler de aynı kurala tabidir (Hukuk Genel Kurulunun 07.11.1990 tarihli ve 12-446 E., 1990/564 K. sayılı, 05.10.2005 tarihli ve 2005/12-534 E., 2005/554 K. sayılı kararları).Borçlu, İİK'nın 72. maddesinin 6. fıkrasına göre menfi tespit davasından dönüşen istirdat davasının kabulü kararının faiz, tazminat ve yargılama giderlerine ilişkin bölümü için ilâmlı icra yoluna başvurabilir; fakat, bunun için de, istirdat davasının kabulü kararının kesinleşmesi gerekir…" şeklinde karar vermiştir. 7. Sayıştay Mahkemesi Kararları Sayıştay Kanunu’nun 53. Maddesinde yer alan “Sayıştay ilamları kesinleştikten sonra doksan gün içerisinde yerine getirilir. İlam hükümlerinin yerine getirilmesinden, ilamların gönderildiği kamu idarelerinin üst yöneticileri sorumludur. (2) İlamlarda gösterilen tazmin miktarı hüküm tarihinden itibaren kanuni faize tabi tutularak, 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu hükümlerine göre tahsil olunur.” Şeklindeki düzenlemeye göre Sayıştay ilamları kesinleşmeden cebri icra yoluna başvurulamaz. 8. Ceza Mahkemesi Kararlarının Yargılama Gideri ve Tazminata İlişkin Hükümleri Ceza Hukukunda vekalet ücreti, yargılama gideri ve tazminat esas kararın niteliğine göre sanık veya kamu üzerine bırakılmaktadır. Bu alacak kalemleri Hagb, mahkûmiyet gibi hallerde sanık üzerine, beraat halinde kamu üzerine bırakılmaktadır. Ceza Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 4. Maddesinde yer alan “Mahkûmiyet hükümleri kesinleşmedikçe infaz olunamaz.” şeklindeki hüküm uyarınca mahkûmiyet halinde hükmedilen vekâlet ücreti ve yargılama gideri karar kesinleşmeden icra edilemeyecektir. Kanun maddesinin merhumu muhalifinden mahkûmiyet dışındaki hükümlerde yer alan alacak kalemlerinin kesinleşmesinin beklenilmesine gerek yoktur. Ancak uygulamada ceza yargılamasına ilişkin her kararın kesinleşmesi aranmaktadır. 9. İstihkak Davalarına İlişkin Mahkeme Kararları İstihkak iddiasının kabulü esasen mülkiyetin aidiyetinin tespiti yönelik bir karardır. Mahiyeti gereği kesinleşmeden icraya konulması mümkün değildir. Bu sebeple kesinleşmeyen istihkak iddiasının kabulü kararı ile icra yoluna başvurulamaz. Buna karşın, istihkak iddiasının reddine ilişkin kararlarda hüküm altına yargılama giderleri, vekâlet ücreti gibi alacakların karar kesinleşmeden cebri icraya konulması mümkündür. 10. Bayrağına ve Sicil Kaydına Bakılmaksızın Gemilere İlişkin Mahkeme Kararları Gemilere dair tüm uyuşmazlıklardan kaynaklanan davalarda ilam kesinleşmeden cebri icra yoluna başvurulamamaktadır. Gemilere ilişkin davalarda yalnızca geminin ayni haklarına ilişkin değil örneğin; geminin kiralanması, işletilmesi, teslimi gibi ilamların da cebri icraya başvurulabilmesi için kesinleşmesi gerekmektedir. 11. Kesinleşmeden İcraya Konulamayacak Kararların İcraya Konulması Halinde Başvurulacak Hukuki Yollar İlamların kesinleşmeden icraya konulup konulamayacağını kontrol yükümlülüğü icra müdürüne ait olup kesinleşmeden icra edilemeyecek ilam ile icra emri gönderilmesi talebinde bulunulması halinde bu talebi reddetmesi gerekmektedir. İcra Müdürünün dikkatsizliği sebebiyle icra emri gönderilmesi halinde ise borçlunun süresiz şikâyet hakkı vardır. Borçlu takibin açıldığı yer İcra Hukuk Mahkemesine yapacağı şikâyet ile takibin iptalini sağlayabilir. ### Sıra Cetveli ve Sıra Cetveline İtiraz İcra ve İflas Kanunu (İİK) uyarınca, icra takibinin son aşaması, ödeme, diğer bir deyişle paraların paylaştırılması aşamasıdır. Birden fazla alacaklının olduğu hallerde haczedilen malların satılması ile tüm alacaklıların alacakları karşılanabiliyorsa herhangi bir problem yoktur. Ancak hacizli malların satılması ile tüm alacaklıların alacakları karşılanamıyorsa talep üzerine icra müdürü tamamlama hacizleri yapar. Tamamlama haczi ile haczedilen malların satılması sonucunda malvarlığı, alacaklıların alacaklarını karşılamaya yetmiyorsa icra müdürü tarafından herhangi bir talebe ihtiyaç duyulmaksızın, re’sen sıra cetveli düzenlenir. Keza, iflas tasfiyesinde sıra cetveli daima düzenlenir. Haciz yoluyla takipte, sıra cetvelinin ilgililere tebliğinden itibaren 7 gün içinde sıra cetveline karşı şikayet veya itiraz gerçekleştirilebilir. Bu süre içinde sıra cetveline karşı konulmazsa sıra cetveli kesinleşir ve paraların paylaştırılması aşamasına geçilir. Sıra cetvelini hazırlarken takip hukukuna uygun hareket etmeyen icra müdürünün hakkında, İcra Mahkemesinde şikayet yoluna başvurulabilir. Bunun yanı sıra, alacaklı sıra cetvelinde yer alan bir başka alacaklının alacağına veya sırasına karşı, itiraz yoluna başvurulabilir. Malvarlığına haciz uygulanan veya iflasa tabi tutulan borçlunun malları satıldıktan sonra elde edilen parasal meblağın ne kadarının hangi sırayla hangi alacaklıya paylaştırılacağı, oldukça önemlidir. İcra ve iflas hukukunda, bu alacaklıların, alacaklarına kavuşmaları için oluşturulan listeye sıra cetveli denir. Sıra cetvelinin nasıl düzenleneceği, İcra ve İflas Kanunu başta olmak üzere mevzuatımızda açıkça düzenlenmiştir. Ancak, kimi durumlarda sıra cetvelinin düzenlenmesinde birtakım hukuka aykırılıklar gündeme gelebilir. Bu gibi durumlarda, ilgililerin başvurabilecekleri şikayet ya da itiraz gibi çeşitli yasal yollar vardır. 1. Sıra Cetvelinin Düzenlenmesi İcra takibinin kesinleşmesi üzerine borçlu, borcunu ödemezse malları haczedilir. Alacaklıların alacaklarının ödenmesi amacıyla hacizli malların satışı gerçekleştirilir. Ancak hacizli malların satışı sonucunda elde edilen tutar, her zaman alacak miktarını karşılamaya yetmeyebilir. Takibin sonunda tek bir alacaklı varsa ve satış sonucu elde edilen tutar bu alacağı karşılamaya yetmiyorsa sıra cetveli düzenlenmez, alacaklıya aciz belgesi verilir. Ancak takip sonunda birden fazla alacaklı varsa ve satış sonucunda elde edilen tutar bu alacaklıların alacağını karşılamaya yetmiyorsa icra müdürü tarafından re’sen sıra cetveli düzenlenir. Alacaklıların her biri sıra cetvelinde ayrı bir sıraya kaydolur. Bu sıranın nasıl düzenleneceği İİK madde 206’da düzenlenmiştir. İcra ve İflas Kanunu (İİK) madde 206 uyarınca sırasıyla; Rehinli alacaklıların alacakları,Devletin vergi alacakları,İmtiyazlı alacaklar,İmtiyazsız alacaklar ödenir. Bir önceki sırada bulunan alacaklı veya alacaklılar alacaklarını almadıkça bir sonraki sıraya ödeme yapılmaz. İmtiyazsız alacaklılar için düzenlenen sıra cetvelinde ilk hacze iştirak eden alacaklılar aynı sırada yer alırlar. Aynı sıradaki alacaklılar ise eşit hakka sahiptirler ve bu kişilere alacakları oranında ödeme yapılır. Hacze iştirak nasıl yapılır ve hacze iştirakin şartları nelerdir konuları için “Hacze İştirak” isimli makalemizi inceleyebilirsiniz. Sıra cetveli hazırlanmasının ardından ilgililere tebliğ edilir. İlgililer tebliğden itibaren 7 gün içinde sıra cetveline karşı şikayet veya itiraz yoluna başvurabilirler. Tebliğden itibaren 7 gün içinde sıra cetveline karşı konulmadığı takdirde, sıra cetveli kesinleşir. Kural olarak, sıra cetveli kesinleşmeden alacaklılara ödeme yapılamaz. Ancak kimi durumlarda, sıra cetveline karşı şikayet veya itiraz yoluna başvurulmuşsa dahi, sıra cetvelinde hak sahibi görünen alacaklının, payına düşen miktarı tahsil etmesi mümkündür. Bunun için, İİK m.142/a uyarınca, herhangi bir bankanın kesin teminat mektubunun alacaklı tarafından dosyaya sunulması gerekir. 2. Sıra Cetveline Şikayet Yolu ile Karşı Konulması İcra müdürü sıra cetvelini hazırlarken takip hukukuna aykırı hareket ederse ilgililer şikayet yoluna başvurabilirler. İİK madde 16’da icra ve iflas dairelerinin işlemlerinin kanuna aykırı olması sebebiyle icra mahkemeleri nezdinde şikayet yoluna başvurulabileceği düzenlenmiştir. İİK madde 16’daki bu genel düzenleme sıra cetveline karşı şikayette de uygulama alanı bulmaktadır.  Örneğin kural olarak sıra cetveli kesinleşmediği müddetçe alacaklılara ödeme yapılamaz. Bu takip kuralına aykırı bir biçimde icra müdürü tarafından sıra cetveli kesinleşmeksizin paraların paylaştırılması aşamasına geçilirse bu husus şikayet başvurusu ile icra mahkemesine taşınabilir. İcra müdürünün takip hukukuna aykırı işlemleri sebebiyle sıra cetveline karşı şikayet yoluna başvurulabileceği gibi, alacaklı, bulunduğu sıraya ilişkin olarak da şikayetlerini ileri sürebilir. Diğer bir deyişle, alacaklının istediği sıraya kabul edilmemesi halinde de İİK madde 142/3 uyarınca şikayet yoluna başvurma hakkı bulunmaktadır. Konu ile ilgili detaylı bilgi için “İcra Müdürlüğü İşlemini Şikayet" isimli makalemizi inceleyebilirsiniz. 3. Sıra Cetveline İtiraz Yolu ile Karşı Konulması İlgilinin sıra cetveline karşı koyma sebebi, sıra cetveline alınmış bir alacaklının alacağına ilişkin olabilir. Yani, itiraza konu edilen alacağın, sıra cetvelinde yer almaması gerektiği ileri sürülebilir. Bu takdirde icra mahkemesinde değil genel mahkemelerde sıra cetveline karşı itiraz yoluna başvurmalıdır. Yani, kişinin, sıra cetvelinde kendi sırasına ilişkin yanlışlıklara karşı icra mahkemesinde şikayet yoluna başvurması gerekirken başka bir alacaklının sırasına ilişkin itirazlar, genel mahkemelerde ileri sürülmelidir. Örneğin, alacağı dördüncü sıraya yazılmış olan bir alacaklı esasen üçüncü sırada olduğunu iddia ediyorsa bu hususa ilişkin olarak icra mahkemesinde şikayet yoluna başvurmalıdır. Ancak üçüncü sırada yer alan bir alacaklının alacağının esasen dördüncü sırada yer aldığına ilişkin iddiasını genel mahkemelerde itiraz yolu ile ileri sürmelidir. 4. İflas Tasfiyesinde Sıra Cetveli Düzenlenmesi Haciz yoluyla takipten farklı olarak iflas tasfiyesinde sıra cetveli düzenlenmesi zorunludur. Öyle ki, süresi içinde sıra cetvelinin verilmemesi halinde iflas dairesi durumu icra mahkemesine bildirdiği takdirde iflas idaresi üyelerinin görevine son verilir. Alacaklılar adi tasfiyede iflas idaresine, basit tasfiyede iflas müdürlüğüne alacaklarını bildirirler. İflas idaresi söz konusu alacakların var olup olmadığını, alacağını bildiren kişinin gerçekten alacaklı olup olmadığını tespit eder. İflas idaresi tarafından kabul edilen alacaklar miktar ve sıraları ile birlikte sıra cetvelinde gösterilir. Alacakları iflas idaresi tarafından kabul edilmeyen veya kısmen kabul edilen alacaklılar sıra cetveline karşı itiraz davası açabilir. Bunun yanı sıra bir başka alacaklının alacağına veya sırasına karşı koymak isteyen alacaklı da sıra cetveline karşı itiraz davası açabilir. Sıra cetveline karşı itiraz davası iflasa karar verilen yerdeki Asliye Ticaret Mahkemesinde açılır. İflas idaresi sıra cetvelini düzenlerken uyması gereken iflas hukuku kurallarına uymadığı takdirde sıra cetveline karşı şikayet yoluna başvurulabilir. Alacaklı, alacağının reddi veya kısmen kabulü halinde sıra cetveline karşı itiraz davası açarken; alacağının sırasına karşı koymak istediği takdirde sıra cetveline karşı şikayet yoluna başvurmalıdır. Şikayet başvurusu İcra Mahkemesine yapılır. 5. Sıra Cetveline İtirazda Görevli ve Yetkili Mahkeme Sıra cetvelini hazırlarken takip hukukuna uygun hareket etmeyen icra müdürünün hakkında, İcra Mahkemesinde şikayet yoluna başvurulabilir. Bunun yanı sıra, alacaklı sıra cetvelinde yer alan bir başka alacaklının alacağına veya sırasına karşı, itiraz yoluna başvurulabilir. Sıra cetveline itiraz davalarında görevli mahkeme Asliye Hukuk Mahkemeleridir. Yetkili mahkeme ise, sıra cetvelini düzenleyen icra dairesinin bulunduğu yer mahkemesidir. ### Alacaklıyı Zarara Uğratma Suçu ve Cezası Kural olarak, modern hukuk sisteminde, bir kişinin para borcu sebebiyle hapis cezasına çarptırılması mümkün değildir. Ancak, mevzuatımızda, borçlunun borcunu ödeyememesi ile borcu ödememek için hileli yollara başvurması kavramları farklı değerlendirilmiş ve bu eylemlerin hukuki karşılığı olarak farklı düzenlemeler yapılmıştır. Alacaklıyı kasten zarara uğratma eyleminin, hukuka uygun bir eylem olmadığı, bilakis, iyi niyet ve dürüstlük kurallarına aykırı ve suç teşkil eden bir eylem olduğu aşikardır. Bu suç, ancak ve ancak kasten işlenebilecek bir suçtur. Yani, bu suçun oluşabilmesi için, borçlunun, alacaklıyı zarara uğratma kastıyla ve kötü niyetle bu eylemde bulunması gerekir. Bu neviden kötü niyetli hareketlerin engellenmesi için mevzuatımızda disiplin hapsi ve tazyik hapsi kavramları düzenlenmiştir. Buradan hareketle, İcra ve İflas Kanunu madde 331’de “Alacaklıyı Zarara Uğratma Maksadıyla Mevcudunu Eksilten Borçluların Cezası” başlığında hüküm altına alınmıştır. Normal şartlarda, takip hukuku, yalnızca borçlunun malvarlığı üzerinde gerçekleşmektedir. Hiçbir suretle şahsı üzerinde cebir uygulanamaz. Fakat takip sisteminin doğru ilerleyebilmesi için, işleyişi bozmaya yönelik kötü niyetli hareketlerin de engellenip caydırıcı hale getirilmesi gerekmektedir. Takip hukuku suçlarından en yaygın olanlardan biri ise borçlunun alacaklıyı zarara uğratma suçudur. 1. Alacaklıyı Zarara Uğratma Suçunun Şekilleri Alacaklıyı zarara uğratma suçundan bahsedebilmemiz için kanunda öngörülen durumlardan birinin ya da birden fazlasının bir arada var olması gerekir. Tüm bu haller İcra ve İflas Kanunu m.331’de belirlenmiş olup aynı kanun maddesinde söz konusu suçun cezaları da düzenlenmiştir. İcra ve İflas KanunuMadde 331 - “Haciz yolu ile takip talebinden sonra veya bu talepten önceki iki yıl içinde borçlu; alacaklısını zarara sokmak maksadıyla, mallarını veya bunlardan bir kısmını mülkünden çıkararak, telef ederek veya kıymetten düşürerek hakiki surette yahut gizleyerek muvazaa yoluyla başkasının uhdesine geçirerek veya asıl olmayan borçlar ikrar ederek mevcudunu suni surette eksiltirse, aleyhine aciz belgesi aldığını veya alacaklı alacağını alamadığını ispat ettiği takdirde, altı aydan üç yıla kadar hapis ve bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır.” Kanun maddesinden de anlaşılacağı üzere alacaklıyı zarara uğratma maksadıyla aşağıdaki eylemlerden en az birinin gerçekleşmesi gerekir. Bu durumda, alacaklı, borçlunun kötü niyetli eylemleri yüzünden alacağını tahsil edemediğini aciz belgesi veya benzeri ispat unsurlarıyla ortaya koyabilirse, borçlu aleyhine hapis cezası verilebilir. Verilebilecek hapis cezası, altı aydan üç yıla kadar olabilir. Mallarını veya bunlardan bir kısmını mülkünden çıkarmak.Malları telef etmek yahut değerini düşüren eylemlerde bulunmak.Hileli anlaşma düzenlemek (muvazaa) suretiyle mülkiyeti başkasına devretmiş gibi göstermek.Var olmayan borçları var gibi göstererek malvarlığını eksiltmek. İflas takibinde de yukarıda sayılan fiillerden en az birinin gerçekleşmesi halinde, başka bir suçun maddi unsurları oluşmuş olsa dahi, aynı hükümler uygulanır. İİK m.331’in 3. fıkrası ise şu şekildedir: “Konkordato mühleti veya iflasın ertelenmesi talebinden önceki iki yıl içinde ya da konkordato mühleti talebi veya iflasın ertelenmesi süresinden sonra birinci fıkradaki fiilleri işleyen borçlu hakkında da bu hükümler uygulanır.” 2. Alacaklıyı Zarara Uğratma Suçunun Cezası Borçlunun ödeme yapmamak için hileli yola başvurmasının suç olarak addedilebilmesi için “genel kast” dahilinde değil, “alacaklıyı zarara sokmak kastıyla ve kötü niyetli olarak” yapılması gerekir. Suçun maddi ve manevi unsurları oluşmuşsa ve suça konu eylem tipikliğe uyuyorsa, 6 aydan 3 yıla kadar hapis ve bin güne kadar para cezası verilebilir. Mahkemece, borçluya verilecek ceza miktarı, somut olaya ve suçun ağırlığına göre belirlenir. 3. Alacaklıdan Mal Kaçırma Uygulamada, alacaklıyı zarara uğratma suçunun farklı tanımlamaları vardır. Bunlardan başlıcaları; alacaklıdan mal kaçırmak suretiyle zarara uğratmak ve mevcudu eksiltmek yolu ile zarara uğratmaktır. Kulağa her ne kadar benzer gelse de bu iki suç tipi, çeşitli özellikleri ile birbirlerinden ayrılmaktadır. Yazımızda açıklanan suçtan farklı olarak, mal kaçırma ile alacaklıyı zarara uğratma suçunda, borçlu, muaccel hale gelmiş borcunu ödememek için, aktifinde olan tüm malvarlığını elden çıkarmaktadır. Burada, borçlu, borcunu ödememe kastı ile hareket etmektedir. Daha detaylı açıklanacak olursa; borçlu hakkında icra takibi başlatıldıktan sonra, takip kesinleşmişse, artık alacaklı, alacağına haciz yolu ile ulaşabilecektir. Haciz işlemlerinden önce, borçlunun haczin gerçekleşmemesi için haczi kabil olan mallarını kaçırmaya yönelik tüm hareketleri, bu suçu oluşturmaktadır. Söz konusu suçun zamanaşımı süresi, Türk Ceza Kanunu m.66’ya göre 8 yıl olmakla beraber, aşağıda örneklenen bazı hallerde zamanaşımı durmaktadır. Şüpheli veya sanıklardan birinin savcı huzurunda ifadesinin alınması veya sorguya çekilmesi.Şüpheli veya sanıklardan biri hakkında tutuklama kararının verilmesi.Suçla ilgili olarak iddianame düzenlenmesi.Sanıklardan bir kısmı hakkında da olsa, mahkûmiyet kararı verilmesi. Alacaklıdan mal kaçırma suçundaki ceza zamanaşımı süresi ise, TCK. m.68 uyarınca on yıldır. 4. Alacaklıyı Zarara Uğratma Suçunda Şikayet Süresi ve Zamanaşımı Alacaklıdan mal kaçırma suçunun zamanaşımı süresi 8 yıldır ve alacaklı bu süre içerisinde başvurusunu yapmalıdır. Fakat söz konusu 8 yıllık zamanaşımı dava zamanaşımı iken ceza zamanaşımı süresi 10 yıldır. Diğer taraftan, bir önceki başlığımızın altında yer verilen TCK m.67’deki zamanaşımını durduran bazı haller, bu suç bakımından da geçerlidir. Her halükarda, alacaklının zarara uğradığını iddia etmesi için öncelikle borçlu aleyhine icra takibi başlatılmış olması gerekmektedir. 5. Alacaklıyı Zarara Uğratma Suçunda Uzlaşma Alacaklıyı zarara uğratma suçu, şikayete bağlı bir suç olup, şikayet olmaksızın, savcılığın re’sen soruşturabileceği bir konu değildir. Normal şartlarda şikayete bağlı ve etkin pişmanlık hükümleri uygulanabilecek olan suçlar için uzlaşma yolu vardır. Esasen, mevzuatımızda, alacaklıyı zarar uğratma suçunda uzlaşılabileceğine dair herhangi bir engel yoktur. Ancak, yerleşik içtihatlarda, icra suçlarına ilişkin uzlaştırma kurumunun uygulanmasına gerek olmadığına hükmedilmektedir. Diğer taraftan, İcra ve İflas Kanunu m.354 gereği; şikayet hakkı olan kişi şikayetinden vazgeçerse veya borç ödenirse dava diğer tüm neticeleri ile düşer. İnfaz aşamasında vazgeçilmesi veya borcun tahsil edilmesi halinde ise infaz derhal durdurulur. Şikayetten vazgeçmek, şikayetten vazgeçme ve sonrası süreçlerinin nasıl işlediğine dair detaylı bilgi için "Şikâyet Hakkı ve Şikâyetten Vazgeçme" başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 6. Görevli ve Yetkili Mahkeme Alacaklıyı zarara uğratma suçu ile karşı karşıya kalınması halinde alacaklı, sözlü ya da yazılı olarak şikayette bulunmak zorundadır. Yetkili ve görevli mahkeme ise; takibin başlatıldığı yerdeki İcra Ceza Mahkemeleridir. Diğer taraftan, borçlu, borcunu taksitlendirerek ödeyeceğini yazılı olarak taahhüt etmişse ve fakat, borcunu ödememişse de hakkında İİK m.340 uyarınca 3 aya kadar tazyik hapsine hükmedilebilir. Konuya ilişkin detaylı bilgi için "Ödeme Taahhüdünü İhlal" başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. ### İcra Müdürlüğü İşlemini Şikayet İcra Müdürlüğü işlemleri, belli şartların varlığı halinde İcra Hukuk Mahkemesi’ne yapılacak şikâyet başvurusu ile iptal edilebilmekte veya düzeltilebilmektedir. Hangi şartların varlığı halinde ve hangi süre içerisinde şikâyet yoluna başvurulabileceği İcra ve İflas Kanunu (İİK) madde 16’da düzenlenmiştir. İİK’da şikâyet yoluna başvurulabilecek işlemlerin bazıları hiçbir süreye bağlamamışken bazıları ise 7 günlük hak düşürücü şikâyet süresine tabi tutmuştur. Kanunda belirtilen 7 günlük süre tebliğ tarihinden itibaren hesaplanır. Ancak işlem tebliğ edilmemişse öğrenme tarihi esas alınır. Şikâyet, İcra Hukuk Mahkemesi’ne sözlü ya da yazılı olarak yapılabilir. Yetkili İcra Hukuk Mahkemesi şikâyete konu işlemi gerçekleştiren icra dairesinin bulunduğu icra mahkemesidir. İcra Hukuk Mahkemesi şikâyet konusu işlemin iptaline veya düzeltilmesine karar verebilir. Aynı zamanda mahkeme, icra memurunun sebepsiz olarak yapmadığı veya geciktirdiği işlemlerin yapılmasını emredebilir.  İcra ve İflas Daireleri, icra müdürü ve icra memuru tarafından gerçekleştirilen ve ilgililerinin haklarını ihlal eden işlemlerin İcra Hukuk Mahkemesi tarafından yapılacak denetim yoluyla olumsuz etkilerinin ortadan kaldırılmasını sağlayan kurum şikâyettir. Şikâyet, İcra ve İflas Hukuku’na ilişkin özel bir denetim yoludur. Şikâyet başvurusu, klasik anlamda dava veya kanun yolu niteliğine haiz olmasa da uygulamada etkisi bakımından hiçbir farklılık arz etmemektedir. Yine de İcra Hukuk Mahkemesi tarafından yapılan inceleme dava niteliği kazanmayacaktır. Şikayet yolu icra alanından etki gösteren kendi özgü bir yoldur. 1. İcra Dairesi İşlemlerini Şikâyet Nedenleri Nelerdir? İcra ve İflas Kanunu madde 16’da İcra ve İflas Daireleri, icra müdürleri ve icra memurları tarafından yapılan işlemlerin; İşlemin Kanuna Aykırı Olması,İşlemin Hadiseye Uygun Olmaması,Bir Hakkın Yerine Getirilmemesi,Bir Hakkın Sebepsiz Yere Sürüncemede Bırakılması,Kamu Düzenine Aykırı Olması, Bu hallerden birinin varlığı söz konusu olduğunda icra dairesinin işlemine karşı icra mahkemesinde incelenmek üzere şikayet yoluna başvurulabilir. 1.1. İşlemin Kanuna Aykırı Olması Kanuna aykırılık ile kast edilen bir kanun hükmünün icra memuru tarafından somut olaya yanlış uygulanmasıdır. Başta İcra ve İflas Kanunu olmak üzere diğer kanun, tüzük, yönetmelik bu kapsamdadır. Tarafların aralarında yapmış oldukları sözleşmelere aykırılıklar kanuna aykırılık kapsamında değerlendirilemez. Dolayısıyla şikâyet sebebi teşkil etmezler. 1.2. İşlemin Hadiseye Uygun Olmaması Kanun koyucu bazı durumlarda işlemi gerçekleştiren icra memuru veya müdürüne takdir hakkı tanımıştır. İcra memurunun işlemi gerçekleştirirken takdir hakkını somut olaya uygun olarak kullanmaması halinde işlemin hadiseye uygun olmaması sonucu doğar. Örneğin, İİK madde 83’te icra memuru tarafından borçlunun maaşının en az dörtte birinin haczedileceği hükmüne yer verilmiştir. Bu hüküm uyarınca icra memuru borçlunun maaşının ne kadarının haczedileceğini somut olayın şartlarına göre kendisi takdir eder. Geliri çok yüksek olan borçlunun maaşını dörtte bir oranında haczetmesi somut olaya aykırı olabilir dolayısıyla şikayet konusu yapılabilir. Bununla birlikte dörtte birden az oranda haczetmesi kanuna aykırılık sonucunu doğurur zira İİK’ da açıkça dörtte bir oranı alt sınır olarak öngörülmüştür. Konuyla ilgili detaylı bilgi için "Maaş Haczi ve İşverenin Maaş Haczinden Sorumluluğu" başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 1.3. Bir Hakkın Yerine Getirilmemesi İcra memuru tarafından görevi olmasına rağmen bir işin yapılmaması hakkın yerine getirilmemesidir. İcra memuru görevi olan bir işi yapmayı açıkça reddedebileceği gibi aynı zamanda sessiz kalarak da söz konusu işi yapmayabilir. İki halde de hakkın yerine getirilmemesi söz konusudur. 1.4. Bir Hakkın Sebepsiz Yere Sürüncemede Bırakılması İcra memuru kanunda öngörülen veya uygun bir süre içerisinde görevi olan bir işi sebepsiz yere yapmazsa hakkın sebepsiz yere sürüncemede bırakılması söz konusu olur. Esasen bir hakkın yerine getirilmemesi ve sebepsiz yere sürüncemede bırakılması oldukça benzer niteliktedir ve ayırt edilmelerinin tek yolu icra memurunun niyetinin açıkça bilinmesidir. 1.5. Kamu Düzenine Aykırılık İcra daireleri tarafından gerçekleştirilen kamu düzenine aykırı işlemlere ilişkin kanunda herhangi bir düzenleneme mevcut değildir. Ancak Yargıtay kararları ve genel kabul uyarınca icra dairesi tarafından gerçekleştirilen kamu düzenine aykırı işlemlere karşı da daima şikayet yoluna gidilebilir. Kamu düzenine aykırılık açıkça kanunda düzenlenmemiş olup net bir tanımı bulunmamaktadır. Her somut olay özelinden ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir. Ancak bir tanımlama yapmak gerekirse Kamu düzeni, toplumsal ve genel çıkarlar ön planda tutularak sağlanan düzen olarak ifade edilebilir. Kural olarak icra mahkemesi tarafından şikayet talebinin incelenebilmesi için talep olması gerekmektedir. Ancak icra mahkemesi başka bir sebeple önüne gelen dosyadaki kamu düzenine aykırı işlemi kendiliğinden dikkate alarak iptal edebilir. 2. Şikâyete Tabi İşlemler İçin Şikâyet Yoluna Başvuru Süresi Şikayet süresi kural olarak şikayete konu işlemin öğrenildiği tarihten itibaren yedi gündür. Şikayete konu işlem tebliğ edilmişse yedi günlük süre tebliğden itibaren başlar. Ancak işlem tebliğ edilmemişse öğrenme tarihinden itibaren süre işlemeye başlar. Karşı taraf, şikayet edenin işlemi daha önceden öğrenmiş olduğunu ispatladığı takdirde bu tarih öğrenme tarihi olarak dikkate alınır. Yedi günlük süre hak düşürücü niteliktedir dolayısıyla İcra Mahkemesi süresi içinde şikayetin gerçekleşip gerçekleşmediğini kendiliğinden dikkate alır. Şikayet, işlemi gerçekleştiren icra dairesinin bulunduğu yerdeki icra mahkemesine yapılacağından, icra dairesine yapılan şikayet süreyi etkilemez. Bu nedenle icra dairesine süresi içinde yapılan bir şikayet, icra mahkemesine süresinde yeniden yapılmadığı takdirde mahkemece dikkate alınamaz. Bir hakkın yerine getirilmemesi veya sebepsiz sürüncemede bırakılması halinde süresiz olarak şikayet yoluna gidilebilir. Esasen icra dairesinin işlemi gerçekleştirmemesi, hareketsiz kalması daima yeni bir süre başlatmaktadır. Zira hareketsiz kalma süreklilik arz etmektedir. İcra daireleri tarafından gerçekleştirilen kamu düzenine aykırı işlemlere ilişkin kanunda herhangi bir düzenleneme mevcut değildir. Ancak Yargıtay kararları ve genel kabul uyarınca icra dairesi tarafından gerçekleştirilen kamu düzenine aykırı işlemlere karşı da daima şikayet yoluna gidilebilir. Kural olarak icra mahkemesi tarafından şikayet talebinin incelenebilmesi için talep olması gerekmektedir. Ancak icra mahkemesi başka bir sebeple önüne gelen dosyadaki kamu düzenine aykırı işlemi kendiliğinden dikkate alarak iptal edebilir. 3. Şikâyetin Tarafları Kimlerdir? Şikayet icra hukukuna özgü bir yol olup dava ya da kanun yolu niteliğine haiz değildir. Dolayısıyla şikayet yoluna başvurulduğu takdirde davalı ve davacıdan bahsedilemez. Şikayet başvurusunun tarafları şikayet eden ve şikayet olunandır. Sadece icra işleminin tarafları değil, işlemden etkilenen tüm ilgililer tarafından şikayet yoluna başvurulabilir. Şikayet olunan işlemi yapan icra ve iflas dairesidir. Şikayet başvurusu bir dava olmadığından başvuruda bulunulurken karşı tarafın gösterilmemiş olması herhangi bir sorun teşkil etmez. Ancak uygulamada icra dosyasında karşı taraf davalı gösterilmektedir. 4. İcra Mahkemesi Tarafından Şikayet Üzerine Verilecek Kararlar Nelerdir? Şikâyet incelemesi sonucunda icra mahkemesince verilen karar maddi anlamda kesin hüküm teşkil etmemekle beraber şekli anlamda kesin hüküm niteliğindedir. İcra Mahkemesi tarafından şikayete konu işlemi gerçekleştiren icra dairesi yerine geçerek yeni işlem tesis edemez. Dolayısıyla icra mahkemesi şikayetin kabulüne veya reddine karar verebilecektir. Şikayetin reddine karar verilmesi halinde şikayet konusu yapılan işlemin varlığını sürdürecektir. Şikayetin kabulü halinde ise şikayet konusu işlemin iptaline, şikayet konusu işlemin düzeltilmesine veyahut icra memurunun sebepsiz olarak yapmadığı veya geciktirdiği işlemlerin yapılmasını emretme kararı verilebilecektir. Dolayısıyla icra mahkemesinin şikayet başvurusu üzerine verebileceği kararlar şunlardır: Şikayet Konusu İşlemin İptaliŞikayet Konusu İşlemin Düzeltilmesiİcra Memurunun Sebepsiz Olarak Yapmadığı veya Geciktirdiği İşlemlerin Yapılmasını Emretmek 4.1. Şikayet Konusu İşlemin İptali İcra dairesi tarafından gerçekleştirilen kanuna veya olaya aykırı işlem icra mahkemesi tarafından iptal edilir. Ancak icra mahkemesi, icra dairesinin yerine geçerek yeni işlem tesis edemez. İptal kararı üzerine icra dairesi tarafından yeniden işlem tesis edilir. Bu yeni işlemlere karşı da icra mahkemesinde şikayet yoluna başvurulabilir. 4.2. Şikayet Konusu İşlemin Düzeltilmesi İcra dairesi kararında yer alan birtakım maddi hatalar söz konusu olabilir. Bu tür maddi hatalara örnek olarak hesap hataları gösterilebilir. İcra mahkemesi tarafından bu tür maddi hatalar düzeltilebilir. Ancak icra mahkemesi tarafından icra dairesinin işleminin düzeltilebilmesi için dosya üzerinden düzeltme işlemi yapılabilmesi mümkün olmalıdır. 4.3. İcra Memurunun Sebepsiz Olarak Yapmadığı veya Geciktirdiği İşlemlerin Yapılmasını Emretmek İİK madde 17 uyarınca icra mahkemesi, icra memuruna yapmadığı veya geciktirdiği işlemleri yapmasını emreder. İcra mahkemesi sadece işlemin yapılmasını emreder icra dairesi yerine geçerek söz konusu işlemi yapamaz. İcra dairesi ise mahkeme kararına karşı koyamaz. Dolayısıyla söz konusu işlemi gerçekleştirmek zorundadır. Excerpt: İcra memurunun işlemi gerçekleştirirken takdir hakkını somut olaya uygun olarak kullanmaması halinde işlem, İcra Hukuk Mahkemesine yapılacak İcra Müdürlüğü işlemini şikayet başvurusu ile iptal edilebilir. ### Hacze İştirak Nedir? Nasıl Yapılır? Borçlunun malvarlığının bütün alacaklılarının alacaklarını karşılaması halinde, hacizli mallar satılarak alacaklılara hakları verilir. Ancak borçlunun birden fazla alacaklısı olması ve mallarının borçlarını karşılamaya yetmemesi halinde hacze iştirak gündeme gelecektir. İcra ve İflas Kanunu’nda (İİK) hacze iştirak, adi iştirak ve imtiyazlı iştirak olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Adi iştirak takipli iştirak olarak da ifade edilmektedir. Zira hacze adi iştirak usulünde kesinleşmiş bir takibin varlığı aranmaktadır. İmtiyazlı iştirak usulünde borçluya belli bir yakınlık içinde bulunması sebebiyle takip yapamayacağı düşünülen ve kanunda sınırlı olarak sayılmış olan kişiler takip yapmaksızın hacze iştirak edebilirler. Adi iştirak da imtiyazlı iştirak da ilk haczin konulduğu icra dairesinden talep edilir. İlk haciz üzerine satılan malın bedeli icra veznesine girinceye kadar hacze iştirak edilebilir. İmtiyazlı iştirak halinde, diğer alacaklıların iştirak talebine itiraz hakları bulunmaktadır. Bu itiraz üzerine iştirak talep eden alacaklı genel mahkemelerde 7 gün içinde dava açmalıdır. Bu davada yetkili mahkeme ise takibin yapıldığı yerdeki mahkemedir. Borçlunun birden fazla alacaklısı olduğu durumlarda malvarlığının tüm borçlarını karşılamaması söz konusu olabilir. Böyle durumlarda alacaklılar belli şartların varlığı halinde ilk haciz koyan alacaklının haczine iştirak edebilirler. 1. Hacze İştirak Nedir? Borçlunun birden fazla alacaklısı varsa ve malvarlığı bütün borçlarını karşılamaya yetmiyorsa İcra ve İflas Kanunu madde 100 ve 101’de yer alan şartlar çerçevesinde alacaklılar hacze iştirak edebilirler. Hacze iştirakte, alacağı ilk haciz koyduran alacaklıdan önce doğmuş olan kişinin, ilk hacze katılması söz konusudur. Bu sayede takip başlatmakta geç kalmış olan önceki alacağın sahibinin hacze iştirak ederek hak kaybı yaşamasının önüne geçilebilecektir. Hacze iştirak edilemezse, ilk haczi koyan alacaklı alacağını tahsil ettikten sonra geriye bir şey kalırsa bu kalan meblağ içinden diğer hacizli alacaklı alacağını alır. Dolayısıyla hacze iştirak edilemezse ilk haciz koyan alacaklı tarafından tüm malvarlığının alınarak geriye bir şey kalmaması da söz konusu olabilir. Hacze iştirak adi ve imtiyazlı iştirak olarak ikiye ayrılmaktadır. Adi hacze iştirakte daha önceden takip yapmış ve söz konusu takibi kesinleştirmiş olan alacaklının ilk hacze iştirak etmesi söz konusudur. İmtiyazlı hacze iştirakte ise borçluya yakınlıkları sebebiyle takip başlatamayacağı düşünülen kimselerin takip yapmaksızın ilk yapılan hacze iştirak etmeleri söz konusudur. Adi hacze iştirakte de imtiyazlı hacze iştirakte de ilk haciz üzerine satılan malın tutarının icra dairesi veznesine girene kadar iştirak talebi gerçekleştirilebilir. Hacze iştirak ilk haczi gerçekleştiren icra dairesinden talep edilir. 2. Hacze Adi İştirak İİK madde 100’de hacze adi iştirak düzenlenmiştir. Bu iştirak türüne takipli iştirak da denilmektedir. Zira adi iştirak ile ilk hacze iştirak edebilmek için öncelikle takip yapmış olmak gerekmektedir. İİK madde 100: “İlk haciz üzerine satılan malın tutarı vezneye girinceye kadar aynı derecede hacze iştirak edebilecek alacaklılar: İlk haciz ilamsız takibe müstenitse takip talebinden ve ilama istinat ediyorsa dava ikamesinden mukaddem yapılmış bir takip üzerine alınan aciz vesikasına,Yukarıdaki fıkrada yazılı tarihlerden önce açılmış bir dava üzerine alınan ilama,Aynı tarihlerden mukaddem tarihli resmi veya tarih ve imzası tasdikli bir senede,Aynı tarihlerden mukaddem tarihli resmi dairelerin veya yetkili makamların yetkileri dahilinde ve usulüne göre verdikleri makbuz veya vesikaya istinat eden alacaklılardır.” Bu iştirak türünün kanunda yer alan şartları şu şekilde sıralanabilir: İlk hacze iştirak etmek isteyen alacaklı, borçluya karşı takip gerçekleştirmiş olmalı ve bu takip kesinleşmiş olmalıdır. Diğer bir ifadeyle, ilk hacze adi iştirak yolu ile iştirak etmek isteyen alacaklının kendisinin gerçekleştirmiş olduğu takipte haciz isteyebilecek aşamaya gelmiş olması gerekmektedir.Bir diğer şart ise önceliktir. İlk haciz sahibinin takibi ilamsız ise iştirak etmek isteyen alacaklının alacağı söz konusu ilamsız takipteki takip talebinden önce doğmuş olmalıdır. İlk haciz sahibinin takibi ilamlı ise iştirak etmek isteyen alacaklının alacağı söz konusu takibe ilişkin ilam tarihinden önce doğmuş olmalıdır.Son şart ise öncelik şartının İİK’ da sınırlı olarak sayılmış olan belgelerden biri ile ispat edilmesidir. Bu belgeler: İlk haczi sahibinin takip veya davasından önce alınmış bir aciz vesikası,İlk haciz sahibinin takip veya davasından önce açılmış bir dava sonucu alınan ilam,İlk haciz sahibinin takip veya davasından önceki tarihli resmi ya da tarih ve imzası tasdikli bir senet,İlk haciz sahibinin takip veya davasından önceki tarihte resmi dairelerin veya yetkili makamların vermiş oldukları belge veya makbuzdur. Yukarıda yer alan şartları taşıyan alacağı bulunan alacaklılar hacze adi iştirak usulü ile iştirak edebilirler. Hacze iştirak talebi ilk haczin konulduğu icra dairesine yöneltilir. İcra müdürü şartların gerçekleşip gerçekleşmediğini denetleyerek iştiraki kabul ya da reddedebilir.  İcra müdürünün kabul ya da ret kararına karşı ilk haczi koyduran alacaklı veya iştirak talep eden alacaklı şikayet yoluna gidebilir. Konuya ilişkin detaylı bilgi için "İcra Müdürlüğü İşlemini Şikayet" başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 3. Hacze İmtiyazlı İştirak İmtiyazlı hacze iştirak usulünde, adi hacze iştirakten farklı olarak daha önceden yapılmış kesinleşmiş bir takibin varlığı aranmamaktadır. Zira bu iştirak türüne başvurabilecek olan kişiler İİK madde 101’de sınırlı olarak sayılmıştır. Söz konusu kişilerin borçlu ile belli yakınlık ilişkisi içinde olmaları sebebiyle kanun koyucu, takip yapamayacaklarını düşünmektedir. Bu sebeple bu sınırlı sayıdaki kişi, daha önceden herhangi bir takip yapmaksızın ilk hacze iştirak edebilirler. İİK madde 101/1: “Borçlunun eşi ve çocukları ve vasi veya kayyımı olduğu şahıslar evlenme, velayet veya vesayetten mütevellit alacaklar için önce icrası lazım gelen takip merasimine lüzum olmaksızın ilk haciz üzerine satılan malın tutarı vezneye girinceye kadar aynı derecede hacze iştirak edebilirler. Şu kadar ki bu hak ancak haciz, vesayetin veya velayetin veya evliliğin devamı esnasında veya zevalini takip eden sene içinde yapıldığı takdirde istimal olunabilir. Bir dava veya takibin devam ettiği müddet hesaba katılmaz. Borçlunun reşit çocukları Kanunu Medeninin 321 inci maddesine müstenit alacaklarından dolayı önce icrası lazım gelen takip merasimine hacet kalmaksızın her zaman aynı derecede hacze iştirak edebilirler. Sulh mahkemesi dahi küçükler, vesayet altında bulunanlar veya kendilerine kayyım tayin edilmiş olanlar namına aynı suretle hacze iştirak edebilirler.” Kanununda açıkça görüldüğü üzere; Borçlunun eşi,Borçlunun çocukları,Borçlunun vasi veya kayyımı olduğu kişiler,Ölünceye kadar bakma alacaklısı,Nafaka verilmesine ilişkin ilama dayanan nafaka alacaklısı hacze imtiyazlı iştirak edebilirler. Borçlunun eşi evlilik ilişkisinin, borçlunun çocukları velayet ilişkisinin, borçlunun vesayeti altındaki kişiler ise vesayet ilişkisinin bitmesinden itibaren bir sene içinde hacze iştirak taleplerini ileri sürmelidirler. İmtiyazlı hacze iştirak de tıpkı adi iştirakte olduğu gibi ilk haczi koyan icra dairesinden talep edilir. Yine adi hacizde olduğu gibi ilk haciz sonucu mal satılıp bedeli icra veznesine girinceye kadar talepte bulunulabilir. İmtiyazlı hacze iştirakte diğer alacaklıların iştirake itiraz hakları bulunmaktadır. İtiraz edildiği takdirde imtiyazlı iştirak talebi geçici olarak kabul edilir ve iştirak talebinde bulunan alacaklıya 7 gün içinde dava açması gerektiği bildirilir. Bu davanın açılacağı mahkeme genel hükümlere göre belirlenmektedir. Yetkili mahkeme ise takibin yapıldığı yer mahkemesidir. ### Haciz Nedir ? Takip kesinleştikten sonra borcunu ödemeyen borçlunun mallarının paraya çevrilerek alacaklının alacağının karşılanması için borçlunun mallarına el konulması veyahut borçlunun mallarının kayıtlı olduğu sisteme konulan şerh haciz olarak tanımlanmaktadır. Alacaklı tarafın haciz talebi olmaksızın icra daireleri hacze kendiliğinden karar veremez. Takibin yapıldığı yerdeki icra dairesinden, Ödeme emrinin tebliğinden itibaren bir yıl içinde haciz istenmelidir. Aksi takdirde icra dosyası işlemden kaldırılır. Takibin yapıldığı yerdeki icra dairesi sadece kendi yetki bölgesi içindeki malların haczini gerçekleştirebilir. Başka bölgede bulunan malvarlığı değerleri için o yerdeki icra dairesinden talimat gönderilerek haciz talep edilir. Bununla birlikte, ücret ve maaş alacakları için nerede oldukları önem arz etmeksizin borçlunun çalıştığı yere yazı yazılarak haciz gerçekleştirilir. Haciz uygulamada fiili haciz ve kaydi haciz olmak üzere ikili bir ayrıma tabi tutulmaktadır. 1. Haciz Nedir ve Nasıl Talep Edilir? Takip kesinleşmesine rağmen borcunu ödemeyen borçlunun malvarlığının satışı suretiyle alacaklının alacağının karşılanması haciz prosedürü ile gerçekleştirilir. İcra dairesi tarafından takibin kesinleşmesi üzerine kendiliğinden haciz işlemi gerçekleştirilemez. Zira haczin gerçekleştirilebilmesi için alacaklının talebine ihtiyaç vardır. Alacaklının haciz talep edebilmesi için borçlunun mal beyanında bulunmuş olması gerekmez. Alacaklı, ödeme emrinin borçluya tebliğinden itibaren bir sene içinde haciz talep etmelidir. Ancak borçlu takibe itiraz ettiği takdirde itirazın iptali veya kaldırılması davasında verilecek olan karar kesinleşinceye kadar geçen süre, bir yıllık süre kapsamında dikkate alınmaz. Bir yıl içinde alacaklı haczi talep etmediği takdirde dosya işlemden kaldırılır. Ancak alacak zamanaşımına uğrayana kadar, alacaklı tarafından dosyanın yenilenerek haciz istenmesinin önünde bir engel yoktur. Zira dosyanın işlemden kaldırılması takibin iptali gibi bir sonuç doğurmamaktadır, kesinleşen takip varlığını sürdürür. Haciz talebi icra takibini gerçekleştiren icra dairesine yazılı olarak veya tutanağa geçirilmek suretiyle sözlü olarak yapılabilir. Alacaklı haciz talebi ile birlikte haciz için gereken giderleri ödemelidir. Uygulamada sıklıkla takip kesinleştikten sonra alacaklı UYAP sistemi üzerinden borçlunun; Taşınmazının bulunup bulunmadığını, başkaca haciz olup olmadığı,Trafiğe tescili zorunlu aracı bulunup bulunmadığını ve araç üzerinde başkaca haciz olup olmadığını,Borçlunun alacaklı olduğu icra dosyası olup olmadığını,Borçlunun çalışıp çalışmadığını,Borçlunun hesabı olan bankalarını görebilmektedir. Borçlunun bu şekilde tespit edilen malları üzerine taleple haciz konulabilmektedir. 2. Borçlunun Mal Beyanında Bulunması Alacaklının haciz talebine bulunabilmesi için borçlunun mal beyanında bulunması gerekmiyorsa da, haczin yapılabilmesi için borçlunun mal beyanında bulunması gerekmektedir. Borçlunun bütün malvarlığını bildirmesi gerekmemektedir, borcunu karşılayacak miktardaki mal ve haklarını bildirmesi gerekli ve yeterlidir. Bununla birlikte, borçlunun hiç malvarlığı yoksa bunu da bildirmekle yükümlüdür. İlamsız icra takibine itiraz etmeyecek olan borçlu, ödeme emrinin kendisine tebliğinden itibaren 7 gün içinde mal beyanında bulunmak zorundadır. Borçlu tarafından itirazın iptali veya itirazın kaldırılması yoluna gidildiği takdirde aleyhine olan kararın tefhim veya tebliğinden itibaren 3 gün içinde mal beyanında bulunmak zorundadır. Borçlu mal beyanında bulunmadığı takdirde, mal beyanında bulunmaya zorlamak amacıyla 3 aya kadar hapisle tazyik olunabilir. Gerçeğe aykırı mal beyanında bulunma İcra Ve İflas Kanunu’nda (İİK) suç olarak düzenlenmiş olup, borçlunun suçu sabit görülürse 3 aydan 1 yıla kadar hapis cezasına hükmedilebilir. Bunların yanı sıra borçlu, mal beyanında bulunduktan sonra kazandığı malları ve gelirindeki artışları da bildirmelidir. Aksi takdirde 10 gün disiplin hapsi ile cezalandırılır. 3. İcra Dairesi Tarafından Haciz Nasıl Gerçekleştirilir? Haciz talebinden itibaren üç gün içinde icra müdürü tarafından haciz gerçekleştirilmelidir. Bununla birlikte, üç günlük süre içinde haczin gerçekleştirilmemesi haczin geçerliliğini etkilememektedir. Ancak icra müdürüne karşı, alacaklının hakkını yerine getirmemesi veya sebepsiz sürüncemede bırakması sebebiyle şikayet yoluna başvurulabilir. İcra ve İflas Kanunu'nda öngörülmüş şikayet yolu ile ilgili detaylı bilgi için "İcra Müdürlüğü İşlemini Şikayet" başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 4. Fiili Haciz ve Kaydi Haciz Arasındaki Fark Nedir? Borçluların tapu, araç, hisse senedi gibi belli bir sisteme kayıtlı malları olabileceği gibi altın, makine, ürün gibi belli bir sisteme kaydı olmayan malları da bulunabilmektedir. Borçluların sisteme kayıtlı malları üzerine haciz konulabilmesi için bu malların bulunduğu yere gidilmesine gerek yoktur. Zira icra dairesi UYAP sistemi üzerinden bu mallar üzerine haciz koyabilmektedir. Ancak borçlunun sisteme kayıtlı olmayan taşınır malları üzerine haciz konulabilmesi için fiilen o malın bulunduğu yere gidilmesi gerekmektedir. Fiili haciz de haciz tutanağı düzenlenmekte ve borçlunun mallarına fiilen el konularak bu mallar borçlunun uhdesinden alınmaktadır. Oysa kaydi hacizde sadece borçluya ait malın kayıtlı olduğu kütüğe bir şerh işlenmektedir. Örneğin bir taşınmazın haczi için ilgili tapu müdürlüğüne haciz konulduğuna dair müzekkere yazılması yeterli iken, bir jeneratöre haciz konulması için fiilen jeneratörün bulunduğu yere gidilmesi gerekmektedir. 5. Haczedilemeyen Mal ve Haklar Nelerdir? İİK madde 82’de dokuz adet haczedilemeyecek mal ve hak türü sayılmıştır. Bu sayım sınırlıdır yani sadece kanunda açıkça yazılmış olan dokuz tür hak ve mal haczedilemez. Bunların dışındaki hak ve alacakların haczedilmesinin önünde bir engel yoktur. Madde sayılmış olan mal ve haklardan günlük hayatta en çok karşımıza çıkanları inceleme gereği doğmuştur: Borçlu ve aynı çatı altında yaşayan aile bireyleri için lüzumlu eşya haczedilemez. Para, kıymetli evrak, altın, gümüş, değerli taş, antika veya süs eşyası gibi kıymetli şeyler kanun koyucu tarafından hariç tutulmuştur. Aynı amaçla kullanılan eşyanın birden fazla olması durumunda bunlardan biri haczedilebilir. Örneğin, bir evde iki adet televizyon varsa bunlardan yalnızca bir tanesi haczedilebilir.Vücut veya sıhhat üzerine ika edilen zararlar için tazminat olarak mutazarrırın kendisine veya ailesine toptan veya irat şeklinde verilen veya verilmesi lazım gelen paralar haczedilemez. Madde metninden de anlaşıldığı üzere bedensel zararlar sebebiyle kazanılmış olan tazminat haklarının haczi kabil değildir. Diğer bir deyişle, haczedilemezler.Borçlunun haline münasip evi haczedilemez. Borçlunun ve ailesinin mesken olarak kullanmaya elverişli olan evleri haline münasip evdir. Borçlunun ve ailesinin hayat standartları, sosyal statüleri, meslekleri gibi faktörler dikkate alınarak haline münasip evin nitelikleri belirlenmelidir. Örneğin, son derece lüks bir villada yaşayan borçlunun haline münasip ev kavramı arkasında sığınarak hacizden kaçması ve alacaklılarının haklarını ödememesi kabul edilemez.Öğrenci bursları haczedilemez. İİK madde 83’te ise kısmen haczedilemeyen mal ve haklar düzenlenmiştir. Bu madde uyarınca maaş gibi gelir kaynakları haczedilirken icra memuru tarafından borçlunun ve ailesinin geçimi için gerekli olan miktar gözetilerek haciz gerçekleştirilmelidir. Ancak icra memuru haczedilecek olan gelir kaynağının dörtte birinden azının haczedilmesine karar veremez. İİK’ da yer alan bu düzenlemeye karşın 4857 sayılı İş Kanun madde 35 uyarınca işçi ücretlerinin dörtte birinden fazlası haczedilemez. İcra müdürü kısmen veya tamamen haczedilemeyen hak ve alacaklara uygun olarak haciz işlemlerini gerçekleştirmezse, icra müdürünün bu işlemi 7 gün içinde şikayet edilebilir. 6. Hacizde Sıra Nedir? Hacizde borçlunun malvarlığının satışının gerçekleştirilmesi için belli bir sıra öngörülmüştür. Bu sıraya hacizde tertip denilmektedir. Hacizde tertip kuralı uyarınca öncelikle borçlunun çekişmesiz malları haczedilir. Çekişmesiz mallar borçluya ait olduğu hususunda herhangi bir tartışma bulunmayan mallardır. Başka bir deyişle, üçüncü kişilerin söz konusu mallar üzerinde herhangi bir hak iddiaları bulunamamaktadır. Çekişmesiz mallardan ise öncelikle taşınır mallar haczedilir. Hacizde tertip kuralının temel gerekçesi malları satılarak zor durumda kalacak olan borçlunun mağduriyetinin artırılmamaya çalışılmasıdır. Zira borçlunun ziynet eşyaları satılarak karşılanabilecek olan borcu için evinin satılması hakkaniyete aykırıdır. Haciz prosedürünün öngörülmüş olmasının sebebi alacaklının alacağına kavuşmasını sağlamaktadır, borçlunun mahvına hizmet etmemektedir. Dolayısıyla haciz süresince borçlu da korunmalıdır. Konuyla ilgili detaylı bilgi için "Hacze İştirak" ve "Sıra Cetveline İtiraz" başlıklı makalelerimizi inceleyebilirsiniz. 7. Haczin Zamanaşımı Nedeniyle Kalkması (Haczin Düşmesi) Haciz işleminin gerçekleştirilmesinin üzerine haczedilen malların satışına icra dairesi kendiliğinden karar veremez. Hacizli taşınır mallar, alacaklar ve taşınmaz mallar için bir yıl içinde satış talep edilmelidir. Aksi takdirde hacizli mallar üzerindeki hacizler kalkar. Satış istenmesine rağmen satış giderleri 15 gün içinde depo edilmezse veya satış istenmesine rağmen daha sonra geri alınıp süresi içinde yenilenmezse haciz kalkar. Haciz işleminin süresinde satış istenmemesi nedeniyle kalkmasına uygulamada “haczin düşmesi” denilmektedir. ### Edinilmiş Mallara Katılma Rejimi (Yasal Mal Rejimi) 1 Ocak 2002'de yürürlüğe giren Türk Medeni Kanunu, eşler arasındaki yasal mal rejimi olarak edinilmiş mallara katılma rejimini kabul etmiştir. Bu sistemde, evlilik süresince elde edilen mallar prensip olarak ortak sayılır ve paylaşım belirli kurallara göre yapılır. Günümüzde, eşler arasında aksi yönde bir anlaşma olmadıkça bu rejim geçerli olur ve yasal mal rejimi olarak uygulanır. Bu rejime göre, evlilik süresince edinilen mallar ile eşlerin kişisel malları ayrı değerlendirilir. Ancak boşanma, evliliğin iptali, ölüm veya eşlerin başka bir mal rejimini seçmesi durumunda bu sistem sona erer. Bu aşamada: Her eş öncelikle kişisel mallarını geri alır. Ardından, edinilmiş malların toplam değeri hesaplanarak diğer eşin katılma alacağı belirlenir. Evlilik boyunca edinilen malların paylaşımı belirli kurallara bağlıdır. Ancak hangi malların edinilmiş, hangilerinin kişisel mal sayıldığı ve boşanma durumunda nasıl bir paylaşım yapılacağı birçok kişi için kafa karıştırıcı olabilir. Bu yazıda, edinilmiş mallara katılma rejiminin temel esaslarını, nasıl işlediğini ve taraflara sağladığı hakları ele alacağız. 1. Edinilmiş Mallara Katılma Rejimi Nedir? Edinilmiş mallara katılma rejimi, evlilik süresince eşler tarafından elde edilen malvarlığının paylaşım esaslarını belirleyen yasal mal rejimidir. 1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe giren Türk Medeni Kanunu’na göre, eşler evlilik sırasında noter huzurunda farklı bir mal rejimi seçmedikleri sürece, otomatik olarak edinilmiş mallara katılma rejimine tabi olurlar. Bu rejim, evlilik birliği içinde kazanılan malların eşit ve adil bir şekilde paylaştırılmasını hedefler. Bu sistemde, eşlerin edinilmiş malları ve kişisel malları olmak üzere iki tür malvarlığı ayrımı yapılır: Edinilmiş Mallar Kişisel Mallar Evlilik sona erdiğinde (boşanma veya ölüm halinde), edinilmiş mallar eşit olarak paylaştırılır. Ancak kişisel mallar üzerinde eşler herhangi bir hak iddia edemez. Taraflar arasında farklı bir mal rejimi seçilmemesi durumunda, mahkemeler mal paylaşımını Türk Medeni Kanunu’nun 218-241. maddelerine göre yapar.Edinilmiş mallara katılma rejimi, eşler arasında ekonomik dengeyi sağlamak ve evlilik süresince biriktirilen malvarlığının adil şekilde bölüşülmesini garanti altına almak amacıyla oluşturulmuştur. Ancak taraflar dilerse, evlilik öncesinde veya evlilik sırasında noter huzurunda bir mal rejimi sözleşmesi (evlilik sözleşmesi) yaparak farklı bir rejimi tercih edebilirler. 1.1. Bu Mal Rejimi Hangi Malları Kapsar? Edinilmiş mallara katılma rejimi, evlilik süresince elde edilen tüm malvarlıklarını kapsar. Buna şunlar dahildir: Eşlerin çalışarak kazandığı maaşlar ve diğer gelirler, Evlilik süresince satın alınan taşınmazlar (ev, arsa, araba vb.), Banka hesaplarındaki birikimler, Sosyal güvenlik ödemeleri ve tazminatlar, Evlilik süresince elde edilen kira ve faiz gelirleri. Bu sistemin temel mantığı, evlilik süresince eşlerin ortak bir ekonomik hayatı paylaştığını ve bu süreçte kazanılan malların ortak kabul edilmesi gerektiğini öngörmektedir. 1.2. Katılma Alacağı Hakkı Nedir? Evlilik sona erdiğinde (boşanma, ölüm veya farklı bir mal rejimi seçimi ile), eşlerin malları tasfiye edilir. Bu noktada katılma alacağı devreye girer. Eğer bir eşin evlilik süresince edinilmiş malları diğer eşe göre daha fazlaysa, diğer eş bu mallar üzerinden katılma alacağı talep edebilir. Yani, evlilik süresince kazanılan malların değeri hesaplanır ve her eş bu malların yarısı üzerinde hak sahibi olur. Bu düzenleme, özellikle evlilik süresince çalışmayan veya ev içi emeğiyle katkı sağlayan eşlerin ekonomik olarak mağdur olmasını önlemeyi amaçlamaktadır. 2. Eşlerin Edinilmiş ve Kişisel Malları Evlilik süresince eşlerin sahip oldukları mallar, edinilmiş mallar ve kişisel mallar olmak üzere iki ana gruba ayrılır. Edinilmiş mallar, evlilik birliği içinde kazanılan ve prensip olarak eşler arasında paylaşıma tabi olan varlıklardır. Kişisel mallar ise eşlerin yalnızca kendilerine ait olan ve mal paylaşımı dışında tutulan varlıklardır. 2.1. Edinilmiş Mallar Nelerdir? Türk Medeni Kanunu’nun 219. maddesi, edinilmiş malları, eşlerin evlilik süresince kazandıkları ve mal rejimi sona erdiğinde paylaşıma tabi olan malvarlığı değerleri olarak tanımlar. Bu kapsamda aşağıdaki unsurlar edinilmiş mal olarak kabul edilir: Çalışmanın Karşılığı Olan Edinimler: Eşlerin evlilik süresi boyunca çalışarak elde ettiği gelirler, edinilmiş mal olarak değerlendirilir. Bunlar şunları kapsar: Maaş ve ücretler: Çalışan eşin işverenden aldığı maaş, ek ödemeler ve zam farkları. Prim ve ikramiyeler: İş yerinde gösterilen performansa bağlı olarak verilen primler ve ödüller. Serbest meslek kazançları: Avukatlık, doktorluk, mühendislik gibi meslek sahiplerinin serbest çalışmaları karşılığında elde ettiği gelirler. Ticari faaliyetlerden elde edilen gelirler: Eşlerden birinin ortak ya da şahıs şirketi üzerinden kazandığı ticari kazançlar. Sosyal Güvenlik veya Sosyal Yardım Kapsamında Yapılan Ödemeler: Evlilik süresi boyunca eşlerden birinin devletten veya başka kurumlardan aldığı bazı yardımlar da edinilmiş mal kabul edilir. Bunlar: Emekli maaşı: Çalışma hayatının sonunda bağlanan emeklilik aylığı. İşsizlik ödeneği: İşsizlik durumunda devletten veya işsizlik sigortasından alınan ödemeler. Maluliyet aylığı ve benzeri sosyal yardımlar: Çalışma gücünü kaybeden eşe bağlanan maaş veya tazminatlar. Çalışma Gücünün Kaybı Nedeniyle Ödenen Tazminatlar: Eşlerden biri iş kazası, haksız fiil veya başka bir sebeple çalışma gücünü kaybetmişse ve bu kayıp nedeniyle bir tazminat almışsa, bu tazminat edinilmiş mal olarak değerlendirilir. Bunlar: İş kazası tazminatları Trafik kazası nedeniyle alınan tazminatlar Sigorta şirketlerinden alınan maluliyet ödemeleri Kişisel Malların Gelirleri: Eşlerden birine miras, bağış veya başka bir yolla geçen kişisel malların getirileri, edinilmiş mal olarak kabul edilir. Örneğin: Bir eşin ailesinden miras kalan bir evin kira geliri. Kişisel mülkiyetinde bulunan bir bankadaki vadeli mevduattan elde edilen faiz getirisi. Bu durumda, miras kalan evin kendisi kişisel maldır, ancak bu evden elde edilen kira geliri edinilmiş mal kabul edilir. Edinilmiş Malların Yerine Geçen Değerler: Evlilik süresince edinilmiş mallardan biri satılıp yerine başka bir mal alınmışsa, yeni alınan mal da edinilmiş mal kabul edilir. Örneğin: Evlilik süresince alınan bir otomobilin satılması ve yerine yeni bir otomobil alınması durumunda, yeni araç da edinilmiş mal sayılır. Evlilik süresince alınan bir evin satılması ve başka bir taşınmazın satın alınması, edinilmiş mal kapsamında değerlendirilir. 2.2. Kişisel Mallar Nelerdir? Türk Medeni Kanunu’nun 220. maddesi, kişisel malları, eşlerden birine ait olup mal paylaşımı dışında tutulan varlıklar olarak tanımlar. Bu mallar, evlilik süresince edinilmiş mallardan farklı olarak yalnızca sahibine aittir ve mal rejiminin sona ermesi durumunda paylaşım dışı tutulur. Aşağıdaki unsurlar kişisel mal kapsamında değerlendirilir: Kişisel Kullanımına Yarayan Eşyalar: Kişisel kullanım amacıyla edinilen ve doğrudan sahibine özel olan eşyalar, kişisel mal olarak kabul edilir. Örneğin: Kişisel kıyafetler, takılar ve aksesuarlar Kişisel bakım eşyaları Özel koleksiyon parçaları Önemli Not: Kişisel kullanım eşyaları genel olarak kişisel mal kabul edilse de yüksek değerli mücevherler ve lüks eşyalar mal rejimi tasfiyesi sırasında değerlendirilerek edinilmiş mal olarak kabul edilebilir. Evlilik Öncesinde Sahip Olunan Malvarlığı Değerleri: Eşlerden birinin evlilik öncesinde sahip olduğu taşınmazlar, araçlar, banka hesaplarındaki birikimler ve diğer malvarlığı değerleri, evlilikten sonra da kişisel mal olarak kabul edilir. Örneğin: Evlilikten önce alınan bir ev veya araba Evlilikten önce açılan banka hesaplarındaki tasarruflar Miras veya Karşılıksız Kazanma Yoluyla Elde Edilen Mallar: Eşlerden birine miras, bağış veya başka bir yolla karşılıksız olarak kazandırılan mallar, kişisel mal sayılır. Bu kapsamda: Aile büyüklerinden miras kalan ev, arsa veya ticari mülkler Bağış yoluyla edinilmiş para, menkul kıymetler veya değerli eşyalar Bu tür mallar, edinilmiş mallardan bağımsız olarak yalnızca mirasçısına veya bağış alan kişiye ait olur. Manevi Tazminat Alacakları: Kişinin şahsına yönelik bir haksız fiil veya zarar nedeniyle kazandığı manevi tazminat alacakları da kişisel mal sayılır. Örneğin: Trafik kazası sonucu yaşanan ruhsal zarar nedeniyle alınan manevi tazminat Kişilik haklarına yapılan saldırılar nedeniyle kazanılan tazminat Önemli Not: Çalışma gücünün kaybı nedeniyle ödenen maddi tazminatlar ise edinilmiş mal olarak değerlendirilirken, yalnızca manevi tazminat alacakları kişisel mal kabul edilir. Kişisel Mallar Yerine Geçen Değerler: Eğer bir kişisel mal satılarak yerine başka bir mal alınmışsa, bu yeni mal da kişisel mal olarak kabul edilir. Örneğin: Miras kalan bir evin satılması ve yerine yeni bir ev alınması Evlilik öncesinde sahip olunan bir otomobilin satılması ve yerine başka bir aracın satın alınması Bu durumda, yeni edinilen malın da kişisel mal olarak değerlendirilmesi gerekir. 3. Edinilmiş Mallara Katılma Rejiminin Sona Erme Nedenleri Edinilmiş mallara katılma rejimi, belirli hukuki durumların gerçekleşmesiyle sona erer. Mal rejimi sona erdiğinde, edinilmiş malların paylaşımı ve tasfiye süreci başlar. Bu süreçte eşlerin sahip olduğu mallar, edinilmiş ve kişisel mal ayrımına tabi tutularak hak sahiplerine göre paylaştırılır. Edinilmiş mallara katılma rejiminin sona erme nedenleri şunlardır: 3.1. Boşanma veya Evliliğin İptali Boşanma davası açılması ve mahkeme kararıyla evliliğin sona ermesi durumunda mal rejimi de sona erer. Evliliğin butlan (geçersizlik) nedeniyle iptal edilmesi durumunda da mal paylaşımı yapılır. Boşanma veya evliliğin iptali halinde, edinilmiş mallar tasfiye edilir ve katılma alacağı hesaplanarak eşler arasında paylaştırılır. 3.2. Eşlerden Birinin Ölümü Eşlerden birinin vefatı halinde mal rejimi sona erer ve sağ kalan eşin miras hakları ile birlikte tasfiye süreci başlar. Eğer sağ kalan eş, mirastan feragat etmişse, yalnızca edinilmiş mallara katılma rejimi kapsamında hak talep edebilir. Bu süreçte sağ kalan eşin kişisel malları kendisine kalırken, edinilmiş mallar miras hukukuna göre paylaşılır. Bu konuyla ilgili detaylı bilgi almak için Sağ Kalan Eşin Miras Payı başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz.3.3. Mal Rejiminin Değiştirilmesi Eşler karşılıklı anlaşarak başka bir mal rejimini tercih edebilir. Mal rejiminin değiştirilmesi için noter huzurunda bir mal rejimi sözleşmesi yapılması gereklidir. Yeni seçilen mal rejimi sadece ileriye dönük olarak geçerlidir, geçmiş malvarlıkları edinilmiş mal olarak kabul edilir. 3.4. Mahkeme Kararıyla Mal Ayrılığına Geçiş Bazı durumlarda, eşlerden biri mahkemeye başvurarak mal ayrılığına geçilmesini talep edebilir. Mahkeme, şu durumlarda mal ayrılığına karar verebilir: Eşlerden birinin malvarlığını kötü niyetle azaltması veya diğer eşi mağdur edecek şekilde kullanması Eşlerden birinin ortak malların yönetimini tek taraflı ve haksız şekilde kısıtlaması Eşlerden birinin ekonomik açıdan korunmaya ihtiyacı olduğunun ispatlanması Mahkeme kararıyla mal ayrılığına geçildiğinde, eşler kendi kazançlarını ve malvarlıklarını bağımsız şekilde yönetmeye başlar. 3.5. Gaiplik Kararı ve Mal Rejimine Etkisi Eşlerden biri uzun süre haber alınamaz hale gelirse, mahkeme tarafından gaiplik kararı verilebilir. Gaiplik kararı ile mal rejimi sona erer ve kayıp eşin malvarlığı, miras hukukuna göre tasfiye edilir. Gaip olduğu düşünülen eş geri dönerse, mal paylaşımı süreci yeniden değerlendirilir. 4. Edinilmiş Malların Tasfiyesi ve Paylaşımı Mal rejiminin sona ermesiyle birlikte eşlerin mal paylaşımı süreci başlar. Öncelikle kişisel mallar ayrılır, ardından edinilmiş malların tasfiyesi gerçekleştirilir. 4.1. Katılma Alacağı Nedir, Eşlerin edinilmiş mallarının aktif ve pasif değerlerinin tespiti, mal rejimi içinde önemli bir yer tutar. Bu tespit yapıldıktan sonra, pasif değerlerin aktif değerlerden çıkarılması gerekmektedir. Sonuç olarak elde edilen miktar, “Artık Değer"İ ifade eder. Artık değer, eşlerin mallarındaki net değeri belirler ve mal paylaşımı süreçlerinde önemli bir rol oynar. 4.2. Katılma Alacağı Nasıl Hesaplanır? Artık Değer Hesaplaması: Örneğin, kadının ve erkeğin edinilmiş mallarının aktif ve pasif değerlerinin tespitiyle elde edilen şu tabloyu ele alalım: Kadının Edinilmiş Mal Varlıklarının Artık Değeri: Aktif Değer         : 600.000 TL Pasif Değer        : 100.000 TL Artık Değer        : 500.000 TL Erkeğin Edinilmiş Mal Varlıklarının Artık Değeri: Aktif Değer         : 960.000 TL Pasif Değer        : 200.000 TL Artık Değer        : 760.000 TL Bu hesaplamalar sonucunda "katılma alacağı" belirlenir. Her iki eşin edinilmiş malları üzerinden hesaplanan artık değerlerinin yarısı, diğer eşin katılma alacağına tekabül eder. Örneğin: Kadının edinilmiş malları üzerinden hesaplanan artık değerinin yarısı: 250.000 TL Erkeğin edinilmiş malları üzerinden hesaplanan artık değerinin yarısı: 380.000 TL Görüldüğü üzere her iki eşin de birbirinden alacak hakkı vardır. Bu alacaklar birbirinden mahsup edilerek, kalan miktar alacaklı eşin diğer eşten alması gereken miktarı oluşturur. Örneğimizde, bu alacak miktarı 130.000 TL’dir (380.000 TL – 250.000 TL = 130.000 TL). Bu durumda, istisnai haller dışında, kadının 130.000 TL alacak hakkı vardır. Eşlerin diğer eşin sahip olduğu mallar üzerindeki haklarının belirlenmesi ve mal rejiminin tasfiyesine ilişkin detaylı bilgi için Boşanmada Mal Paylaşımı Nasıl Yapılır? Katılma Alacağı Hesabı başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4.3. Borçların Paylaşımı ve Mahsuplaşma İşlemleri Edinilmiş mallara ilişkin borçlar, paylaşım sürecinde dikkate alınarak mahsuplaşma yapılır. Eşlerden birinin edinilmiş malları için yaptığı borç ödemeleri, tasfiye sırasında göz önünde bulundurulur. Eşlerin birlikte aldıkları krediler veya ortak borçlar, boşanma davası sırasında belirlenir ve her bir eşin sorumluluğu mahkeme tarafından paylaşılır. 4.4. Katılma Alacağının Azaltılması veya Reddi Katılma alacağı, eşlerin edinilmiş mallarının paylaştırılması esnasında önemli bir hesaplama aracıdır. Bu hesaplamada kullanılan artık değer, genellikle eşlerin mal paylaşımındaki pay oranını belirler. Ancak bazı istisnai durumlar, bu pay oranının azaltılmasına ya da tamamen ortadan kaldırılmasına neden olabilir. Bu tür istisnalar, Türk Medeni Kanunu'nun 236. maddesinin 2. fıkrasında düzenlenmiştir. Türk Medeni Kanunu m.236/2'deki İstisnai Durumlar Türk Medeni Kanunu'nun 236/2. maddesi, boşanma nedeniyle yapılan katılma alacağı hesaplamasında, kusurlu eşin pay oranının değiştirilmesini öngörmektedir. Kanun, şu hükmü getirmektedir: “Zina veya hayata kast nedeniyle boşanma halinde hâkim, kusurlu eşin artık değerdeki pay oranının hakkaniyete uygun olarak azaltılmasına veya kaldırılmasına karar verebilir.” Bu düzenlemeye göre, boşanmanın zina veya hayata kast nedeniyle gerçekleşmesi durumunda, hâkim, kusurlu eşin artık değerdeki pay oranını hakkaniyete uygun bir şekilde azaltabilir ya da tamamen kaldırabilir. Bu durum, eşlerin haklarının adil bir şekilde korunması amacıyla, kusurlu davranışın mal paylaşımına yansıtılması için önemli bir düzenlemedir. 5. Boşanma Halinde Mal Paylaşımı Boşanmada edinilmiş malların tasfiyesi süreci: Boşanma kararı kesinleştiğinde, mal paylaşımı aşamasına geçilir. Bu aşamada, eşlerin edinilmiş malları ve kişisel malları tespit edilerek, ardından katılma alacakları hesaplanır. Yapılan mahsup işlemi sonucunda, bir tarafın alacağı belirlenir. Mal paylaşımında hangi tarihin esas alındığı: Boşanma davasının açıldığı tarih esas alınarak edinilmiş mallar belirlenir. Anlaşmalı boşanma halinde eşlerin yapabileceği düzenlemeler: Taraflar, anlaşmalı boşanma protokolü ile mal paylaşımına dair özel düzenlemeler yapabilir. Eğer eşler arasında mal paylaşımına dair anlaşmazlık meydana gelirse, mahkeme devreye girer. Mahkeme, tarafların anlaşmazlıklarını çözmek için müdahale eder ve hukuki çerçevede adil bir paylaşıma karar verir. Bu nedenle, anlaşmalı boşanma sürecinde yapılan düzenlemelerin hakkaniyetli ve yasaya uygun olması önemlidir. Boşanma davalarının mali ve ekonomik sonuçlarına ilişkin olarak Boşanmanın Mali Sonuçları başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 6. Ölüm Halinde Mal Paylaşımı ve Miras İlişkisi Ölüm durumunda mal rejimi nasıl sona erer? Eşlerden birinin ölümü halinde, mal rejimi ölüm anıyla birlikte derhal sona erer ve mal tasfiyesi ile miras paylaşımı süreçleri birbirinden bağımsız olarak yürütülür. Türk Medeni Kanunu'na göre, ölümle birlikte mal rejimi tasfiyesi başlar. Bu aşamada, sağ kalan eşin edinilmiş mallardaki yasal payı ve kişisel malları belirlenir. Mal rejimi tasfiye edildikten sonra, ölen eşin malvarlığı, sağ kalan eş dâhil olmak üzere mirasçılar arasında, miras hukuku kurallarına uygun şekilde paylaştırılır. Sağ kalan eşin miras ve tasfiye hakkı: Sağ kalan eş, hem mal rejimi tasfiyesi hem de miras paylaşımında haklara sahiptir. Öncelikle mal rejimi tasfiye edilir. Sağ kalan eşin alacağı pay, seçilen mal rejimine ve ölen eşin mirasçılarının durumuna göre belirlenir. Mal rejimi payı tasfiye edildikten sonra, yasal mirasçı olan sağ kalan eş, ölen eşin malvarlığından belirli bir pay alır. Özellikle, aile konutu ve ev eşyaları gibi unsurlar, sağ kalan eşin öncelikli haklarına sahiptir. Bu hakların korunması için, tapuya şerh koydurma gibi hukuki yöntemlerle güvence altına alınabilir. Mal paylaşımı ile miras paylaşımı arasındaki farklar: Mal paylaşımı ve miras paylaşımı arasındaki temel fark, sürecin ve hukukî çerçevenin farklı olmasıdır. Mal paylaşımı, yukarıda sayılan pek çok durumda uygulanabilirken, miras paylaşımı yalnızca ölüm sonrası ortaya çıkar. Mal paylaşımı, eşler arasında edinilmiş mallar ve kişisel malların belirlenmesi ve paylaşılması ile ilgilidir. Miras paylaşımı ise ölen kişinin malvarlığının, yasal mirasçılar arasında paylaştırılmasını içerir. Her iki süreç de farklı kurallara tabidir ve ayrı ayrı değerlendirilir. 7. Katılma Alacağında Zamanaşımı Süresi Katılma alacağı talepleri, mal rejiminin sona ermesinden itibaren 10 yıl içinde ileri sürülebilir. Bu sürenin dolması halinde hak talebinde bulunulamaz. Türk Medeni Kanunu’nun 178. maddesi, boşanma nedeniyle açılacak davaların 1 yıllık zamanaşımına tabi olduğunu düzenlemektedir. Ancak bu hüküm, boşanma dışındaki haller (ölüm, iptal, mal rejiminin değişikliği gibi) için açıklık içermemektedir. Katılma alacağının hesaplanması ve gerekli belgelerin toplanması uzun sürebileceğinden, öğretide ve Yargıtay içtihatlarında Türk Borçlar Kanunu’nun 146. maddesinde yer alan genel 10 yıllık zamanaşımı süresinin uygulanması gerektiği görüşü benimsenmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 17.04.2013 tarihli kararı, bu husustaki içtihat farklılıklarını gidererek, katılma alacağının 10 yıllık zamanaşımına tabi olduğunu netleştirmiştir. Excerpt: Türk Medeni Kanunu gereği, 1 Ocak 2002’den itibaren eşler arasındaki yasal mal rejimi olarak kabul edilen edinilmiş mallara katılma rejimi, evlilik süresince edinilen malların ortak kabul edildiği ve mal rejimi sona erdiğinde yarı yarıya paylaşıldığı sistemdir. ### Ödeme Taahhüdünü İhlal Suçu ve Cezası Taahhüt sözleşmesi, borçlunun borcunu taksitlendirerek ödeyeceğini icra müdürü karşısında yazılı olarak taahhüt etmesidir. Ödeme taahhüdünü ihlal suçu ise, İcra ve İflas Kanunu (İİK) madde 340’ta hüküm altına alınmıştır. Bu düzenlemeye göre, borcunu taksitlendirerek ödeyeceğine dair yazılı taahhüt imzaladığı halde ödemeyen ve ödememek için hukuka aykırı yollara başvuran kişiler hakkında hapis cezasına hükmedilebilir. Halbuki, modern hukuk sisteminde ödenmeyen borç için borçlu aleyhine hapis cezasına hükmedilememektedir. Ancak, her ne kadar para borcundan doğuyor olsalar da, İİK m.340’da geçen suçlarda alacaklının hakkı kasıtlı olarak ihlal edildiğinden, hapis cezası verilebilir. İİK m.340’taki düzenlemeye göre; “111 inci madde mucibince veya alacaklının muvafakati ile icra dairesinde kararlaştırılan borcu ödeme şartını, makbul bir sebep olmaksızın ihlal eden borçlunun, alacaklının şikâyeti üzerine, üç aya kadar tazyik hapsine karar verilir. Hapsin tatbikine başlandıktan sonra borçlu borcun tamamını veya o tarihe kadar icra veznesine yatırmak zorunda olduğu meblağı öderse tahliye edilir; ödemelerini tekrar keserse, hakkında tazyik hapsine yeniden karar verilir. Ancak, bir borçtan dolayı tazyik hapsinin süresi üç ayı geçemez.” 1. Taahhüt Sözleşmesi Nedir? Türk Dil Kurumu’nun güncel sözlüğüne göre, “taahhüt” kelimesi, “bir şeyi yapmayı üstlenme” anlamına gelmektedir. Taahhüt sözleşmesi de, tıpkı kelime anlamında olduğu gibi, kişinin borcunu ödeyeceğini ve bu sorumluluğu üstüne alacağını belirten bir sözleşme tipidir. Taahhüt sözleşmesinin kurulabilmesi için, borçlu ile alacaklı icra müdürü karşısında bir araya gelir ve borçlu borcunu belli aralıklarla taksitlendirmek suretiyle ödeyeceğini vaat eder. Söz konusu vaat sözlü değil yazılı şekilde yapılır. 2. Taahhüdü İhlal Nasıl Oluşur? Borçlunun, belli bir süre boyunca edimini yerine getirmemesi halinde taahhüdü ihlal suçu oluşur. Suçun oluşması için alacaklının zarara uğramasına yahut borçlunun böyle bir maksadı olmasına gerek yoktur. Örneğin, taahhüt sözleşmesi imzalandıktan sonra borçlunun tek bir taksiti ödemeyi ihmal etmesi dahi, sözleşmeye aykırılık teşkil edecek ve taahhüdü ihlal suçu oluşacaktır. Bu sebeple taahhüt sözleşmesi oldukça dikkat edilmesi gereken bir sözleşme türüdür. 3. Taahhüdü İhlal Suçunun Unsurları Nelerdir? Ödeme taahhüdü, icra takibi olmadan yapılamaz. Alacaklı ve borçlu taraflar, borca konu icra takibi sırasında, icra dairesinde bir araya gelerek, ödeme taahhüdü konusunda mutabakata varmalıdır. Ödeme taahhüdünün, hacizden önce ya da sonra yapılmasında herhangi bir problem yoktur.İİK’nın 111. maddesine göre ödeme taahhüdü sözleşmesi borçlunun hür iradesi ile ve alacaklının onayı ile kararlaştırılmalıdır.İmzalanması kararlaştırılan ödeme taahhüdü borcun tamamını kapsamalı ve koşulsuz olmalıdır. Keza, taahhüt, taksit bilgilerini detaylıca içermeli, taksitle ödenecek miktar ve taksit zamanları şüpheye yer bırakmayacak şekilde açıkça belirtilmelidir.Ödeme taahhüdünü ihlal suçu, yalnızca borçlunun haklı neden olmaksızın ödeme yapmaması halinde oluşur. Haklı nedenin varlığı halinde suç oluşmaz.Ödeme taahhüdünün, para alacağına ilişkin olması gerekir. 4. Taahhüdü İhlal Suçunun Oluşabilmesi İçin Şartlar Taahhüdün kesinlikle yazılı olması gerekir.Kesinleşmiş bir icra takibinin olması gerekir.Yazılı taahhütte borca ve borçluya dair tüm bilgilerin yer alması gerekir. Örneğin; taksitlendirme tarihi (gün ay yıl şeklinde), taksit miktarı, taahhüde kadar işlemiş faiz, asıl alacak miktarı, vekalet ücreti, takip harçları ve masraflar gibi bilgiler belirtilmelidir.Taahhüt sözleşmesi kayıtsız ve şartsız olarak düzenlenip imzalanmalıdır. 5. Taahhüdü İhlal Suçunun Cezası Mevzuata uygun şekilde, yazılı ve imzalı olarak hazırlanan ödeme taahhüdü ihlal edilmişse, suçun unsurları oluşmuşsa ve borçlu, cezai ehliyete sahipse, 3 ay tazyik hapsine hükmedilebilir. Borçlunun cezalandırılabilmesi için, süresinde ve usulüne uygun olarak şikayet edilmesi gerekir. , Açıklayıcı olması adına, İcra ve İflas Kanunu’nun konuyla alakalı olan m.111 ve m.340 maddelerine aşağıda yer verilmiştir. İİK madde 111; “Borçlu alacaklının satış talebinden evvel borcunu muntazam taksitlerle ödemeği taahhüt eder ve birinci taksiti de derhal verirse icra muamelesi durur. Şu kadar ki borçlunun kafi miktar malı haczedilmiş bulunması ve her taksitin borcun dörtte biri miktarından aşağı olmaması ve nihayet aydan aya verilmesi ve müddetin üç aydan fazla olmaması şarttır. Borçlu ile alacaklının borcun taksitlendirilmesi için icra dairesinde yapacakları sözleşme veya sözleşmelerin devamı süresince 106 ve 150/e maddelerindeki süreler işlemez. Ancak bu sözleşme veya sözleşmelerin toplam süresinin on yılı aşması hâlinde, aştığı tarihten itibaren süreler kaldığı yerden işlemeye başlar. Taksitlerden biri zamanında verilmezse icra muamelesi ve süreler kaldığı yerden devam eder.” İİK madde 340; “111 inci madde mucibince veya alacaklının muvafakati ile icra dairesinde kararlaştırılan borcu ödeme şartını, makbul bir sebep olmaksızın ihlal eden borçlunun, alacaklının şikâyeti üzerine, üç aya kadar tazyik hapsine karar verilir. Hapsin tatbikine başlandıktan sonra borçlu borcun tamamını veya o tarihe kadar icra veznesine yatırmak zorunda olduğu meblağı öderse tahliye edilir; ödemelerini tekrar keserse, hakkında tazyik hapsine yeniden karar verilir. Ancak, bir borçtan dolayı tazyik hapsinin süresi üç ayı geçemez.” Yukarıda alıntılanan kanun maddelerinden de anlaşılacağı üzere, ödeme taahhüdünü ihlal suçunda, sanığa verilen ceza, seçenek yaptırım niteliğinde olmayıp para cezasına çevrilemez ve ertelenemez. 6. Taahhüdü İhlal Suçunun Cezası Nasıl Kalkar? Taahhüdü ihlal suçu, şikayete bağlı bir suçtur. Bu sebeple şikayet geri alınırsa ceza da ortadan kalkar. Taahhüdü ihlal suçunun oluşmaması için diğer bir yol ise kişinin borcunun tamamını ya da o tarihe kadar olan kısmını ödemesidir. Aynı borç bakımından birden fazla taahhüdü ihlal suçu işlenmesi halinde, verilecek ceza 3 ayı geçemez. Taahhüdü ihlal suçu kapsamında ilk taksiti ödemediği ödemediğinden bahisle borçlunun 1 ay hapis cezası alması durumunda, borcun ödenmesi ile tahliyesi gerçekleşir. Fakat, kalan diğer taksitleri ödememesi halinde borçluya verilebilecek ceza toplamı 3 ayı geçemez. Borcun alacaklıya direkt olarak ödenmesi ile borç kapanmaz. Takibe konu borç, icra dairesine ödenmelidir. Bu iki yöntem ile taahhüdü ihlal suçuyla tüm sonuçları ortadan kalkar ve borçlu mahkumiyet halinde ise derhal tahliyesine karar verilir. Konu ile ilgili olarak "Şikâyet Hakkı ve Şikâyetten Vazgeçme" başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 7. Taahhüdü İhlal Suçunda Zamanaşımı ve Şikayet Süresi Taahhüdü ihlal suçu yukarıda da açıkladığımız üzere şikayete bağlı suçlardandır. İcra ve İflas Kanunu m.347’ye göre, alacaklı, taahhüdün ihlal edildiğini öğrenmesinden itibaren 3 ay içinde ve her halükarda 1 yıl içinde borçlu aleyhine şikayette bulunmalıdır. Aksi halde şikayet hakkı düşer. Şikayet yazılı veya sözlü olarak yapılabilir. Taahhüdü ihlal suçunun ceza zamanaşımı ise kararın kesinleşmesinden itibaren 2 yıldır. 8. Alacaklının Şikayetinin Kabul Edilmediği Haller Alacaklının, ödeme taahhüdünün ihlal edildiğine ilişkin şikayetlerinin kabul edilebilmesi için bazı şartların varlığı gerekir. Eğer ki, şikayet eden ve/veya şikayet edilen kişiler, taahhüt sözleşmesini imzalayan kişiler değilse, şikayet reddedilecektir. Keza, icra takibinin geçersiz olması yahut kesinleşmemiş olması, taahhüt sözleşmesinin İİK m.111’deki koşulları sağlamaması, alacaklı ve borçlunun tam olarak anlaşamamış olması halinde de şikayet reddedilir. Uygulamada, şikayetin reddedilerek borçlu hakkında cezaya hükmedilemeyen diğer birtakım örnekler şu şekildedir: Dosyanın icra dairesince işlemden kaldırılmış olması.Taahhüt sözleşmesinin alacaklı veya vekili olmadan imzalanmış olması ve bu durumun muhtıra yolu ile alacaklıya bildirilmemiş olması,Ödeme taahhüdü sözleşmesinde yer alan alacak kalemlerinin detaylı bir şekilde yazılmamış ve eksik olması. Bu gibi hallerde, mahkemece, taahhüdü ihlal suçunun unsurlarının oluşmadığı gerekçesi ile şikayeti reddedilecek ve borçlu hakkında cezaya hükmedilemeyecektir. 9. Taahhüdü İhlal Suçunda Yetkili ve Görevli Mahkeme Taahhüdü ihlal suçunun görülmesinde görevli mahkeme İcra Ceza Mahkemeleri yetkili mahkeme ise icra takibinin başlatıldığı icra dairenin bulunduğu yer İcra Ceza Mahkemesidir. Excerpt: Taahhüt sözleşmesi, borçlunun borcunu taksitlendirerek ödeyeceğini icra müdürü karşısında yazılı olarak taahhüt etmesidir. Ödeme taahhüdünü ihlal suçu ise, İcra ve İflas Kanunu (İİK) madde 340’ta hüküm altına alınmıştır. Bu düzenlemeye göre, borcunu taksitlendirerek ödeyeceğine dair yazılı taahhüt imzaladığı halde ödemeyen ve ödememek için hukuka aykırı yollara başvuran kişiler hakkında hapis cezasına hükmedilebilir. Halbuki, modern hukuk sisteminde ödenmeyen borç için borçlu aleyhine hapis cezasına hükmedilememektedir. Ancak, her ne kadar para borcundan doğuyor olsalar da, İİK m.340’da geçen suçlarda alacaklının hakkı kasıtlı olarak ihlal edildiğinden, hapis cezası verilebilir. ### İlamsız İcra Takibine İtiraz (Borca, Faize ve Yetkiye) Herhangi bir belgeye dayandırmak zorunda olmaksızın, yalnızca alacaklı olduğunu iddia ederek, borçlu kişi aleyhine, genel haciz yoluyla ilamsız icra takibi başlatılabilir. Kanun koyucu tarafından alacaklıya tanınan bu kolaylık karşısında, borçlu olduğu iddia edilen kişiye de, İcra İflas Kanunu (İİK) m.62 uyarınca ilamsız icra takibine itiraz ve takibi derhal durdurma imkânı tanınmıştır. Borçlu, kendisine gönderilen icra ödeme emrine karşı 7 gün içinde, ödeme emrini gönderen icra dairesine başvurarak borca, faize ve/veya icra dairesinin yetkisine itiraz edebilecektir. Aynı şekilde, borç bir adi senede dayanıyorsa imzaya itiraz edilmesi de mümkündür. Borçlu olduğu iddia edilen kişi, böyle bir borcunun olmadığını, borcun henüz muaccel olmadığını, yahut borcun zamanaşımına uğradığını ileri sürerek “borca itiraz” edebilecektir. Keza, borcun belirli bir bölümünü ödediği yahut belirli bir kısmının hala ödenebilir olmadığı iddiasıyla, “borca kısmi itiraz” gerçekleştirebilecektir. Ayrıca, alacaklı tarafından gönderilen ödeme emrinde faiz de yer alıyorsa, borçlu faize itiraz edebilecektir. Son olarak, yetkili icra dairesinde başlatılmayan takipler bakımından “yetki itirazı”nda bulunulmalıdır. 1. İlamsız İcra Takibinde Borca İtiraz Borçlu olduğu iddia edilen kimsenin, kendisine tebliğ edilen ödeme emrine karşı borcu olmadığına dair gerçekleştirdiği itiraza, borca itiraz denir. İlamsız icra takiplerinde, alacaklı olduğunu iddia eden kişinin, bu alacağını herhangi bir belgeye dayandırması gerekmemektedir. Alacaklı tarafa tanınan bu kolaylık karşısında, borçluya da, borca süresinde itiraz etmesi kaydıyla, takibi durdurabilme imkânı tanınmıştır. Buna göre, daha önce borcunu ödemiş olduğunu veyahut hiç borcun doğmamış olduğunu düşünen kimse ödeme emrine karşı 7 gün içinde icra dairesine başvurarak itirazda bulunabilir. İtirazın içeriğinde yalnızca “Borcum yoktur.”, “Bu borcu daha önce ödedim.” veyahut “Borca itiraz ediyorum.” denilerek borca itiraz gerçekleştirilebilir. Bu şekilde itiraz edilen ilamsız icra takibi, başkaca hiçbir işleme gerek olmaksızın kendiliğinden durmaktadır. Burada vurgulanması gereken bir diğer husus ise borca itirazın muhakkak yazılı şekilde ve ödeme emrinin gönderildiği icra dairesine yapılması gerektiğidir. 2. İlamsız İcra Takibinde Borca Kısmi İtiraz Hali Borçlu, icra takibine konu edilen borcun tamamının muaccel olmadığı ya da borcun bir kısmının daha önce ödendiği gibi gerekçelerle borcun bir kısmına da itiraz edebilir. Alacaklıya karşı bir borcun varlığının kabul edildiği, ancak icra takibine konu edilen borcun, gerçekte olan borç miktarından fazla olduğu iddiasıyla “borca kısmi itiraz” edilebilir. Borca kısmi itiraz halinde itiraz edilen kısım için takip durur. Fakat, itiraz edilmeyen kalan kısım için takip devam eder. Örneğin, 50.000 TL alacaklı olunduğu iddiasıyla gönderilen ödeme emrine karşı 20.000 TL’nin daha önde ödenmiş olduğu iddiasıyla itiraz edilmişse kalan 30.000 TL için takip durmayacaktır. Önemle belirtmek isteriz ki, borca itirazdan farklı olarak, kısmi itirazın mutlaka açık ve anlaşılır olarak gerçekleştirilmesi gerekir. Yani, “Borcumun bir kısmını ödedim.” veya “Borcum o kadar çok değil.” gibi belirsiz ifadeler, dikkate alınmayacaktır. Bu durumda, borçlu borcun ne kadarlık kısmına itiraz ettiğini açıkça belirtmelidir. Örneğin, borçlu, itirazını “50.000 TL’lik borcun 20.000 TL’sini daha önce ödedim. Bu nedenle sadece 30.000 TL’lik kısmına itiraz ediyorum.” şeklinde ifade edebilir. 3. İlamsız İcra Takibinde Faize İtiraz Alacaklı tarafından gönderilen ödeme emrinin içeriğinde asıl borca ilişkin faiz de talep edilebilir. Bu durumda borçlunun, borca itirazla birlikte borcun fer-i niteliğinde olan faize de itiraz etmesi gerekir. Aksi durumda, asıl borca karşı takip dursa da, ödeme emrindeki faiz miktarı kesinleşecektir. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi E. 2013/24975, K. 2013/32257, T. 10.10.2013 “…..borçlular tarafından icra dairesine sunulan itiraz dilekçesinde borçluların, borca itiraz ettikleri ancak açıkça faize ve faiz oranına itirazlarının bulunmadığı bu nedenle mahkemece, borçluların şikayetinin, kısmen kabulüne, fazlaya dair taleplerinin reddine ilişkin verdiği karar yerinde olup hükmün onanmasına karar vermek gerekirken Dairemizce bozulduğu anlaşıldığından alacaklıların karar düzeltme istemlerinin kabulü gerekmiştir.” 4. İlamsız İcra Takibinde Yetkili İcra Dairesi İlamsız icrada yetki, icra takibinin hangi yerdeki icra dairesi tarafından yapılacağıyla ilgilidir. Genel haciz yoluyla gerçekleştirilen ilamsız takipler, para ve teminat alacağına ilişkin olduğundan, genel yetkili icra dairesi, takibin başlatıldığı tarihte borçlunun yerleşim yerindeki icra dairesidir. Sözleşmeden doğan alacaklar bakımından sözleşmenin ifa edileceği yer icra dairesi de yetkilidir. Sözleşmenin içeriğinde ifa yeri belirlenmişse, buradaki icra dairesi yetkili olacaktır. Buna karşın sözleşmede ifa yeri kararlaştırılmamışsa, genel hükümlere göre ifa yeri belirlenecektir. Sözleşmeden kaynaklanan borç para borcu ise, ifa yeri alacaklının yerleşim yeri olduğundan yetkili icra dairse de alacaklının yerleşim yerindeki icra dairesidir. Çek, bono, poliçe gibi kambiyo senetlerinden kaynaklanan alacaklar için yapılan icra takiplerinde ise, yetkili icra dairesi, borçlunun yerleşim yeri icra dairesidir. 5. Yetkisiz İcra Dairesinde Başlatılan İlamsız İcra Takibinde Yetki İtirazı İcra dairesinin yetkisine yapılan itirazda da, takip, kendiliğinden duracaktır. Yetki itirazı tek başına yapılabileceği gibi borca ve faize ilişkin itirazlarla birlikte de ileri sürülebilir. Bu durumda borçlunun bunu açıkça ifade etmesi gerekir. Söz gelimi, “Borca, faize ve yetkiye itiraz ediyorum.” ifadesi, ilamsız icra takiplerinde en sık kullanılan itiraz kalıplarındandır. Ayrıca, yetki itirazında bulunan borçlunun yetkili icra dairesini de göstermesi gerekir. İcra dairesini yetkisizliğine ilişkin, ödeme emrinin tebliğinden itibaren 7 gün içinde itirazda bulunulmamışsa, artık o icra dairesinin takibi yürütmekte yetkili olduğu kabul edilir. Bu nedenle süresi içinde itirazda bulunmak hak kaybının önlenmesi açısından oldukça önemlidir. Borçlunun icra dairesinin yetkisiz olduğu iddiasında bulunmasının ardından alacaklı iki şekilde davranabilir. Alacaklı, borçlunun yetki itirazını kabul edebilir. Alacaklı borçlunun yetki itirazını kabul edip dosyanın yetkili olan icra dairesine gönderilmesini isteyebilir. Bu durumda, dosyayı alan yetkili icra dairesi yeni bir ödeme emri düzenleyerek borçluya tebliğ eder. Ancak, yetkili icra dairesi tarafından gönderilen bu ödeme emrine karşı borçlu tarafından tekrar yetki itirazında bulunulması mümkün değildir. Zira bu durum dürüstlük ve iyi niyet kurallarına aykırılık teşkil edecektir. Alacaklı borçlunun yetki itirazını kabul etmeyebilir. Alacaklı, borçlunun yetki itirazını kabul etmezse, ödeme emrine yapılan itirazı içeriğine bakılarak ikili bir ayrıma gidilir. Borçlu sadece yetki itirazında bulunmuşsa;Borçlunun itirazı ile takip durur. Bu durumda alacaklı takibin devamını sağlamak istiyorsa, itirazın kaldırılması talebiyle icra mahkemesine başvurmalıdır. İcra mahkemesince yapılacak inceleme ve değerlendirme sonucunda, itirazın kaldırılması talebi haklı bulunarak icra dairesinin yetkili olduğuna karar verilebilir. Böylece, takip kaldığı yerden devam eder. Bu durumda, borçlunun, borca ya da imzaya itiraz gibi başkaca itirazlarda bulunması mümkün değildir. Çünkü, yetkili olduğu mahkeme kararıyla sabit olan icra dairesi tarafından, ödeme emrinin ilk tebliğ edildiği günden itibaren 7 gün içinde bütün itirazların ileri sürülmesi gerekmektedir. Borcun tamamına, bir kısmına yahut faize itiraz edilmeksizin, yalnızca yetki itirazında bulunulmuşsa, borçlu tarafından diğer taleplerin kabul edildiği varsayılır. Yetkili olduğuna karar verilen icra dairesinde kaldığı yerden devam eden ilamsız icra takibine ilişkin, o saatte sonra başkaca bir itiraz ileri sürülemez. Konuyla ilgili detaylı bilgi için "İtirazın Kaldırılması Davası" başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. İlamsız icra takiplerinde, yalnıza icra dairesinin yetkisine itiraz edilmişse itirazın iptali davası açılması mümkün değildir. Yalnızca yetki itirazında bulunulmasına rağmen, alacaklı tarafından itirazın iptali davası açılmışsa, bu dava, görevsizlik nedeniyle usulden reddedilecektir. Konuyla ilgili detaylı bilgi için "İtirazın İptali Davası" başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. Borçlu yetki itirazı ile birlikte esasa ilişkin itirazlarda da bulunmuşsa, mahkemece öncelikli olarak yetki itirazı değerlendirilir. Zira esasa ilişkin itirazların değerlendirilebilmesi için yetki itirazının reddedilmiş olması gerekir. Söz gelimi, borçlu icra dairesinin yetkisiz olduğunu ve her halde borcunun da olmadığını iddia edebilir. Yine, itirazın içeriğinde hem yetkisizlik hem de borcun zamanaşımına uğradığı iddia edilebilir. Bu durumda yetki itirazı ile birlikte yapılan esasa ilişkin itiraza göre, icra mahkemesinden itirazın kaldırılması talep edileceği gibi, genel mahkemelerde itirazın iptali davası da açılabilir. 6. İlamsız İcra Takibine İtiraz Hangi Mercie Yapılır? Alacaklı olduğunu düşünen kimse icra dairesine bir takip talebi gönderir. Takip talebini alan icra dairesi ise, üç gün içinde borçlu olduğu iddia edilen kişiye ödeme emri düzenleyerek postalar. Bu ödeme emrine karşı itirazın yapılacağı merci, ödeme emrini gönderen icra dairesidir. 7. İlamsız İcra Takibine İtiraz Hangi Sürede Yapılmalıdır? Kendisine ödeme emri tebliğ edilen borçlu, varsa tüm itirazlarını, tebliğ tarihinden itibaren 7 gün içinde ödeme emrini gönderen icra dairesine bildirmelidir. Bu 7 günlük süre kesin süre olduğundan, kural olarak, bu süre geçtikten sonra yapılan itirazlar hüküm ve sonuç doğurmayacaktır. Bu kuralın istisnası ise gecikmiş itiraz müessesesidir. 8. İlamsız İcra Takibine Karşı Gecikmiş İtiraz Yukarıda da ifade edildiği üzere, kural olarak ödeme emrine 7 gün içinde itiraz edilmesi gerekmektedir. Fakat olağan hayat koşulları içerisinde borçlu elinde olmayan bazı nedenlerle bu süreyi kaçırmış olabilir. Örneğin, kişinin ani bir hastalığa yakalanması, kaza geçirmiş olması veya ödeme emrine itiraz etmesine engel olabilecek başkaca mazeretleri olabilir. Böyle bir durumda, elinde olmayan sebeplerde süresi içinde itirazda bulunamayan borçlunun hak kaybına uğraması istenilmediğinden gecikmiş itiraz denen bir kavram geliştirilmiştir. Gecikmiş itirazın süresi ise borçlunun mazeretinin ortadan kalktığı tarihten itibaren 3 gündür. Bu itirazın muhakkak haczedilen malların paraya çevrilmesi aşamasından önce yapılması gerekmekte olup bu andan sonra gecikmiş itirazda bulunulamaz. Gecikmiş itirazın, süresinde yapılan itirazdan farklı birtakım usulleri bulunmaktadır. Örneğin, süresinde gerçekleştirilen itiraz, ödeme emrini gönderen icra dairesine yapılmaktayken, gecikmiş itiraz mutlaka icra mahkemesine yapılmalıdır. Bir diğer farklılık ise, takibin kendiliğinden durmasına ilişkindir. Süresinde yapılan itirazda hiçbir gerekçe ileri sunulmaksızın yapılan itiraz, takibi durdurmaya yeterliyken, gecikmiş itirazda takip kendiliğinden durmayacaktır. Takibin durabilmesi için öncelikle icra mahkemesinin borçlunun ileri sürdüğü mazereti kabul etmesi gerekir. Burada, mazeretin kabulünden önce takip durmayacağından alacaklı tarafından icra takip işlemlerine devam olunması istenebilir. Bu nedenle, gecikmiş itirazda bulunan borçlunun icra mahkemesinden takibin durdurulmasını talep etmesi son derece önemlidir. İcra mahkemesi bu talebe binaen takibin geçici olarak durdurulmasını hükmedebilecektir. ### Kentsel Dönüşüme İlişkin İnşaat Sözleşmelerinin Feshi Kentsel dönüşüm sürecinde, riskli yapı kararı alındıktan sonra, kat maliklerinin salt çoğunluğu (+1) ile binanın yenilenmesine veya güçlendirilmesine karar verilmektedir. Ancak, bu süreçte kat maliklerinin teknik bilgi ve deneyime sahip olmamaları ve çoğu zaman maddi imkanlarının yetersiz olması, riskli yapıları kendi başlarına yenilemelerini zorlaştırmaktadır. Bu nedenle, inşaat konusunda uzmanlık, bilgi birikimi ve sermaye gücüne sahip müteahhitlerle iş birliği yapmak genellikle bir zorunluluk haline gelmektedir. Müteahhitlerle yapılan bu iş birliğinde, tarafların hak ve yükümlülükleri inşaat sözleşmesi ile belirlenmektedir. Öte yandan, kentsel dönüşüm yalnızca bireysel bir girişim değil, aynı zamanda kamusal bir hizmet niteliği taşımaktadır. Bu nedenle, inşaat süreçleri ve yapılan sözleşmeler, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı'na bağlı Kentsel Dönüşüm Başkanlığı tarafından denetlenmektedir. Hak sahipleri ile müteahhitler arasında yapılan sözleşmelerin feshi söz konusu olduğunda da bu kamusal yön devreye girmekte ve sürecin belirli yasal şartlara uygun şekilde yürütülmesi gerekmektedir. Bu yazımızda, kentsel dönüşüm projelerinde müteahhitle yapılan inşaat sözleşmelerinin hangi durumlarda ve nasıl feshedilebileceğini detaylarıyla ele alacağız. 1. Kentsel Dönüşüm Kapsamında Yapılan İnşaat Sözleşmeleri Kentsel dönüşüm kapsamında yapılan inşaat sözleşmeleri, 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun ve 6306 sayılı Kanunun Uygulama Yönetmeliği çerçevesinde, riskli yapıların yenilenmesi veya yeniden inşa edilmesi amacıyla taraflar arasında yapılan sözleşmelerdir. 1.1. Kentsel Dönüşüm Kapsamında Yapılan Sözleşmelerin Hukuki Niteliği Kentsel dönüşüm kapsamında yapılan sözleşmelerin hukuki niteliği, içeriğine ve taraflar arasındaki ilişkiye bağlı olarak değişiklik gösterebilir. Genel olarak bu sözleşmeler, tam iki tarafa borç yükleyen karma sözleşme niteliğini haiz sözleşmelerdir. 1.2. Müteahhit ile Kat Malikleri Arasındaki Sözleşme Türleri Kentsel dönüşüm kapsamında, müteahhit ile kat malikleri arasında farklı hukuki niteliklere sahip sözleşmeler imzalanabilir. Bu sözleşmelerin türü; tarafların yükümlülükleri, inşaat süreci ve gelir paylaşımı gibi unsurlara göre belirlenmektedir. Uygulamada, müteahhit ile kat malikleri arasında en sık yapılan sözleşmeler, kat karşılığı inşaat sözleşmesi ve müteahhitlik (yeniden inşa) sözleşmesidir. 1.2.1. Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmesi (Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesi) Bu sözleşme, arsa sahiplerinin arsa paylarını müteahhite devretmesi ve müteahhidin arsa üzerinde bağımsız bölümler inşa ederek bunların belirli bir kısmını arsa sahiplerine teslim etmesini öngörmektedir. Müteahhit, arsa sahibinin kendisine devrettiği arsa payı veya yapılacak binadaki belirli bağımsız bölümler karşılığında inşaatı tamamlamayı taahhüt eder. Bu sayede, arsa sahipleri yeni binadan bağımsız bölümler (konut veya dükkan) elde ederek taşınmazlarının değer kazanmasını sağlarken, müteahhit de binadaki belirli bağımsız bölümleri edinmiş olur. Kat karşılığı inşaat sözleşmesi, taşınmaz devrini içerdiğinden, geçerli olabilmesi için noter huzurunda resmi şekilde düzenlenmesi zorunludur. 1.2.2. Müteahhitlik (Yeniden İnşa) Sözleşmesi Bu sözleşme türünde, riskli yapının yıkılmasının ardından yeni bina inşa edilir. Kat malikleri, müteahhide inşaat maliyeti üzerinden belirli bir yüzde oranında veya sabit bir bedel ödemeyi taahhüt eder. Müteahhit ise bu bedel karşılığında binanın yeniden inşasını üstlenir. Bu sözleşme, kat maliklerinin finansal yükümlülüklerini ve müteahhidin inşaat sürecindeki sorumluluklarını belirleyerek kentsel dönüşüm projelerinde yaygın olarak uygulanmaktadır. 2. Kentsel Dönüşüm Sözleşmelerinin Feshi Kentsel dönüşüm sürecinde, taşınmaz malikleri ile müteahhitler veya ilgili idareler arasında imzalanan sözleşmelerin, belirli şartlar altında feshedilmesi mümkündür. Sözleşmenin feshi, taraflardan birinin yükümlülüklerini yerine getirmemesi, projede hukuka aykırılık bulunması veya maliklerin haklarını ihlal eden durumların ortaya çıkması halinde gündeme gelebilir. 2.1. Hukuki Dayanaklar Kentsel dönüşüm sözleşmelerinin feshi, 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun ve 6306 Sayılı Kanunun Uygulama Yönetmeliği’nde düzenlenmiştir. Sözleşmenin iptali veya feshi için aşağıdaki hukuki sebeplerin varlığı aranmaktadır. 2.2. Müteahhit Temerrüdü Nedeniyle Sözleşmenin Feshi Temerrüt, borçlunun borcunu zamanında ifa etmemesi halinde içerisinde bulunduğu hukuki durumdur. 6306 sayılı Kanun kapsamında müteahhidin temerrüdü nedeniyle inşaat sözleşmesinin feshedilebilmesi iki farklı durumda öngörülmüştür. Müteahhittin Yapım İşine Bir Yıl İçinde Başlamaması Bütün maliklerce anlaşma sağlanmasından veya hisseleri oranında paydaşların salt çoğunluğu ile karar alınıp bu karara katılmayanların hisselerinin satışından sonra, müteahhitten kaynaklanan sebeplerle, bir yıl içinde yeni yapının yapım işine başlanılmamış olması gerekir. Yani, sözleşmelerin bu gerekçeyle feshedilebilmesi için, sözleşme hükümlerine göre yapım işine başlanılmasından önce, hak sahiplerince yerine getirilmesi gereken edimler varsa, bunların tamamı yerine getirilmiş olmalıdır. Keza, yapım işine başlanılmasına engel teşkil edecek bir yargı kararı, idare kararı, idare uygulaması veya benzeri geçerli bir gerekçe olmamalıdır. Özetle, kentsel dönüşüme ilişkin sözleşmelerin feshedilebilmesi için, yapım işine, müteahhitten kaynaklanan sebeplerle başlanılmamış olması gerekir. Müteahhittin Altı Aydır Yapım İşine Devam Etmemesi Sözleşmelerin bu gerekçeyle feshedilebilmesi için yapım işinin belirli bir seviyede durdurulması ve en az altı aydır projenin bitirilmesini gerektirecek seviyede ekip ve ekipmanla inşai faaliyete devam edilmiyor olması gerekir. Bu koşulların varlığı, ilgili idarenin tespit, tutanak ve kayıtları, yapı denetimi sistemindeki kayıtlar, fotoğraflar, uydu görüntüleri gibi belgelerle ortaya konulmalıdır. Yukarıda sayılan durumlardan herhangi birinin gerçekleşmesi durumunda fesih kararı, herhangi bir şekil şartına bağlı olmaksızın hisseleri oranında paydaşların salt çoğunluğu ile alınabilecektir. Genel anlamda borçlu temerrüdü hakkında daha fazla bilgi edinmek için Borçlu Temerrüdü ve Alacaklının Hakları başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2.3. Maliklerin Sözleşmenin Feshine İlişkin Karar Alması Kentsel dönüşüm sürecinde, maliklerin sözleşmeyi feshetme hakkı belirli şartlara bağlıdır. Sözleşmenin feshi için, maliklerin hisseleri oranında salt çoğunluk ile karar alması gerekmektedir. 3. Sözleşmenin Feshi Sonrası İdareye Yapılacak Fesih Müracaatı Hak sahipleri tarafından yukarıda belirtilen şartlar kapsamında fesih kararı alındıktan sonra, yapım işine başlanılmamış olmasının müteahhitten kaynaklandığına ilişkin bilgi ve belgelerle Kentsel Dönüşüm Başkanlığına fesih müracaatında bulunulması gerekmektedir. İdarece Fesih Müracaatının İncelenmesi Fesih müracaatı üzerine, öncelikle fesih kararının kanunda belirtilen şartlara uygun olup olmadığı incelenir. Eğer fesih müracaatının mevzuata uygun olduğu tespit edilirse, fesih gerekçesine göre müteahhide yazılı olarak bildirim yapılarak 15 gün süre verilir. Bu süre zarfında, müteahhidin yapım işine devam etmeme nedenlerini gerekçeleriyle ve belgeleriyle birlikte açıklaması talep edilir. Belirtilen sürenin sonunda fesih şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediğine dair yapı mahallinde inceleme yapılır. Bu süreçte, belediye, sosyal güvenlik kurumları ve diğer ilgili kurum ve kuruluşlarla yazışmalar gerçekleştirilerek gerekli bilgi ve belgeler temin edilir. Yapılan inceleme ve araştırma neticesinde fesih şartlarının gerçekleşmediğinin tespit edilmesi durumunda bu konuda fesih müracaatında bulunan maliklere bilgi verilir. Fesih Şartlarının Gerçekleştiğinin Tespit Edilmesi Yapılan değerlendirme sonucunda fesih şartlarının gerçekleştiği tespit edilirse, müteahhide 30 gün süre verilerek: Yapım işine başlaması, veya Projeyi tamamlamak için yeterli ekip ve ekipmanla çalışmalara devam etmesi ihtar edilir. Müteahhit, verilen 30 günlük süre içinde yükümlülüklerini yerine getirmezse, bu sürenin bitim tarihi itibarıyla hak sahipleri ile müteahhit arasında imzalanmış olan sözleşme, ilgililerin muvafakati aranmaksızın kendiliğinden (re’sen) feshedilmiş sayılacaktır. Sözleşmelerin feshedilmiş sayıldığı, maliklere ve müteahhite bildirilir. Mevzuat gereği, kentsel dönüşüm projelerinde inşaat sözleşmelerinin fesih kararı hak sahipleri tarafından alınsa da, fesih işleminin kesinleşmesi Başkanlık tarafından yapılan resmi işlemler sonucunda gerçekleşmektedir. Bu nedenle, sözleşmenin feshi, idari hukuk açısından kesin ve yürütülebilir bir idari işlem niteliğindedir. İdarenin bu işlemi hukuka aykırı şekilde gerçekleştirmesi veya süreci usulüne uygun yürütmemesi durumunda, hak sahipleri veya ilgili taraflar idari yargıda iptal davası açabilirler. 3.1. Müteahhitin Fesih Sürecine İtiraz ve Dava Hakkı Kat malikleri tarafından sözleşmesinin feshine ilişkin Kentsel Dönüşüm Müdürlüğüne müracaat edildikten sonra Müdürlük tarafından müteahhite verilen on beş günlük süre içerisinde müteahhit, hak sahiplerince ileri sürülen fesih sebeplerinin gerçek olmadığı, kendisinin işi süresinde teslim edememesinin inşaat alanındaki engeller veya mülk sahiplerinden kaynaklanan gecikmeler sebebi ile yaşandığı veya hak sahiplerince alınan kararın salt çoğunluk sağlamaksızın alındığı gibi sebeplerle feshe itiraz edilebilecektir. Müteahhit tarafından ileri sürülen itirazlara rağmen Müdürlük, hak sahiplerince ileri sürülen feshi sebeplerinin geçerli olduğuna karar vererek sözleşme feshettiği takdirde söz konusu karar idari işlem niteliğinde olduğundan müteahhit, ilgili karara karşı İdare Mahkemeleri’nde dava açarak itiraz edebilir. 4. Kentsel Dönüşüm Sözleşmesi Feshinin Hukuki Sonuçları Kat malikleri ile müteahhit arasında imzalanan kentsel dönüşüm sözleşmelerinin feshedilmesi, taraflar açısından çeşitli hukuki ve mali sonuçlar doğurmaktadır. Fesih süreci tamamlandıktan sonra, hem maliklerin hem de müteahhidin yükümlülükleri ve hakları, ilgili mevzuat çerçevesinde değerlendirilir. 4.1. Fesih Sonrası Hukuki ve Mali Sorumluluklar Malikler, müteahhidin inşaata bir yıl içinde başlamaması veya işe altı aydan uzun süre ara vermesi durumunda sözleşmeyi feshetme hakkına sahiptir. Ancak, bu durum malikler açısından zarara yol açabilecek sonuçlar doğurabilir. 6306 Sayılı Kanun’un Uygulama Yönetmeliği’nin 13/11-g maddesi, fesih tarihine kadar yapılan işler, devrolunan hisseler, yapılan ödemeler ve diğer mali yükümlülükler açısından genel hukuk hükümlerinin uygulanacağını düzenlemiştir. Yine aynı maddede fesih tarihine kadar yüklenici tarafından hak sahiplerine yapılan kira yardımı ödemelerinin hak sahiplerinden geri talep edilemeyeceği düzenlenmiştir. Malikler, genel hukuk hükümlerine göre uğradıkları zararları tazmin edebilirler. Bu kapsamda, İnşaatın gecikmesi nedeniyle oluşan kira kayıplarını, Yeni yükleniciyle yapılacak sözleşmenin daha yüksek maliyetli olması halinde aradaki farkı, Diğer doğrudan zararlarını talep etme hakkına sahiptirler. Ancak, kentsel dönüşüme ilişkin inşaat sözleşmesinin, inşaatın altı aydan uzun süre durması nedeniyle feshedilmesi halinde, müteahhit tarafından halihazırda yapılan işlerin mahsuplaştırılması gerekmektedir. Bunun yanı sıra, sözleşmenin 6306 sayılı Kanun kapsamındaki nedenler yerine müteahhidin eksik ve sözleşmeye aykırı malzeme kullanması başta olmak sair hukuka aykırı sebeplerle feshedilmesi durumunda, maliklerin Türk Borçlar Kanunu kapsamı genel hükümleri çerçevesinde uğradıkları zararları tazmin etme hakkı bulunmaktadır. Ayrıca, fesih sonrasında, maliklerin veya ilgili idarenin talebi üzerine, taşınmazların tapu kaydına şerh edilen inşaat yapımına ilişkin sözleşmeler ilgili tapu müdürlüğü tarafından terkin edilir. 4.2. Yarım Kalan İnşaatlar İçin Kat Maliklerinin Hakları Eğer inşaat, müteahhidin yükümlülüklerini yerine getirmemesi nedeniyle sözleşmenin feshedilmesi sonucunda yarım kalmışsa, kat malikleri müteahhidin eksik ve kusurlu ifasından doğan zararları için Türk Borçlar Kanunu kapsamında genel hükümlere dayalı olarak tazminat davası açabilirler. Bu dava kapsamında maliklerin; Eksik veya hatalı inşaat işlerinden kaynaklanan zararlarının giderilmesini, Tamamlanmamış yapı nedeniyle uğranılan mali kayıpların tazmin edilmesini, Müteahhitin kusurlu davranışı nedeniyle doğan zararlarının karşılanmasını talep etme hakları bulunmaktadır. 4.3. Yeni Sözleşme Yapılması ve Devam Eden Kentsel Dönüşüm Süreci Kentsel dönüşüm sözleşmesinin feshine karar verildikten sonra, kat malikleri hisselerinin salt çoğunluğu ile yeni bir yüklenici seçmek üzere karar alabilirler. Bu karar doğrultusunda, maliklerin oy çokluğu ile belirlediği yeni müteahhit ile yeni bir inşaat sözleşmesi imzalanarak dönüşüm sürecine devam edilir. Yeni yüklenici ile yapılan sözleşmenin şartları, önceki projede yaşanan aksaklıklar göz önünde bulundurularak daha detaylı hazırlanmalı ve maliklerin haklarını güvence altına alacak şekilde düzenlenmelidir. Bu süreçte, maliklerin mağduriyet yaşamamaları adına hukuki danışmanlık almaları büyük önem taşımaktadır. Sonuç Kentsel dönüşüm sözleşmesinin feshi, taraflar açısından önemli hukuki ve mali sonuçlar doğurmaktadır. Malikler, fesih sonrası hak kaybına uğramamak için yeni bir yüklenici ile anlaşmadan önce detaylı bir değerlendirme yapmalı, hukuki destek almalı ve süreci titizlikle takip etmelidir. Ayrıca, fesih sonrası inşaatın tamamlanması ve mali yükümlülüklerin düzenlenmesi sürecinde genel hukuk hükümlerinin uygulanacağı dikkate alınarak, yasal hakların korunması için gerekli önlemler alınmalıdır. Kentsel Dönüşüm Süreçleriyle İlgili Detaylı Bilgi İçin Önerilen Yazılar Kentsel dönüşümle ilgili daha detaylı bilgi edinmek için aşağıdaki yazılarımızı inceleyebilirsiniz: Riskli Yapılarda Kentsel Dönüşüm Süreci Riskli Yapı Kararına Karşı İtiraz ve İptal Davası Riskli Yapı Nedir? Riskli Yapı Tespiti Nasıl Yapılır? Kentsel Dönüşüm Kararına Uymayan Maliklerin Hakları Riskli Alanlarda Kentsel Dönüşüm Süreci Riskli Yapılarda Güçlendirme Kararı Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. Hak kaybına uğranılmaması ve yasal süreçlerin doğru bir şekilde yürütülmesi için, herhangi bir işlem yapılmadan önce Gayrimenkul Hukuku ve Kentsel Dönüşüm alanında uzman avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Kentsel dönüşüme ilişkin inşaat sözleşmeleri her ne kadar özel hukuk sözleşmesi gibi görünseler de, esasen içeriklerinde kamu menfaati yer almaktadır. Bu nedenle kentsel dönüşüme ilişkin inşaat sözleşmelerinin feshi Çevre ve Şehircilik Bakanlığının denetim ve onayına tabidir. ### Arsa Payının Yeniden Düzenlenmesi Gayrimenkul üzerinde yer alan daire, dükkân gibi bağımsız bölümlerin, üzerindeki bulundukları arsada da belirli payları vardır. Arsa payı olarak bilinen bu oransal değer, her bir bağımsız bölüm için ayrı ayrı olacak şekilde ve birtakım kriterler gözetilerek hesaplanır. Arsa üzerindeki bağımsız bölümlerin her birinin arsa paylarının toplamı sonucunda 0 değere ulaşılır. Arsa payı, bilhassa kentsel dönüşüm sonrasında, maliklerin payına düşecek yeni bağımsız bölümlerin dağılımı gibi ana gayrimenkule ilişkin konularda oldukça belirleyici olmaktadır. Arsa payının yanlış tespit edilmesi durumunda malikler birçok anlamda hak kaybına uğramaktadır. Bu itibarla 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’na aykırı olarak tespit edilen arsa paylarının, arsa payının düzeltilmesi davası açılarak yeniden düzenlenmesi mümkün kılınmıştır. 1. Arsa Payı Nedir? İnşaatına henüz başlanmamış yahut inşası devam eden yapıda, hak sahiplerinin paylarını belirlemek ve mevzuattan kaynaklanan hak ve yükümlülüklerini yasal hale getirmek için kat irtifakı kurulur. Kat irtifaklı bir yapı, onaylı projesine uygun şekilde inşa edilerek yapı tamamlanırsa, kat irtifakı, kat mülkiyetine çevrilerek iskan olarak da bilinen yapı kullanma belgesi alınabilir. Arsa payı ise, kat mülkiyeti veya kat irtifakı kurulurken arsa üzerinde yer alan ana yapının bağımsız bölümlerine, rayiç değerleri oranında arsa üzerinden verilen paydır. Başka bir anlatımla; apartmanda yer alan daire, dükkân gibi bağımsız bölümlerin değerleri oranında, bulundukları arsa üzerinde sahip oldukları paya, arsa payı denir. 2. Arsa Payının Önemi Kat mülkiyeti ve kat irtifakı kurulurken, ana yapıdaki bağımsız bölümlerin konum ve büyüklük gibi birtakım kriterleri dikkate alınarak belirlenen arsa payları göz önünde bulundurulur. Bu nedenle kat mülkiyeti veya kat irtifakı kurulurken arsa payının doğru tespit edilmiş olması oldukça önemlidir. Zira sigorta masrafları gibi birçok ortak gidere katılımın belirlenmesi arsa paylarına göre gerçekleştirilmektedir. Aynı şekilde, ana gayrimenkule ilişkin konularda ve ortak yerler üzerinde ilave ve yenilik yapılmasına ilişkin karar verme sürecinde, maliklerin arsa payları oldukça belirleyici olmaktadır. Kentsel dönüşüm sürecinde binaların yıkılıp yeniden yapılması gündemde olup, riskli yapı kararı alınmasını müteakip yapılacak tüm iş ve işlemlerde kat malikleri hisseleri oranında temsil edilmektedirler. Kentsel dönüşüm kapsamında binanın yenilenmesi kararı alınabilmesi için, kat maliklerinin arsa payları esasına göre, üçte iki çoğunluğun olumlu kararı gerekir. Müteahhitler ile yapılacak arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinde de arsa payları esas alınmaktadır. Her halükarda, farklı açılardan hak kaybının önüne geçilebilmesi için, taşınmazdaki her bir bağımsız bölümün arsa paylarının usul, yasa ve hakkaniyet ölçüsünde yeniden düzenlenmesi önemlidir. 3. Arsa Payının Yeniden Düzenlenmesi Arsa payının belirlenmesinde etkili olan kıstaslar dikkate alınmaksızın arsa payları belirlenmişse, arsa payının yeniden düzenlenmesi gerekebilir. Söz gelimi kat mülkiyeti kurulurken, arsa üzerindeki her bir bağımsız bölümün birbirinden farklılık arz eden kriterlerinin olduğu gözetilmeksizin, arsa payları eşit olarak dağıtılmış olabilir. Bu durumda hakkaniyete aykırı bir paylaşım işlemi tesis edilmişse, mahkeme kararıyla arsa payının yeniden düzenlenmesi gerekebilir. Konuyla ilgili detaylı bilgi için Arsa Payının Düzeltilmesi Davası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Yargıtay’ın yerleşik içtihatları uyarınca arsa payının belirlenmesinde; bağımsız bölümlerin büyüklüğü, cinsi, bulunduğu kat, ısınma sistemi, ışık ve ferahlık durumu, aydınlanması, mimari kullanımı ve konumu, gürültü korunumu, cephesi ve manzarası, kullanma amacı (konut, işyeri vs.), eklentileri, güneşten yararlanma, rüzgâr ve diğer dış etkenlerden etkilenme gibi birçok ölçüt dikkate alınmaktadır. Bu kıstaslar dikkate alınmaksızın belirlenen arsa payları, bağımsız bölümlerin kat irtifakının veya kat mülkiyetinin tesis edildiği tarih itibarıyla durumları değerlendirilerek arsa paylarının yeniden düzenlenmesi gerekmektedir. Söz gelimi 1.000 m2 arsa üzerinde yer alan, dört katlı bir örnek yapı düşünelim. Bu yapının her katı, yaklaşık 100 m2 büyüklüğünde iki bağımsız bölümden oluşmakta ve zemin katında bir adet 200 m2 genişliğinde iş yeri bulunmaktadır. Aşağıdaki farazi hesaplamada, arsa paylarının belirlenmesinde dikkate alınan ölçütlerden büyüklük, kat, cephe, manzara, kullanım durumu gibi kıstaslar değerlendirilerek bağımsız bölümlerin arsa paylarının nasıl düzenlenebileceği örneklenmektedir. Buna göre; Dairenin büyüklüğü ; Diğer tüm etkenlere nazaran daha önemli bir faktör olması nedeniyle ağırlık puanı iki ile çarpılacaktır. Dairelerin büyüklükleri 100 m2 ve zemin katta yer alan dükkânın büyüklüğü 200 m2’dir. Buna göre her dairenin 100 x 2 = 200 puan ve zemin katta yer alan dükkânın 200 x 2 = 400 puanı vardır. Bulundukları katlar ; Dairelerin aydınlık olma durumu aşağı kattan yukarı kata doğru artmaktadır. Bu nedenle arsa payına belirlenmesi için kullanılan puan değerlendirmesi bu husus dikkate alınarak gerçekleştirilmelidir. Her bir somut vaka için farklılık arz etmesi mümkün olmakla beraber, hesaplamanın kolaylığı açısından farazi olarak aşağıdaki katsayılar varsayılarak, katın, arsa payına etkisi izah edilecektir. Zemin kat : 10 puan 1. kat : 20 puan 2. kat : 30 puan 3. kat : 40 puan Manzara ; Dairelerin değerinin belirlenmesinde en önemli faktörlerden biri olan manzara, arsa payının belirlenmesinde de etkili olmaktadır. Buna göre deniz, boğaz ya da orman manzarasına bakan bir dairenin caddeye bakan bir daireye nazaran daha değerli olduğu düşünülebilir. Özellikle İstanbul, Çanakkale, Muğla gibi denize kıyısı olan şehirlerde manzara faktörü arsa payının belirlenmesinde oldukça etkili olmaktadır. Buna göre; Denize nazır olan daireler : 100 puan Caddeye bakan daireler : 50 puan olarak farazi katsayılar üzerinden değerlendirme yapılacaktır. Cephe durumu ; Bağımsız bölümlerin baktıkları cepheler de güneşten faydalanma durumunu oldukça fazla etkilemektedir. Ne var ki; Ankara, Erzurum, Sivas gibi güneşli gün sayısının görece daha az olduğu illerde cephe faktörü diğer faktörlerden çok daha önemli olmaktadır. Bu durumda örnek yapımız üzerinde, cephe itibarıyla aşağıda örneklenen farazi katsayı varsayımları üzerinden değerlendirme yapılacaktır. Güney cephe : 100 puan Doğu ve Batı cepheleri : 80 puan Kuzey cephe : 60 puan İş yeri ve konut olması durumu ; Genellikle apartmanların zemin katlarında bulunan iş yerleri - özellikle ana yapı konum itibarıyla işlek bir caddede yer alıyorsa - konutlara nazaran daha değerli olabilmektedir. Şu halde örnek yapı üzerinde yer alan dükkânın dairelere nazaran iki kat daha değerli olduğunu söylemek mümkündür. Arsa payını etkileyen faktörlerden bazıları dikkate alınarak, örnek yapının bağımsız bölümlerinin arsa payı oranlarını belirlemek gerekirse; Bağımsız BölümBüyüklüğü x2Bulunduğu KatManzara DurumuCephe DurumuToplamDükkan400101003208301. Daire20020502605302. Daire200201002205403. Daire20030502605404. Daire200301002205505. Daire20040502605506. Daire20040100220560Toplam4100 Arsa payı hesaplanmasında toplam 1025 pay olduğunu varsayarsak; 1 puan: 1025/4100= 0,25 olacaktır. Bu hesaba göre bağımsız bölümlerin arsa payları; Bağımsız BölümArsa PayıDükkân207,5/10251. Daire132,5/10252. Daire135/10253. Daire135/10254. Daire137,5/10255. Daire137,5/10256. Daire140/1025 olarak belirlenebilir. Diğer taraftan, bağımsız bölümlerin yukarıda örneklenen özelliklerinde, kat irtifakı veya kat mülkiyetinin kurulduğu tarihten sonra meydana gelen değişikliklerin, arsa payına bir etkisi olmayacaktır. Örneğin, dairenin içinde sonradan tadilat yapılarak iyileştirilmesi, balkonun içeri alınması suretiyle yaşam alanının genişletilmesi gibi sonradan oluşan değişiklikler arsa payını etkilemez. Hatta, binanın önündeki yapıların sonradan yıkılması sonucunda bazı bağımsız bölümlerin deniz manzaralı hale gelmesi ve şerefiyelerinin çok artması dahi arsa payının yeniden belirlenmesinde etkili değildir. ### Riskli Yapılarda Kentsel Dönüşüm Süreci Türkiye, aktif fay hatları üzerinde yer alan bir ülke olması nedeniyle deprem riski yüksek bölgelerden oluşmaktadır. Bu gerçek, özellikle eski ve dayanıklılığı düşük yapıların büyük bir tehdit oluşturmasına yol açmaktadır. Depremlerin yıkıcı etkilerini en aza indirmek ve güvenli yaşam alanları oluşturmak amacıyla riskli yapılarda kentsel dönüşüm süreci devreye sokulmuş ve riskli yapıların yenilenmesi için çeşitli hukuki düzenlemeler yapılmıştır. Riskli yapı tespiti, tahliye süreçleri, maliklerin hakları ve kentsel dönüşüm teşvikleri gibi birçok hukuki ve teknik aşamayı içeren bu süreç, hem bina sahipleri hem de kiracılar açısından önemli hak ve yükümlülükler doğurmaktadır. Bu yazımızda, riskli yapılarda kentsel dönüşüm sürecinin hukuki çerçevesini, başvuru yollarını ve sürecin aşamalarını detaylı şekilde ele alacağız. 1. Riskli Yapı Tespiti ve Hukuki Süreçler 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun, riskli yapıların tespiti, tahliyesi ve yeniden inşası gibi süreçleri düzenlemektedir. Kentsel dönüşüm, yalnızca fiziksel yenilenmeyi değil, aynı zamanda hukuki süreçlerin titizlikle yürütülmesini gerektiren çok aşamalı bir uygulamadır. 1.1. Riskli Yapı Nedir? Riskli yapı, ekonomik ömrünü tamamlamış veya yıkılma ya da ağır hasar görme riski taşıyan ve bu durumunun ilmî ve teknik verilere dayanılarak tespit edildiği yapılardır. Bir yapının kentsel dönüşüme tabi tutulabilmesi için aşağıdaki şartlardan en az birinin sağlanması gerekmektedir: Yapının ekonomik ömrünü tamamlamış olması, Yapının yıkılma veya ağır hasar görme riski taşıması, Bu hususlardan en az birinin ilmî ve teknik verilere dayalı olarak tespit edilmesi. Riskli yapı tespiti, yalnızca yapının fiziksel durumuna bakılarak değil, mühendislik raporları, zemin etüdleri ve teknik analizler doğrultusunda belirlenmektedir. Bu süreç, ilgili mevzuata uygun olarak yetkili kurum ve kuruluşlar tarafından yürütülür. 1.2. Riskli Yapı Tespiti Hangi Yapılar İçin Yapılabilir? Riskli yapı tespiti yapılabilecek yapılar, 6306 Sayılı Kanun’un Uygulama Yönetmeliği’nin 7/1. maddesinde açıkça belirtilmiştir. Bu düzenleme ile riskli yapı tespiti yapılabilecek yapıların kapsamı sınırlandırılmıştır. Yönetmeliğe göre, riskli yapı tespiti şu yapılar için yapılabilir: İnsanların yaşamlarını sürdürdüğü yapılar, Hayvanların barındığı yapılar, Eşyaların korunması amacıyla kullanılan yapılar. Henüz tamamlanmamış ve ikamet edilmeyen inşaat halindeki yapılar ile metruk (terk edilmiş ve kullanılmayan) yapılar için riskli yapı tespiti yapılmaz. 1.3. Riskli Yapı Tespitini Kimler Talep Edebilir? Riskli yapı tespiti, esas olarak yapı malikleri veya kanunî temsilcileri tarafından masrafları kendilerine ait olmak üzere yaptırılmaktadır. Eğer yapıda kat irtifakı veya kat mülkiyeti bulunmuyorsa, tespiti yaptırma yetkisi arsa payı sahibine aittir. Bunun dışında, yetkili idareler tarafından da riskli yapı tespiti süreci başlatılabilir: Başkanlık veya ilgili idare, maliklere belirli bir süre vererek riskli yapı tespiti yaptırmalarını talep edebilir. Malikler verilen süre içinde tespit yaptırmazsa, tespit işlemi resen Başkanlık veya İdare tarafından gerçekleştirilir. Başkanlık, ilgili idarelere belirli bir süre vererek riskli yapı tespitini yapmalarını isteyebilir. Bu düzenlemeler, sürecin hızlı ve etkin bir şekilde yürütülmesini sağlamak amacıyla getirilmiştir. 1.4. Riskli Yapı Tespitinin Maliklere Tebliği Süreci Riskli yapı tespitinin tebliği, 6306 sayılı Kanun kapsamında belirlenen kurallara göre yürütülür ve hak sahiplerinin bilgilendirilmesini amaçlar. Öncelikle, tespit raporu yetkili idare veya lisanslı kurum tarafından hazırlanarak ilgili müdürlüğe iletilir. Eksiklik bulunmaması halinde rapor onaylanır ve en geç 10 iş günü içinde tapu kütüğüne işlenerek taşınmazın riskli olduğu resmî kayıtlara geçirilir. Ardından, hak sahiplerine bilgilendirme süreci başlar. Tebligat, şu yöntemlerle yapılır: E-Devlet Kapısı üzerinden maliklere bildirim yapılması, Yapıya tebligat yerine geçen Ek-6 tutanağının asılması, Muhtarlıkta 15 gün süreyle ilan edilmesi, Başkanlığın internet sitesinde duyuru yapılması. 2. Riskli Yapı Tespitine İtiraz ve Dava Yolu Kentsel dönüşüm sürecinde alınan riskli yapı tespit raporunun gerçeği yansıtmadığını düşünen hak sahipleri, bu tespite karşı itiraz ve dava yoluna başvurabilir. Aşağıda bu yollara ilişkin özet bilgi verilmekte olup, detaylı bilgi için "Riskli Yapı Kararına Karşı İtiraz ve İptal Davası" başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2.1. Riskli Yapı Tespitine İtiraz Bir bina riskli yapı olarak tespit edildiğinde, bu durum tapu kütüğüne işlenerek maliklere tebliğ edilir. Malikler veya kanunî temsilcileri, tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde itiraz hakkına sahiptir. İtirazlar, Kentsel Dönüşüm Müdürlüğü'ne veya bu müdürlüğün bulunmadığı illerde Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü'ne yapılabilir. Başkanlık yetki devri yapmışsa, itirazlar belediyelere veya il özel idarelerine de iletilebilir. İtirazları değerlendirmek üzere Başkanlık tarafından teknik heyetler oluşturulur. Heyet, itiraz gerekçeleriyle sınırlı kalmaksızın, riskli yapı tespit raporunun hukuka ve teknik gerekliliklere uygunluğunu inceler. Gerekli düzeltmeler yapıldıktan sonra yapının riskli olup olmadığına dair nihai karar verilir ve itiraz sahibine bildirilir. Teknik heyetin kararı kesindir ve başka bir malik tarafından yapılan ikinci bir itiraz dikkate alınmaz. 2.2. Riskli Yapı Tespitine Karşı Dava Açma Riskli yapı tespitine ilişkin kararlar, idari işlem niteliğindedir ve bu kararlara karşı yargı yoluna başvurulabilir. T.C. Anayasası'nın 125. maddesi uyarınca, malikler, itirazlarının reddine veya doğrudan riskli yapı tespit raporuna karşı idari dava açabilirler. Dava Açma Süresi: Riskli yapı tespitine karşı dava açma süresi, itirazın reddedildiği veya tebligatın yapıldığı tarihten itibaren 30 gündür. Bu süre, hak düşürücü olup, geçirilmesi durumunda dava hakkı kaybolur. Dava Açabilecek Kişiler: Dava açma hakkı, taşınmazın mülkiyet hakkına sahip maliklere, yasal temsilcilere ve mirasçılara tanınmıştır. Kiracılar ve ayni hak sahipleri dava açamaz. Doğrudan Dava Açma Hakkı: İtiraz süreci beklenmeden doğrudan dava açılabilir. Dava, yetkisiz idare, eksik bilimsel dayanaklar veya hukuka aykırılık gerekçeleriyle açılabilir. Görevli ve Yetkili Mahkeme: Riskli yapı tespiti ile ilgili iptal davalarında, görevli mahkeme idare mahkemesidir. Yetkili mahkeme, yapının bulunduğu yerin idare mahkemesidir. Yürütmenin Durdurulması: İptal davası açıldığında, maliklerin yürütmenin durdurulması talep etme hakkı vardır. Yürütmenin durdurulması, tahliye veya yıkım gibi işlemleri geçici olarak durdurur. Mahkeme, hukuka aykırılık ve telafisi güç zarar koşullarını değerlendirerek bu kararı verebilir. 3. Kentsel Dönüşüm Kararı ve Malikler Arasında Alınan Kararlar Kentsel dönüşüm süreci, maliklerin ortak kararları doğrultusunda şekillenir. Bu aşama, toplantılarla başlar ve proje kapsamındaki kararların alınmasını sağlar. Karara katılmayan maliklere, resmi tebligat yapılır ve süreçle ilgili hakları hakkında bilgilendirilirler. Sürecin şeffaf ve hukuka uygun şekilde ilerlemesi için tebligat usulleri büyük önem taşır. Kararlar, yıkım, yeniden inşa gibi çeşitli seçeneklerle maliklerin ortak iradesine göre yönlendirilir. 3.1. Kentsel Dönüşüm Kararı İçin Yapılacak Toplantı ve Süreci Riskli yapı kararının kesinleşmesi ve tapu kütüğüne işlenmesi sonrasında, kat malikleri bir araya gelerek kentsel dönüşüm sürecinin nasıl ilerleyeceğine dair karar almak zorundadır. Bu süreçte, maliklerin salt çoğunluk (+1) ile karar alması gerekmektedir. 3.2. Toplantı Davetinin Tebliği ve Usulü Riskli yapı statüsündeki binalarda, kentsel dönüşüm sürecini başlatmak için kat maliklerinin toplantıya daveti gereklidir. 6306 sayılı Kanun, bu konuda spesifik bir düzenleme getirmemiş olsa da, Kat Mülkiyeti Kanunu (KMK) hükümleri kıyas yoluyla uygulanabilir. Toplantıya Çağrı Usulü: Çağrının Yapılması: Kat maliklerinin toplantıya çağrılması, yöneticinin, denetçinin veya maliklerin en az üçte birinin talebi üzerine yapılabilir. Çağrının Zamanı ve Şekli: Toplantı tarihinden en az 15 gün önce kat maliklerine bildirim yapılmalıdır. Bildirim, çağrı veya taahhütlü mektup yoluyla yapılır. Toplantı Amacı: Çağrıda, toplantının amacı ve gündem açıkça belirtilmelidir. Toplantının çağrı usulüne aykırı yapılması halinde, geçerliliği Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından denetlenebilir. Davet yazısında, toplantının kentsel dönüşüm ve riskli yapı kararı doğrultusunda yapılacak düzenlemeleri görüşmek amacıyla yapıldığı açıkça belirtilmelidir. Toplantıya davet, aşağıdaki yöntemlerden biriyle yapılmalıdır: Bütün paydaşlara imzalattırılacak yazılı çağrı Taahhütlü mektup Gerektiğinde noter aracılığıyla bildirim 3.3. Kentsel Dönüşüm Kapsamında Alınabilecek Kararlar Riskli yapı tespitinin kesinleşmesinin ardından, kat maliklerinin salt çoğunluğu ( +1) ile binanın geleceğine dair karar alınması gerekmektedir. Bu toplantı, kentsel dönüşüm sürecinin nasıl ilerleyeceğini belirleyen en kritik aşamadır. Toplantıda alınabilecek kararlar şunlardır: Binanın güçlendirilmesi veya yeniden inşa edilmesi, Müteahhit seçimi ve sözleşme şartlarının belirlenmesi, Yeni proje ve kat planlarının oluşturulması, Finansman kaynakları ve devlet desteklerinden yararlanma, Yıkım süreci ve geçici konut düzenlemeleri, Katılmayan maliklere yönelik yapılacak işlemler, Kentsel dönüşüme katılmayan maliklerin arsa paylarının satışı. 3.4. Karara Katılmayan Kat Maliklerine Tebligat Süreci Kentsel dönüşüm sürecinde, alınan karar ve anlaşma şartlarını içeren teklif veya teklifin incelenebileceği yer, karara katılmayan maliklere 6306 sayılı kanun Uygulama Yönetmeliğinin 15. maddesine göre aşağıdaki yöntemlerden biriyle bildirilir: Tapuya elektronik tebligat adresi bildirenlere → Elektronik tebligat yoluyla Tapuya elektronik tebligat adresi bildirmeyenlere → Noter aracılığıyla Riskli yapılar için → Ek-8 formu kullanılarak ilgili muhtarlıkta 15 gün süreyle ilan edilerek Riskli alanlar ve rezerv yapı alanları için → Ek-10 formu kullanılarak ilgili muhtarlıkta 15 gün süreyle ilan edilerek 4. Karara Katılmayan Kat Maliklerinin Arsa Paylarının Satışı Kararın alınmasının ardından, katılmayan maliklere “Ortak Karar Protokolü” formatında hazırlanan karar tutanağı noter aracılığıyla tebliğ edilir. Bu tebliğde, maliklere 15 gün süre tanınır ve bu süre içinde kararı kabul etmedikleri takdirde, arsa paylarının açık artırma ile satılacağı bildirilir. 15 günlük yasal süre içinde kararı ve teklifi kabul etmeyen maliklerin arsa payları, Başkanlık tarafından rayiç değeri tespit edilerek, bu değerden az olmamak kaydıyla anlaşma sağlayan diğer paydaşlara açık artırma usulü ile satılacaktır. 4.1. Açık Artırma Usulüyle Satış Süreci Açık artırmanın yeri ve zamanı, Tebligat Kanunu hükümlerine uygun şekilde tüm maliklere bildirilir. Açık artırmaya yalnızca “Ortak Karar Protokolü”nü imzalayan malikler veya kanuni temsilcileri katılabilir. Karara katılmayan malikler, açık artırma gerçekleşmeden önce “Ortak Karar Protokolü”nü imzalayarak satış sürecinden vazgeçebilir. 4.2. Maliklerin Satışa İtiraz Hakkı ve Hukuki Yollar Kentsel dönüşüm sürecine katılmayan malik, payının satışına itiraz edebilir. Bu itirazlar şu nedenlere dayanabilir: Satışın Usulsüz Yapılması: Satış işlemi hukuka uygun yapılmadıysa, malik işlemin iptalini talep edebilir. Piyasa Değerinin Altında Satış Bedeli: Satış bedeli adil olmayan bir şekilde belirlenmişse, malik mahkemeye başvurabilir. Eğer satış bedeli eksik hesaplanmışsa, mahkeme farkın eski malike ödenmesine karar verebilir veya satış işlemini iptal edebilir. Pay satışına dair başvurular, idari işlemler olduklarından, tebligat tarihinden itibaren 30 gün içinde idari yargıya başvurulabilir. Ancak bedel tespiti gibi işlemler doğrudan dava açılabilir nitelikte değildir. Malikler, üst makama başvuru yaparak idari işlemin değiştirilmesini veya iptal edilmesini isteyebilir. Bu başvuru, dava açma süresini durdurur. 5. Riskli Yapının Tahliyesi ve Yıkım Süreci Riskli yapının tespitinin kesinleşmesi, yapıya ilişkin itiraz süresinin kullanılmaması veya yapılan itirazın reddedilmesi ile gerçekleşir. Tespitin kesinleşmesi sonrası, ilgili müdürlük, yapının yıkılması için idareye talepte bulunur ve tahliye-yıkım süreci başlatılır. 5.1. Tahliye İçin Maliklere Tanınan Süre ve Hukuki Yükümlülükler İdare, riskli yapıda yaşayan kişilere tahliye ve yıkım için en az 90 günlük bir süre tanır. Bu süre tek seferlik olarak verilir ve yapı sahiplerinin bu süre içinde taşınmazı boşaltması ve yıkım işlemini üstlenmesi beklenir. Yönetmelik m.8/3 gereği, verilen süre sonunda yapının tahliye edilmemesi veya yıkımın gerçekleştirilmemesi durumunda idare, yıkımı resen gerçekleştirme yetkisine sahiptir. Tahliye süresi içinde, elektrik, su ve doğalgaz hizmetlerinin kesilmesi istenebilir ve ilgili kamu kurumları bu talepleri yerine getirmek zorundadır. Ayrıca, tahliyeyi engelleyen maliklere karşı suç duyurusunda bulunulabilir ve cezai yaptırımlar uygulanabilir. 5.2. Zorla Tahliye ve Uygulama Süreci Maliklerin belirlenen süre içinde tahliye işlemi gerçekleştirmemesi durumunda, zorla tahliye süreci başlatılabilir. Mülki idare amiri, kolluk kuvveti desteğiyle yapıya girilmesini sağlayabilir ve kapalı alanlar açılabilir. Zorla tahliye işlemi sırasında, ilgili yazılı izinler alınarak, güvenlik önlemleriyle tahliye gerçekleştirilir. Eğer tahliye işlemi engellenirse, engelleyen kişilere karşı tutanak tutulur ve suç duyurusunda bulunulur. Kolluk kuvvetleri desteğiyle tahliye işlemi yapılması, kamu güvenliğinin sağlanması adına önemli bir prosedürdür. 6. Yıkılan Riskli Yapının Yerine Yeni Bina İnşa Edilmesi Maliklerce riskli yapı yıkıldıktan sonra geriye kalan arsa hakkında inşaat sözleşmesi yapılması kararı alınabilir. Kentsel dönüşüm sürecinde de uygulamada alınan en sık karar arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi akdedilmesidir. Bununla birlikte taraflar diledikleri şartlarda inşaat sözleşmeleri akdedebilirler. 6.1. Müteahhit Seçimi ve Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmesi Kentsel dönüşüm sürecinde, arsa sahiplerinin en kritik kararlarından biri, müteahhit seçimi ve arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin yapılmasıdır. Bu sözleşme, müteahhidin, arsa sahibi adına inşa edeceği binanın bağımsız bölümleri karşılığında arsa üzerindeki payları almasını sağlar. Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi, yasal zorunluluklara tabidir ve geçerli olabilmesi için noter huzurunda veya tapuda yapılması gerekmektedir. Aksi takdirde, sözleşme hukuken geçersiz sayılır. Sözleşmede Yer Alması Gerekene Müteahhidin Temel Yükümlülükleri: İnşaatı fen ve bilim kurallarına uygun şekilde tamamlamak, Bağımsız bölümleri sözleşmede belirtilen süre içinde teslim etmek, İnşaat ruhsatını almak ve kat irtifakı oluşturmak. Ancak müteahhidin yükümlülükleri yalnızca yasal zorunluluklarla sınırlı değildir. Tarafların anlaşmasına bağlı olarak ek yükümlülükler de sözleşmeye eklenebilir. Müteahhidin Ek Yükümlülükleri Ekstra Güvence ve Teminatlar: Müteahhit, inşaatı belirlenen sürede tamamlayamazsa cezai şart ödemeyi taahhüt edebilir. Ayrıca, banka teminat mektubu sunarak mali güvence sağlayabilir. Geçici Konut veya Kira Yardımı: İnşaat süresince maliklerin mağdur olmaması için geçici konut sağlanması veya kira yardımı verilmesi kararlaştırılabilir. Kalite Standartları ve Malzeme Kullanımı: Sözleşmeye, belirli kalite standartlarına uygun malzemelerin kullanılması ve inşaatın teknik şartnameye uygun şekilde yapılması şartı eklenebilir. Tasarım ve Mimari Düzenlemeler: Maliklerin taleplerine göre, kat planlarının veya daire içi düzenlemelerinin belirli kriterlere uygun olarak şekillendirilmesi kararlaştırılabilir. Ek Sosyal ve Ortak Alanlar: Site projelerinde otopark, çocuk oyun alanı, spor salonu veya sosyal tesislerin inşa edilmesi gibi ek yükümlülükler müteahhide yüklenebilir. Taahhütlü Teslim Süresi ve Gecikme Cezaları: İnşaatın belirlenen sürede tamamlanması taahhüt edilebilir ve gecikme durumunda maliklere günlük cezai tazminat ödeme yükümlülüğü getirilebilir. Sigorta ve Güvence Önlemleri: İnşaatın tamamlanmaması, eksik veya hatalı teslim edilmesi gibi durumlara karşı yapı tamamlama sigortası yaptırılması sözleşmeye eklenebilir. Garanti ve Bakım Hizmetleri: Müteahhit, inşaat tesliminden sonra belirli bir süre boyunca yapıda ortaya çıkabilecek kusurları gidermeyi taahhüt edebilir. Bu tür ek yükümlülüklerin sözleşmeye dahil edilmesi, maliklerin haklarını koruyarak projenin daha sağlıklı ilerlemesini sağlar. Müteahhit seçiminde, hem teknik hem de mali yeterlilik dikkate alınmalı ve sözleşme hukuki danışman eşliğinde hazırlanmalıdır. 6.2. Yeni Proje ve Kat Maliklerinin İtiraz Hakları Kentsel dönüşüm sürecinde, kat maliklerinin haklarının korunması ve adil bir proje sürecinin yürütülmesi büyük önem taşır. Yeni bir inşaat projesi başlatıldığında, maliklerin haklarını koruyacak şekilde müteahhit ile yapılan sözleşmenin titizlikle hazırlanması gerekir. Ancak bazı durumlarda, sözleşme hükümleri maliklere aşırı yük getirebilir, eşitsizlik yaratabilir veya hukuka aykırı olabilir. Bu tür durumlarda malikler, sözleşmeye karşı itiraz hakkını kullanabilir ve anlaşmanın yeniden gözden geçirilmesini talep edebilir. Maliklerin Sözleşmeye İtiraz Sebepleri Eşitsiz ve Hakkaniyetsiz Sözleşme Hükümleri: Sözleşmede maliklerin aleyhine adaletsiz veya ağır yükümlülükler getiren maddeler bulunması, hak kaybına yol açabilecek adil olmayan paylaşım veya ödeme şartları, maliklerin lehine olmayan ve tek taraflı avantaj sağlayan müteahhit hükümleri. Aşırı Yükümlülük İçeren Sözleşme Maddeleri: Maliklerin finansal yükünü aşırı artıran ve makul olmayan ödemeler içeren sözleşme maddeleri, İnşaatın gecikmesi durumunda müteahhide herhangi bir yaptırım uygulanmazken maliklerin zarara uğramasına neden olan hükümler. Sözleşmenin Geçerliliğini Etkileyen Eksiklikler: Yetersiz imza sayısı ile yapılan sözleşmeler, Maliklerin salt çoğunluk (+1) sağlamadan sözleşmeye taraf olmaları, Bazı maliklerin iradesi dışında sözleşmeye dâhil edilmesi. Malikler, eşitsiz veya hakkaniyetsiz sözleşme hükümlerinin iptali için Asliye Hukuk Mahkemesi'nde dava açabilir. Mahkeme, sözleşme hükümlerinin adil olup olmadığını ve maliklerin haklarının ihlal edilip edilmediğini değerlendirir. Eğer sözleşme maliklerin haklarını ihlal ediyorsa, mahkeme bu maddelerin iptal edilmesine veya daha adil bir hale getirilmesine karar verebilir. Geçersiz imza sayısı ile yapılan sözleşmelerde, mahkeme, sözleşmenin bütünüyle iptali veya yeniden değerlendirilmesi yönünde karar verebilir. 7. Hak Sahiplerine Yapılacak Devlet Destekleri ve Teşvikler Kentsel dönüşüm sürecinde, riskli yapılar nedeniyle mağduriyet yaşayan hak sahiplerine devlet destekleri ve çeşitli teşvikler sunulmaktadır. Bu destekler, hak sahiplerinin yaşam koşullarını iyileştirmek ve daha güvenli, sürdürülebilir bir ortamda yaşamalarını sağlamak amacıyla belirli şartlar altında verilmektedir. Kentsel dönüşümde sağlanan devlet yardımları, kira yardımları, finansal teşvikler, vergi muafiyetleri, geçici konut-işyeri tahsis edilmesi ve benzeri birçok aracı kapsamaktadır. Bu destekler, kentsel dönüşüm projelerinin etkinliğini artırmak ve sürecin başarılı bir şekilde tamamlanmasını sağlamak açısından büyük önem taşımaktadır. 7.1. Kentsel Dönüşüm Kira Yardımı ve Başvuru Süreci 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun, riskli yapılar nedeniyle tahliye edilen malikler ve kiracılar için devlet tarafından sağlanan önemli yardımlardan biridir. Bu yardımlar arasında kira desteği, özellikle riskli alanlarda yaşayan vatandaşların geçici konut ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla sunulmaktadır. Aşağıda, kentsel dönüşüm kira yardımı ve başvuru süreci hakkında bilmeniz gerekenler sıralanmıştır: Başvuru Süresi ve Yeri: Kira yardımı başvuruları, tahliye tarihi veya yapının yıkım tarihinden itibaren bir yıl içinde yapılmalıdır. Başvurular, ilgili Belediye veya Müdürlük aracılığıyla yapılmalıdır. Kira Yardımı Süresi: Başvurunun kabul edilmesi durumunda, hak sahiplerine 18 aya kadar kira yardımı sağlanabilir. Riskli alanlar ve rezerv yapı alanlarında bu süre, 48 aya kadar uzatılabilir. Başvuru Koşulları: Başvuru sahibi, riskli yapıda ikamet ediyor olmalıdır. Başvuru, uygun bulunmalı ve hak sahipliği doğrulanmalıdır. Kimler Kira Yardımı Alabilir? Malikler, kiracılar, sınırlı ayni hak sahipleri ve kapıcı dairesinde ikamet edenler kira desteğinden yararlanabilir. Kira yardımı süresi ve ödenecek miktar, başvuru sahibinin hak sahipliği türüne göre değişiklik gösterebilir. Kira Yardımı Belirleme ve Ödeme: A.R.A.A.D. Bilgi Sistemi üzerinden yapılan işlemlerle kira yardımı miktarı belirlenir. Ödemeler, belirlenen kira tutarı üzerinden gerçekleştirilir. 7.2. Kentsel Dönüşüm Kredisi ve Diğer Finansal Destekler Kentsel dönüşüm süreci kapsamında, hak sahiplerine özel olarak sunulan finansal destekler, riskli yapıların yenilenmesi için büyük önem taşımaktadır. Bu destekler arasında en yaygın olanı, devlet destekli faiz indirimli kredilerdir. Aşağıda, kentsel dönüşüm kredisi ve diğer finansal destekler hakkında bilmeniz gerekenler sıralanmıştır: Kentsel Dönüşüm Kredisi Nedir? Kentsel dönüşüm kredisi, riskli yapıların yenilenmesi amacıyla sağlanan devlet destekli bir kredi türüdür. Bu kredi, düşük faiz oranları ile sunulmakta olup, başvurular 6306 sayılı Kanun’un 7. maddesi uyarınca yapılmaktadır. Başvuru Şartları: Riskli yapı tespiti yapılmalıdır. Hak sahiplerinin, öncelikle yapılarını riskli olarak tespit ettirmeleri gerekmektedir. Başvuru süreci, belirlenen faiz oranlarıyla finansman sağlayacak şekilde yapılmaktadır. Kredi Vadesi ve Faiz Oranları: Kentsel dönüşüm kredisi ve faiz desteğine ilişkin düzenlemeler, Cumhurbaşkanı kararı ile belirlenmekte olup, her yıl değişkenlik gösterme ihtimali bulunmaktadır. 13.04.2023 tarihli 32162 sayılı ve 7065 karar sayılı Cumhurbaşkanı kararı çerçevesinde, kentsel dönüşüm kredisine ilişkin azami miktarlar ve faiz oranları şu şekilde belirlenmiştir. Konutlar için kredi vadesi 10 yıl olarak belirlenirken, iş yerleri için vade süresi 7 yıl olarak uygulanmaktadır. Birden fazla konutu bulunan hak sahipleri için, ilk konutlarına yönelik konut yapım ve edinme kredilerine %8,4 faiz desteği uygulanmaktadır. İkinci ve sonraki konutlar için ise bu destek oranı yıllık %7,2 olarak belirlenmiştir. İşyeri yapım ve işyeri edinme kredisinde ise %4,8 faiz desteği uygulanmaktadır. Hak sahiplerine kullandırılacak faiz destekli kredi tutarı en fazla 1.250.000.-TL’dir. Birden fazla bağımsız bölüme sahip olan hak sahipleri adına faiz desteği sağlanacak toplam kredi tutarı her bir bağımsız bölüm için 1.250.000.-TL’yi aşmamak kaydıyla toplamda en fazla 3.000.000.-TL olabilecektir. Kimler Kentsel Dönüşüm Kredisi Alabilir? Konutlarını yeniden inşa etmek isteyen hak sahipleri, Riskli yapılarda sınırlı ayni hak sahipleri Ekstra Avantajlar ve Muafiyetler: Bu kredi kapsamında noter harcı ve banka sigorta muamele vergisi gibi masraflardan muafiyet sağlanmaktadır. 7.3. Devlet Teşviklerinden Yararlanma Koşulları Kentsel dönüşüm sürecinde devlet tarafından sağlanan teşvikler, hak sahiplerinin ekonomik yüklerini hafifletmek amacıyla sunulmaktadır. Bu teşvikler arasında kira yardımı, faiz desteği, harç muafiyetleri gibi mali kolaylıklar yer almaktadır. Ancak, bu teşviklerden yararlanabilmek için belirli koşulların yerine getirilmesi gerekmektedir. Aşağıda, devlet teşviklerinden yararlanma koşulları ile ilgili bilmeniz gerekenler sıralanmıştır: Destek Türünü Seçme: Kentsel dönüşüm kredisi ve kira yardımı desteklerinden sadece birini seçerek yararlanmak mümkündür. Destek türü, başvurulan kişilerin ihtiyaçlarına göre belirlenir. Başvuru Süresi ve Koşulları: Başvurular, ilgili mevzuatlar çerçevesinde belirli süreler içinde yapılmalıdır. Örneğin, kira yardımı başvurusu için tahliye tarihi veya yıkım tarihinden itibaren bir yıl içinde başvuru yapılmalıdır. Kentsel dönüşüm kredisi başvurusu için de belirli faiz oranları ve kredi limitleri uygulanmaktadır. Kentsel Dönüşüm Süreçleriyle İlgili Detaylı Bilgi İçin Önerilen Yazılar Kentsel dönüşümle ilgili daha detaylı bilgi edinmek için aşağıdaki yazılarımızı inceleyebilirsiniz: Riskli Yapı Kararına Karşı İtiraz ve İptal Davası Riskli Yapı Nedir? Riskli Yapı Tespiti Nasıl Yapılır? Riskli Alanlarda Kentsel Dönüşüm Süreci Kentsel Dönüşüm Kararına Uymayan Maliklerin Hakları Kentsel Dönüşüme İlişkin İnşaat Sözleşmelerinin Feshi Riskli Yapılarda Güçlendirme Kararı Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. Hak kaybına uğranılmaması ve yasal süreçlerin doğru bir şekilde yürütülmesi için, herhangi bir işlem yapılmadan önce Gayrimenkul Hukuku ve Kentsel Dönüşüm alanında uzman avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun, kentsel dönüşüm kapsamında riskli yapıların tespiti, tahliyesi ve yeniden inşası süreçlerini düzenleyerek, güvenli yaşam alanları oluşturmayı amaçlamaktadır. ### Riskli Alanlarda Kentsel Dönüşüm Süreci Deprem gerçeğiyle yaşayan bir ülkede, zemin yapısı veya mevcut yapılaşma nedeniyle can ve mal kaybı riski taşıyan bölgelerin hızla dönüştürülmesi bir zorunluluk haline gelmiştir. Kanun koyucu, bu bölgelerdeki dönüşümün bireysel olarak gerçekleştirilmesinin süreci uzatacağı ve riski artıracağı gerekçesiyle, riskli alan ilanı düzenlemesini içeren 6306 Sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanunu hayata geçirmiştir. Riskli alanlar, zemin yapısı veya mevcut yapılaşma sebebiyle can ve mal kaybı riski taşıyan bölgeler olarak tanımlanır. Bir bölgenin riskli ilan edilmesi, yalnızca bir idari karar değil, aynı zamanda o bölgedeki insanların can güvenliği için hayati bir adımdır. Bu yazımızda, riskli alan ilanı sonrasında maliklerin hukuki durumu ile kentsel dönüşüm kapsamındaki haklarına ayrıntılı olarak yer verilecektir. 1. Riskli Alan Tanımı ve Hukuki Çerçeve Riskli alanlar, kentsel dönüşüm süreçlerinde önemli bir yer tutar ve hukuki çerçevesi 6306 sayılı "Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun" ile belirlenmiştir. Riskli Alan Nedir? Riskli alan, zemin yapısı veya üzerindeki yapılaşma nedeniyle can ve mal kaybına yol açma riski taşıyan, Cumhurbaşkanı kararıyla belirlenen bölgelerdir. 1.2. Hangi Alanlar Riskli Alan Olarak İlan Edilebilir? 6306 Sayılı Kanun Uygulama Yönetmeliği m.5/2 uyarınca, riskli alan ilan edilebilecek bölgeler iki ana başlık altında incelenmektedir: Kamu Düzeni veya Güvenliğinin Bozulduğu Alanlarda Riskli Alan İlanı Eğer bir bölgede kamu düzeni veya güvenliği olağan hayatı durduracak veya kesintiye uğratacak şekilde bozulmuşsa, bu alan riskli alan ilan edilebilir. Bunun için aşağıdaki şartlardan en az birinin mevcut olması gerekir: Planlama veya altyapı hizmetlerinin yetersiz olması. İmar mevzuatına aykırı yapılaşmanın bulunması. Altyapı veya üstyapıda hasar meydana gelmesi. Bu koşullardan biri veya birkaçı mevcutsa, ilgili alan hakkında bir riskli alan dosyası hazırlanır. Kentsel Dönüşüm Başkanlığı, hazırlanan dosya doğrultusunda riskli alan tespitini yapar ve karar alınmak üzere Cumhurbaşkanlığına sunar. Cumhurbaşkanlığı kararı ile bölge resmen riskli alan ilan edilir. Yapıların En Az ’inin İmar Mevzuatına Aykırı Olduğu Alanlarda Riskli Alan İlanı Bir bölgedeki toplam yapıların en az ’i imar mevzuatına aykırı şekilde inşa edilmişse veya ruhsatsız olarak inşa edilip sonradan yapı ve iskân ruhsatı alınmışsa, bu alan riskli alan olarak ilan edilebilir. Bu durumun tespiti, Kentsel Dönüşüm Başkanlığı tarafından yapılır. Başkanlık tarafından belirlenen bölge, Cumhurbaşkanlığı onayına sunulur ve Cumhurbaşkanının kararı ile resmi olarak riskli alan ilan edilir. 2. Riskli Alanlarda Kentsel Dönüşüm Planlaması Bir bölgenin riskli alan ilan edilmesinin ardından, alanın özelliklerine uygun dönüşüm projeleri planlanır. Plan teklifleri, İdare tarafından veya ilgililerce hazırlanarak Başkanlığa sunulur. Planlama sürecinde, mevcut planlar, bölgenin güncel durumunu gösteren bilgi ve belgeler ile ilgili kurum ve kuruluşların görüşleri dikkate alınır. Başkanlık, uygulama alanının özelliği, plan ölçeği ve ihtiyaç analizi doğrultusunda, sunulan planlarda bulunması gereken temel unsurları belirler. Yapılacak tespit, araştırma ve inceleme konularını da belirleyen Başkanlık, uygun gördüğü plan tekliflerini aynen veya gerekli değişiklikleri yaparak onaylar. 2.1. Riskli Alanlarda Tasarruf Yetkisi ve Maliklerin Hakları Riskli alanlardaki tasarruf yetkisi, Başkanlık, TOKİ veya İdare tarafından belirlenen kurallar çerçevesinde kullanılmaktadır. Bu kurumlar, riskli alanlarda ve rezerv yapı alanlarında tüm imar ve yapılaşma işlemlerini geçici olarak durdurma yetkisine sahiptir. İmar ve yapılaşma durdurma süresi iki yıl ile sınırlıdır ve gerektiğinde bir yıl daha uzatılabilir. Bu süre boyunca söz konusu alanlarda herhangi bir yeni yapılaşma veya inşaat faaliyeti gerçekleştirilemez. 2.2. Taşınmazların Değerinin ve Hak Sahipliğinin Tespiti Bir bölgenin riskli alan ilan edilmesiyle birlikte, taşınmaz sahiplerinin hakları ile taşınmazların değerinin tespit edilmesi gerekmektedir. Yönetmeliğin 12. maddesi uyarınca, ilgili kurum riskli alandaki taşınmazların sınırlarını, yüzölçümünü ve cinsini gösteren harita veya krokiyi hazırlar veya hazırlatır. Ayrıca, bu taşınmazların maliklerini ve adreslerini tespit eder veya ettirir. Taşınmazların değeri, ilgili kurum bünyesinde en az üç kişiden oluşan kıymet takdir komisyonları aracılığıyla veya hizmet satın alma yöntemiyle belirlenir. Değer tespitinde, taşınmaz değerleme konusunda uzman kişi, kurum ve kuruluşlardan alınan bilgiler ile bölgedeki emlakçılardan elde edilen veriler de dikkate alınır. 3. Taşınmaz Maliklerinin Karar Alma ve Sözleşme Süreçleri Riskli alanlarda veya riskli yapıların bulunduğu parsellerde dönüşüm süreci, maliklerin salt çoğunlukla alacağı kararlara dayanır. Malikler, kamu kurumları veya müteahhitlerle anlaşarak dönüşümü gerçekleştirebilir. Sözleşme aşamasında ise paylaşım oranları, inşaat maliyetleri ve hak sahiplerine verilecek bağımsız bölümler gibi hususlar dikkate alınır. 3.1. Riskli Alanlarda Taşınmaz Maliklerinin Karar Alma Süreci Riskli alanlarda kentsel dönüşüm süreci, öncelikle taşınmaz maliklerinin inisiyatifiyle yürütülmektedir. Malikler, kendi aralarında anlaşarak bir müteahhit firma ile çalışabilecekleri gibi, belediye veya Toplu Konut İdaresi Başkanlığı (TOKİ) gibi kamu kurumlarıyla da iş birliği yapabilirler. Taşınmaz maliklerinin, hisseleri oranında salt çoğunluk ile aldıkları kararlar bağlayıcıdır. Bu kararlar ve anlaşma şartlarını içeren teklif, kararın dışında kalan maliklere noter aracılığıyla veya ilgili muhtarlıkta on beş gün süreyle ilan edilerek resmî olarak bildirilir. Muhtarlık ilanı kullanıldığında, ilanın yapıldığı son gün, bildirim tarihi olarak kabul edilir. Bildirimin yapıldığı tarihten itibaren on beş gün içinde teklifin incelenmemesi veya aynı süre içinde kabul edilmemesi durumunda, maliklerin arsa paylarının Kanun kapsamında satışa çıkarılacağı kendilerine bildirilmelidir. Karara katılmayan maliklerin hisseleri, öncelikle diğer maliklere açık artırma usulüyle satışa sunulur. Eğer maliklerden hiçbiri bu hisseleri satın almazsa, söz konusu paylar TOKİ veya ilgili idare tarafından belirlenen rayiç bedel üzerinden satın alınabilir. 3.2. Taşınmaz Malikleri ile Müteahhit Arasında Sözleşme Yapılması Taşınmaz maliklerinin yeterli teknik bilgiye ve müteahhitlik için gerekli izinlere sahip olmaması, kentsel dönüşüm sürecinde bir müteahhitle iş birliği yapmalarını hukuki bir zorunluluk haline getirmektedir. Müteahhit ile yapılacak iş birliğinin koşullarının net bir şekilde belirlenmesi, sürecin düzenli ve sağlıklı ilerleyebilmesi için gereklidir. Bu kapsamda, tarafların hak ve yükümlülüklerini açıkça ortaya koyan bir sözleşme yapılması zorunludur. Bu sözleşmeler, inşaat sürecinin nasıl işleyeceğini, tarafların sorumluluklarını ve paylaşım esaslarını net bir şekilde belirler. Riskli alanlarda maliklerle müteahhit arasında yapılan sözleşmeler temelde iki şekilde düzenlenmektedir: Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesi: Müteahhit, taşınmaz sahiplerine belirli oranda bağımsız bölüm tahsis ederken, kalan bölümleri kendisi veya üçüncü kişilere satabilir. İnşa ve Yapım Sözleşmesi: Malikler, inşaat bedelini kendileri karşılayarak, müteahhitten yalnızca inşaat hizmeti alır. 3.3. Taşınmaz Malikleri ile İdare Arasında Sözleşme Yapılması Riskli alanlarda yürütülen kentsel dönüşüm projeleri, bazı durumlarda belediye veya TOKİ gibi kamu kurumları tarafından yürütülmektedir. Bu süreçte, taşınmaz malikleri ile ilgili idare arasında bir paylaşım sözleşmesi imzalanır. Sözleşme, maliklere verilecek yeni konut veya iş yerinin detaylarını, paylaşım esaslarını ve tarafların yükümlülüklerini belirlemektedir. Paylaşım Sözleşmesinde Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar Ekspertiz ve Mahsuplaşma: Maliklerin eski taşınmazlarının ekspertiz değeri bağımsız uzmanlar tarafından belirlenmeli ve bu değer, kendilerine verilecek yeni konut veya iş yerinin inşaat maliyetinden mahsuplaşarak düşülmelidir. Ekspertiz değerinin güncel piyasa koşullarına uygun olması, maliklerin mağduriyet yaşamaması açısından büyük önem taşır. Aynı Alanda İnşaat Önceliği: Yeni yapı, öncelikli olarak aynı alanda inşa edilmelidir. Ancak mevcut alan teknik veya hukuki nedenlerle uygun değilse, dönüşüm rezerv alanlarda veya farklı bölgelerde gerçekleştirilebilir. Bu durumda maliklerin bilgilendirilmesi, rızalarının alınması ve alternatif çözümler sunulması gerekmektedir. 4. Riskli Alanlarda Yapıların Tahliyesi ve Yıkımı Riskli alan ve yapı tespitine karşı yapılan itirazın reddedilmesi veya riskli yapı tespitine itiraz edilmemesi durumunda, riskli yapı tespiti kesinleşmiş sayılır. Bu tespit, kanun ve yönetmelikte belirlenen usullere uygun olarak tüm muhataplara resmî tebligat yoluyla bildirilir. Tebligatın yapılmasının ardından, yapının tahliye edilerek yıkılması için maliklere en fazla 90 gün süre verilir. Bu süre içerisinde yapının malik veya hak sahipleri tarafından tahliye edilmesi ve yıktırılması zorunludur. Eğer riskli yapı malik veya hak sahipleri tarafından tahliye edilerek yıktırılmamışsa, elektrik, su ve doğal gaz gibi temel hizmetlerin kesilmesi için ilgili kurum ve kuruluşlara resmi bildirimde bulunulur. Bu aşamadan sonra, maliklere tanınan süreye rağmen yıkılmayan yapılar mülki amire bildirilir ve tahliye ile yıkım işlemleri, mülki amir tarafından sağlanacak kolluk kuvveti desteğiyle İdare tarafından gerçekleştirilir veya yetkilendirilmiş kişi ve kuruluşlar aracılığıyla yaptırılır. Malikler tarafından süresi içinde yıkımın gerçekleştirilmemesi durumunda, İdare tarafından yapılan veya yaptırılan tahliye ve yıkım işlemlerinin masrafları maliklerden hisseleri oranında tahsil edilir. 5. Hak Sahiplerine Yapılacak Yardımlar ve Destekler Kentsel dönüşüm sürecinde hak sahiplerine çeşitli devlet destekleri sunulmaktadır. Bu destekler, kira yardımları, faiz destekleri ve alternatif barınma çözümleri gibi farklı başlıklarda toplanmaktadır. Hak sahipleri, süreçten en iyi şekilde faydalanabilmek için sunulan bu destekleri detaylı olarak incelemelidir. Kentsel Dönüşüm Kapsamında Sunulan Devlet DestekleriKentsel dönüşüm projeleri kapsamında devlet tarafından sağlanan destekler, hak sahiplerinin mağduriyetini önlemeyi amaçlamaktadır. 6306 sayılı Kanun ve ilgili mevzuatlar çerçevesinde sunulan yardımlar şunlardır: Kira yardımı: Riskli yapılar ve rezerv yapı alanlarındaki maliklere belirlenen süre ve miktarlarda kira desteği verilmektedir. Faiz desteği: Dönüşüm projeleri kapsamında kullanılan krediler için belirlenen oranlarda faiz desteği sağlanmaktadır. Vergi ve harç muafiyetleri: Tapu harçları, noter harçları ve damga vergisi gibi birçok harç ve vergi muafiyeti sunulmaktadır. Gecekondu sahiplerine özel yardımlar: Riskli yapı alanlarında belirlenen süre ve miktarlarda kira yardımı yapılabilmektedir. Peşin taşınma yardımları: Kiracılar ve sınırlı ayni hak sahipleri için defaten taşınma yardımı sağlanmaktadır. Bu desteklerden faydalanabilmek için hak sahiplerinin ilgili kurumlara başvuruda bulunması gerekmektedir. 6. Riskli Alanlarda Kentsel Dönüşüm Süreci İle İlgili Hukuki Süreçler Riskli alanlarda kentsel dönüşüm süreci, sadece fiziksel değil, aynı zamanda hukuki bir süreçtir. 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun çerçevesinde gerçekleştirilen dönüşüm, mülk sahipleri ve diğer hak sahipleri için bir dizi hukuki sorumluluk ve hak doğurur. Bu süreçte, riskli alan kararları ve diğer idari işlemler çoğu zaman hukuki itirazlara konu olabilmektedir. Ayrıca, hak sahiplerinin mağduriyet yaşamaması adına, her aşamada hukuki önlemler alınması büyük önem taşır. 6.1. Riskli Alanlarda Kentsel Dönüşüm Sürecinde Açılabilecek Davalar Riskli Alan Kararlarının Hukuka Uygun Olma Zorunluluğu: Cumhurbaşkanı tarafından verilen riskli alan kararları, yürürlükteki mevzuata uygun olmalı ve hukuki denetime elverişli şekilde düzenlenmelidir. Yetki, konu, sebep, amaç ve şekil unsurları bakımından hukuka aykırılık taşıyan kararlar, hak sahipleri açısından mağduriyete yol açabilir. Riskli Alan Kararlarının Hukuka Aykırılığı Hâlinde İptal Davası: Riskli alan kararlarının hukuka aykırı olduğu durumlarda, hak sahipleri, etkilenen vatandaşlar veya ilgili kurumlar, Danıştay nezdinde iptal davası açarak kararın kaldırılmasını talep edebilirler. İptal davası açılabilmesi için hukuka aykırılığın tespiti ve dava süresine uyulması gerekmektedir. Kentsel Dönüşüm Sürecindeki Diğer İdari İşlemler ve Hukuka Uygunluk: Riskli alanlarda kentsel dönüşüm sürecinde alınan idari kararlar ve yürütülen işlemler, sadece Cumhurbaşkanı kararı ile sınırlı olmayıp, ilgili belediyeler, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, TOKİ ve diğer kamu kurumları tarafından da gerçekleştirilebilir. Bu işlemler de yetki, konu, sebep, amaç ve şekil yönünden hukuka uygun olmalıdır. Hukuka Aykırı İşlemler Karşısında Başvurulabilecek Hukuki Yollar Riskli alanlardaki dönüşüm sürecinde, hukuka aykırılığı tespit edilen idari işlemler hakkında, işlemin niteliğine bağlı olarak farklı yargı mercileri yetkilidir: Cumhurbaşkanı tarafından alınan riskli alan kararları doğrudan Danıştay’da iptal davasına konu edilebilir. Belediyeler, Bakanlık veya diğer kamu kurumları tarafından gerçekleştirilen işlemler için ise İdare Mahkemesi, Bölge İdare Mahkemesi veya Danıştay nezdinde iptal davası açılabilir. 7. Riskli Alanlarda Kentsel Dönüşüm Süreci ile İlgili Sıkça Sorulan Sorular 1. Riskli alan nedir ve nasıl belirlenir? Riskli alan, zemin yapısı veya üzerindeki yapılaşma nedeniyle can ve mal kaybı riski taşıyan, Cumhurbaşkanı kararıyla ilan edilen bölgelerdir. Belirlenmesi için teknik raporlar, yerbilimsel etütler ve koordinatlı sınırlandırma haritaları gibi belgelerle başvuru yapılır. 2. Kimler riskli alan tespiti talebinde bulunabilir? Riskli alan tespiti, Toplu Konut İdaresi (TOKİ), belediyeler veya taşınmaz maliki olan gerçek ve tüzel kişiler tarafından talep edilebilir. Başvurular, Kentsel Dönüşüm Başkanlığı’na iletilir. 3. Riskli alan ilanına itiraz edebilir miyim? Evet, ilan kararına karşı tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içinde Danıştay’da iptal davası açabilirsiniz. Dava sürecinde yürütmenin durdurulması da talep edilebilir. 4. Riskli alanlarda taşınmaz sahiplerinin hakları nelerdir? Malikler, taşınmazlarının değeri karşılığında yeni yapıdan hak sahibi olma, kira yardımı ve düşük faizli kredi desteklerinden faydalanma hakkına sahiptir. Ayrıca, çoğunluk kararı ile müteahhit seçebilir veya TOKİ ile anlaşma yapabilirler. 5. Riskli alanda kentsel dönüşüm süreci nasıl işler? Süreç, riskli alan ilanı ile başlar. Planlama, değer tespiti ve maliklerin katılımıyla proje belirlenir. Anlaşma sağlanırsa tahliye ve yıkım aşamasına geçilir. Yeni yapı tamamlandığında, hak sahiplerine teslim edilir. 6. Riskli alanlardaki taşınmazların değeri nasıl belirlenir? Değerleme, Kamulaştırma Kanunu ve Sermaye Piyasası Kurulu’nun belirlediği standartlara göre en az üç kişilik bir kıymet takdir komisyonu tarafından yapılır. Maliklerin hak kaybı yaşamaması için bu süreç titizlikle yürütülür. 7. Kentsel dönüşüm sürecinde devlet yardımları nelerdir? Hak sahiplerine kira yardımı (18-48 ay), faiz desteği, tapu ve noter harç muafiyetleri, taşınma yardımı gibi destekler sunulmaktadır. Kiracılara da taşınma yardımı sağlanır. 8. Tahliye süresi ne kadar, zorla tahliye mümkün mü? Maliklere en az 15 ila 30 gün tahliye süresi verilir. Anlaşma sağlanmazsa noter bildirimiyle ek süre tanınır. Yine de tahliye gerçekleşmezse, elektrik, su ve doğalgaz kesilerek zorla tahliye uygulanabilir. 9. Riskli yapının yıkımı sonrası yeni bina nasıl yapılır? Yıkım sonrası malikler arsa payı karşılığı müteahhit ile sözleşme yapabilir ya da TOKİ ile anlaşarak dönüşümü tamamlayabilir. Yeni yapının inşaat maliyetleri mahsuplaşarak hesaplanır. 10. Riskli alan ilanına karşı hukuki haklarımı nasıl korurum? Hak kayıplarını önlemek için tapu kayıtlarınızı güncel tutmalı, devlet destekleri hakkında bilgi sahibi olmalı ve sözleşmelerin her aşamasında profesyonel hukuki destek almalısınız. Kentsel Dönüşüm Süreçleriyle İlgili Detaylı Bilgi İçin Önerilen Yazılar Kentsel dönüşümle ilgili daha detaylı bilgi edinmek için aşağıdaki yazılarımızı inceleyebilirsiniz: Riskli Yapılarda Kentsel Dönüşüm Süreci Riskli Yapı Kararına Karşı İtiraz ve İptal Davası Riskli Yapı Nedir? Riskli Yapı Tespiti Nasıl Yapılır? Kentsel Dönüşüm Kararına Uymayan Maliklerin Hakları Kentsel Dönüşüme İlişkin İnşaat Sözleşmelerinin Feshi Riskli Yapılarda Güçlendirme Kararı Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. Hak kaybına uğranılmaması ve yasal süreçlerin doğru bir şekilde yürütülmesi için, herhangi bir işlem yapılmadan önce Gayrimenkul Hukuku ve Kentsel Dönüşüm alanında uzman avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Riskli alan, zemin yapısı veya üzerindeki yapılaşma nedeniyle can ve mal kaybına yol açma riski taşıyan bölgeleri ifade etmektedir. Riskli yapı ise, ekonomik ömrünü tamamlamış ya da yıkılma veya ağır hasar görme riski taşıdığı tespit edilen yapıları kapsamaktadır. ### Uyuşturucu Madde Bağımlılığı Boşanma Sebebi midir? Evlilik birliği, karşılıklı sevgi, saygı, güven ve sorumluluk temelinde kurulur. Ancak, bazı durumlar eşler arasındaki bağı zedeleyerek evlilik birliğini sürdürülemez hale getirebilir. Uyuşturucu bağımlılığı, evlilikte ciddi sorunlara yol açan ve genellikle boşanma davalarında gündeme gelen konulardan biridir. Bağımlılığın aile ilişkileri üzerindeki olumsuz etkileri, eşler arasındaki güveni sarsması, ekonomik sorunlara neden olması ve çocukların gelişimini olumsuz etkilemesi gibi faktörler, uyuşturucu bağımlılığını boşanma nedeni haline getirmektedir. Türk Medeni Kanunu’nda (TMK), uyuşturucu bağımlılığı doğrudan özel bir boşanma sebebi olarak düzenlenmemiştir. Ancak, bağımlılığın eşin yaşam tarzı, aile içindeki rolü ve evlilik birliği üzerindeki olumsuz etkileri dikkate alındığında, “evlilik birliğinin temelinden sarsılması” (TMK m. 166) veya “haysiyetsiz hayat sürme” (TMK m. 163) hükümleri çerçevesinde boşanma sebebi olarak değerlendirilebilmektedir. 1.Uyuşturucu Madde Kullanımı Nedeniyle Boşanma Davası Uyuşturucu madde bağımlılığı, Türk Medeni Kanunu’nda (TMK) doğrudan özel bir boşanma sebebi olarak düzenlenmemiştir. Ancak bağımlılığın evlilik üzerindeki yıkıcı etkileri, birçok durumda eşler için ortak yaşamı sürdürülemez hale getirmektedir. Bağımlılık nedeniyle eşin ailevi sorumluluklarını yerine getirememesi, şiddet eğilimleri, ekonomik sıkıntılar ve çocukların zarar görmesi gibi faktörler, evlilik birliğinin devamını imkânsız kılabilmektedir. Bu nedenle, eşlerden biri madde bağımlısı olduğunda, diğer eşin “evlilik birliğinin temelinden sarsılması” (TMK m. 166) sebebiyle boşanma davası açması mümkündür. Mahkemeler, uyuşturucu bağımlılığını kusurlu bir davranış olarak değerlendirerek, bağımlı eşin evlilik birliğini sürdürme yükümlülüğünü yerine getirmediği sonucuna varabilmektedir. Bağımlılığın evlilik birliğini sarsıcı bir durum oluşturduğunun ispatlanması, tanık beyanları, tıbbi raporlar, mesaj veya sosyal medya kayıtları, polis tutanakları gibi delillerle mümkün olmaktadır. Yargıtay’ın geçmiş kararları, uyuşturucu bağımlılığının boşanma davalarında önemli bir kusur unsuru olarak değerlendirildiğini ve mahkemelerin bu nedenle boşanma yönünde karar verebildiğini göstermektedir. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için Şiddetli Geçimsizlik Nedeniyle Boşanma Davası (Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması) başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Uyuşturucu Madde Bağımlılığı Nedeniyle Boşanma Davası Şartları Uyuşturucu madde kullanımı nedeniyle boşanma davası açabilmek için aşağıdaki şartların sağlanması gerekmektedir: 2.1. Uyuşturucu Kullanımının Sürekli ve Alışkanlık Haline Gelmiş Olması Uyuşturucu madde kullanımı, mahkemeler tarafından evlilik birliğini etkileyen kusurlu bir davranış olarak değerlendirilebilir. Ancak, mahkemeler tek seferlik veya nadiren gerçekleşen uyuşturucu kullanımını doğrudan boşanma sebebi olarak görmeyebilir. Boşanma davasında esas alınan nokta, kullanımın bağımlılık düzeyine ulaşmış olması ve eş ile aile hayatını ciddi şekilde olumsuz etkilemesidir. Mahkemeler, tek seferlik uyuşturucu kullanımını doğrudan boşanma sebebi olarak görmeyebilir. Ancak bağımlılık düzeyine ulaşmış, sürekli uyuşturucu kullanan ve bu nedenle aile yaşamını olumsuz etkileyen eş için boşanma gerekçesi oluşabilir. 2.2. Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması Uyuşturucu madde bağımlılığı nedeniyle açılan boşanma davalarında, evliliğin bağımlılık sebebiyle çekilmez hale geldiğinin ve temelinden sarsıldığının ispatı gerekmektedir. Türk Medeni Kanunu’nun 166. maddesine göre, eşler arasındaki ortak hayatın devamı kendilerinden beklenemeyecek derecede sarsılmışsa, boşanma davası açılabilir. Ancak mahkemeler, bu sarsılmanın somut delillerle ortaya konulmasını aramaktadır. Bağımlılığın Evlilik Üzerindeki Olumsuz Etkileri Uyuşturucu bağımlılığı, yalnızca bağımlı olan eşi değil, tüm aile bireylerini olumsuz etkileyen bir durumdur. Ancak boşanma davasında önemli olan, diğer eşin bu bağımlılıktan dolayı evlilik birliğinin çekilmez hale geldiğini kanıtlamasıdır. Mahkemeler, uyuşturucu bağımlılığını tek başına bir boşanma sebebi olarak kabul etmez, ancak evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına neden olup olmadığına bakar. Eğer her iki eş de madde bağımlısıysa, yalnızca bağımlılığa dayanarak boşanma kararı verilmesi kanunun amacına ters düşebilir. Bu nedenle, davayı açan eşin bağımlı olmayan taraf olduğunu ve bağımlılıktan olumsuz etkilendiğini kanıtlaması gerekmektedir. 3. Madde Bağımlılığının İspatlanması Uyuşturucu madde bağımlılığı nedeniyle açılan boşanma davalarında, bağımlılığın evlilik birliğini temelinden sarstığını ve evliliğin çekilmez hale geldiğini mahkemeye ispat etmek gerekmektedir. Türk Medeni Kanunu'na (TMK) göre boşanma davalarında ispat yükü, iddiada bulunan tarafa aittir. Bu nedenle, bağımlı eşin kusurlu olduğu ve evlilik birliğini sürdürülemez hale getirdiği delillerle ortaya konulmalıdır. Uyuşturucu bağımlılığı, mahkemeler tarafından doğrudan gözlemlenebilen bir olgu olmadığı için, çeşitli somut kanıtlarla desteklenmelidir. Mahkemeye sunulabilecek başlıca deliller şunlardır: Tıbbi ve Adli Kayıtlar Hastane kayıtları ve doktor raporları: Uyuşturucu kullanımı nedeniyle sağlık kuruluşlarına başvurulmuşsa, bu belgeler mahkemeye sunulabilir. Uyuşturucu madde kullanımıyla ilgili suç kayıtları: Bağımlı eş hakkında uyuşturucu kullanımı, bulundurması veya ticareti nedeniyle bir soruşturma ya da mahkeme kararı varsa, bu durum mahkemeye sunulabilir. Gözaltı ve tutuklama kayıtları: Bağımlı eşin uyuşturucu kullanımı nedeniyle gözaltına alınması veya tutuklanması, bağımlılığın ispatında güçlü bir delil olabilir. Evde yapılan polis müdahaleleri: Uyuşturucu kullanımı nedeniyle polis çağrılmışsa veya bağımlılıkla ilgili bir şikayet kaydı varsa, bunlar mahkeme için somut delil teşkil eder. Tanık Beyanları Bağımlı eşin madde kullanımı nedeniyle aile yaşamının olumsuz etkilendiğini ispatlamak için tanık beyanlarına başvurulabilir. Mahkeme, şu kişilerin ifadelerine başvurabilir: Aile bireyleri: Bağımlı eşin eşine ve çocuklarına karşı sorumsuz veya zarar verici davranışlar sergilediğini ifade edebilir. Komşular ve arkadaşlar: Bağımlı eşin madde kullanımıyla ilgili yaşanan olayları anlatabilir. İş arkadaşları veya işvereni: Bağımlı eşin iş yerinde düzensiz davranışlar sergilediği, işten çıkarıldığı veya çalışamaz hale geldiğine dair beyanlarda bulunabilir. Tanık beyanları, bağımlılığın sosyal ve aile hayatına etkisini ortaya koyarak mahkemede önemli bir ispat aracı olarak kullanılabilir. 4. Uyuşturucu Madde Kullanımı Nedeniyle Boşanma Davasında Velayet Uyuşturucu madde kullanımı nedeniyle açılan boşanma davalarında çocuğun velayeti, çocuğun üstün yararı ilkesi çerçevesinde değerlendirilir. Türk Medeni Kanunu’nun 182. maddesi uyarınca, mahkeme velayet kararını verirken çocuğun fiziksel, psikolojik ve sosyal gelişimi açısından en uygun ebeveyni belirlemeye çalışır. Uyuşturucu bağımlılığı, velayet davalarında önemli bir kriterdir. Mahkeme, bağımlı ebeveynin çocuğa zarar verme olasılığını değerlendirerek velayeti diğer ebeveyne verebilir veya bağımlı ebeveynle çocuğun görüşmesini kısıtlayabilir. 4.1. Uyuşturucu Madde Kullanımının Velayet Üzerindeki Etkisi Mahkeme, velayet kararını verirken şu hususları göz önünde bulundurur: Uyuşturucu kullanan ebeveynin çocuğun güvenliğini tehlikeye atıp atmadığı, Bağımlılığın çocuğa doğrudan veya dolaylı etkileri, Çocuğun fiziksel ve psikolojik gelişimi açısından hangi ebeveynin daha uygun olduğu, Bağımlı ebeveynin çocuğa yönelik bakım ve sorumluluklarını yerine getirip getirmediği, Çocuğun ebeveynler arasındaki olaylardan nasıl etkilendiği. Örnek: Eğer bir ebeveyn uyuşturucu bağımlısıysa ve bağımlılığı nedeniyle çocuğun güvenliğini tehdit eden bir ortamda yaşıyor, şiddet eğilimleri gösteriyor veya çocuğun temel ihtiyaçlarını ihmal ediyorsa, mahkeme çocuğun bu ortamdan uzak tutulmasını sağlamak için velayeti diğer ebeveyne verebilir. 4.2. Uyuşturucu Bağımlısı Ebeveyn Velayeti Kaybeder mi? Uyuşturucu bağımlısı bir ebeveyn, otomatik olarak velayet hakkını kaybetmez. Ancak mahkeme, çocuğun üstün yararını korumak amacıyla bağımlılığın çocuğa etkilerini detaylı şekilde değerlendirir. Velayetin diğer ebeveyne verilme olasılığı artar, eğer: Uyuşturucu bağımlısı ebeveyn, çocuğa doğrudan zarar vermişse (fiziksel veya psikolojik şiddet, ihmal, istismar vb.), Çocuk, ebeveynin bağımlılığı nedeniyle psikolojik veya fiziksel zarar görmüşse, Bağımlı ebeveynin yaşam tarzı, çocuğun güvenli ve sağlıklı bir ortamda büyümesini olumsuz etkiliyorsa, Uyuşturucu temini veya kullanımı nedeniyle ebeveyn hakkında yasal işlem yapılmışsa. Velayet tamamen kaybedilmeyebilir, eğer: Ebeveyn bağımlılıktan kurtulmak için tedavi sürecine girmişse ve iyileşme belirtileri gösteriyorsa, Bağımlı ebeveynin çocuğa doğrudan zarar verdiği kanıtlanamıyorsa, Mahkeme, bağımlı ebeveynin çocuğa olumlu bir ebeveynlik rolü oynayabileceğine dair kanaat getirirse, Sosyal hizmet uzmanlarının veya pedagogların raporu ebeveynin çocuğa zarar vermediğini ortaya koyuyorsa. Mahkemeler uyuşturucu bağımlılığını velayet konusunda ciddi bir risk faktörü olarak görmektedir. Bağımlılık çocuğun güvenliğini ve gelişimini tehdit ediyorsa, velayet genellikle bağımlı olmayan ebeveyne verilir. Ancak bağımlı ebeveyn tedavi sürecine girmeye istekli ve çocuğa zarar vermediğini kanıtlayabiliyorsa, velayet konusunda daha esnek kararlar alınabilir. 5. Uyuşturucu Madde Kullanımı Nedeniyle Boşanma Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme Uyuşturucu madde kullanımı nedeniyle açılan boşanma davalarında görevli ve yetkili mahkeme, Türk Medeni Kanunu’nun 168. maddesi uyarınca belirlenir. Görevli Mahkeme: Uyuşturucu bağımlılığına dayalı boşanma davalarına Aile Mahkemeleri bakmakla görevlidir. Eğer davanın açılacağı yerde Aile Mahkemesi bulunmuyorsa, Asliye Hukuk Mahkemesi, Aile Mahkemesi sıfatıyla davaya bakar. Yetkili Mahkeme: Türk Medeni Kanunu’nun 168. maddesine göre, uyuşturucu madde kullanımı nedeniyle açılacak boşanma davalarında yetkili mahkeme şunlardır: Eşlerden birinin yerleşim yeri (ikametgah) Aile Mahkemesi, Eşlerin son defa en az 6 ay boyunca birlikte yaşadıkları yer Aile Mahkemesi. Boşanma davasını açacak eş, bu iki yetkili mahkemeden herhangi birinde davasını açabilir. Excerpt: Evlilik birliği içerisinde eşlerden birinin süreklilik arz edecek biçimde uyuşturucu madde kullanması, evlilik birliğinin temelinden sarsması nedeniyle boşanma sebebi olarak kabul edilmektedir. ### Kumar Bağımlılığı Boşanma Sebebi midir? Türk Medeni Kanunu’nda (TMK), kumar bağımlılığını özel bir boşanma sebebi olarak doğrudan düzenlenmemiştir. Ancak, Yargıtay’ın yerleşik içtihatları ile, aile birliği görevlerinin ihlaline neden olacak şekilde kumar oynanması boşanma sebebi olarak kabul edilmiştir. Zira eşlerden birinin kumar bağımlısı olması yahut bağımlılık düzeyinde olmamakla beraber çok sık kumar veya at yarışı, bahis gibi şans oyunu oynaması eşler arasından şiddetli geçimsizliğe neden olarak “evlilik birliğinin temelinden sarsılması” (TMK m. 166) kapsamında boşanma gerekçesi kabul edilebilmektedir. Esasında kumar, ailenin ekonomik durumunu tehlikeye düşüren bir alışkanlığa dönüşebilmektedir. Kumarın, çoğunlukla maddi külfete neden olması nedeniyle, kumar oynayan eşin, diğer eş ve aile bireyleri üzerinde ekonomik bir şiddet uyguladığını söylemek bile mümkündür. Şu halde, eşlerden birinin kumar bağımlısı olması evlilik birliğinin devamını, maddi ve manevi olumsuz etkilediğinden diğer bazı şartların da varlığı halinde, boşanma sebebi olarak değerlendirilebilmektedir. Bu yazıda, kumar bağımlığının evlilik birliği üzerindeki etkilerini, hukuki açıdan boşanma sebebi olarak nasıl değerlendirildiğini ve mahkemelerin bu tür davalarda nasıl kararlar verdiğini detaylı şekilde ele alacağız. 1. Kumar Bağımlılığı Nedeniyle Boşanma Davası Kumar bağımlılığı, evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına neden olabilen ciddi sorunlardan biridir. Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre, eşlerden birinin kumar bağımlısı olması, boşanma davasında geçerli bir gerekçe olarak ileri sürülebilmektedir. Ancak, kumar bağımlılığının boşanma sebebi olarak değerlendirilebilmesi için mahkeme önünde ispatlanması gereken iki temel husus bulunmaktadır: Eşlerden birinin kumar oynama alışkanlığının bağımlılık derecesine ulaşmış olması. Bu bağımlılığın, evlilik birliği içindeki yükümlülüklerin ihlal edilmesine neden olması. 1.1. Hukuki Gerekçe Türk Medeni Kanunu’nun 166. maddesi, evlilik birliğinin temelden sarsılması nedeniyle boşanma davası açılabileceğini düzenlemektedir. Kumar bağımlılığı, evlilik birliğinde ciddi sorunlara yol açarak eşin sorumluluklarını yerine getirmemesine, aile içi ilgisizliğe ve ekonomik sıkıntılara sebep oluyorsa, bu durum boşanma sebebi olarak değerlendirilebilir. Bu nedenle, kumar bağımlısı olan eşin aynı zamanda evlilik birliğinin getirdiği yükümlülükleri de ihlal etmesi halinde, mahkeme Türk Medeni Kanunu m.166 kapsamında “evlilik birliğinin sarsılması” gerekçesiyle boşanma kararı verebilir. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için Şiddetli Geçimsizlik Nedeniyle Boşanma Davası (Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması) başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 1.2. Kumar Bağımlısı Eşin Kusuru Boşanma davalarında kusur tespiti, tazminat, nafaka ve velayet gibi konular açısından büyük önem taşımaktadır. Kumar bağımlılığı nedeniyle evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerini yerine getirmeyen eş, mahkemeler tarafından genellikle ağır kusurlu veya tam kusurlu kabul edilmektedir. Özellikle, kumar bağımlısı eşin aile bütçesine zarar vermesi, ekonomik sorunlara yol açması ve sorumluluklarını ihmal etmesi, onun boşanma davasında ağır kusurlu sayılmasına neden olabilir. 2. Kumar Bağımlılığı Nedeniyle Boşanma Davası Şartları Kumar bağımlılığı, eşler arasındaki güven, saygı ve huzuru zedeleyen önemli bir faktördür. Türk Medeni Kanunu’nun 166. maddesi kapsamında, kumar bağımlılığı nedeniyle evlilik birliği temelinden sarsılmışsa, boşanma davası açılabilir. Ancak, mahkemenin boşanma kararı verebilmesi için belirli şartların sağlanması gerekir. Bunlardan en önemlisi, bağımlılığın sürekli bir hale gelmesi ve evlilik üzerinde ciddi olumsuz etkiler bırakmasıdır. 2.1. Kumar Oynamanın Sürekli ve Alışkanlık Haline Gelmiş Olması Boşanma davasında kumar bağımlılığının gerekçe olarak kabul edilebilmesi için, kumar oynamanın tek seferlik bir durum olmaması, kişinin alışkanlığı haline gelmesi ve bu alışkanlığını bırakamaması gerekmektedir. Yargıtay kararlarına göre, eşin tek seferlik kumar oynaması tek başına boşanma sebebi olarak kabul edilmemektedir. Ancak eşin kumar oynaması: Sürekli hale gelmişse, Aile ekonomisini olumsuz etkiliyorsa, Kişinin günlük yaşantısını ve sorumluluklarını yerine getirmesini engelliyorsa, Aile içi huzuru ve güvenliği tehdit ediyorsa, Tedavi olmayı reddediyorsa, Mahkeme tarafından evlilik birliğinin temelinden sarsıldığına dair önemli bir gösterge olarak kabul edilir. Bu nedenle, bağımlılığın geçici olmadığı ve boşanmaya sebep olabileceği kabul edilecektir. 2.2. Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması Kumar ya da şans oyunları gerekçe gösterilerek boşanmaya karar verilebilmesi için, eşlerden birinin bu kötü alışkanlıkları yüzünden evlilik birliğinin temelden sarsılmış olması aranır. Ki zaten, kumar alışkanlığı, çoğu zaman beraberinde; alkol bağımlılığı, şiddet, sorumsuzluk, saldırganlık gibi halleri de getirmektedir. Bu uygunsuz davranışların, diğer eş açısından, evliliğin sürdürülebilmesini oldukça güç kılacağı açıktır. Bu noktada, Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına bakıldığında; boşanma kararı verilebilmesi için kumar oynayan eşin evlilik birliğinin getirdiği görevlerini ihlal ediyor olması şartının aradığı görülmektedir. Mahkemeler, kumar bağımlılığı nedeniyle evlilik birliğinin sarsıldığını değerlendirmek için şu hususları dikkate alır: Kumar oynanması nedeniyle ekonomik sıkıntıların ortaya çıkması, Kumar bağımlılığı nedeniyle aile içinde şiddet, hakaret veya ilgisizlik yaşanması, Bağımlı eşin aile bireylerine karşı sorumluluklarını yerine getirmemesi, Kumar oynamanın, evlilik birliğinde güven kaybına neden olması. Mahkeme, evliliğin taraflardan biri için çekilmez hale gelip gelmediğini değerlendirirken, tanık beyanları, aile içi şiddet kayıtları, bağımlı eşin banka hesap dökümü gibi delilleri inceleyebilir. Bu tür kanıtlar, bağımlılığın evlilik üzerindeki olumsuz etkilerini ortaya koyarak boşanma kararına temel oluşturabilir. 2.3. Bağımlılığın Evlilik Üzerindeki Olumsuz Etkileri Kumar bağımlılığı, yalnızca bağımlı olan kişinin değil, tüm aile bireylerinin yaşamını olumsuz etkileyen bir durumdur. Bu bağımlılığın evlilik üzerindeki en yaygın olumsuz etkileri şunlardır: Maddi sıkıntılar: Kumar bağımlısı eşin ailenin ekonomik kaynaklarını oynadığı oyunlara harcaması, kumar oyunu oynamak için gereken malvarlığını borçlanarak elde etmesi, maddi yükümlülüklerini yerine getirmemesi veya bağımlı eşin iş kaybı yaşaması maddi sıkıntıları beraberinde getirebilir. Şiddet ve saldırganlık: Kumar bağımlısı olan eş, kumar oynamak için gereken kaynağı sağlamak adına diğer eşten para isteyebilir ve isteği yerine getirilmediği durumda ya da oynadığı oyunda kaybettiği takdirde yaşadığı öfke ile eşe veya çocuklara yönelik fiziksel ve psikolojik şiddet gösterebilir. İlgisizlik ve sorumsuzluk: Bağımlı eş, aile içindeki sorumluluklarını ihmal edebilir, çocuklarına ve eşine karşı ilgisiz kalabilir. Aile içi huzurun bozulması: Sürekli tartışmalar, güvensizlik ve psikolojik baskılar nedeniyle evlilik huzursuz bir hale gelebilir. Bu olumsuz etkiler göz önüne alındığında, kumar bağımlılığı nedeniyle evlilik birliğinin temelden sarsılması ve boşanma kararının verilmesi hukuken mümkün hale gelmektedir. 3. Kumar Bağımlılığının İspatı Eşlerden birinin kumara olan düşkünlüğü nedeniyle açılan boşanma davalarında, eşin sürekli olarak kumar oynadığı, kumar bağımlılığı olduğu ve bağımlılığın evlilik birliğini çekilmez hale getirildiği hususlarının ispatlanması oldukça önemlidir. Bu durumda kumar bağımlılığını ispat etmek için kullanılabilecek deliller şunlardır: Tanık beyanları: Aile bireyleri, komşular, iş arkadaşları veya yakın çevre, bağımlılığın evlilik üzerindeki etkilerini tanıklık ederek anlatabilir. Sağlık raporları: Eşin kumar oynamayı bırakamadığına ilişkin psikolojik değerlendirme raporları veya bağımlılık tedavisi görmesi halinde bu süreçle ilgili belgeler. Polis veya karakol tutanakları: Kumar bağımlılığı nedeniyle yaşanan aile içi şiddet, taşkınlık veya güvenlik güçlerinin müdahale ettiği olaylar varsa, bunlarla ilgili tutanaklar mahkemeye sunulabilir. Mesleki veya sosyal sorunlara dair kayıtlar: Eşin bağımlılığı nedeniyle yaşanan ekonomik sıkıntılara dair kanıtlar. Mesajlar ve yazılı deliller: Bağımlı eşin alkol nedeniyle aile içinde sorun yaşadığını gösteren mesajlar, e-postalar veya kumar oynamak için sitelere yaptığı ödemelere ilişkin banka dekontları da kanıt olarak sunulabilir. Mahkemeye sunulan bu deliller, kumar bağımlılığının sürekliliğini ve evlilik üzerindeki olumsuz etkilerini ortaya koyarak, boşanma kararının verilmesini kolaylaştıracaktır. 4. Kumar Bağımlılığı Nedeniyle Boşanma Davasında Velayet Boşanma davalarında velayet konusunda temel ilke, çocuğun üstün yararının gözetilmesidir. Mahkeme, velayet kararını belirlerken ebeveynlerin çocuğa karşı sorumluluklarını ne ölçüde yerine getirebileceğini değerlendirir. Kumar bağımlılığı, velayet hakkı açısından önemli bir kriter olup, bağımlı ebeveynin çocuğun bakımını üstlenme yetisini olumsuz etkileyebilir. 4.1. Kumar Bağımlılığı Velayet Kararını Nasıl Etkiler? Mahkeme, çocuğun velayetini belirlerken şu hususları dikkate alır: Bağımlılığın derecesi: Eş tarafından kumarın tek seferlik mi yoksa sürekli olarak mı oynandığı araştırılır. Sürekli olarak kumar oynanması velayet hakkını olumsuz etkileyebilir. Çocuğun güvenliği: Bağımlı ebeveynin, kumar oynarken kaybettiği durumda yaşadığı buhran ve öfkenin etkisiyle çocuğun fiziksel ve psikolojik güvenliğini riske atıp atmadığı değerlendirilir. Bakım ve gözetim yeterliliği: Kumar bağımlılığı nedeniyle ebeveynin çocuğun temel ihtiyaçlarını (beslenme, eğitim, sağlık vb.) karşılamada yetersiz kalması velayet kararında etkili olabilir. Mahkeme raporları ve bilirkişi incelemesi: Gerekirse uzman raporları, psikolojik değerlendirmeler ve sosyal hizmet incelemeleriyle bağımlılığın velayet hakkına etkisi değerlendirilir. 4.2. Kumar Bağımlısı Ebeveynin Velayet Hakkı Reddedilebilir mi? Eğer bağımlı ebeveynin çocuğun fiziksel, ruhsal veya eğitsel gelişimine zarar vereceği tespit edilirse, mahkeme velayet hakkını diğer eşe verebilir. Ayrıca, velayeti alamayan ebeveyne kısıtlı görüş hakkı (kontrollü veya belirli süreli görüşme) tanınabilir. Bazı durumlarda, kumar bağımlılığı nedeniyle ebeveynin çocuğa zarar verme ihtimali varsa, mahkeme bağımlı ebeveynin çocuğu görme hakkını tamamen kaldırabilir. 4.3. Velayet Sonrasında Kumar Bağımlılığı Devam Ederse Ne Olur? Eğer velayet sahibi ebeveynin kumar bağımlılığı devam eder ve çocuğun sağlığı, eğitimi veya genel refahı olumsuz etkilenirse, diğer ebeveyn velayet değişikliği için mahkemeye başvurabilir. Mahkeme, çocuğun güvenliği için gerekli gördüğü takdirde velayet hakkını yeniden değerlendirerek değiştirebilir. Sonuç olarak, kumar bağımlılığı boşanma davalarında velayet kararında önemli bir faktördür ve çocuğun güvenliği, sağlığı ve gelişimi ön planda tutularak değerlendirilir. 5. Kumar Bağımlılığı Nedeniyle Boşanma Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme Kumar bağımlılığı nedeniyle açılan boşanma davalarında görevli ve yetkili mahkeme, Türk Medeni Kanunu’nun 168. maddesi uyarınca belirlenir. Görevli Mahkeme: Kumar bağımlılığına dayalı boşanma davalarına Aile Mahkemeleri bakmakla görevlidir. Eğer davanın açılacağı yerde Aile Mahkemesi bulunmuyorsa, Asliye Hukuk Mahkemesi, Aile Mahkemesi sıfatıyla davaya bakar. Yetkili Mahkeme: Türk Medeni Kanunu’nun 168. maddesine göre, kumar bağımlılığı nedeniyle açılacak boşanma davalarında yetkili mahkeme şunlardır: Eşlerden birinin yerleşim yeri (ikametgah) Aile Mahkemesi, Eşlerin son defa en az 6 ay boyunca birlikte yaşadıkları yer Aile Mahkemesi. Boşanma davasını açacak eş, bu iki yetkili mahkemeden herhangi birinde davasını açabilir. Excerpt: Kumarbaz eş, kumar bağımlılığı nedeniyle evlilik birliğinin getirdiği yükümlükleri de ihlal ediyorsa, Yargıtay’ın yerleşik uygulamaları gereğince evlilik birliğinin temelden sarsılması sebebiyle boşanmaya hükmedilebilecektir. ### Anonim Şirketlerde Hamiline Yazılı Hisse Senetlerinin Bastırılması Zorunluluğu Anonim şirket ortaklarının şirket üzerinde sahip oldukları payları gösteren kıymetli evraka hisse senedi veya kanuni ifadesiyle pay senedi denilmektedir. Anonim şirketlerin halka kapalı veya halka açık olarak kurulmaları mümkündür. Anonim şirket hisse senetleri ise, hamiline veya nama yazılı olabilir. Halka kapalı olan ve özellikle aile şirketi olarak kurulan anonim şirketlerde, kural olarak nama yazılı pay senetlerinin bastırılması zorunluluğu bulunmamaktadır. Fakat 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu m.486/3 uyarınca, azlığın istemde bulunması halinde nama yazılı pay senetlerinin bastırılması ve tüm pay sahiplerine dağıtılması mümkündür. Buna karşın, hamiline yazılı paylar bakımından, pay bedellerinin tamamen ödenmesini takip eden üç ay içinde hisse senetlerinin bastırılarak pay sahiplerine dağıtılması zorunlu hale getirilmiştir. Mevzuat gereğince bedeli tamamen ödenmiş paylar için şirket yönetim kurulu, hamiline yazılı pay senedi bastırılması kararı alarak bu kararı tescil ve ilan ettirmelidir. Keza, bağımsız denetime tabi olan şirketler, internet sitesinde bu kararı yayımlamakla mükelleftir. 7262 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikte ise, hamiline yazılı hisse senetlerinin Merkezi Kayıt Kuruluşuna bildirilmesine ilişkin ek yükümlülükler getirilmiştir. Ayrıca TTK’dan farklı olarak bu kanun değişikliği ile MKK’ya bildirimde bulunmamanın yaptırımı olarak idari para cezası da öngörülmüştür. 7262 sayılı kanunla hamiline yazılı hisse senetlerinin MKK’ya bildirilmesi zorunluluğu düzenlenmekte iken bu bildirimin usulüne ilişkin bir düzenleme hükmüne yer verilmemiştir. Uygulamaya ilişkin birçok soru işareti barındıran bu eksiklik ise 06.04.2021 tarihinde çıkarılan Tebliğ ile giderilmiştir. 1. Hamiline Yazılı Hisse Senetlerinin Bastırılmasının Şartları Hisse senedi, sermayenin belirli bir bölümünü temsil eden ve sahibine ortaklık haklarından yararlanma imkânı veren bir kıymetli evrak türüdür. Uygulamada daha ziyade hisse senedi olarak bilinen bu kıymetli evraka kanuni ifadesiyle pay senedi de denilmektedir. Anonim şirketlerin halka açık veya halka kapalı olarak kurulması mümkün olabildiği gibi, hisse senetleri, hamiline veya nama yazılı olarak çıkartılabilir. Özellikle halka kapalı olan anonim şirketlerde uygulama alanı bulan nama yazılı hisse senetlerinde, kural olarak anonim şirketin bu hisse senetlerini bastırma yükümlülüğü yoktur. Ancak şirket sermayesinin onda birini oluşturan azlığın istemde bulunması halinde şirket, nama yazılı hisse senetlerini bastırmakla mükelleftir. Hamiline yazılı hisse senetleri bakımından ise bazı şartların oluşmasıyla birlikte bir zorunluluk hali getirilmiştir.  Buna göre, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu m. 486 hükmü gereğince, hamiline yazılı payların tamamının ödenmesini takip eden üç ay içerisinde hisse senetleri bastırılmalı ve pay sahiplerine dağıtılmalıdır. Hamiline yazılı hisse senetlerinin bastırılması kararını alma yetkisi, yönetim kurulundadır.  Bu kararın Ticaret Sicil Müdürlüğüne tescil edilerek Türkiye Ticaret Sicil Gazetesinde ilan edilmesi gerekir. Keza, karara konu şirket, bağımsız denetime tabi ise, internet sitesinde de bu kararı yayımlamakla yükümlüdür. Konu ile ilişkili olarak anonim şirketlerin kimler tarafından ve nasıl kurulacağı; kuruluşa binaen şirketin hangi esaslarla yönetileceği, ortakların durumu, şirketin sermayesi gibi temel konular ile ilgili detaylı bilgi için "Anonim Şirket Kuruluşu" ve "Anonim Şirket Esas Sözleşmesi" başlıklı yazılarımızı inceleyebilirsiniz. 2. Hamiline Yazılı Hisse Senetleri Hakkında 7262 Sayılı Kanunla Yapılan Değişiklik Anonim şirketlerin hamiline yazılı hisse senetlerinin bastırılması ve devri hakkında değişikliğe ilişkin düzenleme, 31.12.2020’de yürürlüğe giren Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanını Önlenmesine İlişkin Kanun’la yapılmıştır. Böylece, yönetim kurulu ve pay sahipleri, hamiline yazılı hisse senetlerinin bastırılması ve devrine dair işlemleri MKK’ya bildirilmekle yükümlü hale gelmiştir. Kanun’un 31. maddesine göre; “Hamiline yazılı pay sahipleri ile sahip oldukları paya ilişkin bilgiler, senetler pay sahiplerine dağıtılmadan önce Merkezi Kayıt Kuruluşuna bildirilir.” Bu değişiklik öncesinde, yukarıda da belirtiğimiz üzere hamiline yazılı hisse senetlerinin bastırılması kararını şirket yönetim kurulu almakta ve bu karar tescil ve ilan ettirilmek zorundaydı. Fakat yapılan değişiklikle birlikte, tescil ve ilan zorunluluğuna ilaveten, bu kararın MKK’ya da bildirilmesi de zorunlu kılınmıştır. Bu kanunda MKK’ya bildirimde bulunulması ve aksi durumda uygulanacak yaptırım düzenlenmişse de bildirimin usulüne ilişkin düzenleme 06.04.2021 tarihinde çıkarılan Tebliğ yapılmıştır. Önemle belirtmek isteriz ki, hamiline yazılı pay senetlerinin bastırılmasının yanı sıra devrinin de muhakkak MKK’ya bildirilmesi gerekmektedir. 7262 sayılı Kanun ve Tebliğ öncesinde hamiline yazılı hisse senetlerinin devri için zilyetliğin devredilmesi diğer değişle senedin teslim edilmesi yeterliydi. Fakat 7262 sayılı Kanun ve Tebliğ hükümlerine göre sadece zilyetliğin devredilmesi yeterli olmamakta ayrıca devralan kişi tarafından MKK’ya bildirimde bulunulması da zorunlu hale getirilmiştir. 3. Hamiline Yazılı Hisse Senetlerinin Merkezi Kayıt Kuruluşuna Bildirilmesine İlişkin Usul Hamiline yazılı hisse senetlerinin bastırılması ve merkezi kayıt kuruluşuna bildirilmesine ilişkin usuli düzenlemelere, 7262 sayılı kanunla yapılan değişikliği takiben 06.04.2021 tarihinde çıkarılan Tebliğ’de yer verilmiştir. Yapılan kanun değişikliği ile tescil, ilan ve internet sitesinde yayımlama usullerine ek olarak MKK’ya bildirim zorunluluğu da getirilmiş oldu. Ancak 7262 sayılı Kanun’da MKK’ya bildirim süresi ve usulüne ilişkin herhangi bir hüküm yer almamaktaydı. Tebliğ’in 4. maddesi uyarınca takip edilmesi gereken usul ise aşağıdaki gibidir; Hamiline yazılı pay senetleri, pay bedellerinin tamamının ödenmesini takiben yönetim kurulunun alacağı karara istinaden bastırılır. Yönetim kurulu kararında asgari olarak pay senetlerine ilişkin Tebliğ m. 4/2’de yer alan bilgilerin belirtilmesi gerekir. Bu bilgilerin yer aldığı hisse senetleri, şirketi temsile yetkili olanlarca, yönetim kurulu kararı ve bastırılacak her bir senedin dağıtılacağı pay sahibinin bilgileriyle birlikte MKK’ya bildirilir. MKK’ya bildirimi takiben senet, bu amaçla oluşturulan sisteme kaydedilir. Akabinde hisse senedi, sistemde ilgili şirketle ilişkilendirilerek özel algoritma ile üretilen tekil numara altında senet sahibi adına kaydedilir. Bundan sonra hisse senedi üretilen bu tekil numarayı içerecek şekilde şirket tarafından bastırılır. Hisse senedinin bastırılmasına ilişkin yönetim kurulu kararı tecil ve ilan edilir, ayrıca bu karar bağımsız denetime tabi şirketlerde şirketin internet sitesine de konulur. Son olarak, hisse senetleri şirket adına imzaya yetkili olan en az iki kişi tarafından imzalanır ve gerekli kontrollerin yapılmasının ardından imza karşılığında pay sahiplerine dağıtılır. Önemle belirtmek gerekir ki; hisse senetlerinin bastırılması, MKK’ya bildirilmesi ve pay sahiplerine dağıtılması işlemlerinin belli bir süre içinde tamamlanması yasal bir zorunluluktur. Mevzuatımıza göre, bu zorunlulukların yerine getirilmesi için, pay bedellerinin tamamının ödenmesi tarihinden itibaren üç aylık bir süre öngörülmüştür. 4. 7262 Sayılı Kanunun Uygulanması 7262 sayılı Kanunla TTK’da yapılan değişiklikler, 01.04.2021 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Şu halde bu tarihten itibaren çıkartılacak hamiline yazılı hisse senetlerinde ve bu senetlerin devrinde işbu kanun hükümleri uygulama alanı bulacaktır. Kanunun Yürürlük Tarihinden Sonra Hamiline Yazılı Hisse Senetlerinin Bastırılması ve Devri Öncelikle belirtmekte fayda görüyoruz ki, değişiklik öncesi hamiline yazılı hisse senetlerinin devri, zilyetliğin devri ile hukuki anlamda sonuç doğurabilmekteydi. Ancak yapılan bu değişlikle gerçekleştirilen devirler MKK’ya bildirilmeksizin hüküm ve sonuç doğurmayacaktır. Başka bir anlatımla, devrin şirket ve üçüncü kişiler nezdinde hüküm ve sonuç doğurabilmesi için mutlaka MKK’ya bildirilmesi gerekmektedir. Kanunun yürürlük tarihinden sonra basılacak olan hamiline yazılı hisse senetleri, pay sahiplerine teslim edilmeden önce MKK’ya bildirilmelidir. Bu senetler bakımından Tebliğ’de düzenlene usul uygulama alanı bulacaktır. Kanunun Yürürlük Tarihinden Önce Tedavülde Bulunan Hamiline Yazılı Hisse Senetleri Hakkında Mevcut durumda, hamiline yazılı hisse senedi sahipleri, 31.12.2021 tarihinde kadar MKK’ya bildirilmek üzere anonim şirkete başvurmalıdır. Başvurunun akabindeki beş iş günü içinde, anonim şirket, hamiline yazılı pay sahipleri ile sahip oldukları paya ilişkin bilgileri MKK’ya bildirmek zorundadır. Şirkete başvuru yapmayan pay sahipleri, kanundan doğan paya bağlı haklarını kullanamayacaklardır. Ayrıca aksi halde idari para cezası uygulanacağı da hükme bağlanmıştır. Bu nedenle anonim şirket hamiline yazılı pay sahiplerinin 31.12.2021 tarihinde kadar şirkete başvuruda bulunmaları yerinde olacaktır. 5. Hamiline Yazılı Hisse Senetlerinin Merkezi Kayıt Kuruluşuna Bildirilmemesinin Yaptırımı Kanunun yürürlük tarihinden itibaren gerçekleştirilecek olan hamiline yazılı hisse senetlerinin basım işlemlerinde MKK’ya bildirim zorunluluğunu ihlal eden şirketler bakımından 20.000 TL idari para cezası uygulanacaktır. Aynı şekilde, Kanunda 01.04.2021 tarihinden itibaren gerçekleştirilecek olan devir işlemlerini MKK’ya bildirmeyenler bakımından 5.000 TL idari para cezası öngörülmüştür. Hâlihazırda hamiline yazılı hisse senedi sahibi olanların ise 31.12.2021 tarihinde kadar şirkete başvurmamaları halinde veyahut şirketin başvuruya kayıtsız kalması durumunda yukarıdaki idari para cezaları uygulanacaktır. Excerpt: Anonim Şirket hamiline yazılı pay sahipleri, sahip oldukları paya ilişkin bilgileri 31.12.2021 tarihinde kadar Merkezi Kayıt Kuruluşuna bildirilmek üzere anonim şirkete başvurmalıdır. ### Fahiş Nafaka Kararının İptali Fahiş Nafakanın İptali Anayasa Mahkemesi'nin Fahiş Nafaka Kararı: Hukuki Bir Dönüm Noktası Boşanma süreci, yalnızca duygusal ve psikolojik etkileriyle değil, aynı zamanda ekonomik sonuçlarıyla da bireylerin hayatında derin izler bırakmaktadır. Boşanma sonrası verilen nafaka kararları, adil olması gereken bir düzenleme olmasına rağmen, bazı durumlarda eşlerden birinin ağır bir maddi yük altına girmesine neden olabilir. Özellikle süresiz nafaka ve kişinin gelirini aşan nafaka miktarları, toplumsal tartışmalara yol açan konular arasında yer almaktadır. Son yıllarda nafakanın hakkaniyet ilkesine uygun belirlenmesi ve aşırı nafaka yükümlülüğünün önüne geçilmesi yönünde hukuki düzenlemeler gündeme gelmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kritik kararlar, fahiş nafaka uygulamalarının hak ihlali olarak değerlendirilebileceğini ortaya koymuştur. Bu kararlar, nafaka yükümlülerinin ekonomik özgürlüğünü korumak ile boşanma sonrası mağdur olan eşin mali güvencesini sağlamak arasındaki dengeyi yeniden tartışmaya açmıştır. Bu yazımızda, nafaka hukukunun temel prensiplerini, nafaka miktarının belirlenmesinde dikkate alınması gereken kriterleri, Anayasa Mahkemesi’nin fahiş nafaka kararını ve nafakanın iptali için hukuki yolları detaylı bir şekilde ele alacağız. 1. Nafaka Nedir? Nafaka, bir kişinin, belirli bir hukukî ilişki çerçevesinde başka bir kişiye düzenli olarak maddi destek sağlamakla yükümlü olduğu bir ödemedir. Türk hukukunda, genellikle boşanma, ayrılık veya aile bireyleri arasındaki bakım yükümlülüğü çerçevesinde karşımıza çıkar. Nafakanın temel amacı, ekonomik olarak zor durumda kalan kişinin mağduriyetini gidermek ve yaşamını sürdürebilmesini sağlamaktır. Nafaka, yalnızca boşanma sürecindeki eşlere değil, aynı zamanda çocuklara ve belirli durumlarda hısımlara da bağlanabilen bir ödemedir. Nafaka türleri, talep eden kişinin ekonomik durumuna, boşanma sürecindeki kusur durumuna ve çocukların velayetine göre değişkenlik gösterebilir. 2. Nafaka Miktarı Nasıl Tespit Edilir? Nafaka, boşanma sonrası eşler ve çocuklar arasındaki ekonomik dengeyi sağlamak amacıyla mahkemeler tarafından belirlenen bir ödemedir. Ancak, nafakanın miktarının nasıl tespit edileceği birçok kişi için merak konusudur. Mahkemeler, nafaka miktarını belirlerken çeşitli ekonomik ve sosyal kriterleri göz önünde bulundurur. Bu doğrultuda, hâkim karar verirken aşağıdaki hususları dikkate alır: Tarafların Ekonomik Durumu ve Gelir Seviyesi Tarafların Kusur Durumu Tarafların Sosyal ve Kişisel Durumları Çocuk Varsa Çocuğun Menfaatleri (İştirak Nafakası İçin) Tarafların Yaşam Standardı ve Geçim Koşulları Mevzuatımıza göre, mahkemelerce nafaka miktarına hükmedilirken günün ekonomik koşullarıyla birlikte, tarafların sosyal ve ekonomik durumları ve yaşam tarzları bir arada değerlendirilerek hakkaniyetle hüküm kurulmalıdır. Ayrıca mevzuat ve yargı kararları çerçevesinde belirlenen koşulların varlığı halinde, nafaka yükümlüsünün talebi üzerine nafakanın kaldırılmasına karar verilebilir. Detaylı bilgi için Nafaka Kaldırılabilir mi? İsimli yazımızı inceleyebilirsiniz. 3. Fahiş Nafaka Kararlarının Sosyal ve Ekonomik Etkileri Nafaka, boşanma sonrası mali dengeyi sağlamak için düzenlenmiş olsa da, miktarının hakkaniyet ilkesine aykırı şekilde belirlenmesi bazı bireysel ve toplumsal mağduriyetlere yol açabilmektedir. Özellikle süresiz nafaka ve aşırı yüksek nafaka kararları, nafaka yükümlüsü açısından ciddi ekonomik ve psikolojik baskılar yaratabilmektedir. Ekonomik Çöküş ve Geçim Zorlukları: Geliriyle orantısız şekilde belirlenen nafaka ödemeleri, nafaka yükümlüsünü ekonomik olarak büyük bir sıkıntıya sokabilir. Nafaka ödeyen kişi, bazen temel geçim ihtiyaçlarını bile karşılayamaz hale gelebilir. Adalet Algısının Zedelenmesi: Fahiş nafaka kararları, toplumda adaletsizlik algısını güçlendirebilir ve hukuka olan güveni sarsabilir. Aşırı yüksek nafaka ödeyen bireyler, yargı kararlarının tarafsız olmadığını düşünebilir ve itiraz mekanizmalarını sorgulayabilir. Kadın ve Erkek Eşitliği Açısından Tartışmalar: Süresiz nafaka veya fahiş nafaka kararları, nafaka yükümlüsü açısından cinsiyet ayrımcılığı yaratıldığı yönündeki eleştirileri artırabilir. Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi kararlarında hakkaniyetin esas alınması gerektiği vurgulansa da, uygulamada eşitsiz nafaka yükümlülükleri oluşabilmektedir. Ekonomik Bağımsızlığın Zedelenmesi: Çalışabilecek durumda olan kişilerin uzun yıllar boyunca nafaka alması, sosyal hayatta çalışma motivasyonunu azaltabilir. Ekonomik bağımsızlık yerine nafaka gelirine bağımlı bir yaşam modeli oluşturabilir. 4. Anayasa Mahkemesi'nin Fahiş Nafaka Kararı: Hukuki Bir Dönüm Noktası Nafaka hukukunun en çok tartışılan yönlerinden biri, nafaka miktarlarının hakkaniyete uygun olup olmadığı ve süresiz nafaka yükümlülüğünün bireylerin ekonomik özgürlüğünü ne derece etkilediğidir. Anayasa Mahkemesi, fahiş nafaka kararlarıyla ilgili bireysel başvuruları değerlendirirken, nafakanın yükümlü taraf açısından olağanüstü bir külfet haline gelmesi durumunda hak ihlali oluşabileceğine hükmetmiştir. Bu bölümde, Anayasa Mahkemesi’nin fahiş nafaka kararlarına yönelik hukuki değerlendirmesi, temel hak ve özgürlükler açısından getirdiği yorumlar ve bu kararların gelecekteki nafaka davalarına etkilerini ele alacağız. 4.1. Kararın Hukuki Gerekçesi Mevcut uygulamada, mahkemeler nafaka miktarlarını belirlerken tarafların ekonomik gücünü araştırmaktadır. Ancak, çoğu durumda nafaka talep eden tarafın ihtiyacı esas alınmakta, yükümlü olan eşin mali gücü ikinci planda tutulabilmektedir. Bu durum, nafaka yükümlüsüne orantısız ve ölçüsüz bir mali külfet yüklenmesine neden olabilmektedir. Benzer bir olayda, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapan bir kişi, eski eşi ve dört çocuğu için ödemek zorunda olduğu toplam nafaka miktarının kendi aylık gelirini aştığını ileri sürerek, yaşamını idame ettirmesinin mümkün olmadığını ve temel haklarının ihlal edildiğini iddia etmiştir. 📌 Başvurucunun iddiaları: Maddi ve manevi varlığını koruma hakkının ihlal edildiği (Anayasa Madde 17) Eşitlik ilkesinin ihlal edildiği (Anayasa Madde 10) Nafaka miktarı belirlenirken gelirine ilişkin yeterli inceleme yapılmadığı Anayasa Mahkemesi, bu başvuruyu değerlendirirken, nafaka kararını veren yerel mahkemenin başvurucunun ekonomik durumunu detaylı bir şekilde araştırmadığını ve gelir tespiti yaparken kolluk raporlarıyla yetindiğini tespit etmiştir. Yerel mahkeme, başvurucunun iddialarını araştırmadan memurların ortalama maaşını baz alarak nafaka miktarına hükmetmiştir. Oysa başvurucu, asgari ücretle çalıştığını ve mahkemede bunu beyan ettiğini belirtmiştir. 📌 Anayasa Mahkemesi’nin kararı: Yerel mahkemenin yeterli araştırma yapmadan nafaka miktarına hükmetmesi, hak ihlaline neden olmuştur. Kolluk raporlarındaki gelir tespitiyle yetinilmesi, adil bir karar için yeterli görülmemiştir. Başvurucunun ekonomik durumu gerçekçi bir şekilde değerlendirilmeden fahiş nafaka miktarı belirlenmiştir. Bu durum, kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkının ihlal edildiği anlamına gelmektedir. Bu doğrultuda, Anayasa Mahkemesi, kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. 4.2. Temel Hak ve Özgürlükler Açısından Değerlendirme Anayasa Mahkemesi, nafaka miktarlarının bireyin temel haklarını ihlal etmemesi gerektiğini vurgulamaktadır. Özellikle Anayasa’nın 17. maddesi, bireylerin maddi ve manevi varlıklarını koruma hakkına sahip olduğunu açıkça düzenlemektedir. Bu bağlamda, mahkemelerin dikkate alması gereken ilkeler: ✅ Hakkaniyet İlkesi: Nafaka miktarının, her iki tarafın da ekonomik durumuna uygun şekilde belirlenmesi gerekir. ✅ Maddi ve Manevi Varlığın Korunması: Nafaka yükümlüsü olan bireyin, temel geçim hakkını kaybetmemesi sağlanmalıdır. ✅ Adil Yargılanma Hakkı: Tarafların ekonomik durumlarına ilişkin detaylı incelemeler yapılmadan hükmedilen nafaka kararları, adil yargılanma hakkını ihlal edebilir. ✅ Mali Güç Araştırmasının Detaylı Yapılması: Mahkemeler, gelir durumlarını sadece kolluk raporlarına dayanarak değil, doğrudan ilgili işyerlerinden ve vergi kayıtlarından alacakları bilgilerle araştırmalıdır. 5. Fahiş Nafaka Kararlarına Karşı Hukuki Yollar ve İtiraz Mekanizmaları Fahiş nafaka kararları, nafaka yükümlüleri açısından ciddi ekonomik sorunlara yol açabilmektedir. Nafaka miktarının gelirden fazla olması, yaşam standartlarını ciddi şekilde düşürmesi veya süresiz olarak devam etmesi gibi durumlarda, nafakanın iptali, azaltılması veya süresinin sınırlandırılması için hukuki yollar mevcuttur. Nafakanın kaldırılması davası açılabilir: Fahiş ve hakkaniyetsiz nafaka kararları, nafaka yükümlüsünün mali durumunun değişmesi veya gelir kaybına uğraması halinde iptal ettirilebilir. Nafakanın azaltılması davası açılabilir: Nafaka miktarı, nafaka yükümlüsünün ekonomik gücüne orantılı olacak şekilde düşürülebilir. Bu tür davalarda, nafaka alacaklısının mali durumunun iyileşmesi veya nafaka yükümlüsünün gelirinde ciddi bir düşüş yaşanması dikkate alınmalıdır. Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapılabilir: Yerel mahkemeler tarafından fahiş nafaka kararları verilmesi durumunda, iç hukuk yolları tükendikten sonra Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı kullanılabilir. Excerpt: Anayasa Mahkemesi, fahiş nafakayı kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkının ihlali olarak değerlendirerek fahiş nafaka kararlarının iptali yolunu açmıştır. ### Bitcoin ve Kripto Paraların Hukuki Durumu İlk olarak 2009 yılında ortaya çıkan Bitcoin, o dönemde sadece para birimi olarak anılmakta ve çok az kişi tarafından bilinmekteydi. Zamanla, Bitcoin’in dayandığı blockchain teknolojisinin geniş kullanım alanları olduğu fark edilerek Ethereum, Binance Coin, Tether, Cardano, Solana, Polkadot gibi  binlerce yeni kripto para çeşidi türedi. Hali hazırda, Bitcoin’i de kapsayan kripto paralar, bir anlamda dijital döviz olarak kabul edilerek, yaygın olarak kullanılan bir yatırım aracı haline gelmiştir. Bunun doğal bir sonucu olarak da kripto paralara ilişkin hukuki düzenlemelere ve yaptırımlara ihtiyaç oluşmuştur. Günümüzde gelinen noktada, Bitcoin, devletin egemenliğinden bankacılık sektörünün geleceğine kadar birçok konuda köklü sayılabilecek değişikliklere sebep olmuştur. Ne var ki, kripto paralar ve blockchain teknolojisi, henüz gelişmekte olan ve hiçbir ülkenin egemenliği altında bulunmayan bir alan olduğundan hukuki durumu henüz netlik kazanamamıştır. 20.04.2021’de, yani Yönetmeliğin yayımlanmasının hemen ardından, kripto para borsalarından birinin kurucusunun, şirket hesabında bulunan kripto paraları da alarak yurtdışına kaçması, gündemi uzun süre meşgul etmişti. 1. Blockchain Nedir? Blokchain, günümüzdeki temel problemlerden biri olan tek merkeze dayalı güvenlik sistemini kaldırarak dağınık bir şifreleme kayıt sistemi oluşturulmasını sağlamaktadır. Teknik olmayan anlatımıyla blockchain kayıtlar ve bloklardan oluşmaktadır. Kayıtlar, tasarıma göre değişen, para transferinden müşteri bilgisine kadar her türlü içerik bilgisidir. Kayıtlar, işlenerek blokların içerisine yazılır ve bir önceki bloğun özet bilgisi hemen ardından gelen bloğa bağlanır. Böylece son bloğa uzanan bir zincir oluşturulmaktadır. Blockchain; Eşler arası ağ (Peer to Peer Network), dağıtılmış defter (distributed ledger), mutakabat mekanizması (Consensus Mechanism), kriptografi (Cryptography) gibi teknolojilerden oluşmaktadır. Blockchain teknolojisinin anılan bu özelliklerinden dolayı değiştirilemez bir yapısı bulunmaktadır. 2. Blockchain ve Kripto Paraların Var Olan ve Beklenen Kullanım Alanları Küreselleşme ile birlikte ekonomik sistemler karmaşık hale gelmiştir. Bu karmaşıklığın risklerini azaltmak için blockchain teknolojisi daha yüksek hız ve daha düşük maliyet sunmaktadır. Özellikle kriptografi teknolojisi sayesinde güvenirlik artmakta ve riskler oldukça azalmaktadır. Blockchain teknolojisi farklı şekilde tasarlanabilmektedir. Genel/izinsiz ve özel/izinli kullanım türleri bulunmaktadır. Genel/izinsiz kullanımda herkes ağa girebilmekte işlemleri takip edip, kendisi için işlem yapabilmektedir. Örnek olarak Bitcoin ve altcoinler verilebilir. Özel/izinli kullanımda ise sadece tek bir kullanıcı tarafından ağ kontrol edilmekte ve girişine izin verilen kişiler tarafından sisteme girilebilmektedir. Örnek olarak da akıllı sözleşmeler verilebilir. 3. Dijital Paralar Blockchain teknolojisi ilk olarak Bitcoin olarak adlandırılan paralarda görülmektedir. Bu kullanım tipinde ağ, işlem yapmak isteyen her kullanıcıya açıktır ve ağa dâhil olan katılımcılar block zincirindeki tüm işlemleri görebilme yetkisine sahiptir. Kullanıcılar tarafından gerçekleştirilen işlemler, kriptografi aracılığıyla blok zincirine eklenir. Katılımcılar yaptıkları veya yapacakları işlemlerin doğruluğunu sistemin mutabakat mekanizmasına güvenerek gerçekleştirirler. Burada en tipik özellik paranın yaratılmasını sağlayan merkezi otoritenin bulunmamasıdır. Paranın yaratılması için iki temel fonksiyon tasarlanmıştır: işlemi onaylayıp kayıt tutma, belirli ağda blok oluşturma. Blockchain teknolojisi ile her geçen gün yeni dijital paralar ortaya çıkmaktadır. Dijital paralar 2021 yılında 6737 adet olmakta ve piyasa değeri 2.5 Trilyon dolara ulaşmaktadır. Dijital paraların aynı teknolojiye dayansa da işlem süreleri ve mutabakat mekanizması açısından önemli farklılıkları bulunmaktadır. Günümüzde, kripto para piyasasında Bitcoin, Ethereum, Ripple BNB gibi digital paraların yoğun işlem hacmi alarak öne çıktığı görülmektedir. 4. Akıllı Sözleşmeler (Smart Contract) Akıllı sözleşmeler, normal bir sözleşmenin bütün hüküm ve sonuçlarını doğurmaktadır. Fakat akıllı sözleşmeler, geleneksel sözleşmelerin aksine, aracı kurumları ortadan kaldıran, sözleşmelerin her aşamasının ağ üzerinden takip edilebildiği, riskin ve maliyetin düşük seviyede olduğu sözleşmelerdir. Uluslararası ticarette akreditif ödeme yönteminin oluşturabileceği riskleri elimine etmektedir. Fiziki sözleşmelerdeki, sözleşmenin kaybolma riski, yahut tarafların fiziken buluşma zorunluluğu gibi kısıtlar akıllı sözleşmeler açısından yoktur. Tüm süreçler kriptografik olarak imzalanıp blok zincirine kaydedilmektedir. Böylece sahtekarlık riskleri azalmaktadır. Uluslararası ölçekli birçok banka bu sözleşmeleri kullanmaya başlamıştır. Anlık veri akışının yapılmasından ve takibin kolaylığından ötürü kamu hizmetlerinde, imalat, sanayi, enerji, kimya telekomünikasyon sektörü ve daha birçok sektörde blockchain teknolojisi günbegün yaygınlaşmaktadır. 5. Finansal Hizmetlerde Blockchain Teknolojisi Kullanımı Ülkede para transferi banka aracı kurumu sayesinde gerçekleştirilmektedir. Ülkelerarası para transferi ise birden çok aracı kurum sayesinde gerçekleştirilmektedir. Blockchain teknolojisinin kullanılması, bu alanda kullanıcının girdiği özel izinli ağ ile mümkün olabilmektedir. Böylece işlem hızı artmakta ve maliyet düşmekte, işlem riskleri azalmaktadır. Blockchain teknolojisinin sunmuş olduğu kriptografi tekniği kullanılarak bankalar ve devlet kurumlarının da bulunacağı ortak bir ağda her bir müşteri için dijital kimlik oluşturmak mümkündür. Bireyin birden fazla kurumda hesabı veya varlıkları olsa bile kendine ait tek bir dijital kimliği, yani imzası olacağından kimlik doğrulama işlemleri çok kısa sürede gerçekleşecektir. 6. Kamu Sektöründe Blockchain Teknolojisi Kullanımı Dubai, İsviçre, İngiltere, Estonya, Singapur ve Kıbrıs bu alanda öncülük eden ülkeler olup kripto paranın kamu sektörünün yaygın kullanım alanları şu şekildedir: Dijital Oylama: Böylece demokratik seçimler sağlanmış olacaktır. Hata toleransı düşürülecek tekillik sağlanacaktır. Özellikle Türkiye gibi seçim sonuçlarının sayılmasının oldukça tartışmalara yol açan ülkelerde blockchain teknolojisi üzerinden oy kullanmak sonuçların doğru şekilde elde edilmesine katkı sağlayabilecektir. Dijital Pasaport / Kimlik Yönetimi: Dubai gibi bazı ülkeler dijital pasaportlar üzerine çalışmaktadır. İlk olarak Avusturya’da dijital kimlik kullanılmaya başlanmıştır. Bu uygulama hem kişilerin yaşamını kolaylaştırmakta hem de güvenli bir ortam oluşturmaktadır. Vergi Takibi /Gümrük ve Sınır Kontrolü: Fiziki prosedürleri meşakkatli olan, zaman ve maliyet kaybına ilaveten, adilane olmayan uygulamalara rastlanabilen vergi kontrolü yahut gümrük ve sınır kontrolü işlemlerinde de dijital kimlik kullanılabilmektedir. Noterde Yapılan İşlemler: İşlemlerin noterde yapılmasının amacı delil elde edilmesinin sağlanması ve işlemin bir örneğinin tarafsız bir mercide saklanmasıdır. Bu noktada blockchain teknolojisi tam bu işlemlere göredir. 7. Blockchain ve Kripto Paralar Hakkında Dünyadaki Hukuki Düzenlemeler Blockchain teknolojisinin en popüler görünümü kripto paralardır. Kripto paraları değerli kılan bu teknolojinin kullanılmış olması ile merkeziyetçi olmayan yapısı ve arkasındaki şifreleme yöntemidir. Fakat merkeziyetçi olmayan yapı, devlet otoriteleri tarafından şüpheyle karşılanmaktadır. Bitcoin 2009 yılında ortaya çıkmıştır. Bu tarihten önce de kripto paralar bulunmakta ama Bitcoin seviyesinde olgunluğa erişememektedir. Bitcoin’in ilk alım satımı 2010 yılında olmaktadır. Şu anki pazar payının yarısını Bitcoin oluşturmaktadır. Daha çok yeni bir teknoloji olduğu için bu alanda doğrudan düzenleme yok denecek kadar azdır. Blockchain hakkında var olan hukuki düzenlemeler ise daha ziyade, kripto paraların devletler için risk oluşturabilecek alanı olan kara para aklamada ve müşterini tanı alanında görülmektedir. Bahse konu hukuki düzenlemelerin, kripto para sistemine uygulanması, ancak dolaylı şekilde olabilmektedir. Bu konuda bekle-gör ve düzenleyici olmak üzere iki farklı yaklaşım bulunmaktadır. Avrupa Birliği’nin bekle-gör yaklaşıma sahip olduğu söylenebilir. Avrupa Menkul Kıymetler ve Piyasalar Otoritesi (European Securities and Markets Authority; “ESMA”) ‘nin açıklamasında, blokzinciri teknolojisinin henüz bir düzenleyici faaliyeti gerektirecek kadar gelişmediği ifade edilmiştir. Bahse konu açıklamanın devamında, şu aşamada gelişmeleri izlemenin daha doğru olacağı kanaatinde olunduğu açıkça belirtilmiştir. Keza, Avrupa Komisyonu da blokzinciri teknolojisine ilişkin güncel gelişmeleri takip etmekte olduğunu ve konuyla ilgili çalışma grupları oluşturulduğunu, pilot projeler yürütüldüğünü ifade etmiştir. Blockchain teknolojisinin yeni gelişmesine rağmen doğrudan düzenleme yapan birçok ülke bulunmaktadır. Malta bu konuda çok iyi bir örnektir. 4 Temmuz 2018 tarihinde Parlamentosu’ndan geçirdiği 3 Kanun ile düzenlemiş bulunmaktadır. Malta Dijital Yenilik Otoritesi Kanunu (Malta Digital Authority Act; “MDIA”) ile dijital inovasyon otoritesi oluşturulmuştur. Teknoloji Anlaşmaları ve Hizmetleri Kanunu (Innovation Technology Arrangements and Services Act; “TAS”) ile dağınık defter teknolojisi düzenlenmiştir. Dijital Finansal Varlıklar Yasası (Virtual Financial Assets Act: “VC”) ile dijital para arzı düzenlenmiştir. Kripto paralar hakkında devletlerin farklı yaklaşımları bulunmaktadır. Farklı ülkelerin hukuki düzenlemelerine genel hatları ile bakarak yaklaşımları anlayabiliriz. Rusya’da bu konu hakkında regülasyon çalışmaları bulunmakla birlikte kripto paralar kanuni bir ödeme aracı olarak kabul edilmeyip eşya sınıfına dahil edilmiştir. Finans Bakanlığı tarafından 20 Ocak 2018 tarihinde dijital finansal varlıklara ilişkin taslak kanun metni 20 Mart 2018’de parlamentoya sunulmuştur. Çin’de kripto para ve kripto para madenciliğe açıkça yasaklanmıştır. ICO ve token satışları (STO) da açıkça yasaklanmıştır. Ama blockchain teknolojisi özelinde çalışmalar sürmektedir. Japonya, blockchain teknolojisini desteklemektedir. Bu konu hakkında hukuki düzenlemeler mevcuttur ve kripto paralar kanuni bir ödeme aracı olarak kabul edilmektedir. Ama 26 Ocak 2018 tarihinde Japonya’da kripto para ticareti platformu Coincheck büyük bir saldırıya uğramıştır. Bu yüzden kripto para ticareti Japonya otoriteleri tarafından sıkı bir kontrol altındadır. Hindistan’da kripto paraların ödeme aracı olmamasına ilişkin hükümetin yönelimi söz konusudur. Hukuki düzenleme olmamakla birlikte mahkeme kararlarında düzenlemelerin yapılması gerekliliği belirtilmektedir. 12 Şubat 2018 tarihinde Avrupa Birliği finans kurumları, sanal para birimlerinin halen tam anlamıyla regülasyona kavuşmamış olması ve riskli doğası sebebiyle vatandaşlara yönelik uyarı yayınlamıştır. 4 nolu Kara Para Aklama Direktifi’nin getirileri bir yana Avrupa Bankacılık Otoritesi (Eurepean Banking Authority; “EBA”) kriptoparaların yarattığı riskleri en aza indirebilmek amacıyla ayrı bir regülasyonun gerekliliğine de vurgu yapmaktadır. 11 Avrupa Konseyi “FinTech Aksiyon Planı” hazırlamıştır. Bu planla birlikte birlik üyesi ülkelerinin genel olarak Avrupa Adalet Divanı’nın 22 Ekim 2015 tarihli C-264/14 sayılı “Hedqvist” kararındaki yaklaşımını takip ettiği söylenebilir. Bu karar İsveç’te Bitcoin’den KDV alınıp alınmayacağına yöneliktir. Bu kararla Bitcoin sanal para olarak nitelendirilmekte ve KDV’den muaf tutulmaktadır. İsviçre’de kripto paralar kanuni para birimi olarak kabul edilmektedir. Hatta taşımacılık ücretleri gibi birçok alanda ödeme aracı olarak kullanılmaktadır. Kripto paralar kara para aklama regülasyonuna tabidir. Fransa’da blockchain teknolojisi teşvik edilmekle birlikte hakkında hukuki düzenleme mevcut değildir. Aralık 2017 tarihinde daha geniş kapsamda finansal araçlar için blokzinciri teknolojisi kullanımına müsaade edilmiştir. Almanya’da hukuki düzenlemeler bulunmamaktadır. Ama devlet organların nitelendirmesi ile kripto paralar finansal araç olarak nitelendirilmekte, kripto para platformlarının yetkilendirilme alması gerektiği ve kripto paralarla yapılan ticari faaliyetin vergilendirilmesi gerektiği belirtilmektedir. Güney Afrika’da fiziksel formda basılmadığı için kanuni bir para birimi olarak görülmemektedir. Bu yüzden kripto paralarla yapılan hukuki işlemler tanınmamaktadır. Ancak Merkez Bankası tarafından yapılan bildiride ileride kanuni ödeme aracı olarak görülebileceğinin sinyalleri verilmiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nde blockchain teknolojisinin ve kripto paraların yaygın bir şekilde kullanımı söz konusudur. Blockchain teknolojisi desteklenmektedir. Devlet kuruluşları tarafından kripto paralar farklı şekillerde tanımlanmaktadır. Eyalet bölgelerine göre kripto paraların hukuki statüsü farklılık göstermektedir. Kanada’da kripto paralar kanuni bir ödeme aracı olarak kabul edilmemektedir. Buna rağmen ticari hayatta yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Takas ürünü olarak kabul edilmekte, borsada işlem görmekte, internet üzerindeki mal ve hizmet alımında para birimi olarak kullanılmaktadır. Avustralya’da kripto paralar desteklenmekte ve mevzuat çalışmaları devam etmektedir. Vergilendirme üzerine devlet otoriteleri tarafından rehber duyurular bulunmaktadır. İran’da blockchain teknolojisine olumlu bakılmakla birlikte kripto paralar hakkındaki duruş net değildir. Başlarda terör örgütlerince kullanım ve kara para aklama nedeni ile yasaklanmışken sonraları bu yasak kaldırılmıştır. Hatta son zamanlarda ABD başkanı Trump’ın yürüttüğü ekonomik yaptırımların aşılması adına Riyal destekli ulusal bir kripto para çıkarılacağı da belirtilmiştir. 8. Ödemelerde Kripto Varlıkların Kullanılmamasına Dair Yönetmelik Konuya ilişkin ilk yasal mevzuatımız, 16.04.2021 tarihli ve 31456 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Ödemelerde Kripto Varlıkların Kullanılmamasına Dair Yönetmelik‘tir. Yönetmelik’te kripto paraların hukuki niteliği tartışmasına Türk Hukuku bakımından yön verebilecek bazı düzenlemeler getirilmiş olup kripto varlıklar ilk kez yönetmelikte tanımlanmıştır. Kripto varlıklar Yönetmelik md. 3/f.1’de, “Bu Yönetmeliğin uygulanmasında kripto varlık, dağıtık defter teknolojisi veya benzer bir teknoloji kullanılarak sanal olarak oluşturulup dijital ağlar üzerinden dağıtımı yapılan, ancak itibari para, kaydi para, elektronik para, ödeme aracı, menkul kıymet veya diğer sermaye piyasası aracı olarak nitelendirilmeyen gayri maddi varlıkları ifade eder” şeklinde tanımlanmıştır. Bu yönetmeliğin temel amacı, kripto paralarla yapılan işlemlerin ödeme ve elektronik para kuruluşları aracılığıyla yapılmasını önlemektir. Kripto paralara ilişkin genel ve kapsamlı bir düzenleme değildir. Yönetmelik dışında kripto paralara ilişkin TCMB, BDDK ve SPK’nın ICO özelinde açıklamaları bulunmaktadır. Ancak bu açıklamalar Bitcoin’in elektronik para olmadığını ve muhtemel risklerini belirtmekten ibarettir. “Kripto Para Satışı” olarak bilinen blok-zinciri teknolojisiyle para toplamaya yönelik uygulamaların birçoğunun SPK'nın denetim ve gözetimi altında bulunmadığına ve spekülatif yatırımlar olduğuna ilişkin birtakım uyarılardır. Türk doktrininde ise kripto paraların hukuki niteliği itibarıyla para olup olmadıkları yönünden yapılan değerlendirmelerde, para niteliği taşımadığı konusunda fikir birliği mevcuttur. Yine son dönemde kripto paralar üzerinden elde edilen gelirlerde vergi alınıp alınamayacağı tartışılmaya başlanmıştır. 9. Dijital Kimlik Üzerine Hukuki Düzenlemeler Blockchain teknolojisi ile verilerin dijital ortama işlenmesi söz konusu olmaktadır. Bu sayede daha sistemli ve güvenilir veri işlenmesi ve korunması meydana gelmektedir. Türkiye’deki gelişmelere bakıldığında ise Dijital ID konusunda mevzuat çalışmalarının devam ettiği ve dünyadaki gelişmelerin yakından takip edildiği söylenebilir. Türkiye’de dijital kimlik uygulamaları, 03 Aralık 2019 Tarihli ve 30967 Sayılı Türkiye Cumhuriyeti Kimlik Kartı Yönetmeliği ile yasal zemin kazanmıştır. Yönergenin tanım maddesi olan madde 4(ç) uyarınca; “Biyometrik veri: Elektronik sistemler aracılığı ile kimlik tespiti ve kimlik doğrulama işlemlerinin gerçekleştirilmesini sağlamak amacıyla alınan kişiye özgü verileri,” ifade etmektedir. Böylece Türkiye’de oluşturulan yeni vatandaşlık kimliklerinin bu bağlamda dijital kimlik vasfını haiz olduklarını ve bunun da yasal bir düzenleme ile getirilmiş olduğunu belirtmek gerekir. 10. Akıllı Sözleşme İle İlgili Hukuki Düzenlemeler Akıllı sözleşmeler; sözleşme sürecinin her aşamasının otomatikleştirmesinden, tarafların bir araya gelmesine gerek olmamasından dolayı geleneksel sözleşmelerden ayrılmaktadır. Ama geleneksel sözleşmenin bütün hüküm ve sonuçlarını doğurmasının kabul edilmesi muhtemeldir. Dünyada akıllı sözleşmelerin kullanımı yaygınlaşmaya başlamıştır. Örneğin, Nestle ve Walmart akıllı sözleşme kullanmaya başlamıştır. Rotterdam Limanı’nda deniz lojistiğinde akıllı sözleşmeler dahil edilmiştir. Akıllı sözleşmelerin nasıl kurulacağı veya hüküm ve sonuçlarının nasıl doğuracağı hakkında dünyada ve Türkiye’de henüz bir hukuki düzenleme bulunmamaktadır. Genel yaklaşım akıllı sözleşmeleri mevcut kanuni düzen üzerinden yorumlamaktır. ABD’nin Emtia Vadeli İşlemler Ticaret Komisyonu (Commodity Futures Trading Commission; CFTC) bu konu hakkında bir rapor yayınlamıştır. Akıllı sözleşmelerin kullanım usul ve esaslarına göre bankacılık ve kara para aklama mevzuatı da dahil olmak üzere mevcut düzenlemelere tabi olabileceği belirtilmiştir. 11. Blockchain ve Bitcoin Kullanımıyla Ortaya Çıkabilecek Riskler Özellikle Bitcoin’in kara para aklama ve vergi kaçırma aracı olarak kullanılma riski bulunmaktadır. Fakat Bitcoin alım satımını yasaklayan yasal mevzuat söz konusu değildir. MASAK‘ın Şüpheli İşlem Bildirim Rehberi'nde "şüpheli işlem tipleri" arasında "Müşteri hesaplarından Bitcoin satan aracı kuruluşlara Bitcoin alımına yönelik para transferi yapılması" sayılmıştır. Bundan dolayı aracı bankalar bu işlemleri MASAK’a bildirmek zorundadır. Detaylı bilgi için İnternet Suçları ve Cezaları Hakkında Bilgi Sahibi misiniz? başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. İşlemin kim tarafından yapıldığının bilinmemesi riski bulunmaktadır. Kimin tarafından, hangi tür üzerinden vergilendirileceği problemleri çözüm beklemektedir. Aynı zamanda sanal paranın varlığı suç işlenmesini kolaylaştıracak ve işlenen suç sayılarını artıracaktır. Alımı satımı yasaklanan ürünlerin sanal para aracılığı ile alınıp satılması riski bulunmaktadır. Şeffaf olması her ne kadar oldukça avantajlı olsa da ticari sırlar ve kişisel verilerin güvenliği konusunda ciddi endişeler uyandırmaktadır. Diğer bir tartışmalı konu ise blockchain teknolojisi üzerinden yapılan işlemlerde yargılama yetkisine hangi devletin sahip olacağıdır. Blockchain üzerinden yapılan bir işleme yürütmenin durdurulması kararı verilmesi üzerine teknolojinin değiştirilemez yapısından dolayı ne olacağı hala belirsizliğini korumaktadır. Excerpt: Bitcoin’i de kapsayan kripto paralar, bir anlamda dijital döviz olarak kabul edilerek, yaygın olarak kullanılan bir yatırım aracı haline gelmiştir. Bunun doğal bir sonucu olarak da kripto paralara ilişkin hukuki düzenlemelere ve yaptırımlara ihtiyaç doğmuş olup, 6.04.2021 tarihli ve 31456 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Ödemelerde Kripto Varlıkların Kullanılmamasına Dair Yönetmelik yayınlanmıştır. ### Sahte Sosyal Medya Hesapları Üzerinden Hakaret Sosyal medya günümüzde hayatımızı her açıdan etkileyen sanal içerik paylaşım aracıdır. Günümüzde dünyanın hemen her yerindeki ve yaş grubundaki insanlar tanışmak, fotoğraf, video gibi içerikler paylaşmak, hatta konserler gibi etkinliklere katılmak için sosyal medyayı kullanmaktadır. Diğer taraftan, sosyal medyanın insanları bilgilendirme, fikir ve içerik paylaşımı yaparak sosyalleşme işlevine karşın yarattığı başlıca olumsuz etkilerden biri, sanal zorbalıktır. Bazı kötü niyetli kişiler tarafından, tanınmaları mümkün olmayacak sahte sosyal medya hesapları açılarak, diğer kullanıcılara hakaret etme ya da aşağılayıcı paylaşımlarda bulunma gibi olumsuz davranışlar sergilenebilmektedir. Sahte hesap üzerinden hakaret içerikli bazı paylaşımlar, Türk Ceza Kanunu açısından “suç” kapsamına dahil edilebileceğinden, buna maruz kalan kişilerin başvurabilecekleri birtakım hukuki yollar vardır. Sosyal medya sayesinde kişiler tanıdıkları, tanımadıkları ve hatta herhangi bir yerde karşılaşma ihtimallerinin neredeyse hiç olmadığı dünyanın diğer ucundaki kullanıcılara ulaşabilmektedir. Bu sınırsız ulaşım hali bazı kullanıcılar için insanları aşağılayabilecekleri, hakaret edebilecekleri ve tüm bunlara karşın hiçbir yaptırım ile karşılaşmayacaklarını düşündürten “güvenli alan” haline gelmiştir. Hakaret içerikli ve onur kırıcı söz ve ithamlara maruz kalan kullanıcılar ise, kendilerine yapılan hukuka ve ahlaka aykırı bu davranışlara karşılık hukuki yollara başvurmak isteyebilmektedir. 1. Hangi Kelimeler İnternet Yoluyla Hakaret Suçunu Oluşturur? İnternet yoluyla hakaret etme suçunu oluşturan kelime ve söz kalıplarının teker teker sayılabileceği sınırlı bir listeden bahsedilmesi elbette mümkün değildir. Genel kapsamda özetlenecek olursa, internet yoluyla kişinin haysiyet, onur şeref ve saygınlığını zedeleyecek, rencide edecek, sövme yoluyla yapılan her türlü saldırının varlığı bu suçun kapsamındadır. Uygulamada en sık görülen haliyle, internet üzerinden bir başka kullanıcıya sarf edilmiş; “salak”, “aptal”, “şerefsiz” ve benzeri tüm onur kırıcı sözler kuşkusuz hakaret suçu kapsamındadır. Bunun haricinde bir kimsenin dış görünüşüne, paylaştığı fotoğraflara fiziksel ve ruhsal bütünlüğünü bozmak maksadıyla olumsuz ve hakaret içerikli yorumlar yazmak da hakaret suçunu oluşturabilir. Hatta kişinin gerçekte de var olan belirli bir özelliğini, sırf kişiyi aşağılayarak rencide etmek adına kötü niyetli olarak vurgulamak dahi hakaret suçunu oluşturabilir. Diğer taraftan, geniş çapında tanınan sanatçı, sporcu, politikacı gibi kişilere yapılan eleştiriler suç oluşturmamakla birlikte eleştirinin sövme ve hakaret boyutuna geçmesi halinde hakaret suçundan bahsedilebilir. 2. İnternet Yoluyla Hakaret mi İnternet Yoluyla Tehdit mi? Bazı durumlarda söz konusu hak ihlalinin hakaret suçu olarak mı yoksa tehdit suçu olarak mı değerlendirilebileceği karıştırılabilmektedir. Bilhassa suçun unsurları bağlamında hukuki irdelemeleri yapıldığında, internet üzerinden tehdit suçu, hakaret suçundan her anlamda farklı şekillerde oluşan ve farklı sonuçları olan bir suç tipidir. Tehdit suçu, haksız bir zarara veya kötülüğe uğratılacağının bir kimseye bildirilmesiyle meydana gelir. Tehdit suçunun meydana gelmesi için ağır ve haksız bir zarara uğratılacağının mağdura bildirilmesi yeterlidir. Hakaret suçunda ise zarara veya kötülüğe uğratmak amaçlanmamaktadır. Tehdit suçunun özellikle sosyal medya üzerinden internet yoluyla işlenme şekilleri ve bu suça maruz kalanların başvurabilecekleri hukuki yollar, Sosyal Medya ve İnternet Yoluyla Tehdit yazımızda incelenmiştir. Tüm bunlara karşın, dilekçe hakkı, basın yayın hakkı, iddia ve savunma dokunulmazlığı gibi temel haklar kapsamında yapılan birtakım sosyal medya paylaşımlarının hakaret suçunu oluşturduğundan bahsedilemez. Detaylı bilgi için Sosyal Medya ve İnternet Yoluyla Hakaret Suçu yazımızı inceleyebilirsiniz. 3. İnternet Yoluyla Hakaret Suçunun İspatı Twitter, Instagram, Facebook gibi herhangi bir sosyal medya uygulaması üzerinden hakaret içerikli paylaşım yahut yorum yapıldığında, failin IP adresi sayesinde fiziki adresine ulaşmak oldukça kolaydır. Fakat söz konusu uygulamaların sahibi olan şirketler, kişisel verilerin korunması adına hesaplara ait IP adresi paylaşımı yapmama konusunda oldukça katı kurallara sahiplerdir. Bu sebeple şikayet mercileri bu konuda başkaca araştırmalar yapmak suretiyle kişiye ulaşmaya çalışmaktadırlar. Kaldı ki uygulamada çoğunlukla, mağdurlar, bu suçu işlemiş olabileceğinden kuşkulandığı şüphelilerin bilgilerini de şikayet mercileriyle paylaşmakta ve araştırmalar öncelikle bu kişiler üzerine yoğunlaştırılmaktadır. Keza, şikayet mercilerince yapılacak başkaca araştırmalar ve delil toplanması suretiyle suçun faili olan kişiye ulaşılabilmekte, suç ispat edilebilmektedir. Detaylı Bilgi için IP Adresi Suçlunun Tespiti İçin Yeterli midir? başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. İnternet Yoluyla Hakaret Suçunda Şikayet Süresi ve Zamanaşımı Hakaret suçu takibi şikayete bağlı suçlar kategorisinde olan bir suçtur. Savcılığın söz konusu suçu fark etmesi halinde resen yani kendiliğinden soruşturma başlatma yetkisi bulunmamaktadır. Soruşturmaya başlanabilmesi için mağdurun şikayette bulunması gereklidir. Mağdur, hakaret içerikli paylaşımı gördüğü andan itibaren 6 ay içerisinde şikayet hakkını kullanmalıdır, aksi halde şikayet hakkını kaybetmiş varsayılır. Detaylı bilgi için Bilişim Suçlarında Şikayet Nasıl Yapılır? başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 5. İnternet Yoluyla Hakaret Suçunda Çözüm Süreci Herhangi bir sosyal medya uygulamasından hakaret içerikli paylaşım görüldüğünde öncelikle yapılması gereken söz konusu içeriğin her ihtimale karşı bir kaydının alınmasıdır. Ardından, söz konusu paylaşım hangi site üzerinden yapılmışsa ilgili kullanıcı hesabı şikayet edilip daha fazla mağdur olmamak adına site yöneticilerinden hesabın kapatılması talep edilmelidir. Hesap, sahteyse kısa sürede hesap sahibine paylaşımların silinmesi yahut hesabın kapatılması için site tarafından ihtar gidecek yahut site yöneticileri tarafından gerek görülürse hesap direkt dondurulacaktır. Devamında, kişilik haklarına saldırı niteliğinde olan bu paylaşım hakkında, Cumhuriyet Başsavcılığına yahut en yakın emniyet birimine gidilerek şikayet başvurusu yapılmalıdır. Uygulamada çoğunlukla mağdurlar tarafından, suça konu içeriğin bulunduğu link, paylaşıma ilişkin ekran görüntüsü ve tüm detayları kapsayan yazılı bir şekilde şikayet dilekçesi ile başvuru yapılmaktadır. Twitter, Facebook, Instagram gibi şirketler genellikle suça konu paylaşımın yapıldığı IP adreslerini soruşturma mercileriyle paylaşmamayı tercih ettiklerinden, Savcılık TİB’den IP adresi araştırması talep eder. Tüm bu araştırmaların ardından eğer şüpheliye ulaşılırsa şüphelinin savunması alınır. Toplanan deliller nihayetinde Savcılıkça sosyal medya üzerinden hakaret suçunun oluştuğu kanaatine varılırsa şüpheli hakkında ceza istemiyle iddianame yazılarak görevli ve yetkili mahkemeye sunulur. Mahkemenin iddianameyi kabul etmesi halinde, suç isnat edilen sanık aleyhine internet yoluyla hakaret suçunu işlediğinden bahisle cezalandırılması istemiyle ceza davası açılır. Diğer taraftan, suçun oluştuğunu ispatlayacak kuvvette yeterli delil toplanamaz yahut toplanan deliller suçun oluşmadığını ortaya çıkarır ise, savcılık, kovuşturmaya yer olmadığına karar verir. Bu kararın uygulamadaki yaygın söyleyişi, takipsizlik kararıdır. Fakat Twitter ve Instagram’ın Türkiye’de temsilcilikleri olmadığından söz konusu sahte hesabın sahibini bulmak oldukça zor bir hal almaktadır. Bu sebeple, olası bir takipsizlik kararının mümkün olduğunca önüne geçilebilmesi adına, şikayet dilekçesinde, şüphelinin kimliğini bulmaya yardımcı olabilecek nitelikte her türlü bilgiye yer verilmelidir. Tespit edilebilirse, şüphelinin adresi ve diğer tüm bilgileriyle beraber elde edilen deliller ve muhakkak ki şikayete konu edilen hakaret içerikli paylaşımın bir nüshası dilekçeye eklenmelidir. Soruşturmanın sonuçlanma süresi, savcılık makamının yoğunluğuna ve şikayete konu suçun ve delillerin teferruatına bağlı olup, uygulamada, en az 3 ay ve hatta daha uzun sürebilmektedir. 6. İnternet Yoluyla Hakaret Suçunda Koruma Talebi Sosyal medya uygulamaları başta olmak üzere internet üzerinden hakarete uğrayarak kişilik hakları ihlal edilen kişinin mahkemeden koruma talep etmesi mümkündür. Türk Medeni Kanunu Madde 24 –“Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını talep edebilir.” Madde 25 -“Davacı, hakimden saldırı tehlikesinin önlenmesini, sürmekte olan saldırıya son vermesini, sona ermiş olsa bile etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespitini isteyebilir. Davacı bunlarla birlikte düzeltmenin veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesini ya da yayımlanması isteminde de bulunabilir.” Ülkemizde yargı süreçleri oldukça uzun sürebildiğinden, şikayete konu hak ihlalinin yargı mercilerince incelendiği esnada, daha fazla hak ihlaline maruz kalmamak adına yapılmış bir hukuki düzenlemedir. 7. İnternet Yoluyla Hakaret Suçunda Görevli ve Yetkili Mahkeme Ülkemizde internet yoluyla hakaret suçuna bakmakla görevli mahkeme Asliye Ceza Mahkemesidir. Diğer taraftan, 5561 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun m.9’un hakaret suçuna uygulanıp uygulanamayacağı karıştırılabilmektedir. Bu mevzuat düzenlemesinde “İnternet erişimini kısıtlamaya, durdurmaya ve engellemeye dair kararlar Sulh Ceza Mahkemeleri tarafından verilebileceğinden bu durumlara ilişkin tedbir işleminin asliye mahkemelerince yapılamayacağı” yer verilmektedir. Fakat mevzuatımızda, bahsi geçen kanun ancak ve ancak kanunda katalog halinde sıralanan belli suçlar için uygulama alanı bulmuş olup hakaret ve iftira buna dahil değildir. Dolayısıyla, internet üzerinden hakaret suçu, 5561 sayılı özel yasanın kapsamında olmadığından Sulh Ceza Mahkemesinin görevli olduğundan bahsetmek mümkün değildir. İnternet üzerinden hakaret suçuna maruz kalan kişi, bu haksız eylemin cezalandırılması için şikayette bulunabileceği gibi maddi ve manevi talepli tazminat davası da açabilir. Konunun daha geniş çapta ele alındığı internet yoluyla işlenebilecek suçlar ve cezalarına ilişkin detaylı bilgi için İnternet Suçları ve Cezaları Hakkında Bilgi Sahibi misiniz? başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Excerpt: Sahte hesap üzerinden hakaret içerikli bazı paylaşımlar, Türk Ceza Kanunu açısından “suç” kapsamına dahil edilebileceğinden, mağdurun şikayeti üzerine Cumhuriyet Savcılıkları tarafından soruşturma başlatılır. ### İdari Yargıda İvedi (Acele) Yargılama Usulü İdare hukuku, temeli Anayasamızda düzenlenen ve kamuya tanınan üstünlük ile ayrıcalıklar karşısında, bireyin hak ve özgürlüklerini dengeleyen hukuk dalıdır. İdarenin işlem ve eylemlerinden kaynaklanan uyuşmazlıkların çözümü ise İdari Yargılamanın alanına girer. Ne var ki, yargıya taşınan uyuşmazlık sayısının her geçen gün artması neticesinde, mahkemelerin iş yükü iyice yoğunlaşmakta ve en basit yargılamanın dahi sonuçlanması seneler alabilmektedir. O kadar ki, yargılama sürecinde kaybedilen uzun zamandan sonra verilen yargı kararları, aslında olması beklenen kadar adaletli sonuçlar dahi sağlayamayabilmektedir. Bu sorunun çözümü için idari yargının acele kamulaştırma ya da ihaleden yasaklama gibi kimi uyuşmazlıklarında geçerli olacak şekilde, ivedi yargılama usulü denen bir uygulama getirilmiştir. İvedi yargılama usulünde idari dava açma süresi 30 gün olup ilk inceleme süresi 7 gün, savunma süresi ise tebliğden itibaren 15 gündür. Keza, savunmaya cevap ve 2. savunma olarak da adlandırılan replik ve düplik aşamaları ivedi yargılamada olmayıp dosyanın tekemmülünden itibaren 1 ay içinde dava karara bağlanır. İvedi yargılamanın çok önemli bir diğer özelliği ise yürütmenin durdurulması kararına itirazın mümkün olmamasıdır. Son olarak, ivedi yargılama sonunda mahkemenin verdiği karara karşı istinafa değil temyiz kanun yoluna başvurulabilir. Diğer taraftan, merkezi ve ortak sınavlara ilişkin yargılama usulü de mevzuatımızda ivedi yargılama usulü başlığı altında düzenlenmiştir. Bilindiği üzere, ülkemizde, hemen hemen her bir yargı merciinin işleri oldukça yoğun olduğu için, çoğu uyuşmazlığın çözümü, seneler alabilmektedir. Kanun Koyucu bu sorunun çözümü için, yürürlükteki mevzuatta güncel ihtiyaçlara uygun çeşitli değişiklikler yapmakta olup ivedi yargılama usulü, bu çözüm yollarından biridir. 1. İvedi Yargılama Nedir? Yargı mercilerinin iş yüklerinin azalması için ve uyuşmazlıkların daha kısa sürede çözümlenebilmesi için Kanun Koyucu idari yargı alanında da oldukça verimli değişiklikler yapmıştır. Uyuşmazlıkların çözümünü hızlandırmayı amaçlayan ve uygulamada oldukça etkili sonuçlar doğuran değişikliklerden biri de ivedi yargılama usulüdür. “İvedi” kelimesinin sözlük anlamı “acele, çabuk davranma zorunluluğu” dur. İvedi yargılama usulü ise; uyuşmazlıkların bir an önce bitirilmesini, hiç kimsenin hak veya menfaat kaybı yaşamamasını amaçlar. İvedi yargılama yalnızca uyuşmazlıkların çözüm süresinin kısaltılmasını değil, bunun yanında yargılama usulünün basitleştirilmesini de amaçlar. 2. İvedi Yargılamanın Kapsamı 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu md.20/A’da ivedi yargılama usulünün uygulanacağı uyuşmazlıklar belirlenmiş olup, yalnızca kanunda belirtilen uyuşmazlıklarda söz konusu olabilir. “Madde 20/A – (Ek: 18/6/2014-6545/18 md.) 1. İvedi yargılama usulü aşağıda sayılan işlemlerden doğan uyuşmazlıklar hakkında uygulanır: a) İhaleden yasaklama kararları hariç ihale işlemleri. b) Acele kamulaştırma işlemleri. c) Özelleştirme Yüksek Kurulu kararları. d) 12/3/1982 tarihli ve 2634 sayılı Turizmi Teşvik Kanunu uyarınca yapılan satış, tahsis ve kiralama işlemleri. e) 9/8/1983 tarihli ve 2872 sayılı Çevre Kanunu uyarınca, idari yaptırım kararları hariç çevresel etki değerlendirmesi sonucu alınan kararlar. f) 16/5/2012 tarihli ve 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun uyarınca alınan Cumhurbaşkanı kararları.” Yukarıdaki listede, ivedi yargılama usulünün kullanılabileceği alanların kanunda tahdidi olarak sayıldığını görmekteyiz. Bu demek oluyor ki yukarıda sayılan işlemler ve kararlar haricindeki uyuşmazlıkların, ivedi yargılama usulü ile çözülmesi hukuken mümkün değildir. 3. İvedi Yargılamanın Özellikleri İvedi yargılama usulünün en göze çarpan özelliği süreler bakımından genel yargılama usulüne kıyasla oldukça kısa olmasıdır. İvedi yargılama usulünde dava açma süresi 30 gündür.İvedi yargılama usulü hakkında diğer bir husus ise davaların tek hakimle mi yoksa heyet halinde mi görüleceği konusudur. İvedi yargılama usulü bu özelliği ile genel yargılama usulü ile bir farklılık arz etmemektedir. Nitekim davanın tek hakimle ya da heyet ile görülmesi tamamen dava konusu uyuşmazlık miktarına bağlıdır.İvedi yargılama usulünü genel yargılama usulünden ayıran diğer bir özelliği ise ilk inceleme süresidir. İlk inceleme genel yargılama usulünde 15 gün iken ivedi yargılama usulünde 7 gündür.Savunma süresi, normal şartlarda dava dilekçesinin tebliğinden itibaren 30 gün iken, İvedi yargılama usulünde; savunma süresi, dava dilekçesinin tebliğinden itibaren 15 gündür.Genel yargılama usulünde, bilindiği üzere karara bağlanma süresi bazı hallerde uzayabilmektedir. Normal şartlarda dosya tekemmülünden itibaren en geç altı ay içerisinde karara bağlanır. İvedi yargılama usulü mahiyeti gereği hızlı olmalı ve çabuk karara bağlanmalıdır. Bu durumda ivedi yargılama usulünde dosya tekemmülünden itibaren en geç bir ay içerisinde karara bağlanır.Replik – Düplik uygulaması ivedi yargılama usulünde yoktur.Yürütmeyi durdurma kararına itiraz edilemez, mahkeme kararı nihai karardır. 4. İvedi Yargılama Usulünde İstinaf ve Temyiz Kanun Yolu İvedi yargılama usulünde istinaf yolu yoktur fakat temyiz imkanı tanınmıştır. Temyiz kanun yoluna ne kadar süre içerisinde başvurulacağı sürecin nasıl işleyeceği İdari Yargılama Usulü Kanunu m.20/A’da hüküm altına alınmıştır. “Verilen nihai kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde temyiz yoluna başvurulabilir. h) Temyiz dilekçeleri üç gün içinde incelenir ve tebliğe çıkarılır. Bu Kanunun 48 inci maddesinin bu maddeye aykırı olmayan hükümleri kıyasen uygulanır.ı) Temyiz dilekçelerine cevap verme süresi on beş gündür.i) Danıştay evrak üzerinde yaptığı inceleme sonunda, maddi vakıalar hakkında edinilen bilgiyi yeterli görürse veya temyiz sadece hukuki noktalara ilişkin ise yahut temyiz olunan karardaki maddi yanlışlıkların düzeltilmesi mümkün ise işin esası hakkında karar verir. Aksi hâlde gerekli inceleme ve tahkikatı kendisi yaparak esas hakkında yeniden karar verir. Ancak, ilk inceleme üzerine verilen kararlara karşı yapılan temyizi haklı bulduğu hâllerde kararı bozmakla birlikte dosyayı geri gönderir. Temyiz üzerine verilen kararlar kesindir.j) Temyiz istemi en geç iki ay içinde karara bağlanır. Karar en geç bir ay içinde tebliğe çıkarılır.” 5. Merkezi ve Ortak Sınavlara İlişkin Yargılama Usulü İdari Yargılama Usulü Kanunu madde 20/A ve 20/B olmak üzere ivedi yargılama usulünü ayırmıştır. 20/A bölümü yukarıda belirtilen uyuşmazlıkları kapsarken 20/B bölümü ise merkezi ve ortak sınavlara ilişkin yargılama usulü hakkında hükümler içermektedir. Bilindiği üzere ortak ve merkezi sınavlar idare tarafından yapılmakta olup hak kaybının yaşanmaması gereken ve hızlı yargılamanın ihtiyaç duyulduğu bir konudur. Her ne kadar başlığında “ivedi” kelimesi yer almasa da içeriği gereği merkezi ve ortak sınavlara ilişkin yargılama usulü de genel yargılama usulüne oranla oldukça hızlıdır. Zira, sınavlara ilişkin uyuşmazlıklara dair verilecek yargı kararlarında gecikme olması halinde, sonraki sınav hakkının kaybedilmesi gibi telafisi mümkün olamayacak hak kayıpları oluşabilecektir. Bu bağlamda, sınavlara ilişkin uyuşmazlıkların bir önce hukuki çözüme kavuşturulması, sınava giren vatandaş açısından oldukça büyük önem arz etmektedir. Buna istinaden İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda; “Merkezî ve ortak sınavlara ilişkin yargılama usulü:Madde 20/B – (Ek: 10/9/2014-6552/96 md.) 1. Millî Eğitim Bakanlığı ile Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından yapılan merkezî ve ortak sınavlar, bu sınavlara ilişkin iş ve işlemler ile sınav sonuçları hakkında açılan davalara ilişkin yargılama usulünde: a) Dava açma süresi on gündür. b) Bu Kanunun 11 inci maddesi hükümleri uygulanmaz. c) Yedi gün içinde ilk inceleme yapılır ve dava dilekçesi ile ekleri tebliğe çıkarılır. ç) Savunma süresi dava dilekçesinin tebliğinden itibaren üç gün olup, bu süre bir defaya mahsus olmak üzere en fazla üç gün uzatılabilir. Savunmanın verilmesi veya savunma verme süresinin geçmesiyle dosya tekemmül etmiş sayılır. d) Yürütmenin durdurulması talebine ilişkin olarak verilecek kararlara itiraz edilemez. e) Bu davalar dosyanın tekemmülünden itibaren en geç on beş gün içinde karara bağlanır. Ara kararı verilmesi, keşif, bilirkişi incelemesi ya da duruşma yapılması gibi işlemler ivedilikle sonuçlandırılır. f) Verilen nihai kararlara karşı tebliğ tarihinden itibaren beş gün içinde temyiz yoluna başvurulabilir. g) Temyiz dilekçeleri üç gün içinde incelenir ve tebliğe çıkarılır. Bu Kanunun 48 inci maddesinin bu maddeye aykırı olmayan hükümleri kıyasen uygulanır. ğ) Temyiz dilekçelerine cevap verme süresi beş gündür. h) Danıştay evrak üzerinde yaptığı inceleme sonunda, maddi vakalar hakkında edinilen bilgiyi yeterli görürse veya temyiz sadece hukuki noktalara ilişkin ise yahut temyiz olunan karardaki maddi yanlışlıkların düzeltilmesi mümkün ise işin esası hakkında karar verir. Aksi hâlde gerekli inceleme ve tahkikatı kendisi yaparak esas hakkında yeniden karar verir. Ancak, ilk inceleme üzerine verilen kararlara karşı yapılan temyizi haklı bulduğu hâllerde kararı bozmakla birlikte dosyayı geri gönderir. Temyiz üzerine verilen kararlar kesindir. ı) Temyiz istemi en geç on beş gün içinde karara bağlanır. Karar en geç yedi gün içinde tebliğe çıkarılır. 2. Millî Eğitim Bakanlığı ile Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından yapılan merkezî ve ortak sınavlar, bu sınavlara ilişkin iş ve işlemler ile sınav sonuçları hakkında açılan davalarda verilen yürütmenin durdurulması ve iptal kararları, söz konusu sınava katılan kişilerin lehine sonuç doğuracak şekilde uygulanır.” Mevzuatımızda, merkezi ve ortak sınavlara ilişkin uyuşmazlıkların çözülmesi bakımından tabi olunan sürelerin oldukça kısa olması sayesinde, hak kayıplarının daha az olması sağlanabilmektedir. Excerpt: İvedi yargılama usulünde, uyuşmazlıkların bir an önce bitirilmesi, hiç kimsenin hak veya menfaat kaybı yaşamaması amaçlanır. İvedi yargılama yalnızca uyuşmazlıkların çözüm süresinin kısaltılmasını değil, bunun yanında yargılama usulünün basitleştirilmesini de amaçlar. ### Ödenmeyen Nafaka Borçlarının İcra Yoluyla Tahsili Nafaka, boşanma veya ayrılık sonrasında ekonomik olarak daha zayıf olan tarafın yaşamını sürdürebilmesi için mahkeme kararıyla belirlenen bir ödemedir. Ancak, nafaka yükümlüsü kişi bu ödemeyi düzenli olarak yapmadığında, mağdur taraf için ciddi mali sıkıntılar doğabilir. Türk hukuku, ödenmeyen nafaka borçlarının tahsili için etkili yollar sunmaktadır. Bunlardan en önemlisi icra takibi yoluyla nafaka alacağın zorla tahsil edilmesidir. Üstelik, nafaka borcunun diğer borçlardan farklı olarak hapis cezası ile yaptırıma bağlanması, borçlunun ödeme yapmasını caydırıcı hale getirmektedir. Bu yazımızda, ödenmeyen nafaka alacaklarının nasıl tahsil edileceğini, icra takibinin aşamalarını ve borçlunun karşılaşabileceği hukuki sonuçları sade ve anlaşılır bir dille ele alacağız. Eğer siz de ödenmeyen nafaka borcuyla karşı karşıyaysanız, haklarınızı öğrenmek için okumaya devam edin. 1. Nafaka Alacağının Hukuki Tanımı Nafaka, bir kişinin, ekonomik olarak kendisine bağımlı olan bir başka kişiye mahkeme kararıyla düzenli olarak yapması gereken ödemeyi ifade eder. Türk hukuk sisteminde nafaka, Aile Hukuku kapsamında düzenlenir ve genellikle boşanma veya ayrılık davaları sonucunda hükmedilir. Nafaka alacağı, mahkeme tarafından belirlenen nafaka borcunun ödenmemesi durumunda, alacaklı tarafından icra takibi başlatılarak tahsil edilmesi gereken bir hukuki taleptir. Nafaka alacakları, diğer borçlardan farklı olarak, belirli bir süre boyunca düzenli ödenmesi gereken bir yükümlülük içerir ve sosyal devlet anlayışı çerçevesinde kişisel ve sürekli bir borç olarak değerlendirilir. 1.1. Türk Hukukunda Nafaka Türleri Türk Medeni Kanunu’na göre nafaka alacağı dört ana başlık altında incelenir: Tedbir Nafakası: Boşanma davası sürecinde, dava sonuçlanana kadar ekonomik olarak zor durumda kalacak eşe veya çocuklara geçici olarak bağlanan nafakadır. Yoksulluk Nafakası: Boşanma sonucunda yoksulluğa düşecek olan eşin, diğer eşten geçimini sağlayacak şekilde talep edebileceği nafakadır. İştirak Nafakası: Boşanma sonrası velayeti kendisine verilmeyen eşin, çocuğun bakım, eğitim ve sağlık giderlerine katkı sağlaması amacıyla ödediği nafakadır. Yardım Nafakası: Üçüncü dereceye kadar olan hısımlar arasında, bakıma muhtaç olan kişiye ödeme yapılmasını öngören nafaka türüdür. Nafaka, alacaklı lehine kanuni bir hak olup, nafaka borçlusunun ödememe durumunda icra takibi yoluyla tahsil edilebilir ve bazı durumlarda cezai yaptırımlara konu olabilir. 2. Nafaka Alacağının Tahsili Yöntemleri Nafaka alacağının tahsili için iki temel yöntem bulunmaktadır: Rızai Ödeme Suretiyle Tahsil (Gönüllü Ödeme) Cebri (Zorla) Tahsil Her iki yöntemin detaylarını aşağıda inceleyelim. 2.1. Rızai Ödeme Suretiyle Tahsil (Gönüllü Ödeme) Rızai ödeme, nafaka borçlusunun mahkeme kararı gereği belirlenen nafaka tutarını düzenli olarak ve herhangi bir icra takibine gerek kalmadan ödemesidir. Bu yöntem, taraflar arasında herhangi bir uyuşmazlık bulunmadığında en hızlı ve pratik nafaka tahsil yoludur. Rızai ödeme şu şekillerde gerçekleştirilebilir: Banka havalesi/EFT ile ödeme Elden ödeme (Makbuz ile belgelenmesi önerilir) Otomatik ödeme talimatı verilerek düzenli ödeme sağlanması Ancak, nafaka borçlusunun nafaka ödemelerini aksatması veya tamamen durdurması halinde, alacaklı cebri tahsil yollarına başvurabilir. 2.2. Cebri (Zorla) Tahsil Nafaka borçlusunun rızai ödemeyi yapmaması halinde, alacaklı icra dairesine başvurarak icra takibi yoluyla alacağını tahsil edebilir. Bu yöntem cebir (zor kullanma) yoluyla tahsil anlamına gelir ve devletin icra organları tarafından yürütülür. Cebri tahsil yolları şunlardır: İcra Takibi Yoluyla Tahsil: Nafaka alacaklısı, borçlunun yerleşim yerindeki icra dairesine başvurarak icra takibi başlatır. İcra müdürlüğü, borçluya ödeme emri gönderir. Borçlu, 7 gün içinde itiraz etmez ve ödeme yapmazsa icra takibi kesinleşir ve cebri icra süreci başlar. Nafaka borçlusu, icra takibi kesinleşmesine rağmen ödemeyi yapmazsa, banka hesapları, taşınmazları ve araçları üzerine haciz işlemi uygulanabilir. Ödenmeyen nafaka borçları için borçlunun maaşına haciz konulabilir. Nafaka Ödememe Suçu Nedeniyle Şikayet: İcra takibine rağmen nafakasını ödemeyen borçlular hakkında İcra ve İflas Kanunu’nun 344. maddesi gereğince 3 aya kadar tazyik hapsi uygulanabilir. Nafaka borçlusu, nafakayı ödediği takdirde serbest bırakılır. Bu yöntemler, nafaka alacaklılarının haklarını korumak ve alacaklarını tahsil etmek için hukuki olarak en etkili yolları sunmaktadır. 3. Nafaka Türlerine Göre İcra İşlemleri Nasıl Yapılır? Nafaka borcunun icra yoluyla tahsilinde, nafakanın türü büyük önem taşımaktadır. Türk Medeni Kanunu'nda düzenlenen nafaka türleri, icra işlemlerinde ilamlı ve ilamsız icra takibi açısından farklı yöntemlerle takip edilir. Aşağıda, nafaka türlerine göre icra işlemleri detaylandırılmıştır: 3.1. Tedbir Nafakası İcrası (İlamsız İcra Takibi) Tedbir nafakası, boşanma davası devam ederken eşlerden birinin veya çocuğun mağdur olmaması için geçici olarak bağlanan nafaka türüdür. Tedbir nafakası için mahkemenin verdiği ara karar yeterli olup, icra takibi için ayrıca ilam (kesinleşmiş mahkeme kararı) gerekmemektedir. İlamsız icra takibi yöntemiyle icra dairesi aracılığıyla tahsil edilir. İlamsız icra takibinin ne olduğuna ve bu icra türüne karşı itiraz şekline ilişkin detaylı bilgi için İlamsız İcra Takibine İtiraz başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz 3.2. Yoksulluk Nafakası İcrası (İlamlı İcra Takibi) Boşanma sonrası yoksulluğa düşecek olan eşin diğer eşten talep edebileceği nafaka türüdür. Yoksulluk nafakasının icra takibi için mahkeme kararının kesinleşmiş olması gereklidir. Tahsili için ilamlı icra takibi başlatılmalıdır. 3.3. İştirak Nafakası İcrası (İlamlı İcra Takibi) Boşanma sonrası, çocuğun velayetinin verildiği ebeveynin, diğer ebeveynden çocuğun eğitim, bakım ve sağlık giderlerine katkı sağlaması amacıyla aldığı nafaka türüdür. İştirak nafakasının tahsil edilmesi için ilamlı icra takibi açılması gereklidir. Mahkeme kararının kesinleşmiş olması şarttır. 4. Ödenmemiş Nafaka Borçları Sebebiyle Haciz Nafaka borcunun ödenmemesi durumunda, alacaklı icra dairesine başvurarak borçlunun mal varlığına haciz konulmasını talep edebilir. Haciz işlemi, borçlunun sahip olduğu taşınır ve taşınmaz mallar, banka hesapları ve maaşı üzerinde uygulanabilir. Aşağıda, nafaka borçları nedeniyle uygulanabilecek haciz türleri detaylandırılmıştır: Taşınır ve Taşınmaz Mallara Haciz Borçlunun gayrimenkulleri, araçları, değerli eşyaları ve diğer taşınır malları nafaka alacağı için haczedilebilir. Taşınmaz Haczi: Nafaka borçlusunun adına kayıtlı ev, arsa veya iş yeri gibi taşınmazlara haciz konularak satış işlemi gerçekleştirilebilir. Araç Haczi: Borçlunun adına kayıtlı olan motorlu taşıtlar haczedilerek satılabilir. Diğer Taşınır Malların Haczi: Borçlunun değerli eşyaları (altın, mücevher, elektronik eşyalar vb.) haczedilebilir ve satışa çıkarılabilir. Banka Mevduat Haczi Nafaka borçlusunun banka hesaplarına haciz konularak, hesapta bulunan tutar nafaka alacaklısına aktarılabilir. İcra dairesi, borçlunun çalıştığı banka ve diğer finans kuruluşlarına yazı göndererek borçlunun hesaplarındaki paraya bloke konulmasını sağlar. Haciz işlemi sonrasında borç miktarı tahsil edilerek alacaklıya ödenir. Eğer hesapta yeterli para yoksa, borç tahsil edilene kadar hesap haczi devam eder. Maaş Haczi Ödenmeyen nafaka borçları için borçlunun maaşına doğrudan haciz konulabilir. Maaş haczi işlemi için, icra dairesi borçlunun çalıştığı kuruma resmi yazı göndererek maaşından belirlenen oranda kesinti yapılmasını talep eder. İşveren maaş kesintisini yapmak zorundadır. Güncel nafaka borçları için: Borçlunun maaşının tamamı haczedilebilir. Birikmiş nafaka borçları için: Borçlunun maaşının en fazla dörtte biri haczedilir. Önemli Not: İşsizlik maaşı ve emekli maaşı gibi gelirler nafaka borcu için haczedilebilir. Üçüncü Kişilerin Elindeki Mal ve Hakların Haczi Nafaka borçlusunun, üçüncü kişilerden alacaklı olduğu para veya haklar icra takibine konu edilebilir. Borçlunun ticari alacakları (örneğin, bir işyerinden doğan gelirleri veya faturaları) haczedilebilir. Borçlunun iş ortaklarından, şirketlerden veya diğer bireylerden alacakları varsa, bu tutarlara haciz konulabilir. İcra dairesi, ilgili üçüncü kişilere haciz ihbarnamesi göndererek, borçlunun alacağının doğrudan nafaka alacaklısına ödenmesini talep edebilir. Şirket Ortaklığı Payı ve Kar Payı Haczi Eğer nafaka borçlusu bir şirket ortağıysa, şirketten elde edeceği gelirler ve ortaklık payları da haciz kapsamında değerlendirilebilir. Şirket kar payına haciz: Nafaka borçlusunun, şirketten elde ettiği kar payına icra dairesi tarafından el konulabilir. Hisse senetleri veya ortaklık payına haciz: Eğer borçlu bir anonim veya limited şirkette ortaksa, hisse senetleri üzerine haciz işlemi uygulanabilir. Şirket gelirlerine haciz: Borçlunun bir şirketten düzenli olarak aldığı ödemeler, nafaka borcunun tahsili için haczedilebilir. Miras ve Sigorta Alacakları Haczi Borçlunun nafaka borcunu ödemediği durumlarda, miras veya sigorta tazminatı gibi gelirleri de haczedilebilir. Borçlunun bir miras payı varsa, icra dairesi bu payın nafaka alacaklısına ödenmesi için haciz işlemi uygulayabilir. Borçlu, bir sigorta tazminatı veya sosyal güvenlik ödemesi aldıysa, nafaka borcuna karşılık bu ödemeler haczedilebilir. Kira Gelirlerinin Haczi Borçlu, bir taşınmazdan kira geliri elde ediyorsa, bu kira bedeli nafaka alacağı için haczedilebilir. Borçlunun kiracıdan düzenli olarak aldığı kira bedeli, doğrudan nafaka alacaklısına yönlendirilerek tahsil edilebilir. İcra dairesi, kiracıya gönderdiği haciz ihbarnamesi ile kira bedelinin doğrudan alacaklıya ödenmesini talep edebilir. 5. Nafaka Takibiyle İlgili Yetkili Merci (İcra Takibinin Nereye Yapılacağı) Nafaka alacaklarının icra yoluyla tahsilinde, yetkili icra dairesinin belirlenmesi, takip sürecinin etkinliği açısından büyük önem taşır. Yetki, başlatılacak icra takibinin türüne ve nafakanın niteliğine göre farklılık gösterebilir. İlamlı İcra Takibinde Yetkili İcra Dairesi: Yoksulluk, iştirak ve yardım nafakaları gibi mahkeme kararıyla hükmedilen nafaka alacakları için ilamlı icra takibi yapılır. Bu tür takiplerde, Türkiye'deki herhangi bir icra dairesine başvurulabilir; yani tüm icra daireleri yetkilidir. Bu durum, nafaka alacaklısının alacağını tahsil etmesini kolaylaştırır. İlamsız İcra Takibinde Yetkili İcra Dairesi: Tedbir nafakası gibi ara kararlarla hükmedilen ve ilam niteliği taşımayan nafaka alacakları için ilamsız icra takibi söz konusudur. Bu durumda, nafaka borçlusunun yerleşim yerindeki icra dairesi yetkilidir. Ancak, uygulamada farklı görüşler bulunmakla birlikte, Yargıtay'ın bazı kararlarında tedbir nafakalarının tahsili için her icra dairesine başvurulabileceği belirtilmiştir. 6. Nafaka Ödememe Suçu Nedeniyle Şikayet Nafaka borçlusu, mahkeme kararına rağmen nafaka borcunu düzenli olarak ödemezse, alacaklı tarafından şikâyet yoluyla cezai yaptırım uygulanması talep edilebilir. Türk hukukunda nafaka borcunu ödememek, İcra ve İflas Kanunu’nun 344. maddesi kapsamında suç olarak düzenlenmiştir ve belirli koşullar oluştuğunda borçlu hakkında tazyik hapsi uygulanabilir. 6.1. Nafaka Ödememe Suçunun Şartları Borçlunun nafaka ödememesi halinde cezai yaptırım uygulanabilmesi için aşağıdaki şartların oluşması gerekmektedir: Mahkeme Kararıyla Kesinleşmiş Nafaka Borcu Olmalıdır: Nafaka borcunun icra edilebilir olması için mahkeme tarafından hükmedilmiş ve kesinleşmiş olması gerekir. Nafaka Borçlusu Ödeme Yapmamış Olmalıdır: Nafaka borçlusu, nafaka ödeme yükümlülüğünü yerine getirmemiş ve gecikmiş borcu ödememişse şikâyet hakkı doğar. Alacaklı Tarafından Şikâyette Bulunulmalıdır: Mahkeme veya icra dairesi, nafaka borcunu resen takip etmez. Alacaklı, borçlunun nafaka borcunu ödemediğini icra ceza mahkemesine şikâyet etmelidir. Şikâyet Süresi İçinde Yapılmalıdır: Nafaka borcunun ödenmemesinin üzerinden 3 ay geçmemiş olması gerekir. 3 ay içinde şikâyette bulunulmaması halinde şikâyet hakkı düşer. 6.2. Nafaka Borcunu Ödemeyen Borçluya Uygulanacak Cezai Yaptırımlar İcra ve İflas Kanunu’nun 344. maddesi uyarınca nafaka borcunu ödemeyen borçlu hakkında 3 aya kadar tazyik hapsi cezası verilebilir. Tazyik hapsi, borçlunun nafaka borcunu ödeyene kadar hapis cezasına tabi tutulmasını sağlar. Borçlu, hapis cezasına rağmen ödeme yapmazsa ceza süresini tamamlayarak tahliye edilir, ancak borç hala devam eder. Tazyik hapsi, adi suçlardan verilen hapis cezası gibi adli sicile işlenmez ve bu tür cezalar ertelenemez veya paraya çevrilemez. Eğer borçlu nafaka borcunu öderse, hapis cezası kaldırılır ve hapisteyse tahliye edilir. Excerpt: Çoğunlukla, boşanma sonrasında eşin yahut müşterek çocuğun hayatını idamesi açısından son derece önemli olan nafaka ödemeleri, bazı durumlarda kasıtlı yahut ihmali olarak yatırılmamaktadır. Para borcu gibi icra edilebilir niteliği olan nafakanın, ödenmemesi halinde, hukuki yollara başvurularak devlet gücü ile ödenmesi sağlanabilir. ### Kira Tespit Davası ile Kira Bedelinin Uyarlanması Davasının Farkları Türk Borçlar Kanunu (TBK)‘nda düzenlenmiş olan kira bedelinin tespiti davası ile kira bedelinin uyarlanması davası birbirlerinden farklı davalar olmalarına rağmen uygulamada sıklıkla karıştırılmaktadır. Kira tespit davası, belirli sınırlar çerçevesinde, hâkim tarafından kira bedelinin yeniden tespit edilmesine ilişkin bir davadır. Bu davanın açılabilmesi için taraflar arasında kira bedeline ilişkin bir anlaşmazlık bulunması gerekmektedir. Bunun yanı sıra taraflar arasında anlaşma olup olmadığı önem arz etmeksizin beş yıldan uzun süreli kira sözleşmelerinde talep üzerine hâkim tarafından kira bedeli yeniden belirlenebilir. Kira bedelinin uyarlanması davası ise kira sözleşmesinin akdedildiği tarihte öngörülemeyen olağanüstü durumların sonradan ortaya çıkması üzerine taraflardan kira sözleşmesini ifa etmeleri beklenemeyecekse söz konusu olur. Başka bir deyişle, kira bedelinin uyarlanması için işlem temelinin çökmesi gerekir. Kira bedelinin tespiti davasından farklı olarak uyarlama davasında hakim, bedeli belirlerken herhangi bir üst sınırla bağlı değildir. Bu iki dava da sözleşmenin ifa yerindeki veya davalının yerleşim yerindeki Sulh Hukuk Mahkemesinde açılır. Kira bedelinin tespiti davası ve kira bedelinin uyarlanması davası herhangi bir süreye tabi olmaksızın açılabilir. Kira tespit davası ve kira bedelinin uyarlanması davası uygulamada sıklıkla karıştırılan dava türleridir. Ancak kira tespit davası ve kira bedelinin uyarlanması davası oldukça farklı şartlara ve sonuçlara tabidirler. 1. Kira Tespit Davası Nedir? Kira bedelinin tespitine ilişkin dava açılabilmesi için öncelikle taraflar arasında bir kira sözleşmesi olması gerekir. Sözleşme serbestisi çerçevesinde kira sözleşmesinin tarafları kira bedelini diledikleri gibi belirleyebilirler. Ancak sözleşme serbestisi, sözleşmenin kuruluş aşamasına ilişkin olup yenilenen kira dönemlerinde, taraflar arasında fikir birliği oluşmaz ise, kira bedeli, tarafların serbest iradeleriyle belirlenemeyecektir. Zira kanun koyucu, kiraya veren karşısında zayıf konumda olan kiralayanın mağdur olmasını engellemek amacıyla yenilenen kira dönemlerinde kira bedelinin belirlenmesine sınır getirmiştir. Elbette taraflar, kira bedeli artış oranını kendi aralarında anlaşma yoluyla belirleyebilirler. Ancak artış oranı, bir önceki kira yılının tüketici fiyat endeksi (TÜFE) oranını geçmemelidir. Eğer taraflar arasında kira bedelinin artış oranına ilişkin bir anlaşma yoksa, kira bedelinin tespiti mahkemeden istenebilir. Hakim, bir önceki kira yılının on iki aylık TÜFE ortalamasını geçmemek koşuluyla yeni kira oranını tespit eder. Beş yıldan uzun süreli veya beş yıldan sonra yenilenen kira sözleşmelerinde taraflar arasında kira artışına ilişkin anlaşma olup olmadığına bakılmaksızın kira bedelinin tespiti mahkemeden istenebilir. Diğer bir deyişle, taraflar arasında kira artış oranına ilişkin anlaşmazlık varsa sözleşmenin süresi önem arz etmeksizin mahkemeden kira bedelinin tespiti talep edilebilir. Ancak sözleşme beş yıldan uzun süreli ise taraflar arasında kira artış oranına ilişkin anlaşma olsa dahi mahkemeden yeni kira bedeli tespiti istenebilir. Kira tespit davasının şartları ve sürecin işleyişi hakkında detaylı bilgi için “Kira Tespit Davası” isimli makalemizi inceleyebilirsiniz. Türk Borçlar Kanunu (TBK), kira bedelinin tespiti davası açılabilmesi için herhangi bir süre öngörmemiştir. Bu sebeple kira tespit davası her zaman açılabilir. Ancak davanın açıldığı tarih yeni kira bedelinin hangi döneme uygulanacağını belirler. TBK madde 345’te bu husus düzenlenmiştir: “Ancak, bu dava, yeni dönemin başlangıcından en geç otuz gün önceki bir tarihte açıldığı ya da kiraya veren tarafından bu süre içinde kira bedelinin artırılacağına ilişkin olarak kiracıya yazılı bildirimde bulunulmuş olması koşuluyla, izleyen yeni kira dönemi sonuna kadar açıldığı takdirde, mahkemece belirlenecek kira bedeli, bu yeni kira döneminin başlangıcından itibaren kiracıyı bağlar.” Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) madde 4 uyarınca kira uyuşmazlıklarından doğan tüm davalarda dava konusunun değer ve tutarına bakılmaksızın Sulh Hukuk Mahkemeleri görevlidir. Kira tespit davasında yetkili mahkeme HMK madde 10 uyarınca sözleşmenin ifa yerindeki mahkemedir. Kira sözleşmelerinde ifa yeri ise özel olarak kararlaştırılmadığı takdirde kiraya verenin yerleşim yerindeki mahkemedir. Diğer bir yetkili mahkeme ise HMK madde 6’daki genel yetki kuralı uyarınca davalının yerleşim yeri mahkemesidir. 2. Kira Bedelinin Uyarlanması Davası Nedir? Kira sözleşmesinin yapıldığı sırada taraflarca öngörülemeyen fakat sonradan meydana gelen olağanüstü durumlar söz konusu olabilir. Söz konusu olağanüstü şartlar altında kira sözleşmesinin taraflarından sözleşmeyi ifa etmesi hakkaniyet gereği beklenemeyebilir. Zira olağanüstü koşullar sözleşmenin ifasını bir taraf bakımından oldukça güçleştirmiş olabilir. Bu gibi hallerde ifada zorluğa düşen taraf kira sözleşmesinin uyarlanmasını mahkemeden talep edebilir. Kira bedelinin uyarlanmasının kira bedelinin tespitinden en büyük farkı hakimin yeni kira bedelini belirlerken TÜFE veya herhangi başka bir sınırla bağlı olmamasıdır. Zira kira bedelinin uyarlanması talep edilen hallerde sözleşmenin kuruluşundaki şartlar o denli güçleşmiştir ki taraflar edim yükümlülüklerini yerine getirememektedirler. Bu denli değişen şartlarda hakimin herhangi bir sınırla bağlı olması beklenemez. Kira sözleşmesinin uyarlanmasının talep edilebileceği hallere verilebilecek en önemli örnek Covid-19 salgınıdır. Zira salgının ilk döneminde tüm işyerleri kapanmış olup hiç kimse işe gidememiştir. Bunun doğal sonucu olarak da pek çok insan aylarca gelir elde edememiştir. Covid-19 salgınının ne kiralayan ne de kiraya veren tarafından öngörülebilmesinin imkanı yoktur. İnsanların gelir elde etmelerine de engel olan bu salgın sebebiyle mahkemeden kira sözleşmesinin uyarlanması talep edilebilir. “Korona Virüs’ün (Covid-19) Kira Sözleşmelerine Etkisi” adlı makalemizde Covid-19’un kira sözleşmelerine etkisi detaylı bir şekilde kaleme alınmıştır. Bir diğer örnek ise taşınmazın değerinin kira sözleşmesinin yapıldığı dönemde öngörülemeyecek kadar artması veya azalmasıdır. Örneğin, bir taşınmazın yakınlarına metro, havalimanı gibi taşınmazın değerini yükseltecek yapıların inşa edilmesi halinde de uyarlama talep edilebilir. Kira sözleşmesinin akdedilmesi sırasında şehrin ücra bir noktasında olan taşınmazın değeri, yakınına metro yapılması ve taşınmaza ulaşımın kolaylaşması halinde öngörülemeyen derecede artabilir. Bu gibi hallerde de kira sözleşmesi uyarlanabilir. Kira bedelinin uyarlanması davası da kira tespit davasında olduğu gibi sözleşmenin ifa yerindeki veya davalının yerleşim yerindeki Sulh Hukuk Mahkemesinde açılır. Kira bedelinin uyarlanması herhangi bir süreye ya da ihtara tabi olmaksızın açılabilir. Bununla birlikte, uyarlama, ileriye etkili ve ifa edilmemiş edimler için istenebilir. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için "Dövizle Yapılan Sözleşmelerin Uyarlanması" başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 3. Kira Bedelinin Tespiti ve Kira Bedelinin Uyarlanması Davaları Arasındaki Farklar Nelerdir? Kira bedelinin tespiti davasının açılabilmesi için kira bedeline ilişkin tarafların arasında kesin bir anlaşma olmamalı veya kira sözleşmesi beş yıldan uzun süreli olmalıdır. Kira bedelinin uyarlanmasının talep edilebilmesi için taraflarca öngörülemeyen olağanüstü durumların gerçekleşmesi ve bu sebeple taraflardan edimlerini yerine getirmelerinin beklenememesi gerekir. Kira bedelinin tespiti davasında hakim, beş yıldan kısa süreli sözleşmelerde en fazla TÜFE oranında kira bedelini artırabilir. Beş yıldan uzun süreli sözleşmelerde ise hakkaniyet ve TÜFE oranını gözeterek artırımda bulunabilir. Kira bedelinin uyarlanması halinde hakim herhangi bir sınırla bağlı olmaksızın kira bedelini yeni şartlara uyarlayabilir. Kira bedelinin tespiti davası sadece konut ve çatılı işyerleri kira sözleşmeleri için açılabilir. Kira bedelinin uyarlanması davası tüm taşınır ve taşınmaz kira sözleşmeleri için açılabilmektedir. Excerpt: Kira tespit davası, belirli sınırlar çerçevesinde, hâkim tarafından kira bedelinin yeniden tespit edilmesine ilişkin bir davadır. Kira bedelinin uyarlanması davası ise kira sözleşmesinin akdedildiği tarihte öngörülemeyen olağanüstü durumların sonradan ortaya çıkması üzerine taraflardan kira sözleşmesini ifa etmeleri beklenemeyecekse söz konusu olur. Başka bir deyişle, kira bedelinin uyarlanması için işlem temelinin çökmesi gerekir. ### Vergi Davalarında Yürütmenin Durdurulması Vergi davalarında yürütmenin durdurulması, idari davalardan farklı bir düzenlemeye sahiptir. Vergi uyuşmazlıklarında dava açıldığında, mahkeme tarafından ek bir karar alınmasına gerek kalmadan, vergi tahsil işlemi otomatik olarak durdurulmaktadır. İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun (İYUK) 27. maddesinin 4. fıkrasında yer alan bu düzenleme ile tarh edilen vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülüklerin tahsilatı dava süresince askıya alınır. Böylece, dava açılması vergi borçlusu için mali bir rahatlama sağlar ve sürecin sonunda çıkacak karar beklenir. Vergi davalarındaki bu uygulama, dava sürecinde tahsil işlemlerine ilişkin soru işaretlerini ortadan kaldırarak hukuki güvence sunar. Başka bir deyişle, yalnızca davanın açılması, mahkemenin ek bir karar almasına gerek kalmadan tahsilat işlemini otomatik olarak durdurmaktadır. 1. Yürütmenin Durdurulması Nedir? Yürütmenin durdurulması, dava konusu olan bir idari işlemin, yargılama süreci sonuçlanıncaya kadar uygulanmamasını ifade eder. Bu karar, davacının haklarını korumak amacıyla işlemin doğurabileceği olumsuz sonuçları geçici olarak durdurur. Böylelikle idari işlemin hukuki sonuç doğurması, yargılamanın tamamlanmasına kadar ertelenmiş olur. Yürütmenin durdurulması, geçici bir hukuki koruma sağladığı için, davanın sonuçlanmasının ardından bu koruma da sona erer. Bu özelliğiyle yürütmenin durdurulması, dava süreci boyunca tarafları koruma altına alırken nihai kararla birlikte etkisini kaybeden bir önlem olarak işlev görür. Yürütmenin durdurulması kavramına ilişkin daha detaylı bilgiye ulaşmak için “Yürütmenin Durdurulması Kararı Nedir?“ başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Vergi Yargılamasında Yürütmenin Durdurulması Vergi uyuşmazlıkları açısından yürütmenin durdurulması müessesesi, idari davalardan farklılık göstermektedir. Kural olarak, vergi uyuşmazlıklarından kaynaklı dava açılması halinde, dava açılması ile tahsil işlemi kendiliğinden durmaktadır. Bu durum, İdari Yargılama Usulü Kanunu (İYUK) 27. maddesi 4. fıkrasında hüküm altına alınmıştır: “Vergi mahkemelerinde, vergi uyuşmazlıklarından doğan davaların açılması, tarh edilen vergi, resim ve harçlar ile benzeri mali yükümlerin ve bunların zam ve cezalarının dava konusu edilen bölümünün tahsil işlemlerini durdurur.” Başka bir deyişle, mahkemenin ayrıca bir karar vermesine gerek olmaksızın yalnızca davanın açılmış olması, tahsilat işlemini kendiliğinden durdurmaktadır. Bu hükümdeki tahsilat işlemi geniş yorumlanmalıdır. Zira vergi uyuşmazlıklarının nihai amacının tahsilata yönelik olması nedeniyle madde hükmünde dava açılması ile tahsil işleminin duracağı öngörülmüştür. Ancak, Anayasanın 125. maddesi idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğunu belirttiğinden, vergi idaresi tarafından gerçekleştirilen diğer işlemler için de İYUK madde 27/4hükmündeki yürütmenin durdurulması müessesi aynen geçerli olacaktır. Konuyla ilgili daha detaylı bilgiye ulaşmak için “Vergi Yargılaması Süreci” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 3. Yürütmenin Durdurulması Kuralının İstisnaları Yukarıda açıklanan davanın açılması ile kendiliğinden yürütmenin duracağı kuralı, tüm vergi uyuşmazlıkları için geçerli değildir. Bu ana kuralın bazı istisnaları mevcuttur: 3.1. Dava Dosyasının İşlemden Kaldırılması Vergi davası dosyası işlemden kaldırıldığında, tahsil işlemi devam eder. Dosya yeniden işleme alındığında, tahsilat durmaz; bu durumda yürütmenin durdurulması kararı gerekir. Bu bağlamda, İYUK 27. madde 4. fıkra hükmünün devamında yürütmenin durdurulması kuralının istisnalarından birine yer verilmiştir: “…Ancak, 26 ncı maddenin 3 üncü fıkrasına göre işlemden kaldırılan vergi davası dosyalarında tahsil işlemi devam eder.” İYUK madde 26/3 hükmü ise: “Davacının gösterdiği adrese tebligat yapılamaması halinde, yeni adresin bildirilmesine kadar dava dosyası işlemden kaldırılır ve varsa yürütmenin durdurulması kararı kendiliğinden hükümsüz kalır.” İYUK m. 26/3 ile m. 27/4 hükümleri birlikte değerlendirildiğinde, vergi dosyalarının işlemden kaldırılması halinde yeniden dava açıldığında tahsilatın kendiliğinden durmayacağı sonucuna ulaşılmaktadır. 3.2. İhtirazi Kayıtla Verilen Beyanname ile Yapılan İşlemlere Karşı Dava Açılması İhtirazi kayıtla verilen beyannamelerle yapılan işlemler tahsilatı durdurmaz. Yürütmenin durdurulması ayrıca talep edilmelidir. Bu istisna, İYUK 27. madde 4. fıkra hükmünde öngörülmüştür: “…ihtirazi kayıtla verilen beyannameler üzerine yapılan işlemlerle tahsilat işlemlerinden dolayı açılan davalar, tahsil işlemini durdurmaz. Bunlar hakkında yürütmenin durdurulması istenebilir.” Vergi tarhiyatı, beyanname usulü ile yapıldığında, tarh işlemi, yükümlünün beyanına istinaden gerçekleştirildiği için, tarh, tebliğ, ve tahakkuk aşamalarının üçü bir arada gerçekleşmektedir. Kural olarak beyanname usulü ile gerçekleştirilen tarh işlemine karşı dava açılamamakta olup, bu kuralın istisnası ihtirazi kayıtla beyanname verilmesi ve vergi hataları (VUK m. 378) ibarettir. Dolayısıyla, ancak bu iki durumun mevcut olması halinde tarhiyat işleminin hukuka aykırılığı dava edilebilecektir. Ancak, ihtirazi kayıtla verilen beyannamelere dayalı işlemlere karşı dava açıldığında, genel kuraldan farklı olarak İYUK m. 27/4 hükmü gereği, dava açılması ile kendiliğinden yürütmenin durması söz konusu olmayacaktır. Bu durumda, ihtirazi kayıt ile verilen beyannameye dayalı yapılan işlemlere karşı otuz günlük süre içinde dava açılması halinde, tahsil işlemlerinin durdurulması isteniyorsa, davanın açılmış olması yetmeyecek, açılan davada yukarıda açıklandığı gibi yürütmenin durdurulmasının koşullarının gerçekleşmiş olması, davacının bu yönde istemi ve mahkeme kararı gerekmektedir. Otuz günlük sürede dava açılmaması halinde, ihtirazi kayıt şerhi hükümsüz hale gelecek ve yükümlü, idarenin yaptığı işlemi kabul etmiş sayılacaktır. 3.3. Tahsilat Aşamasına İlişkin İşlemler Tahsilat işlemleriyle ilgili açılan davalar, tahsilatı kendiliğinden durdurmaz. Kararın kesinleşmesi gerekmektedir. Bu durum, İYUK m. 27/4 gereğince, ana kuralın bir istisnası olarak belirlenmiştir: “…tahsilat işlemlerinden dolayı açılan davalar, tahsil işlemini durdurmaz.” Tahsilat işlemlerinden kaynaklı uyuşmazlıklarda da dava açılması, işlemin yürütülmesinin kendiliğinden durmasına sebep olmayacaktır. İhtiyati haciz, ödeme emirlerine karşı açılan davalar, ihtiyati tahakkuk ve haciz işlemlerine karşı açılan davalar, tahsilat işlemlerinden kaynaklı davalara örnek olarak gösterilebilir. 3.4. Kanun Yoluna Başvurunun Yürütmenin Durdurulmasına Etkisi Temyiz veya istinaf başvurusu, yürütmeyi durdurmaz. Ancak, teminat karşılığında yürütmenin durdurulması kararı alınabilir. İYUK madde 52 hükmü uyarınca: “Temyiz veya istinaf yoluna başvurulmuş olması, hâkim, mahkeme veya Danıştay kararlarının yürütülmesini durdurmaz.” Başka bir deyişle, vergi mahkemelerinde verilen kararlara karşı üst derece mahkemesine itiraz yolu ile başvurulması halinde dava konusu işlemin yürütmesi durmayacaktır. Ancak, talep üzerine Danıştay veya bölge idare mahkemesi tarafından teminat karşılığında yürütmenin durdurulması kararı verilebilir. Bu durumda da yürütmenin durdurulması istemini incelemeye yetkili mahkemeler, yürütmenin durdurulması şartlarının sağlanmış olmasını aramaktadır. 4. Yürütmenin Durdurulması Kararının Etkileri Yürütmenin durdurulması kararı, geçmişe dönük sonuç doğurur. Bu, örneğin yargılama sonucunda iptal kararı verilmesi halinde, yükümlünün vergi borcunun hiç doğmamış gibi kabul edilmesi anlamına gelir. Buna karşın, davanın reddi durumunda yükümlü aleyhine vergi tahakkuku gerçekleşir ve tahsilat aşamasına geçilir. Ancak, yürütmenin durdurulması kararı ile davanın reddi arasında geçen sürede, yürütmenin durdurulması kararı iptal kararı gibi etki doğurur. İYUK madde 28/1 uyarınca, yetkili merci tarafından yürütmenin durdurulması kararı verildikten sonra idare, bu karara uygun şekilde gecikmeksizin işlem yapmak veya eylemde bulunmak zorundadır. Bu süre, kararın idareye tebliğinden itibaren otuz günü geçemez. Bu bağlamda, verginin tahakkuk aşamasında açılan davalarda yürütmenin durdurulması kararı alınması, verginin tahakkuk etmesini engeller. Tahsil aşamasındaki vergisel uyuşmazlıklarda ise bu karar, tahsil işlemlerini durdurur ve aynı zamanda tahsil zamanaşımını keser. 5. Yürütmenin Durdurulması Kararına İtiraz Usulü Yürütmenin durdurulması kararına itiraz, kararın tebliğinden itibaren yedi gün içinde yapılabilir. İtiraz usulü, İYUK madde 27/7 hükmünde düzenlenmiştir. Buna göre, yürütmenin durdurulması kararı şu şekilde itiraz edilebilir: Danıştay dairelerince verilmişse, Danıştay İdari/Vergi Dava Daireleri Kurullarına, Bölge İdare Mahkemesince verilmişse, en yakın Bölge İdare Mahkemesine, İdare veya Vergi Mahkemeleri tarafından verilmişse, Bölge İdare Mahkemesine itiraz edilir. İtiraz süresi, kararın tebliğini izleyen günden itibaren yedi gündür. Yürütmenin durdurulması istemi üzerine verilen karara karşı bir defa itiraz edilmesi mümkündür, çünkü itiraz üzerine verilen karar kesindir. Yetkili merci, itiraz üzerine yürütmenin durdurulması istemini yedi gün içinde karara bağlamak zorundadır. Ayrıca, İYUK madde 27/10 hükmü uyarınca, aynı sebeplere dayanılarak ikinci kez yürütmenin durdurulması talebinde bulunulması mümkün değildir. 6. Sıkça Sorulan Sorular Yürütmenin durdurulması nedir? Yürütmenin durdurulması, vergi davası açıldığında, dava konusu işlemin mahkeme kararıyla geçici olarak durdurulmasıdır. Bu karar, davanın nihai sonucunu beklerken verginin tahsil edilmemesi veya diğer idari işlemlerin uygulanmaması anlamına gelir. Hangi durumlarda yürütmenin durdurulması talep edilebilir? Yürütmenin durdurulması, vergi veya idari davalarda, dava konusu işlemin uygulanması durumunda telafisi güç veya imkansız zararların doğması ve işlemin hukuka açıkça aykırı olduğunun tespit edilmesi koşuluyla talep edilebilir. Yürütmenin durdurulması kararı verildiğinde vergi tahsilatı durur mu? Evet, yürütmenin durdurulması kararı verildiğinde, verginin tahsilatı durur. Ancak bu karar sadece geçici bir tedbirdir; dava sonuçlanana kadar vergi tahsilatı yapılmaz. Yürütmenin durdurulması kararı için ne kadar süre içinde başvuru yapılabilir? Yürütmenin durdurulması talebi, vergi davası açıldığında dava dilekçesiyle birlikte yapılabilir. Talep edilmemişse, dava sürecinde de ayrıca başvuru yapılabilir. Yürütmenin durdurulması kararı nasıl alınır? Yürütmenin durdurulması kararı, davacının talebi üzerine mahkeme tarafından verilir. Mahkeme, yürütmenin durdurulması talebini değerlendirirken idari işlemin hukuka aykırı olup olmadığını ve telafisi güç veya imkansız zarar doğup doğmayacağını inceler. Yürütmenin durdurulması kararına itiraz edilebilir mi? Evet, yürütmenin durdurulması kararına karşı, kararın tebliğinden itibaren yedi gün içinde itiraz edilebilir. İtiraz mercii, yürütmenin durdurulması kararını yedi gün içinde değerlendirmek zorundadır. İhtirazi kayıtla verilen beyanname sonrası yürütmenin durdurulması talep edilebilir mi? Evet, ihtirazi kayıtla verilen beyannamelere dayanılarak açılan davalarda yürütmenin durdurulması talep edilebilir. Ancak bu tür davalarda yürütme otomatik olarak durmaz; mahkemeden ayrıca yürütmenin durdurulması kararı istenmelidir. Yürütmenin durdurulması kararı reddedilirse ne olur? Yürütmenin durdurulması talebi reddedilirse, davacı kararın tebliğinden itibaren yedi gün içinde itiraz edebilir. İtiraz üzerine verilen karar ise kesindir. Eğer itiraz da reddedilirse, dava sonuçlanana kadar idari işlem yürürlüğe devam eder. Yürütmenin durdurulması kararı geçmişe dönük sonuç doğurur mu? Evet, yürütmenin durdurulması kararı, geçmişe dönük sonuçlar doğurur. Mahkeme yürütmeyi durdurursa, işlem hiç yapılmamış gibi kabul edilir. Ancak dava sonunda ret kararı verilirse, işlem kaldığı yerden devam eder. Yürütmenin durdurulması kararı davayı kazanmayı garantiler mi? Hayır, yürütmenin durdurulması kararı, davanın kazanılacağı anlamına gelmez. Bu karar, yalnızca dava süreci boyunca işlemin askıya alınmasını sağlar. Davanın nihai sonucu, mahkemenin esastan vereceği karara bağlıdır Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. Vergi Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı kurallar içermektedir. Hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “Vergi Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Vergi mahkemelerinde yürütmenin durdurulması, vergi uyuşmazlıklarından kaynaklanan davaların açılmasıyla birlikte tarh edilen vergi, resim, harç gibi mali yükümlülükler ve bunların zam ve cezalarının dava konusu edilen kısmının tahsilat işlemlerini otomatik olarak askıya alır. Bu düzenleme, mahkemeye ayrıca bir karar alma zorunluluğu olmadan vergi borçlusu açısından geçici bir koruma sağlar. ### Nafaka Nedir? Nafaka Türleri Nelerdir? Nafaka; Boşanma Sonrası Ekonomik Dengeyi Sağlayan Hukuki Bir Araç N Nafaka, boşanma veya ayrılık sonrası, ekonomik olarak zor duruma düşecek olan eşe veya çocuğa, diğer eş tarafından maddi destek sağlanması amacıyla mahkeme kararıyla ödenen bir mali yükümlülüktür. Türk Medeni Kanunu’nda düzenlenen bu uygulama, boşanmanın taraflar üzerindeki ekonomik etkilerini dengelemek ve özellikle geçim sıkıntısı yaşayabilecek bireyleri korumak için getirilmiştir. Nafaka, sadece boşanan eşlerden birine değil, ortak çocukların bakım ve eğitim masraflarını karşılamak için de ödenebilir. Ayrıca, aile hukuku çerçevesinde üstsoy ve altsoy arasında da nafaka yükümlülüğü doğabilir. Nafakanın türü, miktarı ve süresi, tarafların mali durumu, boşanmadaki kusur oranları ve ihtiyaçlar doğrultusunda mahkeme tarafından belirlenir. Peki, kimler nafaka alabilir? Nafaka türleri nelerdir ve hangi şartlarda talep edilebilir? Özellikle son yıllarda süresiz nafaka tartışmaları ve Yargıtay kararları gündemdeyken, bu konu daha da önemli hale gelmiştir. Nafaka konusunda merak edilen tüm detaylar, bu yazımızda başlıklar halinde detaylı şekilde ele alınmıştır. 1. Nafaka Nedir? Nafaka, boşanma, ayrılık veya belirli ailevi yükümlülükler sonucunda, bir kişinin diğerine ekonomik destek sağlaması için mahkeme kararıyla ödenmesine hükmedilen bir mali yükümlülüktür. Temel amacı, boşanma veya ayrılık sonrası ekonomik dengesizlikleri gidermek ve mağduriyetleri önlemektir. Nafaka yalnızca eşler arasında değil, çocukların veya belirli durumlarda aile bireylerinin de geçimini sağlamak için talep edilebilir. Nafakanın Tanımı ve Hukuki Dayanağı Türk Medeni Kanunu’nda düzenlenen nafaka, aile hukuku çerçevesinde bireylerin ekonomik haklarını koruyan bir yükümlülüktür. Hukuki dayanağı: Türk Medeni Kanunu Madde 175: Boşanma nedeniyle yoksulluğa düşecek olan eşin, diğer taraftan ekonomik gücü oranında nafaka talep edebileceğini düzenler. Madde 176: Nafakanın miktarı, ödeme koşulları ve sona erme durumları hakkında hükümler içerir. Madde 182: Çocukların velayeti verilmeyen tarafın, çocuğun bakım ve eğitim giderlerine katkı sağlamak amacıyla iştirak nafakası ödemesini düzenler. Madde 364: Yardım nafakası ile üstsoy-altsoy (ebeveyn-çocuk) ve kardeşler arasındaki ekonomik destek yükümlülüğünü içerir. Nafakanın hukuki çerçevesi, tarafların mali durumunu göz önünde bulundurarak hak kayıplarını önlemek ve sosyal adaleti sağlamak amacıyla oluşturulmuştur. 2. Nafaka Türleri 2.1. Tedbir Nafakası Tedbir nafakası, boşanma veya ayrılık davası sürecinde eşlerin ve çocukların geçimini sağlamak amacıyla geçici olarak verilen bir nafaka türüdür. Evlilik birliği, boşanma kararı kesinleşene kadar hukuken sona ermediğinden, eşlerin birbirlerine karşı bakım yükümlülüğü devam eder. Bu nedenle hâkim, mali gücü yetersiz olan eş veya müşterek çocuklar lehine tedbir nafakasına hükmedebilir. Tanımı: Tedbir nafakası, boşanma veya ayrılık davası açılması üzerine, davanın devamı süresince ekonomik olarak zor durumda olan eşin veya çocukların geçimini sağlamak için mahkeme tarafından re’sen veya talep üzerine verilen geçici bir nafaka türüdür. Şartları: Tedbir nafakasına hükmedilebilmesi için aşağıdaki şartların sağlanması gerekmektedir: Resmi bir evliliğin bulunması: Tedbir nafakası yalnızca evli eşler arasında hükmedilebilecek bir nafaka türüdür. Eşlerin ayrı yaşaması: Tedbir nafakası, boşanma davası devam ederken ya da haklı bir sebebe dayanarak ayrı yaşama durumunda talep edilebilir. Haklı bir sebebin bulunması: Nafaka talebinde bulunan eşin ayrı yaşamakta haklı olması gerekmektedir. Maddi desteğe ihtiyaç duyulması: Tedbir nafakasına hükmedilebilmesi için talepte bulunan eşin veya çocuğun mali desteğe ihtiyaç duyduğu tespit edilmelidir. Türk Medeni Kanunu’nun 197. maddesi, boşanma davası açılmaksızın da tedbir nafakası talep edilebileceğini düzenlemektedir: "Birlikte yaşamaya ara verilmesi haklı bir sebebe dayanıyorsa hâkim, eşlerden birinin istemi üzerine birinin diğerine yapacağı parasal katkıya, konut ve ev eşyasından yararlanmaya ve eşlerin mallarının yönetimine ilişkin önlemleri alır." Süresi: Tedbir nafakası, boşanma davası açıldığı tarihten itibaren mahkeme tarafından hükmedildiği andan itibaren geçerlidir ve kararın kesinleşmesine kadar devam eder. Boşanma kararı kesinleştikten sonra: Eş için yoksulluk nafakasına, Çocuk için iştirak nafakasına hükmedilmesi halinde, tedbir nafakasının yerini bu yeni nafaka türleri alır. Önemli Noktalar: Tedbir nafakası, eşin kusuruna bakılmaksızın ekonomik ihtiyaçları doğrultusunda belirlenir. Müşterek çocukların velayeti geçici olarak bir eşe bırakıldığında, diğer eşten çocuğun bakım giderlerini karşılamak amacıyla çocuk lehine tedbir nafakasına hükmedilebilir. Mahkeme, nafaka talebi olmasa dahi, maddi gücü yetersiz olan eş veya çocuğun yararına re’sen tedbir nafakası kararı verebilir. Tedbir nafakası ile ilgili daha detaylı bilgilere Tedbir Nafakası ve Şartları başlıklı yazımızdan ulaşabilirsiniz. 2.1. Yoksulluk Nafakası Yoksulluk nafakası, boşanma nedeniyle ekonomik açıdan zor duruma düşecek eşe, diğer eş tarafından mali gücü oranında süresiz olarak ödenen bir nafaka türüdür. Boşanma sonrası eşlerden birinin hayat standartlarında ciddi bir düşüş yaşaması ve yoksulluğa düşmesi söz konusuysa, diğer eşe bu durumu dengelemek amacıyla nafaka ödeme yükümlülüğü getirilebilir. Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde düzenlenen yoksulluk nafakası, yalnızca nafaka talep eden eşin mahkemeye başvurması halinde hükmedilebilir; hâkim re’sen yoksulluk nafakasına karar veremez. Tanımı: Yoksulluk nafakası, boşanma nedeniyle ekonomik olarak yoksulluğa düşecek tarafa, boşanmadaki kusur durumları dikkate alınarak, diğer eş tarafından mali gücü oranında ödenmesine karar verilen nafaka türüdür. Bu nafaka türü, boşanmanın kesinleşmesinden sonra geçerli olur ve süresiz olarak devam edebilir. Şartları: Boşanmanın kesinleşmiş olması: Evlilik devam ederken yoksulluk nafakasına hükmedilmesi mümkün değildir. Nafaka talep edenin boşanma sonucu yoksulluğa düşmesi: Nafaka talep eden eşin, boşanma sonrasında ekonomik olarak geçimini sağlayamayacak duruma düşmesi gerekir. Nafaka talebinde bulunanın, boşanmada diğer eşten daha ağır kusurlu olmaması: Nafaka talep eden eş, boşanmaya sebep olan olaylarda diğer eşten daha fazla kusurlu ise nafaka talebi reddedilebilir. Nafaka talebinin mahkemeye sunulması: Yoksulluk nafakası, ancak nafaka talep eden eşin başvurusu üzerine mahkeme tarafından karara bağlanabilir. Hâkim re’sen yoksulluk nafakasına hükmedemez. Ayrıca, nafaka talep eden eşin çalışabilir durumda olmasına rağmen çalışmayı reddetmesi ve bu nedenle yoksulluğa düşmesi durumunda, nafaka talebi mahkeme tarafından reddedilebilir. Zira, geçimini sağlayabileceği bir mesleğe sahip olmasına rağmen çalışmayan kişinin nafaka talebi, hukukun dürüstlük ilkesiyle bağdaşmaz. Süresi: Yoksulluk nafakası süresiz olarak ödenmesine hükmedilebilecek bir nafaka türüdür. Ancak nafaka yükümlülüğü belirli durumlarda sona erer: Nafaka alacaklısının yeniden evlenmesi, Nafaka alacaklısının veya nafaka ödeyenin ölümü, Nafaka alacaklısının yoksulluk durumunun ortadan kalkması (Örneğin, düzenli ve yeterli bir gelire sahip olması), Nafaka alacaklısının haysiyetsiz bir hayat sürmesi gibi durumlarda, mahkeme kararıyla nafakanın sona ermesine karar verilebilir. Süresiz nafaka uygulaması, doktrinde ve yargı pratiğinde sıkça tartışılan bir konudur. Süresiz nafakanın kaldırılması veya belirli bir süreyle sınırlandırılması konusunda farklı görüşler ve öneriler bulunmaktadır. Bu konuda daha detaylı bilgilere Süresiz Nafaka ve Süresiz Nafakaya İlişkin Hukuki Değerlendirme ve Yurtdışında Nafaka yazılarımızdan ulaşabilirsiniz. Yetkili ve Görevli Mahkeme: Yoksulluk nafakası davasına bakmakla görevli mahkeme Aile Mahkemesi olup, Aile Mahkemesi bulunmayan yerlerde Asliye Hukuk Mahkemesi görevlidir. Boşanma davası devam ederken yoksulluk nafakası talep edilirse, yetkili mahkeme boşanma davasına bakan mahkemedir. Boşanma kesinleştikten sonra yoksulluk nafakası talebiyle dava açılmak istenirse, talep eden davacının yerleşim yerindeki Aile Mahkemesi yetkilidir. Boşanmanın kesinleşmesinden en geç 1 yıl içinde yoksulluk nafakası talebiyle dava açılması gerekmektedir. Aksi takdirde nafaka talep etme hakkı zamanaşımına uğrar. Yoksulluk nafakası ile ilgili daha detaylı bilgilere Yoksulluk Nafakası ve Şartları başlıklı yazımızdan ulaşabilirsiniz. 2.3. İştirak Nafakası İştirak nafakası, boşanma sonrası çocuğun bakım ve eğitim giderlerine katılımı sağlamak amacıyla, velayet kendisine verilmeyen ebeveynin, mali gücü oranında ödemekle yükümlü olduğu nafaka türüdür. Türk Medeni Kanunu’nun 182. maddesi kapsamında düzenlenen iştirak nafakasına hükmedilirken, çocuğun yüksek menfaati gözetilir ve mahkeme, tarafların taleplerinden bağımsız olarak karar verebilir. Tanımı: İştirak nafakası, boşanma sonucunda çocuğun velayet hakkının bir ebeveyne verilmesi durumunda, velayeti alamayan ebeveynin, çocuğun bakım, sağlık, eğitim ve genel yaşam giderlerine katkıda bulunmak için ödemek zorunda olduğu mali destektir. Şartları: İştirak nafakasına hükmedilebilmesi için aşağıdaki şartların sağlanması gerekmektedir: Müşterek çocuğun velayetinin bir tarafa verilmiş olması: Boşanma sürecinde veya sonrasında çocuğun velayetinin bir eşe verilmesi gereklidir. Velayeti almayan tarafın mali gücü oranında katkıda bulunması: Nafaka yükümlüsü olan ebeveynin ekonomik durumu ve mali gücü dikkate alınarak nafaka miktarı belirlenir. Çocuğun temel ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla ödenmesi: Mahkeme, çocuğun eğitim, sağlık, barınma ve sosyal gelişimi için gerekli harcamaları göz önünde bulundurarak nafakaya hükmeder. İştirak nafakası, boşanma davası sırasında talep edilebileceği gibi, boşanma kesinleştikten sonra da açılacak ayrı bir dava ile talep edilebilir. Boşanma davası süresince çocuğun velayeti geçici olarak bir tarafa verilmişse, mahkeme tedbir nafakası ödenmesine karar verebilir. Boşanma kesinleştikten sonra ise bu nafaka iştirak nafakasına dönüşebilir. Mahkeme, çocuğun yüksek menfaatini göz önünde bulundurduğundan, boşanma sırasında iştirak nafakasına hükmedilmemiş olsa bile, ilerleyen süreçte nafaka talep edilmesine engel teşkil etmez. Birden fazla çocuk varsa, her bir çocuğun ihtiyaçları ayrı ayrı değerlendirilerek nafaka miktarı belirlenir. Süresi: İştirak nafakası, çocuğun ergin olmasına kadar devam eder. Ancak çocuğun eğitimine devam etmesi durumunda nafaka ödeme yükümlülüğü uzayabilir. Çocuğun eğitimi devam ediyorsa: Türk hukuk sistemine göre, anne ve babanın çocuğa bakma yükümlülüğü yalnızca erginlik yaşıyla sona ermez; çocuğun eğitim hayatı sürdüğü müddetçe nafaka yükümlülüğü yardım nafakası adı altında devam edebilir. Çocuğun çalışmaya başlaması: Çocuğun kendi geçimini sağlayabilecek düzeyde bir işe başlaması durumunda, mahkemeye başvurularak iştirak nafakasının kaldırılması talep edilebilir. Yetkili ve Görevli Mahkeme: İştirak nafakası davalarına bakmakla görevli mahkeme Aile Mahkemesi olup, Aile Mahkemesi bulunmayan yerlerde Asliye Hukuk Mahkemesi görevlidir. Nafaka alacaklısı olan çocuğun veya velayeti alan ebeveynin yerleşim yeri yetkili mahkeme olarak kabul edilir. Boşanma davası sırasında iştirak nafakası talep edilmişse, yetkili mahkeme boşanma davasına bakan Aile Mahkemesi’dir. İştirak nafakası ile ilgili daha detaylı bilgilere İştirak – Çocuk İçin Nafaka ve Koşulları başlıklı yazımızdan ulaşabilirsiniz. 2.4. Yardım Nafakası Yardım nafakası, bir kişinin yoksulluğa düşmesini önlemek amacıyla, ekonomik olarak daha iyi durumda olan altsoy, üstsoy veya kardeşlerinden mali destek almasını sağlayan nafaka türüdür. Türk Medeni Kanunu’nun 364. maddesinde düzenlenen yardım nafakası, aile bireyleri arasındaki dayanışmayı sağlamak ve ekonomik zorluk içinde olan yakın akrabaların mağduriyetini önlemek amacıyla hükmedilir. Tanımı: Yardım nafakası, maddi durumu yetersiz olan ve geçimini sağlayamayacak durumda bulunan bir kişinin, altsoy (çocuk), üstsoy (anne-baba, büyükanne-büyükbaba) veya kardeşlerinden mali yardım almasını sağlayan nafaka türüdür. Şartları: Yardım nafakasına hükmedilebilmesi için şu koşulların sağlanması gerekmektedir: Nafaka talep edenin yoksulluğa düşecek durumda olması: Yardım nafakası, sadece gerçekten muhtaç olan kişilere verilir. Nafaka talep eden kişi, yaşamını sürdürebilecek asgari düzeyde gelir veya mal varlığına sahip değilse bu nafakayı talep edebilir. Nafaka yükümlüsünün mali gücünün bulunması: Nafaka ödeyecek kişi, ekonomik olarak yeterli gelire sahip olmalı ve nafaka ödemesi, kendi geçimini tehlikeye atmamalıdır. Kan hısımlığı bulunması: Yardım nafakası yalnızca altsoy (çocuklar), üstsoy (ebeveynler) ve kardeşler arasında hükmedilebilir. Kardeşler arasındaki nafaka yükümlülüğü diğer hısımlardan farklı olarak, yalnızca nafaka talep edilen kardeşin refah içinde olması durumunda geçerlidir. Talep şartı: Yardım nafakasına ancak mahkemeye yapılan bir başvuru sonucu karar verilebilir. Hâkim, re’sen yardım nafakasına hükmedemez. Yardım nafakası, ikincil bir nafaka türüdür, yani öncelikli nafaka türleri talep edilmeden doğrudan yardım nafakası istenemez. Nafaka talep eden kişi, önce bakım yükümlülüğü olan kişilerden (örneğin, anne-babasından veya eşinden) destek istemeli, bu talebin olumsuz sonuçlanması durumunda yardım nafakası talep edebilir. Süresi: Yardım nafakası, nafaka talep edenin yoksulluk durumu devam ettiği sürece ödenir. Ancak aşağıdaki durumlarda sona erebilir: Nafaka alacaklısının ekonomik durumunun düzelmesi, Nafaka yükümlüsünün mali durumunun kötüleşmesi, Taraflardan birinin ölümü. Yetkili ve Görevli Mahkeme: Yardım nafakası talep eden kişi, yerleşim yerindeki Aile Mahkemesinde dava açabilir. Aile Mahkemesi bulunmayan yerlerde ise Asliye Hukuk Mahkemesi bu davaya bakmakla yetkilidir. Yardım nafakasına ilişkin daha detaylı bilgilere “Yardım Nafakası ve Şartları” başlıklı yazımızdan ulaşabilirsiniz. 3. Nafaka Miktarının Belirlenmesi Nafaka miktarı, mahkeme tarafından tarafların ekonomik ve sosyal durumları dikkate alınarak hakkaniyet ilkesi çerçevesinde belirlenir. Nafaka yükümlüsünün ödeme gücü ile nafaka alacaklısının ihtiyaçları dengelenerek adil bir miktar belirlenmeye çalışılır. Mahkeme, nafaka yükümlüsünün gelir düzeyini, mal varlığını ve ödeme gücünü incelerken, nafaka alacaklısının geçim durumu ve yaşam standartlarını da göz önünde bulundurur. Özellikle iştirak nafakasında çocuğun eğitim, sağlık ve temel bakım giderleri belirleyici faktörler arasındadır. Hakim, tarafların mali durumlarını değerlendirerek, ekonomik koşullara uygun bir nafaka miktarına hükmeder. Nafaka Miktarının Belirlenmesinde Dikkate Alınan Temel Kriterler: Tarafların mali durumu: Gelir durumu, mal varlığı, çalışma koşulları ve yaşam standartları değerlendirilir. Nafaka talep edenin ihtiyaçları: Geçim durumu, yaşam koşulları ve gelir elde etme imkanı göz önüne alınır. Çocuklar için nafaka (İştirak nafakası): Çocuğun yaşı, eğitim giderleri, sağlık ihtiyaçları ve genel bakım masrafları belirleyicidir. Boşanmadaki kusur durumu (Yoksulluk nafakası için): Daha ağır kusurlu olan eş lehine nafaka bağlanmaz. Hayat pahalılığı ve ekonomik koşullar: Enflasyon, alım gücü ve geçim şartlarındaki değişimler dikkate alınarak nafaka miktarı güncellenebilir. 4. Nafaka Miktarının Artırılması veya Azaltılması Koşulları Nafaka miktarı, hükmedildiği tarihteki ekonomik ve sosyal koşullara göre belirlenir. Ancak zaman içinde tarafların mali durumlarında veya yaşam koşullarında önemli değişiklikler meydana gelebilir. Bu tür değişiklikler, nafaka miktarının artırılması, azaltılması veya tamamen kaldırılması için mahkemeye başvurulmasını gerektirebilir. Nafaka Miktarının Artırılması veya Azaltılması Gerektiren Durumlar: Tarafların mali durumunda değişiklik: Nafaka yükümlüsünün gelirinde önemli bir artış olması veya nafaka alacaklısının ekonomik şartlarının kötüleşmesi halinde, nafaka artırımı talep edilebilir. Tersi durumda, yani nafaka yükümlüsünün maddi zorluk yaşaması halinde nafakanın azaltılması istenebilir. Çocuğun ihtiyaçlarının değişmesi: İştirak nafakası için çocuğun eğitim, sağlık veya genel bakım giderlerinde artış olması halinde nafaka artırılabilir. Çocuğun ekonomik bağımsızlığını kazanması veya kendi geçimini sağlayabilir hale gelmesi durumunda ise nafaka azaltılabilir veya kaldırılabilir. Hayat pahalılığı ve ekonomik koşullar: Enflasyon, alım gücü düşüşü ve genel ekonomik dalgalanmalar nedeniyle nafaka miktarının yetersiz hale gelmesi, artırımı gerektirebilir. Nafaka borçlusunun ekonomik yükünün artması: Nafaka ödeyen kişinin yeni bir aile kurması, başka çocuklarının olması veya işini kaybetmesi gibi nedenler, nafakanın azaltılması için gerekçe olabilir. Nafaka alacaklısının ekonomik bağımsızlığını kazanması: Nafaka alan eşin işe başlaması, düzenli bir gelire sahip olması veya miras gibi yeni mali kaynaklara ulaşması durumunda nafaka miktarı azaltılabilir veya tamamen kaldırılabilir. Nafaka miktarının artırılması veya azaltılması için nafaka yükümlüsü veya alacaklısı, yetkili Aile Mahkemesi’ne başvurarak nafaka uyarlama davası açabilir. Mahkeme, tarafların mali durumlarındaki değişiklikleri değerlendirerek hakkaniyet çerçevesinde yeni bir karar verebilir. 5. Nafakanın Sona Ermesi Nafaka, belirli koşulların devam etmesi halinde hükmedilen bir mali yükümlülük olup, bu koşulların ortadan kalkması durumunda nafaka ödeme yükümlülüğü sona erebilir. Mahkeme kararıyla bağlanan nafaka türleri, hukuki ve sosyal değişikliklere bağlı olarak kaldırılabilir. Nafakanın Sona Erme Sebepleri: Yeniden Evlenme: Nafaka alacaklısı, yeni bir evlilik yaptığında yoksulluk nafakası hakkını kaybeder ve nafaka sona erer. Ancak iştirak nafakası (çocuk için) devam eder. Taraflardan Birinin Ölümü: Hem nafaka yükümlüsünün hem de nafaka alacaklısının ölümü halinde nafaka yükümlülüğü kendiliğinden sona erer. Nafaka, mirasçılara geçmez. Nafaka Alacaklısının Yoksulluk Halinin Ortadan Kalkması: Yoksulluk nafakası, sadece boşanma nedeniyle ekonomik olarak zor duruma düşen tarafa bağlanır. Nafaka alacaklısı, düzenli bir gelir elde etmeye başlarsa veya ekonomik olarak kendi geçimini sağlayabilecek bir duruma gelirse, nafaka yükümlüsü mahkemeye başvurarak nafakanın kaldırılmasını talep edebilir. Çocuğun Ergin Olması (İştirak Nafakası için): İştirak nafakası, kural olarak çocuk 18 yaşına geldiğinde sona erer. Ancak çocuğun eğitimi devam ediyorsa, mahkeme kararıyla nafakanın yardım nafakası adı altında uzatılması mümkündür. Haysiyetsiz Hayat Sürme: Nafaka alacaklısının toplum içinde ahlaka aykırı veya kamu düzenini bozucu bir yaşam sürmesi durumunda, nafaka yükümlüsü mahkemeye başvurarak nafakanın kaldırılmasını talep edebilir. Bu durum, özellikle yoksulluk nafakası açısından değerlendirilir. Nafaka Ödeyenin Mali Güç Kaybı: Nafaka yükümlüsü, ciddi ekonomik sıkıntıya girerse ve nafaka ödeme gücü kalmazsa, mahkemeye başvurarak nafakanın kaldırılmasını veya azaltılmasını isteyebilir. Nafakanın sona ermesi için mahkemeye başvurulması ve karar alınması gerekmektedir. Hakim, tarafların ekonomik ve sosyal durumlarını inceleyerek hakkaniyet çerçevesinde nafakanın kaldırılmasına veya devam etmesine karar verir. 6. Nafaka Davaları ve Süreçleri Nafaka davaları, nafaka talebinde bulunan tarafın geçim sıkıntısını gidermek veya çocukların bakım ve eğitim giderlerini karşılamak amacıyla açtığı davalardır. Bu davalar, boşanma süreciyle birlikte görülebileceği gibi, boşanma sonrasında ayrı bir dava olarak da açılabilir. Mahkeme, tarafların mali durumlarını ve nafaka talebinin haklı olup olmadığını değerlendirerek karar verir. 6.1. Nafaka Talebi Nasıl Yapılır? Nafaka talebinde bulunmak isteyen kişi, nafaka türüne bağlı olarak boşanma davası içinde veya bağımsız bir nafaka davası açarak mahkemeye başvurabilir. Boşanma davası içinde nafaka talebi: Boşanma davası açan eş, dilekçesinde tedbir, yoksulluk veya iştirak nafakasını talep edebilir. Mahkeme, tarafların ekonomik durumlarını inceleyerek bu talepler hakkında karar verir. Bağımsız nafaka davası: Boşanma davası sırasında nafaka talep edilmemişse veya boşanma kesinleştikten sonra nafaka bağlanması isteniyorsa, ayrı bir nafaka davası açılabilir. Yardım nafakası gibi talepler için de bağımsız dava açılması gerekmektedir. Nafaka artırımı veya kaldırılması talebi: Nafaka miktarının artırılması, azaltılması veya tamamen kaldırılması için, nafaka yükümlüsü veya alacaklısı mahkemeye başvurarak nafaka uyarlama davası açabilir. 6.2. Nafaka Davalarında Görevli ve Yetkili Mahkemeler Görevli Mahkeme: Nafaka davalarına Aile Mahkemeleri bakar. Aile Mahkemesi olmayan yerlerde ise Asliye Hukuk Mahkemesi nafaka davalarına bakmakla görevlidir. Yetkili Mahkeme: Boşanma davası içinde nafaka talep ediliyorsa, boşanma davasına bakan mahkeme yetkilidir. Bağımsız nafaka davalarında, nafaka talep edenin veya nafaka yükümlüsünün yerleşim yeri mahkemesi yetkilidir. 6.3. Nafakanın Ödenmemesi Durumunda Başvurulacak Hukuki Yollar Nafaka yükümlüsü, mahkeme kararına rağmen nafaka ödemelerini yapmazsa, nafaka alacaklısı aşağıdaki yasal yollarla hakkını arayabilir: İcra Takibi: Nafaka alacaklısı, icra müdürlüğüne başvurarak nafaka borçlusu hakkında icra takibi başlatabilir. Ödenmeyen nafaka miktarı, borçlunun maaşına veya mal varlığına haciz konularak tahsil edilebilir. Tazyik Hapsi (Hapis Cezası): Nafaka borcunu ödemeyen kişi hakkında İcra ve İflas Kanunu uyarınca tazyik hapsi uygulanabilir. Bu hapis cezası, borcun ödenmesi halinde sona erer. Nafaka Artırım veya Uyarlama Davası: Nafaka borçlusunun ekonomik durumu iyileştiğinde veya nafaka alacaklısının mağduriyeti arttığında mahkemeye başvurularak nafaka miktarı güncellenebilir. Mahkeme kararı ile belirlenen nafaka ödemeleri, yasal bir yükümlülük olup, ödenmemesi halinde icra ve hukuk yollarıyla tahsil edilmesi mümkündür. Excerpt: Türk Medeni Kanunu uyarınca, nafaka türleri, bakım nafakası ve yardım nafakası olarak iki kategoride düzenlenmekte olup, nafaka miktarı nafaka borçlusunun ve alacaklısının maddi durumuna göre belirlenir. ### Fikir ve Sanat Eserlerinde Hak İhlaline Karşı Açılabilecek Ceza Davaları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK)’na göre eser, yaratıcısının kişisel niteliklerini taşıyan fikir ve sanat ürünleridir. Mevzuatımıza göre bir ürünün, eser olarak kabul edilebilmesi için, musiki, güzel sanatlar, sinema eserleri veyahut ilim ve edebiyat alanlarından birine ait olması gerekir. Bu kapsamda, yasal düzenlemeler ile koruma altında sayılan her eser, sahibine, gerek mali gerekse manevi olmak üzere çeşitli haklar sağlamaktadır. Fikri hakların ihlali durumunda, eser sahibinin, ihlalciye karşı çeşitli hukuk davaları açma hakkı olduğu gibi, savcılığa suç duyurusunda bulunarak haklarında ceza yargılaması sürecini başlatması da mümkündür. FSEKm.71-72’de hangi fiillerin suç oluşturduğu ve bu suçu işleyen kişiler hakkında öngörülen cezai yaptırımların neler olduğu açıkça düzenlenmiştir. Fikir ve sanat eserlerine ilişkin hak ihlallerine ilişkin ceza davalarında görevli mahkeme, Fikri Sınai Haklar Ceza Mahkemesidir. Hakları ihlal edilen eser sahibinin başvurabileceği çeşitli hukuki yollar mevcuttur. Eser sahibi, ihlalciye karşı Tecavüzün Ref’i Davası, Tecavüzün Men’i Davası, Temin Edilen Karın Devri Davası gibi davalar açabilir. Keza, mevzuatımızda aranan şartlar oluşmuşsa maddi ve/veya manevi tazminat talep edebilir. Ancak eser sahibinin, eser üzerindeki haklarının ihlali halinde başvurabileceği yargısal yollar bunlardan ibaret değildir. İhlalci kişinin, ihlale konu eylemleri yüzünden yargılanarak ceza alması da mümkündür. Şikayete bağlı bu suçlara ve öngörülen cezalara ilişkin detaylara yazımızın devamında yer verilmektedir. 1. Fikir ve Sanat Eserlerinde Eser Sahibinin Hakları 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK)'na göre eseri meydana getiren gerçek ya da tüzel kişi, eser sahibi olarak kabul edilir. FSEK’in kapsamına dahil edilen her eser, eserin ortaya çıkışı ile eş zamanlı olarak, eser sahibine bazı haklar vermektedir. Yani, eser sahibinin, eseri üzerinde hak iddia edebilmesi için herhangi bir tescile ihtiyacı bulunmamaktadır. Konuya ilişkin detaylı bilgi için “Eser Sahibinin Hakları, Hakkın Korunması ve Devri” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Diğer taraftan, eser sahibine FSEK uyarınca tanınan haklar, mali ve manevi haklar olmak üzere iki kategoriye ayrılmıştır. Uygulamada, bu hakların birbirileriyle beraber kullanıldığı yahut bir hak kullanılırken bunun doğal bir sonucu olarak diğer hakkın da kullanıldığı durumlara sıklıkla rastlanmaktadır. 1.1. Fikir ve Sanat Eseri Üzerindeki Manevi Haklar Eser sahibinin, FSEK kapsamında sahip olduğu manevi hakları, doğrudan kişinin kendisine bağlı olan ve başkasına devri mümkün olmayan haklardır. Hakkın başkasına doğrudan devri mümkün olmamakla beraber, eser sahibinin hakkı kullanma yetkisini bir başkasına devretmesi mümkün olabilmektedir. Bahse konu manevi haklar; Umuma arz hakkı,Adın belirtilmesi yetkisi,Eserde değişiklik yapılmasını önleme yetkisi ileMalik ve zilyede karşı haklardır. 1.2. Fikir ve Sanat Eseri Üzerindeki Mali Haklar Eser sahibinin mali hakları, mevzuatımızda sınırlı sayıda sayılmıştır. İşleme hakkı, çoğaltma hakkı, yayma hakkı, temsil hakkı, işaret, ses/görüntü nakline yarayan araçlarla umuma iletim hakkı ile pay ve takip hakkı, eser sahibinin mali haklarındandır. Mevzuatın tahdidi olarak tek tek belirlediği mali haklara ilaveten başka bir mali hak yaratılamaz. Ayrıca, manevi haklardan faklı olarak bu hakların devir ve intikali mümkündür. 2. Eserlere İlişkin Hak İhlalleri İçin Öngörülen Cezai Yaptırımlar Hakları ihlal edilen eser sahibinin, tecavüzü sonlandırmak yahut maddi-manevi zararını telafi etmek amacıyla başvurabileceği hukuki yollar mevcuttur. Diğer taraftan, koruma altındaki eserlere ilişkin manevi, mali veya bağlantılı hakları ihlal eden kişiler aleyhine, FSEK m.71 ve 72’de çeşitli cezai yaptırımlar öngörülmüştür. 2.1. Manevi, Mali veya Bağlantılı Haklara Tecavüz FSEK Madde 71- Bu Kanunda koruma altına alınan fikir ve sanat eserleriyle ilgili manevi, mali veya bağlantılı hakları ihlal ederek: 1. Bir eseri, icrayı, fonogramı veya yapımı hak sahibi kişilerin yazılı izni olmaksızın işleyen, temsil eden, çoğaltan, değiştiren, dağıtan, her türlü işaret, ses veya görüntü nakline yarayan araçlarla umuma ileten, yayımlayan ya da hukuka aykırı olarak işlenen veya çoğaltılan eserleri satışa arz eden, satan, kiralamak veya ödünç vermek suretiyle ya da sair şekilde yayan, ticarî amaçla satın alan, ithal veya ihraç eden, kişisel kullanım amacı dışında elinde bulunduran ya da depolayan kişi hakkında bir yıldan beş yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur.2. Başkasına ait esere, kendi eseri olarak ad koyan kişi altı aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezasıyla cezalandırılır. Bu fiilin dağıtmak veya yayımlamak suretiyle işlenmesi hâlinde, hapis cezasının üst sınırı beş yıl olup, adlî para cezasına hükmolunamaz.3. Bir eserden kaynak göstermeksizin iktibasta bulunan kişi altı aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezasıyla cezalandırılır.4. Hak sahibi kişilerin izni olmaksızın, alenileşmemiş bir eserin muhtevası hakkında kamuya açıklamada bulunan kişi, altı aya kadar hapis cezası ile cezalandırılır.5. Bir eserle ilgili olarak yetersiz, yanlış veya aldatıcı mahiyette kaynak gösteren kişi, altı aya kadar hapis cezası ile cezalandırılır.6. Bir eseri, icrayı, fonogramı veya yapımı, tanınmış bir başkasının adını kullanarak çoğaltan, dağıtan, yayan veya yayımlayan kişi, üç aydan bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasıyla cezalandırılır. Bu Kanunun ek 4 üncü maddesinin birinci fıkrasında bahsi geçen fiilleri yetkisiz olarak işleyenler ile bu Kanunda tanınmış hakları ihlâl etmeye devam eden bilgi içerik sağlayıcılar hakkında, fiilleri daha ağır cezayı gerektiren bir suç oluşturmadığı takdirde, üç aydan iki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Hukuka aykırı olarak üretilmiş, işlenmiş, çoğaltılmış, dağıtılmış veya yayımlanmış bir eseri, icrayı, fonogramı veya yapımı satışa arz eden, satan veya satın alan kişi, kovuşturma evresinden önce bunları kimden temin ettiğini bildirerek yakalanmalarını sağladığı takdirde, hakkında verilecek cezadan indirim yapılabileceği gibi ceza vermekten de vazgeçilebilir. 2.2. Koruyucu Programları Etkisiz Kılmaya Yönelik Hazırlık Hareketleri FSEK Madde 72-Bir bilgisayar programının hukuka aykırı olarak çoğaltılmasının önüne geçmek amacıyla oluşturulmuş ilave programları etkisiz kılmaya yönelik program veya teknik donanımları üreten, satışa arz eden, satan veya kişisel kullanım amacı dışında elinde bulunduran kişi altı aydan iki yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. 3. Şikayet Yukarıda izah edilen suçlardan ötürü, ilgilileri aleyhinde soruşturma ve kovuşturma sürecinin başlatılabilmesi için, şikâyet şartı aranır. Mevzuatımız uyarınca, şikayete hakkı olan kişilerin başlıcaları şu şekilde listelenebilir: Hakları tecavüze uğrayan kimselerMilli Eğitim BakanlığıKültür ve Turizm BakanlığıBasın Yayın Genel MüdürlüğüTürk Basınını Temsil Eden KuruluşlarMeslek birlikleri Bir şikâyetin geçerli kabul edilebilmesi için, eser üzerinde hak sahibi olan kişilerin veya üyesi oldukları meslek birliklerinin, bu haklarını kanıtlayan belgeleri de sunmaları gerekir. Usulüne uygun şekilde yapılan şikayet başvurusu üzerine, kolluk makamınca suça konu olay incelenerek deliller toplanacaktır. Bu noktada, suça konu olayın niteliği gereği acele işlerden olması dolayısıyla, derhal harekete geçilmesi, yargılama sürecinin sağlıklı yürütülebilmesi adına son derece önemlidir. 4. Ceza Davasında İzlenecek Usul Yukarıdaki açıklamalarımıza uygun şekilde yapılan şikâyete binaen, savcılık makamınca suç konusu eşyaya ilişkin 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) uyarınca el koyma koruma tedbiri alınabilir. Yapılan ihlalin, eserlerin izinsiz çoğaltılmasına ilişkin olması halinde, savcılık makamınca, suça konu çoğaltma faaliyetiyle sınırlı olacak şekilde faaliyetin durdurulması kararı verilebilir. Savcılık Makamınca verilen bu kararın 24 saat içinde Sulh Ceza Hakimliği tarafından onaylanması gerekmekte olup, aksi durumda onaylanmayan karar hükümsüz kalır. Diğer taraftan, 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) uyarınca, işletmenin mal/hizmetlerinin diğer işletmelerinkinden ayırt edilmesini sağlamak koşuluyla tasarlanan kimi işaretler, marka olarak kabul edilmektedir. Markanın sahibine tanınan hakların ihlal edildiği durumlarda da tıpkı bu yazımızda açıklandığı gibi, ihlalcilere karşı cezai yaptırım uygulanması mümkün olabilmektedir. Markanın tanımına, sağladığı hak ve korumalar ile ihlalinin hukuki ve cezai neticelerine ilişkin incelememize “Markanın Tescili ve Markanın Sağladığı Haklar” yazımızdan ulaşabilirsiniz. Hakları ihlal edilen eser sahibinin başvurabileceği hukuki yollar ile ilgili detaylı bilgi için "FSEK Kapsamında Eser Sahibi Tarafından Açılabilecek Davalar" başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Excerpt: 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK)’na göre eser, yaratıcısının kişisel niteliklerini taşıyan fikir ve sanat ürünleridir. Mevzuatımıza göre bir ürünün, eser olarak kabul edilebilmesi için, musiki, güzel sanatlar, sinema eserleri veyahut ilim ve edebiyat alanlarından birine ait olması gerekir. Bu kapsamda, yasal düzenlemeler ile koruma altında sayılan her eser, sahibine, gerek mali gerekse manevi olmak üzere çeşitli haklar sağlamaktadır. Fikri hakların ihlali durumunda, eser sahibinin, ihlalciye karşı çeşitli hukuk davaları açma hakkı olduğu gibi, savcılığa suç duyurusunda bulunarak haklarında ceza yargılaması sürecini başlatması da mümkündür. FSEKm.71-72’de hangi fiillerin suç oluşturduğu ve bu suçu işleyen kişiler hakkında öngörülen cezai yaptırımların neler olduğu açıkça düzenlenmiştir. Fikir ve sanat eserlerine ilişkin hak ihlallerine ilişkin ceza davalarında görevli mahkeme, Fikri Sınai Haklar Ceza Mahkemesidir. ### Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesi Arsa sahibinin arsasındaki belirli bir payın mülkiyetini müteahhide devretmeyi taahhüt ettiği, müteahhidin ise arsa üzerinde bina yapımını üstlendiği sözleşmeye, “Kat karşılığı inşaat sözleşmesi” denilmektedir. Uygulamada arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi olarak da bilinen bu sözleşme sayesinde, arsa sahibi parasal bir karşılık ödemeksizin daire sahibi olabilmektedir. Müteahhit ise yaptığı diğer daireleri satarak kar elde edebilmektedir. Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin hukuken geçerliliği, tarafların, sözleşmenin esaslı unsurları üzerinde fikir birliğine varmalarına ve aynı zamanda sözleşmenin şekil şartına uygun şekilde yapılmasına bağlıdır. Bu nedenle, kat karşılığı inşaat sözleşmesinin mutlaka noter huzurunda düzenleme yoluyla yapılması gerekmektedir. Kat karşılığı inşaat sözleşmesinde tarafların karşılıklı yükümlülükleri bulunmaktadır. Örneğin arsa sahibi, inşaat yapmaya elverişli olan bir arsayı müteahhide bırakma, müteahhit de bu arsa üzerinde sözleşmeye uygun bir yapı inşa etme borcu altındadır. Fakat bazı hallerde tarafların bu yükümlülüklere aykırı hareket ettiği görülmektedir. Özellik müteahhidin inşaatı yarım bırakması ekonomik kriz dönemlerinde sık görülen bir durumdur. Bu durumda arsa sahiplerinin bir dava açarak zararın tazminini talep etmesi ve seçimlik haklarını ileri sürmesi mümkündür. 1. Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesi Nedir? Kat karşılığı inşaat sözleşmesi, arsa sahibinin, arsasındaki belirli bir payın mülkiyetini yükleniciye geçirmeyi taahhüt ettiği, yüklenicinin ise bahse konu arsa üzerinde bina yapımını üstlendiği sözleşmedir. Burada yüklenici ile kastedilen, uygulamada da bilinen adıyla, müteahhittir. Böylece, müteahhit, arsa sahibinin temin ettiği arsanın bir bölümünü yahut yapacağı binadaki daire veya dükkanlardan bazılarını devralması karşılığında, binayı inşa etmeyi taahhüt eder. Arsa sahibi de bu sözleşme sayesinde arsa üzerinde yapılacak olan yeni binadan konut ve dükkanlar elde etmiş ve arsasının değer kazanmasını sağlamış olur. 2. Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesinin Hukuki Niteliği Kat karşılığı inşaat sözleşmesinin hukuki niteliğinin doğru saptanması, özellikle tarafların sözleşme gereği üstlendikleri edim yükümlülüklerinin ve sözleşmeden doğan uyuşmazlıklara uygulanacak hukuk kurallarının belirlenmesinde oldukça önemlidir. Bu sözleşme hukuki niteliği itibarıyla, tam iki tarafa karşılıklı borç yükleyen, atipik, karma nitelikte, geçici edim – sürekli edim karmaşığı borç ilişkisi doğuran bir sözleşmedir. 3. Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesinin Şekli Taraflar, kat karşılığı inşaat sözleşmesinin esaslı unsurları üzerinde fikir birliğine vararak anlaşmış olmalıdırlar. Esaslı unsurlar, müteahhit açısından arsa üzerinde yapı inşa ederek arsa sahibine teslim etmekken arsa sahibi açısından yapılan inşaatın bedeli olarak arsanın belirli bir hissesini devretmektir. Taraflar aralarında anlaşarak, arsanın belirli bir hissesi yerine, yeni yapılan inşaattan bir veya birkaç bağımsız bölümün müteahhit adına tescillenmesini de kararlaştırabilirler. Hukuki özellikleri gereği kat karşılığı inşaat sözleşmesi, eser sözleşmesine, taşınmaz satış vaadine veya taşınmaz satış sözleşmesine çeşitli açılardan benzer niteliktedir. Buradan hareketle, eser sözleşmesinin yapılması için herhangi bir şekil şartı aranmasa da taşınmaz satış vaadi sözleşmesi ve satış sözleşmesi resmi şekle tabidir. Keza, kat karşılığı inşaat sözleşmesi de bir taşınmazın devri unsurunu barındırdığı için, bu sözleşmenin geçerliliği, resmi şekilde yapılması şartına bağlıdır. Bu nedenle kat karşılığı inşaat sözleşmeleri mutlaka noterde düzenleme şeklinde yapılmalıdır. 4. Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesinin Geçersizliği Şekil şartına uyulmayan kat karşılığı inşaat sözleşmesi, geçersiz sayılacağından, ne müteahhit ne de arsa sahibi için sözleşmeden doğan hiçbir hak ve borç söz konusu olmayacaktır. Başka bir deyişle, resmi şekilde yapılmayan arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinde, tarafların edim borcunu yerine getirip getirmediklerinden, temerrüde düştüklerinden yahut başkaca yükümlülüklerinden bahsedilemez. Fakat sözleşmenin geçersiz olduğunu bile bile karşı tarafı kandırarak sözleşme yapan tarafın, daha sonradan sözleşmenin geçersizliğini iddia etmesi dürüstlük kuralına aykırı olarak kabul edilmektedir. Bu durumda sözleşmenin geçersiz olduğunu taraflardan biri bilmesine rağmen sözleşme yapılmışsa, belirli bir aşamadan sonra taraf sözleşmenin geçersiz olduğu ileri sürerek yükümlülükten kurtulamayacaktır. Burada sözleşme geçersiz olarak yapılmış olsa bile inşaatın çoğu tamamlanmışsa, yine arsa sahibinin ya da müteahhidin geçersizliği iddia ederek devir borcundan kurtulması mümkün değildir. Zira bu durumda dürüstlük kuralına aykırılık teşkil edecektir. Son olarak belirtmek gerekir ki; geçersiz sözleşmeye binaen karşı tarafa yapılan kazandırmalar, sebepsiz zenginleşme hükümleri kapsamında dava açılarak geri istenebilir. 5. Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesinin Tapuya Şerh Edilmesi Tarafların kat karşılığı inşaat sözleşmesi yaptıktan sonra tapu sicilinde “müteahhit lehine inşaat hakkı vardır.” şeklinde inşaat şerhi koyulmasını talep edebilir. Böylelikle tapuya şerh edilen kat karşılığı inşaat sözleşmesi, herkese karşı ileri sürülebilir. Başka bir anlatımla, tapuya şerh işlemi sayesinde arsa sahibinin arsayı müteahhitten başka üçüncü bir kişiye devretmesinin önüne geçilecek ve üçüncü kişinin iyi niyeti ortadan kaldırılacaktır. Hemen belirtmek gerekir ki; taraflar arasındaki arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi feshedilmedikçe bu şerhin kaldırılması da talep edilemez. Şerhin bir diğer etkisi de, Türk Medeni Kanunu m.1009/2’de düzenlenen munzam etkidir. Buna göre, kat karşılığı inşaat sözleşmesi tapuya şerh edildikten sonra, ilgili taşınmaz üzerinde kurulan başkaca hakların terkini veya varsa haczin kaldırılması müteahhit tarafından talep edilebilecektir. 6. Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesinde Arsa Sahibi ve Müteahhidin Yükümlülükleri Arsa sahibinin asli edim yükümlülüğü, üzerinde inşaat yapılması için sözleşme konusu arsayı müteahhide teslim etmektir. Arsanın müteahhide fiziken ve hukuken inşaat yapmaya elverişli olarak ve ayıpsız şekilde teslim edilmesi gerekir.Örneğin, bir arsanın fiziki olarak elverişli sayılabilmesi için, üzerinde başka bir apartmanın ve/veya apartmanda hali hazırda ikamet eden kişilerin bulunmaması şarttır. Hukuken elverişlilik ise, taşınmazın 3194 sayılı İmar Kanunu başta olmak üzere ilgili mevzuata göre inşaat yapımına müsait olmasıdır. Müteahhidin asıl yükümlülüğü ise, sözleşme konusu inşaatı tamamlayıp arsa sahibine teslim etmektir. Ayrıca müteahhidin sadakat ve özen borcu da vardır. Yani müteahhit arsa sahibinin menfaatine aykırı davranışlardan kaçınmalı, inşaatı yapım sürecinde özenli davranmalı ve inşaatı zamanında başlayıp bitirmelidir. 7. Müteahhit İnşaatı Tamamlamazsa Ne Yapılabilir? Bazı hallerde müteahhidin sözleşmeye aykırı olarak inşaatı tamamlamadığı yahut eksik veya ayıplı şekilde tamamladığı görülmektedir. Özellikle ekonomik krizin olduğu dönemlerde müteahhitler inşaatı yarım bırakabilmektedir. Bu durumda sözleşmenin uygulama şekline göre arsa sahiplerinin seçimlik hakları bulunmaktadır. Örneğin inşaat yarım bırakılmışsa arsa sahibi sözleşmeyi feshedebilecek ve mahkemeden tapuda müteahhide devredilmiş olan payların kendilerine devrini talep edebileceklerdir. Yine inşaatın ayıplı şekilde yapılması halinde arsa sahibi zararın tazminini de talep edebilecektir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun, 24.1.2018 tarih ve 2017/14-2534 E., 2018/88 K. sayılı ilamına göre: ‘’… arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesine dayalı olarak açılan davalarda yüklenicinin ilim ve fenne uygun inşaat yaparak arsa sahibine teslim etme edimini yerine getirip getirmediği her davada ayrıca değerlendirilmesi gereklidir.’’ 8. Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesinden Doğan Uyuşmazlıklarda Görevli ve Yetkili Mahkeme Görevli Mahkeme; Kat karşılığı inşaat sözleşmesinden doğan uyuşmazlıklarda görevli mahkeme olayın özelliğine göre belirlenmektedir. Genel kural olarak görevli mahkeme, Asliye Hukuk Mahkemesi olmakla beraber, ancak arsa sahibi veya müteahhit gibi taraflardan biri tacirse ve uyuşmazlık ticari nitelik taşıyorsa, yetkili mahkeme Asliye Ticaret Mahkemesi olacaktır. Yetkili Mahkeme; Kat karşılığı inşaat sözleşmelerinden kaynaklanan uyuşmazlıklarda yetkili mahkeme, uyuşmazlığın türüne göre belirlenmektedir. Bu belirleme, üç farklı temel kriter doğrultusunda yapılır: Taşınmazın Bulunduğu Yer Mahkemesi: Uyuşmazlık, taşınmazın bulunduğu yerle ilgili ise, yetkili mahkeme o taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi olacaktır. Davalının Yerleşim Yeri Mahkemesi: Uyuşmazlık, davalının yerleşim yeri ile ilgili ise, yetkili mahkeme davalının yerleşim yerindeki mahkeme olacaktır. Sözleşmenin İfa Edileceği Yer Mahkemesi: Uyuşmazlık, sözleşmenin ifa edileceği yerle ilgili ise, yetkili mahkeme sözleşmenin ifa edileceği yer mahkemesi olacaktır. Excerpt: Uygulamada arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi olarak tabir edilen, kat karşılığı inşaat sözleşmesi, hukuki niteliği itibariyle, tam iki tarafa borç yükleyen, karma nitelikte bir sözleşmedir. ### Eser Sahibinin Hakları, Hakkın Korunması ve Devri Eser sahibinin, fikir ve sanat eserleri üzerindeki hakları, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu(FSEK)’nda düzenlenmiş ve koruma altına alınmıştır. FSEK’te eser kavramı, sahibinin hususiyetini taşıyan, ilim ve edebiyat, musiki, güzel sanatlar veya sinema eserleri olarak sayılan her nevi fikir ve sanat mahsulleri şeklinde tanımlanmıştır. Eserin meydana getirilmesiyle eser sahibinin hakkı kendiliğinden doğmakta olup eserin kayıt veya tescilinin, ispat kolaylığı sağlamak dışında bir etkisi yoktur. Diğer taraftan, eser sahibinin eser üzerindeki hakkı mutlak bir hak olup herkese karşı ileri sürülebilir. Bu bağlamda, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda eser sahibinin eser üzerinde sınırlı sayıda sayılmış mali ve manevi hakları bulunmaktadır. Bu hakları kullanma yetkisi münhasıran eser sahibine ait olmakla birlikte, eser sahibi yapacağı yazılı sözleşmeyle mali haklarını devir, ruhsat ve izin usulleriyle başkasına devredebilecektir. Eser sahibinin mali haklarını devretmesi halinde, bahse konu devir ilişkisinin sona ermesi mümkün olabilmektedir. Eser sahibi ile devralan arasında bir süre kararlaştırılması halinde, bu sürenin dolmasıyla devir ilişkisi son bulabileceği gibi, devir amacının gerçekleşmesi de sözleşmeyi kendiliğinden sona erdirir. Keza, mevzuatta düzenlenen bazı şartların varlığı halinde, eser sahibinin cayma hakkını kullanması da mümkün olabilmektedir. 1. Eser Sahibi ve Eser Üzerindeki Hak Sahipliğinin Belirlenmesi Eser, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu(FSEK)’nda sahibinin hususiyetini taşıyan ve ilim ve edebiyat, musiki, güzel sanatlar veya sineme eserleri olarak sayılan her nevi fikir ve sanat mahsulleri olarak tanımlanmıştır. Eser sahibi ise eser meydana getiren kişi olarak ifade edilmektedir. Eser sahipliği için bir kişinin eseri meydana getirmesi yeterli olup ayrıca bir irade beyanı, tescil, başvuru vb. gibi bir işleme ihtiyaç yoktur. Nitekim eserin tesciline ilişkin FSEK m.13/3’ye yer bulan mevzuat düzenlemesi şu şekildedir: “Filmlerin ilk tespitini gerçekleştiren film yapımcıları ile seslerin ilk tespitini gerçekleştiren fonogram yapımcıları, hak ihdas etmek amacı taşımaksızın, sahip oldukları hakların ihlâl edilmemesi, hak sahipliklerinin belirlenmesinde ispat kolaylığı sağlanması ve malî haklara ilişkin yararlanma yetkilerinin takip edilmesi maksadıyla, sinema ve müzik eserlerini içeren yapımlarının kayıt ve tescilini yaptırırlar. Aynı maksatla, eser sahiplerinin talebi üzerine, bu Kanun kapsamında korunan tüm eserlerin kayıt ve tescili yapılabilir, malî haklara ilişkin yararlanma yetkileri de kayıt altına alınabilir. Beyana müstenit yapılan bu işlemlerden Bakanlık sorumlu tutulamaz.” Bu hükümle, eserin tescilinin hak sahipliği bakımından kurucu olmadığı, sadece ispat kolaylığı sağlaması ve mali haklara ilişkin yararlanma yetkilerinin takip edilmesi maksadıyla tescilin yapıldığı düzenlenmiştir. Keza, yerleşik Yargıtay içtihatları da eserin meydana getirilmesiyle eser sahibinin hakkının kendiliğinden doğduğu, kayıt ve tescilin ise ispat kolaylığı sağlamak dışında bir etkisinin bulunmadığı yönündedir. 2. Usulsüz Tescilin Düzeltilmesi Eserin hak sahibi olmayan bir kişi üzerine usulsüz şekilde tescil edilmesi durumunda dahi eser üzerindeki hak sahipliği eseri meydana getiren kişiye ait olmaya devam edecektir. Ancak hak sahipliğinin ispatı noktasında yaşanacak sıkıntıların giderilebilmesi için FSEK m.15/3’te için usulsüz tescilin düzeltilmesi hususu düzenlenmiştir. Buna göre eserin usulsüz şekilde gerçek hak sahibi dışında bir kişi üzerine tescil edilmesi durumunda hak sahibi Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesinde dava açabilir. Açılacak bu davada eserin gerçek sahibi tarafından Usulsüz Tescil İçeren Eser İşletme Belgesinin İptali ile Hakkın Tespiti talep edilecektir. 3. Fikir ve Sanat Eserlerinde Eser Sahibinin Hakları FSEK, eser sahibinin haklarını mali ve manevi haklar olmak üzere iki kategoriye ayırmıştır. Ancak kanunda sayılan hakların büyük bir çoğunluğunun birbirleriyle kullanıldığı, hatta bazı hakların kullanılmasının diğer hakkın da kullanılması sonucu doğduğu görülmektedir. Bu nedenle mali ve manevi haklar ayrımı yapay bir ayrımdan öteye gidemeyip, kanunda belirtilen hakların bütünü, esasen telif hakkı kapsamında kullanılan yetkiler olmaktadır. Fakat kolay anlaşılabilirliği sağlayabilmek adına, kanundaki ayrımı takip etmek yerinde olacaktır. Eser Sahibinin Manevi Hakları:Eser sahibinin eserle olan manevi bağlarına ilişkin haklarını ifade etmekte olan manevi hakları, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu m.14-19 arasında düzenlenmiştir. Kanun’a göre sınırlı sayıda belirlenen bu haklar şu şekilde listelenebilir: Eseri kamuya sunma hakkı (FSEK. m. 14)Eserde sahibinin adını belirtme hakkı (FSEK. m. 15).Eserde değişiklik yapılmasını yasaklama hakkı (FSEK. m. 16).Eserin üzerinde somutlaştığı malın malik ve zilyedlerine karşı olan hakları (FSEK. m. 17). Eser Sahibinin Mali Hakları:Eser sahibini mali hakları ise, eser sahibinin eserle olan mali ve ekonomik bağlarına ilişkin haklarını ifade etmekte olup bu haklara parasal haklar da denilmektedir. Kanuna göre, yine sınırlı sayıda belirlenen eser sahibinin mali hakları listelenecek olursa: İşleme hakkı (FSEK m. 21).Çoğaltma hakkı (FSEK m. 22).Yayma hakkı (FSEK m. 23).Temsil hakkı (FSEK m. 24).Umuma iletim hakkı (FSEK m. 25).Pay ve takip hakkı (FSEK m. 45). Telif Hakkı:Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda eser sahibinin eseri üzerindeki hakları birbirini tamamlayıcı nitelikte olduğundan; manevi ve mali hakları bir tek mutlak hakkı sağlayan yetkiler içermektedir. Bahse konu mutlak hak, fikir ve sanat eserlerine ilişkin hukuki düzenlemelerde önemli bir yere sahip olan telif hakkıdır.Diğer taraftan, mevzuatımızda, eser sahibinin mali ve manevi haklarının ihlal edilmesi durumunda başvurulacak hukuki yollar ayrıca düzenlenmektedir. Bu konuya ilişkin daha detaylı bilgi almak için  “FSEK Kapsamında Eser Sahibi Tarafından Açılabilecek Davalar” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. Hakları ihlal edilen eser sahibinin, ihlalciye cezai yaptırım uygulanmasını sağlamak adına izleyebileceği yollar ise, “Fikir ve Sanat Eserlerinde Hak İhlaline Karşı Açılabilecek Ceza Davaları” yazımızda incelenmiştir. 4. Eser Sahibinin Mali Haklarını Devretme Şekilleri Kanunda yer alan düzenlemeye göre manevi ve mali hakları kullanma yetkisi münhasıran eser sahibine aittir. Bununla birlikte eserin sahibi, ilgili kişi ile yazılı sözleşme yapmak kaydıyla mali haklarını başkasına devredebilecektir.Fikri ve Sınai Haklar Kanunu’na göre eser sahibinin mali hakları devri üç usulde mümkün olmaktadır. Bunlar devir, ruhsat ve izin usulleridir. Mali Hakların Devri:FSEK anlamında mali hakların devri, bir nevi tasarruf işlemi niteliğindedir. Buna göre devredilen hak, artık devredenin malvarlığından çıkmakta olup devralan kişi “mutlak bir hak” almış olur. Fakat eser sahibinin mali hakkı devredilmiş olsa eser üzerindeki manevi hak ve menfaatleri devam edeceğinden, eserle alakası kesilmez. Dolayısıyla, mali hakları devir işleminde belirtilen şartlar altında kullanmak zorunda olan devralan kişi, aynı zamanda bu haklarını kullanırken eser sahibinin manevi haklarını da gözetmek mecburiyetindedir. Ruhsat Usulü:Mali hakların sadece kullanma salahiyetiyle bir başkasına bırakılması hali, ruhsat usulüdür. Başka bir deyişle, ruhsat usulünde hak, devredenin malvarlığını terk etmez, devralana sadece “hakkın kullanılması hakkı” devredilir. İzin Usulü:Eser sahibinin mali haklarını devretmesinin bir diğer usulü ise, izin usulüdür. FSEK’teki düzenlemeye göre, izin usulü, eser sahibinin icracı sanatçıya veya fonogram yapımcısına verdiği bir nevi onaydır. Burada önemli olan husus, eser sahibinin izin vermesi üzerine oluşturulan yeni eser, tamamen izin verilen kişiye ait ayrı bir nitelik kazanmaktadır. Daha net bir ifadeyle, izin veren eser sahibi, izin verilmesinin akabinde oluşturulan yeni eser hakkında tasarrufta bulunamayacaktır. 5. Eser Sahibinin Mali Haklarının Devri Usulü FSEK m.52’de; “Mali hakları dahil sözleşme ve tasarrufların yazılı olması ve konuları olan hakların ayrı ayrı gösterilmesi şarttır.” denilerek devir sözleşmesinin yazılı olması gerektiği açıkça düzenlenmiştir. Keza, aynı kanuni düzenlemeye göre, hangi hakların devredildiği de sözleşmede ayrı ayrı belirtilmelidir. Yazılılık şekline uymayan devir sözleşmesi geçersiz olacaktır. Bununla birlikte içerik bakımından devredilen hakların açıkça belirtilmediği tereddütlü durumlarda, işlemlerin amaç ve konusu dışında kalan hakların devredilmediği kabul edilmelidir. 6. Devredilen Mali Haklara İlişkin Sözleşmenin Sona Ermesi Sözleşmede Kararlaştırılan Sürenin Dolması ve Amacın GerçekleşmesiDevir sözleşmesi süreli veya süresiz olarak yapılabilir. Taraflar arasında sözleşme ile bir sona erme süresi öngörülmüş ise bu sürenin dolmasıyla birlikte sözleşme kendiliğinden sona erecektir. Taraflar sözleşmeyi belirli bir amaç ile yapmışlarsa, amacın gerçekleşmesi ile sözleşme kendiliğinden sona erer. Ayrıca taraflar sözleşmeyi süre bitmeden anlaşarak her zaman sona erdirebilirler.Sözleşmenin bu sebeple sona ermesi halinde devredilen hak, devredene kendiliğinden geri döner. Cayma Hakkının KullanılmasıCayma hakkı, FSEK m.58’de özel olarak düzenlenen bir nevi fesih, başka bir söyleyişle, dönme hakkıdır. Buna göre devralan kimse kararlaştırılan süre içinde “hak ve salahiyetlerden gereği gibi faydalanmazsa ve eser sahibinin menfaatleri esaslı surette ihlal edilirse” eser sahibi sözleşmeden cayabilir. Eser sahibi ile devralan arasında herhangi bir süre kararlaştırılmamışsa, devralanın münasip bir zaman içerisinde bahse konu haklarını kullanmaması halinde eser sahibi sözleşmeden cayabilecektir.Burada hakkı devralan kişi bu haktan gereği gibi yararlanmayarak eser sahibinin menfaatlerini ihlal etmektedir. Cayma hakkı ancak bu özel ihlalin varlığı halinde kullanılabilir.Cayma için karşı tarafın kusuru aranmamaktadır. Kusurun varlığı halinde 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) hükümlerine dayanarak eser sahibi ayrıca tazminat talebinde de bulunabilir. Ancak karşı tarafın kusuru yoksa veya eser sahibinin kusuru daha ağırsa, hakkaniyet gereği karşı taraf da münasip bir tazminat talebinde bulunabilir (FSEK m. 58/IV). Eser sahibinin kusurlu olması halinde ise eser sahibi cayma hakkından yararlanamaz. Excerpt: Eser sahibinin, fikir ve sanat eserleri üzerindeki hakları, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu(FSEK)’nda düzenlenmiş ve koruma altına alınmıştır. FSEK’te eser kavramı, sahibinin hususiyetini taşıyan, ilim ve edebiyat, musiki, güzel sanatlar veya sinema eserleri olarak sayılan her nevi fikir ve sanat mahsulleri şeklinde tanımlanmıştır. Eserin meydana getirilmesiyle eser sahibinin hakkı kendiliğinden doğmakta olup eserin kayıt veya tescilinin ispat kolaylığı sağlamak dışında bir etkisi yoktur. Diğer taraftan, eser sahibinin eser üzerindeki hakkı mutlak bir hak olup herkese karşı ileri sürülebilir. Bu bağlamda, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda eser sahibinin eser üzerinde sınırlı sayıda sayılmış mali ve manevi hakları bulunmaktadır. Bu hakları kullanma yetkisi münhasıran eser sahibine ait olmakla birlikte, eser sahibi yapacağı yazılı sözleşmeyle mali haklarını devir, ruhsat ve izin usulleriyle başkasına devredebilecektir. ### Markanın Tescili ve Markanın Sağladığı Haklar Marka, işletmenin mal/hizmetlerinin diğer işletmelerinkinden ayırt edilmesini sağlamak koşuluyla, kişi adları dahil, özellikle sözcükler, şekiller, harfler, sayılar, malların biçimi veya ambalajları gibi çizimle görüntülenebilen işaretlerdir. Keza, ayırt edilebilirliği sağlayacak şekilde, benzer biçimde ifade edilebilen, baskı yoluyla yayımlanabilen ve çoğaltılabilen her türlü işaret de marka kapsamında değerlendirilir.  Marka, sahibine pek çok hak ve imkan sağlayabilecek bir değer olduğu için, haksız yere ve yetki sahibi olmayan  kişilerce kullanılmasını önlemek adına korunmaya muhtaçtır. Mevzuatımızda bu koruma mutlak bir hak olup herkese karşı ileri sürülebilen “marka hakkı” kapsamında sağlanmaktadır. Bu bağlamda, 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) m.4-34 arasında marka sahibinin haklarının neler olduğu, marka korumasının kapsamı ve sona erme durumları düzenlenmektedir. Günümüzde şirketleri global düzlemde farklı ve değerli kılan başlıca unsurlar, sahip oldukları çalışan sayısı veyahut malvarlığından ziyade, marka değeri, patent ve endüstriyel tasarım haklarıdır. Bu sebeple de, markanın tescili ve korunması konusu günbegün artan bir ivmeyle önem kazanmaktadır. Ayrıca marka, sahibinin çevresinde fark yaratarak itibar kazanmasına da destek olmaktadır. 1. Markanın Tescili, Tescilin Yenilenmesi ve Koruma Süresi 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK)’nun “Başvuru şartları, sınıflandırma ve bölünme” başlıklı 11. maddesinde, marka başvurusunda bulunurken hangi belgelerin ibraz edilmesi gerektiği tek tek sayılmaktadır. Bahse konu belgelerle beraber Türk Patent ve Marka Kurumu (TPMK)’na yapılması gereken her bir başvuruda yalnızca bir markanın tescilinin talep edilebileceği de aynı hükümde düzenlenmiştir. Marka başvurusu değerlendirilirken öncelikle başvuru konusu mal/hizmetin Markaların Tescili Amacıyla Mal ve Hizmetlerin Uluslararası Sınıflandırılmasına İlişkin Nis Anlaşması uyarınca hangi sınıfa ait olduğu tespit edilir. Türk Patent Kurumu’nun resmi sitesinde yayımlanan güncel Nice Sınıflandırma Listesine ulaşabilirsiniz. Türk Patent ve Marka Kurumu, başvuruyu öncelikli olarak SMK’nın “Korumadan yararlanacak kişiler” başlıklı 3. maddesine uygun olup olmadığı yönünde inceler. Başvurunun, mevzuata uygun kişilerin marka korumasından yararlanmak amacıyla yapıldığı kanaatine varılırsa, bu sefer de yukarıda bahsedilen 11. madde uyarınca şekli uygunluk incelemesi yapılır. İlgili kanun hükmü uyarınca herhangi bir eksiklik bulunmaması halinde başvuru, başvurunun alındığı tarih, saat ve dakika itibarıyla kesinleşir. Şekli eksiklik bulunduğu tespit edilmesi halindeyse, başvuru sahibine eksikliği gidermesi için iki aylık süre verilir. Süresi içinde eksiklikleri giderilmeyen başvuru, işlemden kaldırılır. Başvurunun kesinleşmesi halinde, Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından, başvuruda SMK m.5’te sayılan mutlak ret hallerinden veya varsa nispi ret sebeplerinden birinin olup olmadığı incelenir. İnceleme sonucunda, başvurunun, başvuru kapsamındaki mal veya hizmetlerin bir kısmı ya da tamamı için tescil edilemeyeceği sonucuna varılırsa başvuru bu mal veya hizmetler bakımından reddedilir.Başvurusu eksiksiz yapılan veya eksiklikleri giderilen, SMK m.16 uyarınca incelenen, yayımlanan, hakkında itiraz yapılmayan veya yapılan itirazların tümü nihai olarak reddedilen başvurularda sonraki aşamaya geçilir. Bu aşamadaki başvurular için tescil ücretinin ödendiğine ilişkin bilgi de dâhil olmak üzere eksik evraklar, süresi içinde kuruma sunulmuş ise, başvurunun bütün aşamaları tamamlanmış sayılır. Tüm aşamaları tamamlanan başvuru ise, TPMK tarafından tescil edilerek sicile kaydedilir ve TPMK Resmi Bülten’inde yayımlanır. 2. Marka Hakkından Yararlanabilecek Kişiler ve Markanın Sahibinin Tekliği İlkesi SMK’da sağlanan korumadan; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları,Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yerleşim yeri olan veya sınai ya da ticari faaliyette bulunan gerçek veya tüzel kişiler,Paris Sözleşmesi veya 15/4/1994 tarihli Dünya Ticaret Örgütü Kuruluş Anlaşması hükümleri dâhilinde başvuru hakkına sahip kişiler,Karşılıklılık ilkesi uyarınca, Türkiye Cumhuriyeti uyruğundaki kişilere sınai mülkiyet hakkı koruması sağlayan devletlerin uyruğundaki kişiler, yararlanabilir.Marka sahibinin tekliği ilkesi, bir markanın tescil edildiği mal ve hizmet çevresi içerisinde birden fazla kişi adına tescil edilememesi, bir markanın tek bir sahibi olabilmesi demektir. Bu ilke kamu düzeninin bir sonucu olarak görüldüğünden, marka sahibinin benzer bir markanın tescili için rıza göstermesi bile hüküm doğurmayacaktır. Marka sahibinin tekliği ilkesi, hem tescil edilen markanın sahibinin haklarını hem de bir markaya güvenerek işlem yapan üçüncü kişilerin haklarını koruma altına almaktadır. Hangi markanın koruma altına alınacağı ise tarihsel önceliğe göre belirlenecek olup tarihsel olarak önce tescil edilen marka koruma altına alınacaktır. Sonraki zamanlarda aynı mal ve hizmet ile ilgili olarak daha önce tescil edilen marka ile benzerlik sınırını aşan derecedeki marka, tescil edilmeyecektir. 3. Markanın Sahibine Sağladığı Haklar SMK ile sağlanan marka koruması, ancak ve ancak tescil yoluyla elde edilir. Marka tescilinden doğan haklar ise münhasıran marka sahibine aittir. Kanunda markanın sahibine sağladığı hakların bazıları şunlardır: Markanın sahibi marka üzerinde tasarrufta bulunabilir, markadan ekonomik ve kişisel menfaat sağlama amacı ile yararlanabilir.Marka sahibi markayı tek başına kullanır, markanın başkaları tarafından kullanılmasını da engelleme hakkına sahiptir. Markanın tekliği, benzerleri veya taklitleri tarafından ihlal edildiğinde, yani markaya karşı bir tecavüz gerçekleştirildiğinde marka sahibi bu ihlallerin önlenmesini talep etme hakkına sahiptir.Markanın tescil edildiği mal ve hizmetlerle ilgili olarak markanın bir kısmı veya tamamı bir başkasına devredilebilir, rehin hakkı konusu olabilir.Marka sahibi, markayı işletmeden bağımsız olarak teminat gösterebilir.Tescilli bir markanın kullanım hakkı lisans sözleşmesine konu edilebilir. Lisans alan taraf, marka sahibi gibi markayı kullanma hakkına sahip olur, markanın itibarından, gücünden faydalanır. Diğer taraftan, hangi fikir ve sanat mahsullerinin “eser” olarak kabul edilebileceği ve eser sahibine tanınan haklar 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK)‘nda düzenlenmiştir. Mevzuatımız uygun eserlerde sahibine birtakım hak ve korumalar sağlamaktadır. Konu ile ilgili detaylı bilgi için “Eser Sahibinin Hakları, Hakkın Korunması ve Devri” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. Marka Korumasının Sona Ermesi SMK m. 22’de açıkça düzenlendiği üzere, tescilli markanın koruma süresi başvuru tarihinden itibaren on yıldır. Bu süre, onar yıllık dönemler hâlinde yenilenir. Yenileme talebi, marka sahibi tarafından koruma süresi sona ermeden önceki altı ay içinde yapılmalı ve aynı süre içinde yenileme ücretinin ödendiğine ilişkin bilgi kuruma sunulmalıdır. Talep, süresi içinde yapılmaz veya yenileme ücretinin ödendiği bilgisi kuruma zamanında sunulmazsa, koruma süresinin sona ermesinden itibaren altı ay içinde ek ücret ödenerek yenileme yapılabilir. Sicile kaydedilerek Bülten’de yayımlanan yenileme, önceki koruma süresinin sona erdiği tarihi izleyen günden itibaren hüküm ifade eder.Marka sahibi, süresi içinde ve mevzuata uygun şekilde yenilenme talebinde bulunmazsa marka, kendiliğinden sona erer. Markanın sona ermesinin başka bir yolu da marka sahibinin söz konusu 10 yıllık süre dolmadan marka hakkından kendi iradesi ile vazgeçmesidir. Marka, iptal edilerek de sona erdirilebilir. Marka sahibi, tescilden itibaren 5 yıl içinde markayı haklı neden olmaksızın kullanmazsa veya markanın kullanımına kesintisizce 5 yıl ara verirse markanın iptal edilmesi gündeme gelir.Ayrıca marka hakkında iptal veyahut hükümsüzlük kararı verilmesi halinde de marka hakkı sona erer.Markanın sahibinin tekliği ilkesinin bir sonucu olarak koruma, marka sona erdikten sonra bir süre daha devam etmektedir. Ortak ve garanti markalar sona erdikten sonra üç yıl süre ile bu markaların aynısı veya benzeri olan markanın tescili başvuru üzerine reddedilmektedir. Tescilli markalarda ise, koruma süresi sona erdikten sonraki iki yıl içinde, aynı veya benzer marka hakkında, aynı mal ve hizmetlere ilişkin yapılan tescil başvuruları reddedilir. Markanın sona ermesinin sonuçları ileri etkilidir. Sona erme, sona erme sebebinin oluşma anından itibaren hüküm ifade etmeye başlar ve bu sebebin oluşma anına kadar geçerli bütün hukuki sonuçları doğurur. 5. Marka Hakkının İhlali Durumunda Uygulanabilecek Hukuki Yaptırımlar Marka sahibi, Sınai Mülkiyet Kanunu’nun kendisine sağladığı hakların ihlali durumunda; Marka Hakkına İhlalin Tespiti,Marka Hakkına İhlalin Önlenmesi,Marka Hakkına İhlalin Durdurulması,Marka Hakkına İhlalin Kaldırılması,Marka Hakkına Yapılan İhlal Nedeniyle Maddi Tazminat Davası,Marka Hakkına Yapılan İhlal Nedeniyle Manevi Tazminat Davası, açma hakkına sahiptir. Bu bağlamda, mali ve manevi hakları ihlal edilen eser sahibinin başvurabileceği hukuki yollar hakkında detaylı bilgi için “FSEK Kapsamında Eser Sahibi Tarafından Açılabilecek Davalar” isimli makalemizi inceleyebilirsiniz. 6. Marka Hakkının İhlali Durumunda Uygulanabilecek Cezai Yaptırımlar Marka hakkının ihlali durumunda bu fiili gerçekleştiren kişi veya kişilerin hukuki sorumluluğu bulunduğu gibi aynı zamanda cezai sorumluluğu da bulunmaktadır. Marka hakkı sahibi, ihlal fiilini gerçekleştirenler hakkında Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunarak ayrıca bu kişilerin cezalandırılmasını da talep edebilir. Sınai Mülkiyet Kanunu m.30’da marka hakkının ihlali fiilleri için 1 yıldan 4 yıla kadar hapis ve aynı zamanda adli para cezasının uygulanacağı hükme bağlanmıştır.Diğer taraftan mevzuatımızda, hakları ihlal edilen eser sahibine, savcılığa suç duyurusunda bulunarak ilgilileri hakkında ceza yargılaması başlatılmasını sağlama imkanı da sağlanmıştır. Fikri ve sınai eserlerdeki hak tecavüzlerinde başlatılabilecek ceza yargılamasına ilişkin detaylı bilgi için “Fikir ve Sanat Eserlerindeki Hak İhlaline Karşı Açılabilecek Ceza Davaları” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Excerpt: Marka, işletmenin mal/hizmetlerinin diğer işletmelerinkinden ayırt edilmesini sağlamak koşuluyla, kişi adları dahil, özellikle sözcükler, şekiller, harfler, sayılar, malların biçimi veya ambalajları gibi çizimle görüntülenebilen işaretlerdir. Keza, ayırt edilebilirliği sağlayacak şekilde, benzer biçimde ifade edilebilen, baskı yoluyla yayımlanabilen ve çoğaltılabilen her türlü işaret de marka kapsamında değerlendirilir. Marka, sahibine pek çok hak ve imkan sağlayabilecek bir değer olduğu için, haksız yere ve yetki sahibi olmayan kişilerce kullanılmasını önlemek adına korunmaya muhtaçtır. Mevzuatımızda bu koruma mutlak bir hak olup herkese karşı ileri sürülebilen “marka hakkı” kapsamında sağlanmaktadır. Bu bağlamda, 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) m.4-34 arasında marka sahibinin haklarının neler olduğu, marka korumasının kapsamı ve sona erme durumları düzenlenmektedir. ### Mimari Eserlerin Korunması ve Eser Sahibinin Hakları Mimari eserler, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) gereğince “güzel sanat eserleri” kategorisindendir. İlgili mevzuat uyarınca, sahibinin hususiyetini taşıyan, özgün ve bağımsız olan mimari ürünler, FSEK kapsamında “eser” olarak kabul edilmektedir. Ancak, başta 3194 sayılı İmar Kanunu’na tabi olması gibi sebeplerle kendine özgü niteliği olan mimari eserin, diğer sanat eserlerinden ayrıştığı noktalar bulunmaktadır. Keza, mimari eserin üzerinde bulunduğu arsanın maliki ile mimari eserin sahibinin farklı kişiler olması gibi durumlarda da, çeşitli hukuki uyuşmazlıklar çıkabilmektedir. Her halükarda, FSEK kapsamında “eser” olarak kabul edilen mimari eser ve bu eserin sahibi olan kişi, mevzuatın sağladığı hak ve korumalardan yararlanabilecektir. FSEK’e göre eser; Sahibinin hususiyetini taşıyan ve ilim ve edebiyat, musiki, güzel sanatlar veya sinema eserleri olarak sayılan her nevi fikir ve sanat mahsulleridir. Mimari bir ürünün, mimari eser sıfatıyla kanuni korumadan yararlanabilmesi için, FSEK kapsamında aranan bazı şartları taşıması zorunludur.  1. Mimari Eserlerin, FSEK Kapsamında Eser Olarak Kabul Edilmesi Bir eserin 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) kapsamında eser olarak kabul edilebilmesi için kanun kapsamında sayılan dört eser kategorisi içerisinde yer alması gerekmektedir. Bu kategoriler şunlardır: İlim ve edebiyat eserleri.Musiki eserleriGüzel sanat eserleriSinema eserleri Bu bağlamda, mimari eserler, FSEK m.4’te sayılan ve yukarıda listelenen güzel sanat eserlerinden “güzel sanat eserleri” kapsamında değerlendirilerek, “eser” niteliğinde kabul edilmektedir. Yargıtay kararlarında bu konu sıklıkla açıklanmakta olup, buna göre, bir mimari eserin güzel sanat eseri olarak nitelendirilebilmesi için her şeyden önce estetik bir değere sahip olması gerekmektedir. Eser, benzerlerinden ayrışmalı, özgün ve tek bir niteliğe sahip olmalıdır. Mimari eser, bir yapılar topluluğu veya site ise bu durumda eser içindeki yapıların hepsinin teker teker diğerlerinden ayrışan bir niteliği olup olmadığına bakılmamalıdır. Bu gibi durumlarda, eser bir bütün olarak ele alınarak estetiklik değerlendirmesi yapılmalı ve buna göre sonuca gidilmelidir. Diğer taraftan, mimari eser üzerindeki değişikliklerin eser sahibinin haklarını ihlal edip etmeyeceği ve eser sahibinin haklarının neler olduğu FSEK hükümlerine göre belirlenecektir. Uygulamada özellikle, taşınmaz malikinin taşınmaz üzerindeki tasarruf yetkisini kullanarak eser üzerinde değişiklik yaptığı durumlar, arsa sahibi ile eser sahibi arasında sıkça ihtilafa yol açabilmektedir. Bu noktada, arsa sahibinin mülkiyet hakkı kapsamında sahip olduğu haklar ile mimari eserin sahibinin hakları arasındaki çatışma, FSEK hükümleri ile çözüme ulaştırılmaktadır. 2. Mimari Eserlerde Eser Sahibinin Rızası Olmaksızın Değişiklik Yapılması Mimari eserin bahsedilen estetik ölçütüne göre güzel sanat eseri sayılması halinde, eser üzerinde yapılan değişikliklerin eser sahibinin haklarını ihlal edip etmediği belirlenirken değişikliklerin niteliği önem arz etmektedir. Yargıtay’a göre, değişikliğin eser sahibinin hakkını ihlal etmemesi için; Yapılan değişiklik veya tadilat, eserin bütünlüğünü bozmamalı,Değişiklik yapılması zaruri olmalı veEser sahibinin itibarı zedelenmemelidir. FSEK ile hükme bağlanan, eser üzerinde değişiklik yapılmadan önce sahibinden izin alınması gerektiği kuralı, mimari eserler bakımından farklılık göstermektedir. Yapılacak değişiklik zorunlu ve gerekli bir değişiklik ise bu durumda mimari eserin sahibinden izin alınmadan da ilgili değişikliğin yapılması mümkündür.Mimari eser, estetik bir nitelik taşımıyorsa, yapılan değişikliğe ancak imar kanunlarını ilgilendirebilecek konularda müdahale edilmesi mümkün olacaktır. Aksi halde, mimari eserin bulunduğu taşınmazın maliki, taşınmaz üzerindeki tasarruf haklarını dilediği gibi kullanabilecektir. Ayrıca Yargıtay, bir mimari eserin güzel sanat eserleri kapsamına girmesi halinde dahi, bu eser üzerinde zamanla değişen ihtiyaçları karşılamak adına değişiklik yapılmasının mümkün olduğuna hükmetmektedir. Yargıtay’a göre, taşınmaz maliki, ihtiyaçları karşılamak adına ve imar kanunlarının kendisine izin verdiği ölçüde eserde değişiklik yapabilecek, hatta artık ihtiyaçları karşılamayan eseri tamamen ortadan kaldırılabilecektir. Mimari eser üzerinde yapılan değişiklikler, eser sahibinin itibarını zedeliyorsa, eserin bütünlüğünü bozuyorsa veya eserin estetik yapısına zarar veriyorsa, eser sahibi FSEK kapsamındaki korumalardan yararlanabilir. Bu durumda eser sahibi FSEK m.16’da düzenlenen men etme yetkisini kullanarak eser üzerindeki ilgili değişikliklerin men edilmesini sağlayabilir. Zira eser sahibi eserin bütünlüğünü isteme ve koruma manevi hakkına sahiptir. Ek olarak eser üzerinde yapılan değişiklik, yapılması zorunlu ve gerekli olan bir değişiklik değilse eser sahibinin müdahale hakkı vardır. Konuyla alakalı olarak, eser sahibinin haklarına ilişkin detaylı incelememize ulaşmak için “Eser Sahibinin Hakları, Hakkın Korunması ve Devri” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz.Ayrıca böyle bir durum söz konusu olduğunda eser sahibi FSEK hükümleri çerçevesinde tecavüzün ref’i davası açarak mevcut tecavüzün son erdirilmesi ve tecavüzün süregelen etkilerinin kaldırılmasını talep edebilir. Keza, değişikliği yapan taraftan maddi ve manevi tazminat istemesi de hukuken mümkündür. Buradan hareketle, mali ve manevi hakları ihlal edilen eser sahibinin başvurabileceği tüm hukuki yollar için “FSEK Kapsamında Eser Sahibi Tarafından Açılabilecek Davalar” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 3. Mimari Eserlerde Eser Sahibinin Adının Belirtilmemesi Eser sahibinin adının belirtilmesi hakkının kullanılması bakımından da mimari eserlerde farklı bir uygulama söz konusu olmaktadır. Diğer eserler bakımından eser sahibinin adı, eserin kullanıldığı her halde ve her yerde belirtilmek zorundadır. Mimari eserlerde ise, eser sahibinin adının belirtilmesi yalnızca eser sahibinin bu yönde yazılı bir isteği olması halinde zorunludur. 4. Bir Mimari Eserin İç Kısmının Fotoğraflanarak Çoğaltılması Bir mimari eserin iç kısmının fotoğraflanması da FSEK bağlamında bir nevi “çoğaltma” işlemi olarak kabul edilmektedir. Mimari eser, eser sahibinin rızası dışında fotoğraflanır ve çoğaltılırsa bu durumda eser sahibi çoğaltma hakkının ihlal edildiğini ileri sürerek dava açabilecektir. Ancak, eserin umumi bir alanda bulunması ve bu alanda temelli kalmak üzere tasarlanması halinde, eserin dış kısımlarının fotoğraflanması çoğaltma serbestisi kapsamına dahil edilmektedir. Başka bir deyişle, umumi alanda kalıcı olacak şekilde tasarlanan eserin yalnızca dış kısmının fotoğraflanması, eser sahibinin haklarına karşı herhangi bir tecavüz oluşturmayacaktır. Fikri ve sınai eserlerdeki hak tecavüzlerinde başlatılabilecek ceza yargılamasına ilişkin detaylı bilgiye “Fikir ve Sanat Eserlerinde Hak İhlaline Karşı Açılabilecek Ceza Davaları” yazımızdan ulaşabilirsiniz. 5. Mimari Projelerin FSEK’e Göre Eser Niteliği Mimari projeler ise FSEK kapsamında sayılan ve yazımızın başında liste halinde belirtilen kategoriler içinden “ilim ve edebiyat eseri” kategorisine dahil edilmektedir. Görülmektedir ki, mimari eser projeleri, henüz bir proje aşamasında iken ilim ve edebiyat eseri statüsünde eser sayılarak FSEK kapsamında koruma altına alınacaktır. Proje sahibi de eserinin üzerinde yapılan değişiklikleri menedebilecek, değişikliği yapan tarafa karşı tecavüzün ref’i, tecavüzün men’i ve tazminat davaları açabilme hakkına sahip olacaktır. Proje aşaması sona erip eser inşa edildikten sonra ise güzel sanat eseri olarak kabul edilen mimari eser, yazımızın genelinde ifade edildiği üzere, bu bağlamda korunacaktır. Excerpt: Özgün ve bağımsız olan mimari ürünler, FSEK kapsamında “eser” olarak kabul edilmekte olup, mimari eser ve bu eserin sahibi olan kişi, mevzuatın sağladığı hak ve korumalardan yararlanabilmektedir. ### Moda Tasarımlarının Hukuki Korunması Küreselleşmeyle beraber üretilen bir moda ürününün, üretilmesinden çok kısa süre sonra dünyanın her yerinde görüntülenmesi mümkün hale gelmiştir. Orijinal tasarımların ve moda ürünlerinin eser sahibi olmayan kişilerce izinsiz şekilde kopyalanması ve taklit edilmesi eser sahibinin ve üreticilerin adeta kabusu haline gelmiştir. Bu durumdan kaçınabilmenin başlıca yolu, üretilen moda ürünün derhal hukuki koruma altına alınmasıdır. Moda ürünleri, genelde 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) kapsamında korunmakla beraber 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) kapsamında değerlendirilmeleri de mümkün olabilmektedir. Orijinal tasarım ve fikirlerin çok kısa süre içerisinde izinsiz olarak kopyalanması başta eser sahipleri ve üretici şirketler olmak üzere, o ürüne emek harcayan herkesi çok ciddi zararlara uğratabilmektedir. 1. Moda Tasarımının Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) Kapsamında Korunması Bir moda tasarımcısının, estetik güzelliğe sahip tasarımı, bir anlamda fikir ve sanat eseri olarak kabul edileceğinden, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) uyarınca ve telif hakkı vasıtasıyla korunur. FSEK kapsamındaki eserlerin koruma altına alınması için tescil edilmiş olmaları zorunlu değildir. Zira, eserin meydana getirilmesiyle, eser sahibinin hakkı kendiliğinden doğmaktadır. Eserin kayıt veya tescil edilmesinin amacı, ispat kolaylığı sağlamasıdır. Koruma süresi eser sahibinin hayatı boyunca devam edeceği gibi, öldükten sonraki 70 yıl boyunca da devam etmektedir. 2. Moda Tasarımının Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) Kapsamında Korunması Estetik güzelliğe sahip olmayan bir moda tasarımının, 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) kapsamında düzenlenen marka, patent veya faydalı model gibi unsurlardan birine dahil edilmesi mümkün olabilmektedir. Bu gibi durumlarda, mevzuatta düzenlenen gerekli koşulların mevcudiyeti halinde bahse konu moda tasarımının, SMK uyarınca tescil ettirilmesi suretiyle koruma altına alınması söz konusu olabilir.Moda hukuku alanında ise özel olarak marka ve tasarım korumalarına odaklanmak yerinde olacaktır. Bunların yanı sıra tipografilerin de tasarım tesciline konu edilmeleri mümkün olabilmektedir. Özellikle fast-fashion olarak adlandırdığımız markaların birçoğu tarafından, tipografiler de tasarım tesciline konu edilmekte ve bu sayede kendilerine daha geniş bir koruma alanı sağlanmaktadır.Tescil başvurusu neticesinde, tescil belgesinin tarafa ulaşmasından itibaren, marka tescilinde yenileme sınırı olmaksızın 10 yıllık koruma sağlanmaktadır. Tasarım tescilinde koruma süresi, 25 yıla kadar uzatılabilme şartıyla 5 yıl boyunca devam etmektedir.Aynı ürün üzerinde, herhangi bir sınırlama olmaksızın birden çok hakkın tescil ettirilmesi mümkündür. Ayrıca belirtmek gerekir ki, tescil sayesinde, hak sahibine adeta bir tekel yetkisi bahşedilmektedir. 3. Moda Tasarımlarının ve Ürünlerinin Marka ve Tasarım Tesciline Konu Edilebilme Koşulları Bir sınai hakkı tescil ettirebilmek için belli başlı hususi şartları haiz olması gerekmektedir: Dünya çapında yenilikAyırt edicilik. Ancak ve ancak bu iki hususu taşıdığı sübut bulmuş bir tasarım ve markanın sahibine tekel hakkından yararlanma imkanı ve hakkı verilecektir. Bu noktada ise “tasarım” ve “marka” olgularının birbirinden doğru şekilde ayrıştırılabilmesi önemlidir. Buradaki en önemli ayrım; tasarımlarda ayırt edicilik kriterini belirleyecek olan kıstas “bilgilenmiş kullanıcı” iken; markalarda “ortalama tüketici” olmasıdır. Ayırt edilebilirliğin ölçümünde baz alınan kitledeki bu farklılık sayesinde, iltibasa sebebiyet verme ve ihlal teşkil etme hususlarında farklı değerlendirmeler yapılacaktır. Keza aşağıdaki ilgili kısmı alıntılanarak emsaline yer verilen “Markalarda Benzerlik ve İltibas” konusundaki Yargıtay yerleşik içtihatlarındaki görüş de bu doğrultudadır: “Tescil edilmiş veya tescil için başvurusu yapılmış markanın, halk tarafından karıştırılma ihtimali varsa ve bu karıştırılma ihtimali tescil edilmiş veya tescil için başvurusu yapılmış bir marka ile ilişkili olduğu ihtimalini kapsıyorsa ya da işaret ile tescilli marka arasında bağlantı olduğu ihtimali de dahil karıştırılma ihtimali olan herhangi bir işaretin kullanılması hallerinde markaya tecavüz söz konusu olmaktadır.Halk tarafından karıştırılma ihtimali için doktrinde iki koşulun bir arada olması aranmaktadır. Bunlardan birincisi tescili istenen markanın, daha önce tescilli bulunan markanın aynısının veya benzerinin olması halidir. İkincisi ise, her iki markanın da aynı mal ve hizmetlerde kullanılmasıdır. Mahkemece davalı tarafın davanın başından beri ileri sürdüğü her iki markanın benzer olmadığı yönündeki savunmaları dikkate alınarak ve davaya konu emtianın niteliği itibariyle alıcı olan halk kitlesinin “ayırt etme, bağlantı kurma” durumu göz önünde tutulara, yapılacak değerlendirme sonucuna göre hukuki durumun tayini gerekmektedir.” Dolayısıyla, markalarda benzerlik ve/veya iltibas olup olmadığına ilişkin değerlendirme yapılırken, ilgili markaların ortak ve farklı özellikler yan yana konmalı ve farklılıklardan ziyade ortak özellikler değerlendirilmelidir. Ortak özellikler ne kadar fazla ise ayırt edicilik o derecede azalmış olacaktır. 4. Moda Hukuku’ndaki Hak İhlallerinde Uygulanacak Yaptırımlar Moda hukukundaki hukuki yaptırımlar, moda tasarımının FSEK mi (?) yoksa SMK kapsamında mı(?) korumadan faydalandığına göre değişmektedir. Moda tasarımının yararlandığı korumaya göre cezai yaptırımlar, ve sair hukuki korumalar birbirinden farklılık göstermektedir. FSEK’ten faydalanılıyorsa özel hukuk bağlamında tecavüzün ref’i davası, tecavüzün men’i davası, tazminat davası ve temin edilen kârın devri davası gibi davaların açılması mümkündür. Bu davalara ilişkin detaylı bilgi için, “FSEK Kapsamında Eser Sahibi Tarafından Açılabilecek Davalar” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Diğer taraftan, endüstriyel tasarım olarak tescil edilen tasarımın korunması, sona ermesi, devredilmesi, tasarım hakkının ihlali gibi durumlarda başvurulabilecek hukuki yollar için SMK m.55-81 hükümleri uygulanacaktır. Ayrıca marka hakkına tecavüz yahut tasarım hakkı ihlali gibi durumların hemen hepsinde, aynı zamanda rekabet yasağı da re’sen ihlal edilmiş olmaktadır. Dolayısıyla bu gibi durumlarda, haksız rekabete ilişkin mevzuat düzenlemeleri de uygulama alanı bulabilecektir. Hakları ihlal edilen eser sahibinin, ihlale konu eylemin türü ve ağırlığına göre ihlalci kişi veya kişilere çeşitli ceza yaptırımları uygulanmasını sağlama hak ve imkanı da olabilmektedir. Örneğin, FSEK m.71 ve 72. maddelerinde bu konuya ilişkin suç çeşitleri düzenlenmiş olup, bu suçlara dair soruşturma ve kovuşturma yapılabilmesi, şikâyete bağlıdır. FSEK uyarınca, ihlalci kişilere uygulanabilecek cezai yaptırımlara dair detaylı bilgi için “Fikir ve Sanat Eserlerinde Hak İhlaline Karşı Açılabilecek Ceza Davaları” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Excerpt: Gelişen teknolojiyle beraber global düzlemde haberleşmenin ve görünürlüğün artmasının, moda sektörüne de pek çok etkisi olmaktadır. Bilhassa, orijinal moda ürünlerinin eser sahibi olmayan kişilerce izinsiz şekilde kopyalanması ve taklit edilmesi eser sahibinin ve üreticilerin adeta kabusu haline gelmiştir. Bu durumdan kaçınabilmenin başlıca yolu, üretilen moda ürünün derhal hukuki koruma altına alınmasıdır. Moda ürünleri, genelde 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) kapsamında korunmakla beraber 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) kapsamında değerlendirilmeleri de mümkün olabilmektedir. ### İnternet Sitelerinin Tescili ve Korunması İnternet siteleri iki temel unsurdan oluşur: grafik tasarım ve içerik. Bu unsurlar, nitelikleri açısından farklı yasal düzenlemelere tabi tutulur ve korunma süreçleri ile tescil konularında da ayrışırlar. İnternet sitelerindeki grafikler genel itibariyle tasarım eserleri olarak kabul edilir ve bu sebeple Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) kapsamında korunurlar. Diğer yandan, sitenin içeriğinde bulunan makaleler ve benzeri unsurlar, eser niteliğinde kabul edilip değerlendirilerek Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) çerçevesinde koruma altına alınır. Bu farklı yasal statüler, her bir unsurun korunması ve haklarının belirlenmesi açısından önemlidir. Tasarım Sınai Mülkiyet Kanunu’na göre, ürünün tümü veya bir parçasının yahut üzerindeki süslemenin çizgi, şekil, biçim, renk, malzeme veya yüzey dokusu gibi özelliklerinden kaynaklanan görünümüdür. Yoğun emek ve zaman harcanarak oluşturulan internet sitesi tasarımı ve grafiklerinin, “endüstriyel tasarım” olarak değerlendirilmeleri mümkün olabileceğinden SMK kapsamında sağlanan haklar çerçevesinde korunmaları gündeme gelebilir. İnternet sitesi içerikleri, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun m. 6/11 uyarınca işlenme eser olarak kabul edilmektedir. Bu özellikleri itibariyle site içeriklerinin FSEK kapsamında kopyalanmaya karşı korunması mümkün olabilmektedir. Tasarımın 6769 sayılı SMK’da sağlanan haklar kapsamında korunabilmesi için yeni ve ayırt edici niteliğe sahip olması gibi birtakım şartların varlığı aranır. Keza tasarımın, sergileme, satış gibi yollarla piyasaya sürme, kullanma, tarif, yayım, tanıtım veya benzer amaçlı kamuya sunulması da koruma altına alınabilmesi için aranan şartlardandır. Yazımızın başında ifade edildiği üzere, internet sitesinin grafikleri tasarım olarak kabul edilecek ve SMK kapsamında korunacaktır. İnternet sitesinin içerisinde yer alan makale ve diğer içerikler ise eser olarak kabul edilecek ve FSEK kapsamında korunmadan faydalanabilecektir. 1. Web Sitesi Alan Adının Tanımı ve Hukuki Niteliği Bir internet sitesinin www. kısmından sonraki kısmı o sitenin alan adını oluşturmaktadır. Örneğin www.mevzuat.gov.tr site adresindeki “mevzuat” kısmı bir alan adıdır. Web sitesinin internetteki adresine bu alan adı sayesinde ulaşılır. Alan adı olmadan da web sitesine ulaşım sağlanabilir ancak bu halde sitenin IP adresinin bilinmesi gereklidir. İnternet alan adı, 5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu’nda madde 3/1-v uyarınca şu şekilde tanımlanmıştır: “İnternet üzerinde bulunan bilgisayar veya internet sitelerinin adresini belirlemek için kullanılan internet protokol numarasını tanımlayan adlar” İnternet alan adı birçok işleve sahip olmakla beraber en önemli görevleri iletişimi hızlandırması reklam ve pazarlama gücünü üst seviyelere taşımasıdır. E ticaret ve online siparişlerin hız kazandığı günümüz koşullarında internet adresi olmayan bir firma düşünülemez hale gelmiştir. İnternet adresinin temelini oluşturan alan adı da bu noktada önemli bir unsur haline gelmektedir. Alan adlarının hukuki boyutu incelendiğinde ticaret unvanı, işletme adı ve markayla çok benzer özelliklere sahip olduğu görülecektir. Ancak alan adları tam anlamıyla bu terimlerin hiçbiri kapsamına girmemektedir nitekim temelinde internet adresine erişim için kodlanan sayı dizisinin (IP adresinin) sözcüklerle ifade edilmiş halidir ve gerek ticari amaçla gerekse de ticari olmayan amaçlarla kullanılabilmektedir. Dolayısıyla alana adı kendine özgü niteliğiyle “ayırt edici ad ve işaret” niteliğinde olduğunu söylemek mümkündür. 2. Web Sitesi Alan Adının Tescili Web sitesinde alan adları belirli bir ülkenin uzantısı içerebileceği gibi ülke kodu içermeyecek şekilde olması da mümkündür. Ülke kodu içeren alan adlarının tescili ve kaydı o ülkenin hukuk kurallarına göre belirlenir. Türkiye için ülke kodu “.tr” dir. Ülkemizde “.tr” uzantılı alan adı bakımından yetkili kurum Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’dur. İnternet sitesi alan adı almak için başvuru ise BTK tarafından yetkilendirilen TRABIS (TR AĞ BİLGİ SİSTEMİ) ve TRABIS’e entegre olan Kayıt Kuruluşlarına yapılmaktadır. Uzantı türüne göre alan adları belge gerektiren alan adları ve belge gerektirmeyene alan adları olarak ikiye ayrılmaktadır. Örneğin “.com.tr” uzantısı belge gerektirmeyen alan adları kategorisinde yer almaktayken “.edu.tr” belge gerektiren alan adları kapsamındadır. Belge gerektirmeyen alan adları için ilk gelen ilk alır prensibi mevcuttur dolayısıyla aynı alan adının birden fazla kez kullanılması mümkün değildir. Alan adlarının tescili süreli olarak yapılmaktadır, yönetmelik uyarınca alan adlarının en az bir en fazla ise beş yıllık süre için tahsil edilebilir. 3. Web Sitesi Alan Adı Sahibinin Hak ve Yükümlülükleri 3.1. Kullanma Alan adı sahibi olan kimse, kendisine tahsis edilen süre boyunca alan adını kullanma hakkına sahiptir. Bu sürenin bitmesine en az üç ay kala kayıt yaptırmış olduğu kuruluş tarafından kendisine bildirim yapılır. Bu bildirimde alan adının yenilenmesinin gerçekleştirilmesi talep edilir. Dolayısıyla alan adı sahibinin bir diğer hakkı da alan adını yenileyebilme hakkıdır. Yenileme ardından tahsis süresinin beş yılı aşmayacağı kanunda açıkça düzenlenmiştir. Tüm bunların yanı sıra, alan adı alan kimsenin bu addan feragat etmesi de mümkündür. Tahsis olunan süre bitmeden kayıt kuruluşuna başvurularak alan adından feragat edilebilir. 3.2. Devir ve Satış Alan adlarının satılması ve devredilmesi de mümkündür. Satış ve devir işlemleri alan adı başvurusu yapılan kayıt kuruluşu üzerinden gerçekleştirilir. Satım veya devir halinde alan adına tahsis edilen kullanım süresinde herhangi bir değişiklik olmaz. Alan adı sahibinin gerçek kişi olması halinde ölümüyle beraber söz konusu alan adı mirasçılarına intikal eder. 4. Web Sitesi Alan Adlarına İlişkin Uyuşmazlıkların Çözümü Alan adları bakımından uyuşmazlıklar genellikle marka bakımından ortaya çıkmaktadır. Her en kadar marka hukukunda benzer olmayan mal ve hizmetler için aynı markanın kullanılabilmesine imkan tanınsa da alan adlarında ilk gelen ilk alır prensibi bulunduğundan aynı alan adının birden fazla kez kullanılabilmesi mümkün değildir. Bu durumda aynı markaya sahip firmaların aynı alan adını alamaması hali bir uyuşmazlık olarak ortaya çıkmaktadır. Nitekim, marka ismini taşıyan alan adının daha önce bu markaya sahip olmayan herhangi bir kişi tarafından alınmış olması hali de sorun teşkil edecek durumlar arasındadır. İşte söz konusu bu tür uyuşmazlıkların çözümlenmesi adına Uyuşmazlık Çözüm Hizmet Sağlayıcılar’a kısaca UÇHS’ye başvuru yapılması mümkündür. Böylece hakemler aracılığıyla uyuşmazlık çözümlenmeye çalışılacaktır. UÇHS ye başvuru bir formla yapılmaktadır. Başvuruda bulunabilmek için aşağıda yer alan üç şartın tamamının oluşması gereklidir; 1-) İhtilaf konusu alan adının, sahip olunan ya da ticarette kullanılan marka, ticaret unvanı, işletme adı ya da diğer tanıtıcı işaretlerle benzer ya da aynı olması, 2-) Alan adını tahsis ettiren tarafın bu alan adı ile ilgili yasal bir hakkı ya da bağlantısının olmaması, 3-) Bu alan adının, alan adı sahibi tarafından kötü niyetle tahsis ettirilmesi veya kullanılması gerekmektedir. 5. İnternet Sitesindeki Tasarımların Hukuki Niteliği 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa göre eser, sahibinin hususiyetini taşıyan ve ilim ve edebiyat, musiki, güzel sanatlar veya sinema eserleri olarak sayılan her nevi fikir ve sanat mahsulleridir. Bu tanımdan yola çıkarak bir fikir mahsulünün FSEK kapsamında korunabilmesi için iki şart olduğu görülmektedir. Birincisi objektif şarttır. Bu şart, bir fikir mahsulünün kanunda sayılan dört eser tipinden mutlaka birinin kapsamına girebilmesidir. İkinci şart ise sübjektif şart olarak nitelendirilmekte olan, fikir mahsulünün sahibinin hususiyetini taşıması şartıdır. Bu iki şartı da sağlayan bir fikir mahsulü FSEK’ya göre eser sayılacak ve koruma altına alınacaktır. Diğer taraftan, internet sitesinde yer alan grafik tasarımlarının ve diğer tasarımların kanunda sayılan dört eser tipinden birine girmemeleri durumunda, FSEK kapsamında korunmaları mümkün değildir. İnternet sitelerinin, makale, blog yazısı gibi FSEK kapsamındaki içerikleri hariç tutulacak olursa, sitede birtakım grafik tasarımlarına yer verilmesi halinde endüstriyel tasarım olarak değerlendirilmeleri mümkündür. Bu şartlar altında, grafik tasarımları açısından endüstriyel tasarım niteliğine sahip olduğu kabul edilen internet sitelerinin SMK kapsamında tescil edilerek koruma altına alınmaları söz konusu olabilir. Zira, tasarım sadece sanatın değil aynı zamanda endüstrinin de bir parçası olup endüstriye hizmet eden tasarımlara da aynı şekilde koruma sağlanmaktadır. Nitekim SMK m.55 uyarınca tasarım, ürünün tümü veya bir parçasının yahut üzerindeki süslemenin çizgi, sekil, biçim, renk, malzeme veya yüzey dokusu gibi özelliklerinden kaynaklanan görünümüdür. Görüleceği üzere internet sitesinde yer alan grafikler ve diğer tasarımlar, Sınai Mülkiyet Kanunu m.55’te tanımlanan tasarımın bütün şartlarına haizdir. Bu sebeple internet sitesinde yer alan grafiklerin bu kanun uyarınca tescil edilebilmeleri mümkündür. 6. İnternet Sitesindeki Tasarımların Tescili ve Tescilin Sağladığı Haklar Tasarım tescil başvurusunda bulunmak isteyen kişi ve kurumlar Türk Patent ve Marka Kurumu’na başvurmalıdırlar. Başvuru işlemi şahsen veya posta kanalıyla gerçekleştirilebileceği gibi internet ortamında elektronik imza kullanılarak da yapılabilir. Tescil ettirilen tasarımın koruması, başvuru tarihinden itibaren başlamaktadır ve 5 yıl boyunca devam etmektedir. Koruma süresinin toplamda 25 yıllık koruma süresine ulaşılana kadar 5’er yıllık dönemler halinde yenilenmesi mümkündür. Tasarım sahibi, tescil ile beraber, tescile konu tasarımı üçüncü kişilere devredebilir, lisans sözleşmesine konu edebilir ve/veya miras bırakabilir. Diğer taraftan, tasarımın tescili, başvuru sahiplerine sadece kendi ulusal sınırlarında geçerli bir koruma sunmaktadır. Bununla beraber, SMK m.69/2’de tescilsiz tasarımlara ilişkin de korumanın söz konusu olduğu açıkça düzenlenmiştir. İlgili madde uyarınca, tescilsiz tasarımlar kamuya sunulduğundan itibaren üç yıldır ve Türk Patent ve Marka Kurumu’na tescil başvurusu yapılmaksızın koruma altındadır. Bununla beraber, tescil edilmeyen tasarımın koruma kapsamı, tescil edilen tasarımlara oranla sınırlı olup bu sınırlar SMK m.59/2’de düzenlenmiştir. Buna göre, tescilsiz tasarımın sahibi, ancak ve ancak korunan tasarımın aynısının veya genel izlenim itibarıyla ayırt edilemeyecek kadar benzerinin kopyalanarak alınması halinde engelleme hakkına sahiptir. Başka bir ifadeyle tescilsiz koruma sadece taklide karşı sağlanacak olup habersizce geliştirilen tasarımlar ise kopyalama olarak değerlendirilemeyecektir.Diğer taraftan, tasarımın tescili, korunması, sona ermesi, devredilmesi, tasarım hakkının ihlali durumunda başvurulabilecek hukuki yollar gibi hususların tamamı 6769 sayılı SMK m.55-81 arasında düzenlemiştir. 7. İnternet Sitesinin İçerik Kısmının Hukuki Niteliği İnternet sitesinde yer alan makale, yazı gibi içeriklerin FSEK m.6/11 uyarınca “eser” olarak kabulü mümkün olabilmektedir Zira ilgili mevzuat hükmünde açıkça; “belli bir maksada göre ve hususi plan dâhilinde verilerin ve materyallerin seçilip derlenmesi sonucu ortaya çıkan ve bir araç ile okunabilir veya diğer veri tabanları eser sayılır.” düzenlemesi mevcuttur. Dolayısıyla, internet sitesindeki bilgisayar programı, edebiyat eserleri, makale, şiir, müzik, güzel sanat çalışmaları gibi oluşturulan içerik FSEK tarafından eser kapsamında kabul edilip, korunmaktadır. 8. İnternet Sitesinin İçerik Kısmının Tescili ve Korunması FSEK kapsamında eser olarak kabul edilen internet sitesi içeriğinin, tescil edilmesi mümkün değildir. Buna rağmen, FSEK’in sağladığı korumalardan faydalanılabilmektedir. Bu noktada, korumadan faydalanacak kişinin doğru şekilde belirlenmesi son derece önemlidir. İnternet sitesinin sayfasında yayınlanan içeriğin site sahibine ait olması halinde herhangi bir sorun oluşmayacaktır. Ne var ki, günümüzde internet sitelerinin profesyonel web tasarım firmalarına yaptırıldığı örnekler gittikçe yaygınlaştığından, koruma sahibinin tespiti git gide zorlaşmaktadır. İnternet sitelerinin web tasarımcısı niteliğindeki 3.kişilere yaptırılması durumunda, site tasarım ve içeriğine ilişkin fikri hakların, yazılı bir sözleşme ile internet sitesi sahibine devri yapılmalıdır. Aksi halde siteyi hazırlayan kişi ve/veya firma, ürettiği bu eserin sahibi olacaktır. Site içeriğinde yer alan, bilgisayar programı, makale, şiir, resim, müzik gibi unsurlar eser niteliğinde olduğundan, eserin başka kişilerce kullanılabilmesi için eser sahibinden yazılı izin alınmalıdır. Bununla beraber, internet sitelerinde paylaşılan içerik özgün olmalıdır. İçerikte kopyala-yapıştır şeklinde başka eserlerden intihal olması halinde FSEK’te yer alan yaptırımların uygulanması mümkündür. 8.1. İnternet Sitesinin İçerik Kısmı Üzerinde Sahibinin Manevi Hakları FSEK, eser sahibinin haklarını mali ve manevi haklar olmak üzere iki kategoriye ayırmıştır. Eser sahibinin, FSEK kapsamında sahip olduğu manevi haklar; Umuma arz hakkı, Adın belirtilmesi yetkisi, Eserde değişiklik yapılmasını önleme yetkisi Malik ve zilyede karşı haklardır. Örneğin, yazılan bir yazının internet sitesinde paylaşılması umuma bir arzdır. Eser sahibi umuma arz ettikten sonra dahi üçüncü kişilere yetki verme hakkına sahiptir. Eğer eser, sahibinin onayı alınmaksızın internet ortamında yayınlanır ise, izinsiz yayınlayan kişinin yaptırımla karşı karşıya kalması mümkündür. Yine Facebook, Twitter, Youtube gibi sosyal medya üzerindeki paylaşımların sadece içeriğe bağlantı verilerek gerçekleştirilmesi gerekir. Aksi durumlarda, içeriğin kopyalanıp yapıştırılması dahi ihlal oluşturabilmektedir. Diğer taraftan, FSEK kapsamında, eser sahibine tanınan işbu manevi haklar süreye tabi değildir. 8.2. İnternet Sitelerinin İçerik Kısmı Üzerinde Sahibinin Mali Hakları Eser sahibinin, eseri işlemek, çoğaltmak, kiralamak veya ödünç vermek suretiyle mali haklardan yararlanması mümkündür. Keza, eseri temsil suretiyle ve/veya kuruluşlarda yayınlanan eserlerin başka kuruluşlarca yeniden yayınlanması şeklinde de eser üzerindeki mali haklardan yararlanılması mümkündür. FSEK m.46-47 uyarınca, eser üzerinde devletin yararlanma yetkisini kullanması ve kamuya mal etme hallerinin istisna tutulması halinde, sürenin sona ermesinden itibaren herkes mali haklardan faydalanabilir. İstisnai haller haricinde koruma süresi gerçek kişi eser sahibinin yaşadığı sürece ve ölümünden itibaren 70 yıldır. Eser sahibinin, eser üzerindeki hakları ve bu hakların devredilmesi hususunda detaylı bilgi için “Eser Sahibinin Hakları, Hakkın Korunması ve Devri”; mali ve manevi hakları ihlal edilen eser sahibinin başvurabileceği hukuki yollar hakkında detaylı bilgi için ise “FSEK Kapsamında Eser Sahibi Tarafından Açılabilecek Davalar” başlıklı yazılarımızı inceleyebilirsiniz. Excerpt: Özgün, yeni ve ayırt edici nitelikteki internet sitesi tasarımları, endüstriyel tasarım olarak kabul edilerek SMK kapsamında tescili ve koruma altına alınması söz konusu olabilir. ### Marka İptali Davası Marka, işletmenin mal/hizmetlerinin diğer işletmelerinkinden ayırt edilmesini sağlamak koşuluyla, kişi adları dahil, özellikle sözcükler, şekiller, harfler, sayılar, malların biçimi veya ambalajları gibi çizimle görüntülenebilen işaretlerdir. Keza, ses markaları, üç boyutlu markalar, hareket markaları ve renk markaları gibi geleneksel olmayan marka türleri de bulunmaktadır. Marka tescil edilebilen bir haktır ve bu tescil işlemi marka sahibine birtakım hukuki korumalar ve haklar tanımaktadır. Ancak tescil işleminden sonra ortaya çıkan birtakım hukuka aykırı durumlar neticesinde markanın iptal edilmesi mümkündür. Markanın iptali talebi için, 10.01.2024 tarihine kadar mahkemelerde “Markanın İptali Davası” açılabilecek, bu tarihten sonraysa Türk Patent ve Marka Kurumu (TPMK) nezdinde iptal başvurusunda bulunulabilecektir. Markanın iptali nedenleri varsa, iptal talebinin ileri sürülmesi için kanunda herhangi bir süre sınırlandırması öngörülmemiştir. Markanın iptali, ilgili kişilerce, cumhuriyet savcılarınca ve/veya kamu kurum ve kuruluşlarınca talep edilebilir. Markanın iptali nedenlerinin tespiti halinde marka iptal edilecek ve bu karar geleceğe etkili olarak sonuç doğuracaktır. Tescilli bir marka, marka hakkı sahibine sınai mülkiyet hukukuna özgü birtakım haklar ve korumalar tanımakla birlikte bazı yükümlülükler de yüklemektedir. Örneğin, tescilli marka sahibinin markasının kullanması gerekir. Aksi durumda, markasının iptal edilebilmesi söz konusu olabilir. Aynı şekilde, tescilli markanın tescilli olduğu mal veya hizmetler için jenerik isme dönüşmesi veya bazı özellikleri bakımdan halkı yanıltıcı olması durumunda da iptal edilmesi mümkündür. 1. Marka Nedir? Marka kavramı, 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu’nun 4. maddesinde tanımlanmıştır. Buna göre; marka, bir teşebbüsün ürün ve hizmetlerini başka bir teşebbüsün ürün ve hizmetlerinden ayırt etmek için kullanılan her türlü işareti ifade eder. SMK’daki tanımının teknik ve anlaşılması güç bulunabileceği ihtimali karşısında, marka kavramının ‘’ayırt edici nitelikteki her tür işaret’’ olarak görece sade bir ifadeyle tanımlanması da mümkündür.Uygulamada, yalnızca ürünlerin üzerindeki basit işaretlerin marka olarak algılanmasına yönelik yaygın kanaatin aksine, belirtilen şart ve unsurları taşımak kaydıyla, “hizmet” kavramı da marka tanımına dahildir. Yani, marka niteliğinin kazanılabilmesi için muhakkak bir mal üretilmesi zorunlu değildir. Havayolu hizmeti örneğindeki gibi hizmet üreticileri de sundukları hizmeti markalaştırarak tescil ettirebilmektedir.Sınai Mülkiyet Hukukunda oldukça önemli uygulama alanlarına sahip olan marka kavramı ve marka tesciline ilişkin detaylı bilgi için “Marka Seçimi ve Marka Tescili” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Markanın İptali Nedenleri Yasa koyucu tarafından, markanın iptal edilmesi sonucu doğabilecek birtakım durumlar, Sınai Mülkiyet Kanunu’nun 26. maddesinde açıkça ve ayrıca düzenlenmiştir. Buna göre: Tescilli marka, tescil tarihinden itibaren beş yıl içinde, marka sahibince veya marka sahibinin iznine binaen başkalarınca haklı sebep olmaksızın Türkiye’de ciddi bir biçimde kullanılmadığı takdirde, iptal edilebilir. Aynı şekilde, markanın kullanımına beş yıl kesintisiz ara verilmesi durumunda da markanın iptaline karar verilir.Marka sahibinin bazı eylemleri nihayetinde, tescil edildiği mal veya hizmet kategorisinde yaygın bir ad haline gelen marka hakkında iptal kararı verilebilir. Keza, ilgili mal veya hizmet kategorisinde yaygın bir ad haline gelme durumu, marka sahibinin gerekli ve yeterli önlemleri almamasının bir sonucu olarak da ortaya çıkabilir. Bu durumda da ilgili marka iptal edilebilir.Bizzat marka sahibince yahut marka sahibinin verdiği izne binaen başkalarınca kullanılan marka, tescilli olduğu mal veya hizmetlerin bazı özellikleri bakımından halkı yanıltıyorsa, iptal edilebilir.Marka sahibinin kontrolü altında birçok işletme tarafından o işletmelerin ortak özelliklerini, üretim usullerini, coğrafi menşelerini ve kalitesini garanti etmeye yarayan işarete garanti marka denir. Ortak marka ise, üretim veya ticaret ya da hizmet işletmelerinden oluşan bir grup tarafından kullanılan işarettir. Buradan hareketle, ortak veya garanti markanın teknik şartnamelerine mütemadi şekilde aykırılık arz eden türde marka kullanımı tespit edilirse, aykırı kullanıma konu markanın iptal edilmesi mümkündür. Diğer taraftan, “Hangi Kelime veya İşaretler Marka Olarak Tescil Edilemez” yazımızda bahsedildiği üzere, bazı marka tescil başvurularının, mutlak/nispi ret nedenleriyle daha en başından reddedilmesi gerekebilmektedir. 3. Markanın İptali Talebi ve Markanın İptali Davası Yasa koyucunun, markanın iptaline ilişkin düzenlemelerine Sınai Mülkiyet Kanunu’nun 26. maddesinde yer verilmiştir. Maddenin, “Aşağıdaki hallerde talep üzerine Kurum tarafından markanın iptaline karar verilebilir…” şeklindeki ilk fıkrasında “Kurum” olarak anılan müessesenin uygulamadaki karşılığı Türk Patent ve Marka Kurumu (TPMK) ’dur.Aynı Kanunun, 192. maddesinde ise “26. maddenin yayımı tarihinden itibaren yedi yıl sonra” yürürlüğe gireceği düzenlenmiş olup SMK’nın yürürlüğe girme tarihi 10.01.2017 tarihidir. Bu nedenle, 192. madde hükmü uyarınca 10.01.2024 tarihine kadar markanın iptali talepleri markanın iptali davası yoluyla ileri sürülecektir. 10.01.2024 tarihinden sonra ise kanunun 26. maddesi uygulama alanı bulacak ve işbu tarihten sonra markanın iptali için, TPMK’e  “Markanın İptali Talebi” başvurusu yapılacaktır. Konu ile ilgili detaylı bilgi için "Marka İptali Davası" başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 4. Markanın İptali Talebinde Yetkili Makam Yazımızın bir önceki başlığı altında yer bulan açıklamalarımızdan hareketle, markanın iptali yetkisi, 10.01.2024 tarihine kadar mahkemeler tarafından, bu tarihten sonra ise TPMK tarafından kullanılacaktır.10.01.2024 tarihine kadar açılabilen Markanın İptali Davalarında görevli mahkeme, Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemeleri olup bu mahkemelerin bulunmadığı yargı çevrelerinde Asliye Hukuk Mahkemesi görevlidir. Bu davalardaki yetkili mahkeme ise iptali istenen marka sahibinin yerleşim yeri mahkemesidir.10.01.2024 tarihinden sonra, marka iptal talepleri TPMK tarafından değerlendirilecektir. 5. Markanın İptali Talebinde Süre Sınai Mülkiyet Kanunu’nda İptal talebinin ileri sürülmesine ilişkin herhangi bir süre öngörülmemiştir. Ancak iptal talebinin doğası gereği markanın tescil süresinin sonuna kadar iptal talebinde bulunulabilmesi mümkündür. 6. Markanın İptalini Kimler Talep Edebilir? Markanın iptali, işbu iptal kararı verilmesinde menfaati olan ilgili kişiler tarafından talep edilebilir. Bununla beraber, halkı yanıltıcı markalar veya garanti ve ortak markalarının teknik şartnamelerine aykırı olarak kullanılan markaların iptali talebi kamu düzenine ilişkindir. İşbu sebeplerin varlığı halinde markanın iptal edilmesinde kamu yararı olduğu açıktır bu nedenle Cumhuriyet savcısının da iptal talebinde bulunması mümkündür. 7. Markanın İptali Talebinin Sonuçları ve İptal Kararının Etkisi SMK’nın 26. maddesinde sayılı sebeplerin varlığı halinde, markanın iptaline karar verilebilir. Markanın iptal edilmesi yönünde verilen karar tıpkı markanın hükümsüz kılınmasında olduğu gibi bozucu yenilik doğuran ve inşai nitelikte bir karardır. Hakkında iptal hakkı verilen marka, sona erecektir. Diğer taraftan, “Markanın Tescili ve Markanın Sağladığı Haklar” yazımızda örneklerine yer verilen kimi durumlardaysa, marka hakkı iptal kararı olmaksızın, kendiliğinden sona erebilmektedir. Keza, markanın iptali ile birçok anlamda benzerlik içeren markanın hükümsüz kılınması konusu “Markanın Hükümsüzlüğü” başlıklı yazımızda ayrıca incelenmiştir.10.01.2024 tarihine kadar mahkeme kararıyla, bu tarihten sonra ise TPMK tarafından verilecek markanın iptaline ilişkin karar kural olarak geleceğe etkili olarak hüküm ve sonuç doğuracaktır. Kanun koyucu tarafından öngörülen istisnai bazı hallerde ise iptal kararının geçmişe etkili olarak sonuç doğurabilmesi mümkündür. Kamu düzenine ilişkin olabilecek bir iptal hali olan markanın halkı yanıltıcı bir işaret haline gelmiş olması durumunda, markanın iptali kararı geçmişe etkili olarak sonuç doğurabilir. Excerpt: Marka, işletmenin mal/hizmetlerinin diğer işletmelerinkinden ayırt edilmesini sağlamak koşuluyla, kişi adları dahil, özellikle sözcükler, şekiller, harfler, sayılar, malların biçimi veya ambalajları gibi çizimle görüntülenebilen işaretlerdir. Marka tescil edilebilen bir haktır ve bu tescil işlemi marka sahibine birtakım hukuki korumalar ve haklar tanımaktadır. Ancak tescil işleminden sonra ortaya çıkan birtakım hukuka aykırı durumlar neticesinde markanın iptal edilmesi mümkündür. Markanın iptali talebi için, 10.01.2024 tarihinde kadar mahkemelerde “Markanın İptali Davası” açılacak, bu tarihten sonraysa Türk Patent ve Marka Kurumu (TPMK) nezdinde iptal başvurusunda bulunulabilecektir. Markanın iptali talebinin ileri sürülmesi için kanunda herhangi bir süre sınırlandırması yoktur. Markanın iptali, ilgili kişilerce, cumhuriyet savcılarınca ve/veya kamu kurum ve kuruluşlarınca talep edilebilir. Markanın iptali nedenlerinin tespiti halinde marka iptal edilecek ve bu karar geleceğe etkili olarak sonuç doğuracaktır. ### Mirasçılar Mirasbırakanın Vergi Borçlarından Sorumlu mu? Vergi Usul Kanunu’nun 12. maddesi uyarınca, mirasçılar, mirasbırakanın vergi borçlarından miras payları oranında sorumludur. Bir kişinin ölümü halinde tüm malvarlığı, hak ve borçları mirasçılarına geçer. Türk Medeni Kanunu’nun 599. maddesine göre, mirasçılar, mirasbırakanın ayni haklarını, alacaklarını ve diğer malvarlığı değerlerini doğrudan doğruya kazanırlar. Ancak mirasçılar yalnızca malvarlığını değil, mirasbırakanın borçlarını da devralırlar. Bu borçlar arasında vergi borçları da yer alır. Öte yandan, vergi borçları için mirasçılar sorumlu tutulurken, vergi cezalarında farklı bir durum söz konusudur. Cezaların şahsiliği ilkesi gereği, mirasçılar mirasbırakanın vergi cezalarından sorumlu tutulmazlar. Vergi Usul Kanunu’nun 372. maddesi gereğince, mükellefin ölümünden önce tahakkuk etmiş usulsüzlük, özel usulsüzlük veya vergi ziyaı cezaları terkin edilir. Bu yazıda, mirasçıların mirasbırakanın vergi borç ve cezalarından doğan sorumluluğu ve bu sorumluluğun sınırları ayrıntılı şekilde ele alınacaktır. 1. Miras, Mirasbırakan ve Mirasçı Nedir? Hukuki Temel Kavramlar Miras hukuku, bir kişinin ölümüyle birlikte malvarlığı, hakları ve borçlarının kimlere ve nasıl devredileceğini düzenleyen hukuk dalıdır. Bu süreçte, miras bırakanın geride bıraktığı her türlü değer, belirli kurallar çerçevesinde mirasçılara aktarılır. Miras, bir kişinin vefatından sonra geride bıraktığı tüm malvarlığı, haklar ve borçların toplamıdır. Bu malvarlığına “tereke” de denir. Miras, mirasçılara kanun veya vasiyetname ile devredilir. Mirasbırakan (Muris), ölümüyle birlikte tüm malvarlığı, haklar ve borçları ile bırakan kişidir. Mirasbırakanın ölümüyle birlikte, bu hak ve borçlar mirasçılara geçer. Mirasçı, mirasbırakanın vefatı sonrası onun malvarlığını ve borçlarını devralan kişidir. Mirasçılar, yasal mirasçılar ve atanmış mirasçılar olmak üzere ikiye ayrılır: Yasal Mirasçılar: Kanun gereği mirasbırakana mirasçı olan kişilerdir. Bunlar, mirasbırakanın altsoyu (çocukları, torunları), üstsoyu (ana, baba, büyükana, büyükbaba), eşi ve kardeşleridir. Atanmış Mirasçılar: Mirasbırakanın vasiyetname veya miras sözleşmesi ile belirlediği kişilerdir. Atanmış mirasçılar, yasal mirasçılardan farklı olarak kan bağı veya evlilik bağı ile miras bırakana bağlı olmak zorunda değildirler. 2. Miras ve Vergi Borçlarının Mirasçılara Geçişi Hukuki Tanımlama Mirasın Geçişi: Türk Medeni Kanunu’nun 599. maddesine göre, bir kişinin ölümüyle birlikte mirasçılar, miras bırakanın (murisin) ayni haklarını, alacaklarını ve diğer mal varlığı değerlerini otomatik olarak kazanırlar. Bu haklar arasında taşınır ve taşınmaz mallar üzerindeki zilyetlikler de bulunur. Ancak, mirasçılar yalnızca murisin malvarlığını devralmakla kalmaz, aynı zamanda onun borçlarını da üstlenirler. Yani, mirasçılar, murisin bıraktığı tüm mali yükümlülükleri de taşımak zorundadır. Vergi Borçlarının Geçişi: Vergi Usul Kanunu’nun 12. maddesi, mirasçıların vergi borçları karşısındaki yükümlülüklerini netleştirir. Bu maddeye göre, mirasçılar, miras bırakanın vergi borçlarından kendi miras payları oranında sorumlu olurlar. Bu, her mirasçının, mirastan aldığı pay oranında murisin vergi borçlarına katlanacağı anlamına gelir. Ancak, mirasçılar vergi cezalarından sorumlu değildir, çünkü cezaların şahsiliği ilkesi gereği bu borçlar mirasçılara geçmez. 3. Miras Hisseleri Oranında Sorumluluk 213 Sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 12. maddesine göre, mirasçılar, miras bırakanın vergi borçlarından yalnızca kendi miras payları oranında sorumlu olurlar. Bu düzenleme, her bir mirasçının, miras bırakanın vergi borçlarından sadece kendi miras hissesi oranında kişisel malvarlığı ile sorumlu olacağını belirler. Dolayısıyla, miras bırakanın vergi borcunun ne kadarından sorumlu olunduğunu belirlemek için öncelikle mirasçıların veraset ilamı olarak da bilinen bir mirasçılık belgesi alması gerekmektedir. Mirasçılık belgesinde, mirasçıların kimler olduğu ve her birinin miras payı oranları belirtilir. Bu belge, her bir mirasçının vergi borcundan ne kadar sorumlu olduğunu tespit etmek için esas alınır. 4. Mirasçıların Ölüm Olayını Bildirme Yükümlülüğü Ölüm Bildirimi: Kim, Ne Zaman ve Nasıl Yapmalı? Vergi Usul Kanunu’nun (VUK) 164. maddesi gereğince, ölüm, "işi bırakma" olarak kabul edilmektedir. VUK 168. Maddesi gereğince işi bırakan mükellefin vergi dairesine 1 ay içinde bildirimde bulunma zorunluluğu Mükellefin ölümünden sonra mirasçılarına geçmektedir. Mirasçılar, miras paylarını belirleyen veraset ilamını aldıktan sonra, ölüm olayını vergi dairesine bildirme sorumluluğunu üstlenirler. Mirasçılar açısından, bu 1 aylık bildirim süresi mirasın reddi süresine eklenir ve toplamda 4 ay olur. Yani mirasçılar, mirası reddetmedikleri takdirde, ölüm tarihinden itibaren 4 ay içinde vergi dairesine bildirimde bulunmalıdır. Bu bildirim, hem miras paylarının hem de mirasbırakanın vergi borçlarının nasıl paylaştırılacağını belirler. Ölüm bildirimi, mirasçılar tarafından vergi dairesine şahsen yapılabilir. Bildirim sırasında, veraset ilamının bir kopyası ve ölümün resmi olarak tescillendiği belgelerin ibraz edilmesi gerekmektedir. Bildirim Yapılmamasının Hukuki Sonuçları Eğer mirasçılar, ölüm olayını belirtilen süre içinde vergi dairesine bildirme yükümlülüğüne uymazsa, bu durum ciddi hukuki sonuçlar doğurabilir. Vergi Usul Kanunu’na göre, ölüm olayını zamanında bildirmeyen mirasçılara, her bir mirasçı için ayrı ayrı usulsüzlük cezası kesilir. Bu ceza, bildirim yükümlülüğünü yerine getirmeyen her bir mirasçıya, geç bildirim nedeniyle uygulanan idari bir yaptırımdır. 5. Mirasın Reddi Halinde Vergi Borçlarının Akıbeti Türk Medeni Kanunu, yasal ve atanmış mirasçılara mirası sebep göstermeksizin reddetme hakkı tanımaktadır. Ölüm tarihinde miras bırakanın ödemeden aczi açıkça belli veya resmen tespit edilmişse, miras reddedilmiş sayılır. Türk Medeni Kanunu Madde 605 - Ret hakkı Yasal ve atanmış mirasçılar mirası reddedebilirler. Ölümü tarihinde mirasbırakanın ödemeden aczi açıkça belli veya resmen tespit edilmiş ise, miras reddedilmiş sayılır. Mirasçılar, mirası reddetmek için ölüm tarihinden itibaren 3 ay içinde bir başvuruda bulunmalıdır. Bu süre zarfında, mirasçılar hakkında vergi borçları nedeniyle takip ve tahsil işlemleri başlatılamaz. Ancak, ret süresi sona ermeden tereke işlemlerine karışan, terekenin olağan yönetiminde olmayan işler yapan ya da tereke mallarını gizleyerek kendisine mal eden mirasçılar, mirası kabul etmiş sayılır. Bu durumda, ilgili 3 aylık ret süresi dolmadan bu mirasçılar hakkında icra takibi yapılabilir. Miras bırakanın ölümünden önce borca batık olması durumunda, mirasçı mirası reddetmemiş olsa dahi vergi borçlarından sorumlu tutulamaz. Türk Medeni Kanunu’nun 605. maddesi, bu durumu düzenler. Bu maddeye göre, miras bırakanın ölüm tarihindeki mali durumunun ödeme güçlüğü içinde olduğu veya bu durumun resmi olarak tespit edildiği hallerde, mirasın reddedilmiş sayılacağı hükme bağlanmıştır. Dolayısıyla, miras bırakanın borca batık olduğu açıkça belirlenmişse, mirasçılar mirası reddetmemiş olsalar bile vergi borçlarından sorumlu tutulamazlar. Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için Mirasın Reddi başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 5.1. Mirasın Reddi Halinde Vergi Borçları Alt Soya İntikali Türk Medeni Kanunu çerçevesinde geçerli olan "külli halefiyet" ilkesi, yasal ve atanmış mirasçıların miras bırakanın ölümüyle kendiliğinden mirasçılık sıfatını kazanmalarını öngörür. Mirasın reddedilmesi durumunda, mirası reddeden mirasçının miras payı, hakları ve borçları ile birlikte altsoyuna geçer. Eğer reddeden mirasçının altsoyu mirası kabul etmişse, bu altsoy miras bırakanın tüm miras yükümlülüklerini üstlenir, buna vergi borçları da dahildir. Yani, mirası reddeden kişinin payı, reddeden mirasçının altsoyuna intikal eder ve bu kişiler miras bırakanın vergi borçlarından sorumlu hale gelirler. Özetle, mirasın reddedilmesi durumunda vergi borçları, mirası reddeden kişinin altsoyuna geçebilir. Ancak, bu durum yalnızca altsoyun mirası kabul etmesi halinde geçerli olur. Eğer altsoy da mirası reddederse, mirasın reddedilmesi vergi borçlarının intikalini sağlamaz. 6. Mirasçıların Miras Bırakanın Vergi Cezalarından Sorumluluğu 6.1. Cezaların Şahsiliği İlkesi: Vergi Cezalarının Mirasçılara Geçişi Cezaların şahsiliği ilkesi, vergi cezaları için de geçerli olan bir hukuk prensibidir. Bu ilkeye göre, vergi cezaları miras bırakanın ölümüyle birlikte geçersiz hale gelir ve mirasçılara intikal etmez. Mirasçılar yalnızca vergi borcunun asli tutarından sorumlu tutulurlar. Vergi Usul Kanunu’nun 372. maddesinde, “Ölüm halinde vergi cezaları düşer” şeklinde düzenlenmiş olan bu ilke, vergi ceza hukukunda da uygulanmaktadır. Bu prensibe göre, vergi cezası kesilen kişinin ölümü durumunda, vergi borçları terekeye dahil edilip mirasçılara geçerken, vergi cezaları terekeye dahil edilmez ve geçersiz olur. Vergi Usul Kanunu 372. maddesi uyarınca mükellefin ölümü halinde kesilmiş ve tahakkuk etmiş usulsüzlük, özel usulsüzlük veya vergi ziyaı gibi cezalar terkin edilir. Vergi cezaları hakkında ayrıntılı bilgi almak için Vergi Ziyaı Suçu ve Cezası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 7. Vergi Borçlarının Mirasçılardan Takip ve Tahsili Süreci Vergi Usul Kanunu’nun (VUK) 164. maddesi gereğince, ölüm, "işi bırakma" olarak kabul edilmektedir. Bu bağlamda, işi bırakan mükellefin vergi dairesine 1 ay içinde bildirimde bulunma zorunluluğu bulunmaktadır. Mükellefin ölümünden sonra ise bu bildirim yükümlülüğü, mirasçılara geçmektedir. Mirasçılar açısından bu süre, 3 aylık mirasın reddi süresinin eklenmesiyle 4 ay olarak belirlenmiştir. Vergi dairesi, yapılan bildirim üzerine mirasın reddi süresinin dolmasını beklemek zorundadır. 3 aylık mirasın reddi süresi içinde mirasbırakanın vergi borçlarından dolayı mirasçılar aleyhine herhangi bir takip ve tahsil işlemi yapılamaz. Bu sürenin dolmasının ardından, vergi dairesi, mirasbırakanın tüm vergi borçlarını veraset ilamında belirtilen hisseler oranında, mirası reddetmeyen ve borçlarını ödemeyen mirasçılardan tahsil etmeye başlayabilir. Bu tahsilat işlemleri de diğer kamu alacaklarında olduğu gibi 6183 Sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre gerçekleştirilmektedir. 8. Sıkça Sorulan Sorular Mirasçılar Vergi Gecikme Zammı ve Gecikme Faizinden Sorumlu mudur? Mükellefin ölümü halinde, mirasçılar vergi cezalarından sorumlu olmayacaklardır. Ancak, gecikme zammı ve gecikme faizi vergi cezası olarak nitelendirilmediğinden, mirasçılar bu kalemlerden miras payları oranında sorumlu olacaklardır. Atanmış Mirasçılar da Vergi Borçlarından Sorumlu mudur? Atanmış mirasçılar, miras bırakanın kendi iradesiyle mirasçı olarak belirlediği kişilerdir. Bu kişiler kanunen mirasçı olmasalar da, miras bırakanın iradesi doğrultusunda mirasçı olarak kabul edilirler. Atanmış mirasçılar, kanuni mirasçılarla aynı şekilde vergi borçlarından sorumlu tutulurlar. Vergi Alacağı İçin Mirasçıya Karşı İcra Takibi Yapılabilir Mi? Vergi borcunu zamanında ve usulüne uygun şekilde ödememiş olan miras bırakanın mirasçıları hakkında vergi borcu için icra takibi yapılması mümkündür. Ancak, mirasçıların vergi borcundan sorumlu olabilmesi için mirası reddetmemiş olmaları gerekmektedir. TMK uyarınca mirası reddetmek için öngörülen 3 aylık sürede mirası reddetmeyen mirasçılara karşı icra takibi yapılabilir. Mirasçıların Ölüm Olayını Bildirim Süresi Ne Kadardır? Vergi Usul Kanunu’na göre mirasçılar, miras bırakanın ölüm olayını vergi dairesine bildirmekle yükümlüdürler. Ölüm olayını, ölümün gerçekleştiği tarihten itibaren 6 ay içerisinde vergi dairesine bildirmeleri gerekmektedir. Mirasın Reddi Halinde Vergi Borçları Alt Soya İntikal Eder mi? Miras reddedildiğinde, reddeden mirasçının payı ve borçları altsoyu tarafından kabul edilebilir. Türk Medeni Kanunu’ndaki külli halefiyet ilkesi gereğince, yasal ve atanmış mirasçılar, miras bırakanın ölümüyle kendiliğinden mirasçı olurlar. Mirasçı, ölüm olayının gerçekleştiği tarihten itibaren 3 ay içinde mirası reddedebilir. Mirası reddeden mirasçının miras payı, altsoyu tarafından kabul edilirse, vergi borçları da altsoya geçer. Dolayısıyla, reddeden mirasçının altsoyu mirası kabul ederse, vergi borçları onlara intikal eder. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmıştır ve tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. Vergi Hukuku mevzuatı, ayrıntılı kurallar içeren bir alan olup, herhangi bir işlem yapılmadan önce "Vergi Hukuku" alanında uzman avukatlardan hukuki destek alınması tavsiye edilir. Excerpt: Vergi Usul Kanunu’nun 12. maddesi uyarınca, mirasçılar, mirasbırakanın vergi borçlarından miras payları oranında sorumludur. Ancak, cezaların şahsiliği ilkesi gereği, mirasçılar, mirasbırakanın vergi cezalarından sorumlu tutulmaz. ### Karşılıksız Çek Düzenleme Suçu Karşılıksız çek düzenleme suçu, bir çeki düzenleyen kişinin hesabında yeterli bakiye bulunmaması durumunda, muhatap bankanın çeki geri çevirerek üzerine "karşılıksızdır" yazması akabinde alacaklının şikayetiyle ortaya çıkar. Halk arasında "karşılıksız çek keşide etme" veya “karşılıksız çek düzenleme” olarak da adlandırılan bu suç, 5941 sayılı Çek Kanunu'nun 5. Maddesi'nde "Çekte Karşılıksızdır İşlemi Yapılmasına Sebebiyet Verme Suçu" olarak tanımlanmıştır. Kanuni ibraz süresi içinde ibraz edilen ancak karşılıksız olduğu tespit edilen çeklerle ilgili olarak, "karşılıksızdır" işlemi yapılmasına sebep olan kişi hakkında, hamilin şikayeti üzerine, her bir çek için 1500 güne kadar adli para cezasına hükmedilir. Ancak, hükmedilecek adli para cezası çekin karşılıksız kalan miktarından fazla olamaz. Mahkeme ayrıca, çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağına; bu yasağın bulunması hâlinde, çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağının devamına hükmeder. Karşılıksız kalan çek bedelinin, çekin üzerinde yazılı bulunan düzenleme tarihinden itibaren işleyecek ticari temerrüt faizi ile birlikte tamamen ödenmesi veya alacaklının şikayetinden vazgeçmesi durumunda: Yargılama aşamasında mahkeme tarafından davanın düşmesine karar verilir. Mahkûmiyet hükmünün kesinleşmesinden sonra mahkeme tarafından hükmün bütün sonuçlarıyla ortadan kaldırılmasına karar verilir. Çek hamillerinin korunması amacıyla “süresi içerisinde ibrazında, çekle ilgili olarak karşılıksızdır işlemi yapılmasına sebebiyet vermek” eylemi suç olarak kabul edilmiştir. Bu eylemin işlenmesi halinde ilgili kişiler hakkında adli para cezası yaptırımı öngörülmüş ve adli para cezasının ödenmemesi halinde para cezasının doğrudan hapis cezasına dönüştürüleceği düzenlenmiştir. 1. Çek Nedir? Çekin, yasal tanımına mevzuatımızda yer verilmemiştir. Yine de bir tanımlama yapmak gerekirse çek, düzenleyenin muhatap bankaya, lehtar ya da yetkili hamile kendi hesabına çekin üzerinde yazan bedeli ödeme emri verdiği, aynı zamanda yetkili hamile de bu bedeli muhataptan tahsil etme yetkisi veren kanunen emre yazılı bir kambiyo senedidir. Çek, nitelikli bir havale ilişkisini bünyesinde barındırmakta olup diğer kambiyo senetlerinden farklı olarak kredi işlevine haiz olmayan bir ödeme aracıdır. Çekin düzenlenmesine neden olan asıl borç çekin verilmesi ile değil, çekin ödenmesi ile sona ereceğinden çek düzenlenmesi hukuken ifa uğruna edim niteliğine haizdir. Ancak uygulamada çek, vadeli olarak düzenlenmekte ve kredi aracı olarak kullanılmaktadır. Çek hakkında daha detaylı bilgi için “Çekte Bulunması Gereken Zorunlu Unsurlar” isimli makalemizi inceleyebilirsiniz. 2. Karşılıksız Çek Nedir? Karşılıksız çek, hamili tarafından ibraz süresi içerisinde ibraz edildiği halde, çeki düzenleyen kişinin hesabında yeterli bakiye bulunmaması durumunda ortaya çıkar. Bu durumda, muhatap banka çeki geri çevirerek üzerine "karşılıksızdır" yazısı ekler. Karşılıksız çek durumu, çekin ödeme talimatını veren kişinin hesabında yeterli bakiye olmaması nedeniyle çekin karşılıksız kaldığını ifade eder. Karşılıksızdır” işlemi, muhatap bankanın hamile kanunen ödemekle yükümlü olduğu miktarın dışında, çek bedelinin karşılanamayan kısmıyla sınırlı olarak yapılır. Çekin karşılıksız olduğuna dair işlem, muhatap banka tarafından yapılır. Hamilin talepte bulunması halinde, karşılıksızdır işleminin nasıl yapılacağı 5941 Sayılı Çek Kanunu’nda düzenlenmiştir. Konuyla alakalı olarak çekte karşılıksızdır işlemine ilişkin daha detaylı bilgi için “Karşılıksız Çek” isimli yazımızı inceleyebilirsiniz. 3. Karşılıksız Çek Düzenleme Suçu Kanuni ibraz süresi içinde ibraz edilen ancak karşılıksız olduğu tespit edilen çeklerle ilgili olarak, "karşılıksızdır" işlemi yapılmasına sebep olan kişi hakkında, hamilin şikayeti üzerine, her bir çek için 1500 güne kadar adli para cezasına hükmedilir. Ancak, hükmedilecek adli para cezası çekin karşılıksız kalan miktarından fazla olamaz. Mahkeme ayrıca, çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağına; bu yasağın bulunması hâlinde, çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağının devamına hükmeder. 3.1. Karşılıksız Çek Düzenleme Suçunun Faili Fail, suçun oluşumu için gereken fiili hareketleri gerçekleştiren yani suçu işleyen kişidir. Karşılıksız çek düzenleme suçunun faili Çek Kanunu’nun 5. maddesinde düzenlenmiştir. Söz konusu madde uyarınca karşılıksız çek düzenleme suçunun faili şu kişiler olabilir; Çek hesabı sahibi gerçek veya tüzel kişi ise bizzat kendisidir. Çek sahibi tüzel kişi ise, tüzel kişi adına çek keşide edenlerdir. Karşılıksız çekin bir sermaye şirketi adına düzenlenmesi durumunda ayrıca yönetim organıdır. Ayrıca, ticaret siciline tescil edilen şirket yetkilileridir. 3.2. Karşılıksız Çek Düzenleme Suçunun Şartları Karşılıksız çek düzenleme suçunun şartları, 5941 Sayılı Çek Kanunu’nun 5. Maddesinde detaylı bir şekilde düzenlenmiştir. Bu kanuna göre, karşılıksız çek düzenleme suçu için aşağıdaki şartlar bulunmaktadır: Çek, süresi içerisinde ibraz edilmelidir. Çekin arkasına "karşılıksızdır" olduğunu belirten şerh, ilgili banka tarafından işlenmelidir. Çek hamili olan alacaklı, süresi içerisinde şikayet yoluna başvurmalıdır. 4. Karşılıksız Çek Düzenleme Suçunda Şikayet Karşılıksız çek düzenleme suçu, çek düzenleyen kişinin hesabında yeterli bakiye bulunmaması nedeniyle çekin karşılıksız kalması durumunda ortaya çıkar. Ancak, Karşılıksız çek düzenleme suçu, şikayete tabi bir suç olduğundan, suçun işlenmesiyle ilgili yasal işlem başlatılabilmesi için, mağdur olan alacaklının (hamilin) şikayette bulunması şarttır. 4.1. Şikayet Hakkı Olanlar Çek kanunu uyarınca şikâyet hakkı çekin yetkili hamiline aittir. Yargıtay, karşılıksız çek düzenleme suçunda şikayet hakkı sahibi bakımından verdiği bir karar göre; “Karşılıksız çek düzenleme suçunda şikayet hakkının; çeki tahsil amacıyla bankaya ibraz eden hamil ile karşılıksızdır işlemi yapıldıktan sonra çeki elinde bulunduran ve aynı zamanda karşılıksızdır işlemi yapılmadan önceki dönemde geçerli ve meşru ciranta olan kişiye ait olacağına” (Yargıtay 19. Ceza Dairesinin 10.05.2018 Tarih, 2018/3072 E., 2018/5874 K.) dair hüküm kurmuştur. Yargıtay’ın bu kararı ile şikayet hakkına sahip olan kişiler; Çekte karşılıksızdır işlemini yapan ve çeki elinde bulunduran hamil, Çekte karşılıksızdır işlemini yapan hamile ödeme yaparak çeki elinde bulunduran ve karşılıksızdır işlemini yapan kişiden önce ciranta olan kişi şeklinde belirlenmiştir. 4.2. Şikâyet Süresi Şikâyet süresi çekte karşılıksızdır işlemi yaptıran ve çeki elinde bulunduran hamil bakımından çekin bankaya ibraz edildiği günden itibaren üç aydır. 4.3. Şikayet Usulü Karşılıksız çek düzenleme suçunda şikayet, icra mahkemesine sözlü olarak ya da dilekçe ile yapılabilir. Hamilin şikayetini icra mahkemesine iletilmesiyle birlikte dava süreci başlamış olur. Karşılıksız çek düzenleme suçunda şikayet, davanın açılması için gerekli olan bir şarttır ve bu nedenle dava, şikayet olmadan açılamaz. Dolayısıyla, karşılıksız çek düzenleme suçunda şikayet, dava açılabilmesi için bir zorunluluktur ve dava sürecinin temelini oluşturur. 5. Karşılıksız Çek Düzenleme Suçunda Şikayetten Vazgeçme Karşılıksız çek keşide etme suçunda şikayette bulunan alacaklı, yargılamanın her aşamasında olduğu gibi yargılama sonucunda verilen kararın kesinleşmesinden sonra dahi şikayetinden vazgeçebilir. Yargılama aşamasında şikayetten vazgeçilmesi halinde mahkemece davanın düşmesine karar verilir. Verilen hüküm sonrasında şikayetten vazgeçilmesi halinde ise mahkeme tarafından hükmün bütün sonuçlarının ortadan kaldırılması kararı verilir. 6. Karşılıksız Çek Düzenleme Suçunun Yaptırımları Karşılıksız çek düzenleme suçunu işleyen kişiler hakkında çeşitli yaptırımlar öngörülmüştür. Bu yaptırımlar arasında çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı, adli para cezası ve hapis cezası gibi önemli cezalar bulunmaktadır. Ayrıca, tüm çek yapraklarının bankalara iadesi gibi ek yaptırımlar da söz konusudur. 6.1. Adli Para Cezası Çek Kanunu m. 5/1-c.1 gereğince, çekin karşılıksız bırakılması halinde fail aleyhinde binbeşyüz güne kadar adli para cezasına hükmedilecektir. Dahası, mevzuatımızda, bu suç için nispi para cezası sistemi öngörülmüş olup hükmedilecek adli para cezası, çek bedelinin karşılıksız kalan miktarından az olamayacaktır. Bahse konu adli para cezasının mutlaka peşinen ve tek seferde ödenmesi gerekmeyip, mahkeme tarafından iki yılı aşmamak kaydıyla en az dört taksit hâlinde ödenmesi kararlaştırabilir. Taksitler zamanında ödenmezse geri kalan borcun tamamı tahsil edilerek ödenmeyen kısım hapis cezasına çevrilir. Üstelik, hapis cezasında ön ödeme, uzlaşma ve/veya hükmün açıklanmasının geriye bırakılmasıyla ilgili hükümler de uygulanamayacak olup mahkeme hükmünde bu hususlar açıkça belirtilir. 6.2. Çek Hesabı Açma Ve Çek Düzenleme Yasağı Çek K. m.5/1’e göre çekin karşılıksız çıkması halinde mahkeme bazı kişiler hakkında “çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı” kararı da verebilecektir. Kişi hakkında daha önceden verilen böyle bir yasak var ise, yasağın devamına hükmedilecektir. Detaylı bilgi için “Çek Düzenleme ve Çek Hesabı Açma Yasağı” isimli makalemizi inceleyebilirsiniz. Karşılıksız çek keşide etme suçu nedeniyle yapılan yargılama sonunda mahkeme tarafından; Beraat, Ceza verilmesine yer olmadığı, Davanın düşmesi, Davanın reddine, karar verilmesi halinde aynı kararda, çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağının kaldırılmasına karar verilir. 6.3. Hapis Cezası Karşılıksız çek düzenleme suçunda yaptırım olarak doğrudan hapis cezası uygulanmaz. Ancak hükmedilen adli para cezasının ödenmemesi halinde bu adli para cezası hapis cezasına dönüşür. Çek kanununda yer alan özel düzenleme gereği adli para cezalarının ödenmemesi halinde doğrudan hapis cezasına çevrilir. Ayrıca, hakkında çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı verilmiş olan kişi, buna rağmen çek düzenlerse, fiil daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. 7. Dava Ve Ceza Zamanaşımı Karşılıksız çek düzenleme suçunda dava zamanaşımı 8 yıl iken ceza zamanaşımı 10 yıldır. Dolayısıyla eğer 8 yıl içerisinde yargılama yoluna gidilmezse artık bu suç bakımından dava açılma imkanı ortadan kalkar. 8. Karşılıksız Çek Düzenleme Suçunda Görevli ve Yetkili Mahkeme Görevli Mahkeme: Karşılıksız çek keşide etme (düzenleme) suçuna ilişkin yapılacak yargılamada görevli mahkeme İcra Ceza Mahkemeleridir. Yetkili Mahkeme: Çekin tahsil için bankaya ibraz edildiği yer, Çek hesabının açıldığı banka şubesinin bulunduğu yer, Hesap sahibinin yerleşim yeri Şikâyetçinin yerleşim yeri İcra ceza mahkemesidir. 9. Karşılıksız Çek Keşide Etme Suçunda Zararın Ödenmesi Karşılıksız çeki düzenleyen kişi eğer zararın ödemesini kanundaki hükümlere göre gerçekleştirirse etkin pişmanlıktan yararlanacaktır. Ödeme, dava açılmadan önce yapılabileceği gibi dava açıldıktan sonra veya dava sonucu verilen karar kesinleştikten sonra da yapılabilir. 9.1. Dava Açılmadan Önce Zararın Ödenmesi Dava açılmadan önce karşılıksız çek bedelinin ödenmesi halinde icra mahkemesine şikayet edilse dahi davanın düşmesine karar verilecektir. 9.2. Dava Açıldıktan Sonra Zararın Ödenmesi Dava açıldıktan sonra karşılıksız kalan çek bedelinin, çekin üzerinde yazılı bulunan düzenleme tarihine göre kanunî ibraz tarihinden itibaren işleyecek 3095 sayılı Kanuna göre ticarî işlerde temerrüt faiz oranı üzerinden hesaplanacak faizi ile birlikte tamamen ödeyen kişi hakkında davanın düşmesine karar verilecektir. 9.3. Karar Kesinleştikten Sonra Zararın Ödenmesi Karşılıksız çek keşide etme suçunda yargılama nihayete erip hüküm kurulduktan sonra ödeme yapılması halinde hüküm bütün sonuçlarıyla ortadan kalkar. Ancak bu durum için karşılıksız kalan çek bedelinin, çekin üzerinde yazılı bulunan düzenleme tarihine göre kanunî ibraz tarihinden itibaren işleyecek 3095 sayılı Kanuna göre ticarî işlerde temerrüt faiz oranı üzerinden hesaplanacak faizi ile birlikte tamamen ödenmesi gereklidir. 10. Karşılıksız Çek Düzenleme Suçunda Kanun Yolu Taraflar, icra mahkemesi tarafından verilen nihai karara karşı kararın tefhimi veya tebliğinden itibaren 7 gün içinde bir üst kanun yolu olan istinaf yoluna başvurabilirler. İstinaf kanun yoluna başvurulması halinde Bölge Adliye Mahkemelerince verilen kararlar kesindir. 11. Sıkça Sorulan Sorular 1. Karşılıksız Çek Keşide Etme Suçunda Şikayet Eden Tarafın İcra Mahkemesince Belirlenen Duruşmaya Katılmamasının Sonucu Nedir? Şikayet hakkı sahibi şikayetini icra mahkemesine ilettiği takdirde icra mahkemesi duruşma için hemen bir gün tayin eder ve şikayetçinin imzasını alarak hakkında şikayetçi olunan kişiye de bir çağrı kağıdı gönderir. Tayin edilen tarihteki duruşmaya her iki tarafın da katılması zorunludur. Şikayetçi tarafın duruşmaya katılmaması veya vekil göndermemesi durumunda şikayet hakkı düşer. 2. Çekin Karşılıksız Çıkması Halinde Bankanın Sorumluluğu Var mıdır? Bankalar, süresinde ibraz edilen ve karşılığı kısmen veya tamamen bulunmayan her bir çek yaprağı için Çek bedeli altı bin Türk Lirası veya üzerinde ise altı bin Türk Lirası, Çek bedeli altı bin Türk Lirası altında ise çek bedelini ödemekle yükümlüdürler. 3. Karşılıksız Çek Keşide Etme Suçunda Yargılama Ne Kadar Sürer? Kanuna göre İcra Mahkemesi, iki tarafın ifadelerini, bütün delillerini ve iddia ve müdafaalarını dinledikten sonra en geç beş gün içinde kararını vermek zorundadır. 4. Çek Düzenleme Ve Çek Hesabı Açma Yasağına Karşı Nereye İtiraz Edilir? Çek Düzenleme ve çek hesabı açma yasağı hakkında verilen kararın tefhim veya tebliğinden itibaren 7 gün içinde itiraz edilmesi mümkündür. İtiraz, icra mahkemesine yapılmakla birlikte İtiraz incelemesi neticesinde verilen karar kesindir. 5. Karşılıksız Çek Keşide Etme Suçunun Yargılamasında Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması Kararı Verilebilir mi? Çek kanununda karşılıksız çek keşide etme suçu nedeniyle, ön ödeme, uzlaşma ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumlarının uygulanmayacağı düzenlendiğinden HAGB kararının verilmesi mümkün değildir. Excerpt: Çek hamillerinin korunması amacıyla “süresi içerisinde ibrazında, çekle ilgili olarak karşılıksızdır işlemi yapılmasına sebebiyet vermek” eylemi suç olarak kabul edilmiş olup, ilgili kişiler hakkında adli para cezası yaptırımı öngörülmüş ve adli para cezasının ödenmemesi halinde para cezasının doğrudan hapis cezasına dönüştürüleceği düzenlenmiştir. ### Elbirliği (İştirak Halinde) Mülkiyette Taşınmazların İcra Yolu ile Satışı Elbirliği mülkiyeti, bir malın mülkiyetine yani kullanma, yararlanma ve tasarruf yetkisine, kanun veya kanunda öngörülen sözleşmeler uyarınca oluşan bir topluluğun tamamının birlikte sahip olmasıdır. Buna göre, elbirliği mülkiyeti, sınırlı sayıda kurulur ve genellikle miras ortaklığında gibi durumlarda görülür. Elbirliği mülkiyetine tabi olan bir taşınmazda, maliklerin belirli payları veya konumları önceden belirlenmemiştir. Her malik, taşınmazın tamamına ortak ve eşit haklara sahip olarak kabul edilir. Elbirliği mülkiyetine tabi olan bir taşınmazdaki maliklerden birinin borcu nedeniyle cebri icraya konu edilmesi halinde haciz yoluyla satılma zorunluluğu ortaya çıktığında, paylı mülkiyet olmadığından öncelikle taşınmaz üzerindeki ortaklığın giderilmesi gerekmektedir. Elbirliği mülkiyetinde ortakların belirli payları bulunmadığı ve başkasına devredemedikleri için ortakların alacaklıları, ancak ortaklığın tasfiye edilerek ortağa düşecek payın tayinini ve bu pay ile alacağın cebri icra yolu ile ödenmesini isteyebilecektir. Dolayısıyla öncelikle taşınmaz üzerindeki ortaklığın giderilmesi ve tasfiyesi gerekmektedir. İçindekiler1. Elbirliği ile Mülkiyet Nedir?2. Elbirliği Ortaklığı Halleri3. Elbirliği Mülkiyetinde Ortakların Durumu4. İştirak Halinde Mülkiyet Hissesi Haczi5. Elbirliği Mülkiyetine Tabi Taşınmazın Cebri İcra Yoluyla Satışı6. Sıkça Sorulan Sorular Y 1.  Elbirliği ile Mülkiyet Nedir? Türk Medeni Kanunu’nun 701. Maddesinde elbirliği mülkiyeti şu şekilde tanımlanmaktadır: “Kanun veya kanunda öngörülen sözleşmeler uyarınca oluşan topluluk dolayısıyla, mallara birlikte malik olanların mülkiyeti, elbirliği mülkiyetidir. Elbirliği mülkiyetinde ortakların belirlenmiş payları olmayıp her birinin hakkı ortaklığa giren malların tamamına yaygındır.” Bu tanımlamada ifade edildiği üzere, elbirliği mülkiyetinde ortakların belirlenmiş payları olmayıp her bir ortağın hakkı tüm malvarlığına yayılmıştır. Eş söyleyişle, elbirliğiyle mülkiyet halinde her ne kadar hak sahiplerinin hakkı belli bir pay olarak gösterilmekteyse de, taşınmazın her ortağı, taşınmaz üzerinde eşit hakka sahiptir. Bu nedenle de elbirliği mülkiyetinde malik olan kimseler paydaş değil aslında ortaktır. Bu nedenle uygulamada malik olan kimselerin hakkına “iştirak payı” denmektedir. 2. Elbirliği Ortaklığı Halleri Elbirliği mülkiyeti, ortaklık ilişkisi bulunan kişilerin, bu ortaklık nedeniyle bir mala birlikte sahip olma durumunu ifade eder. Bu nedenle, paylı mülkiyetten farklı olarak, elbirliği mülkiyetinde ortaklık, mülkiyetin özünde mevcuttur. Ancak bu ortaklık, tüzel bir kişiliğe sahip değildir. Elbirliği mülkiyeti, temelde bu ortaklığın bir sonucu olarak ortaya çıkar. Elbirliği mülkiyetini oluşturan bu ortaklık, yalnızca kanunun bu tür bir ortaklığa izin verdiği veya sözleşmeler yoluyla kurulduğu durumlarda geçerlidir. Kanunda öngörülen hukuki olaylar veya yapılan sözleşmelerle elbirliği mülkiyeti oluşturulabilir. Örneğin, ölen bir kişinin birden fazla mirasçısı olduğunda, bu mirasçılar "miras ortaklığı" adı altında terekenin malvarlığına elbirliği mülkiyeti ile sahip olurlar. Bu, mirasın paylaşılması ve yönetimi için bir çözüm yolu olarak kullanılır. 3. Elbirliği Mülkiyetinde Ortakların Durumu Elbirliği mülkiyetinde hiçbir ortağın üzerinde tasarruf edebileceği bir payı bulunmamaktadır, diğer bir deyişle her malikin mülkiyet hakkı malın tamamına haizdir. Dolayısıyla ilgili malvarlığında hiçbir ortak tek başına tasarruf edemez. Ancak her bir ortak için ortaklık malvarlığının tasfiyesi ile belli bir pay alma hakkı söz konusudur. Diğer bir deyişle müstakbel bir hakları söz konusudur. Elbirliği mülkiyetinde ortakların belirli payları bulunmadığı ve başkasına devredemedikleri için ortakların alacaklıları, ancak ortaklığın tasfiye edilerek ortağa düşecek payın tayinini ve bu pay ile alacağın cebri icra yolu ile ödenmesini isteyebilecektir.Dolayısıyla öncelikle taşınmaz üzerindeki ortaklığın giderilmesi ve tasfiyesi gerekmektedir. 4. İştirak Halinde Mülkiyet Hissesi Haczi İcra İflas Kanunu'nun 94. Maddesi, iştirak halinde tasarruf edilen malların nasıl haczedilebileceğini ve bu haciz işlemine ilişkin usulleri düzenlemektedir. Buna göre; Taksim edilmemiş miras, bir şirket veya iştirak halinde tasarruf edilen bir mal hissesi icra işlemine tabi tutulursa, icra dairesi, ilgili üçüncü şahısların yerleşim yerlerini biliniyorsa onlara bu durumu bildirir. Bu bildirim sonucunda borçlunun belirli bir taşınmazdaki hissesi haczedilirse, icra memuru, haciz işleminin taşınmazın kayıtlarına işlenmesi için tapu sicil müdürlüğüne tebligat yapar. Anonim şirketlerde hisseler için pay senedi veya pay ilmühaberi çıkarılmamışsa, borçlunun şirketteki payı icra dairesi tarafından şirkete tebliğ edilerek haczedilir. Bu haciz, şirketin pay defterine işlenmek zorundadır; ancak, haciz şirketin pay defterine kaydedilmemişse bile, şirkete tebliğ tarihinde yapılmış sayılır. Haciz işlemi, icra dairesi tarafından tescil edilmek üzere Ticaret Siciline bildirilir. Bu durumda, haczedilen payların devri, alacaklının haklarını ihlal ettiği oranda geçersizdir. Haczedilen payların satışı, taşınır malların satışı prosedürlerine tabidir. Diğer taşınır varlıklar için icra dairesi, devir işlemlerini engelleyen önlemleri alır." İştirak Halindeki Mülkiyet Hisseleri ve İcradan Haczi: İştirak halinde mülkiyet hisseleri üzerinde tasarruf yapılması mümkün değildir. Bu nedenle caiz olmadığı için, icra sırasında bu hisselerin değil, iştirak halindeki mülkiyet ilişkisinin sonlandığı payın haczi söz konusudur. Haczedilen Hissenin Diğer Hissedarlara Bildirilmesi: İcra dairesi, borçluya ait bir iştirak halindeki mülkiyet hissesini haczedince, bu durumu hissedarların adreslerine bildirir. Bu bildiriyle birlikte, borçlunun hissesine düşecek olan payın icra dairesine verilmesi gerektiği, tüm ilgili tebligatların bundan sonra icra dairesine yapılacağı ve borçlunun muvafakatinin alınması gereken her türlü müşterek tasarrufun bundan sonra icra dairesinin onayına tabi olduğu belirtilir. Hissedarların Semereleri İcra Dairesine Vermemesi: Hissedarlar, bu bildiriye rağmen semereleri icra dairesine değil, borçluya verirlerse, bu durumda semereleri tekrar icra dairesine ödemek zorunda kalırlar. Taşınmazların Haczi ve Tapu Sicili Şerhi: Borçlunun iştirak halinde maliki olduğu bir taşınmazdaki hissesi icra sırasında haczedilirse, tapu sicili memuru, bu bilgiyi tapu siciline şerh olarak kaydeder. 5. Elbirliği Mülkiyetine Tabi Taşınmazın Cebri İcra Yoluyla Satışı Elbirliği mülkiyetine tabi olan bir taşınmazın ortaklarından birinin borçlusu olduğu bir durumda, borcun alacaklısı, elbirliğine konu taşınmazın ve/veya taşınmazların cebri icra yoluyla satışını talep edebilir. Başka bir deyişle, alacaklı, borçlunun elbirliğiyle mülkiyet hakkına sahip olduğu taşınmaza ilişkin ortaklığın giderilmesi davası açarak dava sonucunda, borçlunun elbirliğiyle mülkiyetteki payı üzerinden alacağına kavuşabilmektedir. Elbirliği halinde olan taşınmazın ve/veya taşınmazların cebri icra yoluyla satışının nasıl yapılacağı hususu İcra ve İflas Kanunu’nun 121’inci maddesinde açıklanmıştır. “Bir intifa hakkı veya taksim edilmemiş bir miras veya bir şirket yahut iştirak halinde tasarruf olunan bir mal hissesi gibi yukarıdaki maddelerde gösterilmeyen başka nevi malların satılması lazım gelirse icra memuru satışın nasıl yapılacağını icra mahkemesinden sorar. İcra mahkemesi, yerleşim yerleri malum olan alakadarları davet ve gelenlerini dinledikten sonra açık artırma yaptırabileceği gibi satış için bir memur da tayin edebilir yahut iktiza eden diğer bir tedbiri alabilir.” Buna göre, icra müdürü satışın nasıl yapılacağını icra mahkemesinden sorar. İcra mahkemesi, yerleşim yerleri malum olan ilgilileri davet ederek gelen ilgilileri dinledikten sonra 3 şekilde karar verebilir: Açık arttırma yoluyla bu hakların satılmasını emredebilir, Satış için memur tayin edebilir, Gerekli gördüğü başka bir tedbiri alabilir. Açık artırma yöntemiyle yapılan satış, genellikle hissenin gerçek değerinin altında gerçekleşebileceği için, bu yöntem borçlu ve alacaklının çıkarlarına uygun olmayabilir. Bu durumda, iştirak halindeki mülkiyet ilişkisini sona erdirmek amacıyla terekenin belirli malları üzerinden ortaklığın sona erdirilmesi (izale-i şuyu) davası açma yetkisi vermek, yaygın bir uygulamadır. Buna göre icra mahkemesi, İİK madde 121/2’deki tedbirlerden olmak üzere, borçlunun hissesini haczettirmiş olan alacaklıya (veya icra dairesine), terekedeki bir veya birden fazla mal hakkında ortaklığın giderilmesi davası açmak için yetki verir. Ancak önemle ifade etmek gerekir ki 01.09.2023 tarihinden itibaren açılacak ortaklığın giderilmesi davalarında arabulucuya başvuru yapmak zorunludur. Alacaklı veya icra müdürü alınan yetki belgesi ile (arabuluculuk aşaması da tüketildiği takdirde) o mal hakkında sulh hukuk mahkemesinde ortaklığın giderilmesi davası açar. Ortaklığın giderilmesi davasında malın aynen taksiminin mümkün olmaması nedeniyle malın satılmasına karar verilirse, mal satılır, satış bedelinden borçlunun hissesine düşen para icra dairesine yatırılır ve bu para ile alacak ödenir. Bu işlemler yapılmadan elbirliği mülkiyetine tabi bir taşınmazın cebri icra yoluyla satışının yapılması ve alacaklı adına tapu siciline tescil edilmesi mümkün değildir. Ortaklığın giderilmesi davasının usulüne ve hukuki sürece ilişkin detaylı bilgi için Ortaklığın Giderilmesi (İzale-i Şuyu) Davası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 6. Sıkça Sorulan Sorular Ortaklığın Giderilmesi Davasına Ortak Mülkiyete Tabi Birden Fazla Taşınmaz Konu Edilirse Ne Olur? Bu durumda, cebri icraya konu borç miktarına göre dava tarihi itibarıyla taşınmazlardan borçlu ortağın payına düşen değerin tespit edilmesi gerekir. Bu tespite istinaden borca yetecek kadar taşınmaz için ortaklığın giderilmesine karar verilir. Şayet fazlaya ilişkin bir istem varsa reddedilir. Zira burada asıl amaç, alacaklının alacağına ulaşmasının sağlanmasıdır. Ortaklığın Giderilmesi Davası Kime Yöneltilmelidir? Ortaklığın giderilmesi davasında, borçlu ortak dâhil olmak üzere tüm ortakların davaya dâhil edilmelidir. Ortakların tamamı arasında mecburi dava arkadaşlığı bulunmaktadır. Elbirliği Mülkiyetine Tabi Olan Taşınmaz Ortaklar Tarafından Paylaştırılabilir mi? Elbirliği mülkiyetine tabi olan taşınmazın paydaşlar tarafından gerek fiilen gerekse bir sözleşme ile paylaşılması mümkünse de taşınmazın malikleri, taşınmaz üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri bir paya sahip olmadıkları için yapılan bu paylaşma, tasarruf işlemi niteliğinde olamayacaktır. Başka bir deyişle, malikler arasında yapılan bu paylaşma işlemi; tapu kayıtlarında herhangi bir değişikliğe sebebiyet vermeyecektir. Dolayısıyla bu paylaştırma taşınmazın tamamının cebri icra yoluyla satışına da engel olmayacaktır. Bu durum yalnızca malikler açısından bağlayıcı olacak, maliklerin aralarında ileri sürebilecekleri ecrimisil talepleri bakımından haksız işgal durumunun değerlendirilmesine sebebiyet verecektir. Ecrimisil davasına ilişkin detaylı bilgi için Ecrimisil Davası (Haksız İşgal Tazminatı) yazımızı inceleyebilirsiniz. Elbirliği Mülkiyetinin Paylı Mülkiyete Dönüştürülmesi Davasını Kimler Açabilir? Elbirliği mülkiyetinin paylı mülkiyete dönüştürülmesi davaları, mirasçılar tarafından açılabilir. Mirasçılar dışında alacaklılar da İcra İflas Kanununun 121. maddesi uyarınca icra hakiminden “yetki belgesi” almak kaydıyla bu davayı açabilirler. Taşınmazlarda Haczin Kesinleşmesinden İtibaren 1 Yıl İçinde Satış İstenmesi Kuralı Ortaklığın Giderilmesi Davası Açılması Durumunda Nasıl İşleyecektir? İcra İflas Kanunu’na göre haciz kesinleştikten sonra 1 yıl içerisinde alacaklı tarafından satış istenmediği takdirde haciz kalkacaktır. Ancak, elbirliği mülkiyetine tabi bir taşınmaz için açılan ortaklığın giderilmesi davasının açılmasının usulüne uygun bir satış talebi yerine geçip geçmeyeceği kanunda düzenlenmemiştir. Yüksek yargı içtihatlarına göre, alacaklı tarafından, borçlunun maliki bulunduğu elbirliği mülkiyete tabi olan taşınmaza haciz konulduğu tarihten itibaren yasal 1 yıllık süre içerisinde icra hukuk mahkemesinden almış olduğu yetkiye dayanarak yetkili ve görevli sulh hukuk mahkemesinde açacağı ortaklığın giderilmesi davası ile dava tarihi itibariyle üzerine haciz konulan elbirliği mülkiyet rejimine tabi olan taşınmazın satışının istemiş sayılacağı, süresinde ortaklığın giderilmesi davası açılmadığı takdirde taşınmaz üzerinde ki haczin kalkmış olacağını ifade edilmektedir.  Excerpt: Elbirliği mülkiyetine tabi olan bir taşınmazın cebri icraya konu edilerek haciz yoluyla satılma zorunluluğu ortaya çıktığında, öncelikle taşınmaz üzerindeki ortaklığın giderilmesi gerekmektedir. Bu gibi durumlarda, cebri icraya konu bir taşınmaz üzerinde malikler anlaşıp paylarını kendi aralarında belirlemiş olsalar dahi, bu durum, taşınmazın tamamının satışına engel oluşturmayacaktır. ### Telafi Çalışmasının Şartları ve Sınırları İşçinin, gerek kendinden gerek işyerinden kaynaklanan gerekse zorunlu nedenlerden ötürü eksik çalışma yapması halinde, eksik çalışmanın giderilebilmesi için belirli bir süre içinde “telafi çalışması” yapılabilmektedir. İş Kanunu m.64 uyarınca, zorunlu nedenlerle işin durması veya ulusal bayram ve genel tatillerden önce veya sonra işyerinin tatil edilmesi hallerinde telafi çalışması yapılabilir. Diğer taraftan, bu şekilde çalışma yaptırılabilmesi için çalışmanın tamamen durması veya tatil edilmesi mutlak bir şart değildir. İşyerinde yapılan çalışmanın benzer sebeplerle önemli ölçüde azalması yahut işçinin talebi üzerine izin verilmesi sebebiyle az çalışma yapması da telafi çalışması için yeterli gerekçe oluşturabilir. Kural olarak, sınırlı bir zaman aralığında yaptırılabilen bu çalışmaların, zorunlu nedenin ortadan kalkarak işyerinin normal çalışma dönemine başlamasını takip eden 2 ay içinde yapılması gerekir. Keza, telafi çalışması yapması istenen işçiye, İş Kanunu m.64’te düzenlenen hangi gerekçeye dayanılarak ve hangi tarihte başlanacak şekilde çalışılacağı işveren tarafından önceden haber verilmelidir. İşçi hem çalışmadığı hem de telafi çalışması yaptığı sürelerde, ücretini aynı şekilde alacak olup bu çalışma dönemlerine ilişkin herhangi bir fazla çalışma ücreti talebinde bulunamayacaktır. Zira telafi çalışması “Fazla Mesai Ücreti” isimli makalemizde açıklanan fazla çalışma veya fazla sürelerle çalışma hallerinden biri değildir.  Telafi çalışması günümüzün esnek çalışma şartlarına uyum sağlamak amacıyla fazla mesai uygulamasından farklı olarak ortaya çıkmış bir kavramdır. Belli sebeplerin varlığı ile işçiye önceden bildirilerek işçiyi zor durumda bırakmaksızın çalışma süresindeki eksikliği gidermeye yönelik bir uygulamadır. Ancak bu türden çalışma yaptırılabilmesi için İş Kanunu m.64’te düzenlenen şartların var olması gerekmektedir. 1. Telafi Çalışmasının Şartları Kanunda Belirtilen Sebeplerden En Az Birinin Bulunması Yazımızın başında belirtildiği üzere, işveren tarafından, işçiye, telafi çalışması yaptırılabilmesi için mevzuatımızda düzenlenen gerekçelerden en az birinin var olması gerekir. İş Kanunu m.64’te yer verilen bu şartlar şu şekilde özetlenebilir: Zorunlu nedenlerle işin durması hali, yeterli ve geçerli bir gerekçe olarak kabul edilmiştir.Ulusal bayram ve genel tatillerden önce veya sonra işyerinin tatil edilmesi gibi durumlarda, normal çalışma sürelerinin önemli ölçüde altında çalışılması halinde de bu şekilde çalışma yaptırılabilir. Keza, bu gibi durumlarda iş yerinin tamamen tatil edilmesi de işçiden telafi çalışması talep edilmesi için geçerli bir gerekçedir.İş Kanunu, iş sözleşmeleri ve toplu iş sözleşmeleri ile öngörülen yasal izinleri haricinde, izin kullanma talep eden işçiye bu talebinin karşılığında bu türden çalışma yaptırılması mümkündür. Sebebiyle Birlikte Çalışma Tarihinin İşçiye Açık Şekilde Bildirilmesiİş Kanununa İlişkin Çalışma Süreleri Yönetmeliği m.7’de telafi çalışmasının uygulama esasları düzenlenmiştir. Buna göre, işveren, yapılacak telafi çalışmasının hangi sebebe dayandığını ve hangi tarihte telafi çalışmasına başlanacağını işçiye açıkça bildirmek zorundadır. Bildirim yükümlülüğüne uyulmaksızın bu şekilde çalıştırılan işçinin, mevzuatta düzenlenen diğer şartları oluşmuşsa fazla çalışma ücretine hak kazanması gündeme gelecektir. Diğer taraftan, uygulamada sıklıkla karşılaşılan bir muammaya açıklık getirmek gerekirse, şartlarına uygun şekilde yapılan ki telafi çalışması için işçinin yazılı onayının alınması yasal zorunluluk değildir. İşyerinin Normal Çalışmasına Dönmesinin Ardından 2 Ay İçinde YaptırılmasıYazımızın başında izah edildiği üzere, telafi çalışması, süresiz bir şekilde yapılamayacak olup bilakis, yasa koyucu tarafından oldukça kısıtlı bir zaman aralığına özgülenmiş bir uygulamadır. Buna göre, telafi çalışması yaptırılabilecek zaman aralığı, bu çalışmayı gerektirecek zorunlu nedenin sona ererek işyerinin standart çalışma haline dönmesinden itibaren 2 ay ile sınırlıdır. Bu süreden sonra yapılacak ekstra çalışmalar, telafi çalışması kapsamında olmayıp işçi fazla çalışma ücretine hak kazanabilecektir. Önemle belirtmek isteriz ki, Covid 19 önlemleri kapsamında, telafi çalışma süresi 4 aya çıkarılmış olup Cumhurbaşkanı’nın bu süreyi iki katına kadar artırma yetkisi vardır. İlgili yasal düzenlemeye 26.03.2020 Tarihinde Resmi Gazete 'de yayımlanan 7226 Sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 43. maddesinde yer verilmiştir. 2. Telafi Çalışmasının Sınırları Yukarıda belirtilen şartların varlığı halinde işverence telafi çalışması yaptırılabilecekse de yasa koyucu, bu neviden uygulamaları tamamen işverenin takdirine bırakılmamış ve işçi lehine bazı sınırlamalar getirmiştir. Buna göre; İşçiden tatil günlerinde telafi çalışması yapması istenemez.Yasal olarak işçinin bir günde çalışabileceği maksimum süre, 11 saat ile sınırlı olup fazla çalışma adı altında dahi 11 saatten fazla çalıştırılması yasal olarak mümkün değildir. Günlük maksimum telafi çalışması süresi ise 3 saat ile sınırlı olup her halükarda, günlük çalışma süresinin 11 saati aşması söz konusu olamaz. Yukarıda özetlenen sınırlamalara aykırı telafi çalışması yapılması halinde, işçi bu sınırlamaları aşan kısım için fazla çalışma ücretine hak kazanacaktır. 3. Mevzuata Aykırılığın Yaptırımı Telafi çalışmasının şartlarına uyulmaması halinde işverene uygulanacak yaptırım, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 104. maddesinde düzenlenmiştir. Bu hüküm uyarınca işveren veya işveren vekili bu durumda olan her işçi için 2021 yılındaki tarifeye göre 220 Türk Lirası idari para cezası ödemek zorundadır. Excerpt: İşçinin, zorunlu nedenlerden ötürü eksik çalışma yapması halinde, eksik çalışmanın giderilebilmesi için, telafi çalışması yapması mümkündür. ### Düzenleme Ortaklık Payı (DOP) Kesintisi Nedir? Mevzuatımızda, belediyeler, imar planı hazırlamaya ve bu imar planlarına uygun parselleri oluşturmaya yetkili kılınmıştır. İmar Kanunu m.18 uyarınca belediyeler binalı veya binasız olduğuna bakılmaksızın yahut malik ve hak sahiplerinin muvafakatleri aranmaksızın, imar sınırlarındaki arsa ve araziler üzerinde parselasyon yapabilirler. Böylece işleme tabi olan parsellerin değeri arttığı gibi ilgili bölgede kamunun ihtiyacına hizmet edecek alanlar da meydana gelmiş olacaktır. Yeni bir parselasyon işleminde, kamunun ortak kullanımına ait olacak alanların yaratılabilmesi için özel kişilere ait parsellerden düzenleme ortaklık payı (DOP) kesintisi yapılmaktadır. Ancak, farklı parsellerden farklı oranlarda DOP kesilmesi yahut bazı parsellerin kesintiye uğramaması Anayasamızla korunan eşitlik ilkesine aykırı olmakta ve ilgili işlemleri hukuka aykırı hale getirmektedir. Bu yazımızda, düzenleme ortaklık payına ilişkin hukuki açıklamalara yer verilerek idarece tesis edilen işlemin iptal nedenleri değerlendirilecektir. Belediyeler, parselleri birbirleriyle, yol fazlalarıyla veya kamu kurumlarına veya belediyelere ait bulunan yerlerle birleştirmeye ve bunları yeniden imar planına uygun ada veya parsellere ayırmaya yetkilidirler. Keza, parsellerin müstakil, hisseli veya kat mülkiyeti esaslarına göre hak sahiplerine dağıtılması ve re‘sen tescil işlemlerinin yaptırılması da belediyelerin yetkileri dâhilindedir. Belediye ve mücavir alanların dışındaki yerlerin parselasyon yetkisi ise ilgili taşınmazın bağlı bulunduğu yerdeki valiliklerdedir. Parselasyon olarak adlandırılan işlem sırasında, kentsel faaliyetler için umumi hizmet alanlarının tesis edilmesi gibi iyileştirmeler sayesinde oluşacak değer artışı oranında düzenleme ortaklık payı kesintisi yapılabilir. 1. Düzenleme Ortaklık Payı (DOP) Kesintisi Nedir? Herhangi bir parselasyon işlemi uygulanmamış bir alanın parselasyon işlemi sonucunda değerinde artış meydana gelecektir. Normal şartlarda taşınmazı bu şekilde imar parseli haline gelen malikin idareye bir bedel ödemesi gerekmektedir. Fakat parselasyon işlemi sonrası da söz konusu alanda sosyal devlet vasıtalarının uygulanabilmesi için idarenin parselasyon işlemi yapılan bölgede taşınmazı bulunması gerekmektedir. Eş söyleyişle, halkın ortak kullanımına ait olacak şekilde park, bahçe, okul, kamu binası, yeşil ve benzeri alanlar açılabilmesi için idare o bölgede mülk sahibi olmalıdır. İşte bu durumda idareye parselasyon işlemi sebebiyle değer artışı olan taşınmazlardan, bu artışın karşılığında İmar Kanunu 18. madde hükmü uyarınca kesinti yapma imkânı tanınmıştır. Böylelikle, kişilerin imar parselasyonu yapılmamış olan taşınmazları parselasyon işlemi sonrası değer kazanarak kullanıma açılacak, idareyse bu bölgede kamu hizmetinde kullanılacak alanların bedel ödemeden sahibi olabilecektir. 2. Güncel DOP Kesintisi Oranı Nedir? 3194 Sayılı İmar Kanunu m.18 uyarınca parselasyon işlemi sonrası idare tarafından en fazla oranında düzenleme ortaklık payı kesintisi yapılabilecektir. Bu oranın belirlenmesinde düzenlemeye tabi tutulan arazi ve arsaların, düzenlemeden önceki yüzölçümleri esas alınacaktır. Düzenleme ortaklık payı kesintisi oranı kanunla belirlenmekte olup geçmişte ’olan bu oran yapılan mevzuat değişiklikleri ile ’e kadar çıkmıştır. Şu durumda olası bir kanun değişikliği sonucu olan oranın artırılması her zaman mümkündür. 3. İmar Kanunu 18. Madde Uygulamasında DOP Kesintisinin Yeri İmar Kanunu m.18 uygulaması yukarıda da ifade edildiği üzere yetkili idarece gerçekleştirilen parselasyon işlemine uygulamada verilen isimdir. Bu düzenlemenin amacı, imar planına uygun şekilde imar parseli oluşturmaktır. Dolayısıyla bir yerde 18. madde uygulamasına gidilebilmesi için, öncelikle orada bir imar planı bulunması gerekmektedir. İmar planlarının iptalini gerektirebilecek hukuka aykırılıklara ilişkin detaylı bilgi için “İmar Planlarının İptal Sebepleri” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. İmar Kanunu 18. madde uygulamasında belirli bir bölgedeki parseller, maliklerinin rızası aranmaksızın adeta tek bir bütünmüşçesine kabul edilir. Bölgenin gerektirdiği tüm şartlar göz önünde bulundurularak imar planına uygun şekilde yeniden düzenlenir ve bu sayede imar parsellerinde bir değer artışı meydana gelir. İşte bu uygulama yapılırken, uygulamaya dâhil edilen parsellerden yapılan kesintiye düzenleme ortaklık payı kesintisi denilmektedir. Görüleceği üzere bir parselden düzenleme ortaklık payı kesintisi yapılabilmesi için o bölgede İmar Kanunu 18. madde uygulaması yapılması gerekmektedir. İmar Kanunu 18. madde uygulaması ve iptali hakkında daha fazla bilgi edinmek için “İmar Kanunu 18. Madde Uygulaması ve İptal Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. Hukuka Aykırı Düzenleme Ortaklık Payı Kesintisinin İptali Davası İdare tarafından gerçekleştirilen parselasyon işlemi ve düzenleme ortaklık payı kesintisi işlemi idarece tesis edilen hukuki işlemlerdendir. Bu nedenle bu işlemlerin; yetki, şekil, konu, sebep ve amaç unsurları bakımından hukuka uygun olması gerekmektedir. Aksi durumda idari yargı yerleri tarafından işlemlerin iptali sağlanabilecektir. İptal davaları hakkında daha fazla bilgi edinmek için “İdari İşlemlerin İptali Davaları” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Uygulamada DOP kesintisi yönünden meydana gelen en büyük hukuka aykırılık hali, parselasyon işlemine tabi olan her parselden aynı oranda düzenleme ortaklık payı kesintisi yapılmamasıdır. Gerçekten de objektif olarak herhangi bir neden olmaksızın idarenin tamamen keyfi şekilde farklı taşınmazlardan farklı oranda kesinti yapması tesis edilen işlemi hukuka aykırı hale getirecektir. Düzenleme ortaklık payı (DOP) kesintisi, kamu arazileri bakımından da söz konusu olabilir. Parselasyon işlemine tabi alandaki kamuya veya belediyeye ait arazilerden kesinti yapılmaması eşitlik ilkesine aykırı olacak ve tesis edilen işlemi hukuka aykırı hale getirecektir. Bu ve benzer hukuka aykırılık hali durumunda işlemin tesis edilmesinden sonra yasal süre içerisinde idare mahkemelerine başvurarak işlemin iptali talep edilmelidir. Tesis edilen işlemin yetkisiz makamlar tarafından gerçekleştirilmesi, şekil kurallarına uyulmaması da işlemi hukuka aykırı hale getirecektir. 5. Hukuka Aykırı DOP Kesintisinin İptali Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme Hukuka aykırı olarak tesis edilen düzenleme ortaklık payı kesintisine karşı açılacak davalarda taşınmazın bulunduğu yer idare mahkemesi görevli ve yetkili olacaktır. Bu işleme karşı, sadece tapuda malik olarak kayıtlı kişiler dava açma hakkına sahiptir. Tapuyla ilişkisi olmayan kişilerin ise öncelikle taşınmazın tapu kaydını adlarına tescil ettirmeleri ve ardından adlarına tescilli taşınmazlar hakkında bu davayı açabilmeleri mümkündür. 6. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Düzenleme Ortaklık Payı Kesintisi ’lik Oranın Altında Olabilir mi? Kanunda belirtilen ’lik oran mutlak oran değil, azami orandır. Dolayısıyla idare DOP kesintisini ’lik oranın üzerinde belirleyemez ancak bu oranın altında belirleyebilir. Kaldı ki idarenin her somut olayda, kamu hizmetinin gerektirdiği ihtiyacı ayrıca tespit edip DOP kesintisi oranını buna göre belirlemesi zorunludur. Aksi durum işlemin iptaline sebebiyet verebilecektir. İmar Uygulaması Yapılmış Ve DOP Kesintisi Uygulanmış Bir Alanda Yeniden İmar Uygulaması Yapıldığı Takdirde İkinci Bir DOP Kesintisi Yapılabilir mi? Herhangi bir parselden bir defadan fazla düzenleme ortaklık payı alınmaması esastır. Ancak, uygulama sonucunda oluşan değerinin önceki değerinden az olmaması kaydıyla, ilk uygulamadaki düzenleme ortaklık payı oranını % 45’e kadar tamamlamak üzere ilave düzenleme ortaklık payı kesintisi yapılabilir. Düzenleme Ortaklık Paylarının Toplamının, Umumi Hizmetler İçin Yeniden Ayrılması Gereken Yerlerin Alanlarının Toplamından Az Olması Halinde Hangi Yöntem Uygulanır? Böyle bir durumda idare yeniden DOP uygulaması yapamaz ancak kamulaştırma yoluna başvurabilir. Kamulaştırma kadastro parsellerinin yüzölçümü en büyük olandan başlamak üzere, bağımsız imar parselleri verildikten sonra, arta kalan miktarın kamulaştırılması suretiyle yapılabilecektir. Arsa Veya Arazide Bir Değer Artışı Olmasa Da DOP Kesintisi Yapılabilir mi? DOP kesintisi ancak arsa veya arazide bir değer artışı söz konusu olursa yapılabilir. Danıştay 6. Hukuk Dairesi 2003/5021 Esas, 2003/4766 Karar sayı ve 10.10.2003 tarihli ilamında konu ile ilgili olarak şu ifadelere yer vermiştir:“Hastane olarak kamusal amaçlı kullanımı devam ettiği anlaşılan ve imar planında da bu amacın sürekliliği sağlanan uyuşmazlığa konu taşınmazın, parselasyon işlemi sonucunda değerinin artması söz konusu olmadığından, hastane alanından düzenleme ortaklık payı kesintisi yapılmak suretiyle tesis edilen parselasyon işleminde hukuka uyarlık bulunmamaktadır.” Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: İmar Kanunu 18. madde uyarınca belediyeler imar sınırlarındaki arsa ve araziler üzerinde parselasyon yapabilirler. Yeni bir parselasyon işleminde, kamunun ortak kullanımına ait olacak alanların yaratılabilmesi için özel kişilere ait parsellerden düzenleme ortaklık payı (DOP) kesintisi yapılabilir. ### Devlet Memurluğundan Çekilmiş Sayılma 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 94. maddesinde devlet memurunun görevinden çekilmesi belli usul ve şartlara bağlanmıştır. Bu düzenleme uyarınca, devlet memurunun bağlı olduğu kuruma yazılı olarak başvurarak memurluktan çekilme isteğinde bulunma hakkı vardır. Bu yola olağan prosedür ile çekilme denmekte olup kuruma yazılı başvuru yapılması gerekmektedir. Devlet memurunun görevden çekilmesinin bir diğer yolu ise çekilmiş sayılmadır. Buna göre, bağlı olduğu kurum tarafından kabul edilen mazereti olmadığı halde, görevine kesintisiz 10 gün süreyle devam etmeyen memurlar çekilme isteğinde bulunmuş sayılır. Keza, ücretsiz izin süresi dolduğu halde, devam eden 10 gün içinde görevine dönmeyen memurlar da görevden çekilmiş sayılır. Diğer taraftan, belli birtakım sebeplerle yurtdışına gönderilen memur, izin süresinin sonunda iş başı yapmazsa, ilave mazeretsiz devamsızlık hakkı dahi tanınmaksızın, derhal memuriyetten çekilmiş sayılabilir. Yine, naklen atamalarda, yasal süreler geçtiği ve hatta ücretsiz 10 gün daha süre tanındığı halde yeni görev yerinde iş başı yapmayan memur memuriyetten çekilmiş sayılır. Bu düzenleme uyarınca, devlet memurluğundan çekilmiş sayılmak için, ilgili kuruma yazılı müracaat şartı aranmamaktadır. 657 sayılı Kanunun 94. maddesinde düzenlenen genel çekilmiş sayılma hali yanında kanunun muhtelif maddelerinde de devlet memurunun görevinden çekilmiş sayılacağı bazı haller düzenlenmiştir. Özellik arz eden bu haller aşağıda detaylarıyla izah edilmiştir. 1. Devlet Memurluğundan Çekilme Devlet memurluğundan çekilme Devlet Memurları Kanunu’nun 94. maddesinin ilk cümlesinde düzenlenmiştir. Buna göre Devlet memuru bağlı olduğu kuruma yazılı olarak müracaat etmek suretiyle memurluktan çekilme isteğinde bulunabilir. Bu yola olağan prosedür ile çekilme denilmekte olup memurun yazılı başvuru ile çekilme isteğinde bulunması ile neticelenir. Ne var ki bu prosedür ile görevi bırakmak için yazılı başvuru yeterli olmayıp ayrıca çekilme isteğinin kabul edilmesi veya çekilmek isteyen memurun yerine atanan kişinin gelmesi gerekmektedir. Dolayısıyla memurun fiilen görevinden ayrılabilmesi için ya kurumu tarafından çekilme isteğinin kabul edilmesi ya da kabul edilmese bile memurun yerine yeni bir kişinin atanması gerekmektedir. Ancak çekilmek isteyen memurun yerine yeni bir kişinin gelmesi en fazla 1 ay boyunca beklenecek olup, 1 ay içerisinde yeni kişi gelmese dahi çekilme talebinde bulunan memur üstüne haber vererek işten ayrılabilecektir. Bununla birlikte memurun yerine yeni bir kişi gelmese bile, yukarıda bahsedilen söz konusu 1 aylık süre içerisinde kurum tarafından memurun çekilme isteğinin kabul edilmesi halinde memur, başkaca hiçbir işleme veya bekleme süresine gerek kalmaksızın fiilen görevinden ayrılabilecektir. 2. Olağanüstü Yönetim Hallerinde Çekilme Devlet Memurluğu Kanunu’nun 96. maddesinde olağanüstü yönetim hallerinde Devlet memurlarının görevlerinden çekilmesini düzenlemektedir. Buna göre olağanüstü hal, savaş ve seferberlik hallerinde veya olağan hayata müessir afetlere uğrayan yerlerdeki Devlet memurlarının görevlerinden ayrılabilmesi, çekilme isteklerinin kurum tarafından kabul edilmesine veya yerlerine yeni birinin gelmesine bağlıdır. Burada bir aylık süre geçerli olmayıp memurun çekilme talebinden itibaren 1 ay içerisinde yeni biri yerine gelmese bile memur, kurum tarafından çekilme talebi kabul edilmedikçe görevine devam etmek durumundadır. Eğer ki olağanüstü yönetim hallerinde çekilme talebinde bulunan memur, yerine yeni biri gelip göreve başlamadıkça veya kurum tarafından çekilme talebi kabul edilmedikçe görevinden ayrılırsa bir daha devlet memurluğuna atanamayacaktır. 3. Devlet Memurluğundan Çekilmiş Sayılma Devlet Memurluğundan çekilmiş sayılma halleri Devlet Memurları Kanunu’nun 94. maddesinde düzenlenmiş olup bu haller aşağıda sırasıyla izah edilmiştir: 3.1. Geçerli Mazereti Olmaksızın ve Kesintisiz Şekilde 10 Gün Devamsızlık Yapılması Devlet Memurları Kanunu‘nun 94. maddesinde, memurluktan genel bir çekilmiş sayılma hali düzenlenmiştir: “Mezuniyetsiz veya kurumlarınca kabul edilen mazereti olmaksızın görevin terk edilmesi ve bu terkin kesintisiz 10 gün devam etmesi halinde, yazılı müracaat şartı aranmaksızın, çekilme isteğinde bulunulmuş sayılır.” Başka bir deyişle, mazeret izni veya yıllık izin gibi mazeretli devamsızlık hallerinden ayrı olarak, görevinde kesintisiz şekilde 10 gün devamsızlık yapan memur, memuriyetten çekilmiş sayılacaktır. 3.2. Ücretsiz İzin Süresinin Ardından 10 Gün İçinde İş Başı Yapılmaması Devlet Memurları Kanunu’nun “aylıksız izin” başlıklı 108. maddesinde memura bazı koşulların varlığı halinde, maaş ödenmeksizin izin verilebileceği düzenlenmiştir. Örneğin, sağlık raporuyla belgeli şekilde işe devam edemeyen memur, sağlık kurulu raporu sunmak ve bu yönde talepte bulunmak kaydıyla 18 aya kadar ücretsiz izne ayrılabilir. Keza doğumdan sonra ya da evlat edinme hallerinde de ücretsiz izin kullanılması mümkün olabilmektedir. Bunlar gibi ücretsiz izin hallerinde, memur, ücretsiz izin süresinin sona ermesini ya da buna gerekçe oluşturan mazeretin ortadan kalmasını izleyen 10 gün içinde görevine dönmelidir. Bahse konu 10 günlük sürenin de sonunda görevine dönmeyen memur, memuriyetten çekilmiş sayılacaktır. “Ücretsiz izin süresinin bitiminden önce mazereti gerektiren sebebin ortadan kalkması hâlinde, on gün içinde göreve dönülmesi zorunludur. Ücretsiz izin süresinin bitiminde veya mazeret sebebinin kalkmasını izleyen on gün içinde görevine dönmeyenler, memuriyetten çekilmiş sayılır.” 3.3. Yurtdışına Gönderilen Memurun İzin Süresinin Bitiminde Görevine Başlamaması Yukarıda izah edilen 2 durumda, memurun, belirtilen şartlarda iş başı yapmama halinin 10 gün boyunca devam etmesi ihtimalinde, memuriyetten çekilmiş sayılacağı öngörülmektedir. Başka bir deyişle, kimi durumlarda, iş başı yapmakta geciken memura ilave 10 günlük bir mazeretsiz devamsızlık hakkı tanınabileceği kanunen düzenlenmiştir. Ancak kimi durumlarda, 10 gün gibi bir bekleme süresi dahi tanınmaksızın, memurun iş başı yapmama hali ortaya çıkar çıkmaz derhal memuriyetten çekilmiş sayılması söz konusudur. Buna göre, aşağıdaki gerekçelerle izin verilerek yurt dışına gönderilen memurlar, izin süresi sonunda görevlerine başlamazlarsa, 10 gün beklenmeksizin derhal memuriyetten çekilmiş sayılırlar: Mesleklerine ait hizmetlerde yetiştirilmek, eğitilmek, bilgilerini artırmak veya staj yapmak üzere yurtdışına gitmesine izin verilenler. Kurumlarınca açılacak seçme veya yarışma sınavlarında başarı göstererek ya da dış burslara dayanılarak (şahsen özel burs sağlayanlar dahil) yurt dışına gitmelerine izin verilenler. 3.4. Naklen Atanan Memurun İş Başı Yapmaması Naklen atamayla başka bir yerde görevlendirmesi yapılan memur, atama emrinin kendisine tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde atandığı yeni görev yerinde iş başı yapmak zorundadır. Bu gibi durumlarda, gerekli görülmesi halinde, 15 günlük süreye, görev yerine nakil için uygun görülecek bir transfer süresi ilave edilebilir. Memura, yeni yerinde iş başı yapması için 15 günlük tayin süresinin ve eğer verildiyse nakil transfer süresinin sonunda, 10 gün daha ücretsiz süre dahi tanınabilir. Tüm bu sürelerin sonunda, belge ile ispatlayabileceği geçerli ve zorunlu bir mazereti olmaksızın, yeni görev yerinde iş başı yapmayan memur, memuriyetten çekilmiş sayılır. 4. Çekilmiş Sayılma ve Yasal Usule Aykırı Şekilde Görevi Bırakmanın Sonuçları 657 sayılı Kanunu m.97’ye göre; memuriyetten çekilmiş sayılan devlet memurunun görevi, çekilmiş sayıldığı gün itibarıyla sona erer ve bir yıl geçmeden tekrar devlet memurluğuna alınamaz. 5. Olağan Çekilme İle Çekilmiş Sayılma Arasındaki Farklar Devlet Memurları Kanunu’nun 94. maddesinin ilk cümlesinde olağan prosedür ile memurluktan çekilme tanımlanmıştır. Buna göre devlet memuru bağlı olduğu kuruma yazılı olarak müracaat etmek suretiyle devlet memurluğundan çekilme isteğinde bulunabilir. Fakat bu prosedür ile görevi bırakmak için yazılı başvuru yeterli olmayıp ayrıca çekilme isteğinin kabul edilmesi veya çekilmek isteyen memurun yerine atanan kişinin gelmesi gerekmektedir. Ancak çekilmek isteyen memurun yerine yeni bir kişinin gelmesi en fazla 1 ay boyunca beklenecek olup, 1 ay içerisinde yeni kişi gelmese dahi çekilme talebinde bulunan memur işten ayrılabilecektir. Olağan prosedür ile görevinden çekilen memurlar en az 6 ay geçmeden görevlerine geri dönemezler. Bununla beraber yazımızda detaylıca açıklamış olduğumuz çekilmiş sayılma hallerinde ise yazılı başvuruya gerek olmaksızın, kurumlarınca kabul edilen mazereti olmaksızın görevini terk eden memurların belirli şartlar dahilinde çekilme isteğinde bulunmuş sayılması söz konusudur. Görevinden çekilmiş sayılan memurlar çekilme tarihinden itibaren 1 yıl geçmeden devlet memurluğuna geri dönemezler. 6. Çekilmiş Sayılma Hali Bir Disiplin Cezası Mıdır? Devlet Memurları Kanunu’nun 125. maddesinde disiplin cezaları tanımlanmış olup memurun özürsüz ve kesintisiz olarak 3-9 gün göreve gelmemesi kademe ilerlemesini durduran bir disiplin cezası olarak tanımlanmıştır. Dolayısıyla devlet memurunun görevden çekilmiş sayılma hallerinde de usule aykırı şekilde memurun görevi bırakması durumu söz konusu olup özürsüz ve izinsiz işe gelmediği ilk 10 gün disiplin cezası yaptırımına tabii tutulacaktır. Ne var ki ilk 10 günden sonraki günler için Devlet Memurları Kanunu’na göre memurun görevden çekilmiş sayılması söz konusu olacağı için memurun işe gelmemesi, görevden kendi isteği ile ayrılması olarak değerlendirilecek ve disiplin cezası söz konusu olmayacaktır. Danıştay 8. Daire’sinin 11.04.2012 tarihli ve 2008/8930 Esas, 2012/1651 Karar Sayılı İlamında: “Kanun’da özürsüz ve kesintisiz 3-9 gün göreve gelmemek kademe ilerlemesinin durdurulması cezasını gerektiren fiil ve haller arasında sayılmıştır. Çekilmiş sayılma bir disiplin cezası değil, kişinin kendi isteği ile memuriyetini sonlandırmasıdır. Devlet memurlarının 10 güne kadar olan devamsızlıkları disipline konu bir suç olarak değerlendirilirken, 10 gün devamsızlık halinde ilgilinin memuriyetini kendi iradesiyle sonlandırmış olduğu kabul edilerek idari bir tasarrufta bulunulmaktadır.’’ Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için “Memura Verilebilecek Disiplin Cezaları” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 7. Memuriyetten Çekilme Dilekçesi Örneği 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun “Çekilme” başlıklı 94’üncü maddesi uyarınca memuriyetten çekilmek isteyen memurların, çekilme taleplerini ilgili kuruma sunabilecekleri memuriyetten çekilme dilekçesi örneği dosyasını indirebilirsiniz. 8. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Çekilmiş Sayılan Memurun Mali ve Cezai Sorumluluğu Doğar mı? Çekilmiş sayılan memurun yeniden göreve alınma şartlarını düzenleyen Devlet Memurları Kanunu’nun 97. maddesinde çekilmiş sayılan memurların mali ve cezai sorumlulukları saklı tutulmuştur. Dolayısıyla çekilmiş sayılan memur dolayısıyla kamu zararının oluşması durumunda ilgili memur mali ve cezai açıdan sorumlu tutulabilecektir. Olağanüstü Yönetim Hallerinde Çekilme ile Çekilmiş Sayılmanın Farkı Nedir? Olağanüstü hal, savaş ve seferberlik hallerinde devlet memurları çekilme talebinde bulunmuş olsalar dahi, çekilme talepleri kabul edilmedikçe veya yerine atanacaklar gelip işe başlamadıkça görevini bırakamaz. Bu durumda usule aykırı şekilde görevi bırakanlar, bir daha hiçbir suretle devlet memurluğuna alınamayacaklardır. Bunun yanında olağanüstü haller olmaksızın çekilmiş sayılanlar ise, 1 yıl geçmesiyle yeniden devlet memurluğuna alınabilirler. Devlet Memurluğunu Sona Erdiren Haller Nelerdir? Devlet memurluğunu sona erdiren haller 6 tane olup bunlar; memurluktan çekilme (istifa), çekilmiş sayılma, memurluktan çıkarma, koşullarda eksiklik, göreviyle bağdaşmayan işlerde bulunma, ölüm ve emeklilik halidir. Covid – 19 Pandemi Döneminde Memurluktan Çekilenler Görevlerine Geri Dönebilir mi? Memurluktan çekilme hallerinden yalnızca olağanüstü hal, savaş ve seferberlik hallerinde memuriyetten çekilenlerin yeniden memur olamayacağı düzenlenmiştir. Buna göre Covid-19 pandemisinin olağanüstü hal olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği bu soru kapsamında önem arz etmektedir. Kanaatimiz; pandemi sürecinde fiilen olağanüstü hal tedbirleri uygulanmış olsa da, ilan edilmiş bir olağanüstü hal bulunmadığından bu dönemde görevinden çekilen memurun memuriyete geri dönebileceği yönündedir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu 94. madde de devlet memurunun görevinden çekilmesi belli usul ve şartlara bağlanmıştır. Bu düzenleme uyarınca, devlet memurunun bağlı olduğu kuruma yazılı olarak başvurarak memurluktan çekilme isteğinde bulunma hakkı vardır. Devlet memurunun görevden çekilmesinin bir diğer yolu ise çekilmiş sayılmadır. Buna göre, bağlı olduğu kurum tarafından kabul edilen mazereti olmadığı halde, görevine kesintisiz 10 gün süreyle devam etmeyen memurlar çekilme isteğinde bulunmuş sayılır. ### Mirasçılığın Gizlenmesi - Ketmi Verese Türk Medeni Kanuna (TMK) göre miras, kanun gereği mirasbırakanın ölümü anında bir bütün (kül) olarak intikal etmekte fakat mirasçıların kim ya da kimler olduğu sorusu kendiliğinden cevap bulamamaktadır. Mirasın kendiliğinden intikal ettiği kişilerin, mirasçı sıfatlarını ispat etmelerini sağlayacak özel bir belgeye (mirasçılık belgesi) ihtiyaçları vardır. Ketmi Verese; mirasçılık belgesinin alınması sırasında mirasçı sıfatına sahip bir kimsenin bu sıfatının, üçüncü kişiler veya diğer mirasçılar tarafından gizlenerek, mirasın intikalinin ve paylaşılmasının hukuka aykırı şekilde gerçekleştirilmesini ifade etmektedir. Ketmi verese çoğunlukla mirasçılardan bir ya da birkaçının diğer mirasçılar tarafından ketmedilmesi diğer bir deyişle yok sayılması sonucu meydana gelmektedir. Mirasçıların gizlenmesi sonucu çekişmesiz biçimde elde edilen ve gerçeği yansıtmayan mirasçılık belgesine dayalı olarak miras intikal ettirilmekte ve paylaşılmaktadır. Ketmi verese uygulamada genellikle mirasbırakan adına kayıtlı taşınmazlar hakkında gerçekleştirilen yolsuz tapu tescili yahut intikallerinde karşımıza çıkmaktadır. Ketmi verese sebebiyle mirasçılık hakkı gasp edilen mirasçılar açacakları ketmi verese davalarıyla haklarını elde edebilmektedirler. 1. Ketmi Verese Davası Nedir? Ketmi verese davası, mirasçılık hakkı gasp edilen mirasçının, miras payını almak için ikame ettiği davaya verilen addır. Ketmi verese davası doktrinde tanımlanmış ve uygulama ile şekillenmiş bir dava çeşidi olup Türk Medeni Kanununda henüz düzenleme alanı bulamamıştır. 2. Ketmi Verese Davası Açılabilmesinin Ön Koşulu: Hasımlı Veraset İlamı Yargıtay, ketmi verese davalarında hasımlı veraset ilamı alma hususunu bir ön koşul olarak kabul etmektedir. Buna göre öncelikle hasımlı veraset ilamı alınmalı ve dava veraset ilamı alındıktan sonra açılmalıdır. Ancak Yargıtay içtihatlarında, hasımlı veraset ilamı alınmadan doğrudan ketmi verese davası açılması halinde, davanın reddine değil, eksikliğin giderilmesi adına davacıya mehil (süre) verilmesi gerektiği kabul edilmektedir. Sonuç olarak mevcut mirasçılık belgesinde mirasçılardan birinin yok sayılması veya gizlenmesinin söz konusu olduğu hallerde, öncelikle mirasçılık belgesinin aksi ispat edilerek belgenin geçersiz kılınması gerekecektir. Derhal belirtmek gerekir ki, mirasçılık belgesinin doğru olmadığı, bazı mirasçıların ketmedildiği (gizlendiği) veya belgede yazılmadığı her türlü delille ispat olunabilir. Bu konuda daha detaylı bilgi almak için “Mirasçılık Belgesi Nedir? (Veraset İlamı)” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 3. Ketmi Verese Gerekçesine Dayalı Tapu İptal ve Tescil Davası Nedir? Tüm mirasçıları göstermeyen bir mirasçılık belgesine dayanılarak yapılan tescil işlemleri gerçek durumu yansıtmadıkları için yolsuz tescil olarak değerlendirilecektir. Bu durumda, gerçek hak durumuna uygun biçimde yeni mirasçılık belgesinde mirasçılık sıfatı ve miras payları tespit edilen kimseler, tapu sicilinin düzeltilmesi davası yoluyla ilgili tapu sicilinin gerçeğe uygun hale getirilmesini talep edebilirler. Yargıtay'a göre, tapu sicilinin düzeltilmesi davası varsa, bu davada tarafların mirasçılık sıfatı bekletici mesele yapılarak, onlara hasımlı bir mirasçılık belgesi getirmeleri olanağı da tanınmaktadır. Davacıların mirasçı oldukları ve taraf ehliyetlerinin bulunduğu belirlendiği takdirde, işin esasının incelenmesi ve bunun sonucuna göre karar verilmesi gereklidir. 4. Tapu İptal Ve Tescil Davalarında Görevli ve Yetkili Mahkeme Ketmi verese olgusuna genellikle gerçeği yansıtmayan mirasçılık belgelerine dayalı olarak yapılmış dolayısıyla yolsuz nitelikteki tapu sicili düzeltilmesi davalarında karşılaşıldığı için ketmi verese davalarında görevli mahkeme Hukuk Muhakemeleri Kanununun (HMK) 2. maddesi gereği Asliye Hukuk Mahkemeleridir. Ketmi verese davalarında tapu memuru huzurunda gerçekleşen taşınmaz aynına ilişkin bir işlem söz konusu olduğundan yetkili mahkeme HMK m. 12 gereği taşınmazın bulunduğu yer mahkemesidir. Bu yetki, kesin nitelikte olup dava şartı niteliğindedir. Dolayısıyla mahkemenin yetkisizliği taraflarca davanın her aşamasında ileri sürülebileceği gibi mahkeme hâkimi tarafından da her zaman re’sen dikkate alınabilir. 5. Tapu İptal Ve Tescil Davalarında Davalı Sıfatı Ketmi verese olgusuna dayalı tapu iptali ve tescili isteğine ilişkin davalar ancak kayıtlı malike karşı açılabilir. Zorunlu dava arkadaşlığı bulunan haller dışında da dahili dava yoluyla bir kimseye taraf sıfatı verilemeyeceği gibi hakkında hüküm kurulması da imkansızdır. 6. Tapu İptal ve Tescil Davalarında Süre (Zamanaşımı) Yargıtay içtihatlarına göre taşınmazın aynına yönelik ketmi verese olgusu nedeniyle açılan davaların hiçbir zamanaşımı veya hak düşürücü süreye tabi olmaksızın her zaman açılması mümkündür. 7. Tapu İptal ve Tescil Davalarında Yargılama Gideri ve Harç Ketmi verese hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil davalarında yargılama gideri ve harç hususunda ise Yargıtay’ın tutumu dava değerinin dava konusu taşınmazın değeri olduğundan bahisle davayı açan mirasçı ya da mirasçıların miras payına isabet eden değer olduğu ve bu değer üzerinden yargılama gideri ve harca hükmedilmesi gerektiği şeklindedir. Excerpt: Ketmi Verese; mirasçılık belgesinin alınması sırasında mirasçı sıfatına sahip bir kimsenin bu sıfatının, üçüncü kişiler veya diğer mirasçılar tarafından gizlenerek, mirasın intikalinin ve paylaşılmasının hukuka aykırı şekilde gerçekleştirilmesini ifade etmektedir. Ketmi verese çoğunlukla mirasçılardan bir ya da birkaçının diğer mirasçılar tarafından ketmedilmesi diğer bir deyişle yok sayılması sonucu meydana gelmektedir. Mirasçıların gizlenmesi sonucu çekişmesiz biçimde elde edilen ve gerçeği yansıtmayan mirasçılık belgesine dayalı olarak miras intikal ettirilmekte ve paylaşılmaktadır. ### Kanuni Grev ve Kanun Dışı Grev Arasındaki Farklar Grev, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası tarafından işçilere bir hak olarak tanınmıştır. Buna göre toplu iş sözleşmesi yapılırken uyuşmazlık çıkar ise, işçilerin kanuni grev yoluna başvurmaları yasal olarak mümkündür. Bu açıdan grev, esasında toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde sözleşmenin zayıf tarafından konumlanan işçilere verilmiş bir müessese olup grevin işveren tarafındaki görünümü ise lokavttır. Bir işyerinde grev uygulanabilmesi kanunen birtakım şartlara bağlanmış olup, kanuni grevin hem işçi hem de işveren açısından birtakım sonuçları bulunmaktadır. Mevzuatımızda Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu ile düzenlenen grevin, kanuni grev ve kanun dışı grev olmak üzere iki türü bulunmaktadır. Bu yazımızda genel itibariyle kanuni grevin üzerinde durularak, kanuni grevin sonuçları ile işçi ve işverenin hak ve yükümlülüklerine değinilecektir. Özellikle sanayi devrimi ve devamında oluşan yoğun üretim ihtiyacı sonrası işçiler, işyerlerinde uzun çalışma saatlerinde ve düşük ücretlerde çalışma baskısına maruz kalmışlardır. Bu dönemde yaşanan işçi ve işveren çekişmesi, beraberinde taraflar arasındaki güç dengesini düzenleyen ve her iki tarafın da menfaatlerini korumaya çalışan bir mevzuat düzenlemesini getirmiştir. Öyle ki günümüzde işçilere tanınan haftalık çalışma süreleri, ara dinlenme süreleri, kıdem ve ihbar tazminatı, zorunlu hafta tatili gibi birçok imkân geçmiş dönemlerde yaşananların ürünüdür. İşçilerin uzun mücadeleler nihayetinde elde ettikleri bir hak niteliğindeki grev ile mevzuatımızda işçi ve işveren arasında bir denge kurulması amaçlanmaktadır. 1. Grev Nedir? Grev, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile tanınmış ve koruma altına alınmış bir hak olup temel olarak Anayasamızın 54. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre toplu iş sözleşmesi yapılırken taraflar arasında uyuşmazlık çıkması ihtimaline özgü olarak, bizzat Anayasamız ile işçilere grev yapma hak ve imkanı tanınmıştır. Grevin, mevzuatımızdaki diğer düzenlemelerine ise, Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmeleri Kanunu m.58 ve devamında yer verilmiştir. Kanuni tanımlamasına göre grev; işçilerin, topluca çalışmamak suretiyle işyerindeki faaliyeti durdurmak veya işin niteliğine göre önemli ölçüde aksatmak amacıyla başvurdukları bir haktır. İşçilerin bu amaçla aralarında anlaşmaları veya bir kuruluşun aynı amaçla kendilerine topluca çalışmamaları için verdiği direktife riayet ederek işi bırakmaları hali, grev olarak adlandırılır. Yukarıda genel tanımına yer verilen grev, esasen, kanuni grev ve kanun dışı grev olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. 2. Kanuni Grev ve Kanun Dışı Grev Arasındaki Farklar Yukarıda yer verilen grev tanımı, esasen kanuni grev için geçerli olup kanuni grevin unsurlarını taşımayan her türlü grev kanun dışı grev olarak nitelendirilecektir. Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmeleri Kanunu’na göre kanuni grev; toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde, işçilerin birtakım amaçlarla başvurdukları bir haktır. Yasanın çizdiği sınırlamalara uygun olarak yapılan kanuni grevde, işçiler ekonomik ve sosyal durumları ile çalışma şartlarını korumayı veya geliştirmeyi amaçlamaktadırlar. Bu tanımlamadan da anlaşılacağı üzere kanuni grev ancak toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde çıkan uyuşmazlık sebebiyle işçilerin çalışma şartlarını korumak amacıyla yapılabilmektedir. Şu durumda işçilerin çalışma şartlarını korumak amacıyla gerçekleşse de toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde gerçekleşmeyen grev kanuni grev olarak tanımlanamayacak ve kanuni grevin hukuki sonuçları doğmayacaktır. 3. Kanuni Grevin Unsurları Bir grevin kanuni grev olarak nitelendirilebilmesi için bir kısım unsurları taşıması gerekmektedir. Bu unsurlar kısaca; Mesleki amaç unsurunu taşıması.6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu m.60’ta belirtilen yasal prosedüre uygun olarak yapılmış olması.Grevin yasaklanmamış olması.Grev engellerinin (grev oylaması, grev ertelemesi, mahkeme kararı) bulunmaması şeklinde sıralanmaktadır. Önemle belirtmek gerekir ki kanuni grev kararı sadece işçi sendikası tarafından alınabilmekte olup işçilerin anlaşarak grev yapması durumunda kanun dışı grev meydana gelecektir. 4. Kanuni Grevin İşçi ve İşveren Açısından Hukuki Sonuçları Bir grevin kanuni grev olarak tanımlanmasının en büyük sonucu, kanunun bu greve tanıdığı sonuçların doğmasıdır. Kanun dışı grevde bu sonuçlar doğmayacak ve işçiler tarafından meydana getirilen davranışlar hukuka aykırı olarak nitelendirilerek işveren için haklı nedenle fesih imkânı dahi gündeme gelebilecektir. İşbu yazının da temelini oluşturan kanuni grevin hukuki sonuçları şu şekildedir: İş yerinden ayrılma zorunluluğu.İş sözleşmesine etki etmesi.İşçi alma ve başka işe girme yasağı.Zararlardan sorumluluk.Grev gözcülüğüdür. Aşağıda kanuni grevin hukuki sonuçları ayrı başlıklar halinde açıklanmıştır. İş Yerinden Ayrılma Zorunluluğuİşçi sendikası tarafından toplu iş sözleşmesi görüşmeleri sırasında grev kararı almış olması tüm işçilerin greve katılmasını gerektirmez. Gerçekten de bir işyerindeki bazı işçiler alınan grev kararına katılmayabilir ve çalışmaya devam edebilirler. Bu durumun aksinin düşünülmesi ise Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile korunan çalışma hak ve özgürlüğünün ihlaline sebebiyet verecektir. Başka bir deyişle, işçiler, iş yerinde başlatılan greve katılıp katılmamakta serbesttir. Bunun bir sonucu olarak da greve katılan işçilerin, greve katılmayan işçilerin çalışmalarını engellememesi için bu işçilerin işyerinden ayrılması zorunlu tutulmuştur. Yine kanun gereği, greve katılmayan veya katılmaktan vazgeçen işçilerin iş yerinde çalışmalarının engellenmesi asla söz konusu olamaz. İş Sözleşmelerine EtkisiSendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu m.67 uyarınca aşağıdaki listede yer verilen tanıma uygun olan işçilerin iş sözleşmelerinin askıda kaldığı kabul edilir. Kanuni bir greve katılan işçiler.Kanuni bir greve katılmayan ancak grev nedeniyle işverence çalıştırılmayan işçiler.Greve katılıp sonradan vazgeçmesine rağmen yine işverence çalıştırılmayan işçiler. Sözleşmesi askıda kalan işçi, bu süre boyunca herhangi bir ücret ödemesi alamaz. Keza, iş sözleşmesinin askıda kaldığı süre zarfı, işçinin kıdem tazminatı hesabına dahil edilemez. Buradan hareketle, kıdem tazminatı hakkında daha fazla bilgi edinmek için “Kıdem Tazminatı” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. Kanunda, grev süresince sosyal güvenlik hakkının devam edeceği öngörülmektedir. Ancak grev süresince sözleşme askıda olduğu için işveren sigorta primlerini de ödemez. Kanun, oluşan bu olumsuz durumun telafisi için işçiye borçlanma imkânı getirmiştir. Yani ilgili işçi greve katıldığı için sigorta süresine dâhil olmayan o süreyi hizmet borçlanması yoluyla borçlanabilecektir. İşçi Alma ve Başka İşe Girme YasağıKanuni grev yüzünden iş sözleşmesi askıda olan işçinin, sözleşmesinin askıda kaldığı süre boyunca başka bir işverenin yanında çalışması yasal olarak mümkün değildir. İş sözleşmesi kanuni grev dolayısıyla askıda olduğu halde bir başka işveren nezdinde çalıştığı tespit edilen işçinin iş akdi, işverence kıdem tazminatı ödenmeksizin haklı nedenle feshedilebilir. Bu yasaklama ile işçilerin kötü niyetli olarak işvereni toplu iş sözleşmesi yapmaya zorlamasının önüne geçilmeye çalışılmıştır. Bu gerekçeyle iş akdini fesheden işverenin, kanunen haklı nedene dayandığı kabul edildiğinden kıdem veya ihbar tazminatı ödeme yükümlülüğü yoktur. İşverenini iş sözleşmesini haklı nedenle fesih konusunda daha fazla bilgi için “İşveren Hangi Hallerde Sözleşmeyi Haklı Olarak Feshedebilir?” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. Ancak yarı zamanlı bir işçinin, o haftalık kanuni çalışma süresini tamamlayacak şekilde bir başka işverenin yanında çalışabilmesi istisnai olarak kabul edilmiştir. Yasa koyucu, sözleşmesi askında kalan işçinin yerine sürekli ya da geçici olması fark etmeksizin bir başka işçinin alınmasını engelleyebilmek adına, işverene de kanuni kısıtlama getirmiştir. Diğer taraftan, işçilerin greve katılmaları dolayısıyla aksayan işlerinin, greve katılmayan ya da katılmaktan vazgeçen işçilere yüklenmesi de yasa koyucu tarafından yasaklanmıştır. Başka bir deyişle, greve katılmayan veya katılmaktan vazgeçen işçiler ancak ve ancak sözleşmeleri gereği üstlendikleri kendi işlerinde çalıştırılabilir. Zararlardan SorumlulukGrev, sadece işçi sendikasının toplu iş sözleşmeleri aşamasında alacağı karar ile mümkün olacaktır. Grev kararı veren işçi sendikası, kusurlu eylem ve/veya işlemleri ile grev uygulanan iş yerinde maddi bir zarara yol açmışsa, bu zarardan bizzat sorumludur. Ancak bir kısım işçilerin amacın dışına çıkarak zararda bulunması durumunda, söz konusu zararlardan sendika değil, bu eylemi gerçekleştiren ve zarara yol açan işçi sorumlu olacaktır. Grev GözcülüğüGrev gözcüsü, işyerinde grev ilan etmiş olan işçi sendikasının, işyerinde kanuni bir grev kararına uyulmasını sağlamak için işyerinde bulundurduğu kişidir. Grev gözcüsünün görevi, gerek işçilerin gerekse işverenin kanuni grev kararına uyup uymadığını denetlemektir. Bu noktada grev gözcüsü güç kullanmaksızın ve tehditte bulunmaksızın sadece denetleme yetkisine sahiptir. Uygulamada aksi davranışlar görülebilmekteyse de, grev gözcülerinin işyerine giriş ve çıkışlara engel olması ve hatta kontrol amacıyla olsa dahi kişileri durdurmaları kesinlikle yasaktır. Excerpt: Grev, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası tarafından işçilere bir hak olarak tanınmıştır. ### Kadına Karşı Şiddeti Önleyici Tedbirler Şiddet görenlerin veya bu yönde tehdit alan kimselerin yahut ısrarlı takip mağdurlarının korunmasını amaçlayan önlemler, Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’da düzenlenmektedir. Bu kanun uyarınca; kadına yönelik şiddetin önlenmesi veya durdurulması için kolluğa, mülki amire, Cumhuriyet başsavcılığına veya aile mahkemesi hâkimliğine şikâyette ya da ihbarda bulunabilir. Şikâyet ya da ihbar üzerine ilgili birimler koruyucu ve önleyici tedbirler almaktadır. Şiddet uygulayan kişinin bu tedbir hükümlerine aykırılık teşkil edecek davranışlarda bulunması durumunda, bu kişi hakkında üç günden on güne kadar zorlama hapsine karar verilebilir. Ülkemizde ne yazık ki, sınıfsal ayrımlardan bağımsız, kadınların yaklaşık yarısı şiddete uğramaktadır. Şiddet kavramı genel bir başlık olup şiddetin kendi içinde fiziksel, psikolojik, cinsel, sözlü, ekonomik vb. türleri bulunmaktadır. Şiddete karşı birçok ulusal ve uluslararası düzenleme mevcuttur. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 41. maddesi gereği, anne ve çocukların korunmasını sağlayarak her neviden istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri almak, devletin temel yükümlülüklerinden biridir. 1. Koruma Talebinde Bulunmak İçin Nereye Başvurulabilir? Şiddete uğrayan ya da şiddete uğrama tehlikesi bulunan kişinin bu duruma ilişkin şikayette bulunma hak ve imkanı elbette vardır. Keza, başka bir kişinin şiddete uğraması ihtimalinin olduğunu bir şekilde bilen veya şiddete uğrama tehlikesi altında bulunduğunu anlayan diğer herkes de şikâyette bulunabilir. Bu durum, yazılı, sözlü veya başka bir suretle; Kolluğa(polis, jandarma, sahil güvenlik birimleri),Mülki amire,Cumhuriyet Başsavcılığına,Aile mahkemesi hâkimine şikâyet ya da ihbar edilebilir. Önemle belirtmek isteriz ki, yukarıdaki listede yer verilen birimlerden hangisine başvurulduğunun sürecin işleyişi açısından hiçbir farkı olmayıp en hızlı ve kolay ulaşılabilecek yer tercih edilebilir. 2. Kimler Koruma Talebinde Bulunabilir? 6284 sayılı Kanun’da bu kanundan yararlanabilecek kişiler sınırlı sayıda olmaksızın verilen bazı örneklerle izah edilmiştir. Buna göre aşağıdaki kişiler işbu kanunun sağladığı korumadan yaralanabileceklerdir. Medeni hal, vatandaşlık, aile üyesi vs. şeklinde herhangi bir ayrım söz konusu olmaksızın; şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan tüm kadınlar.Çocuklar.Aile bireyleri.Aralarında herhangi bir ilişki yahut aile bağı aranmaksızın tüm ısrarlı takip mağdurları. 3. Koruma Talebi Başvurusundan Sonra Süreç Nasıl İşler? Önemle belirtmek isteriz ki, şiddete karşı bu kanun kapsamındaki başvurular ile verilen kararların uygulanması için yapılan işlemlerde hiçbir şekilde masraf alınmaz. Ayrıca, Şiddet veya şiddete uğrama tehlikesinden haberdar olan kamu kurum ve kuruluşlarıyla kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları durumu derhal yukarıda belirtilen şikâyet mercilerine bildirmek zorundadır.Şikayet yahut ihbar alan şikâyet mercileri, mevzuatın ilgili hükümleri gereği üstlendikleri görev ve sorumluluklarını gecikmeksizin yerine getirmekle yükümlüdür.Şikayet ve/veya ihbarın sözlü olarak yapılması halinde, derhal yazılı tutanağa bağlanır.Şikayet ve/veya ihbarın kolluğa yapılması mümkün olup durumdan haberdar olan kolluk, derhal gerekli işlemleri yerine getirir. Kolluğun, gecikmesinde sakınca bulunan acil hallerde koruyucu ve önleyici tedbirler alma yetkisi vardır. Bu şekilde alınan, koruyucu ve önleyici tedbirler, daha sonra onaylanmak üzere mülki amire veya hâkime sunulur.Şikayet ve/veya ihbarın cumhuriyet başsavcılığına yapılması halinde, evrakın bir örneği ivedilikle tedbir hakkında karar verilmek üzere ilgili hâkime veya mülki amire gönderilir.Gereken durumlarda, tedbir kararının yanı sıra, korunan kişinin ve diğer aile bireylerinin kimlik bilgileri veya kimliğini ortaya çıkarabilecek bilgileri ve adresleri resmi kayıtlarda gizli tutulabilir.Tedbir kararları, kamu kurum ve kuruluşları tarafından “Şiddet Önleme ve İzleme Merkezi (ŞÖNİM)” ile işbirliği içerisinde ivedilikle yerine getirilir. Ülkemizde il bazından Şiddet Önleme ve İzleme Merkezlerinin (ŞÖNİM) telefon ve adres bilgilerin buradan ulaşabilirsiniz.Şikayet ve/veya ihbarı hüküm kurmak üzere değerlendiren hâkimin, teknik araç ve yöntemler kullanılarak tedbir kararlarının uygulanmasına karar vermesi mümkündür. 4. Şiddete Karşı Başvuru Halinde Uygulanabilecek Tedbirler Nelerdir? 6284 sayılı Kanun kapsamında, gerek şiddete karşı korunan gerekse şiddet uygulayan kişi bakımından birtakım tedbirler alınabileceğine ilişkin düzenlemelere yer verilmiştir. İlgilinin tedbir talebinde bulunması halinde, bu talebi alan kolluk görevlilerinin ya da Cumhuriyet savcısının başvurusu nihayetinde korunma talep edilen kişiye karşı tedbir kararı verilebilir. Tedbir kararı ilk defa verilecek ise en çok altı ay için verilebilir. Tedbire konu şiddetin veya şiddet tehlikesinin sürebileceği anlaşılırsa, alınan tedbirin aynen devam etmesine karar verilebileceği gibi durumun gereklerine göre süresinin veya şeklinin değiştirilmesine de mümkündür. Mevzuatımızda şiddete karşı alınabilecek tedbirler; koruyucu tedbirler ve önleyici tedbirler olmak üzere iki şekilde düzenlenmiştir. 5. Şiddete Karşı Koruyucu Tedbirler Şiddete uğrayan kişilerin korunması amaçlayan koruyucu tedbir kararları acil durumlarda ve bir süreyle sınırlı olarak verilmektedir. Yazımızın başında izah edildiği üzere, normal şartlarda koruyucu tedbir kararı verilmesi, mülki amir veya hakimin görev ve yetkisindedir. Diğer taraftan, gecikmesinde sakınca bulunabilecek hallerin sıklıkla söz konusu olabileceği düşünüldüğünde, kolluğun da sonradan mülki amir veya hakimin onayına sunulmak üzere tedbiri kararı vermesi mümkündür. Koruyucu tedbir kararı verilebilmesi için, herhangi bir delil veya belge aranmaz. Şiddete uğrayan mağdurun iddia ve talebi yeterli olup şiddet uyguladığı iddia olunan kişinin dahi dinlenilmesine gerek yoktur. Talebi alan yetkililerin incelemesi nihayetinde, tedbir talebinin reddedilmesi de mümkün olup redde ilişkin karar, sadece koruma talep eden kişiye bildirilir. Önemle belirtmek isteriz ki, kadının beyanı bu noktada her ne kadar esas olsa da koruyucu tedbir kararlarının kötü niyetle kullanılmasına engel olmak da mahkemelerin bir diğer görevidir. Mülki Amir Tarafından Verilebilecek Koruyucu Tedbirler Şunlardır: Uygun barınma yeri sağlanması.Geçici maddi yardım sağlanması.Psikolojik, hukuki, sosyal bakımdan rehberlik ve danışmanlık hizmeti verilmesi.Geçici koruma altına alınma.Kreş imkânı. Mülki amirin vereceği tedbir kararına karşı, ilgililerinin itiraz etme hak ve imkanları söz konusu olup bu itirazlar aile mahkemesine iletilmelidir. İtiraz üzerine 1 hafta içinde karar verilecek olup verilen karar kesindir, bu karara karşı itiraz veya üst mahkemeye başvuru söz konusu değildir. Hâkim Tarafından Verilebilecek Koruyucu Tedbirler: İlgilisinin talebiyle ya da onayı alınarak Bakanlık, kolluk görevlileri veya Cumhuriyet savcısının başvurusu üzerine, hakimlikçe koruyucu tedbir kararı verilebilir. Bu tedbirler; İşyerinin değiştirilmesi.Kişi evli ise ayrı yerleşim yeri belirlenmesi.Tapu kütüğüne aile konutu şerhi konulması.Korunan kişinin hayatî tehlikesinin olması ve bu tehlikenin önlenmesi için diğer tedbirlere ilaveten kişinin kimlik ve ilgili diğer bilgi ve belgelerinin değiştirilmesi. Bu noktada önemle belirtmek isteriz ki, yazımızda yer verilen koruyucu tedbirler, şiddet uygulayanın cezai sorumluluğunu ve diğer sorumluluklarını ortadan kaldırmaz. Yazımızda yer verilen tedbir kararlarına ilaveten, şiddet uygulayanın ceza mahkemeleri nezdinde yargılanarak ceza alması da mümkündür. 6. Şiddete Karşı Önleyici Tedbirler Tedbirler yalnızca şiddet mağdurunun ya da şiddet mağduru olma tehlikesi yaşayan kişinin korunmasını değil, şiddet uygulayan ya da uygulamasından endişe duyulan kişinin önlenmesini de amaçlamaktadır. Şiddet failine veya şiddet uygulamasından şüphe edilene karşı önleyici tedbir alma yetkisi kural olarak hâkimlerde olmakla beraber gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde kolluk kuvvetlerince de alınabilir. Vakit kaybetmeksizin derhal verilmesi gereken önleyici tedbir kararlarından bazıları aşağıdaki gibi örneklenebilir: Şiddet failinin ya da şiddet uygulamasından şüphe edilen kişinin, çocuklarla kişisel ilişki kurması sınırlandırılabilir ya da gerekli görülmesi halinde tümüyle kaldırılabilir.İnsan onuruna yakışmayan türde hakaret, küçük düşürme ve hatta tehdit içeren söz ve davranışlarda bulunulması engellenebilir.Uygulamada sıklıkla başvurulan bir tedbir olarak, şiddet failinin ya da şiddet uygulamasından şüphe edilen kişinin, müşterek konuttan derhâl uzaklaştırılması sağlanabilir.Keza, şiddet failinin ya da şiddet uygulamasından şüphe edilen kişinin, korunan kişilere, bulundukları konuta, okula ve/veya işyerine yaklaşmaması sağlanabilir.Korunan kişinin şahsi eşyalarına ve ev eşyalarına, şiddet failince ya da şiddet uygulamasından şüphe edilen kişi tarafından zarar verilmesi engellenebilir.Korunan kişinin, şiddet faili ya da şiddet uygulamasından şüphe edilen kişi tarafından iletişim araçlarıyla rahatsız edilmemesi sağlanabilir.Şiddet failinden ya da şiddet uygulamasından şüphe edilen kişiden, varsa silahını teslim etmesi istenebilir.Şiddet uygulayan ya da uygulama tehlikesi bulunan şahıs, silah taşıması zorunlu olan bir kamu görevi ifa etse bile zimmetinde bulunan silahı kurumuna teslim etmeye zorlanabilir.Alkollü yaklaşmama ve bağımlılık tedavisi alması sağlanabilir.Bir sağlık kuruluşunda muayene ettirilebilir veya tedavi görebilir.Çocuk koruma kanununda yer alan koruyucu ve destekleyici tedbirler ile Türk Medeni Kanunu hükümlerine göre velayet, kayyım, nafaka ve kişisel ilişki kurulması hususlarında karar verilebilir.Şiddet uygulayan, aynı zamanda ailenin geçimini sağlayan veya katkıda bulunan kişiyse, şiddet mağdurunun yaşam düzeyini göz önünde bulundurarak talep edilmese dahi hâkim tedbir nafakasına hükmedebilir. Hâkim tarafından verilen koruyucu veya önleyici tedbir kararları ile tedbir kararlarına aykırılık dolayısıyla verilen zorlama hapsi kararlarına karşı iki hafta içinde aile mahkemesine itiraz edilebilir. İtiraz üzerine değerlendirme yapan aile mahkemesi, bir hafta içinde ve kesin olarak karar verir. Bu karara karşı itiraz veya üst mahkemeye başvuru söz konusu değildir. 7. Şiddet Uygulayan Tedbir Kararını İhlal Ederse Ne Olur? Yazımızda bahsedilen tedbir kararlarının şiddet uygulayan yahut uygulamasından şüphe edilen kişi tarafından ihlal edilmesi halinde, bu durum kolluk tarafından tespit edilir edilmez, Cumhuriyet başsavcılığına iletilir. Cumhuriyet başsavcılığı ise, durumu aile mahkemesine bildirir. Tedbir kararlarının ihlal edildiğinin aile mahkemesince tespit edilmesi halinde ise aile mahkemesi tarafından kendiliğinden, kişi hakkında üç günden on güne kadar zorlama hapsine karar verilir. Şiddetin tekrarında zorlama hapsinin süresi on beş günden otuz güne kadardır. Her halükarda, zorlama hapsinin toplam azami süresi altı ay olup altı aydan uzun süre zorlama hapsi uygulanması kanunen mümkün değildir. Keza, şiddet uygulayana, tedbir kararına aykırı davranması halinde hakkında zorlama hapsine tabi tutulmasına karar verilebileceği bildirilmelidir. Excerpt: Şiddet görenlerin veya bu yönde tehdit alan kimselerin yahut ısrarlı takip mağdurlarının korunmasını amaçlayan önlemler, Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’da düzenlenmektedir. Bu kanun uyarınca; şiddetin önlenmesi veya durdurulması için kolluğa, mülki amire, Cumhuriyet başsavcılığına veya aile mahkemesi hâkimliğine şikâyette ya da ihbarda bulunabilir. Kadına yönelik şiddete ilişkin şikâyet ihbarı üzerine ilgili birimler derhal koruyucu ve önleyici tedbirler almaktadır. Şiddet uygulayan kişinin bu tedbir hükümlerine aykırılık teşkil edecek davranışlarda bulunması durumunda, bu kişi hakkında üç günden on güne kadar zorlama hapsine karar verilebilir. ### İmar Planına İtiraz ve İptal Davası İmar planı; basit çizimlerin çok ötesinde, insan ve çevre ilişkisini esas alan, sosyolojik temelli tasarımlar olup kamu yararı karşılığında özel mülkiyet hakkına müdahale edilmesi durumunu ortaya çıkarmaktadır. Mevzuatımızdaki imar planları hiyerarşik olarak, bölge planı, çevre düzeni planı, nazım imar planı ve uygulama imar planı olarak sıralanır. İdarenin, yaptığı imar planı ve düzenlemesinde birtakım temel ölçütleri dikkate almaması halinde açılacak davalar neticesinde söz konusu imar planının iptali gündeme gelebilecektir. İmar planının mahkemece yapılacak yargılama sonucunda iptaline karar verilmesi halinde; önceki imar planına dayanarak yapılan işlemler için de birtakım sonuçlar doğacaktır. Bu doğrultuda, bir imar planının iptali, tek başına bu plana göre tesis edilen işlemi ortadan kaldırmamaktadır. 1. İmar Hukukunda Planlar İmar düzenlemelerinin temel amacı, fen, sağlık ve çevre şartlarına uygun planlamanın yapılması olup imar planları 3194 sayılı İmar Kanunu’na göre hazırlanmaktadırlar. Bu doğrultuda imar hukukunda planlar, kapsadıkları alan ve amaçları açısından ikiye ayrılır: Bölge Planları İmar Planları(Nazım İmar Planı- Uygulama İmar Planı) 2. İmar Planları Hiyerarşisi İmar planları ayrıca kademelendirilmiş olup bu kademelendirmeye göre planlar arasında bir hiyerarşi vardır: Bölge Planı Yerleşmelerin gelişme potansiyelini, sosyoekonomik gelişme eğilimlerini, sektörel hedefleri, faaliyet ve alt yapıların dağılımını belirler. Bölge planı gerekli görülen hallerde Devlet Planlama Teşkilatı tarafından yapılır veya yaptırılır. Çevre Düzeni Planı Ülke ve bölge plan kararlarına uygun olarak konut, sanayi, tarım, turizm, ulaşım gibi yerleşme ve arazi kullanılması kararlarını belirler. Nazım İmar Planı Nazım imar planı mevcut bir bölge veya çevre düzeni planı varsa bunlara uygun olarak hazırlanmalıdır. Hâlihazır haritalar üzerine, varsa kadastral durumu işlenmiş olarak çizilir ve arazi parçalarının genel kullanış biçimlerini gösterir. Uygulama imar planlarının hazırlanmasına esas teşkil eder. Bu plan 1/5000 ile 1/25000 arası ölçekte olabilir. Uygulama İmar Planı Tasdikli hâlihazır haritalar üzerine, varsa kadastral durumu işlenmiş olarak nazım imar planına göre çizilir. Çeşitli bölgelerin yapı adalarını yolları ve uygulama için gerekli uygulama etaplarını ve diğer bilgileri ayrıntıları ile gösterir. Bu plan 1/1000 ölçektedir.İmar Planları arasındaki bu hiyerarşi gereği; alt kademedeki plan, üst kademedeki planda yer alan planlama ana ilkeleri ve kararlarına uygun olmalıdır. Çevre Düzeni Planı - Nazım İmar Planı İlişkisi Bir yerde çevre düzeni planı yapılmasa dahi nazım imar planı yapılabilir. Ancak üst plan olan çevre düzeni planı sonradan yapılırsa ve nazım imar planı buna aykırıysa kural olarak nazım imar planının değiştirilmesi gerekmektedir. Nazım İmar Planı - Uygulama İmar Planı İlişkisi Nazım imar planı olmadan, uygulama imar planı yapılamaz. Ancak bir yerde nazım imar planı iptal edilmişse, ona dayanarak yapılan uygulama imar planı da kendiliğinden iptal olmaz. Bu halde uygulama planı yapımında yetkili idare tarafından durum değerlendirilerek gerekli görülmesi halinde uygulama planı revize edilecek veya yürürlükten kaldırılacaktır. 3. İmar Planlarına Karşı Dava Yolu İmar planları birer idari işlemdir. “İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası” yazımızda detaylıca bahsedildiği üzere, idarenin her türlü işlem ve eylemi gibi imar planları aleyhine de iptal davası açılabilir. Diğer taraftan, imar planlarının iptal davasına konu edilmesine sebep olabilecek hukuka aykırılıklara ilişkin örnekler ve detaylı bilgi için “İmar Planlarının İptal Sebepleri” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. İptal Davası Açmadan Önce İdareye Başvuru Şartı İmar Kanunu madde 8’ e göre, ilgililer imar planlarının ilanından sonra bir ay süreyle bu planlara itiraz edebilir. Belediye meclisi bu itirazları on beş gün içinde inceler ve kesin karara bağlar. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu (İYUK) ’na göre iptal davası açmadan önce itiraz yolu, zorunlu bir başvuru yolu değildir. Dolayısıyla imar planına itiraz etmeyen kişilerin de bu planların iptali istemi ile dava açmaları mümkündür. 5. Dava Açma Ehliyeti İmar uygulamaları, kamu yararını yakından ilgilendirdiği için ehliyet koşulu da buna göre değerlendirilir. Örneğin sendikalar ve meslek kuruluşları gibi sivil toplum örgütleri, üyelerini ilgilendiren ve tüzüklerinde yazan konularda dava açmaya ehildir. Nitekim Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu’nun 15.10.2015 tarih ve 2015/3346 Esas, 2015/3526 Karar sayılı ilamına göre de davacı sendikanın kuruluş amacı dikkate alınarak açılan davada, sübjektif ehliyetinin (menfaat koşulu) bulunduğu sonucuna varılmıştır. Açılacak davada, imar planını yapmaya yetkili idare hasım olarak gösterilmelidir. 6. Kesin ve Yürütülebilir İdari İşlem Koşulu İmar planları, İmar Kanunu madde 8’deki usule göre onaylanarak yürürlüğe girer. Dolayısıyla planların kesinleşmesi için, bir ay süreyle askıya çıkarılarak ilan edilmeleri gerekmektedir. İmar planları onaylanmakla yürürlüğe girse de kesinleşmesi için ilan edilmeleri gerekmektedir. Dolayısıyla ilan süresi geçmeden dava açılırsa, açılan dava, ilk inceleme aşamasında reddedilecektir. 7. İptal Davalarında Görevli ve Yetkili Mahkeme Görevli Mahkeme; İmar planları, idari işlemdir. Bu planlara karşı idare mahkemesinde iptal davası açılabilir. Ancak imar planı, Bakanlık düzeyinde yapılmışsa ülke çapında uygulanacak düzenleyici işlem niteliği sebebi ile Danıştay Kanunu madde 24 gereği iptal davası, ilk derece mahkemesi sıfatıyla Danıştay’da görülecektir. Yetkili Mahkeme; İmar planına konu taşınmazın bulunduğu yer idare mahkemesi yetkilidir. 8. İptal Davalarında Zamanaşımı İmar planlarına karşı bir aylık askı süresi içinde itiraz edilmesi halinde; dava açma süresi, zımni ret veya ret kararının tebliğinden itibaren başlayacaktır. Ancak iptal davasında idareye başvuru zorunlu bir yol olmadığından imar planına itiraz edilmese de, askı süresinin bitmesinden itibaren altmış gün içinde dava açılabilir. İmar planları düzenleyici işlemler olduğu için, İdari Yargılama Usulü Kanunu madde 7/4 hükmü gereği dava açma süresi, ilan tarihini izleyen günden itibaren başlamaktadır. Ancak düzenleyici işlemlerin uygulanması üzerine, dava açma süresinin canlanması gündeme gelecektir. Bu konuda detaylı bilgi için “İdari Yargıda Dava Açma Süresinin Canlanması” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 9. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. İmar Planı Olan Alanda İfraz Veya Tevhit İşlemi Yapılması Mümkün müdür? İmar planı bulunan ve daha öncesinde imar uygulaması yapılmamış bir alanda öncelikle İmar Kanunu m.18’in uygulanması gerekmektedir. Kanun’un 15. ve 16. maddelerinde yer alan ifraz veya tevhit işlemleri ancak daha öncesinde imar planına uygun bir şekilde 18. madde uygulaması yapılan alanlarda yapılabilir. Mevcut Bir Nazım İmar Planından Sonra Çevre İmar Planı Hazırlanması Ancak Nazım İmar Planının İlgili Çevre İmar Planına Uygun Olmaması Halinde Sonuç Ne Olur? Planlar arası hiyerarşi gereği nazım imar planının çevre imar planına uygun olması gerekmektedir. Nazım imar planı, kendisinden sonra hazırlanmış çevre imar planına aykırı olursa nazım imar planının çevre imar planına uygun olacak şekilde değiştirilmesi gerekir. Parselasyon Planlarının Yapılması Belirli Bir Süreye Bağlı mıdır? Parselasyon planlarının, imar planlarının kesinleşmesinden itibaren beş yıl içinde yapılması ve onaylanması gerekmektedir. Parselasyon Düzenlemesinden Sonra Taşınmaz Malikine Yeşil Alan Veya Park Alanından Hisse Verilebilir mi? Bir alanda parselasyon düzenlemesi yapıldıktan sonra, taşınmaz sahibine yapılaşabileceği bir imar parselinden hisse verilmesi gerekir. Kişiye yapı adasında hisse verilmesi gerekirken, yeşil alan ve park alanından hisse verilmesi, parselasyon işleminin hukuka aykırı olmasına yol açacaktır. Taşınmaz Malikince Yeşil Alan İçin Hibe Niteliğinde Bir Terk Yapılmış Olmasının DOP Kesintisine Ektisi Ne Şekilde Olur? Taşınmaz sahiplerince ilk parsellerin tevhit ve ifrazı sırasında yapılan hibenin, taşınmazdan alınacak düzenleme ortaklık payından düşürülmesi gerekmektedir. Taşınmaz sahibince önceden yapılan terk dikkate alınmadan fazladan düzenleme ortaklık payı kesintisi yapılması hukuka aykırı olacak ve parselasyon işleminin iptaline yol açabilecektir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: İdarenin, yaptığı imar planı ve düzenlemesinde birtakım temel ölçütleri dikkate almaması halinde açılacak davalar neticesinde söz konusu imar planının iptali gündeme gelebilir. ### Memura Verilebilecek Disiplin Cezaları 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 125. maddesinde devlet memurlarına verilecek disiplin cezalarıyla, disiplin cezasını gerektiren fiil ve haller detaylı olarak, hafif disiplin cezasından ağır olana doğru düzenlenmiştir. Buna göre; devlet memurları hakkında atılı suça göre en hafifinden ağrına doğru uyarma, kınama, aylıktan kesme, kademe ilerlemesinin durdurulması ve devlet memurluğundan çıkarma cezası verilebilir. Uyarma, kınama ve aylıktan kesme disiplin cezaları disiplin amirleri tarafından verilebilirken kademe ilerlemesinin durdurulması disiplin cezası Disiplin Kurulu kararı veya Vali kararı ile verilebilir. Devlet memurluğundan çıkarma cezası ise disiplin amirinin talebi üzerine memurun bağlı bulunduğu kurumun yüksek disiplin kurulu kararı ile verilir. Uyarma, kınama, aylıktan kesme ve kademe ilerlemesinin durdurulması disiplin cezalarında bir ay içinde disiplin soruşturmasına başlanmalıdır. Devlet memurluğundan çıkarma disiplin cezasında ise 6 ay içinde disiplin kovuşturmasın başlanması gerekmektedir. Aksi takdirde ceza verme yetkisi zamanaşımına uğrayacaktır. Devlet memurları hakkında verilebilen bazı disiplin cezalarına karşı itiraz yoluna başvurulması mümkün olabildiği gibi her bir disiplin cezası, doğrudan iptal davasına da konu edilebilmektedir. İdari işlem niteliğindeki disiplin cezasının, hukuka uygun olabilmesi için mevzuatta düzenlenen suçlara uygun şekilde, yetkili disiplin amiri tarafından ve zamanaşımı süresine riayet edilerek verilmesi gerekir. 1. Devlet Memurları Hakkında Verilebilecek Disiplin Cezaları Devlet memurlarına verilebilecek disiplin cezaları 5 başlık altında aşağıda detaylıca incelenmiştir. 1.1. Uyarma Cezası Memura, görevinde ve davranışlarında daha dikkatli olması gerektiğinin yazı ile bildirilmesi olup en hafif disiplin cezasıdır. Verilen emir ve görevlerin tam ve zamanında yapılmasında, görev mahallinde kurumlarca belirlenen usul ve esasların yerine getirilmesinde, görevle ilgili resmi belge, araç ve gereçlerin korunması, kullanılması ve bakımında kayıtsızlık göstermek veya düzensiz davranmak, kurumca belirlenen tasarruf tedbirlerine riayet etmemek, usulsüz müracaat veya şikayette bulunmak, Devlet memuru vakarına yakışmayan tutum ve davranışta bulunmak, görevin işbirliği içinde yapılması ilkesine aykırı davranışlarda bulunmak, görevde kayıtsızlık göstermek veya düzensiz davranmak, özürsüz/izinsiz olarak göreve geç gelmek, erken ayrılmak, görev mahallini terk etmek, belirlenen kılık/kıyafet hükümlerine aykırı davranmak durumlarında verilir. 1.2. Kınama Cezası Memura, görevinde ve davranışlarında kusurlu olduğunun yazı ile bildirilmesidir. Görevle ilgili hususlarda kusurlu davranmak, görev sırasında amire saygısız davranmak, devlete ait resmi araç, gereç ve benzeri eşyayı özel işlerinde kullanmak hallerinde verilebilir. Keza, iş arkadaşlarına, maiyetindeki personele ve iş sahiplerine kötü muamelede bulunmak, borçlarını kasten ödemeyerek hakkında yasal yollara başvurulmasına neden olmak gibi sebepler kınama cezasını gerektirebilir. Kınama cezası verilebilecek diğer bazı haller 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 125. Maddesinde düzenlenmiştir. 1.3. Aylıktan Kesme Cezası Memurun, brüt aylığından 1/30 – 1/8 arasında kesinti yapılmasıdır. Kasıtlı olarak verilen emir ve görevleri tam ve zamanında yapmamak, görev mahallinde kurumlarca belirlenen usul ve esasları yerine getirmemek, görevle ilgili resmi belge, araç ve gereçleri korumamak, bakımını yapmamak, hor kullanmak, özürsüz olarak bir veya iki gün göreve gelmemek, Devlete ait resmi belge, araç, gereç ve benzerlerini özel menfaat sağlamak için kullanmak, Görev sırasında amirine sözle saygısızlık etmek, Görev yeri sınırları içerisinde her hangi bir yerin toplantı, tören ve benzeri amaçlarla izinsiz olarak kullanılmasına yardımcı olmak, Hizmet içinde Devlet memurunun itibar ve güven duygusunu sarsacak nitelikte davranışlarda bulunmak, görevle ilgili konularda yükümlü olduğu kişilere yalan ve yanlış beyanda bulunmak hallerinde verilebilen disiplin cezasıdır. 1.4. Kademe İlerlemesinin Durdurulması Cezası Fiilin ağırlık derecesine göre memurun bulunduğu kademede ilerlemesinin 1-3 yıl durdurulmasıdır. Göreve sarhoş gelmek, görev yerinde alkollü içki içmek, özürsüz/kesintisiz 3-9 gün göreve gelmemek, göreviyle ilgili her ne şekilde olursa olsun çıkar sağlamak bu cezayı gerektirebilir. Keza, amirine veya maiyetindekilere karşı küçük düşürücü veya aşağılayıcı fiil ve hareketler yapmak, gerçeğe aykırı rapor ve belge düzenlemek de bu cezaya hükmedilmesine neden olabilir. Ayrıca, ticaret yapmak, devlet memurlarına yasaklanan diğer kazanç getirici faaliyetlerde bulunmak, ayrımcılık yapmak, siyasi parti yararına veya zararına fiilen faaliyette bulunmak hallerinde de verilebilir. Kademe ilerlemesinin durdurulması cezasının verilebileceği başkaca haller 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 125. Maddesinde düzenlenmiştir. 1.5. Devlet Memurluğundan Çıkarma Cezası En ağır disiplin cezası olup bir daha devlet memurluğuna atanmamak üzere memurluktan çıkarılmaktır. Devlet memurluğun en ağır disiplin cezası olması sebebiyle devlet memurluğundan çıkarmayı gerektirecek haller kanunda detaylı olarak düzenlenmiştir. Bu cezayı gerektiren hallerden bazıları, özürsüz olarak bir yılda toplam 20 gün göreve gelmemek, 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkındaki Kanun’a aykırı fiilleri işlemektir. Terör örgütleriyle eylem birliği içerisinde olmak, örgütlere yardım etmek, kamu imkân ve kaynaklarını örgütleri desteklemeye yönelik kullanmak/kullandırmak, bu örgütlerin propagandasını yapmak da bu cezayı gerektirebilir. Önemle belirtmek isteriz ki, disiplin cezası verilmesine sebep olmuş bir fiil veya halin, disiplin cezaları özlük dosyasından silinmeden tekerrürü halinde, bir derece ağır ceza verilebilir. Aynı derecede cezayı gerektiren fakat ayrı fiil veya haller nedeniyle verilen disiplin cezalarının üçüncü uygulamasında bir derece ağır ceza verilir. Memur disiplin cezasının sicilden silinmesi konusu hakkında daha detaylı bilgi almak için Memur Disiplin Cezasının Sicilden Silinmesi başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Disiplin Cezası Vermeye Yetkili Disiplin Amiri ve Makam Uyarma, kınama ve aylıktan kesme cezaları disiplin amirleri tarafından verilir. Disiplin amirinin kim olacağı her kamu kurumu tarafından çıkarılan Disiplin Amirleri Yönetmeliği ile tespit edilir. Kademe ilerlemesinin durdurulması cezası disiplin amiri tarafından memurun bağlı olduğu kurumdaki disiplin kurulunun kararı alındıktan sonra verilebilir. Eğer memuru atamaya yetkili amir il disiplin kuruluna tabi ise kademe ilerlemesinin durdurulması cezası Valiler tarafından verilir. Devlet memurluğundan çıkarma cezası ise disiplin amirinin talebi üzerine memurun bağlı bulunduğu kurumun yüksek disiplin kurulu kararı ile verilir. Disiplin kurulu ve yüksek disiplin kurulunun, disiplin amirinin talep ettiği ceza dışında bir ceza verme yetkisi yoktur. Bu kurullar sadece disiplin amiri tarafından talep edilen cezayı kabul veya reddeder. Disiplin soruşturmasının nasıl yürütüleceğine dair daha detaylı bilgi alabilmek için Devlet Memurları Hakkında Disiplin Soruşturması başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Keza, Ceza Yargılamasının Memurun Disiplin Soruşturmasına Etkisi başlıklı yazımızda açıklandığı üzere, kimi durumlarda memur hakkındaki ceza yargılaması neticesinde verilen kararın disiplin soruşturmasına etkisi olabilmektedir. Bu gibi durumlarda, ceza yargılamasının disiplin soruşturmasından önce mi sonra mı yapıldığı önem arz etmektedir. Konunun detaylarına yukarıda belirtilen yazımızdan ulaşabilirsiniz. 3. Disiplin Soruşturmasında Zamanaşımı Disiplin cezasını gerektiren fiilleri işleyenler hakkında, bu fiillerin işlendiğinin öğrenildiği tarihten itibaren; aşağıda belirtilen zaman kısıtlamalarına uygun şekilde süreçler başlatılmalıdır. Uyarma, kınama, aylıktan kesme ve kademe ilerlemesinin durdurulması cezalarında bir ay içinde disiplin soruşturmasına, Memurluktan çıkarma cezasında altı ay içinde disiplin kovuşturmasına, başlanmalıdır. Aksi takdirde disiplin cezası verme yetkisi zamanaşımına uğrar. Disiplin cezasını gerektiren fiil ve hallerin işlendiği tarihten itibaren nihayet iki yıl içinde disiplin cezası verilmediği takdirde ceza verme yetkisi zamanaşımına uğrar. 4. Memurlar Hakkında Verilen Disiplin Cezasına Karşı İtiraz ve İptal Davası Bir memur hakkında verilen disiplin cezası, özü itibariyle idari işlem niteliğinde olup İdari İşlemlerin İptali başlıklı yazımızda bahsedilen iptal davasına konu edilebilir. Bahse konu iptal davasının açılabilmesi için ön şart zorunluluğu olmamakla beraber, memurlar hakkında verilen kimi disiplin cezalarına ilişkin öncelikle itiraz yoluna başvurulması da mümkündür. Diğer taraftan, en ağır disiplin cezası olan memurluktan çıkarılma cezasına karşı doğrudan idari dava açılması gerekir. Öte yandan, hakkında disiplin cezasına hükmedilen memura, cezanın tebliği esnasında muhakkak ki cezaya karşı başvurabileceği hukuki yollar ve süreleri bildirilmelidir. Aksi durumda, “şekil unsuru” bakımından sakat hale gelen idari işlemin mahkemece iptal edilmesi olasıdır. Memurlar hakkında verilen disiplin cezasına karşı itirazların sonuçları ve açılacak iptal davası sürecine ilişkin detaylar için Memura Verilen Disiplin Cezasına İtiraz ve İptal Davası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 5. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Devlet Memuru Başka İşte Çalışırsa Ceza Alır mı? 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 125. maddesinde kademe ilerlemesinin durdurulması cezasının verilebileceği haller başlığı altında Ticaret yapmak veya Devlet memurlarına yasaklanan diğer kazanç getirici faaliyetlerde bulunmak fiili de sayılmıştır. Bu durumda ticaret yapan veya başkaca bir kazanç getirici faaliyette bulunan devlet memurunun 1-3 yıl arasında kademe ilerlemesi durdurulabilecektir. Hak Etmediğim Hâlde Disiplin Cezası Aldım. Bu Cezayı İptal Ettirebilir miyim? Devlet memuru hakkında disiplin cezası tesis edilmesi işlemi bir idari işlem teşkil etmektedir. Bu hâlde disiplin cezası verilmesi işleminin iptali için idari yargıda iptal davası açmak mümkündür. Memur, hakkında disiplin cezası tebliğ edildiğine dair işlemin tebliğinden itibaren 60 günlük dava açma süresi içerisinde idare mahkemeleri nezdinde iptal davası açabilir. Hakkımda Devlet Memurluğundan Çıkarılma Cezası Verildi. Tekrardan Memur Olarak Atanmam Mümkün mü? Devlet memurluğundan çıkarılma cezası alan kişi, daha sonradan tekrardan devlet memurluğuna atanamazlar. Memur Olduğum İçin Üzerime Zimmetlenen Laptoptan Hafta Sonu Film İzleyebilir miyim? Devlete ait resmi araç, gereç ve benzeri eşyayı özel işlerinde kullanmak kanunda kınama cezasını gerektiren bir hal olarak düzenlenmiştir. Bu nedenle üzerinize zimmetlenen laptop, araba vb. araç gereçleri şahsi işleriniz için kullanmanız durumunda kınama cezası ile karşı karşıya kalabilirsiniz. Aylıktan Kesme Disiplin Cezasında Memurun Aylığının Tamamı Kesilir mi? Aylıktan kesme disiplin cezasının uygulandığı hallerde memurun aylığı brüt ücreti üzerinden 1/8 ilâ 1/30 arasında kesilir. Aylığın tamamının kesilmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Memurun Herhangi Bir Özrü Olmadan 1 Hafta Boyunca İşe Gitmemesinin Yaptırımı Nedir? Memurun özürsüz ve kesintisiz olarak 3-9 gün arasında görevine gelmemesi kademe ilerlemesinin durdurulması cezasının verilebileceği hallerden birisini teşkil etmektedir. Fiilin ağırlık derecesine göre memurun 1-3 yıl arasında kademe ilerlemesi durdurulabilir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: 657 Sayılı Kanunda, Devlet memurlarına verilebilecek disiplin cezaları, en hafif disiplin cezasından en ağır olana doğru düzenlenmiştir. Buna göre; devlet memurları hakkında atılı suça göre en hafifinden ağrına doğru uyarma, kınama, aylıktan kesme, kademe ilerlemesinin durdurulması ve devlet memurluğundan çıkarma cezası verilebilir. ### Yapı Ruhsatı Talebinin Reddi Kararına İtiraz ve Dava Yolu Yapı ruhsatı, imar planına göre düzenlenir. İmar planı olmayan yerde bulunan bir taşınmaz için yapı ruhsatı verilmesi hukuka aykırıdır. Yapı ruhsatı alındıktan sonraki iki sene içerisinde inşaata başlanmış olması ve ruhsatın alındığı tarihten itibaren 5 sene içerisinde de inşaatın bitirilmesi zorunludur. Eğer bu sürelere uyulmazsa verilmiş olan yapı ruhsatı hükümsüz hale gelir. Hukuken gerekli şartları sağlanmasına ve usulüne uygun olarak başvuru yapılmasına rağmen yapı ruhsatı talebi reddedilirse, bu red kararına karşı idari işlemin iptali davası açılması gerekir. İdari işlemin iptali davası açılmadan önce idareye başvuru yolu denenebileceği gibi herhangi bir başvuruda bulunulmadan doğrudan dava yoluna da gidilebilir. Bu durumda hak kaybı yaşanmaması açısından 60 günlük dava açma süresine dikkat edilmesi son derece önem arz etmektedir. 3194 sayılı İmar Kanunu’nun kapsamına giren bazı istisnalar dışında bütün yapılar için belediyelerden veya valiliklerden yapı ruhsatı alınması zorunludur. Yapı ruhsatının verilmesi, imar hukuku yönünden planlamayı ve bu planlara uygunluk denetiminin yapılmasını sağlayan birel idari işlemdir. Yapı ruhsatı talebinin reddi kararı idari işlemin bütün unsurlarını içermelidir. Aksi halde idare tarafından tesis edilen işlem hukuka aykırı hale gelecektir. 1. Yapı Nedir? Bir yapının hukuka uygun olarak inşa edilebilmesi için öncelikle “yapı ruhsatı” alınması gerektiğinden, öncelikle hukuki olarak neyin “yapı” olarak tasnif edildiğinin tespit edilmesi gerekmektedir. 3194 sayılı İmar Kanunu madde 5 hükmü uyarınca: “Yapı; karada ve suda, daimi veya muvakkat, resmi ve hususi yeraltı ve yerüstü inşaatı ile bunların ilave, değişiklik ve tamirlerini içine alan sabit ve müteharrik tesislerdir.” Ruhsat alınmadan, kanundaki yapı tanımına giren bir inşaya başlanırsa bu yapı, hukuka aykırı olacaktır. Örneğin; Danıştay 14. Dairesinin 2011/12209 Esas, 2012/6816 Karar sayılı ilamına göre baz istasyonları da yapı olarak sayılarak GSM şirketlerinin yapı ruhsatı almak zorunda olduğu belirtilmiştir. Bir yerde uygulama imar planı olmadan, yapı ruhsatı verilemez. Uygulama imar planı 1/1000 ölçekli olarak düzenlenir. Nazım imar planına göre düzenlenen ruhsat ise, hukuka aykırı olacaktır. Ruhsat alınmış yapılarda değişiklik yapılmak isteniyorsa bu durumda yeniden ruhsat alınması gerekmektedir. Ancak bağımsız bölümlerin brüt oranı artmıyorsa ve nitelik değişmiyorsa, ruhsat; hiçbir vergi, resim, harca tabi olmayacaktır. Taşıyıcı unsurları etkilemeyen derz, iç ve dış sıva, boya badana, oluk, dere, doğrama, döşeme, tavan kaplamaları şeklindeki tadilat ve tamiratlarsa ruhsata tabi değildir. Keza, elektrik ve sıhhi tesisat tamirleri, çatı onarımı, kiremit aktarılması gibi işlemler için de yapı ruhsatı alınması gerekmemektedir. Zira bu durumlar yapılarda köklü değişiklik ve esaslı tadilat teşkil etmemektedir. Esaslı Tadilat, yapılarda taşıyıcı unsuru etkileyen ve/veya inşaat alanını ve ruhsat eki projelerini değiştiren işlemlerdir. 2. Yapı Ruhsatı Alma Şartları Yapı ruhsatı almak için belediye/valilik bürolarına yapı sahipleri veya kanuni vekilleri tarafından dilekçeyle müracaat edilmektedir. Dilekçeye yalnızca şu belgeler eklenmelidir: Tapu (istisnai hallerde tapu senedi yerine geçecek belge) Mimari Proje Statik Proje Elektrik ve Tesisat Projeleri, resim ve hesapları Röperli/yoksa ebatlı kroki Belediye veya valilikler öncelikle ruhsat ve eklerini incelemektedir. Eksik ve yanlış yoksa başvuru tarihinden itibaren en geç otuz gün içinde yapı ruhsatı verilir. Eksik veya yanlış varsa, başvuru tarihinden itibaren on beş gün içinde başvuru sahibine ilgili tüm eksik ve yanlışları yazıyla bildirilir. Eksik ve yanlışlar tamamlandıktan sonra yapılacak başvurudan itibaren en geç on beş gün içinde yapı ruhsatı verilir. Kamuya ait yapı ve tesisler ile sanayi tesislerinde ruhsat verilmesi usulü, İmar Kanunu madde 26’da düzenlenmiş olup kendine özgü bazı kuralları vardır. 3. Ruhsat Alınan Yapının İnşaatına Başlama ve İnşaatı Bitirme Süresi Ruhsat tarihinden itibaren iki yıl içinde yapıya başlanmalıdır. Eğer ruhsat alındığı tarihten itibaren iki yıl içinde yapının inşaatına başlanmazsa alınmış olan ruhsat hükümsüz hale gelir. İki yıl içinde inşaata başlanıp, başlama süresiyle birlikte beş yıl içerisinde inşaat bitirilmezse verilen ruhsat yine hükümsüz hale gelecektir. Ruhsatın hükümsüz hale geldiği durumlarda inşaata devam edebilmek için yeniden ruhsat alınmalıdır. Ruhsat yenilemesi ve plan tadilinde ayrıca harç alınmaz. Ancak inşaat sahasında artış, bağımsız bölümlerin brüt alanı veya niteliğinde değişme olmuşsa, yeniden harç hesaplanır ve önceki harç bundan düşürülür. 4. Yapı Ruhsatı Verilmesi Talebinin Reddi Kararına Karşı İptal Davası Usule uygun olarak ruhsat talebinde bulunulmasına rağmen, talep hukuka aykırı bir şekilde reddedilmişse, idari işlem niteliğindeki idarenin ret kararına karşı idari yargıda iptal davası açılabilir. Doğrudan dava yoluna başvurulabileceği gibi dava yoluna gitmeden öncede idareye bir başvuruda bulunulabilir. İdarenin olumsuz dönüş yapması veya 30 günlük süre içerisinde cevap vermemesi durumunda dava yoluna gitme hakkı saklıdır. Belirtmek gerekir ki idareye başvuru yapıldığı takdirde idari yargıda dava açma süresi olan 60 günlük süre duracaktır. İdari yargıda iptal davalarına ilişkin detaylı bilgiye “İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası” başlıklı yazımızdan ulaşabilirsiniz. İdari Başvuru Sonrasında İptal Davası İptal davası açmadan önce, ruhsat talebinin reddi kararının tebliğinden itibaren altmış gün içinde üst makamdan, üst makam yoksa kararı veren idari makamdan kararın kaldırılması istenebilir. İdareye başvuru, işlemeye başlamış idari dava açma süresini durdurur. Bu başvuruya otuz gün içinde cevap verilmezse istek reddedilmiş sayılır. Bu tarihten itibaren altmış günlük dava açma süresi içinde idari yargıda iptal davası açılabilir. Diğer ihtimalde kararın kaldırılması idari makamdan istenmiş ve idare talebi reddetmiş olabilir. Bu halde de, ret kararının tebliğinden itibaren altmış gün içinde iptal davası açılabilir. İdareye Başvurulmaksızın İptal Davası Ruhsat talebinin reddi kararının tebliğinden itibaren altmış gün içinde, idareye başvurmaksızın doğrudan iptal davası açılabilir. İdareye başvuru zorunlu bir yol olmayıp, ilgililerin isteğine bağlıdır. İlgililer isterse önce idareye başvurup ret kararının kaldırılmasını isteyebilecekleri gibi; isterlerse doğrudan idare mahkemesinde iptal davası açabilir. 5. İptal Davasında İleri Sürülebilecek Hususlar Hukuka ve usulüne uygun ruhsat talepleri, hukuka aykırı bir şekilde reddedilen ilgililer iptal davası açabilecektir. Açılacak bu davada ruhsat talebinin reddinin hukuka aykırı olduğu ileri sürülecektir. Ret kararları idari işlem olduğu için işlemin yetki, şekil, sebep, konu, maksat yönlerinden biri/birkaçıyla hukuka aykırı oldukları ileri sürülmelidir. Açılacak iptal davasında, idarenin ret cevabında belirttiği sebeplere göre dava dilekçesi şekillenecektir. İdari işlemin unsurlarına göre yapı ruhsatını değerlendirecek olursak; Yetki Unsuru Ruhsat talebi, işlemi yapmaya yetkili olmayan makamca reddedilirse bu ret kararı hukuka aykırı olur. İmar Kanunu madde 21/1 hükmünde ruhsat talepleri hakkında karar mercii olarak belediye ve valilikler gösterilmiştir. Eğer bu ruhsat talebinin reddi kararı belediye veya valilik tarafından verilmemişse hukuka aykırı olan idari işlem mahkeme tarafından iptal edilmelidir. Şekil Unsuru Ruhsat talebinin reddi kararları ilgilisine usulüne uygun bir şekilde tebliğ edilmelidir. Bu tebliğ işlemi olmadan verilen ret kararı hukuka aykırı olur. Ayrıca, ret için önceden, bir başka idari makamdan karar alınması gerekmesine rağmen bu karar alınmamışsa yine işlem sakatlanmış olur. Bu durumlarda hukuka aykırı gelen idari işlemin mahkeme tarafından iptal edilmesi gerekir. Konu Unsuru İdari işlemin konusu, yapılmış olan idari işlem sonucunda meydana gelen hukuki değişikliği ifade eder. Ret işleminin konusu meşru ve mevzuata uygun olmalıdır. Örneğin var olmayan bir arazi için verilen inşaat ruhsatı, işlemin konu unsuru açısından hukuka aykırı olacaktır. Aynı şekilde hazine arazisi üzerine yapacağı inşaat için kişiye verilen ruhsat da hukuka aykırı olacaktır. Amaç Unsuru İdari işlemlerin yegâne amacı kamu yararıdır. Bu nedenle idari işlemler, kamu yararı gereklerine uygun olmalıdır. Ruhsat talepleri de kamu yararı dışında sırf şahsi çıkarlar için reddedilirse, bu durum işlemin maksat unsurunu zedeler ve ret işlemi, hukuka aykırı olur. Bu noktada önemle belirtmek gerekir ki, imar planlarının iptali, bu plana dayanılarak verilen ruhsatın da doğrudan iptaline sebebiyet vermez. Diğer taraftan, yapı ruhsatının alınması ve yapının bu ruhsata uygun şekilde inşasının tamamlanması, yapının kullanılabilir hale gelmesi için yeterli değildir. İnşaatın, tahsis edilen yapı ruhsatına uygun şekilde tamamlanmasının akabinde, ilgili yapının kullanıma açılması için yapı kullanma izin belgesi (İskan Ruhsatı) denen lisans alınmalıdır. Ancak kimi durumlarda, inşaatın ruhsata uygun şekilde tamamlanmasına ve başvurunun hukuka uygun şekilde yapılmasına rağmen, yapı kullanma izin belgesi (iskan ruhsatı) talebi reddedilebilmektedir. İskan ruhsatı talebinin reddi ile ilgili detaylı bilgi için “Yapı Kullanma İzin Belgesi (İskan Ruhsatı) Talebinin Reddi ve İptal Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 6. İptal Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme İdari işlem niteliğindeki yapı kullanma izin belgesi talebinin reddi işlemine karşı, bahse konu ret kararını veren idarenin bağlı bulunduğu yerdeki idare mahkemeleri görevli ve yetkilidir. 7. İptal Davasında Zamanaşımı Yapı kullanma izin belgesi talebine ilişkin olarak olası bir red kararının ilgilisine tebliğinden itibaren altmış gün içinde ilgili kararın iptali için dava açılması gerekmektedir. Bahse konu tebliğden itibaren altmış günlük süre, dava açılabilmesi için hak düşürücü süredir. Yukarıda açıkladığımız şekilde idareye başvuru yapılması durumunda dava açma süresi duracaktır. İdare tarafından red kararı verilmesi durumunda dava açma süresi işlemeye devam devam edecektir. 8. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Yapı Ruhsatı Verilmesi Talebim Reddedildi. Şimdi Ne Yapmalıyım? Yapı ruhsatı talebinizin hukuka uygun olduğunu ve idare tarafından hukuka aykırı olarak talebinizin reddedildiğini düşünüyorsanız red işleminin tebliğ tarihinden itibaren 60 günlük süre içerisinde başvurunuzu reddeden idarenin bulunduğu yerdeki idare mahkemesinde idari işlemin iptali davası açabilirsiniz. Dava yolun gitmeden önce dava açma süresi içerisinde idareye başvuru yoluna da gidebilirsiniz. İdarenin başvurunuzu reddetmesi halinde dava açma hakkınız saklı kalacaktır. İnşaata Başladım. Ancak Yapı Ruhsatını Almadım. İnşaatın Akıbeti Ne Olur? İnşa edilen yapı imar planı ve ilgili mevzuatlara uygun olarak düzenlenen yapı ruhsatı ve onun eki mimari projeye uygun olarak inşa edilebilir. Eğer bir yapı ruhsatsız olarak inşa ediliyorsa veya ruhsatın eki olan mimari projeye aykırı olarak inşa ediliyorsa ve bu durum idare tarafından tespit edilirse inşaat yetkili idare tarafından durdurulur. İdare, süre vererek aykırılıkların giderilmesini talep eder. Eğer bu sürede aykırılıklar giderilmezse yapının yıkılmasına karar verilir. Ayrıca bu yıkım kararıyla birlikte yapı sahibine idari para cezası da verilir. Yıkım kararlarıyla ilgili detaylı bilgi almak için Yıkım Kararına Karşı İtiraz ve İptal Davası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Komşunun İnşaatı Benim Haklarıma Müdahale Ediyor. Buna Karşı Dava Açabilir miyim? Menfaati olan herkes yapı ruhsatının iptalini talep edebilme hakkına sahiptir. Komşu taşınmazın aldığı yapı ruhsatına dayanarak inşa edeceği yapının kendi taşınmazına zarar vereceğini düşünen kişi komşusunun yapı ruhsatının iptalini talep edebilir. Müteahhitle Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesi İmzaladık. Müteahhit Anlaşmamıza Aykırı Olarak Yapı Ruhsatı Aldı. Bu Yapı Ruhsatını İptal Ettirebilir miyim? Planlı Alanlar İmar Yönetmeliğinin 55. maddesinde “(8) Parsel malik veya maliklerinin ruhsat ve eki onaylı projelere muvafakati alınmaksızın yapı ruhsatı düzenlenemez, onaylı projelerde tadilat yapılamaz.” Hükmü bulunmaktadır.Bu hükme göre müteahhit taşımaz malikleri ile olan anlaşmasına aykırı olacak şekilde mimari proje hazırlarsa ve projeye dayalı olarak yapı ruhsatı alırsa taşınmaz malikleri bu yapı ruhsatının iptalini talep etme hakkına sahiptir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Yapı ruhsatı (yapı ruhsatiyesi), yapı inşaatlarına başlanması ve devam edilebilmesi için 3194 sayılı İmar Kanunu uyarınca alınması gereken bir belgedir. Yapı ruhsatı, yapının inşa edilme izni niteliği taşımakta olup ruhsat alınması kanuni bir zorunluluk teşkil etmektedir. ### Öğrenci Disiplin Cezalarına İtiraz ve İptal Davası Öğrencilerin eğitim kurumları ve okullarda uyması gereken birtakım kurallar olup, bu kurallara uymayan öğrenciler disiplin ceza ve yaptırımıyla karşılaşabilmektedir. Kural dışı davranışlarına disiplin cezası verilmesindeki temel amaçların başında cezaların caydırıcılık etkisi gelmektedir. Kurallara uymamanın bir yaptırıma tabi olacağının bilinmesi, bu tür davranışların engellemektedir. Kural dışı davranışlara verilen disiplin cezalarından beklenen bir diğer etki de diğer öğrenciler için örnek oluşturması suretiyle, benzer davranışların önüne geçilmesidir. Amaç her ne kadar kurallara uymayı sağlamak olsa da, disiplin soruşturması sürecinde de kurallara uyulmaması ve hata yapılmasına sıklıkla rastlanmaktadır. Öğrencilere verilecek disiplin cezalarına ilişkin düzenlemeler ilgili eğitim kurumu tarafından hazırlanan disiplin yönetmeliklerinde hüküm altına alınmıştır. Buna göre ilgili mevzuat hükümlerine aykırılık oluşturacak şekilde verilen disiplin cezalarına karşı çeşitli hukuki yollara başvurmak mümkün olacaktır. Disiplin cezasının konu, sebep, amaç, yetki ve şekil bakımından hukuka uygun olması ve disiplin soruşturmasını yürüten makamların, ceza tayininde olayın niteliğiyle bağdaşır bir ceza vermeleri gerekmektedir. Aksi halde aşırıya kaçmış ya da tamamen haksız şekilde verilmiş cezaların hukuka aykırı olacağı tartışmasız olup itiraz veya iptal davası yoluyla kaldırılması mümkündür. Yazımızda Yükseköğretim kurumlarında, öğrencilere verilecek disiplin cezalarına ilişkin ayrıntılı değerlendirme yapılmış olup, bu kapsamdaki düzenlemeler Yükseköğretim Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliği’nde hüküm altına alınmıştır. 1. Öğrenci Disiplin Cezalarına İlişkin Hukuki Düzenleme Yükseköğretim kurumlarında, öğrencilere verilecek disiplin cezalarına ilişkin temel düzenleme Yükseköğretim Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliği’dir. Yönetmeliğin 1. maddesine göre yönetmelik, yükseköğretim kurumlarındaki tüm öğrencileri kapsamaktadır. Yine öğrencilere verilecek disiplin cezaları ile soruşturma usul ve esasları da bu yönetmelikte düzenlenmiştir. Ancak yükseköğretim kurumu olan üniversiteler, kendi bünyelerinde çıkaracakları yönetmelikler ile Yükseköğretim Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliğine aykırı olmamak üzere düzenleme yapabilirler. Bu yükseköğretim kurumunda okuyan öğrencilerin her iki yönetmeliğe de uygun hareket etmeleri gerekir. 2. Üniversite Disiplin Cezaları ve Disiplin Cezalarını Gerektiren Suçlar Yükseköğretim Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliği’nde hangi davranışın yasak olduğu, yasaklanan davranışın disiplin cezası olarak karşılığı, tekerrür halinde verilecek ceza miktarı gibi konular ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Hangi yasak davranışa hangi disiplin cezasının verileceğine uygulamada en sık karşılaşılan durumları ile şu şekilde örneklenebilir: Uyarma cezası yaygın olarak Yükseköğretim Kurumu yetkililerince tespit edilen yerler dışında ilan asmak vb gibi sebeplerle verilmektedir. Kınama cezası yaygın olarak sınavlarda kopyaya teşebbüs edilmesi, kurum içinde izinsiz olarak bildiri dağıtılması, afiş ve pankart asılması vb gibi nedenlerle verilmektedir. Yükseköğretim kurumundan bir haftadan bir aya kadar uzaklaştırma cezası kurumda alkol tüketilmesi, kuruma ait kapalı ve açık mahallerde yetkililerden izin almadan toplantılar düzenlenmesi sebepleriyle verilmektedir. Yükseköğretim kurumundan bir yarıyıl için uzaklaştırma cezası sınavlarda kopya çekilmesi/çektirilmesi, kurum personeline/öğrencilere fiili saldırıda bulunulması, kurumda hırsızlık yapılması, seminer/tez ve yayınlarda intihal yapılması sebebiyle verilmektedir. Yükseköğretim kurumundan iki yarıyıl için uzaklaştırma cezası görevlilere karşı cebir ve şiddet kullanarak görevin yapılmasına engel olunması, TCK’da suç sayılan eylemleri işlenmesi gibi sebeplerle verilmektedir. Keza, kurum içerisinde uyuşturucu/uyarıcı madde kullanılması/taşınması/bulundurulması, tehditle kopya çekilmesi, kurum içerisinde cinsel tacizde bulunulması gibi durumlarda da öğrenci hakkında iki yarıyıl için uzaklaştırma kararı verilebilmektedir. Yükseköğretim kurumundan çıkarma cezası kurum içerisinde uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri satmak, satın almak, başkalarına vermek ve ticaretini yapmak gibi sebeplerle verilir. Keza, kişilerin vücudu üzerinde cinsel davranışlarda bulunmak suretiyle cinsel dokunulmazlıklarını ihlal etmenin yaptırımı da yükseköğretim kurumundan çıkarılma cezasıdır. Disiplin cezası gerektiren suçlar, yukarıda örneklenenlerden ibaret değildir. Yükseköğretim kurumundan uzaklaştırma ve çıkarma cezasını gerektiren disiplin suçları dışında, uyarma ve kınama cezası verilmesini gerektiren eylemlere nitelik ve ağırlıkları itibarıyla benzer eylemler sergilenebilmektedir. Bu eylemlerde bulunanlara, aynı türden disiplin cezalarının verileceği ifade edilmiştir. Disiplin cezası verilmesine sebep olmuş bir eylemin tekrar edilmesi durumunda bir derece ağır ceza uygulanacağı ancak bu durumda yükseköğretim kurumundan çıkarma cezası verilemeyeceği de düzenlenmiştir. 3. Üniversite Disiplin Cezalarında Soruşturma ve Ceza Zamanaşımı Süresi Yükseköğretim Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliği’nde bahsedilen disiplin suçu niteliğindeki eylemleri işleyen öğrenciler hakkında, olayın öğrenilmesini müteakip derhal başlanır. Her halükarda, eylemlerin işlendiğinin soruşturma açmaya yetkili amirlerce öğrenildiği tarihten itibaren aşağıdaki süreler içinde disiplin soruşturmasına başlanmadığı takdirde, disiplin cezası verme yetkisi zaman aşımına uğrar. Uyarma, kınama, yükseköğretim kurumundan bir haftadan bir aya kadar uzaklaştırma cezalarında bir ay içinde disiplin soruşturmasına başlanmalıdır. Yükseköğretim kurumundan bir veya iki yarıyıl için uzaklaştırma ile yükseköğretim kurumundan çıkarma cezalarında üç ay içinde disiplin soruşturmasına başlanmalıdır. Ayrıca disiplin cezasını gerektiren eylemlerin işlendiği tarihten itibaren, en geç iki yıl içinde disiplin cezası verilmediği takdirde, disiplin cezası verme yetkisi zamanaşımına uğrar. 4. Üniversite Disiplin Soruşturmasında Usul Yükseköğretim öğrencisinin niteliğine göre disiplin soruşturması açmaya yetkili amirler şunlardır; Fakülte öğrencilerinin işlemiş oldukları disiplin suçlarından dolayı dekan, Enstitü öğrencilerinin işlemiş oldukları disiplin suçlarından dolayı enstitü müdürü, Yüksekokul ve meslek yüksekokulu öğrencilerinin işlemiş oldukları disiplin suçlarından dolayı müdür, Konservatuvar öğrencilerinin işlemiş oldukları disiplin suçlarından dolayı konservatuvar müdürü, Soruşturma açmaya yetkili amirler, soruşturmayı bizzat yapabilecekleri gibi soruşturmacı veya soruşturmacılar tayini suretiyle de yaptırabilirler. Gerekli gördükleri takdirde başka bir yükseköğretim kurumundan soruşturmacı görevlendirilmesini de talep edebilirler. Soruşturma da gizlilik esas olup soruşturmacı gerekli görürse tanık dinleyebilir, keşif yapabilir ve bilirkişiye başvurabilir. Soruşturma işlemleri bir tutanakla tespit olunur. Soruşturmacı tarafından yapılan her işlemde tutanak tutulması zorunludur. Kurumun diğer personelleri soruşturmacının talep ettiği evrakları vermekle yükümlüdür. Öğrencinin Savunma HakkıSoruşturma aşamasındaki önemli hususlardan biri de, hakkında disiplin soruşturması açılan öğrenciye verilecek olan savunma hakkıdır. Öğrenciye isnat edilen suçun neden ibaret olduğu, savunmasını yapacağı tarihten en az yedi gün önce yazılı olarak bildirilmelidir. Bu yazıda; öğrenciden belirtilen gün, saat ve yerde savunmasını yapmak üzere hazır bulunması istenilir. Öğrenciye gönderilecek davetiyede; çağrıya özürsüz olduğu halde uymadığı veya özrünü zamanında bildirmediği takdirde, savunmadan vazgeçmiş sayılacağı ve hakkındaki diğer delillere dayanılarak gerekli kararın verileceği belirtilmelidir. Savunma yapmak üzere gelen kişinin, savunmasını yazılı olarak sunmayı talep etmesi halinde kendisine üç günden az olmamak üzere süre verilebilir. Bununla birlikte soruşturma, öğrencinin kendini gereği gibi savunmasına imkan verecek şekilde yürütülmelidir. Soruşturma RaporuSoruşturma sonuçlandığında düzenlenen raporda soruşturma onayı, soruşturmaya başlama tarihi, soruşturulanın kimliği, isnat edilen suç konuları, soruşturmanın safhaları, deliller ve alınan savunma özetlenir. İsnat edilen suçun sabit olup olmadığı tartışılır ve gerekli disiplin cezası teklif edilir. Soruşturmayla ilgili belgelerin asıl veya suretleri bir dizi pusulasına bağlanarak rapora eklenir. Soruşturma raporu, dosya ile birlikte soruşturmayı açan mercie tevdi edilir. 5. Üniversite Disiplin Cezası Vermeye Yetkili Makam Soruşturma sonuçlandıktan sonra cezaya karar verecek makam, cezanın niteliğine göre değişkenlik gösterecektir. Uyarma, kınama ve yükseköğretim kurumlarından bir haftadan bir aya kadar uzaklaştırma cezaları; ilgili fakültenin dekanı, enstitü, konservatuvar, yüksekokul veya meslek yüksekokulu müdürünce verilir. Müşterek mekanlarda işlenen disiplin suçlarından dolayı uyarma, kınama ve yükseköğretim kurumlarından bir aya kadar uzaklaştırma cezası verme yetkisi ise rektöre aittir. Daha ağır yaptırımlar içeren yükseköğretim kurumundan bir veya iki yarıyıl için uzaklaştırma cezası ile yükseköğretim kurumundan çıkarma cezaları, yetkili disiplin kurulunca verilir. Fakülte, enstitü, konservatuvar, yüksekokul ve meslek yüksekokulunca yürütülen soruşturmalarda bu birimlerin yönetim kurulları, rektörlük tarafından yürütülen soruşturmalardaysa üniversite yönetim kurulu disiplin kurulu görevini yerine getirir. Disiplin cezası verilirken; suça konu eylemlerin ağırlığı, öğrencinin daha önce disiplin cezası alıp almadığı, davranış/tavır/hareketleri, işlediği fiil ve hareket dolayısıyla pişmanlık duyup duymadığı dikkate alınmalıdır. 6. Üniversite Disiplin Cezasına İtiraz ve İptal Davası Disiplin amirleri ve kurullarınca verilen öğrenciye verilen disiplin cezalarına karşı onbeş gün içinde üniversite yönetim kuruluna itiraz edilebilir. İtiraz halinde, itiraz mercii olan üniversite yönetim kurulu, itirazı onbeş gün içinde kesin olarak karara bağlar. İtiraz halinde, itiraz mercii olan üniversite yönetim kurulu kararı inceleyerek verilen cezayı aynen kabul veya reddeder. Red halinde, disiplin kurulu veya yetkili disiplin amiri red gerekçesini göz önünde bulundurarak itirazı karara bağlar. Yönetim kurulunun itiraz neticesinde verdiği kesin karara karşı kararın tebliği tarihinden 60 gün içinde idare mahkemesinde disiplin cezası iptal davası açılabilir. Önemle belirtmek isteriz ki, üniversite disiplin cezasına itiraz edilmesi zorunlu değildir. Onun yerine, doğrudan idare mahkemesinde disiplin cezası iptal davası açılabilir. Konuya ilişkin detaylı bilgi için “İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Diğer taraftan, 657 sayılı Kanuna tabi memur ve kamu görevlileri hakkında da disiplin cezası verilebilmektedir. Bahse konu disiplin cezalarının hukuka uygun addedilebilmeleri için taşımaları gereken unsurlarda sakatlık olması halindeyse, tıpkı üniversite disiplin cezalarında olduğu gibi hukuki yollara başvurulabilir. Konulara ilişkin detaylı bilgi için “Memurlar Hakkında Verilebilecek Disiplin Cezaları ve İlgili Suçlar” ve “Memura Verilen Disiplin Cezasına İtiraz ve İptal Davası” başlıklı yazılarımızı inceleyebilirsiniz. 7. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Üniversitede Alınan Disiplin Cezaları Sicile İşler Mi? Yükseköğretim Kurumlarında eğitim gören öğrencilerin öğrenim süresince almış oldukları disiplin cezaları, öğrencinin siciline işlenmektedir. Disiplin Suçundan Alınan Ceza Sicilden Silinir Mi? Mevzuatımızda disiplin cezalarının sicilden silinmesine ilişkin herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu kapsamda disiplin cezası alan öğrencinin sicilinden işbu cezanın silinmesi için Disiplin Suçu Af Kanunu çıkması gerekmektedir. Öğrenciyken Alınan Disiplin Cezası Memuriyete Engel Midir? 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’na göre memurların memuriyete giriş döneminde güvenlik soruşturması ile karşılaşacakları hükme bağlanmıştır. İlgili kanuna göre devlet memurluğuna engel suçlar sınırlı sayıda sayılmış olup işbu suçlardan birisi nedeniyle disiplin cezası almış olan öğrenci için güvenlik soruşturmasının olumsuz sonuçlanması mümkündür. Disiplin Cezaları Öğrenciden Başka Kimlere Bildirilir? Disiplin cezaları öğrencinin kendisine bildirildiği gibi ayrıca öğrenci bursu veya kredisi veren kuruluşlara ve Yükseköğretim Kurumuna bildirilir. Öğrenciye disiplin cezası olarak çıkarma cezası verilmesi durumunda ise bunlar dışında ayrıca bütün yükseköğretim kurumlarına, ÖSYM’ye, emniyet makamlarına, Yükseköğretim Kuruluna ve ilgili askerlik şubesine bildirilir. Disiplin Soruşturması Hangi Hallerde Yapılır? Disiplin soruşturması, Yükseköğretim Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliği’nin 2. bölümünde yer alan “Disiplin Cezaları ve Disiplin Cezalarını Gerektiren Disiplin Suçları” başlığı altında sayılan suçların öğrenci tarafından işlenmesi halinde yapılır. Disiplin Cezasını Nasıl İptal Ettirebilirim? Verilen tüm disiplin cezalarına karşı cezanın muhatabı olan öğrencinin idare mahkemesinde iptal davası açma hakkı bulunmaktadır. İptal davası, disiplin cezasının öğrenciye tebliğ edilmesini izleyen 60 gün içerisinde açılmalıdır. İptal davası ile hukuka aykırı şekilde tesis edilmiş olan disiplin cezalarının geçmişe dönük şekilde ortadan kaldırılması sağlanır.   Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Disiplin ihlallerinin değerlendirilmesi, teknik bilgi ve tecrübe gerektirmekte olup, cezaya konu eylem ile karşılığında verilen cezanın mevzuata uygun olması gerekir. Aksi durumda, öğrenci disiplin cezalarına karşı çeşitli hukuki yollara başvurulması mümkündür. ### Çifte Vatandaşlık Nedir? Çifte vatandaşlık, kişinin aynı anda birden fazla devlet ile vatandaşlık bağıyla bağlı olması anlamına gelmektedir. Mevzuatımıza göre vatandaşlık, hiçbir din, ırk, cinsiyet ve benzeri ayrım yapmaksızın devlet ile insan arasında kurulan hukuki bir bağ olarak nitelendirilmektedir. Keza Türk vatandaşlığı doğumla kendiliğinden kazanılabildiği gibi, çeşitli şartların varlığı halinde sonradan kazanılması da mümkündür. Diğer taraftan, tek millet vatandaşı olma durumu, değişen dünya koşulları ve erişimin oldukça hızlı olması sebebiyle giderek etkisini yitirmekte ve çifte vatandaşlık gittikçe yaygınlaşmaktadır. Türk Hukukunda çifte vatandaşlık, 5901 Sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu m.3/b’de “çok vatandaşlık” olarak tanımlamış ve kabul etmiştir. Her devlet, kendi vatandaşlık koşullarını belirleme kudretine sahip olduğu gibi, kendi vatandaşlığının yanında başka vatandaşlıklara izin verip vermemek konusunda da iç hukukunda düzenleme yapabilme yetkisine sahiptir. Başka bir deyişle, kişinin istediği devlet vatandaşlıklarına aynı anda sahip olması, vatandaşlık başvurusunda bulunduğu devletin konuya ilişkin düzenlemeleri uyarınca her zaman mümkün olamayabilir. Kimi devletler, çoklu vatandaşlığa hiçbir engel koymazken kimileri bunu doğrudan yasaklamış kimileriyse ancak karşılıklı olarak izin veren devlet vatandaşlıklarının yanında kendi vatandaşlığını vermekle sınırlı tutmuştur. 1. Vatandaşlık Nedir? Esasen “vatandaşlık” kavramı, geçmişten günümüze doğru sürekli değişen bir olgudur. Aynı dine mensup olmak, belli bir soydan gelmek, belirli bir cinsiyette olmak gibi kıstaslar tarih boyunca bu kavramın belirlenmesinde rol almıştır. Bununla birlikte, günümüzde, vatandaşlık tanımlaması, “bir devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olmak” olarak tanımlanmaktadır. Hemen hemen bütün devletlerin yasa ile düzenlediği bu kavram, bizim ülkemizde de 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 3. maddesinde Türk vatandaşının tanımı yapılarak yer edinmiştir. Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 3. maddesinin ç bendinde yer bulan Türk vatandaşlığı tanımı; “Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan kişiyi ifade eder.” şeklindedir. Vatandaşlık bağının ne şekilde ve ne zaman kurulacağı, devletlerin, egemenlik yetkisi kapsamında hazırladıkları kanunlarla belirlenmektedir. 2. Vatandaşlık Nasıl Kazanılır? 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’na göre Türk vatandaşlığı temelde iki şekilde kazanılabilir. Bunlardan ilki Türk vatandaşlığının doğumla kazanılması iken, ikincisi sonradan kazanılmasıdır. Türk vatandaşlığının sonradan kazanılması da kendi içinde üç gruba ayrılmaktadır. Bunların ilki yetkili makam kararı ile Türk vatandaşlığın kazanılması, ikincisi bir Türk vatandaşı tarafından evlat edinilme ile Türk Vatandaşlığının kazanılması üçüncüsü ise seçme hakkının kullanılması ile Türk vatandaşlığının kazanılmasıdır. Türk vatandaşlığının yetkili makam kararı ile kazanıldığı haller ise kendi içinde ayrı bir alt grubu oluşturmaktadır. Genel yoldan kazanma, istisnai yoldan kazanma, yeniden kazanma, evlilik yolu ile kazanma hallerinin tamamı Türk vatandaşlığının yetkili makam kararı ile kazanılması kapsamındadır. Vatandaşlığın ne surette kazanılacağı, her bir ülkenin kendi kanunları ile düzenlenmekte olup, vatandaşlığın kazanılmasına ilişkin ülke mevzuatlarındaki bu çeşitlilik, çifte(çok) vatandaşlık olgusunu gündeme getirmektedir. Türk vatandaşlığının kazanılma şartları ile ilgili daha detaylı bilgi almak isterseniz ‘’Türk Vatandaşlığının Kazanılması’’ isimli makalemizi inceleyebilirsiniz. 3. Çifte (Çok) Vatandaşlık Nedir ? Çifte vatandaşlık, kişinin aynı anda birden çok devlet ile arasında vatandaşlık bağı bulunduğu durumu ifade etmektedir. Yukarıda belirttiğimiz üzere vatandaşlık bağı, nasıl ve ne zaman kurulacağını devletlerin egemenlik yetkilerini kullanarak hazırladıkları yasalarla düzenledikleri hukuki bağdır. Kişinin aynı zaman diliminde birden çok devletle bu hukuki bağa sahip olması halinde çifte vatandaşlık veya kanundaki ifadesi ile ‘’çok vatandaşlık’’ dediğimiz statü ortaya çıkar. Çok vatandaşlık kavramı, 5901 sayılı kanunun 3. maddesinde şu şekilde tanımlanır: “Çok vatandaşlık: Türk vatandaşının aynı anda birden çok vatandaşlığa sahip olmasını, ifade eder.” Bizim kanunlarımız çifte vatandaşlığa izin verebilmekle birlikte, vatandaşlık bağı kurulmaya hak kazanılan diğer devletin yasaları, çifte vatandaşlığa imkan tanımıyorsa, çifte vatandaşlık statüsünün kurulması mümkün değildir. 4. Çifte Vatandaşlık Statüsü Hangi Durumlarda Elde Edilebilir ? Vatandaşlık bağı hukuki bir bağ olup bu bağın nasıl, ne zaman ve hangi koşullarda kurulacağı devletlerin yetkisi altındadır. Yani her devlet kişiler ile devlet arasında kurulacak bu hukuki bağın evlilik, evlat edinme, yetkili makam kararı gibi oluşma şartlarını kendisi belirlemektedir. Devletlerin mevzuatlarındaki bu çeşitlilik, bir kişinin birden çok vatandaşlığa sahip olmasına yol açmıştır. Bir Türk vatandaşının çifte vatandaş statüsüne sahip olması için gerekli şartlar şunlardır; Bir Başka Devletin Vatandaşlığına Hak Kazanmış OlmakÇifte vatandaşlıktan söz edebilmek için öncelikle kişinin hali hazırda vatandaşlık bağı ile bağlı olduğu devlet dışında başka bir devlet ile vatandaşlık bağını kurması gerekmektedir. Kurulacak bu vatandaşlık bağı, vatandaşlık bağı kurulmak istenen devletin yasaları çerçevesinde gerçekleşecek olup, bir başka devletle vatandaşlık bağı kurulmadan çifte vatandaşlık statüsü söz konusu olmayacaktır. Her İki Devletin Birden Çifte Vatandaşlık Statüsünü Tanımış OlmasıÇifte vatandaşlık için gerekli şartlardan birisi de vatandaşlık bağı kurulmuş olan her iki devletin de çifte vatandaşlık statüsünü tanımış ve bu statüye izin vermiş olması gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, çifte vatandaşlığı, Türk Vatandaşlığı Kanunu m.3/b’de “çok vatandaşlık” olarak tanımlamış ve kabul etmiştir. Bildirimde Bulunmuş OlmakÇifte vatandaşlık statüsüne sahip olmak için gerekli son şart ise ilgili kurumlara başka bir devletin vatandaşlığının kazanıldığının bilgisinin verilmesidir. Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun konuya ilişkin 44. maddesi şu şekildedir; “Herhangi bir nedenle yabancı bir devlet vatandaşlığını kazanan kişilerin, bu durumlarına ilişkin belgeleri ibraz etmeleri ve yapılacak inceleme sonucunda kayden aynı kişiler olduklarının tespiti halinde, nüfus aile kütüklerindeki kayıtlarına çok vatandaşlığa sahip olduklarına dair açıklama yapılır.” Bu hüküm gereği, yabancı bir devletin vatandaşlığını kazanan kişiler, ilgili belgeleri sunarak, devlete gerekli bilgilendirmeleri yapmalıdır. Bu bilgilendirme üzerine yapılan inceleme sonucunda, bu kişilerin, kayden aynı kişi oldukları tespit edilince, nüfus aile kütüklerine, çok vatandaşlık kaydı düşülür. 5. Çifte Vatandaşlık Başvurusunun Reddi Kararının İptali Davası Yukarıda izah edildiği üzere, mevzuatın konuya ilişkin şartlarını sağlayan kişilerin çifte vatandaşlık kazanmak için yaptıkları başvurular, idare tarafından incelenip bir karara bağlanır. Kimi durumlarda, idare, çeşitli gerekçelerle bu başvuruların reddine karar verebilmektedir. Başvurunun reddi gerekçesi, mevzuatta düzenlenen şartların sağlanamaması, eksik ya da yanlış evrakla başvuru gibi sebepler olabildiği gibi, idare takdir yetkisi dahilinde de ret kararı verebilir. Vatandaşlık başvurusuna ilişkin idare tarafından verilen, başvurunun reddi ya da kabulü kararları, esasen birer idari işlem niteliğindedir. Bu sebeple, idari işlemlerin hukuka uygun olabilmesi için sahip olmaları gereken tüm unsurları taşıması olmazsa olmaz bir zorunluluktur. “İdari İşlemlerin İptali” yazımızda açılandığı üzere, amaç, konu, sebep, yetki ve şekil unsurlarından en az birinin sakat olduğu tespit edilen idari işlemler, mahkemece iptal edilebilirler. Çifte vatandaşlık başvurusu reddedilen kişiler, bahse konu ret kararının hukuka aykırı olduğunu düşünüyorlarsa, bu kararın iptali talebiyle dava açabilirler. Bu davalar, kararı veren idarenin bulunduğu yerdeki idare mahkemesinde açılmalıdır. Dava açma süresi ise, vatandaşlık başvurusunun reddi kararının ilgilisine tebliğ edildiği tarihten itibaren 60 gündür. Konuya ilişkin detaylı bilgi için “Vatandaşlık Başvurusunun Reddi Kararlarının İptali Davası” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 6. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Çifte Vatandaş Olmanın Avantajı Nedir? Çifte vatandaşlığın hak sahiplerine sağlamış olduğu en büyük avantaj iki pasaporta sahip olunmasıdır. Çifte vatandaş olan hak sahibi vatandaşı olduğu ülkelerin pasaportuna sahip olarak işbu iki ülke arasında vizesiz şekilde seyahat edebilmektedir. Bunun yanında bir diğer avantaj olarak ise çifte vatandaşların vatandaş oldukları ülkelerde mülk sahibi olabilmeleri gösterilebilir. Çifte Vatandaşlığın Türleri Nelerdir? Çifte vatandaşlığın 4 adet türü bulunmaktadır. Bunlar; düzenli çifte vatandaşlık, göreceli çifte vatandaşlık, örtülü çifte vatandaşlık, düzensiz çifte vatandaşlıktır. Günümüzde çifte vatandaşlığın en yaygın olarak kullanılan türü ise düzenli çifte vatandaşlıktır.  Çifte Vatandaşlık Sahiplerinin Askerlik Ödevi Nasıl Olur? Çifte vatandaşlık statüsüne sahip erkeklerin vatandaşlıklarından bir tanesinin Türk Vatandaşlığı olması halinde askerlik ödevinin nasıl olacağı 7179 Sayılı Askeralma Kanunu ile düzenlenmiştir. Buna göre Türk vatandaşlığını sonradan kazanan çifte vatandaşlık sahibi erkekler askerliklerini, vatandaşlığı kazandıkları tarihteki yaş ve öğrenim durumlarına göre o yıl askerlik çağına giren yükümlüler gibi yaparlar. Ancak bu kişilerin talepleri halinde askerlikleri 2 yıl ertelenebilir. Turkuaz Kart Vatandaşlık Hakkı Verir Mi? Turkuaz kart Türkiye’de süresiz olarak ikamet etme ve çalışma hakkı veren bir statü sağlamaktadır. Ne var ki işbu kart kişiye doğrudan vatandaşlık hakkı vermemektedir. Bu sebeple turkuaz kart sahibi kişilerin askerlik ödevi bulunmazken, çifte vatandaşlık sahiplerinin askerlik ödevi bulunmaktadır. Türkiye İle Çifte Vatandaşlık Anlaşması Olan Ülkeler Hangileridir? Türkiye çifte vatandaşlık statüsüne izin veren bir ülke olmakla birlikte Türkiye ile özel olarak çifte vatandaşlık anlaşması bulunan 4 adet ülke bulunmaktadır. Bunlar: Almanya, Bulgaristan, Arnavutluk ve İngiltere’dir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Çifte vatandaşlık için gerekli şartlardan birisi de vatandaşlık bağı kurulmuş olan her iki devletin de çifte vatandaşlık statüsünü tanımış ve bu statüye izin vermiş olması gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, çifte vatandaşlığı, Türk Vatandaşlığı Kanunu m.3/b’de “çok vatandaşlık” olarak tanımlamış ve kabul etmiştir. ### Memura Verilen Disiplin Cezasına İtiraz ve İptal Davası Memurlara hakkındaki disiplin cezasına ilişkin genel düzenlemeler 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda yer almaktadır. Bununla beraber farklı mevzuata tabi memurlar da olduğundan, farklı mevzuat tabi memur hakkında verilen memur disiplin cezası işleminin de, bu mevzuattaki düzenlemelere uygun olması gerekmektedir. Aksi halde memurlara verilen disiplin cezası hukuka aykırı olacak ve idare mahkemesinde açılacak iptal davası ile ortadan kaldırılabilecektir. Devlet memurları hakkında atılı suça göre en hafifinden, en ağırına doğru, uyarma, kınama, aylıktan kesme, kademe ilerlemesinin durdurulması ve devlet memurluğundan çıkarma cezası verilebilir. Uyarma, kınama ve aylıktan kesme cezalarına karşı Disiplin Kurulu’na, Kademe ilerlemesinin durdurulması cezasına karşı Yüksek Disiplin Kurulu’na kararın tebliğinden itibaren 7 gün içinde itiraz edilebilir. Disiplin cezalarına karşı cezaların tebliğini izleyen günden itibaren 60 gün içinde disiplin cezasının iptali davası açılabilir. Disiplin cezaları için idari itiraz yoluna başvurulmuş ve itiraz merciince itiraz reddedilmiş olsa bile yargı yoluna müracaat edilebilmesi mümkündür. İdareye bağlı olarak kamu hizmetini yapmakla görevlendirilen kişiler olan memurların uyması gereken kurallar ve yapmakla yükümlü olduğu görevler vardır. Memurlar bu kurallara uymadığında veya yapmakla yükümlü oldukları görevleri yapmadıklarında disiplin cezası alabilmektedir. Memurlara disiplin cezası verilmesi kesin ve yürütülebilir bir idari işlem olup, verilen disiplin cezasının, yetki, şekil, sebep, konu ve amaç açısından hukuka uygun olması gerekmektedir. 1. Memurlara Verilecek Disiplin Cezasına İlişkin Hukuki Düzenleme Memurlara verilecek disiplin cezasını gerektiren fiiller, disiplin cezaları ve cezaların veriliş usulü 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu madde 124-145 arasında bulunan “Disiplin” isimli 7. bölümde düzenlenmiştir. Bu kanunda yer alan düzenlemeler tüm memurları kapsamaktadır. Memurlara uygulanacak disiplin cezalarının bu kanunda düzenlenen hükümlere aykırı olmaması gerekmektedir. Yine 657 sayılı Kanunda yer alan disipline ilişkin hükümlerin uygulamasını sağlamak için Devlet Memurları Disiplin Yönetmeliği düzenlenmiştir. Belirttiğimiz 657 sayılı Kanun ve Yönetmelik bu kanuna tabi memurlar için genel düzenlemelerdir. Diğer taraftan, 657 sayılı Kanuna tabi memurların bağlı bulunduğu kamu kurumunun kuruluş kanununda veya kamu kurumu tarafından çıkarılan disiplin yönetmeliğinde de disiplin hükümleri yer almaktadır. İster özel düzenleme ister genel düzenleme olsun memurlar veya kamu görevlileri hakkında verilen disiplin cezalarının Anayasamızın 129. maddesine uygun olması gerekir. Yine Anayasadaki aynı madde uyarınca disiplin cezaları yargı denetimi dışında bırakılamayacağı hüküm altına alınmış olup verilen disiplin cezası iptali için dava açılabilir. 2. Memurlar Hakkında Verilebilecek Disiplin Cezaları ve Suçları 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu m.125’te devlet memurlarına verilecek hafifinden en ağırına doğru disiplin cezaları ve her bir disiplin cezasını gerektiren fiil ve haller detaylı olarak düzenlenmiştir. Buna göre; devlet memurları hakkında atılı suça göre en hafifinden ağrına doğru uyarma, kınama, aylıktan kesme, kademe ilerlemesinin durdurulması ve devlet memurluğundan çıkarma cezası verilebilir. Memurlar hakkında verilebilecek cezalara, ilgili suçlara ve disiplin soruşturmasına ilişkin zamanaşımı süresi gibi konulara “Memura Verilebilecek Disiplin Cezaları” başlıklı yazımızdan ulaşabilirsiniz. Önemle belirtmek isteriz ki, disiplin cezası verilmesine sebep olmuş bir fiil veya halin, disiplin cezaları özlük dosyasından silinmeden tekerrürü halinde, bir derece ağır ceza verilir. Bu noktada en çok merak edilen sorulardan biri, memurlar hakkında olumsuz güvenlik soruşturması kararı olması halinde, bu kararı disiplin cezasına etki edip etmeyeceği hususudur. Konuya ilişkin detaylı bilgi için “Olumsuz Güvenlik Soruşturmasına İtiraz ve İptal Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 3. Memurlar Hakkındaki Disiplin Soruşturmasında Zamanaşımı Disiplin cezasını gerektiren fiil ve halleri işleyenler hakkında, bu fiil ve hallerin işlendiğinin öğrenildiği tarihten itibaren aşağıda belirtilen zaman dilimleri içinde ilgili süreçler başlatılmalıdır. Uyarma, kınama, aylıktan kesme ve kademe ilerlemesinin durdurulması cezalarında bir ay içinde disiplin soruşturmasına, Memurluktan çıkarma cezasında altı ay içinde disiplin kovuşturmasına, başlanmalıdır. Aksi takdirde disiplin cezası verme yetkisi zamanaşımına uğrar. Disiplin cezasını gerektiren fiil ve hallerin işlendiği tarihten itibaren nihayet iki yıl içinde disiplin cezası verilmediği takdirde ceza verme yetkisi zamanaşımına uğrar. Disiplin soruşturmasının nasıl yürütüleceğine dair daha detaylı bilgi alabilmek için Devlet Memurları Hakkında Disiplin Soruşturması başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. Memura Verilen Disiplin Cezasına Karşı İtiraz ve Sonuçları Anayasamızın 40/2 maddesi gereğince, disiplin amiri tarafından verilen disiplin cezasının ceza alan memura tebliğ edilirken bu disiplin cezası kararına karşı başvurulabilecek kanun yolları ve sürelerinin bildirilmesi gerekir. Disiplin cezalarına karşı memurların bağlı bulundukları kurum nezdinde itiraz etme ve verilen disiplin cezasını kısa sürede kaldırma olanağı vardır. Cezanın ağırlığına göre itiraz mercii değişmektedir. Uyarma, kınama ve aylıktan kesme cezalarına karşı Disiplin Kurulu’na, Kademe ilerlemesinin durdurulması cezasına karşı Yüksek Disiplin Kurulu’na kararın tebliğinden itibaren 7 gün içinde itiraz edilebilir. Süresi içinde itiraz edilen disiplin cezaları, itiraz mercilerinin bu konuda verecekleri karar veya süresi içinde itiraz hakkında karar vermemeleri üzerine kesinleşir. Bu noktada önemle belirtmek gerekir ki Devlet memurluğundan çıkarma cezasına karşı ise itiraz yolu bulunmamaktadır. Devlet memurluğundan çıkarma cezası ile karşı karşıya kalan Devlet memurları, idari işlemin iptali davası açmak durumundadırlar. Verilmiş bir disiplin cezasına karşı usulüne uygun olarak yapılacak itiraz, ilgili disiplin veya yüksek disiplin kurulu tarafından ya kabul edilir ya da reddedilir. İtiraz kabul edilirse; cezayı vermiş olan disiplin amiri kararı gözden geçirerek verdiği cezayı hafifletebilir veya tamamen kaldırabilir. Bu aşamada amire, hangi gerekçeyle olursa olsun daha ağır bir ceza verme ya da önceki cezada ısrar etme gibi bir yetki tanınmamıştır. İtiraz reddedilirse; disiplin cezası kesinleşir. Kesinleşen disiplin cezasına karşı idari yargıda 60 gün içinde idari dava açılabilir. 5. Memura Verilen Disiplin Cezasına Karşı İptal Davası Disiplin cezasının ağırlığına bakılmaksızın idare mahkemesinde disiplin cezasının iptali davası açılması mümkündür. Disiplin cezalarına karşı cezaların tebliğini izleyen günden itibaren 60 gün içinde disiplin cezasının iptali davası açılabilir. Disiplin cezaları için idari itiraz yoluna başvurulmuş ve itiraz merciince itiraz reddedilmiş olsa bile yargı yoluna müracaat edilebilmesi mümkündür. Yargı yolu hakkının kaybedilmemesi için aşağıdaki yollar izlenebilir: Devlet memurluğundan çıkarma cezasına karşı itiraz yolu bulunmadığından kararın tebliğinden itibaren 60 gün içerisinde dava açılabilir. İtiraz yoluna başvurulmuş ve itiraz reddedilmiş ise reddin tebliğinden itibaren 60 gün içinde dava açılabilir. İtiraz yoluna başvurulmuş ve itiraz merciince henüz karar verilmemiş ise öncelikle itiraz merciince karar verilmesinin beklenmelidir. Karar verildikten sonra 60 gün içinde dava açılabileceği gibi başvuruyu takip eden 30 günlük süre içinde karar verilmemesi (zımni ret) nedeniyle dava açılması da mümkündür. Diğer taraftan, 657 sayılı Kanun’un memurluğa alınacaklarda aranacak şartları düzenleyen 48. maddesinin “Güvenlik soruşturması veya arşiv araştırması yapılmamış olmak” şartı, Anayasa Mahkemesi kararıyla iptal edilmiştir. Ancak yine de, aynı 48 maddenin 5. fıkrası uyarınca başvuru sahibinin adli sicil kaydı incelenmektedir. Zaman zaman, olumsuz güvenlik soruşturması gerekçesiyle memuriyet başvurusunun reddedildiği durumlara rastlanabilmektedir. 6. Memura Verilen Disiplin Cezasına Karşı İptal Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme Memura verilen niteliği itibariyle idari işlem mahiyetindeki disiplin cezasının iptali için başvurulacak görevli ve yetkili mahkeme, disiplin cezasının alan memurun görevli bulunduğu yerdeki İdare Mahkemesidir. Disiplin cezasına yapılan itirazın reddedilmesinin veya zımni ret süresi olan 30 günlük sürenin geçmesinin ardından 60 günlük süre içinde yargı yoluna gidilmemesi halinde disiplin cezası kesinleşir. Eğer disiplin cezasına karşı itiraz yoluna gidilmemişse disiplin cezasına karar verildiğine dair idari işlemin tebliğinden itibaren 60 gün içerisinde yargı yoluna başvurulması gerekmektedir. 7. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Kınama Cezasına Karşı Nereye İtiraz Edebilirim? Uyarma, kınama ve aylıktan kesme cezalarına karşı Disiplin Kurulu’na, kademe ilerlemesinin durdurulması cezasına karşı Yüksek Disiplin Kurulu’na kararın tebliğinden itibaren 7 gün içinde itiraz edilebilir. Disiplin Cezasının İptali İçin Nerede Dava Açmalıyım? Disiplin cezasını iptal ettirmek isteyen devlet memuru, disiplin cezası kararının kendisine tebliğinden itibaren görev yaptığı yerdeki İdare Mahkemesi’nde idari işlemin iptali davası açmalıdır. Disiplin Cezasının İptali İçin Dava Açmadan Önce İdare Nezdinde İtirazda Bulunmak Zorunda mıyım? Disiplin cezasının iptali için dava açabilmek için bu cezaya karşı idare nezdinde itirazda bulunmak gibi bir ön şart söz konusu değildir. Ancak devlet memurluğundan çıkarma cezası hariç olmak üzere diğer disiplin cezalarının kaldırılması için idare nezdinde süresinde yapılması şartıyla itiraz yolu da açıktır. Geçen Yıl Gerçekleştirdiğim Bir Fiil Nedeniyle Disiplin Cezası Alabilir miyim? Disiplin cezasını gerektiren fiil ve halleri işleyenler hakkında, bu fiil ve hallerin işlendiğinin öğrenildiği tarihten itibaren Uyarma, kınama, aylıktan kesme ve kademe ilerlemesinin durdurulması cezalarında bir ay içinde disiplin soruşturmasına, Memurluktan çıkarma cezasında altı ay içinde disiplin kovuşturmasına başlanmalıdır. Aksi takdirde ceza verme yetkisi zamanaşımına uğrar. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Memurlara disiplin cezası verilmesi kesin ve yürütülebilir bir idari işlem olup verilen disiplin cezası yetki, şekil, sebep, konu ve amaç açısından hukuka uygun olması gerekmektedir. Aksi halde memurlara verilen disiplin cezası hukuka aykırı olacak ve idare mahkemesinde açılacak iptal davası ile ortadan kaldırılabilecektir.  ### Yurt Dışında Doğan Çocuğun Vatandaşlığı 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’na göre Türk vatandaşlığının kazanılmasında esas olan soybağıdır. Dolayısıyla Türk bir anne veya babadan doğan çocuk doğumla birlikte doğrudan Türk vatandaşlığını kazanacaktır. Doğumun ülke içinde veya dışında gerçekleşmesi ilgili durumu değiştirmemektedir. Kanun hükmüne göre, yabancı ülkede yani yurt dışında doğan çocuk Türk vatandaşlığını kazanabilmektedir. Yeni doğan çocuğun Türk vatandaşlığını kazanması hususu Türk vatandaşlığının doğumla kazanılması kapsamındadır. Dolayısıyla Türk vatandaşı olmayan birinin Türk vatandaşlığını sonradan, yetkili idarenin kararıyla kazanmasından farklı nitelik taşımaktadır. Konuyla ilgili detaylı bilgi için “Türk Vatandaşlığının Kazanılması” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 1. Yurt Dışında Doğan Çocuğun Türk Vatandaşlığını Kazanması Soybağı doğumla meydana gelen, çocuğun anne ve babası ile arasında oluşan hukuki bir bağdır. Anne ile çocuk arasındaki soybağı doğrudan doğumla kurulurken, baba ile çocuk arasındaki soybağı anne ile evlilik, tanıma veya hâkim hükmü ile kurulur. Türk Vatandaşlığı Kanunu’na göre ana kural vatandaşlığın soybağı esasına göre kazanılmasıdır. Bunun için çocuğun Türk bir anne veya Türk bir babadan doğması gerekmektedir. Dolayısıyla soybağı şartını sağlayan çocuk yurtdışında da doğsa Türk vatandaşlığını kazanacaktır. Kanunun 7. maddesi çeşitli ihtimallere göre çocuğun Türk vatandaşlığını kazanıp kazanamayacağını ve vatandaşlığı kazanma şartlarını düzenlemektedir. Bu düzenlemede yer verilen ihtimalleri ayrı ayrı değerlendirmek gerekmektedir. 2. Türk Vatandaşı Anne veya Babadan Evlilik Birliği İçinde Doğan Çocuk Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 7. maddesinin 1. fıkrasına göre; “Türkiye içinde veya dışında Türk vatandaşı ana veya babadan evlilik birliği içinde doğan çocuk Türk vatandaşıdır.” Görüldüğü üzere; maddede belirtilen şartların gerçekleşmesi halinde çocuk başkaca hiçbir işleme gerek kalmaksızın, doğumla Türk vatandaşlığını kazanabilecektir. Bu düzenlemeye göre, çocuğun hangi ülkede doğduğunun hiçbir önemi yoktur. Yani Türkiye içinde veya yabancı bir ülkede; Türk vatandaşı anne veya babadan, Evlilik birliği içinde doğan çocuk, doğum anından itibaren Türk vatandaşıdır. Dolayısıyla anne veya babasından en az biri Türk vatandaşı olan ve evlilik birliği içinde doğan çocuk, başkaca hiçbir işleme gerek kalmaksızın Türk vatandaşlığını kazanır. 3. Türk Vatandaşı Anne ve Yabancı Babadan Evlilik Birliği Dışında Doğan Çocuk Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 7. maddesinin 2. fıkrasına göre ise; “Türk vatandaşı ana ve yabancı babadan evlilik birliği dışında doğan çocuk Türk vatandaşıdır.” Görüldüğü üzere; bu fıkrada düzenlenmiş olan ihtimalde de, çocuğun başkaca hiçbir işleme gerek kalmaksızın Türk vatandaşlığını doğumla birlikte kazanmasına imkân tanınmıştır. Buna göre; annesi Türk vatandaşı olan bir çocuğun yabancı bir ülkede ve evlilik birliği dışında doğması halinde dahi Türk vatandaşlığını kazandığı kabul edilmektedir. Zira Türk vatandaşlığının soybağı esasına göre kazanılmasında kural, anne veya babasından herhangi birisi Türk vatandaşı olan çocuğun, kendiliğinden Türk vatandaşı olmasıdır. Hukukumuzda; anne ile çocuk arasındaki soybağının doğumla birlikte kurulduğu kabul edilmektedir. Bu kapsamda, doğum yapan bir kadın, doğum anından itibaren başkaca bir işleme gerek kalmaksızın doğurduğu çocuğun annesidir. Çocuğun evlilik birliği dışında doğmuş olması ifade edilen durumu değiştirmemektedir. Bu sebeple; Türk vatandaşı bir anneden yabancı bir ülkede ve evlilik birliği dışında doğan çocuk da Türk vatandaşı olarak kabul edilmektedir. 4. Türk Vatandaşı Baba ve Yabancı Anneden Evlilik Birliği Dışında Doğan Çocuk Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 7.maddesinin son fıkrasına göre; “Türk vatandaşı baba ve yabancı anadan evlilik birliği dışında doğan çocuk ise soybağı kurulmasını sağlayan usul ve esasların yerine getirilmesi halinde Türk vatandaşlığını kazanır.” Yurt dışında evlilik birliği dışında doğan çocuğun annesinin değil de babasının Türk vatandaşı olması halinde, vatandaşlığın kazanılması, çocukla baba arasında soybağının kurulmuş olması şartına bağlanmıştır. Bu durumun gerekçesi, yine hukukumuzdaki soybağının kurulması kuralları ile ilgilidir. Zira hukukumuzda evlilik birliği dışında doğan çocuğun doğumla birlikte babası ile arasında doğrudan soybağı kurulamamaktadır. Evlilik birliği dışında doğan çocuk ile baba arasında soybağının kurulabilmesi, babanın çocuğu tanıması veya babalık hükmünden yararlanması ile mümkündür. Evlilik birliği dışında doğan çocukla baba arasında soybağının kurulabilmesi için birçok usul ve işlemin yerine getirilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla; yurt dışında, evlilik birliği dışında doğan çocuğun Türk vatandaşlığını kazanabilmesi, baba ile soybağı kurulmasını sağlayan usul ve esasların yerine getirilmesi şartına bağlanmıştır. Konu ile ilgili detaylı bilgi için “Evlilik Dışı Çocuğun Tanınması” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 5. Sonuç Vatandaşlığın doğumla kazanılması hallerinde vatandaşlık, doğum anından itibaren kendiliğinden kazanılmış kabul edilmektedir. Dolayısıyla yukarıda sayılan her üç ihtimalde de çocuk, doğum anından itibaren Türk vatandaşlığını kazanmaktadır. Önemle belirtmek isteriz ki, çocuğun yukarıda sayılan hallerden biri kapsamında Türk vatandaşı olduğunun tespitinin daha sonra yapılmış olması, durumu değiştirmeyecektir. 6. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Yurtdışında Yeni Doğan Çocuğun Bildirimi Nereye Ve Ne Kadar Süre İçinde Yapılmalıdır? Doğumun, doğum tarihinden başlayarak 60 gün içinde başkonsolosluklara bildirilmesi gerekmektedir. Yurt Dışında Doğan Çocuğun Nüfus Kütüğüne Kaydı İçin Doğum Bildirimini Kimler Yapabilir? Doğumu çocuğun annesi, babası, vasisi veya kayyımı bildirebilir. Sayılan kişilerin bulunmaması halindeyse çocuğun büyükannesi, büyükbabası, ergin kardeşleri ya da çocuğu yanında bulunduran diğer kişiler bildirimde bulunabilecektir. Yurt Dışındaki Doğum Bildirimlerinde Hangi Belgeler Gerekir? Çocuğun baba ve annesinin kimlik kartı ile doğuma ait resmi belge veya doğum raporu gerekir. Belge ibraz edilemezse, annenin yoksa babanın çocuğu olduğuna dair tıbbi rapor alınması gerekir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Türk vatandaşlığının kazanılmasını, Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 7. maddesinde, soy bağı esasına göre düzenlemekte olup, yabancı ülkede doğan çocuğun Türk vatandaşlığını kazanması mümkün olabilmektedir. ### Mavi Kart Uygulaması Nedir? Yurt dışına çalışmaya giden bazı vatandaşlarımızın, gittikleri ülkenin vatandaşlığını kazanabilmeleri için, Türk vatandaşlığından çıkmaları şart koşulabilmektedir. Kanun koyucu bu durumdaki vatandaşlarımızın mağduriyetinin önüne geçmek için, Türk vatandaşlığından çıkma izni alınarak çıkılmasını özel olarak düzenleyerek, bu imkandan yararlananlara bazı imtiyazlar tanımıştır. Mavi kart, esasen, izin alarak vatandaşlıktan çıkanların bu özel ve ayrıcalıklı durumlarını gösteren belgedir. Türk vatandaşlığından izin alarak çıkanlar, mavi kartları olmasa bile kendilerine sağlanan haklardan yararlanabilirler. Bu kişiler için “Mavi Kartlılar” denilen ayrıcalıklı yabancılar statüsü oluşturularak, bazı istisnalar dışında Türk vatandaşının sahip olduğu miras, taşınmaz edinme gibi birçok haklarını korumalarını sağlanmıştır. Yasal düzenlemeler uyarınca aranan şartları taşıdığı sonucuna varılan kişiye, Bakanlık kararıyla, Türk vatandaşlığından çıkma izni verilir. Bu düzenlemeye dahil olan eski Türk vatandaşları, seçme ve seçilme, askerlik hizmetini yapma yükümlülüğü gibi vatandaşlara özgü haklar dışında, Türk vatandaşlarının sahip olduğu haklara sahiplerdir. Bu kişiler, Türkiye’ye giriş-çıkış, Türkiye’de ikamet veya taşınmaz edinme ile buna bağlı miras hakları konularında, Türk vatandaşlarının sahip oldukları haklara aynen sahiptirler. Mavi kartın başvuru şartları, süreci ve sağladığı haklara ilişkin detaylı bilgi için “Mavi Kartlıların Yeniden Türk Vatandaşlığına Geçmesi” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 1. Çıkma İzni Nedir? Türk vatandaşları belirli şartları taşıdıkları takdirde yetkili merciden çıkma izni talep etmek suretiyle Türk vatandaşlığını kaybetme imkanına sahiptir. Fakat her vatandaş bu hakkı her zaman kullanamayıp, kanunda belirtilen koşulların mevcut olması halinde çıkma izni başvurusu söz konusu olabilecektir. Bu hak için hangi şartların arandığı 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu madde 25’de belirtilmiştir. Söz konusu hükme göre; “(1) Türk vatandaşlığından çıkmak için izin isteyen kişilere aşağıdaki şartları taşımaları halinde Bakanlıkça çıkma izni veya çıkma belgesi verilebilir. a) Ergin ve ayırt etme gücüne sahip olmak. b) Yabancı bir devlet vatandaşlığını kazanmış olmak veya kazanacağına ilişkin inandırıcı belirtiler bulunmak. c) Herhangi bir suç veya askerlik hizmeti nedeniyle aranan kişilerden olmamak. ç) Hakkında herhangi bir mali ve cezai tahdit bulunmamak.” Konuya ilişkin detaylı bilgi için “Başka Devletin Vatandaşlığına Geçerek Türk Vatandaşlığından Çıkma” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Mavi Kart Nedir? Mavi Kart, doğumla Türk vatandaşı olup da çıkma izni almak suretiyle Türk vatandaşlığından ayrılan kişilere ve 3. dereceye kadar olan altsoylarına verilen resmi bir belgedir. Mavi kart, izin alarak vatandaşlıktan çıkanların bu durumunu gösterir bir belge olup vatandaşlıktan izin alarak çıkanlar, mavi kartları olmasa bile kendilerine sağlanan haklardan yararlanabilirler. Yani mavi kart, kurucu nitelikte değil, açıklayıcı nitelikte bir belgedir. Ancak uygulamada, resmi iş ve işlemler ile banka gibi kuruluşlarda herhangi bir aksilik ve gecikme yaşanmaması adına hak sahipliğini gösterir Mavi Kart’ın alınması faydalı olacaktır. 3. Kimler Mavi Kart Edinebilir? Türk Vatandaşlığı Kanunu (kısaca TVK) m.28’e göre, doğumla Türk vatandaşı olup da çıkma izni alarak Türk vatandaşlığını kaybeden kişiler ile bu kişilerin 3. dereceye kadar olan altsoyları Mavi Kart edinebilir. Ancak TVK m.28/4 uyarınca, Cumhurbaşkanı, gerekli görmesi halinde üçüncü dereceden itibaren hangi dereceye kadar olan altsoyların bu maddede tanınan haklardan faydalanabileceğini belirleyebilir. Türk Hukukunda, Türk vatandaşlığının doğumla (aslen) kazanılması, şu yollarla olabilir: Soy Bağı Esası: Türkiye içinde veya dışında Türk vatandaşı ana veya babadan evlilik birliği veya dışında doğan çocuk, doğum anından itibaren Türk vatandaşlığını kazanır. Doğum Yeri Esası: Türkiye’de doğan ve yabancı ana ve babasından dolayı doğumla herhangi bir ülkenin vatandaşlığını kazanamayan çocuk, doğumundan itibaren Türk vatandaşıdır. Türk vatandaşlığını, vatandaşlığa kabul, evlat edinilme, seçme hakkı gibi sonradan kazanan Türk vatandaşları ise, Mavi Kart alamazlar. “3. dereceye kadar altsoy” tanımına dâhil olan çocuklar, torunlar ve torunun çocukları olan kişilerin, Mavi Kart alabilmeleri için, öncelikle üstsoyuyla soy bağını belgelendirmesi gerekir. Ayrıca bu kişilerin, soy bağını belgelendirmek istediği üstsoyları, Türk vatandaşlığını doğumla kazanmış ve çıkma izni almak suretiyle Türk vatandaşlığını kaybetmiş olmalıdır. TVK m.27/2’ye göre, Türk vatandaşlığını kaybeden ana ya da babanın talep etmesi ve diğer ebeveynin de buna muvafakat etmesi halinde, reşit olmayan çocukları da kendileri ile Türk vatandaşlığından izinle çıkmış sayılır. Çocuklar için de mavi kart alınabilir. Mavi kart, izinle vatandaşlıktan çıkanlara verileceği için, vatandaşlıktan çıkma belgesi alınarak çıkılması zorunludur. Vatandaşlığı devam edenlerin, vatandaşlıktan başka şekilde çıkanların veya vatandaşlıktan ıskat edilenlerin mavi kart alma hakları yoktur. 4. Mavi Kartın Sağladığı Ayrıcalıklar Nelerdir? Mavi kart sahibi kişiler, 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 28. maddesinde yer alan haklardan faydalanabilecektir. Mavi kartlı kişiler, milli güvenliğe ve kamu düzenine ilişkin hükümler saklı kalmak kaydıyla Türk Vatandaşlarına tanınan haklardan aynen yararlanırlar. Sadece aşağıda belirteceğimiz dört hakka sahip değillerdir; Seçme ve seçilme hakkı Askerlik yapma yükümlülüğü Muafen araç ve ev eşyası ithal etme hakkı Asli ve sürekli kamu hizmeti görevinde bulunamazlar Bu konuda ayrıntılı bilgi edinmek adına “ Mavi Kartlıların Türkiye'de Mülkiyet ve Miras Hakları” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 5. Çıkma İzni ve Mavi Kart Belgesini Vermeye Yetkili Makam Çıkma izni alarak vatandaşlığın kaybedilmesi için öncelikle kişinin birtakım belgeler ile beraber başvuruda bulunması gerekir. Belgelerde eksiklik olması halinde ilgilisi ile iletişime geçilerek eksik belgelerin ibrazı istenir. Keza, bu kişi hakkında, Emniyet Genel Müdürlüğünden, Kaçakçılık İstihbarat Harekât ve Bilgi Toplama Daire Başkanlığından ve Millî Savunma Bakanlığından re’sen bir arşiv araştırması yapılır. Nihayetinde, yasal düzenlemeler uyarınca aranan şartları taşıdığı sonucuna varılan kişiye, Bakanlık kararıyla, Türk vatandaşlığından çıkma izni verilir. Diğer taraftan, mevzuatta düzenlenen şartları eksiksiz bir şekilde taşımadığı tespit edilen kişinin, vatandaşlıktan çıkma başvurusunun Bakanlıkça reddedilmesi de mümkündür. 6. Çıkma İzni Başvurusu Reddine Karşı Dava Yolu Bir vatandaşa çıkma izni vererek vatandaşlıktan çıkma hakkı verilmesi ve/veya mavi kart tahsisi idarenin takdir yetkisindeki işlemlerdendir. Dolayısıyla başvuruya karşı idarenin vereceği karar, idari işlem niteliğinde olacaktır. Bundan ötürü başvurunun reddedilmesi de idari işlem olup söz konusu karara karşı İdare Mahkemelerinde dava açılabilecektir. Konuya ilişkin ayrıntılı bilgi edinmek için “İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 7. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Mavi Kart Sahipleri Yurtdışından Türkiye’ye Vergisiz Araç Getirebilir Mi? Mavi kart sahibi kişilerin, bazı şartları yerine getirmesi halinde MA plaka olarak adlandırılan araçları satın alma ya da yabancı ülkeden getirecekleri araçları MA plakaya çevirme hakları bulunmaktadır. Mavi Kart Sahibi Olunca Kimlik Numarası Değişir Mi? MERNİS veri tabanına kayıtlı doğumla Türk vatandaşlığı olup da çıkma izni almak suretiyle Türk vatandaşlığını kaybeden kişilerin kayıtları, Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası değiştirilmeksizin Mavi Kartlılar kütüğüne taşınmaktadır. Mavi Kart Almak İçin Nereye Müracaat Edilmelidir? Mavi kartlılar kütüğüne kayıtlı kişilerin bizzat kendilerinin talep etmesi halinde düzenlenen belgeyi, iki adet fotoğraf ile birlikte uyruğunu taşıdıkları yabancı ülke makamlarınca düzenlenmiş kimlik kartı ya da pasaport ile yurtiçinde ilçe nüfus müdürlüklerine, yurtdışında ise dış temsilciliklerimize müracaat edildiği durumda mavi kartın düzenlenmesi mümkündür.   Mavi Kart Karşılığında Herhangi Bir Ücret Ödenmesi Gerekir Mi? Mavi kart, 210 sayılı Değerli Kâğıtlar Kanunu kapsamında yer aldığından, her yıl Maliye Bakanlığında belirlenen değerli kağıtlar bedeli talep edilecektir. (2023 için güncel ücret 83.-TL Türk Lirasıdır.) Mavi Kartın Herhangi Bir Geçerlilik Süresi Var Mıdır? Mavi kartın herhangi bir geçerlilik süresi bulunmamaktadır. Mavi Kart Çocuklar Adına Düzenlenebilir Mi? Resmî makamlar tarafından verilmiş doğuma ilişkin belgeye dayanılarak bildirimde bulunulması üzerine, Mavi Kartlılar Kütüğünde kayıtlı kişinin çocuğunun kaydı da kütüğe işlenir. Mavi Kartlılar Kütüğünde kayıtlı çocuklar için, ebeveynlerinin müracaatları halinde bu çocuklar adına da mavi kart düzenlenebilecektir. 18 Yaşından Küçüklerin Mavi Kartını Kimler Alabilir? 18 yaşından küçüklerin mavi kartı ana, baba ya da vasileri ile çocuğu aile kütüğüne tescil ettirmek için yetkili olan kişiler tarafından alınabilir. Mavi Kart Kaybedildiğinde Gazeteye İlan Ve Emniyet Makamlarına Bildirim Zorunluluğu Var Mıdır? Mavi kartını kaybeden kişinin gazeteye ilan vermesi ya da emniyet makamlarına bildirimde bulunması, kişilerin kendi isteklerine kalmış bir durumdur. Zira, kaybedilen mavi kartın yerine yeni mavi kart alındığında, kaybedilen mavi kart hukuken geçersiz bir hale gelmektedir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Kanun Koyucu vatandaşlarımızın mağduriyetinin önüne geçmek için Türk Vatandaşlığından çıkmaları durumunda, bazı istisnalar dışında Türk vatandaşının sahip olduğu hak ve yetkilere sahip olmalarını sağlayan ve Mavi Kartlılar denilen ayrıcalıklı yabancılar statüsünü oluşturmuştur. ### Evlilik Yoluyla Türk Vatandaşlığının Kazanılması Yabancı uyruklu kişilerin Türk vatandaşlığını sonradan kazanması birçok farklı şekilde gerçekleşmesi mümkün olup, en sık rastlanan şekli ise evlilik yoluyla Türk vatandaşlığının kazanılmasıdır. Yabancı uyruklu kişinin bir Türk vatandaşı ile evlenmiş olması Türk vatandaşlığını kazanması için yeterli değildir. Yabancı uyruklu kişinin öncelikle Vatandaşlık Kanunu‘nun 16. maddesinde sayılan şartları yerine getirmesi gerekir. İlgili madde uyarınca evlenme yoluyla Türk Vatandaşlığının kazanılabilmesi için kanunda yazılı şartların tamamının yerine getirilmesi gerektiği hükme bağlanmıştır. Kanun da yazılı tüm şartların tamamının varlığına rağmen, vatandaşlık başvurusu taleplerinin idari makamlarca red edilmesi mümkündür. Bu gibi hallerde, vatandaşlık başvurusunun reddi işleminin iptali için idare mahkemelerinde dava açılması gerekir. Evlenme yoluyla Türk vatandaşlığının kazanılmasına ilişkin şartlar Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 16. maddesinde düzenlenmiştir. 1. Evlilik Yoluyla Türk Vatandaşlığını Kazanmanın Şartları Nelerdir? Vatandaşlık verilmesi ülkelerin takdir yetkisi dahilinde olup, her ülke kendi vatandaşlık şartlarını belirleyebilmektedir. 2003 yılında yapılan değişiklik neticesinde Türk vatandaşlığının evlilik yoluyla kazanılması oldukça zorlaştırılmıştır. Zira 403 sayılı eski kanun uyarınca yabancı kadınlar Türk erkeği ile evlenmek suretiyle vatandaşlığı direkt kazanabilmekteydiler. Konuya ilişkin yeni düzenlemeleri içeren 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanununda “Türk Vatandaşlığının Evlenme Yoluyla Kazanılması” bazı şartlara bağlanarak zorlaştırılmıştır. Hali hazırda yürürlükte olan ilgili kanun maddesi şu şekildedir: “Bir Türk vatandaşı ile evlenme doğrudan Türk vatandaşlığını kazandırmaz. Ancak bir Türk vatandaşı ile en az üç yıldan beri evli olan ve evliliği devam eden yabancılar Türk vatandaşlığını kazanmak üzere başvuruda bulunabilir. Başvuru sahiplerinde; Türk vatandaşı ile en az üç yıldan beridir evli olmak Aile birliği içinde yaşamak Evlilik birliği ile bağdaşmayacak bir faaliyette bulunmamak Milli güvenlik ve kamu düzeni bakımından engel teşkil edecek bir hali bulunmamak şartları aranmaktadır.” Görüldüğü üzere; bir süreden beridir ve halen, yabancı birinin Türk vatandaşı ile evlenmesi sayesinde doğrudan Türk vatandaşlığını kazanması yeterli görülmemekte, kanundaki şartların da sağlanması gerekmektedir. Sırası ile bu şartları incelemek gerekirse: 1.1. Türk Vatandaşı ile En Az Üç Yıldan Beridir Evli Olmak Türk vatandaşıyla evlenen yabancı bir kişinin, Türk vatandaşlığı kazanabilmesi için gerekli olan ilk şart, Türk vatandaşıyla olan evliliğinin en az üç yıldır devam ediyor olmasıdır.Önemle dikkat çekmek isteriz ki, kanundaki bu düzenleme, yabancı bir kişinin Türk vatandaşı eşiyle 3 yıl evli kalmış olmasını vatandaşlığın iktisabı için yeterli bulmamaktadır. Türk vatandaşlığının evlilik yoluyla kazanılabilmesi için, başvuru anında bu evliliğin halen devam ediyor olması gerekmektedir. 1.2. Aile Birliği İçinde Yaşamak Gerek Türkiye’nin gerekse başka ülke vatandaşlıklarının evlilik yoluyla kazanılmasına imkan tanınması, sadece vatandaşlığın kazanılması amacıyla yapılan ve tabir-i caizse “sahte” evliliklerin yaygınlaşmasına neden olmuştur. Kanunda yapılan düzenleme ile bu tür sahte evlilikler ile vatandaşlığın kazanılmasının önüne geçmek için, aile birliği içinde yaşama şartı getirilmiştir. Yani Türk vatandaşlığını evlilik yoluyla kazanmak için başvuru yapıldığında; kişilerin gerçekten evli olup olmadığı ve bir aile birliğinin sürüp sürmediği araştırılmaktadır. Kanun’un 2. fıkrasında göre; başvurudan sonra Türk vatandaşı eşin ölümü şeklinde gerçekleşebilen ayrık bir durum ayrıca düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre, Türk vatandaşlığının evlilik yoluyla kazanılması başvurusunda bulunulduktan sonra, Türk vatandaşı eşi ölen yabancı kişi için aile birliği içinde yaşama şartı aranmamaktadır. 1.3. Evlilik Birliği ile Bağdaşmayacak Bir Faaliyette Bulunmamak Kanun ayrıca, vatandaşlık başvurusu yapan yabancının evlilik birliği ile bağdaşmayacak faaliyetlerde bulunmaması şartını da aramaktadır. Kanunda “evlilik birliği ile bağdaşmayacak faaliyet” denmek suretiyle soyut bir ifade kullanılmış olup, hangi davranışların bu nitelikte olduğu açıkça belirtilmemiştir. Bu husus yetkililer tarafından değerlendirilecek olup, teamüller ışığında ve genel ahlak çerçevesinde saptanacaktır. Ancak Türk Vatandaşlığı Kanunu Uygulama Yönetmeliği’nin 28. Maddesi, örnekleme suretiyle “fuhuş ve fuhşa aracılık etmek” faaliyetlerini evlilik birliğiyle bağdaşmayacak faaliyet olarak belirtmiştir. 1.4. Milli Güvenlik ve Kamu Düzeni Bakımından Engel Teşkil Edecek Hali Bulunmamak Bu şart, Türk vatandaşlığının sonradan kazanılması yollarının hepsi bakımından aranan ortak şarttır. Zira söz konusu şart kamu düzeni ve milli güvenlik gibi toplumun genelini ilgilendiren, tüm menfaatlerin üstünde tutulan iki unsur içermektedir. Bu şart, idarenin takdir hakkını kullanabilmesini sağlayan bir şarttır. Buna göre; yabancının evlilik yoluyla Türk vatandaşlığını kazanabilmesi için, milli güvenlik ve kamu düzeni bakımından engel teşkil edecek bir halinin de bulunmaması gerekmektedir. Hangi davranışların bu kapsamda olduğu yine kesin sınırlarla çizilmemiş olup yukarıda açıklandığı şekilde yetkililer tarafından bu karar verilecektir. Bahsi geçen şartları sağlayan kişiler, halihazırda bir vatandaş oldukları taktirde “Çifte Vatandaşlık Nedir?” adlı yazımızda izah edildiği şekilde çifte (çok) vatandaşlık düzenlemelerinden de faydalanabilecektir. 2. Evlilik Yoluyla Vatandaşlığın Kazanılması İçin Başvuru Nasıl ve Nereye Yapılır? Evlilik yoluyla Türk vatandaşlığını kazanmak isteyen yabancı uyruklu kişi, yukarıdaki şartları taşıması halinde gerekli belgeleri toplayarak, T.C. İç İşleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’ne başvurur. Evlilik yoluyla Türk vatandaşlığı için başvuran şahısların mevzuatta aranan şartları sağlayıp sağlamadıklarının tespiti, illerde meydana getirilen vatandaşlık başvuru inceleme komisyonları tarafından yapılır. Yurt dışında ise bahse konu araştırmayı yapacak olan yetkili makam, dış temsilciliklerdir. Gereken şartları taşıyanlar adına vatandaşlık dosyası düzenlenir ve bu dosya, karar verilmek üzere Bakanlığa gönderilir. Durumu uygun görülmeyenlerin talebi Bakanlık tarafından reddedilerek ilgilisine tebliğ edilir. 3. Evlilik Yoluyla Türk Vatandaşlığı Başvurusu İçin Hangi Belgeler Gerekir? Türk Vatandaşlığının evlilik yoluyla kazanılması için yapılacak başvuruda gerekli belgeler aşağıdaki gibidir: Türk Vatandaşlığı başvuru form dilekçesi Türk Vatandaşı olan eşe ait nüfus kayıt örneği Başvuru yapacak kişinin hangi devlet vatandaşı olduğunu gösteren pasaport veya benzeri belge Başvuru yapacak kişinin doğum belgesi Evlilik cüzdanı İkamet İzni Başvuru yapacak kişinin hakkında bir suçtan kesinleşmiş mahkeme kararı bulunuyorsa aslı gibidir yapılmış onaylı bir örneği 2 adet biyometrik fotoğraf Maliye veznesine yatırılmış hizmet bedeli makbuzu 4. Evlilik Yoluyla Kazanılan Vatandaşlığın Boşanma Halindeki Akıbeti Evlilik yoluyla Türk vatandaşlığının kazanılması şartlarını taşıması neticesinde kendisine Türk vatandaşlığı verilen yabancı, Türk vatandaşlığını kazandıktan sonra eşinden boşanır ise, Türk vatandaşlığını kaybetmez. Yani evlilik yoluyla Türk vatandaşlığını kazanmış olan yabancının daha sonra eşinden boşanmış olması, Türk vatandaşlığını etkilemeyecektir. Zira Türk vatandaşlığı kazanılmış hak niteliğindedir ve sonradan meydana gelen gelişmeler bu hakka zarar vermeyecektir. 5. Evliliğin Geçersizliği Halinde Evlilik Yoluyla Kazanılmış Türk Vatandaşlığının Akıbeti Türk Medeni Kanunu’nun butlan (geçersizlik) sebepleriyle mahkeme tarafından evlilikleri iptal edilen Türk vatandaşı ve yabancı eşinin, evlilikte iyiniyetli olmaları halinde, yabancı eşin Türk vatandaşlığı korunur. “Evlilikte iyiniyetli olma” hali ise, evlenirken bu geçersizlik sebeplerinin varlığını bilmemeleri ve bilmelerinin de kendilerinden beklenemeyecek olmasıdır. 6. Evlilik Yoluyla Türk Vatandaşlığına Başvurusunun Reddi Kararının İptali Davası Yukarıda izah edildiği üzere, mevzuatın konuya ilişkin şartlarını sağlayan yabancı uyruklu kişilerin, evlilik yoluyla Türk vatandaşlığını kazanmak için yaptıkları başvurular, idare tarafından incelenip bir karara bağlanır. Kimi durumlarda, idare, çeşitli gerekçelerle bu başvuruların reddine karar verebilmektedir. Başvurunun reddi gerekçesi, mevzuatta düzenlenen şartların sağlanamaması, eksik ya da yanlış evrakla başvuru gibi sebepler olabildiği gibi, idare takdir yetkisi dahilinde de ret kararı verebilir. Her halükarda, evlilik yoluyla Türk vatandaşlığını kazanma başvurusu reddedilen yabancı kişiler, bahse konu ret kararının hukuka aykırı olduğunu düşünüyorlarsa, bu kararın iptali talebiyle dava açabilirler. Bu davalar, kararı veren idarenin bulunduğu yerdeki idare mahkemesinde açılmalıdır. Dava açma süresi ise, vatandaşlık başvurusunun reddi kararının ilgilisine tebliğ edildiği tarihten itibaren 60 gündür. Konuya ilişkin detaylı bilgi için “Vatandaşlık Başvurusunun Reddi Kararının İptali Davası” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. Vatandaşlık başvurusuna ilişkin idare tarafından verilen başvurunun reddi ya da kabulü kararları, esasen birer idari işlem niteliğindedir. Bu sebeple, idari işlemlerin hukuka uygun olabilmesi için sahip olmaları gereken tüm unsurları taşıması olmazsa olmaz bir zorunluluktur. “İdari İşlemlerin İptali” yazımızda açılandığı üzere, amaç, konu, sebep, yetki ve şekil unsurlarından en az birinin sakat olduğu tespit edilen idari işlemler, mahkemece iptal edilebilirler. 7. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Başvuruda Bulunacak Yabancının İkametinin Türkiye’de Bulunması Zorunlu Mudur? Türk Vatandaşlığının evlenme yoluyla kazanılabilmesi için Kanun’da aranan şartlar arasında yabancının Türkiye’de ikamet etme zorunluluğu bulunmamaktadır. Dolayısıyla evliliğin Türkiye dışında bir yerde sürdürülmesi mümkün olup bu halde de başvuru yapılabilecektir. Sonradan Türk Vatandaşlığını Kazanmış Olan Kişi İle Yapılan Evlilik İle Vatandaşlık Kazanılır Mı? Türk Vatandaşlığını doğum dışında herhangi bir yol ile sonradan kazanmış olan kişi ile evlenmek suretiyle de evlilik yoluyla Türk vatandaşlığının kazanılması mümkün olacaktır. Böyle bir durumda da yine Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 16. maddesinde aranan şartların gerçekleşmesi ile vatandaşlık başvurusunda bulunulması yeterli ve gerekli olacaktır. Eşin Vefatı Durumunda Türk Vatandaşlığının Kazanılması Nasıl Olur? Evlilik Yoluyla Vatandaşlık Başvurusunda bulunulduktan sonra Türk eşin vefat etmesi halinde Kanun’da aranan şartlardan ‘’evlilik birliği içerisinde yaşama’’ şartı artık aranmayacaktır. Böyle bir durumda başvuru esnasında; en az üç yıldır evli olma, evlilik birliği ile bağdaşmayacak bir faaliyette bulunmama, milli güvenlik ve kamu düzeni bakımından engel teşkil edecek hali bulunmama şartları geçerliliğini korurken, aile birliği içerisinde yaşama şartı artık aranmayacak ve diğer şartların karşılanması halinde Türk Vatandaşlığına hak kazanılacaktır. Yurt Dışından Yapılacak Evlilik Yoluyla Vatandaşlık Kazanma Başvuru Koşulları Nelerdir? Yurt dışından yapılacak Evlilik Yoluyla Türk Vatandaşlığı kazanma başvuruları için gerekli belgelerin onaylı örneklerinin ve Türkçe tercümelerinin Konsolosluklara teslim edilmesi gerekmektedir.Başvuru sonrasında, Türk vatandaşlığı kazanmak isteyen yabancı kişi ve eşi hem ayrı ayrı hem de birlikte konsoloslukta mülakata alınarak geçerli ve gerçek bir evlilikleri olup olmadığının tespiti sağlanır. Mülakat sonucu oluşan olumlu olumsuz kanaatler ile ibraz edilen belgeler birlikte değerlendirilerek vatandaşlık başvurusu sonuçlanır. Evlilik Nedeniyle Türk Vatandaşlığının Kazanılması Başvurusu Ne Kadar Sürede Sonuçlanır? Evlilik yoluyla Türk Vatandaşlığının Kazanılması için yapılacak başvurunun makul bir sürede sonuçlanması için başvuruda bulunacak kişinin üstüne düşen en önemli görev istenen evrakları tam ve eksiksiz ibraz etmek olacaktır. Başvurucunun istenen evrakları tam ve eksiksiz ibraz etmesi halinde süreç, 1-2,5 yıl aralığında sonuçlanmaktadır. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Bir Türk vatandaşı ile evlenme doğrudan Türk vatandaşlığını kazandırmamaktadır. Ancak bir Türk vatandaşı ile en az üç yıldan beri evli olan ve evliliği devam eden yabancılar Türk vatandaşlığını kazanmak üzere başvuruda bulunabilir. ### İşyeri Açma Ruhsatı Talebinin Reddi Kararına İtiraz ve İptal Davası İşyeri açma ve çalışma ruhsatı; yetkili idareler tarafından çalışmak için engeli bulunmayan işyerine verilen izini ifade eder. Mevzuatta işyeri açma ve çalışma ruhsatı verilebilmesi için bazı koşullar öngörülmüştür. Öngörülen koşulları taşımayan işyerlerinin ruhsat talepleri, yetkili idareler tarafından reddedilmektedir. Ruhsat başvurusunun reddedilmesi halinde, verilen ret kararında gerek usuli, gerekse esasa ilişkin hukuka aykırılıklar olduğu düşünülüyorsa idari yargı makamlarından ruhsat başvurusunun reddi kararının iptali talep edilebilir. Uygulamada, idarenin takdir yetkisini keyfi kullanması, gerekli inceleme ve araştırma yapılmaksızın veya herhangi bir neden olmaksızın karar verilmesi gibi hukuka aykırılıklara sıkça rastlanabilmektedir. Mevzuatta aranan tüm şartların sağlanmasına rağmen işyeri açma ruhsatı talebinin reddedilmesi halinde, ilgililer tarafından iptal davası açılması mümkündür. Bahse konu ret kararı bir idari işlem olduğu için açılacak dava idari işlemin iptali davasıdır. Bu davada görevli mahkeme idare mahkemesi, yetkili mahkeme ise ret kararını veren idarenin bulunduğu yerdeki mahkemedir. Bu dava, ret kararının ilgilisine tebliğinden itibaren altmış gün içerisinde açılmalıdır. Usulüne uygun bir şekilde, ilgili idareden ruhsat alınmadığı takdirde işyerinin açılması ve faaliyette bulunması mümkün değildir. Ruhsat alınabilmesi için mevzuatta aranan tüm koşulların eksiksiz biçimde sağlanması gerekmektedir. Özellikle aranan belgelerin eksiksiz olarak başvuru esnasında idareye ibraz edilmesi, olumlu karar alınabilmesi açısından son derece önem arz etmektedir. 1. İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatı İşyeri açma ve çalışma ruhsatı, bu konuda yetkilendirilmiş idari birimler tarafından verilebilen, mevzuatta açıkça düzenlenen şartları taşıyan işyerlerinin açılabilmesi ve çalışma yapabilmesi için verilen izindir. Bahse konu şartların neler olduğu, İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına İlişkin Yönetmelik kapsamında detaylı bir şekilde düzenlenmiştir. Bir işyerinin, yetkili idarelerden usulüne uygun bir şekilde alınmış ruhsat olmadan açılması ve çalıştırılması hiçbir şekilde mümkün değildir. Yönetmelikte yer alan yetkili idareler dışındaki meslek kuruluşları ve benzeri yerlerden alınan diğer ruhsat ve belgeler de ilgilinin, Yönetmelik kapsamında ruhsat alma mükellefiyetini ortadan kaldırmamaktadır. Yani bu ruhsatın, mutlaka idareden alınması gerekmektedir. Ruhsat olmaksızın açılan ve çalıştırılan işyerlerinin, il özel idaresi ya da belediye gibi yetkili idarelerce kapatılmasına karar verilebilmektedir. İşyeri kapatma kararları hakkında detaylı bilgi almak için İşyeri Kapatma Kararlarına İtiraz ve İptal Davası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Ruhsat Başvuru Süreçleri İşyeri Sınıfının BelirlenmesiRuhsat işlemlerinin doğru yapılabilmesi için öncelikle işyerinin hangi sınıfa dâhil olduğunun belirlenmesi gerekmektedir. İşyerleri; “gayrisıhhi müesseseler ve sıhhi müesseseler” ile “umuma açık istirahat ve eğlence yerleri” olmak üzere iki ana kola ayrılmaktadır. Gayrisıhhi müesseseler çevreye ve insan sağlığına yönelik az ya da çok miktarda tehlikeli nitelikte faaliyetleri olan müesseseleri ifade eder. Sıhhi müesseseler ise koku, zararlı atık, gürültü gibi etkiler ile çevresindekilere zarar vermeyen işyerlerini ifade eder. Umuma açık istirahat yerleri de kişilerin tek tek veya toplu olarak eğlenmesi ve konaklaması için açılan yerlerdir. Gerekli Belgelerin TamamlanmasıGerek gayrisıhhi müesseselerin gerek sıhhi müesseselerin ruhsat sahibi olabilmek için gerekli bazı belgeleri tamamlaması gerekir. Bu belgeler, her tip işyeri için farklılık göstermekte olup oldukça detaylı düzenlenmiştir. Gerekli belgeler, ruhsat alınacak kuruma ve ilçelere göre de değişiklik göstermektedir. Belgelerin tam listesinin ilçe belediyelerinden öğrenilmesi mümkündür. Ayrıca işyeri açılması için gereken şartlar, İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına İlişkin Yönetmeliğin 5. maddesinde de kapsamlı olarak izah edilmiştir. Ruhsat başvurusunun olumsuz sonuçlanmaması adına gerekli belgelerin eksiksiz olarak idareye ibraz edilmesi büyük önem arz etmektedir. BaşvuruRuhsat başvuruları; ruhsat ve denetim müdürlüğü, ruhsat kontrol servislerinden alınabilecek başvuru formları doldurularak ve gerekli belgeleri eksiksiz tamamladıktan sonra yapılmaktadır. Örneğin, “Yapı Kullanma İzin Belgesi Talebinin Reddi ve İptal Davası” yazımızda anlatılan yapı kullanma izin belgesi, işyeri ruhsatı başvuru sürecinde ibrazı istenebilen belgelerden biridir. Başvuru esnasında hangi belgelerin istenip istenmeyeceği İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına İlişkin Yönetmelik Ek Madde 1’de “İşyeri açma ve çalışma ruhsatlarının verilmesi sırasında istenecek belgelere ilişkin usûl ve esaslar” başlığı altında detaylıca düzenlenmiş durumdadır. Ruhsat başvurusu almaya yetkili olan idari makam, şahsın bağlı olduğu ilçenin belediyesinin ruhsat ve denetim müdürlüğüne bağlı ruhsat kontrol servisidir. İşyerinin adresi belediye sınırları dışında kalıyorsa, il özel idarelerine ruhsat başvurusunda bulunulması gerekecektir. Eksiksiz alınan belgeler karşılığında görevli memur “alındı belgesi” düzenleyerek başvurana iletir. İşyerinin Kontrol EdilmesiRuhsat kontrol servisi yetkilileri, işyerine ruhsat almak isteyen kişi tarafından teslim edilen belgeleri öncelikle ön incelemeden geçirmektedir. Dosyalarında problem olmayan başvurular ise ruhsat kontrol yetkilileri tarafından ruhsat kontrol komisyonuna teslim edilmektedir. Ruhsat kontrol komisyonunun görevi, teslim aldığı belgeleri, söz konusu işyerinin ilgili mevzuatlar açısından uygunluğunu kontrol etmektir. Ancak umuma açık istirahat ve eğlence yerlerinde, ruhsat ve denetim müdürlüğü ruhsat kontrol komisyonunun kontrolünden önce, ilgili emniyet müdürlüğüne görüş sormaktadır. Emniyet müdürlüğüne görüş sormaya yetkili olan kişi, ruhsat başvurusunu alan ruhsat servisinin yetkilisidir. Emniyet müdürlüğünce yapılacak incelemeler sonucunda, söz konusu işyerinin asayiş ve güvenlik yönünden uygun olduğu belirlenirse başvuru, ruhsat ve denetim müdürlüğüne bildirilmektedir. Örneğin; Umuma açık istirahat ve eğlence yerlerinden meyhane, bar, kahvehane, kıraathane, elektronik oyun merkezi, internet salonu ile açıkta alkollü içki satılan işyerlerinin okul, yurt, mabet bina ve tesislerine mevzuatın öngördüğü uzaklıkta bulunması, yine umuma açık istirahat ve eğlence yerlerinin, patlayıcı, parlayıcı, yanıcı ve benzeri tehlikeli maddeler üretilen, satılan, kullanılan, depolanan yerler ile gaz dolum tesislerine mevzuatın öngördüğü uzaklıkta bulunması gibi mevzuatta bazı şartlar aranmıştır. Ruhsatın KesinleşmesiRuhsat kontrol komisyonu tarafından kontrol edilen işyerinde, herhangi bir mevzuata aykırılık tespit edilmezse işyeri açma ve çalışma ruhsatı kesinleşmektedir. Ruhsat işlemi tamamlanan işyerlerinin, faaliyetlerine başlaması mümkündür. İleriki dönemlerde, işyerine yeni ortak alınması durumunda ya da bir ortağın ayrılması durumunda yeniden ruhsat çıkarılması gerekli değildir. Ancak işyerinin başka bir adrese nakledilmesi durumunda yeniden ruhsatlandırma yapılması gerekecektir. Faaliyet konusu ve adres değişmeksizin işyerinin devri halinde, devralan kişinin başvurusu üzerine devralan kişi adına yeniden ruhsat düzenlenecektir. Yeni ruhsat düzenlenirken mevcut ruhsat dosyasındaki bilgi ve belgeler esas alınmaktadır. Ayrıca işyeri sahibinin ölümü durumunda, yeni ruhsat düzenlenmeksizin mirasçılar eski ruhsatı kullanmaya devam edebilecektir. Alınan ruhsatların, işyerinde herkesin görebileceği şekilde asılması gerekmektedir. 3. Ruhsat Talebinin Reddi Kararına Karşı Dava Yolu Kişinin, işyeri açma ve çalışma ruhsatı verilmesine yönelik yaptığı başvurusu, gerekli tüm belge ve evrakların mevcut olmasına, mevzuatta aranan tüm şartların sağlanmasına rağmen idare tarafından reddedilebilmektedir. Ruhsat başvurusunun reddedilmesi halinde, verilen ret kararının gerek usuli, gerekse esasa ilişkin çeşitli gerekçelerle hukuka aykırı olduğundan bahisle iptali talep edilebilir. Uygulamada, idarenin takdir yetkisini keyfi kullanması, gerekli inceleme ve araştırma yapılmaksızın ret kararı verilmesi gibi hukuka aykırılıklara sıkça rastlanabilmektedir. İşyeri açma ve çalışma ruhsatı verilmesine yönelik yapılan başvurunun idarece reddine ilişkin işlem, bir idari işlem niteliğindedir. Bir idari işlemin hukuka uygunluğunun yargı yoluyla denetlenmesi, ancak açılacak olan iptal davası ile mümkün olmaktadır. Bu nedenle ruhsat başvurusunun reddi kararının iptali için idare mahkemeleri nezdinde idari işlemin iptali davası açılması gerekmektedir. Konu ile ilgili detaylı bilgi için “İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Bu halde ilgililer tarafından ret işleminin iptali için açılacak olan iptal davasında, ilgililerin, ruhsat başvuru yazışmaları ve ellerindeki tüm bilgi ve belgeleri eklemesi gerekmektedir. Söz konusu davada, hukuka aykırılık iddiasıyla dava konusu edilen idari işlem dolayısıyla menfaatlerinin ihlal edildiğini ileri sürenler, ruhsat talebinin reddi kararının iptalini talep edebilirler. 4. Ruhsat Talebinin Reddi Kararının İptali Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme İdari işlem niteliğindeki ruhsat talebinin reddi işlemine karşı, ret kararını veren idarenin bağlı bulunduğu yerdeki idare mahkemeleri görevli ve yetkilidir. 5. Ruhsat Talebinin Reddi Kararının İptali Davasında Zamanaşımı Ruhsat başvurusunun reddedilmesi halinde, söz konusu idari işlemin hukuka aykırı olduğunu iddia eden kişilerin, ret kararının tebliğinden itibaren altmış gün içerisinde dava açmaları gerekmektedir. İdari uyuşmazlıklarda dava açma süresi, idare tarafından ilgiliye yazılı bildirimin yapıldığı, başka bir deyişle, işlemin ilgilisine tebliği edildiği tarihten itibaren işlemeye başlamaktadır. 6. İptal Davasının Muhtemel Sonuçları Açılacak iptal davası sonucunda, dava konusu ret işleminin iptaline karar verilmesi halinde, mahkeme tarafından verilen kararlar geçmişe yürür. Başka bir deyişle, ret işlemi hiç yapılmamış gibi kabul edilerek tüm sonuçları ile birlikte ortadan kalkar. Böylece mahkeme kararı neticesinde, işyeri sahibi işyeri açma ruhsatı alabilecek ve faaliyet gösterebilecektir.Ancak unutulmamalıdır ki, ilgili makamların; iskânı alınmamış, mevzuatta belirlenen usul ve şartları yerine getirmeyen mevzuata aykırı olarak işyeri açmak isteyen ve yine mevzuatlara aykırı bir şekilde faaliyetleri sürdüren işyerlerine ruhsat vermeme hakkı mevcuttur. Yapı inşaatına başlamak için gereken yapı ruhsatı talebinin reddine ilişkin detaylı bilgi için “Yapı Ruhsatı Talebinin Reddi Kararına İtiraz ve Dava Yolu” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 7. İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatı Verilmemesi Sebebiyle Uğranılan Zararların Tazmini Mevzuatta aranan tüm şartların sağlanmasına rağmen, hukuka aykırı olarak, işyeri açma ve çalışma ruhsatı talebi reddedilen kişiler şüphesiz ki bu işyerinin faaliyette bulunamayacak olması sebebiyle maddi ve manevi zarara uğrayacaklardır. Bu durumda işyeri sahibinin hukuka aykırı olan idari işlem sebebiyle uğradığı zararın tazminini talep etmesi mümkündür. Burada zarara uğrayan kişi, idare mahkemeleri nezdinde bir tam yargı davası açmalıdır. Ancak burada önemle belirtmek gerekir ki işyeri sahibinin uğradığı zararın “gerçek zarar” olması gerekmektedir. Örneğin işyeri sahibi, ret kararı verilmesi sebebiyle ilgili işyerinden gelir elde edememiş olsa da bu süreçte bu işletmeyi çalıştırmadığı için kazandığı zaman ve işgücüne karşılık olarak başkaca bir yerden gelir elde etmişse bu gelirin uğranılan zarardan mahsubu gerekmektedir. Danıştay 10. Dairesi’nin 11.10.1995 tarihli 1994/2455 E ve 1995/4327 K. sayılı kararının ilgili kısmı şu şekildedir: “Davacı, Kahvehane olarak çalıştırmak istediği işyerini davalı Valiliğin hukuka aykırı olduğu belirlenen işlemi nedeniyle 1986-1990 döneminde çalıştıramadığını, 30.000.000 TL. gelir kaybına uğradığını öne sürmektedir. Davacının davalı Valilik işlemi nedeniyle gelir kaybına uğradığı iddiası karşısında, davacının kahvehane olarak işletmek istediği yeri ruhsat alamadığı dönemde başka bir şekilde çalıştırıp, çalıştırmadığı başka bir iş yapma olanağı olup olmadığı, yargı kararından sonra söz konusu yerin ne şekilde çalıştırıldığı hususlarının araştırılması, davacının olayda gelir kaybına uğrayıp, uğramadığının, uğramışsa ne miktarda gelir kaybı meydana geldiğinin belirlenmesi zorunlu bulunmaktadır. Bu durumda, resen araştırma ilkesi gereğince davacının gerçek zararının tespiti suretiyle karar verilmesi gerekirken, davacının zararını belgelendiremediği, ihmali nitelik taşıyan istemin kabulünün mümkün bulunmadığı gerekçesiyle davayı reddeden temyize konu kararda hukuki isabet bulunmamaktadır.” Konuya ilişkin olarak maddi manevi tazminat talepleri ile ilgili “İdari Yargıda Manevi Tazminat Talebi ve Talebin Artırılması” ve “İdari İşlemin İptali Davası Sonrası Açılacak Tazminat (Tam Yargı) Davası” başlıklı yazılarımızı inceleyebilirsiniz. 8. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Bir İşyeri Birden Fazla Alanda Faaliyet Gösteriyorsa Ruhsatlandırma Nasıl Yapılır? Adresi ve işleticisi aynı olan ve birden fazla faaliyet konusu bulunan işyerlerine, ana faaliyet dalı esas alınarak tek ruhsat düzenlenir. Talî faaliyet konuları ruhsatta ayrıca belirtilir. Ancak aynı adreste bulunsa bile ana faaliyet konusu veya işletmecisi farklı olan işyerlerine ayrı ayrı ruhsat düzenlenir. Nerelerde İçkili İşyeri Açılabilir? İçkili yer bölgesi, mülkî idare amirinin genel güvenlik ve asayiş durumu hakkındaki görüşü doğrultusunda belediye sınırları ve mücavir alanlar içinde belediye meclisi, bu sınırlar dışında il genel meclisi tarafından tespit edilir. Hangi bölgelerin içkili yer bölgesi olarak tespit edilemeyeceği İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına İlişkin Yönetmelik m.30’da düzenlenmiştir. Örneğin  resmî ve özel okul binaları, ilk ve orta öğretim öğrencilerinin barındığı öğrenci yurtları ile anaokullarına yüz metreden yakın mesafe içinde içkili işyeri açılamayacaktır. İşyeri Açma Ruhsatı Talebim Hukuka Aykırı Olarak Reddedildi. Kazanç Kaybım İçin Dava Açabilir miyim? İşyeri sahibinin hukuka aykırı olan idari işlem sebebiyle uğradığı zararın tazminini talep etmesi mümkündür. Bunun için idari yargıda “tam yargı” davası açılması gerekmektedir. İşyeri Açma Ruhsatı Talebim Reddedildi. Dava Açabilir miyim? İşyeri açma ve çalışma ruhsatı verilmesine yönelik yapılan başvurunun idarece reddine ilişkin işlem, bir idari işlem niteliğindedir. Bu nedenle bu kararın iptali için idari işlemin iptali davası açılabilir. Ruhsat talebinin reddi kararının ilgiliye tebliğinden itibaren 60 gün içerisinde bu davanın açılması gerekmektedir. Miras Kalan İşyeri İçin Mirasçıların Yeni Ruhsat Alması Gerekli midir? İşyeri sahibinin ölümü durumunda, yeni ruhsat düzenlenmeksizin mirasçılar eski ruhsatı kullanmaya devam edebilecektir. İşyerini Yeni Devraldım. İşyeri İçin Yeni Ruhsat Almam Gerekli mi? İşyeri devredildiğinde dosyadaki bilgi ve belgeler esas alınarak yeni işletmeci adına tekrar ruhsat düzenlenir. Yani devralınan işyeri için yeni ruhsat alınması gerekmektedir. Önceki ruhsatın kullanımına devam edilemeyecek olsa da ruhsat dosyasına ilişkin belgeler verilecek yeni ruhsat için de göz önünde bulundurulur. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Şartları taşıdığı halde işyeri ruhsatı talebinin reddedilmesi halinde, ilgililer tarafından iptal davası açılması mümkün olabilmektedir. Bahse konu idari işlemin iptali davasından görevli ve yetkili mahkeme, ret kararını veren idarenin bağlı bulunduğu yerdeki İdare Mahkemeleridir. ### Depremde Oluşan Zararlarda Devletin (İdarenin) Sorumluluğu Ülkemizin büyük bir kısmı, deprem kuşağı içerisinde kabul edildiğinden; depremde oluşabilecek mal ve can kayıplarından devletin sorumlu tutulup tutulamayacağı konusu sürekli gündemdedir. İdarenin deprem öncesi yükümlülüklerini gereği gibi yerine getirmemesi veya gerekli önlemleri almaması sebebiyle oluşan zararlardan sorumlu tutulması gerektiği şüphesizdir. Kamu otoritesi vatandaşın sağlık, güvenlik ve huzuru için her türlü önlem ve tedbiri almakla yükümlüdür. İdarenin yasalar gereğince kendisine yüklenen sorumlulukları “hizmetin kötü işlemesi”, “hizmetin geç işlemesi” ve “hizmetin hiç işlememesi” şekillerinde tarif edilecek şekillerde yerine getirmeyerek, deprem öncesinde alınabilecek tedbirleri almaması halinde, uğranılan zararları tazmin etme zorunluluğunu bulunmaktadır. Meydana gelen deprem öncesi gerekli tedbirleri almayan idarenin, hizmet kusuru işlediğinin kabulü gerekmektedir. Dolayısıyla deprem sebebiyle ortaya çıkan zararların da idare tarafından giderilmesi söz konusu olacaktır. Bu yazımızda, depremde idarenin sorumluluğu var mıdır, idarenin sorumluluğunun sınırları nelerdir, bu konuda verilmiş emsal yargı kararları nelerdir gibi pek çok sorunun cevabını vermeye çalışacağız. 1. İdarenin Sorumluluğu Hukukumuzda idarenin iki tür sorumluluğu söz konusudur. Bunlar; idarenin kusur sorumluluğu ve idarenin kusursuz sorumluluğudur. İdarenin Kusur Sorumluluğu İdarenin kusur sorumluluğu, hizmet kusuru olarak da bilinmektedir. Açık ifadeyle, idarenin “hizmetin kötü işlemesi”, “hizmetin geç işlemesi” ve “hizmetin hiç işlememesi” halinde uğranılan zararları tazmin etme zorunluluğunu ifade eden sorumluluk hali, hizmet kusurudur. Hizmet kusuru ile ilgili detaylı bilgi için “İdarenin Hizmet Kusurundan Kaynaklanan Tazminat Davaları” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. İdarenin Kusursuz Sorumluluğu İdarenin kusuru bulunmasa dahi, oluşan zarar ile idarenin faaliyeti arasında nedensellik bağının bulunması halinde gündeme gelen sorumluluk halidir. Yani idarenin kusuru olmasa dahi oluşan zarardan sorumlu tutulması, birtakım şartların varlığı halinde hukuken mümkündür. İdarenin kusursuz sorumluluğunun söz konusu olduğu haller, istisnaidir. Başka bir deyişle, idarenin sorumlu olduğunun ifade edilmesi yani idarenin bir zarardan sorumlu tutulabilmesi için; asıl olan idari kusurun varlığıdır. 2. İdarenin Sorumluluğunu Azaltan veya Kaldıran Haller İdarenin sorumluluğunu azaltan veya kaldıran haller de mevzuatımızda düzenlenmiştir. Bu haller kısaca şu şekilde listelenebilir: Mücbir Sebep Beklenmeyen Durum Zarar Gören Kişinin veya Üçüncü Kişinin Davranışı Mücbir sebep veya beklenmeyen durum olarak nitelendirilen hallerde; idarenin hem kusur sorumluluğu hem de kusursuz sorumluluğu ortadan kalkmaktadır. Zarar gören kişinin veya üçüncü kişinin davranışları, zararın ortaya çıkmasında veya artmasında etkili olmuşsa; idarenin sorumluluğu duruma göre ya azalmakta ya da tamamen ortadan kalkmaktadır. 3. Deprem Doğal Afetinden İdare Sorumlu Tutulabilir mi? Hukukumuzda depremin mücbir sebep veya beklenmeyen durum olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceği kanunda düzenlenmediğinden idarenin depremden dolayı sorumlu tutulup tutulmayacağı hususunda bir açıklık bulunmamaktadır. Öncelikle belirtmek gerekir ki; depremden dolayı idarenin yükümlülüklerini gereği gibi yerine getirmemesi veya gerekli önlemleri almaması sebebi ile depremden dolayı görülen zararın artması birbirinden farklı konulardır. Ancak her iki durumda da idarenin oluşan zararlardan sorumlu tutulması gerektiği hususu şüphesizdir. Nitekim; hukukumuzda kanun, kanun hükmünde kararname, yönetmelik, genelge gibi birçok yasal düzenleme ile, deprem konusuna ilişkin olarak idare tarafından yerine getirilmesi gereken yükümlülükler açıkça ifade edilmiştir. İdarenin bu yükümlülüklerini gereği gibi yerine getirmemesi halinde doğacak zararlardan kusur sorumluluğu çerçevesinde sorumluluğu söz konusu olacaktır. 4. Deprem Mücbir Sebep midir? Mücbir sebep, Yüksek Mahkeme tarafından “kökeni, doğal, sosyal ve hukuki olması itibariyle failin dışında kalan, fail tarafından önleme olanağı bulunmayan, önceden takdir ve tahmin edilemeyen olaylar” şeklinde tanımlanır. Ayrıca, Yüksek Mahkeme kararlarına göre bir olayın mücbir sebep olarak kabul edilebilmesi için, somut olayda üç şartın birlikte mevcut olması gerekmektedir: Dışsallık: Olayın idarenin dışında gelişen bir sebepten kaynaklanması Öngörülemezlik: Olayın önceden tahmin edilmesinin mümkün olmaması Önlenemezlik: Olayın gerçekleşmesinin engellenemez olması Yukarıda sayılan şartların tümünün gerçekleşmiş olduğu bir olayda, mücbir sebebin var olduğu kabul edilecek olup idarenin sorumluluğu ortadan kalkacaktır. Başka bir deyişle artık idarenin zararı karşılaması söz konusu olmayacaktır. Bunun temel nedeni ise; mücbir sebep olarak nitelendirilen olgunun, idarenin eylem ve işlemlerinden kaynaklanmamasıdır. Dışsallık Şartı Mücbir sebebe ilişkin dışsallık şartı yönünden; depremin idarenin faaliyetleri dışında gelişen bir doğa olayı olduğu tartışmasız olduğundan, mücbir sebebin şartlarından olan dışsallık şartını taşıdığı açıktır. Depremin mücbir sebep olarak kabul edilip edilmeyeceği noktasında; her olayın yer, mekan, zaman, teknolojik imkanlar vs. gibi şartları göz önünde tutularak ayrıca bir değerlendirilme yapılmalıdır. Öngörülemezlik Şartı Türkiye’nin büyük bir kısmının deprem riski taşıdığı bilinen bir gerçektir. Bu haliyle depremin öngörülemez olduğundan bahsedilmeyecektir. Jeoloji ve deprem alanında yapılan araştırmalarda elde edilen veriler doğrultusunda idare deprem olacağı bilgisine sahiptir. Bilinmeyen tek şey depremin zamanıdır. Gereken önlemleri zamanında almayan idarenin deprem nedeniyle oluşacak zararlardan sorumlu olduğunun kabulü gerekir. Önlenemezlik Şartı Son dönemde yaşanan depremlerde, kurallara uygun olarak yapılan yapıların zarar görmediği de bilinen bir gerçektir. Bunun yanı sıra kuralsız ve denetimsiz yapılar ise çok ciddi can ve mal kaybına yol açmaktadır. Bu haliyle depremden dolayı oluşan zararların önlenemez olduğundan bahsedilmesi de son derece yersizdir. Deprem kuşağında olan bir bölgede, idarenin, olası bir depreme karşı birtakım önlemler alması gerektiği şüphesizdir. Buna rağmen, idare tarafından, deprem önlemlerinin alınmaması halinde, tekrar yaşanacak bir depremle oluşan zararlardan devletin sorumlu tutulması gerekebilecektir. Zira; burada depremin öngörülemez olduğundan veya zararların önlenemez olduğundan bahsedilmesi güç olacaktır. Nitekim Danıştay 6. Dairesi’nin 2004/1477 E. 2004/2115 K. sayılı ve 12.04.2004 tarihli kararı da bu yöndedir. Hukuk çevrelerindeki ağırlıklı görüş; deprem kuşağında olan, daha önce deprem yaşanmış veya deprem yaşanma riski yüksek olan bölgelerde, depremin mücbir sebep olarak kabul edilemeyeceği yönündedir. Dolayısıyla ülkemizde de depremin mücbir sebep olarak kabul edilmesi oldukça güçtür. Zira ülkemiz bakımından deprem, öngörülemez nitelikte olmadığı gibi depremin gerçekleşmesi ihtimaline karşılık zararların da önlenemez olduğundan söz edilmesi zordur. 5. Deprem Sebebiyle İdareye Karşı Dava Yolu Deprem sebebiyle idareye karşı açılması gereken dava türü, “tam yargı davası”dır. Ancak idareye karşı bu dava açılmadan önce 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 13. maddesinde yer alan sürelere riayet edilerek, öncelikle idareye başvuru yapılmalıdır. Zira Yüksek Mahkeme, davalı idarenin, deprem konusundaki yükümlülüklerini yerine getirmeyip hareketsiz kalmasını “idari eylem” olarak kabul ederek dava açmadan önce mutlaka idareye başvurulması gerektiğini öngörmektedir. İdareye karşı açılacak tam yargı davası ile ilgili detaylı bilgi için “İdareye Karşı Açılacak Tazminat (Tam Yargı) Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Deprem sebebiyle uğranılan zararın tazmini için idareye başvuru süresi sınırlıdır. Başka bir deyişle depremden kaynaklı zararın tazmini talebiyle hukuki yollara başvurabilmek için bazı zamanaşımı kısıtlamaları vardır. Bu bağlamda, depremin ve uğranılan zararın öğrenildiği tarihten itibaren bir yıl ve en geç depremin meydana geldiği tarihten itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurulmalıdır. İdare, kendisine yöneltilen başvuruyu 30 günlük süre içerisinde red ederse, red kararının tebliğinden itibaren 60 gün içerisinde dava açılmalıdır. İdare başvuruya 30 gün içinde cevap vermezse, başvuru red edilmiş olarak kabul edilerek, 60 gün içerisinde idareye karşı dava açılabilir. 6. Depremde Sebebiyle İdareye Karşı Açılacak Tazminat Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme İdareye karşı açılacak tazminat (tam yargı) davalarında hangi mahkemenin görevli ve yetkili olduğu İdari Yargılama Usulü Kanunu uyarınca belirlenir. Buna göre; Deprem sebebiyle idareye karşı açılacak tazminat (tam yargı) davalarında görevli mahkeme, idare mahkemeleridir. Kanundaki özel yetki halleri saklı kalmak üzere, tazminat (tam yargı) davalarındaki yetkili mahkeme ise ilgili işlemi yapan idari merciin bulunduğu yerdeki İdare Mahkemesidir. 7. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Depremde Zarar Gören Dairemin DASK’ı Yok, Devletin Bana Daire Yaptırma Yükümlülüğü Var mı? Daha önce deprem yaşayan ve deprem kuşağında olan bir bölgede, idarenin, olası bir depreme karşı birtakım önlemler alması gerektiği şüphesizdir. Gerekli önlem ve tedbirleri almayan idarenin “hizmet kusurundan” bahis edilecek olup, DASK yaptırılmamış olsa dahi idarenin yardım yükümlülüğü bulunmaktadır. Depremde Yıkılan Binama Karşı İdareye Dava Açabilir Miyim? Binanın yıkılmasında idarenin kusuru ve ihmali varsa idareye karşı tam yargı davası açılmasında bir engel bulunmamaktadır. Deprem Nedeniyle Uğranılan Zararlarda İdarenin Sorumluluğunu Azaltan ya da Ortadan Kaldıran Haller Nelerdir? İdare üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmediği takdirde deprem nedeniyle uğranılan zararlardan sorumlu olacaktır. Ancak bazı durumlarda bu sorumluluğun azalması veya ortadan kalkması söz konusu olabilecektir. Şöyle ki;* Beklenmeyen bir durum sebebiyle zarar meydana gelmesi* Zararın oluşmasına neden olan olayın mücbir sebep olması* Zararın meydana gelmesinde, zarar gören veyahut üçüncü bir kişini davranışının etkili olması Deprem Sebebiyle Binada Oluşan Zararlardan Müteahhit Sorumlu Mudur? Türk Borçlar Kanunu ve yerleşik Yargıtay İçtihatları uyarınca müteahhitler inşaat sırasında göstermeleri gereken özeni göstermemesinden veya ruhsata aykırı şekilde bina inşa edilmesinden meydana gelen zararlardan sorumludur.Başka bir anlatımla, beton kalitesinin düşük olması, deniz kumu kullanılması, kolon ve kirişlerin bağlantısında sorun olması veyahut ucuz işçilik gibi sebeplerle meydana gelecek olan tüm hasarlardan müteahhitlerin sorumluluğu bulunmaktadır. Depremde can ve mal kaybına uğrayanların, binaları inşa eden yüklenicilere, yapı denetim kuruluşu aracılığı ile yapılan bina söz konusu ise ilgili bu kuruluşlara tazminat davası açma hakkı mevcuttur.Ayrıca önemle belirtmek gerekir ki afet nedeniyle yaşanan can kayıplarından çürük binaları yapan ilgili kişilerin, TCK da yer alan Bilinçli Taksirle Adam Öldürme Suçunu İşlediği açık olup bu sorumlular hakkında gerekli soruşturmanın yapılarak kamu davasının açılması da talep edilebilir. Depremden Sonra Oturduğum Binanın Yıkılması Gerektiği Kararı Verilirse Ne Yapmalıyım? Tehlike arz eden ve yıkılması gereken binalar için maliklere bildirilerek 3 gün süre verilmesi gerekmektedir. Bu durumda malik, bu bildiriye karşı 3 gün içinde yetkili mercilere itiraz edebilir. İdarenin bu itirazı en geç 3 gün içinde inceleyerek karara bağlaması gerekmektedir. Depremden Sonra Yapılan Tespitte Oturduğum Bina Az Hasarlı Bulundu Ancak Ben Ağır Hasarlı Olduğunu Düşünüyorum Ne Yapmalıyım?  Deprem sonrası düzenlenen hasar tespit raporlarının sonucunun doğru olmadığını düşünen kişiler, bu raporların ilan edildiği tarihten itibaren 30 gün içinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından belirlenen irtibat noktalarına itirazda bulunabilirler. Böyle bir durumda, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı teknik ekipleri tarafından binadaki hasar durumu tekrar incelenecektir. Bu incelemeden sonra yapılan tespitteki hasar durumunun halen doğru olmadığını düşünüyorsanız dava yoluna başvurmanız isabetli olacaktır. Deprem Sebebiyle Araçta Hasar Meydana Gelmişse Kasko Karşılar mı? Araçta kısmi hasar varsa tamir masrafları; araç pert ise rayiç bedeli kasko tarafından ödenecektir. Araç Sahibi Depremde Hayatını Kaybettiyse Ne Olacak?  Deprem sebebiyle araç sahibi vefat etmişse kaskodan tazminatın alınabilmesi için mirasçısının “mirasçılık belgesi” ile başvuru yapma hakkı mevcuttur.  Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Deprem kuşağında olan bir bölgede, idarenin, olası bir depreme karşı birtakım önlemler alması gerektiği şüphesizdir. Buna rağmen, idare tarafından, deprem önlemlerinin alınmaması halinde, tekrar yaşanacak bir depremle oluşan zararlardan devletin sorumlu tutulması gerekebilecektir. Zira; burada depremin öngörülemez olduğundan veya zararların önlenemez olduğundan bahsedilmesi güç olacaktır. ### Kısa Dönem Oturma İzni (İkamet İzni) Nasıl Alınır? Yabancıların Türkiye’de oturma (ikamet) ve vize işlemlerine ilişkin düzenlemeler Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanununda yer almaktadır. Kanunda yabancının Türkiye’de oturma iznine ilişkin birden fazla oturma izni türü düzenlenmiştir. Oturma izni olarak bilinen kısa dönem oturma izni, yetkili yasal merciler tarafından verilmek suretiyle Türk vatandaşı olmayan kişilere Türkiye’de belirli süre kalma hakkı sağlamaktadır. Bu izinler çeşitli amaç ve gerekçelerle verilebilmektedir. Oturma izni; ülkemizde vize veya vize muafiyetinin tanıdığı süreden ya da doksan (90) günden fazla Türkiye’de kalacak olan her yabancı uyruklu kişi için, yabancının bulunduğu yerdeki İl Göç İdaresi’nden alınması gereken, yabancının Türkiye’de kalabileceği süreyi belirleyen hukuki belgedir. Yabancı uyruklu bireylerin, vize sürelerini kapsamayan süreler içerisinde Türkiye’de bulunabilmeleri için oturma izni almaları zorunludur. Kısa dönem oturma izni, Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nda düzenlenen diğer oturma izinlerine nazaran daha kolay alınabildiği için en çok başvuru yapılan oturma izni türüdür. 1. Kısa Dönem Oturma (İkamet) İznine Kimler Başvurabilir? Kısa dönem oturma iznine başvurabilecek yabancılara ilişkin hükümler, Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 31. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre aşağıda belirtilen yabancılar, kısa dönem oturma iznine başvurabilirler: Bilimsel araştırma amacıyla Türkiye’ye gelecekler. Türkiye’de taşınmaz malı bulunanlar. Türkiye’de ticari bağlantı veya iş kuracaklar. Türkiye’de hizmet içi eğitim programlarına katılacaklar. Türkiye Cumhuriyeti’nin taraf olduğu anlaşmalar ya da öğrenci değişim programları çerçevesinde eğitim veya benzeri amaçlarla gelecekler. Turizm amaçlı Türkiye’de kalacaklar. Kamu sağlığına tehdit olarak nitelendirilen hastalıklardan birini taşımamak kaydıyla tedavi görecekler. Adli veya idari makamların talep veya kararına bağlı olarak Türkiye’de kalması gerekenler, Aile Oturma izninden kısa dönem oturma iznine geçenler. Türkçe öğrenme kurslarına katılacaklar. Kamu kurumları aracılığıyla Türkiye’de eğitim, araştırma, staj ve kurslara katılacaklar. Türkiye’de yükseköğrenimini tamamlayanlardan mezuniyet tarihinden itibaren altı ay içinde müracaat edenler. Türkiye’de çalışmayan ancak Cumhurbaşkanınca belirlenecek kapsam ve tutarda yatırım yapacaklar ile bunların yabancı eşi, kendisinin ve eşinin ergin olmayan veya bağımlı yabancı çocuğu. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşları. Bu nitelikleri taşıyan yabancıların gerekli görüldüğü takdirde belgelerle mezkur şartları ispatlamaları gerekmektedir. Ayrıca bu sebeplerle gelen yabancıların bu niteliklere uygun şekilde oturma şartları olmalıdır. Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için “Oturma İzni (İkamet İzni) Başvurusu Nasıl Yapılır?” Başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Kısa Dönem Oturma İzninin Şartları Kısa dönem oturma izninin şartlarının ne olduğu Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 32. maddesinde düzenlenmiştir. Söz konusu hükme göre; Yukarıda sayılan oturma izni verilebilecek yabancılardan biri olmak. Türkiye’ye girişine izin verilmeyen yabancılardan olmamak. Genel sağlık ve güvenlik standartlarına uygun barınma şartlarına sahip olmak. İstenilmesi hâlinde, vatandaşı olduğu veya yasal olarak ikamet ettiği ülkenin yetkili makamları tarafından düzenlenmiş adli sicil kaydını gösteren belgeyi sunmak. Türkiye’de kalacağı adres bilgilerini vermek. Yukarıdaki bentte bahsedilen Türkiye’ye girişine izin verilmeyen yabancılar aynı 6458 sayılı kanunun 7. maddesinde düzenlenmiştir. İlgili kanun düzenlemesi doğrudan alıntılanacak olursa: “(1) Aşağıdaki yabancılar, kabul edilemeyen yolcu kapsamına alınır ve Türkiye’ye girişlerine izin verilmeyerek geri çevrilir: a) Pasaportu, pasaport yerine geçen belgesi, vizesi veya oturma ya da çalışma izni olmayanlar ile bu belgeleri veya izinleri hileli yollarla edindiği veya sahte olduğu anlaşılanlar b) Vize, vize muafiyeti veya oturma izin süresinin bitiminden itibaren en az altmış gün süreli pasaport veya pasaport yerine geçen belgesi olmayanlar” Kanuna göre; yukarıda sayılan bu şartların yerine getirilmiş olması halinde; bu şartları taşıyan yabancılara kısa dönem oturma izni verilebilir. 3. Kısa Dönem Oturma İzninin Süresi Kısa dönem oturma izni, istisnai durumlar dışında her defasında en fazla ikişer yıllık sürelerle verilebilir. 2’şer yıllık süre kısıtlamasından muaf olan istisnalar ise şu şekildedir: Türkiye’de çalışmayan ancak Cumhurbaşkanınca belirlenecek kapsam ve tutarda yatırım yapacaklar ile bunların yabancı eşi, kendisinin ve eşinin ergin olmayan veya bağımlı yabancı çocuğu. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşları. Buna göre, yukarıda iki grup olarak belirtilen bu kişilerin kısa dönem oturma izinleri ise, en fazla beşer yıllık sürelerle verilebilir. Diğer taraftan, süre kısıtlaması sadece seneye bağlı olarak değil, oturma izninin en fazla kaç defa verilebileceğine göre de bir sınırlamaya tabi tutulmuştur. Konuya ilişkin, Türkçe öğrenme kurslarına katılacaklar hakkında verilen oturma izinleri en fazla iki defa verilebilmektedir. Türkiye’de yükseköğrenimini tamamlayanlardan mezuniyet tarihinden itibaren altı ay içinde müracaat edenlereyse, bir defaya mahsus olmak üzere ve en fazla bir yıl süreli oturma izni verilebilir. 4. Kısa Dönem Oturma İzni Başvurusu Nereye Yapılır? Kısa dönem oturma izni başvurusu, Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 21. maddesi uyarınca; yabancının vatandaşı olduğu veya yasal olarak bulunduğu ülkedeki konsolosluklara yapılır. Konsolosluklar, oturma izni başvurularını görüşleriyle birlikte Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’ne iletir. Genel Müdürlük, gerekli gördüğünde ilgili kurumların görüşlerini de alarak başvuruları sonuçlandırdıktan sonra, oturma izninin düzenlenmesi ya da başvurunun reddedilmesi için konsolosluğa bilgi verir. Başvurular, en geç doksan gün içinde sonuçlandırılır ve oturma izni başvurusuna ilişkin kararlar başvuran kişiye tebliğ edilir. 5. Kısa Dönem Oturma İzninin Uzatılması Kısa dönem oturma izni uzatma başvuruları, oturma izni süresinin dolmasına altmış gün kalmasından itibaren en geç oturma izni süresi dolmadan önce valiliklere yapılır. Yani oturma izinlerini uzatma yetkisi valiliklerdedir. Ayrıca; oturma iznini uzatma başvurusunda bulunanlara, harca tabi olmayan bir belge verilir. Bu yabancılar, oturma izni süreleri sona ermiş olsa dahi haklarında karar verilinceye kadar bu belgeyle Türkiye’de oturma etmeyi sürdürebilirler. Dolayısıyla oturma izin süresi dolmadan oturma izninin uzatılması için başvuran yabancıların verilmiş olan bu belgeyle Türkiye’deki ikametlerine devam etmeleri mümkün kılınmıştır. 6. Kısa Dönem Oturma İzninin Reddi, İptali veya Uzatılmaması Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 33. maddesinde, kısa dönem oturma izninin reddi, iptali ve uzatılmaması hakkındaki düzenlemelere yer verilmiştir. Buna göre; aşağıdaki hallerde kısa dönem oturma izni verilmez, verilmişse iptal edilir ve süresi bitenler uzatılmaz: Kısa dönem oturma izni şartlarından birinin veya birkaçının yerine getirilmemesi veya ortadan kalkması, İkamet izninin, veriliş amacı dışında kullanıldığının belirlenmesi, Hakkında geçerli sınırlı dışı etme veya Türkiye’ye giriş yasağı kararı bulunması. 7. Kısa Dönem Oturma İzni (İkamet İzni) Başvurusunun Reddi Kararının İptali Davası Yukarıda detaylıca izah edildiği üzere, mevzuatın konuya ilişkin şartlarını sağlayan yabancı kişilerin kısa dönem oturma izni başvuruları, idare tarafından incelenip bir karara bağlanır. Kimi durumlarda, idare, çeşitli gerekçelerle bu başvuruların reddine karar verebilmektedir. Başvurunun reddi gerekçesi, mevzuatta düzenlenen şartların sağlanamaması, eksik ya da yanlış evrakla başvuru gibi sebepler olabildiği gibi, idare takdir yetkisi dahilinde de ret kararı verebilir. Kısa dönem oturma izni başvurusu reddedilen yabancı kişiler, bahse konu ret kararının hukuka aykırı olduğunu düşünüyorlarsa, bu kararın iptali talebiyle dava açabilirler. Bu davalar, kararı veren idarenin bulunduğu yerdeki idare mahkemesinde açılmalıdır. Dava açma süresi ise, vatandaşlık başvurusunun reddi kararının ilgilisine tebliğ edildiği tarihten itibaren 60 gündür. Vatandaşlık başvurusuna ilişkin idare tarafından verilen başvurunun reddi ya da kabulü kararları, esasen birer idari işlem niteliğindedir. Bu sebeple, idari işlemlerin hukuka uygun olabilmesi için sahip olmaları gereken tüm unsurları taşıması olmazsa olmaz bir zorunluluktur. “İdari İşlemlerin İptali” yazımızda açılandığı üzere, amaç, konu, sebep, yetki ve şekil unsurlarından en az birinin sakat olduğu tespit edilen idari işlemler, mahkemece iptal edilebilirler. 8. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Kısa Dönem İkamet İzni Başvuruları Ne Kadar Sürede Sonuçlanır? Kısa dönem ikamet izni başvuruları, başvurunun işleme alınmasından itibaren en geç doksan gün içerisinde sonuçlandırılır. Kısa Dönem İkamet İzni En Fazla Ne Kadar Süre için Verilir? Kısa dönem oturma izni kural olarak en fazla 2 (iki) yıl olacak şekilde verilmektedir. Aile İkamet İzninin Kısa Dönem İkamet İznine Çevrilmesi Hangi Durumlarda Söz Konusu Olur? En az 3 yıl süre boyunca aile ikamet izni ile Türkiye’de kalmış olan ve 18 yaşını doldurmuş kişiler ve destekleyicinin ölmesi halinde destekleyiciye bağlı olarak aile ikamet izniyle Türkiye’de kalanlar aile ikamet izninin kısa dönem ikamet iznine çevrilmesini talep edebilecektir. Kısa Dönem İkamet İzni için Gerekli Olan Belgeler Nelerdir? İkamet İzni Başvuru FormuPasaport veya yerine geçen bir belgenin aslı ve fotokopisi4 adet biyometrik (ICAO standartlarında) fotoğrafSağlık SigortasıAdli Sicil Kaydıİkamet izni boyunca yetecek miktarda maddi imkanını ispatlar belgelerDuruma göre gerekli ise ek belgeler Kısa Dönem Oturum İzni Başvurusunda Eksik Belge Tespit Edilirse Ne Olur? Kısa dönem ikamet izni başvurusunda eksik belge olduğunun tespit edilmesi halinde eksik olan belgelerin hangileri olduğu ve eksikliklerin 15 gün içerisinde giderilmesi gerektiği yabancı uyruklu kişiye bildirilir. Söz konusu eksik belgelerin 15 gün içerisinde tamamlanmaması halinde başvuru değerlendirmeye alınmayacak ve işlemden kaldırılacaktır. Kısa Dönem Oturum İzni Kartları Nereden Temin Edilir?  Bütün ikamet izni kartları İl Göç İdaresi Genel Müdürlüğü tarafından basılarak PTT aracılığı ile yabancı uyruklu kişilerin adreslerine gönderilmektedir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Oturma izni, Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nda düzenlenen diğer ikamet izinlerine nazaran daha kolay alınabildiği için en çok başvuru yapılan ikamet izni türüdür. ### İskan Ruhsatı Talebinin Reddi ve İptal Davası Yapı kullanma izin belgesi, hukuki ve mimari anlamda gerekli tüm standartları taşıyan yapılara ilişkin verilen belgedir. Yapı kullanma izin belgesi halk arasında iskân belgesi olarak da bilinmektedir. Yapı kullanma izin belgesi alınabilmesi için bu yapı hakkında inşaat ruhsatı alındığı tarihten itibaren 2 sene içerisinde yapının inşaatına başlanması, bu tarihten sonraki 5 sene içerisinde de yapının inşaatının tamamlanması gerekmektedir. Ancak önemle belirtmek gerekir ki 5 sene içinde tamamlanan bu inşaat eğer projede belirtildiği şekilde yapılmamışsa bu inşaatın yıkılmasına karar verilebilir. Yapı kullanma izin belgesi yapının bulunduğu yerdeki belediyeye başvurularak alınabilir. Ancak kimi durumlarda, yapı ruhsatına uygun şekilde inşaat tamamlanmasına rağmen, ilgili yapının kullanılır hale gelebilmesi için yapı kullanma izin belgesi verilmesi talebinin reddedildiği durumlarla karşılaşılabilmektedir. Bir anlamda idari işlem niteliğindeki bu yapı kullanma izin belgesi verilmesi talebinin reddi kararına karşı, ilgililer idari işlemin iptali davası açabilir. İmar Hukuku; idare hukukunun imar faaliyetlerinin hukuki zeminini düzenleyen bir alt dalı olup konuya ilişkin başlıca mevzuat 3194 sayılı İmar Kanunu’dur. İmar; bayındır durumuna getirmek, bayındırlaştırmak, geliştirmek anlamına gelen bir idari faaliyettir. Temel olarak bu süreç şu aşamalardan geçer: 1. Yapı Kullanma İzin Belgesi (İskân Ruhsatı) Yapı kullanım izin belgesi (iskân ruhsatı), bir yapının, yapı ruhsatına uygun şekilde inşaatı tamamlandıktan sonra yasal olarak kullanımına başlanabileceğini gösteren bir nevi izin belgesidir. Yapının hukuka ve projeye uygun olarak inşa edildiğini göstermektedir. İlgililer tarafından ruhsat ve eki mimari projeye uygun şekilde inşa edilen yapıya yönelik olarak yapı kullanma izin belgesi düzenlenmesi talebiyle yetkili kurumlara başvuruda bulunulabilir. Bu başvuru üzerine 30 gün içerisinde yapı kullanma izin belgesi düzenlenmesi zorunludur. Konuya ilişkin olarak Planlı Alanlar İmar Yönetmeliği’nde yer verilen tanımlama aynen şu şekildedir: “Yapının ruhsat eki projelerine uygun olarak tamamlandığını gösteren, yapının kullanımına izin veren, Ek-9’da yer alan forma uygun olarak düzenlenen, onaylı belgeyi, İskân ruhsatı alınmamış olması, yapının kullanıma müsait olmadığını gösterir. “ Daha açık bir ifadeyle, yapının, yapı ruhsatına uygun şekilde inşaatı tamamlandıktan sonra tekrar idareye başvuru yapılarak “yapı kullanma izni” (iskan) istenir. İskân ruhsatı, yapı ruhsatı alındıktan sonraki sürece ilişkindir. Yapı ruhsatı talepleri hakkında daha detaylı bilgi için “Yapı Ruhsatı Talebinin Reddi Kararına İtiraz ve Dava Yolu” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Yapı Kullanma İzin Belgesi (İskân Ruhsatı) Alma Şartları Yapı tamamen bittiğinde tamamı, kısmen kullanılması mümkün kısımları tamamlanmışsa bu kısımların kullanılması için izin alınması gerekmektedir. Bu izin, inşaat ruhsatını veren belediye veya valilik bürolarından alınır. Yapının ruhsat ve eklerine uygun olduğu ve kullanılmasında bir mahzur görülmediği takdirde yapı kullanma izni verilecektir. İskân ruhsatı almak için gereken belgeler şu şekildedir: İskân Ruhsatı İçin Dilekçe Tapu Kayıt Vergi Dairesinden alınacak “Vergi Borcu Yoktur” Yazısı İZSU, Dış Kanal Belgesi Telekom Uygunluk Yazısı Proje Müellifleri Raporu Yapı Denetim Kuruluşu Belgesi Bina Cephe Fotoğrafları Emlak ve Çevre Temizlik Vergileri “Borcu Yoktur” Belgesi SGK’dan alınacak “SGK Borcu Yoktur” Belgesi Sığınak Raporu Yangın Tesisat Raporu Belediyeler/valilikler, mal sahiplerinin başvurusunu otuz gün içinde neticelendirmek zorundadır. Aksi halde, bu sürenin sonunda yapının tamamen veya biten kısmının kullanılmasına izin verilmiş sayılacaktır. Yani otuz günlük susma, bir zımni kabul anlamına gelmektedir. Böylece, idarenin iskân kontrolü için gecikmesi halinde artık o yapı hakkında bir yapı kullanım izni varmış gibi kullanıma hazır olarak değerlendirilecektir. Ek olarak yapı kullanma izin belgesine konu olan yapının inşaatına, inşaat ruhsatı alındıktan sonra 2 sene içerisinde başlanmalıdır. Bu inşaatın da 5 sene içinde tamamlanıp bu sürede iskân ruhsatının alınması gerekmektedir. Aksi halde yapı, kaçak ve hukuka aykırı hale gelecek ve bu yapı hakkında yıkım kararı verilebilecektir. Yıkım kararları ile ilgili detaylı bilgi almak için Yıkım Kararına Karşı İtiraz ve İptal Davası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. İskân verilmeyen ve alınmayan yapılar izin alınıncaya kadar elektrik, su ve kanalizasyon hizmeti ve tesislerinden faydalandırılmazlar. Ayrıca inşaat sırasında kat irtifakı olan bağımsız bölümler, projeye uygun bir şekilde yapılıp iskân izni alındıktan sonra kat mülkiyetine dönüştürülebilmektedir. Fakat iskân ruhsatı alınmamışsa mülkün kat irtifak tapusunun kat mülkiyetine dönüştürülmesi mümkün olmayacaktır. 3. Yapı Kullanma İzin Belgesi (İskân Ruhsatı) Verilmesi Talebinin Reddi Kararına Karşı İptal Davası İlgililer, yukarıda açıklanan usule uygun olarak ruhsat talebinde bulunmuş ancak bu talep hukuka aykırı bir şekilde reddedildiğini düşünüyorsa, idari yargıda iptal davası açılabilir. İdareye Başvuru Yapıldıktan Sonra İptal Davası Açılması İptal davası açmadan önce, iskân talebinin reddi kararının tebliğinden itibaren altmış gün içinde üst makamdan, üst makam yoksa kararı veren idari makamdan bu kararın kaldırılması istenebilir. Uygulamada kararı veren idari makam, yapının bulunduğu yerdeki belediye ya da valilik olmaktadır. İdareye başvuru, işlemeye başlamış idari dava açma süresini durdurur. Bu başvuruya otuz gün içinde cevap verilmezse istek reddedilmiş sayılır. Bu tarihten itibaren altmış günlük dava açma süresi içinde idari yargıda iptal davası açılabilir. Diğer ihtimalde kararın kaldırılması idari makamdan istenmiş ve idare talebi reddetmiş olabilir. Bu halde de, ret kararının tebliğinden itibaren altmış gün içinde iptal davası açılabilir. İdareye Başvuru Yapmayıp Doğrudan İptal Davası Açılması İdareye başvuru zorunlu bir yol olmayıp, ilgililerin isteğine bağlıdır. İlgililer isterse önce idareye başvurup ret kararının kaldırılmasını isteyebilecekleri gibi; isterlerse doğrudan idare mahkemesinde iptal davası açabilir. Konuya ilişkin olarak, idari yargıda açılacak iptal davalarına dair detaylı bilgi için “İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. İdari İşlemin İptali Davasında İleri Sürülebilecek Hususlar Hukuka uygun iskân taleplerinin hukuka aykırı bir şekilde reddedildiğini düşünen ilgililer iptal davası açabilecektir. Açılacak bu davada iskân talebinin reddinin hukuka aykırı olduğu ileri sürülecektir. Ret kararları idari işlem olduğu için işlemin yetki, şekil, sebep, konu, maksat yönlerinden biri yada birkaçıyla hukuka aykırı oldukları ileri sürülmelidir. İskân talebinin reddi işlemine karşı, iskân talebinin imar planına, yapı ruhsatiyesine uygun olduğu ileri sürülerek işlemin iptalinin talep edilmesi mümkündür. Açılacak iptal davasında, idarenin ret cevabında belirttiği sebeplere göre dava dilekçesi hazırlanır. Yetki Unsuru İskân talebi, işlemi yapmaya yetkili olmayan makamca reddedilirse bu ret kararı hukuka aykırı olur. Şekil Unsuru İskân talebinin reddi kararları, ilgilisine usulüne uygun bir şekilde tebliğ edilmelidir. Bu tebliğ işlemi olmadan verilen ret kararı hukuka aykırı olur. Ayrıca, ret için önceden, bir başka idari makamdan karar alınması gerekmesine rağmen bu karar alınmamışsa yine işlem sakatlanmış olur. Konu Unsuru Ret işleminin konusu meşru ve mevzuata uygun olmalıdır. Örneğin imar planına göre belli kata kadar inşaat yapılması öngörülmüşse bundan daha fazlasına izin veren inşaat ruhsatı konu unsuru bakımından hukuka aykırıdır. Amaç Unsuru İdari işlemlerin yegâne amacı kamu yararıdır. İdari işlemler, kamu yararı gereklerine uygun olmalıdır. İskân talepleri, kamu yararı dışında sırf şahsi çıkarlar için reddedilirse, bu durum işlemin maksat unsurunu zedeler ve ret işlemi, hukuka aykırı olur. 5. İptal Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme İdari işlem niteliğindeki yapı kullanma izin belgesi talebinin reddi işlemine karşı, bahse konu ret kararını veren idari kurumun bağlı bulunduğu yerdeki İdare Mahkemeleri görevli ve yetkilidir. 6. İptal Davasında Zamanaşımı Yapı kullanma izin belgesi talebine ilişkin olarak olası bir ret kararının ilgilisine tebliğinden itibaren altmış gün içinde ilgili kararın iptali için dava açılması gerekmektedir. Bahse konu tebliğden itibaren altmış günlük süre, dava açılabilmesi için hak düşürücü süredir. Yukarıda açıkladığımız şekilde idareye başvuru yapılması durumunda dava açma süresi işlemeye duracaktır. İdare tarafından red kararı verilmesi durumunda dava açma süresi işlemeye devam devam edecektir. Yapı ruhsatı talebi de hukuka aykırı şekilde reddedilebilmekte olup konuya ilişkin detaylı bilgi için “Ruhsat Talebinin Reddi Kararına İtiraz ve İptal Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 7. İskan Ruhsatı Hakkında Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Satın Aldığım Gayrimenkulün İskan Ruhsatının Olup Olmadığını Nasıl Öğrenirim? Gayrimenkullerin iskan durumu bilgileri tapularında yazmaktadır. Tapu belgesinde kat mülkiyeti ibaresi bulunması bu gayrimenkulün iskan ruhsatının bulunduğunu gösterir. Zira bina, belediye tarafından onaylanmamışsa kat mülkiyetine geçilemez. Kat mülkiyetine geçilebilmesi için binanın iskanının alınmış olması gereklidir. Gayrimenkulün Yapı Kullanma İzin Belgesi Olmazsa Ne Olur? Yapı kullanma izin belgesinin alınmamasının belki de en önemli etkisi gayrimenkulün kat mülkiyetine geçme imkanının bulunmamasıdır. Yapı kullanma izin belgesi alınmamışsa, taşınmaz cinsi tapuda arsa olarak gözükecektir. Ancak yapı kullanma izin belgesinin varlığı halinde taşınmaz cinsi arsa olmaktan çıkar ve tapuda bina olarak kayıt altına alınır. Böylece aboneliklerin yapılabilmesi de mümkün hale gelir. Belediye, Yapı Kullanma İzin Belgesi Vermedi. Şimdi Ne Yapmalıyım? Yapının hukuki olarak ve mimari olarak gerekli standartları taşıdığını düşünüyor ve belediyenin hukuka aykırı olarak yapı kullanma izin belgesi vermediğini düşünüyorsanız belediyenin bu kararına karşı ilk olarak belediyeye başvuruda bulunabilirsiniz. Belediyeden 30 gün içerisinde red kararı alırsanız, red kararının tebliği tarihinden itibaren veya  30 gün içinde bir cevap alamazsanız 30 günlük zımni red süresinin ardından 60 gün içinde belediyenin bulunduğu yerdeki idare mahkemelerinde dava açabilirsiniz. Bir diğer yol olarak belediyeye herhangi bir başvuruda bulunmayıp belediye tarafından verilen red kararından itibaren 60 gün içinde doğrudan dava yoluna gidebilirsiniz. Yapı Kullanma İzin Belgesini Müteahhit mi Alır? Taşınmaz için geçerli bu belgeyi inşaat sahibi -yani inşaatı yaptıran kişi-, müteahhit ya da noterden alınan belge ile yetki verdiği kişiler alabilir. Yapı Ruhsatı, Yapı Kullanma İzin Belgesi Yerine Geçer mi? Yapı ruhsatı, bir inşaatın başlayabilmesi için belediye tarafından verilen onay belgesidir. Yapı kullanım izin belgesi ise inşaat tamamlandıktan sonrasına ilişkin olarak, yapının kullanılabilmesine imkân veren belgedir. Bu durumda yapı ruhsatı ve yapı kullanma izin belgesinin birbirlerinden farklı nitelikte belgeler olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: İskân ruhsatı, yapı ruhsat tarihinden sonra beş yıl içinde alınması gerekmekte olup, aksi halde yapı, kaçak hale gelecek ve yıkım kararı verilebilecektir. ### Başka Devletin Vatandaşlığına Geçerek Türk Vatandaşlığından Çıkma Vatandaşlık hakkı, bireyin doğduğu andan itibaren sahip olduğu, hiçbir surette dokunulamaz ve vazgeçilmez bir haktır. Bireyi topluma ve vatandaşlık bağı ile bağlı olduğu devlete karşı koruyan bu hak, T.C. Anayasası’nda da tanınarak koruma altına alınmıştır. Anayasamızın 66. maddesinin 3. fıkrasında kanunun belirttiği şartlar ile kazanılan vatandaşlık hakkının yine ancak kanunda belirtilen koşullar altında kaybedilebileceği düzenlenmiştir. Buna göre, başka bir devletin vatandaşlığının gönüllü olarak kazanılması suretiyle Türk vatandaşlığından çıkma hali de, vatandaşlığın yetkili makam kararı ile kaybedilebileceği hukuki yollardan biridir. Yürürlükte olan 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu gerekçesinde, Avrupa Vatandaşlık Sözleşmesine atıf yapılmak suretiyle, belirtilen sözleşmeyle bağlı olunduğu ortaya konmuştur. “ Avrupa Vatandaşlık Sözleşmesi’nin 4. maddesinde; Hiç kimse keyfi olarak vatandaşlığından mahrum edilemez.” denilerek, kişinin vatandaşlığı kaybetmesi hallerinin keyfilikten uzak olması gerektiği belirtilmiştir. Aynı sözleşmenin 7. maddesinde ise vatandaşlığın kaybı için haklı olabilecek sebepler sayılarak “başka bir vatandaşlığın gönüllü olarak kazanılması” vatandaşlığın kaybı sebeplerinden biri olarak düzenlenmiştir. 1. Türk Vatandaşlığından Çıkmanın Şartları Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 25. maddesinde Türk vatandaşlığından çıkmanın şartları düzenlenmiştir. Bu şartları sağlayan kişilere Bakanlıkça çıkma izni veya çıkma belgesi verilebilir. Türk vatandaşlığından çıkmanın şartları şunlardır: Ergin ve ayırt etme gücüne sahip olmak. Yabancı bir devlet vatandaşlığını kazanmış olmak veya kazanacağına ilişkin inandırıcı belirtiler bulunmak. Herhangi bir suç veya askerlik hizmeti nedeniyle aranan kişilerden olmamak. Hakkında herhangi bir mali ve cezai tahdit bulunmamak. Türk vatandaşlığından çıkmak isteyen kişinin belirtilen bütün bu şartları birlikte taşıması gerekir. Bu şartlardan birisinin dahi sağlanmaması halinde Türk Vatandaşlığından çıkılması mümkün değildir. Vatandaşlık hakkı vazgeçilemez temel hak ve özgürlüklerden olduğundan, Türk vatandaşlığından çıkmak isteyen kişi, öncelikle yabancı bir devletin vatandaşlığını kazanmalı veya kazanacağına ilişkin inandırıcı belirtiler olmalıdır. Ayrıca kişilerin vatansız kalmaması esası da bu noktada belirleyici olmuştur. 2. Türk Vatandaşlığından Çıkma Belgeleri Başka bir devletin vatandaşlığını kazanarak Türk vatandaşlığından çıkmak isteyenlere verilecek belgeler, kişilerin durumuna göre farklılık göstermektedir. Bu husus Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 26. maddesinde düzenlenmiştir. İlgili maddede iki farklı belge tanımlanmıştır. Bunlar: Türk Vatandaşlığından Çıkma İzin BelgesiYabancı bir devlet vatandaşlığını kazanmak üzere Türk vatandaşlığından çıkmak için izin isteyenlerden talepleri uygun görülenlere Bakanlıkça verilen belgedir. Geçerlilik süresi, karar tarihinden itibaren 2 yıldır. Bu süre içinde ikametin bulunduğu valiliğe veya yurt dışındaysa dış temsilciliklere, başka bir devlet vatandaşlığının kazanıldığını gösteren bilgi ve belgeler verilmelidir. Aksi takdirde, Türk vatandaşlığından çıkma izin belgesi geçersiz hale gelir. Türk Vatandaşlığından Çıkma Belgesi Türk vatandaşlığından çıkma izni sonucunda veya önceden yabancı bir devlet vatandaşlığını kazandığını belgeleyenlere ise “Türk vatandaşlığından çıkma belgesi” verilir. Zira, yukarıda bahsedildiği üzere kişinin vatandaşlıktan çıkabilmesi için başka bir devletin vatandaşlığını iktisap etmiş olması veya iktisap edeceğini kesin bir şekilde ortaya koyması gerekmektedir. Özetle; çıkma talebinde bulunan kişiye ilk durumda çıkma izin belgesi verilecek olup, akabindeki 2 yıl içinde vatandaşlıktan çıkma koşullarının sağlandığının ispatlanması halindeyse vatandaşlıktan çıkma belgesi verilir. Türk Vatandaşlığından Çıkma Belgesinin alınabilmesi için başka bir devletin vatandaşlığının kazanıldığı veya mutlaka kazanılacağı ortaya konmuş olmalıdır. 3. Vatandaşlıktan Çıkma İzin Belgesinin Geçerlilik Süresi Vatandaşlıktan çıkma izin belgesinin ne kadar süre geçerli olacağı Türk Vatandaşlığı Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmeliğin 46. maddesinde düzenlenmiştir. Söz konusu hükme göre; “(1) Türk vatandaşlığından çıkma izin ve çıkma belgesi, karar tarihinden itibaren iki yıl geçerlidir. (2) Çeşitli nedenlerle karar tarihinden itibaren iki yıl içerisinde ilgiliye teslim edilemeyen çıkma izin ve çıkma belgeleri, kararın ve belgelerin iptal edilmesi için müracaat makamınca Bakanlığa iade edilir. (3) Türk vatandaşlığından çıkmasına izin verilen kişinin Kanunda aranan şartlardan birini kaybettiğinin müracaat makamlarınca tespiti halinde, çıkma izin ve çıkma belgeleri teslim edilmez. Kişi hakkında alınan kararın ve belgelerin iptal edilmesi için Bakanlığa iade edilir.” Bu kanun hükmü dolayısıyla, süresi içinde yabancı devlet vatandaşlığının kazanılamaması durumunda çıkma izin belgesi geçersiz hale gelir. 4. Türk Vatandaşlığından Çıkmanın Geçerliliği ve Sonuçları Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 27. maddesi uyarınca; gerekli koşulları sağlayarak Türk vatandaşlığından çıkmak isteyen kişiye, imzası karşılığında Türk vatandaşlığından çıkma belgesi verilir. Bu belgenin teslimi ile beraber, kişi, Türk vatandaşlığını kaybeder, nüfus aile kütüklerindeki kayıtları kapatılır ve bu kayıp tarihinden itibaren yabancı muamelesine tabi tutulur. Doğumla Türk vatandaşı olup da çıkma izni alarak vatandaşlığını kaybeden kişiler ve 3. dereceye kadar altsoyları, bazı istisnalar dışında Türk vatandaşlarına tanınan haklardan yararlanmayı sürdürürler. Bahse konu istisnaların başında, seçme ve seçilme hakkını artık kullanamayacak olmaları gelir. Keza, bu kişileri askerlik vazifesini ifa hak ve/veya yükümlülükleri ortadan kalktığı gibi, kadrolu şekilde asli ve sürekli kamu hizmeti görevlerinde de bulunamazlar. Ancak işçi, geçici veya sözleşmeli personel gibi statülerde kamu kurum ve kuruluşlarında çalışmaları mümkündür. Muafen araç veya ev eşyası ithal etme hakları da söz konusu olmayacaktır. Bu hakların kullanılabilmesi için çıkma izni alarak Türk vatandaşlığından ayrılan kişilere verilebilen ve “Mavi Kart Uygulaması” başlıklı yazımızda detayları anlatılan mavi kartın ibrazı gerekir. 5. Türk Vatandaşlığından Çıkan Kişinin Eşinin ve Çocuklarının Durumu Türk vatandaşlığından çıkan kişi evli ise eşinin ve varsa çocuklarının vatandaşlık durumlarının ne olacağı Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 27. maddesinin 2. fıkrasında düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre: “Eşlerden birinin çıkma izni almak suretiyle Türk vatandaşlığını kaybetmesi, diğer eşin vatandaşlığına tesir etmeyecektir. Bununla birlikte Türk vatandaşlığını kaybeden kişi ana ya da baba ise; vatandaşlıktan çıkan ebeveynin talebinin bulunması ve diğer ebeveynin de muvafakat etmesi halinde çocukları da kendileri ile birlikte Türk vatandaşlığını kaybederler. Diğer eşin muvafakat vermemesi halinde ortak çocukların vatandaşlık durumları hakim kararına göre belirlenir. Şayet vatandaşlığın kaybı, çocukları vatansız kılacak ise belirtilen hususlar uygulanmayacak ve çocukların Türk vatandaşlığından çıkmasına izin verilmeyecektir.” Özetle, kişinin evli olması halinde vatandaşlıktan çıkması eşine hiçbir surette etki etmeyecektir. Kural olarak vatandaşlıktan çıkmak çocuğa da etki etmemekle birlikte eğer vatandaşlıktan çıkan kişinin talebi ve diğer ebeveynin muvafakati varsa ve çocuklar vatansız kalmayacaklar ise onlar için de çıkma izni verilebilecektir. 6. Sonuç Vatandaşlıktan çıkma, vatandaşlığın yetkili makam kararı ile kaybının bir yolu olup kişinin belirtilen şartları sağlamış olması mutlak olarak vatandaşlıktan çıkma hakkı sağlamamaktadır. Zira yukarıda belirtildiği üzere belirtilen şartları taşıyan kişi çıkma izni için ilgili kuruma başvuru yapar ve Bakanlığın izin vermesi halinde Türk vatandaşlığından çıkabilir. Bakanlık izin vermek zorunda olmamakla birlikte idare olarak tesis ettiği idari işlemde keyfi şekilde davranmamak ve gerekçeli işlem tesis etmek zorundadır. Dolayısıyla, eğer kanunda aranan şartlar sağlanıyorsa ve başkaca bir hukuka aykırı bir durum bulunmuyorsa başvuran kişiye vatandaşlıktan çıkma izni verilebilecektir. İdarenin aksi uygulamalarına ilişkin olaraksa, vatandaşlıktan çıkma başvurusu reddedilen kişiler, “İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası” yazımızda bahsi geçtiği şekilde idareye karşı iptal davası açabilirler. Son olarak, Türk vatandaşı olduğu halde yazımızda anlatıldığı üzere gerekli koşulları sağlayarak Türk vatandaşlığını kaybeden kişilerin sonradan tekrar Türk vatandaşlığına geçmeleri mümkündür. Konuya ilişkin detaylı bilgi için “Mavi Kartlıların Yeniden Türk Vatandaşlığına Geçmesi” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 7. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Türk Vatandaşlığından Çıkmak İçin Nereye Başvurmalıyım? Türk Vatandaşlığından çıkmak isteyen kişinin bizzat kendisi İl Nüfus ve Vatandaşlık Müdürlüklerine başvurmalıdır. Eğer Türk Vatandaşlığından çıkmak isteyen kişi yurt dışındaysa bulunduğu yerdeki Türkiye dış temsilciliklerine başvuruda bulunarak Türk Vatandaşlığından çıkma izni isteyebilir. Türk Vatandaşlığından Çıkma İzin Belgesi Aldım. Daha Sonra Yabancı Devlet Vatandaşlığı Kazandım. Bu Durumda Doğrudan Türk Vatandaşlığını Kaybetmiş Oluyor muyum? Çıkma izin belgesinin alınmasının ardından yabancı devletin vatandaşlığının kazanılması halinde kişi doğrudan Türk Vatandaşlığından çıkmış olmayacaktır. Türk Vatandaşlığından çıkma izni başvurusunda bulunulan makama (yurt içinde İl Nüfus ve Vatandaşlık Müdürlükleri)  yabancı devletin vatandaşlığının kazanıldığına dair belgenin sunulması halinde imza karşılığında Türk Vatandaşlığından Çıkma Belgesi teslim edilir ve bu aşamada vatandaşlıktan çıkmış olunur. Türk Vatandaşlığından Çıktıktan Sonra Türk Vatandaşlarına Tanınan Haklardan Yararlanabilir miyim? Doğumla Türk vatandaşı olup da çıkma izni alarak vatandaşlığını kaybeden kişiler ve 3. dereceye kadar altsoyları, bazı istisnalar dışında Türk vatandaşlarına tanınan haklardan yararlanmayı sürdürürler. Bu kişiler “Mavi Kartlı” olarak anılırlar. Mavi kartlıların Türk Vatandaşlarından farklı olan en önemli özellikleri olarak seçme ve seçilme haklarının bulunmaması ve askerlik yükümlülükleri ortadan kalkması olarak sayılabilir. Ayrıca bu kişiler kadrolu şekilde kamu görevinde bulunamamaktadırlar. Türk Vatandaşlığından Çıkarsam Emekli Aylığımı Kaybeder miyim? Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 28.maddesinin 2.fıkrasına göre Türk Vatandaşlığından çıkan kişilerin sosyal güvenliğe ilişkin kazanılmış hakları saklıdır. Bu nedenle emekli aylığına hak kazanılmasının ardından Türk Vatandaşlığından çıkılması emeklilik aylığının kaybedilmesine sebebiyet vermeyecektir. Türk Vatandaşlığından Çıkarsam Çocuklarım da Türk Vatandaşlığını Kaybeder mi? Türk Vatandaşlığından çıkan kişi talep ederse ve diğer ebeveyn de buna muvafakat ederse bu durumda vatandaşlıktan çıkan kişinin çocukları da kendileri ile birlikte Türk vatandaşlığını kaybederler. Eğer diğer ebeveyn yabancıysa Türk vatandaşlığından çıkan ebeveynin çocuğunun da vatandaşlıktan çıkması konusundaki talebi tek başına yeterli olmaktadır. Türk Vatandaşlığından Çıkmam Eşime Etki Eder mi? Türk vatandaşlığından çıkılması eşin de Türk vatandaşlığını kaybetmesi anlamına gelmez. Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 27. Maddesinin 2.fıkrasına göre eşlerden birinin çıkma izni almak suretiyle Türk vatandaşlığını kaybetmesi, diğer eşin vatandaşlığına tesir etmeyecektir. Hiçbir Devletin Vatandaşı Olmak İstemiyorum. Türk Vatandaşlığından Çıkmam Mümkün müdür? Türk Vatandaşlığından çıkabilmek için yabancı bir devletin vatandaşlığının kazanmış olunması veya yabancı bir devletin vatandaşlığının kazanılacağına dair inandırıcı belirtilerin bulunması gerekmektedir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Başka bir devletin vatandaşlığının gönüllü olarak kazanılması suretiyle Türk vatandaşlığından çıkma hali de, vatandaşlığın yetkili makam kararı ile kaybedilebileceği hukuki yollardan biridir. ### Açıktan Atama Talebinin Reddine İtiraz ve İptal Davası 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 92. maddesinde ‘’açıktan atama’’ prosedürü düzenlenmiştir. Buna göre memurluğa dönme (göreve dönme) talebi, memurluktan çıkarılma cezası alanların geçmişte yaptıkları memurluk görevlerine dönmek veya kendi isteğiyle ayrılanların tekrar devlet memuru olmak için yaptıkları başvuruya denir. Keza, T.C. Emekli Sandığı Kanunu hükümlerine göre emekli olan kişilerin de herhangi bir kurumda memur olmak için yaptıkları başvurular, göreve dönme talebi olarak değerlendirilir. Geçmiş zamanda memur olup başvuru tarihi itibariyle memuriyeti bulunmayan kişilerin, devlet memurluğuna tekrar alınması, “açıktan atama” işlemi ile gerçekleştirilir. Açıktan atama işleminde, merkezi sınavla yapılan bir merkezi atama yerine idarenin ilanında belirlediği vasıflara sahip kişilerin yaptıkları başvuru neticesinde bir atama yapılır. Bu atamada merkezi atamadan farklı olarak idarenin takdir yetkisi ön plandadır. Memurların yeniden devlet memurluğuna dönme talebi başta 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu olmak üzere mevzuattaki hükümler değerlendirilerek kabul veya reddedilir. Bahse konu kabul veya ret kararı, esasen idari işlem niteliğinde olduğundan, talebi usulsüz olarak reddedilen memurlar Memurluk Görevine Dönme Talebinin Reddi Kararının İptali Davası açabilirler. 1. Devlet Memurluğundan Kendi İsteğiyle Ayrılanların Memurluğa Dönme Talebi 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 92. maddesinde yer alan “İki defadan fazla olmamak üzere memurluktan kendi istekleriyle çekilenlerden veya bu Kanun hükümlerine göre çekilmiş sayılanlardan tekrar memurluğa dönmek isteyenler, ayrıldıkları sınıfta boş kadro bulunmak ve bu sınıfın niteliklerini taşımak şartıyla ayrıldıkları tarihte almakta oldukları aylık derecesine eşit bir derecenin aynı kademesine veya 71 inci madde hükümlerine uyulmak suretiyle diğer bir sınıfta eşit derecedeki kadrolara atanabilirler.” hükmü uyarınca devlet memurluğundan kendi isteği ve iradesi doğrultusunda ayrılan memurların, tekrar başvurarak devlet memurluğuna atabilmesi mümkündür. Ancak yukarıda alıntılanan kanun maddesinde açıkça düzenlendiği üzere bu atamanın yapılması belli şartlara tabidir. Bunlar; Memurun kendi isteği ile çekilmesi veya çekilmiş sayılması, İki veya daha az sayıda çekilmiş olması, Ayrıldıkları sınıfta boş kadro bulunması, Geri dönme başvuru tarihi itibariyle bu sınıfın niteliklerini taşımasıdır. Bu kişilerden, aday memur iken görevinden ayrılanlar kendi kurumlarına, asil memurluğa atanarak memuriyetten ayrılanlar ise istedikleri takdirde kendi kurumlarına veya başka bir kuruma dilekçeyle başvurabilirler. Çekilen veya çekilmiş sayılan memur açısından bu şartlar sağlanmadığı takdirde yeniden atanma başvuruları reddedilecektir. Şartların sağlaması halinde ise idarenin takdir yetkisi olup bu takdir yetkisinin kamu yararına ve hukuka uygun olması gerekmektedir. Takdir yetkisinin hukuka aykırı kullanılarak göreve dönme talebinin reddi halinde bu karara karşı iptal davası açılabilecektir. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için Devlet Memurluğundan Çekilmiş Sayılma başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Devlet Memurluğundan Emekli Olanların Göreve Dönme Talebi 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 94. maddesinde yer alan “ T.C. Emekli Sandığı Kanunu hükümlerine göre emekli olanlardan (5434 sayılı Kanunun 104 üncü maddesine göre emeklilikle ilgili görevlere yeniden atanamayacaklar hariç) sınıfında yazılı nitelikleri taşımakta bulunanlar kanunun 92 nci maddesi hükümlerine göre kurumlarda boş kadro bulunmak şartıyla yeniden memurluğa alınabilirler.” hükmü uyarınca devlet memurluğundan emekli olan memurların başvuru ile devlet memurluğuna atabilmesi mümkündür. Ancak Kanun maddesinde açıkça düzenlendiği üzere bu atamanın yapılması belli şartlara tabidir. Bunlar; T.C. Emekli Sandığı Kanunu hükümlerine göre emekli olunması, Ayrıldıkları sınıfta boş kadro bulunması, Geri dönme başvuru tarihi itibariyle bu sınıfın niteliklerini taşımasıdır. Bu şartları taşıyan memurların başvurusu üzerine, idare tarafından atamaları gerçekleştirilebilecektir. Ancak 5335 sayılı Kanun’un 30. maddesi uyarınca herhangi bir sosyal güvenlik kurumundan emeklilik veya yaşlılık aylığı alanlar bu aylıkları kesilmeksizin; genel bütçeye dahil daireler, katma bütçeli idareler, döner sermayeler, fonlar, belediyeler, il özel idareleri, belediyeler ve il özel idareleri tarafından kurulan birlik ve işletmeler, sosyal güvenlik kurumları, bütçeden yardım alan kuruluşlar ile özel kanunla kurulmuş diğer kamu kurum, kurul, üst kurul ve kuruluşları, kamu iktisadi teşebbüsleri ve bunların bağlı ortaklıkları ile müessese ve işletmelerinde ve sermayesinin ’sinden fazlası kamuya ait olan diğer ortaklıklarda herhangi bir kadro, pozisyon veya görevde çalıştırılamaz ve görev yapamazlar. Yine aynı maddede emekli aylığı kesilmeden yeniden ataması yapılabilecek meslek gruplarına yer verilmiştir. Görüleceği üzere memurluktan emekli olanların tekrar memurluğa atanması için talep ettikleri memurluğun 5335 Sayılı Kanunun 30 maddesinde düzenlenen istisnai memurluklardan olması veya emekli aylığının kesilmesi gerekmektedir. 3. Memurluktan Çıkarma Cezası Alan Kişilerin Mahkeme Kararı ile Memurluğa Dönmesi Memurluğa alınma şartlarından herhangi birini taşımadığı sonradan anlaşılan veya memurluk sırasında bu şartlardan herhangi birini kaybeden kişinin memurluğu sona erer. Her iki durumda da memurluk idare tarafından gerçekleştirilen bir işlemle sona erdiğinden bu işlemlerin davaya konu edilmesi ve hukuka aykırı olmaları durumunda iptali mümkündür. Devlet memurluğundan çıkarma cezasının tanımı ve hangi hallerde verileceği 657 Sayılı kanunun 125. maddesinin E bendinde düzenlenmiştir. Memurlara Verilebilecek Disiplin Cezaları yazımızda detaylandırıldığı üzere, en ağır disiplin cezası, bir daha atanmamak üzere devlet memurluğundan çıkarılma cezasıdır. Ancak memurluktan çıkarma cezasının da dahil olduğu disiplin cezalarının iptal davasına konu edilmesi mümkündür. Yargılama sonucunda disiplin cezasının iptaline karar verilmesi halinde, çıkarma cezasını veren kuruma başvuru yapılarak memuriyete tekrar atama yapılması talep edilebilir. Konu ile ilgili detaylı bilgi için Memura Verilen Disiplin Cezasına İtiraz ve İptal Davası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Memurluğa alınma şartlarından herhangi birini taşımadığı sonradan anlaşılan veya memurluk sırasında bu şartlardan herhangi birini kaybeden kişinin memurluğunun sona erdirilmesi de birer idari işlemdir. Bu işlemlere karşı da, kişinin, memurluk için gereken vasıfları taşıdığı iddiasıyla iptal davası açması mümkündür. Yapılacak yargılama nihayetinde de gerçekten de ilgili idari işlemler hukuka aykırı bulunurlarsa iptal edilirler. Bu durumda memurluğa alınma şartlarından herhangi birini taşımadığı veya memurluk sırasında bu şartlardan herhangi birini kaybettiği iddia edilen kişi memurluğa dönecektir. Uygulamada en sık karşılaşılan durum, memurun güvenlik soruşturması sebebiyle memuriyetine son verilmesi olup, konuyla ilgili “Memurun Olumsuz Güvenlik Soruşturmasına İtirazı ve İptal Davası” yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. Memurluğa Dönme Talebinin Reddi Kararının İptali Davası Göreve dönme talebine muhatap olan idare, işbu talep karşısında kadro, ihtiyaç ve hizmet gereklerini göz önünde bulundurup, takdir yetkisine dayanarak karar vermektedir. Ancak idarenin bu takdir yetkisi mutlak olmayıp, kamu yararı ve hizmet gerekleri ile sınırlandırılmaktadır. Bu nedenle idarenin, memurluğa dönme talebi sonrasında tasarruflarının, yargı denetimine tabi olduğu kabul edilmektedir. Takdire dayalı işlemlerin sebep ve amaç yönünden yargı denetimine tabi olduğu hususu idare hukukunun bilinen ilkelerindendir. İdarenin açıktan atamaya ilişkin takdir yetkisini kadro, ihtiyaç, hizmet gerekleri ve atanma isteyen kişinin kişisel konumu gibi durumlar dikkate alınarak kullanılıp kullanılmadığı yargı mercilerince incelenmelidir. Bu durumda memurluğa dönme talebi karşısında verilen ve talep sahibinin menfaatinin ihlal edilmesine sebep olan ret kararının, hukuka uygunluğunun denetlenmesi açısından, idare mahkemelerinde dava açılabilir. İşbu dava iptal davası olup, idare tarafından gerçekleştirilen idari işlemin özellikle sebep ve amaç bakımından hukuka aykırılığının denetlenmesi sağlanabilir. Konuya ilişkin detaylı bilgi için “İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 5. Memurluğa Dönme Talebinin Reddi Kararının İptali Davasında Zamanaşımı Memurluğa dönme talebinin reddi kararına karşı, ilgilisinin, talebin reddine ilişkin kararın kendisine tebliğini izleyen günden itibaren 60 gün içinde iptal davası açması gerekmektedir. Talebi reddedilen şahıslar aynı zamanda, haklarının ihlal edilmesi dolayısıyla oluşan zararın tazmini için idareye karşı tam yargı davası da açabilirler. Tam yargı davasının tek başına açılması mümkün olduğu gibi iptal davasıyla birlikte veyahut iptal davasının karara bağlanması üzerine açılması da mümkündür. Bu koşulda, tam yargı davası, iptal davası kararının tebliği veya memurluğa dönme kararının reddinin icrasından itibaren 60 gün içinde açılabilir. Tam yargı davasına ilişkin detaylı bilgi için “İdareye Karşı Açılacak Tazminat (Tam Yargı) Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 6. Memurluğa Dönme Talebinin Reddi Kararının İptali Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme İptal ve tam yargı davalarında görevli mahkeme idare mahkemeleri olup, yetkili mahkeme ise, özel bir düzenleme olmamakla birlikte, idari işlemi yapan idari merciin bulunduğu yer mahkemesidir. 7. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Memurluğa Dönme Talebinin Reddine Karşı İtiraz Edilebilir mi? Memurluğa dönme talebinin reddi, bir idari işlemdir. Dolayısıyla idari işlemlerde gidilebilecek alternatif yol olan itiraz prosedürünün işbu idari işlemde de işletilmesi mümkün olabilecektir. Bu kapsamda memurluğa dönme talebini reddeden idareye, red talebinin ilgilisine tebliğinden itibaren 60 gün içerisinde verilecek bir dilekçe ile itiraz etmek mümkün olabilecektir. İtiraz Prosedürünün İşletilmesi Zorunlu mudur? Memurluğa dönme talebinin reddi idari işlemine karşı itiraz prosedürünün işletilmesi zorunlu değildir. Kişi dilerse idareye itiraz etmeksizin doğrudan kararın tebliğinden 60 gün içerisinde İptal Davası açabilecektir. Ancak ilgili kişinin öncelikle itiraz etmesi halinde 60 günlük zamanaşımı süresi duracak ve idare tarafından itiraza cevap verilene veya her halükarda 30 gün sonunda dava açma zamanaşımı süresi yeniden işlemeye başlayacaktır. Memur Açıktan Atama Sistemi İle Üst Derecelere Atanabilir mi? Devlet Memurları Kanunu’nun 92. maddesinde açıktan atama sistemi ile memurların ayrıldıkları sınıfta boş kadro bulunmak ve bu sınıfın niteliklerini taşımak şartıyla ayrıldıkları tarihte almakta oldukları aylık derecesine eşit bir derecenin aynı kademesine veya 71. madde hükümlerine uyulmak suretiyle diğer bir sınıfta eşit derecedeki kadrolara atanabilecekleri düzenlenmiştir. Ancak bu düzenleme Devlet Memurları Kanunu’nun 68. maddesinin b bendinde sayılan şartları taşıyan adayların üst derecelere atanmasını engellememektedir. Memurun Ayrıldığı Sınıfta Boş Kadro Bulunmadığı Durumlarda Ne Olur? Yeniden memuriyete dönmek için talepte bulunan adayların ayrıldıkları sınıfta boş kadro kalmaması halinde, bu kişilerin kanunda aranan diğer şartlara haiz olmaları koşuluyla Devlet Memurları Kanunu’nun 45. maddesi uyarınca atanmaları mümkündür. Ancak 45. madde kapsamında karşılık gösterilen kadrolar, ilgilisinde hiçbir suretle kazanılmış hak oluşturmayacaktır. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Memurluktan kendi istekleriyle çekilenlerden veya bu Kanun hükümlerine göre çekilmiş sayılanlardan tekrar memurluğa dönmek isteyenler, ayrıldıkları sınıfta boş kadro bulunmak ve bu sınıfın niteliklerini taşımak eşit derecedeki kadrolara atanabilirler. ### Yıkım Kararına Karşı İtiraz ve İptal Davası Belediyeler, kendi sınırları içerisindeki yapıları denetlemek suretiyle imar planına veya inşaat ruhsatına aykırı olanları tespit etmekle yükümlüdür. Aykırılığın tespiti halinde, inşaatı durdurma ve yıkım kararı alma yetkisi belediye encümenindedir. Yıkım kararı, uygulanması halinde geri dönülemez sonuçlar ortaya çıkaracağından, idari işlemin unsurlarına uygun olacak şekilde karar alınmalıdır. Bu unsurlardan birisindeki sakatlık idari işlemi hukuka aykırı hale getirecek ve idari işlemin iptaline neden olabilecektir. İdarenin hukuka aykırı olarak verdiği yıkım kararlarına karşı, hak sahiplerinin itiraz ve/veya iptal davası yoluna başvurmaları mümkündür. Yıkım kararı işleminin iptali davalarında yürütmenin durdurulması talep edilmesi hususu son derece önem arz etmektedir. Yıkım kararının iptali için açılacak davada yetkili mahkeme hakkında yıkım kararı alınan taşınmazın bulunduğu yer mahkemesidir. Yıkım kararı, Anayasamızın 35. maddesi ile anayasal koruma altına alınmış olan mülkiyet hakkını sınırlandıran idari bir tasarruftur. Hukuka uygun olmaksızın verilen yıkım kararları da, ilgilisinin anayasal koruma altındaki mülkiyet hakkına doğrudan ve çoğunlukla geri dönüşü olmayan bir müdahale anlamına gelmektedir. 1. Yapı Tatil Zaptı (Tutanağı) Yıkım kararı, belediye encümeni tarafından imara aykırı yapılar için en son seçenek olarak verilmesi gereken karardır. Belediyeler tarafından alınan yıkım kararının 3194 sayılı İmar Kanunu’nda düzenlenen usule uygun olması gerekmektedir. Bu kanunda, ruhsat alınmadan yapılabilecek birtakım yapılar istisna olarak ayrı tutulmuş olmakla beraber, diğer tüm yapılar için bazı zorunluluklar öngörülmüştür. İlgili Kanunda ruhsat alınmadan veyahut var olan ruhsat ve eklerine aykırı şekilde yapı yapıldığının ilgili idarece veya fenni mesulce tespit edilmesi halinde, yapının mühürlenerek inşaatın durdurulacağı düzenlenmiştir. Keza, haricen gelen ihbarla ya da başkaca bir şekilde durumdan haberdar olunması halinde de o yer belediyesi veya valiliği tarafından inşaatta durum tespiti yapılır. Mevzuata aykırılık tespit edilmesi halinde de yine inşaat durdurularak yapı mühürlenir. Bu işlem, “yapı tatil zaptı” ya da “yapı tatil tutanağı” denen bir tutanağın yetkili kişilerce düzenlenip imzalanmasının akabinde, bahse konu yapıya asılır. Yapı tatil zaptının mühürlenen yapıya asılması ile, inşaat durdurma kararı, ilgilisine tebliğ edilmiş sayılır. Yapı tatil zaptının yukarıda anlatıldığı şekilde yapıya asılmasından itibaren ilgilisinin izleyebileceği 2 yol vardır: Bu tarihten itibaren en çok bir ay içinde yapı sahibi, yapısını ruhsata uygun hale getirerek veya ruhsat alarak, belediyeden veya valilikten mührün kaldırılmasını isteyebilir. Bu durumda, idarenin yetkilileri yapıya gelerek gerekli kontrolleri sağlarlar. Kontrollerin nihayetinde, yapıdaki ruhsata aykırılığın giderilmiş olduğu veya ruhsat alındığı ve yapının bu ruhsata uygunluğu anlaşılırsa, mühür, belediye veya valilikçe kaldırılarak inşaatın devamına izin verilir. Eğer bir ay içinde yapı ruhsata uygun hale getirilmezse ruhsat iptal edilir. Ruhsata aykırı veya ruhsatsız yapılan bina, belediye encümeni veya il idare kurulu kararını müteakip, belediye veya valilikçe yıktırılır ve masrafı yapı sahibinden tahsil edilir. Bu yolun hukuka uygun şekilde izlenebilmesi için, öncelikle idare tarafından usule uygun şekilde yıkım kararı verilmesi gerekir. 2. Yıkım Kararı Verilme Süreci Hazırlık Aşamaları Yıkım kararının hazırlık aşamasında öncelikle alanında uzman tekniker, mühendis gibi kişiler tarafından hukuka aykırılığı tespit edilen yapı hakkında yapı tatil zaptı düzenlenerek imza altına alınmalıdır. Önemle belirtmek gerekir ki, yapı tatil zaptı, yapı tespit tutanağından farklı olarak henüz inşaatı devam eden yapılarda inşaatın durmasına yol açan bir belgedir. Yapı tatil zaptının da aynen yapı tespit tutanağı gibi tek başına idari işlemin iptali davasına konu edilmesi mümkündür. Daha sonra ise yapının mühürlenmesi ve yapı malikine hukuka aykırılığın giderilmesi için süre verilmesi şeklindeki işlemler gerçekleştirilir. Bu aşamalar gerçekleştirilmeden yıkım kararı verilmesi açıkça hukuka aykırılık teşkil edecek ve söz konusu yıkım kararının iptali gerekecektir. Bu hususta Danıştay tarafından verilen bir kararda yıkım kararı öncesi aşamaların nasıl olacağı ve yapı tatil tutanağının nasıl düzenlenmesi gerektiği açıkça belirtilmiştir. Öncelikle ruhsat alınmadan yapılan veya ruhsat ve eklerine aykırı bir yapı var olmalıdır. Sonrasında bu yapı hakkında yapı tatil tutanağı tanzim edilerek mümkünse yapının ruhsata uygun hale getirilmesi için ilgilisine süre verilmelidir. Bir ihtar ile yapılacak bu bildirimde, yapıdaki ruhsata aykırılıkların tam olarak neler olduğu açıkça belirtilmelidir. Keza, aynı ihtarda, verilen süre içinde ruhsata uygun hale getirilmeyen yapılara, imar mevzuatında öngörülen yaptırımların uygulanacağı da bildirilmelidir. Yapı tatil tutanağının hiç tutulmamış olması ya da bu zorunlu unsurları taşımaması halinde, yıkım kararı doğrudan hukuka aykırı hale gelir. Yapı tatil tutanağının geçerli bir şekilde tebliğ edilmiş sayılması için tutanağın, yapı üzerine asılmış olması ve bir örneğinin bağlı olunan muhtara bırakılması gerekir. Yapı tatil tutanağının ayrıca malik tarafından imzalanmasına gerek yoktur. Tutanağın yapı üzerine asılması ile birlikte yapı tatil tutanağına karşı dava açma süresi başlayacaktır. Tebligatın yapılmış sayılması için malikin imzasına gerek olmadığından yapı malikinin haberi dahi olmadan hak düşürücü dava açma süresi başlama ihtimali mevcuttur. Aykırılığın giderilmesi için muhataba en az bir aylık süre verilmesi gerekir. Bazı Danıştay kararlarında, muhatabına bir aydan az süre verilmesinin hukuka uygun olduğuna da hükmedilebilmektedir. Ayrıca somut olayın şartlarına göre süre verilmesi gereksiz ise idarenin süre vermeden yıkım kararı alması dahi mümkündür. Verilen süre sonunda mevzuata aykırılık giderilmez ise yapının yetkili birimlerce yıkılması gerekir. Yıkım Kararı Verilmesi Yapının ruhsata bağlanması veya ruhsata uygun hale getirilmesi için yapılan ihtarın yerine getirilmemesi durumunda, belediye encümeni tarafından yıkım kararı verilerek icra aşamasına geçilecektir. Söz konusu yıkım kararının hukuka uygun olması için: İdarece verilen yapının ruhsata uygun hale getirilmesi için verilmiş olan sürenin bitmiş olması şarttır. Ancak bu şart, yalnızca ruhsata bağlanması mümkün olan yapılar için geçerlidir. Şayet bu süre bitmeden ruhsata bağlanması mümkün olan bir yapı için yıkım işlemi gerçekleştirilirse, bu husus “fiili yol” teşkil edecektir. Fiili yol da bir haksız fiil olduğundan idarenin bu eylemine karşı “adli” yargı mercilerinde, yani hukuk mahkemelerinde dava açılması mümkündür. Ancak Danıştay’ın ilgili bazı kararlarında, ruhsata bağlanması mümkün olmayan yapılar için, verilen sürenin bitmesi beklenmeden yıkım kararının uygulanması hukuka aykırı bulunmamaktadır. Yıkım kararının yetkili merciler tarafından alınmış olması gerekir. Bu hususta belediyeye bağlı yerlerde belediye encümeni, valiliğe bağlı yerlerde ise il idare kurulu yetkilidir. Ayrıca belediye encümeni veya il idare kurulunun karar alınması için de hukuka uygun olarak teşekkül etmiş olması şarttır. Yıkım kararında, yapının hangi kısmının ne şekilde ruhsata aykırı olduğu yahut neden o yapıyla ilgili olarak ruhsatın alınmasının gerekli olduğuna ilişkin ayrıntılı açıklamaların olması gerekir. Nitekim yıkım kararı, yapının yalnızca hukuka aykırı olan kısmı için verilebilmektedir. Yıkım kararında bu kararın hukuki sonuçları da ayrıca detaylıca izah edilmelidir. Yıkım kararının muhatabı yapı maliki olduğu için, bu kararın da malikle ilgili olarak alınması gerekmektedir. 3. Yıkım Kararına Karşı Dava Yolu Hem hazırlık aşamasında hem de kararın verilmesi aşamasında yukarıda açıklanan şartların sağlanmaması durumunda öncelikle yıkım kararını veren idareye başvurularak hukuka aykırı işlemin düzeltilmesinin talep edilmesi mümkündür. Bu talebe olumsuz yanıt verilmesi veya otuz gün boyunca herhangi bir yanıt verilmemesi durumunda ise idare mahkemelerinde iptal davası açılabilir. Bu şekilde açılacak iptal davası ile, hukuka aykırı olarak gerçekleştirilen işlemin denetlenmesi ve hukuka aykırılığın ortadan kaldırılması sağlanabilir. İdari işlem niteliğindeki yıkım kararının iptali için aranan şartlara, görevli/ yetkili mahkeme gibi dava sürecine ilişkin detaylar için “İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. Yıkım Kararının Verilebileceği Durumlar İmar Kanunu’nda ruhsat alınmadan yahut var olan ruhsat ve eklerine aykırı şekilde yapı yapıldığının ilgili idarece veya fenni mesulce tespit edilmesi halinde, yapının mühürlenerek inşaatın durdurulacağı düzenlenmiştir. Yukarıda bahsettiğimiz üzere bu durdurma kararının ardından yapı eğer ruhsata uygun hale getirilmezse yapı hakkında yıkım kararı verilecektir. İmar Kanunu’na göre İmar Kanunu kapsamına giren bütün yapılar için belediyeden ya da valilikten yapı ruhsatı alınmalıdır. Ruhsatsız yapı, belediye veya valilikten izin alınmadan yapılan yapılardır. Belediye ve valilikten izin alınmış olmasına rağmen bu izni gösterir ruhsatın eklerine aykırı şekilde yapı yapılırsa ruhsat eklerine aykırı yapı hali söz konusu olur. Ruhsat ve eklerine aykırılıktan ise yapının inşaat ruhsatına ya da bunun ekleri olan projelere (mimari projesi, elektrik projesi gibi) aykırı olarak yapılması anlaşılır. Örneğin projede yapının 5 katlı olarak gösterilmiş olmasına rağmen yapının 7 katlı yapılması, balkon olarak gösterilen yerlerin dairenin içine katılmış olması, yangın merdiveni olarak gösterilen yere asansör konulması, yapının inşasında paslanmış demirlerin kullanılması gibi durumlar yapıyı ruhsat eklerine aykırı hale getirmektedir. Bu durumda verilen süre içerisinde bu aykırılıklar giderilmezse yapı hakkında yıkım kararı verilebilir. 5. Yıkım Kararlarında Yürütmenin Durdurulması Yıkım kararına karşı dava açılması yıkım işlemini tek başına durdurmaz. Çünkü idari işlemler hukuka uygunluk karinesinden yararlanırlar ve mahkeme tarafından işlemler iptal edilene kadar hukuka uygun olarak kabul edilirler. Ancak 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 27.maddesinin 2.fıkrasında yürütmenin durdurulması kurumu düzenlenmiştir. Buna göre idari işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkânsız zararların doğması ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda, davalı idarenin savunması alındıktan veya savunma süresi geçtikten sonra gerekçe göstererek yürütmenin durdurulmasına karar verebilirler. Uygulanmakla etkisi tükenecek olan idari işlemlerin yürütülmesi, savunma alındıktan sonra yeniden karar verilmek üzere, idarenin savunması alınmaksızın da durdurulabilir. Yıkım kararının iptali davasında mutlaka yürütmenin durdurulması talep edilmelidir. Aksi takdirde uzun zaman alacak olan dava sürecinde yapının yıkılması söz konusu olabilir. Uygulamada yıkım kararının iptali için açılan davalarda büyük oranda yürütmenin durdurulması kararı verildiğini görmekteyiz. Zira yıkım işlemi uygulanmakla etkisi tükenecek olan bir idari işlemdir. Yapı, bir kere yıktırıldıktan sonra tekrardan eski haline getirilmesi mümkün değildir. Bu nedenle idarenin savunması alınmadan dahi yürütmenin durdurulması kararı verilebilmektedir. Bölge İdare Mahkemesi İstanbul 5. İdari Dava Dairesi’nin 15.02.2022 tarihli 2022/272 Esas sayılı kararı: “Uyuşmazlık konusu olayda, yukarıda yer verilen 3194 sayılı Yasanın 32. maddesine göre belediye ve mücavir alan sınırları içerisinde yapılan ruhsatsız inşaatın yıkımına karar vermeye ilgili belediye encümeninin yetkili olduğu açık olup; 3194 sayılı İmar Kanununun 32. maddesinde öngörülen usul izlenmeden ve bu hususta yetkili merci olan belediye encümeni tarafından henüz yıkım kararı alınmadan, ruhsatsız yapının en kısa sürede yıkılması, aksi takdirde belediye tarafından yıkılarak masrafının yapı sahibi olan davacıdan tahsil edileceğinin bildirilmesine ilişkin yönelik olarak tesis edilen dava konusu işlemde yetki yönünden hukuka uyarlık, yürütmenin durdurulması isteminin kabulü yolunda verilen kararda sonucu itibariyle isabetsizlik görülmemiştir.” 6. Yıkım Kararının İptali Davasından Önce İdareye Başvuru Önemle belirtmek isteriz ki, idareye başvuru, yıkım kararının iptaline karşı dava açmak için şart değildir. İYUK madde 7 uyarınca yıkım veya yıkım kararının tebliğinden itibaren altmış gün içinde doğrudan iptal davası açılması da mümkündür. Yapı tatil zaptına karşı açılacak davada ise altmış günlük süre, yukarıda da açıklandığı üzere tutanağın yapının görülebilir bir yerine asılmasından itibaren başlamaktadır. Diğer taraftan, İmar Kanunu’nun Geçici 16. maddesinde, 31.12.2017’den önce yapılmış yapılar için, ilgilisinin başvurusu üzerine ve “başvurucunun beyanı” esas alınarak “yapı kayıt belgesi” verileceği düzenlenmiştir. “İmar Barışı, Müracaat Usulü ve Süreleri” yazımızda açıklandığı üzere, başvuru sahiplerine verilen bu yapı kayıt belgesi de, kimi durumlarda çeşitli gerekçelerle idari makamlarca iptal edilebilmektedir. İdari, maddi ve cezai açıdan ağır sonuçları olabilen ret kararlarına karşı iptal davası açılabilir. Konuya ilişkin detaylı bilgi için “Yapı Kayıt Belgesinin İptaline İtiraz ve Dava Yolu” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Hukuka uygun olmaksızın verilen yıkım kararı da, ilgilisinin anayasal koruma altındaki mülkiyet hakkına doğrudan ve çoğunlukla geri dönüşü olmayan bir müdahale anlamına gelecektir. İdarenin hukuka uygun olmadan verilen kararlarına karşı, hak sahiplerinin çeşitli hukuki yollara başvurmaları mümkündür. İdari dava yoluna başvurulması durumunda telafisi mümkün olmayan bu yıkım kararının yürütmesinin durdurulmasının talep edilmesi son derece önem arz etmektedir. 7. Yıkım Kararının İptali Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme İdari işlem niteliğindeki yıkım kararlarının iptali için bahse konu yıkım kararını veren idarenin bağlı bulunduğu yerdeki idare mahkemeleri görevli ve yetkilidir. 8. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. İptal Davası Açılması Halinde Yıkım Kararı Durur mu? İdari işlemlerin hukuka uygunluk karinesinden yararlanmasının sonucu olarak idari işlemlerin iptali için dava açılması tek başına bu işlemlerin yürütmesinin durdurulmasını sağlamaz. Bunun için ayrıca İYUK m.27 uyarınca yürütmenin durdurulması kararı gereklidir. Uygulamada yıkım kararlarına karşı çoğunlukla yürütmenin durdurulması kararı verildiğini görmekteyiz. Zira yıkım kararı mahkemeler tarafından telafisi olmayan bir işlem olarak değerlendirilmektedir. Yapı Tatil Tutanağında Herhangi Bir Süre Verilmedi. Yıkım Kararı Ne Zaman Alınabilir? İlk olarak belirtmek gerekir ki yapı tatil tutanağında yapının ruhsata uygun hale getirilmesi için bir süre tanınması gerekmektedir. Yapı sahibine ruhsat alması veya ruhsata aykırılığı gidermesi için herhangi bir süre verilmemişse, Danıştay’a göre yapı tatil tutanağının düzenlendiği tarihten itibaren bir aylık süre verildiği kabul edilmektedir. Bu süre dolmadan alınan yıkım kararı hukuka aykırı olacaktır. Bir Aylık Süre İçerisinde Ruhsat Başvurusu Yaptım Ancak Henüz Sonuçlanmadı. Yıkım Kararının Durması Gerekir mi? Söz konusu yapı eğer ruhsata bağlanma imkânı olmayan bir yapıysa yapılan ruhsat başvurusu yıkım kararını durdurmayacaktır. Ruhsata bağlanma imkânı olan yapılara ilişkin yıkım kararı ise yıkım kararını durdurabilecektir. Süresinde ve usulüne uygun şekilde yapılan ruhsat başvurusu değerlendirilmeden alınan yıkım kararı hukuka aykırı olacaktır. İmar Barışından Faydalanan Yapılara İlişkin Yıkım Kararı Alınabilir mi? İmar barışından faydalanarak Yapı Kayıt Belgesi alan ve ruhsata aykırı mülklerini ruhsata uygun hale getiren mülk sahiplerine de yıkım kararı verilmesi hukuka aykırıdır. Yapı Kayıt Belgesi olduğu halde yıkım kararı verilmesi halinde itiraz ve iptal davası açılmalıdır. Yıkım Kararı Nasıl Durdurulur? İmar Yıkım Kararının durdurulması için idari yargı yolunda idari işlemin iptali davası açılmalı ve bu davada yürütmenin durdurulması talep edilmelidir. Yürütmenin durdurulması talep edilmemesi halinde sadece iptal davası açılmış olması yıkım işleminin uygulanmasına engel olmayacaktır. Yıkım Kararına Karşı Ne Yapılabilir? Öncelikle yıkım kararını veren idareye başvurularak hukuka aykırı işlemin düzeltilmesinin talep edilmesi mümkündür.  Bu talebe olumsuz yanıt verilmesi veya otuz gün boyunca herhangi bir yanıt verilmemesi durumunda ise idare mahkemelerinde iptal davası açılabilir. Bu şekilde açılacak iptal davası ile hukuka aykırı olarak gerçekleştirilen işlemin denetlenmesi ve hukuka aykırılığın ortadan kaldırılması sağlanabilir. Belediye Encümen Kararı Nasıl İptal Edilir? Belediye encümeni kararları idari işlem olarak kabul edilir. İdari işlem olan bu kararın iptal edilebilmesi için öncelikle idareye başvuru yolunun denenip, red cevabının veya cevap verilmeksizin geçirilmiş 30 günlük bekleme süresinin ardından idari yargı yolunda Belediye Encümen kararının iptali davası yoluna gidilebilir. Encümen Kararına İtiraz Süresi Ne Kadardır? Encümen Kararının ilgiliye tebliği tarihinden itibaren 60 günlük süre içerisinde Encümen kararına itiraz edilebilir. 60 günlük süre hak düşürücü süre olup bu süre geçirildikten sonra Encümen kararına itiraz edilemeyecektir. Hangi Durumlarda Yıkım Kararı Verilir? İmar Kanunu’nda ruhsat alınmadan yahut var olan ruhsat ve eklerine aykırı şekilde yapı yapıldığının ilgili idarece veya fenni mesulce tespit edilmesi halinde, yapının mühürlenerek inşaatın durdurulacağı düzenlenmiştir. İnşaat durdurulduktan sonra yapı sahibine ruhsat alması veya yapının ruhsata uygun hale getirilmesi için süre verilir. Eğer süresi içinde ruhsat alınmaz veya yapı ruhsata uygun hale getirilmezse yıkım kararı verilir. Yapının belediye veya valilikten izin alınmadan ruhsatsız şekilde yapılması, projede gösterilenden daha fazla kat çıkılması, yangın merdiveni olarak gösterilen yere asansör boşluğu yapılması durumlarında yapı ruhsat eklerine aykırı hale gelir ve hakkında yıkım kararı verilebilir. Yapı Tatil Zaptı Nedir? İmar Kanunu’nun 32. maddesine göre, ruhsatsız veya ruhsata aykırı yapı yapıldığından haberdar olunduğunda, yapı tatil tutanağı düzenlenerek “o andaki inşaat durumu” tespit edilir ve yapı mühürlenerek inşaat derhal durdurulur. Yani yapı tatil zaptı, inşaatın o andaki durumunu bildiren ve inşaatı durduran belgedir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Yıkım kararını veren idareye başvurularak hukuka aykırı işlemin düzeltilmesinin talep edilmesi mümkün olup, bu talebe olumsuz yanıt verilmesi halinde ise idare yargıda iptal davası açılabilir. ### Belediye Encümen Kararına İtiraz ve İptal Davası 5393 Sayılı Belediye Kanunu’nda yapılan tanıma göre Belediye; “Belde sakinlerinin mahallî müşterek nitelikteki ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulan ve karar organı seçmenler tarafından seçilerek oluşturulan, idarî ve malî özerkliğe sahip kamu tüzel kişisini” ifade etmektedir. Belediyeler, Türk idari teşkilatı içerisindeki yerel yönetimlerden biri olup belediye başkanı, belediye meclisi ve belediye encümeni tarafından yönetilmektedirler. Belediye encümeni, belediye kamu tüzel kişiliğinin karar organı olarak birçok işlem tesis etmektedir. Bu işlemler, idari işlem niteliğinde olup yargısal denetimine tabidir. Dolayısıyla belediye encümeni kararlarının iptali istemiyle idari yargıda dava açılması mümkündür. Belediye encümeninin, oldukça çeşitli konularda karar verme yetkisi bulunmaktadır. Bu sebeple öncelikle verilen kararın hangi konuda olduğunun tespit edilmesi ve ona göre dava sürecinin yürütülmesi gerekmektedir. 1. Belediye Encümeni Belediye encümeni; kanunda öngörülen cezaların uygulanmasını sağlayan, belediye meclisine görüş bildirme yetkisini haiz ve hiyerarşik olarak belediye yönetiminden sonra gelen en yetkili ikinci yönetim organıdır. Dolayısıyla belediye encümenlerinin hem yürütme hem de danışma organı olduğunu söylemek mümkündür. Belediye encümeninin görev ve yetkileri, Belediye Kanunu’nun 34. maddesinde şu şekilde sayılmıştır: Stratejik plân ve yıllık çalışma programı ile bütçe ve kesin hesabı inceleyip belediye meclisine görüş bildirmek. Yıllık çalışma programına alınan işlerle ilgili kamulaştırma kararlarını almak ve uygulamak. Öngörülmeyen giderler ödeneğinin harcama yerlerini belirlemek. Bütçede fonksiyonel sınıflandırmanın ikinci düzeyleri arasında aktarma yapmak. Kanunlarda öngörülen cezaları vermek. Vergi, resim ve harçlar dışında kalan dava konusu olan belediye uyuşmazlıklarının anlaşma ile tasfiyesine karar vermek. Taşınmaz mal satımına, trampasına ve tahsisine ilişkin meclis kararlarını uygulamak; süresi üç yılı geçmemek üzere kiralanmasına karar vermek. Umuma açık yerlerin açılış ve kapanış saatlerini belirlemek. Diğer kanunlarda belediye encümenine verilen görevleri yerine getirmek.” Belediye encümeni tarafından verilen kararlar, kesin ve yürütülebilir idari işlemler olup ilgililer hakkında hukuki sonuç doğurmaktadır. Bu sebeple encümen kararlarına karşı itiraz yoluna başvurulması mümkün olduğu gibi, ilgili idari işlemin iptali talebiyle dava da açılabilir. 2. Belediye Encümen Kararlarının İptal Nedenleri Belediye Kanunu uyarınca belediye encümeninin görevlerinden birisi de kanunlarda öngörülen cezaları vermektir. Örneğin; yapıda, ruhsata aykırı inşaat yapan yapı sahiplerine 3194 sayılı İmar Kanunu uyarınca idari para cezası verilmesi durumda, belediye encümeninin kararı iptal davasına konu edilebilmektedir. Konuyla ilişkin “İskân Ruhsatı Verilmesi Talebinin Reddi Kararına İtiraz ve Dava Yolu” ve “Yapı Ruhsatı Verilmesi Talebinin Reddi Kararına İtiraz ve Dava Yolu” yazılarımızı inceleyebilirsiniz. Yine örnek olarak, İmar Kanunu madde 18 uyarınca yapılacak parselasyon işleminin kabulüne de belediye encümeni tarafından karar verilmektedir. Bu konuya ilişkin detaylı bilgi için “İmar Kanunu Madde 18 Uygulaması ve İptal Davaları” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Nitekim parselasyon uygulaması, doğrudan kişilerin mülkiyet hakkını ilgilendirdiğinden, bu noktada birçok uyuşmazlık doğmaktadır. Danıştay 6. Dairesi’nin 21.11.2016 tarih ve 2015/9906 Esas ve 2016/7478 Karar sayılı ilamında parselasyon uygulaması ile mülkiyet hakkına ölçüsüz müdahalede bulunulduğundan bahisle belediye encümeni kararının iptaline karar verilmiştir: “Dava, mülkiyeti Hazineye ait, taşınmazların bulunduğu ve dereden ihdas edilen alanda parselasyon yapılmasına dair Belediye Encümeninin kararının iptali istemiyle açılmıştır. Parselasyon işleminin dayanağı olan uygulama imar planının plan notları gereğince davacı hazineye ait parsellerin müstakil parsel olarak bulunduğu yerde korunması mümkün iken, başka parsellere hisseli olarak dağıtımı yapılarak, dağıtım ilke ve esaslarına uyulmadığı gerekçesiyle davaya konu encümen kararında hukuka uyarlık görülmemiştir.” Ek olarak belediye encümeni, yıllık çalışma programına alınan işlerle ilgili kamulaştırma kararlarını alır ve bu kararları uygulamak ile de görevlidir. Bu noktada da birçok uyuşmazlık gündeme gelebilmektedir. Bu konuya ilişkin detaylı bilgi için de “Kamulaştırma Kararının İptali” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 3. Belediye Encümen Kararlarına İtiraz Belediye encümen kararlarının; idari makam tarafından, kamu hizmetinin yürütülmesi amacıyla ve kamu gücü kullanılarak tek yanlı iradeyle yapılan işlem olmaları sebebiyle idari işlem oldukları tartışmasızdır. Dolayısıyla belediye encümeni tarafından tesis edilen işlemlere karşı, dava yoluna başvurulmadan önce, 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu (İYUK)’nun 11. maddesi uyarınca idareye başvurularak itiraz edilmesi mümkündür. İdareye başvuru, belediye encümeni kararına karşı dava açılması için zorunlu bir şart değildir. Ancak bu başvuru, hem dava açma süresini durdurmakta hem de olumlu sonuç vermesi halinde uyuşmazlığın daha hızlı ve pratik bir şekilde çözülmesini sağlamaktadır. 4. Belediye Encümen Kararlarına Karşı İptal Davası Yukarıda da açıklandığı üzere, belediye encümeni kararları idari işlemdir. İdari işlemler yetki, şekil, sebep, konu ve amaç unsurlarından biri veya birkaçı yönünden hukuka aykırı oldukları durumda iptal davasına konu edilebilmektedirler. Açılacak dava, idari yargı nezdinde görülecektir. İptal davasına ilişkin detaylı bilgi için “İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Önemle belirtmek gerekir ki, encümen kararlarının uygulanması halinde telafisi güç veya imkânsız zararların ortaya çıkması ihtimali mevcutsa, açılacak iptal davalarında yürütmenin durdurulması talep edilebilir. Mahkemece yürütmenin durdurulması kararı verilebilmesi için bazı şartların varlığı aranır. Konuya ilişkin detaylı bilgi için “Yürütmenin Durdurulması Kararı Nedir?” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 5. Belediye Encümen Kararlarına Karşı İptal Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme Belediye encümeni tarafından verilen kararın iptali istemi ile açılacak dava, idari yargının görev alanındadır. Bu nedenle iptal davası açacak kişilerin idare mahkemelerine başvurmaları gerekmektedir. Kanundaki özel haller saklı kalmak üzere genel yetkili mahkeme, kararı veren belediye encümeninin bulunduğu yer mahkemesidir. Ancak belediye encümeni tarafından verilen karar, bir taşınmaza ilişkinse iptal davasının, taşınmazın bulunduğu yer mahkemesinde açılması gerekmektedir. 6. Belediye Encümen Kararlarına Karşı İptal Davasında Zamanaşımı Belediye encümeni tarafından verilen kararlara karşı açılacak davaların, İYUK madde 7 hükmü gereği kararının tebliğinden itibaren altmış gün içinde açılması gerekmektedir. Bu süre hak düşürücü süre niteliğinde olduğundan süre geçtikten sonra ilgilinin dava açma hakkı ortadan kalkmaktadır. Ancak iptal davası açılmadan önce, belediye encümen kararına karşı itiraz edilmişse ve bu başvuruya otuz gün içinde cevap verilmemişse istek reddedilmiş sayılacaktır. Bu tarihten itibaren altmış günlük dava açma süresi içinde idari yargıda iptal davası açılabilir. Diğer ihtimalde idareye itirazda bulunulmuş ve idare talebi reddetmiş olabilir. Bu durumda da ret kararının tebliğinden itibaren altmış gün içinde iptal davası açılabilir. 7. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Belediye Encümeni İptal Davasını Kimler Açabilir? Belediye encümeni tarafından hukuka aykırı olarak verilen karardan etkilenen herkesin belediye encümeni kararına karşı iptal davasını açma hakkı mevcuttur. Belediye Encümeni Kararının İptali Davasında Yürütmenin Durdurulması Kararı Talep Edilebilir mi? Belediye Encümeni kararlarının uygulanması halinde, telafisi güç veya imkânsız zararların ortaya çıkması ihtimali söz konusu ise yürütmenin durdurulması kararının talep edilmesi mümkündür. Belediye Encümeni Kararına Karşı İptal Davası Açma Süresi Nedir? Belediye Encümeni kararına karşı, kararın tarafınıza tebliğinden itibaren 60 gün içinde idari yargı yoluna başvurulabilir. Encümen Kararının İptali Davasında Yetkili Mahkeme Neresidir? Belediye encümeni kararlarına karşı açılan iptal davalarında genel yetkili mahkeme kararın verildiği belediye encümenin bulunduğu yer mahkemesindir. Ancak, bu durum kanundaki özel yetki düzenlemeleri haricinde geçerlidir. Örnek vermek gerekirse, belediye encümeni tarafından verilen kararın bir taşınmaza ilişkin olması durumunda belediye encümen kararına karşı iptal davasında yetkili mahkeme taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi olacaktır. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Belediye encümeni de “belediye” kamu tüzel kişiliğinin yönetim organı olarak birçok işlem tesis etmektedir. Bu işlemler, idari işlem olup yargısal denetimine tabidir. Dolayısıyla belediye encümeni kararlarının iptali istemiyle idari yargıda dava açılması mümkündür. ### Doçentlik Başvurusunun Reddi Kararına İtiraz ve İptal Davası Doçent kavramı, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 3/m-2. Maddesinde “Üniversitelerarası Kurul tarafından verilen doçentlik akademik unvanına sahip kişi” olarak tanımlanmaktadır. Keza, aynı kanunun “Doçentlik ve Atama” başlıklı 24. maddesinde ise, doçentlik başvurusunda bulunabilmek için doçent adayının taşıması gereken şartlar düzenlenmiştir. Bu şartları karşıladığını düşünen kişinin, mevzuata uygun şekilde doçentlik başvurusunda bulunması halinde, Üniversitelerarası Kurul (ÜAK) inceleme ve değerlendirmeler yaparak kişinin başvurusunu kabul ya da reddeder. Şartların var olması halinde bir anlamda idari işlem niteliğindeki doçentlik başvurusunun reddi kararına karşı, idari yargıda iptal davası açılması mümkün olabilir. Doçentlik, bir akademik unvan olup, bu unvanın kazanılması için yapılan başvuru süreci, Üniversitelerarası Kurul (ÜAK) tarafından yürütülmektedir. ÜAK tarafından yapılan inceleme ve değerlendirmeler nihayetinde, şartları taşıdığı kanaatine varılan adayın doçentlik başvurusu kabul edilir. Diğer taraftan, doçentlik sınavında başarısız olan, mülakata ilişkin jüri değerlendirmeleri başarısızlıkla sonuçlanan, yayın ve çalışmaları başvuru yapılan alan için yeterli bulunmayan adayın başvurusu reddedilir. Başvurusu reddedilen doçent adaylarının, doçentlik başvurusunun reddi işleminin iptali talebiyle Üniversitelerarası Kurul’a karşı idare mahkemelerinde iptal davası açma hak ve yetkisine sahiptir. 1. Üniversitelerarası Kurul (ÜAK) Üniversitelerarası Kurul (ÜAK), 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 11/b madde hükmü uyarınca kurulan bir akademik organ olup, görev tanımları ve sınırlar da Kanun ile belirlenmiştir. Buna göre ÜAK, doçentlik başvurularında ilgili bilim veya sanat alanında jüriler oluşturarak adayların yayın ve çalışmalarını Yükseköğretim Kurulu tarafından belirlenen esas ve usuller kapsamında değerlendirir. Keza, yapılan değerlendirmelerin olumlu olması halinde, yeterli yayın ve çalışmaya sahip olan adaylara doçentlik unvanı vermek de Kurulun görevlerinden biridir. Adaylar, doçentlik başvurularını, ÜAK tarafından başka bir tarih belirlenmedikçe, her yıl Mart ve Ekim aylarında, Doçentlik Bilgi Sistemi (DBS) üzerinden yapmaktadır. Doçentlik dosyasını inceleyecek jürilerin atanması, itirazların incelenip değerlendirilmesi gibi süreçler de Üniversitelerarası Kurul tarafından yürütülmektedir. Dolayısıyla, doçentlik başvurusu ve devamındaki sürece ilişkin idari uyuşmazlıklarda, husumet Üniversitelerarası Kurul’a yöneltilecektir. 2. Doçentlik Kriterleri Doçentlik kriterleri, 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanunu ile 15.04.2018 tarihli ve 30392 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanan Doçentlik Yönetmeliği kapsamında şu şekilde sıralanabilir: Lisans diploması olmak ve doktorayla tıp, diş hekimliği, eczacılık, veteriner hekimlikte uzmanlık unvanı veya ÜAK’ın önerisiyle YÖK tarafından tespit edilen sanat dallarının birinde yeterlik kazanmak. YÖK’ün belirlediği merkezî yabancı dil sınavından kanunlarla düzenlenen yeterli puanı almak veya uluslararası geçerliliği YÖK tarafından kabul edilen yabancı dil sınavından buna denk puan almak. Şayet doçentlik bilim alanı belli bir yabancı dille ilgili ise bu sınavı başka bir yabancı dilde vermek. ÜAK’ın görüşüyle YÖK tarafından her bir bilim veya sanat disiplininin özellikleri dikkate alınarak belirlenecek yeterli sayı ve nitelikte özgün bilimsel yayın ve çalışmalar yapmış olmak. 3. Doçentlik Başvurusu Değerlendirme Aşamaları Doçentlik başvurusu sırasıyla, “asgari başvuru şartlarının değerlendirilmesi” ve “bilimsel inceleme” aşamalarından oluşmaktadır. Her bir aşama, İdari Yargıda ayrı bir uyuşmazlığın konusunu oluşturabilmektedir. Asgari Başvuru Şartlarına Uygunluğun İncelenmesi Doçentlik için başvuruda bulunan aday, öncelikle asgari şartları sağlayıp sağlamadığı yönünden değerlendirilir. Asgari şartlara ilişkin olarak da, T.C. Üniversitelerarası Kurul Başkanlığı tarafından belirlenen puanlama kriterlerinin yer aldığı, “Asgari Başvuru Şartlarının Sağlandığına İlişkin Bildirim Formu (Beyanname)” dikkate alınmaktadır. Başvuru şartlarına ilişkin inceleme ve değerlendirmeyi, ÜAK’ın görevlendirdiği en az iki profesör yapmaktadır. Adayın, doçentlik başvuru şartlarını sağlamadığı iddialarını ise Doçentlik Komisyonu inceleyecektir. Şartları sağlamadığına karar verilen adayın doçentlik başvurusu iptal edilecektir. Asgari koşullara ilişkin puanlama, teknik nitelikte bir inceleme olup, bu puanlamada, objektif olarak hareket edilmesi gerekmektedir. Aday, asgari koşulu sağlayıp sağlamadığı noktasında değerlendirilmeden, ikinci aşama olan eser incelemesi aşamasına geçilemeyecektir. Zira asgari şartların sağlanmadığına karar verilirse, adayın doçentlik başvurusu iptal edilir. Bu iptal işlemi de yargı denetimine tabi olup, idari yargıda iptal davasına konu edilerek yargı denetimine tabi tutulması mümkündür. Bilimsel İnceleme Aşaması Adayın asgari şartları sağladığına karar verilirse, , doçentlik sınav jürisindeki asıl ve yedek üyeler, adayın akademik çalışmalarının tamamını nitelik ve bilim/sanat alanına katkısı açısından değerlendirir. Bu değerlendirmelerin nihayetinde, her bir asıl ve yedek jüri üyesi tarafından şahsen, ayrıntılı ve gerekçeli kişisel raporlar hazırlanarak ÜAK’a gönderilir. Yeterli yayın ve çalışmaya sahip olduğuna karar verilen adaya ÜAK tarafından doçentlik unvanı verilir ve doçentlik belgesi düzenlenir. Şayet aday, 5 jüri üyesinin 3’ü tarafından başarısız bulunursa doçentlik unvanı almaya hak kazanamaz. Bu işlemler de birer idari işlem niteliğinde olduğu için ilgili işlemlere karşı idari yargıda iptal davası açılabilmektedir. 4. Doçentlik Başvurusunun Reddi veya İptalinin Yaygın Görülen Nedenleri Doçentlik başvurusunun iptaline veya reddine yol açabilecek nedenler çok çeşitli olabilmekle birlikte uygulamada en fazla karşılaşılan örnekleri şöyle listelenbilir: Doçentlik Komisyonu tarafından, adayın asgari başvuru şartlarını sağlamadığına karar verilmesi. Eser incelemesi sırasında bilimsel araştırma ve yayın etiği ilkelerine aykırılık tespit edilmesi iddiası üzerine, ÜAK bünyesinde kurulan Bilimsel Araştırma ve Yayın Etiği Komisyonu tarafından, adayın etik ihlalde bulunduğuna karar verilmesi. Adayın, doçentlik başvurusu sırasında yanıltıcı bilgi, belge sunduğu iddiası veya bu durumun resen tespit edilmesi üzerine, ÜAK bünyesinde kurulan Bilimsel Araştırma ve Yayın Etiği Komisyonu tarafından, adayın yanıltıcı bilgi, belge sunduğuna karar verilmesi. Adayın tek yazarlı makalesinin veya danışmanlığını yaptığı lisansüstü öğrenci veya öğrenciler ile birlikte yazılmış makalesi bulunmadığının tespit edilmesi. Adayın temel alanı ile ilgili temel kaynak eserlerin yeterince incelenmemiş olduğuna karar verilmesi. Adayın çalışmalarında araştırma sorusunun mevcut olmaması, mevcut olanların ise basit, betimleyici olmanın ötesine geçmemesi ve değerlendirmeye alınan eserlerin literatüre herhangi bir katkısının olmadığına karar verilmesi. Adayın araştırma ve yayınlarının orijinal bilimsel araştırma ve yayım niteliği taşımadığına karar verilmesi. 5. Doçentlik Başvurusunun Reddi Kararına Karşı İtiraz ve İptal Davası Doçentlik başvurusu, başvurunun değerlendirilme aşamaları ve genel itibariyle doçentliğe hak kazanma süreci her biri ayrı idari işlemlerden oluşan bir süreçtir. Dolayısıyla doçent adayı her bir idari işleme karşı Üniversitelerarası Kurul’a itiraz dilekçesi vererek itirazının kabulü halinde doçentlik değerlendirme sürecinin devamını sağlayabilir. ÜAK’a itiraz başvurusu ihtiyari bir süreç olup itiraz edilmeksizin doğrudan dava açılması da mümkündür. Yapılan işlem ve verilen kararlara karşı doğrudan veya ÜAK’ın itirazın reddi kararından sonra idari yargıda “İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası” açılabilir. 6. Doçentlik Sürecine İlişkin Örnek Uyuşmazlıklar ve Yargı Kararları Makalenin bu kısmında, doçentlik başvuru sürecine ilişkin uyuşmazlıklar incelenecek olup, her bir kararın özetine, konu başlığı olarak yer verilmiştir. ‘’Doçentlik unvanı kazanma’’ ile ‘’doçentlik kadrosuna atanma’’ işlemleri, birbirinden farklı işlemler olup, şartları da ayrıdır. (Danıştay 5. Dairesi’nin, 17.3.1987 tarih ve 1986/1685 E., 1987/405 K. sayılı ilamı) Doktorasını, atanmak istediği doçentlik alanında yapan aday, diğer şartlar da mevcutsa, o alan için doçentlik sınavına girebilir. Lisans eğitiminin, başvurulan doçentlik alanı ile aynı alanda olmaması nedeniyle sözlü sınava alınmama işlemi hukuka aykırıdır. (Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu’nun, 27.1.2011 tarih ve 2007/163 E., 2011/5 K. sayılı ilamı) Jüri üyelerinin oluşturulması bir ön işlem değil, tek başına idari davaya konu olacak kesin ve yürütülmesi zorunlu bir işlemdir. Doçentlik sınavı jüri üyesi ile kırgınlık olduğu iddiası; tarafsız, bilimsel ve objektif değerlendirme ilkelerini zedeleyebileceğinden, jüri seçimi işlemi, davacının menfaatini ihlal edilebilir. Jüri üyesi-aday arasındaki kırgınlık ve sürtüşme iddiaları, jüri üyesinin uzmanlık alanının doçentlik konusuyla ilgisi olup olmadığının araştırılması gerekir. (Danıştay 8. Dairesi’nin, 05.07.2005 tarih ve 2005/1888 E, 2005/3413 K. Sayılı İlamı) 7. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Doçentlik Başvurusu Kaç Kez Yapılabilir? T.C. Üniversitelerarası Kurul Başkanlığı tarafından alınan karara göre yılda iki kez yapılan doçentlik başvuruları Ocak, Mayıs ve Eylül aylarında olmak üzere yılda 3 kez yapılabilmektedir. Doçentlik Değerlendirmesi Ne Kadar Sürer? Doçentlik Yönetmeliği’ne göre jüri üyelerine, değerlendirme raporu hazırlamak üzere her aday için azami bir ay süre verilir. Doçentlik Komisyonu, gerekli hallerde bir aya kadar ek süre verebilir. Doçentlik Unvanının Kazanılması ile Doçentlik Kadrosuna Atanma Aynı Şey Midir? 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 21. Maddesinde doçentlik kadrosuna atanma işlemi açıkça düzenlenmiştir. Buna göre doçentlik unvanının kazanılması ile doçentlik kadrosuna atanma işlemleri tamamen farklı idari işlemlerdir. Bu doğrultuda işbu her iki idari işlem için ayrı idari dava açmak gerekmektedir. Doçentlik Başvurusunun Reddine Karşı İtiraz Yolu İşletilebilir mi? Doçentlik başvurusunun reddi kararına karşı doğrudan idari yargıda İptal davası açılabileceği gibi, öncelikle Üniversitelerarası Kurula dilekçe vermek suretiyle itiraz edilebilmesi de mümkündür. İtiraz yolu ihtiyari bir yol olup işletilmesi zorunlu değildir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. ### Olumsuz Güvenlik Soruşturmasına İtiraz ve İptal Davası 7315 Sayılı Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu’nda ilk defa veya yeniden memuriyete yahut kamu görevine atanacaklar hakkında arşiv araştırması ve güvenlik soruşturması yapılacağı düzenlenmiştir. Buna göre memur veya kamu görevlisi olacak kişilerin atamaya ilişkin şartlara ek olarak arşiv araştırması ve güvenlik soruşturması formunda çıkan sonucunun da olumsuz olmaması gerekmektedir. Ancak olumsuz güvenlik soruşturması veya arşiv araştırması kararı tarafsız, objektif ve kanunda öngörülen usullere uygun verilmedir. Tüm idari işlemlerde olduğu gibi güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması işleminde de kamunun kendisine tanınan takdir yetkisini hukuka ve kamu yararına uygun kullanma zorunluluğu vardır. Aksi halde olumsuz güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması sebebiyle atamanın iptaline veya memuriyetle ilişiğin kesilmesine yönelik karar hukuka aykırı olacak ve İdare Mahkemesi’nde iptal edilebilecektir. 1. Olumsuz Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Hukuki Düzenleme 2016 yılında 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na eklenen ek maddeyle devlet memurluğuna alınacaklarda aranan genel şartlara “Güvenlik soruşturması ve/veya arşiv araştırması yapılmış olmak” şartı eklenmişti. Ancak bu hüküm Anayasa Mahkemesi tarafından hukuka aykırı olması sebebiyle iptal edilmiştir. Bunun üzerine 07.04.2021 tarihli ve 7315 Sayılı Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu kabul edilerek yürürlüğe girmiştir. Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının yapılmasına ve elde edilecek verilerin kullanılmasına ilişkin temel ilkeleri ve işbu araştırmanın kimler hakkında yapılacağını açıkça düzenlemektedir. Keza, araştırma konusu edilecek bilgi ve belgelerin neler olduğu, bu bilgilerin ne şekilde kullanılacağı, hangi mercilerin soruşturma ve araştırma yapacağı da bu kanunla netlik kazanmıştır. Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasında elde edilen bilgileri karara bağlayacak olan Değerlendirme Komisyonuna ilişkin detaylarla toplanan verilerin güvenliği, saklanma ve silinme süreleri de burada düzenlenmiştir. 2. Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Nedir? Arşiv Araştırması herhangi bir kişinin resmi kayıtların incelenmesi olup arşiv araştırması formunda belirlenen hususlara ilişkin somut belgeler üzerinden ilerleyen bir araştırmadır. Arşiv araştırması; Kişinin adli sicil kaydının, Kişinin kolluk kuvvetleri tarafından hâlen aranıp aranmadığının, Kişi hakkında herhangi bir tahdit olup olmadığının, Kişi hakkında kesinleşmiş mahkeme kararları yahut devam eden veya sonuçlanmış olan soruşturma ya da kovuşturmalar kapsamındaki olguların, Hakkında kamu görevinden çıkarılma ya da kesinleşmiş memurluktan çıkarma cezası olup olmadığının mevcut kayıtlardan tespit edilmesinden ibarettir. Güvenlik soruşturmasında ise sadece güvenlik soruşturması formunda yer verilen hususlara ilişkin somut veriler değil değerlendirmeler de yer almaktadır. 7315 Sayılı Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu’nun 5. maddesine göre güvenlik soruşturması; Görevin gerektirdiği niteliklerle ilgili kolluk kuvvetleri ve istihbarat ünitelerindeki olgusal verilerinin, Yabancı devlet kurumları ve yabancılarla ilişiğinin, Terör örgütleri veya suç işlemek amacıyla kurulan örgütlerle eylem birliği, irtibat ve iltisak içinde olup olmadığının mevcut kayıtlardan ve kişinin görevine yansıyacak hususların denetime elverişli olacak yöntemlerle yerinden araştırılmak suretiyle tespit edilmesidir. Görüleceği üzere hem arşiv araştırması hem de güvenlik soruşturmasının hangi bilgiler kullanılarak yapılacağı açıkça kanunda düzenlenmiştir. Bu bilgiler dışına çıkılarak olumsuz güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması kararı verilmesinin hukuka aykırı olacağı tartışmasızdır. Ancak kimi durumlarda, kanunda belirtilen hususlara ilişkin ulaşılan bilgiler nihayetinde, aday memurun güvenlik soruşturması olumsuz olsa dahi verilecek karar yine de hukuka aykırı olabilmektedir. Zira güvenlik soruşturması, içerdiği tüm unsurlar birlikte değerlendirildiğinde, kişilerin, bir kamu hakkını kullanmasının ‘sakıncalı’ olup olmadığını saptamak amacıyla başvurulan bir araçtır. Neyin sakıncalı/sakıncasız olduğunun tespiti; yansızlık, objektiflik, ideolojik tarafsızlık, hukuka bağlılık ve çoğulculuk gibi, demokratik devletin temel varsayımlarıyla çelişen ve sakıncalı nitelikte bulunanları ‘dışlamak’ anlamına gelmektedir. 3. Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kimler Hakkında Yapılır? 657 Sayılı kanunun, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasına ilişkin hükmünün iptal edilme gerekçesi, ilk defa veya yeniden memuriyete yahut kamu görevine atanacak tüm kişileri kapsamasıdır. Anayasa Mahkemesinin ilgili mevzuat düzenlemesini iptal ilişkin kararda, tüm kişilerin güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması kapsamına dahil edilmesi Anayasaya aykırı bulunmuştur. Sonradan yürürlüğe giren 7315 Sayılı kanunun Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu’ndaysa, atanacak belli başlı bazı kişiler için güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması şartı getirilmiştir. Buna göre arşiv araştırması; Milli Savunma Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı, jandarma, emniyet, sahil güvenlik ve istihbarat teşkilatlarında çalıştırılacak kamu personeli, Ceza infaz kurumları ve tutukevlerinde çalışacak personel, Kamu kurum ve kuruluşlarında çalışacak öğretmenler, Üst kademe kamu yöneticileri, Özel kanunları uyarınca güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasına tabi tutulan kişiler, Milli güvenlik açısından stratejik önemi haiz birim, proje, tesis, hizmetlerde statüsü veya çalıştırma şekline bağlı olmaksızın istihdam edilenler, Kurum ve kuruluşlarda, yetkili olmayan kişilerin bilgi sahibi olmaları hâlinde devlet güvenliğinin, ulusal varlığın ve bütünlüğün, iç ve dış menfaatlerin zarar görebileceği veya tehlikeye düşebileceği bilgi ve belgelerin bulunduğu gizlilik dereceli birimlerde çalıştırılacak kamu personeli hakkında sadece ilk defa veya yeniden memuriyete yahut kamu görevine atama sırasında yapılacaktır. 4. Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırmasını Yapacak Birimler ile Değerlendirme Komisyonu Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması; Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve mahalli mülki idare amirlikleri tarafından yapılır. Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapmakla görevli birimler, bakanlıklardan, kamu kurum ve kuruluşlarının arşivlerinden, elektronik bilgi işlem merkezlerinden gerekli bilgileri, belgeleri, kararları ve kayıtları alabilirler. Ancak bu yetkileri, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması kapsamında kendilerine iletilen taleple sınırlıdır. Yaptırılan güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması sonucunda elde edilen verilerin değerlendirilmesi, kanunun 7. maddesine göre oluşturulmuş Değerlendirme Komisyonu tarafından yapılır. Değerlendirme Komisyonu; MİT Başkanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve mahalli mülki idare amirlikler tarafından iletilen verilere ilişkin nesnel ve gerekçeli değerlendirmeler yaparak atamaya yetkili amire sunar. Değerlendirme Komisyonunun bu değerlendirme sonucunu yazılı olarak sunması zorunludur. Atamaya yetkili amir ise bu değerlendirmeleri nazara alarak atama veya atamama yönünde karar verir. 5. Olumsuz Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırmasına Karşı Dava Yolu Gizli olmaları nedeniyle, kişilerin kendileriyle ilgili güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması değerlendirme sonucuna karşı bağımsız olarak dava açabilmeleri oldukça düşük bir olasılıktır. Kişiler, çoğunlukla, atanmama kararı nedeniyle, olumsuz güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasından haberdar olur. Güvenlik soruşturmalarının olumsuz olduğuna ilişkin kararlar ve bunun da kaynakları arasında yer alan fişlemeler, idarenin kamu gücüne dayalı olarak tek yanlı tesis edilen ve hukuk düzeninde sonuç doğuran işlemlerdendir. Bu kararlar, aday memurun menfaatini ihlal eden ‘etkili hazırlık işlemleri’ niteliğindedirler. Bu sebepten ötürü de usul ve şartlara tabi olarak iptal davasına konu edilebilirler. İdari işlemlere itiraz ve idari işlemlerin iptaline ilişkin detaylı bilgi için “İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması olumsuz geldiği için atanamayanlar, asli memurluğa atanamayanlar veyahut memuriyetle ilişiğin kesilenler, kanuni süresi içinde iptal davası açabilirler. Dava açma süresi, kararın tebliğini izleyen günden itibaren 60 gün ile sınırlıdır. Diğer taraftan, memuriyetle ilişiğin kesilmesiyle tekrar memuriyete atanma arasında geçen sürede alınamayan maaş ve diğer haklar gibi uğranılan zararların tazmini tam yargı davasıyla talep edilebilir. Bu dava türüne ilişkin detaylı bilgi için “İdari İşlemin İptali Davası Sonrası Açılacak Tazminat (Tam Yargı) Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Konumuzla ilgili olaraksa, memuriyetle ilişiği kesilen aday memurların hem iptal davası hem de tam yargı davası açma hakları olup bunlar 3 farklı şekilde ikame edebilirler; İlk ihtimal olarak, memuriyetle ilişikleri kesilmek suretiyle hakları ihlal edilen kişiler, buna sebep olan idari işlem dolayısıyla doğrudan doğruya tam yargı davası açabilirler. İkinci ihtimal olarak, hem haklarını ihlal eden kararın iptalini hem de uğradıkları zararın tazminini aynı davada talep edebilir, iptal ve tam yargı davalarını birlikte açabilirler. Son ihtimal olarak ise, ilk önce iptal davası açarak bu davanın karara bağlanması üzerine, iptal edilen karar dolayısıyla uğradıkları zararın tazminini tam yargı davasına konu edebilirler. Bu ihtimalde tam yargı davası açma süresi, iptal kararının tebliğinden veya işlemin icrası sebebiyle doğan zararlar söz konusuysa bahse konu icra tarihinden itibaren 60 gündür. Ayrıca, memurlar ya da kamu görevlileri, bu yazımızda örneklendirildiği gibi çeşitli suretlerde, görevlerinden ihraç edilebilmektedir. Verilen bu kararın hukuka aykırı olduğunu düşünen ilgili kişinin “Göreve Dönme Talebinin Reddi Kararına İtiraz ve İptal Davası” açma hakkı mevcuttur. 6. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Olumsuz Güvenlik Soruşturmasına Karşı İtiraz Edilebilir mi? Güvenlik soruşturmasının olumsuz olduğuna dair karar, bir idari işlemdir. Dolayısıyla idari işlemlerde gidilebilecek alternatif yol olan itiraz prosedürünün işbu idari işlemde de işletilmesi mümkün olabilecektir. Bu kapsamda güvenlik soruşturmasını olumsuz neticelendiren idareye, kararın ilgilisine tebliğinden itibaren 60 gün içerisinde verilecek bir dilekçe ile itiraz etmek mümkün olabilecektir. İtiraz Prosedürünün İşletilmesi Zorunlu mudur? Güvenlik soruşturmasının olumsuz neticelendirilmesi idari işlemine karşı itiraz prosedürünün işletilmesi zorunlu değildir. Kişi dilerse idareye itiraz etmeksizin doğrudan kararın tebliğinden 60 gün içerisinde İptal Davası açabilecektir. Ancak ilgili kişinin öncelikle itiraz etmesi halinde 60 günlük zamanaşımı süresi duracak ve idare tarafından itiraza cevap verilene veya her halükarda 30 gün sonunda dava açma zamanaşımı süresi yeniden işlemeye başlayacaktır. İptal Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme Neresidir? Olumsuz güvenlik soruşturmasının İptali davasında görevli mahkeme İdare Mahkemesi, yetkili mahkeme ise işlemi tesis eden kurumun bağlı olduğu yer mahkemesidir. Olumsuz Güvenlik Soruşturmasının İptali Davasında Yürütmenin Durdurulması Nedir? Olumsuz Güvenlik Soruşturmasının İptali davasında, dava sonuçlanıncaya dek Yürütmenin Durdurulması kararının alınabilmesi mümkündür. Yürütmenin durdurulması kararının alınması ile hakkında olumsuz güvenlik soruşturması kararı verilen memurun ataması yapılabilecek ve dava sonuçlanana kadar kamu görevi yapabilecektir. Ancak unutulmamalıdır ki yürütmenin durdurulması, mahkeme yeni bir karar verinceye dek süren geçici bir tedbirdir. İdare Mahkemesi tarafından söz konusu idari işlem hakkında yürütmenin durdurulması kararı verilebilmesi için 2 şartın bir arada bulunması gerekmektedir. Bunlar; söz konusu idari işlemde açık hukuka aykırılık olması ve idari işlemin uygulanması halinde telafisi güç ve imkansız zararların doğacak olmasıdır.Daha detaylı bilgi için Yürütmenin Durdurulması Kararı Nedir? isimli makalemizi inceleyebilirsiniz. Olumsuz Güvenlik Soruşturmasının İptali Davasında Kanun Yolları Nelerdir? İdare Mahkemesinde açılmış olunan olumsuz güvenlik soruşturmasının iptali davasının aleyhe sonuçlanması halinde, ilgili kararın tebliğinden itibaren 30 gün içerisinde Bölge İdare Mahkemesi’nde istinaf edilebilir. Bölge İdare Mahkemesi ilamının da yine tebliğden itibaren 30 gün içerisinde Danıştay’da temyiz edilmesi mümkündür.  Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının yapılmasına ilişkin temel ilkeleri düzenlemektedir. Usul ve yasaya aykırı olumsuz güvenlik soruşturmaları ve fişlemeler, idari işlem olup, iptalleri için idari yargıda dava açılabilir. ### Tapu Tahsis Belgesi ve İptal Davası Tapu tahsis belgesi; imar planı yapılacak kamu arazisi üzerinde gecekondu sahibi olan kişilerin mağduriyetini engellemek için verilen bir belgedir. Böylece bu alanların tapusu devlette kalsa da tapu tahsis belgesi olan kişilerin, geçici süreliğine ilgili gayrimenkulü kullanma hakkı olmaktadır. Tapu tahsis belgesi, taşınmaz üzerinde imar uygulaması başlayana kadar, hak sahiplerini koruma altına almakta ve taşınmazın yıkılmasını engellemektedir. Taşınmaz üzerinde ıslah imar planı veya kadastro planları yapılmaya başlanırsa, tapu tahsis belgesinin tapuya dönüştürülmesi gündeme gelebilecektir. Her türlü yapıya ilişkin olarak tapu tahsis belgesi verilmesi mümkün değildir. Tapu tahsis belgesinin verilmesinde taşınmazın niteliği önem arz ettiği gibi taşınmazın üzerinde yer aldığı arazinin niteliği de önem arz etmektedir. Bununla beraber yazımızın girişinde önemle belirtmek isteriz ki gerekli şartların sağlanması halinde, yapılacak bir başvuru ile tapu tahsis belgesi tapu senedine dönüştürülebilecektir. Ancak bu konudaki başvuruların 31.05.2023 tarihine kadar yapılması gerekmektedir. Başvuruların mücavir alan sınırları içinde belediyeye diğer alanlarda ise valiliklere yapılması gerekmektedir. 1. Tapu Tahsis Belgesi Tapu tahsis belgesi, bir mülkiyet belgesi olmayıp yalnızca fiili kullanmayı belirleyen ve ilgilisine yalnızca kişisel hak sağlayan bir zilyetlik belgesidir. Bu belge, 2981 sayılı İmar Affı Kanunu’nun 10. maddesinde düzenlenmiştir: “Bu Kanun hükümlerine göre hazine, belediye, il özel idaresine ait veya Vakıflar Genel Müdürlüğünün idare ettiği arsa veya araziler üzerinde, gecekondu sahiplerince yapılmış yapılar, 12’nci madde hükümlerine göre tespit ettirildikten sonra, kayıt maliki kamu kuruluşunca bu yer hak sahibine tahsis edilir ve bu tahsisin yapıldığı tapu sicilinin beyanlar hanesinde gösterilerek ilgilisine “Tapu Tahsis Belgesi” verilir. Tapu tahsis belgesi, ıslah imar planı veya kadastro planları yapıldıktan sonra hak sahiplerine verilecek tapuya esas teşkil eder.” 2981 Sayılı Kanun, 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun’un 23. maddesi ile yürürlükten kaldırılmıştır. Ancak; 6306 sayılı Kanun’un yürürlüğe ilişkin 24. maddesi: “Bu Kanunun;a) …23 üncü maddesi, yayımı tarihinden on bir yıl sonra,b) Diğer hükümleri yayımı tarihinde, yürürlüğe girer.” şeklinde olup 6306 Sayılı Kanun, 31.05.2012 tarihinde yayımlanmıştır. Dolayısıyla 2981 Sayılı Kanun ve bu kanunda düzenlenen “Tapu Tahsis Belgesi” düzenlemesi halen yürürlükte olup 31.05.2023 tarihine kadar da yürürlükte kalacaktır. Bu halde, mevcut tapu tahsis belgesi sahiplerinin tapuyu kazanmaları için gereken şartları sağlamaları halinde 31.05.2023 tarihine kadar başvuru yapmaları gerekmektedir. 2. Tapu Tahsis Belgesi Verilebilecek Yapılar Tapu tahsis belgesi kapsamındaki gecekondular ve bunlar hakkında uygulanacak hükümler 2981 sayılı Kanunun 13. maddesinde gösterilmiştir. 3. Tapu Tahsis Belgesi Verilemeyecek Yapılar İbadet yeri, mescit, türbe gibi yerlerin sınırları içinde kalan yapılara tapu tahsis belgesi verilmemektedir. Ayrıca bu yerlerin sınırları içinde kalmamakla beraber, eserlerin bütünlüğünü bozan yapılar da tapu tahsis belgesine konu olamayacaklardır.Ancak bu yerlerdeki yapılar üzerinde hak sahibi olan kişilere başka yerden arsa tahsis edilmektedir. 4. Tapu Tahsis Belgesinin Tapuya Tescili Şartları Tapu tahsis belgesi, açıklandığı üzere, yalnızca fiili kullanma durumunu belirlemekte; mülkiyet hakkı vermemektedir. Dolayısıyla bu belgeler, tahsis edilen yerin, tahsis yapılan kişi veya mirasçıları adına tescilini sağlamamaktadır. Ancak bazı koşullarla, tahsis kapsamındaki yerin, hak sahibi adına tescili mümkündür. Bu koşullar şu şekilde sayılabilir: Hukuki yönden geçerliliğini koruyan bir tapu tahsis belgesinin bulunması, Tahsise konu yerde 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 18. maddesi uyarınca imar planı veya ıslah-imar planlarının yapılmış olması, İlgilisine, tapu tahsis belgesi gereğince bir başka yerden tahsis yapılmamış olması, Tahsise konu yerin kamu hizmetine ayrılmamış ve imar planına göre konut alanında kalmış olması, Tahsise konu yer ile tescili istenilen taşınmazın aynı yer olup olmadığı ve taşınmazın niteliklerinin belirlenmesi amacıyla mahallinde uzman bilirkişiler aracılığı ile keşif yapılması, Tahsise konu arsa bedelinin ödenmiş olması, ödenmemiş ise taşınmazın dava tarihindeki rayiç değerinin uzman bilirkişiler aracılığı ile saptanarak hükümden önce mahkeme veznesine veya belirlenecek tevdi mahalline depo edilmiş olması, İmar parsellerinin oluşturulması sırasında, şuyulandırmaya tabi tutulan parselden 2981 sayılı Kanun’un 18/b-c maddesi uyarınca düzenleme ortaklık payı kesilip kesilmediğinin, kesilmiş ise uygulanan oranın saptanması gerekmektedir. Yukarıda sayılan koşulların sağlanması halinde, tahsise konu taşınmazın mülkiyetinin, tapu tahsis belgesi sahipleri lehine tescili gerekmekte olup aksi halde hak sahiplerinin yargısal yollara başvurmaları mümkündür. Diğer taraftan, yukarıdaki listenin son maddesinde bahsi geçen düzenleme, günlük hayatta “parselasyon planı” veya “hamur kuralı” gibi adlarla da anılan ve sıkça rastlanan bir uygulamadır. Kendi içinde gerek usuli gerekse esas itibariyle incelikleri olan bu uygulamalarda da “İmar Kanunu Madde 18 Uygulaması ve İptal Davası” yazımızda bahsedilen hukuka aykırılıklara rastlanabilmektedir. 5. Tapu Tahsis Belgesinin İptali Nedenleri Bir kimseye tapu tahsis belgesi verilebilmesi için, öncelikle tahsisi istenen alanın 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu kapsamında olması gerekmektedir. Şayet talepler bu kapsamda değilse tapu tahsis istemi reddedilecektir. Taleplerin bu kapsamın dışına çıkması ise tapu tahsis belgesinin iptali nedenidir. Tapu tahsis belgesi, her ne kadar kişiye mülkiyet hakkı vermese de yukarıda sayılan koşulların mevcudiyeti halinde, tahsis kapsamındaki yer, hak sahibi adına tescil edilmektedir. Hak sahibi olmadığı halde tapu verilen kişilerin tapuları ise resen iptal edilmektedir. Bu kişiler aleyhine yolsuz tescilden kaynaklı tapu iptal ve tescil davaları açılması gerekecektir. Gerçekte hak sahibi olmadığı halde, her nasılsa tapu tahsis belgesi verilen bir yer söz konusuysa, idarece tapu veya tahsis belgesinin iptali gündeme gelebilecektir. Keza, tahsis ve tapu verilen yerin, niteliği itibariyle bir gecekondu olmadığı durumlarda da idarece tapu veya tahsis belgesinin iptal edilmesi mümkündür. 6. Tapu Tahsis Belgesinden Kaynaklı İşlemlere Karşı Dava Yolu Tapu tahsis belgesinin iptali, bir idari işlem olduğundan ilgililerin, tapu tahsis belgesinin iptali işleminin iptali talebiyle İdare Mahkemesi’nde “iptal davası” açması mümkündür. Ayrıca tapu tahsis belgesinin tapuya dönüştürülmesine ilişkin talebin reddi işlemi de bir idari işlem olduğundan, bu işleme karşı da iptal davası açılması gerekmektedir. İptal davalarında, idari işlemin yetki, şekil, sebep, konu ve amaç unsurları bakımından hukuka uygun olup olmadığı denetlenmekte olup davanın, kararı veren idareye karşı açılması gerekmektedir. Açılacak davalar, İdari Yargılama Usulü Kanunu (İYUK)’na tabi olup “İdari İşlemlerin İptali Davası” yazımızda belirtilen sürelere ve dava açma koşullarına riayet edilmesi gerekmektedir. 7. Tapu Tahsis Belgesinden Kaynaklı İşlemlere Karşı İptal Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme Tapu tahsis belgesinin iptali işleminin iptali istemi ile açılacak dava, idari yargının görev alanındadır. Bu nedenle iptal davası açacak kişilerin, idare mahkemelerine başvurmaları gerekmektedir. Tapu tahsis belgesinden kaynaklı işlemlerden doğan uyuşmazlıklar, bir taşınmaza ilişkin olduğundan davanın, taşınmazın bulunduğu yer mahkemesinde açılması gerekmektedir. 8. Tapu Tahsis Belgesinden Kaynaklı İşlemlere Karşı İptal Davasında Zamanaşımı İptal kararına karşı açılacak davaların, İYUK madde 7 hükmü gereği kararının tebliğinden itibaren altmış gün içinde açılması gerekmektedir. Bu süre hak düşürücü süre niteliğinde olduğundan süre geçtikten sonra ilgilinin dava açma hakkı ortadan kalkmaktadır. Öte yandan, hak sahibi olmadığı halde tapu tahsis belgesine dayalı olarak lehine tapu tescili yapılan kişiler aleyhine, “tapu iptal ve tescil” davası açılması gerekmektedir. Buradaki uyuşmazlık idarenin bir işleminden kaynaklanmadığından, tapu iptal ve tescil davalarında adli yargı mahkemeleri görevlidir. Tapu iptal ve tescil davalarına ilişkin detaylı bilgiye “Tapu İptal ve Tescil Davaları” başlıklı yazımızdan ulaşabilirsiniz. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2017/1756 E. 2017/1553 K. sayılı ve 06.12.2017 tarihli kararında da bu husus açıkça belirtilmiştir: “2981 sayılı Kanun uyarınca tapu tahsis belgeli yerlerde, idarenin eylem ve işleminin tapu tahsis belgesinin verilmesi ile sona ermesi, dava konusu taşınmazın aynına yönelik kararlardan olan iptal ve tescile ancak adli yargıda karar verilmesinin mümkün olması hususları birlikte değerlendirildiğinde; tapu tahsis belgesine dayalı olarak hak sahibi olduğunu iddia edenler tarafından açılacak tapu iptali ve tescil davalarında adli yargı mahkemelerinin görevli olduğu kabul edilmelidir.” 9. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz.   Tapu Tahsis Belgesine Sahip Olan Kişi Taşınmazın Mülkiyetine Sahip midir? Tapu tahsis belgesi mülkiyet hakkını ortaya koyan bir belge değildir. İlgili taşınmazın fiilen kim tarafından kullanıldığını belirten, zilyetliğe ilişkin bir belgedir. Dolayısıyla tapu tahsis belgesine sahip olan kişi mülkiyet hakkının sağladığı haklara sahip olmaz; yalnızca kullanma hakkına sahip olur. Tapu Tahsis Belgesine Sahip Olan Kişinin Ölümü Halinde Belgenin Sağladığı Haklar Sona Erer mi? Tapu tahsis belgesinin sağladığı hakların mirasçılara geçmesi mümkündür. Dolayısıyla tapu tahsis belgesine sahip olan kişinin ölümü halinde kişinin mirasçıları tapu tahsis belgesinin sağladığı haklardan yararlanabileceklerdir. Tapu Tahsis Belgesinin Verileceği Alanın Yüzölçümüne İlişkin Bir Sınırlama Var mıdır? Tapu tahsis belgesi en fazla 400 m²’lik alana ilişkin olarak düzenlenebilir. Kişinin fiili kullanımı 400 m²’lik alanı aşıyor olsa dahi aşan kısım tapu tahsis belgesine konu olmaz. Tapu Tahsis Belgesinin Tapu Senedine Dönüştürülmesi Mümkün müdür? Kanunda sayılan şartların mevcudiyeti halinde, yapılacak bir başvuru ile tapu tahsis belgesinin tapu senedine dönüştürülmesi mümkündür. Bu başvurunun mücavir alan sınırları içinde belediyeye diğer alanlarda ise valiliklere  yapılması gerekmektedir. Ancak önemle belirtmek isteriz ki bu başvurular 31.05.2023 tarihine kadar yapılabilecektir. Taşınmaz İçin Tapu Tahsis Belgesi Verilmeksizin Doğrudan Tapu Verilebilir mi? Tapu tahsis belgesi, ıslah imar planı veya kadastro planları yapıldıktan sonra hak sahiplerine verilecek tapuya esas teşkil eder. Ancak ilgili alan ıslah imar planı veya kadastro planları ile belirlenmişse tapu tahsis belgesi yerine hak sahiplerine doğrudan tapularının verilebilmesi de mümkündür. Apartmanlar Tapu Tahsis Belgesine Konu Olur mu? Tapu tahsis belgesinin zenginleşme aracı olarak kullanılmasına izin verilmemektedir. Kanun’un ana amacı maddi zorluklar sebebiyle barınma ihtiyacını karşılayamayacak durumda olan kişilere barınma olanağı sağlamaktır. Bu kapsamda birçok kattan oluşan apartmanların gecekondu olarak kabulü ve tapu tahsis belgesi verilmesi mümkün değildir. Tapu Tahsis Belgesinin Sayısına İlişkin Bir Sınırlama Var mıdır? Aynı idari sınırlar içerisinde birden fazla taşınmaza ilişkin olarak tapu tahsis belgesinden yararlanılması mümkün değildir. Özel Mülkiyete Tabi Olan Bir Arazi Üzerinde Bulunan Gecekondu İçin Tapu Tahsis Belgesi Verilebilir mi? Tapu tahsis belgesi hazineye ait olan arazilerin üzerinde yapılmış gecekondular için verilebilmektedir. Özel mülkiyete tabi olan bir arazi üzerinde bulunan gecekondu için tapu tahsis belgesinin düzenlenmesi mümkün değildir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. ### İnsani İkamet İzni Talepleri ve Red Kararlarına Karşı İptal Davası Her ülke, devletlerin egemenlik yetkisi gereği, hangi yabancı ülke vatandaşlarının sınırları içerisine girebileceğini ve bu kişilerin ülkede kalabilecekleri süreyi belirleme yetkisini haizdir. Ülkeye gelen yabancılar, vizelerinin izin verdiğinden daha uzun süre Türkiye’de kalmak istedikleri takdirde ikamet tezkeresi, diğer bir deyişle ikamet izin belgesi almak durumundadırlar. İkamet izin başvuruları İl Göç İdaresi’ne yapılmakta olup izin belgesi de yine bu kurumca verilmektedir. İkamet izin belgesi yabancılara Türkiye sınırları içerisinde oturma izni vermekte olup, çeşitli ihtiyaç türlerine göre farklı ikamet tezkere türleri bulunmaktadır. Yapılan başvuruların reddedilmesi halindeyse, kararın hukuka aykırı olduğunu düşünen başvuru sahibi tarafından ikamet izni başvurusunun reddi kararının iptali için dava açılması mümkündür. Ülkemize giriş yapmak isteyen yabancılar kural olarak vize almak zorundadır. Vize süresi en fazla 90 gündür. Yabancı kişi ülkemizde 90 günü aşacak bir sürede bulunmak istiyorsa ikamet izni alması gerekmektedir. Kanunda, (1) Kısa Dönem İkamet İzni, (2) Aile İkamet İzni, (3) Öğrenci İkamet İzni, (4) Uzun Dönem İkamet İzni, (5) İnsani İkamet İzni ve (6) İnsan Ticareti Mağduru İkamet İzni olmak üzere atlı çeşit ikamet izni türü sayılmıştır. Bu yazımızda ise insani ikamet izni ana hatları ile ele alınmıştır. 1. İnsani İkamet İzni İnsani ikamet izni, kanundaki belirli şartları taşıyan yabancılara verilen bir ikamet izni türüdür. İnsani ikamet izni, 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nda düzenlenen ikamet izinlerinden biri olup, bahse konu kanunun 46. maddesinde ayrıntılı bir şekilde kaleme alınmıştır. Bu düzenlemeye göre, insani ikamet izni, diğer ikamet izinlerinin verilmesindeki şartlar aranmaksızın, Bakanlığın onayı alınarak Valiliklerce, en fazla birer yıllık sürelerle verilebilir ve süresi uzatılabilir. 2. İnsani İkamet İzninin Verilebileceği Haller Kanunda sayılan diğer ikamet izinlerinden birine hak kazanılabilmesi, her bir ikamet izni için ayrıca sayılmış olan şartların tamamının yerine getirilmiş olmasına bağlıdır. İnsani ikamet izni için ise Kanun’un 46. maddesinde belirtilen hallerden biri kapsamında bulunmak yeterlidir. Bunun dışında ayrıca bir şart aranmamaktadır. Kanunda tahdidi olarak sayılmış haller şunlardan oluşmaktadır: Çocuğun Yüksek Yararının Söz Konusu Olması Çeşitli ulusal ve uluslararası düzenlemelerde çocuğun üstün yararı kavramı ele alınmış, çocuğun üstün yararını korumak adına birçok düzenleme kabul edilmiştir. Bu düzenlemelere uygun olarak YUKK’da da, insani ikamet izni verilebilecek ilk hal olarak çocuğun üstün yararının söz konusu olması düzenlenmiştir. Çocuğun yaşı, sağlığı, zihinsel gelişimi gibi etmenler çocuğun üstün yararı kapsamında insani ikamet izninin verilip verilemeyeceğinin belirlenmesinde etkili olacaktır. Çocuğun yüksek yararı gerekçesiyle verilen insani ikamet izni, çocuğun yabancı anne ve babasına da verilebilecektir. Örneğin yabancı bir ülkeden, tedavi olmak amacı ile ülkemize gelen bir çocuğun annesinin çocukla beraber hastanede kalması durumunda, anneye de insani ikamet izni verilebilir. Çünkü bu durumda annenin çocuğun bakımı ile ilgilenmesi gerekmektedir ve durum çocuğun yüksek yararı ile ilgilidir. Ancak ilgili durumun uygulanabilmesi için annenin diğer ikamet izinlerinden birini alamıyor olması gerekmektedir. Zira insani ikamet izni istisnai niteliktedir. Hakkında Sınır Dışı Etme veya Türkiye’ye Giriş Yasağı Kararı Alındığı Hâlde, Yabancının Türkiye’den Çıkışının Yaptırılamaması ya da Türkiye’den Ayrılmasının Makul veya Mümkün Görülmemesi Haklarında sınır dışı etme veya Türkiye’ye giriş yasağı kararı alındığı hâlde, yabancıların Türkiye’den çıkışları yaptırılamadığında ya da Türkiye’den ayrılmaları makul veya mümkün görülmediğinde ilgili kişilere insani ikamet izni verilebilecektir. Sınır Dışı Kararının Uygulanamaması YUKK madde 55’te belirli gruptan kişiler sayılmış ve bu kişiler hakkında sınır dışı etme kararının alınamayacağı düzenlenmiştir. Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik madde 57’ye göre,sınır dışı etme kararı aldıktan sonra, sınır dışı edileceği ülkede ölüm cezasına, işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya muameleye maruz kalacağı konusunda ciddi emare bulunduğu anlaşılan yabacılar sınır dışı edilmez. Bu kapsamda bulunan bir yabancının üçüncü bir ülkeye sınır dışı edilmesi mümkün olmadığında sınır dışı etme kararı uygulanmaz ve yabancıya insani ikamet izni verilir. İnsani ikamet izni süresince yabancının ülkesine veya gidebileceği üçüncü bir ülkeye sınır dışı edilme olanakları araştırılmaya devam edilir. Sınır dışı etme engelinin ortadan kalkması halinde insani ikamet izni iptal edilir ve yeni bir karar alınmaksızın sınır dışı etme işlemi tamamlanır. Sınır dışı etme kararı aldıktan sonra, yabancının ciddi sağlık sorunları, yaş ve hamilelik durumu nedeniyle seyahat etmesi riskli görülen ya da hayati tehlike arz eden hastalıkları için tedavisi devam etmekte iken sınır dışı edileceği ülkede tedavi imkânı bulunmayan kişilerden olduğu anlaşılırsa, yabancı hakkında sınır dışı etme kararı uygulanmaz ve yabancıya insani ikamet izni verilir. İnsani ikamet izni süresince yabancının sağlık durumu takip edilir. Sınır dışı etme engelinin ortadan kalkması halinde insani ikamet izni iptal edilir ve yeni bir karar alınmaksızın sınır dışı etme işlemi tamamlanır. Sınır Dışı Kararına Karşı Yargı Yoluna Başvurulması YUKK madde 53/3 uyarınca hakkında sınır dışı etme kararı alınan yabancı, sınır dışı etme kararına karşı, kararın tebliğinden itibaren yedi gün içinde idare mahkemesine başvurabilir. Mahkemeye başvuran kişi, sınır dışı etme kararını veren makama da mahkemeye başvuruda bulunduğunu bildirmelidir. Yabancının rızası saklı kalmak kaydıyla, dava açma süresi içinde veya yargı yoluna başvurulması hâlinde yargılama sonuçlanıncaya kadar yabancı sınır dışı edilmez. Hükümden de anlaşılacağı üzere sınır dışı kararına karşı dava açılması halinde, kararın icrası bazı istisnalar hariç olmak üzere kendiliğinden durmaktadır. Bu istisnalar Kanun’un 54. Maddesinde yer alan b, d ve k bentleridir. Buna göre; Terör örgütü yöneticisi, üyesi, destekleyicisi veya çıkar amaçlı suç örgütü yöneticisi, üyesi veya destekleyicisi olan, Kamu düzeni veya kamu güvenliği ya da kamu sağlığı açısından tehdit oluşturan, Uluslararası kurum ve kuruluşlar tarafından tanımlanan terör örgütleriyle ilişkili olduğu değerlendirilen, yabancıların, haklarında verilen sınır dışı kararına karşı dava açmaları halinde yürütme durmayacaktır. Sayılan istisnalar dışında kalan ve karara karşı dava açmış olan yabancılara ise insani ikamet izni verilebilecektir. Uluslararası Koruma Başvurusunun Kabul Edilemez Olduğuna İlişkin Karara Karşı Yargı Yoluna Başvurulması YUKK madde 72’de belirtilen durumların varlığı halinde uluslararası koruma başvurusunun kabul edilemez olduğuna karar verilir. Yabancı bu karara karşı idare mahkemesinde iptal davası açabilir. Yargılama süreci sonuçlanıncaya kadar ilgili kişinin ülkede kalmasına izin verilir. Bu kapsamda kişiye insani ikamet izni verilebilir. Uluslararası Koruma Başvurusunun Geri Çekilmesi veya Geri Çekilmiş Sayılmasına İlişkin Karara Karşı Yargı Yoluna Başvurulması Uluslararası koruma başvurusunun geri çekilmesi veya geri çekilmiş sayılması YUKK’un 77. maddesinde düzenlenmiştir. Yabancının başvurusunu geri çekmiş sayılması kararına karşı kişi idare mahkemesinde iptal davası açabilir. İlgili davanın açılması halinde yabancıya insani ikamet izni verilebilir. Uluslararası Koruma Başvuru Sahibinin İlk İltica Ülkesi veya Güvenli Üçüncü Ülkeye Geri Gönderilmesi İşlemlerinin Devamı Süresi İçerisinde Bulunulması Yabancı kişi ilk iltica ülkesinden veya güvenli üçüncü ülkeden gelmişse uluslararası koruma başvurusu kabul edilmez ve kişi hakkında geri gönderme işlemlerine başlanır. Bu kişilerin geri gönderme işlemi gerçekleşinceye kadar ülkede kalmalarına izin verilebilir. Ülkede kalmasına izin verilen bu yabancılara insani ikamet izni verilebilir. Türkiye’ye Girişine ve Türkiye’de Kalmasına İzin Verilmesi Gereken Yabancı Kişilerden Kapsamında Olma Acil nedenlerden dolayı veya ülke menfaatlerinin korunması ile kamu düzeni ve kamu güvenliği açısından Türkiye’ye girişine ve Türkiye’de kalmasına izin verilmesi gereken yabancılara insani ikamet izni verilebilir. Ancak bunun için, ilgili kişilerin ikamet izni verilmesine engel teşkil eden durumları sebebiyle diğer ikamet izinlerinden birini alma imkânlarının bulunmaması gerekir. Zira daha önce de ifade ettiğimiz üzere insani ikamet izni istisnai niteliktedir. Olağanüstü Durumların Varlığı Halinde Kanunda olağanüstü durumlarda da insani ikamet izni verilebileceği kabul edilmiştir. Ancak Kanun’da da Yönetmelik’te de olağanüstü durumların hangi halleri kapsadığı açıklanmamıştır. 3. İnsani İkamet İzninin Süresi Yönetmelik’in 27. maddesine göre insani ikamet izni, her defasında en fazla bir yıllık süreyle verilebilir. İkamet iznin süresi sona erdiğinde süre uzatılabilir. Ancak süre uzatımı da yine en fazla bir yıl için yapılabilir. Bir yıllık süre azami süredir. Dolayısıyla insani ikamet izni daha bir yıldan az sürelerle de verilebilecektir. 4. Adres Kayıt Sistemine Kayıt Yaptırılması YUKK madde 46/2’ye göre, insani ikamet izni alan yabancılar, iznin veriliş tarihinden itibaren en geç yirmi iş günü içinde adres kayıt sistemine kayıt yaptırmak zorundadır. 5. İnsani İkamet İzninin İptali veya Uzatılmaması Kanunun 24. maddesine göre ikamet izinleri valiliklerce uzatılabilecektir. Bu kapsamda insani ikamet izinleri de valilikler tarafından uzatılabilecektir. Yönetmelik madde 44/2’ye göre, valilik insani ikamet izinlerinin süresi içinde, bu izinlerin verilmesine dayanak teşkil eden şartların ortadan kalkıp kalkmadığına ilişkin resen değerlendirme yapar ve Bakanlığa bilgi verir. İnsani ikamet izni Bakanlığın onayı alınmak kaydıyla, iznin verilmesini zorunlu kılan şartlar ortadan kalktığında valiliklerce iptal edilir veya uzatılmaz. Valilik, Bakanlığın onayı doğrultusunda insani ikamet izninin iptali veya uzatılmasına ilişkin kararı, ikamet izni süresi bitmeden en geç on beş gün önce yabancıya bildirir. Bu şekilde insani ikamet izni iptal edilen veya süresi uzatılmayan yabancı ülkeyi terke davet edilir. Kendi rızası ile ülkeden ayrılmayan yabacı sınır dışı edilir. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için “Sınır Dışı (Deport) Kararına İtiraz” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 6. İnsani İkamet İzninin Hükümleri 6.1. Uzun Dönem İkamet İzni Hariç Diğer İkamet İzni Türlerinden Birini Almak İçin Başvuru Yapılabilmesi İnsani ikamet iznine sahip olan yabancılar, bu izin süresi içinde uzun dönem ikamet izni hariç olmak üzere, şartlarını taşıdıkları diğer ikamet izinlerinden birisi için başvurabilirler. Buna ek olarak öğrenci ikamet izni alabilme koşullarının ortaya çıkması halinde, öğrenci ikamet iznine geçmeden de bu iznin sağladığı haklardan yararlanabilirler. 6.2. İnsani İkamet İzni Sahibinin Eş ve Çocuklarının Aile İkamet İzni Alabilmesi İnsani ikamet izni sahibi yabancıların eş ve çocukları da aile ikamet izni alabileceklerdir. Bu kişilere aile ikamet izni verilebilmesi için aile ikamet iznine ilişkin kanunda öngörülmüş olan diğer şartların da sağlanması gerekmektedir. 7. İnsani İkamet İzni Başvurusunun Reddi Kararına Karşı İptal Davası İkamet izni başvurusunun kabul edilmesi bu hususta yetkili merci olan İl Göç İdaresi’nin takdirindedir. Nitekim şartların yerine geldiği inancı taşınılarak başvuru yapılması başvurunun mutlak kabulü sonucunu doğurmayacaktır. Bununla beraber ikamet izni talebi çeşitli nedenler ile reddedilebilir. Farklılık arz eden bu nedenler, gerekli şartların yerine gelmemesi, belirtilen süre için yeterli maddi imkânın olmaması, başvuruda gösterilen izin amacının farklı amaçlar doğrultusunda kullanılması gibi konulara dayanmaktadır. Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 25. maddesi Türkiye sınırları içerisinden yapılan ikamet izni başvurularının reddedilmesi ve uzatılmaması hususunu düzenlemektedir. Söz konusu hükme göre; (1) Türkiye içinden yapılan ikamet izni talebinin reddi, ikamet izninin uzatılmaması veya iptali ile bu işlemlerin tebliği valiliklerce yapılır. İşlemler sırasında, yabancının Türkiye’deki aile bağları, ikamet süresi, menşe ülkedeki durumu, çocuğun yüksek yararı gibi hususlar göz önünde bulundurulur ve ikamet iznine ilişkin karar ertelenebilir. (2) İkamet izni talebinin reddi, iznin uzatılmaması veya iptali, yabancıya ya da yasal temsilcisine veya avukatına tebliğ edilir. Tebligatta, yabancının karara karşı itiraz haklarını etkin şekilde nasıl kullanabileceği ve bu süreçteki diğer yasal hak ve yükümlülükleri de yer alır. Yukarıda bahsedildiği üzere başvurunun kabulü idarenin iradesine tabiidir. Dolayısıyla başvurunun kabulü veya reddi idari işlem niteliğindedir. Hukuka aykırı olduğu iddia edilen idari işlemin iptali talebiyle “İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası” açılması mümkündür. Bu bağlamda, ikamet izni başvurusu reddedilen kişinin, ret kararının kendisine tebliğinden itibaren 60 gün içinde bu ret kararının kaldırılması talebiyle idari dava açma hakkı vardır. İkamet izni başvurusunun reddi kararının iptali davasında görevli ve yetkili mahkeme, dava konusu ret kararını veren idarenin bulunduğu yerdeki idare mahkemesidir. Valiliklerce tesis edilen insani ikamet izninin iptal edilmesi işlemi de bir idari işlem niteliğinde olup, bu karara karşı da idari yargıda iptal davası açılabilir. İdarenin tesis ettiği uluslararası koruma işlemlerine karşı idari itiraz veya yargı yoluna başvuru yapıldığında, süreç sonlanıncaya kadar başvuru sahiplerinin Türkiye’de kalmasına izin verilir. Kimi durumlarda ise, yabancı ülke vatandaşları, çeşitli gerekçelerle Türk vatandaşlığına geçme talebinde bulunarak idareye başvuru yapmaktadır. Gerçekten de mevzuatımızda aranan birtakım şartların varlığı halinde yabancı kişilerin Türk vatandaşlığını kazanması mümkün olabilmektedir. Ancak kimi hallerde, başvuru sahibi mevzuattaki şartları taşımasına rağmen, vatandaşlık başvurusu idare tarafından reddedilebilmektedir. Hukuka aykırı olduğu düşünülen ret kararlarına karşı idare mahkemelerinde “Vatandaşlık Başvurusunun Reddi Kararının İptali Davası” açılması mümkündür. 8. Mültecilik Mültecilik, uluslararası koruma statülerinden biri olup yalnızca Avrupa’dan belli nedenlerle Türkiye’ ye gelen kişilerin hukuki durumunu düzenler. 6458 sayılı Kanunun 61.maddesinde yer verilen mültecilik tanımı ise şu şekilde özetlenebilir: “Mülteci, Avrupa ülkelerinde meydana gelen olaylar nedeniyle ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşüncelerinden dolayı zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korunmasından faydalanmayan ya da korku nedeniyle faydalanmak istemeyen yabancıdır.” Bu tür olaylar sonucu, önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya yaşadığı korku nedeniyle dönmek istemeyen vatansız kişi de mültecidir. 9. Uluslararası Koruma Statüsü Başvurusu 6458 sayılı Kanun’a göre uluslararası koruma şu kişileri kapsamına alır: Mülteci, Şartlı Mülteci, İkincil Koruma Statüsü Sahipleri. Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’ndaki her bir koşul değerlendirilip, yabancı bu statülerden birine dahil olur. Bu noktada, güncel bir konu üzerinden örnek verilecek olursa, ülkemize Suriye’den topluca gelen insanların hukuki statüsü mültecilik değildir, bu kişiler geçici koruma statüsündedirler. Uluslararası koruma statüsüne sahip olmak için, bireysel başvuru gerekmektedir. Başvurucular öncelikle merkezi Ankara’da bulunan Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği(BMMYK)’ ne giderek kayıtlarını tamamlar. Burada görevlilerce, başvurucuya hangi ildeki İl Göç İdaresi Müdürlüğü’ ne başvurması gerektiği söylenir. Başvurucular, 15 gün içinde bildirilen ile giderek başvurularını yapmalıdır. Kişinin burada kaydı alınır ve sonrasında uluslararası koruma başvurusuyla ilgili bir ‘’bireysel mülakat’’ gerçekleştirilir. Bireysel mülakatta, başvuruya ilişkin ayrıntılı görüşme yapılır. Bu mülakattan sonra Göç İdaresi Genel Müdürlüğü, başvurucunun Türkiye’de uluslararası korumadan yararlanması için gereken şartları haiz olup olmadığını inceler ve kararını verir. 10. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. İnsani İkamet İzni Bir Yıldan Uzun Süreli Şekilde Verilebilir Mi? İnsani ikamet izni en fazla bir yıllık süre ile verilebilir. Bir yıldan uzun süreli olarak verilmesi mümkün değildir. Ancak sürenin sona ermesi durumunda süre uzatılabilir. İnsani İkamet İzni Sahipleri, Aile İkamet İzni Açısından Destekleyici Sıfatına Sahip Midir? Evet. İnsani ikamet izni sahiplerinin eşi ve çocukları kanunda aranan diğer şartları taşımaları durumunda aile ikamet izni alabileceklerdir. İnsani İkamet İzni İptal Edilen Veya Süresi Uzatılmayan Kişiler Ülkede Kalmaya Devam Edebilir Mi? Bu şekilde insani ikamet izni iptal edilen veya süresi uzatılmayan yabancı ülkeyi terke davet edilir. Kendi rızası ile ülkeden ayrılmayan yabancı sınır dışı edilir. Ülkemizde Bulunan Suriye Uyruklu Kişiler Hukuken Mülteci midir? Mültecilik, yalnızca Avrupa’dan belli nedenlerle Türkiye’ ye gelen kişilerin hukuki durumunu ifade eden statüdür. Avrupa kıtası dışındaki ülkelerden Türkiye’ye gelen kişiler mülteci olarak değerlendirilemez. Suriye uyruklu kişiler bu nedenle mülteci olarak değerlendirilemezler. Bu kişiler geçici koruma statüsündedirler. İkamet İzni Başvuruları Ne Kadar Sürede Sonuçlandırılır? İkamet izni başvurusu işleme alındıktan sonra başvuru süreci doksan gün içinde tamamlanır. Eğer başvuru, bu sürede sonuçlandırılmayacaksa başvurucuya idare tarafından bilgi verilmesi gerekmektedir. İnsani İkamet İznine Nasıl Başvurabilirim? İnsani ikamet izni verilmesinde diğer ikamet izni türlerindeki şartlar aranmamaktadır. Bakanlığın onayıyla birlikte ve en fazla birer yıllık sürelerle valiliklerce insani ikamet izni verilir. İnsani ikamet izni başvuruları İl Göç İdaresi Müdürlükleri’ne yapılmaktadır. Diğer İkamet Türleri Yerine İnsani İkamet İzni Alabilir miyim? İnsani ikamet izni istisnai bir ikamet izni türüdür. Eğer diğer ikamet izni türlerinden birisinin alınabilmesi mümkünse insani ikamet izni alınabilmesi söz konusu değildir. İkamet İzni Başvurum Reddedildi. Şimdi Ne Yapmalıyım? İkamet izni başvurusunun reddi kararı bir idari işlem olduğu için bu idari işlemin iptali idare mahkemelerinden talep edilebilir. ikamet izni başvurusu reddedilen kişinin, ret kararının kendisine tebliğinden itibaren 60 gün içinde bu ret kararının kaldırılması talebiyle idari dava açma hakkı vardır. Tüm Şartları Sağlamak İnsani İkamet İzni Kazandırır mı? İkamet izni başvurusunun kabulü veya reddi hususunda yetkili merci İl Göç İdaresi’dir. İkamet izni başvurusunun kabul edilip edilmemesi hakkında İl Göç İdaresi’nin takdir hakkı bulunmaktadır. Bütün şartların sağlanıyor olması başvurunun mutlak kabulü sonucunu doğurmayacaktır. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Mevzuatımızda aranan birtakım şartların varlığı halinde yabancı kişilerin Türk vatandaşlığını kazanması mümkün olabilmektedir. Ancak kimi hallerde, başvuru sahibi mevzuattaki şartları taşımasına rağmen, vatandaşlık başvurusu idare tarafından reddedilebilmektedir. ### Riskli Yapı Kararına Karşı İtiraz ve İptal Davası Riskli yapı kararı kamuoyunda genellikle kentsel dönüşüm kararı olarak bilinmekte ve bu süreç, 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun kapsamında düzenlenmektedir. Kanun, ekonomik ömrünü tamamlamış, doğal afetlere karşı dayanıksız yapıların ve riskli alanların iyileştirilmesini, yenilenmesini veya tasfiye edilmesini hedeflemektedir. Kentsel dönüşüm sürecinin en kritik aşamalarından biri, riskli yapıların belirlenmesi ve bu yapılara ilişkin risk tespit raporlarının düzenlenmesidir. Bu raporlar, bir yapının güvenli olmadığını bilimsel ve teknik analizlerle ortaya koyar ve yapı maliklerine tebliğ edilir. Malikler, raporun tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde itirazda bulunabileceği gibi, itiraz sürecinden bağımsız olarak 30 gün içinde idari yargıda doğrudan iptal davası açma hakkına da sahiptir. Dava sürecinde, risk tespit kararının yetki, şekil, sebep, konu veya maksat unsurları açısından hukuka aykırı olduğu ileri sürülebilir. Ayrıca, yargılama devam ederken yürütmenin durdurulması (YD) kararı talep edilerek, yıkım veya tahliye gibi işlemlerin dava sonuçlanıncaya kadar geçici olarak durdurulması sağlanabilir. 1. Riskli Yapı Nedir? Riskli yapı, 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun ve ilgili yönetmeliklerde tanımlandığı üzere, taşıyıcı sistemlerindeki zayıflıklar nedeniyle ekonomik ömrünü tamamlamış ve olası bir doğal afet (örneğin deprem) karşısında can ve mal güvenliği açısından tehlike arz eden yapılar olarak ifade edilir. Riskli yapıların tespitine ilişkin raporlar, lisanslı kuruluşlar tarafından hazırlanır ve bu raporlar Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı veya ilgili idare tarafından incelenir. Raporun onaylanmasıyla yapı, resmî olarak "riskli yapı" statüsüne alınır ve kanunda öngörülen süreçler başlatılır. 2. Riskli Yapı Tespiti Nasıl Yapılır? Riskli yapı tespiti, 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun ve ilgili yönetmelikler çerçevesinde düzenlenmiş, bilimsel ve teknik temellere dayalı bir süreçtir. Bu süreç, bir yapının mevcut fiziksel durumunu analiz ederek, doğal afetlere karşı güvenli olup olmadığını belirlemeyi amaçlar. Riskli yapı tespiti, hem bireylerin hem de toplumun can ve mal güvenliğini korumaya yönelik hukuki ve teknik bir süreci ifade eder. Bu süreç, aşağıdaki temel aşamalardan oluşur: Başvuru: Riskli yapı tespiti, çoğunlukla maliklerin talebi üzerine başlatılır. Ancak, idarenin resen yetkisi doğrultusunda, riskli yapı tespiti başlatılması mümkün kılınmıştır. Teknik İnceleme: Tespit süreci, lisanslı bir kuruluşun yapı üzerinde gerçekleştirdiği detaylı bilimsel ve teknik incelemeleri içerir. Bu aşamada, taşıyıcı sistemlerin dayanıklılığı, beton kalitesi, zemin analizi ve görünür hasarları değerlendirilir. Bilimsel ve Teknik Verilere Dayalı Rapor Hazırlama: Teknik incelemelerin ardından, yapının mevcut durumunu ve risk derecesini ortaya koyan bir rapor hazırlanır. Bu rapor: Raporun İdareye Sunumu ve Onay Süreci: Hazırlanan teknik rapor, taşınmazın bulunduğu ildeki Kentsel Dönüşüm Müdürlüğü veya yetkili idareye (örneğin belediye) sunulur. İlgili idare, raporu inceleyerek yapının "riskli yapı" statüsüne alınıp alınmayacağına karar verir. 3. Riskli Yapı Tespit Sürecinin Hukuki Sonuçları Riskli yapı tespit süreci tamamlandığında, tespit raporu ilgili idare tarafından onaylanır ve bu onayın ardından yapı resmî olarak "riskli yapı" statüsüne alınır. Bu statü, hem taşınmazın hukuki durumunu hem de malikler açısından belirli sonuçlar doğurur. Tapu Şerhi: Riskli yapı olarak tespit edilen taşınmazın tapu kaydına, "Riskli Yapı" şerhi işlenir. Bu şerh, taşınmazın hukuki durumunun açıklık kazanmasına sağlar. Tebligat: 6306 sayılı Kanun’un 3. maddesi gereğince, bu şerh taşınmaz üzerindeki tüm ayni ve şahsi hak sahiplerine Elektronik ortamda (e-Devlet üzerinden) veya ilanen tebligat usulü ile duyurulur. Bu durum, mülkiyet hakkını doğrudan etkilediği için önemli bir hukuki sonuç doğurur. Tebligatın ardından malikler, 15 gün içinde itiraz etme hakkına sahiptir. Ayrıca, riskli yapı kararı kesinleşirse, ilgili idarenin belirlediği sürelerde yapının tahliye ve yıkım işlemleri başlatılır. 4. Riskli Yapı Tespitine İtiraz Hakkı Riskli yapı tespitine ilişkin olarak, maliklere veya kanuni temsilcilerine, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde itiraz etme hakkı tanınmıştır. Bu süre, 6306 sayılı Kanun ve ilgili yönetmeliklerde hak düşürücü süre olarak düzenlenmiştir. Süresinde yapılmayan itirazlar dikkate alınmaz ve maliklerin bu konuda hak kaybına uğrama riski doğar. 4.1.İtirazın Hukuki Dayanağı ve Kapsamı Riskli yapı tespit raporuna itirazlar, yalnızca risk tespiti işleminin hukuka uygunluğu ile sınırlıdır. Raporun detayları maliklerle paylaşılmadığı için, itirazlar yalnızca riskin tespiti sürecinde yapılan teknik ve hukuki hatalara dayanabilir. İtiraz, risk tespitinin bilimsel veya teknik dayanağının yetersiz olduğu gerekçesiyle yapılabilir. Maliklerin, itiraz sırasında idari işlemin yetki, şekil, sebep, konu ve amaç unsurlarında sakatlık bulunduğunu ileri sürmeleri mümkündür. Örneğin: Yetkisiz bir kuruluş tarafından yapılan tespit, Teknik ölçümlerde hata yapılması, Bilimsel verilere dayanmayan tespitler gibi gerekçeler, itirazın dayanağı olabilir. 4.2.İtiraz Süreci Riskli yapı tespitlerine karşı maliklerce veya kanuni temsilcilerince on beş gün içinde itiraz edilebilir. Bu itirazlar, Başkanlığın talebi üzerine, üniversitelerce ilgili meslek disiplini öğretim üyeleri arasından görevlendirilecek dört ve Bakanlıkta/Başkanlıkta görevli üç kişinin iştiraki ile teşkil edilen teknik heyetler tarafından incelenip karara bağlanır. Başvuru: İtirazlar, yapı maliklerinin talebiyle, yapının bulunduğu yerin Kentsel Dönüşüm Müdürlüğü'ne veya yetkili idareye yazılı olarak yapılır. İnceleme: İtirazlar, Bakanlık tarafından belirlenen teknik heyetler tarafından incelenir. Teknik heyet; üniversitelerden uzman üyeler ve Bakanlık yetkililerinden oluşur. Sonuç: İtirazın kabul edilmesi durumunda, riskli yapı tespit kararı iptal edilir. Reddedilmesi durumunda ise maliklerin idari yargıda iptal davası açma hakkı bulunur. 4.3. Riskli Yapı Kararına İtiraz Süresi Yapı malikleri, riskli yapı tespitine karşı, tespit işleminin kendilerine tebliğ edildiği tarihten itibaren 15 gün içinde itiraz edebilirler. Bu süre hak düşürücü niteliktedir; sürenin geçirilmesi halinde itiraz hakkı kaybedilir. 4.4. Riskli Yapı Kararına Kimler İtiraz Edebilir? İtiraz hakkı yalnızca yapı malikleri veya malikin vefatı durumunda yasal mirasçılarına tanınmıştır. Malik sıfatı bulunmayan kişiler (kiracılar veya ayni hak sahipleri) bu süreçte itirazda bulunamaz. 4.5. Riskli Yapı Kararına Karşı Nereye İtiraz Edilir? Riskli yapı kararına karşı itiraz, yapının bulunduğu ildeki: Kentsel Dönüşüm Müdürlüğü, Yetki devri yapılmışsa, ilgili idareye (belediye veya il özel idaresi) yapılabilir. 4.6. Riskli Yapı Kararına İtiraz İnceleme Süreci Türkiye’de riskli yapı tespiti, afet riskleri ve yapısal güvenlik açısından büyük önem taşımaktadır. Ancak, yapı sahipleri veya malikler, riskli yapı tespitine itiraz etme hakkına sahiptir. Riskli yapı kararına itirazın değerlendirilmesi süreci, belirli usul ve esaslara göre yürütülmektedir. İtiraz Dilekçesinin Değerlendirilmesi Teknik heyet, itiraz dilekçesinde belirtilen itiraz sebeplerine bağlı olmaksızın, riskli yapı tespit raporunun tüm teknik unsurları açısından incelenmesini sağlar. Eğer rapor teknik yönden eksiklikler taşıyorsa, bu eksikliklerin giderilmesi için rapor, lisanslı kurum veya kuruluşa gönderilir. Eksiklikler tamamlandıktan sonra, yapının riskli veya risksiz olduğuna dair nihai karar verilir. Yerinde İnceleme ve Gerekli Değişiklikler Teknik heyet, gerek gördüğü takdirde, itiraza konu olan yapıyı yerinde inceleyebilir. Yapının yerinde incelenmesi için ilgili Müdürlükten veya İdareden talep edilebilir. Yapının risk durumu, riskli yapı tespiti yapılmış olan tarihteki mevcut durumuna göre değerlendirilecektir. Teknik Heyet Kararları ve Nihai Değerlendirme Teknik heyet, alınan kararı teknik gerekçeleriyle açıklar. Alınan karar, hem başkan hem de üyeler tarafından imzalanarak resmiyet kazanır. İtiraz yapan malike, sadece nihai karar bildirilecektir. İtiraz eden malik, yalnızca riskli yapı tespiti ile ilgili son karar hakkında bilgilendirilecektir. Eğer teknik heyet kararına göre yapının risklilik durumu değişirse, karar Başkanlığa gönderilecektir. Daha Önce Karara Bağlanan Bir İtirazın Sonuçları ve Başka Bir Malik Tarafından İtiraz Edilememesi Bir başka malik tarafından yapılan itiraz üzerine, daha önce karara bağlanan riskli yapı tespit raporu üzerinde yeniden inceleme yapılmaz. Süresi içinde yapılmayan ya da malik sıfatına sahip olmayan kişilerce yapılan itirazlar reddedilir. İtirazın haklı bulunması durumunda, karar yeniden değerlendirilerek tapu kayıtlarında gerekli düzeltmeler yapılır. 5. Riskli Yapı Kararına Karşı İptal Davası Riskli yapı tespitine ilişkin kararlar, idari işlem niteliğinde olup bu kararlara karşı yargı yoluna başvurma hakkı bulunmaktadır. T.C. Anayasası'nın 125. maddesi uyarınca, "İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır." Bu hüküm doğrultusunda yapı malikleri, riskli yapı tespitine yönelik yaptıkları itirazın reddine ilişkin karara veya doğrudan riskli yapı tespit raporuna karşı idari dava açabilirler. Riskli yapı kararına karşı açılan iptal davalarının amacı, idari işlemin hukuka aykırılığının tespit edilmesi ve bu işlemin iptal edilmesidir. Maliklerin mülkiyet haklarının korunması ve hak kaybının önlenmesi açısından bu dava sürecinin doğru bir şekilde yürütülmesi önem arz eder. 5.1. Riskli Yapı Tespitinde Dava Açma Süresi Riskli yapı tespitine karşı idari dava açma süresi, yapılan itiraza ilişkin ret kararının veya risk tespitine ilişkin tebligatın maliklere ulaştırılmasından itibaren 30 gündür. Bu süre, hak düşürücü niteliktedir ve sürenin geçirilmesi halinde dava hakkı kaybedilir. Dava açma sürenin başlangıcı İtiraza İlişkin Olarak Ret Kararı Verilmesi: Malikler tarafından yapılan itirazın reddedilmesi durumunda, ret kararının tebliğ edildiği tarihten itibaren 30 günlük süre işlemeye başlar. Doğrudan Tebliğ Edilen Riskli Yapı Tespiti: Eğer riskli yapı tespitine itiraz yoluna başvurmadan doğrudan dava açılacaksa, risk tespitine ilişkin kararın maliklere tebliğ edilmesinden itibaren süre işlemeye başlar. Riskli yapı tespitine ilişkin karar e-Devlet sistemi üzerinden elektronik bildirimle yapılır veya ilgili muhtarlıkta ilan edilir. Hak düşürücü sürenin aşılmaması, mülkiyet hakkının korunması için titizlikle takip edilmesi gereken bir husustur. 5.2. Dava Açabilecek Kişiler Riskli yapı tespitine karşı dava açma hakkı, taşınmaz üzerinde doğrudan hukuki menfaati bulunan kişilere tanınmıştır. Bu kişiler arasında taşınmazın mülkiyet hakkına sahip maliklerin yanı sıra, maliklerin kanuni temsilcileri ve maliklerin vefatı durumunda yasal mirasçıları yer alır. Kiracılar veya taşınmaz üzerinde sınırlı ayni hak sahibi olan kişiler (örneğin, intifa hakkı sahipleri) ise dava açma hakkına sahip değildir. Dava açma hakkı bulunan kişilerin, işlemin hukuka aykırılığını gerekçelendirerek belirtilen süreler içinde idari yargıya başvurmaları gereklidir. 5.3. Doğrudan Dava Açma Hakkı İdari işlemin iptali, yalnızca itiraz yoluyla sınırlı değildir. Riskli yapı tespit raporu, idari işlem niteliğinde olduğundan, doğrudan dava açılabilir. Malikler, itiraz sürecini beklemeden, söz konusu tespit raporunun iptali için idari yargıya başvurabilir. Doğrudan dava açma gerekçeleri şunlar olabilir: İşlemin yetkisiz bir idare tarafından yapılması, Teknik raporun bilimsel dayanaklarının eksik olması, İdari işlemin hukuka ve amaca aykırı olması. Riskli yapı tespitine karşı itiraz süreci ve dava açma hakkı, mülkiyet hakkını doğrudan etkileyen bu süreçte önemli hukuki güvencelerdir. Maliklerin hak kaybına uğramaması için sürelerin titizlikle takip edilmesi ve süreçlerin hukuki bir uzmanla birlikte yürütülmesi önerilir. Daha detaylı bilgi için "İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası" başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 5.4. Riskli Yapı Kararına Karşı İptal Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme Riskli yapı tespitine karşı açılacak iptal davalarında, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu (İYUK) m.34/1 uyarınca, taşınmazlarla ilgili davalarda özel yetki şartı düzenlenmiştir. Bu hükme göre, imar, kamulaştırma, yıkım ve tahsis gibi taşınmazlara ilişkin davalarda yetkili mahkeme, taşınmazın bulunduğu yer idare mahkemesidir. Görevli Mahkeme: Riskli yapı tespitine ilişkin iptal davalarında görevli mahkeme, idare mahkemesidir. Yetkili Mahkeme: Yetkili mahkeme, riskli yapının bulunduğu taşınmazın yer aldığı il veya ilçenin bağlı bulunduğu idare mahkemesidir. 5.5. Riskli Yapı Kararına Karşı İptal Davasında Yürütmenin Durdurulması Riskli yapı kararına karşı açılan iptal davalarında, maliklerin yürütmenin durdurulması (YD) talep etme hakkı bulunmaktadır. Yürütmenin durdurulması kararı, dava süreci devam ederken idari işlemin uygulanmasını (örneğin tahliye veya yıkım işlemlerini) geçici olarak durdurmayı amaçlar. Böylece, işlemin olası sonuçlarının telafisi güç veya imkânsız zararlara yol açmasının önüne geçilir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 27. maddesi uyarınca, yürütmenin durdurulması kararı verilebilmesi için iki temel şartın birlikte sağlanması gerekir: Açıkça hukuka aykırılık: Riskli yapı kararının mevzuata veya hukuka açık bir şekilde aykırı olması gerekir. Telafisi güç veya imkânsız zarar: Kararın uygulanması durumunda malikler açısından geri dönülemez zararların doğma ihtimali bulunmalıdır. Mahkeme, YD talebini değerlendirirken gerekli görmesi halinde bilirkişi incelemesi yapabilir. Ancak, riskli yapıların doğal afetler karşısında oluşturduğu tehlikeler de dikkate alınarak, işlemin devam etmesinin doğurabileceği zararlar açısından temkinli bir değerlendirme yapılır. Mahkeme, idarenin cevabını veya bilirkişi raporunu beklemek kaydıyla geçici olarak yürütmeyi durdurma kararı verebilir. Yürütmenin durdurulması kararı, riskli yapı kararına bağlı olarak başlatılan tahliye ve yıkım gibi işlemleri dava sonuçlanana kadar durdurur. Bu karar, malikler açısından mülkiyet haklarının korunması için önemli bir güvencedir. Ancak mahkeme, dava süreci boyunca YD kararını yeniden değerlendirme yetkisine sahiptir. YD talebinin reddedilmesi halinde, işlemin hukuki sonuçları uygulanmaya devam eder. Yürütmenin durdurulması kararı, riskli yapı sürecindeki hak kayıplarını önlemek ve taşınmaz üzerindeki işlemleri dava sonuçlanana kadar askıya almak adına etkili bir hukuki araçtır. Bu nedenle, maliklerin YD talebini hukuki dayanaklarla güçlü bir şekilde desteklemesi önemlidir. 6. Riskli Yapı Kararına Karşı Açılan İptal Davasının Sonuçları Riskli yapı kararına karşı açılan iptal davalarında mahkeme, iki farklı sonuçtan birine karar verebilir. Eğer mahkeme, riskli yapı kararının hukuka aykırı olduğunu tespit ederse, karar iptal edilir. Bu durumda: Tapu Kaydındaki Şerh Kaldırılır: "Riskli yapı" şerhi tapu kaydından silinir. Tahliye ve Yıkım İşlemleri Durdurulur: Yapıya ilişkin herhangi bir yıkım veya tahliye işlemi iptal edilir. Tasarruf Yetkisi Geri Kazanılır: Malikler, taşınmazları üzerindeki mülkiyet ve tasarruf haklarına yeniden sahip olur. Ancak mahkeme, riskli yapı kararının hukuka uygun olduğuna karar verirse, dava reddedilir. Bu durumda: Tahliye ve Yıkım Devam Eder: İdarenin yıkım ve tahliye işlemleri uygulanmaya devam eder. Tapu Şerhi Korunur: Tapu kaydındaki "riskli yapı" şerhi geçerliliğini sürdürür. Tasarruf Yetkisi Kısıtlanır: Malikler, taşınmazları üzerinde sınırlı tasarruf haklarına sahip olur. Dava sırasında mahkemeden yürütmenin durdurulması kararı alınmışsa, bu karar mahkeme sonucuna bağlı olarak ya devam eder ya da kaldırılır. Yürütmenin durdurulması kararı kaldırıldığında, yıkım ve tahliye işlemleri tekrar uygulanır. Kentsel Dönüşüm Süreçleriyle İlgili Detaylı Bilgi İçin Önerilen Yazılar Kentsel dönüşümle ilgili daha fazla bilgi edinmek ve hukuki süreçleri daha iyi anlamak için aşağıdaki yazıları inceleyebilirsiniz: Riskli Alanlarda Kentsel Dönüşüm Süreci Riskli Yapılarda Kentsel Dönüşüm Süreci Riskli Yapı Nedir? Riskli Yapı Tespiti Nasıl Yapılır? Kentsel Dönüşüm Kararına Uymayan Maliklerin Hakları Kentsel Dönüşüme İlişkin İnşaat Sözleşmelerinin Feshi Riskli Yapılarda Güçlendirme Kararı Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. Hak kaybına uğranılmaması ve yasal süreçlerin doğru bir şekilde yürütülmesi için, herhangi bir işlem yapılmadan önce Gayrimenkul Hukuku ve Kentsel Dönüşüm alanında uzman avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Riskli yapı tespit raporun tebliğinden itibaren 15 gün içinde itiraz edilebileceği gibi, itiraz sürecinden bağımsız olarak 30 gün içinde idari yargıda doğrudan iptal davası da açılabilir. Açılacak davada yürütmenin durdurulması (YD) talep edilerek, yıkım veya tahliye işlemlerinin dava sonuçlanıncaya kadar geçici olarak durdurulması sağlanabilir. ### FSEK Kapsamında Eser Sahibi Tarafından Açılabilecek Davalar Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) kapsamında korunmaya değer bir eser, sahibine mali ve manevi haklar olmak üzere iki başlık altında toplanan bazı haklar vermektedir. Maddi ve/veya manevi hakları ihlal edilen eser sahibi, Tecavüzün Ref’i Davası, Tecavüzün Men’i Davası, Temin Edilen Karın Devri Davası gibi davalar açabilir. Diğer taraftan, maddi ve manevi açıdan zarar gören eser sahibinin bu zararlarının tazmini amacıyla, ilgilisinden tazminat talep etmesi de mümkündür. Bu davalarda görevli mahkeme, Fikri Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi’dir. Yetkili mahkeme belirlenirken ise, genel yetkili mahkeme olan davalının yerleşim yeri adresi göz önünde bulundurulabileceği gibi, eser sahibinin yerleşim yeri mahkemesinde de dava açılması mümkündür. Diğer taraftan, mevzuatımızda, bu davalara özgü herhangi bir zamanaşımı öngörülmemiş olduğundan, dava açma süresi Borçlar Kanunu’ndaki genel hükümlere göre belirlenecektir. 1. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na Göre Eser Nedir ve Eser Sahibi Kimdir? Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK)'na göre eser, sahibinin hususiyetini taşıyan ve ilim ve edebiyat, musiki, güzel sanatlar veya sinema eserleri olarak sayılan her nevi fikir ve sanat mahsulleri olarak tanımlanmıştır. FSEK’e göre eser sahibi eseri meydana getiren gerçek ya da tüzel bir kişi olup, bu mevzuat kapsamında korunmaya değer bir eser, sahibine bazı haklar vermektedir. Eseri meydana getiren bu kişi, eser sahibinin faydalanacağı haklara, eserin ortaya çıkışı ile sahip olacaktır. Başka bir deyişle, eser sahibinin, bu mevzuat uyarınca hak sahibi kabul edilmesi için herhangi bir tescile gerek yoktur. 2. Eser Sahibinin Hakları FSEK, eser sahibinin haklarını mali ve manevi haklar olmak üzere iki kategoriye ayırmıştır. Ancak kanunda sayılan hakların büyük bir çoğunluğunun birlikte kullanıldığı, hatta bazı hakların kullanılmasının diğer hakkın da kullanılması sonucunu doğurduğu görülmektedir. Bu nedenle mali ve manevi haklar ayrımı yapay bir ayrımdan öteye gidemeyip, kanunda belirtilen hakların bütünü telif hakkı kapsamında kullanılan yetkiler olmaktadır. Fikir ve Sanat Eseri Üzerindeki Manevi HaklarEser sahibinin, FSEK kapsamında sahip olduğu manevi haklar; umuma arz hakkı, adın belirtilmesi yetkisi, eserde değişiklik yapılmasını önleme yetkisi ile malik ve zilyede karşı haklardır. Bu haklar kişiye doğrudan doğruya bağlı haklar olup, hakkın devredilmesi söz konusu olmamaktadır. Ancak eser sahibinin bu hakkın kullanılabilmesi yetkisini devretmesi mümkündür. Fikir ve Sanat Eseri Üzerindeki Mali HaklarEser sahibinin mali hakları kanunda sınırlı sayıda sayılmış olup bunların başında, işleme hakkı, çoğaltma hakkı, yayma hakkı, temsil hakkı gibi haklar gelmektedir. Keza, işaret, ses ve/veya görüntü nakline yarayan araçlarla umuma iletim hakkı ile pay ve takip hakkı da mevzuatımızın eser sahibine tanıdığı mali haklardandır. Bu hakların devir ve intikali mümkündür. Diğer taraftan, kanunda olmayan bir mali hak yaratılması mümkün değildir.  Konuya ilişkin detaylı bilgi için “Eser Sahibinin Hakları, Hakkın Korunması ve Devri” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 3. Mali ve Manevi Hakların İhlali halinde Açılabilecek Davalar Eser sahibine tanınan mali hakların hak sahibi olmayan üçüncü kişilerce ihlal edilmesi durumunda bu hakların nasıl korunacağı yine FSEK’te düzenlenmiştir. Buna göre mali hakların ihlali halinde özel hukuk bağlamında açılabilecek davalar şu şekilde listelenebilir: Tecavüzün Ref’i Davası FSEK m.66/1 uyarınca; “Manevi ve mali hakları tecavüze uğrayan kimse tecavüz edene karşı tecavüzün ref’ini dava edebilir.” Bu dava ile manevi veya mali hakları saldırıya uğrayan, mevcut saldırının sona erdirilmesini dava edebilir. Bu davanın açılabilmesi için saldırıda bulunanın kusurunun varlığı aranmamaktadır. Tecavüzün Meni DavasıSaldırının önlenmesi davası, manevi ve mali haklara karşı gerçekleştirilmesi muhtemel bir saldırının önlenebilmesi amacıyla açılabilecek bir dava türüdür. Ayrıca gerçekleşmiş bir saldırının devam etmesinin ya da tekrarlanmasının muhtemel olduğu hallerde de bu dava açılabilir. Maddi ve Manevi Tazminat DavasıTazminat davası eser sahibinin manevi ve mali haklarına hukuka aykırı bir saldırı gerçekleşmesi durumunda oluşan maddi veya manevi zararların tazminine yöneliktir. FSEK düzenlemesi gereği mali hakları zarar gören eser sahibi 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun haksız fiil hükümlerine göre zararının tazminini talep edebilir. Burada zararın tazmini genel hükümlere göre olacağı için hakkı ihlal edenin kusurunun bulunması şarttır. Temin Edilen Karın Devri DavasıFSEK m. 70/3‘de mali ve manevi hakların ihlali halinde, bu hakları saldırıya uğrayanın tazminatın yanında temin edilen kârın kendisine verilmesini de isteyebileceği hükme bağlanmıştır. Buradaki düzenlemenin temeli Türk Borçlar Kanunu’nda yer alan vekâletsiz iş görme hükümlerine dayanmaktadır. Bu talep saldırıda bulunanın kusurunun varlığına bağlanmadığı gibi, hak sahibinin mahrum kaldığı kar miktarıyla da sınırlandırılmamıştır. Diğer taraftan mevzuatımızda, hakları ihlal edilen eser sahibine, savcılığa suç duyurusunda bulunarak ilgilileri hakkında ceza yargılaması başlatılmasını sağlama imkanı da sağlanmıştır. Bu bağlamda, fikri ve sınai eserlerdeki hak tecavüzlerinde başlatılabilecek ceza yargılamasına ilişkin detaylı bilgi için “Fikir ve Sanat Eserlerinde Hak İhlaline Karşı Açılabilecek Ceza Davaları” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. Görevli ve Yetkili Mahkeme Fikri ve sınaî haklara ilişkin davaların daha çabuk ve uzman mahkemelerce yürütülmesi gerekmektedir. FSEK. m. 76/1’de uyarınca Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’ndan doğan davaların özel hukuka ilişkin olanlarında, ihtisas mahkemeleri olan Fikri ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemeleri görevlidir. Fikri ve Sınaî Haklar Mahkemesi bulunmayan yerlerde ise Asliye Ticaret Mahkemesi veya Asliye Hukuk Mahkemesi görevlidir. Fikri ve sınaî haklara ilişkin davalarda genel yetkili mahkeme, davalının ikametgah adresi mahkemesidir. Ancak FSEK. m. 66 uyarınca tecavüzün ref’i ve tecavüzün meni davasında eser sahibinin ikamet ettiği yer mahkemesi de yetkilidir. Ayrıca fikri haklara yapılan müdahalenin haksız fiil olması halinde hak sahibi, haksız fiilin işlendiği yani fikri haklara tecavüzün meydana geldiği yer mahkemesinde de dava açabilir. Her ne kadar, FSEK m.66/V’de hak sahibi olarak eser sahibinden söz edilse de, mali hak veya ruhsat sahipleri bakımından da yetkili mahkeme bu şekilde belirlenebilir. Başka bir deyişle, davacı sıfatına sahip olan mali hak veya ruhsat sahipleri de kendi ikametgâhlarında, fikri haklarının ihlali nedeniyle uğradıkları zarara ilişkin hukuk davası açabilirler. 5. Zamanaşımı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda, zamanaşımına ilişkin özel bir düzenleme bulunmamakta olup Borçlar Kanunundaki sözleşme ve haksız fiile ilişkin zamanaşımı sürelerinin uygulanması gerekmektedir. Buna göre; Eser üzerindeki hakkın ihlali taraflar arasındaki sözleşme ilişkisinden kaynaklandığı takdirde, davanın on yıllık zamanaşımı süresi içerisinde açılması gerekecektir.Eser üzerindeki hakkın ihlalinin haksız fiil teşkil ettiği durumlarda zarar görenin zararı ve sorumlusunu öğrendiği tarihten başlayarak iki yıllık zamanaşımı süresi uygulanır. Diğer taraftan, her halükarda fiilin işlendiği tarihten başlayarak on yılın geçmesiyle dava açma hakkı zamanaşımına uğrayacaktır. Ancak, ceza kanunlarının daha uzun bir zamanaşımı öngördüğü cezayı gerektiren bir fiilden doğmuşsa, bu zamanaşımı uygulanır. ### İmar Barışı Yapı Kayıt Belgesinin İptali Kararına İtiraz ve Dava Yolu Uygulamada “İmar Barışı” olarak da bilinen kavram, vatandaş ile devletin uzlaşması suretiyle, afet risklerine hazırlık kapsamında ruhsatsız ve ruhsat eklerine aykırı yapıların kayıt altına alınmasını sağlayan bir süreçtir. İmar Kanunu’na eklenen Geçici Madde 16 ile 31.12.2017 tarihinden önce yapılan ruhsat ve ruhsat eklerine aykırı yapılara Yapı Kayıt Belgesi düzenlenmesi öngörülmüştür. Yapı Kayıt Belgesi imar bakımından ilave bir hak sağlamayan ve kazanılmış hak oluşturmayan, yapının imar durumunun ruhsata uygun hale getirilmesi veya kentsel dönüşüm uygulamasına kadar geçerli olan geçici bir belgedir. Bu yapı kayıt belgesi kimi durumlarda çeşitli gerekçelerle idari makamlarca iptal edilebilmektedir. Yapı kayıt belgesinin iptaliyle beraber hem idari para cezası, hem de taşınmazın yıkım kararı gibi yaptırımlar uygulanabildiği gibi, imar kirliliğine neden olma nedeniyle davada açılabilmektedir. İdari, maddi ve cezai açıdan oldukça ağır sonuçları olabilen yapı kayıt belgesinin iptali kararına karşı, iptal davası açılması mümkündür. İmar barışından yararlandırılan ve yapı kayıt belgesi verilen taşınmazların yapı kayıt belgelerinin usulsüzlük iddiası ile iptal edilmesine sıkça rastlanılmakta olup, bu yazımızda yapı kayıt belgesinin iptal edildiği durumda neler yapılması gerektiğini ele alacağız. 1. Yapı Kayıt Belgesi Nedir? Yapı kayıt belgesi, imar barışı sürecinde başvuru sahiplerine verilen ve 3194 sayılı İmar Kanunu Geçici Madde 16 hükmünde düzenlenen bir belgedir. Bu belge, 31.12.2017’den önce yapılmış yapılar için, kişilerin başvurusu üzerine, “başvurucunun beyanı” esas alınarak düzenlenir. Yapı sahibinin beyanı doğrultusunda başvuru konusu yapı ve arsasının mülkiyet durumu, sınıfı, grubu ve sair diğer hususları, yapı kayıt sistemine kaydedilir. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için İmar Barışı Müracaat Usulü ve Süreleri başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Yapı kayıt belgesi, yapının kullanım amacına yönelik olup ilgilisine; su, elektrik ve doğalgaz hizmetlerinin sağlanmasına yönelik birtakım haklar ve imkânlar tanımaktadır. Yapı kayıt belgesi verilen yapılarla ilgili olarak İmar Kanunu ve Boğaziçi Kanunu’na istinaden verilen yıkım kararları ve tahsil edilemeyen idari para cezaları da iptal edilir. Yapı kayıt belgesinin varlığı durumunda yapı kullanma izin belgesi aranmaksızın cins değişikliği ve kat mülkiyeti işlemleri yapılabilmektedir. Yine bu belge sayesinde işyeri açma ve çalışma ruhsatı yapı kullanma izin belgesi aranmaksızın verilebilmektedir. Kredi taleplerinde bankalarca yapının değerlendirilmesine imkân sağlanmaktadır. Hazine ve belediye mülkiyeti üzerindeki yapının arsasının rayiç bedel üzerinden yapı malikine satılmasına imkân vermektedir. Yapı kayıt belgesi, niteliği itibariyle bir idari işlem olduğundan, yapı kayıt belgesine ilişkin olarak “İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası” açılabilir. 2. Yapı Kayıt Belgesinin İptaline Yol Açan Sebepler 2.1. Yapı Sahibinin Gerçeğe Aykırı Beyanda Bulunması Belirtildiği üzere, yapı kayıt belgesi, başvurucunun beyanı esas alınarak düzenlenmektedir. Yapı kayıt belgesi başvurusu, başvurucunun, kendisinden istenilen bilgileri ilgili sisteme girmesi suretiyle gerçekleşmektedir. Belge talep edilirken başvuru sahibi tarafından gerçeğe aykırı beyanda bulunduğunun anlaşılması, yapı kayıt belgesinin iptaline sebebiyet verecektir. Örnek vermek gerekirse, başvuru sahibinin taşınmaz yüzölçümünü eksik bildirmiş olması, yapı kayıt belgesinin iptal nedenlerinden biridir. 2.2. İmar Barışı Kapsamında Olmayan Taşınmazlar İmar Kanunu’nun Geçici 16. maddesi gereği: Üçüncü kişilere ait özel mülkiyete konu taşınmazlarda bulunan yapılar. Hazineye ait sosyal donatı için tahsisli araziler üzerinde bulunan yapılar. 18.11.1983 tarihli ve 2960 sayılı Boğaziçi Kanunu’nda tanımlanan Boğaziçi sahil şeridi ve öngörünüm bölgesi içinde İmar Kanunu’na ekli krokiyle listede sınır ve koordinatları gösterilen alanlar. İstanbul tarihi yarımada içinde, İmar Kanunu’na ekli kroki ile listede sınır ve koordinatları gösterilen alanlar, 19.06.2014 tarihli ve 6546 sayılı Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı Kurulması Hakkında Kanun’un 2’nci maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinde belirlenmiş Tarihi Alan, imar barışı kapsamında değildir. Buradaki istisnalara riayet edilmeksizin düzenlenen yapı kayıt belgesi de ilgili idareler tarafından iptal edilebilecektir. Olası bir hukuki uyuşmazlıkta da mahkeme, iptal işlemine konu taşınmazın bu istisnalar kapsamında olup olmadığını değerlendirecektir. Şayet iptal işlemine konu taşınmaz, yukarıda sayılı istisnai taşınmazlardansa, yapı kayıt belgesinin iptali hukuka uygun olacağından, iptal işlemine karşı açılacak davanın reddine karar verilebilecektir. 2.3. Yapının Yapılış Tarihi Konusundaki Uyuşmazlık Yapı kayıt belgesi, yalnızca 31.12.2017 öncesinde yapılmış yapılar için düzenlenebildiğinden, yapının 31.12.2017 tarihinden sonra yapıldığı tespit edilirse, yapı kayıt belgesi iptal edilecektir. Bu iptal işlemine karşı yapı malikinin, yapının 31.12.2017 tarihinden önce yapıldığı iddiasıyla, idarenin iptal işlemine karşı iptal davası açması mümkündür. Bu noktada, yapının hangi tarihte yapıldığı konusunda taraflar arasında hukuki uyuşmazlık doğmuş olacaktır. Bu uyuşmazlıkta, mahkemenin: Hava fotoğrafları (Uydu görüntüleri), Taşınmazda yapılacak keşif, Keşif sonrası düzenlenecek bilirkişi raporu, Yapı kayıt belgesindeki başvuru formuna eklenen fotoğraflar ve diğer tüm belgeler ile uyuşmazlığa ilişkin tüm delilleri eksiksiz toplaması gerekmektedir. Tüm deliller eksiksiz bir şekilde toplanmadan verilebilecek karara karşı da kanun yolları açık olacaktır. 3. Yapı Kayıt Belgesi İşleminin Unsurları İptal davaları; idari işlemlerin yetki, şekil, sebep, konu, maksat unsurlarından biri ve/veya birkaçının hukuka aykırı olduğundan bahisle açılan davalardır. Yapı Kayıt Belgesinin iptali halinde açılacak iptal davalarında da, incelemenin aynı usulle yapılması gerekmektedir. Yetki Unsuru İmar Kanunu gereği, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve yetkilendireceği kurum ve kuruluşlar, yapı kayıt belgesi vermeye yetkilidir. Dolayısıyla yapı kayıt belgesinin iptali konusunda da ancak belgeyi veren idari makam yetkili olacaktır. Bu kurala riayet edilmeden yapı kayıt belgesinin iptal edilmesi halinde, açılacak iptal davasında işlemin yetki unsuru bakımından sakat olduğu ileri sürülebilecektir. Şekil/Usul Unsuru Yapı kayıt belgesinin iptali işleminin, yapı sahiplerine usulüne uygun bir şekilde tebliğ edilmesi gerekmektedir. Bu işlemler, birel işlem niteliğini haiz olup işleme karşı başvurulabilecek itiraz ve yargı yollarının, iptal kararında gösterilmesi gerekmektedir. Sebep ve Konu Unsurları İdari işlemin tesis edilmesine yol açan temel saik olan sebep unsuru ile idari işlemin doğurduğu sonuç olan konu unsuru da, iptal davasında incelenecek olan hususlardır. Amaç Unsuru Tüm idari işlemler gibi yapı kayıt belgesine ilişkin idari işlemlerin de asıl amacı kamu yararına hizmet etmektir. İlgili işleme ilişkin amaç unsuru da davada incelenecek hususlardandır. 4. Yapı Kayıt Belgesinin İptaline Karşı Dava Yolu İdari işlemlerin yetki, şekil, sebep, konu ve maksat unsurları bakımından hukuka uygun bir şekilde tesis edilmesi gerekmektedir. İdarece, bu unsurlardan biri ve/veya birkaçına uygun hareket edilmeden yapı kayıt belgesinin iptal edilmesi halinde, ilgilisi tarafından iptal işlemine karşı dava açılabilecektir. Bu dava, idari yargılama hukukunda mevcut olan idari işlemin iptali davasıdır. Ayrıca zorunlu olmamakla birlikte, yapı kayıt belgesi iptal edilen kişi dava yoluna başvurmadan önce 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu (İYUK) m. 11 hükmü uyarınca idareye itirazda da bulunabilir. Ancak idareye itiraz, yapı kayıt belgesinin iptali kararına karşı dava açılabilmesi için olmazsa olmaz bir önkoşul değildir. 4.1. Görevli ve Yetkili Mahkeme Yapı kayıt belgesinin iptal edilmesi halinde, iptal işlemine karşı açılacak dava, idari yargının görev alanındadır. Bu nedenle iptal davası açacak kişiler, idare mahkemelerine başvurmaları gerekmektedir. Yapı kayıt belgesinin iptali üzerine açılacak iptal davalarında yetkili mahkeme, taşınmazın bulunduğu yerdeki idare mahkemesidir. 4.2. Dava Açma Süresi Yapı kayıt belgesinin iptaline karşı açılacak davaların, İYUK madde 7 hükmü gereği idarenin iptal kararının tebliğinden itibaren altmış gün içinde açılması gerekmektedir. Bu süre hak düşürücü süre niteliğinde olduğundan süre geçtikten sonra ilgilinin dava açma hakkı ortadan kalkmaktadır. 60 günlük dava açma süresi içinde idareye itiraz yoluna da başvurulabilir. İdare, 30 gün içinde cevap vermezse bu durum zımni ret olarak kabul edilir 30 günlük sürenin ardından dava açma süresi içerisinde dava yoluna gidilebilir. Eğer idare 30 gün içinde, yapılan başvuruyu reddederse bu ret tarihinden itibaren de dava açma süresi işlemeye devam eder ve yasal süresi içinde dava yoluna gidilebilir. 5. Yapı Kayıt Belgesinin İptal Edilmesinin Sonuçları Yapı kayıt belgesi iptal edilen malik, süresi içinde dava açmaz veya yargılama neticesinde iptal işlemi hukuka uygun bulunursa, yapı kayıt belgesinin iptal kararı kesinleşecektir. Bu durumda yapı, imara aykırı hale geleceğinden birtakım idari ve cezai sonuçlar meydana gelir: Yapı maliki gerçeğe aykırı beyanda bulunarak yapı kayıt belgesi almışsa malik hakkında TCK m. 206 hükmü uyarınca resmi belgenin düzenlenmesinde yalan beyan suçu kapsamında suç duyurusunda bulunulur. İmar Kanunu m.42/2 hükmünde öngörülen idari para cezası ve/veya yıkım kararı alınır. Yapı hakkında verilen işyeri açma ve çalışma ruhsatı iptal edilir. Yıkım kararı ile ilgili detaylı bilgi için “Yıkım Kararlarına Karşı İtiraz ve Dava Yolu” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 6. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz.   Yapı Kayıt Belgesi Kalıcı İmar Hakkı Sağlar mı? Yapı kayıt belgesi kalıcı imar hakkı sağlamaz. Müktesep hak oluşturmaz. Yapı kayıt belgesi düzenlenen yapılar yenilenirse yürürlükte olan imar mevzuatı hükümleri uygulanır. Yapı kayıt belgesi yapının imar durumunun ruhsata uygun hale getirilmesi veya kentsel dönüşüm uygulamasına kadar geçerli olan geçici bir belgedir. İmar Barışı Kapsamında Kat Mülkiyetine Geçiş Mümkün müdür? İmar barışı kapsamındaki taşınmazlarda iskan alınamadığı için kat mülkiyetine geçiş yapılamamaktadır. Ancak Yapı kayıt belgesi, yapının kullanım amacına yönelik olup ilgilisine; su, elektrik ve doğalgaz hizmetlerinin sağlanmasına yönelik birtakım haklar ve imkânlar tanımaktadır. Yapı kayıt belgesinin varlığı durumunda yapı kullanma izin belgesi aranmaksızın cins değişikliği ve kat mülkiyeti işlemleri yapılabilmektedir. Ancak bunun için  yapı kayıt belgesi alındıktan sonra maliklerin tümünün muvafakat etmeleri ve varsa umumi hizmete ayrılan yerlere denk gelen alanların terk edilmesi şarttır. Yine bu belge sayesinde işyeri açma ve çalışma ruhsatı yapı kullanma izin belgesi aranmaksızın verilebilmektedir. Yapı Kayıt Belgesi Alındıktan Sonra Arsa Payları Değişir mi? Yapı kayıt belgesi alındıktan sonra kat mülkiyetine geçilmesi tek başına arsa paylarına etki eden bir durum değildir. Kat mülkiyetine geçiş işlemlerinde tüm maliklerin muvafakatinin olması durumunda arsa paylarının değişmesi mümkün olabilir. Satın Aldığım Evin Yapı Kayıt Belgesi İptal Edilmiş Olarak Görülüyor. Nereye Başvurmalıyım? Satın alınan taşınmazın yapı kayıt belgesinin iptal kararının tebliğinden itibaren 60 günlük dava açma süresi içerisinde idari yargıda dava açılması veya idareye itiraz başvurusunda bulunulması gerekmektedir. Ancak satın alınan taşınmazın yapı kayıt belgesi, satın alma işleminden önce iptal edilmiş ve dava açma süresi de dolmuşsa bu durumda idari yargıda başvurabileceğiniz bir yol bulunmamaktadır. Söz konusu durum, satış ilişkisinin tarafları arasında hukuki uyuşmazlığa konu olacaktır. İmar Barışı Kapsamında Yapı Kayıt Belgesi Bulunan Yapının Yapı Kayıt Belgesi İptal Edildi, Nasıl Bir Yol İzlemeliyim? Yapı kayıt belgesinin iptali halinde iki seçenek bulunmakta olup, ilk olarak 60 günlük dava açma süresi içerisinde idareye itiraz başvuru yapılabilir. İdare, 30 gün içinde red kararı verirse bu red kararının tebliği tarihinden itibaren dava açma süresi içinde idari yargı yoluna başvurabilir. İdare, 30 gün içinde bir cevap vermezse başvuru zımnen reddedilmiş olarak kabul edip 30 günün ardından dava açma süresi içinde yine idari yargı yoluna başvurabilir. İkinci seçenek olaraksa idareye başvuru yolunu kullanmayıp doğrudan dava açabilir. Bu durumda yapı kayıt belgesinin iptalinin tebliği tarihinden itibaren 60 günlük dava açma süresi içinde idari yargıda iptal davası açılabilir. Site Ortak Alanına Proje Dışı Olarak Yapılan Eklentiye Yapı Kayıt Belgesi Alınmış, Nasıl İptal Ettirebiliriz ? Sitenin ortak alanına proje dışı olarak yapılan eklenti sitedeki kat maliklerinin mülkiyet haklarına müdahale oluşturacaktır. Yapı Kayıt Belgesi, hakları ihlal edilen üçüncü kişilere doğrudan tebliğ edilmediği için, öncelikle yapı kayıt belgesinin iptali amacıyla bu belgeyi veren idari makama başvuru yapılarak belgenin iptalinin istenmesi gerekecektir. İdare, 30 gün içerisinde başvuruya cevap vermediği takdirde, başvuru reddedilmiş sayılacağından, dava süresi işlemeye başlayacaktır. İdari Makamlar, iptal başvurusunu reddettiği takdirde de, 60 gün içerisinde yapı kayıt belgesinin iptali için İdare Mahkemesinde dava açılabilecektir.Kat Mülkiyeti Kanunu çerçevesinde kurulan sitelerin ortak alanlarına ilişkin her türlü el atma ve işgal KMK hükümlerince koruma altındadır. Dolayısıyla bir kat maliki sitenin ortak alanında izinsiz olarak yaptığı bir yapı için her ne kadar yapı kayıt belgesi alınmış olsa dahi bu belge Kat Mülkiyeti Kanunu’na tabi yerlerdeki ortak alanlara yapılan işgalleri korumamaktadır. Bu nedenle diğer kat malikleri veya yönetim tarafından el atmanın önlenmesi ve eski hale iade davası açılabilecektir. İmar Barışı Kişilere Ortak Alanlara Tecavüz Hakkını Veriyor mu? Bu Konuda Ne Yapılabilir? Ortak alanlarda bulunan yapılar hakkında imar barışı kapsamında yapı kayıt belgesi alınması bu belgeyi almak için başvurmuş olan kişiye tek başına mülkiyet hakkı kazandırmaz. Ortak alan üzerinde pay sahibi olan herkes, paylarını korumaya devam eder ve hakkında yapı kayıt belgesi alınmış olan yapı üzerinde malik olurlar. Söz konusu yapının yıktırılmasının talep edilmesi halinde ise yapının yapılmış olduğu yerin hukuki niteliğine göre farklı durumlar söz konusu olabilir. Örneğin bir apartman bahçesine ek bir yapı yapılması durumunda Kat Mülkiyeti Kanunu hükümlerine göre gerekli çoğunluk sağlanarak malikler tarafından bu yapının yıkılmasına karar verilebilir. Konteynere Yapı Kayıt Belgesi Alınması Sonrası, Konteynerin Prefabriğe Çevrilmesi Halinde Yapı Kayıt Belgesi İptal Olur mu? 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 5. maddesine göre yapı; karada ve suda, daimi veya muvakkat, resmi ve hususi yeraltı ve yerüstü inşaatı ile bunların ilave, değişiklik ve tamirlerini içine alan sabit ve müteharrik tesislerdir.İmar Kanunu’nun 21. maddesine göre konusu yapı olan inşaatlar, ruhsata tabidir. Prefabrik yapılar, yapı tanımına girmektedirler. İmar mevzuatında prefabrik yapılar için ayrıca bir istisna getirilmediği için, prefabrik yapılar için de ruhsat alınması gerekir. Bu nedenle konteynerin prefabriğe çevrilmesi durumunda yapı kayıt belgesi iptal olacaktır. 31 Aralık 2017 Tarihinden Sonra Yaptırdığımız Bir Yapı İçin Yapı Kayıt Belgesi Müracaatı Yaptık. Belge İptal Edildi. Hakkımda Ceza Davası Açılır mı? Yapı Kayıt Belgesi iptal edilmiş ve yapı imar mevzuatına aykırı hale gelmişse, bu yapı bina niteliğindeyse ve belediye sınırları içindeyse ya da özel imar rejimine tabi yerlerde ise, yapı sahibi hakkında Türk Ceza Kanunu’nun 184. maddesi uyarınca İmar Kirliliğine Neden Olma suçundan soruşturma başlatılır. Eğer suçun işlendiği yönünde kuvvetli şüphe oluşursa kamu davası açılabilir. Yapı Kayıt Belgesi Alınan Taşınmazda Tadilat Yapılması Mümkün müdür? Taşıyıcı unsurları etkilemeyen basit tadilat niteliğindeki, derz, iç ve dış sıva, boya badana, oluk, dere, doğrama, döşeme, tavan kaplamaları şeklindeki tadilat ve tamiratlarsa ruhsata tabi olmadığından, bu tür işlemler nedeniyle yapı kayıt belgesi iptal edilmez.Yapılarda taşıyıcı unsuru etkileyen ve/veya inşaat alanını ve ruhsat eki projelerini değiştiren işlemler esaslı tadilat olarak kabul edilmektedir. Bu kapsamdaki işlemler köklü bir değişiklik olarak değerlendirileceğinden yapı kayıt belgesinin iptaline neden olabilecektir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: İmar Barışı kapsamında düzenlenen yapı kayıt belgeleri, vatandaş ile devletin uzlaşması suretiyle, ruhsatsız ve ruhsat eklerine aykırı yapıların kayıt altına alınmasıdır. Yapı kayıt belgeleri, mevzuatta yer alan gerekçelerle iptal edilebilmekte ve taşınmaza ilişkin yıkım kararı yaptırımları uygulanabilmektedir. ### İdari Yargıda Manevi Tazminat Talebi ve Talebin Artırılması Manevi tazminat, kişilik hakkına karşı gerçekleştirilen hukuka aykırı tecavüzden doğan acı, elem ve ızdırabın giderilmesi amacını güden tazminat türüdür. Kişilik haklarına olan saldırının devlet eliyle, idarece gerçekleştirilmesi halinde; manevi zarar, idare mahkemelerinde, tam yargı davası adı altında talep ve dava edilebilecektir. Zira idari yargıda incelenen tam yargı davalarıyla ortaya çıkan zararın tazmini hedeflenir. Giderilmesi talep edilen zarar, maddi zarar olabileceği gibi manevi zarar da olabilecektir. Manevi zararın parayla ölçülmesi çoğunlukla mümkün olmamaktadır. Bu nedenle manevi tazminat talebiyle açılmış bir davada, idare mahkemesi hâkimi, kişi lehine manevi tazminata hükmederken genel olarak dikkate alınan çeşitli faktörleri somut olaya uygulayacaktır. Bu hususları dikkate alacak olan hâkim takdir yetkisiyle birlikte tazminat miktarını belirleyecektir. Tazminat miktarının zarar görenin haksız şekilde zenginleşmesine neden olmayacak şekilde, hakkaniyete uygun olarak belirlenmesi gerekmektedir. Bununla beraber dava dilekçesinde talep edilen manevi tazminat talebi, nihai karar verilinceye kadar, harcı ödenmek suretiyle, bir defaya mahsus olarak artırılabilecektir. İdarelerin eylem ve işlemleri sonucu ortaya çıkan zarar, maddi nitelikte olabileceği gibi kişilik haklarının ihlali sonucu oluşan elemi gidermeye yönelik manevi zarar da olabilir. Kişilik hakkına gerçekleştirilen tecavüz sebebiyle duyulan acı, elem ve ızdırap manevi zarar olarak ifade edilir. 1. İdari Yargıda Dava Türleri İdari yargıda davalar, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu m.2 gereğince; İptal davaları, İdari sözleşmelerden doğan davalar, Tam yargı davaları olmak üzere temelde üç türlüdür. İptal davaları, bir idari işlemin hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle, işlem yüzünden menfaati ihlal edilenler tarafından açılır. İdari Sözleşmelerden Doğan Uyuşmazlık İptal ve Tazminat Davaları, idarelerin emanet, müşterek emanet, imtiyaz, iltizam gibi usullerle akdettiği sözleşmelerinden doğan davalardır. İdari sözleşmelere karşı, idari yargıda iptal ve tam yargı davaları açılabilir. İdareye Karşı Açılacak Tazminat (Tam Yargı) Davası ise, idarenin eylem veya işlemleri sonucunda ortaya çıkan zararın tazmini için açılan davalardır. Bu davaları açma hak ve yetkisi, ancak ve ancak idari işlem veya eylemlerden ötürü hakları ihlal edilenlere mahsustur. 2. Tam Yargı Davalarında Manevi Tazminat Talebi Kişilik haklarına olan saldırının devlet eliyle, idarece gerçekleştirilmesi halinde manevi zarar, idari yargıda, idare mahkemelerinde, tam yargı davası adı altında talep ve dava edilebilecektir. Bu kapsamda mahkemece, manevi tazminat talebinin kabul edilebilmesi için; Bir zarar söz konusu olmalıdır. Bu zarar, idarenin eylem veya işleminden kaynaklanmalıdır. Ortaya çıkan zararla idarenin eylem veya işlemi arasında uygun bir illiyet bağı, yani neden-sonuç ilişkisi bulunmalıdır. Diğer taraftan, kamu yararı ilkesi uyarınca hizmet yükümlülüğü olan idarenin kimi durumlarda hizmet ifası esnasındaki kusurlu iş ve eylemleri dolayısıyla, ilgili kişilerde hak mağduriyeti oluşabilmektedir. İlgili kişilerin idarenin hizmet kusuru durumlarında uğradıkları zararın tazmini için başvurabilecekleri hukuki yollara ilişkin detaylı bilgi için “İdarenin Hizmet Kusurundan Kaynaklanan Tazminat Davaları” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 3. Tam Yargı Davalarında Manevi Tazminat Tutarının Belirlenmesi İdarenin eylem veya işlemi sebebiyle ortaya çıkan manevi zararın miktarının parayla ölçülmesi çoğunlukla mümkün değildir. Dolayısıyla, davaya bakan idare mahkemesi hâkimi, kişi lehine manevi tazminata hükmederken, somut olayın şartlarına göre, takdir yetkisini kullanacaktır. Başka bir ifadeyle matematiksel olarak zararın hesaplanması söz konusu olmayacaktır. Yüksek Mahkeme’nin istikrarlı kararlarında, hâkimin sahip olduğu bu takdir yetkisinin somutlaştırılması adına, tazminat tutarı belirlenirken çeşitli faktörlerin göz önünde tutulması gerektiği hükme bağlanmaktadır. Yüksek Mahkeme kararlarına göre, manevi tazminat tutarı belirlenirken başta aşağıdakiler olmak üzere çeşitli faktörler göz önünde tutulmalıdır. İdari faaliyetin niteliği, Zarar görenin kusur miktarı, Zarar görenin kişisel durumu ve özellikleri, Zarar görenin duyduğu fiziksel veya manevi acı, elem ve üzüntü durumu. Ayrıca, zarar görenin haksız şekilde zenginleşmesine neden olmayacak, hukukun ve hakkaniyetin gerektirdiği şekilde hakkaniyetli bir manevi tazminat miktarı belirlenmelidir. 4. Manevi Tazminata İlişkin Tam Yargı Davalarında Talep Artırımı İdari yargıda, 2013 yılına kadar davacı, dava dilekçesinde belirttiği miktar ile bağlı olup dava dilekçesinde belirttiği miktarı değiştirememekteydi. Bu noktada, dava açılırken talep edilen miktarın belirlenmesi oldukça önem teşkil ediyordu. 11.04.2013 tarihindeki mevzuat değişikliğinden itibaren tam yargı davalarında, dava dilekçesinde talep edilen miktar, nihai karar verilinceye kadar, harcı ödenmek suretiyle, bir defaya mahsus olarak artırılabilmektedir. Bu düzenlemede tam yargı davası altında talep edilen tazminat türünün maddi veya manevi tazminat niteliğinde olması açısından herhangi bir ayrım yapılmamıştır. Nitekim konu hakkında Danıştay 10. Dairesi 2009/9938E., 2014/1117K. sayılı ve 25.02.2014 tarihli kararında; “2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda, 6459 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikle tam yargı davalarında dava dilekçesinde belirtilen miktarın, kanun yolu aşaması dâhil, yürürlük tarihinde derdest olan davalarda da süre veya diğer usul kuralları gözetilmeksizin artırılmasına olanak tanınmıştır. Görüldüğü üzere, Yasanın “tam yargı davalarında, dava dilekçesinde belirtilen miktarın artırılabileceği” ifadesine yer verdiği; tazminat tutarının maddi veya manevi zararların karşılanmasına yönelik olup olmamasına ilişkin olarak bir ayrımdan söz etmediği anlaşılmaktadır. Bu itibarla, söz konusu artırım olanağının maddi tazminat tutarının yanında manevi tazminat tutarı içinde uygulanabileceği sonucuna varılmaktadır. Bir başka ifade ile davacıların artırılan miktara isabet eden harcı ödemek suretiyle kararı veren Mahkemeye verecekleri dilekçe ile bir defaya mahsus olmak üzere dava dilekçesinde gösterilen maddi ve manevi tazminat miktarını artırmaları mümkündür.” şeklinde karar vererek tam yargı davasında gerek maddi gerekse manevi tazminat talebinin bir defaya mahsus olmak üzere artırılabileceği hüküm altına alınmıştır. Bu nedenle de idari yargıda manevi tazminat talebinin bölünerek açılmasına engel bir hal bulunmamaktadır. Diğer taraftan, Hukuk Muhakemeleri kanununda yer alan dava türleri ve manevi tazminatın niteliği gereği adli yargıda açılan manevi tazminat davalarında dava dilekçesinde gösterilen talep dava açıldıktan sonra artırılamamaktadır. 5. Tam Yargı Davalarında Manevi Tazminatta Faiz İdari yargıda manevi tazminat davalarında, manevi tazminat talep edilirken manevi tazminat ile birlikte faizin de talep edilip edilemeyeceği noktasında kanunda bir açıklık söz konusu değildir. Yüksek Mahkeme, geçmiş yıllardaki bazı kararlarında manevi tazminata faiz yükletilemeyeceğine karar vermiştir. Ancak son yıllarda verilen kararların birçoğunda, aksi bir yaklaşımla, idareye başvuru tarihinden itibaren manevi tazminata da faiz işletilmesi gerektiğine hükmedilmektedir. Bu noktada önemle belirtmek gerekir ki; davacının, faiz konusunda herhangi bir talebi yokken, mahkemece kendiliğinden faize hükmedilmesi söz konusu olamayacaktır. Zira idari yargıda geçerli olan taleple bağlılık ilkesi gereği, manevi tazminata faiz yürütülebilmesi için dava dilekçesinde bunun talep edilmiş olması gerekir. 6. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz.   Manevi Tazminat Neye Göre Belirlenir? Manevi tazminatın belirlenmesinde zarar görenin hâlihazırda katlandığı manevi zararlar dikkate alınacağı gibi bunlara ek olarak bir müddet daha acı, elem, keder çekeceği hususu da dikkate alınır. Tüm bunları dikkate alacak olan mahkeme, manevi tazminat miktarını, olay nedeniyle duyulan elem ve kederi kısmen de olsa hafifletmek amacıyla, zenginleşmeye yol açmayacak şekilde belirler. Zarara Sebebiyet Veren Olay Dolayısıyla Bir Yarar Da Sağlanmışsa, Sağlanan Yarar Tazminat Bedelinden Düşülür mü? Zarar görenin, zarara neden olan işlem/eylem nedeniyle ayrıca bir yarar sağlaması durumunda yararlandığı miktara ilişkin tutar, hesaplanan zarar miktarından düşülür. Zararın Ortaya Çıkışında Zarar Görenin Etkisinin Söz Konusu Olması Tazminat Miktarına Etki Eder mi? Zararın ortaya çıkışında zarar gören veya da üçüncü kişinin kusuru varsa, hesaplanan tazminatta kusurun oranına göre indirime gidilir. Ölüm Nedeniyle Manevi Tazminat Talebinde Bulunabilecek Kişiler Kimlerdir? Bu konuda Danıştay kararında bir yeknesaklık bulunmamaktadır. Danıştay kimi kararlarında akrabalık durumunun manevi tazminat talebinde bulunulabilmesi için yeterli olmadığından bahisle ölenin kardeşlerinin manevi tazminat talebini reddetmektedir. Kimi kararlarında ise ölenin kardeşlerinin ve hatta üvey annesinin dahi manevi tazminat talebinde bulunabileceğine yönelik karar vermektedir. Malvarlığına Yönelik Zararlarda Manevi Tazminata Hükmedilebilir mi? Malvarlığına yönelik zarar, zarar görenin manevi değerlerinde eksilmeye neden olmuşsa, zarar gören için maddi değerinin haricinde manevi değeri de bulanan bir mala zarar verilmişse manevi tazminat talebinde bulunulması mümkündür. Maddi Tazminat Talebinin Reddi Manevi Tazminat Talebinin De Reddedileceği Anlamına Gelir mi? Manevi zararın varlığı için mutlaka maddi bir zararın da söz konusu olması gerekmemektedir. Bu açıdan maddi tazminata hükmedilmemiş olması manevi tazminata hükmedilemeyeceği anlamına gelmemektedir. Manevi Tazminat Davası Açıldıktan Sonra Davacının Ölmesi Halinde Tazminat Kime Ödenir? Dava açıldıktan sonra davacının ölmesi durumunda, hükmedilen manevi tazminat davacının mirasçılarına ödenecektir.   Manevi Tazminat Talebi Dava Açıldıktan Sonra Artırılabilir mi? İdari yargıda görülen manevi tazminat davalarında dava dilekçesi ile talep edilen manevi tazminat miktarı bir defaya mahsus olmak üzere artırılabilir. Adli yargıda görülen manevi tazminat davalarında ise dava dilekçesinde talep edilen manevi tazminat miktarının artırılması mümkün değildir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: İdari Yargıda açılan tam yargı (tazminat) davalarında, davacı yan Mahkemeye vereceği dilekçe ile bir defaya mahsus olmak üzere dava dilekçesinde gösterilen maddi ve manevi tazminat miktarını artırabilir. ### İdari Yargıda Dava Açma Süresinin Canlanması İdari yargıda idari işlemler, düzenleyici işlem ve birel işlem olmak üzere temelde iki başlık altında ele alınmaktadır. Bu makale konumuzu yakından ilgilendiren düzenleyici işlemler, idarenin yaptığı ve herkes için geçerli olan genel ve soyut nitelikteki idari işlemlerdir. Tüzükler, yönetmelikler, genelgeler gibi örneklendirilebilecek düzenleyici işlemlere karşı, düzenleyici işlemin muhatabı olan herkesin yargı yoluna başvurması mümkündür. Bu noktada dava açma süresinin hesaplanabilmesi için bu sürenin başlangıç ve bitiş anının doğru şekilde tespit edilmesi oldukça büyük önem arz etmektedir. Yazımızın devamında izah edeceğimiz üzere, kimi durumlarda, idari yargıda dava açma süresinin yeniden canlanması, yani hali hazırda sona ermiş olan zamanaşımı süresinin sıfırlanması mümkün olabilmektedir. Düzenleyici işlemlerin özelliği muhatabın ismen belirtilmemesi, yalnızca belli bir grup veya birtakım özellikleri taşıyan zümre olarak tasnif edilmesidir. Dolayısıyla düzenleyici işlemin kapsadığı grubun içindeki ya da söz konusu özellikleri taşıyan kişiler bu işlemlerin muhatapları olacaktır. Bir düzenleyici işlemin muhatabı olan herkes, bu düzenleyici işleme karşı süresi içinde yargı yoluna başvurabilecek olup kimi durumlarda, dava açma süresi sıfırdan hesaplanmak üzere canlanabilmektedir. 1. İdari İşlemlere Karşı Dava Açma Süresine İlişkin Kanuni Düzenlemeler Bir idari işleme karşı dava açma süresi 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunun (İYUK) 7. maddesinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre, özel kanunlarda aksi öngörülmemişse, dava açma süresi, Danıştay ve idare mahkemelerinde altmış gün, vergi mahkemelerinde otuz gün olarak belirlenmiştir. Bir düzenleyici işleme karşı açılacak iptal davasının idari bir dava olmasından ötürü, dava açma süresinin altmış gün olduğunu söylemek mümkündür. Bu altmış günlük sürenin işlemeye başladığı tarih, 7. maddenin son fıkrasında, “İlanı gereken düzenleyici işlemlerde dava süresi, ilan tarihini izleyen günden itibaren başlar” olarak öngörülmüştür. O halde ilanı gereken bir düzenleyici işleme karşı dava açmak için, işlemin ilan tarihini izleyen günden başlayarak altmış günlük süre kısıtlaması olduğu mevzuatta açıkça düzenlenmiştir. 2. İdari İşlemlerde Hukuka Uygunluk Karinesi İdari işlemler, hukuka uygunluk karinesinden yararlanmaktadır. Bunun anlamı ise, idari işlemin hukuka aykırı olduğu bir mahkeme kararı ile sabit oluncaya dek, o idari işlemin hukuka uygun olduğunun kabul edilmesidir. Sürenin kaçırılması veya başka bir sebeple, idari işleme karşı davanın açılmaması halinde, söz konusu idari işlemin hukuka uygunluk karinesinden yararlanmaya devam etmesi gündeme gelebilecektir. Bu ise, hali hazırda hukuka aykırı olan veya daha sonraki bir zaman diliminde hukuka aykırı hale gelen idari işlemin, yıllar boyu yürürlükte kalması sonucunu doğurabilecektir. Kanun koyucu bu duruma engel olmak ve hukuk devleti ilkesinin gereklerini yerine getirmek adına; uygulamada “dava açma süresinin canlanması” ifadesiyle adlandırılan bir düzenleme getirmiştir. 3. Dava Açma Süresinin Canlanması Uygulamada “dava açma süresinin canlanması” ifadesiyle adlandırılan bu düzenleme ile; İlan edilen bir düzenleyici işlemin uygulanması üzerine ilgililer, söz konusu düzenleyici işleme veya uygulanan işleme ya da her ikisine birden dava açabilirler. Maddede bahsi geçen düzenleyici işlemin uygulanması ifadesinin anlamı, bir uygulama işlemi yapılmasıdır. Böyle bir işlem yapıldığı takdirde, uygulamadaki işlemin hukuki dayanağı olan düzenleyici işleme karşı da dava açma süresinin yeniden başlayacağı mevzuatta açıkça düzenlenmiştir. Böylece hukuka aykırı olduğu iddia edilen bir düzenleyici işlemin de denetlenebilirliği sağlanmıştır. Zira, düzenleyici işlemin hukuka aykırılık doğurup doğurmayacağı çoğunlukla ilan anında fark edilememekte, uygulamada yol açtığı sorunlarla hukuka aykırılıkları ortaya çıkabilmektedir. Dolayısıyla, düzenleyici işleme karşı dava açma süresi ilan tarihinden itibaren 60 gün ile sınırlı olsaydı, uygulamada çok büyük haksızlıkların süreklilik kazanmasına sebep olunabilirdi. Hukuken kabul edilemeyecek bu ihtimalin önüne geçebilmek adına, her birel işlemle beraber, o işleme dayanak olan düzenleyici işlem için de dava süresinin yeniden canlanacağı yasalaştırılmıştır. Ayrıca İYUK’un 7. maddesinde, düzenleyici işlemin iptal edilmemiş olmasının bu düzenleyici işleme dayalı işlemin iptaline engel olmayacağı da ifade edilmiştir. İdari işlem niteliğindeki düzenleyici işlemlerin iptaline ilişkin başvurulabilecek hukuki yollar ile ilgili detaylı bilgi için, “İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. “Uygulama İşlemi” ya da “Uygulanan İşlem” Kavramı Yukarıda ifade ettiğimiz üzere, düzenleyici işlemin uygulanması üzerine ilgililerin dava açma süresinin deyim yerindeyse canlandığı İYUK madde 7’de öngörülmüştür. Mevzuatta “uygulanan işlem” tabiriyle ifade edilen uygulama işlemi, bir idari işlem olmak zorunda değildir. Yüksek Mahkeme kararlarında da uygulama işlemi kavramı geniş yorumlanmaktadır. Buna göre kişilerin ve nesnelerin hukuki durumlarında değişiklik yapan işlemler, uygulama işlemi olarak kabul edilmektedir. Bu kapsamda uygulama işlemi, birel işlem veya düzenleyici işlem şeklinde bir idari işlem olabileceği gibi adli yargı kararı da olabilir. Önemli olan uygulama işleminin, kesin ve yürütülebilir nitelikte olmasıdır. Kesin ve yürütülebilir işlemden kasıt ise herhangi bir üst makam onayına ihtiyaç duymadan işlemin tek başına hüküm ve sonuçlarını doğurabilmesidir. Bunun yanı sıra, iptal talebiyle dava konusu edilebilecek düzenleyici işlemin de kesin ve yürütülebilir nitelikte olması ve aynı zamanda halen yürürlükte olması gerekmektedir. Aksi halde yürürlükte olmayan bir işleme karşı dava açılmasında herhangi bir hukuki yarar olmadığından dava reddedilir. Yüksek Mahkemece, düzenleyici işlemin uygulanması sonucu ortaya çıkan uygulama işleminin geri alınması veya kaldırılması hallerinde, artık düzenleyici işlemin iptalinin istenemeyeceği yönünde kararlar verilebilmektedir. Fakat bu halde düzenleyici işlemin denetlenmesinin yolunun da kapatıldığı çok açık olup kanaatimizce bu durum, hak ihlallerine sebep olabilmektedir. 5. Uygulama İşlemine Karşı Dava Açma Süreci İYUK’un 7. maddesi uyarınca; bir düzenleyici işleme istinaden uygulama işlemi yapıldığında, bu uygulama işleminin bildirilmesinden itibaren ilgilinin üç adet seçimlik hakkı bulunmaktadır: Yalnızca uygulama işlemine karşı dava açılabilir. Yalnızca düzenleyici işleme karşı dava açılabilir. Hem uygulama işlemine karşı hem de düzenleyici işleme karşı dava açılabilir. Uygulama işlemine karşı açılacak davalarda, hukuka aykırı olduğu iddiasıyla dava konusu edilen işlemin, yargılama sürecinde varlığını sürdürmesi de, işlemin ilgililerinin mağduriyetinin artmasına neden olabilmektedir. Bahse konu uygulama işlemlerine karşı açılan davaların “yürütmenin durdurulması istemli” olarak ikame edilmesi bazı durumlarda hayati öneme sahiptir. Yürütmenin durdurulması ile ilgili detaylı bilgi için “Yürütmenin Durdurulması Kararı Nedir?” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Ayrıca, uygulama işlemine karşı açılan davanın mahkemece kabul edilmesi halinde, uğranılan zararın tazmini talep edilebilir. Diğer taraftan hem uygulama işlemine hem de düzenleyici işleme karşı birlikte dava açıldığında görevli mahkeme, hiyerarşik olarak üst sırada yer alan işleme göre tespit edilecektir. Hem uygulama işlemine hem de düzenleyici işleme karşı birlikte dava açılması halinde, tek bir dilekçeyle aynı mahkemede dava açılması mecburi değildir. Kanun böyle bir zorunluluk getirmemiştir. Fakat gerek usul ekonomisi ilkesinin sağlanması gerekse farklı mahkemelerden farklı kararlar çıkabilme ihtimaline karşı, uygulamada genellikle her iki işleme karşı aynı mahkemede dava açılmaktadır. Konuya ilişkin detaylı bilgi için “İdareye Karşı Açılacak Tazminat (Tam Yargı) Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Uygulama işlemiyle birlikte düzenleyici işleme karşı dava açılırken sürenin canlanabilmesi, yani tekrar işlemeye başlayabilmesi için uygulama işlemine karşı süresi içinde dava açılmış olması şarttır. Yani uygulama işleminin türüne göre altmış gün içinde İdare Mahkemeleri nezdinde dava açılmış olması gerekir. Aksi takdirde düzenleyici işlemin iptali davasının da süre aşımı nedeniyle reddedilmesi gündeme gelecektir. 6. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz.   İdari Davalarda Süreler Ne Zaman İşlemeye Başlayacaktır? İdari yargıda süreler; kararın tebliği ile başlar. İlanen tebligat söz konusu ise ilanen tebliğin yapılmış kabul edildiği günden itibaren başlayacaktır. İdari Davalarda Sürelerin Kaçırılması Durumunda Ne Olur? İdari yargıda belirtilen süreler hak düşürücü sürelerdir. Başka bir anlatımla, sürelerin kaçırılması halinde bu süre içerisinde yapılacak işlemi yapma hakkı sona erecektir. Tamamen haklı olduğunuz bir konuda dahi, sürenin kaçırılması ile davanın usulden reddedilmesine neden olabilecektir. Hukuka Uygunluk Karinesi Ne Demek? Hukuka uygunluk karinesi, idari bir işlemin kanuna veya hukuka aykırılık taşıyıp taşımadığı hususunda herhangi bir inceleme yapılmaksızın, kanuna veya hukuka uygun addedilmesidir. İdari Yargıda Uygulama İşlemi Nedir? Uygulama işlemi, dayanağı olan düzenleyici işleme karşı dava açma süresi geçtikten sonra iki işlemin birden dava edilebilmesine imkân veren müessesedir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Bir düzenleyici işlemin muhatabı olan herkes, bu düzenleyici işleme karşı süresi içinde yargı yoluna başvurabilecek olup kimi durumlarda, dava açma süresi sıfırdan hesaplanmak üzere canlanabilmektedir ### Kamu İhalelerinde Şikayet, İtirazen Şikayet ve İptal Davası Kamu kurum ve kuruluşlarının yapacakları ihalelerde uygulanacak usul ve esaslar 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nda düzenlenmiştir. Her ne kadar Kamu İhale Kanunu’nda düzenlenen usul ve esaslara uyulması zorunluysa da ihale sürecindeki işlem veya eylemlerde çeşitli hukuka aykırılıklar meydana gelebilmektedir. Hukuka aykırılıklar nedeniyle hak kaybına veya zarara uğradığını yahut zarara uğramasının muhtemel olduğunu iddia eden kişiler birtakım hukuki yollara başvurabilirler. Buna göre ilk olarak ihaleyi yapan kuruma şikâyet yoluna başvurulabilir. Şikâyet sonucunda kurumca verilen kararın hukuka aykırı olduğunu düşünen ilgili Kamu İhale Kurumu (KİK)’na itirazen şikâyet başvurusunda bulunabilir. Bu kurum tarafından verilen kararın da hukuka aykırı olduğu düşünülüyorsa idari yargıda idari işlemin iptali davası açılması mümkündür. Yapılacak olan şikâyetlerin kabul edilebilmesi için Kanunda belirtilen başvuru sürelerine dikkat edilmesi son derece önem arz etmektedir. Zira başvuru sürelerinin kaçırılması durumunda kamu ihalesinin hukuka aykırı olduğu iddiasının ileri sürülebilmesi mümkün olmayacak ve hak kayıpları meydana gelebilecektir. 1. Kamu İhalesi Nedir? Kamu ihalesi, Kamu İhale Kanunu’nun 2. maddesinde belirtilen kamu kurum ve kuruluşlarının ihtiyacı olan mal veya hizmet alımları ile yapım işleri ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla açılan ihalelerdir. Kamu ihaleleri her ne kadar farklı şekillerde yapılabilmekteyse de; tüm kamu ihalelerinin 4734 sayılı Kanunda öngörülen usul ve esaslara uygun olarak yapılması hukuken zorunludur. Zira ilgili ihalelerinin hukuka ve usule uygun olarak yapılmasında kamu yararı bulunduğu gibi hukuk devleti ilkesi de ihalelerin Kanuna uygun bir biçimde yapılmasını gerektirir. Kamu İhale Kurumu (KİK) tarafından yayımlanan kamu ihaleleri, Kanunda belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde düzenlenmezse ilgili kamu ihalesinin iptali gündeme gelebilir. Keza, ihale katılımcılarının mevzuata uygun davranmaması gibi ihale sürecindeki hukuka aykırı işlemler veya eylemler de kamu ihalesinin iptaline sebep olabilir. Örneğin Kanun’un 20.maddesinde düzenlenen belli istekliler arasında ihale usulüne göre yapılacak bir ihalede, ihaleye davet edilebilecek aday sayısının beşten az olması veya teklif veren istekli sayısının üçten az olması halinde ihale iptal edilir. 2. Kamu İhalesi Usulleri 4734 Sayılı Kamu İhale Kanunu’nda 3 farklı kamu ihalesi usulü düzenlenmiştir. Bunlar açık ihale usulü, belli istekliler arasında ihale usulü ve pazarlık usulüdür. Açık ihale usulü bu usullerden ilkidir. Bu ihale türünde bütün istekliler teklif verebilir. Belli istekliler arasında ihale usulünde yapılacak ön yeterlik değerlendirmesi sonucunda idarece davet edilen istekliler teklif verebilmektedir. İşin özelliğinin uzmanlık ve/veya ileri teknoloji gerektirmesi nedeniyle açık ihale usulünün uygulanamadığı işlerin ihalesi ile yaklaşık maliyeti eşik değerin yarısını aşan yapım işi ihaleleri bu usule göre yaptırılabilir. Pazarlık usulünün hangi durumlarda uygulanacağı 4734 sayılı Kamu İhalesi Kanunu’nun 21. Maddesi detaylıca sayılmış durumdadır. Buna göre açık ihale usulü veya belli istekliler arasında ihale usulü ile yapılan ihale sonucunda teklif çıkmaması durumunda ve Kanun’da belirtilen bazı ivedi durumlarda pazarlık usulü uygulanmaktadır. Yapılan ihalenin herhangi bir iptal sebebi içerip içermediğinin anlaşılabilmesi için ihalenin hangi usule göre yapıldığı büyük önem arz etmektedir. 3. Kamu İhalelerine Karşı Başvuru Yolları 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun, “İhalelere Yönelik Başvurular” başlıklı 54. maddesi şu şekildedir: “İhale sürecindeki hukuka aykırı işlem veya eylemler nedeniyle bir hak kaybına veya zarara uğradığını veya zarara uğramasının muhtemel olduğunu iddia eden aday veya istekli ile istekli olabilecekler, bu Kanunda belirtilen şekil ve usul kurallarına uygun olmak şartıyla şikâyet ve itirazen şikâyet başvurusunda bulunabilirler.” İhale sürecindeki hukuka aykırı işlem veya eylemler nedeniyle bir hak kaybına veya zarara uğradığını yahut zarara uğramasının muhtemel olduğunu iddia eden kişi, hukuki yollara başvurabilir. Bahse konu ilgili kişi, kanunda belirtilen şekil ve usul kuralları çerçevesinde “şikâyet” ve “itirazen şikâyet” başvurusunda bulunabilir. Anılan Kanun maddesinin devamında öngörülen hükümler gereğince şikâyet ve itirazen şikâyet başvuruları kamu ihalesine ilişkin olarak dava açılmadan önce tüketilmesi zorunlu olan idari başvuru yollarıdır. Yani, kamu ihalesinde hukuka aykırılık bulunduğu iddiasıyla, idari işlem niteliğindeki ihalenin iptali talebiyle doğrudan dava açılamayacaktır. Şikâyet ve ardından itirazen şikâyet başvurusunun olumsuz sonuçlanması durumunda ihalenin iptali talebiyle idari yargıda dava açılabilmektedir. Şikâyet ve itirazen şikâyet şeklindeki zorunlu idari başvurular tüketilmeksizin İdari Yargı mercilerinde açılan davalarda, idari merci tecavüzü nedeniyle dilekçelerin görevli idare merciine tevdiine karar verilir. İdari merci tecavüzü, İYUK’a göre ilk inceleme sebebi oluşturmaktadır. 4. Kamu İhalelerine Karşı Şikâyet Yolu Şikâyet başvuru süresi, ihale sürecindeki işlem ve eylemlerin farkına varıldığı veya farkına varılmış olması gereken tarihi izleyen günden başlar. Şikâyet başvurusu, Kanun’un 21. maddesinin b ve c bentlerine göre yapılan ihalelerde beş gün, diğer hallerde ise on gün içinde ve sözleşmenin imzalanmasından önce, ihaleyi yapan idareye yapılır. Şikâyet başvurusunun “ihaleyi yapan idareye” yapılması önem arz etmektedir. Yazımızın devamında izah edileceği üzere, itirazen şikâyet yolunda başvuru Kamu İhale Kurumuna yapılırken, şikâyet yolunda başvuru ihaleyi yapan kuruma yapılmaktadır. Kanun koyucu burada şikâyet kurumunu, hukuka aykırı durumun daha hızlı çözümlenebilmesi adına bir ara yol olarak düzenlemeyi amaçlamıştır. İdare şikâyet başvurusu üzerine gerekli incelemeyi yaparak on gün içinde gerekçeli bir karar alır. Alınan karar şikâyetçi ve diğer ilgili kişilere karar tarihini izleyen üç gün içinde bildirilir. Süresi içinde karar alınmadığında veya süresinde alınan karar hukuka uygun olmadığı durumda, başvuru sahibi dâhil aday, istekli veya istekli olabilecek kişilerin Kamu İhale Kurumu’na itirazen şikâyet başvurusunda bulunması gerekir. İtirazen şikâyet başvurusu, karar verme süresinin bitiminden veya hukuka aykırı olduğu iddia edilen kararın ilgilisine tebliğinden itibaren on gün içinde yapılmalıdır. Kamu İhale Kurumu, itirazen şikâyet başvurusunda bulunulup bulunulmadığını incelemeden veya itirazen şikâyete ilişkin nihai bir karar vermeden sözleşme yapamaz. 5. Kamu İhalelerine Karşı İtirazen Şikâyet Yolu Şikâyet başvurusunda bulunan veya idarece alınan kararı uygun bulmayan kişi, şikâyet için öngörülen hallerde ve sürelerde, sözleşme imzalanmadan önce itirazen şikâyet başvurusunda bulunabilir. Daha önce de belirtildiği gibi itirazen şikâyete ilişkin başvurular Kamu İhale Kurumu (KİK)’na hitaben yazılmış dilekçeler ile yapılır. Kurum itirazen şikâyet başvurularını, başvuru sahibinin iddiaları ile idarenin şikâyet üzerine aldığı kararda belirlenen hususlar ve itiraz edilen işlemlerde eşit muamele ilkesinin ihlal edilip edilmediği açılarından inceler. İdare tarafından şikâyet veya itirazen şikâyet üzerine iptal edilen ihaleye ilişkin olarak yapılacak itirazen şikâyet başvuruları ise idarenin iptal gerekçeleriyle sınırlı olarak incelenir. Kanunda belirtilen sürelere ve usule uyulmadan sözleşme imzalanmış olması veya itirazen şikayet başvurusundan feragat edilmesi itirazen şikayet başvurusunun incelenmesine engel teşkil etmez. KİK’e bağlı bulunan ve itirazen şikâyetleri değerlendirme yetkisine sahip olan Kamu İhale Kurulu tarafından gerekli görülen hallerde tarafların ve ilgililerin dinlenmesine karar verilebilir. KİK, itirazen şikâyete ilişkin nihai kararını, incelenen ihaleye ilişkin gerekli bilgi ve belgelerle ihale işlem dosyasının kayıtlara alındığı tarihi izleyen yirmi gün içinde vermek zorundadır. Bu süre Kanun’un 21. maddesinin b ve c bentlerine göre yapılan ihalelerle şikâyet ve itirazen şikâyet sonucunda iptal edilen ihalelere karşı yapılacak itirazen şikâyet başvurularında on iş günüdür. Kurulun bütün kararları, karar tarihini izleyen beş iş günü içinde taraflara tebligata çıkarılır ve tebligata çıkarıldığı tarihi izleyen beş gün içinde Kurumun internet sayfasında yayınlanır. 6. Kamu İhalelerine Karşı Dava Yolu Önceki başlıklarda bahsedilen şikâyet yolları sonucunda elde edilen nihai kararlara karşı, kararların idari işlem vasfına sahip olması nedeniyle idare mahkemelerinde iptal davası açılabilir. İşbu davalar kanuni düzenleme gereğince “öncelikle” görülür. 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 20/A maddesinde ihaleden yasaklama kararları hariç ihale işlemlerinden kaynaklanan uyuşmazlıkların ivedi yargılama usulüne tabi olduğu düzenlenmiştir. İvedi yargılama usulünde dava açma süresi otuz gündür. İptal davalarında görevli mahkeme idare mahkemeleri olup, yetkili mahkeme ise idari işlemi yapan idari merciin bulunduğu yer mahkemesidir. İdari işlem niteliğindeki bu kararlara karşı açılabilecek dava sürecine ilişkin detaylı bilgi için “İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Diğer taraftan, elektrik, yapı, inşaat gibi çok çeşitli alanlarda faaliyet göstermek zorunda olan idare, uzmanlık gerektiren konularda hizmet satın almaktadır. Bu hizmetlerin alınabilmesi için karşılıklı ve serbest iradeyle idari sözleşmeler akdedilmektedir. Ancak kimi durumlarda, bu sözleşmelerin de hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle iptali söz konusu olabildiği gibi, bu hukuka aykırılıklar neticesinde tazminat ödenmesi bile gündeme gelebilmektedir. İdari sözleşme türlerine ve idari sözleşmelerden kaynaklanan uyuşmazlıklarda başvurulabilecek hukuki yollara ilişkin detaylı bilgi için “İdari Sözleşmelerden Doğan Uyuşmazlıklar İptal ve Tazminat Davaları” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 7. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz.   Kamu İhalesinin İptali İçin Dava Açılabilir mi? Kamu ihalesinin hukuka aykırılıklar barındırdığını düşünen ilgililer, ilk olarak ihaleyi yapan kuruma şikâyet başvurusunda bulunmalı, bu başvurunun olumsuz sonuçlanması durumunda da Kamu İhale Kurumu’na itirazen şikâyet başvurusunda bulunmalıdır. İtirazen şikâyet başvurusunun da olumsuz sonuçlanması halinde bu durumda İdari Yargıda idari işlemin iptali davası açılması mümkündür. Kamu İhalesinin İptali İle Birlikte Suç Duyurusunda Bulunabilir miyim? Yapılan kamu ihalelerinde meydana gelen usulsüzlük veya yolsuzluklar aynı zamanda kanunlarda düzenlenen bir suç tipine vücut veriyorsa bu durumda suç duyurusunda bulunulabilir. Örneğin ihaleye fesat karıştırma suçu veya resmi belgede sahtecilik suçu işlenmesi nedeniyle kamu ihalesinin iptali gerekebilir ve ayrıca bu suçları işleyen kişilerin cezai sorumlulukları bulunur. Kamu İhalesini İptal Ettirmek İçin Şikâyet Süresi Kaç Gündür? Şikâyet başvurusu süresi, ihale sürecindeki işlem veya eylemlerin hukuka aykırılığı iddiasıyla, işlem ve eylemlerin farkına varıldığı veya farkına varılmış olması gereken tarihi izleyen günden başlar. Şikâyet başvurusu, ivedi olarak yapılması zorunlu olan ihalelerde beş gün, diğer hallerde ise on gündür. Şikâyet İçin Başvuru Süresi Geçtikten Sonra Başvuru Yapılırsa Ne Olur? İdari başvuru süresi geçirildikten sonra idareye başvurulması durumunda istek idarece süre aşımından reddedilir. İdarenin ret kararı üzerine dava açılması durumunda ise dava idari başvuru yolu tüketilmediği nedeni ile reddedilir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: İhale sürecindeki hukuka aykırı işlem veya eylemler nedeniyle hak kaybına veya zarara uğradığı iddiasında bulunanlar, kanunda belirtilen şekil ve usul kurallarına uygun olmak şartıyla şikâyet ve itirazen şikâyet başvurusunda bulunabilirler. ### İdari Para Cezasının İptali İdari para cezaları, idari düzene aykırılık nedeniyle, doğrudan doğruya idari mercilerce verilen yaptırım kararlarıdır. Yaptırım olarak bir miktar paranın zorla alınmasını içeren bu ceza niteliğindeki kararlar, yargı organına başvurulmaksızın idarece alınır ve uygulanırlar. İdari mercilerin bu cezaya hükmedebilmesi, cezalarda kanunilik ilkesi gereği kanunda açıkça izin verilmesine ve yaptırımı uygulama yetkisinin idareye tanınmış olmasına bağlıdır. İdare, kanunda düzenlenmemiş hâller için inisiyatif kullanarak bir kabahat veya ceza belirleme yetkisine sahip değildir. İdari para cezası ile karşı karşıya kalan kişiler, bu cezanın hukuka aykırı olduğunu düşünüyorsa idari para cezasının kaldırılması için itiraz ve dava açma hakkına sahiptir. Kabahatler Kanunu kapsamında verilen cezalar için idari para cezası kararının tefhim veya tebliğinden itibaren 15 gün içinde Sulh Ceza Hakimliği’ne başvurulması gerekmektedir. Ancak bazı kanunlarda itiraz mercii ayrıca düzenlenmiş olup her bir idari para cezası için somut duruma göre değerlendirme yapılması gerekmektedir. Mevzuatımızda kimi eylemler “kabahat” olarak belirtilmiş olup bazı kabahatlere karşılık yetkili idarenin “para cezası” verebileceği düzenlenmiştir. Ancak idari para cezası olarak anılan bu kararlar, kimi durumlarda çeşitli gerekçelerle hukuka aykırılıklar içerebilmekte ve mahkemelerce iptal edilebilmektedir. 1. İdari Para Cezası Nedir? İdari para cezası, idari makamlar tarafından, konusu suç teşkil etmeyip kabahat olarak nitelendirilerek yasaklanan eylem ve davranışlar sonucunda doğrudan yetkili idari makamlarca verilen para cezalarıdır. İdari para cezalarının en önemli özelliği bir suça istinaden değil, kanunen kabahat olarak tanımlanan davranışlar üzerinden düzenlenmeleridir. Kanunda suç olarak tanımlanmış fiillere karşılık verilecek para cezası adli para cezası olarak nitelendirilirken, kabahat olarak tanımlanan fiillere karşılık verilecek para cezası ise idari para cezası olarak nitelendirilir. Her ne kadar adli para cezaları kimi durumlarda hapis cezasına çevrilebiliyor olsa da idari para cezalarının hapis cezasına çevrilmesi mümkün değildir. Kabahatler Kanunu’na göre idari para cezası maktu veya nispi olabilir. Ayrıca kanunda alt ve üst sınır belirlenmesi suretiyle idari para cezasının sınırlandırılması da söz konusu olabilmektedir. 2. Başlıca İdari Para Cezası Verilebilecek Haller İdari para cezalarına ilişkin düzenleme, cezaların kanuniliği ilkesi gereği idarenin inisiyatifine bırakılmamış olup, kanunla ve sınırlı haller için düzenlenmiştir. İdari para cezaları öncelikle 5326 Sayılı Kabahatler Kanunu’nda düzenlenmiş olup bunun dışında özel kanunlarda düzenlenen idari para cezaları da bulunmaktadır. Kabahatler Kanunu’nda düzenlenen ve idari para cezasını gerektiren başlıca kabahatler şu şekildedir; Yetkili makamlar tarafından adlî işlemler nedeniyle ya da kamu güvenliği, kamu düzeni veya genel sağlığın korunması amacıyla, hukuka uygun olarak verilen emre aykırı hareket etme Dilencilik yapma Kumar oynama Sarhoş olarak başkalarının huzur ve sükûnunu bozma Gürültü yaparak başkalarının huzur ve sükûnunu bozma Mal veya hizmet satmak için başkalarını rahatsız etme Yetkili makamların açık ve yazılı izni olmaksızın meydan, cadde, sokak veya yayaların gelip geçtiği kaldırımları işgal etme veya buralarda mal satışa arz etme Kamu hizmet binalarının kapalı alanlarında, toplu taşıma araçlarında, özel hukuk kişilerine ait olan ve herkesin kullanabileceği alanlarda tütün mamullerinin tüketilmesi Görevle bağlantılı olarak sorulması halinde kamu görevlisine kimliği veya adresiyle ilgili bilgi vermekten kaçınma veya gerçeğe aykırı beyanda bulunma Çevreyi kirletme Meydanlara veya parklara, cadde veya sokak kenarlarındaki kamuya ait duvar veya alanlara, rızası olmaksızın özel kişilere ait alanlara bez, kâğıt ve benzeri afiş ve ilân asma 112 Acil Çağrı Merkezine asılsız ihbarda bulunma Ruhsat almaksızın silah taşıma Fiilleri nedeniyle idari para cezası verilir. Yine farklı kanunlarda düzenlenen ve idari para cezasını gerektiren başlıca örnekler şu şekildedir; Çevreyi korumaya yönelik olarak, 2872 Sayılı Çevre Kanunu madde 20’de yer alan esaslara aykırı fiiller nedeniyle, İmara ilişkin olarak, 3194 Sayılı İmar Kanunu madde 42’de belirtilen fiiller nedeniyle, Trafik kurallarına açıkça aykırılık hallerinde, 2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nda belirtilen fiiller nedeniyle, Türk Ticaret Kanunu’nda kabahat olarak düzenlenen filleri gerçekleştirmek nedeniyle, İşçi ve işverenlere yönelik olarak, 4857 sayılı İş Kanunu’nda belirtilen fiiller nedeniyle Çalışma şartlarına aykırılık durumunda, Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nda belirtilen fiiller nedeniyle, 1111 Askerlik Kanunu’nun ilgili maddelerinde belirtilen düzeni bozmaya yönelik davranışlar nedeniyle, 4207 sayılı Tütün Ürünlerinin Zararlarının Önlenmesi ve Kontrolü Hakkında Kanun’un 2. 3. ve 4. maddesinde belirtilen yasaklara aykırı davranışlar nedeniyle, Tüketiciyi koruma gayesiyle, 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 77. maddesinde düzenlenmiş hükümlere aykırı davranış nedeniyle, 1593 Sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nda yer alan düzenlemelere ve bu kanuna göre yetkili makamlarca alınan kararlara muhalefet nedeniyle İdari para cezası verilir. 3. İdari Para Cezasına İtiraz Nereye Yapılır? İdari para cezalarına itiraz, 5326 Sayılı Kabahatler Kanunu’nun 27. maddesi gereğince aksine bir düzenleme bulunmadıkça genel itiraz yolu ile yapılmaktadır. Kabahatler Kanunu’nun ilgili düzenlemeleri gereği genel itiraz mercii Sulh Ceza Hakimliği’dir. İdari para cezasının yanı sıra başkaca bir yaptırım da söz konusu ise ilgili itiraz merci İdare Mahkemesi’dir. Örneğin idari para cezasının yanında işyeri kapatma kararı da verilmişse bu durumda idari para cezası kararının ve işyeri kapatma kararının iptali için İdare Mahkemesi’nde iptal davası açılmalıdır. İdari işlemin iptali davaları hakkında daha detaylı bilgi alabilmek için “İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Özel hükmün bulunması halinde, itirazlar kanunda belirtilen şekle uygun olarak yapılacaktır. Oluşabilecek karışıklığı gidermek adına, idari para cezaları, cezanın muhatabı olan kişiye gönderildiğinde, bu cezaya itiraz süresinin ve merciinin tebligatta gösterilmesi gerekmektedir. Usulsüz yapılan tebligatlar idari para cezası kararına karşı itiraz süresini başlatmamaktadır. 4. İdari Para Cezasına İtiraz Süresi Nedir? Yukarıda ifade ettiğimiz üzere kanunlarda özel bir düzenleme bulunmadığı müddetçe idari para cezaları hakkında Kabahatler Kanunu’nda yer alan düzenlemeler uygulanacaktır. Bu açıdan idari para cezalarına karşı genel itiraz süresi de Kabahatler Kanunu’nda düzenlenmiştir. İlgili kanuni düzenlemelere göre idarî yaptırım kararına karşı, kararın tebliği veya tefhimi tarihinden itibaren en geç on beş gün içinde, Sulh Ceza Hakimliği’ne başvurulabilir. Bu süre içinde başvurunun yapılmamış olması halinde idarî para cezası kararı kesinleşecektir. Karara karşı itiraz süresinin geçirilmesine neden olan mücbir bir sebebin varlığı halinde, itirazda bulunmak için hak dürücü süre değişiklik gösterir. Bu gibi durumlarda, söz konusu mücbir sebebin ortadan kalktığı tarihten itibaren en geç yedi gün içinde karara karşı başvuruda bulunulması gerekmektedir. Yapılan başvuru, kararın kesinleşmesini engellememekteyse de mahkeme, kararın yerine getirilmesini durdurabilecektir. Mücbir sebep her somut olayın özeline göre değerlendirilecektir. Örneğin, korona virüsün mücbir sebep olarak kabul edilip edilmeyeceğine ilişkin değerlendirmemize “Korona Virüs (Covid-19) Mücbir Sebep Midir?” yazımızdan ulaşabilirsiniz. 5. Başlıca İdari Para Cezasına İtirazda Özel Süreler Bir önceki başlıkta belirtilen süre, kurumların özel kanunlarında aksine bir hükmün bulunmadığı durumlarda uygulanır. Ancak bazı kurumların kararlarına karşı itiraz yoluna başvurabilmek için, özel kanunlarında genel itiraz süresinden ayrı olarak özel süre belirtilmiştir. Bu özel itiraz sürelerine örnekler şu şekildedir; 2872 Sayılı Çevre Kanunu kapsamında düzenlenen idari para cezalarına idari yaptırım tutanağının ilgiliye tebliğ edildiği tarihten itibaren en geç 30 gün içerisinde İdare Mahkemelerinde iptal davası açılabilir. 3194 Sayılı İmar Kanunu kapsamında düzenlenen idari para cezalarına idari yaptırım tutanağının ilgiliye tebliğ edildiği tarihten itibaren en geç 60 gün içerisinde İdare Mahkemelerinde iptal davası açılabilir. Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’na dayanarak, Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından kesilmiş idari para cezalarına itiraz edilirken de izlenecek yol genel yollardan farklıdır. Konunun ayrıntıları aşağıdaki 7 no’lu başlık altında incelenmiştir. 6. Trafik Cezasına ve Aracın Trafikten Men Edilmesi Kararına İtiraz Trafik para cezasına karşı itiraz yeri Sulh Ceza Hâkimliği olup itiraz süresi 15 gündür. Trafik para cezasına karşı itiraz süresi, polisin sürücüyü durdurarak kişinin yüzüne karşı yazdığı cezalarda, cezanın yazıldığı tarihten itibaren başlar. EDS gibi sistemler kullanılarak plakaya yazılan, yani sürücünün gıyabındaki cezalarda ise, cezanın tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde itiraz edilmelidir. Trafik idari para cezasıyla birlikte aracın trafikten men edilmesine de karar verilmişse, yetkili mahkeme, kararı veren polis amirliğinin bulunduğu yerdeki İdare Mahkemesi olacaktır. Başka bir ifadeyle, bu gibi durumlarda hem idari para cezasının hem de trafikten men cezasının iptali için İdari Mahkeme yetkili kabul edilmiştir. İtiraz süresi ise, genel süreden farklı olarak kararın tebliğ tarihinden itibaren 60 gündür. 7. Sosyal Güvenlik Kurumu Tarafından Verilen İdari Para Cezasına İtiraz Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından idari para cezasına çarptırılmış kişi veya kurumların idari para cezasına itiraz edebilmek için doğrudan mahkemeye dava açmaları mümkün değildir. Dava açmadan önce özel kanunda belirtilen idari itiraz yollarının tüketilmesi gerekir. Sosyal Güvenlik Kurumu bünyesinde İdari Para Cezası Komisyonları bulunur. Bu sebeple öncelikle bu komisyona başvurmalıdır. Başvuru süresi on beş (15) gün olup, itirazlar bizzat ya da iadeli taahhütlü mektupla yapılır. İdari Para Cezası Komisyonları ilgilinin itiraz talebinin reddine karar verirse, ancak bu durumda kurumca tesis edilen para cezasının iptali için idare mahkemesinde dava açılabilir. 8. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz.   İdari Para Cezasını Ödemezsem Ne Olur? İdari para cezasının ödenmemesi durumunda bu cezanın hapis cezasına çevrilmesi söz konusu değildir. İdari para cezasını ödemeyen kişi hakkında icra takibi yapılarak bu tutarın tahsil edilmesi mümkündür. İdari Para Cezası Adli Sicil Kaydına İşler mi? İdari para cezası, adli sicil kaydına işlemez. Adli sicil kaydında yalnızca mahkeme kararıyla kesinleşen suçlar yer alır. Sosyal Güvenlik Kurumu Tarafından Verilen İdari Para Cezalarına Karşı Nereye İtiraz Edilebilir? Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından verilen idari para cezalarına karşı dava açmadan önce SGK bünyesinde bulunan İdari Para Cezasına İtiraz Komisyonuna başvurulması gerekmektedir. Bu başvuru olumsuz sonuçlanırsa bu durumda ret kararının tebliği tarihinden itibaren 30 gün içinde İdare Mahkemeleri nezdinde iptal davası açılması gerekmektedir. Trafik Cezasına Karşı Nereye İtiraz Edebilirim? Trafik para cezasına karşı itiraz yeri Sulh Ceza Hâkimliği olup itiraz süresi 15 gündür. Trafik para cezasına karşı itiraz süresi, polisin sürücüyü durdurarak kişinin yüzüne karşı yazdığı cezalarda, cezanın yazıldığı tarihten itibaren başlar. EDS gibi sistemler kullanılarak plakaya yazılan, yani sürücünün gıyabındaki cezalarda ise, cezanın tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde itiraz edilmelidir. İdari Para Cezasının Peşin Ödenmesi Durumunda İndirim Söz Konusu Olur mu? Kanunlarında ödeme süresi düzenlenmemiş olan idari para cezaları, tebliğinden itibaren bir ay içinde ödenir. İdari para cezasının ödeme süresi içinde ödenmesi halinde, cezadan oranında indirim yapılır. İdari Para Cezasını Taksitler Halinde Ödeyebilir miyim? Kabahatler Kanunu’na göre kişinin ekonomik durumunun müsait olmaması halinde, idarî para cezasının, ilk taksitinin peşin ödenmesi koşuluyla, bir yıl içinde ve dört eşit taksit halinde ödenmesine karar verilebilir. Taksitlerin zamanında ve tam olarak ödenmemesi halinde, idarî para cezasının kalan kısmının tamamı tahsil edilir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. ### Mavi Kartlıların Yeniden Türk Vatandaşlığına Geçmesi Mavi Kart, doğumla Türk vatandaşı olup idareden çıkma izni alarak Türk vatandaşlığını kaybedenlere ve üçüncü dereceye kadar altsoylarına verilen Değerli Kâğıtlar Kanunu kapsamında yer alan bir belgedir. Özel olarak Türk vatandaşlarına tanınan bazı haklar dışında diğer tüm haklardan Türk vatandaşı gibi yararlanmaya devam eden mavi kart sahiplerine, yeniden Türk vatandaşlığına geçiş konusunda da bazı kolaylıklar sağlanmıştır. Diğer taraftan mavi kart sahibi olup da şartları olduğu halde Türk vatandaşlığına dönmek isteyen kişilerin başvurusunun reddi halinde, kararı veren bakanlığa karşı iptal davası açılabilir. Türk vatandaşı olmakla beraber, yabancı bir devletten vatandaşlık almak isteyen kişi Türk vatandaşlığını koruduğu takdirde çifte, kanuni deyişle çok vatandaşlık hükümlerine tabi olacaktır. Eğer kişi yabancı devlet vatandaşlığını çıkma izni alarak iktisap edecek ise, mavi kart kavramı önemli bir yere sahip olacaktır. Bu hususa ilişkin detaylı bilgi için “Çifte Vatandaşlık Nedir” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 1. Mavi Kart Sahiplerinin ve Alt Soylarının Hakları Mavi kartlılar, yukarıda belirtildiği üzere çıkma izni almak suretiyle Türk vatandaşlığını kaybeden kişilerdir. Çıkma izni alarak Türk vatandaşlığını kaybeden kişilerle devlet arasındaki sadakat bağının korunduğu düşüncesiyle bu kişilere bazı istisnalar dışında Türk vatandaşlarına tanınan haklardan aynen faydalanma imkânı verilmiştir. Bu hakların neler olduğu 5901 sayılı Vatandaşlık Kanunu 28. maddesinde istisnaların belirtilmesi suretiyle gösterilmektedir. Mezkûr hükme göre mavi kartlılar aşağıdaki haklar dışında, Türk vatandaşlarına tanınan diğer tüm haklardan aynen yararlanabilirler. Seçme ve seçilme hakkı. Askerlik hizmeti yapma hakkı. Muafen araç veya ev eşyası ithal etme hakkı. Kadrolu olarak kamu hizmetinde çalışma hakkı. Burada mavi kartlılara tanınan bu haklardan mavi kartlı kişinin üçüncü dereceye kadar olan alt soyu da aynı şekilde yararlanabilecektir. Fakat bu haklardan yararlanacak olan altsoyun, üstsoyu ile soy bağını belgelemesi şarttır. Mavi kartlı olabilmenin şartları ve başvuru sürecine dair daha detaylı bilgiye “Mavi Kart Uygulaması Nedir? ” makalemizden ulaşabilirsiniz. 2. Mavi Kartlıların Yeniden Türk Vatandaşlığını Kazanması Türk vatandaşlığının genel yol ile kazanılmasının şartları 5901 Sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu (kısaca TVK) m.11’ de sıralanmıştır. Buna göre herhangi bir özel nedene dayanmadan Türk vatandaşlığını kazanmak isteyen yabancılar aşağıdaki şartları taşımalıdır: Kendi millî kanununa, vatansız ise Türk kanunlarına göre ergin ve ayırt etme gücüne sahip olmak. Başvuru tarihinden geriye doğru Türkiye’de kesintisiz beş yıl ikamet etmek. Türkiye’de yerleşmeye karar verdiğini davranışları ile teyit etmek. Genel sağlık bakımından tehlike teşkil eden bir hastalığı bulunmamak. İyi ahlak sahibi olmak. Yeteri kadar Türkçe konuşabilmek. Türkiye’de kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin geçimini sağlayacak gelire veya mesleğe sahip olmak. Millî güvenlik ve kamu düzeni bakımından engel teşkil edecek bir hali bulunmamak. Aynı kanunun 13. maddesindeyse, çıkma izni almak suretiyle mavi kartı olan kişilerin yeniden Türk vatandaşlığını iktisap etmeleri için Türkiye’de ikamet etme sürelerine bakılmayacağı düzenlenmiştir. Dolayısıyla mavi kartlı olup da Türk vatandaşlığına geri dönmek isteyen kişilerin, başvuru tarihinden geriye doğru Türkiye’de kesintisiz beş yıl yaşayıp yaşamadıklarına bakılmayacaktır. Fakat diğer belirtilen şartların bu kişilerce de yerine getirilmiş olması gerekir. Ayrıca vatandaşlığın iktisabı için kanunda gösterilen usul işlemleriyle yine bu kişi bağlı olacaktır. 3. Mavi Kartlı Kişinin Çocuklarının Yeniden Türk Vatandaşlığını Kazanması Mavi kartlı kişilerin, vatandaşlığın kaybı sırasında ergin olmayan çocukları, mevzuatta düzenlenen şartların varlığı halinde, ana babalarıyla birlikte Türk vatandaşlığından çıkabilmektedir. Bir anlamda, vatandaşlığı kaybetme konusunda herhangi bir irade gösterme imkânına sahip olamayan bu çocuklar için, yeniden Türk vatandaşlığını kazanmaları konusunda mevzuata ayrı bir düzenleme getirilmiştir. Buna göre ana veya babalarına bağlı olarak Türk vatandaşlığını kaybeden çocuklar ergin olmalarından itibaren üç yıl içinde seçme hakkını kullanmak suretiyle Türk vatandaşlığını yeniden kazanabilirler. Görüleceği üzere burada vatandaşlığın kazanılmasında aranan diğer şartların bulunmasına gerek olmadığı gibi, Bakanlığın onayına da ihtiyaç yoktur. Ergin olmalarından itibaren üç yıl içinde seçme hakkını kullanmayanlar ise mavi kartlıların sahip olduğu, ikamet şartı aranmadan Türk vatandaşlığının kazanılması usulüyle Türk vatandaşlığını kazanabilirler. Dolayısıyla bu çocuklar ergin olmalarından itibaren 3 yılın geçmesiyle birlikte mavi kart sahibi kişilerle aynı kurallara tabi olmaktadırlar. 4. Mavi Kartlıların Yeniden Türk Vatandaşlığı Başvurusunun Red Kararına Karşı Dava Yolu Vatandaşlık hakkı, bireyin devletle vatandaşlık bağı ile bağlı olmasının sonucudur. Dolayısıyla bu bağlılığın oluşup oluşmayacağının veya oluşacaksa hangi şartlar altında oluşacağının takdiri devlete aittir. İdarenin karar verirken bir takdir yetkisi olsa da, uymak zorunda olduğu çeşitli zorunlulukları da vardır. Konuya ilişkin detaylı bilgi için “İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası” yazımızı inceleyebilirsiniz. Özetle, vatandaşlık başvurusunu alan Bakanlıkça verilecek başvurunun kabulü ya da reddi kararı, bir idari işlem niteliğinde olacaktır. Mart kart sahibi olup da Türk vatandaşlığına dönmek isteyen kişilerin başvurusunun reddi halinde, kararı veren bakanlığa karşı iptal davası açma hak ve imkanı vardır. Açılacak davanın özelliklerine, dava açma süresine, görevli ve yetkili mahkeme gibi dava detaylarına ilişkin detaylı bilgi için “Vatandaşlık Başvurusunun Reddi Kararının İptali Davası” yazımızı inceleyebilirsiniz. 5. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz.   Mavi Kart Nedir? Doğumla Türk vatandaşı olup da çıkma izni almak suretiyle Türk vatandaşlığını kaybeden kişilerin talep etmesi halinde verilen belgeye mavi kart denir. Mavi Kart Sahibi Kişi Tekrar Türk Vatandaşı Olabilir Mi? Türk vatandaşlığından izin alarak çıkan mavi kartlılar sonradan tekrar Türk vatandaşlığına dönmek istemeleri durumunda gerekli şartlar değerlendirildikten sonra tekrar Türk vatandaşlığı kazanabilmeleri mümkündür. Mavi Kartlı Olan Kişiler Türk Vatandaşlığı Kazanmak için Nereye Müracaat Etmelidir?  Yurtiçinde valiliklere, yurtdışında ise konsolosluklara müracaat edilmesi gereklidir. Mavi Kartlı Kişilerin Tekrar Türk Vatandaşlığına Geçebilmeleri için Herhangi Bir Süre Sınırı Var Mıdır? Mavi kartlılar aradan çok uzun zaman geçmiş olsa dahi gerekli şartları taşımaları halinde yeniden Türk vatandaşlığı kazanabilecektir. Türk Vatandaşlığının Yeniden Kazanılması Halinde Mavi Kartın Geri Teslim Edilmesi Gerekli midir? Mavi kart sahibinin Türk vatandaşlığını yeniden kazanması halinde Mavi Kart, nüfus cüzdanını düzenleyip veren makam tarafından geri alınarak imha edilecektir. Mavi Kart Sahibinin Vatandaşlık Başvurusu Reddedilirse Ne Yapmalıdır? Vatandaşlık başvurusu reddedilen mavi kart sahibinin, kararı veren yetkili mercie itiraz hakkı bulunduğu gibi ret kararının kendisine tebliğinden itibaren 60 gün içerisinde idare mahkemelerinde iptal davası açma hakkı da mevcuttur. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Özel olarak Türk vatandaşlarına tanınan bazı haklar dışında diğer tüm haklardan Türk vatandaşı gibi yararlanmaya devam eden mavi kart sahiplerine, yeniden Türk vatandaşlığına geçiş konusunda da bazı kolaylıklar sağlanmıştır. ### İdari Sözleşmelerden Doğan Uyuşmazlıklar İptal ve Tazminat Davaları İdarenin, ayrıcalıklı ve üstün yetkiler kullanmasıyla ortaya çıkan, konusu kamu hizmetlerinin yürütülmesi olan, etki ve sonuçlarını İdare Hukuku sahasında doğuran sözleşmelere “idari sözleşme” denir. Bu sözleşmelerin her biri farklı kamu hizmetinin yürütülmesi alanını düzenlemeye yönelik olup, sözleşmelerin akdedilmesi neticesinde de farklı hukuki sonuçlar ve uyuşmazlıklar gündeme gelebilmektedir. İdari sözleşmeler belli kanuni usullere uyularak yapılır. Sözleşme öncesi uyulması gereken usul kuralları vardır. İdarenin bu kurallara uymaması veya kurallı eksik ya da yanlış uygulaması halinde idari sözleşmenin hukuka aykırı olduğundan bahisle dava açılabilir. 1. İdari Sözleşme Elektrik, yapı, inşaat gibi çok çeşitli alanlarda faaliyet göstermek zorunda olan idare, uzmanlık gerektiren hususlarda, karşılıklı ve serbest iradeyle idari sözleşmeler akdederek hizmet satın almaktadır. Bu sözleşmeler genel itibariyle tarafların karşılıklı hak ve borçları esas alınarak düzenlenmekte olsa da, idarenin kamu gücünü kullandığı gerçeği de vardır. 2. İdari Sözleşmenin Unsurları İdarenin yaptığı her türlü sözleşme idari sözleşme değildir. Bir sözleşmenin idari sözleşme olarak kabul edilebilmesi için aşağıdaki üç temel unsuru taşıması gerekir: Sözleşmenin taraflarından biri mutlak surette idare olmalıdır. Sözleşme ile kamu hizmetinin yürütülmesine ilişkin bir alan düzenlenmelidir. İdareye kamu gücü kaynaklı üstünlük ve ayrıcalıklar tanınmalıdır. 3. İdari Sözleşme Türleri İdari sözleşme türleri; Müşterek emanet sözleşmesi. Kamu hizmeti imtiyaz sözleşmesi. Kamu istikraz sözleşmeleri. Mali iltizam sözleşmeleri. Orman işletme sözleşmeleri. İdari hizmet sözleşmeleri. Yer altı ve yer üstü servetlerinin işletilmesine ilişkin sözleşmeler olarak sıralanabilir. 4. İdari Sözleşmeden Doğan Uyuşmazlıklara Karşı Başvuru Yolları 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu (İYUK)’nun “İdari Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı” başlıklı 2. maddesinin konuya ilişkin “c” bendi şu şekildedir: “Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar.” Buna göre, yukarıdaki tanıma uygun şekilde açılacak davalar, idari dava nitelik ve şartlarına tabi olacaktır. Bu itibarla idari sözleşmelere karşı, hak ihlali gerekçesiyle tazminat talebinde bulunularak, idari yargıda tam yargı davası açılabilir. İdareye Karşı Açılacak Tazminat (Tam Yargı) Davası idarenin işlem veya eylemlerden ötürü hakları ihlal edilenler tarafından tazminat istemiyle açılır. Danıştay’ın uzun yıllardır süre gelen içtihatları gereğince idari sözleşmelere karşı iptal davası açılması da gündeme gelebilmektedir. İptal davaları, ilgili işlemler dolayısıyla menfaati ihlal edilenler tarafından ilgili işlemin yetki, şekil, sebep, konu, maksat unsurlarından biri/birkaçı yönünden hukuka aykırı olduklarından bahisle açılır. Konuyla ilişkili olarak, iptal davaları hakkında detaylı bilgi için “İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası” yazımızı inceleyebilirsiniz. 5. İdari Sözleşmeye Karşı Dava Yolu İdari sözleşmeler belli kanuni usullere uyularak yapılır. Sözleşme akdedilmeden önce uyulması gereken usul kuralları vardır. İdarenin bu kurallara uymaması veya kurallı eksik ya da yanlış uygulaması, idari sözleşmeye karşı hukuka aykırı olduğundan bahisle dava açılmasına yol açar. Örneğin, ihalenin hukuka aykırı yapıldığından bahisle açılacak davalar bu türdendir ve idari yargının görev alanına girer. Sözleşme imzalandıktan sonra da sözleşmeye ilişkin hukuka aykırılıklardan bahisle dava açılabilecektir. Üstelik bu dava, kamu hizmetinden yararlanan kişiler tarafından da açılabilmektedir. 6. İdari Sözleşmeye Karşı Davada Görevli ve Yetkili Mahkeme İdari sözleşmeler, iki taraflı idari işlemler olduğundan, açılacak davalarda idari yargı mahkemeleri görevlidir. Ancak bu noktada şu ayrıma gitmek gerekecektir: Tahkim Yolu Öngörülmeyen Kamu Hizmetleri ile İlgili İmtiyaz Şartlaşma ve Sözleşmelerinden Doğan İdari Davalar: İlk derece mahkemesi olarak Danıştay’da görülür. Tahkim Yolu Öngörülen ve Kamu Hizmetleri ile İlgili İmtiyaz Şartlaşma ve Sözleşmelerinden Doğan İdari Davalar: Anayasa’nın madde 125/1 gereği tahkim usulüyle çözümlenir. Tahkim Yolu Öngörülen İmtiyaz Şartlaşma ve Sözleşmelerinden Doğan Uyuşmazlıklar Hariç, Kamu Hizmetlerinden Birinin Yürütülmesi İçin Yapılan Her Türlü İdari Sözleşme: Bu tür idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar idari dava olup, idari yargı mercilerinde görülür. Ancak bu noktada Danıştay 10. Dairesi’nin 30.11.2015 tarihli ve 2012/8825 Esas 2015/5399 Karar numaralı ilamında yer verdiği ifadelere de dikkat etmek gerekir: “İdare ile özel hukuk sözleşmesi imzalanmasına kadar geçen süreçteki işlemler, idari işlem niteliği itibariyle idari yargının denetimine tâbi iken; sözleşmenin imzalanmasından sonraki aşamalarda tesis edilen işlemlerden kaynaklanan uyuşmazlıkların görüm ve çözümü, sözleşmeden ayrılabilir nitelikte olmadıkça, adli yargı yerine ait bulunmaktadır.” İdari sözleşmelere karşı açılacak davalarda yetkili mahkeme davaya konu olan idari sözleşmeyi yapan idari merciin bulunduğu yer mahkemesidir. Danıştay Kanunun 24. maddesi gereğince ilk derece mahkemesi sıfatıyla Danıştay’ın bakmakla görevli olduğu davalar, doğrudan Danıştay’da açılır. 7. Kamu İmtiyaz Sözleşmesi Kamu hizmeti imtiyaz sözleşmesi, konusu bir kamu hizmetinin kurulması ve/veya işletilmesini bir özel kişiye devretmek olan, hizmetin yürütülmesini sağlamak için kurulan uzun süreli sözleşmelerdir. Bu sözleşmelerin amacı, hizmeti yerine getirenlere kamu gücüne dayanan kimi yetkiler tanınmasıdır. Keza, idarenin, hizmetin düzenli ve istikrarlı bir biçimde yürütülmesini sağlamak için denetim ve gözetim yetkisine sahip olduğu hususu da bu sözleşmeler ile imza altına alınır. Anayasal dayanak, T.C. Anayasamızın 47. maddesi: “Devlet, kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişileri tarafından yürütülen yatırım ve hizmetlerden hangilerinin özel hukuk sözleşmeleri ile gerçek veya tüzelkişilere yaptırabileceği veya devredebileceği kanunla belirlenir.” Danıştay’a gönderilen kamu hizmetleri ile ilgili imtiyaz şartlaşma ve sözleşmeleri hakkında Danıştay, iki ay içinde düşüncesini bildirir. Danıştay Kanunu‘nun 25. maddesinin 1. fıkrasının (d) bendinde ise kamu hizmetleri ile ilgili imtiyaz şartlaşma ve sözleşmeleri hakkında düşüncesini bildirmek Danıştay’ın görevleri arasında sayılmıştır. Danıştay görüşü alınmaksızın düzenlenen imtiyaz sözleşmeleri nedeniyle, birçok uyuşmazlık doğmaktadır. Danıştay’ın, kamu hizmetine ilişkin imtiyaz şartlaşma ve sözleşmeleri hakkında düşünce bildireceği kuralı, Danıştay’ın kimi kararlarında mecburi görülerek görüş bildirilmeksizin akdedilen sözleşmenin iptaline sebep olabilmektedir. Kimi durumlarda ise, Danıştayca “görüş bildirme” hali ‘’istişare’’ olarak yorumlamakta ve mecburi görülmeyerek sözleşmenin iptaline karar verilmemektedir. Bir idari sözleşme türü olan kamu hizmeti imtiyaz sözleşmelerinin konusu doğrudan doğruya kamu hizmetini, kamu malını ve kamu yararını ilgilendirir. Bu sebeple, bu hizmeti görmek ve bu menfaati korumakla görevli olan idare, imtiyaz sözleşmesinin düzenleyici hükümlerinde tek yanlı değişiklik yapma yetkisine sahiptir. Ancak idare, sahip olduğu bu yetkiyi, sözleşmenin akit karakterinin ağır bastığı mali hükümlerinde tek yanlı değişiklik yapılması yönünde kullanamaz. İdarenin tek yanlı değişiklik yapma yetkisini kullanamayacağı en yaygın düzenlemeler, sözleşmeciye ödenen avans, kredi teminatı, tekel hakkı, bazı vergi ve harçlardan muafiyet gibi hususlardır. Tarifelerde yapılan bu tür tek yanlı bir değişiklik de, imtiyaz sözleşmesinin akit karakterini zedeleyici nitelikte olabileceğinden, idari yargıda dava açılmasına sebep olabilecektir. 8. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz.   İdari Sözleşmelerin Özellikleri Nelerdir? * İdari sözleşmelerde bir taraf mutlaka idare olmalıdır. Bu nedenle, idari sözleşme denildiğinde bir tarafın idare diğer tarafın özel hukuk kişisi veyahut her iki tarafın da idare olabilmesi mümkündür.* İdari sözleşmeler imzalanırken asıl amaç kamu hizmetinin yürütülmesidir.* İdari sözleşmelerde bir taraf idare olduğu için tarafların eşitliğinden söz edilemeyecektir. Bu tür sözleşmeler idareye daha üstün yetkiler tanımaktadır. Mali İltizam Sözleşmesi Nedir ? Bir hizmetin idare tarafından bir bedel karşılığında bir kişiye gördürülmesi veyahut belli bir şeyin teslimi konusunda yapılan sözleşmeye “mali iltizam sözleşmesi” denilmektedir. Sözleşme yapılan kişiye de mültezim denilmektedir. Mali iltizam sözleşmelerine örnek vermek gerekirse; Emlak vergisi belediyeler tarafından tahsil edilmektedir. Bazı belediyeler bu verginin tahakkukundan tahsiline kadar her türlü hizmetin yapılmasını özel kişilere devir etmektedir. Devir için yaptıkları bu sözleşmeler ise mali iltizam sözleşmesi niteliği taşımaktadır. İdari Sözleşmelere Karşı İptal Davası Açılabilir mi? İptal davasının konusunu idari işlemler oluşturmaktadır. Bu nedenle, idari sözleşmelere ve idari eylemlere karşı iptal davası açılamayacaktır. Özel Hukuk Sözleşmesi Nedir? Özel hukuk sözleşmeleri, idarenin özel hukuk kurallarına göre yaptığı sözleşmelerdir. Bu sözleşmeden doğan uyuşmazlıkların çözüm yeri adli yargı olup uygulanacak hukuk ise özel hukuk kurallarıdır. İdarenin İşlem Veyahut Eyleminden Zarar Gören Kişi Ne Yapabilir? İdarenin işlem veya eyleminden dolayı zarar gören kişi idareye dava açarak zararının tazminini talep edecektir. Bu dava tam yargı davasıdır. Yap-İşlet-Devret Sözleşmeleri, İdari Sözleşme Niteliğinde Midir? Yap-İşlet-Devret sözleşmeleri kamu hizmeti imtiyaz sözleşmeleri olarak kabul edilmektedir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar idari yargıda görülür ### Yürütmenin Durdurulması Kararı Nedir? İdari işlemler, hukuka uygunluk karinesine tabi olmaları nedeniyle, mahkemece haklarında iptal kararı verilene kadar geçerliliğini korumaktadırlar. Ancak bazı durumlarda,  dava konusu işlemin etkisini sürdürmesi, ilgilisi açısından telafisi mümkün olmayan sonuç ve zararlara yol açabilmektedir. Bu gibi durumlarda, iptali istenen idari işlem için, dava süresince, yürütmenin durdurulması kararı verilebilir. İlgili idare mahkemesi tarafından verilecek olan yürütmenin durdurulması kararı ile hukuka aykırı idari işlemin uygulanması, mahkemenin vereceği nihai karara kadar engellenecektir. Yürütmenin durdurulması, hukuka aykırı idari işlemelerin iptaline kadar geçecek sürede ortaya çıkabilecek telafisi güç veya imkansız zararların önlenmesi için İdari Yargılama Usul Kanunu’nun 27. Maddesi ile düzenlenmiştir. Yürütmenin durdurulması kararı verilebilmesi için idari işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkansız zararların doğması ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının bir arada bulunması gerekmektedir. Öncelikle ve önemle belirtmek gerekir ki, mevzuatımızda “yürütmenin durdurulması davası” gibi bir kavram mevcut değildir. İdari işlemlerin iptali için açılacak davalarda yürütmenin durdurulması talep edilebilir. Bu durumda mahkeme öncelikle, yürütmenin durdurulması kararı verilebilmesi için gerekli şartların var olup olmadığına ilişkin bir inceleme yapar. Yapılan değerlendirme nihayetinde mahkemece talebin kabulüne karar verilerek dava konusu işlemin yargılama sürecinde yürütmesi durdurulabileceği gibi, talebin reddedilmesi de mümkündür. 1. Yürütmenin Durdurulması Kararı Nedir? Hukuka uygunluk karinesine göre bir idari işlemin hukuka aykırı olduğu mahkeme kararı ile tespit edilmedikçe o işlem hukuka uygun kabul edilecektir. Şu durumda idarenin tesis ettiği bir işlemin hukuk âleminden kaldırılması, yalnızca işlemin yargı kararı ile iptal edilmesiyle mümkündür. İşlem, iptal edilinceye kadar hukuken geçerli bir şekilde varlığını sürdürür. Daha açık bir ifadeyle Danıştay veya idare mahkemelerinde dava açılması, tek başına dava edilen işlemin yürütülmesini durdurmaz, işlemin uygulanmaya devam etmesine engel olmaz. Dava esnasında da işlem aynı şekilde uygulanmaya devam eder. Diğer taraftan, dava konusu işlemin, yargılama sonucunda hukuka aykırı olduğuna hükmedilerek iptal edilmesi söz konusu olabilmektedir. Bu durumda, başından beri hukuka aykırı olan işlem, mahkemece iptal edilene kadar, işlemin muhatabı olan kişiler aleyhine son derece haksız sonuçlar doğurarak mağduriyetine yol açabilmektedir. Bunun önüne geçebilmek adına, mevzuatımızda, bazı şartların varlığı halinde dava konusu edilen işlemin dava devam ederken uygulanmasını engellemek adına yürütmenin durdurulması kararı verilebileceği düzenlenmiştir. Şu durumda mahkemece bir idari işlemin devam eden yargılama boyunca uygulanmasını durdurmaya yönelik olarak verilen karara yürütmenin durdurulması kararı denir. Örneğin, memurun resen emekliye sevk edilmesi işlemine karşı açtığı yürütmenin durdurulması talepli iptal davasında şayet yürütmenin durdurulmasına karar verilirse memur, yargılama devam ederken görevine dönebilecektir. 2. Yürütmenin Durdurulması Kararının Şartları Nelerdir? İdari yargı mahkemelerince yürütmenin durdurulması kararı verilebilmesi için öncelikle bir iptal davası açılmış olması gerekmektedir. Bu ön şart akabinde 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu (İYUK)’nda yürütmenin durdurulması kararları için birtakım şartlar getirilmiştir. Bunlar; İdari işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkânsız zararların doğması İdari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şeklindedir. Ancak bu iki şartın bir arada bulunması durumunda mahkemece yürütmenin durdurulması kararı verilebilecektir. Burada işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkânsız zararların doğup doğmayacağı her somut olaya göre değişecek olup mahkemenin takdir ve yorumuna bağlıdır. Uygulamada en sık görülen örnekten yola çıkılarak izah edilecek olursa, idare mahkemelerince yıkım kararlarının uygulanması halinde telafisi güç veya imkânsız zararlar doğuracağı kabul edilmektedir. Yine işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartından da işlemin kesin olarak hukuka aykırı olması değil, işlemin ilk görünüşte hukuka aykırılıklar barındırdığı şeklinde anlaşılması gerekmektedir. Açık kanuni düzenlemeye göreyse, yalnızca ilgili kanun hükmünün iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvurulmuş olması, yürütmenin durdurulması için tek başına yeterli bir sebep olarak kabul edilmemektedir. İptal davaları bir idari işlemin hukuka aykırı olması nedeniyle iptalinin talep edildiği davalardır. Konuya ilişkin detaylı bilgi için İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 3. İdarenin Savunması Alınmadan Yürütmenin Durdurulması Kararı Verilebilir mi? Yürütmenin durdurulması kararı kural olarak davalı idarenin savunması alındıktan veya savunma süresi geçtikten sonra verilebilir. Bununla birlikte uygulanmakla etkisi tükenecek nitelikteki idari işlemler bakımından idarenin savunması alındıktan sonra yeniden değerlendirilmek ve karar vermek üzere mahkemece yürütmenin durdurulmasına karar verilebilir. Burada verilen yürütmenin durdurulması kararı kesin olmayıp, idarenin savunması alındıktan sonra mahkeme kararını değiştirebilecektir. Kanuni düzenlemeye göre kamu görevlileri hakkında tesis edilen atama, naklen atama, görev ve unvan değişikliği gibi idari işlemler, uygulanmakla etkisi tükenecek olan idari işlemlerden sayılmaz. Keza, geçici veya sürekli görevlendirmelere ilişkin idari işlemlerin de yürütmenin durdurulması kararı verilebilecek, yani uygulanmakla etkisi tükenecek kapsamda olmadığı yerleşik içtihatlarla sabittir. Bu nedenle sayılan işlemler bakımından ancak idarenin savunması alındıktan veya savunma süresi geçtikten sonra yürütmenin durdurulması kararı verilebilecektir. İdarenin yıkım kararları burada da uygulanmakla etkisi tükenecek işlemler arasında sayılabilir. Zira yıkım işlemi gerçekleştirildikten sonra davacının artık işlemin iptalinde bir menfaati kalamayacak ve işlemin iptali sonrası ancak bir tam yargı davası ile zararını talep edebilecektir. İdare hukukundaki tazminat davaları niteliğindeki tam yargı davaları hakkında daha detaylı bilgi için İdareye Karşı Açılacak Tazminat (Tam Yargı) Davası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. Yürütmenin Durdurulması Kararına İtiraz Usulü Nedir? Davaya bakan idari yargı mahkemesi tarafından verilen yürütmenin durdurulması kararlarına karşı itiraz edilebilir. Mahkemece yürütmenin durdurulması talebini kabul edilebileceği gibi reddedilebilir ve her iki karara karşı da itiraz yolu açıktır. İdare ve vergi mahkemeleri tarafından verilen yürütmenin durdurulması kararlarına karşı Bölge İdare Mahkemelerine, Bölge İdare Mahkemelerince verilen yürütmenin durdurulması kararlarına karşı en yakın Bölge İdare Mahkemesine, Danıştay Dava Daireleri tarafından verilen yürütmenin durdurulması kararlarına karşı İdari veya Vergi Dava Daireleri Kuruluna itiraz edilebilir. Kural olarak verilen yürütmenin durdurulması kararına karşı, kararın tebliği tarihinden itibaren 7 gün içerisinde itiraz edilebilir. İtiraz üzerine verilen kararlar ise kesin olup artık bu kararlara karşı bir kanun yolu bulunmamaktadır. İdari merciler yürütmenin durdurulması kararının gereğini yerine getirmekle yükümlü olup mahkeme kararının yerine getirilmemesi hukuka aykırıdır. Bu gibi durumlarda uğranılan zararın tazmini idareden talep edilebilecektir. Konuya ilişkin detaylı bilgi için İdari Yargı Kararlarının Uygulanmaması başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 5. Mahkeme Kararlarının Yürütmesinin Durdurulmasına Karar Verilebilir mi? Yürütmenin durdurulması kararları kural olarak idari işlemlere yönelik olarak verilmekteyse de istinaf ve temyiz mahkemelerinden mahkeme kararlarının yürütmesinin durdurulması da istenilebilecektir. Sözgelimi açılan bir iptal davası sonucu mahkemece davanın reddine karar verildiğinde, ilk derece mahkemesinin kararı istinafa taşınarak kararın hukuka uygunluğunun denetlenmesini sağlanabilir. İstinaf mahkemesine yapılan bu başvuru esnasında aynı zamanda, ilk derece mahkemesi kararının uygulanmaması için yürütmenin durdurulması talebinde de bulunulabilir. Bu durumda istinaf veya temyiz mahkemesi tarafından kararın açıkça hukuka aykırı olup olmadığı ve kararın uygulanması halinde telafisi güç veya imkânsız zararlar doğup doğmayacağı değerlendirilir. Değerlendirme nihayetinde istinaf veya temyiz mahkemesince yürütmenin durdurulması talebi kabul edilerek mahkeme kararının en azından istinaf veya temyiz süreci tamamlanana kadar uygulanmasının önüne geçilebilir. Keza, istinaf veya temyiz makamınca yerinde bulunmayan yürütmenin durdurulması talebinin reddine karar verilmesi de mümkündür. 6. Vergi Davalarında Yürütmenin Durdurulması Usulü Nedir? Danıştay ve idare mahkemelerinde yürütmenin durdurulmasına ilişkin genel koşullara değindikten sonra, birtakım farklılıklar barındıran vergi mahkemelerindeki durumu da incelemek gerekmektedir. Vergiler, vergi cezaları ile tadilat ve takdir komisyonu kararlarının vergi davasına konu edilmesi mümkündür. Tarh edilen vergi, resim, harçlar ve benzeri mali yükümlerin ve/veya bunların zam ve cezalarının vergi davasına konu edilmesi halinde, dava edilen bölümün tahsil işlemleri durur. Bir başka ifade ile kural olarak idare mahkemeleri nezdinde iptal davası açılması işlemin yürütmesini tek başına durdurmamaktaysa da vergi mahkemeleri bakımından durum farklıdır. Vergi davalarında, bu sayılan işlemler için dava açılması işlemin yürütmesini ayrı bir karara gerek olmadan kendiliğinden durduracaktır. Bununla birlikte mükellefin itirazı kayıtla verdiği beyannameye dayanılarak yapılan tarhiyat işlemlerine karşı açtığı davalardaysa sırf davanın açılmasıyla işlemin yürütmesi durmayacaktır. Keza, tahsilât işlemlerine ilişkin uyuşmazlıklardan doğan davalarda ve mükellefin talebi üzerine takdir komisyonunca belirlenen emsal bedele karşı açılan davalarda da dava açmak yürütmeyi durdurmamaktadır. Bu ayrık durumlara ilişkin davalarda, mahkemenin ayrıca yürütmeyi durdurmak için gerekli şartların var olup olmadığına ilişkin değerlendirme yaparak yürütmenin durdurulması hakkında bir karar vermesi gerekir. Vergi davaları ile ilgili detaylı bilgi için Vergi Davalarının Konusu ve Kapsamı; vergi uyuşmazlıklarının yargısal yolla çözümü sürecinde izlenmesi gereken yollar ile ilgili detaylı bilgi için ise Vergi Yargılaması Usulü başlıklı yazılarımızı inceleyebilirsiniz. 7. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz.   Yürütmenin Durdurulması Kararının Hukuki Niteliği Nedir? Yürütmenin durdurulması kararı ile idare mahkemesi tarafından esas dava karara bağlanıncaya kadar eski durumun devamı sağlandığından, yürütmenin durdurulması kararı hukuken bir ara karar niteliğindedir. Yürütmenin durdurulması kararının ara karar niteliğinde olmasının sonucu ise, işbu karara karşı ancak itiraz yoluna gidilebilecek olmasıdır. İptal Davasının Açılması İle Doğrudan İdari İşlemin Yürütmesi Durur Mu? İdare mahkemelerinde ilgili idari işlem için açılan iptal davası, doğrudan idari işlemin yürütmesini durdurmaz. İdari işlemin yürütmesinin durdurulmasına karar verilebilmesi için, ayrıca İdare Mahkemesinden talepte bulunmak gerekir. İdare Mahkemesince yapılacak değerlendirme sonucu, İYUK m. 27’deki şartların sağlandığı kanaatine varılması halinde yürütmenin durdurulması kararı verilecektir. Yürütmenin Durdurulması İsteminin Reddi Halinde Ne Yapılabilir? İdare Mahkemesince yürütmenin durdurulması isteminin reddedilmesi halinde, işbu ara kararın taraflara tebliğinden itibaren 7 gün içerisinde Bölge İdare Mahkemesi’ne red kararına ilişkin itirazda bulunmak mümkündür. İtiraz yoluna yalnızca tek seferliğe mahsus başvurulabilir. İtiraz mercii, dosyanın kendisine gelişinden 7 gün içerisinde itirazı karara bağlamak durumundadır. Yürütmenin Durdurulması Kararı İdare Tarafından Yerine Getirilmezse Ne Olur? Yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlar, idarece en fazla 30 gün içerisinde yerine getirilmek zorundadır. İlgili idare tarafından mevzuatta öngörülen süre içerisinde yürütmenin durdurulması kararının yerine getirilmemesi halinde, idare aleyhine Danıştay veya İdare Mahkemelerinde maddi ve manevi tazminat davası açılabilir. Vergi Davalarında Yürütmenin Durdurulması Kararı Verilebilir mi? Kimi vergi davalarında ise, davanın açılması, dava konusu işlemin yürütmesini kendiliğinden durdurmaktadır. Tarh edilen vergi, resim, harçlar ve benzeri mali yükümlerin ve/veya bunların zam ve cezalarının vergi davasına konu edilmesi halinde, dava edilen bölümün tahsil işlemleri kendiliğinden durmakta olup ayrıca yürütmeyi durdurma kararı verilmez. Diğer işlemler için dava açılırken yürütmenin durdurulması talebinde bulunulması önem arz etmektedir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: İdari işlemler, hukuka uygunluk karinesine tabi olmaları dolayısıyla, mahkemece haklarında iptal kararı verilene kadar geçerliliğini korumaktadır. Ancak bazı durumlarda, dava konusu işlemin etkisini sürdürmesi, ilgilisi açısından telafisi mümkün olmayan sonuç ve zararlara yol açabilmektedir. Bu gibi durumlarda, iptali istenen idari işlem için, dava süresince, “yürütmenin durdurulması” kararı verilebilir. ### İdari Yargı Kararlarının Uygulanmaması İdari işlemler, idarenin tek yanlı ve kamu gücüne dayanarak tesis ettiği, iş ve eylemler olup hukuki açıdan idari yargı denetimine tabidirler. Söz konusu idari işlemlerin, haksız ve hukuka aykırı olmaları halinde mahkemelerce iptal edilmeleri söz konusu olabilmektedir. İdari işlemlerin iptaline ilişkin olarak verilen, İdari yargı kararlarının uygulanması zorunlu olmakla birlikte, idari organlarca söz konusu kararların uygulanmadığı pek çok örnek de bulunmaktadır. İptal kararını uygulamayan idare ve kamu görevlileri hakkında İdari Yargılama Usul Kanunu’nda (İYUK)ayrıntılı düzenlemeler söz konusudur. İdari işlemlerin iptaline ilişkin mahkemenin kararı olmasına rağmen, kimi durumlarda ilgili idari birimler tarafından, mahkeme kararları çeşitli şekillerde uygulanmamaktadır. Hiç uygulamama, eksik uygulama, geç uygulama, şekli uygulama veya hükmün yerine getirilmesinde imkânsızlık gibi suretlerle ortaya çıkan bu tutum, ilgilisinin maddi/manevi zararına yol açabilmektedir. Bu gibi durumlarda, mahkeme kararını uygulamayan idareye ya da uygulamaktan imtina eden kamu görevlisine karşı hukuki yollara başvurulması mümkündür. 1. İdari Yargıda İşlemin İptal Edilmesinin Sonuçları İdari yargı organlarınca verilen iptal kararları, iptal edilen işlemi tesis edildiği tarihten itibaren hükümsüz hale getirirler. Bu kararlar, diğer yargı mercilerin iptal kararlarından farklı olarak geçmişe de etki ederler. Kararın kesinleşmesiyle birlikte, kaldırılan işleme bağlı olarak tesis edilmiş diğer işlemler de ortadan kalkacaktır. Bu sebeple idare, iptale konu işlemi, tesisinden önceki duruma geri getirmek mecburiyetindedir. 2. İptal Kararını Uygulamama Halleri İdari işlemin iptal kararının uygulanmaması altı farklı şekilde karşımıza çıkabilir. Hiç Uygulamama (verilen kararı cevapsız bırakma): İdarenin yargı kararlarına kayıtsız kalması, hiçbir eylem ve işlemde bulunmaması halidir. Gereği Gibi Uygulamama: İdare, yargı kararlarına karşı kayıtsız kalmamakta fakat kararı gereği gibi yerine getirmemektedir. Eksik Uygulama: İptal kararına konu işlemlerin bir kısmının yerine getirilip, bir kısmının getirilmemesidir. Geç Uygulama: İYUK madde 28’de idarenin gecikmesizin yargı kararlarını uygulamaya ve işlem tesis etmeye mecbur olduğu açıkça belirtilmiştir. Yüksek Mahkeme kararlarında bu süreyi “makul süre” olarak kabul edilmiş ve bu sürenin kararın idareye tebliğinden başlayarak otuz (30) günü geçemeyeceği belirtilmiştir. Bu süre içerisinde uygulanmayan kararların, gecikmesi dolayısıyla oluşan zararlardan idare sorumlu olacaktır. Şekli Uygulama: Kimi durumlarda idare, mahkemece verilen işlemin iptali kararını gereği gibi yerine getirir. Fakat ardından, kısa süre içerisinde iptal kararı doğrultusunda tesis edilen işlemler kaldırılarak veya iptale konu olan işlemin benzeri tesis edilerek iptal kararı etkisiz hale getirilebilmektedir. Bu durumda yapılan işlemler formaliteden öteye geçmeyecek olsa da idarenin sorumluluğunu ortadan kaldırmayacaktır. Hükmün Yerine Getirilmesinde İmkânsızlık: Kararın uygulanmasına başka bir hukuki kuralın bulunması engel oluşturmakta (hukuki imkansızlık) ya da karar fiili imkansızlıktan kaynaklı olarak uygulanamamaktadır. Bu tür imkânsızlıklarda da idarenin maddi ve manevi zararlardan oluşacak sorumluluğu devam edecektir. 3. İdarenin İptal Kararının Uygulanmamasından Doğan Sorumluluk 2577 sayılı İdari Yargılama Usul Kanunu’nda (İYUK) madde 28’de iptal kararlarının uygulanmaması halinde idarenin ve kararı uygulamakla yükümlü mercilerin sorumlulukları ayrı ayrı düzenlenmiştir. “Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemeleri kararlarına göre işlem tesis edilmeyen veya eylemde bulunulmayan hallerde idare aleyhine Danıştay ve ilgili idari mahkemede maddi ve manevi tazminat davası açılabilir. Mahkeme kararlarının otuz gün içinde kamu görevlilerince kasten yerine getirilmemesi halinde ilgili, idare aleyhine dava açabileceği gibi, kararı yerine getirmeyen kamu görevlisi aleyhine de tazminat davası açılabilir.” Yüksek Mahkeme kararlarında, iptal kararlarının uygulanmaması ya da uygulanmasında gecikilmesi “Ağır Hizmet Kusuru” olarak kabul edilmektedir. İptal kararlarının uygulanmamasında hizmet kusuru ile kamu görevlisinin kişisel kusuru iç içe geçtiğinden, mevzuatımızda hem idareye hem de kamu görevlisine tazminat davası açma imkânı sağlanmıştır. Kanunda idare ve kamu görevlisinin sorumlu olduğu kabul edilmişse de, açılan davada her iki tarafın davalı olarak gösterilmesi uygulamada kabul edilmemektedir. Bu sebeple mağdur, yalnızca idareye veya kararı uygulamaktan imtina eden kamu görevlisinin aleyhine tazminat davası açılabilecektir. İdareye karşı açılan davalarda, kamu görevlisinin sorumluluğu söz konusu ise, idarenin kamu görevlisine karşı rücu etmesi mümkündür. 4. Kamu Görevlisi Hakkında Hizmet Kusuru ve Kişisel Kusur Ayrımı Kamu görevlilerinin görevleriyle ilişkili idari işlemi, görevi sırasında gereği gibi yerine getirmemesi hizmet kusuru olarak kabul edilir. Bu gibi hallerde; hizmet kusuru, idareye isnat ve atfedilebilen bir kusuru değil, idarenin dolaylı olarak sorumluluğuna sebep olan kusuru ifade eder. Kamu görevlilerinin işini yaparken gördüğü hizmetle bağlantısı olmayan kusuru kişisel kusur olarak kabul edilir. Kamu görevlisinin kişisel olarak kusurlu sayılabileceği hallerde, hukuki sorumluluğu doğacaktır. Ayrıca belirtmek gerekir ki görevli kişisel kusurla hareket etmiş olsa da hizmet kusuru ortadan kalkmayacaktır. 5. Kamu Görevlisinin İptal Kararını Uygulamamaktan Doğan Sorumluluğu Kamu görevlisinin hukuki sorumluluğuna gidilebilmesi için yetkili ve kasıtlı olarak davranması gerekir. Kamu görevlisinin kararı uygulamaması ise kastın varlığı için yeterli görülmektedir. Kast ve kişisel kusur ile birlikte, kusurun sebebiyet verdiği bir zararın oluşması da kamu görevlisinin hukuki sorumluluğuna gidebilmemiz için somut olayda mevcut olması gerekir. Kişisel kusurundan dolayı kamu görevlisi aleyhine doğrudan dava açılabileceği gibi bu durum, idareye karşı ayrı bir tazminat davası açılmasını engellemeyecektir. İdarenin, kamu görevlisinin kişisel kusurunun bulunduğu hallerde idari işlemler ile oluşan zarar arasında doğrudan bir bağlantısı bulunmasa da dolaylı sorumluluğu söz konusu olacaktır. Ayrıca yargı kararlarına uyma görevi bütün kamu görevlilerine yüklenen özel bir görevdir. Bu sebeple, memurların görevini yerine getirmemesi veya getirilmesinde ihmal göstermesi ve kişilere zarar vermesi halinde hukuki sorumluluğuyla birlikte cezai sorumluluğu da söz konusu olabilecektir. Kamu görevlisi, cezai sorumluluk kapsamında, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 257. maddesi ve devamında düzenlenmiş olan “görevi kötüye kullanma” suçundan sorumlu tutulacaktır. Kararı gereğince yerine getirmeyen kamu görevlisi hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunmak mümkündür. Kamu görevlisinin cezai sorumluluğu konusunda Asliye Ceza Mahkemeleri görevli olacaktır. 6. İdare ve Kamu Görevlisi Aleyhine Tazminat Davaları Kararın uygulanmamasından mağdur olan ilgili, maddi ve manevi zararları için idareye karşı idari yargıda; kararı uygulamaya yükümlü mercideki kamu görevlisine ise adli yargıda maddi ve manevi tazminat davası açabilir. İptal edilen işlemin idare tarafından gereği gibi yerine getirilmemesi sebebiyle zarara doğan ilgilisinin başvurabileceği hukuki yollar, İdareye Karşı Açılacak Tazminat (Tam Yargı) Davası yazımızda incelenmiştir. İdare aleyhine manevi tazminat davaları hususunda detaylı bilgi için İdari Yargıda Manevi Tazminat Talebi ve Talebin Artırılması yazımızı inceleyebilirsiniz. 7. İdare ve Kamu Görevlisi Aleyhine Tazminat Davalarında Görevli ve Yetkili Mahkeme İptale konu yargı kararlarını yerine getirmeyen idare aleyhine açılacak tazminat davalarında görevli ve yetkili mahkeme, iptale konu kararı veren mahkemedir. Kamu görevlisi aleyhine açılacak tazminat davalarında ise, Asliye Hukuk Mahkemeleri görevlidir. 8. İdare ve Kamu Görevlisi Aleyhine Tazminat Davalarında Zamanaşımı İdare aleyhine açılacak davalarda zamanaşımı süresi, 10 yıl olarak kabul edilmiştir. Bu sürenin başlangıcı, Yüksek Mahkeme kararları gereğince, yargı kararlarının idareye tebliğinden itibaren en geç otuz gün sonrası olarak kabul edilmektedir. Kamu görevlisi aleyhine doğrudan açılacak davalarda zamanaşımı süresi, mağdurun, zarar ve faili öğrenmesinden itibaren 1 yıl ve herhalde 10 yıl olarak kabul edilir. Görevlinin hukuki sorumluluğuyla birlikte, cezai sorumluluğuna da ilişkin açılacak davalarda ise, Türk Ceza Kanunu’nun daha uzun bir zamanaşımı süresi öngörmesi durumunda o sürenin uygulanacağı da anılan madde de düzenlenmiştir. 9. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz.   İdari Yargı Kararları Kaç Gün İçinde Uygulanır? İdari Yargılama Usulü Kanunu 28/1. maddesi gereğince; İdare, idare mahkemelerinin esasa ilişkin kararlarının gereklerine göre otuz gün içinde işlem yapmak zorundadır. İdari Yargı Kararlarının Uygulanmaması Halinde Ne Yapılabilir? Mahkeme kararlarının otuz gün içinde kamu görevlisi tarafından kasten yerine getirilmemesi halinde ilgili idare aleyhine dava açılabilecektir. Ayrıca, kararı yerine getirmeyen kamu görevlisi aleyhine de tazminat davası açılabilir. İdari Yargı Kararını Uygulamayanlar Hakkında Suç Duyurusunda Bulunulabilir Mi? Kamu görevlilerinin görevini yerine getirmemesi halinde cezai sorumluluğu söz konusu olabilecektir. Kararı yerine getirmeyen kamu görevlisi hakkında “görevi kötüye kullanma” suçundan hakkında suç duyurusunda bulunmak mümkündür. Hizmet Kusuru Nedir? Kamu hizmetini yürüten kamu görevlisinin, yürütülen hizmetin kuruluş, işleyiş veya düzenlemesindeki aksaklıklardan sorumlu olması demektir. Yürütülen hizmetin idari yargının konusu alanına girmesi gerekmektedir. Zira, İdare söz konusu hizmeti yerine getirmek zorunda değilse, hizmet kusurundan söz edilemeyecektir. İdarenin Hizmet Kusuru Ne Zaman Gündeme Gelir? Kamu hizmetinin hiç veyahut olması gerektiği gibi yapılmaması ya da hukuka aykırı bir şekilde yapılması neticesinde kişi maddi/manevi zarar görürse bu durumda idarenin hizmet kusuru var kabul edilecektir. İdarenin Hizmet Kusurundan Kaynaklı Dava Açma Süresi Ne Kadardır? Söz konusu davayı açmak için zararın öğrenilmesinden itibaren 60 günlük hak düşürücü süre vardır. Kamu Görevlisinin Kişisel Kusurlarından Ötürü Kime Dava Açılmalıdır? Kamu görevlisinin kişisel kusurlarından dolayı şahsına dava açılabilir.  İdarenin, kamu görevlisinin kişisel kusurunun bulunduğu hallerde meydana gelen zarar arasında doğrudan bir bağlantısı olmasa da dolaylı sorumluluğu gündeme gelecektir. Bu nedenle davanın idareye karşıda açılması mümkündür. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: İdari işlemlerin iptaline ilişkin mahkeme kararlarının, hiç uygulanmaması, eksik uygulanması veya geç uygulanması durumlarında, kararını uygulamayan idareye ya da kamu görevlisine karşı hukuki ve cezai yollara başvurulabilir. ### İdari Ecrimisil İhbarnamesi Taşınmazının, izni dışında kullanıldığını tespit eden malik, haksız işgalden dolayı herhangi bir zararı olup olmadığına veya işgal edenin kusur durumuna bakılmaksızın, işgalciden tazminat talep edebilmektedir. Malikin talep edebileceği bu tazminat, “haksız işgal tazminatı” ya da “ecrimisil” olarak adlandırılmaktadır. Özel mülkiyete konu taşınmazlara ilişkin olarak ecrimisil istenebileceği gibi kamuya ait taşınmazlarda da ecrimisil isteminde bulunulabilir. Kamu kurum ve kuruluşlarına ait taşınmazlarda işgalci konumunda bulunan kişilere, idare tarafından ecrimisil ihbarnamesi gönderilir. Ecrimisil ihbarnamesi, taşınmaz tespit tutanağı esas alınarak düzenlenir. Gönderilen ecrimisil ihbarnamesi, kesin ve yürütülebilir nitelikte bir idari işlem olduğu için idari işlemlere karşı itiraz ve iptal prosedürüne tabidir. Uygulamada, kamuya ait taşınmazlar için Büyükşehir Belediyeleri, İl Belediyeleri, İlçe Belediyeleri, Milli Emlak ve Valilikler tarafından çok sık olarak ecrimisil ihbarnamesi tebliğ edildiği görülmektedir. Bu ecrimisil ihbarnamelerinin hukuka aykırılık barındırdığını düşünen kişiler, bu ihbarnameye karşı itiraz veya dava yoluna giderek ihbarnamenin iptalini sağlama imkanına sahiptir. 1. Ecrimisil İhbarnamesinin İdari İşlem Niteliği İdare tarafından düzenlenen ecrimisil ihbarnamesi, genel anlamda idare tarafından yapılan kesin ve uygulanabilir bir işlem olduğundan idari işlem niteliğindedir. İdari işlemlerde hukuka uygunluk karinesi geçerli olduğundan dava sonuçlanıncaya kadar veya yürütmenin durdurulması kararı verilinceye kadar ilgili idari işlemin geçerliliğine etki etmez. İdari işlem, idari işlemin unsurları olan yetki, şekil, sebep, konu veya amaç unsurlarından en az birisi bakımından sakatsa dava sonucunda iptal edilmesi gereken bir idari işlemdir. 2. Taşınmaz Tespit Tutanağı İdare tarafından, kamuya ait bir taşınmazın haksız şekilde işgal edildiğinin öğrenilmesi üzerine, gerekli tetkik ve incelemeler yapılarak, konuya ilişkin Taşınmaz Tespit Tutanağı düzenlenir. Ecrimisil ihbarnamesinin hukuken geçerli olabilmesi için, kendisine dayanak oluşturan Taşınmaz Tespit Tutanağının hukuka uygun olması gerekir. Tutanakta mutlaka bulunması gereken zorunlu unsurlar, sınırlı sayıda olmamak üzere, Milli Emlak Genel Tebliği (Sıra No:336)’nin 5. maddesinin 1. fıkrasında listelenmiştir. Buna göre; Taşınmaz Tespit Tutanağının hukuken geçerli sayılabilmesi için ihtiva etmesi gereken zorunlu unsurlar şunlardır: İşgalin başlangıç tarihi, Taşınmazın işgale veya kullanıma konu olan yüzölçümü, İşgalcileri, Kullanım amacı, Ecrimisil takdirinde yararlanılabilecek bilgiler ile bilinmesinde yarar görülen diğer bilgiler Bu bilgilerden birinin bile eksik olduğu bir Taşınmaz Tespit Tutanağı hukuken geçersiz hale gelir. Dolayısıyla, geçeriz olan tutanağa dayanılarak düzenlenen ecrimisil ihbarnamesi de en başından itibaren sakat hale gelecek olup bu sebeple bile ecrimisil ihbarnamesi iptal edilebilir. 3. Ecrimisil İhbarnamesinde Bulunması Gereken Unsurlar Taşınmaz Tespit Tutanağı uyarınca, haksız işgalin tespit edildiği tarihten itibaren 15 gün içinde, yetkili komisyonca, taşınmaza dair ecrimisil bedeli tespit edilmelidir. Ecrimisil ihbarnamesinde; İşgalcinin adı, T.C. kimlik numarası ve adresi, İşgale konu taşınmazın adresi, İdarenin ilgili taşınmazdaki hissesi/m2’si, İşgal edilen yerin yüzölçümü, İşgalin niteliği, Tespit edilen aylık ecrimisil bedeli, İhbarnameye dayanak olan komisyon kararının tarih ve numarası, Talep edilen toplam ecrimisil bedeli ve bu borcun ait olduğu dönem bilgileri, Ecrimisil bedelini ödemek için işgalciye tanınan süre, Süresi içinde ecrimisil bedelinin ödenmemesi halinde idarenin tahliye hakkına sahip olduğu ve gecikme zammıyla beraber cebri icra yoluyla tahsil edebileceği gibi bilgilerin bulunması gerekmektedir. Aksi takdirde, ecrimisil ihbarnamesinin şekil unsuru bakımından sakatlığı iddiasıyla ecrimisil ihbarnamesinin iptali davası açılabilecektir. 4. Ecrimisil İhbarnamesinin Düzenlenmesinde Yetki Bir kamu taşınmazında, idarenin izni dışında haksız işgal olduğu tespit edilirse, tespit tarihinden itibaren 15 gün içinde Bedel Tespit Komisyonu tarafından taşınmazın ecrimisil bedeli tespit edilir. İlgili taşınmaz Hazine’ye aitse, yetkili komisyon Bedel Tespit Komisyonu olacak iken, belediyeye ait ise Başkanlık Değerleme Komisyonu yetkilidir. Yetkili komisyonun, tüm üyelerin varlığında toplanması yasal bir zorunluluktur. Eksik sayıda komisyon üyesiyle verilen ecrimisil bedelinin tespitine dair karar, yetki bakımından sakat hale gelir. Yine komisyonda hiçbir üyenin karamsar oy kullanamayacağı, bir diğer yasal zorunluluk olup bu kural hilafına verilen karar da hukuka aykırı hale gelecektir. Yetki bakımından sakat ecrimisil ihbarnamesinin iptali talebiyle idari yargıda dava açılması mümkündür. 5. Ecrimisil Bedeli Tespiti Yetkili komisyonca bir taşınmazın ecrimisil bedeli belirlenirken yeterli kapsamda inceleme ve değerlendirme yapılması ecrimisil bedelinin hukuka uygun olarak tespit edilebilmesi adına son derece önem arz etmektedir. Buna göre, durumun gereklerine göre daha kapsamlı bilgilere değinmek de gerekebileceği gibi, ecrimisil bedeli tespitinde komisyonun mutlaka hesaba katması gereken unsurlar şu şekilde listelenebilir: İmar durumu, Yüzölçümü, Niteliği, Verimi (tarım arazilerinde), Alt yapı hizmetlerinden yararlanıp yararlanmadığı, Konumu, Taşınmazın kullanım şekli ve işgalden dolayı gelir elde edilip edilmediği. Komisyon, taşınmazın yukarıdaki özelliklerine uygun şekilde bir emsal araştırması yapmakla mükelleftir. Yani, ilgili taşınmaza yakın konumda olup benzer özellikleri ihtiva eden taşınmazlara uygulanan kira veya ecrimisil bedelleri, yeni yapılan tespitte mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Dahası, komisyon, ilgili taşınmaz hakkında bilgi sahibi olması beklenen belediye, ticaret odası, sanayi odası, ziraat odası, borsa gibi kuruluşların görüşlerini almalıdır. Ayrıca bir iptal davasının söz konusu olması durumunda Mahkemece bilirkişi incelemesi yapılarak taşınmazın niteliklerinin taşınmaz tespit tutanağına uygun olup olmadığı ve bu taşınmazın ecrimisil bedelinin ne kadar olması gerektiği araştırılmalıdır. Ecrimisil ihbarnamesinde yer alan tespitlerin ve bedelin hukuka uygun olup olmadığı bu şekilde ortaya çıkabilecek bir husustur. Aksi şekilde verilecek karar, eksik inceleme oluşturup bozma sebebi yaratabilecektir. 6. Ecrimisil Tespit ve Talebine Konu Edilebilecek İşgal Dönemi Milli Emlak Tebliği’nin 5. maddesinin 2. Fıkrasına göre; “Taşınmazların tespitlerinin yılda en az bir defa yapılması esastır. Ancak, zorunlu durumlarda tespit programlarının süresi bir yıldan fazla olabilir. Fakat, tespit programları beş yıldan fazla süreli yapılamaz. Programların hazırlanmasında; taşınmazların beş yılda en az bir defa, önemli görülen taşınmazların her yıl, tarımsal amaçla kullanılan taşınmazların hasat zamanları da dikkate alınarak, belediye mücavir alanlarındaki taşınmazların her yıl (zorunlu hallerde daha uzun süreli) tespitinin yapılması hususları dikkate alınır. Bu tespitlerin yapılması konusunda illerde defterdarlar, ilçelerde ise malmüdürleri veya varsa milli emlak müdürleri gerekli tedbirleri alırlar.” Esas olarak ecrimisil hesabı yılda bir yapılacak taşınmaz tespitlerine göre yapılabilecek olsa da zorunlu durumlarda bu sürenin uzaması mümkündür. Ancak her hâlde 5 yıldan uzun süreli ecrimisil hesabının düzenlendiği ecrimisil ihbarnameleri hukuka aykırı olacaktır. 7. Taşınmazın Ecrimisil Bedelindeki Fahiş Artış ve Değişiklik Yapılması Ecrimisil bedellerine dair en sık yaşanan uyuşmazlıklarda biri, taşınmazın aynı şekilde kullanılmaya devam edildiği halde, ecrimisil bedelinde fahiş artırım yapılması durumudur. Başkaca bir hukuki gerekçe oluşmadığı halde, yıllardır aynı amaçla kullanılan taşınmazın ecrimisil bedeli fahiş oranda artırılmışsa yapılan bu artırım hukuka aykırı olacaktır. Buna göre, taşınmazı aynı şekilde kullanmaya devam eden işgalci konumundaki kişiler, önceki dönemlerin ecrimisil bedellerine kıyasla fahiş miktarda artırım yapılan yeni ecrimisil bedellerinin iptalini isteyebilir. Bu hususa dair Danıştay tarafından verilmiş emsal bir kararın ilgili kısmı aktarılacak olursa: DANIŞTAY 10. DAİRE E. 2018/744, K. 2019/7544, T. 7.11.2019 Bu durumda, ecrimisil bedelinin belirlenmesinde taşınmazın aynı nitelikte kullanılmasından kaynaklanan önceki dönem ecrimisil bedelleri ve emsal ecrimisil bedelleri, kira bedelleri, davalı idarenin kıymet takdirine esas taşınmaz ile mukayese edilmek suretiyle ve taşınmazın emlak vergi değerinin %3’ünden az olmayacak şekilde karar verilmesi gerekirken,(…) 8. Üzerine Kamusal Amaca Hizmet Eden Tesis Yapılan Taşınmazlar Kuruluş kanunlarıyla kamu hizmetine tahsis edilen bir Hazine taşınmazının üzerine, ticari amaç güdülmeksizin yalnızca kamusal hizmet bağlamında sosyal, kültürel, sportif gibi amaçlara hizmet eden tesisler yapılabilir. Uygulamada, bu yapıların izinsiz şekilde yapılması halinde, Yetkili İdarece, bu tesislere dair tahsis veya devir talebinin uygunluğuna karar verildiği durumlara sıklıkla rastlanabilmektedir. Bu durumlarda, bu tesislere ilişkin idari ecrimisil takibatı yapılmaz. Tahsis veya devir gerçekleşirse, geçmiş dönemlere dair tahakkuk eden idari ecrimisil bedellerinin tahsili yoluna gidilmemekle beraber, ödenmiş olan idari ecrimisil bedelleri iade edilmez. İdari ecrimisile konu taşınmazların, kendisine tahsis yapılan idare tarafından kiraya verilmesi halinde, tespit tarihinden itibaren 15 gün içinde kiracıya ve tahsisli idareye birer yazı gönderilir. Bu yazıyla, kiralamaya dair talepte bulunulmaz ya da kiralama talebi reddedilirse, taşınmazın tahliye edileceği bildirilir. Yazının devamında, tahsisli idarenin tahsil etmesi beklenen kira bedellerinin geriye dönük olarak hesaplanarak 15 gün içinde Hazineye ödenmesi gerektiği, aksi takdirde yasal yollara başvurulabileceği belirtilir. Tüm bunların yanı sıra, tahsisli idare, herhangi bir kira bedeli almaksızın taşınmazı üçüncü kişilere kullandırıyorsa, yukarıda izah edilen prosedürlere uygun şekilde idari ecrimisil tespit edilerek tahsilat yoluna gidilir. 9. Ecrimisil İhbarnamesine Karşı İtiraz Yolu Kendisine tebliğ edilen ecrimisil ihbarnamesinin hatalı olduğunu düşünen ilgili kişi, ihbarnameyi gönderen idareye, tebliğden itibaren 30 gün içinde itiraz dilekçesi vererek düzeltme talebinde bulunabilir. İdare tarafından, başvuru tarihinden itibaren 30 gün içinde düzeltme talebi hakkında bir karar verilir. Düzeltme talebini değerlendiren komisyonların, gerektiği hallerde yerinde inceleme yapma veya yaptırma yetkileri vardır. Ayrıca, bu komisyonlar, Taşınmaz Tespit Komisyonu’yla benzer şekilde, üye tam sayısıyla toplanma, çoğunluk sayısıyla karar alma, çekimser oy kullanamama gibi niteliklere sahip olmak zorundadır. Ecrimisil ihbarnamesinin iptali davası açmak isteyen birinin öncelikle itiraz yoluna başvurması zorunlu değildir. Ecrimisil ihbarnamesinin iptali için doğrudan dava yoluna gidilmesi mümkündür. Aşağıda, ilgili kısmı alıntılanan Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulunun güncel içtihadında bu husus açıkça hükme bağlanmıştır: 10. Ecrimisil İhbarnamesinin İptali Davası Kesin ve uygulanabilir bir idari işlem niteliğindeki ecrimisil ihbarnamesinin, yetki, sebep, şekil, konu, amaç unsurlarından en az biri bakımından sakat olduğu iddiasıyla iptali talep edilebilir. Bunun için, ecrimisil ihbarnamesini düzenleyen idareye karşı, idarenin bulunduğu yerdeki İdare Mahkemesi’nde ecrimisil ihbarnamesinin iptali davası açılmalıdır. Dava açmak için hak düşürücü nitelikteki zamanaşımı süresi, ecrimisil ihbarnamesinin tebliğ tarihinden itibaren 60 gündür. Buna karşın, idareye karşı öncelikle itiraz yoluna başvurulması halinde, dava açma süresi durur. Düzeltme talebine dair idarece verilecek olası bir ret kararı üzerine, durmuş olan dava açma süresi kaldığı yerden devam eder. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için Ecrimisil İhbarnamesinin İptali başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Diğer taraftan, kişilerin özel mülkiyetinde bulunan taşınmazlar için de üçüncü kişilerce haksız şekilde işgal edildikleri gerekçesiyle ecrimisil talep edilmesi mümkündür. Bu durumda izlenebilecek hukuki yollara ilişkin detaylı bilgi için Ecrimisil Davası (Haksız İşgal Tazminatı) başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 11. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Ecrimisil İhbarnamesi Nedir? Ecrimisil, hazine taşınmazının, İdarenin izni dışında gerçek veya tüzel kişilerce işgal veya tasarruf edilmesi sebebiyle, İdarenin bir zarara uğrayıp uğramadığına veya işgalcinin kusurlu olup olmadığına bakılmaksızın İdarece talep edilen tazminatı ifade eder. Ecrimisil ihbarnamesi ise hazineye ait bir taşınmazı herhangi bir sözleşme ilişkisi olmaksızın işgalci olarak kullandığı iddia edilen kişiye, idare tarafından düzenlenip gönderilen ve tespit edilen bedeli tanınan süre içerisinde ödemesi gerektiğini ihtiva eden ihbarnamedir. İdare Tarafından Talep Edilen Ecrimisilden Mirasçılar da Sorumlu mudur? İdarenin mirasbırakan hakkında düzenlemiş olduğu ecrimisil ihbarnamesi bir ceza niteliğinde olmadığından mirasbırakan öldüğünde borç sona ermez. Mirasçılar, ecrimisil ihbarnamesinde yer alan borçtan müteselsilen sorumludurlar. Kullandığım Taşınmazın Hazineye Ait Olduğunu Bilmiyordum. Kusurum Olmamasına Rağmen Hakkımda Ecrimisil İhbarnamesi Düzenlenmesi Hukuka Uygun mudur? Mevzuatta,  Kusurlu olup olmadığına bakılmaksızın, Hazine taşınmazının zilyetliğini, yetkili idarenin izni dışında eline geçiren, elinde tutan veya her ne şekilde olursa olsun bu malı kullanan veya tasarrufunda bulunduran ise fuzuli şagil sayılmıştır. Bu nedenle hazinenin taşınmazını herhangi bir kusuru olmamasına rağmen, bu durumu bilmeden kullanan kişiler de hukuka uygun tanzim edilen ecrimisil ihbarnamesinde belirtilen bedelden sorumludur. Ecrimisil Tazminatı Kaç Yıl Geriye Dönük Olarak Tespit Edilebilir? Hazine taşınmazını işgal ettiği iddia edilen kişiye yalnızca bu işgal durumunun tespit edildiği tarihten geriye dönük olarak beş yıl için bir ecrimisil tazminatı hesap edilebilir. Eğer ecrimisil ihbarnamesi tespit tarihinden itibaren geriye dönük olarak beş yıldan fazla süre için tanzim edilmişse bu ecrimisil ihbarnamesinin iptali gerekmektedir. Ecrimisil Bedelinin Ödenmesi İşgal Edene Mülkiyet Hakkı Verir mi? Ecrimisil Bedelinin ödenmesi işgalciye mülkiyet hakkı tanımaz. Ecrimisil, geçmişe dönük olarak alınan işgal tazminatından ibarettir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Kesin ve uygulanabilir bir idari işlem niteliğindeki ecrimisil ihbarnameleri, yetki, sebep, şekil, konu, amaç unsurlarından en az biri bakımından sakat olduğu iddiasıyla, idari yargıda açılacak dava sonucu İptal edilebilir. ### İdareye Karşı Açılacak İstirdat Davası İdarenin her türlü eylem veya işleminden kaynaklı ortaya çıkabilecek zararlar İdare Hukuku tarafından güvence altına alınmış olup ilgili işlem veya eylem dolayısıyla menfaati veya kişisel hakları zarar gören şahısların dava hakları mevcuttur. Zira Anayasamızın 125. maddesi gereği, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır. Vatandaşın mülkiyetindeki mal veya paranın hukuka aykırı bir şekilde idareye geçmesi halinde, idareye karşı geri alma talepli “istirdat” davası açılabilmesi mümkündür. 1. İdare Hukukunda İdareye Karşı Açılabilecek Dava Türleri Nedir? İdare hukukunda idareye karşı açılabilecek davalar sınırlı sayıda olup iki türlüdür: İptal Davasıİdari işlemlerin yetki, şekil, sebep, konu, maksat unsurlarından biri yönüyle hukuka aykırı olduklarından bahisle ve ilgili işlemin ortadan kaldırılması amacına binaen açılacak davalardır. Anılan dava, menfaati ihlal edilenler tarafından açılabilmektedir. İptal davaları hakkında detaylı bilgi için “İdari İşlemlerin İptali Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Tam Yargı Davasıİdarenin eylem veya işlemleri sonucu ortaya çıkan zararın tazmini amacına binaen açılan davalardır. Bu dava, ilgili işlem veya eylem dolayısıyla kişisel hakları ihlal olanlar tarafından açılabilmektedir. Tam yargı davasının türleri; tazminat davaları, istirdat davaları, vergi davaları ve idari sözleşmelerden doğan davalardır. Tam yargı davaları hakkında detaylı bilgi için “İdari İşlemin İptali Davası Sonrasında Açılacak Tazminat (Tam Yargı) Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. İdareye Karşı Açılacak İstirdat Davası İdareye karşı açılacak istirdat davası, esasen bir tam yargı davasıdır. İstirdat davaları,haklı bir nedene dayanmaksızın, idari işlem veya eylem sonucu idarenin mülkiyetine geçmiş mal veya paranın gerçek hak sahibine geri dönmesi talebiyle açılan davalardır. Örneğin, borçlusu olmadığı bir idari para cezasını ödemek durumunda kalan kişi, ödenen paranın kendisine iadesi için istirdat davası açabilecektir. Yine vergi hatası nedeniyle fazladan ödenen bir verginin iadesi için açılan dava da istirdat davası olacaktır. Danıştay 10. Dairesi’nin 11.12.2009 tarih, 2007/5446 Esas ve 2009/10321 Karar sayılı ilamına göre: “İdari yargıda istirdat davası şeklinde bir dava türü olmamakla birlikte, kişilerden herhangi bir kamu alacağının istenilmesine ilişkin idari işlemin iptali istemiyle dava açılmamış olsa dahi, söz konusu kamu alacağının idareye ödenmesinden sonra, ödeme tarihinden itibaren altmış gün içinde haksız yere ödendiği ileri sürülen miktarın iadesi istemiyle idareye başvurulabileceği ve istemin reddi üzerine, haksız yere ödendiği ileri sürülen miktarın iadesine karar verilmesi istemiyle dava açılabileceği tartışmasızdır. Bu istemle açılan davaların ise tam yargı davası niteliğinde olduğunun kabulü gerekmektedir.” 3. İdareye Karşı İstirdat Davası Açılabilmesinin Şartları İstirdat davasında ve genel itibariyle tam yargı davalarında dava açabilmenin ön koşulu kişisel hak ihlalinin mevcut olmasıdır. İstirdat davasında kişisel hak ihlali, yasal dayanağı olmaksızın idarenin mülkiyetine mal veya para geçirmesi dolayısıyla şahısların mülkiyet hakkı ihlal edilerek gerçekleşmektedir. Kişisel hakların, doğrudan ihlal edilmiş olması ve bu kişisel hak ihlalinin idarenin eylem veya işleminden kaynaklanması gerekmektedir. Dolayısıyla öncelikle ortada bir idari işlem veya eylem olmalıdır. Ancak; bir eylemden kaynaklanan hak ihlali söz konusu ise genelde tam yargı davası ve bu yazımız özelinde bahsedilen istirdat davası açılmadan önce idareye başvurmak zorunludur. Zira, idarenin eylemi dolayısıyla hakkı ihlal edilen ilgili, öncelikle, bu eylemi yazılı bildirimle veya başka suretle öğrendiği tarihten itibaren 1 yıl içinde ilgili idareye başvurmalıdır. İdareye başvuru hakkı, her halükarda eylem tarihinden itibaren 5 yılla sınırlı olup bu tarihten sonra hak kaybına uğranılmış olsa da idareden talep edilmesi mümkün değildir. Bu başvuruda, idari eylem nedeniyle hakkı ihlal edilen ilgili, haklarının yerine getirilmesini istemelidir. 4. İstirdat Davasında Görevli Mahkeme İstirdat davasına konu işlem veya eylem, Danıştay Kanunun 24. madde hükmünde sayılan türdense; Dava, ilk derece mahkemesi sıfatıyla Danıştay’da görülür. Bunun dışında genel görevli mahkeme İdare Mahkemeleridir. Bu yönde Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun haksız olarak tahakkuk ettirilen idari para cezasının istirdadına ilişkin 23.6.2010 tarih, E.2010/9-314ve K.2010/342 sayılı ilamında idari yargı görevli bulunmuştur. Ancak örneğin Türkiye İş Kurumu tarafından verilen idari para cezaları, Türkiye İş Kurumu Kanunu gereği genel esaslara göre tahsil edilecektir. Bu nedenle, Türk İş Kurumu’na ödenen idari para cezasının geri alınması istemiyle açılacak istirdat davalarında genel mahkemeler görevli olup, bu dava Asliye Hukuk Mahkemesinde açılmalıdır. Yine; kayıp kaçak bedeline ilişkin Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’na karşı, haksız şekilde kayıp-kaçak bedeli tahsil edildiği iddiasıyla açılan istirdat davası da Asliye Hukuk Mahkemesinde görülecektir. 5. İstirdat Davasında Yetkili Mahkeme İstirdat davasında yetkili mahkeme, İYUK madde 36 hükmüne göre belirlenecektir. Bu doğrultuda, idari sözleşmelerden doğanlar dışında kalan tam yargı davalarında yetkili mahkeme sırasıyla şunlardır: Zararı doğuran idari uyuşmazlığı çözümlemeye yetkili idare mahkemesi, Şayet zarar bayındırlık-ulaştırma gibi bir hizmetten veya idarenin herhangi bir eyleminden doğmuşsa hizmetin görüldüğü/eylemin yapıldığı yer idare mahkemesi, Diğer hallerde davacının ikametgâhı yer mahkemesi yetkilidir. 6. İstirdat Davasında Dava Açma Süresi İdare hukukunda genel dava açma süresi; Danıştay ve İdare Mahkemelerinde 60 gün, Vergi Mahkemelerinde ise 30 gündür. Bu süre, idari uyuşmazlıklarda yazılı bildirimin yapıldığı tarihi izleyen günden başlar. İdari işlemden kaynaklanan istirdat davalarında, dava açmadan önce idareye başvuru zorunluluğu yoktur. Bu davalarda idareye başvuru kişilerin tercihine bırakılmıştır. İdari eylemden kaynaklanan istirdat davalarında ise dava açmadan önce idareye başvuru zorunludur. Başvurunun kısmen veya tamamen reddedilmesi durumunda, ret kararının tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında 30 gün içinde cevap verilmezse bu sürenin bitiminden itibaren genel dava açma süresi içinde dava açılabilecektir. 7. İstirdat Davası Açmadan Önce İdareye İptal Talebinde Bulunma Zorunluluğu İstirdat davası açmak için, öncesinde istirdat istemine konu idari işlemin iptalini talep etmeye gerek yoktur. Zararın kaynağı olan idari işlemin iptali istemiyle dava açılmamış olsa dahi, söz konusu bedelin idareye ödenmesinden sonra hak sahibinin idareye itiraz ve dava hakkı vardır. Yani, istirdat talebine konu bedelin ödeme tarihinden itibaren altmış gün içinde, haksız yere ödendiği ileri sürülen miktarın iadesi istemiyle idareye başvurulabilir. Bu istemin reddine karar verilirse, haksız yere ödendiği ileri sürülen miktarın iadesine karar verilmesi istemiyle tam yargı davası açılabilir. Bu davalarda, kamu alacağının istenilmesine ilişkin idari işlem dava konusu edilmemiş olsa dahi, idare mahkemesince, bu işlemin hukuka aykırılığı irdelenebilecek ve hukuka uygunluk denetimi yapılabilecektir. 8. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz.   İstirdat Davası Nedir? Haklı bir neden olmaksızın idarenin malvarlığına geçmiş olan taşınır, taşınmaz malın ya da paranın geri alınması için açılan davalardır. İstirdat Davası, Tam Yargı Davasının Bir Türü müdür? Evet. İdare Hukukunda görülen tam yargı davasının belli başlı çeşitleri mevcuttur. Bunlar; tazminat davaları, vergi davaları, idari sözleşmeden doğan davalar ve işbu yazımızın konusunu oluşturan istirdat davalarıdır. İdareye Karşı istirdat Davasını Kimler Açabilir? İdarenin eylem ve işlemlerinden dolayı kişisel hakkı doğrudan ihlal edilmiş olan kişiler bu davayı açabilirler. İstirdat Davası Ne Kadar Süre İçerisinde Açılmalıdır? İdari uyuşmazlıkta yazılı bildirimin yapıldığı tarihi izleyen günden itibaren Danıştay ve İdare Mahkemelerinde 60 gün, Vergi Mahkemelerinde ise 30 gün içinde açılması gerekmektedir. İstirdat Davalarında İdareye Başvuru Zorunlu mudur? İdari işlemden kaynaklanan istirdat davalarında, dava açmadan önce idareye başvuru zorunluluğu bulunmamaktadır. Ancak, idari eylemden kaynaklanan istirdat davası söz konusu ise, dava açmadan önce idareye başvuru yapılması gerekmektedir.   Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: İdari yargıda istirdat davası şeklinde bir dava türü olmamakla birlikte, haksız yere ödendiği ileri sürülen miktarın iadesine karar verilmesi istemiyle tam yargı davası açılabileceği tartışmasızdır. ### Mavi Kartlıların Türkiye’de Mülkiyet ve Miras Hakkı Doğumla Türk vatandaşı olup da vatandaşlıktan çıkma talepleri Bakanlıkça kabul edilen kişiler, Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 25. maddesinde yer alan şartları sağlamaları halinde mavi kart alabilirler. “Mavi Kart Uygulaması” yazımızda izah edildiği üzere, doğumla kazandıkları Türk vatandaşlığını çıkma izniyle kaybeden kişilerin üçüncü dereceye kadar olan altsoyları dâhil mavi kartlı olmaları mümkündür. Mavi kartlıların mülkiyet ve miras hakkı, mevzuatın bu kişilere sağladığı imtiyazların en başında, gelmektedir. Mavi kart sahipleri Türk vatandaşları gibi, Türkiye’de taşınmaz mülkiyeti kazanabilir ve miras hakkına sahip olabilirler. Mülkiyet ve miras hakkı her vatandaşın sahip olduğu, vazgeçilmez ve dokunulmaz nitelikteki Anayasa ile güvence altına alınmış haklarındandır. Nitekim Anayasamızın 12. maddesi herkesin niteliği itibariyle vazgeçilmez, dokunulmaz, devredilemez haklara sahip olduğunu belirtmektedir. Yine Anayasamızın 35. maddesi “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.” şeklindedir. Başka bir deyişle, Türk hukukuna göre hem mülkiyet hem de miras hakkı, anayasal koruma altına alınacak kadar büyük bir öneme sahiptir. 1. Mavi Kart Alabilecek Kişiler Doğumla Türk vatandaşlığı kazanmakla beraber çıkma izni alarak yabancı statüsüne geçen kişilerin 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 28. maddesindeki haklardan faydalanabilmeleri, mavi kart almalarıyla mümkündür. Keza, 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik madde 53 ve devamında mavi karta ilişkin ayrıntılı düzenlemeler yer almaktadır. Mavi kartlıların Türkiye’deki taşınmazlar üzerinde mülkiyet ve miras hakkı bulunup bulunmadığı, mavi kartlıların sahip olduğu haklar, Türkiye’deki taşınmazlar üzerindeki mülkiyet ve miras hakları, yazımızda özel olarak ele alınacaktır. 2. Mavi Kartlılara Tanınan Ayrıcalıklar Yukarıda belirtilen sebeplerden ötürü mavi karta sahip olan kişilerin haklarının ne olduğu Türk Vatandaşlığı Kanunu (TVK) madde 28’de belirtilmiştir. Söz konusu hükümde; “Mavi kartlılar, bu maddede belirtilen istisnalar dışında Türk vatandaşlarına tanınan haklardan aynen yararlanmaya devam ederler.” dendikten sonra milli güvenliğe ve kamu düzenine ilişkin hükümlerin saklı olduğu da ifade edilmiştir. Dolayısıyla; mavi kartlılar, TVK m.28’de belirtilen istisnalar ile milli güvenlik ve kamu düzenine ilişkin hükümler saklı kalmak kaydıyla, Türk vatandaşlarına tanınan diğer tüm haklara sahiptir. Ayrıca mavi kart sahipleri mezkûr Yönetmeliğin 52. maddesinde belirtilen haklardan yararlanabilmektedirler. İlgili hükme göre; “(1) Doğumla Türk vatandaşı olup da çıkma izni almak suretiyle Türk vatandaşlığını kaybedenler ve kendileri ile birlikte işlem gören çocukları; millî güvenliğe ve kamu düzenine ilişkin hükümler saklı kalmak kaydıyla Türk vatandaşlarına tanınan haklardan aynen yararlanmaya devam ederler. Ancak bu durumdaki kişilerin askerlik hizmetini yapma yükümlülükleri ile seçme ve seçilme, kamu görevlerine girme ve muafen araç veya ev eşyası ithal etme hakları yoktur. Söz konusu kişilerin sosyal güvenliğe ilişkin kazanılmış hakları saklı olup, bu hakların kullanımında ilgili kanunlardaki hükümlere tabidirler.(2) Bu kişilerin Türkiye’deki ikamet, seyahat, çalışma, yatırım, ticari faaliyet, miras, taşınır ve taşınmaz iktisabı ile ferağı gibi konulara yönelik işlemler, ilgili kurum ve kuruluşlarca Türk vatandaşlarına uygulanmakta olan mevzuat çerçevesinde yürütülür.” Denilerek mavi kartlılar tarafından kullanılabilecek haklar gösterilmiştir. Mavi kartlıların sahip oldukları ve kullanamadıkları haklar ile yeniden Türk vatandaşlığına geçiş süreçlerine ilişkin detaylı bilgi için “Mavi Kartlıların Yeniden Türk Vatandaşlığına Geçmesi” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 3. Mavi Kartlıların Türkiye’deki Taşınmazlar Üzerinde Mülkiyet Hakkı Mavi kartlıların mülkiyet hakkı, Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 28. maddesinde belirtilen istisnalar arasında yer almamaktadır. Dolayısıyla, mülkiyet hakkı, mavi kartlıların aynen Türk vatandaşları gibi sahip olabilecekleri ve kullanmaya devam edebilecekleri haklardan biridir. Buna göre, mavi kartlıların Türkiye’deki taşınmazlar üzerinde mülkiyet hakkına sahip olması mümkündür. Daha açık bir ifadeyle, mavi kartlı olan kişiler, kanuni kısıtlama ya da ülkelerarası karşılıklılık şart aranmaksızın Türkiye’de taşınmaz mal edinebilirler. Mavi kartlıların Türkiye’deki taşınmazlar üzerindeki mülkiyet hakkını kazanması, bu hakkın korunması ve devri gibi tüm iş ve işlemlere Türk vatandaşlarına uygulanan mevzuat hükümleri uygulanmaktadır. Önemle belirtmek gerekir ki, mavi kartlı kişilerin mülkiyet haklarının kullanımında milli güvenlik ve kamu düzenine ilişkin hükümler saklı tutulmuştur. 4. Mavi Kartlıların Türkiye’deki Taşınmazlar Üzerinde Miras Hakkı Mülkiyet hakkı gibi, miras hakkı da Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 28. maddesinde belirtilen istisnalar arasında değildir. Mülkiyet hakkına ilişkin yapılan açıklamalar miras hakkı için de geçerli olacaktır. Bu sebeple, miras hakkı da mavi kartlıların aynen Türk vatandaşları gibi kullanmaya devam ettikleri haklardan bir diğeridir. Mavi kartlılar, mirastan doğan haklarını kullanma noktasında da ayrı bir mevzuata tabi olmadığı için bu haklarını, Türk vatandaşlarının tabi olduğu mevzuat çerçevesinde kullanabilmektedirler. Fakat yine önemle belirtmek gerekir ki, mavi kartlı kişilerin miras haklarının kullanımında milli güvenlik ve kamu düzenine ilişkin hükümler saklı tutulmuştur. 5. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz.   Mavi Kartlılar Türkiye’de Ki Bir Taşınmaz Üzerinde Mülkiyet Hakkı Sahibi Olabilir Mi? Evet, mavi kartlıların Türkiye’deki taşınmazlar üzerinde mülkiyet hakkına sahip olması mümkündür. Türk Vatandaşlığından Çıkma İzni İle Ayrılan Mavi Kartlıların Miras Hakkı Devam Eder Mi? Türk vatandaşlığından ayrılmış kişiler yeni vatandaşlıkları gereği mirasın iktisabıyla ilgili bazı kısıtlamalara tabi olacaklardır. Ancak, özel durumları gereği Türkiye'deki taşınmaz malları üzerinde Türk vatandaşları gibi miras alacaklısı olmaya devam edebileceklerdir. Mavi Kart Sahibi Türkiye’den Taşınmaz Alabilir Mi? Doğumla Türk vatandaşı olup çıkma izni alarak Türk vatandaşlığını kaybeden kişiler ve kendileri ile birlikte işlem gören çocuklarının taşınmaz satın almak istediklerinde yasal sınırlamalar olmaksızın aynen Türk vatandaşları gibi değerlendirileceklerdir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Mavi kartlı kişiler, kanunda sayılan istisnalar ile milli güvenlik ve kamu düzenini tehlikeye atacak haller dışında, Türk vatandaşlarına tanınan diğer tüm haklardan, aynı ölçüde faydalanabilirler. ### İmar Kanunu 18. Madde Uygulaması ve İptal Davası İmar düzenlemesi ve bu kapsamda yapılan parselasyon planı, belediyelerce resen yapılan bir idari işlemdir. İmar Kanunu madde 18 hükmünde düzenlenmiş olan parselasyon işleminin amacı; imar planına uygun düzgün imar parseli oluşturmak için arazi ve arsaların düzenlemeye tabi tutulmasıdır. Mülkiyet hakkına müdahale niteliğindeki bu düzenlemelerin yasal temeli, 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 18. maddesine dayanmaktadır. İmar Kanunu 18. madde uygulamasıyla, belirlenen alandaki parsellerin tamamı bütün olarak düşünülerek, yapılan planlama nihayetinde imar parsellerinde devlet eliyle yol, yeşil alan gibi değişiklikler yapılmaktadır. Bu değişikliklerin, 18. madde uygulamasına dâhil olan parsellerde yarattığı değer artışı karşılığındaysa, düzenlemeye giren parsel maliklerinden DOP kesintisi yapılarak, kamunun bedelsiz şekilde taşınmaz edinmesi sağlanır. Parselasyon ya da hamur kuralı olarak da adlandırılan İmar Kanunu madde 18 uygulamalarının hukuka uygun olması için bazı şartları taşımaları gerekir. Aksi durumda, İmar Kanunu 18. madde uygulamasına itiraz ve iptal davası yollarına başvurularak, hukuka aykırı olduğu iddia edilen işlemin mahkeme kanalıyla iptali söz konusu olabilir. Uygulamada, bilhassa DOP kesintisindeki birtakım hukuka aykırılıklar yüzünden parselasyon işlemlerinin iptal edildiği örneklere sıkça rastlanmaktadır. İmar planları düzenlendikten sonraki aşama, plana uygun parsellerin ortaya çıkarılmasıdır. Bu şekilde parsellerin ortaya çıkarılması ile planlaması yapılan alanın konut, sosyal, teknik, altyapı ihtiyaçları belirlenmektedir. Bu ihtiyaçların hayata geçirilmesini sağlayan parselasyon işlemlerinin amacı, hukuka uygunluk şartları ve aksi durumlarda başvurulabilecek hukuki yollar bu yazımızın devamında detaylarıyla incelenecektir. 1. İmar Kanunu 18. Madde Uygulaması ve Amacı 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 18. maddesinde yer aldığı için “18 uygulaması” olarak da adlandırılan düzenlemenin amacı, imar planına uygun düzgün imar parseli oluşturmaktır. Bir yerde 18. madde uygulamasına gidilebilmesi için, orada öncelikle bir “imar planı” bulunması gerekmektedir. İmar planlarında taşınmazın konum ve işlevi önem taşırken İmar Kanunu madde 18 uygulaması, mülkiyete ilişkindir. Bu uygulamayla; belli bir bölgedeki parseller, maliklerinin rızası aranmaksızın adeta tek bir bütünmüşçesine kabul edilir. Bölgenin gerektirdiği tüm şartlar göz önünde bulundurularak imar planına uygun şekilde yeniden düzenlenir ve bu sayede imar parsellerinde bir değer artışı meydana gelir. Bu düzenleme yapılırken, uygulamaya dâhil edilen tüm parsellerden eşit oranda DOP (düzenleme ortaklık payı) kesintisi yapılarak bu kesintilerin sağladığı alanlar, kamusal alana ayrılır. Parselasyon işleminin amacı, imar planıyla yörenin ihtiyaçları belirlendikten sonra bu ihtiyaçların hayata geçirilmesini sağlamaktır. Yani, parsellerdeki değer artışının karşılığı olarak yapılan DOP kesintileri sayesinde, bölgenin ihtiyaçlarını karşılayacak yol, yeşil alan, okul bölgesi gibi kamusal alanlar, bedel ödemeksizin kamuya geçer. Dolayısıyla İmar Kanunu madde 18 uygulaması ile idare, kamulaştırma yapmaksızın taşınmaz mal edinebilmekte olup parselasyon işlemi, bir nevi hukuka uygun el atma niteliğindedir. Bu durum uygulamada; parselasyon planı, düzenleme ortaklık payı kesintisi (DOP), hamur kuralı gibi adlarla da anılmaktadır. 2. İmar Kanunu 18. Madde Uygulama Aşamaları Parselasyon işlemi, sırasıyla şu aşamalardan geçerek tamamlanır: Düzenleme yapılacak alandaki mevcut mülkiyet ilişkisi dikkate alınarak öncelikle bu mülkiyetler, tek bir bütün olarak dikkate alınır. Bu bütünden, DOP (düzenleme ortaklık payı) kesintisi düşülebilir. Bu kesinti, bölgedeki arsa sahiplerinin her birinden aynı oranda yapılmak zorundadır. Yapılacak DOP kesintisi, düzenlemeye tabi tutulan arazi ve arsaların, düzenlemeden önceki yüzölçümlerinin ’ini geçemez. Diğer taraftan, parselasyon yapılması için DOP kesintisi yapılması zorunlu olmayıp, idare, eğer ki ihtiyaç var ise DOP kesintisi yapar. Yapılacak azami kesinti miktarı ise taşınmaz yüzölçümünün ’i kadardır, gereksinime göre bu miktar daha düşük olabilir ancak daha yüksek olamaz. DOP kesintisi de yapıldıktan sonra bu bütün, parsellere ayrılarak başlangıçtaki mülkiyetlerinin oranına göre maliklere dağıtılır. 3. DOP (Düzenleme Ortaklık Payı) Kesintisi Parselasyon işlemiyle birlikte düzenleme yapılan alanda bir değer artışı meydana gelir. Normal şartlarda taşınmazı bu şekilde imar parseli haline gelen malikin, idareye bir bedel ödemesi gerekmektedir. İdarenin de kamusal ihtiyaçları karşılayabilmek adına elde etmesi gereken taşınmazlar olabilir. Tam da bu nedenle, idareye, parselasyon işlemi sebebiyle değer artışı olan taşınmazlardan, bu artışın karşılığında İmar Kanunu 18. madde hükmü uyarınca kesinti yapma imkânı tanınmıştır. Yani DOP kesintisi, madde 18 uygulamasının parsellerde sağladığı değer artışının bir karşılığıdır. Bu şekilde idare tarafından, malike herhangi bir bedel ödenmeksizin arsa veya arazinin ’ine kadar el konulması mümkündür. DOP kesintisi, mülkiyet hakkının özüne dokunmaz, ayrıca bu kesinti kamu yararının gereklerinden olup tüm taşınmaz maliklerinden eşit oranda yapılmak zorundadır. 4. İmar Kanunu 18. Madde Uygulamasının İptali Sebepleri Parsel Dağıtımı Yapılırken Dikkat Edilecek HususlarDüzenlemeyle oluşacak imar parsellerinin mümkün mertebe aynı yerdeki veya yakınındaki eski parsellere tahsisi sağlanır. DOP Kesintisi Uygulanırken Dikkat Edilecek Hususlar DOP Kesintisi, aynı uygulama sahasında bulunan tüm parsellerden eşit oranda yapılmalıdır. Düzenleme sahasındaki taşınmazların kamu idarelerine ait olması, DOP kesintisi konusunda bir fark yaratmaz. Taşınmaz yüzölçümünün en fazla ’i kadar DOP kesintisi yapılabilir. Düzenleme ortaklık payının, bir parselden bir defa alınması esastır. Fakat imar planındaki değişiklikle birlikte yapılaşma koşulunda ve nüfusta artış olması halinde, parselde meydana gelen değer artışı, önceki değerinden az değilse ilave DOP kesintisi yapılabilir. Ancak yapılacak ilave DOP kesintisi, ilk uygulamadaki DOP oranını % 45’e kadar tamamlamak üzere yapılabilir. DOP Kesintisine ilişkin detaylı bilgi almak için Düzenleme Ortaklık Payı (DOP) Kesintisi Nedir? Başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Düzenleme Öncesinde ve Sonrasındaki Parsel Değer Farkı HususuKişilerin, düzenlemeye giren parselleri ile düzenleme sonrası tahsis edilen parseller arasında değer farkı bulunmamalıdır. Aksi halde, değer farkı bir iptal nedeni olduğundan, parselasyon işlemi yasa ve yönetmeliklere aykırı olacak ve iptali gerekecektir. Ancak bu durumda idari yargıda tazminat davası değil, iptal davası açılması gerekmektedir. Yeni İhtiyaç Ortaya Çıkmadıkça Tekrar Parselasyon Yapılamaz.İmar Kanunu 18. madde uygulaması bir kez yapılıp yörenin ihtiyaçları giderildikten sonra, gelişmeler sonucu imar planı değişikliğiyle yeni ihtiyaçlar ortaya çıkmadıkça parselasyon yapılamaz. Aksi düzenleme, hukuka aykırı olup parselasyon işleminin iptaline sebep olabilecektir. DOP Kesintisi Yapıldıktan Sonraki 5 Yıl İçinde Parselasyona Başlanması Gerekir.Belediye veya valiliğin; parselasyon planlarını, imar planlarının kesinleşme tarihinden itibaren beş yıl içinde yapması ve onaylaması esastır. DOP kesintisi yapılan alanda, imar planları kesinleştiği halde, beş yıl içinde parselasyon yapılmaması veya yapılmaya başlanmaması, malikin mülkiyet hakkını, sürekli ve ağır bir şekilde kısıtlar. Bu durum, kamulaştırmasız el atma teşkil edebilecek olup bu halde idarenin tazminat sorumluluğu gündeme gelebilecektir. Konuya ilişkin detaylı bilgi için “Kamulaştırmasız Hukuki El Atma” yazımızı inceleyebilirsiniz. Parselasyon İşleminin Yargı Kararıyla İptal Edilmesinden Sonraki UygulamaBir parselasyon işlemi yargı kararıyla iptal edildikten sonra, ilk kadastral parsele (kök parsel) dönülür. Bu durumda, yargı kararı da dikkate alınarak yeniden parselasyon işlemi yapılmalıdır. İptal edilerek hukuk âleminden kalmış olan imar parselleri üzerinden yeniden parselasyon yapılması, hukuka aykırı olacak ve parselasyon işleminin iptaline neden olabilecektir. Arazi ve Arsa Düzenlemeleri Hakkında Yönetmelik m. 14/8 DüzenlemesiDaha önce ifraz edilerek tescil edilen ve sonrasında parselasyona katılan taşınmazlardan, ilk parselin ifrazında alınan terk oranını ’e tamamlayan fark kadar düzenleme ortaklık payı alınabilir. Danıştay kararına konu olan bir olayda, taşınmaz sahibince yeşil alan için “hibe” niteliğinde bir terk yapılmıştır. Yüksek Mahkeme, bu terki de kamu alanı için yapılan terkle aynı nitelikte görmüştür. Bu nedenle, taşınmaz sahiplerince ilk parsellerin tevhit ve ifrazı sırasında yapılan hibenin, taşınmazdan alınacak düzenleme ortaklık payından düşürülmesi gerektiğine karar verilmiştir. Bu durumda, taşınmaz sahibince önceden yapılan terk dikkate alınmadan fazladan düzenleme ortaklık payı kesintisi yapılması hukuka aykırı olacak ve parselasyon işleminin iptaline yol açabilecektir. İmar planlarının iptalini gerektirebilecek hukuka aykırılıklara ilişkin daha detaylı bilgi için İmar Planlarının İptal Sebepleri başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 5. İmar Düzenlemesinin İptali Davası İdari işlemlerin iptali davası, menfaati ihlal edilen kişiler tarafından işlemin yetki, şekil, sebep, konu, amaç unsurlarından en az biri bakımından hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle açılır. Parselasyon olarak da anılan İmar Kanunu 18. madde uygulaması da idarenin kamu gücünü kullanarak tesis ettiği tek yanlı idari işlem olduğundan iptal davasına konu edilebilir. Bu sebeple parselasyon işlemlerine karşı idari yargıda iptal davası açılması mümkündür. İmar düzenlemeleri ve bu düzenlemelere karşı açılacak iptal davası hakkında detaylı bilgi için İmar Planına İtiraz ve İptal Davası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 6. İmar Düzenlemesinin İptali Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme İmar düzenlemesi ve parselasyon işlemlerine karşı açılacak iptal davalarında taşınmazın bulunduğu yer idare mahkemesi görevli ve yetkilidir. 7. İmar Düzenlemesinin İptali Davasında Dava Açma Ehliyeti Parselasyon işlemleri, arsa ve arazilerin malikleri veya diğer hak sahiplerinin muvafakati alınmaksızın tesis edilebilir. Bu işlemlere karşı, tapuda kayıtlı malikler veya diğer hak sahiplerince iptal davası açılabilir. Malik olmayıp tapuda hak iddia edenler ise, taşınmazın tapu kaydını adlarına tescil ettirerek dava açabilir. Tapuyla ilişkisi olmayanlar, parselasyon işlemini dava konusu edemez. 8. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz.   Mevcut Yapılar Nedeniyle Parsellerden Düzenleme Ortaklık Payı Alınamadığı Takdirde İdare Hangi Uygulamaya Başvurabilir? Böyle bir durumda ilgili payın miktarı, düzenlemenin gerçekleştirilebilmesi için yapılacak kamulaştırmada kullanılmak üzere bedele dönüştürülebilir. Düzenleme Sonucu Taşınmaz Maliklerine Verilecek Parsellerin Konumu Neye Göre Belirlenir? Maliklere verilecek parseller; öncelikle düzenlemeye alınan taşınmazın bulunduğu yerden, eğer bu mümkün olmuyor ise en yakınındaki eşdeğer alandan verilir. İmar Uygulamaları Mahkeme Kararı İle İptal Edilmesine Rağmen Çeşitli Sebeplerle Uygulama Öncesi Kök Parsele Dönülememesi Durumunda Hangi Uygulamaya Başvurulabilir? İmar uygulamalarının kesinleşmiş mahkeme kararlarıyla iptal edilmesine rağmen çeşitli hukuki veya fiili imkânsızlıklar nedeniyle geri dönüşüm işlemleri yapılarak uygulama öncesi kök parsellere dönülemeyeceğinin tespiti halinde, öncelikle uygulama sahası içerisinde idarece uygun bir yer tahsis edilir.  Bunun için davaya konu parselin hak sahiplerinin muvafakatinin alınması şarttır. Anlaşma olmaması halinde ise davacı hak sahibinin kök parseldeki yeri dikkate alınarak uygulamadaki düzenleme ortaklık payı kesintisi düşüldükten sonraki taşınmazın rayiç bedeli üzerinden değeri ödenir. İmar Planına Karşı Dava Açmadan Önce İdareye Başvurmak Şart mıdır? İmar planının ilanından sonra bir ay içinde ilgili plana karşı idareye itirazda bulunulabilir. Ancak itiraz yolunun tüketilmesi iptal davası açmak için zorunlu değildir. Dolayısıyla imar planlarına karşı doğrudan iptal davası açılması mümkündür. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: İmar Düzenlemesi ve parselasyon işlemleri, hak sahiplerinin muvafakati alınmaksızın tesis edilmekte olup, uygulama hatalarına dayalı olarak, tapuda kayıtlı malikler veya diğer hak sahiplerince iptal davası açılabilir. ### Eş Durumu Nedeniyle Tayin Talebinin Reddinin İptali Davası Devlet memurlarının farklı şehirlerde devlet memuru olan kişilerin evlenmesi veya evli olan memurların, zorunlu olarak veya kendi iDevlet memurlarının farklı şehirlerde devlet memuru olan kişiler ile evlenmesi veya evli olan memurların, zorunlu olarak veya kendi istekleriyle eşlerinden farklı bir şehre tayinlerinin çıkması mümkündür. Her üç durumda da eşlerin farklı şehirlerde olması, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 41. maddesi ile koruma altına alınan aile birliği ve bütünlüğüne ciddi zararlar verebilme potansiyeline sahiptir. Aile birliğine zarar verebilecek bu durumun çözümü olarak, eşi farklı şehirde olan devlet memurunun tayinine engel herhangi bir durum yoksa eşinin yanına tayin istemesi mümkündür. Keza, eşlerden biri devlet memuru olmasa bile, eşlerin farklı şehirde yaşaması halinde devlet memuru eş, mevzuatta aranan şartları karşılıyorsa, eş durumu nedeniyle tayin talep edebilir. Ancak bu durumda devlet memuru eşin tayini gerektirecek haklı bir sebebinin olması gerekir. Tayin talebine gerekçe gösterdiği eşinin memur olmasından bağımsız olarak, eş durumu nedeniyle tayin isteyen memurun bu talebi reddedilirse, ilgili kararın iptalini dava konusu etmesi mümkündür. 1. Eş Durumu Nedeniyle Tayinin Anayasada Düzenlenmesi Ailenin korunması hakkı, Anayasamızın 41. maddesinde düzenlenerek koruma altına alınmış ve devlet aileyi koruma yükümlülüğünü yüklenmiştir. Anayasanın 41. maddesi; “Aile, Türk toplumunun temelidir. Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar.” şeklindedir. Anayasamızla koruma alıntına alınacak kadar önem atfedilen bu düzenlemenin amacı, aileyi parçalanmaktan kurtararak, bireylerini bir arada tutmak ve ailenin huzur ve mutluluğunun devamını sağlamaktır. Bu düzenlemeyle, kamu görevlilerinin ailevi kaygılardan uzak bir biçimde kamu hizmetlerini verimli, etkin ve sağlıklı bir biçimde yürütmeleri için gerekli ortamın sağlanması da hedeflenmektedir. Bu sebeple idare tarafından verilen eş nedeniyle tayin talebinin reddi kararı çoğu zaman anayasaya aykırı olmakta ve şartları var ise mahkeme kararıyla iptal edilebilmektedir. 2. Eş Durumu Nedeniyle Tayin Talebi Usulü Ve Şartları Devlet Memurları Kanunu’nun 72. maddesinin 2. fıkrasında yer alan hüküm uyarınca eşlerden biri farklı şehre atandığında; diğer eşin, eş durumu nedeniyle tayinini talep etmesi mümkündür. Devlet Memurları Kanunu’nun 72. maddesinin 2. fıkrası: "Yeniden veya yer değiştirme suretiyle yapılacak atamalarda; aile birimini muhafaza etmek bakımından kurumlar arasında gerekli koordinasyon sağlanarak memur olan diğer eşin de isteği halinde ataması, Kanunda belirtilen esaslar çerçevesinde, atamaya tabi tutulan memurun atandığı yere yapılır” Eş durumu nedeniyle tayin talebinin kabul edilebilmesi için yukarıda yer verdiğimiz maddeye göre gerekli şartlar şunlardır: Yeniden veya yer değiştirme suretiyle yapılan bir atama olması, Kurumlar arasında gerekli koordinasyonun sağlanması, Memur olan diğer eşin de isteğinin bulunması, Atanacak eş memurun da Kanun’un 74 ve 76. maddelerindeki esaslara göre atanması. Önemle belirtmek isteriz ki, bu saydığımız şartlara ilaveten, atanmaya tabi tutulan memurun atandığı yerde, eşin atanacağı teşkilatta eş için uygun bir görevin bulunması gerekir. Dolayısıyla atanmaya tabi tutulan memurun atandığı yerde, eş için uygun bir görev yeri bulunmaktaysa, eş durumu nedeniyle tayin talebinin kabul edilmesi yasal bir gerekliliktir. Dahası, konuya ilişkin yerleşik Danıştay kararlarında, ailenin bir arada bulunmasının Anayasal bir hak olduğu ve devletin bu hakkı koruması gerektiği konusuna son derece önem atfedilmektedir. Bu sebeple bahse konu Danıştay kararlarında defaatle, şartlar bulunmadığında dahi eş durumu tayin talebinin kabul edilebileceğine hükmedilmektedir. 3. Eşlerden Birinin Memur Olmaması Durumunda Memurun Eş Nedeniyle Tayin Talebi Devlet Memurlarının Yer Değiştirme Suretiyle Atanmalarına İlişkin Yönetmelik (Yönetmelik)’in 14. maddesinde yapılan değişiklikle eş durumu nedeniyle tayin için eşlerin her ikisinin de memur olması zorunluluğu kaldırılmıştır. Yönetmeliğin bahse konu düzenlemesi, değişiklik sonrası şu şekildedir: "Aile birliği mazeretine dayanarak yer değiştirme isteğinde bulunan memur, eşinin kamu kurum ve kuruluşlarında kamu personeli olarak çalıştığına veya atanmayı talep ettiği yerde eşinin başvuru tarihi itibarıyla son iki yıl içinde 360 gün sosyal güvenlik primi ödemek suretiyle kendi adına veya bir hizmet akdi ile işverene bağlı olarak halen çalıştığına ilişkin belgeyi kurumuna ibraz etmekle yükümlüdür. Ayrıca yer değiştirme başvurusuna, evlilik durumunu kanıtlayan belgenin de eklenmesi gerekir." Maddeye göre memur; Kamu personeli olan eşin, kurum içi yer değiştirme suretiyle atanma imkanının olmaması veya mevzuat uyarınca eşin zorunlu yer değiştirmeye tabi tutulan bir görevde bulunması durumunda bu kapsamdaki eşin bulunduğu yere, Kamu personeli olmayan eşin, talep edilen yerde başvuru tarihi itibarıyla son iki yıl içinde 360 gün sosyal güvenlik primi ödemek suretiyle kendi adına veya bir hizmet akdi ile işverene bağlı olarak çalışmış ve halen çalışıyor olması halinde bu durumda olan eşin bulunduğu yere tayinini isteyebilir. Bu hak tüm devlet memurlarına tanınmış olup tayine gerekçe gösterilen eşin başka bir ilde kamu görevi dışında bir pozisyonda çalışmasının herhangi bir önemi yoktur. Önemli olan tayin için gerekli şartların sağlanmasıdır. 4. Eşlerden Hangisinin Bulunduğu Görev Yerine Eş Durumu Nedeniyle Atama İşlemi Yapılır? Eşlerin her ikisinin memur olduğu durumlarda; eşlerden hangisinin bulunduğu görev yerine eş durumu nedeniyle atama işleminin yapılacağı noktasında uygulamada çeşitli tereddütler yaşanabilmektedir. Böyle durumlarda ne yapılması gerektiği ise, Yönetmelik’in 14. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre; aile birliği mazeretine dayanarak yer değişikliği isteyen memurun; Kamu personeli olan eşinin, kurum içi yer değiştirme suretiyle atanma imkânının olmaması veya mevzuatı uyarınca eşin zorunlu yer değiştirmeye tabi tutulan bir görevde bulunması durumunda bu kapsamdaki eşin bulunduğu yere, Eşlerin her ikisinin de aynı kurumda çalışıyor olması halinde, kurumun daha fazla hizmet ihtiyacı duyduğu yere, Eşlerin farklı kurumda çalışıyor olması halinde kurumlar arasında gerekli koordinasyon sağlanmak suretiyle her iki kurumun da öncelikli hizmet ihtiyacının bulunduğu yere, Kamu personeli olmayan eşinin, talep edilen yerde başvuru tarihi itibarıyla son iki yıl içinde 360 gün sosyal güvenlik primi ödemek suretiyle kendi adına veya bir hizmet akdi ile işverene bağlı olarak çalışmış ve halen çalışıyor olması halinde bu durumda olan eşin bulunduğu yere, Milletvekili, belediye başkanı, muhtar veya noter olan eşlerinin bulunduğu yere atanması suretiyle yapılabilir. 5. Eş Durumu Nedeniyle Tayin Şartları Oluşmadığında Eşin İzin Hakkı 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 72. maddesine göre, “Atamaya tabi tutulan memurun atandığı yerde eşinin atanacağı teşkilatın bulunmaması ya da teşkilatı olmakla birlikte niteliğine uygun bir görev bulunmaması halinde;” talep eden eşe görev süresi ile sınırlı olmak üzere aşağıdaki şartlarla izin verilebileceği düzenlenmiştir. İzin verilenlere, aylık (taban ve kıdem aylığı dâhil), ek gösterge, zam ve tazminatlarının karşılığı olarak; kanuni kesintiler düşüldükten sonraki, net miktarının, eşleri; Olağanüstü Hal Bölgesine dâhil illerle bu illere mücavir olarak belirlenen illerde görevli olanlara % 60’ı, Kalkınmada 1. derecede öncelikli yörelerde görevli olanlara % 50’si, Kalkınmada 2. derecede öncelikli yörelerde görevli olanlara % 25’i kurumlarınca kadro tasarrufundan ödenir. Eşleri diğer yörelerde görevli olanlar ise ücretsiz izinli sayılır. 6. Eş Durumu Nedeniyle Tayin Talebinin Reddi ve İptal Davası Şartları oluşan ve yasal mevzuata uygun olarak yapılan eş durumu nedeniyle tayin talebinin ilgili kurumlarca reddedilmesi halinde bu ret kararının iptali talebiyle dava açılması mümkündür. Zira, tayin talebinin reddi yönündeki kararı, niteliği itibariyle bir idari işlemdir. Bu sebeple idareye karşı “İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası” açılabilir. Bu idari işlemde idarenin takdir yetkisi varsa da bu yetki sınırsız değildir. İdare takdir yetkisini kullanırken Anayasanın aile bütünlüğün korunmasına ilişkin emredici hükmünü nazara alarak takdir yetkisini hukuka ve kamu yararına uygun kullanmak zorundadır. 7. Eş Durumu Nedeniyle Tayin Talebinin Reddinin İptal Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme Yazımızda detaylandırdığımız şartları taşıdığı halde eş durumu nedeniyle tayin talebi ilgili kurumlarca reddedilen memurun, kararı veren idarenin bulunduğu yerdeki idare mahkemesinde dava açması gerekir. 8. Eş Durumu Nedeniyle Tayin Talebinin Reddinin İptal Davasında Zamanaşımı İdari işlem niteliğindeki eş durumu nedeniyle tayin talebinin reddi kararına karşı, kararın yazılı olarak tebliğ edildiği tarihten itibaren 60 gün içinde iptal davası açılması mümkündür. 9. Sıkça Sorulan Sorular Eş Durumu Nedeniyle Tayin Talebinin Reddine Karşı İtiraz Edilebilir mi? Eş durumu nedeniyle tayin talebinin reddi, bir idari işlemdir. Dolayısıyla idari işlemlerde gidilebilecek alternatif yol olan itiraz prosedürünün işbu idari işlemde de işletilmesi mümkün olabilecektir. Bu kapsamda eş durumu nedeniyle tayin talebini reddeden idareye, red talebinin ilgilisine tebliğinden itibaren 60 gün içerisinde verilecek bir dilekçe ile itiraz etmek mümkün olabilecektir. İtiraz Prosedürünün İşletilmesi Zorunlu mudur? Eş durumu nedeniyle tayin talebinin reddi idari işlemine karşı itiraz prosedürünün işletilmesi zorunlu değildir. Kişi dilerse idareye itiraz etmeksizin doğrudan kararın tebliğinden 60 gün içerisinde İptal Davası açabilecektir. Ancak ilgili kişinin öncelikle itiraz etmesi halinde 60 günlük zamanaşımı süresi duracak ve idare tarafından itiraza cevap verilene veya her halükarda 30 gün sonunda dava açma zamanaşımı süresi yeniden işlemeye başlayacaktır. Eş Durumu Nedeniyle Tayin Talebinin Reddinin İptali Davasında Yürütmenin Durdurulması Nedir? Eş durumu nedeniyle tayin talebinin reddinin İptali davasında, dava sonuçlanıncaya dek Yürütmenin Durdurulması kararının alınabilmesi mümkündür. İdare Mahkemesi tarafından söz konusu idari işlem hakkında yürütmenin durdurulması kararı verilebilmesi için 2 şartın bir arada bulunması gerekmektedir. Bunlar; söz konusu idari işlemde açık hukuka aykırılık olması ve idari işlemin uygulanması halinde telafisi güç ve imkansız zararların doğacak olmasıdır.Daha detaylı bilgi için Yürütmenin Durdurulması Kararı Nedir? isimli makalemizi inceleyebilirsiniz. Eş Durumu Nedeniyle Tayin Talebinin Reddinin İptali Davasında Kanun Yolları Nelerdir? İdare Mahkemesinde açılmış olunan eş durumu nedeniyle tayin talebinin reddinin iptali davasının aleyhe sonuçlanması halinde, ilgili kararın tebliğinden itibaren 30 gün içerisinde Bölge İdare Mahkemesi’nde istinaf edilebilir. Bölge İdare Mahkemesi ilamının da yine tebliğden itibaren 30 gün içerisinde Danıştay’da temyiz edilmesi mümkündür.  Excerpt: Yer değiştirme suretiyle yapılacak atamalarda, aile birliğini muhafaza etmek amacıyla, memur olan diğer eşin de isteği halinde ataması, atamaya tabi tutulan memurun atandığı yere yapılır. ### Ceza Yargılamasının Memurun Disiplin Soruşturmasına Etkisi İdare tarafından devlet memuruna verilen disiplin cezaları ile ceza yargılaması neticesinde verilen cezaların niteliği, amacı, yaptırımları, etkileri ve uygulama şartları birbirinden farklıdır. Bu nedenle, ceza kovuşturması ile disiplin soruşturması işlemlerinin birbirinden ayrıştırılması zorunlu olmakla birlikte, birbirlerinden tamamen bağımsız olarak değerlendirilmeleri mümkün değildir. Bu sebeple ceza yargılamasının disiplin soruşturmasına etkisini çeşitli ihtimallere göre değerlendirmek gerekmektedir. Amir kanun hükmüne göre aynı olaydan dolayı memur hakkında ceza mahkemesinde kovuşturmaya başlanmış olması, disiplin kovuşturmasını geciktiremez. Memurun ceza kanununa göre mahkûm olması veya olmaması halleri, ayrıca disiplin cezasının uygulanmasına engel olamaz. Kamu görevlisine disiplin cezası verilmesini gerektirin fiil ve davranışın, aynı zamanda 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu (TCK) veya diğer kanunlara göre suç oluşturması mümkün olabilmektedir. Bu gibi durumlarda, ceza yargılaması yapılıp yapılmaması, ceza yargılamasının devam edip etmediği ve ceza yargılaması neticesinde verilen kararın disiplin soruşturmasına etkisi olmaktadır. Yine ceza yargılamasının disiplin soruşturmasından önce, sonra veya disiplin soruşturması sırasında sonuçlanmış olmasına göre farklı durumular ortaya çıkmaktadır. 1. Memurlar Hakkındaki Ceza Yargılaması ile Disiplin Soruşturması Arasındaki Bağlantı 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 131. maddesinde “Aynı olaydan dolayı memur hakkında ceza mahkemesinde kovuşturmaya başlanmış olması, disiplin kovuşturmasını geciktiremez. Memurun ceza kanununa göre mahkûm olması veya olmaması halleri, ayrıca disiplin cezasının uygulanmasına engel olamaz.“ hükmü yer almaktadır. Hükümde açıkça ceza yargılaması ile disiplin soruşturmasının birbiri ile bağlantılı olmadığı düzenlenmiştir. Yine aynı madde uyarınca disiplin soruşturmasının sonuçlandırılması için, o memur hakkındaki ceza yargılamasının sonucu beklenmesi gerekmemektedir. Görüleceği üzere 657 sayılı Kanun ile kanun koyucu açıkça memur hakkındaki ceza yargılaması ile disiplin soruşturmasının birbiriyle bağımsız olması istenmiştir. Ancak kanun maddesinin lafzi olarak uygulanması mümkün değildir. Zira ceza yargılamasında verilen hüküm kesin hüküm olup verilen bazı kararlar diğer mahkemeler yönünden bağlayıcı niteliktedir. Disiplin soruşturması sürecinin ceza davasından bağımsız yürütülmesi gerekmekle beraber ceza yargılamasında dinlenen müşteki, sanık ve tanıkların beyanlarının disiplin soruşturmasında dikkate alınması gerekir. Keza, ceza dosyasında toplanan delillerin ve ceza mahkemesi kararlarının da disiplin soruşturmasında değerlendirme konusu edilir. Diğer taraftan, yalnızca ceza yargılamasında toplanan deliller ile disiplin cezası verilmesi de mümkün değildir. Bu şekilde verilen disiplin cezaları hukuka aykırı olacağından, “Memura Verilen Disiplin Cezasına İtiraz ve İptal Davası” açılarak disiplin cezasının iptali sağlanabilir. 2. Ceza Yargılaması Kararının Disiplin Soruşturmasından Önce Sonuçlanmasının Disiplin Soruşturmasına Etkisi 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 131. maddesine göre “Memurun ceza kanununa göre mahkum olması veya olmaması halleri, ayrıca disiplin cezasının uygulanmasına engel olamaz.” hükmü ile ceza yargılamasında verilen kararın doğrudan disiplin soruşturması sonucunu etkilememesi amaçlanmıştır. Ancak bu maddeden ceza mahkemesi dosyasının veya kararının disiplin soruşturmasında dikkate alınmayacağı sonucunu çıkarmamak gerekir. Zira İdare Mahkemeleri ve Danıştay yerleşik kararlarında ceza mahkemesinde toplanan delillerin ve verilen kararların disiplin soruşturmasında değerlendirilmesi gerektiğine karar vermektedir. Ceza yargılaması sonucunda kamu görevlisinin “üzerine atılı fiili işlemediğine” dair hüküm kurulması halinde, hükmün doğrudan disiplin soruşturması sonucunu etkilemesi ve memura disiplin cezası verilmemesi gerekir. Nitekim Yargıtay 5. HD T: 11.11.2020, E:2016/29950 ve K:2020/2058 sayılı kararında ceza yargılamasının disiplin soruşturmasına olan etkisini şu şekilde özetlemiştir: “…Öte yandan, kamu görevlilerince işlenen fiillerin, disiplin suçunun yanında ceza hukuku bakımından da suç teşkil etmesi durumunda, ceza yargılaması ile disiplin soruşturması birbirinden bağımsız yürütülecek ve kamu görevlisinin “üzerine atılı fiili işlemediğine” dair hükümler dışında, ceza mahkemesi kararlarının disiplin yargılaması bakımından doğrudan bağlayıcılığı söz konusu olmayacaktır….” Memurun işlediği fiillerin, disiplin suçunun yanında ceza hukuku bakımından da suç oluşturması durumunda ceza mahkemesi tarafından verilen çeşitli kararların disiplin soruşturması açısından farklı etkileri olmaktadır. Ceza yargılamasının nihayetinde mahkumiyet veya hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi hatta beraat kararı verildiyse bile hangi sebeple verildiği dahi disiplin soruşturmasını farklı şekillerde etkiler. Buna göre; Üzerine atılı fiili işlemediği gerekçesiyle beraat eden memura disiplin cezası verilmesi halinde, disiplin cezasını gerektiren fiil, memur tarafından işlenmediğinden disiplin cezası hukuki dayanaktan yoksun olacaktır. Bu sebeple disiplin cezası doğrudan iptal edilebilir. Ceza yargılamasında delil yetersizliği nedeniyle beraat kararı verilmesi halinde; delil yetersizliği fiilin işlenip işlenmediğine veya fiilin memur tarafından işlenip işlenmediğine ilişkinse disiplinin cezasının uygulanmaması gerekir. Delil yetersizliğinin gerekçesi, suçun diğer unsurlarına ilişkin ise memurun eylemine uyan disiplin cezası uygulanır. Ceza yargılamasında cezalandırma için gerekli suç unsurlarının oluşmadığı gerekçesiyle beraat kararı verildiği takdirde, memurun eylemine uyan disiplin cezası uygulanabilir. Ceza yargılamasında, hukuka uygunluk nedeniyle beraat kararı verilmesi halinde, hukuka uygunluk nedenleri tüm hukuk düzeni bakımından geçerli olduğu için, disiplin cezası verilemez. Ceza yargılamasında iddia konusu fiilin TCK’ya göre suç teşkil etmediği gerekçesiyle beraat kararı verilmesi halinde, memurun eylemine uyan disiplin cezası uygulanabilir. Disiplin cezası verilebilmesi için, memur tarafından fiilin işlendiğinin ve disiplin hukuku açısından disiplin suçu teşkil ettiğinin belirlenmesi gerekir. 3. Ceza Yargılaması Kararının Disiplin Soruşturması Sırasında Sonuçlanmasının Disiplin Soruşturmasına Etkisi Memur hakkında disiplin soruşturması devam ederken, disiplin soruşturmasına konu olan fiil hakkında ceza yargılaması yürütülmüş ve bu yargılama sonuçlanmışsa, disiplin soruşturması ceza yargılaması sonucunda verilen karardan etkilenebilir. Tıpkı ceza yargılamasının disiplin soruşturmasından önce sonuçlanmasında olduğu gibi, ceza yargılaması sonucunda verilen karar ve bu kararın verilme gerekçesi kararın disiplin soruşturmasına ne şekilde etki edeceğinde önem arz etmektedir. Memur hakkında verilen beraat kararı memurun üzerine atılı fiili işlemediği gerekçesiyle, delil yetersizliği gerekçesiyle veya hukuka uygunluk nedeniyle verilmişse, devam eden disiplin soruşturması da son bulmalı ve memur hakkında disiplin cezası işlemi tesis edilmemelidir. Eğer disiplin soruşturması sırasında belirtmiş olduğumuz gerekçelerle memur hakkında ceza yargılaması sonucunda bir beraat kararı verilir ve buna rağmen disiplin cezası işlemi tesis edilirse bu idari işleme karşı idari işlemin iptali davasının açılması son derece önem arz etmektedir. Zira bu şekilde tesis edilen bir idari işlem hukuka aykırı olacak ve idari yargı tarafından iptali söz konusu olabilecektir. Konuya ilişkin detaylı bilgi için “İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Ancak burada önemle belirtmek gerekir ki disiplin cezasını gerektiren fiil ve hallerin işlendiği tarihten itibaren iki yıl içinde disiplin cezası verilmediği takdirde ceza verme yetkisi zamanaşımına uğrayacaktır. Bu nedenle disiplin soruşturmasının çoğu zaman ceza yargılamasından daha önce sonuçlanması ile karşı karşıya kalınmaktadır. Ceza yargılamasının disiplin soruşturmasından sonra sonuçlanmasının disiplin soruşturmasına etkisi ise aşağıda ayrıca açıklanacaktır. 4. Ceza Yargılamasının Disiplin Soruşturmasından Sonra Sonuçlanmasının Disiplin Cezasına Etkisi Memur hakkında ceza kovuşturması devam ederken, disiplin soruşturması yapılarak ceza verilmesi mümkün olmakla birlikte, ceza kovuşturması sonucu verilecek karar disiplin cezasını etkileyeceğinden hukuki sorunlar oluşabilmektedir. Bunun en yaygın gerekçesi, ceza yargılaması çoğunlukla uzun sürerken ve disiplin cezasını verme yetkisinin fiilin işlendiği tarihten itibaren 2 yıllık zamanaşımına tabi olmasıdır. Bu sebeple uygulamada çoğunlukla, disiplin soruşturmasında ceza yargılaması sonucu beklenmeden karar verilmektedir. Ancak ceza yargılaması sonunda verilen bazı kararlar disiplin cezalarının hukuki dayanağını ortadan kaldırabileceğinden, ceza yargılaması sonucu beklenilmeden verilen disiplin cezaları sonradan iptal edilebilmektedir. Ceza yargılaması sonunda verilen fiilin hiç işlenmediğine veya sanık memur tarafından işlenmediğine karar verilirse, memura uygulanan disiplin cezasının hukuki dayanağı ortadan kalkar. Bu nedenle, bahse konu disiplin cezasının İdare Mahkemesi’nde iptali söz konusu olabilmektedir. 5. Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması Kararının Disiplin Soruşturmasına Etkisi Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı (HAGB) niteliği gereği ceza mahkemesinde verilen diğer kararlardan birtakım farklılıklar arz etmektedir. Zira HAGB memur hakkında kurulan mahkûmiyet hükmünün hukuki sonuç doğurmamasını ifade eden ve doğurduğu sonuçlar itibarıyla karma özelliğe sahip, bünyesinde iki karar barındıran bir düzenlemedir: İlk karar, teknik anlamda hüküm sayılan, ancak açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi nedeniyle hukuken varlık kazanamayan, bu nedenle hüküm ifade etmeyen hükümdür. Bu ceza hükmü, koşullara uyulması halinde düşme hükmüne dönüşecek, koşullara uyulmaması halinde ise varlık kazanacak olan mahkûmiyet hükmüdür. İkinci karar ise, bu ön hükmün üzerine inşa edilen ve önceki hükmün varlık kazanmasını engelleyen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararıdır. Bu ikinci kararın en temel ve belirgin özelliği, varlığı devam ettiği sürece, ön hükmün hukuken sonuç doğurma özelliği kazanamamasıdır. Bu bağlamda yürürlükteki ilgili mevzuat beraber değerlendirilirse, ceza yargılaması neticesinde davacı hakkında verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının, disiplin soruşturması ve kovuşturması bakımından bağlayıcılığı bulunmamaktadır. Disiplin soruşturması, ceza yargılaması davasından bağımsız olarak yürütülmelidir. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için HAGB Kararları Memuriyete Engel mi? Başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 6. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz.   Aynı Eylem Nedeniyle Hem Disiplin Soruşturmam Var Hem de Ceza Davam Var. Disiplin Soruşturmamın Tamamlanması İçin Ceza Davasının Bitmesi Beklenir mi? 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na göre aynı olaydan dolayı memur hakkında ceza mahkemesinde kovuşturmaya başlanmış olması, disiplin kovuşturmasını geciktiremez. Bu nedenle disiplin soruşturmasında Ceza yargılaması herhangi herhangi bir şekilde bekletici mesele yapılmaz. Disiplin Soruşturmasına Neden Olan Eylem İle İlgili Yapılan Ceza Yargılamasından Suçu İşlemediğim Nedeniyle Beraat Ettim. Disiplin Cezası İptal Edilir mi? Üzerine atılı fiili işlemediği gerekçesiyle beraat eden memura disiplin cezası verilmesi halinde, disiplin cezasını gerektiren fiil, memur tarafından işlenmediğinden disiplin cezası hukuki dayanaktan yoksun olacaktır. Bu sebeple disiplin cezası doğrudan iptal edilebilir. Disiplin Soruşturmasına Neden Olan Eylem İle İlgili Yapılan Ceza Yargılamasında HAGB Kararı Verildi. Disiplin Cezasına Etkisi Ne Olur? Ceza yargılaması neticesinde davacı hakkında verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının, disiplin soruşturması ve kovuşturması bakımından bağlayıcılığı bulunmamaktadır. Disiplin soruşturması, ceza yargılaması davasından bağımsız olarak yürütülmelidir. Disiplin Cezası Almama Sebep Olan Eylem Hakkında Ceza Davamda Meşru Müdafaa Gerekçesiyle Beraat Kararı Verildi. Disiplin Cezam İptal Edilebilir mi? Meşru Müdafaa, ceza hukukunda bir hukuka uygunluk nedeni olarak düzenlenmiştir. Ceza yargılamasında, hukuka uygunluk nedeniyle beraat kararı verilmesi halinde, hukuka uygunluk nedenleri tüm hukuk düzeni bakımından geçerli olduğu için, disiplin cezası verilemez. Ceza Yargılamasında, Suçun Unsurları Oluşmadığı Gerekçesiyle Beraat Ettim. Disiplin Cezasına Bunun Etkisi Nedir? Ceza yargılamasında cezalandırma için gerekli suç unsurlarının oluşmadığı gerekçesiyle beraat kararı verildiği takdirde, memurun eylemine uyan disiplin cezası uygulanabilir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. ### Memur Disiplin Cezasının Sicilden Silinmesi Memur hakkında verilen disiplin cezası, henüz ceza kesinleşmeden sicile işlenir. Disiplin cezasının üst mercie itiraz neticesinde kaldırılması veya İdare Mahkemesi kararı ile iptal edilmesi halinde disiplin cezasının özlük dosyasından silinmesi gerekir. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 133. maddesine göre, Devlet memurluğundan çıkarma cezasından başka bir disiplin cezası alan memur, Uyarma ve kınama cezalarının uygulanmasından 5 sene, Aylıktan kesme ve kademe ilerlemesinin durdurulması cezaların uygulanmasından 10 sene sonra atamaya yetkili amire başvurarak, verilmiş olan cezalarının silinmesini isteyebilir. Yasal düzenlemeler neticesinde memur sicil affı ilan edilmesi halinde, af kapsamında olan disiplin cezasına ilişkin kayıtlar, ilgili memurun özlük dosyasından silinir. Disiplin cezasının sicilden silinmesi için gereken şartlardan birini taşıyan memurun disiplin cezasının silinmemesi durumunda, idari işlemin iptali davası açılması mümkündür. Kamu Kurumları tarafından her memur için ayrı ayrı olmak üzere birer özlük dosyası tutulur. Bu dosyaya; memurun mesleki bilgilerine, hakkında yapılmış inceleme, soruşturma ve denetim raporlarına, ödül ve başarı durumlarına, aldığı disiplin cezasına ilişkin bilgi ve belgeler konulur. Bu dosyada yer alan bilgi ve belgeler, memur hakkında yapılacak kademe ilerlemelerinde, derece yükselmelerinde, emekliye ayrılmalarında veya hizmetle ilişkilerinin kesilmesinde göz önünde bulundurulur. 1. Memur Özlük Dosyası (Sicili) Nedir? Memurun özlük dosyası (sicil dosyası) memurun bir kamu kurumuna atanmasıyla tutulmaya başlanan, mesleki bilgiler, atama bilgileri, ilerleme ve yer değiştirme belgelerinin yer aldığı çalışan kayıt dosyasıdır. Keza, memurun mal bildirimleri; varsa inceleme, soruşturma, denetim raporları, disiplin cezası ile ödül ve başarı belgesi verilmesine ilişkin bilgi ve belgeler de bu dosyaya eklenir. Özlük dosyası her memur için ayrı ayrı tutulmaktadır. Memurların başarı, yeterlik ve ehliyetlerinin tespitinde, kademe ilerlemelerinde, derece yükselmelerinde, emekliye ayrılmalarında veya hizmetle ilişkilerinin kesilmesinde sicil dosyası göz önünde bulundurulur. 2. Memurun Özlük Dosyası Nasıl Tutulmalıdır? 6111 sayılı Kanun’la 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’ndaki sicile ilişkin düzenlemeler yürürlükten kaldırılmıştır. Devlet Personel Başkanlığı tarafından yayınlanan Kamu Personeli Genel Tebliği‘nde (Seri No: 2) özlük dosyasının nasıl tutulması gerektiği açıkça belirlenmiştir. Tebliğe göre özlük dosyasının sekiz bölümden oluşacağı düzenlenmiş olup bu bölümlerde yer alması gereken bilgi ve belgeler şu şekildedir: Birinci bölümde; ilk-yeniden-naklen atamaya ilişkin belgeler, İkinci bölümde; öğrenim durumu, bildiği yabancı diller ve derecesi, yaptığı lisansüstü eğitim-staj ve incelemeleri ile ilgili belgeler, katıldığı her türlü eğitim faaliyetine ilişkin belgeler, kendisi tarafından verilen yayın ve eserlerine ilişkin bilgiler, Üçüncü bölümde; memurun kullandığı izinlere ilişkin belgeler, Dördüncü bölümde; memur hakkında yapılan disiplin soruşturmalarına ilişkin evraklar ile verilen disiplin cezaları, yargı organlarınca memur hakkında verilmiş karar örnekleri, görevden uzaklaştırmaya ilişkin belgeler ile varsa inceleme, soruşturma ve denetim raporları, Beşinci bölümde; kurumlarca gerekli görülmesi halinde memurun maaş, ücret, harcırah ve sair parasal haklarına ilişkin belgeler, emeklilik durumuna ilişkin belgeler, bakmakla yükümlü olduğu kişilere ilişkin bildirimler, mal beyannameleri ile sendika üyeliğine ilişkin belgeler, Altıncı bölümde; memurun adaylık ve asli memurluğa atanmasına ilişkin belgeler, derece ve kademe ilerlemeleri, sınıf, yer, unvan, görev değişiklikleri ile ilgili belgeler, geçici görevlendirilmesine ilişkin belgeler, Yedinci bölümde; ödül, başarı ve üstün başarı belgesi verilmesine ilişkin bilgi ve belgeler, Sekizinci bölümde; askerlik durumu, mecburi hizmet yükümlülüğü ve özürlülük durumuna ilişkin belgeler ile yukarıdaki bölümler kapsamına girmeyen memurun hizmet durumuna ilişkin diğer mesleki bilgi ve belgeler, saklanır. Ayrıca 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 4/B ve 4/C maddelerine göre istihdam edilen personelin personel hakkında bilgi dosyası düzenleneceği aynı mevzuat düzenlemesinin devamında hükme bağlanmıştır. Bilgi dosyasında; sözleşmeler, öğrenim durumu belgeleri, kurum içi yer/unvan değişikliklerine ilişkin belgeler, izinler, sendika üyeliğine ilişkin bilgiler, sözleşme feshi ve hizmete yönelik diğer belgeler tutulur. 3. Disiplin Cezasının Özlük Dosyasına Kaydedilmesi Memurlar hakkında verilen disiplin cezası, 657 sayılı Kanunun 133. maddesine göre verildiği tarihten itibaren hüküm ifade ederek derhal uygulanır ve sicile işlenir. Aynı zamanda verilen disiplin cezası üst disiplin amirine, Devlet memurluğundan çıkarma cezası ayrıca Devlet Personel Başkanlığına bildirilir. Görüleceği üzere disiplin cezası kesinleşmeden sicile işlenir. Disiplin cezasının üst mercie itiraz neticesinde kaldırılması veya İdare Mahkemesi kararı ile iptal edilmesi halinde disiplin cezasının özlük dosyasından silinmesi gerekir. Memurlara hangi suçlara istinaden hangi disiplin cezasının verilebileceği ile ilgili detaylı bilgi için “Memura Verilebilecek Disiplin Cezaları” ; oldukça teferruatlı bir konu olarak disiplin cezasına itiraz ve iptal davasına ilişkin detaylar için ise “Memurlar Hakkında Verilen Disiplin Cezasına İtiraz ve İptal Davası” başlıklı yazılarımızı inceleyebilirsiniz. 4. Disiplin Cezasının Belli Bir Süre Geçmesi İle Özlük Dosyasından Silinmesi 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 133. maddesine göre, Devlet memurluğundan çıkarma cezasından başka bir disiplin cezası alan memur; Uyarma ve kınama cezalarının uygulanmasından 5 sene, Aylıktan kesme ve kademe ilerlemesinin durdurulması cezaların uygulanmasından 10 sene, sonra atamaya yetkili amire başvurarak, verilmiş olan cezalarının silinmesini isteyebilir.Memurun, yukarıda yazılan süreler içerisindeki davranışları, bu isteğini haklı kılacak nitelikte görülürse, isteğinin yerine getirilmesine karar verilerek bu karar özlük dosyasına işlenir. Kademe ilerlemesinin durdurulması cezasının özlük dosyasından çıkarılmasında disiplin kurulunun mütalaası alındıktan sonra yukarıdaki fıkra hükmü uygulanır. Disiplin cezasının özlük dosyasından silinmesi talebinin reddi kararı, esasen bir idari işlem niteliğinde olduğu için, bu karara karşı idari işlemin iptali davası açılabilir. 5. Disiplin Cezasının Memur Sicil Affı Sebebiyle Özlük Dosyasından Silinmesi Yasal düzenlemeler neticesinde memur sicil affı ilan edilmesi halinde, af kapsamında olan disiplin cezasına ilişkin kayıtlar, ilgili memurun özlük dosyasından silinir. Disiplin cezasına ilişkin af kararının çıkması halinde ve memurun idareye buna ilişkin başvuruda bulunması halinde, atamaya yetkili amir tarafından disiplin cezası ilgili memurun sicilinden silinir. 6. Disiplin Cezasının İptal Davasıyla Sicilden Silinmesi Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere bir disiplin cezası verildiği tarihte sicile işlenir. Ancak bu tarihte disiplin cezası kesinleşmemiş olma ihtimali bulunmakta olup İdare Mahkemesinde açılacak Disiplin Cezasının İptali Davası ile iptal edilmesi mümkündür. Disiplin cezasının mahkeme kararıyla iptal edilmesi halinde disiplin cezasının sicilden silinmesi gerekir. Memur, ilgili mahkeme kararını ibraz edeceği bir başvuruyla bahse konu disiplin cezasının sicilinden silinmesini talep edebilir. 7. Disiplin Cezasının Silinmesi Talebinin Reddine Karşı İptal Davası Disiplin cezasının sicilden silinmesi için gereken şartlardan birini taşıyan memurun disiplin cezasının silinmesi talebiyle başvuruda bulunmasının mümkün olduğu yukarıda izah edilmiştir. Şartları taşımasına rağmen, disiplin cezası sicilden silinmeyen veyahut bu talebi reddedilen memur, ortada kesin ve yürütülebilir bir idare işlem olduğundan idari işlemin iptali davası açabilir. Bahse konu davaya ilişkin detaylar için “İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası” isimli yazımızı inceleyebilirsiniz. 8. İptal Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme Bu davalarda görevli ve yetkili mahkeme memurun talebini reddeden yetkili amirin bağlı bulunduğu kamu kurumunun bulunduğu yerdeki İdare Mahkemesidir. Memur tarafından açılacak Disiplin Cezasının Silinmesi Talebi Reddinin İptali Davası ret talebinin tebliği tarihinden 60 gün içerinde açılmalıdır. 9. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz.   Disiplin Cezası Almak Memurun Siciline İşler mi? Memurun özlük dosyası (sicili) memurun kamu kurumuna atanmasıyla tutulmaya başlanır. Memurun disiplin cezası alması durumunda bu husus da sicile işlenir. Disiplin Cezası Almamın Üstünden 5 Sene Geçti. Cezayı Sicilden Sildirebilir miyim? Uyarma ve kınama cezalarında 5 sene, aylıktan kesme ve kademe ilerlemesinin durdurulması cezalarında ise cezanın uygulandığı tarihten itibaren 10 sene geçmesiyle birlikte atamaya yetkili amire başvurularak disiplin cezasının sicilden silinmesi talep edilebilir. Uyarma Cezası Kararının Uygulandığı Tarihten İtibaren 5 Sene Geçti. Cezanın Sicilden Silinmesini Talep Ettim Ancak Silinmedi. Ne Yapabilirim? Disiplin cezasının sicilden silinmesine ilişkin şartlardan birisinin sağlanmasına rağmen idare sicilden silme işlemini gerçekleştirmezse, memur bu durumda idari işlemin iptali davası açma hakkına sahiptir. Gerekli Şartları Taşımama Rağmen Disiplin Cezasının Sicilden Silinmesi Talebim Reddedildi. Nerede Dava Açmalıyım? Disiplin cezasının özlük dosyasından silinmesine dair gerekli şartların oluşmasına rağmen memurun başvurusu idare tarafından reddedilirse memur, talebi reddeden yetkili amirin bağlı bulunduğu kamu kurumunun bulunduğu yerdeki İdare Mahkemesinde ret kararının kendisine tebliğinden itibaren 60 gün içinde iptal davası açabilir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Memur hakkında verilen disiplin cezası, henüz ceza kesinleşmeden sicile işlenir. Disiplin cezasının üst mercie itiraz neticesinde kaldırılması veya İdare Mahkemesi kararı ile iptal edilmesi halinde disiplin cezasının özlük dosyasından silinmesi gerekir. ### Devlet Memurları Hakkında Disiplin Soruşturması Disiplin cezası; kamu hizmetlerinin gereği gibi yürütülmesini sağlamak amacıyla, durumun niteliğine ve eylemin ağırlık derecesine göre uygulanan yaptırımlardır. Disiplin cezaları uyarma, kınama, aylıktan kesme, kademe ilerlemesinin durdurulması ve devlet memurluğundan çıkarma cezasıdır. Bu cezaların verilebilmesi için idare mevzuatta belirtilmiş usullere uygun hareket etmelidir. Bu bağlamda, disiplin suçu sayılan fiil ve hâlleri işlenmesinden başlayıp disiplin cezası verilmesine kadar olan süreç “disiplin soruşturması” olarak tabir edilir. Disiplin suçunu işlediği anda görevli bulunan tüm devlet memurları hakkında disiplin soruşturması yapılabilir. Uyarma, kınama, aylıktan kesme ve kademe ilerlemesinin durdurulması cezalarında bir ay içinde disiplin soruşturmasına, Memurluktan çıkarma cezasında altı ay içinde disiplin kovuşturmasına başlanmadığı takdirde disiplin cezası verme yetkisi zamanaşımına uğrar. Disiplin soruşturmasını yürüten soruşturmacıya tanınan yetkilerin kullanımı sırasında veya soruşturma raporunun tesisi sırasında hukuka aykırılıklar bulunduğu iddiasıyla doğrudan idari dava açılması mümkün değildir. Zira bu işlemler kesin/yürütülebilir nitelikte değildir. Hukuka aykırı olarak yapılan disiplin soruşturması sonucunda verilen disiplin cezaları hakkında ise idari yargıda iptal davası açmak mümkündür. 1. Kimler Hakkında Disiplin Soruşturması Yapılabilir? Disiplin suçunu işlediği anda görevli bulunan tüm devlet memurları hakkında disiplin soruşturması yapılabilir. Bu kişilerin, disiplin suçu işlendikten sonra; Emekliye ayrılması, İstifa etmesi, Memurluktan çekilmiş sayılması Devlet memurluğundan çıkarma cezası alması, haklarında disiplin soruşturması yürütülmesine engel değildir. Disiplin soruşturmasına konu edilebilecek disiplin suçları ile bu suçların karşılığında verilebilecek disiplin cezaları ile ilgili detaylı bilgi için Memura Verilebilecek Disiplin Cezaları başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Disiplin Soruşturmasında Zamanaşımı 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 127. maddesine göre, disiplin cezasını gerektiren fiil ve halleri işleyenler hakkında, bu fiil ve hallerin işlendiğinin öğrenildiği tarihten itibaren; Uyarma, kınama, aylıktan kesme ve kademe ilerlemesinin durdurulması cezalarında bir ay içinde disiplin soruşturmasına, Memurluktan çıkarma cezasında altı ay içinde disiplin kovuşturmasına, başlanmadığı takdirde disiplin cezası verme yetkisi zamanaşımına uğrar. Disiplin cezasını gerektiren fiil ve hallerin işlendiği tarihten itibaren nihayet iki yıl içinde disiplin cezası verilmediği takdirde ceza verme yetkisi zamanaşımına uğrar. 3. Disiplin Soruşturması Yapmaya Yetkili Amir ve Karar Verme Süreci Disiplin amirleri; kurumların kuruluş ve görev özellikleri dikkate alınarak Devlet Personel Başkanlığı’nın görüşüne dayanılarak özel yönetmeliklerinde tayin ve tespit edilecek amirlerdir. Buna göre her kurum kendi çıkacağı yönetmelik ile disiplin amirlerini belirleyecektir. Disiplin amirleri; Uyarma, kınama ve aylıktan kesme cezalarını soruşturmanın tamamlandığı günden itibaren 15 gün içinde vermek, Kademe ilerlemesinin durdurulması cezasını gerektiren hallerde soruşturma dosyası, kararını bildirmek üzere yetkili disiplin kuruluna 15 gün içinde tevdi etmek, zorundadır. Disiplin kurulu, dosyayı aldığı tarihten itibaren 30 gün içinde soruşturma evrakına göre disiplin amirine görüşünü bildirir. Memurluktan çıkarma cezası için disiplin amirlerince yaptırılan soruşturmaya ait dosya, memurun bağlı bulunduğu kurumun yüksek disiplin kuruluna tevdiinden itibaren azami altı ay içinde karara bağlanmalıdır. 4. Disiplin Soruşturmasında Memurun Savunma Hakkı Devlet memuruna suçlamalara ilişkin gerekli ve yeterli kapsamda yazılı bilgilendirme yapılmadan ve 7 günden az olmamak üzere makul savunma süresi tanınmadan disiplin cezası verilemez. Devlet memuruna, verilen süre içinde yazılı veya sözlü savunma yapılmadığı takdirde savunma hakkından vazgeçilmiş sayılacağına ilişkin ihtarda bulunulmalıdır. Savunma hakkının hiç veya öngörülen biçimde kullandırılmaması disiplin cezası işlemini şekil açısından ağır bir biçimde sakatlayacağından disiplin cezasının iptaline dahi sebep olabilir. Disiplin soruşturması nihayetinde memurluktan çıkarılması istenen memur, soruşturma evrakını incelemeye, tanık dinletmeye, disiplin kurulunda sözlü/yazılı olarak bizzat veya vekili vasıtasıyla savunma yapma hakkına sahiptir. 5. Disiplin Cezasında Tekerrür Uygulaması Disiplin cezası verilmesine sebep olmuş fiil veya halin, ilgili memur tarafından, cezaların özlük dosyasından silinmesine ilişkin süresi içinde tekrarlanması halinde, bir derece ağır ceza uygulanır. Bu noktada önemle altını çizmek isteriz ki, tekerrür uygulaması takdire bağlı değildir, şartları varsa uygulanması zorunludur. Disiplin cezasında tekerrür uygulamasının yapılabilmesi için belli süreler öngörülmüş olup; Uyarma ve kınama cezalarında 5 yıl, Aylıktan kesme ve kademe ilerlemesinin durdurulması cezalarında 10 yıldır. Tekerrür uygulaması yapılırken fiil veya hâlin gerektirdiği disiplin cezasının ancak bir derece ağır olan disiplin cezası verilir. Aynı derecede cezayı gerektiren fakat ayrı fiil veya haller nedeniyle verilen disiplin cezasının üçüncü uygulamasında bir derece ağır ceza verilir. Tekerrür dolayısıyla bir derece ağır ceza verildikten sonra bir kez daha tekerrüre esas disiplin suçu işlendiği takdirde iki üstü disiplin cezası verilemez. Bu durumda da yine bir derece ağırı olan ceza verilir. Zira tekerrürün tekerrürü olmaz. Memur Disiplin cezalarının silinmesi hakkında detaylı bilgi almak için Memur Disiplin Cezasının Sicilden Silinmesi başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 6. Eyleme Uygun Disiplin Cezası Yerine Bir Alt Cezanın Uygulanması Disiplin cezası vermeye yetkili amir ve kurulların takdir yetkisini kullanırken, ilgilinin geçmiş hizmetleri ve sicil durumunu da soruşturma esnasında değerlendirmeleri gerekmektedir. Yapılacak değerlendirme sonucuna göre, ilgili hakkında bir alt cezanın verilip verilmeyeceğini de kararlarında gerekçelendirmeleri hukuki bir zorunluluktur. Nitekim Danıştay, memurun geçmiş hizmetleri değerlendirilmeksizin verilen disiplin cezasının hukuka aykırı olduğundan bahisle iptal edilmesi gerektiğine karar vermiştir. Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu 2007/1200 E. 2011/268 K. 21.4.2011 tarihli kararı “Değinilen yasal ve yönetsel düzenlemeler uyarınca, bir alt cezanın uygulanması hususunda idarenin takdir yetkisi bulunmakta ise de, Danıştay Sekizinci Dairesi kararında da belirtildiği üzere disiplin cezası vermeye yetkili amir ve kurulların takdir yetkisini kullanırken öncelikle; ilgililerin geçmiş hizmetleri ile sicil durumlarına göre bir alt ceza ile cezalandırılıp cezalandırılmayacağı konusunda bir değerlendirme yapmaları ve bu değerlendirmenin sonucuna göre ceza vermeleri gerekmekte olup, böyle bir değerlendirme yapılmaksızın tesis edilen dava konusu işlemde hukuka uygunluk bulunmadığından….” demek suretiyle bir alt cezanın uygulanması hususunun değerlendirilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Memurlar hakkında yürütülen disiplin soruşturmaları neticesi, ceza verilmesi aşamasında, hakkında disiplin soruşturması yürütülen memurun işlediği fiilin ağırlığı, daha önce disiplin cezası alıp almadığı, nedamet duyup duymadığı hususlarının da göz önünde bulundurulması suretiyle işlem tesis edilmesi gerekmektedir. Aksi halde tesis edilen disiplin cezası yerleşik hale gelen yargı kararlarına ve hukuka aykırı olacaktır. 7. Hukuka Aykırı Disiplin Cezasının İptali Davası Disiplin soruşturmasını yürüten soruşturmacıya tanınan yetkilerin kullanımı sırasında veya soruşturma raporunun tesisi sırasında yapılan değerlendirmelerde bazı hatalar, hukuka aykırılıklar meydana gelmektedir. Bu sebeplerle soruşturma sonunda verilen disiplin cezasının yetki, şekil, sebep, konu veya amaç unsurlarından en az birinde sakatlık söz konusu olabilmektedir. Disiplin soruşturması ve/veya kovuşturması aşamaları, kesin yürütülebilir idari işlemler olmadığı için, disiplin soruşturması veya disiplin kovuşturması hakkında doğrudan dava açılması mümkün değildir. Ancak disiplin soruşturması aşamasından yapılan hukuka aykırılıklar sebebiyle verilen disiplin cezası hakkında 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu (İYUK) uyarınca iptal davası açılabilir. Buna göre, hukuka aykırı disiplin cezalarına karşı, cezanın ilgilisine tebliğini izleyen günden itibaren 60 gün içinde idare mahkemesinde iptal davası açılması mümkündür. Memur hakkında verilen disiplin cezasının iptali için izlenmesi gereken hukuki yollara ilişkin detaylı bilgi için Memura Verilen Disiplin Cezasına İtiraz ve İptal Davası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 8. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz.   Hakkımda Herhangi Bir Soruşturma Yapılmadan Doğrudan Disiplin Cezası Verildi. Bu Durum Hukuka Uygun mudur? Devlet memuru hakkında disiplin cezası verilebilmesi için usulüne uygun olarak yürütülmüş bir soruşturma yapılması gerekmektedir. Disiplin soruşturmasının hiç yapılmaması veya usulüne aykırı olarak yapılması durumunda, tesis edilen disiplin cezası işlemine karşı iptal davası açmak mümkündür. Benden Savunma Alınmadan Hakkımda Disiplin Cezası Verildi. Bu Cezayı İptal Ettirebilir miyim? Devlet memuruna disiplin cezası verilebilmesi için memura en az 7 günlük bir savunma hakkı tanınması gerekmektedir. Eğer savunma hakkı tanınmadan bir disiplin cezası verilirse bu durumda verilen ceza hukuka aykırı olacaktır ve idare mahkemelerinde bu disiplin cezası işlemlerinin iptalini talep etmek mümkündür. Savunmamı Sözlü Olarak Yapmak İstemiyorum. Yazılı Bir Belge Vermek Suretiyle Savunma Yapabilir miyim? Disiplin soruşturma esnasında yapılacak savunmanın sözlü olarak yapılması zorunluluk arz etmemektedir. Devlet memuru, savunmasını yazılı olarak da verebilir. Ayrıca devlet memuru, vekili vasıtasıyla savunma yapma hakkına dahi sahiptir. Devlet Memuru Hakkında Yapılan Disiplin Soruşturması Ne Kadar Sürede Sonuçlandırılmalıdır? Soruşturmaya yapmakla görevli olarak atanan soruşturmacı, 2 ay içerisinde soruşturmayı tamamlamakla yükümlüdür. Ancak soruşturmacı, gerekçe belirtmek suretiyle ek süre talep etme hakkına sahiptir. Emekli Oldum Ancak Hakkımda Disiplin Cezası İşlemi Tesis Edildi. Böyle Bir Durum Mümkün müdür? Disiplin suçunu işlediği anda görevli bulunan tüm devlet memurları hakkında disiplin soruşturması yapılabilir. Bu kişilerin, disiplin suçu işlendikten sonra emekliye ayrılması, disiplin cezası verilmesine engel değildir. Yeter ki ceza zamanaşımı süresi dolmamış olsun. Nedamet Ne Demektir? Nedamet; Kişinin söylediği bir sözden ya da sergilediği bir davranıştan ötürü derin üzüntü duyması demektir. Türk Dil Kurumu Nedamet kelimesini “Kişinin yaptığı ya da söylediği bir şey yüzünden pişman olması” olarak tanımlamıştır. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Disiplin soruşturmasını yürüten soruşturmacıya tanınan yetkilerin kullanımı sırasında veya soruşturma raporunun tesisi sırasında hukuka aykırılıklar bulunduğu iddiasıyla doğrudan idari dava açılması mümkün değildir. ### İdareye Karşı Açılacak Tazminat (Tam Yargı) Davası Tam yargı davası, idari işlem veya eylem nedeniyle maddi ve/veya manevi zarara uğrayanlar tarafından bu zararların giderilmesi talebiyle idareye karşı açılabilecek tazminat talepli bir idari dava türüdür. Tazminat talepli tam yargı davası özel hukuktaki maddi ve manevi tazminat davalarına benzemekteyse de içeriğinde ciddi farklılıklar barındırmaktadır. İdareye karşı tazminat talepli olarak tam yargı davasının açılabilmesi için, idarenin talep konusu zarara sebep olan hukuka aykırı ve hizmet kusuru olarak değerlendirilebilecek bir eyleminin ve/veya işleminin bulunması gerekir. İdare, kişinin zararına yola açan bu hukuka aykırı eylem ve/veya işlemde kusuru olmasa dahi, nedensellik bağı kurulabilen maddi ve/veya manevi zararı ödemek durumunda kalabilir. İdareye karşı açılacak tam yargı davalarında görevli mahkeme idare mahkemeleri olmakla beraber, yetkili mahkeme dava konusu edilen eylem ve/veya işleme göre farklılık arz edebilir. Dava açma süresi genel dava açma süresi olan 60 gündür. Bu sürenin başlangıcı ise zarara sebep olan olayın idarenin işleminden mi yoksa eyleminden mi kaynaklandığına göre değişiklik göstermektedir. 1. Tam Yargı Davası Nedir? Anayasamızın 125. maddesinin 7. fıkrası gereği idare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür. İdarenin bu yükümlülüğünü yerine getirmemesi halindeyse, zarara uğrayan hak sahiplerince idare mahkemelerinde açılacak tam yargı davasıyla idarenin eylem ve işlemleri nedeniyle uğranılan zararın tazmini istenilebilir. Başka bir deyişle, idarenin eylem ve işlemleri nedeni ile zarara uğrayan hak sahipleri tarafından, bu zararın tazmini amacıyla açılan davaya tam yargı davası denilir. 2. Tam Yargı Davasının Şartları Nelerdir? Tam yargı davası açılabilmesi için öncelikle idarenin hukuka aykırı bir işlemi veya eylemi bulunmalıdır. Bahse konu hukuka aykırılığın ortaya çıkmasında idarenin kusurunun olup olmaması ise dava açılmasına engel teşkil etmemektedir. Bunun yanında söz konusu hukuka aykırı eylem ve/veya işlem nedeniyle doğmuş bir zarar söz konusu olmalıdır. Bu zarar, gelir kaybı ya da gider artışı gibi gerçek anlamda bir maddi zarardan kaynaklanabileceği gibi kişilik haklarının ihlalinden kaynaklanan manevi zarar da olabilir. Bir diğer şart ise bu hukuka aykırı eylem ve/veya işlem ile doğan zarar arasında illiyet yani nedensellik bağı bulunmasıdır. Zarar ile fiil arasında neden-sonuç ilişkisinin bulunmadığı durumlarda, ileri sürülen talep reddedilecektir. Bununla birlikte tam yargı davasını açma hak ve yetkisine sahip olan kişiler, bahse konu hukuka aykırı işlem ve/veya eylem dolayısıyla hakkı ihlal edilen kişilerle sınırlıdır. Burada, çok önemli bir ayrıma değinmek gerekirse, idari işlemin iptali davalarında “menfaat ihlali” aranmasına rağmen, tam yargı davalarında “hak ihlali” aranmaktadır. Hak ihlalinin mevcut olup olmadığı, her bir olayda yargı makamlarınca ayrıca değerlendirilir. 3. Tam Yargı Davalarında Görevli Mahkeme Tam yargı davalarında görevli mahkeme, aksi özel kanunlarda belirtilmedikçe, idare mahkemeleridir. Bahse konu istisnai duruma örnek olarak, 2575 sayılı Danıştay Kanunu madde 24’te sayılan davaların, ilk derece mahkemesi olarak Danıştay’da görüleceğine ilişkin düzenleme örnek gösterilebilir. 4. Tam Yargı Davalarında Yetkili Mahkeme İdari sözleşmelerden doğan tam yargı davaları, genel yetkiye tabi olup bu davalarda dava konusu idari sözleşmeyi yapan idari merciin bulunduğu yerdeki idare mahkemesi yetkilidir. Bunlar dışında kalan tam yargı davalarında yetki hususu ise İdari Yargılama Usulü Kanunu (İYUK) madde 36’da düzenlenmiştir. Buna göre, zararı doğuran idari uyuşmazlık, şayet zarar bayındırlık-ulaştırma gibi bir hizmetten veya idarenin herhangi bir eyleminden doğmuşsa hizmetin görüldüğü/eylemin yapıldığı yer idare mahkemesi yetkilidir. Diğer hallerde ise davacının ikametgâhı yer mahkemesi yetkili sayılmaktadır. 5. Tam Yargı Davalarında Dava Açma Süresi İdare Mahkemeleri nezdinde görülen tam yargı davasının idari yargılama hukukuna hâkim olan genel dava açma süreleri içerisinde açılması gerekmektedir. Buna göre idare mahkemelerinde dava açma süresi altmış gün olup tam yargı davasının da bu sürede açılması gerekmektedir. Dava açma süresinin başlangıç anının belirlenmesinde zarara neden olay olayın idarenin işleminden mi yoksa eyleminden mi kaynaklandığı oldukça önem arz etmektedir. Zarara sebep olan olay idarenin bir işleminden kaynaklanmışsa, süre zarara yol açan işlemin idareden kaynaklandığının ve zararın kapsamının tam olarak öğrenildiği tarihten itibaren başlayacaktır. Bununla birlikte kanun öncelikle idari işlemin iptali davası açılması, bu dava sonrasında ise tam yargı davası açılmasını da düzenlemiştir. İdari işlemler ve bu işlemlerin iptali hakkında daha detaylı bilgi için “İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. İptal davası sonrası tam yargı davası açılması durumunda ise genel dava açma sürelerine istisnai olarak iptal davası sonuçlandıktan sonra da tam yargı davası açılabilecektir. Bu konuda daha detaylı bilgi için ise “İdari İşlemin İptali Davası Sonrası Açılacak Tazminat (Tam Yargı) Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Zarara sebep olan olayın idarenin bir eyleminden kaynaklanması halinde ise doğrudan tam yargı davası açılması mümkün değildir. Bu halde zarar gören öncelikle zarara sebep olan idari eylemi gerçekleştiren idareye başvuruda bulunmak zorundadır. Bu başvuru tamamen veya kısmen reddedilirse veya da idare başvuruya 30 gün içinde cevap vermezse dava açma süresi içinde tam yargı davası açılabilecektir. 6. Önce İdareye Başvuru Zorunluluğu İdarenin eylemi dolayısıyla hakkı ihlal edilen ilgili, idari dava açmadan önce kanunda belirtilen süreler içinde idareye başvurmalıdır. İdareye başvuru süresi, ilgili eylemi yazılı bildirim üzerine veya başka surette öğrendiği tarihten itibaren 1 yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren 5 yılla sınırlıdır. Bu başvuruda, idari eylem nedeniyle hakkı ihlal edilen ilgili, haklarının yerine getirilmesini talep etmelidir. Bu başvuru sonucunda, ilgilinin isteği kısmen veya tamamen reddedilirse, ret konusundaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren dava açma süresi içinde dava açılabilir. Diğer taraftan, uygulamada sıkça görüldüğü üzere, başvurucunun isteği hakkında 30 gün içinde idarece cevap verilmezse, bu sürenin bittiği tarihten itibaren dava açma süresi içinde dava açılabilir. Şayet tam yargı davası, idari yargıda açılması gerekirken, yanlış yargı yolu seçilerek ‘’adli’’ yargıda açılmışsa dava, görev yönünden reddedilir. Mevzuatta konuya ilişkin öngörülen istisnai durum gereği, görev yönünden reddedilen ve sonradan idari yargı mercilerinde açılan davalarda ‘’önce idareye başvuru zorunluluğu’’ aranmamaktadır. 7. Tam Yargı Davalarında Husumet Tam yargı davalarında doğrudan söz konusu hukuka aykırı eylemi ve/veya işlemi gerçekleştiren idareye karşı dava açılmalıdır. Burada yetkili idarenin belirlenmesinde ilgili idare arası hiyerarşi gözetilmeli ve doğrudan işlemden sorumlu olan idareye husumet yöneltilmelidir. Şayet bu yapılmazsa mahkemece, kendiliğinden yapılacak bir değerlendirme nihayetinde gerçek hasma tebliğ kararı verilir. 8. Tam Yargı Davalarında Dilekçe Düzeni Danıştay, idare ve vergi mahkemeleri başkanlıklarına hitaben yazılması gereken dilekçelerde uyulması gerekli şekil kuralları İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 3. ve 5. maddesinde sayılmıştır. Şayet dava dilekçesi bu kanuni düzenlemelere uygun olmayan şekilde hazırlanırsa idare mahkemesince dilekçe reddedilecek ve eksikliklerin giderilerek tekrar dava açılması istenilecektir. 9. Tam Yargı Davası Açılma Sebepleri Tam yargı davası açılmasını gerektirecek hukuka aykırılıklar idarenin kusurundan kaynaklanabileceği gibi idarenin kusuru olmayan eylem ve işlemlerden de kaynaklanabilir. Hizmet Kusuruİdare, yürütmekle yükümlü olduğu sağlık, eğitim, güvenlik gibi kamu hizmetlerini yerine getirirken, hizmetin gereklerine uygun davranmak zorundadır. Bu hizmetlerin geç işlemesi, hiç işlememesi veya kötü işlemesi idarenin hizmet kusuruna yol açar. İdarenin kusur sorumluluğunun doğması için meydana gelen maddi ve/veya manevi zarar ile idarenin eylemi arasında nedensellik bağı olmalıdır. Bu konuda daha detaylı bilgi için “İdarenin Hizmet Kusurundan Kaynaklanan Tazminat Davaları” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Kusursuz Sorumlulukİdare, yürütmekle yükümlü olduğu kamu hizmetlerini ifa ederken yalnızca kusuruyla meydana gelen zararlardan sorumlu değildir. Bunun yanında bazı kusursuz sorumluluk halleri de idarenin sorumluluğuna yol açabilmektedir. Yargı kararlarıyla kabul edilen bu kusursuz sorumluluk halleri genel olarak; fedakârlığın denkleştirilmesi, sosyal risk (terör olayları neticesinde uğranılan zararlar) ve tehlike ilkeleri çerçevesinde ele alınmaktadır. 10. Tam Yargı Davalarında Tazmini İstenilebilecek Zararlar Kişiler, idarenin eylem veya işlemi nedeniyle zarara uğramış olabilir. Bu zararlar maddi veya manevi nitelikte olabilir. Maddi zarar kişinin malvarlığında meydana gelen parasal eksilmelerdir; manevi zararsa işlem veya eylem sonucunda kişilerin yaşadığı elem, keder, ızdıraptır. Örneğin, devlet hastanesindeki hatalı tıbbi müdahale sonucunda uzvunu kaybeden kişi, tam yargı davasıyla maddi tazminat olarak hastane masrafları, çalışma gücünün kaybı gibi zararlarını talep edebilir. Aynı zamanda, hatalı tıbbi müdahale sonrasında vücudunda oluşan sağlık sorunları, tedavi sürecinin travması gibi sebeplerle yaşadığı elem, keder ve ızdırap için manevi tazminat talebinde de bulunabilir. 11. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz.   Bir İdari İşleme Karşı Hem İptal Davası Hem De Tam Yargı Davası Açılması Mümkün müdür? Bir idari işlem nedeniyle hakkı ihlal edilmiş olan kişiler doğrudan doğruya tam yargı davası açabileceği gibi iptal ve tam yargı davalarını aynı dilekçe ile birlikte de açabilir. Bununla birlikte öncesinde iptal davası açıp bu davanın karara bağlanmasının akabinde de tam yargı davasının açılması mümkündür. Dava Dilekçesinde Belirtilen Miktar Sonradan Artırılabilir mi? Tam yargı davalarında dava dilekçesinde talep edilen miktar nihai karar verilinceye kadar artırılabilir. Ancak bu imkân tek bir defaya mahsustur. Tam Yargı Davalarında Verilen Karara Karşı Üst Derece Mahkemesine Gidilebilir mi? Tam yargı davalarında kanun yoluna başvuru için parasal sınırlar söz konusudur. Davanın konusu belirlenen parasal sınırların üstünde ise kanun yollarına başvuruda bulunmak mümkündür. 2023 yılı için istinaf kanun yoluna başvuru sınırı 20.000.–TL, temyiz kanun yoluna başvuru sınırı ise 581.000.-TL olarak belirlenmiştir. Zarara Sebebiyet Veren Olay Dolayısıyla Bir Yarar Da Sağlanmışsa, Sağlanan Yarar Tazminat Bedelinden Düşülür mü? Zarar görenin zarara neden olan işlem/eylem nedeniyle ayrıca bir yarar sağlaması durumunda yararlandığı miktara ilişkin tutar, hesaplanan zarar miktarından düşülür. Zararın Ortaya Çıkışında Zarar Görenin Etkisinin Söz Konusu Olması Tazminat Miktarına Etki Eder mi? Zararın ortaya çıkışında zarar gören veya da üçüncü kişinin kusuru varsa, hesaplanan tazminatta kusurun oranına göre indirime gidilir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Anayasamızın 125. Maddesi gereği idare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür. İdarenin bu yükümlülüğünü yerine getirmemesi halinde, hak sahiplerince idare aleyhine tazminat talepli tam yargı davası açılabilir. ### İmar Planlarının İptal Sebepleri İmar düzenlemelerinin temel amacı, fen, sağlık ve çevre şartlarına uygun planlamanın yapılması olup imar planları 3194 sayılı İmar Kanunu’na göre hazırlanmaktadırlar. Mevzuatımıza göre, imar planlarının kendi içinde hiyerarşik bir sıralaması olup hiyerarşi gereği; alt kademedeki plan, üst kademedeki plandaki planlama ana ilkeleri ve kararlarına uygun olmalıdır. Ancak uygulamada imar planları ve düzenlemelerinde usuli veya esasa ilişkin hukuka aykırılıklar oluşabilmekte ve hiyerarşi dolayısıyla, hukuka aykırı planın alt kademesindeki planların geçerliliğinde tereddüt yaşanabilmektedir. Her halükarda, idari işlem niteliğindeki imar planlarının ve düzenlemelerinin, hukuka aykırı olduğundan bahisle, iptal davasına konu edilmeleri mümkündür. İptal davası, bir idari işlemin yetki, şekil, sebep, konu, maksat unsurları yönünden hukuka aykırı olduklarından bahisle hukuk düzeninden kaldırılması talebiyle açılmaktadır. İmar planlarının iptaline ilişkin açılacak davada da bu unsurların tek tek irdelenmesi gerekir: 1. İmar Planları Hiyerarşisi İmar planları; kamu gereksinimlerini çevrenin doğal yapısı ve demografik gelişimiyle harmanlayarak kamu yararını gözetecek şekilde sosyolojik temellere uygun tasarlanmalıdır. Kamunun menfaatini temin edebilmek adına, anayasal koruma altındaki özel mülkiyet hakkına dahi müdahale edilmesini sağlamaktadır. Bu denli öneme sahip imar planlarına ilişkin mevzuatımızda pek çok düzenleme mevcut olup imar planlarına ilişkin asıl hukuki kaynağımız, 3194 sayılı İmar Kanunu’dur.İmar hukukuna konu edilen planlar, kapsadıkları alan ve amaçları bağlamında, “bölge planları” ve “imar planları” olarak bir ayrıma tabi tutulmaktadır. Konumuzla ilişki imar planlarının ise, bölge planı, çevre düzeni planı, nazım imar planı ve uygulama imar planı olarak hiyerarşik bir dizilimi vardır. Her bir planın kapsamı, birbiriyle olan ilişkileri ve bu planlardaki hukuki aykırılıklara ilişkin başvurulabilecek dava yolları ile ilgili “İmar Planına İtiraz ve İptal Davaları” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Bu bağlamda, imar düzenlemelerinin hukuki aykırı şekilde tesis edildiği iddiasıyla iptal davası açılabilmesi için, dava konusu planlarda aşağıdaki sakatlıklardan en az birinin varlığı aranır: 2. İmar Planının Yetki Unsuru Bakımından İptali Büyükşehir Belediyesi sınırları içinde, nazım imar planını büyükşehir belediyeleri, uygulama imar planını ise ilçe belediyeleri yapar. Diğer belediyelerde ise belediye sınırları içinde iki planı da belediye yapar. İmar Kanunu madde 9 hükmü uyarınca belediyeler dışındaki merkezi idarelerin bu kapsamda Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın da yetkileri geniş tutulmuştur. Bu nedenle her bir somut olayda, yapılan imar planının yetkili makamlarca yapılıp yapılmadığının tespiti önem taşımaktadır. Nazım imar planlarını, çevre düzeni planına uygun olmak kaydıyla, büyükşehir belediye sınırları içinde 1/5.000 ile 1/25.000 arasındaki her ölçekte Büyükşehir Belediyesi yapar, yaptırır ve onaylar. Uygulama imar planlarını, Büyükşehir Belediye Kanunu’nun uygulandığı yerlerde belediyeler yapar. Ancak ilçe belediyeleri, nazım imar planının yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde uygulama imar planı ve parselasyon planını yapmazsa bunları da Büyükşehir Belediyesi yapar, yaptırır ve onaylar. İdarelerin yetkilerini aşarak hazırladıkları imar planları, idari yargıda iptal davasına konu olmaktadır. 3. İmar Planının Şekil Unsuru Bakımından İptali İmar planları İmar Kanunu’ndaki usule uygun olarak hazırlanmalı, onaylanmalı ve ilan edilmelidir. İmar Kanunu madde 8’de imar planlarının yürürlüğü detaylı bir şekilde belirtilmiştir. İmar planları çeşitli aşamalardan geçerek onaylanmakla yürürlüğe girer ancak onaydan sonra ilanı da gerekmektedir. 4. İmar Planının Sebep Unsuru Bakımından İptali İdarenin, imar planını hazırlamadan önce yapması gereken ön hazırlıkları yapmaması işlemi sebep unsuru yönünden sakatlar. Örneğin, nazım imar planı olmadan uygulama imar planı yapılması, idari işlemi hukuka aykırı hale getirecektir. Danıştay 6. Dairesinin 26.5.2009 tarihli ve 2007/6847 Esas, 2009/6134 Karar sayılı kararında da uygulama imar planının, nazım planından önce yapılması nedeniyle işlemin hukuka aykırı olduğuna, sonradan nazım planı düzenlenmesinin işlemi hukuka uygun hale getirmeyeceğine hükmedilmiştir. 5. İmar Planının Konu Unsuru Bakımından İptali İmar planları, en çok kişilerin mülkiyet hakkında sonuç doğurmaktadır. Her ne kadar imar planları genel kullanımı belirleyip işleve ilişkin olsa da planın uygulanması sonucunda kişilerin mülkiyet hakkı zedelenebilir. Bu noktada Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ek 1 No’lu Protokol ve Anayasamızın 35. madde hükmü dikkate alınmalıdır. 6. İmar Planının Maksat Unsuru Bakımından İptali Diğer idari işlemlerde olduğu gibi imar planları da kamu yararına uygun olmalıdır. Kamu yararı yanında imar planlarının amacı; planlama esasları ve şehircilik ilkeleridir. Danıştay kararlarına da yansıyan: Kamu yararı, şehircilik ve planlama ilkeleri yerine kişisel menfaatin dikkate alınması, İmar plan notlarının her yapı için eşit şekilde uygulanmaması, hallerinde imar planının maksat unsuru zedelenmiş sayılmaktadır. 7. Sonuç İmar planlarının mahkemece yapılacak yargılama sonucunda iptaline karar verilmesi halinde; önceki imar planına dayanarak yapılan işlemler için de birtakım sonuçlar doğacaktır. Bu doğrultuda, bir imar planının iptali, tek başına bu plana göre tesis edilen işlemi ortadan kaldırmamaktadır. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 2015/1064 E. ve 30.09.2015 tarihli kararında yapının tamamlanmış kısmı için malikin kazanılmış hakkı olduğuna karar verilmiştir: “…İmar işlerinde, kazanılmış hakkın saptanmasında, inşaatın yargı kararı verilirken fiilen bulunduğu aşama öncelikle dikkate alınmalıdır. Kazanılmış hak, verildiği anda hukuka uygun olan inşaat izninin tamamı için değil yürütmenin durdurulması veya iptal kararı verilinceye kadar binanın fiilen yapılan kısmı için kabul edilmelidir.” Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 2012/477 E. 2014/3990 K. ve 12.11.2014 tarihli kararında ise inşa edilen yapının tamamı bakımından hukuka aykırılık sonucu doğacağına hükmedilmiştir: “…yapı ruhsatına dayanak alınan imar planının hukuka aykırılığı saptanarak yargı yerince iptal edilmiş olması karşısında inşaat ruhsatının da dayanağının kalmadığı, hukuka aykırı olan ruhsata göre inşa edilen yapının ilgiliye ileriye yönelik olarak koşulsuz bir kazanılmış hak tanımasının olanaklı olmadığı sonucuna varıldığından…” Danıştay’a göre, imar planına uygun inşaat ruhsatı verildikten sonra imar planının değişmesi halinde, bu durum ilgilisi için mutlak bir şekilde kazanılmış hak yaratmamaktadır. Ancak inşaat ruhsatı alınmış ve inşaatta belli bir seviyeye ulaşılmış veya tamamlanmışsa yapının tamamlanan kısmının malik için kazanılmış hak olarak kabul edilmesi gerekmektedir. Ne var ki Danıştay’ın bu konuda istikrarlı bir uygulaması bulunmamaktadır. 8. Sıkça Sorulan Sorular İmar Planı Nedir? İmar planı, imar uygulamasının yapılacağı yer hakkında ayrıntılı bilgi veren planı ifade etmektedir. Mevzuatımıza göre nüfusu 10.000’in üzerinde olan yerlerde imar planının yapılması zorunludur. İmar planı, nazım imar planı ve uygulama imar planından meydana gelir. Nazım İmar Planı Nedir? Nazım imar planı 3194 sayılı İmar Kanunu’nda şu şekilde tanımlanmıştır:Varsa bölge planlarının mekâna ilişkin genel ilkelerine ve varsa çevre düzeni planlarına uygun olarak halihazır haritalar üzerine, yine varsa kadastral durumu işlenmiş olarak çizilen ve arazi parçalarının; genel kullanış biçimlerini, yerleşme alanlarının gelişme yön ve büyüklüklerini, nüfus yoğunlukları ve eşiklerini, ulaşım sistemlerini göstermek ve uygulama imar planlarının hazırlanmasına esas olmak üzere düzenlenen, plan hükümleri ve raporuyla beraber bütün olan plandır. Uygulama İmar Planı Nedir? Uygulama imar planı 3194 sayılı İmar Kanunu’nda şu şekilde tanımlanmıştır:Tasdikli halihazır haritalar üzerine varsa kadastral durumu işlenmiş olarak nazım imar planı esaslarına göre çizilen ve çeşitli bölgelerin yapı adalarını, bunların yoğunluk ve düzenini, yolları ve uygulama için gerekli imar uygulama programlarına esas olacak uygulama etaplarını ve diğer bilgileri ayrıntıları ile gösteren plandır. İmar Planının İptali İçin Kimler Dava Açabilir? İptali istenecek olan imar planı sebebiyle menfaati ihlâl edilen herkes imar planının iptali için dava açma hakkına sahiptir. İmar planı sebebiyle menfaati ihlal edilen her şahsın dava açması mümkün olduğu gibi sivil toplum kuruluşlarının da dava açması mümkündür. İmar Planının İptali İçin Bir Kişi Dava Açmışsa da Dava Sonucundan Tüm Parseller Etkilenir mi? İmar planı düzenleyici bir idari işlemdir. İmar planının iptali için tek bir kişinin dava açması ve bu davanın kabul edilmesi durumunda imar planı hakkında verilen karar plan içerisinde kalan bütün parseller bakımından sonuç doğurur. İmar Planının İptal Edildiği Lokasyonda Mevcut Evlerin Durumu Ne Olur? Danıştay’a göre imar planının akabinde inşaat ruhsatı alınmış ve inşaatta belli bir seviyeye ulaşılmış veya tamamlanmışsa yapının tamamlanan kısmının malik için kazanılmış hak olarak kabul edilmesi gerekmektedir. Bu nedenle imar planının iptal edildiği yerde tamamlanmış yapısı bulunanların bu yapısındaki hakkına halel gelmemektedir. Ancak bu durumun Danıştay’ın istikrarlı bir uygulaması olduğu söylenemez. Bu nedenle farklı kararlarla karşılaşılabileceği dikkate alınmalıdır. Nazım İmar Planında Sağlık Tesislerine Ayrılan Alan Uygulama İmar Planında Konut Alanına Ayrılabilir mi? İmar planları arasında plan hiyerarşisi bulunduğundan alt hiyerarşideki planın üst hiyerarşideki plana uygun olması gerekmektedir. Uygulama imar planı nazım imar planının alt hiyerarşisinde bulunduğundan nazım imar planına uygun olması gerekmektedir. Bu sebeple nazım imar planında bir alan ne için ayrılmışsa uygulama imar planında da aynı alan aynı şey için ayrılmalıdır. Excerpt: İdari işlem niteliğindeki imar planlarının ve düzenlemelerinin, hukuka aykırı olduğundan bahisle, iptal davasına konu edilmeleri mümkündür. ### Vatandaşlık Başvurusunun Reddi Kararının İptali Davası Devletler egemenlik hakları gereğince, vatandaşlığa başvuru koşullarını özgürce belirlemeye yetkili olup, Türk Hukukunda da vatandaşlık başvuru koşulları 5901 Sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu ile 5490 Sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nda düzenlenmiştir. Bu düzenlemelere göre, birtakım şartların varlığı halinde, yabancı uyruklu kişilerin Türk vatandaşlığını kazanması mümkün olabilmektedir. Söz konusu düzenlemeler uyarınca mevzuata uygun şekilde yapılan vatandaşlık başvurularının kabulü gerekmekteyken kimi zaman takdir hakkı kapsamında vatandaşlık başvurularının reddedildiğini görmek mümkündür. Bu gibi bir durumda, vatandaşlık başvurusu reddedilen kişi, başvurusunun türüne göre idareye vereceği bir dilekçe ile karara itiraz edebileceği gibi, ilgili kararın kaldırılması için İdare Mahkemesi’nde iptal davası açması da mümkün dür. Yabancı kişilerin Türk Vatandaşlığına geçmek için yapmış oldukları başvurular üzerine idare tarafından verilen kabul ve red kararları, idari işlem niteliğindedir. Dolayısıyla her idari işlemde olduğu gibi, hukuka aykırı olduğu ileri sürülen işbu kabul veya red kararı idari işlemleri için de İptal davasının açılması mümkün olup ilgili kararın geçmişe etkili şekilde ortadan kaldırılması sağlanabilmektedir. 1. Türk Vatandaşlığının Kazanılması 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’na göre Türk vatandaşlığı temelde iki şekilde kazanılabilir. Bunlardan ilki Türk vatandaşlığının doğumla kazanılması iken, ikincisi sonradan kazanılmasıdır. Türk vatandaşlığının sonradan kazanılması da kendi içinde üç gruba ayrılmaktadır. Bunların ilki yetkili makam kararı ile Türk vatandaşlığın kazanılması, ikincisi bir Türk vatandaşı tarafından evlat edinilme ile Türk Vatandaşlığının kazanılması üçüncüsü ise seçme hakkının kullanılması ile Türk vatandaşlığının kazanılmasıdır. Türk vatandaşlığının yetkili makam kararı ile kazanıldığı haller ise kendi içinde ayrı bir alt grubu oluşturmaktadır. Genel yoldan kazanma, istisnai yoldan kazanma, yeniden kazanma, evlilik yolu ile kazanma hallerinin tamamı Türk vatandaşlığının yetkili makam kararı ile kazanılması kapsamındadır. Türk vatandaşlığının kazanılma şartları ile ilgili daha detaylı bilgi almak isterseniz ‘’Türk Vatandaşlığının Kazanılması’’ isimli makalemizi inceleyebilirsiniz. 2. Vatandaşlık Başvurusunda Bulunma Usulü Türk vatandaşlığını kazanmak isteyen yabancı, Türk Vatandaşlık Kanununda belirtilen şartları taşıması halinde vatandaşlık için başvuru yapar. Söz konusu başvuru T.C İç İşleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’ne yapılır. Başvurunun olumlu neticelenmesi için muhakkak başvuru için gerekli belgelerin tam ve doğru şekilde ibraz edilmesi gerekmektedir. Başvuru için Gerekli Belgeler: İsteği belirten dilekçe Kişinin hangi devlet vatandaşı olduğunu gösteren pasaport, vatansız olması halinde ise buna ilişkin belge. Kişinin kimlik bilgilerini gösteren doğum belgesi veya benzeri belge Kişi evli ise eş ve çocuklarının soy bağını ispatlayan nüfus kayıt örneği veya benzeri belge Medenî hal belgesi Başvuran kişinin Türk vatandaşı birinci veya ikinci derece akrabaları varsa bu kişilere ait müracaat makamlarınca verilen nüfus kayıt örneği Başvuran kişinin genel sağlık bakımından tehlike teşkil edecek bir hastalığı bulunmadığına dair, usul ve esasları Sağlık Bakanlığınca belirlenmiş olan sağlık raporu Türkiye’de kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin geçimini sağladığına ilişkin gelirini veya mesleğini ispatlayan çalışma izni, vergi levhası veya benzeri belge Başvuru tarihinden ileriye doğru vatandaşlık işlemlerinin sonuçlandırılmasına yetecek süreli ikamet tezkeresi Herhangi bir suç nedeniyle hakkında kesinleşmiş mahkeme kararı bulunuyorsa onaylı bir örneği Hizmet bedelinin Maliye veznesine yatırıldığını gösteren makbuz Yukarıda yer verilen belgelerin başvurucu tarafından müracaat makamına tam ve eksiksiz ibrazı halinde, Türk vatandaşlığını kazanmak isteyen yabancının gereken koşulları taşıyıp taşımadığına, illerde oluşacak Vatandaşlık Başvuru İnceleme Komisyonu karar verir. 3. Vatandaşlık Başvuru İnceleme Komisyonunun Değerlendirmede Uyması Gereken Esaslar Türk Vatandaşlığını kazanmak için başvuran yabancının mevzuat uyarınca gerekli koşulları taşıyıp taşımadığına Vatandaşlık Başvuru İnceleme Komisyonu karar verir. Komisyon tarafından inceleme yapılırken uyulması gereken birtakım usuller ve esaslar bulunmaktadır. Öncelikli olarak komisyon tarafından başvurucu mülakata alınarak mevzuat uyarınca aranan şartları taşıyıp taşımadığı, soy durumu, Türkçe bilme ve konuşma yeterliliği, mesleği ve geçimini ne şekilde sağladığı, Türkiye’nin toplumsal dinamiklerine uyum sağlayıp sağlayamayacağı hususları değerlendirmeye alınır. Bu aşamada başvuru için gerekli belgelerin tam ve eksiksiz şekilde ibraz edilip edilmediği de yine Komisyon tarafından denetlenir. Mülakat sonucunda Komisyon tarafından olumlu veya olumsuz bir kanaate varılarak mülakat formuna işbu kanaat yazılarak imzalanır. Gereken şartları taşıyanlar adına vatandaşlık dosyası düzenlenir ve ardından bu dosya karar verilmek üzere Bakanlığa gönderilir. Durumu uygun görülmeyenlerin talebi Bakanlık tarafından reddedilirken mevzuat uyarınca gerekli şartları tam ve eksiksiz şekilde taşıyanların başvurularının kabul edilmesi gerekir. 4. Türk Vatandaşlığı Başvurusunun Reddi Vatandaşlık Başvuru İnceleme komisyonu tarafından mülakata tabi tutulan başvurucular hakkında düzenlenen mülakat formunun Bakanlığa gönderilmesi ile artık vatandaşlık başvurusunun neticeleneceği aşamaya gelinmiş olunur. Bu aşamada İçişleri Bakanlığı tarafından başvurular hakkında kabul veya red kararı verilebilmektedir. Esasen başvurucu tarafından mevzuatımızda düzenlenen Türk Vatandaşlığına başvuru koşullarının tamamı sağlansa bile işbu durum kişiye mutlak bir hak vermemekte olup idarenin bu hususta geniş bir takdir yetkisi mevcuttur. Ne var ki idarenin vatandaşlık başvurularının red ve kabul kararları yargı denetimine tabi kararlar olup idarenin red veya kabul kararlarını verirken sınırsız bir takdir yetkisine sahip olduğundan söz edilemeyecektir. Bu noktada mevzuatımız uyarınca aranan vatandaşlık başvuru koşullarının tamamını sağlayan, ibraz etmesi gereken belgeleri eksiksiz ve tam ibraz eden başvurucular hakkında red kararı verildiği düşünülmekteyse, ilgili red kararına karşı başvurucuların önünde temelde iki yol bulunmaktadır. Bu yollardan ilki ‘’itiraz’’ yolu, bir diğeri ise İdare Mahkemesinde ‘’İptal Davası’’ açma yoludur. 5. Vatandaşlık Başvurusunun Reddi Kararına Karşı İtiraz Yolu Vatandaşlık başvurusunun reddi kararı bir idari işlem olduğu için yargı denetimine tabidir. Dolayısıyla Türk Vatandaşlığı başvurusu reddedilmiş olan yabancı temelde iki farklı şekilde hareket edebilir. İlk olarak yabancı, red kararına karşı itiraz yolunu kullanarak ilgili idareye bir dilekçe ile yapacağı başvuru ile red kararına itiraz edebilecektir. İçişleri Bakanlığına bağlı olarak çalışan Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Müdürlükleri vatandaşlık başvurularının karara bağlandığı idari makamdır. Dolayısıyla itiraz yolu da, işbu idareye karşı işletilecektir. İlgili idare itiraz dilekçesini aldıktan sonra 30 gün içerisinde işbu itiraza olumlu veya olumsuz bir cevap vermek zorundadır. İdarenin 30 gün içerisinde yabancıya herhangi bir cevap vermemesi veya olumsuz cevap vermesi halinde, itiraz eden yabancı için geriye kalan tek yol 60 gün içerisinde İptal davası açmak olacaktır. Yabancının idareye yapmış olduğu başvuru, 60 günlük dava açma süresini durduracaktır. 6. Vatandaşlık Başvurusunun Reddi Kararına Karşı İptal Davası Türk Vatandaşlığı başvurusu reddedilen kişinin itiraz yoluna başvurmaksızın doğrudan İdare Mahkemesinde İptal davası açması da mümkündür. Bu durumda yabancının, red kararının kendisine tebliğ edilen günden itibaren 60 gün içerisinde iptal davası açarak ilgili red kararının ortadan kaldırılmasını sağlaması mümkün olacaktır. Vatandaşlık Başvurusunun red kararının iptali için açılacak dava, idari işlemin iptali davasıdır. Dolayısıyla işbu dava ile hukuka aykırı olduğu ileri sürülen vatandaşlık başvurusunun red kararı idari işleminin geçmişe etkili olarak ortadan kaldırılması sağlanabilecektir. Danıştay 10. Daire 08.03.2022 T. 2017/1053 E. ve 2022/1213 K. Sayılı İlamı ile; Resmi Belgede sahtecilik suçu işlediği sabit olan davacının milli güvenlik ve kamu düzeni bakımından engel teşkil edeceğinden bahisle vatandaşlık başvurusunu reddeden idarenin işlemi iptal edilmiş ve anılan suçun Türk Vatandaşlığına kabul için engel teşkil etmeyeceğine karar verilmiştir: Yukarıda yer verilen Danıştay Kararında, Türk vatandaşlığına alınma talebiyle başvuruda bulunacak kişilerin işlediği suçlar, milli güvenlik ve kamu düzenine ilişkin değilse, Türk Vatandaşlığına kabul için engel teşkil etmeyeceği belirtilmiştir. Konuya ilişkin detaylı bilgi için “İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 7. Vatandaşlık Başvurusunun Reddi Kararının İptali Davasında Yetkili ve Görevli Mahkeme Yukarıda izah edildiği üzere vatandaşlık başvurusunun reddi idari bir işlemdir. Dolayısıyla bu karara karşı açılacak iptal davası da idari niteliğe sahiptir. İdare mahkemesinin idarenin yapmış olduğu işlem ve eylemlere karşı açılan davalara bakmakla görevli olduğu İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 1. maddesinde belirtilmiştir. Sonuç olarak vatandaşlık başvurusunun reddi kararlarına karşı açılacak iptal davasında görevli mahkeme idare mahkemesidir. Yetkili mahkeme ise başvuruyu reddeden idare İçişleri Bakanlığı olacağı için, Ankara İdare Mahkemeleri olacaktır. 8. Vatandaşlık Başvurusunun Reddi Kararının İptali Davasında Zamanaşımı Vatandaşlık Başvurusunun reddi kararının iptali davasında zamanaşımı hesaplanırken başvurucunun öncelikli olarak itiraz imkanını kullanıp kullanmadığının iyi tespit edilmesi gerekmektedir. Esasen eğer başvurusu reddedilmiş olan kişi, itiraz yoluna başvurmaksızın doğrudan iptal davası ikame etmiş ise, zamanaşımı süresi red kararının kendisine tebliğinden itibaren 60 gün olacaktır. Dolayısıyla vatandaşlık başvurusunun reddedildiğine ilişkin kararın, ilgilisine tebliğ edildiği tarihten itibaren 60 gün içerisinde açılmalıdır. Bu süre zarfı içerisinde açılmayan davalar hakim tarafından re’sen reddedilecektir. Eğer vatandaşlık başvurusu reddedilen başvurucu öncelikli olarak itiraz yolunu kullanmışsa, dava zamanaşımı süresi itirazın edildiği günden itibaren 30 gün boyunca duracaktır. İdarenin cevap verme süresi olan 30 gün içerisinde herhangi bir cevap vermemesi durumunda itiraz reddedilmiş sayılacak ve o tarihten itibaren 60 günlük dava açma süresi tekrardan işlemeye devam edecektir. Bununla birlikte idare cevap verme süresi olan 30 gün içerisinde itirazın reddedildiğine ilişkin bir cevap verdiği takdirde ise 60 günlük dava açma süresi, cevabın başvurucuya tebliğ edildiği günden itibaren işlemeye devam edecektir. 9. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz.   Vatandaşlık Başvurusu Yapacak Kişilerin Türkiye’de Bulunması Zorunlu Mudur? Başvuruda bulunan kişilerin, hem başvuru hem de randevu gününde Türkiye’de olması gerekmektedir. Başvurudan sonra ise Türkiye’de bulunma zorunlulukları olmayıp özel vekâletname ile yetkilendirilen kişilerin, başvuruları takip edip sonuçlandırabilmeleri mümkün olacaktır.  Milli Güvenlik ve Kamu Düzeni Bakımından Engel Teşkil Etmesi Nedeniyle Başvurum Reddedildi, Ne Yapmalıyım? Milli güvenlik ve kamu düzeni bakımından engel teşkil edecek hallerin tam olarak hangi durumları kapsayacağı kanunda açık bir şekilde düzenlenmemiş olduğundan idarenin takdir yetkisi bu şart bazında oldukça görünür hale gelmektedir. Ancak idare bu takdir yetkisini keyfi şekilde ve gerekçesiz olarak kullanamaz. İdare kişinin başvurusunu bu şarta dayalı olarak reddederken kamu düzeni ve milli güvenlik bakımından engel teşkil edecek durumun varlığını somut bilgi ve belgelere dayandırmak zorundadır.  Somut bir bilgi ve belge olmaksızın bu gerekçeyle reddedilen başvurular için İptal Davası açılarak red kararının iptal edilmesi sağlanabilecektir. Türk Vatandaşlığı Reddedilen Kişiler Yeniden Müracaat Edebilirler mi? 5901 sayılı Türk vatandaşlığı kanununda aranılan şartları taşımanız halinde yeniden başvuruda bulunmanız ve vatandaşlık durumunuzun yeniden değerlendirilmesi mümkündür. Vatandaşlık Red Kararına Karşı Yargı Yolları Nelerdir? Bir yabancının vatandaşlık başvurusu reddedilirse idari yargıda dava açması gerekmektedir. Vatandaşlık başvurusu reddedilen yabancının bu işlemi öğrendiği ya da kendisine yazılı bildirimde bulunulduğu tarihten itibaren 60 gün içerisinde bu işleme karşı dava açması zaruridir. Zira 60 günlük süreyi geçiren yabancının dava açması durumunda ise dava zamanaşımı nedeniyle reddedilecektir. Vatandaşlık Red Kararına Karşı İptal Davası Nerede Açılır? Vatandaşlık başvurularına ilişkin kararlar İç İşleri Bakanlığı tarafından verilmektedir. Bu nedenle yetkili mahkeme Ankara İdare Mahkemeleri olacaktır. Türk Vatandaşlığı Kazanan Yabancı Kendi Vatandaşlığını Kaybeder mi? Türk vatandaşlığı kazanan yabancının, kendi vatandaşlığını kaybetmemesi için kendi ülkesinde çifte vatandaşlığa izin veriliyor olması gerekmektedir. İdareye Yapılan İtiraz Dava Açma Süresini Durdurur Mu? Vatandaşlık başvurusunun reddedilmesi üzerine başvurucunun işbu red kararına karşı itiraz yolunu işletmesi halinde, dava açma süresi olan 60 günlük süre, idare cevap verene kadar ancak her halükarda en çok 30 gün için duracaktır. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. ### Yurt Dışına Çıkış Yasağı – Pasaport Tahdidi İşleminin İptali İdare tarafından gerçekleştirilen pasaport tahdidi işlemi, kişinin pasaport kullanımının sınırlanması, kısıtlanması anlamına gelmektedir. Yurt dışına çıkış yasağı ve pasaport tahdidi işlemi, başta seyahat hakkı olmak üzere kişilerin temel hak ve özgürlüklerini sınırlamaktadır. Söz konusu tahdit işlemi, idare tarafından, 5682 sayılı Pasaport Kanunu’nun 22. maddesine dayanılarak yapılmaktadır. İdari işlem niteliğindeki pasaport tahdidi işleminin ortadan kaldırılabilmesi amacıyla, İdare Mahkemesi’nde iptal davası açılması mümkündür. Eğer pasaport tahdidi işlemi idari işlemin yetki, şekil, sebep, konu veya amaç unsurlarından birine aykırı olarak tesis edilmişse açılacak olan iptal davası sonucunda iptal edilecektir. Pasaport tahdidi işlemine karşı açılacak iptal davalarında görevli mahkeme idare mahkemesi, yetkili mahkeme ise idari işlemi tesis eden idarenin bulunduğu yer mahkemesidir. Pasaport tahdidi işlemine karşı açılacak iptal davasında özel bir düzenleme bulunmadığından genel dava açma süresi içerisinde dava açılması mümkündür. 1. Pasaport Tahdidi Türleri Bir kişinin yurt dışına çıkışını engellemek veya pasaport almasını önlemek amacıyla tesis edilen pasaport tahdidi işlemi, niteliği itibariyle bir idari işlemdir. Buna göre, hukuka aykırı olduğu iddia edilen bir pasaport tahdidi işleminin, idare mahkemesinde açılacak bir iptal davasıyla yargı denetimine tabi tutulması mümkündür. Mahkemece yapılacak yargılama nihayetinde, gerçekten de dava konusu pasaport tahdidi işleminde hukuka aykırılıklar tespit edilirse, tahdidin kaldırılmasına karar verilecektir. Önemle belirtmek gerekir ki, burada ifade edilen pasaport tahdidi, idari makamlar tarafından herhangi bir mahkeme kararı olmadan uygulanan tahdit işlemidir. Ceza mahkemeleri tarafından adli kontrol amacıyla yurt dışına çıkışın engellenebilmesi için de pasaporta tahdit işlemi uygulanabilmekte olup bu işlemlerin iptal davasına konu edilmeleri mümkün değildir. Bu hâlde adli kontrol kararına itiraz prosedürünün işletilmesi gerekmektedir. 2. Pasaport Tahdidi İşleminin Temel Hak ve Özgürlüklerle İlişkisi İdare tarafından tesis edilen pasaport tahdidi işlemi, temelinde bir idari işlem olduğundan Anayasa başta olmak üzere tüm mevzuata uygun olmalıdır. Her halükarda, pasaport tahdidiyle Anayasal koruma altındaki bazı haklar ihlal edildiğinden, hakkı ihlal edilenlerin, tahdit işleminin iptali talebiyle yargısal yollara başvurmaları mümkündür. Zira, pasaport tahdidi işlemi, kişilere yurt dışına çıkış yasağı getirdiği için başta yerleşme ve seyahat özgürlüğü olmak üzere kişinin özgürlük alanına doğrudan müdahale anlamına gelmektedir. Seyahat HürriyetiHerkes, seyahat etme hürriyetine sahip olup bu hak, Anayasamızda ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde yer alan düzenlemelerle koruma altına alınmıştır. Seyahat hürriyeti, gerek Anayasa’da gerekse uluslararası sözleşmelerle koruma altına alınmış bir hak olmakla birlikte, belli koşullar altında bu hakkın sınırlanması hukuken mümkündür. Anayasa’nın 23. maddesi gereğince seyahat hürriyeti, ancak suç soruşturma ve kovuşturması sebebiyle ve suç işlenmesini önlemek amacıyla kanunla sınırlandırılabilir. Yine Anayasamıza göre vatandaşın yurt dışına çıkma hürriyeti, ancak suç soruşturması veya kovuşturması sebebiyle, hâkim kararına bağlı olarak sınırlanabilir. Ancak kimi durumlarda, kişi hakkında, suç soruşturması ve kovuşturması sebebiyle hâkim tarafından verilmiş yurt dışına çıkış yasağı kararı bulunmamasına rağmen, idare tarafından pasaporta tahdit uygulanabilmektedir. Anayasamızın açık düzenlemesine aykırı olan bu işlemin, seyahat hürriyetine de haksız müdahale anlamına geldiği açık olup, hukuka aykırı olarak uygulanan tahdit işleminin iptali mümkün olabilmektedir. Adil Yargılanma HakkıAdil yargılanma hakkı, Anayasa’da ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerden biridir. Bu hak gereğince herkes cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası hakkında karar vermek üzere, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından yargılanma hakkına sahiptir. Keza, yargılamanın adil bir şekilde gerçekleştirilmesi, kamuya açık olarak sürdürülmesi ve makul bir süre içinde tamamlanması da adil yargılanma hakkının unsurlarındandır. Diğer taraftan, adli soruşturma/kovuşturma gerçekleştirilmeksizin, yasal, bağımsız ve tarafsız mahkemelerde yargılanıp, hakkında kesin hüküm olmaksızın idare tarafından gerçekleştirilen pasaport tahdidiyle kişiye doğrudan suç isnat edilmektedir. Halbuki, adil yargılanma hakkının unsurlarından biri de masumiyet karinesidir. Bu karine gereği, bir suçla itham edilen herkes, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar suçlu sayılamaz. İdare tarafından, hakkında kesinleşmiş bir mahkeme hükmü bulunmayan kişinin pasaportuna tahdit konulması işlemi ile masumiyet karinesi ve bu bağlamda adil yargılanma hakkı açıkça ihlal edilmektedir. 3. Pasaport Tahdidi İşleminin İdari İşlemin Unsurları Bağlamında Değerlendirilmesi Bir idari işlem olarak gerçekleştirilen pasaport tahdidi işlemi, idari işlemlerin unsurları olan yetki, şekil, sebep, konu ve amaç unsurlarının tamamı bakımından hukuka uygun olmalıdır. Bu unsurlardan herhangi birinde sakatlık olması, idari işlemin tamamına sirayet edecek ve işlemi hukuka aykırı hale getirerek iptaline sebep olabilecektir. Yetki UnsuruYetki, idarenin işlem yapabilme ehliyetini göstermekte olup, idarenin yetkisi genel bir yetki değil istisnai bir yetkidir. Yurt dışına çıkış yasağı koymak suretiyle kişinin seyahat hürriyetinin kısıtlanması, yukarıda ayrıntılı bir şekilde belirttiğimiz üzere, Anayasa’nın 23. maddesi gereğince yargı organlarına verilmiş bir yetkidir. İdarenin mahkeme kararı olmaksızın uyguladığı pasaport tahdidi işlemi, fonksiyon gaspına yol açmaktadır. Sebep Unsuruİdare bir işlem tesis ederken kendisini bu işlemi yapmaya yönlendiren hukuki ve fiili etkenler mevcut olmalı ve bu etkenler idare tarafından belirtilmelidir. İdarenin yapmış olduğu işleme gösterdiği sebebin hukuka aykırı olması idari işlemin sebep unsuru bakımından hukuka aykırı olmasına yol açmaktadır. Mahkeme kararı olmaksızın Pasaport Kanunu’ndaki Anayasaya aykırı düzenleme sebep gösterilerek gerçekleştirilen pasaport tahdidi işlemi sebep unsuru bakımından da hukuka aykırıdır. Konu UnsuruYukarıda ayrıntılı şekilde belirttiğimiz üzere, yurt dışına çıkış yasağı koymakAnayasa’nın 23. maddesi gereğince yargı organlarına verilmiş bir yetkidir. İdarenin yurt dışına çıkış yasağı konusunda yargı kararı olmaksızın işlem yapma yetkisi olmayıp, aksi yönde tesis edilen işlemin, konu unsuru bakımından hukuka aykırılığı ileri sürülebilecektir. Amaç Unsuruİdare hukukunda amaç, kamu yararı ve kamu düzeninin sağlanması olup, idari işlemlerin, amaç unsuru bakımından hukuka uygun olması için, kamu yararı amacını taşıması ve kamu düzeni için gerekli ve bunları sağlayıcı bir karar olması gerekmektedir. Yukarıda değindiğimiz sebepler göz önüne alındığında, idarenin; Anayasanın yargı organını yetkilendirdiği bir konuda fonksiyon gaspı yaparak ve gerek Anayasa’da gerekse AİHS’te koruma altına alınan temel insan haklarını ihlal ederek tesis ettiği işlemin, kamu yararına aykırı olduğu ve kamu düzeni ile bağdaşmadığı ileri sürülebilecektir. 4. Pasaport Tahdidi İşlemine Karşı İptal Davası Özetle, idari işlem olarak tesis edilen pasaport tahdidi işlemleri, idari işlemlerin taşıması gereken unsurları sağlamak ve Anayasa başta olmak üzere hukuka uygun olarak düzenlenmek zorundadır. Mahkeme kararı olmaksızın, idare tarafından kişilerin pasaportuna tahdit konulması işlemi, yukarıda belirttiğimiz hususlar ve somut olay bağlamındaki başkaca sebeplerle, hukuka aykırı olabilecektir. Hukuka aykırı olduğu iddia edilen pasaport tahdidi işlemi, idare mahkemelerinde açılacak iptal davasıyla ortadan kaldırılabilir. Bu davayı açma hak ve yetkisi, pasaportuna tahdit uygulanmak suretiyle temel hak ve özgürlükleri hukuka aykırı şekilde kısıtlanan kişiye aittir. İdari işlemlere ilişkin itiraz ve iptal davası hakkında daha detaylı bilgi alabilmek için “İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 5. Pasaport Tahdidi İşlemine Karşı İptal Davasında Süre Pasaport tahdidinin iptali davası açılmadan önce, idareye pasaport tahdidi işlemine ilişkin başvuruda bulunularak tahdit uygulanıp uygulanmadığı, uygulandıysa idari işlemin unsurları bakımından gerekçelerinin izahı istenebilir. İdareden 30 gün içinde cevap gelmemesi halinde cevap süresinin dolmasından itibaren, yahut süresinde gelecek cevaba göre cevabın tebliğinden itibaren 60 gün içinde dava açılabilir. 6. Pasaport Tahdidi İşlemine Karşı İptal Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme Pasaport tahdidinin iptali davasında, dava konusu işlemi uygulayan idarenin bulunduğu yerdeki idare mahkemeleri görevli ve yetkilidir. 7. Pasaport Tahdidi İşlemine Karşı Tazminat (Tam Yargı) Davası İptal davası sonucunda pasaport tahdidi işleminin iptal edilmesi halinde kişi, bu nedenle uğradığı zararın tam yargı davası ile tazminini talep edebilecektir. Zira, hukuka aykırı oldukları yargı kararıyla sabit hale gelen idari işlemler nedeniyle, temel hak ve özgürlükleri kısıtlanan bireyler, maddi ve manevi zarara uğramış olabilirler. Bunun en yaygın örneği, iş hayatı dolayısıyla yurt dışına seyahat etmesi zorunlu olan kişilerin, hukuka aykırı tahdit işlemi dolayısıyla işlerinin sekteye uğraması halidir. İptal davası sonrasında açılacak tam yargı davaları hakkında detaylı bilgi için “İdari İşlemin İptali Davası Sonrası Açılacak Tazminat (Tam Yargı) Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 8. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz.   Ceza Davamda Adli Kontrol Olarak Yurtdışına Çıkış Yasağı Getirildi. İptali İçin Dava Açabilir miyim? Kişi hakkında adli kontrol koruma tedbiri olarak Ceza Mahkemesi tarafından verilmiş bir karar sonucunda pasaport tahdidi konulmuşsa bu durumda idari yargıda bu pasaport tahdidi işleminin iptali için dava açılamaz. Bu durumda adli kontrol kararına itiraz prosedürü işletilmelidir. Hiçbir Mahkeme Kararı Olmaksızın Hakkımda Yurtdışına Çıkış Yasağı Getirildiğini Öğrendim. Ne Yapabilirim? Pasaport tahdidi işlemi, kişinin yerleşme ve seyahat özgürlüğünü kısıtlayan bir işlemdir. Bu sebeple Anayasamızın 23. Maddesi gereğince yalnızca bir mahkeme kararına dayanılarak pasaport tahdidi işlemi gerçekleştirilmelidir. Bu durumda idare tarafından hukuka aykırı bir şekilde gerçekleştirilen pasaport tahdidi işleminin iptali için idari yargıda işlemin iptali davası açılmalıdır. Hukuka Aykırı Olarak Pasaportuna Tahdit Konulanlar Maddi Zararını Talep Edebilir mi? Pasaport tahdidinin iptali davasından sonra, dava konusu pasaport tahdidi işleminin iptal edilmesi halinde kişi, bu nedenle uğradığı zararı tam yargı davası ile tazminini talep edebilir. Yurtdışı Çıkış Yasağı Kararını İptal Ettirebilir miyim? Hakkında bir mahkeme kararı olmaksızın pasaportuna tahdit koyulmak suretiyle yurtdışına çıkışı yasaklanan kişiler idare tarafından gerçekleştirilen bu işlemin iptali için idareye başvuruda bulunabilir ve İdare Mahkemeleri nezdinde idari işlemin iptali davası açabilir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Anayasa’nın 23. maddesi gereğince seyahat hürriyeti, ancak suç soruşturma ve kovuşturması sebebiyle ve suç işlenmesini önlemek amacıyla ve kanunla sınırlandırılabilir. Başka bir deyişle, vatandaşın yurt dışına çıkma hürriyeti, ancak suç soruşturması veya kovuşturması sebebiyle, hâkim kararına bağlı olarak sınırlanabilir. ### Kamulaştırmada Uzlaşma Kamulaştırma; kamu yararının gerekli kıldığı hallerde, devlet ve kamu tüzel kişileri tarafından özel mülkiyete tabi taşınmazlara usul ve mevzuat kuralları çerçevesinde el konulması işlemi olup, kamulaştırmaya ilişkin idari süreç, Kamulaştırma Kanunu’nda yer alan usul ve yöntemlere göre yürütülür. Kamulaştırma sürecinde zaman, emek ve maliyet açısından tasarruf sağlanabilmesi açısından, öncelikle uzlaşma usulünün denemesi yasal bir zorunluluktur. Tarafların kamulaştırma bedeli konusunda yargı yoluna başvurmaksızın anlaşabilmelerinin önünü açan bu düzenlemeye “uzlaşma” denmekte olup, uzlaşma prosedürü birtakım usul ve şartlara tabidir. Kamulaştırma Kanunu’nda yapılan birtakım temel değişiklikler neticesinde, taşınmaz maliki ile idare arasında uzlaşmaya başvurulması, bazı durumlara özgü olarak kamulaştırma davası açılabilmesinin ön şartı haline getirilmiştir. 1. Kamulaştırmada Uzlaşma Nedir? Kamulaştırma Kanunu’nda kamulaştırmanın etkin ve süratli yapılabilmesi için tapuya kayıtlı taşınmazların kamulaştırılması için idarenin öncelikle satın alma usulüne başvurması yasal bir zorunluluk olarak öngörülmüştür. Önemle belirtilmesi gerekir ki, kamulaştırmada satın alma usulü yani uzlaşma, yalnızca tapuya kayıtlı taşınmazlar için uygulanabilen bir usuli kural olarak düzenlenmiştir. Satın alma usulü, esasen tarafların uzlaşmasına dayanmaktadır. Buna göre idare, kamulaştırmaya ilişkin kimi durumlarda, öncelikle malik ile satın alma usulüne göre uzlaşmayı denemek zorundadır. Şayet malikle uzlaşma sağlanamazsa mahkemeye başvurarak taşınmazın bedelinin tespiti ile idare adına tescili talep edilebilecektir. Kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil de denen bu dava süreci hakkında detaylı bilgi için “Kamulaştırma Bedelinin Tespiti ve Tescil Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Kamulaştırmada Uzlaşma Usulü 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu m. 8 uyarınca tapuda kayıtlı taşınmazlar hakkında kamulaştırma yapılması için öncelikli olarak “satın alma” usulünün uygulanması gerekmektedir. Tapuya kayıtlı taşınmazların kamulaştırılmalarında, “uzlaşma” denilen satın alma usulü uygulanmaksızın, doğrudan kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil talepli dava açılması halinde, açılan dava, “dava şartı” yokluğundan reddedilecektir. Kamulaştırma süreci, idarenin kamu yararı ve ihtiyacı nedeniyle, özel mülkiyete tabi taşınmaz için kamulaştırma kararı alması ile başlamaktadır. Kararın akabinde, ilgili taşınmazın kayıtlı bulunduğu tapu idaresine kamulaştırma yapılacağı bildirilerek ve tapu sicil kaydına kamulaştırılma şerhi konulur. Kamulaştırma kararının alınması akabinde idare tarafından kamulaştırılacak taşınmazın kıymetinin belirlenmesi için kıymet takdir komisyonu oluşturulur. Kıymet takdir komisyonu, taşınmaza ilişkin tüm verileri toplamak suretiyle taşınmazın değerini tespit eder. Kıymet takdir komisyonları ilgili kamu kuruluşlarından hatta mahalli emlak alım satım bürolarından bilgi almak suretiyle taşınmazın değer tespitini bizzat yapabilecekleri gibi, uzman kişi, kurum veya kuruluşlara rapor hazırlatmak suretiyle de taşınmazın değerini tespit edebilirler. Uzlaşma da denilen satın alma işleminin, kıymet takdir komisyonunca tespit edilen bedel üzerinden pazarlık yolu ile gerçekleşmesi gerekmektedir. Pazarlıkla satım ve trampa işlemleri ile uzlaşma görüşmelerinin yürütülmesi için idare, kıymet takdir komisyonuna ek olarak kendi bünyesinde ayrıca bir uzlaşma komisyonu görevlendirecektir. Kısa süre öncesinde kadar, uygulama imar planlarındaki değişikliklerle taşınmazına kamulaştırmasız hukuki el atılan malik için de idareye karşı dava açmadan önce uzlaşmaya başvuru yasal zorunluluktu. Ancak Anayasa Mahkemesi, konuya ilişkin olarak 05.04.2019 tarihli ve 30736 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 2016/181E., 2018/111K. sayılı kararıyla, hukuki el atmaya dayalı tazminat davalarında, malik için öngörülen “önce idareye başvuru ve uzlaşma başvurusunun yapılması” şartı iptal edilmiştir. Konuya ilişkin daha detaylı bilgiye “Hukuki El Atmada İdare İle Uzlaşma Zorunlu Mu ?” başlıklı yazımızdan ulaşabilirsiniz. 3. Kamulaştırmada Uzlaşmaya Davet İdare, yukarıda bahsi geçen komisyonları görevlendirdikten sonra malik ile iletişime geçerek uzlaşma sürecini resmen başlatacaktır. Uygulamada bu durum, “uzlaşmaya davet” olarak adlandırılmaktadır. İdare tarafından, resmi taahhütlü bir yazı aracılığıyla malik ile iletişime geçilecektir. Resmi taahhütlü bildirim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararı uyarınca Kamulaştırma Kanunu’na göre, bu kanunda hüküm bulunmayan hallerde ise 7201 sayılı Tebligat Kanunu hükümlerine göre yapılacaktır. Malik, kamulaştırma kararını satın alma usulünün tebliği ile öğrendiği için işbu karara karşı idari yargıda dava açma süresi de tebligat ile başlayacaktır. Resmi taahhütlü yazıyla, kamulaştırılacak taşınmazın, bedeli ödenmek üzere pazarlıkla satın alınmak istendiği veya idareye ait başka bir taşınmaz malla trampa edilerek devralınma talebi malike bildirilecektir. İdarenin bu bildiriminde, kıymet takdir komisyonunun evvelce belirlediği tahmini taşınmaz bedeli belirtilmez. 4. Kamulaştırmada Uzlaşma Sürecinde Süreler Malik veya temsilcisi tarafından, idarenin yazısının tebliğinden itibaren on beş gün içinde kamulaştırmaya konu taşınmazı, pazarlıkla ve anlaşarak satma talebiyle veya trampa isteğiyle idareye başvurulabilir. Malikin başvurusunun akabinde, uzlaşma görüşmeleri başlar.Uzlaşma görüşmelerinin nihayetinde, kıymet takdir komisyonunun belirlediği tahmini değeri geçmemek üzere bedelde veya trampada anlaşılabilir. Bu durumda, anlaşmaya ilişkin şartları içeren bir tutanak düzenlenip komisyon üyeleri ve malik tarafından imzalanır.Önemle belirtilmesi gerekir ki, yerleşik Yargıtay kararları uyarınca, uzlaşma komisyonu ile malik arasında yapılacak pazarlıkta teklif edilen ve kabul edilen fiyatların, taraflar yönünden bağlayıcılığı yoktur. Yani, taraflarca dava açılması halinde mahkemece taşınmazın değerinin belirlenmesinde, uzlaşma görüşmelerinde zikredilen bedeller bir ölçüt olarak kabul edilemez. Benzer şekilde, idarenin taraflar arasındaki anlaşma tutanağına dayanarak maliki tescile zorlama davası açması ya da malikin bedelin ödenmesi talebiyle dava açarak idareyi zorlaması mümkün değildir. İdarece, uzlaşma tutanağının imzalanmasından itibaren en geç 45 gün içinde, tutanakta belirtilen bedel ödenmeye hazır hale getirilerek bu durum malike veya yetkili temsilcisine yazıyla bildirilmelidir. Bu yazıda, malikten, belirtilen günde idare adına tapuda ferağ vermesi istenilebilir. Malik veya yetkili temsilcisi tarafından idare adına tapuda ferağ verilmesi halinde, kamulaştırma bedeli de kendilerine ödenir. 5. Kamulaştırmada Uzlaşmaya Varılmasının Sonuçları Tarafların uzlaşmasının en önemli sonucu; bahse konu taşınmazın, malikinden kamulaştırma yoluyla alınmış sayılması ve bu şekilde yapılan kamulaştırmaya veya bedeline karşı itiraz davası açılamamasıdır. Dolayısıyla taşınmaz maliklerinin taşınmazın değerini kapsamlı bir şekilde araştırmaları oldukça yararlı olacaktır. 6. Kamulaştırmada Uzlaşma Sağlanamamasının Sonuçları İdareyle malik arasında uzlaşma sağlanamaması veya malikin ferağ için tapuya gelmemesi gibi nedenlerle, taşınmaz satın alma yoluyla elde edilemezse, Kamulaştırma Kanunu m.10 uyarınca işlem yapılır. Yani uzlaşamama halinde idare, kamulaştırma bedelinin mahkemece tespit edilerek idare adına tescili talebiyle taşınmazın bulunduğu yerdeki Asliye Hukuk Mahkemesine başvurabilir. 7. Sonuç Sonuç olarak, taraflar uzlaşma görüşmeleri sonucunda anlaşırlarsa kamulaştırma işlemine ve bedeline karşı itiraz davası açılamayacaktır. Tarafların anlaşma sağlayamaması halinde ise kamulaştırma bedelinin tespiti mahkemece gerçekleştirilerek taşınmaz malın idare adına tescili yapılacaktır.T.C. Anayasamıza ulaşmak için bkz. Excerpt: Kamulaştırma sürecinde zaman, emek ve maliyet açısından tasarruf sağlanabilmesi açısından, öncelikle uzlaşma usulünün denemesi yasal bir zorunluluktur. Tarafların kamulaştırma bedeli konusunda yargı yoluna başvurmaksızın anlaşabilmelerinin önünü açan bu düzenlemeye “uzlaşma” denmekte olup, uzlaşma prosedürü birtakım usul ve şartlara tabidir. ### Kamulaştırma Kararının İptali Mülkiyet hakkı Anayasamızın 35. maddesinde düzenlenerek anayasal koruma altına alınmıştır. Buna göre, mülkiyet hakkına idare tarafından müdahaleyi meşru kılan kamulaştırmanın, hukuka uygun olabilmesi için mevzuatta açıkça düzenlenen usul ve esaslar uyarınca gerçekleştirilmesi gerekir. Aksi durumda, kamulaştırma kararının iptali davası açılarak kamulaştırma bedelinin ödenmemesi, kamulaştırmaya dayanak işlemin hukuka aykırılığı, şartlar oluşmadan acele kamulaştırma gibi gerekçelerle kamulaştırma kararı iptal edilebilir. Bedel tespiti ve tescili davasına ilişkin mahkemece taşınmaz malikine yapılacak tebligat tarihinden itibaren 30 gün içinde, malik, kamulaştırma kararının iptali talebiyle idari yargıda dava açabilir. Kamulaştırma kararının iptali davasında görevli ve yetkili mahkeme, kararın hangi merci tarafından verildiğine göre değişir. Cumhurbaşkanlığınca alınan kamulaştırma kararlarına karşı Danıştay, diğer idarelerin aldığı kamulaştırma kararlarına karşıysa, taşınmazın bulunduğu yerdeki idare mahkemesi görevli ve yetkilidir. 1. Kamulaştırma Nedir? Anayasamızın 46. maddesinde düzenlenen “kamulaştırma” kavramı, kamu yararı gerektirmesi şartıyla, özel mülkiyete konu olan taşınmazın tamamının veya bir kısmının, malikin rızası aranmaksızın kamu hizmetine tahsis edilmesi anlamına gelmektedir.  Kamulaştırma işlemi sonucu, malikin taşınmaz üzerindeki mülkiyet hakkı son bulduğundan, kamulaştırılan taşınmazın maddi olarak tüm karşılığının malike ödenmesi gerekir. Ancak bazen idare, usul ve mevzuata uygun şekilde kamulaştırma işlemlerini yerine getirmeden, özel mülkiyete konu taşınmazlara fiilen ya da hukuken el atabilmektedir. Fiili ya da hukuki el atma neticesinde, malikin mülkiyet hakkı üzerindeki tasarruf yetkisini kullanması idarece engellenmektedir. Kısaca, kamulaştırmasız el atma olarak tabir edilen bu hususa ilişkin daha detaylı bilgi için “Kamulaştırmasız El Atma Davası” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 2. Kamulaştırma Kararına Karşı Açılabilecek Davalar Kamulaştırmayla alakalı, kamulaştırmayı yapan idarenin açmakla zorunlu tutulduğu davalar olduğu gibi, kamulaştırmaya konu edilen taşınmaz maliklerinin de konunun gereklerine göre açabilecekleri bazı dava türleri  vardır. Buna göre, taşınmaz maliklerinin, kamulaştırma kararına karşı açabilecekleri dava türleri şu şekilde listelenebilir: Kamulaştırma kararının iptali davaları, Maddi düzeltim davaları, Geri alım davaları, Artan kısmın kamulaştırılması davaları. 3. Kamulaştırma İşleminin İptali Nedenleri Uygulamada sıklıkla karşılaşılan iptal nedenleri şu şekildedir: Kamulaştırma Karşılığı Bedelin Ödenmemesi:Kamulaştırmanın en önemli unsurlarından birisi, idarenin taşınmazı gerçek değerini peşin ve nakden ödemesi karşılığında kamulaştırmasıdır. Ayrıca kamulaştırma kararının tamamlanması için ilk olarak taşınmaz malikine bedelin ödenmesi şarttır. Olmazsa olmaz nitelikteki bedel ödeme hususunda, usule ve yasaya aykırılık olursa Danıştay tarafından, kamulaştırma kararının hukuka aykırı olduğuna karar verilmektedir. Zira bu şekildeki kamulaştırma işlemlerinde, idarenin, malikin mülkiyet hakkına ölçüsüz şekilde müdahale ettiğine kanaat getirilmektedir. Örneğin, Danıştay tarafından, idarenin yeterli ödenek temin etmeden kamulaştırma işlemlerine başlaması ya da kamulaştırma sürecinin bedelin ödenmemesi gibi nedenlerle tamamlanmaması durumunda, kamulaştırma kararı iptal edilebilir. Kamulaştırmaya Dayanak İşlemin Hukuka Aykırı Olması:Kamulaştırma işlemleri, imar planlarına uygun olarak yapılmak zorundadır. Bu halde imar planının hukuka aykırı olması, imar planına dayanarak tesis edilen kamulaştırma işleminin de hukuka aykırı hale gelmesine sebebiyet verecektir. Nitekim Danıştay 6. Dairesinin 2016/6838 Esas 2020/12717 Karar sayılı ve 14.12.2020 tarihli kararı da bu yöndedir: “İmar planlarında değişiklik yapılarak yolların kaydırılmasında mülkiyet ve mevcut yapılaşmanın gözetilmesi gerekmektedir… Dava konusu imar planı değişikliğinin imar mevzuatına uygun olmadığı sonucuna varılmıştır. Kamulaştırma işlemi tesis edilirken kamu yararı ile kişinin mülkiyet hakkı arasındaki adil dengenin sağlanması önem arz etmektedir. AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarında belirtilen ilkeler ışığında uyuşmazlık konusu olayda bu dengenin kişi aleyhine orantısız olarak bozulduğu, mülkiyet hakkının ölçülülük ilkesine aykırı olarak kısıtlandığı sonucuna ulaşılmıştır. Bu itibarla, dava konusu 1/5000 ölçekli nazım imar planı ile 1/1000 ölçekli uygulama imar planı değişikliği ile bu değişikliğe göre tesis edilen kamulaştırma işleminin iptali gerektiğinden davanın reddine ilişkin temyize konu İdare Mahkemesi kararında isabet bulunmamaktadır.” Acele Kamulaştırma:Acele kamulaştırma, olağanüstü bir kamulaştırma usulü olup,  6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun uyarınca riskli alan ilan edilen taşınmaz hakkında, Cumhurbaşkanlığınca acele kamulaştırma kararı verilebilmektedir. Ne var ki, acele kamulaştırma kararına konu taşınmaza ilişkin “riskli alan” kararı sonradan iptal edilirse, dayanaksız kalan acele kamulaştırma kararının da iptaline hükmedilebilmektedir. “Acele Kamulaştırma Nedir?” başlıklı makalemizden konu ile ilgili daha detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz. Danıştay 6. Daire’nin 15.03.2017 tarihli ve 2016/4966 Esas 2017/1869 Karar sayılı ilamında da bu husus belirtilmiştir: “…acele kamulaştırma işleminin dayanağı olan riskli alan ilanına yönelik […] sayılı kararının iptaline karar verilmesi gerektiği yolundaki Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun […] bozma kararı ile riskli alanda acele kamulaştırma yapılmasına yönelik 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunun 27. maddesi uyarınca tesis edilen dava konusu […] sayılı Bakanlar Kurulu kararında hukuka uyarlık bulunmadığı…”   4. Kamulaştırma Kararının İptali Davası 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu madde 10 uyarınca tapuya kayıtlı taşınmazlar için, kamulaştırmanın uzlaşma usulü ile yapılamaması halinde idare tarafından, malike karşı kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davası açılabilir. Bu davada, kamulaştırılan taşınmaz için, taşınmaz malikine hangi tutarda bir kamulaştırma bedeli ödeneceğinin belirlenmesinin yanı sıra, taşınmazın idare adına tescili talep edilir. “İdari İşlemlerin İptali Davası” yazımızda izah edildiği üzere, idarenin her türlü idari işleminin yetki, şekil, sebep, konu ve amaç unsurları bakımından hukuka uygun olması gerekir. İdare tarafından gerçekleştirilen bir idari işlemde, bu unsurlardan en az birinde sakatlık varsa, hukuka aykırı hale gelen idari işlem iptal edilebilir. Bu bağlamda, kamulaştırma kararı bir “idari işlem” niteliğinde olup, Anayasamızın 125. maddesine göre, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine ilişkin  yargı yoluna başvurmak mümkündür. Dolayısıyla, idari işlem niteliğinde olan kamulaştırma kararının iptali talebiyle dava açılabilmektedir. Kamulaştırma kavramı üzerinden örneklendirmek gerekirse, kamulaştırmayı yapan idarenin kamulaştırma yetkisinin olmaması, bu işlemin yetki unsuru bakımından sakat olduğu anlamına gelir. Benzer şekilde, kamulaştırma kararının amaç unsurunu oluşturan “kamu yararı” şartının sağlandığı, delilleriyle beraber ortaya konamaz ise, amaç unsuru bakımından sakat olan kamulaştırma kararı, iptal davasına konu edilebilir. 5. Kamulaştırma Kararının İptali Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme Cumhurbaşkanlığınca alınan kamulaştırma kararlarına karşı, kamulaştırma kararının iptali davasının Danıştay’da açılması gerekir. Diğer idarelerin aldığı kamulaştırma kararlarına karşı ise, taşınmazın bulunduğu yerdeki idare mahkemeleri görevli ve yetkilidir. Taşınmazın bulunduğu yer mahkemenin yetkisi kesin niteliktedir. 6. Kamulaştırma Kararının İptali Davasında Dava Açma Süresi İdare ve malikin kamulaştırma bedeli konusunda anlaşmaya varamaması sonucu, malik tarafından kamulaştırma kararına karşı idari yargıda iptal davası açılabilmesi için, öncelikle kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil talebiyle idare tarafından asliye hukuk mahkemesinde dava açılmış olması gerekir. Bedel tespiti ve tescili davasına ilişkin mahkemece taşınmaz malikine yapılacak tebligat tarihinden itibaren 30 gün içinde, malik, kamulaştırma kararının iptali talebiyle idari yargıda dava açabilir. Bahse konu 30 günlük dava açma süresi, hak düşürücü süre niteliğinde olduğundan, bu süreden sonra kamulaştırma kararının iptali talebiyle dava yoluna başvurulması mümkün değildir. Konuyla ilgili daha detaylı bilgi için “Kamulaştırma Bedelinin Tespiti ve Tescil Davası” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. Malikin idari yargıda açtığı iptal davasında yürütmenin durdurulması kararı verilirse, bu karar bahsi geçen kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davasının görüldüğü asliye hukuk mahkemesine bildirilir. İlgili bildirimin akabinde asliye hukuk mahkemesince, idare mahkemesindeki kamulaştırma kararının iptali davası bekletici mesele yapılacaktır. Bu durumda, bedel tespiti ve tescil davasındaki hâkim, iptal davası hakkında idare mahkemesince karar verilene kadar dava kapsamında hiçbir işlem yapamayacak, iptal davasının sonucuna göre hareket edecektir. İdari yargıdaki iptal davası sonucunda, söz konusu kamulaştırma işlemi iptal edilirse asliye hukuk mahkemesi, idarenin bedel tespiti ve taşınmazın idare adına tescil talebini reddedecektir. 7. Sıkça Sorulan Sorular Kamulaştırma Nedir? Kamulaştırma, idare tarafından kamu yararının gerektirdiği hallerde, özel mülkiyette bulunan taşınmazın tamamının veyahut bir kısmının taşınmaz sahibinin rızası dışında satın alınmasıdır. Kamulaştırma Kararına Karşı Ne Yapabilirim? Özel mülkiyetinde bulunan taşınmazı kamulaştırılan kişiler, kamulaştırma işlemine karşı idari yargıda “iptal davası” açabilecektir. Mahkemede Kamulaştırma Bedelinin Tespiti Nasıl Yapılır? Kamulaştırma davalarında, mahkeme tarafından gayrimenkul değerlendirmeye yetkin kişilerden bir bilirkişi heyeti oluşturulur. Bilirkişi heyeti kamulaştırmaya konu taşınmazda keşif yapar ve bu keşifte hâkim/ bilirkişiler taşınmazı, taşınmazın konumunu, taşınmazın durumunu bizzat görür ve incelerler. Akabinde, kamulaştırılan taşınmaz için uygun bir bedel belirlenir.  Kamulaştırma Bedeline İtiraz Edilebilir mi? Kamulaştırılacak olan taşınmaz için idare tarafından açılan bedelin tespiti ve tescili davasında belirlenen kamulaştırma bedeli, mülkiyet sahibi tarafından kabul edilmediği takdirde kamulaştırma bedeline itiraz mümkündür. Kamulaştırılan Taşınmaz Ne Zaman Boşaltılır? Yerel mahkeme tarafından taşınmaz, idare adına tescil edildikten sonra kamulaştırma yapan idare taşınmazı teslim alabilecektir.  Kamulaştırılan Taşınmaz Hangi Durumlarda Geri Alınabilir? Kamulaştırma bedelinin kesinleşmesinden itibaren 5 yıl içerisinde, kamulaştırmayı yapan idare, kamulaştırılan taşınmazda hiçbir işlem yapmaz ise, mal sahibi ya da mirasçıları kamulaştırılan taşınmaz için ödenen bedeli aldıkları tarihten itibaren işleyecek olan yasal faizi ile birlikte ödeyerek kamulaştırılan taşınmazı geri alabilecektir. Taşınmazın geri alınabilmesi için 5 yıllık sürenin dolmasından itibaren 1 yıl içerisinde gerekli işlemlerin yapılması gerekmektedir. Tapuda Taşınmaz Üzerinde Kamulaştırma Şerhi Olması Ne Anlama Gelmektedir? İdare, kamulaştırma kararı verildikten sonra, kamulaştırması yapılacak olan taşınmazın tapu siciline şerh verilmesini tapu müdürlüğüne bildirmektedir. İşbu şerh, taşınmazın kamulaştırılacağını göstermektedir. Kamulaştırma Kararının İptali Davası Hangi Süre İçinde Açılmalıdır? İdari işlemlere karşı açılacak iptal davalarında genel kural davanın, iptali talep edilen işlemin tebliğinden itibaren 60 gün içinde açılmasıdır. Ancak gerek normal kamulaştırma gerekse de acele kamulaştırma kararlarına karşı açılacak iptal davalarında dava açma süresi 30 gündür. Kamulaştırma Kararına Karşı İptal Davası Açılması Kamulaştırma Sürecini Durdurur mu? Kamulaştırma sürecinin durdurulması için yalnızca iptal davası açılmış olması yeterli değildir. Davacının iptal talebi ile birlikte yürütmenin durdurulması talebinde de bulunması ve mahkemece bu talebin kabul edilmiş olması gerekir. Mahkeme yürütmenin durdurulmasına karar verirse idare tarafından açılmış olan bedel tespiti ve tescil davasında bekletici meseleye karar verilmesi gerekir. Excerpt: Kamulaştırma Kanunu m.10 uyarınca tapuya kayıtlı taşınmazlar için, kamulaştırmanın uzlaşma usulü ile yapılamaması halinde idare tarafından, malike karşı kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davası açılabilir. Bu davada, kamulaştırılan taşınmaz için, taşınmaz malikine hangi tutarda bir kamulaştırma bedeli ödeneceğinin belirlenmesinin yanı sıra, taşınmazın idare adına tescili talep edilir. ### Kamulaştırma Bedelinin Tespiti ve Tescili Davası Kamulaştırma işleminin gerçekleşebilmesi için, birden çok işlemi gerektiren idari bir sürecin izlenmesi gerekmektedir. Bu idari sürecin ilk aşaması ise, satın alma usulünün gerçekleştirilmesidir. Kamulaştırmak istediği taşınmazı satın alma usulü ile elde edemeyen idare, taşınmazın malikine karşı kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davası açma imkânına sahiptir. Kamulaştırma, özel mülkiyete konu taşınmazların tamamına veya bir kısmına, devletin kurum veya kuruluşlarınca kamu yararı ilkesi ve kanunda öngörülen esas ve usuller çerçevesinde el konulmasıdır. Kamulaştırma işleminin hukuka uygun şekilde tamamlanabilmesi için idarenin, satın alma usulüyle elde edemediği taşınmazın malikine karşı kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescili davası açması gerekir. 1. Kamulaştırma Bedelinin Tespiti ve Tescil Davası Kamulaştırma Kanunu m.10 uyarınca tapuya kayıtlı taşınmazlar için, kamulaştırmanın uzlaşma usulü ile yapılamaması halinde idare tarafından, malike karşı kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davası açılabilir. Bu davada, kamulaştırılan taşınmaz için, taşınmaz malikine hangi tutarda bir kamulaştırma bedeli ödeneceğinin belirlenmesinin yanı sıra, taşınmazın idare adına tescili talep edilir. Diğer taraftan, idare tarafından yapılan kamulaştırmanın hukuka uygun olup olmadığı bu davanın konusunu oluşturmadığından, dava kapsamında kamulaştırmaya ilişkin hukuka uygunluk tartışması yapılamayacaktır.Keza, idarece kamulaştırılması istenen taşınmaz, tapu kaydı olmakla beraber mülkiyetine ilişkin ihtilaflıysa veya kadastro mahkemesinde davalıysa da kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davasına konu edilebilir. Kamulaştırılmasına karar verilen taşınmazın, tapuya kayıtlı olmaması halinde ise, Kamulaştırma Kanunu m.19 uyarınca gerekli işlemler yapılarak kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davası açılabilir. Bu davanın ikame edilebilmesi için, taşınmazın 3402 sayılı Kadastro Kanunu m.16’da sayılan kamu mallarından olmaması veya taşınmaz mala ilişkin zilyetlik yoluyla iktisap iddiasında bulunulması gerekir. 2. Kamulaştırma Bedelinin Tespiti ve Tescil Davasının Dava Şartı Olarak Uzlaşma Süreci Tapuya kayıtlı taşınmazlar açısından kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davası açılabilmesi için öncelikle idarenin uzlaşma yolu ile taşınmaz malikinden satın alma usulünün denenmesi gerekir. Ancak ve ancak bu şekilde satın alma gerçekleşemez ise, idarece kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davası açma imkanı doğar. Ancak önemle belirtmek isteriz ki, açılmış bir davada taraf teşkili sağlanıp işin esasına girildikten sonra sırf satın alma usulünün uygulanmamış olması, davanın reddine sebebiyet vermemektedir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 17.10.2007 tarih ve 2007/5-713 Esas 2007/736 Karar sayılı ilamına göre, "... bu gibi durumlarda usul ekonomisi gereği işin esasına dair karar verilmelidir. Fakat açılan davada henüz taraf teşkili sağlanmamış ve işin esasına da girilmemişse, satın alma yoluna başvurulmamış olması, davanın reddine karar verilmesini gerektirecektir." Tapuya kayıtlı olmayan veya kayıtlı olup da aynında ihtilaf bulunan taşınmazlar açısından ise satın alma usulü uygulanması zorunlu kılınmamıştır. Bu halde işbu taşınmazlar için doğrudan kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davası açılması mümkündür. Kamulaştırma sürecinde idare ile malik arasında yürütülmesi gereken uzlaşma sürecine ilişkin daha detaylı bilgi için “Kamulaştırmada İdare ile Uzlaşmak” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 3. Kamulaştırma Bedelinin Tespiti ve Tescil Davasında Görevli Mahkeme Kanun koyucu tarafından, kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davalarının taşınmazın bedeli ne olursa olsun Asliye Hukuk Mahkemesinde görüleceği öngörülmüştür. 4. Kamulaştırma Bedelinin Tespiti ve Tescil Davasında Yetkili Mahkeme Yetkili mahkeme hususunda da 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu m.12 hükmüne paralel bir hüküm öngörülerek taşınmaz malın bulunduğu yer Asliye Hukuk Mahkemesi yetkili kılınmıştır. 5. Kamulaştırma Bedelinin Tespiti ve Tescil Davasında Davanın Tarafları Kamulaştırma Kanunu’nun 5. ve 6. maddeleri uyarınca, kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davalarında, kamulaştırma işlemini gerçekleştiren idare davacı, taşınmazı kamulaştırılan malik ise davalı konumda olacaktır. Aynında, yani mülkiyetinde ihtilaf olan taşınmazlar açısından ise taşınmaza ilişkin mülkiyet ihtilafını oluşturan tüm kişiler davalı olacağından, yargılama esnasında, tüm davalılara ayrı ayrı tebligat yapılmalıdır. 6. Kamulaştırma Bedelinin Tespiti ve Tescil Davasında Dava Süreci Mahkemece, idarenin başvuru tarihinden itibaren en geç otuz gün sonrası için duruşma günü belirlenip taşınmaz malikine duruşma gününü bildiren bir meşruhatlı davetiye gönderilecektir. Bahse konu meşruhatlı davetiyenin ekine, dava dilekçesi ile idare tarafından ibraz edilen belgelerin birer örneği de eklenecektir. Meşruhatlı davetiyeyi tebliğ alan malikin, davetiyede de belirtileceği üzere, davetiyenin tebliğinden itibaren otuz gün içinde başvurabileceği çeşitli hukuki imkanları vardır. Malik, idari yargıda kamulaştırmanın iptalini veya kısmen kamulaştırma halinde artan kısmın kamulaştırılmasını dava konusu edebileceği gibi, adli yargıda maddi hatalara karşı düzeltme davası da açabilir. Kamulaştırmanın İptali Davası Açılması Halinde Dava Süreci Taşınmaz malikinin, tebliğ tarihinden itibaren idari yargıda iptal davası açması halinde, söz konusu davanın davalısı, kamulaştırma işlemini gerçekleştiren idare olacaktır. Açılan iptal davasının önemi, kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davasında, bekletici mesele yapılabilmesidir. Malik tarafından, idari yargıda açılan iptal davasının, kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davasında bekletici mesele yapılabilmesi için, davanın açılması sırasında yürütmenin durdurulması talebinde bulunulması gerekir. İdare Mahkemesince, kamulaştırmanın iptaline karar verilmesi halinde Asliye Hukuk Mahkemesi konusuz kalan bedel tespiti ve tescil davasının reddine karar verecektir. İdare Mahkemesinin iptal davasının reddine karar vermesi halindeyse, Asliye Hukuk Mahkemesi kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davasında, usul ve yasalar doğrultusunda karar verecektir. Kamulaştırma kararlarının iptal edilebilmesi için yapılması gerekenlere dair daha detaylı bilgi için “Kamulaştırma Kararının İptali” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Kamulaştırmanın İptali Davası Açılmaması Halinde Dava Süreci Malikin tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içinde idari yargıda dava açmaması halinde ise, dava asliye hukuk mahkemesi tarafından belirlenen günde duruşma yapılmak suretiyle devam eder. Duruşmada, tarafların kamulaştırılan taşınmazın bedeli konusunda anlaşamamaları halinde, bedel hâkim tarafından tespit edilecektir. Hâkim, bedel tespiti için, en geç on gün içinde keşif günü tayin eder ve bilirkişi marifetiyle mahallinde keşif yapar. Bilirkişiler ise, taşınmazın değerine ilişkin raporlarını on beş gün içinde mahkemeye sunar. Sonrasında yapılacak duruşmada varsa tarafların bilirkişi raporlarına itirazları dinlenip bilirkişilerin bu itirazlara karşı beyanları alınır. Tarafların bedelde anlaşamamaları üzerine, mahkeme, gerekli görür ise yeni bir bilirkişi heyeti tayin edebilir. Nihayetinde, mahkemece tespit edilen bedelin hak sahibi adına yatırılması ve bedelin yatırıldığını gösteren makbuzun, 15 gün içinde mahkemeye sunulması gerekir. Bu durumda mahkeme, taşınmaz malın idare adına tesciline ve kamulaştırma bedelinin hak sahibine ödenmesine karar verecektir. Ayrıca bu makbuzun mahkemeye sunulması ile kamulaştırma işlemi, taşınmaz ve malik üzerinde hüküm ve sonuçlarını doğurmaya başlayacaktır. 7. Kamulaştırma Bedelinin Tespiti ve Tescil Davasında Verilebilecek Kararlar ve Kanun Yolları Mahkemece, taşınmaz malın idare adına tesciline ve kamulaştırma bedelinin hak sahibine ödenmesine dair karar verildikten sonra işbu karar, tapu dairesine ve paranın yatırıldığı bankaya bildirilir. Kamulaştırılan taşınmazın idare adına tescili kararı kesin karar olup, bu karar hakkında kanun yollarına başvurma olanağı bulunmamaktadır. Ancak önemle belirtmek gerekir ki, bedele ilişkin karara karşı, tarafların kanunda öngörülen sınırlar dahilinde İstinaf ve Temyiz kanun yollarına başvurmaları mümkündür. Diğer taraftan, idare tarafından özel mülkiyete konu taşınmazlara fiili ya da hukuki olarak el atılarak maliklerin ciddi mağduriyetine sebep olduğu durumlara rastlanabilmektedir. Bu durumlarda, mülkiyetin sağladığı hak ve imkanlardan yararlanamaz hale getirilen malik, idare tarafından kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davası açılmaması üzerine uzun sürelerle mağdur edilmektedir. Kamulaştırmasız el atma olarak bilinen bu gibi durumlarda, taşınmazına el atılan hak sahiplerinin başvurabileceği hukuki imkanlar hakkında “Kamulaştırmasız El Atma Davası” yazımızdan bilgi edinebilirsiniz.Konuyla alakalı olarak T.C. Anayasamıza ulaşmak için bkz. Excerpt: Kamulaştırma Kanunu m.10 uyarınca tapuya kayıtlı taşınmazlar için, kamulaştırmanın uzlaşma usulü ile yapılamaması halinde idare tarafından, malike karşı kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davası açılabilir. Bu davada, kamulaştırılan taşınmaz için, taşınmaz malikine hangi tutarda bir kamulaştırma bedeli ödeneceğinin belirlenmesinin yanı sıra, taşınmazın idare adına tescili talep edilir. ### Kamulaştırmasız Hukuki El Atma Kamulaştırmasız hukuki el atma, idarece imar planının fiilen uygulamaya geçirilmemesi veya fiilen kamulaştırma yapılmaksızın, özel mülkiyete tabi taşınmazın kullanımının hukuken engellenmesidir. Bu gibi durumlarda, malikin özel mülkiyetinde bulunan taşınmaza fiziken hiçbir müdahalede bulunulmamasına rağmen, kamulaştırmasız el atma koşullarının oluştuğundan bahsedilerek, hukuki imkânlara başvurulabilir. Mülkiyet hakkı, kişiye, maliki olduğu şeyi, hukuk düzeni içerisinde dilediği gibi kullanma, yararlanma, tasarrufta bulunma hakkı vermektedir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 35. maddesinde, herkesin mülkiyet hakkı anayasal güvence altına alınmış olup bu hakkın ancak kamu yararı dolayısıyla sınırlanabileceği belirtilmiştir. İlgili hükme dayalı olarak idare, kişinin mülkiyet hakkını kamu yararı amacıyla fiili ya da hukuki birtakım müdahalelerle sınırlayabilmektedir. İdarece gerçekleştirilen sınırlamaların uygulamada en sık rastlanan örneklerinden biri özel mülkiyete tabi taşınmaz hakkında yeşil alan belirlemesi yapılmasıdır. Yeşil alan olarak belirlenen taşınmaz üzerinde malik imar hakkı elde edememekte aynı zamanda ilgili taşınmazda uzun süreler boyunca kamulaştırma da yapılmamaktadır. Bahsi geçen durum mülkiyet hakkını ölçüsüz şekilde sınırlandırmakta olup, taşınmazın maliki tarafından idareye karşı kamulaştırmasız hukuki el atma davası açılarak ilgili taşınmazın bedelinin ödenmesi talep edilebilir. 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu Ek Madde 1’e eklenen cümle ile kamulaştırmasız hukuki el atmadan kaynaklanan uyuşmazlıkların adli yargıda görüleceği hüküm altına alınmıştır. Mevcut düzenleme uyarınca kamulaştırmasız hukuki el atma davasında görevli mahkeme asliye hukuk mahkemesi, yetkili mahkeme ise taşınmazın bulunduğu yer mahkemesidir. 1. Kamulaştırmasız El Atma ve Unsurları  Kamulaştırmasız el atma, idarenin mevzuat hükümlerine aykırı şekilde kamulaştırma kararı olmaksızın veya alınan karara uyulmaksızın yaptığı işlemler sonucunda, özel mülkiyete tabi taşınmaza el atmasıdır. Böylelikle, idarece malikin mülkiyet hakkına kısıtlama getirilmektedir. Kamulaştırmasız el atmadan bahsedilebilmesi için şu şartlar var olmalıdır: Özel mülkiyete tabi bir taşınmaza el atılmış olmalıdır. Taşınmaza yapılan müdahale, kamulaştırma yapmaya yetkili idare tarafından gerçekleştirilmiş olmalıdır. El atma, kamu yararı amacı güdülerek yapılmış olmalıdır. El atma neticesinde, malikin mülkiyet hakkı kalıcı olarak sınırlandırılmış olmalıdır. Kamulaştırmasız el atma, fiili el atma şeklinde olabileceği gibi hukuki el atma şeklinde de olabilir. Bu yazımızda “kamulaştırmasız hukuki el atma” kavramı üzerinde durulacaktır. 2. Kamulaştırmasız Hukuki El Atma Kamulaştırmasız hukuki el atma, idarece imar planının fiilen uygulamaya geçirilmemesi veya fiilen kamulaştırma yapılmaksızın, özel mülkiyete tabi taşınmazın kullanımının hukuken engellenmesidir. 3194 sayılı İmar Kanunu madde 10’da, belediyelerin; imar planlarının yürürlüğe girmesinden itibaren en geç 3 ay içinde, planı tatbik etmek üzere 5 yıllık imar programlarını hazırlaması gerektiği düzenlenmiştir. Keza, 5 yıllık imar programlarının sınırları içinde kalan alanlardaki kamu hizmet tesislerine tahsis edilmiş olan yerlerin, 5 yıllık program süresi içinde kamulaştırılması gerekir. Çoğu zaman, idareler tarafından bu hükme uygun hareket edilmemekte, imar planlarının kesinleşmesinin üzerinden uzun yıllar geçmesine rağmen kamulaştırma işlemi yapılmamaktadır. Buna bağlı olarak taşınmazın imar planlarında, yol, park, okul alanı, yeşil saha olarak görünmesi sebebiyle, malikin taşınmaz üzerinde dilediği gibi tasarruf etme özgürlüğü kısıtlanmaktadır. Örneğin, malik, imar planında kamusal alan olarak görünen taşınmazını satamamakta veya üzerinde inşaat yapamamaktadır. İmar planlarının uzun yıllar programa alınmaması ve kamulaştırma yapılmaması sebebiyle, taşınmaz malikinin Anayasa ile güvence altına alınan mülkiyet hakkı belirsiz süre boyunca kullanılamaz hale gelmektedir. Böylece kamu menfaati ile mülkiyet hakkı arasındaki denge bozularak mülkiyet hakkının özüne zarar verilmektedir. Bu durumda, ilgili taşınmaza kamulaştırmasız hukuki el atıldığı kabul edilebilmektedir. Ayrıca İmar Kanunu’nun 18. maddesinde; “düzenleme ortaklık payı (DOP)” olarak bir kavrama yer verilmiştir. Buna göre, belediyeler veya valiliklerce düzenlemeye tabi tutulan arazi ve arsaların maliklere dağıtımı sırasında, düzenlemenin taşınmazların değerlerinde artış sağlamasının karşılığı olarak yüzölçümlerinin bir kısmı idareye geçmektedir. Ancak, bu maddeye göre alınacak düzenleme ortaklık payları, düzenlemeye tabi tutulan arazi ve arsaların düzenlenmeden önceki yüzölçümlerinin ’ini geçemez. Anılan madde uyarınca düşülen düzenleme ortaklık payının ’in üzerinde olması veya aynı taşınmazdan mükerrer şekilde DOP kesintisi yapılması gibi hallerde hukuki el atma söz konusu olacaktır. Kamulaştırma Kanunu’nda yapılan güncellemelerden sonra, hukuki el atma hususu Ek Madde 1’de düzenlenmektedir. Düzenleme uyarınca, uygulama imar planında kamu hizmetine ayrılan taşınmazlarda, imar planının yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 5 yıl içinde taşınmazın imar planına uygun şekilde yapılandırılması gerekir. Keza, idarenin bütçesi dâhilinde olmak üzere kamulaştırma işlemlerinin yapılması da bahsi geçen Kanun maddesi uyarınca yasal bir zorunluluktur. Aksi halde, taşınmaz üzerinde malikin tasarruf yetkisini kısıtlayan idari müdahaleyi kaldıracak şekilde imar planı yeniden değiştirilmelidir. Bu noktada önemle belirtmek isteriz ki, 1/1000 ölçekli uygulama imar planları ile taşınmaza hukuken el atıldığından bahsedilebilse de, 1/5000 ölçekli nazım imar planı değişiklikleri gerekçe gösterilerek taşınmaza hukuken el atıldığından bahisle idari yargıda dava açılması mümkün değildir. 3. Kamulaştırmasız Fiili El Atma ile Kamulaştırmasız Hukuki El Atma Ayrımı  Fiili el atma, idarenin kamulaştırma işlemi için öngörülen usul ve esaslara uymaksızın özel mülkiyete tabii taşınmaza, fiilen el atması ve malikin mülkiyet hakkının ihlal edilmesidir. Önemle belirtmek gerekir ki, hukuki el atmadan bahsedilebilmesi için, idarenin taşınmaza fiilen el atmış olmasına gerek yoktur. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2010/5-662 Esas 2010/651 Karar sayılı 15.12.2010 tarihli kararında şöyle bir hüküm kurulmuştur: “…….uzun yıllar programa alınmayan imar planının fiilen hayata geçirilmemesi nedeniyle kamulaştırma ya da takas cihetine gitmeyen davalı İdarece, pasif ve suskun kalınmak ve işlem tesis edilmemek suretiyle taşınmaza müdahale edildiği; bu haliyle İdarenin eyleminin, mülkiyet hakkının özüne dokunan ve onu ortadan kaldıran bir niteliğe sahip bulunan kamulaştırmasız el koyma olgusunun varlığı için yeterli bulunduğu, her türlü izahtan varestedir. Bu itibarla, kamulaştırmasız el koyma olgusunun varlığının doğal sonucu, İdarenin hukuka aykırı eylemiyle mülkiyet hakkı engellenen taşınmaz mal sahibi davacının, dava yoluyla kamulaştırmasız el koyma hükümleri doğrultusunda mülkiyetin bedele çevrilmesini, eş söyleyişle idareden değer karşılığının verilmesini isteyebileceği açıktır…..” Bu kararda, idarenin imar planında kamusal alan olarak belirlediği taşınmazı kamulaştırmaması hali, kamulaştırmasız el atma kavramı kapsamında değerlendirilmiştir. İdarenin pasif ve suskun kalması, kamulaştırmasız el atma için yeterli kabul edilmiş olup ayrıca idarenin taşınmaza fiilen el atması koşulu aranmamıştır. Danıştay da Yargıtay ile aynı görüşü benimsemektedir. Fiili kamulaştırmasız el atma, bir anlamda idarenin haksız fiili olarak kabul edilmektedir. Bu eyleme karşı taşınmaz malikinin adli yargı mercilerinden olan asliye hukuk mahkemelerinde dava açarak müdahalenin meni, ecrimisil ve tazminat talep etmesi mümkündür. Konuya ilişkin olarak El Atmanın Önlenmesi Davası – Müdahalenin Men’i ve Ecrimisil (Haksız İşgal) Tazminatı Davası isimli yazılarımızı inceleyebilirsiniz.    4. Kamulaştırmasız Hukuki El Atmaya Karşı Yargısal Koruma Hukuki el atma halinde, mülkiyet taşınmaz malikinin üzerinde kalmaya devam etmekte olsa da malikin mülkiyet hakkı hem içerik hem de süre açısından kullanılamaz hale getirilmektedir. Anayasada korunan mülkiyet hakkı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) tazminat kararları çerçevesinde, taşınmaz malikinin bu şekilde uğradığı zararların karşılanması gerektiği kabul edilmektedir. İdarenin 5 yıl içinde gerekli işlemleri yapmaması nedeniyle taşınmazına hukuki el atılarak tasarruf yetkisi kısıtlanan malik, taşınmazın kamulaştırmasından sorumlu idare aleyhine idari yargıda dava açabilir. Kısa süre öncesine kadar malikin, bu davayı açmadan önce, idareye başvurması ve kamulaştırmaya ilişkin uzlaşma sürecini başlatması hukuki bir zorunluluktu. Ancak uzlaşma şartı, kamulaştırma işlemleri için zorunlu ön şart olarak kabul edilen ve mülkiyet hakkı zaten ihlal edilen malik açısında süreci daha da uzatıp zorlaştırmaktaydı. Uzlaşma müessesine ilişkin daha detaylı bilgi için “Kamulaştırmada İdare ile Uzlaşmak” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Uzlaşma şartı, malik lehine bir gelişme olarak, Anayasa Mahkemesinin, 05.04.2019 tarihli ve 30736 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 2016/181E., 2018/111K. sayılı ilamı iptal edilmiştir. Dolayısıyla taşınmazına hukuki el atılan malikin, dava açmadan önce uzlaşma başvurusu yapması gerekmemektedir. Bahse konu Anayasa Mahkemesi kararının detaylarına ve konunun hukuki incelemesine “Hukuki El Atmada İdare İle Uzlaşma Zorunlu Mu ?” başlıklı yazımızdan ulaşabilirsiniz. 5. Kamulaştırmasız Hukuki El Atmadan Kaynaklı Tazminat Talebinin Şartları Yukarıdaki açıklamalar ışığında bir taşınmaza hukuken el atıldığı gerekçesiyle, taşınmazın bedelini ilgili idareden isteyebilmek için aşağıdaki şartların bir arada bulunması gerekir: Malikin taşınmazı, imar planında yeşil saha, park, okul gibi kamuya ayrılan bir alan üzerinde bulunmalı veyahut imar uygulaması sebebiyle düşülen düzenleme ortaklık payı yüzde kırk beşin üzerinde olmalıdır. İmar planı kesinleşmiş olmalıdır. İmar planının kesinleşmesinden itibaren beş yıl geçtiği halde belediye veya ilgili idare tarafından kamulaştırma işlemi yapılmamış olmalıdır. Tüm bu şartların varlığı halinde taşınmaz maliki, kamulaştırma bedelinin ilgili idare tarafından ödenmesi talebiyle dava açabilecektir. 6. Taşınmazın Yeşil Alan Olarak Belirlenmesi Halinde Kamulaştırmasız Hukuki El Atma Davası Yeşil alanlar; temelde dinlenme ve oyun alanları olarak ikiye ayrılan, kamunun yararlanması için oluşturulmuş açık alanlardır. İdarece yapılan imar planları ile özel mülkiyete konu kimi alanlar yeşil alan olarak belirlenebilmektedir. Uygulama imar planı ile yeşil alan olarak belirlenen taşınmazın malikleri ilgili taşınmaz üzerinde imar hakkı elde edememektedir. Bununla beraber uzunca süreler boyunca ilgili taşınmazda kamulaştırma da yapılmamaktadır. İfade edilen durum yeşil alan olarak ilan edilen taşınmazın malikinin mülkiyet hakkını oldukça kısıtlamaktadır. Yargıtay’ın yerleşik içtihadına göre imar planı ile yeşil alan olarak ayrılan yerlerde 1/1000 ölçekli uygulama imar planının kesinleşmesinden itibaren 5 yıl içinde yeşil alan amacına uygun olarak kamulaştırma görevi yerine getirilmez ise, malike taşınmazın bedelinin ödenmesi gerekir. Dolayısıyla idarece yapılan imar planı ile taşınmaz yeşil alan olarak belirlenmişse malik idareye karşı açacağı kamulaştırmasız hukuki el atma davası ile ilgili taşınmazın bedelini talep edebilecektir. İlgili davada taşınmazın bedeli belirlenirken keşif ve bilirkişi incelemesi yapılmalı, taşınmazın dava tarihindeki cinsi, yüzölçümü gibi değerini etkileyecek tüm unsurları ve üzerinde bulunan haklar ve yükümlülükler dikkate alınmalıdır. 7. Kamulaştırmasız Hukuki El Atma Davalarında Görevli ve Yetkili Mahkeme 26.11.2022 tarih ve 32025 sayılı Resmi Gazete’de Vergi Usul Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. İlgili Kanun’da Kamulaştırma Kanunu Ek Madde 1’e eklenen cümle ile kamulaştırmasız hukuki el atmadan doğan uyuşmazlıkların adli yargıda görüleceği düzenlenmiştir. Mevcut düzenleme uyarınca, kamulaştırmasız hukuki el atma davalarında görevli mahkeme asliye hukuk mahkemesi, yetkili mahkeme ise taşınmazın bulunduğu yer mahkemesidir. 8. Kamulaştırmasız Hukuki El Atma Davalarında Zamanaşımı ve Süreler  Kamulaştırmasız el atma durumlarında, malikin özel mülkiyetinde bulunan taşınmaza idare tarafından müdahalede bulunulmakta ve Anayasal güvence altına alınan mülkiyet hakkına zarar verilmektedir. Bu nedenle kamulaştırmasız el atma durumlarında idare aleyhine tazminat veya el atmanın önlenmesi talebiyle hukuki yollara başvurulabilmesi için, kural olarak hak sürücü süre veya zamanaşımı süresi öngörülmemiştir. 9. Sıkça Sorulan Sorular Kamulaştırmasız El Atma Nedir? Kamulaştırmasız el atma, idarenin bir taşınmazı kamulaştırma hükümlerine uygun olmadan, bedelsiz bir şekilde kamu hizmetine özgülemesini ifade etmektedir.   Kamulaştırmasız El Atma Davası Kime Karşı Açılır? Kamulaştırmasız el atma davası, taşınmaza hukuka aykırı bir şekilde el atan kamu kurumuna karşı açılmaktadır. Kamulaştırmasız El Atma Davasında Ne Talep Edilir? Kamulaştırmasız el atma davasında, malikin haksız fiil nedeniyle uğradığı zararlar mevcutsa zararlarının tazmini ve sahip olduğu taşınmazın bedeli talep edilebilecektir. Kamulaştırmasız Hukuki El Atma Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme Neresidir? Kamulaştırmasız hukuki el atma davasında görevli mahkeme asliye hukuk mahkemeleri yetkili mahkeme ise taşınmazın bulunduğu yer mahkemesidir. Kamulaştırmasız El Atma Davasında Zamanaşımı Süresi Var mıdır? Kamulaştırmasız el atma davalarında zamanaşımı süresi yoktur. Bu nedenle, kamulaştırma işlemi yapılmaksızın gayrimenkulüne el konulmuş kimseler, her zaman dava açma hakkına sahiptir. Kamulaştırmasız El Atma Davalarında Uzlaşma Dava Şartı mıdır? Kamulaştırmasız el atma davası açılmadan önce uzlaşma prosedürünü tüketmek dava şartı değildir. DOP Kesintisi Kamulaştırmasız El Atma Davasına Konu Olabilir mi? Mevcut düzenlemeler uyarınca DOP kesintisi en fazla oranında yapılabilir. ’lik orana kadar yapılan DOP kesintileri kamulaştırmasız el atma davasına konu olmayacaktır. Ancak bu oranı aşan bir DOP kesintisi olursa kamulaştırmasız el atma davası açılabilir. Taşınmazın Malikin Rızasıyla Kamuya Terk Edilmesi Durumunda Kamulaştırmasız El Atma Davası Açılabilir mi? Taşınmaz, malikin rızası ile idareye bağışlanmışsa kamulaştırmasız el atma söz konusu olmadığı için bu yönde bir dava da açılamayacaktır. Ancak idare taşınmazı malikin bağışlama iradesine uygun olmayarak kullanılıyorsa yani taşınmazı kamu hizmetine ayırmak yerine örneğin ticari bir faaliyette kullanıyorsa taşınmazı bağışlayan malik idareye karşı kamulaştırmasız el atma davası açabilir. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararları da bu yöndedir. Kamulaştırmasız El Atma Davalarında Hükmedilen Tazminat Miktarının İcra Takibine Konu Edilebilmesi İçin Kararın Kesinleşmesi Şart mıdır? Kamulaştırma Kanunu Geçici Madde 14’te kamulaştırmasız el atma davasında hükmedilen tazminatın elde edilebilmesi için kararın kesinleşmesinin şart olduğu düzenlenmişti. Ancak Anayasa Mahkemesi, mülkiyet hakkının önemine binaen, 2021 yılında ilgili hükmü iptal etmiştir. Dolayısıyla artık, kamulaştırmasız el atma davasında hükmedilen tazminat bedeli, kararının kesinleşmesinin beklenmesine gerek olmaksızın idari başvuru sonrası icra takibine konu edilebilecektir. Excerpt: Kamulaştırmasız hukuki el atma, idarece imar planının fiilen uygulamaya geçirilmemesi veya fiilen kamulaştırılma yapılmaksızın, özel mülkiyete tabi taşınmazın kullanımının hukuken engellenmesidir. ### Acele Kamulaştırmada Bedel Tespit ve El Koyma Süreci Anayasa ile koruma altına alınmış olan mülkiyet hakkının ancak ve ancak “kamu yararı” gerekçesi ile sınırlandırılması mümkündür. Kanunda istisnai olarak sayılan kimi olağanüstü durumlarda, kamu yararının acil ihtiyaçları gereği, bahse konu taşınmazın ivedi bir şekilde idareye tahsisi gerekebilmektedir. Acele kamulaştırma olarak ifade edilen bu müessese, Kamulaştırma Kanunun 27. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre olağanüstü sayılabilecek birtakım hal ve koşullarda, uzmanlar tarafından gerçekleştirilecek olan değer tespiti hariç, diğer kamulaştırma işlemlerinin sonradan tamamlanması şartıyla acele kamulaştırma kararı verilebilmektedir. Kamulaştırma müessesesi, malikin ilgili taşınmaz üzerindeki mülkiyet hakkına doğrudan müdahale edilmesini mümkün kılmaktadır. Kamulaştırma, belli usul ve şartlara uygun olarak yerine getirilmesi mecburi olan pek çok iş ve işlem ile mümkün olabildiği için, uzun sayılabilecek bir süreçte tamamlanabilmektedir. Ancak kanunda olağanüstü kimi durumlarda, ivedilik gerektirmesi sebebiyle kamulaştırma işlemlerinin bir kısmı sonradan yerine getirilmek üzere, taşınmazların acele kamulaştırılmasına imkan tanınmıştır. 1. Acele Kamulaştırma Yapılabilecek Haller Acele kamulaştırma yapılabileceğine ilişkin Kamulaştırma Kanunu’nun 27. maddesinde düzenlenen olağanüstü haller şunlardır: 3634 sayılı Milli Müdafaa Mükellefiyeti Kanununun uygulanması yurt savunmasının gerektirdiği haller, Bakanlar Kurulu kararı ile Kamulaştırmanın acelelik unsuru taşıdığının tespit edildiği haller, Özel kanunlarda öngörülen acele kamulaştırma yapılabilecek haller. Olağanüstü hallerin hangi koşullarda var olduğunun kabul edilebileceği hususu da dahil olmak üzere, acele kamulaştırma kavramına ilişkin ayrıntılı bilgi için “Acele Kamulaştırma Nedir?” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 2. Acele Kamulaştırma Uygulama Süreci Usulü Olağan kamulaştırmadan farklı olarak acele kamulaştırma, kıymet takdiri dışındaki işlemler daha sonradan tamamlanmak üzere, mevzuatta öngörülen usul ve şekillerde taşınmaza el koyma şeklidir. Söz konusu süreçte, acele olarak kamulaştırmaya karar verilse de, ertelenen işlemlerin makul bir süre sonra tıpkı normal kamulaştırma sürecindeki gibi aynen yerine getirilmesi gerekir.Acele kamulaştırma ve el koyma kararından sonra, İdare öncelikle mal sahibi ile anlaşma yaparak taşınmazı satın almayı deneyecektir. “Uzlaşma” olarak ifade edilen bu anlaşma sürecinin ayrıntıları “Kamulaştırmada İdare ile Uzlaşmak” başlıklı makalemizde detaylıca izah edilmiştir. Taraflar arasında bu görüşmeler nihayetinde uzlaşma sağlanır ise, idarenin, uzlaşılan bedeli malike ödemesini müteakip kamulaştırma işlemi sonlanmaktadır. Uzlaşma sağlanamazsa idare tarafından ayrıca kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davası açılması gerekecektir. Bu konudaki detaylı bilgi için “Kamulaştırma Bedelinin Tespiti ve Tescil Davası” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz.İdare, acele kamulaştırma kararı almakla kamu yararı olan acil konuyu çözdüğünü düşünerek, uzlaşma sağlanmamış olmasına rağmen makul süre içinde bahsi geçen davayı açmayı ihmal edebilmektedir. Yerleşik Yargıtay içtihatlarına göre, idareye kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davası açması için tanınan makul süre, acele el koyma kararından itibaren 6 aydır. Bu süre içinde dava açmayan idarenin, ilgili taşınmaza kamulaştırmasız el attığı kabul edilir.Hakkın kötüye kullanılması yasağına aykırılık teşkil eden bu durum karşısında malik, kamulaştırma bedelinin tespiti talebiyle dava açabilir. Doktrin ve uygulamadaki genel kanı, Yargıtay kararında belirtilen işbu sürenin, taşınmaz maliki için de geçerli olacağı yönündedir. Buradan bahisle, kamulaştırma bedelinin tespitini isteyen malikin bahse konu davayı açması için 6 aylık süreye tabi olduğu kabul edilmektedir. 3. Acele Kamulaştırma Bedeli Önemle belirtmek gerekir ki; 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 27. maddesi kapsamındaki düzenlemeler, acele kamulaştırmaya konu taşınmaz mülkiyetinin devrine ilişkin değildir. Buna göre, mahkemece yapılacak işlem, taşınmazın değerini tespitten öteye geçmeyecek ve tescil ile ilgili herhangi bir sonuç doğurmayacaktır. Bu bağlamda mahkemenin tespit ettiği bedel, idarece, mahkemenin belirlediği bankanın taşınmaz maliki adına açılacak hesabına yatırılmalıdır. 4. El Koyma Kararı Nedir? Nasıl Verilir? İdarece bahse konu bedel banka hesabına yatırılıp, dekont mahkemeye sunulduktan sonra, mahkeme, acele kamulaştırmaya ilişkin kararda belirlenen usul ve esasa uygun hareket edilip edilmediğini inceler. Herhangi bir hukuka aykırılık tespit edilmez ise taşınmaz hakkında el koyma kararı verilerek, tapu kaydına el koyma şerhi işlenecektir. Acele kamulaştırma ve el koyma kararı alan idarenin, kamulaştırma işleminin geri kalan aşamalarını yerine getirmeme gibi bir seçim hakkı bulunmamaktadır. Uygulamada, acele kamulaştırma kararının alınması, değer tespiti yapılması, bedelin depo edilmesi ve el koyma aşamalarının tamamlanmasına rağmen taşınmazın malikine söz konusu sürecin tebliğ edilmediği birtakım durumlara rastlanabilmektedir. Böyle durumlarda, malikin bahse konu acele kamulaştırma sürecinden haricen haberdar olması halinde, kamulaştırma işlemine ve bedele karşı ilgili yasal süreler içinde dava açma hakkı doğacaktır. 5. Malikin Tapuda Ferağ Vermesi Mahkemece el koyma kararı verildiğinde, acele kamulaştırma işlemi taşınmaz malikine tebliğ edilir. Tebligatın akabinde taşınmaz sahibi tapuda ferağ ((bir mülkü) resmi olarak başkasına verme) vererek, bankada adına yatırılan parayı alırsa, kamulaştırma işlemi kesinleşir ve bu bedel kamulaştırma bedeli olur. Taşınmaz sahibi tapuda ferağ vermezse, yukarıda da ayrıntılı olarak izah ettiğimiz üzere, idarece kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davası açılabilir. 6. Acele El Koyma Kararı Verilen Taşınmazın Boşaltılması Zorunlu mudur? Acele el koyma kararı ile birlikte tescil kararı verilemediği gibi, taşınmazın boşaltılması talebinin de bu aşamada yapılması mümkün değildir. Mahkemece verilen el koyma kararı sayesinde idare sadece taşınmazda kamu yararı için gerekli olan işlemi yapabilecektir. 7. Acele Kamulaştırma Kararında Tespit Edilen Bedele İtiraz Edilebilir mi? Kıymet takdir komisyonunun belirlediği bedel, acele kamulaştırılmasına karar verilen taşınmazın kamulaştırma bedeli olmayıp, kesin hüküm niteliği taşımamaktadır. Dolayısıyla, komisyonun belirlediği bu bedele ve verilmiş olan el koyma kararına karşı herhangi bir dava yoluna gidilemez. Zira “delil tespiti” niteliğinde olan bu kararın icra edilebilirliği olmadığı gibi, temyiz edilmesi de mümkün değildir.Başka bir deyişle, acele kamulaştırma kararına itiraz edilir ise, mahkemece taşınmazın geri verilmesine ya da kararın iptaline karar verilmesi mümkün değildir. 8. Acele El Koyma Kararından Sonra Taraflar Nasıl Bir Yol İzleyebilir? Acele kamulaştırma ve el koyma kararı taşınmaz malikine tebliğ edilir. Taşınmaz maliki söz konusu bedeli uygun ve yeterli bulursa, kendi adına bankaya yatırılan parayı alıp tapuda taşınmazdan feragat edebilir. Bu durumda kamulaştırma bedeli de acele kamulaştırma ve el koyma sürecinde tespit edilen bedel üzerinden kesinleşecektir.İkinci seçenek ise daha sık olarak başvurulan bir yol olup, bu yol taşınmaz malikinin tespit edilen bedeli az bulması ve uzlaşmak istememesidir. Bu durumda da idare tarafından, ilgili yasa hükmü ve yargı kararları gereğince, yukarıda izah edilen bedel tespiti ve tescil süreci başlatılmalıdır. 9. İdarenin Makul Süre İçinde Bedel Tespiti ve Tescil Davası Açmaması Halinde Ne Yapılabilir? İdarenin 6 aylık makul süre içerisinde kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davası açmaması, acele kamulaştırmaya konu taşınmazın maliki aleyhinde (lehinde)? kamulaştırmasız el atma olgusunu ortaya çıkarır. Bu durumda malik, idare aleyhine yargı yoluna gidilebilir.Ancak önemle belirtmek gerekir ki; son dönemde mevzuatta yapılan birtakım yasal değişikliklerle kamulaştırmasız el atma nedeniyle tazminat süreci, kendine has bir bedel tespit sürecine dönüştürülmüştür. Mülkiyet hakkını korumak isteyen malikler tarafından çok merak edilen bir diğer husus, kamulaştırma kararlarının iptalinin mümkün olup olmadığı hususudur. Bir nevi idari işlem statüsündeki kamulaştırma işlemine karşı, malikler, bazı şartların varlığı halinde kamulaştırma kararının iptali istemiyle idari yargıda dava açabilirler. Keza, bazı durumlarda malikin ya da mirasçılarının, kamulaştırılan taşınmazın iadesi için geri alma davası açması dahi söz konusu olabilmektedir. Yine, taşınmazın tamamının değil de yalnızca bir kısmının kamulaştırıldığı kimi durumlarda da, malik, çeşitli dava yollarına başvurabilmektedir. Tüm bu dava türleriyle ilgili daha detaylı bilgiye “Kamulaştırma Kararının İptali” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz.Konuyla alakalı olarak T.C. Anayasamıza ulaşmak için bkz. Excerpt: cele kamulaştırma olarak ifade edilen bu müessese, Kamulaştırma Kanunun 27. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre olağanüstü sayılabilecek birtakım hal ve koşullarda, uzmanlar tarafından gerçekleştirilecek olan değer tespiti hariç, diğer kamulaştırma işlemlerinin sonradan tamamlanması şartıyla acele kamulaştırma kararı verilebilmektedir. ### Kamulaştırmasız El Atma Davası Kamu hizmetlerinin sağlıklı bir şekilde yürütülebilmesi adına, özel mülkiyette bulunan bazı taşınmazların ilgili idareye tahsisi gerekebilmektedir. Anayasamızın “Kamulaştırma” başlıklı 46. maddesinde yer verildiği üzere, birtakım şartların varlığı halinde, malikinin rızası aranmaksızın, ilgili taşınmazın idare adına kamulaştırılması mümkün olabilmektedir. Bazen, idare, yükümlü olduğu usul ve esaslara uymaksızın, malikin taşınmazdaki mülkiyet hakkına kamulaştırmasız el atma yoluyla müdahalede bulunabilmektedir. Kamulaştırmasız fiili el atma ya da kamulaştırmasız hukuki el atma olarak görülebilen bu gibi durumlarda, malikin başvurabileceği bazı hukuki yollar söz konusu olabilmektedir. Kural olarak hiçbir zamanaşımına veya hak düşürücü süreye tabi olmayan kamulaştırmasız el atma davalarında görevli ve yetkili mahkeme, kamulaştırmasız el atmanın türüne göre belirlenir. Kamulaştırmasız hukuki el atma davasının, idare mahkemelerinde açılması gerekirken, fiili el atmalara ilişkin davalarda görevli ve yetkili mahkeme, gayrimenkulün bulunduğu yerdeki Asliye Hukuk Mahkemeleridir. 1. Kamulaştırmasız El Atma Nedir? Mevzuatımızda kamulaştırma işlemleri için izlenmesi gereken usul ve esaslar açıkça düzenlenmektedir. Kimi durumlarda, idare, bahse konu usul ve esaslara uymaksızın, bilhassa taşınmaz bedelinin nakden ve peşinen ödenmesi şartını yerine getirmeksizin, malikin mülkiyet hakkına müdahalede bulunulabilmektedir. Taşınmazların kamulaştırılmaksızın kamu hizmetine ayrılması suretiyle vuku bulan mülkiyet hakkına müdahale hali, mevzuattaki idari süreç tamamlanmaksızın taşınmazlara fiilen el koyulması şeklinde olabilmektedir. Diğer taraftan, fiziken hiçbir müdahale olmamasına rağmen, malikin mülkiyet hakkını kullanmasına engel olacak şekilde hukuki müdahalelerle de, kamulaştırma yapılmaksızın taşınmaza el atılabilmektedir. İdarenin, usul ve mevzuata aykırı olarak malikin taşınmaz üzerinde tasarruf yetkisini kısıtlayan veya tamamen ortadan kaldıran bu müdahalesi, “kamulaştırmasız el atma” şeklinde tanımlanmaktadır. 2. Fiili El Atma ile Hukuki El Atma Arasındaki Fark Nedir? Kamulaştırmasız el atma hususunda, hukuki yollara başvuru usul ve şartlarının doğru şekilde belirlenebilmesi için, bahse konu usulsüzlüğün doğru şekilde tespiti gerekir. Zira kamulaştırmasız el atma, taşınmaza fiili el atma olarak gerçekleşebileceği gibi, hukuki el atarak mülkiyet hakkına zarar vermek suretiyle de oluşabilir. 3. Fiili El Atmadan Kaynaklanan Kamulaştırmasız El Atma Kamulaştırma işlemi yapılmaksızın veya kamulaştırmaya başlansa bile usule uygun şekilde tamamlanmaksızın, özel mülkiyete konu bazı taşınmazların tamamına veya bir kısmına idarece fiziken el konulabilmektedir. Başka bir deyişle, idarenin taşınmaz üzerinde fiilen tasarrufta bulunmak suretiyle malikin taşınmazı kullanmasına veya en azından mülkiyet hakkının sağladığı imkanlardan yararlanmasına engel olunabilmektedir. Bu gibi durumlarda fiili el atmadan kaynaklanan kamulaştırmasız el atmanın gerçekleştiği söylenebilir. 4. Hukuki El Atmadan Kaynaklanan Kamulaştırmasız El Atma Uygulamada sıkça görülen bir diğer durum ise, belediye tarafından yapılan imar planlarının fiiliyatta uygulamaya alınmaması ve malikin taşınmazdan yararlanmasına engel olunmasıdır. Bu durum hukuki el atma olarak değerlendirilmekte olup, kamulaştırmasız el atmanın varlığından söz edilebilir. Esasen, özel mülkiyette bulunan kimi taşınmazların, uygulama imar planlarıyla, kamu yararı gereği idarenin kullanımına ayrılması mümkündür. Ancak, Anayasal güvence altına alınmış mülkiyet hakkına müdahale anlamına gelen bu uygulama imar planlarının, yürürlük tarihinden itibaren 5 yıl içinde fiiliyata geçirilmelidir. Başka bir deyişle, hukuken el atılan taşınmazın, mevzuata uygun şekilde kamulaştırılarak, uygulama planına uygun şekilde kamusal alana çevrilmesi gerekir. Bedeli ödenmek kaydıyla kamulaştırma işlemlerinin tamamlanmaması halinde ise, mülkiyet hakkının özüne dokunan müdahaleyi kaldıracak şekilde yeni bir imar planı değişikliği yapılması gerekir. Keza, tapu kütüğündeki taşınmaz cinsinin değiştirilmesi suretiyle, malikin mülkiyet hakkına zarar verecek şekilde kamusal alana çevrilmesine rağmen, usul ve esaslara uygun işlemlerle kamulaştırma yapılmaması da el atmadır. Bu gibi suretlerde, ilgililerin taşınmaza ilişkin mülkiyet hakkına hukuki el atmayla müdahale edildiği kabul edilir. Hukuki el atmadan kaynaklanan kamulaştırmasız el atma hususunda daha detaylı bilgi edinmek için “Kamulaştırmasız Hukuki El Atma” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 5. Kamulaştırmasız El Atmada Malikin Başvurabileceği Yollar Nedir? Mevzuata uygun şekilde kamulaştırma işlemi yapılmaksızın taşınmazın tamamına ya da bir kısmına idare tarafından fiilen el atılan malikin başvurabileceği birtakım hukuki yollar vardır. Malik, “Kamulaştırmasız El Atma Davası”, “Tazminat Davası” veya “Bedel Davası” denilen bir dava açarak, kamulaştırmasız fiili el atılan kısma ilişkin bedelin belirlenerek, kendisine ödenmesini isteyebilir. Bu davayı açan malik, özel mülkiyetinde bulunan taşınmazın dava tarihindeki değerinin kendisine ödenmesini talep ederek taşınmazın mülkiyetini idareye devretmeyi kabul etmiş sayılır. Uygulamada sıklıkla başvurulan bu bedel tespit sürecine ilişkin usul ve esaslar, Kamulaştırma Kanunun geçici 6. maddesinde açıkça düzenlenmiştir. Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarıyla şekillenen uygulamada ise, bahse konu taşınmazın el atma tarihindeki özellikleri göz önünde bulundurularak dava tarihindeki değerinin malike ödenmesine karar verilmektedir. Kamulaştırmasız el atma durumlarında bedel tespitini amaçlayan tazminat davalarının usul ve esaslarına ilişkin daha detaylı bilgi için “Kamulaştırmasız El Atmada Bedel Tespit Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Diğer taraftan, bu madde hükmüne uygun şekilde dava açılabilmesinin ön şartı olarak “uzlaşma” usulünün uygulanması gerekir. Kamulaştırma işlemlerinde uzlaşmanın usul ve şartlarına ilişkin daha detaylı bilgiye ulaşmak için “Kamulaştırmada İdare ile Uzlaşmak” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. İştirak halinde veya müşterek mülkiyette, paydaşların tek başına dava hakları vardır. Ancak açılan davanın neticesi, dava açmayan paydaşları etkilemeyecektir. 6. Kamulaştırmasız El Atma Davalarında Görevli ve Yetkili Mahkeme Mevzuatta yapılan son düzenlemeler ile, kamulaştırmasız el atma hususundaki davalarda hangi mahkemenin görevli olduğu netlik kazanmıştır. Yukarıda izah edilen hukuki el atma hali, bir nevi idari işlem olarak nitelendirilmektedir. Buna olup, hukuki el atmadan kaynaklanan kamulaştırmasız el atma davalarında, bahse konu idari işlemin iptali istemiyle idari yargıda dava açılması gerekmektedir. Fiili el atmalara ilişkin davalarının ise, gayrimenkulün bulunduğu yerdeki Asliye Hukuk Mahkemelerinde açılması gerekir. 7. Kamulaştırmasız El Atma Davasında Zamanaşımı ve Süreler Kamulaştırma veya kamulaştırmasız el atma durumlarında, malikin özel mülkiyetinde bulunan taşınmaza idare tarafından müdahalede bulunmakta ve Anayasal güvence altına alınan mülkiyet hakkına zarar verilmektedir. İdare aleyhine tazminat veya el atmanın önlenmesi talebiyle başvurulabilecek hukuki yollar, temel hak ve özgürlüklerden olan mülkiyet hakkından kaynakladığı için, kural olarak süreye tabi değildir. 8. Kamulaştırmasız El Atma ve Ecrimisil Rızası hilafına taşınmazı işgal edilen malikin işgalciden isteyebileceği ve bir anlamda kira bedeli olarak kabul edilebilecek bedele hukukumuzda “ecrimisil” denmektedir. Konuya ilişkin detaylı bilgiye “Ecrimisil Davası (Haksız İşgal Tazminatı)” başlıklı yazımızdan ulaşabilirsiniz. Özel mülkiyetindeki taşınmazı idarece haksız şekilde işgal edilen malik, mülkiyet hakkının kendisine tanıdığı imkanlardan faydalanamaması dolayısıyla uğradığı zararın tazmini için, idareden ecrimisil talebinde bulunabilir. Ecrimisil davası, ayrı bir dava olarak açılabileceği gibi, “El Atmanın Önlenmesi Davası” veya “Kamulaştırmasız El Atma Davası” ile beraber de ecrimisil talep edilmesi mümkündür. Ancak, ecrimisil taleplerinde 5 yıllık zamanaşımı söz konusu olup dava tarihinden itibaren geriye dönük ancak 5 yıllık zaman dilimi için ecrimisil talep edilebilecektir. El atma durumu daha uzun süredir devam ediyor olsa bile, önceki senelere ilişkin ecrimisil talep hakkı ortadan kalkmış olur.Konuyla alakalı olarak T.C. Anayasamıza ulaşmak için bkz. Excerpt: Kimi durumlarda, idare, bahse konu usul ve esaslara uymaksızın, bilhassa taşınmaz bedelinin nakden ve peşinen ödenmesi şartını yerine getirmeksizin, malikin mülkiyet hakkına müdahalede bulunulabilmektedir. Taşınmazların kamulaştırılmaksızın kamu hizmetine ayrılması suretiyle vuku bulan mülkiyet hakkına müdahale hali, mevzuattaki idari süreç tamamlanmaksızın taşınmazlara fiilen el koyulması şeklinde olabilmektedir. ### Hukuki El Atmada İdare İle Uzlaşma Zorunlu Mu ? Hukuki el atma, uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmî kurumlara ayrılmak suretiyle, mülkiyet hakkının özüne dokunacak şekilde, bir taşınmaza ilişkin tasarrufun hukuken kısıtlanmasıdır. Kamulaştırma Kanunu’na eklenen Ek 1. maddenin birinci fıkrası dışında kalan bölüm, hukuki el atmaya dayalı tazminat taleplerinde öncelikle idareye başvurulması ve uzlaşma görüşmelerinin tamamlanmasını öngörmekteydi. Ne var ki, kanundaki bu düzenleme, Anayasa Mahkemesi’nin 20.12.2018 tarih ve 2016/181 E., 2018/111 K. sayılı ilamında Anayasa’ya aykırı bulunarak iptal edilmiştir. Tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmelerde ve Anayasamızda özel olarak koruma altına alınan mülkiyet hakkı, temel hak ve özgürlüklerin başlıcalarından biri olup, sahibine geniş yetkiler vermektedir. Ne var ki, bu denli geniş bir korumaya sahip bu hakka bile; kimi zaman özel kişilerce kimi zamansa bizzat idare tarafından müdahale edilebilmektedir.İdarenin, kişinin özel mülkiyetinde bulunan taşınmaz malına, onun rızası hilafına el koyması şeklinde tanımlayabileceğimiz ‘’el atma’’ kavramı ikiye ayrılır. Bunlar; Hukuki El Atma ve Fiili El Atmadır. 1. Hukuki El Atmaya İlişkin Yasal Düzenleme İdare, nazım imar planını detaylandırmak amacıyla uygulama imar planı hazırlayarak, taşınmazların kullanım amacını belirler. Özel mülkiyette bulunan taşınmazlar kimi durumlarda genel hizmetlere ve resmî kurumlara ayrılarak, maliklerinin bu taşınmazlar üzerindeki tasarruf yetkileri hukuken kısıtlanır. İdarenin bu kısıtlaması, kişilerin mülkiyet hakkının özüne dokunmaktadır.Kamulaştırma Kanunu’nda yapılan güncellemelerden sonra gelinen son durumda ise, Ek Madde 1’de hukuki el atma hususu düzenlenmektedir. İlgili madde uyarınca, imar planının kesinleştiği tarihten itibaren 5 yıl içinde, uygulama imar planında kamu hizmetine ayrılan taşınmazlarda plana uygun şekilde değişiklik yapılmalıdır. Keza, idarenin bütçesi dahilinde bu 5 yıllık süre içinde taşınmaz kamulaştırılmalıdır. Aksi halde taşınmaz üzerinde malikin tasarruf yetkisini kısıtlayan idari müdahaleye kaldıracak şekilde imar planı yeniden düzenlenmelidir.Şayet bu süre içerisinde idarece gerekli işlemler yapılmazsa, idarece, taşınmaza hukuken el atılmış olur.Taşınmaza kamulaştırmasız hukuki el atmanın hangi koşullarda gerçekleştiği ve malikin başvurabileceği yasal yolların neler olduğuna ilişkin detaylı inceleme için “Kamulaştırmasız Hukuki El Atma” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Taşınmazına Hukuken El Atılan Malikin Hakları Nelerdir? İdarenin 5 yıl içinde gerekli işlemleri yapmaması nedeniyle taşınmazına hukuki el atılarak tasarruf yetkisi kısıtlanan malik, taşınmazın kamulaştırmasından sorumlu idare aleyhine idari yargıda dava açabilir. Ancak kısa süre öncesine kadar malikin, bu davayı açmadan önce, idareye başvurması ve kamulaştırmaya ilişkin uzlaşma sürecini başlatması hukuki bir zorunluluktu. 3. Anayasa Mahkemesinin 20.12.2018 Tarihli, 2016/181E., 2018/111K. Sayılı Kararının Getirdiği Farklılıklar Nelerdir? Anayasa Mahkemesinin, 05.04.2019 tarihli ve 30736 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 2016/181E., 2018/111K. sayılı ilamıyla hukuki el atmaya dayalı tazminat davalarındaki bazı ön şartlar iptal edilmiştir. Malik lehine bir karar olan bu iptal kararına göre, maliklerin hukuki el atmaya dayalı tazminat davalarından önce idareye başvurması ve uzlaşma başvurusu yapma şartı kaldırılmıştır.Bahse konu Anayasa Mahkemesi’nin 20.12.2018 tarih ve 2016/181 E., 2018/111 K. sayılı ilamının, konuya ilişkin ç bendinin 2 numaralı hüküm fıkrası şu şekilde açıklanabilir: "20.08.2016 tarihli ve 6745 sayılı Yatırımların Proje Bazında Desteklenmesi ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’ un 33. maddesi ile 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’na eklenen Ek 1. maddenin birinci fıkrası dışında kalan bölümünün Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline oybirliğiyle karar verilmiştir." Bahse konu Ek 1. maddenin birinci fıkrası dışında kalan bölüm, hukuki el atmaya dayalı tazminat taleplerinde öncelikle idareye başvurulması ve uzlaşma görüşmelerinin tamamlanmasını öngörmekteydi. Ne var ki Anayasa Mahkemesince 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu Ek 1. maddenin birinci fıkrası dışında uzlaşma sürecine ilişkin hükümler iptal edilerek, karar 05.04.2019 tarihli Resmi Gazetede yayımlanmıştır. Böylece, açılacak davalarda idareye başvuru, zorunlu bir yol olmaktan çıkarılmıştır. Keza, uzlaşma görüşmeleri bir dava şartı olmaktan çıkarıldığından, taşınmazına uygulama imar planındaki değişikliklerle hukuken el atılan malikler, şartların varlığı halinde doğrudan idari yargıda dava açabilecektir. Bu noktada önemle belirtmek isteriz ki, 1/1000 ölçekli uygulama imar planları ile taşınmaza hukuken el atıldığından bahsedilebilir. Ancak, 1/5000 ölçekli nazım imar planı değişiklikleri gerekçe gösterilerek taşınmaza hukuken el atıldığından bahisle idari yargıda dava açılması mümkün değildir. Diğer taraftan, kamulaştırma işlemlerinin bir kısmı için halen kanuni bir zorunluluk olan uzlaşma müessesesine ilişkin detaylı incelememize “Kamulaştırmada Uzlaşma” başlıklı yazımızdan ulaşabilirsiniz. 4. Kamulaştırmasız Hukuki El Atmada Dava Süreci Taşınmazına hukuki el atıldığını iddia eden malik, birtakım şartların varlığı halinde, el atılan taşınmaz bedelinin tazmini talebiyle, el atan idare aleyhine dava açabilir. Bahse konu şartlar şu şekilde listelenebilir: Malikin taşınmazı, imar planında yeşil saha, park, okul gibi kamuya ayrılan bir alanda bulunmalı veyahut imar uygulaması sebebiyle düşülen düzenleme ortaklık payı ’in üzerinde olmalıdır.  İmar planı kesinleşmiş olmalıdır. İmar planının kesinleşmesinden itibaren beş yıl geçtiği halde belediye veya ilgili idare tarafından kamulaştırma işlemi yapılmamış olmalıdır. Tüm bu şartlar uyarınca malikin, idari yargıda açacağı davada; taşınmazın ya da üzerinde tesis edilen irtifak hakkının dava tarihindeki değeri mahkemece tespit edilir. Bu tespit yapılırken, taşınmazın hukuken tasarrufunun kısıtlandığı veya fiilen el konulduğu tarihteki nitelikleri esas alınır. Konuyla alakalı olarak T.C. Anayasamıza ulaşmak için bkz. Excerpt: Anayasa Mahkemesi’ nin hukuki el atmaya ilişkin iptal kararını değerlendirdiğimiz makaleyi iki kısımda incelemeyi uygun bulduk. Makalemizin I. kısmında, hukuki el atmaya ilişkin genel bilgiler ile hukuki el atma sonucu izlenmesi gereken yasal prosedürü inceledik. Makalemizin bu kısmında ise Anayasa Mahkemesi kararını inceleyeceğiz. ### Hukuki El Atma Davalarının Açılma Süresinin Anayasa Mahkemesince İptali Mevzuatın gerektirdiği şartlar yerine getirilmeksizin, özel mülkiyete konu taşınmazların vasfının, uygulama imar planı değişiklikleri sonucunda kamusal alana çevrilmesi, kamulaştırmasız hukuki el atma olarak nitelendirilmektedir. Ancak kimi durumlarda, imar planında kağıt üzerinde yapılan değişiklikler idarece hayata geçirilmemesine rağmen, malikin taşınmaza ilişkin mülkiyet hakkı bir nevi gasp edilmektedir. Bu gibi durumlarda, taşınmaz malikinin kamulaştırmasız hukuki el atma davası açma hakkı olabilmektedir. Malikin, kamulaştırmasız hukuki el atma davasını açma süresinin 07.09.2021 tarihinden itibaren başlayacağına ilişkin Kamulaştırma Kanunu Geçici 11. madde Anayasa Mahkemesince iptal edilmiştir. 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun Ek 1. maddesinde yer bulan işbu düzenleme, 07.09.2016 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6745 sayılı Kanun’un 33. maddesiyle getirilmiştir. Buna göre idarece, uygulama imar planlarının yürürlüğe girmesinden itibaren 5 yıl içinde taşınmaz üzerinde imar planına uygun değişiklikler yapılmalıdır. 1. Kamulaştırma Kanunu’nun İptal Edilen Geçici 11. Maddesi Esasen, yazımızın dayanaklarından biri olan 07.09.2016 yayım tarihli 6745 sayılı Kanun düzenlemesi, bir geçiş hükmüdür. Zira, Kamulaştırma Kanunu’na eklenen Geçici 11. maddeye göre, taşınmazına 07.09.2016’dan önce hukuki el atılan malikin dava açma süresi de 07.09.2021 tarihinden itibaren başlamaktaydı. Yani, şayet idare, hukuken el atılan taşınmaza yönelik olarak herhangi bir işlem tesis etmezse, malik 07.09.2021 tarihine kadar beklemek zorundaydı. Bu tarihten itibaren gerekli prosedürleri işletebilecek ve öncelikle idareyle uzlaşma yoluna gidecek, sonrasındaysa idari dava açma sürelerine riayet ederek hukuki el atmadan kaynaklanan dava açabilecekti. Kamulaştırma işlemlerinde bir nevi satın alma görüşmeleri olarak ifade edilebilecek uzlaşma prosedürüne ilişkin detaylı bilgiye “Kamulaştırmada Uzlaşma” başlıklı yazımızdan ulaşabilirsiniz. Taşınmazına hukuki el atılarak mağdur edilen malikin dava açma süresini 07.09.2021 sonrasına erteleyerek mağduriyetini iyice uzatan bu düzenlemenin Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle birçok başvuru yapılmıştır. 2. Anayasa Mahkemesi’nin 28.03.2018 Tarih ve 2016/196 Esas, 2018/34 Karar Sayılı İptal Kararı Başvurular nihayetinde, Anayasa Mahkemesi, hukuki el atmalara ilişkin dava açma süresini 07.09.2021 tarihine kadar erteleyen yasa hükmünü Anayasaya aykırı bularak iptal etmiştir. Kamulaştırma Kanunu’nun bahse konu Geçici 11. maddesinin iptal edildiğine ilişkin karar, 25.05.2018 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı hem gerekçesi hem de sonucu itibariyle önemli ve yerinde bir karar olup, işbu karara ilişkin önemli satır başları yazımızın devamında ifade edilmektedir. 3. İmar Planlarının Hazırlık ve Yürürlüğe Konma Aşamasının Belirli Bir Süre Gerektirmesi Hususu Anayasa Mahkemesi’nin kararında değindiği ilk önemli husus, imar planlarının hazırlanmasının, ‘’niteliği gereği’’ belli bir süre almasıdır. Mahkeme, çok yerinde bir tespitle, imar planlarının çok boyutluluğuna vurgu yaparak, multidisipliner bir çalışmayı gerektirdiğini ifade etmiştir. Gerçekten de imar planlarının hazırlanarak yürürlüğe konması, hukuki-mali-teknik sebeplerden ötürü belirli bir süre gerektirmektedir. Bu nedenle idare, imar planlarıyla tasarrufu hukuken kısıtlanan taşınmazlarla ilgili, imar planlarının yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 5 yıl içinde, iki yoldan birini tercih etmek durumundadır. Bunlar: Tasarrufu hukuken kısıtlanan taşınmazı kamulaştırmalıdır.veya, Mülkiyet hakkı kullanımına engel olan kısıtlılığı kaldıracak şekilde imar planı değişikliği yapılmalıdır. İptal edilen Geçici 11. madde ise, 07.09.2016 öncesinde gerçekleşen hukuki el atmalar için, idareye, yürürlük tarihinden itibaren 5 yıllık süre tanımaktaydı. Böylece, bu tarihten önceki hukuki el atmalar için idare, 07.09.2021’e kadar imar planının uygulanması için gerekli uygulama işlemlerini yapabilmekteydi. Taşınmazına hukuken el atılan malikler ise hukuki yollara ancak 07.09.2021’den itibaren başvurabilmekteydi. Üstelik maliklerin dava yoluna başvurmadan önce idare ile uzlaşma masasına oturması ve sonrasında idareye başvuru şartını yerine getirmesi bekleniyordu. Taşınmazına hukuki el atılarak temel hak ve özgürlükleri ihlal edilen malikin, hukuki yollarla hakkını araması 07.09.2021 sonrasına ötelendiği gibi, pek çok işlem silsilesine bağlanmış durumdaydı. Özetle, 5 yıllık sürenin dolması, idari yargıda dava açabilmenin ön koşullarından biriydi. 4. İmar Planında Kamu Hizmetine Ayrılan Taşınmaz Üzerinde Malikin Tasarruf Yetkisinin Kısıtlanması Hususu Taşınmaz, imar planında kamu hizmetine ayrılınca, mülkiyet hakkı son bulmaz. Ancak kamu hizmetine ayrılan taşınmaz üzerinde inşaat faaliyetine girişilememesi veya tapuda yapılabilecek satış-bağış-ipotek tesisi gibi tasarruf işlemlerinde sorun yaşanması gibi sebeplerle malikin tasarruf yetkisi kısıtlanır. Diğer taraftan, imar planında kamusal alana ayrılması işlemi, taşınmazın değerini ciddi miktarda düşüreceğinden, malikin mülkiyet hakkı bu açıdan da zarar görür. 5. Mülkiyet Hakkı Kısıtlanırken, Anayasa’nın 13. Maddesindeki Temel İlkelere Dikkat Edilmesi Hususu Anayasanın 13. maddesinde, temel hak ve özgürlüklerin özüne asla dokunulamayacağı net bir şekilde belirtilmiştir. Aynı anayasal düzenlemeye göre, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılabilmesi için gözetilmesi gereken temel ilkeler de tek tek sıralanmıştır. Buna göre, Anayasa ve yasalarla koruma altına alınmış mülkiyet hakkının sınırlandırılmasında, buradaki ölçütler dikkate alınacaktır. Bu maddedeki temel ilkeler ise şu şekildedir: Öze dokunma yasağı,  Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlılık,  Temel hak ve özgürlüklerin ancak kanunla sınırlanabileceği,  Anayasanın Sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine uygunluk,  Ölçülülük (Elverişlilik, Gereklilik, Orantılılık)  Anayasa Mahkemesi, bu ilkelerden hareket ederek, idarenin, başvuruya konu edilen özel mülkiyeti kamusal alana dönüştürme şeklindeki müdahalesinin elverişli ve gerekli olduğunu ifade etmiştir. Ancak Yüksek Mahkeme ‘’orantılılık’’ kriterine gelindiğinde, birtakım önemli değerlendirmelerde bulunmuştur. Mahkeme, özel mülkiyetteki taşınmazın kamusal alan olarak belirlenmesinin kamu yararına uygun olabileceğini kabul etse de, bunun, malike aşırı ve orantısız külfet yüklememesi gerektiğine de hükmetmektedir. Bu bağlamda, temel hak ve özgürlüklerden olan mülkiyet hakkına idarenin bu müdahalesini “orantılılık” ilkesine aykırı bulmuştur. 6. İdarenin Takdir Yetkisi Mutlak ve Sınırsız Olmadığı Hususu Kamulaştırma sürecinde, gerek malikin mülkiyet hakkına yapılan müdahale süresinin uzaması gerekse malikin bu süreçte oluşabilecek zararının giderilmemesi, malike yüklenen külfetin ağırlaşmasına yol açacaktır. Dolayısıyla, kamu yararı amacıyla yapılmış olsa da malikin orantısız mağduriyetine yol açan idari işlem, idarenin takdir yetkisinin dışında olup yargı incelemesi nihayetinde iptal edilebilir. İdari işlemlerin hangi gerekçelerle ve nasıl bir yol izlenerek iptal edilebileceğine ilişkin daha detaylı bilgi için “İdari İşlemlerin İptali” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 7. İptal Edilen Kanuni Düzenlemenin, Malikin 5 Yıllık Dava Açma Süresini, “Kanunun Yürürlük Tarihinden İtibaren” Yeniden Başlattığı Hususu Mülkiyet hakkı kısıtlanan malik, kanunun yürürlük tarihinden itibaren 5 yılın geçmesinin ardından, kamulaştırma bedeli veya taşınmazındaki kısıtlılığın kaldırılıp mülkiyetinden gerektiği gibi yararlanmayı talep edebilmekteydi. Ayrıca, malikin, bu 5 yıllık sürede uğradığı zararları telafi etmeye yönelik herhangi bir yasal düzenleme de mevcut değildi. Ek olarak, taşınmazını kullanamayan malike, bu nedenle oluşan zararları için de bir tazmin yolu öngörülmemişti. Bu kuralla, kanunun yürürlük tarihinden önceki kısıtlamalar, hiçbir şekilde dikkate alınmamaktaydı. 8. Sonuç Yüksek mahkeme, kamu yararı ile malikin mülkiyet hakkı arasında “adil bir denge” gözetilmesi gerektiğine hükmetmektedir. İtiraz konusu kanun hükmünün ise malik zararına aşırı külfet doğurduğunu ifade ederek, mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin orantısız olduğu sonucuna ulaşmıştır.Anayasa Mahkemesi, başvuru konusu düzenlemeleri, Anayasanın, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin ana ilkelerini düzenleyen 13. maddesi ve mülkiyet hakkını düzenleyen 35. maddesi yönünden incelemiştir. Nihayetinde, söz konusu hüküm Anayasa’ya aykırı bulunarak iptal edilmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin işbu kararı, gerek dayandığı Anayasa maddeleri gerekse ulaşılan sonuç itibariyle son derece yerinde ve hukuka uygun bir karardır. Diğer taraftan, Anayasa Mahkemesinin 20.12.2018 tarihli, 2016/181E., 2018/111K. sayılı kararın getirdiği farklılıklara ve taşınmazına hukuki el atılan malikin başvurabileceği yasal imkanların detayları için "Hukuki El Atmada İdare İle Uzlaşma Zorunlu Mu ?" başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Konuyla alakalı olarak T.C. Anayasamıza ulaşmak için bkz. Excerpt: hukuki el atma dava açma süresinin 07.09.2021 tarihinden itibaren başlayacağına ilişkin Kamulaştırma Kanunu Geçici 11. madde Anayasa Mahkemesince iptal edilmiştir. ### Acele Kamulaştırma Nedir? Anayasa ile koruma altına alınmış olan mülkiyet hakkının ancak ve ancak “kamu yararı” gerekçesi ile sınırlandırılması mümkündür. Kamulaştırma prosedürlerinin tamamlanması için harcanacak süre, bazı olağanüstü durumlarda kamu yararına zarar verecek sorunlar doğurabilir. Diğer taraftan, Kamulaştırma Kanunu’nun 27. maddesinde “acele kamulaştırma” müessesesi düzenlenmiştir. Buna göre, şartlar uygun ise birtakım olağanüstü durumlarda, bilirkişi tarafından bedel tespitinin yapılması dışındaki tüm işlemler makul bir süre sonrasına ertelenerek acele kamulaştırma kararı verilebilir. Bu durumda, söz konusu taşınmazın bedeli tespit edilerek, idare tarafından taşınmazın malikine belirlenen bedelin ödenmesi suretiyle tapu kaydının idare üzerine geçmesi sağlanır. Olağan durumlarda bu sınırlandırma, “kamulaştırma” adı verilen idari ve yargısal işlemler silsilesi ile yapılırken, bazı istisnai durumlarda, taşınmazın vakit kaybetmeksizin kamulaştırılması gerekebilir. 1. Acele Kamulaştırma Yapılabilecek Haller Nelerdir? Acele kamulaştırma, mevzuatta belli başlı özel durumlar için özgülenmiş bir nevi olağanüstü bir prosedürdür. Normal şartlarda, kamulaştırma sürecinin gerektireceği ve görece uzun olan işlemler ötelenip, idarenin bir an evvel taşınmaza el koyarak gerekli iş ve işlemleri yapabilmesi sağlanır. Acele kamulaştırılmasına karar verilen taşınmazın derhal kıymet takdiri yapılarak, bu bedel bankaya depo edilir ve taşınmazın tapu kaydına ilgili idare lehine el koyma şerhi işlenir. Kamulaştırma prosedürünün gerektirdiği geri kalan işlemler ise, makul bir süre sonrasına bırakılır. Buna göre, acele kamulaştırma yapılabileceğine ilişkin Kamulaştırma Kanunu’nun 27. maddesinde düzenlenen olağanüstü haller şunlardır: Yurt Savunmasının Gerektirdiği Haller 3634 sayılı Milli Müdafaa Mükellefiyeti Kanunu’nun uygulanması esnasında yurt savunması gereği kimi durumlarda acilen bazı taşınmazların idarece kullanımı gerekebilmektedir. Seferberlik ve savaş hallerinde, henüz ilan edilmese bile, savaş gerektirebilecek olağanüstü durumların varlığında, üstün kamu yararı dolayısıyla, özel mülkiyete konu taşınmazların acele kamulaştırmasına karar verilebilir. Cumhurbaşkanlığı’nın Acelelik KararlarıKanunda belirgin sınırlandırmalar yapılmadığı için kapsamı net olarak belirlenmemiş olmakla birlikte, Cumhurbaşkanlığınca da kamu yararı ve kamu düzeninin korunması amacıyla acele kamulaştırma kararı verilmesi mümkündür. Bu bakımdan, Cumhurbaşkanlığı Makamı her bir acele kamulaştırma talebini, durumu kendi şartları dahilinde ayrıca değerlendirip, takdir hakkını kullanmak suretiyle karar vermeye muktedirdir. Bu yetki daha önceleri Bakanlar Kurulu’nun yetkisinde idi. Danıştay’ın yerleşik içtihatlarında, acele kamulaştırma kararı verme yetkisinin sınırsız olmadığı, mutlak ve keyfi uygulamaların önüne geçilmesi amacıyla birtakım usul ve şekil şartlarının arandığı ifade edilmektedir. Buna göre, acele kamulaştırmayı zorunlu kılan kamu yararı ile istisnai bir yöntemin uygulanmasını gerektiren olağanüstü koşulların varlığı somut delillere dayandırılmalıdır. Keza, acele kamulaştırma kararının verilebilmesi için aranan tüm bu ön şartlar, objektif, nesnel ve hukuken geçerli sebeplerle açıkça saptanabilmelidir. Danıştay, bu neviden acele kamulaştırma kararlarının hukuka uygunluğunu denetlerken iki ölçüte göre karar vermektedir: Acele kamulaştırma gerektirecek olağanüstü koşulların gerçekleşip gerçekleşmediğinin tespiti, Kamulaştırmanın acelelikle yapılmasının kamunun üstün yararına hizmet ettiğinin, aksi takdirde kamunun zarar göreceğinin ortaya konması. Danıştay’ın emsal kararlarından birkaç örnek verilecek olursa; sık sık gündemi meşgul eden kentsel dönüşüm projeleri tek başına acele kamulaştırmanın zorunlu olduğu anlamına gelmemektedir. Mutlaka aceleliği kaçınılmaz kılan kamu yararının ve istisnai bir işlem olan acele kamulaştırmayı gerektiren olağanüstü koşulların gerçekleştiğinin somut gerekçelerle ortaya konması aranmaktadır. Başka bir Danıştay kararında, Organize Sanayi Bölgesinin kurulması için gerekli olan taşınmazların acele kamulaştırılmaması halinde kamu yararına ne şekilde zarar geleceğinin ortaya konması gerektiğine hükmedilmiştir. Bu şartları sağlamayan acele kamulaştırma kararı hukuka uygun bulunmamıştır. Öteki taraftan, tarihi ve kültürel varlıkların ve değerlerin korunması amacıyla restorasyon gerektiren alanlarda acelelik gerektiren koşulların ve kamu yararının bulunduğu kabul edilebilmektedir. Keza, dere yatağı ıslahı projesi için ihtiyaç duyulan taşınmazlarda da acele kamulaştırma için aranan kamu yararı şartının sağlandığı kabul edilir.Acele kamulaştırma kararı verme yetkisi kanunen yalnızca Cumhurbaşkanlığı’na hasredilmiş bir yetki olduğu için, yetki devri ile başka bir idare tarafından bu kararın verilmesi mümkün değildir. Özel Kanunlarda Acelelik Öngörülen Olağanüstü Durumlar Bilhassa ülkenin ekonomik refahını konu alan birtakım kanuni düzenlemeler ile acele kamulaştırma yapılabileceği öngörülmüştür. 2. Acele Kamulaştırmada Usul “Acele Kamulaştırma Davası” acele kamulaştırması istenen taşınmazın bulunduğu yerdeki Asliye Hukuk Mahkemesi’nde açılır. Mahkemece görevlendirilecek Kıymet Takdir Komisyonu, acele kamulaştırmasına yukarıda sayılan kanunen belirlenmiş istisnai üç durumdan birine uygun şekilde karar verilen taşınmazın bedel tespitini yapar. Mahkemenin, acele kamulaştırmada kamu yararını tespit etmesi, idarenin de bu bedeli, bankada, taşınmazın maliki adına depo etmesi durumunda, mahkemece davanın kabulüne karar verilir. Ancak bu dava yalnızca tespit niteliğinde olup, tapu kaydını idareye geçirmez. Tespit edilen bedel de, taşınmazın nihai bedeli değildir. Taşınmaz üzerinde kamu yararı olan işlem başlatıldıktan sonra, olağan kamulaştırma işlemleri devam eder ve idareden taşınmazın maliki ile bedel konusunda anlaşması beklenir. Bedel konusunda uzlaşmaya varılırsa kamulaştırma süreci sona erer. İdare ile taşınmaz maliki arasında anlaşmaya varılamazsa, kamulaştırma işleminden itibaren 6 ay içinde, idarenin, “Kamulaştırma Bedelinin Tespiti ve Tescil Davası” açması gerekmektedir. Bu davada belirlenen taşınmaz bedeli, acele kamulaştırma davası nihayetinde tespit edilip bankaya depo edilen bedelden farklıysa, esas bedel olarak son tespite uyularak gerekli denkleştirme yapılır. Konuyla ilişkili olan, bedel tespiti ile ilgili daha detaylı bilgi için “Kamulaştırma Bedelinin Tespiti ve Tescil Davası” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 3. Acele Kamulaştırmada Makul Süre Acele kamulaştırma kararıyla taşınmaza el koyan idarenin, Danıştay’ın istikrarlı kararlarında makul süre olarak kabul ettiği 6 aylık zaman dilimi içinde, normal kamulaştırma prosedürünü başlatması gerekir. 4. Malikin Kamulaştırmasız El Atma Davası Açma Hakkı 6 Aylık süre içerisinde kamulaştırma işlemlerine başlanılmaması halinde, idarenin acele kamulaştırmaya konu müdahalesi “kamulaştırmasız el atma” olarak değerlendirilebilir. Bu gibi durumlarda, mülkiyet hakkı zarar gören malikin kamulaştırmasız el atma davası açması mümkün hale gelir. Bu davaya ilişkin daha detaylı bilgiye “Kamulaştırmasız El Atma Davası” yazımızdan ulaşabilirsiniz.Konuyla alakalı olarak T.C. Anayasamıza ulaşmak için bkz. Excerpt: Anayasa ile koruma altına alınmış olan mülkiyet hakkının ancak ve ancak “kamu yararı” gerekçesi ile sınırlandırılması mümkündür. Kamulaştırma prosedürlerinin tamamlanması için harcanacak süre, bazı olağanüstü durumlarda kamu yararına zarar verecek sorunlar doğurabilir. Diğer taraftan, Kamulaştırma Kanunu’nun 27. maddesinde “acele kamulaştırma” müessesesi düzenlenmiştir. Buna göre, şartlar uygun ise birtakım olağanüstü durumlarda, bilirkişi tarafından bedel tespitinin yapılması dışındaki tüm işlemler makul bir süre sonrasına ertelenerek acele kamulaştırma kararı verilebilir. ### Profesyonel Futbolcu Sözleşmesinin Sona Erme Halleri Profesyonel Futbolcu Sözleşmesinin sona ermesi ve sonuçlarına ilişkin düzenlemeler Profesyonel Futbolcuların Statüsü ve Transferleri Talimatının “Sözleşmenin Sona Ermesi ve Sonuçları” başlıklı VI. numaralı bölümünde düzenlenmiştir. Talimatın bu bölümünde genel olarak sözleşmenin kendiliğinden sona ermesi, futbolcunun veya kulübün haklı fesih halleri, haklı fesihte usul ve süreler ile haklı feshin sonuçları düzenlenmiştir.  Profesyonel Futbolcu Sözleşmeleri; sözleşme süresinin dolması veya sözleşmede kararlaştırılan özel bir şartın gerçekleşmesi, tarafların karşılıklı anlaşarak sözleşmeyi sona erdirmesi ve taraflardan birinin tek taraflı olarak sözleşmeyi sona erdirmesi olmak üzere üç farklı şekilde sona ermektedir. 1. Profesyonel Futbolcu Sözleşmesinin Niteliği ve Sona Erme Halleri Profesyonel futbolcu ile kulüp arasında imzalanan sözleşme, iki tarafa borç yükleyen bir sözleşmedir. Bu sözleşmeye göre, futbolcunun asli borcu müsabakalarda kulüp adına futbol oynamak, kulübün asli borcu ise bu hizmet karşılığında futbolcuya bir ödeme yapmaktır. Ancak tarafların asli edimlerin yanında Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Talimatlarında zorunlu olarak taraflara yüklenen ve sözleşmede tarafların serbest iradesi ile kararlaştırdığı bir takım yan edim yükümlülükleri de vardır. Profesyonel Futbolcu Sözleşmesinden doğan borçlar sürekli nitelikte olup taraflar sözleşme süresince bu borçları yerine getirmekle yükümlüdür. Futbolcu sözleşmesi gibi taraflara sürekli borç yükleyen sözleşmeler; ölüm, sürenin sona ermesi gibi bazı olayların meydana gelmesi ile kendiliğinden sona erebilmektedir. Diğer taraftan, tarafların karşılıklı anlaşarak sözleşmeyi sona erdirmeleri ya da taraflardan birinin hukuki işlemlerle de sözleşmeyi sonlandırması mümkündür. Kendiliğinden sona erme sebeplerinin ortaya çıkması ile sözleşme taraflarının herhangi bir hukuki işlemde bulunmasına gerek olmaksızın sözleşme ilişkisini sona ermektedir. Diğer sebeplerle sözleşmenin sona erdirilebilmesi için ise, taraflardan en az birinin bu yönde bir irade beyanına bulunması gerekir. 2. Profesyonel Futbolcu Sözleşmesinin Kendiliğinden Sona Ermesi Profesyonel futbolcu sözleşmeleri bakımından sözleşmenin kendiliğinden sona ermesi halleri; Kulübün tüzel kişiliğini kaybetmesi veya iflası, Sözleşme süresinin dolması, Ölüm, İmkansızlık gibi nedenlerle sözleşmenin sona ermesi ve bozucun şartın gerçekleşmesidir.Futbolcu sözleşmelerinin kendiliğinden sona ermesinde uygulamada en sık karşılaşılan hal, sözleşme süresinin sona ermesidir. Profesyonel Futbolcuların Statüsü ve Transferleri Talimatının 19. maddesi uyarınca sözleşmenin süresi 18 yaşın altındaki futbolcular ile en fazla üç yıl, diğer futbolcular ile en fazla beş yıl olarak belirlenebilir. Ayrıca sözleşmelerin bitiş tarihinin 31 Mayıs olması zorunlu olup bitiş tarihinden sonra resmi müsabakaların devam etmesi halinde, sözleşme süresi müsabakaların bitimine kadar uzamış sayılır. O halde; kural olarak sözleşme süresinin tamamlanması ile sözleşme kendiliğinden sona erecektir. Ancak resmi müsabakaların devam etmesi halinde sözleşmenin süresi resmi müsabakaların bitimine kadar uzamış kabul edilecek ve müsabakaların bitiş tarihinde sözleşme kendiliğinden sonlanacaktır. İleride doğup doğmayacağı belirsiz bir olaya bağlı olarak bir hukuksal işlemin hüküm ve sonuçlarını ortadan kalkması halinde bozucu şartın varlığı kabul edilir. Profesyonel futbolcu sözleşmelerinin kulübün alt kümeye düşmesi veya üst lige çıkması halinde sözleşmenin sona ereceğine ilişkin bozucu şarta bağlı olarak yapılmasına, uygulamada sıkça rastlanmaktadır. Profesyonel futbolcu sözleşmesinin kararlaştırılan borçların ifa imkansızlığı bakımından sona ermesinde uygulamada en sık karşılaşılan durum, futbolcunun sakatlanmasıdır. Bu halde sakatlığın süresi göz önüne alınmakta olup sakatlık futbolcunun bir daha futbol oynamasına engelse sözleşme sona ermektedir. Yine futbolcu bakımından ölüm halinde sözleşme kendiliğinden sona erecektir. Tüzel kişi olan kulüpler için ölüm hali söz konusu olamayacağından, tüzel kişiliğin kaybedilmesi ve iflas sebebiyle sona erme halleri gerçekleştiğinde sözleşme sona erecektir.Sözleşmenin sona erme tarihinden itibaren tarafların tüm hak ve yükümlülükleri sonra erecek olup böylece serbest futbolcu statüsünde olan (bonservissiz) futbolcu başka bir takımla sözleşme imzalayabilecektir. Sözleşmenin sona ermesinden önceki döneme ilişkin hak ve alacaklar baki olup zamanaşımı süresi içerisinde talep edilebilir. 3. Profesyonel Futbolcu Sözleşmesinin Karşılıklı Sona Erdirilmesi Yukarıda ifade edildiği gibi sürekli borç ilişkileri ve dolayısıyla profesyonel futbolcu sözleşmeleri kendiliğinden sona erebileceği gibi bir fesih veya tarafların karşılıklı anlaşmasıyla da sonlanabilmektedir. Sözleşmenin karşılıklı anlaşarak sona ermesi hali, Talimat’ın 26. maddesinde düzenlenmiş olup uygulamada taraflar arasında bir ikale sözleşmesi ile gerçekleştirilmektedir. Talimat’ın 26. maddesinde karşılıklı sona erdirmenin TFF kayıtlarına işlenebilmesi için, karşılıklı sona erdirme sözleşmesi ile birlikte başkaca birtakım belgelerin TFF’ye ibrazı zorunlu tutulmuştur. Bu belgeler; Karşılıklı sona erdirmeyi imzalayacak kulübün yetkili kişilerini belirleyen noter tasdikli imza sirküleri ile Futbolcunun imza tarihinden önceki en geç otuz gün içinde düzenlenmiş imza beyannamesidir. Aksi takdirde karşılıklı sona erdirme TFF kayıtlarına işlenemeyeceğinden, futbolcunun yeni bir kulüple imzaladığı sözleşmenin tescili mümkün olamayacaktır.Diğer taraftan, zaman zaman futbolcular, kulüp ile karşılıklı sona erdirme imzalanabilmesi için birtakım alacaklarından vazgeçmeye zorlanabilmektedir. Futbolcuların, bu şekilde vazgeçmek zorunda kaldıkları alacaklarının tahsiline ilişkin detaylı bilgi için “Futbolcuların Vazgeçmek Zorunda Kaldıkları Alacaklarının Tahsili” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. Profesyonel Futbolcu Sözleşmesinin Futbolcu Tarafından Feshi Futbolcunun haklı nedenle fesih hakkı Talimat’ın 28. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre, futbolcuya kimi hallere özgü olarak sözleşmesinin hiçbir yaptırıma maruz kalmaksızın tek taraflı olarak sonlandırma hak ve yetkisi tanınmıştır. Ancak sözleşmenin haklı şekilde feshedildiğinden bahsedilebilmesi için fesih işleminin belli kurallar dahilinde yapılması gerekir. Konu ile ilgili bilgi için “Profesyonel Futbolcu Sözleşmesinin Futbolcu Tarafından Feshi” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Diğer taraftan, kimi durumlarda ise, futbolcunun sözleşmeyi haksız şekilde feshettiği sonucuna ulaşılarak, sporcu aleyhine gerek maddi gerekse sportif açıdan çeşitli yaptırımlar uygulanır. Sözleşmesini haksız şekilde fesheden futbolcunun maruz kalabileceği hukuki yaptırımların tek tek incelenmesine “Profesyonel Futbolcunun Sözleşmeyi Haksız Feshi” başlıklı yazımızdan ulaşabilirsiniz. 5. Profesyonel Futbolcu Sözleşmesinin Kulüp Tarafından Feshi Talimat’ın 27. maddesinde dayanılabilecek haklı fesih hallerinden en az birinin gerçekleşmesi halinde, kulüp sözleşmeyi haklı nedenle feshedebilecektir. Keza, somut olayın özelliklerine göre, Talimat’ta belirtilen haller dışında başka bir halde dahi, sözleşmeyi fesheden kulübün haklı nedene dayandığı sonucuna ulaşılması mümkündür. Kimi durumlarda, futbolcunun bazı yükümlülüklerine uymaması, kulübe sözleşmeyi haklı nedenle fesih hakkı verebilir. Futbolcunun bahse konu yükümlülükleri Talimat’ın 25. maddesinde açıkça sayılmıştır. FIFA ve CAS uygulamalarındaki haklı fesih düzenlemelerine de değinilecek olursa, burada haklı fesih sebepleri tek tek sayılmamış, uygulamada karşılaşılacak olayın özelliklerine göre yorumlanması gerektiği öngörülmüştür.Diğer taraftan, tıpkı futbolcularda olduğu gibi, kulüpler için de sözleşmenin haklı olarak feshedildiğinin kabul edilebilmesi için uyulması gereken birtakım kurallar vardır. “Profesyonel Futbolcu Sözleşmesinin Kulüp Tarafından Feshi” başlıklı yazımızda bu usuli işlemler detaylı bir şekilde incelenmiştir. Excerpt: Profesyonel futbolcu sözleşmeleri iki tarafa borç yükleyen nitelikteki sözleşmelerden olup, sürenin dolması veya kararlaştırılan özel bir şartın gerçekleşmesi, tarafların karşılıklı anlaşması yada taraflardan birinin tek taraflı olarak feshi olmak üzere üç farklı şekilde sona ermektedir. ### Profesyonel Futbolcunun Sözleşmeyi Haksız Feshi Futbolcunun, koruma dönemi olarak tabir edilen süre içinde haklı sebebi olmaksızın sözleşmesini feshetmesi halinde ise, futbolcunun sözleşmeyi haksız fesih hükümleri ortaya çıkar. Keza, sözleşmenin, kulüp tarafından haklı sebeple feshedildiği bazı durumlar için de, futbolcu aleyhine haksız fesih sonuçları uygulanır. Futbolcunun haksız fesih yaptırımlarına çarptırılabilmesi için, kulübün haklı fesih gerekçelerinin Profesyonel Futbol ve Transfer Talimatı'nın 27/1. maddesinin “a”, “b” ve “d” bentlerinde sayılan durumların dışındaki bir sebebe dayanması gerekir. Buna göre, profesyonel futbolcu sözleşmesinin, futbolcu tarafından haksız şekilde feshedildiğinin kabul edildiği durumlarda, futbolcunun maruz kalacağı hukuki yaptırımlar şu şekilde listelenebilir: 1. Haksız Fesih Tazminatı Haksız fesih tazminatı miktarının tespitinde nasıl bir yol izleneceğine dair TFF talimatlarında herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. Feshin haksız olup olmadığının tespiti ile fesih haksızsa hükmedilecek tazminatın miktarı, her olayın somut şartlarında Uyuşmazlık Çözüm Kurulu aracılığı ile belirlenen Hakem Heyetince takdir edilmektedir. Süregelen Uyuşmazlık Çözüm Kurulu kararları ve Tahkim Kurulu kararlarına bakılırsa, haksız fesih tazminat miktarı, tüm objektif kriterler dikkate alınarak tespit edilmektedir. Bahse konu objektif kriterler, sözleşmeyle futbolcuya yapılan her türlü ödemeler, feshedilen sözleşmenin kalan süresi, tarafların yeni sözleşme yapabilme durumu gibi hususların tamamını kapsamaktadır. 2. Sportif Cezalar Profesyonel futbolcu sözleşmesinin futbolcu tarafından haksız feshi halinde meydana gelecek en önemli sonuç, hiç şüphesiz ki futbolcunun sportif cezaya maruz kalabilecek olmasıdır. Zira futbol piyasasının ekonomik büyüklüğü düşünüldüğünde hükmedilecek haksız fesih tazminatının caydırıcı niteliği yetersiz kalmaktadır. Sportif cezanın şartları ve miktarı Profesyonel Futbol ve Transfer Talimatı'nın 30. maddesinin 2. fıkrasında ve devamında düzenlenmiştir.  Buna göre sportif ceza verilebilmesi için; Futbolcunun koruma döneminde olması, Sözleşmenin futbolcu tarafından haksız fesih edilmiş olmasıFeshedilen sözleşmenin tarafı olan kulübünde bu fesih bildiriminin tebliğini takip eden transfer ve tescil döneminin sonuna kadar münhasıran yetkili Uyuşmazlık Çözüm Kurulu’ndan sportif ceza verilmesini talep etmiş olması şartlarının tamamı sağlanmalıdır. Transfer ve tescil dönemi sona erdikten sonra yapılacak başvurularda süre aşımı sebebi ile futbolcuya ceza verilmemektedir. Sözleşmesini haksız olarak fesheden koruma dönemindeki futbolcuya dört ay süreyle resmi müsabakalardan men cezası verilir. Ağırlaştırıcı sebeplerin varlığı halinde, söz konusu men cezasının süresi altı aya çıkarılabilir. Bu sportif cezalar futbolcuya ve ilgili kulüplere tebliğ edilir. Futbolcunun tescilli olduğu kulübün; devre arasından sonraki ilk resmi müsabakasından itibaren sportif cezanın infazına başlanır. Sportif ceza, sezonun ikinci devresinde veya sezon bittikten sonra verilmiş ise, infaz başlangıcı, takip eden yeni sezonun ilk resmi müsabakasından itibaren uygulamaya konulur. Futbolcunun sözleşmeyi hangi haklı nedenlerle ve nasıl bir yol izleyerek feshedebileceği ile ilgili detaylı bilgi için “Profesyonel Futbolcu Sözleşmesinin Futbolcu Tarafından Feshi” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 3. Sözleşmesini Haksız Olarak Fesheden Futbolcunun Başka Kulübe Transferi Profesyonel futbolcu sözleşmesi önemli bir diğer sonucu, kimin feshettiğine veya feshin haklı ya da haksız olduğuna bakılmaksızın, futbolcunun başka kulübe serbestçe transfer olabilmesidir. Ancak transferin gerçekleşebilmesi için futbolcuyu transfer etmek isteyen yeni kulüp, feshin hukuki ve sportif cezai sonuçlarından müteselsilen sorumlu olduğuna dair bir taahhütname imzalamalıdır. Futbolcunun kulübe haksız fesih tazminatı ödemesine karar verilmesi halinde, futbolcuyu sözleşmenin feshinden sonra transfer ederek taahhütnameyi imzalayan yeni kulüp, hükmedilen tazminattan müteselsilen sorumlu olacaktır. Futbolcuyu transfer eden yeni kulübün, futbolcuyu ayartarak feshe yöneltmediğini UÇK nezdinde ispat edememesi halindeyse, transfer eden yeni kulüp hakkında da sportif ceza verilebilir. Zira Talimat’a göre önceki sözleşmesini haklı bir sebep olmaksızın fesheden futbolcu ile sözleşme imzalayan yeni kulübün, aksi ispat edilmedikçe futbolcuyu sözleşmesini feshetmeye yönelttiği varsayılır. Bu durumun aksini ispat edemeyen yeni kulüp, iki transfer ve tescil dönemi boyunca yeni bir futbolcu transfer etmekten men edilir. Şayet futbolcuyu transfer eden kulüp UÇK nezdinde yapılacak yargılama sırasında futbolcuyu feshe teşvik etmediğini ispatlarsa herhangi bir ceza almayacaktır. Yine Talimat uyarınca, futbolcunun transferini kolaylaştırmak amacıyla futbolcuyu sözleşmesini feshetmeye yöneltecek şekilde hareket eden kulüp yetkilileri, futbolcu temsilcileri, futbolcular gibi kişiler de cezalandırılır. Diğer taraftan, profesyonel futbolcu sözleşmesinin kendiliğinden sona ermesi de mümkün olduğu gibi, taraflarca karşılıklı mutabık kalınarak veya kulüp tarafından tek taraflı olarak da sonlandırılması mümkündür. Profesyonel futbolcu sözleşmesinin sona erme yollarına ilişkin daha detaylı bilgi için “Profesyonel Futbolcu Sözleşmesinin Sona Erme Halleri” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Keza, profesyonel futbolcu sözleşmesini feshetmek isteyen kulüplerin izlemesi gereken usul ve esaslar da “Profesyonel Futbolcu Sözleşmesinin Kulüp Tarafından Feshi” başlıklı yazımızda detaylıca incelenmiştir. Excerpt: Futbolcunun, koruma dönemi olarak tabir edilen süre içinde geçerli bir sebebi olmaksızın sözleşmesini feshetmesi halinde ise, Profesyonel Futbolcuların Statüsü ve Transferleri Talimatının haksız fesih hükümleri devreye girer ve futbolcu aleyhine haksız fesih sonuçları uygulanır. ### Profesyonel Futbolcu Sözleşmesinin Kulüp Tarafından Feshi Profesyonel futbolcu sözleşmelerinin çeşitli şekillerde sona ermesi mümkündür. Sözleşmenin kulüp tarafından feshi, Talimatın “Kulübün Fesih Hakkı” başlıklı 27. Maddesinde düzenlenmiş olup, bazı hallere özgü olarak kulübe sözleşmeyi hiçbir yaptırıma maruz kalmaksızın haklı olarak fesih imkanı tanıyan durumlar sıralanmıştır. Profesyonel futbolcu sözleşmeleri bakımından Talimatın 27. maddesinde dayanılabilecek haklı fesih hallerin gerçekleşmesi halinde kulüp sözleşmeyi haklı nedenle feshedebilecektir. Talimatta belirtilen sebeplerden başka olayların ortaya çıkması halindeyse, her somut olayın özel olarak değerlendirilmesi gerekir. Yapılan değerlendirme nihayetinde, somut olayın haklı bir fesih sebebi oluşturduğuna kanaat getirilirse, kulübün fesih hakkı olduğu kabul edilir. 1. Kulübe Sözleşmeyi Haklı Fesih Hakkı Veren Haller Profesyonel Futbol ve Transfer Talimatı’nın bahsi geçen 27. maddesine göre futbolcunun; Futbol faaliyeti dışında vaki hastalık veya istirahat halinin altı ayı aşması,En az altı ay müddetle kesinleşmiş hak mahrumiyeti veya müsabakadan men cezası almış olması,Talimat’ın 25. maddesinde sayılan yükümlülüklerini ağır surette ihlal etmesi gibi hallerde, kulüp futbolcunun sözleşmesini haklı nedenle feshedebilir.Diğer taraftan, kulübe haklı fesih veren gerekçelerden bazılarının varlığı halinde, adeta sözleşme futbolcu tarafından haksız şekilde feshedilmişçesine futbolcu aleyhine yaptırımlar ortaya çıkabilir. “Profesyonel Futbolcunun Sözleşmeyi Haksız Feshi” başlıklı yazımızda, bu ayrık durumlar ve futbolcunun haksız fesih halinde maruz kaldığı cezai ve hukuki sonuçlar incelenmiştir.Kulübe haklı fesih gerekçesi veren ve Talimat’ın 25. maddesinde sayılan futbolcu yükümlülükleri ise; Müsabakalara katılmak için kendisi tarafından yapılması gereken işlemleri takip etmemesi ve tamamlamaması, gerekli belgeleri temin etmemesi, TFF’nin ve kulübün düzenlediği kurs, ders ve konferanslara katılmaması,Hastalık veya sakatlık nedeni ile alınacak raporlarını, rapor tarihinden itibaren on gün içerisinde kulübüne ve TFF’ye bildirmemesi halleridir. 2. FIFA VE CAS Uygulamasına Göre Haklı Fesih Düzenlemeleri FIFA ve CAS uygulamasında ise tek tek haklı fesih sebebi sayılması yerine “sözleşme taraflarından birisinin haklı nedenin bulunması halinde, herhangi bir sonuç doğmadan (tazminat ödenmesi veya sportif ceza uygulanması şeklinde) sözleşmeyi feshedebileceği” şeklinde genel bir düzenleme yapılmıştır. Bu düzenlemelere göre, uygulamada karşı karşıya kalınan durumun gereklerine göre kuralın içeriği yorumlanacaktır. 3. Profesyonel Futbolcu Sözleşmesinin Kulüp Tarafından Feshinden Usul Kulüp tarafından yapılacak fesihte haklı fesih sebebine göre fesih usulünde birtakım farklılıklar vardır. Haklı fesih hallerinden bazıların mevcudiyeti durumunda futbolcu fesih açıklamasını noter kanalıyla bir ihbarname keşide etmek ve bu ihbarnamenin bir suretini bilgi için TFF’ye göndermek suretiyle sözleşmesini feshedebilir. Ancak bazı haklı fesih hallerinde fesih bildiriminden önce kulübün futbolcuya ihtar çekmesi ve haklı fesih sebebinin sona erdirilmesini talep etmesi gerekmektedir.Futbolcunun, Talimat’ın 27. Maddesinin birinci fıkranın “c” bendi dışındaki hükümleri ihlal etmesi halinde; Kulübün, sözleşmenin derhal fesih hakkını kullanması için yukarıda yazılı hallerin gerçekleşmesinden ve/veya bu durumun öğrenilmesinden itibaren 30 gün içerisinde futbolcuya noterden göndereceği bir ihtarname ile sözleşmenin haklı nedenle feshedildiğini bildirmesi gerekmektedir. İlgili süre geçtikten sonra haklı nedenle fesih hakkı ortadan kalkar. Bu ihbarnamenin bir suretini bilgi için TFF’ye göndermelidir. Futbolcunun Talimat’ın 25. maddesinde sayılan yükümlülüklerini ağır surette ihlal etmesi ya da futbolcunun sözleşmeden kaynaklanan edimlerini yerine getirmemesi halinde, Kulüp sözleşmeyi feshetmek arzusunda ise, futbolcuya noterden keşide edeceği bir ihtarname ile edimini 7 günden az olmamak kaydıyla uygun bir süre içerisinde yerine getirmesini bildirmek zorundadır. Futbolcu, söz konusu mehile rağmen edimlerini yerine getirmediği takdirde, kulüp mehilin sona ermesinden itibaren ancak 7 gün içinde noterden keşide edeceği bir ihtarname ile sözleşmesini feshedebilir.Bu ihbarnamenin bir suretini bilgi için TFF’ye göndermelidir. Diğer taraftan, tıpkı kulüplere olduğu gibi, futbolcular için de sözleşmenin haklı olarak feshedildiğinin kabul edilebilmesi için uyulması gereken birtakım kurallar vardır. “Profesyonel Futbolcu Sözleşmesinin Futbolcu Tarafından Feshi” başlıklı yazımızda futbolcunun haklı fesih gerekçeleri ve uyması gereken usuli işlemler detaylı bir şekilde incelenmiştir. Excerpt: Profesyonel Futbolcuların Statüsü ve Transferleri Talimatının 27. Maddesinde profesyonel futbolcu sözleşmesinin kulüp tarafından feshi usulü düzenlenmiş olup, kulübe sözleşmeyi hiçbir yaptırıma maruz kalmaksızın haklı olarak fesih imkanı tanıyan durumlar sıralanmıştır. ### Doping Kullanımına İlişkin Hukuki Düzenlemeler Doping kullanımı, sportif performansı artırmak amacıyla yasaklanan maddelerin anormal miktarlarda tüketilmesi veya vücuda normal dışı yollardan alınması olarak tanımlanabilir. Tanımından da anlaşılacağı üzere, sporda doping kullanımı, hem haksız rekabete zemin hazırlamakta hem de sporcu sağlığını tehdit etmektedir. Evrensel bir sorun olan dopingin engellenmesi için Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) liderliğinde hükümetler, uluslararası federasyonlar, ulusal olimpiyat komiteleri ve sporcuların desteğiyle bağımsız bir kurum kurulmuştur. Dünya Dopingle Mücadele Ajansı (World Anti-Doping Agency (WADA)) adındaki bu kurum tarafından tüm ülkeler için World Antı-Doping Code-2015 isimli dopingle mücadele kuralları hazırlanmıştır. Bu kuralları hazırlayan ve her yıl güncelleyen WADA, aynı zamanda dopingle mücadele kurallarının tüm ülkelerde yeknesak olarak uygulanmasını da sağlamaktadır. 1. Doping (Yasaklı Maddeler) Listesi WADA, gereken sıklıkta ve en az yılda bir kez olmak üzere uluslararası bir standart konumunda olan Yasaklı Maddeler Listesi’ni (The Prohibited List) yayınlamaktadır. Türkiye Dopingle Mücadele Komisyonu tarafından çevrilmiş haline 2022 Yılı Yasaklılar listesi'nden ulaşabilirsiniz. Listenin her yıllık versiyonu, WADA’nın tüm taraflarına, akredite ve onaylanmış laboratuvarlara ve hükümetlere dağıtılmakta; dolayısıyla anti-doping kuralları sürekli güncel tutulan bu listedeki maddeleri kapsar şekilde genişlemekte ve değişmektedir. Keza, Türkiye Dopingle Mücadele Talimatının (Talimat) “Yasaklılar Listesi” başlıklı 4. maddesinde de Dünya Dopingle Mücadele Kurallarına atıf yapılarak doping kabul edilecek maddelere değinilmiştir. 2. Dopingle Mücadele Kurallarının İhlali Kabul Edilen Haller Hem Dünya Dopingle Mücadele Kodunun (World Anti-Doping Code) hem de Türkiye Dopingle Mücadele Talimatının 2. maddelerinde, dopingle mücadele kural ihlalleri tek tek sayılmıştır. Bu düzenlemelerdeki durumların en az birinin gerçekleştirilmesi halinde anti-doping kurallarının ihlal edildiği kabul edilir. Bu düzenlemelere göre; Sporcunun örneğinde yasaklı bir maddenin tespit edilmesi, Yasaklı bir madde veya yöntemin kullanılması ya da kullanmaya teşebbüs edilmesi,Bildirim yapılmasının ardından örnek vermenin reddedilmesi,Sporcu bulunabilirlik bildirimlerinin yapılmaması ve doping kontrollerinin kaçırılması,Doping kontrolünün herhangi bir bölümünün bozulması,Yasaklı bir madde veya yöntemin bulundurulması,Yasaklı bir maddenin veya yöntemin yasadışı ticaretinin yapılması, Yasaklı bir maddeyi veya yöntemi herhangi bir sporcuya tatbik edilmesi ya da tatbik etmeye teşebbüs edilmesiHerhangi bir dopingle mücadele kural ihlaliyle alakalı suç ortaklığı yapılması Ceza almış Sporcu Destek Personeliyle Yasak İşbirliği yapılması, gibi hallerde anti-doping kurallarının ihlal edildiği kabul edilir. 3. Türk Hukukunda Dopingle Mücadelede Yetkili Kurumlar ve Mevzuat Türkiye’de dopingle mücadele yıllarca Federasyonlar veyahut Bakanlık tarafından yürütülmüştür. Uygulamada yeknesaklığın ve bağımsızlığın sağlanamaması üzerine, Türkiye’de dopingle mücadeleyi kurumsallaştırmak için işbirliğinin ana ilkelerini belirlemek ve dopingle mücadeleyi yürütmek amacıyla Türkiye Dopingle Mücadele Komisyonu kurulmuştur. 24 Mayıs 2011 tarihinde Spor Genel Müdürlüğü (SGM) ile imzalanan protokolle 2011 yılının Haziran ayında kurulan Komisyon, Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi bünyesindedir. Bunun üzerine, Komisyon tarafından, Dünya Dopingle Mücadele Koduna uygun şekilde yukarıda bahsi geçen Türkiye Dopingle Mücadele Talimatı hazırlanmıştır. Keza, talimatın kapsamına dâhil tüm kişiler ve kurumlar tarafından uygulanıp uygulanmadığının denetimi de Komisyon’un görev ve yetkisi dahilindedir. 4. Türkiye’de Doping Denetimine Tabi Olan Kişiler Türkiye Dopingle Mücadele Komisyonu’nun doping denetimine tabi olan kişiler Türkiye Dopingle Mücadele Talimatının 1. maddesinin 3. fıkrasında düzenlenmiştir. Buna göre, reşit olmayanlar da dahil olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olsun veya olmasın, Türkiye’de ikamet etsin veya etmesin, aşağıdaki kişiler doping denetimine tabidir: Türkiye’deki herhangi bir Ulusal Federasyonun üyesi veya lisans sahibi olan tüm Sporcular ve tüm Sporcu Destek Personeli veya kulüpler, takımlar, dernekler veya ligler de dahil olmak üzere Türkiye’deki herhangi bir Ulusal Federasyonun üyeleri ve bağlı kuruluşları,Türkiye’deki herhangi bir Ulusal Federasyon tarafından veya kulüpler, takımlar, dernekler veya ligler de dahil olmak üzere o Federasyonun üyesi ya da bağlı bir kuruluşu tarafından her nerede olursa olsun düzenlenen, toplanan, yetkilendirilen veya tanınan Turnuvalar, Müsabakalar veya etkinliklere herhangi bir sıfatla katılan bütün Sporcular ve bütün Sporcu Destek Personeli,Türkiye’deki herhangi bir Ulusal Federasyon tarafından veya kulüpler, takımlar, dernekler veya ligler de dahil olmak üzere söz konusu Federasyonun üyesi ya da bağlı bir kuruluşu tarafından akreditasyon, lisans veya sözleşme gereğince ya da başka bir şekilde dopingle mücadele kapsamında Türkiye’deki herhangi bir Ulusal Federasyonun yetki alanı içinde bulunan bütün Sporcular ve bütün Sporcu Destek Personeli,Herhangi bir Ulusal Federasyona bağlı olmayan bir ulusal lig ya da bir Ulusal Turnuva düzenleyicisi tarafından düzenlenen, yapılan, toplanan ya da düzenlenmesine izin verilen herhangi bir sportif etkinliğe herhangi bir sıfat altında katılan veya Hükümet, Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi ve/veya Ulusal Federasyonlar ya da herhangi bir Ulusal Federasyonun üyesi ya da bağlı bir kuruluşu tarafından sağlanan olanak ve/veya hizmetleri kullanan bütün Sporcular ve bütün Sporcu Destek Personeli,Yukarıdaki hükümlerinden birinin kapsamına girmeyen ancak Uluslararası Turnuvalara ya da Ulusal Turnuvalara katılmaya hak kazanabilmeyi talep eden tüm sporcular. Diğer taraftan, doping testi ve ispat yükümlülükleri ile doping kararına karşı başvuru yollarına ilişkin detaylı bilgi için “Doping Kullanımına Uygulanan Yaptırımlar ve İtiraz Yolları” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Excerpt: Bir spor müsabakası esnasında, sporcular tarafından doping kullanımı, rakipler arasında haksız rekabete yol açmakta ve sporcunun sağlığı için de tehdit oluşturmaktadır. Türkiye’de dopingle mücadeleyi yürütmek amacıyla Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi bünyesinde, Türkiye Dopingle Mücadele Komisyonu kurulmuştur. ### Borçlu Temerrüdü ve Alacaklının Hakları Borçlunun borcunu zamanında ödememesi sonucunda alacaklının ihtarı ile oluşan duruma “borçlu temerrüdü” ismi verilmekte olup, Türk Borçlar Kanunu’nun 117. maddesinde borçlu temerrüdü kavramına yer verilmektedir. Buna göre, kanunun devam eden maddelerinde açıkça yer bulan bazı istisnai haller haricinde, borçlu temerrüdünün oluşması için, alacağın vade tarihinin geçmesi yeterli olmadığı gibi, borçlu temerrüdünün varlığı tespit edilir ise, alacaklı tarafından izlenebilecek yollar da seçimlik olarak kanunda sıralanmıştır.  MADDE 117- Muaccel bir borcun borçlusu, alacaklının ihtarıyla temerrüde düşer.“Borcun ifa edileceği gün, birlikte belirlenmiş veya sözleşmede saklı tutulan bir hakka dayanarak taraflardan biri usulüne uygun bir bildirimde bulunmak suretiyle belirlemişse, bu günün geçmesiyle; haksız fiilde fiilin işlendiği, sebepsiz zenginleşmede ise zenginleşmenin gerçekleştiği tarihte borçlu temerrüde düşmüş olur. Ancak sebepsiz zenginleşenin iyiniyetli olduğu hâllerde temerrüt için bildirim şarttır.” 1. Borçlu Temerrüdünün Şartları Nelerdir? 1.1. Muacceliyet Borçlunun temerrüde düşürülebilmesi için öncelikle borçlunun borcunun muaccel olması, yani vadesinin gelmiş olması gerekir. Borçlu temerrüdü ancak vadesinde ödenmeyen borçlar bakımından söz konusu olabilir. 1.2. İhtar Kanunda borçlu temerrüdünün bir diğer şartı, alacaklının ihtarı olarak belirtilmiştir. Buna göre alacaklının, alacağını talep edebileceği andan itibaren herhangi bir şekil şartına bağlı olmadan “borcun ifasını isteyen beyanı” ihtar niteliğinde olacaktır. Kural bu olmakla beraber, borcun ifa edileceği gün, tarafların aralarında anlaşmaları yoluyla belirlenmiş ise, alacaklının borçluyu temerrüde düşürmesi için ihtara gerek yoktur. Burada önemli olan vadenin, borçlunun kesin şekilde hesap edebileceği bir gün olarak kararlaştırılmasıdır. Örnek vermek gerekirse, vade tarihi “30 Mart 2020 günü” veya “Mart ayının son günü” ya da “sözleşmenin imzalanmasından sonra onuncu gün” gibi tereddüde yer bırakmaksızın hesaplanabilir şekilde kararlaştırılmışsa, bu durumda artık vade tarihi kesin şekilde bilinebildiği için bu tarihte borcun ödenmemesi halinde, borçlu kendiliğinden borçlu temerrüdüne düşecektir. 1.3. Borcun İfasının Mümkün Olması Borçlunun temerrüde düşürülebilmesinin bir diğer şartı, borcun ifasının mümkün olmasıdır. Sözgelimi belirli bir telefonun satılması borcunu içeren bir sözleşmede telefonun çalınması durumunda artık o telefon ifa edilemeyeceği için borçlu temerrüdü hükümleri değil, imkânsızlık hükümleri uygulanacaktır. 1.4. Borçlunun Kusuru Önemle belirtmek gerekir ki, borçlunun temerrüde düşürülmesi için borçlunun kusurunun bulunması şart değildir. Bir diğer söylemle; borçlu, borcu vadesinde ödeyememesinde kusurunun bulunmadığını belirterek temerrütten kurtulamaz. Bu noktada, kusuru olmaksızın temerrüde düşen borçlu açısından, temerrüt nedeniyle gecikme tazminatı ödeme zorunluluğu ortadan kalkacaktır. 2. Borçlu Temerrüdünde Alacaklının Hakları Nelerdir? 2.1. Gecikme Tazminatı Borçlunun, borcunu zamanında yerine getirmemesi nedeniyle temerrüde düşmesi halinde; alacaklı, borçludan borcun ifası ile birlikte borcun geç ifa edilmesinden dolayı gecikme sebebiyle uğradığı zararın karşılanmasını isteyebilir. Borçlu temerrüdünün ortaya çıktığı her durum için ayrı ayrı incelenerek tespit edilmesi gereken bu zararın kapsamına; Gecikme yüzünden alacaklının yaptığı masraflar, Gecikme nedeniyle alacaklının başkalarına ödemek zorunda kaldığı tazminatlar, Temerrüt süresinde malın değerinin düşmemesi yüzünden alacaklının uğradığı zarar, Borcun ifasının gecikmesi yüzünden alacaklının yoksun kaldığı kar gibi çeşitli kalemler dahil olabilmektedir. Bu noktada önemli olan başlıca husus, alacaklının gecikme tazminatı talep edebilmesi için borçlunun temerrüde düşmede kusurunun bulunması ve alacaklının bu temerrüt neticesinde bir zarara uğraması gerekmektedir. Burada, gecikme tazminatı ödemekten kurtulabilmek için kusurlu olmadığını ispatlama zorunluluğu, borçlunun üzerindedir. 2.2. Temerrüt Faizi Para borçlarında, borçlunun temerrüde düşmesi durumunda, alacaklı tarafından gecikme tazminatı yerine temerrüt faizi talep edilebilir. Temerrüt faizi ile gecikme tazminatı arasında çok önemli 2 fark bulunmaktadır: Temerrüt faizi talep edilebilmesi için gecikme tazminatının aksine borçlunun kusurlu olması gerekmez. Başka bir deyişle, alacağı muaccel olduğu halde ödenmeyen alacaklı, borçlunun temerrüde düşmekte kusuru olup olmadığına bakılmaksızın, temerrüt faizi talep edebilir.Ayrıca alacaklı gecikme nedeniyle hiçbir zarara uğramamış olsa da temerrüt faizi talep edebilir. Bu noktada da, gecikme tazminatı talep edilebilmesinin önkoşulu olarak aranan zarar hali, gecikme faizi istenebilmesi için aranmamaktadır. Alacağı temerrüde düştüğü halde ödenmeyen alacaklı, başkaca hiçbir zarara uğradığını ispatlamak zorunda olmaksızın, sadece bu temerrüt dolayısıyla faiz talep edebilir. Temerrüt faizi prensip itibariyle borçlunun temerrüde düştüğü günü takip eden günden itibaren işlemeye başlar ve borcun ifa edileceği güne kadar devam eder. Bununla birlikte, para borçlarında, alacaklı temerrüt faizini aşan bir zarara uğradığını ispat ederse ve borçlu da temerrüde düşmede kusurluysa; alacaklı bu zararı borçludan talep edebilir. Yani temerrüt faizi bakımından kusur ve zararın ispatı şart değilken, hak edilen temerrüt faizini aşan zararın borçludan tahsil edilebilmesi için, gecikme tazminatında aranan koşullar aranmaktadır. Yani, alacaklı, gecikme faizi miktarını aşan zararını ispatlamak zorunda olduğu gibi, borçlunun da temerrüde düşmede kusurlu olması gerekmektedir. Konuya ilişkin detaylı bilgi için "Ticari İşlerde Faiz" başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 3. Karşılıklı Borç Doğuran Sözleşmelerde Seçimlik Haklar 3.1. Seçimlik Hakları Kullanmak İçin Süre Verilmesi Karşılıklı borç doğuran sözleşmelerde ise alacaklıya bazı seçimlik haklar tanınmıştır. Fakat bu hakların kullanılabilmesi için, Türk Borçlar Kanunu’nun 123. maddesinde, alacaklının borçluya, borcun ifa edilmesi için uygun bir süre vermesi ya da uygun bir süre verilmesini hakimden istemesi gerektiği açıkça düzenlenmiştir. Bununla birlikte, Türk Borçlar Kanununun 124. Maddesinde istisnai olarak sıralanan Borçlunun içinde bulunduğu durumdan veya tutumundan süre verilmesinin etkisiz olacağının anlaşılması,Borçlunun temerrüdü sonucunda borcun ifasının alacaklı için yararsız kalması,Borcun ifasının, belirli bir zamanda veya belirli bir süre içinde gerçekleşmemesi üzerine, ifanın artık kabul edilmeyeceğinin sözleşmeden anlaşılması; durumlarından herhangi birinin varlığı halinde, borçluya borcunu yerine getirmesi için süre verilmesine gerek kalmaksızın, alacaklı tarafından aşağıda ifade edilen seçimlik haklar kullanılabilir. 3.2. Borçlu Temerrüdünde Alacaklının Seçimlik Hakları Yukarıda detaylarıyla izah edildiği üzere temerrüde düşen borçluya karşı, alacaklının hangi taleplerde bulunabileceği, Türk Borçlar Kanununun 125. maddesinde seçimlik olarak düzenlenmiştir. Buna göre; 3.2.1. Aynen İfa Ve Gecikme Tazminatı TBK’nın 125. maddesinin ilk fıkrasında;  “Temerrüde düşen borçlu, verilen süre içinde, borcunu ifa etmemişse veya süre verilmesini gerektirmeyen bir durum söz konusu ise alacaklı, her zaman borcun ifasını ve gecikme sebebiyle tazminat isteme hakkına sahiptir.” düzenlemesi mevcuttur. Buna göre, alacağı temerrüde uğrayan alacaklı, sözleşme konusu borcun yerine getirilmesi ile birlikte gecikme tazminatını borçludan talep edebilecektir. 3.2.2. İfa Yerine Tazminat (Olumlu/Müspet Zarar Tazminatı) TBK’nın 125. maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen bir diğer seçimlik hak ise, kanunda şu şekilde yer bulmuştur: “Alacaklı, ayrıca borcun ifasından ve gecikme tazminatı isteme hakkından vazgeçtiğini hemen bildirerek, borcun ifa edilmemesinden doğan zararın giderilmesini isteyebilir veya sözleşmeden dönebilir.” Yasa koyucunun yukarıda alıntılanan düzenlemesi uyarınca, alacaklıya sunulan ikinci seçimlik hak, sözleşme konusu borcun yerine getirilmesinden vazgeçerek olumlu zararın tazminini talep edebilmesidir. Alacaklının bu seçimlik hakkını kullanması halinde talep edebileceği zararı “olumlu zarar” ya da “müspet zarar” olarak da ifade edilen, borçlunun borcunu hiç yerine getirmemesi veya sözleşmede kararlaştırıldığı gibi yerine getirmemesi nedeniyle uğradığı zarardır. 3.2.3. Sözleşmeden Dönme Ve Olumsuz/Menfi Zarar Tazminatı TBK’nın konuya ilişkin 125. maddesinin 3. fıkrasında düzenlenen son seçimlik hak ise, “Sözleşmeden dönme hâlinde taraflar, karşılıklı olarak ifa yükümlülüğünden kurtulurlar ve daha önce ifa ettikleri edimleri geri isteyebilirler. Bu durumda borçlu, temerrüde düşmekte kusuru olmadığını ispat edemezse alacaklı, sözleşmenin hükümsüz kalması sebebiyle uğradığı zararın giderilmesini de isteyebilir.” ifadeleriyle kanunda yer bulmaktadır. Bu seçimlik hakkını kullanan alacaklı ise, sözleşmeden dönerek “olumsuz zarar”ını, bir diğer ifadeyle “menfi zarar”ının tazminini talep edebilir. Buradan hareketle, sözleşmenin yapılması ile alacaklının malvarlığının içine girdiği durum ile sözleşme yapılmamış olsaydı içinde bulunacağı durum arasındaki fark sebebiyle uğranılan zarar, “olumsuz zarar” olarak tanımlanmaktadır. 4. Sonuç Sonuç olarak, şayet alacaklı için, geciktiği halde alacağını elde etmek hala önem taşıyorsa, ilk seçimlik hak olan ifa ve gecikme tazminatının bir arada talep edilmesi yolu tercih edilebilir. Diğer taraftan, geciken alacağını elde etmenin artık kendisi için önem taşımadığı hallerde, olumlu ve olumsuz zararın, eksiksiz ve doğru şekilde tespit edilmesi alacaklı için oldukça önemlidir. Zira, olumlu zararın olumsuz zarardan fazla olduğu hallerde, TBK m.125’in 2. fıkrasında düzenlenen ve kısaca “ifa yerine tazminat” olarak da ifade edilen seçimlik hakkın kullanılması yerinde olacak iken, olumsuz zararın olumlu zarardan daha fazla olduğu durumlarda ise ilgili maddenin 3.fıkrasında düzenlenen “sözleşmeden dönme” seçimlik hakkının kullanılması alacaklı açısından daha avantajlı olabilecektir. Borçlu açısından ise, TBK’nın 136.maddesi ve devamında düzenlenen “ifa imkansızlığı” hallerinden herhangi birinin varlığı ispat edilir ise, borç sona erecek olup, bu gibi hallerde borçlunun yükümlülüğü, ifa imkansızlığını derhal bildirmemesi ve alacaklı zararının artmaması için gereken çabayı göstermemesi halinde doğacak zarar ile sınırlı olacaktır. Son zamanlarda global düzeyde etki gösteren Covid-19 salgını, karşılıklı borç yükleyen birtakım sözleşmeler açısından, aşırı ifa güçlüğü doğuran “mücbir sebep” kapsamında değerlendirilebilmekte olup, konuya ilişkin daha detaylı incelemeye Korona Virüs (Covid-19) Mücbir Sebep Midir? başlıklı yazımızdan ulaşabilirsiniz. Excerpt: Borçlunun borcunu zamanında ödememesi durumunda alacaklının ihtarı ile oluşan duruma “borçlu temerrüdü” ismi verilmekte olup, bu durumda alacaklı, borcun ifasını ve gecikme sebebiyle tazminat isteme hakkına sahiptir. ### Tüketici Aleyhine Sözleşme Genel İşlem Koşullarının Geçersizliği Banka hesabı açtırırken, ev eşyası satın alırken, araç kiralarken veya yeni bir işe başlarken yani yaşantımızın pek çok noktasında çoğunlukla daha önceden hazırlanmış ve sözleşmeyi düzenleyen lehine hükümler içeren sözleşmeler ile karşılaşırız. Bu sözleşmelerde yer alan ve hazırlayana avantaj sağlamak amacıyla konulmuş düzenleme ve maddelere ise “Genel işlem koşulları” denmektedir. Türk Borçlar Kanunu ile sözleşmenin zayıf konumda olan kişi lehine bir takım koruyucu imkânlar getirilmiş ve genel işlem koşullarının geçersizliği ayrıntılı şekilde düzenlemiştir. 1. Genel İşlem Koşulları Nedir? Hukukumuzda, sözleşmenin kurulabilmesinin şartlarından biri, sözleşme taraflarının, tüm asli unsurlar üzerinde karşılıklı olarak mutabakata varması, yani iradelerinin birbiriyle uyumlu olması ve sözleşmenin de bu mutabakata uygun olarak düzenlenmesidir. Asli unsurların dışında kalan, yani sözleşme için kurucu öneme sahip sayılmayan ikincil noktalarda ise, tarafların mutabakata varmış olmaları aranmamaktadır. Tam da bu konularda, yani sözleşmenin ikincil unsurlarında, sözleşme taraflarından biri, kendi çıkarları doğrultusundan standart bir sözleşme hazırlayarak, sonraki süreçte anlaşma yapacağı herkese bu standart sözleşmeyi sunarak, esasen sözleşmenin tarafsızlığını kendi lehine ve karşı taraf aleyhine bozabilmektedir. Sözleşmede, hazırlayana avantaj sağlayan ve esasen sözleşme tarihinden daha önceki bir tarihte ve genel geçer sayılabilecek çok sayıda sözleşmede kullanılmak üzere hazırlanan bu sözleşme maddelerine “Genel işlem koşulları” denmektedir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 20.maddesinde düzenlenen genel işlem koşulları tanımından da anlaşılacağı üzere, sözleşmedeki bir düzenlemenin genel işlem koşulu olup olmadığının tespitinde, bu düzenlemelerin sözleşmenin ana metninde mi ekinde mi yer aldığı ya da yazı tipi gibi şekilsel özelliklerinin hiçbir önemi yoktur. Başka bir deyişle, aynı amaçla ancak farklı metinlerde düzenlenen sözleşmelerdeki hükümler de genel işlem koşulu olarak kabul edilebilmektedir. Görüldüğü üzere sözleşmeyi düzenleyen kişi, bazı yollarla sözleşmedeki hükümlerin genel işlem koşulu niteliğini engellemeye çalışsa da koruyucu düzenlemeler buna engel olacaktır. 2. Sözleşmedeki Tüm Hükümlerin Kabul Edildiğine Dair Kaydın Etkisi Yukarıdaki açıklamalarımıza uygunluk gösteren sözleşmelerde çoğunlukla, sözleşmeyi imzalayanın tüm koşulları kabul ettiğine dair kayıt bulunmaktadır. Türk Borçlar Kanununun 20.maddesinin 3.fıkrasında yer alan düzenleme gereği; Ana sözleşmede veya ayrı bir ek sözleşmede düzenlenen maddelerin her birinin, taraflarca karşılıklı olarak değerlendirildiği ve sonuçları üzerinde fikir birliğine varıldığı, şeklindeki kayıtlar, o düzenlemelerin genel işlem koşulu sayılmalarına engel teşkil etmez. Sözleşmede bu şekilde bir kayıt bulunsa dahi sözleşmeyi düzenleyen bu kaydın yanında başka delillerle de sözleşmeyi imzalayanın bu koşulları kabul ettiğini ispat etmelidir. 3. Genel İşlem Koşullarının Geçerli Kabul Edilebilmesinin Şartları Sözleşmeyi düzenleyenin menfaatine ve karşı tarafın aleyhine genel işlem koşullarının geçerli olabilmesi için; Sözleşmeyi düzenleyen, bu aleyhe konular hakkında, karşı tarafa açıkça bilgi vermelidir. Bu bilgilendirmeden sonra karşı tarafça bu koşullar kabul edilirse genel işlem koşulları bağlayıcı olur. Aksi halde, genel işlem koşulları yok hükmündedir. Ayrıca kimi sözleşmelerde, taraflardan birine münhasıran sözleşme hükmünü değiştirme ya da yeni düzenleme yapabilme yetkisi sağlayan kayıtlar yasa gereği yazılmamış sayılır. Keza, sözleşmenin karşı tarafının yükümlülüklerini ağırlaştıran ve sözleşmede o tarafı dürüstlük kuralı ve hakkaniyet hilafına dezavantajlı hale sokan genel işlem koşulu düzenlemeleri de geçersiz sayılacaktır. 4. Genel İşlem Koşullarının Yorumlanma Şekli Uygulamada sıkça karşılaşıldığı üzere, genel işlem koşulları içeren sözleşmeler, her zaman anlaşılır şekilde hazırlanmamaktadır. Başka bir deyişle, düzenleyenler, sözleşmeye karşı tarafın anlayamayacağı şekilde, birden fazla anlama gelebilen hükümler koyabilirler. Yasa koyucunun bu gibi durumlara önlem olarak öngördüğü düzenlemelere göre, açık ve anlaşılır olmayan veya birden çok anlama gelen genel işlem koşulu düzenlemeleri; sözleşmenin karşı tarafının avantajına, düzenleyenin ise dezavantajına olacak şekilde yorumlanmalıdır. 5. Genel İşlem Koşullarının Geçersizliğinin İleri Sürülmesi Bir sözleşmede yukarıdaki geçersizlik şartlarını taşıyan bir genel işlem koşulu bulunuyorsa, Türk Borçlar Kanunun 21. Maddesi gereği, bu nitelikteki bir hüküm yazılmamış sayılacak, yani kendiliğinden geçersiz olacaktır. Başka bir deyişle, tüketici bu şartın geçersizliğini sağlamak için dava açmak veya herhangi bir başvuruda bulunmak zorunda değildir. Sözleşmeyi düzenleyen, geçersiz sayılan genel işlem koşuluna göre bir talepte bulunursa karşı taraf bu talebi yerine getirmekten kaçınabilir. 6. Geçersiz Genel İşlem Koşulu Nedeniyle Tazminat Davası Geçersiz genel işlem koşulunun uygulanması nedeniyle zarara uğrayan kişi, dava açarak bu zararının tazminini talep edebilir. Bu davada, genel işlem koşulunun geçersiz olduğu ve zararın da bu nedenden kaynaklandığı ispat edilmelidir. Bu davada görevli mahkeme talebin içeriğine göre belirlenmektedir. Genel işlem koşullarında karşı tarafın çoğunlukla tüketici olduğu düşünülürse dava yüksek ihtimalle tüketici mahkemesinde görülecektir. Yetkili mahkeme ise genel kural olan davalının yerleşim yeridir. Tüketici davalarında ise tüketicinin yerleşim yeri mahkemesi de yetkili olacaktır. 7. Geçersiz Genel İşlem Koşulu Örnekleri Aşağıdaki şekilde genel işlem koşulları, müzakere edilmeden ve tüketici tarafından kabul edilmeden sözleşmeye dâhil edilirse kendiliğinden geçersiz olacaktır. Sözleşmeyi düzenleyenin ihmali veya icrai bir işlem veya davranışı nedeniyle, tüketicinin canına ya da malına zarar gelmesi halinde, sözleşmeyi düzenleyenin yasal sorumluluğuna gidilemeyeceğine ya da sorumluluğunun sınırlandırılacağına dair şartlar.Sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerini tamamen veya kısmen ifa etmeyen ya da ayıplı ifa eden düzenleyiciye karşı, tüketicinin alacağını borcuyla takas etme hakkı dahil, yasal haklarını kaldıran ya da ölçüsüz şekilde sınırlayan şartlar. Tüketicinin herhalde ifa ile yükümlü tutulmasına karşılık, sözleşmeyi düzenleyenin belli koşullarda edim borcu altında olduğuna dair şartlar.Tüketicinin sözleşmeyi kurmaktan ya da ifadan vazgeçtiği durumlarda tüketici aleyhine muhafaza hakkı öngörüldüğü halde, düzenleyenin vazgeçmesi halinde tüketici lehine tazminat hakkı öngörülmeyen şartlar.Tarafların sözleşmede öngörülen yükümlülüklerini yerine getirmemesi haline ilişkin olarak, düzenleyene kıyasla tüketici aleyhine orantısız miktarda yüksek tazminat yükleyen şartlar.Sözleşmenin feshine dair düzenleyene keyfi hak tanıdığı halde, karşı tarafa aynı hakkı tanımayan şartlar.Düzenleyenin kendisine tanınan keyfi fesih hakkını kullanması halinde, henüz ifa etmediği edimlere karşılık aldıklarını muhafaza hakkı tanıyan şartlar.Belirsiz süreli sözleşmelerde, fesih için haklı sebeplerin varlığı haricinde, bildirim ve makul süre tanıma yükümlülüğü olmaksızın düzenleyene doğrudan fesih hakkı tanıyan şartlar.Haklı bir sebep olmadığı halde, düzenleyen tarafından sözleşme konusu mal veya hizmete dair özelliklerin tek taraflı değiştirilebileceğine ilişkin şartlar.Tüketiciye sağlanan teminatların azalmasına neden olabilecek şekilde ve tüketicinin onayı alınmaksızın, düzenleyici tarafından sözleşme hak ve yükümlülüklerinin devredilebilmesine olanak sağlayan şartlar. Tüm bunların yanı sıra, “haksız şart” olarak tabir edilen ve sözleşmeden doğan hak ve yükümlülüklerinde dürüstlük kuralları hilafına tüketici aleyhine dengesizliğe neden olacağı halde tüketiciyle mutabakata varılmaksızın sözleşmeye dahil edilen hükümlere ilişkin detaylı bilgiye ulaşmak için Tüketici Sözleşmelerinde Haksız Şart başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Excerpt: Sözleşme taraflarından biri, kendi çıkarları doğrultusundan standart bir sözleşme hazırlayarak, sonraki süreçte anlaşma yapacağı herkese bu standart sözleşmeyi sunarak, esasen sözleşmenin tarafsızlığını kendi lehine ve karşı taraf aleyhine bozabilmekte olup, kanun koyucu bu tür hükümleri geçersiz saymaktadır. ### Sözleşmenin Hata Hile Korkutma (İrade Bozukluğu) Nedeniyle Geçersizliği Kimi zaman, kişinin özgür iradesiyle imzalamak istemeyeceği bir sözleşmeyi hata, hile (aldatma) veya korkutma sonucunda imzalaması söz konusu olabilmektedir. Türk Borçlar Kanunu’nda “irade bozuklukları” olarak nitelendirilen bu gibi durumlarda; kişinin hata, hile veya korkutma sonucu imzalamış olduğu sözleşmelerin geçerli olup olmadığının, başka bir deyişle, iradesi sakatlanarak sözleşmeyi imzalayan kişinin, sözleşme hükümleri ile bağlı olup olmadığının doğru şekilde tespiti oldukça önemlidir. 1. Esaslı Yanılma (hata) Halinde Sözleşme Geçerli Midir? Sözleşmenin esaslı noktaları hakkında yanılan tarafın ile mevzuatta “hata” olarak tabir edilen bu yanılma haline rağmen sözleşme kurulmuşsa, hataya düşen taraf, sözleşme ile bağlı değildir. Türk Borçlar Kanununun 30. Maddesinde; “Sözleşme kurulurken esaslı yanılmaya düşen taraf, sözleşme ile bağlı olmaz.” İfadesiyle yer bulan düzenlemeye göre; bir kimsenin iradesinin hata sebebiyle sakatlandığının kabul edilebilmesi için o hatanın esaslı bir hata olması şartı aranmaktadır. Yani hataya düşülen noktanın, o sözleşme bakımından kurucu öneme sahip olması gerekmektedir. Yoksa sözleşmenin kurulması bakımından önemli olmayan yancı hususlarda yanılgıya düşmek, kişinin iradesinin sakatlandığı anlamına gelmediğinden, sözleşmenin geçerliliğine etki etmemektedir. Hata halleri ise kanunda; açıklamada hata, saikte hata ve iletmede hata olmak üzere üç türlüdür. 1.1. Sözleşme Kurulurken İfade Edilen Açıklamada Hata Halinde Sözleşme Geçerli Midir? Kişinin sözleşme kurulurken ifade ettiklerinde, yani beyanlarında hata olması anlamına gelen “açıklamada hata” hali, Türk Borçlar Kanununun 31. maddesinde yer bulmakta olup, her zaman esaslı hata sayılmamaktadır. Bu noktada, uygulamada da sıklıkla görülen aşağıdaki durumların, açıklamada hata hali olarak kabul edileceği, kanunda açıkça düzenlenmektedir: Yanılan, kurulmasını istediği sözleşmeden başka bir sözleşme için iradesini açıklamışsa,Yanılan, istediğinden başka bir konu için iradesini açıklamışsa, Yanılan, sözleşme yapma iradesini, gerçekte sözleşme yapmak istediği kişiden başkasına açıklamışsa,Yanılan, sözleşmeyi yaparken belirli nitelikleri olan bir kişiyi dikkate almasına karşın başka bir kişi için iradesini açıklamışsa,Yanılan, gerçekte üstlenmek istediğinden önemli ölçüde fazla bir edim için veya gerçekte istediğinden önemli ölçüde az bir karşı edim için iradesini açıklamışsa. 1.1.1. Basit Hesap Yanlışlıkları Sözleşmeyi Geçersiz Kılar Mı? Diğer taraftan, basit hesap yanlışlıkları ise esaslı hata kabul edilmemekte olup, bu gibi hallerde, basit yanlışlıkların düzeltilmesi ile yetinilmektedir. 1.2. Esaslı Saik Hatası Halinde Sözleşme Geçerli Midir? “Saik” kavramını, bir kimseyi o işlemi (sözleşmeyi) yapmaya sevk eden güdü, bir kimsenin o işlemi yapmasının altında yatan motivasyon şeklinde tanımlamak mümkündür. Kural olarak, bir kimsenin sözleşmeyi imzalarken ki saiki, sözleşmenin karşı tarafı için önemli değildir. Bu sebeple de saikte hata, esaslı hata olarak kabul edilmemekteyse de, TBK’nın 32.maddesinde düzenlenen istisna hali, şu şekilde alıntılanabilir: “Yanılanın, yanıldığı saiki sözleşmenin temeli sayması ve bunun da iş ilişkilerinde geçerli dürüstlük kurallarına uygun olması hâlinde yanılma esaslı sayılır. Ancak bu durumun karşı tarafça da bilinebilir olması gerekir.” Görüldüğü üzere; bir kimsenin yanıldığı saikinin dürüstlük kuralları gereğince, sözleşmenin temeli olarak sayılması mümkün ise ve bu durum karşı tarafça da bilinebilir nitelikte ise artık saikte hatanın da esaslı hata olduğunun kabulü gerekir. 1.3. Sözleşme Kurulurken Aracı Kişinin İletmede Hatası Esaslı Hata Sayılır Mı? Sözleşmenin kurulmasına ilişkin açıklamanın (iradenin) karşı tarafa yanlış iletilmesi halinde ortaya çıkan “iletmede hata” hali de TBK m.33 gereği esaslı hata olarak kabul edilmektedir. 1.4. Hata İle İradesi Sakatlanan Kişi Tazminat Öder Mi? Sözleşmenin başlıca unsurlarından olan karşılıklı olarak iradelerin örtüşmesi şartını ortadan kaldırdığı için sözleşmenin hükümsüzlüğüne yol açan hata (yanılma) hallerinde, sözleşmenin hükümsüzlüğü dolayısıyla taraflardan en az birinin zarar görmesi gayet olasıdır. Bu gibi hallerde, kendi kusuru ile yanılan ve sözleşmenin hükümsüz sayılmasına sebep olan taraf, TBK’nın 35.maddesinde açıkça, diğer tarafın sözleşmenin hükümsüzlüğü dolayısıyla uğradığı zararı karşılamakla yükümlü kılınmıştır. Ancak bu durumun istisnası, diğer tarafın, yanılanın iradesinin hata sebebiyle sakatlandığını bilmesine veya bilebilecek durumda olmasına rağmen sözleşmenin imzalandığı hallerde, yanılanın tazminat yükümlülüğünün ortadan kalktığı hallerdir. 2. Hile Yoluyla İmzalatılan Sözleşme Geçerli Midir? Yüksek yargı makamlarının içtihatlarında, bir kişinin eğer ki gerçek durumu biliyor olsaydı kabul etmeyeceği bir şeyi kabul etmesine bir başka kişi tarafından sebep olunması durumu olarak betimlenen “aldatma (hile)” halinin varlığı tespit edilir ise aldatma şartları uyarınca hüküm kurulmaktadır. TBK’nın 36. maddesine göre ise; taraflardan birinin aldatması yüzünden sözleşme yapan taraf, yanılma halinin esaslı olup olmamasından bağımsız olarak, sözleşmeyle bağlı değildir. Görüldüğü üzere; aldatma sebebiyle iradenin sakatlanmış olduğunun kabul edilebilmesi için aldatma sonucu oluşan yanılmanın esaslı olması şartı aranmamaktadır. Kişinin sözleşme kurulurken aldatılmış olması, sözleşme ile bağlı olunmaması için yeterli kabul edilmektedir. 3. Korkutularak Zorla İmzalatılan Sözleşme Geçerli Midir? Korkutma; bir kimseye yapmak istemediği bir işlemi yapmadığı takdirde zarara uğrayacağının bildirilmesi olup, TBK’nın 37. maddesine göre; sözleşmenin tarafı olup olmadığından bağımsız olarak herhangi birinin korkutması sonucunda sözleşme yapan taraf, sözleşmeyle bağlı sayılamayacaktır. 3.1. Korkutularak İradesi Sakatlanan Kişi Tazminat Öder Mi? Kimi durumlarda, taraflardan biri durumdan tamamen habersizken, sözleşme dışı üçüncü bir kişi, diğer tarafa çeşitli korkutma yöntemleri uygulamak suretiyle, sözleşmeyi zorla imzalatabilmektedir. İkrah yoluyla sözleşme imzalamaya mecbur bırakılan tarafın, sözleşme dışı bir üçüncü kişi tarafından korkutulduğu ve sözleşmenin diğer tarafının korkutma halini bilmediği veya bilebilecek durumda olmadığı bu gibi durumlarda, ikrah nedeniyle sözleşmenin geçersizliğini ileri süren korkutulan tarafın tazminat yükümlülüğü gündeme gelebilmektedir. TBK’nın 37.maddesinde yer bulan yasal düzenlemeye göre, olay üzerinde yapılacak değerlendirme nihayetinde, hakkaniyetin gerektirdiği kanaatine varılır ise, korkutulan tarafın, geçersiz hale gelen sözleşme dolayısıyla korkutmadan habersiz diğer tarafa belli bir miktar tazminat ödeme yükümlülüğü vardır. 4. Hata, Hile veya Korkutma Sonucunda İrade Sakatlığıyla İmzalanan Sözleşmeler Geçerli Midir? Türk Borçlar Kanunu’nda irade sakatlığı halleri olarak tanımlanan hata, hile ve aldatma durumlarının varlığında, irade sakatlığının etkisi altında yapılan sözleşmelerin geçersiz sayılacağı, kanunda açıkça düzenlenmiştir. Ancak Kanun; iradesi sakatlanan ve geçersiz sözleşme ile bağlı kalmak istemeyen tarafa, belli bir süre içinde sözleşme ile bağlı kalmak istemediğini bildirme yükümlülüğü yüklemiştir. Şöyle ki; Türk Borçlar Kanunu’nun 39. maddesine göre; “Yanılma veya aldatma sebebiyle ya da korkutulma sonucunda sözleşme yapan taraf, yanılma veya aldatmayı öğrendiği ya da korkutmanın etkisinin ortadan kalktığı andan başlayarak bir yıl içinde sözleşme ile bağlı olmadığını bildirmez veya verdiği şeyi geri istemezse, sözleşmeyi onamış sayılır.” Görüldüğü üzere mevzuatımıza göre, iradesi sakatlanan taraf, 1 yıl içinde sözleşme ile bağlı olmadığını bildirmez ise, sözleşmeyi zımnen onaylamış sayılacak ve sözleşme ile bağlı olacaktır. Bir yıllık süre; yanılma ve aldatmanın öğrenildiği tarihten itibaren başlayacak olup; korkutma halinde ise korkutmanın etkisinin ortadan kalktığı tarih 1 yıllık sürenin başlangıç tarihi olarak kabul edilecektir. 5. Sonuç Sonuç olarak; hata, hile veya korkutma sonucu imzalanmış olan sözleşmeler geçersiz kabul edilmektedir; ancak iradesi sakatlanan ve sözleşme ile bağlı kalmak istemeyen tarafın bir yıl içerisinde sözleşme ile bağlı kalmadığını karşı tarafa bildirmesi gerekmektedir. Aksi takdirde, sözleşme kendisi için bağlayıcı hale gelmektedir. Diğer taraftan, iki tarafa borç yükleyen geçerli bir sözleşme olduğu halde, borçlunun borcunu ifada temerrüde düşmesinin detaylarına ve bu gibi hallerde kanunen alacaklıya sunulan seçimlik haklara dair daha detaylı bilgiye ulaşmak için “Borçlu Temerrüdü ve Alacaklı Hakları” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Excerpt: Hata, hile veya korkutma sonucu imzalanmış olan sözleşmeler geçersiz kabul edilmektedir. İradesi sakatlanan ve sözleşme ile bağlı kalmak istemeyen taraf, bir yıl içerisinde bu durumu, karşı tarafa bildirmesi gerekmektedir. ### Vergi Uyuşmazlıklarında İzaha Davet Vergi uyuşmazlıklarında, mükellef ve vergi idaresi arasındaki anlaşmazlıklar hem yargısal hem de idari çözüm yollarıyla çözüme kavuşturulabilir. Yargısal süreçlerin uzun ve maliyetli olabilmesi nedeniyle, daha kısa sürede ve düşük maliyetle sonuç alınan idari çözüm yolları günümüzde daha çok tercih edilmektedir. Bu çözümlerden biri olan "izaha davet," vergi incelemesi yapılmadan önce mükellefin açıklama yapma fırsatı sunarak cezalı vergi işlemi uygulanmadan durumu izah etme olanağı sağlar. Bu yazıda, vergi uyuşmazlıklarının çözümünde vergi dairesi ve mükellef arasında ilk adımlardan biri olan izaha davet konusunu detaylıca ele alıyoruz. Vergi uyuşmazlıklarının mükellef açısından olumsuz sonuçlanmaması için sürecin iyi yönetilmesi ve bilinçli bir yaklaşım sergilenmesi büyük önem taşır. Bu süreçte gerekli bilgiye sahip olmanız, haklarınızı güvence altına almanıza ve en doğru adımları atmanıza yardımcı olacaktır. 1. İzaha Davet Nedir? İzaha davet, yetkili mercilerin harici yollardan edindiği bilgilere göre, vergi kaybına yol açabileceği düşünülen bir durumun tespit edilmesi halinde mükellefin açıklama yapmaya davet edilmesidir. Vergi incelemesi yapılmadan önce mükellefe açıklama imkânı tanınarak, olası cezalı işlemler öncesinde konuyu izah etme fırsatı sağlanır. İzaha davet süreci, mükellef hakkında henüz vergi incelemesi yapılmadan, takdir komisyonlarına sevk edilmeden veya üçüncü kişilerin ihbarı olmadan başlatılır. Mükellef, usulüne uygun bir açıklama yaparsa herhangi bir yaptırım ile karşılaşmaz veya belirli durumlarda ceza indirimi uygulanabilir. Ancak, izaha davet yazısı tebliğ edilen mükellefin, yazıya otuz gün içinde yanıt vermesi gerekir ve yapılan açıklama, komisyon tarafından kırk beş gün içinde değerlendirilerek sonuca bağlanır. İzaha davet süreci hazırlayıcı bir işlem niteliğinde olduğu için doğrudan dava konusu edilemez. Ancak, mükellefin yaptığı izahın vergi idaresi tarafından reddedilmesi halinde bu işlem, vergi mahkemelerinde iptal davası yoluyla itiraz edilebilir. 2. İzaha Davetin Şartları Mükellefin izaha davet edilebilmesi için 212 Sayılı Vergi Usul Kanunu'nun 370. maddesinde belirtilen dört şartın bir arada gerçekleşmesi gerekmektedir: Vergi Ziyaı Belirtileri Olmalıdır: İzaha davet, mükellefin vergi ziyaına yol açabileceğine dair delalet ve emarelerin bulunması durumunda gündeme gelir. Yetkili Mercilerce Ön Tespit Yapılmalıdır: İzaha davet işleminin başlatılabilmesi için yetkili merciler tarafından ön tespit yapılmalıdır. Bu tespit, vergi ziyaına yol açan belirtilerin saptanması amacıyla gerçekleştirilir. Mükellef Aleyhine İhbar veya Şikayet Bulunmamalıdır: İzaha davetin yapılabilmesi için mükellef aleyhine ihbar veya şikayet olmamalıdır. Bu şart, sürecin idari bir çözüm yolu olarak başlatılabilmesi için gereklidir. Başvuru Zamanında Yapılmalıdır: İzaha davet başvurusu, vergi incelemesi başlatılmadan veya takdir komisyonuna sevk edilmeden önce yapılmalıdır. Başvurunun zamanında yapılması, idari çözüm sürecinin etkin işleyebilmesi için önemlidir. 3. İzaha Davette Ön Tespit Nedir? Nasıl Yapılır? İzaha davette ön tespit, bilgi toplama ve/veya vergi incelemesi yapma yetkisi bulunan görevliler tarafından gerçekleştirilen bir süreçtir. Doğrudan veya dolaylı olarak elde edilen veri, bulgu ve bilgiler ışığında, Ön Tespit ve İzah Değerlendirme Komisyonu tarafından bir inceleme yapılır. Bu incelemenin amacı, vergi kaybına yol açabilecek bir durumun varlığını değerlendirmektir. Eğer yapılan inceleme sonucunda verginin ziyaa uğramış olabileceğine dair kanaat oluşursa, bu durum hukuki açıdan “izaha davette ön tespit” olarak adlandırılır. 4. İzaha Davet Yazısında Bulunması Gereken Unsurlar Vergi Usul Kanunu’na göre, İzaha Davet Yazısı, Ön Tespit ve İzah Değerlendirme Komisyonunca yapılan incelemelerin sonucunda mükelleflere ulaştırılır ve mükellefe konuyla ilgili açıklama yapma fırsatı tanır. Bu yazıda aşağıdaki unsurlara yer verilmesi önemlidir: Ön Tespit Bilgileri: Mükellefe yönelik yapılan ön tespitlerin detayları, izah yapma gerekliliğinin gerekçesi olarak açıkça belirtilmelidir. İzah İçin Tanınan Süre: İzaha davet teklifinin tebliğ tarihinden itibaren mükellefin 30 gün içinde izah yapabileceği bilgisi yer almalıdır. İzahın Yapılmaması Halindeki Sonuçlar: İzah yapılmadığında karşılaşılabilecek işlemler hakkında bilgi verilmelidir. Örneğin, vergi incelemesi ve takdir komisyonuna sevk işlemleri gibi. Komisyonun İzah Değerlendirmesi: Mükellefin sunduğu izahın komisyonca yeniden değerlendirileceği ve mükellefin vergi ziyaına sebebiyet vermediği kanaatine varılırsa inceleme sürecinin sonlanabileceği ifade edilmelidir. İzaha davet yazısının yasal geçerliliği ve usule uygun olması için tüm bu unsurların detaylandırılması önem taşır. İlgili yasal düzenlemeler için 519 Sıra No.lu Vergi Usul Kanunu Genel Tebliği’ne başvurabilirsiniz. 5. İzaha Cevap ve İzahın Değerlendirilmesi İzaha davet yazısı mükellefe tebliğ edildiğinde, mükellefin gerekli açıklamaları yapması için 30 günlük bir süre tanınır. İzahın değerlendirilmesi için komisyona tanınan süre ise en fazla 45 gün olarak belirlenmiştir. Değerlendirme sonucuna göre aşağıdaki durumlar gerçekleşir: 5.1. İzahın Yeterli Bulunması: Komisyon, mükellefin yaptığı açıklamaları yeterli görür ve vergi ziyaının oluşmadığına karar verirse, mükellefe vergi incelemesi veya takdir komisyonuna sevk edilmeyeceği yazılı olarak bildirilir. 5.2. İzahın Yetersiz Bulunması: Komisyon, mükellefin izahını yeterli görmezse, beyanname verilmesinin gerekli olduğunu bildirir. Mükellef, bu bildirimden sonra 30 gün içinde aşağıdaki adımları yerine getirirse, vergi ziyaı cezası, ödenmesi gereken verginin ’siyle sınırlı tutulur: Eksik veya verilmemiş beyannameleri tamamlamak, Beyan hatalarını düzeltmek, Gecikmiş vergi ödemelerini, gecikme zammıyla birlikte ödemek. Gecikme zammı 6183 sayılı Kanunun 51. maddesinde belirtilen oranlara göre hesaplanır. Mükellef, komisyonun belirlediği vergi ziyaı miktarına uygun beyanname vermez veya komisyonun belirlediği miktardan daha düşük bir tutar bildirirse, vergi incelemesi veya takdir komisyonuna sevk işlemi yapılır. 5.3. İzaha Cevap Verilmemesi: Mükellef, komisyonca yapılan davete yanıt vermezse, davette belirtilen vergi ziyaının beyan edilmesi zorunlu hale gelir. Bu süreçte mükellefin yasal hak ve yükümlülüklerini takip etmesi, gerektiğinde eksik veya hatalı beyanlarını düzeltmesi, vergi ziyaına ilişkin olası cezalarda indirim sağlayabilir. 6. İzahın Reddi Üzerine Açılabilecek Davalar İzaha davet işlemi, idari yargıda tek başına dava konusu edilemez çünkü "hazırlayıcı işlem" niteliğindedir. Ancak mükellefin izahının vergi idaresi tarafından reddedilmesi, mükellef açısından hukuki sonuç doğurabilecek, uygulanabilir bir idari işlem olarak kabul edilir. Bu durumda, mükellefin izahının reddine karşı açılacak dava, iptal davası niteliğinde bir vergi davası olacaktır. Bu tür davalarda önemli bir nokta, vergi davalarında yürütmenin kendiliğinden durmasıdır. Yani, izahın reddi sonrası cezalı vergi tarhı yapılması mümkün olmayacaktır. Ancak, davanın sonuçlanması beklenmeden tarhiyat yapılması durumunda, bu tarhiyata karşı açılan iptal davasında izahın reddine yönelik açılan dava bekletici sorun olarak ele alınabilir. 6.1. Görevli ve Yetkili Mahkeme Mükellefin izahının reddi üzerine açılacak iptal davasında görevli mahkeme vergi mahkemesidir. Yetkili mahkeme ise, izahın reddi kararını veren izaha davet komisyonunun bulunduğu Vergi Dairesi veya Vergi Denetleme Kurulu’nun yer aldığı bölgedeki vergi mahkemesidir. 6.2. Dava Açma Süresi Vergi işlemleri hakkında açılacak vergi davalarında, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 7. maddesine göre dava açma süresi otuz gündür. Vergi Usul Kanunu’nun 370. maddesinde farklı bir düzenleme bulunmadığından, izahın reddine karşı açılacak davalarda da bu otuz günlük süre geçerlidir. Bu süre, izahın reddi kararının mükellefe tebliğ edildiği günü takip eden günden itibaren işlemeye başlar. 7. Sıkça Sorulan Sorular İzaha Davet Yazısı Neden Gelir? İdare çeşitli bilgi, belge ve verileri dikkate alarak mükellefin vergi kaybına neden olma ihtimali olduğunu tespit edebilir. Böyle bir durumda mükelleften yapılan bu tespitler hakkında açıklamada bulunması talep edilebilir. Bu nedenle yetkili merciler tarafından mükellefe izaha davet yazısı gönderilebilir. İzaha Davet Süresi Kaç Gündür? Kendisine izaha davet yazısı tebliğ edilen mükellef bu yazıya otuz gün içinde cevap vermelidir. Yapılan izah Komisyon tarafından kırk beş gün içerisinde değerlendirilip sonuca bağlanır. İzaha Davet Yazısı Tebliğ Edilen Mükellef Ne Yapmalıdır? Kendisine izaha davet yazısı tebliğ edilen mükellef, ilgili yazının tebliğinden itibaren otuz gün içinde izahta bulunabilir. Bununla beraber mükellef izahta bulunmak yerine beyanname de verebilir. İzaha Davet Yazısına Online Ortam Üzerinden Cevap Verilebilir mi? İzahat doğrudan bağlı olunan vergi dairesine yazılı şekilde yapılabileceği gibi vergi dairesinin internet sitesi üzerinden de yapılabilir. İzah Ettim. Fakat Açıklamam Kabul Edilmedi Şimdi Ne Olacak? Komisyon, mükellefçe yapılan izahı yeterli görmeyerek, beyanname verilmesinin gerekli olduğuna kanaat getirir ise, mükellefe, bu hususa ilişkin açıklamaları içeren bir yazı gönderir. Bahse konu yazıyı tebliğ alan mükellef, devam eden otuz günlük süre içinde Kanun’da belirtilen adımları tamamlar ise, kesilecek vergi ziyaı cezasında indirim yapılarak, bahse konu ziyaa uğratılan verginin ’si ile sınırlı tutulur. Mükellefin belirtilen adımları tamamlamaması halinde ise vergi incelemesine veya takdir komisyonuna sevk işlemleri yapılır. Vergi Uyuşmazlığı ve Vergi Uyuşmazlıklarının İdari Çözüm Yolları ile ilgili Vergi Uyuşmazlığı Nedir? ve Vergi Uyuşmazlıklarının İdari Çözümü başlıklı makalelerimizi inceleyebilirsiniz. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. Vergi Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “Vergi Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: İzaha davet henüz mükellef hakkında vergi incelemesine başlanmadan, takdir komisyonlarına sevk edilmeden veya üçüncü kişilerce ihbar yapılmadan önce mükellefin durum hakkında açıklama yapmaya davet edilmesidir. ### Vergi Yargılaması Süreci Vergi mükelleflerinin, vergi idaresince uygulanan işlemlerden zarar görmeleri veya kendilerine tahakkuk eden vergilerin hukuka aykırı olduğunu düşünmeleri halinde bu işlemleri yargı organlarına taşıyarak hak arama hakkına sahip olmaları, vergi yargılamasının temelini oluşturur. Vergi mahkemeleri, bölge idare mahkemeleri ve Danıştay gibi özel yargı mercileri, vergi uyuşmazlıklarını çözüme kavuşturan başlıca kurumlardır. Bu süreç, mükelleflerin vergi borçlarına, vergi ziyaı cezalarına ve idari para cezalarına karşı hukuki yollarla savunma yapabilmeleri için önemli bir hak sağlamaktadır. Vergi yargılaması süreci, 2577 sayılı İdari Yargılama Usul Kanunu hükümlerine göre yürütülmekte olup, vergi uyuşmazlıklarında görevli mahkemeler vergi mahkemeleridir. Vergi davaları yazılı yargılama usulüne tabidir ve kanunda öngörülen belirli şekil şartlarına uygun şekilde hazırlanmalıdır. Mükelleflerin, bu başvuru sürecinde, süre sınırlamalarına, gerekli belge hazırlığına ve izlenmesi gereken yasal prosedürlere hakim olmaları, hak kaybı yaşanmaması adına büyük önem taşır. 1. Vergi Mahkemesi Yargılama Süreci Vergi yargılaması süreci, 2577 sayılı İdari Yargılama Usul Kanunu hükümlerine göre yürütülmekte olup, bu davalarda görevli mahkemeler vergi mahkemeleridir. Vergi davaları yazılı usule tabidir ve belirli şekil şartlarına uygun şekilde hazırlanması ve yürütülmesi gereklidir. Vergi mahkemesindeki yargılama süreci aşama aşama şöyledir: Dava Dilekçesi ve Başvuru: Davacı (mükellef) tarafından, vergi idaresinin işleminin hukuka aykırı olduğu düşünülerek vergi mahkemesine bir dava dilekçesi sunulur. Bu dilekçenin yazılı usule uygun olarak, dava açma süresi içerisinde hazırlanması gereklidir. İYUK'un 3. ve 5. maddelerine göre dilekçede davanın konusu, sebepleri ve istekler açıkça belirtilmelidir. İlk İnceleme: Mahkeme, İYUK’un 14. maddesi uyarınca, dava dilekçesini usul açısından inceler. Bu inceleme, dilekçede eksiklik veya usulsüzlük olup olmadığını kontrol etmek için yapılır. Eğer eksiklik varsa, tamamlanması için davacıya süre verilir. Eksiklik giderilmezse dava reddedilebilir. Davanın Tebliği: İlk incelemeden geçen dava dilekçesi, davalı idareye tebliğ edilir. Bu tebligat, İYUK’un 60. maddesi ve Tebligat Kanunu hükümlerine göre yapılır. Davalının Savunması: Davalı idare, dava dilekçesindeki iddialara karşı savunmasını hazırlayarak mahkemeye sunar. Savunma dilekçesi, davacıya tebliğ edilir. Davacının Cevap Dilekçesi: Davacı, idarenin savunma dilekçesine karşı bir cevap dilekçesi hazırlayabilir. Bu cevap dilekçesi de davalıya tebliğ edilir. Davalının İkinci Savunması: Davalı, davacının cevap dilekçesine karşı bir ikinci savunma dilekçesi sunabilir. Bu aşama, tarafların iddia ve savunmalarını ayrıntılı olarak sunmalarını sağlar. Dosya İncelemesi: Vergi yargılamasında, genel olarak dosya üzerinden inceleme yapılır. Tarafların sunmuş olduğu belgeler ve dilekçeler üzerinden inceleme yapılır. Mahkeme, gerekli görürse, taraflardan ek bilgi veya belge isteyebilir. Duruşma Talebi (İhtiyaç Halinde): Vergi davalarında kural olarak duruşma yapılmaz; ancak mahkeme gerekli görürse veya taraflardan biri talep ederse duruşma yapılabilir. Duruşmaya her iki tarafın da katılması gerekir. Karar Verilmesi: Mahkeme, dosyayı inceledikten sonra davaya ilişkin nihai kararını verir. Kararda, dava konusu işlemin hukuka uygun olup olmadığı değerlendirilir. Karar, davanın kabulü, reddi veya kısmen kabul edilmesi şeklinde olabilir. Kararın Tebliği: Mahkemenin vermiş olduğu karar taraflara tebliğ edilir. Karar, taraflar için bağlayıcı hale gelir ve bu tebligat ile istinaf süresi başlamış olur. İstinaf veya Temyiz (Gerekirse): Taraflar, mahkeme kararına itiraz etmek isterlerse, kararın tebliğinden itibaren belirli bir süre içinde bir üst mahkemeye (bölge idare mahkemesi) istinaf yoluna başvurabilirler. Eğer karar istinaf sürecinde de değişmez ise ve karar temyize uygunsa, son aşama olarak Danıştay’a temyiz başvurusu yapılabilir. 1.1. Vergi Yargılamasında Yürütmenin Durdurulması Kararı Vergi yargılamasında genel olarak, vergi davasının açılmasıyla birlikte dava konusu işlemin yürütülmesi kendiliğinden durmaktadır. Bu sebeple, vergi mahkemesi tarafından ayrıca bir yürütmenin durdurulması kararı verilmesine gerek kalmaz. Ancak, yürütmenin kendiliğinden durması kuralının bazı istisnaları bulunmaktadır. Bu istisnalar arasında: İhtirazi Kayıtla Beyanname Verilmesi: Mükellefin, vergi beyannamesini ihtirazi kayıtla (itiraz hakkını saklı tutarak) vermesi durumunda, tarh edilen vergiye karşı açılan davalarda yürütme kendiliğinden durmaz. Bu durumda, yürütmenin durdurulması için mahkemeden ayrıca talepte bulunulması gerekir. Tahsil Aşamasındaki İşlemler: Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun (AATUHK) kapsamında düzenlenen işlemler gibi tahsil aşamasına geçilmiş işlemlere karşı açılan davalarda da yürütme kendiliğinden durmamaktadır. İşlemden Kaldırılan Dosyaların Yeniden İşleme Konulması: Daha önce işlemden kaldırılmış bir dosyanın tekrar işleme alınması durumunda yürütmenin durması kendiliğinden gerçekleşmez. Bu gibi durumlarda yürütmenin durdurulması talep edilmelidir. Kanun Yollarına Başvurma Halleri: Olağan ve olağanüstü kanun yollarına başvurulması durumunda yürütme kendiliğinden durmaz. Bu durumda, yürütmenin durdurulması için özel bir başvuru yapılması gereklidir. Bu istisnai durumlarda, mükellefler, yürütmenin durdurulması için mahkemeye başvurarak, işlemin dava sonuçlanıncaya kadar askıya alınmasını talep edebilirler. 1.2. Vergi Yargılamasında İspat Yükümlülüğü Vergi davalarında genel kural olarak, taraflar öne sürdükleri iddiaları ispat etmekle yükümlüdür. Bu davalarda delil serbestisi ilkesi benimsenmiştir; yani, taraflar davaya konu edilen vergi işlemi ile ilgili her türlü delili kullanarak iddialarını kanıtlama hakkına sahiptir. Ancak, vergi yargılamasında bazı durumlar delil olarak kabul edilmez: Tanık Beyanları: Vergiyi doğuran olayla doğrudan ve açık bir ilgisi bulunmayan tanık beyanları, vergi yargılamasında delil olarak değerlendirilemez. Yemin: Yemin müessesesi, vergi davalarında ispat aracı olarak kabul edilmez ve kullanılamaz. 2. Vergi Mahkemelerince Verilebilecek Kararlar ve Sonuçları Vergi mahkemeleri, vergi davalarında yapılan incelemeler sonucunda çeşitli kararlar alabilmektedir. Bu kararlar, davanın seyrini ve davaya konu edilen işlemin hukuki durumunu etkileyerek taraflar üzerinde farklı sonuçlar doğurur. Vergi mahkemelerinin verebileceği başlıca kararlar ve bu kararların sonuçları aşağıda açıklanmıştır: 2.1. Davanın Kabulü Kararı Vergi mahkemesi, davacı mükellefin iddialarını haklı bularak davanın kabulüne karar verebilir. Bu durumda mahkeme, vergi idaresinin işleminin hukuka aykırı olduğuna hükmeder ve dava konusu işlemin iptaline karar verir. İptal kararı, ilgili vergi borcunun veya cezanın kaldırılmasını sağlar ve mükellef, dava konusu edilen işlemden doğan yükümlülüklerden kurtulur. 2.2. Davanın Reddi Kararı Mahkeme, davacının iddialarını yeterli delillerle desteklemediğini veya hukuki açıdan haklı olmadığını tespit ederse davanın reddine karar verir. Bu durumda vergi idaresinin işlemi geçerli sayılır ve mükellefin itirazları reddedilmiş olur. Reddedilen davada, davacı mükellef karar kesinleştikten sonra vergi borcunu veya cezayı ödemekle yükümlü hale gelir. 2.3. Kısmi Kabul ve Kısmi Red Kararı Mahkeme, davacı mükellefin bazı iddialarını haklı bulurken, diğer iddialarını yetersiz veya haksız bulabilir. Bu durumda, mahkeme davanın kısmen kabulüne ve kısmen reddine karar verir. Örneğin, vergi cezasının bir kısmının kaldırılması veya vergi borcunun belirli bir oranında indirime gidilmesi gibi durumlar söz konusu olabilir. Kısmi kabul ve kısmi red kararı, mükellefin yükümlülüğünün bir kısmını hafifletebilir, ancak diğer kısmının geçerliliği korunur. 2.4. Usulden Ret Kararı Mahkeme, dava dilekçesinin yasal süresinde verilmediğini, davanın yetkili olmayan bir mahkemede açıldığını veya diğer usule ilişkin eksiklikler bulunduğunu tespit ederse davayı esastan incelemeden reddedebilir. Usulden ret kararı, davanın şekil şartlarına uygun olmaması durumunda verilen bir karardır. Bu durumda davacı, eksik veya hatalı başvuru nedeniyle hak kaybına uğrar ve davayı yeniden açması gerekebilir. 2.5. Karar Verilmesine Yer Olmadığı Kararı Vergi mahkemesi, dava sürecinde tarafların başvurularının ardından meydana gelen bazı özel durumlarda "karar verilmesine yer olmadığı" hükmüne varabilir. Bu karar, özellikle mevzuat değişikliği, taraflar arasında uzlaşma sağlanması veya dava konusunun ortadan kalkması gibi hallerde verilir. Örneğin, dava konusu edilen vergi işlemi, yasal düzenlemelerdeki değişiklikle kendiliğinden geçerliliğini yitirmişse veya davacı ile vergi idaresi arasında uzlaşma sağlanarak anlaşmaya varılmışsa, mahkeme davayı sonlandırır ve karar vermesine gerek kalmaz. 3. Vergi Mahkemesi Kararlarına Karşı Kanun Yolları Vergi yargılamasında 6545 sayılı Kanun ile sistem üç kademeli hale getirilmiş olup, ilk derece mahkemesi olarak vergi mahkemesince verilen kararlara karşı belirli sınırlamalar dahilinde istinaf ve temyiz yollarına başvurulabilir. Hem mükellef hem de vergi dairesi, kararın niteliğine göre kanun yollarını kullanabilir. Kanun yollarına başvuru, mahkeme kararlarının yürütülmesini doğrudan durdurmaz. Ancak, talep edilmesi halinde bölge idare mahkemesi veya Danıştay, yürütmenin durdurulmasına karar verebilir. 3.1. İstinaf Kanun Yolu 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun (İYUK) 45. maddesine göre, vergi mahkemesi kararlarına karşı mahkemenin bulunduğu yargı çevresindeki bölge idare mahkemesinde istinaf yoluna başvurulabilir. Vergi mahkemesi kararı, kanun yoluna açık ise kararda hangi süre içinde hangi makama başvurulabileceği belirtilmelidir. İstinaf başvuru süresi, vergi mahkemesi kararının tebliğinden itibaren 30 gündür. İstinaf Yoluna Başvurulamayacak Haller Vergi mahkemelerinde konusu 31.000 TL’yi geçmeyen davalar (2024 Yılı) hakkında verilen kararlar kesindir ve bu kararlara karşı istinaf yoluna başvurulamaz. İstinaf İncelemesi Neticesinde Verilebilecek Kararlar İstinaf başvurusu üzerine bölge idare mahkemesi, yerel mahkemenin kararını hukuka uygun bulursa başvuruyu esastan reddeder. Yerel mahkeme kararında basit hatalar bulunursa, istinaf makamı gerekli düzeltmeleri yaparak kararı onaylayabilir (İYUK m. 45/3). Eğer hukuka aykırılıklar tespit edilirse, istinaf başvurusu kabul edilerek yerel mahkeme kararı kaldırılır ve bölge idare mahkemesi davanın esası hakkında yeniden karar verir. Bölge idare mahkemesinin temyiz yoluna kapalı olan kararları kesin niteliktedir. 3.3. Temyiz Kanun Yolu Bölge idare mahkemesince verilen ve temyiz yolu açık olan kararlar, İYUK’un 46. maddesi gereğince Danıştay’a temyiz edilebilir. Temyiz başvurusu için dava konusu miktarın belirli bir tutarı aşması gerekmektedir. Örneğin, 2024 yılı için bu tutar 920.000 TL’dir. Bu miktarı aşan davalar hakkında bölge idare mahkemesi tarafından verilen kararlara karşı Danıştay’a başvurulabilir. Temyiz İncelemesi Neticesinde Verilebilecek Kararlar Temyiz başvurusunda Danıştay ilgili dairesi dosyayı inceler. İnceleme sonucunda: Onama Kararı: Karar hukuka uygun bulunursa, Danıştay “onama” kararı verir. Eğer kararın gerekçesi eksik veya hatalıysa, gerekçe düzeltilerek onanabilir. Ayrıca, yeniden yargılama gerektirmeyen basit hatalar ve eksiklikler temyiz makamınca re’sen düzeltilerek karar onanır. Bozma Kararı: Karar, görev ve yetki kurallarına aykırı şekilde verildiyse, Hukuka aykırıysa veya Kararın esasını etkileyen hata ve eksiklikler varsa, Danıştay bozma kararı verebilir. Temyiz yoluyla verilen kararlar sonrasında yapılacak işlemler ise İYUK’un 50. maddesinde düzenlenmiştir. Bu kararlar uyarınca dava dosyası, yeniden bir değerlendirme yapılmak üzere ilgili mahkemeye geri gönderilebilir. 4. Vergi Yargılaması Neticesinde Verilen Kararların Uygulanması Vergi yargılaması neticesinde verilen kararların uygulanması, 2577 sayılı İdari Yargılama Usul Kanunu’nun (İYUK) 28. maddesi kapsamında düzenlenmiştir. Bu maddeye göre, mahkeme tarafından verilen kararların gereklerine göre ilgili idare, kararı en geç otuz gün içinde derhal yerine getirmekle yükümlüdür. Bu süre, mahkeme kararının ilgili idareye tebliğ edildiği tarihten itibaren başlar. İdare, mahkeme kararında belirtilen işlemleri, örneğin dava konusu edilen vergi borcu veya cezanın kaldırılması gibi yükümlülükleri yerine getirir. Kararın uygulanması sürecinde, vergi idaresi, belirleyeceği yeni vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülükleri, zam ve cezaların miktarını mükellefe ayrıca bildirmek zorundadır. Eğer vergi davası sonucunda idarenin mükellefe bir bedel ödemesi kararlaştırılmışsa, mahkeme kararının tebliğ edildiği tarihten itibaren ödeme tarihine kadar geçen süre için 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkında Kanun’un 48. maddesi gereği belirlenen tecil faizi oranında faiz hesaplanarak ödeme yapılır. Bu faiz, mükellefin hakkını koruma amacıyla uygulanır ve ödeme yapılacak bedel ile birlikte mükellefin banka hesabına yatırılır. Vergi yargılaması süreci ile bağlantılı konular hakkında detaylı bilgi almak için aşağıda linkleri yer alan yazılarımız inceleyebilirsiniz. Vergi Uyuşmazlığı Nedir? Vergi Uyuşmazlıklarında İdari Çözüm Yolları Vergi Yargılaması Usulü Vergi İncelemesi Nedir? Vergi Davalarında Yürütmenin Durdurulması Vergi Davalarının Konusu Ve Kapsamı Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. Vergi Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı kurallar içermektedir. Hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “Vergi Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Vergi yargılamasına ilişkin süreç 2577 sayılı İdari Yargılama Usul Yasasına göre yürütülmekte olup, görevli mahkeme vergi mahkemeleridir. Vergi davaları yazılı şekle tabi olup, kanunda belirtilen süre içerisinde, mahkemeye başvurulması gerekmektedir. ### Konkordato Kararının İşçilik Alacaklarına Etkisi Konkordato, borcunu ödemek isteyen ancak ekonomik olarak sarsılmış durumdaki iyiniyetli bir borçluyu hukuki koruma altına alan hukuki bir imkândır. Daha açık ifadeyle, ticari durumu sarsılmış olan bir borçlu mevcut borçlarını ödeyemiyorsa yahut borçlarını ödeyememe ihtimali var ise, mevzuattaki konkordato sürecine dair adımları yerine getirerek mahkemeden hakkında konkordato ilan edilmesini isteyebilir. İşbu müessese 7101 sayılı İcra Ve İflâs Kanunu Ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun revize edilmesi ile daha işlevsel bir hale gelmiştir. Konkordato kurumundan yararlanan borçlar bir süre icra ve iflas takiplerinden korunabilmektedir. Fakat kanunda düzenlenmiş olan imtiyazlı alacaklılar konkordato sürecinden önce tahakkuk etmiş işçilik alacakları söz konusu durumdan muaftır. Bu yazımızda işçilerin yegane geçim kaynağı olan ücretlerinin konkordato mühleti içerisinde korunması amacına yönelik ulusal hukuk çerçevesinde gerekli tedbirler açıklanmıştır. Söz konusu müessesede işverenin ödeme güçlüğüne düşmesi halinde işçilerin çalışmalarından doğan ücret alacaklarının tahsili için iflas tasfiyesinde alacaklılardan kendilerine düşen pay beklenmeksizin alacaklarına kavuşmaları amaçlanmaktadır. 1. İşvereni Konkordato İlan Eden İşçinin Durumu Borçlu konumunda olan işverenin, borçlarını ödeyememesi veya vadesinde ödeyememe ihtimalinin bu­lunması, belki de tek gelir kaynağı işverenden aldığı ücret olan işçilerin ekonomik durumunu da oldukça yakından etkilemektedir. Konkordato kurumu, ilk bakışta yalnızca borçluların avantajına olan bir kurum gibi görünse de, konkordato sürecinin başarı ile sonuçlanması halinde, borçlu konumundaki işveren, alacaklıları yaptığı anlaşmaların mahkemece de onaylanması sonucunda ortaya çıkan ödeme takvimine riayet ederek alacaklılarına olan yükümlülüklerini yerine getirirse, borçlarından deyim yerindeyse arınmış şekilde işletme faaliyetine devam ede­ceği için bünyesinde çalıştırdığı işçilerini de daha zor durumlara düşmekten kurtarmış olacaktır. 2. İşçilerin Konkordato Sürecinde Korunmasına Yönelik Kanuni Düzenlemeler İşçilerin konkordato sürecine girmiş işverenleri karşısında korunmasına yönelik kanuni düzenlemeler şunlardır: İmtiyazlı Alacak Olarak İşçilik Alacakları Mevzuatımıza göre, konkordato kapsamında verilen geçici ve kesin mühlet süreleri içinde, borçlu aleyhine hiçbir takip yapılamaz, önceden başlatılmış icra takipleri durur, ihtiyatî tedbir ve ihtiyatî haciz kararları uygulanamaz. Mevzu bahis takiplere, Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’a göre yapılan takipler de dâhildir. Emredici olan bu hükmün istisnası ise, işçilik alacaklarına ilişkin olarak yapılan takipler ile alınan tedbir ve haciz kararlarıdır. Zira, İcra İflas Kanunu m.294/2’de borçlu hakkında konkordato ilan edilmesi halinde dahi, işçilik alacaklarının da dahil olduğu “imtiyazlı alacaklılar” için haciz yoluyla icra takibi yapılabileceği açıkça düzenlenmiştir. Diğer bir deyişle, ikramiye, prim, fazla mesai ücreti, yıllık ücretli izin alacağı, kıdem ve ihbar tazminatı, iş kazasından kaynaklanan tazminat alacakları da “imtiyazlı alacaklar” olarak tabir edilen gruba dahil olup geçici mühlet süresi verilmesinden en fazla bir yıl öncesine ilişkin bir işçilik alacağı için haciz yoluyla takip mümkündür. Dolayısıyla takibe ilişkin haciz, satış gibi işlemler de gerçekleştirilebilecektir. Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için Hacze İştirak başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Ayrıca işverenin konkordato sürecinin başarıya ulaşmaması halinde işverenin iflas etmesi gündeme geleceği için; iflâs sonucunda doğan kıdem tazminatı ve ihbar tazminat talepleri, bir yıllık süre şartı aranmaksızın imtiyazlı kabul edilecektir. Konkordato Projesi Ve İşçilik Alacakları Mevzuatımıza göre, konkordato ilanı sürecinde, borçlu ile alacaklıları arasında ödeme tutarı ve ödeme takvimi konularında mutabakata varılarak, konkordato projesi kabul edilmiş olsa bile, taraflarının fikir birliği içinde oldukları konkordato projesinin mahkemece tasdik edilebilmesi için, işçilik alacaklarının tam olarak ödenmesi şartı aranmaktadır. Ücret Garanti Fonu Ücret Garanti Fonu Yönetmeliği ve İşsizlik Sigortası Kanunu’nun Ek-1. maddesine göre; işçi çalıştıran işverenin konkordato ilan etmesi, hakkında aciz vesikası alınması, iflâsı, ödeme güçlüğüne düşmesi hallerinde iş sözleşmesine dayalı olarak çalışan işçinin üç aylık ücreti Ücret Garanti Fonundan ödenecektir. İşçi, diğer alacakları için konkordato sürecinde de icra takibi başlatabilir. Bu bağlamda, işverenleri hakkındaki konkordato kararları ile beraber, “işçilik alacak belgesi” olarak da tabir edilen işçinin ay ay ücret alacaklarını gösteren belgeyi İŞKUR’a sunmak kaydıyla yapacakları başvuru nihayetinde, işçilerin üç aylık ücretlerinin Ücret Garanti Fonu’nda karşılanarak kendilerine ödenmesini talep etme hak ve imkanları mevcuttur. Ücret Garanti Fonundan Yararlanma Şartları Yukarıda izah edildiği şekilde, işvereni konkordato ilan eden işçinin 3 aylık ücretinin İŞKUR’a başvurusu nihayetinde Ücret Garanti Fonundan karşılanabilmesi için; Talepte bulunan işçi son bir yıldır konkordato ilan eden işveren nezdinde çalışıyor olmalı ve İşçinin, talep konusu ettiği ücret ala­cağı için beş yıllık zamanaşımı süresinin henüz dolmamış olmalıdır. 3. Kesin Mühleti Verilmesinin İş Sözleşmelerine Etkisi Kesin mühlet; konkordato talebinden tasdikine kadar geçecek süreçte borçlunun malvarlığının korunması amacıyla kanun tarafından öngörülen yoldur. Mahkeme tarafından kesin mühlet kararı verilebilmesi için duruşma yapılması gerekmektedir. Hakimin kesin mühlet kararı verebilmesi için oluşması gerekli bir şart vardır. Bu şartlar; konkordatonun başarıya ulaşması ihtimalinin bulunmasıdır. Yani; konkordato talebinde bulunan kişinin mali durumunun düzelmesinin mümkün olup olmadığı ve konkordato teklifinde yer alan tasdiki şartların uygulanıp uygulanamayacağıdır. Konkordato talebini inceleyecek olan Asliye Ticaret Mahkemesi borçlunun malvarlığı ve ticari hayatına dair tüm incelemeleri yapıp kesin mühlet kararı verecektir. Kesin mühlet verilmesi halinde borçlunun korunması adına hakkında takip başlatılamaz, önceden başlatılmış olan takipleri ise durur. İcra-İflas Kanunu madde 296/2’de yer alan düzenlemeye bakılacak olursa sürekli borç ilişkilerinin konkordatonun amacına ulaşmasını engellemesi halinde, konkordato komiserinin uygun görüşü ve mahkemenin onayının alınması ile sözleşmenin feshedilebilecek olmasıdır. Yalnızca düzenlemenin devamına bakıldığında iş sözleşmelerinin istisna olarak belirlendiğini görmekteyiz. Konkordato, kesin mühlet verilmiş olması ve iş sözleşmelerinin konkordatonun amacına ulaşmasında engel teşkil edeceğinden İİK m.296/f.2 uyarınca iş sözleşmeleri için bir fesih sebebi değildir. Bundan dolayı konkordatoya başvuran işveren ile başvurmayan işveren arasında sözleşmenin feshi konusunda ayrım vardır. İki işveren de iş sözleşmesinin feshine ilişkin İş Kanununda hüküm altına alınan maddelere göre feshedebilecektir. İş sözleşmeleri yalnızca haklı ya da süreli fesih sebeplerinin mevcudiyeti halinde sona erdirilebilecek, başlı başına konkordato ise bu sebepler arasında yer almamaktadır. 4. İşçilere Tanınan İmtiyazın Nedenleri İmtiyazlı alacak niteliğindeki işçilik alacakları İcra-İflas Kanunu 294/2 hükmü gereğince konkordato mühleti alınsa dahi icra ve iflas takibi yapma yasağından muaf tutulmuştur. İşçilik alacakları için icra takibi başlatılabileceği, hali hazırda süren takiplerin ise devam ettirilebileceği düzenlenmiştir. Anayasa’nın 55/2. maddesinde Sosyal Devletin, çalışanların yaptıkları işe uygun adaletli ücret elde etmeleri için gerekli tedbirleri almak zorunda olduğu hususu yer almaktadır. Anayasa’da yer alan hükmün yanında İşverenin Ödeme Güçlüğü Halinde İşçi Alacaklarının Korunmasına İlişkin 173 Sayılı ILO Sözleşmesidir. 1995 tarihinde yürürlüğe giren bu sözleşmede işverenin iflası halinde işçinin alçaklarının korunması ve ulusal hukuk çerçevesinde gerekli tedbirlerin alınması amaçlanmıştır. Bu durumda işverenin ödeme güçlüğü içine düşmesi halinde işçilerin doğacak olan alacakları iflas tasfiyesinde kendilerine düşen payı beklemek yerine tamamen kavuşmaları sağlamak için öncelikli olarak korunmuş olup, ödenememesi halinde bir garanti kurumunca üstlenilecektir. 5. 4447 Sayılı Kanun Uyarınca Ücretin Güvencesi İşverenin borçlarını ödeyemeyerek ödeme aczine düşmesine sebep olan durumlardan biri olan konkordato, işçilik alacakları hususunda sosyal risk olarak değerlendirilmektedir.  İşsizlik Sigortası Kanunu kapsamında hüküm altına alınan düzenlemeler ile işçilik alacaklarının güvence altına alınması amaçlanmıştır. İşbu kanunun ek 1. maddesinde yukarıda da açıkladığımız “Ücret Garanti Fonu” düzenlenmiştir. Ücret Garanti Fonu özetle; işverenin ödeme aczine düştüğünü belirten hallerden olan konkordato ilan edilmesi riskine karşı, ödenmeyen işçilik alacakları düzenleme ile güvence altına alınmasına yönelik düzenlemedir. Bu doğrultuda konkordato ilanı ile işverenin ödeme aczine düşmesi halinde, işçilerin iş ilişkisinden kaynaklanan üç aylık ücret alacakları ücret garanti fonundan karşılanacaktır. Fakat garanti fonundan talep edilebilecek ödeme süresiz olmamakla birlikte işverenin ödeme aczine düşmesine, konkordato ilan edilmesinden önce, son 1 yıl içerisinde işçinin işveren yanında çalışmış olması gerekmektedir.  Ücret garanti fonundan yapılacak olan ödemelerin uygulaması ve usulünü düzenlemek amacı ile Ücret Garanti Fonu Yönetmeliği hazırlanmıştır. Mevzuatın 4. maddesi ücret alacağını; “İşçinin, iş ilişkisinden kaynaklanan ve işverenin konkordato ilan etmesi, işveren için aciz vesikası alınması, iflası veya iflasın ertelenmesi nedenleri ile ödeme güçlüğüne düşmesinden önceki ödenmeyen en fazla üç aylık temel ücrete ilişkin alacakları,” şeklinde tanımlamıştır. Kurumun işçiye alacağını ödemesi için işçinin işçi alacak belgesi ile talebini gerçekleştirmesi gerekmektedir. İşçi Alacak Belgesi ise yönetmeliğin 8. maddesinde; “Kurum tarafından ücret alacağının ödenebilmesi için iş sözleşmesinin devam edip edilmediğine bakılmaksızın, a) İşveren hakkında aciz vesikası alınması durumunda, icra dairesinden alınan aciz vesikası veya 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 105 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca alınacak hacze kabil mal bulunmadığına ilişkin haciz tutanağı ve işveren tarafından düzenlenen işçi alacak belgesi,b) İşverenin iflası durumunda, mahkemece verilen iflas kararı veya İcra ve İflas Kanununun 166 ncı maddesi uyarınca iflas kararının ilan edildiğini gösteren belge ve iflas dairesi veya iflas idaresi tarafından onaylanan işçi alacak belgesi,c) İşverenin iflasının ertelenmesi durumunda, mahkemece verilen iflasın ertelenmesi kararı veya İcra ve İflas Kanununun 166 ncı maddesi uyarınca iflasın ertelenmesinin ilan edildiğini gösteren belge ve kayyım tarafından onaylanan işçi alacak belgesi,ç) İşveren hakkında konkordato ilan edilmesi durumunda, mahkemece verilen kesin mühlet kararı veya İcra ve İflas Kanununun 288 inci maddesi uyarınca kesin mühlet kararının ilan edildiğini gösteren belge ve konkordato komiseri tarafından onaylanan işçi alacak belgesi,ile birlikte işçinin Kurum birimine mücbir sebepler dışında şahsen başvurması gerekir.” şeklinde açıklanmış ve başvuru süreci hüküm altına alınmıştır. İşbu alacağın çekişmeli alacak olarak kabul edilmesi ve bununla birlikte işçi alacak belgesinin işveren tarafından işçiye verilmemesi halinde işçinin tespit davası açabilmektedir. Dava sonucunda tespit hükmünü alan işçi Kuruma başvurması halinde işveren tarafından ödenmeyen üç aylık ücret alacağını alabilecektir. Tespit davası açılması yerine, bu tip çekişmeli alacaklar için İcra – İflas Kanunu madde 308/b’de tanımlanan dava hakkı kullanılabilir. Davanın sonuçlanması halinde, bu kararın Kurum’a sunulması mümkündür. Konkordatonun genel özellikleri ile nasıl ilan edileceğine ilişkin daha detaylı bilgiye ulaşmak için “Konkordato Nedir? Nasıl İlan Edilir?” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. Excerpt: Konkordato kararını ilanı ile imtiyazlı alacaklar hariç tüm takipler durmakta olup, konkordato sürecinden önce tahakkuk etmiş işçilik alacakları söz konusu durumdan muaftır. ### Konkordato Nedir? | Konkordato Başvurusu Nasıl Yapılır? Ticari durumu sarsılmış olup borçlarını ya hali hazırda ödeyemeyen ya da ödeyememe ihtimali olan bir borçlu, aşağıda detaylarıyla izah edilecek prosedürleri uygulayarak mahkemeden, konkordato talep edebilir. Borçlunun konkordato talebinin mahkemece onaylanması halinde ise, borçlu ile alacaklılar kendi aralarında yapacakları anlaşmalar ile, alacakların belli bir plana göre borçludan tahsili konusunda mutabakata varabilirler. Diğer bir ifadeyle, konkordato, borcunu ödemek isteyen ancak ekonomik olarak sarsılmış durumdaki iyiniyetli bir borçluyu hukuki koruma altına alan hukuki bir imkandır. Konkordato icra veya iflas gibi bir takip yolu değildir. Bunun sebebi konkordatonun, alacaklılara borçluyu cüzi ya da külli olarak takip etmesini sağlamamasıdır. Bunun aksine konkordato, hali hazırda var olan borçlardan kurtulmak, borçların yapılandırılması ve iflasın önlenmesi için var olan bir müessesedir. 1. Konkordato Nedir? Konkordato mahkeme denetiminde borçlunun alacaklıları ile anlaşması sonucunda borçlarının belli bir oranda veya belirli vadelerle ödenmesi suretiyle borçlarından kurtulması yoludur. Bir borçlunun yaptığı teklifin kanunda öngörülen çoğunlukta yeterli alacaklının kabul etmesi ve yetkili makamlarca onaylanması sonucu belli bir süre içerisinde tüm adi borçlarını, teklifine uygun miktarda ve sürede uygun koşullar çerçevesinde ödenmesi sağlanır. İcra İflas Kanununun 285. Maddesinde yer bulan; “Borçlarını, vadesi geldiği hâlde ödeyemeyen veya vadesinde ödeyememe tehlikesi altında bulunan herhangi bir borçlu, vade verilmek veya tenzilat yapılmak suretiyle borçlarını ödeyebilmek veya muhtemel bir iflâstan kurtulmak için konkordato talep edebilir. İflâs talebinde bulunabilecek her alacaklı, gerekçeli bir dilekçeyle, borçlu hakkında konkordato işlemlerinin başlatılmasını isteyebilir. “ şeklindeki mevzuat hükmü ile konkordatonun hangi durumlarda ve kimler tarafından talep edilebileceği konusuna, yasa koyucu tarafından açıklık getirilmiştir. Konkordato müessesesini farklı açılardan ayrıma tabi tutmak mümkündür. Konkordato konusu gereği bir çok hususun meydana gelmesi mümkündür. Bu sebeple farklı açılardan konkordato ayrımı yapmanın yararlı olacağı kanaatindeyiz. Konkordatoyu yapılma biçimine, yapılış zamanına, yapılış amacına göre ayrıma tabi tutabiliriz. 1.1. Yapılış Biçimine Göre Konkordato Konkordato yapılış biçimine göre tenzilat konkordatosu veya vade konkordatosu, ayrıca karma konkordato olarak ayrılır. Alacaklılar alacaklarının belli bir yüzdesinden feragat ederse tenzilat konkordatosu denir. Şayet borçlu borçlarını tam olarak öderse ve borçların vadesi yeniden düzenlenerek daha ileri bir tarihe ertelenmesi yahut taksitlendirerek ödenmesi kararlaştırılmış ise vade konkordatosudur. Her iki durumun birleşimi olan karma konkordatoda ise hem alacaklarının bir kısmından feragat, hem de kalan miktarın yeni bir vadede veya taksitlerle ödenmesi konusunda anlaşılmıştır. 1.2. Yapılış Zamanına Göre Konkordato Yapılış zamanına konkordatonun daha net anlaşılabilmesi için öncelikle iflasa tabi kişilerden bahsetmekte yarar olduğu kanaatindeyiz. Kişi hakkında iflas kararı verilebilmesi için kişinin iflasa tabi kimselerden olması gerekmektedir. İcra – İflas Kanunu Madde 43; “İflas yolu ile takip, ancak Ticaret Kanunu gereğince tacir sayılan veya tacirler hakkındaki hükümlere tabi bulunanlar ile özel kanunlarına göre tacir olmadıkları halde iflasa tabi bulundukları bildirilen hakiki veya hükmi şahıslar hakkında yapılır. Şu kadar ki, alacaklı bu kimseler hakkında haciz yolu ile de takipte bulunabilir.” Demek oluyor ki iflasa tabi kişiler tacirler, tacir sayılanlar, tüzel kişi tacirlerdir Fakat bunların haricinde Türk Ticaret Kanununda “Tacir Gibi Sorumlu Tutulanlar” da mevcuttur, bunlar; donatma iştiraki ve ticari işletme açmış gibi işlem yapanlardır. Ek olarak özel kanunlar gereği tacir sayılan gruplar da mevcuttur. Bunlar; Ticareti terk edenler, kolektif şirket ortakları, komandit şirket ortakları, Bankacılık Kanunu Uyarınca iflası istenebilecek kişiler olarak sayılabilir. İflasın açıldığı an esas alınarak iflas içi ve iflas dışı konkordato ayrımı yapılır. İflasa tabi olmayan şahıslar için konkordato her halükarda iflas dışıdır. İflasa tabi kimseler ise, henüz iflas etmeden önce, konkordato teklifinde bulunur ve teklif kabul edilirse iflas etmekten kurtulur. İflas dışı konkordato, iflas etmeden önce iflası önleyici mahiyete sahiptir. Borçlunun iflasa tabi kimselerden olması ve iflas etmesi halinde iflastan kurtulmak için konkordato teklif edebilir. Teklifin kabul edilmesi ve tasdik edilmesi halinde borçlu iflastan kurtulur. İflas tüm hüküm ve sonuçları ile ortadan kalkar. 1.3. Yapılış Amacına Göre Konkordato Konkordato yapılış amacına göre ikiye ayrılır. Bunlar; borçların tasfiyesine yönelik konkordato ve malvarlığının tasfiyesine yönelik konkordatodur. Borçların tasfiyesine göre konkordato; iflas içi ve dışı vade, tenzilat, ve karma konkordato olarak karşımıza çıkar. Malvarlığının tasfiyesine göre konkordato ise malvarlığının terki ile söz konusu olur. Malvarlığının tasfiyesine göre konkordatoda temel süreç adi konkordato ile aynıdır. Malvarlığının terki ile konkordatoda alacaklılara, borçlunun malvarlığı üzerinde tasarruf etmek veya bu malların tamamını ya da bir kısmının üçüncü kişilere devir yetkisi verilir. Borçlunun alacaklılara malvarlığını terk etmesi yahu bütünüyle bir kişiye devrine alacaklıların onay vermesi şeklinde yapılabilmektedir. 2. Konkordato Türleri Konkordato kurumu ile borçluların borçlarını ödeyebilecekleri şekle uyarlama durumu İcra İflas Kanunu madde 285’te ifade olunduğu üzere genel olarak 3 türlüdür; 2.1. Vade Konkordatosu Borçlunun borcunun tamamını ödemek için alacaklılardan ileri tarihli bir vade talep etmesi ya da borcunu taksitlendirmesi durumudur. 2.2. Tenzilat Konkordatosu Bu konkordato türünde, borçlunun alacaklılarından talebi, alacağın belli bir yüzdesinden ya da meblağından feragat edilmesi olup, böylelikle borçlu, alacaklısı tarafından feragat edilmeyen kısmı ödeyerek borcunun tamamından kurtulur. 2.3. Karma Konkordato Uygulamada en sık rastlanan konkordato türü olan karma konkordatoda, borçlu, alacaklılarının, borcun bir kısmından feragat etmelerini istemesinin yanı sıra, feragat edilmeyen borcu da ileri bir tarihte ödemeyi taahhüt eder. Başka bir deyişle, borcun feragat edilmeyen kısmını ileri bir tarihte ödeme teklifinin alacaklı tarafından kabul edilmesi halinde, borçluya tüm borcundan kurtulma imkanı tanınır. 3. Kimler Konkordato Talep Edebilir? Halihazırda vadesi gelen borçlarını ödeyememiş yahut ödeyememe ihtimali olan borçluların bazı koşulları taşımaları halinde mahkemeye başvurarak konkordato talep etmeleri hukuken mümkündür. Buna göre; iflasa tabi olup olmamasından bağımsız olarak herhangi bir borçlu şahsen konkordato talebinde bulunabilecektir. Başka bir deyişle, iflasa tabi tacirlerin konkordato hak ve imkanı olduğu gibi, tacir olmayan borçlular da konkordato isteyebilirler. Diğer taraftan, aleyhinde verilen iflas kararına binaen tasfiye aşaması süren kişilerin, mahkemeden iflas kararının kaldırılmasını, onun yerine konkordato ilan edilmesini istemeleri mümkünüdür. Keza, borçlu hakkında iflas talebinde bulunma hakkını haiz olan alacaklılar da, mahkemeden borçlu için konkordato talebinde bulunabilirler. Ücretini Alamayan İşçinin İşvereni İçin Konkordato Talebi; Yukarıda izah edildiği üzere, alacağını elde edemeyen alacaklıların, İcra İflas Kanunu madde 285/2 düzenlemesi uyarınca, borçlu hakkında mahkemeden konkordato sürecinin başlamasını talep etme hak ve yetkileri mevcuttur. Örneğin; işvereninden ücret, kıdem tazminatı ve sair işçilik alacakları olan işçiler, mahkemeye konuya ilişkin bir dilekçe sunabilmektedir. İcra ve İflas Kanunu m.286’da düzenlenen belge ve kayıtların tanzimi için gerekli olacak masrafı bizzat karşılayarak, borçlu işveren hakkında konkordato talep etmeleri mümkündür. Yatırılan masrafın eksik olması ya da mevzuatta düzenlenen kayıt ve belgelerin süresi içinde ve eksiksiz şekilde ibraz edilememesi söz konusu olabilir. Bu gibi hallerde mahkemece işçinin işvereni hakkındaki konkordato talebinin ret kararıyla sonuçlanma ihtimali vardır. Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için Konkordato Kararının İşçilik Alacaklarına Etkisi başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. Konkordato Talep Ederken Mahkemeye Sunulması Gereken Belgeler Yazımızın bir önceki kısmında bahsi geçen ve yasa koyucunun İcra İflas Kanunu madde 286’da yer verdiği düzenlemeye göre konkordato talebinin kabulü için mahkemeye ibraz edilmesi gereken kayıt ve belgelere şu şekilde değinilebilir: Konkordato ön projesi: Borçlu tarafından borcun hangi oran ve/veya vadede ödeneceğinin taahhüt edildiği ya da alacaklının alacağından hangi oranda vazgeçtiği bilgileri ile borçlunun ödeme yapabilmek için kredi, mevcut satışı ve sair hangi yöntemlere başvuracağını detaylandıran proje. Borçlunun malvarlığına ve vade tarihleriyle birlikte alacak ve borçlarına dair her neviden defter, belge, kayıt,  liste vs. Alacaklıların alacak miktarı, hukuki imtiyaz gibi bilgilerini havi liste. Bu noktada, imtiyazlı alacakların en yaygın örneği olarak varsa işçilik alacaklarının mutlaka bu kısımda belirtilmesi gerekir. Konuyla alakalı olarak, konkordato mühletinin işçi alacaklarına etkisine dair daha detaylı bilgi edinmek için “Konkordato Mühletinin İşçilik Alacaklarına Etkisi” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. Konkordato ön projesinde  yer verilen teklif uyarınca alacaklıların tahsil etmesi öngörülen alacak tutarları ile borçlu iflas ederse alacaklıların payına düşmesi muhtemel tutarların karşılaştırmalı tablosu Kamu Gözetimi, Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumunun yetkilendirdiği bağımsız bir denetim kuruluşunun, Türkiye Denetim Standartları uyarınca ifa edeceği denetime binaen tanzim edeceği ve konkordato ön projesindeki teklifin uygulanabilir olabileceğine dair dayanaklarıyla beraber makul güvence verme kabiliyetini havi denetim raporu. Yukarıda özetlenen bilgi ve belgelerin yanı sıra, konkordato işlemleri esnasında mahkemenin ya da konkordato komiserinin talep edebileceği başkaca bilgi ve belgelerin de sunulması gerekir. Konkordato sürecinde gerek duyulan bilge ve belgelerin eksiksiz şekilde mahkemeye sunulduğu ve diğer koşulların varlığı tespit edilir ise, mahkemece, hakkında konkordato talep edilen borçluya dair gecikmeksizin geçici mühlet kararı verilebilir. Tüm bunların yanı sıra, alacaklıların alacaklarını garanti altına alabilmek adına, borçlunun malvarlığının korunabilmesi için hukuken gerekli olduğu kanaatine varılan tüm tedbirlerin mahkemece re’sen alınması mümkündür. Bu belgelerin tamamlanması sürecinde bu maddeye ilişkin Adalet Bakanlığınca çıkarılan Konkordato Talebine Eklenecek Belgeler Hakkında Yönetmelik’e de bakılmasını önermekteyiz. 5. Konkordato Başvurusu Nereye Yapılmalıdır? Konkordato ilanı istemini içeren bir başvuru dilekçesi tanzim edilerek, yukarıda izah edilen belgeler eksiksizce başvuru dilekçesine eklenmelidir. Ayrıca, konkordato işlemleri için gerekli gider avansının da eksiksiz şekilde mahkeme veznesine yatırılması gerekir. Tüm bu koşullar eksiksiz şekilde yerine getirildikten sonra, hakkında konkordato talep edilen kişi tacir ise genel merkezin bulunduğu yer­deki, tacir değil ise kişinin yerleşim yerindeki Asliye Ticaret Mahkemesine başvuru yapılarak konkordato süreci başlatılabilir. Excerpt: Konkordato, borçlarını, vadesi geldiği hâlde ödeyemeyen veya vadesinde ödeyememe tehlikesi altında bulunan borçlunun mahkeme denetiminde alacaklıları ile anlaşarak, borçlarını belli bir oranda ve vadede ödemesine ilişkin hukuki yoldur. ### Vergi Uyuşmazlıklarının İdari Çözüm Yolları Vergi borçlusu ile alacaklısı arasında oluşan vergi uyuşmazlıkları, yargıya başvurmadan yalnızca idari çözüm yolları kullanılarak daha hızlı ve maliyet etkin bir şekilde çözüme kavuşturulabilmektedir. Bu yöntemler, mükelleflerin belirli süreler içerisinde vergi idaresine başvurarak anlaşmazlıklarını çözmelerine olanak tanır. Ayrıca, bazı durumlarda idarenin kendiliğinden müdahalesiyle, bazı durumlarda ise mükellef ile vergi idaresi arasında yapılan görüşmeler sonucunda varılan uzlaşma yoluyla çözüme ulaşılabilir. İdari çözüm yollarının etkin kullanımı, hem mükellef haklarını korur hem de vergi idaresinin kaynaklarını daha verimli kullanmasını sağlar. Bu yazıda, vergi uyuşmazlıklarının idari çözüm yolları ayrıntılı olarak ele alınacaktır. Türk Vergi Hukuku’nda vergi uyuşmazlıklarının idari çözüm yolları olarak; Hataların düzeltilmesi uzlaşma, pişmanlık ve ıslah, cezalarda indirim, izaha davet ile kamu denetçiliği kurumları uygulanmaktadır. 1. Hataların Düzeltilmesi 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 116. maddesinde düzenlenen vergi hatası, vergiye ilişkin hesaplamalarda veya vergilendirmede hatalar yapılması ve bu sebeple mükelleften haksız olarak fazla veya eksik vergi istenmesi veya alınmasıdır. Hata düzeltme yolu, her türlü işlem yanlışlığına değil, yalnızca Kanunda “vergi hataları” olarak nitelendirilen işlem sakatlıklarına özgü bir yoldur. Vergi hataları konusuna göre; “hesap hataları” ve “vergilendirme hataları” olarak iki grupta incelenir. Bu hata halleri dışında “yorum uyuşmazlıkları” olarak adlandırılan ve tartışmaya açık olan hukuki uyuşmazlıklar ise hata düzeltme müessesesine konu olamayacaktır. Hesap HatalarıHesap hataları, vergi miktarını etkileyen maddi hatalar ve hesap yanlışlıkları olarak genellenebilir. Vergi Usul Kanunu’nun “Hesap Hataları” başlıklı 117. maddesinde; Matrah hataları, Vergi miktarında hatalar, Verginin mükerrer olması durumları hesap hatası olarak düzenlenmiştir. Vergilendirme HatalarıVergilendirme hataları, genel itibariyle vergilendirme işleminin niteliği ve özü ile ilgili hatalardır. Bu tür vergi hataları, idari işlemin sebep unsurundaki sakatlıklara ilişkin hatalardır. Vergi Usul Kanunu’nun 118. maddesinde vergilendirme hataları; Yükümlünün şahsında hata, Yükümlülükte hata, Konuda hata, Vergilendirme veya muafiyet döneminde hata, olarak listelenmiştir. Hataların Ortaya Çıkarılması ve Düzeltme YollarıVergi hataları, idare tarafından kendiliğinden ya da mükellefin başvurusu üzerine ortaya çıkarılabilmektedir. Tereddüde yer bırakmaksızın açık ve mutlak vergi hatalarının, bizzat idarece düzeltilmesi haline ‘’resen düzeltme’’ denilmektedir. Diğer taraftan, mükelleflerin vergi işlemlerindeki hataların düzeltilmesini, zamanaşımı süresi içinde vergi idaresinden talep edebilmeleri mümkündür. Vergi idaresi mükellefin düzeltme talebine otuz gün içerisinde cevap vermezse istek, zımnen reddedilmiş sayılır. Reddedilen ya da zımnen reddedilmiş sayılan düzeltme isteğine karşı, kalan süreye göre vergi mahkemesine veya şikâyet yoluyla Hazine ve Maliye Bakanlığına başvurulabilir. Düzeltme isteğinin kabul edilmesi halinde ise, fazla istenen vergi terkin olunur veya vergi tahsil edilmiş ise mükellefe iade olunur. Vergi hataları ve düzeltme yollarına dair daha detaylı bilgi için “Vergi Hataları ve Düzeltme Yolları” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Uzlaşma Uzlaşma, olağanüstü tarhiyat usulleri ile tarh edilmiş olan vergiler ile bunlara ilişkin olarak kesilmiş vergi ziyaı cezaları hakkında vergi idaresi ile mükellefin görüşmesidir. Uzlaşma yolu, bu görüşme akabinde verginin ve/veya cezanın miktarının düşürülmesi imkânını sağlamaktadır. Uzlaşma yoluna başvurabilmesinin ilk koşulu, olağanüstü tarhiyat usullerinden herhangi biri ile tarh edilmiş bir verginin olmasıdır. Başka bir deyişle, mükellefin beyanı üzerine tarh edilen vergilerde uzlaşmaya başvurulması mümkün değildir. Yine, vergi ziyaının Vergi Usul Kanunu’nun 359. maddesinde düzenlenen kaçakçılık suçuna giren bir eylem sonucunda ortaya çıkması halinde de uzlaşma yoluna başvurulamaz. Uzlaşma Başvurusunun Şekli ve SüresiVergi ve/veya ceza ihbarnamesinin, mükellef ya da cezaya muhatap olan tarafından tebliğ edildiği tarihi izleyen günden itibaren otuz gün içinde Vergi İdaresi Uzlaşma Komisyonu’na uzlaşma başvurusu yapılabilir. Vergi İdaresi Uzlaşma Komisyonu’nun bulunmadığı yerlerde başvuru Defterdarlık Uzlaşma Komisyonu’na yapılabilir. Mükellef ya da cezaya muhatap olan tarafından süresi içerisinde uzlaşma dilekçesi verilmiş ise, mükellef ya da ceza muhatabı ile uzlaşma komisyonu belirlenen yer ve tarihte uzlaşma görüşmeleri gerçekleştirilir. Uzlaşma Sağlanmasının SonuçlarıGörüşmeler sonucunda uzlaşma sağlanırsa, uzlaşma komisyonlarınca bir uzlaşma tutanağı düzenlenir. Düzenlenen uzlaşma tutanağı kesindir. Vergi dairelerinin, ilgili uzlaşma tutanaklarının gereğini derhal yerine getirmeleri gerekmektedir. Mükellef ya da cezaya muhatap olan taraf, uzlaşılan ve tutanakla tespit edilen hususlarda dava açamaz veya herhangi bir mercie şikâyette bulunamaz. Uzlaşma tutanağı, vergi ve/veya cezaların kanuni ödeme zamanlarından önce ilgiliye tebliğ edilmiş ise uzlaşılan bedel kanuni ödeme zamanlarında ödenir. Tutanak kanuni ödeme zamanları geçtikten sonra tebliğ edilmiş ise ödeme tebliğden itibaren 1 ay içerisinde ödenir. Uzlaşma Sağlanamamasının Sonuçları Mükellef ya da adına ceza kesilen muhatap, uzlaşma görüşmelerine katılmasına rağmen vergi ve/veya ceza miktarları hususunda komisyonlar ile anlaşmaya varılamazsa, Mükellef uzlaşma görüşmesine mazeretsiz olarak katılmazsa, Mükellef uzlaşma görüşmelerine katılmasına rağmen uzlaşma tutanaklarını imzalamadan kaçınırsa, uzlaşma sağlanamamış sayılır. Bu durumlarda, uzlaşamamaya dair tutanağın, mükellef veya adına ceza kesilen muhataba tebliğinden itibaren hesap edilecek kanuni süreler içinde dava açılabilir. Vergi uyuşmazlıklarında uzlaşma müessesinin detayları hakkında bilgi edinmek için "Vergi Uyuşmazlıklarında Uzlaşma Yolu" adlı yazımızı inceleyebilirsiniz. 3. Pişmanlık Ve Islah Pişmanlık ve ıslah müessesesi, vergi kaybına ve dolayısı ile vergi ziyaı cezasının oluşmasına neden olan hukuka aykırı fiiller ile ilgili olarak gündeme gelmektedir. Mükellefler ile bu suça iştirak etmiş diğer kimseler haber verme dilekçesi adı verilen bir dilekçe ile durumu ilgili makamlara bildirerek pişmanlık ve ıslah kurumundan yararlanabilirler. Pişmanlık ve ıslah kurumu beyana dayalı tarhiyat usulünce tarh edilen vergiler için geçerlidir. Vergi kaçakçılığı suçları için uygulanabilen pişmanlık ve ıslah yolunun, emlak vergisinde uygulanması mümkün değildir. Vergi uyuşmazlıklarında pişmanlık ve ıslah hususuna dair detaylı açıklamalar için "Vergi Uyuşmazlıklarında Pişmanlık ve Islah" başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz 4. Cezalarda İndirim Vergi yükümlüsünün vergi mahkemelerinde dava açma süresi içerisinde ve fakat dava açmaksızın, vergi idaresine başvurarak; Olağanüstü tarhiyat usullerince tarh edilmiş olan vergi veya vergi farkı ile indirimden sonra arta kalan vergi cezalarını vergi idaresine vadesinde ödemesi ya da, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkında Kanun’da belirlenen türden bir teminat göstermek suretiyle vadenin bitmesinden itibaren üç ay içinde ödeneceğini bildirmesi halinde, vergi ziyaı, usulsüzlük ve özel usulsüzlük cezalarında belirli oranlarda indirim yapılmaktadır. Ancak belirtmek gerekir ki, yukarıdaki koşullar yerine getirilerek ödeme taahhüdünde bulunulan vergi ve vergi cezaları yasal süreleri içinde ödenmezse cezalarda indirim hükümlerinden yararlanılamaz. Aynı şekilde işbu vergi ve vergi cezalarının dava konusu yapılması halinde de cezalarda indirim hükümlerinden yararlanılamayacaktır. Vergi ziyaı suçu ve cezasına dair daha detaylı bilgi edinmek için "Vergi Ziyaı Suçu ve Cezası" adlı yazımızı inceleyebilirsiniz. 5. İzaha Davet Mükellefin vergi zıyaı oluşturabilecek davranışlarının varlığına dair yetkili mercilerce yapılmış ön tespitler bulunması halinde, mükellef işbu ön tespitler hakkında izaha davet edilebilmektedir. Mükellefin davet yazısının kendisine tebliğinden itibaren otuz gün içinde izahta bulunması gerekmektedir. Yapılan izah sonucunda mükellefin vergi ziyaına neden olmadığı anlaşılırsa, ön tespitlerle ilgili olarak hakkında vergi incelemesi yapılmaz veya takdir komisyonuna sevk edilmez. İzaha davete dair daha detaylı bilgi edinmek için "Vergi Uyuşmazlıklarında İzaha Davet" makalemizi inceleyebilirsiniz. Mükellefin izahına binaen vergi ziyaına neden olduğu tespit edilirse hakkında vergi incelemesi başlatılabileceği gibi takdir komisyonuna sevk işlemi de yapılabilir. Keza mükellefin yapmış olduğu izahın yeterli görülmemesi veya mükellef tarafından sunulan herhangi bir beyanname bulunamaması halinde de vergi incelemesi ya da takdir komisyonuna sevk işlemleri gündeme gelir. Mükellef, izaha davet değerlendirme sonuçlarının kendisine tebliğinden itibaren otuz gün içinde; Hiç verilmeyen beyannameyi verir, Beyanlardaki eksiklik veya yanlışlıkları giderir Ödeme süresi geçmiş olan vergi borçlarını ödemenin geciktiği her ay için belirlenen izah zammı ile birlikte öder ise, ziyaa uğratılan vergi üzerinden oranında vergi ziyaı cezası, kendisinden tahsil edilir. 6. Kamu Denetçiliği (Ombudsman) Vergi uyuşmazlıklarının idari çözüm yolları ile yargı organları nezdinde çözümlenmesi yöntemlerine ilave olarak yeni bir uyuşmazlık çözümü olarak kabul edilen ve 6328 sayılı Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu’nda düzenlenmiş olan kamu denetçiliği kurumu halk arasında “ombudsman” olarak da bilinmektedir. Haklarında haksız, kanuna ve hukuka aykırı işlem tesis edildiğini düşünen mükellefler, yargı organlarına başvurmak yerine, Kamu Denetçiliği Kurumu’na başvurarak ilgili haksızlığın giderilmesini talep edebileceklerdir. Bu başvuru gerçek kişiler tarafından yapılabileceği gibi tüzel kişiler tarafından da yapılabilecektir. Dava açma süresi içinde Kurum’a başvuru yapılması halinde, işlemeye başlamış olan dava açma süresi durur. Zorunlu idari başvuru yolları öngörülen durumlar açısında, Kurum’a başvurulmadan önce bu yolların tüketilmesi zorunludur. Aksi halde, Kurum’a yapılan başvuru, zorunlu idari başvuru için ön şart olarak öngörülen idareye re’sen gönderilir. Kurum’a başvuru yapılmasından itibaren en geç altı ay içinde kurum tarafından inceleme ve araştırma süreci sonuçlandırılır. Belirtmek gerekir ki, Kurum tarafından verilen kararlar mahkeme kararlarında olduğu gibi kesinlik ve bağlayıcılık taşımamaktadır. 7. Sıkça Sorulan Sorular Vergi Uyuşmazlıklarının İdari Çözüm Yolları nelerdir? Vergi uyuşmazlıklarında idari çözüm yolları;* Hataların düzeltilmesi* Uzlaşma* Pişmanlık ve ıslah* Cezalarda indirim* İzaha Davet* Kamu Denetçiliğişeklindedir. Her bir çözüm yoluna ilişkin detaylı bilgi yukarıda açıklanmıştır. Vergilendirme Sürecinde Vergi Dairesi Hatalı İşlem Yaptı Ne Yapmalıyım? Vergi hatası, verginin hesaplanmasında veya da vergilendirmede yapılan hatalar dolayısıyla haksız yere fazla veya eksik vergi talep edilmesi veya alınmasıdır. Yapılan vergi hatalarının düzeltilmesi mümkündür. Vergi hatalarının düzeltilmesi re’sen düzeltme ve mükellefin talebi üzerine düzeltme olmak üzere iki türlüdür. Herhangi bir tereddüde yer vermeyecek derece açık olan hatalar bizzat idare tarafından vergi dairesi müdürünün kararıyla düzeltilebilir.Mükellef de hatalı işlemin düzeltilmesini talep edebilir. Bunun için vergi dairesine yazılı bir talepte bulunulması gerekmektedir. Düzeltme talebi vergi dairesi tarafından uygun bulunursa düzeltme işlemi yapılır aksi takdirde durum mükellefe yazı ile tebliğ edilir. Düzeltme talebinin vergi alacağının doğduğu takvim yılını takip eden yılın başından başlayarak beş yıl içinde yapılması gerekmektedir. Vergi idaresi mükellefin düzeltme talebine otuz gün içerisinde cevap vermezse, istek zımnen reddedilmiş sayılır. Reddedilen ya da zımnen reddedilmiş sayılan düzeltme isteğine karşı, kalan süreye göre vergi mahkemesine veya şikâyet yoluyla Hazine ve Maliye Bakanlığına başvurulabilir. Düzeltme isteğinin kabul edilmesi halinde ise, fazla istenen vergi terkin olunur veya vergi tahsil edilmiş ise mükellefe iade olunur.  Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. Vergi Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “Vergi Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Vergi borçlusu ile alacaklısı arasında ortaya çıkan vergi uyuşmazlıkları, yargısal yollara başvurulmaksızın, salt birtakım idari çözüm yolları uygulanarak, daha tasarruflu şekilde ve kısa sürede çözümlenebilmektedir. ### Sahte Fatura (Naylon Fatura) Düzenleme Suçu ve Cezası Sahte belge, gerçek bir ticari işlem veya hukuki ilişki olmadan, varmış gibi gösterilerek düzenlenen ve gerçeğe aykırı bilgi içeren belgedir. Sahte belge, vergi kaçırmak, haksız kazanç elde etmek veya kamu zararına neden olmak amacıyla kullanılabilir. Vergi Usul Kanunu’na (VUK) göre, sahte belge; herhangi bir muamele veya durum olmadığı halde, bunlar varmış gibi gösterilen belgeler olarak tanımlanmıştır. Uygulamada sahte belgeler en çok sahte fatura ya da naylon fatura adıyla karşımıza çıkar. Gerçek bir ticari faaliyete dayanmayan, mal ya da hizmet satışı olmaksızın düzenlenen bu tür faturalar, vergi indiriminden haksız şekilde yararlanmak veya vergi kaçırmak için kullanılır. Sahte belge kullanma suçu, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 359. maddesi uyarınca bir "kaçakçılık suçu" olarak düzenlenmiştir. Bu suçun oluşması için, sahte bir belgenin düzenlenmesi, kullanılması veya ibraz edilmesi yeterlidir. Suçun oluşumu için belgenin tamamen sahte veya kısmen sahte olup olmadığına bakılmaksızın, belgenin vergiye konu işlemlerle ilgili olarak gerçeği yansıtmadığı durumda sahtecilik suçu meydana gelir. Bu suç, ekonomik düzeni bozucu nitelikte olup, kamu zararına yol açtığı için ağır cezalara tabidir. VUK 359/b uyarınca sahte belge düzenleyen veya kullanan kişiler 3 yıldan 8 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu yazıda sahte belge (sahte fatura) düzenlemeyle ilgili açıklamalara yer verilmiştir. Sahte belge ve fatura kullanma suçuyla ilgili ayrıntılı bilgi için “Sahte Fatura (Naylon Fatura) Kullanma Suçu ve Cezası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 1. Sahte Belge Nedir? Vergi Usul Kanunu (VUK) madde 359/b’ye göre sahte belge, “gerçekte var olmayan bir işlemi olmuş gibi gösteren belge” olarak tanımlanır. Bu belgeler, gerçekte gerçekleşmeyen işlemler için düzenlenmiş olup, ticari ya da hukuki bir dayanağı bulunmayan durumu ifade eder. Sahte belgeler, genellikle vergi avantajları elde etmek veya yükümlülüklerden kaçınmak amacıyla düzenlenir ve kullanılmaları suç teşkil eder. 1.1. Sahte Belge Tanımı Bir belge, gerçekte var olmayan işlemleri içeriyor ve bu işlemleri gerçekmiş gibi gösteriyorsa, o belge sahte olarak kabul edilir. Belge üzerinde belirtilen işlemlerin gerçeğe aykırı olması, bu belgenin düzenlenmesinde kötü niyetli bir amacın güdüldüğünü gösterir. Sahte belgeler, ticari hayatta büyük sorunlara yol açar ve ciddi cezai yaptırımlar ile karşılaşılabilir. 1.2. Sahte Belgenin Unsurları Bir belgenin sahte sayılabilmesi için VUK madde 227’de belirtilen zorunlu şekil şartlarını taşıması gerekir. Eğer bu unsurlar eksikse, belge hukuken hiç düzenlenmemiş kabul edilir ve sahte olup olmadığı değerlendirilmez. Sahte belgenin temel unsurları şunlardır: Gerçeğe Aykırılık: Belge, tamamen veya kısmen gerçeğe aykırı bilgiler içerir. Yani, bir mal veya hizmet alımı gerçekleşmemiş olmasına rağmen, belge üzerinde bu işlemler yapılmış gibi gösterilmiştir. Kullanma Amacı: Sahte belge, vergi kaçırmak, vergi indirimi almak veya vergi iadesinden haksız yere yararlanmak gibi amaçlarla düzenlenir ve kullanılır. Kasıt: Belgeyi düzenleyen ya da kullanan kişi, bu işlemleri bilerek ve isteyerek yapar. Sahtecilik eyleminin oluşması için kasıtlı bir hareketin varlığı şarttır. 1.3. Sahte Belge Kavramının Kapsamı VUK madde 359'da yer alan belge kavramı, ticari hayatta kullanılan birçok farklı belge türünü kapsar. Bu belgeler arasında faturalar, irsaliyeler, gider pusulaları, makbuzlar ve fişler gibi birçok ticari belge bulunur. Faturalar ise, sahte belge kategorisinin en sık karşılaşılan örneklerinden biridir. Sahte faturalar, gerçek olmayan ticari işlemleri belgeleyen ve hukuki dayanağı bulunmayan faturalar olarak kabul edilir. 1.4. Sahtecilik Türleri: Tamamen ve Kısmen Sahtecilik Sahte belge ve sahte faturalar, yapılan sahteciliğin derecesine göre tamamen sahtecilik ve kısmen sahtecilik olarak ikiye ayrılır: Tamamen Sahtecilik: Gerçekleşmemiş bir ticari işlemin, faturada gerçekleşmiş gibi gösterilmesidir. Bu durumda, faturada belirtilen işlem tamamen uydurma olup, hiçbir hukuki veya ticari dayanağı yoktur. Örneğin, hiç satın alınmamış bir malın alımına ilişkin düzenlenen bir fatura, tamamen sahtecilik olarak kabul edilir. Kısmen Sahtecilik: Faturada hem gerçek hem de sahte bilgilerin yer alması durumudur. Gerçek bir işlemle birlikte, var olmayan bir işlem de faturada gösterilir. Örneğin, gerçek bir malın yanında, hiç alınmamış başka bir malın da faturada gösterilmesi, kısmen sahtecilik olarak değerlendirilir. Bu tür sahtecilik, tamamen sahtecilikten farklı olarak, gerçek bir ticari işlemle sahte bir bilgiyi birlikte içerir. 1.5. Muhteviyatı İtibariyle Yanıltıcı Belge ile Sahte Belge Arasındaki Fark Muhteviyatı itibariyle yanıltıcı belge, gerçekte var olan bir duruma dayanan, ancak miktar veya mahiyet açısından gerçeği tam yansıtmayan belgedir. Örneğin, gerçekten alınan bir malın faturasında miktarının yanlış gösterilmesi yanıltıcı belge olarak kabul edilir. Buna karşılık, sahte belge, hiçbir gerçek ticari işlemi yansıtmayan tamamen uydurma bir durumu içerir. Kısmen sahte belgelerde ise, hem gerçek hem de sahte bilgiler bir arada bulunur. Sahte olan kısım, herhangi bir hukuki veya ticari gerçekliğe dayanmaz. 2. Sahte Fatura Düzenleme Suçu Sahte fatura düzenleme suçu, bir faturanın tüm unsurlarıyla gerçeğe aykırı şekilde doldurulmasıyla oluşur. Bu suçun gerçekleşebilmesi için, faturanın ilk defa gerçeğe aykırı olarak düzenlenmesi gerekmektedir. Fail, faturayı eksiksiz ve gerçeğe aykırı bilgilerle doldurduğunda, düzenleme fiili tamamlanmış olur. Ayrıca, sahte fatura düzenleme suçunun unsurları arasında, faturanın vergi işlemlerinde kullanılmak amacıyla düzenlenmiş olması da yer alır. Faturanın vergi işlemleri için kullanılmaya uygun olmaması ya da gerekli tüm unsurları içermemesi durumunda, düzenlenen belge sahte belge niteliği taşımaz. Sahte fatura düzenlemenin temel amacı, bu faturayı maliyet ya da gider olarak gösterip, gerçekte elde edilen kârı gizleyerek daha az vergi ödemeyi sağlamaktır. Ancak, Vergi Usul Kanunu (VUK) madde 359/b’ye göre, sahte fatura düzenleme suçunun oluşması için faturanın kullanılması ya da vergi ziyaına neden olması şart değildir. Suçun işlenmiş sayılması için, sahte faturanın düzenlenmiş olması yeterlidir; fiilen kullanılması zorunlu değildir. Vergi Usul Kanunu (VUK) madde 359/b Vergi kanunları uyarınca tutulan veya düzenlenen ve saklama ve ibraz mecburiyeti bulunan defter, kayıt ve belgeleri yok edenler veya defter sahifelerini yok ederek yerine başka yapraklar koyanlar veya hiç yaprak koymayanlar veya belgelerin asıl veya suretlerini tamamen veya kısmen sahte olarak düzenleyenler veya bu belgeleri kullananlar, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Gerçek bir muamele veya durum olmadığı halde bunlar varmış gibi düzenlenen belge, sahte belgedir. İlgili madde metninde de belirtildiği üzere, sahte fatura düzenleyen kişiler üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu ceza, sahte belge düzenleme fiilinin ağırlığına ve işleniş biçimine göre değişiklik gösterebilir. Ayrıca, sahte fatura düzenleyerek vergi ziyaına sebep olunmuşsa, bu kişilere ek olarak vergi ziyaı cezası da verilebilir. Vergi ziyaı suçu, devletin vergi alacağının eksik ya da geç tahsil edilmesine sebep olan bir eylemdir ve hem cezai hem de mali yaptırımlar içermektedir. Vergi ziyaı suçu ve cezası hakkında daha detaylı bilgiye ulaşmak için, “Vergi Ziyaı Suçu ve Cezası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Bu yazı, vergi ziyaı suçunun unsurlarını ve bu suç için öngörülen yaptırımları ayrıntılı olarak ele almaktadır. 2.1 Sahtecilik Türleri: Tamamen ve Kısmen Sahtecilik Suçun oluşumu için faturada fiili bir sahtecilik yapılması gerekmez; faturanın sadece suretinde sahtecilik yapılması bile suçu oluşturmak için yeterlidir. Ayrıca, faturada tamamen veya kısmen sahtecilik yapılması arasında herhangi bir fark bulunmamaktadır. Bu iki sahtecilik türü şu şekilde tanımlanabilir: Tamamen Sahtecilik: Gerçekleşmemiş bir vergi olayının faturada olmuş gibi gösterilmesidir. Örneğin, hiçbir mal veya hizmet alımı yapılmadığı halde, fatura düzenlenerek bu işlemin yapılmış gibi gösterilmesi tamamen sahtecilik olarak kabul edilir. Kısmen Sahtecilik: Faturada hem gerçek hem de sahte bilgilerin birlikte bulunmasıdır. Örneğin, gerçek bir mal alımı yapılırken, faturaya gerçekte alınmamış başka malların da eklenmesi kısmen sahtecilik olarak kabul edilir. 3. Manevi Unsur Sahte belge düzenleme suçu, kasten işlenen bir suçtur. Failin, faturayı bilerek ve isteyerek gerçeğe aykırı şekilde düzenlemesi gerekmektedir. Eğer belge, yanlışlıkla ya da hatalı olarak gerçeğe aykırı düzenlenmişse bu suç oluşmaz. Türk Ceza Kanunu (TCK) madde 21'de de belirtildiği gibi, suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. Kast, suçun kanuni tanımında yer alan unsurların fail tarafından bilerek ve isteyerek gerçekleştirilmesini ifade eder. Bu çerçevede, sahte belge düzenleme suçunun varlığı için failin sahte belge düzenleme kastıyla hareket etmesi şarttır. Yani, belge bilerek ve isteyerek gerçeğe aykırı şekilde düzenlenmelidir. Yanlışlıkla yapılan veya hatalı düzenlenen belgeler, bu suçu oluşturmaz. 4. Suçun Faili Sahte belge düzenleme suçunun faili, sahte belgeyi bilerek ve isteyerek düzenleyen kişidir. Ancak, Vergi Usul Kanunu (VUK) madde 332 uyarınca, velayet veya vesayet altında bulunan kişiler ile işleri bir kayyıma devredilen kişilerin bu suçtan sorumlu tutulmaları mümkün değildir. Bu durumda, suçun bizzat işlenmesi mümkün olmadığından, cezai sorumluluğun veli, vasi ya da kayyıma yöneltilmesi gerekmektedir. Tüzel kişiler açısından ise, VUK madde 333 gereğince, sahte belge düzenleme fiilini işleyen gerçek kişiler cezalandırılır. Tüzel kişilere hürriyeti bağlayıcı ceza verilemeyeceği için, doğrudan suçu işleyen gerçek kişiler sorumlu tutulur. Ayrıca, eğer sahte belge düzenleme fiili, bir amir ya da yöneticinin emir ve talimatıyla gerçekleştirilmişse, bu durumda Türk Ceza Kanunu kapsamında suça iştirak hükümleri uygulanarak sorumluluk bu kişilere de yöneltilebilir. 5. Vergi İncelemesinde Sahte Belge Tespit Edilmesi ve Suç Duyurusu Vergi Usul Kanunu (VUK) madde 367 uyarınca, sahte belge düzenleme suçu ile ilgili tespitler vergi müfettişleri ve yardımcıları tarafından yapıldığında, bu durum rapor değerlendirme komisyonunun mütalaası ile doğrudan Cumhuriyet Başsavcılığına bildirilmelidir. Aynı şekilde, vergi incelemesine yetkili diğer memurlar da rapor değerlendirme komisyonunun görüşü doğrultusunda vergi dairesi başkanlığı veya defterdarlık aracılığıyla Cumhuriyet Başsavcılığına bildirimde bulunmakla yükümlüdürler. Cumhuriyet Başsavcılığı, sahte belge düzenleme suçunun işlendiğini öğrenir öğrenmez, ilgili vergi dairesini bilgilendirerek derhal inceleme yapılmasını talep eder. Suçun tespiti üzerine başlatılan incelemenin tamamlanmasından sonra kamu davası açılabilir. Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre, vergi incelemesi tamamlanmadan dava açılması hukuki açıdan doğru değildir ve incelemenin tamamlanması beklenmelidir. Vergi dairelerince hazırlanan ve Cumhuriyet Başsavcılığına bildirilen raporlar, kanunda belirtilmiş bir zorunluluk olsa da, Cumhuriyet Savcısı bu raporlardaki deliller ve nitelendirmelerle bağlı olmaksızın bağımsız bir soruşturma gerçekleştirme yetkisine sahiptir. Başsavcılığın yürütülecek soruşturma sürecinde rapordaki bilgilerin ötesinde kendi değerlendirmelerini yapma hakkı bulunmaktadır. Bu durum, vergi inceleme raporlarının suçun soruşturulması açısından tek başına yeterli olmadığı anlamına gelir; savcılık, delil ve bilgileri geniş bir perspektifte değerlendirme yetkisine sahiptir. 6. Sahte Belge Düzenleme Suçunda Pişmanlık ve Ceza İndirimi Pişmanlık Hükümlerinden Yararlanma Şartları Vergi Usul Kanunu (VUK) madde 371’e göre, sahte fatura düzenleme suçunu bildiren kişilere pişmanlık hükümleri uygulanır ve bu kişiler hakkında ceza verilmez. VUK madde 359’da belirtilen pişmanlık şartlarına uygun olarak, sahte fatura düzenleme suçunun işlendiğini ilgili makamlara bildirenler hakkında cezai hükümlere başvurulmaz. Pişmanlık hükümlerinden yararlanabilmek için belirli kanuni şartların yerine getirilmesi gerekmektedir. Sahte fatura düzenleme suçunda pişmanlık hükümlerinden yararlanmak isteyen kişilerin, vergi incelemesi başlamadan önce sahte faturayı düzenlediğini ilgili makamlara bildirmesi gerekir. Bildirim sırasında vergi kaybını ve gecikme faizlerini ödemek zorunludur. Ayrıca, kişi hakkında henüz kamu davası açılmamış olmalıdır. Vergi ve faizlerin ödenmeden veya bildirim süresi geçtikten sonra yapılan başvurular, pişmanlık hükümlerinden yararlanma hakkını ortadan kaldırır. Pişmanlık Durumunda Ceza İndirimi Sahte fatura düzenlenmesi sonucu verginin eksik ödendiği tespit edilirse, tarh edilen vergi, gecikme faizi ve zammının tamamı ile cezanın yarısı soruşturma aşamasında ödenirse, hapis cezası yarıya indirilir. Kovuşturma aşamasında, hüküm verilene kadar ödenirse hapis cezası üçte bir oranında indirilir. Tarh edilen vergi veya kesilen ceza olmadığı durumlarda, ceza yine yarı oranında indirilir. Ayrıca, sahte fatura düzenleme suçuna katılan kişilerin bu işten menfaat sağlamadığı tespit edilirse, ceza yarıya indirilir. Vergi hukukunda pişmanlık müessesesi hakkında daha detaylı bilgiye ulaşmak için “Vergi Uyuşmazlıklarında Pişmanlık ve Islah” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 7. Zincirleme Suç Hükümlerinin Uygulanması Zincirleme Suç Tanımı ve Uygulama Kapsamı Sahte fatura düzenleme suçunun birden fazla takvim yılı veya vergilendirme dönemi içinde aynı suç işleme kararı kapsamında işlenmesi durumunda, zincirleme suç hükümleri uygulanır. Zincirleme suç, bir suçun sürekli olarak veya birden fazla kez işlenmesi durumunu ifade eder ve bu durumda suçun cezalandırılması, tek bir ceza ile değil, suçun tekrarına bağlı olarak artırılmış ceza ile yapılır. Zincirleme Suçta Cezanın Artırılması Eğer bir kişi birkaç yıl boyunca birden fazla kez sahte fatura düzenleme suçunu işlemişse, bu suç zincirleme suç olarak değerlendirilir. Bu durumda, kişi hakkında tek bir ceza verilir. Ancak, bu ceza, normalden dörtte birinden dörtte üçüne kadar artırılabilir. Yani, birden fazla suçun bir araya gelmesiyle oluşan cezai sorumluluk, her bir suçun tek başına değerlendirilmesi yerine, suçların toplamı ve tekrarlılığı göz önünde bulundurularak artırılır. 8. Sahte Belge Düzenleme Suçunda Zamanaşımı 8.1. Dava Zamanaşımı Dava zamanaşımı, bir suçun işlendiği tarihten itibaren belirli bir süre içinde dava açılmasını gerektiren hukuki bir kurumdur. Bu süre içerisinde dava açılmadığında, ceza davası açma hakkı ortadan kalkar ve devletin, ilgili suça ilişkin cezalandırma hakkı sona erer. Sahte fatura düzenleme suçunda, dava zamanaşımı süresi 15 yıl olarak belirlenmiştir. Bu süre zarfında, suçun işlenmesinden itibaren herhangi bir dava açılmazsa, ceza davası açma hakkı düşer ve suçun faili cezai sorumluluktan kurtulur. 8.2. Ceza Zamanaşımı Ceza zamanaşımı, kişiye verilen cezanın kesinleşmesinden sonra, cezanın ne kadar süre içinde infaz edilmesi gerektiğini belirleyen hukuki bir kurumdur. Ceza zamanaşımı, hükmün kesinleştiği veya infazın herhangi bir suretle kesintiye uğradığı tarihten itibaren işlemeye başlar. Ceza zamanaşımı süresi dolduğunda, verilen ceza uygulanamaz. Sahte fatura düzenleme suçunda öngörülen ceza zamanaşımı süresi ise 20 yıldır. Bu süre, cezanın kesinleşmesinden itibaren hesaplanır ve infaz edilmemiş ceza bu sürenin dolmasıyla birlikte uygulanamaz hale gelir. 9. Görevli ve Yetkili Mahkeme Görevli Mahkeme Ceza hukuku kapsamında özel bir düzenleme bulunmayan durumlarda, görevli mahkemenin tespiti, suçun öngörülen ceza sınırına göre yapılır. Sahte fatura düzenleme suçu, ceza hukuku açısından değerlendirildiğinde, bu suç için öngörülen ceza sınırı göz önüne alındığında görevli mahkeme asliye ceza mahkemeleridir. Yetkili Mahkeme Yetkili mahkeme ise, vergi dairesinin görev bölgesine göre belirlenir. Bu, sahte fatura düzenleme suçunun işlendiği yerin, vergi dairesinin yetki alanına bağlı olarak yetkili mahkemenin tespit edilmesi anlamına gelir. Vergi dairesinin görev bölgesindeki mahkeme, suçun işlendiği yerin vergi dairesinin yetki alanına göre belirlenir ve bu mahkeme, davanın yargılamasını yapma yetkisine sahip olur. Ceza Yargılaması ve Vergi Dairesinin Kararları Ceza yargılamasında verilen hükümler, vergi dairesini bağlamaz. Bu demektir ki, ceza mahkemesi tarafından verilen kararlar vergi dairesinin kararlarını etkilemez. Aynı şekilde, vergi dairesinin verdiği kararlar da ceza yargılamasına etki etmez. Bu iki süreç birbirinden bağımsız olarak yürütülür ve her biri kendi yetki ve sorumluluk alanında işlemlerini gerçekleştirir. Bu bağımsızlık, ceza yargılamasında adil bir değerlendirme yapılmasını ve vergi işlemlerinin de kendi çerçevesinde yürütülmesini sağlar. 10. Sıkça Sorulan Sorular Vergi Davalarında Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk hukukunda, genel olarak tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmelerine izin verilmiştir. Bu durum, vergi davaları için de geçerlidir ve avukat tutmak bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Ancak, Vergi Hukuku mevzuatının karmaşıklığı ve İdari Yargılama Usul Kanunu’nda belirtilen kısa ve kesin süreler gibi faktörler göz önüne alındığında, bu süreçlerin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi durumunda ciddi hatalar meydana gelebilir. Bu hatalar, hem şekil hem de esas açısından telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurabilir. Vergi Hukuku alanında yapılan işlemler, son derece ayrıntılı düzenlemeler içerir ve bu süreçlerde hak kaybına uğramamak için, uzman bir avukattan hukuki destek alınması önemlidir. Vergi davalarında profesyonel yardım almak, işlemlerin doğru ve zamanında yapılmasını sağlayarak hak kaybını önleyebilir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. Vergi Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “Vergi Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Sahte belge kullanma suçu, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 359. maddesi uyarınca bir 'kaçakçılık suçu' olarak düzenlenmiştir. Bu suçun oluşması için, sahte bir belgenin düzenlenmesi, kullanılması veya ibraz edilmesi yeterlidir. Belgenin tamamen veya kısmen sahte olup olmadığına bakılmaksızın, vergiye konu işlemlerle ilgili olarak gerçeği yansıtmadığı durumda sahtecilik suçu meydana gelir. Ekonomik düzeni bozucu nitelikte ve kamu zararına yol açan bu suç, VUK 359/b uyarınca 3 yıldan 8 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılmaktadır. ### Vergi Hataları ve Düzeltme Yolları Vergi hataları, vergiye ilişkin hesaplamalarda veya vergilendirme sürecinde ortaya çıkan ve fazla ya da eksik vergi talep edilmesine veya tahsil edilmesine yol açan durumlardır. Bu hatalar, verginin tarh aşamasında meydana gelebileceği gibi, tahsil sürecinde de yaşanabilir. Vergi hataları, temel olarak hesap hataları ve vergilendirme hataları olarak ikiye ayrılır. Bu tür hatalar, mükellefin başvurusu üzerine düzeltilebileceği gibi, idare tarafından resen (kendiliğinden) düzeltme yoluna da gidilebilir. Tereddüde yer bırakmayacak kadar açık olan hatalar, vergi dairesi müdürünün kararıyla idare tarafından doğrudan düzeltilebilir. Bunun yanı sıra, mükellef de hatalı işlemin düzeltilmesi için başvuru yapma hakkına sahiptir. 1. Vergi Hatası Vergi hatası, 213 sayılı Vergi Usul Kanununda “vergiye mütaallik hesaplarda veya vergilendirmede yapılan hatalar yüzünden haksız yere fazla veya eksik vergi istenmesi veya alınmasıdır.” şeklinde tanımlanmıştır. Bir vergi hatasından bahsedilebilmesi için: Vergiye ilişkin hesaplarda veya vergilendirme sürecinde kanun ile düzenlenen hatalardan birinin yapılması, Bu hata sonucunda ve haksız yere olması gerekenden “fazla” veya “eksik” vergi istenmiş ya da alınmış olması şartlarının her ikisinin birlikte gerçekleşmesi gerekir. 2. Vergi Hatasının Türleri Vergi hataları Vergi Usul Kanununun 116. ve devam eden maddelerinde düzenleme alanı bulmuştur. Kanuna göre; “hataların düzeltilmesi” şeklindeki hukuki yola başvurulabilecek vergi hataları, “hesap hataları” ve “vergilendirme hataları” olmak üzere temelde iki türlüdür. Kural olarak; hesap hataları ve/ya vergilendirme hataları haricindeki diğer hukuka aykırılık hallerinin, vergi hukukunda vergi hatası olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla vergi hatalarının kapsamı dışında kalan hukuka aykırılık halleri için aşağıda bahsedeceğimiz düzeltme hukuki yoluna başvurulamayacaktır. 2.1. Hesap Hataları Vergi hatası türlerinden biri olan “hesap hatası”, hesaplamadaki yanlışlıklardan ve genel itibariyle vergi miktarını etkileyen birtakım maddi hatalardan meydana gelir. Başka bir ifadeyle, ilgilisinden alınması gereken verginin miktarını etkileyen hatalar ile miktarı veya konusu aynı olmasına rağmen birden fazla kez istenen vergiler hesap hatasını gündeme getirmektedir. Zira bu hallerde, ilgilisinden haksız yere fazla veya eksik vergi istenmesi veya alınması durumu söz konusu olmaktadır. Vergi Usul Kanununda hesap hatalarına ilişkin özel bir tanımlama bulunmamakla beraber hangi hataların hesap hatası olarak değerlendirileceği düzenlenmiştir. Kanunun “Hesap Hataları” başlıklı 117. maddesi gereğince: Matrah hataları Vergi miktarında hatalar Verginin mükerrer olması halleri hesap hatası olarak düzenlenmiştir. 2.1.1. Matrah Hataları Matrah, vergiye esas olan tutarın belirlenmesinde kullanılan değerdir. Matrah olarak adlandırılan bu kısma belirli bir vergilendirme oranının uygulanması ile ödenmesi gereken vergi tutarı hesap edilir. Dolayısıyla; matrahın belirlenmesinde yapılan hata, ödenmesi gereken vergi tutarını da doğrudan etkileyecektir. VUK madde 117/1’e göre matrah hataları: Beyanname, tahakkuk fişi, ihbarname, tekâlif cetveli ve kararlarda; Matraha ait rakamların eksik veya fazla gösterilmiş ya da hesaplanmış olması Matraha ait indirimlerin eksik veya fazla gösterilmiş ya da hesaplanmış olması hallerinde gündeme gelmektedir. Matrah hatası halinin örneklerinden biri: Kurumlar vergisi beyannamesinde gösterilen matrahtan mahsup edilmesi gereken geçmiş yıl zararlarının vergi tutarından düşülmemesidir. 2.1.2. Vergi Miktarında Hata VUK madde 117/2’ye göre vergi miktarında hatalar: Vergi oran ve tarifelerinin yanlış uygulanması Mahsupların yapılmamış veya yanlış yapılmış olması İlgili vesikalarda verginin eksik veya fazla hesaplanmış veya gösterilmiş olması hallerinde gündeme gelmektedir. Vergi miktarında hata halinin örneklerinden biri: Vergi tarifesinin matraha yanlış uygulanması sonucunda verginin eksik veya fazla tarh edilmiş olmasıdır. 2.1.3. Verginin Mükerrer Olması VUK madde 117/3’e göre verginin mükerrer olması: Vergi ödemesinin bir defadan daha fazla kez talep edilmesi, Verginin aynı vergilendirme dönemine ait olması, Verginin aynı matrah üzerinden hesaplanması ve Verginin aynı vergi türünden olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi halinde gündeme gelmektedir. Bu şekilde meydana gelen mükerrer vergi “çifte vergi” olarak da ifade edilmektedir. 2.2. Vergilendirme Hataları Vergilendirme hataları, genellikle vergi mükellefiyetinin veya vergiyi doğuran olayın tespitindeki yanlışlıklardan oluşmaktadır. Bu hatalar genel itibarıyla vergilendirme işleminin niteliği ve özü ile ilgilidir. Bundan dolayı vergilendirme hataları, bir idari işlem olan vergilendirme işleminin sebep unsurunu sakatlamaktadır. VUK madde 118’e göre vergilendirme hataları: Mükellefin şahsında hata Mükellefiyette hata Mevzuda hata Vergilendirme veya muafiyet döneminde hata şeklinde ortaya çıkabilmektedir. 2.2.1. Mükellefin Şahsında Hata Mükellefin şahsında yapılan hata, Vergi Usul Kanununun 118. Maddesinde: “Bir verginin asıl borçlusu yerine başka bir kişiden istenmesi veya alınmasıdır.” şeklinde tanımlanmıştır. Bir vergi borcunun vergi idaresi tarafından istenmesi aşamasında; söz konusu vergi borcunun bir hata sonucunda asıl ilgilisi yerine bir başkasından istenmesi veya alınması, mükellefin şahsında yapılan hatayı oluşturur. 2.2.2. Mükellefiyette Hata Mükellefiyette hata ise, Vergi Usul Kanununun 118. Maddesinde: “Açık olarak vergiye tabi olmayan veya vergiden muaf bulunan kimselerden vergi istenmesi veya alınmasıdır.” şeklinde tanımlanmıştır. Buna göre vergiye tabi olmayan veya mevzuat uyarınca vergiden muaf olan kişiden vergi istenir veya alınır ise mükellefiyette hata yapılmış demektir. Kanun koyucu, mükellefiyette hata halinin objektif bir değerlendirmeyle açıkça belirlenebilir olmasını aramaktadır. Mükellefiyette hata halinin örneklerinden biri: Gelir vergisi uygulamasında esnaf muaflığı şartlarını taşıyan kişiden vergi istenmesidir. 2.2.3. Verginin Konusunda (Mevzuda) Hata Verginin konusunda (mevzuda) hata; Vergi Usul Kanununun 118. Maddesinde: “Açık olarak vergi mevzuuna girmeyen veya vergiden müstesna bulunan gelir, servet, madde, kıymet, evrak ve işlemler üzerinden vergi istenmesi veya alınmasıdır.” şeklinde tanımlanmıştır. Vergilendirme kapsamına girmeyen veya mevzuat uyarınca vergiden istisna olan konuda vergi istenir veya alınır ise mevzuda hata yapılmış demektir. Kanun koyucu, verginin konusunda hata halinin de açık olarak belirlenebilir olmasını aramıştır. Verginin konusunda hata halinin örneklerinden biri: Aile yardımı veya benzer adlar altında yapılan ödemeler üzerinden vergi alınmasıdır. 2.2.4. Vergilendirme veya Muafiyet Döneminde Hata Vergilendirme hatalarının son türü olan vergilendirme veya muafiyet döneminde hata hali ise, Vergi Usul Kanununun 118. Maddesinde: “Aranan verginin ilgili bulunduğu vergilendirme döneminin yanlış gösterilmiş veya süre itibariyle eksik veya fazla hesaplanmış olmasıdır.” şeklinde tanımlanmıştır. Vergilendirme veya muafiyet döneminde hata şu hallerde ortaya çıkabilir: Mükellefin vergilendirme döneminin vergi idaresi tarafından yanlış gösterilmesi Vergi muafiyetine sahip olan kişilerden muafiyet dönemi daha sona ermeden vergi istenmesi veya alınması Muafiyet dönemi sona erdiği halde kişiden vergi istenmemesi İlgili muafiyet döneminin vergi idaresince yanlış hesaplanması ve belirtilmesi Vergilendirme döneminde hata halinin örneklerinden biri: 2020 yılına ait olup 2019 yılında peşin tahsil olunan kira bedellerinin, ödemenin yapıldığı yıl olan 2019 yılında vergilendirilmesidir. 3. Vergi Hatalarının Tespiti Vergi Usul Kanunu madde 119’a göre, vergi hataları aşağıda belirtilen şu şekillerde tespit edilebilmektedir: İlgili memurun hatayı bulması veya görmesi Üst memurların yaptıkları incelemeler sonucunda hatanın görülmesi Hatanın teftiş sırasında tespiti Hatanın vergi incelemesi sırasında tespiti Mükellefin başvurusu Vergi hatasının tespitinin akabinde gerekli idari düzeltme süreci vergi idaresince gerçekleştirilmektedir. 4. Vergi Hatalarını Düzeltme Yolları Vergi hatalarının, mükellefin başvurusu üzerine veya idare tarafından kendiliğinden tespit edilmesi mümkündür. Vergilendirme sürecine ilişkin bir vergi hatası tespit edildiğinde vergi hatasının düzeltilmesi yoluna gidilir. 4.1. İdarece (Resen) Düzeltme Kimi durumlarda, tereddüde yer bırakmayacak kadar açık ve mutlak vergi hataları söz konusu olabilir. Bu tür hataların, bizzat vergi idaresi tarafından düzeltilmesi haline “re’sen düzeltme” denilmektedir. Bu gibi durumlarda; re’sen düzeltme işlemi aleyhine sonuç doğuran kişilerin, bu düzeltme işlemini vergi mahkemelerinde dava konusu etmeleri mümkündür. 4.2. Başvuru Üzerine Düzeltme Mükellefler de vergi işlemlerindeki hataların giderilmesini ve ilgili işlemin düzeltilmesini vergi idaresinden talep edebilmektedir. Vergi idaresi, mükellefin düzeltme talebine karşı 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu madde 10 gereğince, otuz gün içerisinde cevap vermek durumundadır. İdarenin otuz gün içerisinde cevap vermemesi halinde, istek zımnen reddedilmiş sayılır. Düzeltme isteğinin reddedilmesi veya reddedilmiş sayılması halinde, mükellef kalan süreye göre vergi mahkemesine veya şikâyet yoluyla Hazine ve Maliye Bakanlığına başvurabilmektedir. Düzeltme isteğinin kabul edilmesi halinde ise, fazla istenen vergi terkin olunur veya vergi tahsil edilmiş ise mükellefe iade olunur. 4.3. Düzeltme Zamanaşımı Düzeltme talebinin, düzeltme zamanaşımı süresinde yapılması gerekmektedir. Düzeltme zamanaşımının süresi, vergiyi doğuran olayın gerçekleştiği yılı izleyen takvim yılının başından itibaren beş yıldır. Vergi uyuşmazlıklarının diğer idari çözüm yolları hakkında daha detaylı bilgiye ulaşmak için “Vergi Uyuşmazlıklarının İdari Çözüm Yolları” adresindeki yazımızı inceleyebilirsiniz. 5. Sıkça Sorulan Sorular Hatalı Beyanname Verdim Nasıl Düzeltebilirim? Mükellef tarafından verilen bir beyanname eksikse ya da hatalı unsurlar barındırıyorsa mükellef ilgili eksiklik ve hataları düzeltici nitelikte yeni bir beyanname verebilir. Eksik veya hatalı beyanname elektronik ortamda verilmişse düzeltme beyannamesi de elektronik ortamda verilmelidir. Eksik veya hatalı beyanname fiziken verilmişse düzeltme beyannamesi de fiziken verilmelidir. Vergi Hataları Nelerdir? Vergi hataları; hesap hataları ve vergilendirme hataları olmak üzere temelde iki türlüdür. Hesap hataları ise kendi içinde matrah hataları, vergi miktarında hatalar, verginin mükerrer olması şeklinde üç gruba ayrılmaktadır. Vergilendirme hataları da kendi içinde mükellefin şahsında hata, mükellefiyette hata, mevzuda hata ile vergilendirme ve muafiyet döneminde hata olmak üzere dört gruba ayrılmaktadır. Vergi Hatalarını Düzeltme Yetkisi Kime Aittir? Vergi hatalarının düzeltilmesine karar vermede yetkili makam, vergi dairesi müdürüdür. Vergi hataları, düzeltme fişi baz alınarak düzeltilir. Vergi Hataları Nasıl Düzeltilir? Vergi hatalarının düzeltilmesi re’sen düzeltme ve mükelleflerin talebi üzerine düzeltme olmak üzere temelde iki şekilde yapılır. Herhangi bir tereddüde yer vermeyecek derecede açık olan hatalar, vergi dairesi müdürünün kararıyla bizzat idare tarafından düzeltilebilir. Bununla beraber mükellef de hatalı işlemin düzeltilmesini talep edebilir. Bunun için vergi dairesine yazılı bir talepte bulunulması gerekmektedir. Düzeltme talebi vergi dairesi tarafından uygun bulunursa düzeltme işlemi yapılır. Aksi takdirde durum mükellefe yazı ile tebliğ edilir. Düzeltme talebinin, vergi alacağının doğduğu takvim yılını takip eden yılın başından başlayarak beş yıl içinde yapılması gerekmektedir. Vergi idaresi mükellefin düzeltme talebine otuz gün içerisinde cevap vermezse, istek zımnen reddedilmiş sayılır. Reddedilen ya da zımnen reddedilmiş sayılan düzeltme istemine karşı, kalan süreye göre vergi mahkemesine veya şikâyet yoluyla Hazine ve Maliye Bakanlığına başvurulabilir. Düzeltme isteminin kabul edilmesi halinde ise, fazla istenen vergi terkin olunur veya vergi tahsil edilmiş ise mükellefe iade olunur. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosuna aittir. Vergi Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “Vergi Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Vergi hataları, vergiye ilişkin hesaplarda veya vergilendirme sürecinde bazı yanlışlıklar yapılması ve bunun sonucunda haksız şekilde fazla ya da eksik vergi istenmesi ya da tahsil edilmesi durumudur. ### Vergi Bildirimlerinde Tebligat Yöntemleri Vergi ile ilgili süreçlerde mükelleflere yapılacak tebligatlara ilişkin yasal düzenleme, 213 Sayılı Vergi Usul Kanunu'nun 93 ve devamı maddelerinde ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Vergi Usul Kanunu’na göre, tahakkuk fişleri dışında kalan tüm vergilendirme belgeleri, mükelleflerin bilinen adreslerine taahhütlü posta yoluyla gönderilir. Mükelleflerin adreslerinin bilinmediği durumlarda ise ilan yoluyla tebligat yapılması esastır. Bu yazımızda, vergi tebliğ usullerinin yasal çerçevesi ve usulsüz tebligatın hukuki sonuçları detaylı şekilde ele alınacaktır. 1. Mükellefin Bilinen Adresine Tebligat Gönderilmesi Kanun, tebligatın bilinen adrese posta yoluyla yapılacağını belirttikten sonra, bilinen adresleri şu şekilde sıralar: İşe giriş veya adres değişikliği nedeniyle mükellef tarafından bildirilen iş yeri adresi, Yoklama fişinde veya ilgilinin imzası bulunmak şartıyla yetkili memurlar tarafından bir tutanakla tespit edilen iş yeri adresleri, Nüfus Hizmetleri Kanunu’na göre oluşturulan adres kayıt sisteminde bulunan yerleşim yeri adresi. İşyeri adresine yapılan tebligatın geçerli olması için, kişinin o adreste bulunması gerekir. Ancak, tebligat yapılan kişinin o adreste bulunamaması veya işi bırakmış olması halinde tebligat şu şekilde yapılır: Kişi gerçek kişi ise kendisinin, Tüzel kişi ise başkan, müdür veya kanuni temsilcilerden birinin, Tüzel kişiliği olmayan teşekkül ise bunları idare edenler veya temsilcilerden herhangi birinin adres kayıt sisteminde bulunan yerleşim yeri adresine tebligat yapılır. İşyeri adresi yoksa, kişinin adres kayıt sistemindeki yerleşim yeri adresi doğrudan tebligat adresi olarak kabul edilir. Tebligatlarda önem taşıyan bir diğer husus, tebellüğ tarihinin (tebligatın yapıldığı tarihin) tespitidir. Eğer tebligat bilinen adrese yapılmışsa, muhataba posta idaresi tarafından teslim edildiği tarih tebellüğ tarihi olarak kabul edilir. 1.1. Tebliğ Yapılabilecek Kişiler Tebligatın kimlere yapılabileceği, 213 Sayılı Vergi Usul Kanunu’nda belirlenmiştir. Tebligat muhatapları, mükelleflerin yanı sıra, uygun koşullarda kanuni temsilciler, genel vekiller ve vergi cezası kesilen kişiler de olabilmektedir. İlgilinin adreste bulunmadığı durumlarda tebligatın yapılabileceği kişiler şunlardır: Aynı adreste ikamet eden kişilerden biri, Tebligat adresi bir iş yeri ise burada görevli olan memur veya çalışanlardan biri. Ayrıca, eğer tebligat yapılacak kişinin velisi, vasisi veya kayyımı bulunuyorsa, bu kişilerden herhangi birine yapılan tebligat da hukuken geçerlidir. Tebligat yapılacak kişi bir tüzel kişi ise, tebligat başkan, müdür veya kanuni temsilcilere yapılır. Tüzel kişiliği olmayan vakıf veya cemaat gibi teşekküller için tebligat, onları idare edenlere veya temsilcilerine yapılır. Birden fazla müdür veya temsilciye sahip bir tüzel kişilik söz konusuysa, yalnızca birine tebligat yapılması yeterlidir. 1.2. Tebliğe Konu Evrakının Muhataba Teslimi Posta idaresi yetkilisi, tebligat evrakını içeren zarfı muhataba teslim ettiğinde, tebliğ sürecinin tamamlanabilmesi için muhatabın tebliğ alındısının üzerine tarih ve imza atması gerekmektedir. Bu işlem, tebliğ edilen evrakın teslim alındığı tarihi belirginleştirmek ve tebliğ işlemini hukuken geçerli kılmak için önemlidir. Tebliğ alındısına eklenen tarih ve imza, daha sonra doğabilecek ihtilaflarda teslim tarihini doğrulayan resmi bir delil niteliği taşır. İmza Atamayan veya Okuma-Yazması Olmayan Kişilere Tebligat: Eğer muhatabın okuma-yazma yetisi yoksa ya da imza atamıyorsa, posta yetkilisi bu durumu göz önünde bulundurarak özel bir işlem uygular. Bu tür durumlarda tebligat alındısının üzerine muhatabın sol elinin başparmağı bastırılır. Bu parmak izi, imza yerine geçer ve teslimin gerçekleştiğini gösterir. Başparmağın sol elden alınmasının sebebi, genelde sağ elin daha çok kullanılması nedeniyle sol elin daha ayırt edici bir iz bırakmasıdır. 1.3. Muhatabın Tebligatı Almaktan Kaçınması (İmtina Etmesi) Bazı durumlarda, muhatabın tebligatı almaktan kaçınması, yani tebellüğden imtina etmesi söz konusu olabilir. Böyle bir durumda, yetkili posta memuru, muhatabın tebliğden imtina ettiği adresin kapısına tebligatın gönderildiği idareye gidilerek teslim alınabileceğini belirten bir pusula yapıştırır. Bu işlem, tebliğ alındısına bir şerh konarak ve imza altına alınarak kaydedilir. Pusulanın İçeriği ve Evrakın İdareye Teslimi: Kapıya yapıştırılan pusulada, muhatabın tebligatı alabileceği idarenin bilgisi yer almalıdır. Bu pusula sayesinde, tebligatın resmi olarak yapıldığı kabul edilir. Yetkili posta memuru, tebellüğden imtina edilen bu evrakı tebligatı gönderen idareye geri teslim eder. Tebliğ Tarihinin Belirlenmesi: Muhatabın tebellüğden imtina etmesi halinde tebliğ tarihi, pusulanın kapıya yapıştırıldığı tarih olarak kabul edilir. Bu tarih, hukuki işlemler açısından tebliğin gerçekleşmiş olduğu günü belirtir ve sonraki işlemler bu tarihe göre yürütülür. 1.4. Muhatabın Adreste Bulunamaması Tebligat sırasında muhatap geçici dahi olsa bilinen işyeri adresinde bulunamıyorsa, posta memuru, tebliğ alındısına durum hakkında bir şerh koyarak imza eder ve tebligat evrakını ilgili idareye iade eder. Bu durumda, muhatabın Nüfus Hizmetleri Kanunu uyarınca kayıtlı yerleşim yeri adresine yeni bir tebligat çıkarılır. Eğer tebligat, nüfus kayıtlarındaki yerleşim yeri adresine gönderildiğinde de muhatap adreste bulunamazsa, posta memuru yine tebliğ alındısına durumu şerh eder, imza ile kayıt altına alır ve evrakı idareye geri gönderir. Bu gibi durumlarda, idare bir süre sonra aynı adrese yeniden bir tebligat gönderir. Eğer ikinci kez gönderilen tebligat da muhataba ulaştırılamazsa, ilgili adresin kapısına, tebligatın ilgili idareye gidilerek elden teslim alınabileceğini belirten bir pusula yapıştırılır. Posta memuru, durumu şerh ve imza ile kayıt altına alarak tebliğ evrakını idareye iade eder. Tebliğ Tarihinin Belirlenmesi: Bu durumda tebligatın teslim tarihi, pusulanın kapıya yapıştırıldığı tarihten itibaren on beş gün içerisinde muhatap tarafından alınması halinde alındığı gün, bu süre içinde alınmaması halinde ise on beşinci gün olarak kabul edilir. 2. Vergiye İlişkin Bildirimlerde Yurt Dışında Bulunanlara Tebliğ Yurt dışında bulunan kişilere yapılacak tebligatlar, o ülkenin yetkili makamları aracılığıyla gerçekleştirilir. Bu süreçte, devletlerarası özel anlaşmalar ve ulusal kanunlar devreye girebilir. Bu çerçevede, tebligat işlemi için ilgili ülkenin Türk siyasi memuru veya konsolosluğu, o ülkenin yetkili makamlarından tebligat yapılmasını talep eder. Tebligat yapılacak kişi Türk vatandaşı değilse, tebligat Türk siyasi memuru veya konsolosluk aracılığıyla yapılabilir. Ancak, muhatap Türk vatandaşı ise, tebligat öncelikli olarak ilgili ülkenin Türkiye elçiliği veya konsolosluğu aracılığıyla gerçekleştirilir. Türkiye’nin yurt dışı temsilcilikleri, Dışişleri Bakanlığı üzerinden kendilerine ulaştırılan tebligat evrakını Türk vatandaşına iletmekle görevlidir. Bu süreç adımları aşağıdaki gibidir: Tebligat evrakı, ilgili idare tarafından Dışişleri Bakanlığına iletilir. Dışişleri Bakanlığı, evrakı muhatabın bulunduğu ülkenin Türkiye elçiliği veya konsolosluğuna gönderir. Elçilik veya konsolosluk, Türk vatandaşına tebligatın yapılmasını sağlar. Bu yöntem, Türk vatandaşlarının yurt dışında da tebligatları zamanında alabilmesi için düzenlenmiş resmi bir prosedürdür. Detaylı bilgi için Yurtdışı Adli Tebligat Usulü başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 3. Vergiye İlişkin Bildirimlerde İlan Yoluyla Tebliğ Vergi Usul Kanunu'nun 103. maddesine göre, aşağıdaki durumlarda ilan yoluyla tebliğ yapılabilir: Bilinen bir adresi yoksa, Adres kayıt sisteminde kayıtlı adresi bulunamıyorsa, Yabancı bir ülkede olup tebliğ yapılması mümkün değilse, Başka nedenlerle tebliğ yapılmasına imkân yoksa. İlan yoluyla tebliğ, tebligatı yapan vergi dairesinin ilan panosuna asılarak gerçekleştirilir. Tebliğin konusu, 2024 yılı için 6.900 TL'den az vergi veya vergi cezasını kapsıyorsa, ilan yazısının askıya çıkarıldığı tarihten itibaren on beşinci gün ilan tarihi kabul edilir ve başka bir işlem yapılmaz. İlan Edilecek Tutar Aralıkları: Tebligat konusu, 2024 yılı için 6.900 TL ile 1.700.000 TL arasında bir vergi veya vergi cezasını kapsıyorsa, ilan, ilgili vergi dairesinin bulunduğu yerin belediye sınırları içinde yayımlanan bir veya daha fazla gazetede yapılır. Tutar 1.700.000 TL ve üzerindeyse, ilan Türkiye genelinde yayımlanan günlük gazetelerden birinde ayrıca duyurulur. İlanda Yer Alacak Bilgiler ve Yapılması Gerekenler: İlanda, tebliğe konu vergiler belirtilerek, ilgili kişilerin (tüzel kişilerde unvanlarıyla) isimleri yazılır. Muhataplara şu ihtarlarda bulunulur: İlan tarihinden itibaren bir ay içinde ilanı yapan makama bizzat veya vekil aracılığıyla başvurmaları ya da taahhütlü mektup veya telgrafla açık adreslerini bildirmeleri, Kendilerine süre ile kayıtlı resmi tebliğ yapılacağı. İlan üzerine başvuran veya adres bildiren kişilere ayrıca posta yoluyla tebligat yapılır. Ancak, ilan tarihinden itibaren bir ay içinde ne vergi dairesine başvuruda bulunmuş ne de adresini bildirmiş olanlara, bir ayın sonunda tebliğ yapılmış sayılır. 4. Vergiye İlişkin İşlemlerde Elektronik Tebligat Vergiye ilişkin işlemlerde elektronik tebligat, 7201 sayılı Tebligat Kanunu'nun 7/a maddesi ve ilgili yönetmelik hükümleri çerçevesinde uygulanmaktadır. Elektronik tebligat, vergi ile ilgili bildirimlerin mükelleflere hızlı ve güvenilir bir şekilde ulaştırılmasını sağlamak amacıyla kullanılmaktadır. Elektronik Tebligatın Esasları: Elektronik Tebligat Adresi: Elektronik tebligat adresi, Posta ve Telgraf Teşkilatı Anonim Şirketi (PTT) tarafından, gerçek kişiler için kimlik bilgileri, tüzel kişiler için ise ilgili sistem bilgileri esas alınarak oluşturulur ve Ulusal Elektronik Tebligat Sistemi'ne (UETS) kaydedilir. Tebliğ Tarihi: Vergiye ilişkin elektronik tebligat, belgenin mükellefin elektronik adresine ulaştığı günü izleyen beşinci günün sonu itibarıyla tebliğ edilmiş sayılır. Vergiye İlişkin Elektronik Tebligatın Yapılması: Tebligatın Hazırlanması: Vergi dairesi veya tebligat çıkarmaya yetkili merci, vergiye ilişkin elektronik tebligat mesajını hazırlayarak UETS'ye teslim eder. Muhataba Ulaştırılması: UETS, vergiye ilişkin tebligatı mükellefin elektronik tebligat adresine iletir ve işlemi kayıt altına alır. Tebliğ Tarihinin Belirlenmesi: Mükellef, elektronik tebligatı okusa da okumasa da, tebligatın elektronik adresine ulaştığı günü izleyen beşinci günün sonunda tebliğ edilmiş sayılır. Bu yöntem, vergi dairelerinin mükelleflerine bildirim süreçlerini hızlandırmasına ve güvenilir bir tebligat süreci sağlamasına katkıda bulunmaktadır. 5. Hatalı (Usulsüz) Tebliğ ve Sonuçları Vergi Usul Kanunu (VUK) madde 108’e göre, vergi ile ilgili bir tebligat kanunda belirtilen usullere uygun yapılmadığında “usulsüz” kabul edilir. Ancak, tebliğ edilen belgelerdeki şekil hataları esasa etki etmeyecek nitelikte ise bu durum tebliğin geçersiz sayılmasına neden olmaz. Öte yandan, bazı temel eksiklikler veya hatalar tebligatı hükümsüz kılarak usulsüz tebliğ sayılmasına ve geçersiz kabul edilmesine yol açabilir. Esasa Etki Eden Eksiklikler: Mükellefin Adı ve Bilgilerinin Eksikliği: Belgede mükellefin adının eksik veya hatalı yazılması, tebligatın geçersiz sayılmasına neden olabilir. Verginin Tür veya Miktarının Belirtilmemesi: Verginin türü veya miktarı belgede yer almıyorsa, bu durum tebligatı hükümsüz kılar. Dava Açma Süresinin Belirtilmemesi: Vergi mahkemesinde dava açma süresinin belgede belirtilmemesi, tebliğin usulsüzlüğüne ve dolayısıyla geçersizliğine yol açar. Yetkili Makam Eksikliği: Tebligat belgesi görevli bir makam tarafından düzenlenmemişse, bu eksiklik de evrakı hükümsüz kılar. Esasa Etki Etmeyen Şekil Hataları: Belgede küçük yazım hataları veya bazı eksiklikler esasa etki etmeyen nitelikteyse, tebliğ geçerli sayılır. Bu tür şekil hataları tebligatın geçerliliğini etkilemez. Sonuçlar: Vergi Usul Kanunu, tebliğin geçersizliğine yol açabilecek temel eksiklikleri örneklerle açıklamış ve “esasa etki eden şekil hataları” kavramıyla usulsüz tebliğ durumlarını düzenlemiştir. Ancak, hangi eksikliklerin esasa etki ettiğine dair nihai karar verme yetkisi vergi mahkemelerine aittir. Mahkemeler, tebliğdeki eksikliklerin tebligatın esasını nasıl etkilediğini dikkate alarak karar verir. Vergilendirme sürecinin tebliğ dışında kalan tarh, tahakkuk ve tahsil işlemleri hakkında daha detaylı bilgi için Vergilendirme Süreci Nedir? başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. Vergi Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “Vergi Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Tebligat, bir hukuki işlemden veya durumdan bu işlemin muhataplarının haberdar olmalarını için gönderilen resmi evrak olup, ilgili evrakta muhatabın yada mükellefin adının, verginin tür veya miktarının, vergi mahkemesinde dava açma süresinin hiç yazılmamış olması tebligatın geçersizliğine sebebiyet verebilir. ### Sahte Fatura (Naylon Fatura) Kullanma Suçu ve Cezası Sahte belge, herhangi bir gerçek işleme dayanmadan düzenlenen ve hukuki geçerliliği olmayan evrak olarak tanımlanır. Uygulamada en çok sahte fatura veya naylon fatura adıyla karşımıza çıkan bu belgeler, gerçek bir ticari faaliyete dayanmadan, mal ya da hizmet satışı olmaksızın düzenlenir. Bu tür faturalar, daha az vergi ödemek, vergi indiriminden haksız şekilde yararlanmak veya vergi kaçırmak amacıyla kullanılır. 213 Sayılı Vergi Usul Kanunu’nun (VUK) 359. maddesi uyarınca, sahte belge kullanma suçu bir “kaçakçılık suçu” olarak düzenlenmiştir. Bu suçun oluşması için, sahte bir belgenin düzenlenmesi, kullanılması veya ibraz edilmesi yeterlidir. Belgenin tamamen veya kısmen sahte olup olmadığına bakılmaksızın, vergiye konu işlemlerle ilgili olarak gerçeği yansıtmadığı durumda sahtecilik suçu meydana gelir. Vergi Usul Kanunu’nun 359/b maddesine göre, sahte belge kullanan kişiler üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. 1. Vergi Hukuku Açısından Sahte Belge Nedir? 1.1. Sahte Belge Tanımı Sahte belge, gerçekte var olmayan bir ticari veya hukuki ilişkiye dayanmaksızın düzenlenen belgelerdir. Vergi Usul Kanunu (VUK) madde 359/b' maddesi sahte belgeyi, mevcut olmayan bir işlemi gerçekmiş gibi gösteren belge olarak tanımlamaktadır. Bir belgenin sahte sayılabilmesi için VUK madde 227'de belirtilen zorunlu unsurları taşıması gerekmektedir. Bu unsurlar eksikse, belge hukuken hiç düzenlenmemiş kabul edilir ve sahteliğinden söz edilemez. Öte yandan, VUK madde 359'da yer alan "belge" kavramı faturaları da kapsamaktadır. Sahte fatura, şekil itibarıyla Vergi Usul Kanunu ve Türk Ticaret Kanunu hükümlerine uygun gözükse de, gerçek bir hukuki ilişkiye dayanmayan, tamamen hayali işlemler üzerinden düzenlenen bir faturadır. Gerçek bir mal satışı veya hukuki işlem olmaksızın, işlemler gerçekleşmiş gibi düzenlenen bu tür faturalar sahte fatura niteliğinde sayılır ve bu eylemler ciddi cezai yaptırımlara yol açar. Vergi uygulamalarında sahte belge düzenlenmesi ile ilgili ayrıntılı bilgi almak için “Sahte Belge Düzenleme Suçu ve Cezası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 1.2. Sahte Belgenin Unsurları Bir belgenin sahte olarak kabul edilebilmesi için, Vergi Usul Kanunu (VUK) madde 227'de belirtilen zorunlu şekil şartlarını taşıması gerekmektedir. Bu şartlar eksikse, belge hukuken hiç düzenlenmemiş sayılır ve sahte olup olmadığı incelenmez. Sahte belgenin temel unsurları ise şu şekildedir: Gerçeğe Aykırılık: Belge, tamamen veya kısmen gerçeğe aykırı bilgiler içerir. Örneğin, bir mal veya hizmet alımı gerçekleşmediği halde, belge üzerinde bu işlemler yapılmış gibi gösterilir. Kullanma Amacı: Sahte belge genellikle vergi kaçırmak, haksız vergi indirimi almak veya vergi iadesinden faydalanmak gibi yasa dışı amaçlarla düzenlenir ve kullanılır. Kasıt: Sahte belgeyi düzenleyen veya kullanan kişinin bu işlemleri bilerek ve isteyerek yapması gerekir. Sahtecilik suçunun oluşması için kasıtlı bir hareketin varlığı şarttır. 1.3. Sahte Belge Kavramının Kapsamı Vergi Usul Kanunu (VUK) madde 359'da tanımlanan "belge" kavramı, ticari yaşamda kullanılan pek çok farklı belgeyi kapsamaktadır. Bu belgeler arasında faturalar, irsaliyeler, gider pusulaları, makbuzlar ve fişler gibi çeşitli ticari belgeler bulunmaktadır. Özellikle faturalar, sahte belge kategorisinde en yaygın karşılaşılan türlerden biridir. Sahte faturalar, herhangi bir gerçek ticari işlem veya hukuki ilişkiye dayanmayan, gerçekte var olmayan işlemleri belgeleyen evraklardır ve hukuki geçerliliği yoktur. 2. Sahte Fatura (Naylon Fatura) Kullanma Suçu 2.1. Sahte Fatura Kullanmanın Amacı Sahte fatura kullanmanın arkasında genellikle mali manipülasyon ve vergi avantajı sağlama amacı yatmaktadır. İşletmeler, gerçek maliyetlerini gizleyerek kârlarını olduğundan daha yüksek göstermeyi hedefler. Bu, işletmenin vergi yükünü azaltmanın yanı sıra, finansal raporlarda daha cazip görünen kâr rakamları sunar. Kısacası, sahte faturalar, mali tabloyu çarpıtarak vergi borcunun düşürülmesine ve haksız kazanç elde edilmesine neden olur. 2.2. Manevi Unsur – Suçun Kasten İşlenmesi Manevi Unsur Sahte fatura kullanmak suçu kasten işlenebilen suçlardandır. Türk Ceza Kanunu madde 21’de ifade edildiği üzere suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir. Buna göre, suçun oluşumu için faturayı kullanan kişinin sahte fatura kullanmak kastıyla hareket etmesi zorunludur. Diğer bir deyişle faturanın bilerek ve istenerek vergilendirme işlemlerinde kullanılması gerekmekte olup sahte olduğu bilinmeyen bir faturanın kullanılması halinde sahte fatura kullanma suçu meydana gelmeyecektir. 2.3. Faturanın Zorunlu Unsurları Sahte fatura sayılabilmesi için, fatura üzerinde Vergi Usul Kanunu'nun 227. maddesinde belirtilen zorunlu unsurların bulunması gerekir. Bu unsurlar eksikse, fatura hukuken düzenlenmemiş sayılır ve dolayısıyla sahte belge olarak değerlendirilmez. Faturanın içermesi gereken unsurlar arasında, alıcı ve satıcı bilgileri, mal veya hizmetin detayları, miktar ve tutar gibi bilgiler yer alır. Eksik veya yanlış bilgiler, faturanın hukuki geçerliliğini etkiler ve bu tür faturalar, sahte belge olarak kabul edilmez. Bu durum, vergi denetçileri tarafından yapılan incelemelerde dikkate alınır. 2.4. Suçun Faili Sahte fatura kullanma suçunun faili, sahte faturayı kullanan kişidir. Bununla birlikte VUK m. 332 uyarınca velayet ve vesayet altında bulunan kişiler ile işlerinin idaresi bir kayyıma devredilenlere ceza verilmesi mümkün değildir. Zira, veli, vasi ya da kayyım nezareti altındakiler açısından, sahte fatura kullanma suçunun bizzat işlenemeyeceği açık olup bu hallerde cezanın veli, vasi ya da kayyıma yöneltilmesi gerekmektedir. Tüzel kişiler bakımından ise, VUK m. 333 gereğince bu fiilleri işleyen gerçek kişiler hakkında cezaya hükmolunur. Zira, tüzel kişilere hürriyeti bağlayıcı ceza verilemeyeceği için doğrudan fiili gerçekleştiren gerçek kişilere ceza verilmektedir. Diğer taraftan, fiilin amir veya yöneticilerin emir ve talimatıyla işlenmesi halinde ise Türk Ceza Kanunu kapsamında suça iştirak hükümleri gündeme gelecektir. 2.5. Suçun Oluşumu ve Cezası Sahte fatura kullanma suçu, fatura kullanımıyla birlikte ortaya çıkar ve faturanın düzenlenmiş olmasına gerek yoktur. Vergi Usul Kanunu madde 359/b'ye göre, sadece sahte faturanın kullanılması bile suçu oluşturur. Bu suçun cezası, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis ile sonuçlanabilir. Sahte faturalar, hem vergi mükelleflerinin hem de devletin ekonomik zararına yol açtığı için, yasalar bu suçun cezalarını oldukça ağır tutar. Ayrıca, vergi zıyaına neden olmuşsa, ek olarak vergi zıyaı cezası da uygulanabilir. Bu durum, hukuki ve mali yaptırımların oldukça ağır olduğunu gösterir. 2.6. Vergi Zıyaı Suçu ve Cezası Sahte fatura kullanarak vergi zıyaına yol açılmışsa, bu durum iki ayrı suçun oluşumuna neden olabilir. Hem sahte fatura kullanma suçu hem de vergi zıyaı suçu ile karşı karşıya kalınabilir. Vergi zıyaı suçu, devletin vergi gelirlerini kaybetmesine neden olur ve bu durum ayrıca cezalandırılır. Vergi zıyaı cezası hakkında daha fazla bilgi almak için “Vergi Ziyaı Suçu ve Cezası” başlıklı yazımıza başvurabilirsiniz. Bu durum, vergi kaçırmanın sadece ceza değil, aynı zamanda mali ve hukuki sonuçları da beraberinde getirdiğini gösterir. 3. Vergi İncelemesinde Sahte Belge Tespit Edilmesi ve Suç Duyurusu Vergi Usul Kanunu (VUK) Madde 367, sahte belge düzenleme ve kullanma suçlarıyla ilgili incelemelerin ve suç duyurusunun nasıl yapılacağını düzenler. Bu kapsamda, vergi müfettişleri ve diğer yetkili kişiler tarafından sahte belge tespit edilmesi halinde izlenecek yol şöyledir: 3.1. Suç Duyurusu Süreci Vergi Müfettişlerinin Tespitleri: Sahte belge düzenleme ve kullanımı suçlarına ilişkin tespitler, vergi müfettişleri ve yardımcıları tarafından yapıldığında, bu durum rapor değerlendirme komisyonunun mütalaası ile Cumhuriyet Başsavcılığına bildirilir. Diğer Yetkililerin Tespitleri: Vergi incelemesine yetkili diğer memurlar da aynı süreci izler ve rapor değerlendirme komisyonunun görüşü doğrultusunda vergi dairesi başkanlığı veya defterdarlık aracılığıyla Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunmakla yükümlüdürler. Cumhuriyet Başsavcılığı’nın İşlemleri: Başsavcılık, sahte belge düzenleme ve kullanma suçunun işlendiğine dair bilgilendirildiği anda, ilgili vergi dairesini inceleme yapılması için derhal bilgilendirir. Yapılacak vergi incelemesi neticesinde kamu davası açılıp açılmayacağına karar verilir. 3.2. Yargı Süreci ve İncelemelerin Tamamlanması Vergi İncelemesi Tamamlanmadan Dava Açılamaz: Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre, vergi incelemesi tamamlanmadan ceza davası açılması hukuken doğru değildir. Dolayısıyla, Cumhuriyet Başsavcılığı vergi incelemesinin tamamlanmasını bekler ve bu inceleme sonrasında suç unsurlarına dair yeterli delil varsa kamu davası açabilir. Savcılığın Bağımsız Soruşturma Yetkisi: Vergi dairesince hazırlanan raporlar, Cumhuriyet Başsavcılığına bildirilmek zorundadır. Ancak savcılık, raporun içerdiği delillerle bağlı değildir. Bu nedenle, Cumhuriyet Savcısı, raporda yer alan tespitlerin yanı sıra kendi bağımsız soruşturmasını yürütebilir ve raporda belirtilen bulguların ötesinde ek delil ve bilgileri değerlendirme yetkisine sahiptir. 3.3. Vergi İnceleme Raporlarının Niteliği Vergi inceleme raporları, suç duyurusunun yapılması için temel teşkil ederken, savcılığın yürüttüğü ceza soruşturması açısından tek başına belirleyici değildir. Cumhuriyet Başsavcısı, bu raporları bir delil kaynağı olarak kullanmakla birlikte, ceza soruşturması kapsamında daha geniş bir inceleme yapar ve başka delillerin toplanmasına da başvurabilir. Bu durum, vergi inceleme raporlarının yalnızca bir başlangıç noktası olduğunu, ceza soruşturması sürecinde tek başına yeterli olmadığını ortaya koyar. Sonuç olarak, vergi dairesi tarafından yapılan tespitler, sahte belge düzenleme ve kullanma suçlarında önemli bir rol oynar ve ceza soruşturması için bir temel sağlar. Ancak, Cumhuriyet Başsavcılığı kendi bağımsız soruşturmasını yapar ve vergi incelemesinin tamamlanmasını bekleyerek delillerin tam olarak toplanmasını sağlar. Vergi incelemesi süreci hakkında detaylı bilgi almak için Vergi İncelemesi Nedir? ve Vergi İncelemesi Yapılmasının Sebepleri başlıklı yazılarımızı inceleyebilirsiniz. 4. Pişmanlık – Ceza İndirimi Sahte fatura kullanma suçunda pişmanlık hükümleri, suçun cezasını hafifletmek veya tamamen ortadan kaldırmak için uygulanan önemli bir düzenlemedir. Vergi Usul Kanunu'nun 371. maddesi, bu konuda ayrıntılı hükümler sunar. Pişmanlık müessesesi, suçlu kişinin samimi bir şekilde hatasını kabul edip, gerekli düzeltmeleri yapması halinde ceza indirimi veya cezasızlık imkanı sağlar. 4.1. Pişmanlık Hükümlerinin Uygulanması Vergi Usul Kanunu'nun 371. maddesi, sahte fatura kullanma suçunu işlediğini bildiren kişilere pişmanlık hükümleri uygulanarak ceza verilmemesini öngörür. Bu hükümler çerçevesinde, pişmanlık gösterecek kişinin belirli koşulları yerine getirmesi gerekir: Suçun Bildirilmesi: Kişi, sahte faturayı kullandığını ve suçun işlendiğini vergi incelemesi başlamadan önce ilgili makamlara bildirmelidir. Bu bildirim, pişmanlık hükümlerinden yararlanmak için ilk adımı oluşturur. Vergi ve Faizlerin Ödenmesi: Suçlu kişi, vergi kaybını ve gecikme faizlerini ödemek zorundadır. Vergi ve faizlerin ödenmemesi, pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için gerekli şartlardan biridir. Kamu Davası Açılmaması: Pişmanlık hükümlerinden yararlanabilmek için, hakkında henüz kamu davası açılmamış olmalıdır. Kamu davası açılmışsa, bu durum pişmanlık hükümlerinden yararlanmayı engeller. 4.2. Ceza İndirimi Şartları Pişmanlık hükümlerinden yararlanmak için bazı şartların yerine getirilmesi gerekmektedir. Şartları sağlayan kişiler için ceza indirimi uygulanır: Vergi ve Cezaların Ödenmesi: Sahte fatura kullanımı ile tespit edilen vergi kaybı, gecikme faizi ve zammı ödendiğinde, ceza indirimi sağlanabilir. Eğer ödenecek vergi ve ceza bulunuyorsa, ödenen miktarın yarısı oranında bir ceza indirimi yapılır. Kovuşturma aşamasında ödenirse, ceza oranı üçte bir oranında indirilir. Suç Ortakları: Eğer suçun işlenmesinde suç ortakları yer almıyorsa veya suç ortaklarının suça katkısı olmamışsa, verilecek ceza yarı oranında indirilebilir. Bu düzenleme, suç ortaklarının ceza sorumluluğunu da göz önünde bulundurarak, ceza indiriminin nasıl uygulanacağını belirler. 4.3. Pişmanlık ve Islah Pişmanlık hükümleri, vergi hukukunda önemli bir düzeltme mekanizmasıdır ve daha fazla bilgi için “Vergi Uyuşmazlıklarında Pişmanlık ve Islah” başlıklı yazımızı incelemeniz tavsiye edilir. Bu yazı, pişmanlık ve ıslah kavramlarının nasıl işlediğini, uygulamadaki detayları ve diğer hukuki düzenlemeleri kapsamlı bir şekilde açıklar. 5. Zincirleme Suç Hükümlerinin Uygulanması Sahte fatura kullanma suçunun birden fazla takvim yılı veya vergilendirme dönemi içinde aynı suç işleme kararının icrası kapsamında gerçekleştirilmesi durumunda, zincirleme suç hükümleri devreye girer. Zincirleme suç, aynı suçun birden fazla kez işlenmesi durumunda uygulanan bir ceza düzenlemesidir ve bu düzenleme, suçun ciddiyetine ve tekrarlılığına göre cezanın artırılmasını öngörür. Zincirleme Suçun Tanımı Zincirleme suç, bir suçun belirli bir zaman dilimi içinde sürekli olarak ve sistematik bir şekilde işlenmesi durumudur. Sahte fatura kullanma suçu da bu kapsama girer. Eğer bir kişi birden fazla takvim yılı veya vergilendirme dönemi içinde aynı suçları işlemişse, zincirleme suç hükümleri uygulanarak cezanın artırılması sağlanır. Cezanın Artırılması Zincirleme suç hükümleri çerçevesinde, bir kişi birkaç yıl boyunca birden fazla kez sahte fatura kullanma suçunu işlemişse, bu durumda ceza şu şekilde artırılır: Tek Cezaya Hükmedilmesi: Suçluya, işlediği her bir suç için ayrı ayrı ceza verilmez. Bunun yerine, tüm suçlar için tek bir ceza belirlenir. Ceza Artırımı: Bu tek ceza, suçların sayısına ve ciddiyetine göre dörtte birinden dörtte üçüne kadar artırılabilir. Yani, kişinin birden fazla sahte fatura kullanma suçu işlemesi durumunda, ceza bu oranda artırılabilir. Bu düzenleme, suçun tekrarlanmasının ciddiyetine uygun şekilde ceza verilmesini sağlar. 6. Sahte Belge ve Fatura Kullanma Suçunda Zamanaşımı Sahte fatura kullanma suçu, hem dava zamanaşımı hem de ceza zamanaşımı açısından belirli sürelerle düzenlenmiştir. Bu süreler, suçun işlendiği tarihten itibaren davanın açılması ve cezanın infaz edilmesi süreçlerini belirler. Dava Zamanaşımı Dava zamanaşımı, suçun işlendiği tarihten itibaren belirli bir süre içinde dava açılmasını öngören hukuki bir düzenlemedir. Eğer bu süre içerisinde dava açılmazsa, devletin ilgili kişiyi suç nedeniyle cezalandırma hakkı sona erer. Sahte Fatura Kullanma Suçunda Dava Zamanaşımı Süresi: Sahte fatura kullanma suçu için dava zamanaşımı süresi 15 yıldır. Bu süre, suçun işlendiği tarihten itibaren başlamaktadır. 15 yıl içinde suçla ilgili dava açılmazsa, devletin bu suç nedeniyle ceza davaları açma hakkı sona erer. Yani, suçun işlenmesinden 15 yıl sonra suçlu hakkında dava açılması mümkün olmayacaktır. Ceza Zamanaşımı Ceza zamanaşımı, mahkeme tarafından verilen cezanın kesinleşmesinden sonra cezanın infaz edilmesi için belirlenen süreyi ifade eder. Bu süre, ceza hükmünün kesinleştiği veya infazının kesintiye uğradığı günden itibaren işlemeye başlar. Ceza zamanaşımının geçmesi halinde verilen ceza uygulanmaz. Sahte Fatura Kullanma Suçunda Ceza Zamanaşımı Süresi: Sahte fatura kullanma suçunun ceza zamanaşımı süresi ise 20 yıldır. Bu süre, mahkemenin verdiği cezanın kesinleşmesinden itibaren işlemeye başlar ve cezanın infazı bu süre içinde yapılmalıdır. Eğer bu süre geçerse, verilen ceza uygulanamaz ve suçlu cezalandırılamaz. 7. Sahte Belge ve Fatura Kullanma Suçunda Görevli ve Yetkili Mahkeme Görevli Mahkeme: Sahte fatura kullanma suçlarında asliye ceza mahkemeleri görevli mahkemedir. Asliye ceza mahkemeleri, genel ceza davalarına bakmakla yetkili olup, bu tür suçlarla ilgili ilk yargılama mercii olarak hizmet ederler. Yetkili Mahkeme: Vergi dairesinin görev bölgesine bağlı olarak yetkili mahkeme belirlenir. Sahte fatura suçlarına ilişkin davalarda, suçun işlendiği yer veya vergi dairesinin yetki alanı, hangi mahkemenin bu davayı yargılayacağını belirler. 8. Sahte Belge ve Fatura Kullanma Suçunda Ceza ve Vergi Yargılaması Arasındaki İlişki Ceza Yargılaması ve Vergi Yargılaması: Ceza yargılamasında verilen hükümler, doğrudan vergi dairesini bağlamaz ve vergi dairesinin kararları ceza yargılamasını etkilemez. Ceza yargılaması sonucunda verilen ceza, vergi dairesinin vergi suçlarına ilişkin kararlarını değiştirmez; ayrıca vergi dairesinin verdiği kararlar, ceza yargılaması sürecini etkilemez. Ceza Mahkemesi Kararları: Ceza mahkemesi tarafından verilen ceza hükümleri, suçun ceza hukukuna göre cezalandırılmasını sağlar ancak bu kararlar, vergi dairesinin vergi suçlarına yönelik kararlarına etki etmez. Vergi Dairesi Kararları: Vergi dairesinin verdiği cezalar veya kararlar, ceza mahkemesi sürecini doğrudan etkilemez ve ceza yargılaması bağımsız bir süreç olarak yürütülür. 9. Sıkça Sorulan Sorular Vergi Davalarında Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk hukuk sisteminde, genel olarak mahkemelerde tarafların kendilerini bizzat savunmaları mümkündür. Vergi davaları da bu kapsama girer ve vergi davalarında avukat tutmak, kanunen zorunlu değildir. Ancak, bu durumda dikkat edilmesi gereken bazı önemli hususlar vardır: Karmaşık Hukuki Düzenlemeler: Vergi Hukuku, son derece karmaşık bir mevzuata sahiptir. Bu mevzuat, hem vergi idaresiyle olan ilişkileri hem de vergi yargılaması sürecini içerir. Vergi davaları, detaylı teknik bilgileri ve karmaşık yasal düzenlemeleri içerdiğinden, bir hukukçu tarafından yürütülmesi, hata yapma riskini azaltır. Sürelerin Kesinliği: Vergi davaları, İdari Yargılama Usul Kanunu’na tabidir ve bu kanundaki süreler son derece kısa ve kesindir. Bu sürelerin kaçırılması, hak kaybına neden olabilir ve dava sürecini olumsuz etkileyebilir. Avukatlar, bu süreleri takip ederek hak kaybını önleyebilir. Hukuki Destek İhtiyacı: Vergi Hukuku'na dair davalar, şekil ve esas açısından oldukça karmaşık olabilir. Hukuki bilgilere sahip olmayan kişilerin, dava sürecinde telafisi mümkün olmayan hatalar yapması ihtimali oldukça yüksektir. Bu nedenle, vergi davalarıyla ilgili olarak herhangi bir işlem yapılmadan önce, alanında uzman bir avukattan hukuki destek alınması önerilir. Bu yazı, sadece bilgilendirme amaçlı olup, her durumda profesyonel hukuki danışmanlık alınmasını teşvik etmektedir. Kulaçoğlu Hukuk Bürosu, Vergi Hukuku alanında müvekkillerine hukuki destek sunmaktadır. Hak kaybına uğramamak ve süreci güvenle yürütmek için bir avukattan profesyonel yardım almak her zaman faydalıdır. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. Vergi Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “Vergi Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Daha az vergi ödemek, vergi indirimlerinden haksız yararlanmak veya vergi kaçırmak amacıyla, gerçek bir ticari faaliyete dayanmadan mal veya hizmet satışı yapılmaksızın düzenlenen belgelere sahte fatura ya da naylon fatura adı verilmektedir. Bu belgeleri yalnızca düzenlemek değil, kullanmak da aynı şekilde cezai yaptırımlara tabidir. ### Vergi Yargılaması Usulü Vergiyi doğuran olay, vergi mükellefiyeti, tarh, tebliğ, tahsil işlemleri, ceza kesme işlemleri ve uygulamalarından ötürü, ilgili hususa dair borçlu konumundaki mükellefler ile alacaklı konumundaki vergi dairesi başkanlığı, Gelir İdaresi Başkanlığı veya Hazine ve Maliye Bakanlığı arasında meydana gelen uyuşmazlıklara vergi uyuşmazlığı denmektedir. Vergi uyuşmazlıklarının sona erdirilebilmesi için, idari çözüm yollarına alternatif olarak, yargısal çözüm yollarına başvurmak da mümkündür. Vergi uyuşmazlıklarının yargısal çözümü, vergi borçlusu ile vergi alacaklısı arasında vergilendirmeden doğan uyuşmazlıklara, yürürlükte bulunan hukuk kuralları çerçevesinde çözüm bulunmasıdır. 1. Vergi Yargılamasına Ait Temel İlkeler 1.1. Resen Araştırma İlkesi Vergi yargılaması usulünde, idari yargılama ve ceza yargılaması usullerinde olduğu gibi resen (kendiliğinden) araştırma ilkesi geçerlidir. Zira vergi yargısı ile çözümlenen uyuşmazlıklar kamu düzeni ile doğrudan ilgilidir. Danıştay, bölge idare mahkemeleri ile idare ve vergi mahkemelerinin re’sen araştırma yetki ve yükümlülüğü hususu, 2577 sayılı İYUK’un 20. maddesinde düzenlenmiştir. İşbu hüküm gereğince, vergi yargılaması sürecinde mahkemeler, delillerin araştırmasını yapma ve davanın yürütülmesinde kendiliğinden hareket etme yetkisine sahiptir. 1.2. Yazılılık İlkesi Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare mahkemeleri ve vergi mahkemelerinde yazılı yargılama ilkesinin geçerli olduğuna dair düzenleme, 2577 sayılı İYUK’un 1. Maddesinde yer almaktadır. Buna göre, vergi yargısında yazılı yargılama usulü esas olmakla birlikte, belirli sınırlamalar dâhilinde duruşma yapılabilmesi mümkündür.  Bu doğrultuda düzenlenmiş olan İYUK m.17 uyarınca, belirli bir tutarı aşan tam yargı davaları ile iptal davalarında, taraflardan birinin isteği üzerine ya da mahkemece resen verilecek kararla duruşma yapılabilmektedir. 2024 yılı itibarıyla vergi mahkemelerinde, dava konusu tutarın 270.000 TL'yi aşması durumunda duruşma yapılması zorunludur. Bu durumda, tarafların duruşma talebi dikkate alınarak yargılama süreci ilerler. Ancak dava konusu tutar bu sınırın altında olsa bile, mahkeme gerekli görürse tarafların talebi olmaksızın kendi kararıyla duruşma açabilir. Bu uygulama, davaların daha etkin ve adil bir şekilde ele alınmasını sağlamayı hedeflemektedir. 1.3. Kıyas Yasağı İlkesi Anayasa’nın 73. maddesinde düzenlenmiş olan ‘’Kanunilik İlkesi’’ gereği vergi yargısında ve uygulamasında kıyas yasağı bulunmaktadır. Bu ilke gereğince, vergi yargılamasında hâkim bakmakta olduğu davaya yalnızca kanun hükümlerini uygulamak ve uyguladığı kanun hükümlerini yorumlarken de kıyas yasağını dikkate almak zorundadır. 1.4. Toplu Yargılama İlkesi İdari yargılama usulünün genelinde olduğu gibi vergi mahkemelerinde de kural olarak toplu yargılama yapılmaktadır. Bu usulün uygulanmasının amacı, kamu düzenini ilgilendiren vergi uyuşmazlıklarında en doğru kararın verilebilmesini sağlamaktır. 1.5. Ekonomik Yaklaşım İlkesi Bu ilkeye göre, vergiyi doğuran olay tespit edilirken ve vergi hususundaki mevzuat düzenlemeleri yorumlanırken, hukuki biçimlerden ziyade, konunun gerçek ekonomik boyutu ile nitelik ve içeriklerinin esas alınması gerekmektedir. 2. Vergi Davalarının Kapsamı Ve Hukuki Niteliği 2577 sayılı İYUK m.2/1’de belirtildiği üzere idari yargıda davalar, tam yargı davası ve iptal davası olmak üzere iki kategoriye ayrılmaktadır. Buna göre; İptal davaları, yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden en az birinde sakatlık, başka bir deyişle hukuka aykırılık olduğu ileri sürülen idari işlemin iptali için açılabilen dava türüdür. İdari işlemin iptali davaları hakkında daha ayrıntılı bilgiye ulaşabilmek için "İdari İşlemlerin İptali Davası" adresindeki yazımızı inceleyebilirsiniz. Tam yargı davaları ise, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan zarar görenler tarafından ortaya çıkan zararlarının tazmini amacıyla açılan davalardır. İdare hukukundaki tam yargı davalarına dair daha detaylıya bilgi edinmek için "Tam Yargı Davaları" adresindeki yazımızı inceleyebilirsiniz. Vergi davaları ise, kural olarak iptal davası niteliğinde olmakla birlikte istisnai olarak tam yargı davası niteliğinde de olabilmektedir. Vergilendirme sürecindeki kesin ve yürütülebilir nitelikteki işlemlerin iptali istemiyle açılan davalar, iptal davası niteliğindedir. Örneğin, tarh ve ceza kesme işlemlerine, ödeme emrine, ihtiyati tahakkuka dayanan ihtiyati haciz işlemlerine, tescil ve terkin taleplerinin reddine ilişkin açılan davalar vergi yargılamasındaki iptal davalarındandır. Tam yargı davaları ise, vergi idaresinin bir idari eylem veya işlemi dolayısıyla zarara uğrayan ilgililer tarafından açılan davalardır. Örneğin, tahsil edilmiş vergilere ilişkin olarak idarenin vergiyi iade etmek istememesi veya haczedilen malların gerekli koşullarda muhafaza edilmemesi nedeniyle zarara uğraması halinde açılacak davalar, tam yargı davası niteliğinde olacaktır. 3. Vergi Davalarında Görev Ve Yetki 2576 sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanun’un 6. Maddesindeki düzenlemeye göre, vergi davalarındaki genel görevli mahkemeler, vergi mahkemeleridir. Daha ayrıntılı izah etmek gerekirse, 2575 sayılı Danıştay Kanunu’nun “İlk derece mahkemesi olarak Danıştay'da görülecek davalar” başlıklı 24. Maddesi dışında kalan tüm vergi davalarının çözümünde ilk derece mahkemesi olarak vergi mahkemeleri görev yapmaktadırlar. Vergi mahkemelerinde, kanunda öngörülen miktarı aşan davalar kurul halindeki vergi mahkemelerinde görülmekte iken; bu miktarı aşmayan davalar ise tek hâkimli olarak görülmektedir. Söz konusu sınır her yıl güncellenmekle birlikte, 2024 yılı için bu miktar 270.000 Türk lirasıdır. Vergi davalarında hangi mahkemenin yetkili olduğu hususu ise, 2577 sayılı İYUK’un “Vergi uyuşmazlıklarında yetki” başlıklı 37. maddesindeki düzenlemeye göre tespit edilir. Buna göre; ‘’Madde 37 – Bu Kanununa göre vergi uyuşmazlıklarında yetkili mahkeme:a) Uyuşmazlık konusu vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümleri tarh ve tahakkuk ettiren, zam ve cezaları kesen,b) Gümrük Kanununa göre alınması gereken vergilerle Vergi Usul Kanunu gereğince şikâyet yoluyla vergi düzeltme taleplerinin reddine ilişkin işlemlerde; vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümleri tarh ve tahakkuk ettiren,c)Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Kanunun uygulanmasında, ödeme emrini düzenleyen,d) Diğer uyuşmazlıklarda dava konusu işlemi yapan,Dairenin bulunduğu yerdeki vergi mahkemesidir. ‘’ 4. Vergi Davasının Tarafları Vergi mahkemelerinde dava açmaya yetkili olanlar 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 337. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre, vergi mükellefleri ve vergi sorumluları ile haklarında vergi cezası kesilen muhatapların vergi davası açma hak ve yetkileri mevcuttur. İlaveten, sadece tadilat ve takdir komisyonlarınca tahmin ve takdir olunan matrahlara karşı açılacak davalarla sınırlı olmak üzere vergi dairelerinin de dava açma hak ve yetkisini haiz oldukları, aynı mevzuat hükmünde düzenlenmiştir. 5. Vergi Yargılamasında Dava Açma Süreleri 2577 sayılı İYUK’un “Dava açma süresi” başlıklı 7. maddesine göre, özel kanunlarda farklı sürelerin öngördüğü istisnai durumlar hariç olmak üzere, Danıştay ve idare mahkemelerinde dava açma süresi altmış gün olup vergi mahkemelerinde ise otuz gündür. Aynı mevzuat hükmünün 2. fıkrasında, dava açma süresinin başlangıç tarihinin nasıl hesaplanacağı detaylarıyla izah edilmiştir. Buna göre, İdari uyuşmazlıklarda yazılı bildirimin yapıldığı, Vergi, resim ve harçlar ile benzeri mali yükümler ve bunların zam ve cezalarından doğan uyuşmazlıklarda ise; Tahakkuku tahsile bağlı olan vergilerde tahsilatın yapıldığı, Tebliğ yapılan hallerde veya tebliğ yerine geçen işlemlerde tebliğin yapıldığı, Tevkif yoluyla alınan vergilerde istihkak sahiplerine ödemenin gerçekleştiği, Tescile bağlı vergilerde tescilin işleminin gerçekleştiği, İdarenin dava açması gereken konularda ise ilgili merci veya komisyon kararının idareye geldiği tarihi izleyen günden itibaren, yukarıda belirtilen dava açma süreleri içinde yargı yoluna başvurmak mümkündür. Özetle, ilk derece mahkemesi sıfatıyla vergi mahkemelerinde dava açmak için, istisnalar hariç olmak üzere riayet edilmesi gereken genel dava açma süresi 30 gündür. 2577 sayılı İYUK’da vergi davaları için düzenlenmiş olan 30 günlük süre haricinde, bazı özel kanunlarda dava açma sürelerine ilişkin özel hükümlere yer verilmiştir. Mevzu bahis istisnai durumların en yaygın örneği olarak; ödeme emirlerine, ihtiyati hacze ve ihtiyati tahakkuka karşı dava açma süresi, 15 gün olarak belirlenmiştir. Söz konusu süreler hak düşürücü süreler olduğundan bu sürelerin geçirilmesi halinde dava açma hakkının kaybına yol açmaktadır. Vergi yargılaması sürecine dair daha detaylıya bilgiye ulaşmak için “Vergi Yargılaması Süreci” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. İlgili MevzuatMevzuatımızda vergi uyuşmazlıklarının yargısal çözümüne ilişkin düzenlemelerin yer aldığı birden fazla kaynak mevcuttur. 2575 sayılı Danıştay Kanunu, 2576 sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanun ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usul Kanunu ve 213 sayılı Vergi Usul Kanunu bunların başlıca olanlarıdır. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. Vergi Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “Vergi Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Vergi uyuşmazlıklarının yargısal çözümü, vergi borçlusu ile vergi alacaklısı arasında vergilendirmeden doğan uyuşmazlıklara, yürürlükte bulunan hukuk kuralları çerçevesinde dava yolu ile çözüm bulunmasıdır. ### Vergi Davalarının Konusu ve Kapsamı Vergi Usul Kanunu’nun 378. maddesi, vergi davalarının konusunu vergiler, vergi cezaları ve tadilat ile takdir komisyonları kararları olarak düzenlemektedir. Vergi uyuşmazlıkları temelde bir idari işleme dayanır. Bu sebeple, uyuşmazlığın niteliğine göre tam yargı veya iptal davası açılarak çözüme kavuşturulması mümkündür. Vergi davalarının hukuki niteliği ise hukuk öğretisinde tartışmalı bir konudur. Bir görüş, vergi davalarının idari davaların bir türü olduğunu ileri sürerken; diğer görüş, vergi davalarının kendine özgü, ayrı bir dava türü olduğunu savunur. Bu yazımızda, vergi davalarının konusu ve kapsamı detaylı bir şekilde ele alınacaktır. 1. Vergi Yargısının Konusu 213 sayılı Vergi Usul Kanununun 378. Maddesinde vergi davalarının konusu şu şekilde düzenlenmiştir: Vergiler Vergi cezaları Tadilat ve takdir komisyonları kararları Ancak bahsedilen işlemlere karşı dava açılabilmesi VUK madde 378 ile bazı şartlara bağlanmıştır: “Vergi mahkemesinde dava açabilmek için verginin tarh edilmesi, cezanın kesilmesi, tadilat ve takdir komisyonları kararlarının tebliğ edilmiş olması; tevkif yoluyla alınan vergilerde istihkak sahiplerine ödemenin yapılmış ve ödemeyi yapan tarafından verginin kesilmiş olması lazımdır.” Bu kapsamda uygulamada sıklıkla karşılaşılan ve dava konusu teşkil eden işlemler; verginin tarhı, vergi cezası ve tadilat ve takdir komisyonları kararları üzerinedir. 1.1. Verginin Tarhı Verginin tarhı, mükellefin ödemekle yükümlü olduğu verginin devlet tarafından hesaplanmasıdır. Tarhiyat işlemlerinden doğan uyuşmazlıkların idari veya hukuki yoldan çözümlenmesi gündeme gelebilmektedir. İdari Yol Tarh işleminde vergi hatası bulunan hallerde (VUK m. 117,118 ve 375) ilgililer, vergi dairesinden işlemdeki hatanın düzeltilmesini talep edebilirler (VUK m. 122). İdari başvuru neticesinde yetkili makamın düzeltme talebini yerinde görmeyerek ret kararı vermesi ya da başvurunun karşılıksız bırakılması mümkündür. Hukuki Yol İdari başvurunun olumsuz sonuçlanması sebebiyle ya da doğrudan hukuki yola başvurmak isteyen ilgilinin 30 günlük süre içinde vergi mahkemelerinde dava açması gerekmektedir. Dava konusu yapılabilecek tarhiyat işlemleri; VUK madde 29, 30 ve mükerrer madde 30’a göre yapılan re’sen, ikmalen veya idarece tarhiyattır. Beyannameye dayalı tarh işlemleri açısından ise özel bir durum bulunmaktadır. Beyana Dayalı Tarhiyata Karşı İstisnai Dava Yolu VUK madde 378/2 uyarınca, esasen mükellefin beyan etmiş olduğu matrahlara ve bu matrahlar üzerinden tarh edilen vergiye karşı dava açması mümkün değildir. Ancak bu hükmün iki istisnası bulunmaktadır: Beyannamenin ihtirazi kayıt ile verilmesi (İYUK m. 27) Vergi hatasının mevcut olması (VUK m. 117-118) Mükellefin beyan etmiş olduğu matraha karşı dava açması ancak bu iki istisnai durumda söz konusu olmaktadır. 1.2. Vergi Cezası Vergi cezalarının; 213 sayılı Vergi Usul Kanunu, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun ve diğer özel kanunlarda düzenleme bulunan hallerde verilmesi mümkündür. VUK m. 378 ile açıkça düzenlenen hükme göre, yükümlünün vergi cezasına karşı dava açabilmesi için öncelikle kesilmiş olan ceza ihbarnamesinin kendisine tebliğ edilmesi gerekmektedir. 1.3. Tadilat ve Takdir Komisyonları Kararı Takdir komisyonu kararları, vergi idaresinin re’sen gerçekleştireceği tarhiyatların temelini oluşturur. Takdir komisyonu yalnızca vergi matrahını belirler. Tarhiyat işlemi ise belirlenen matraha dayanarak vergi idaresi tarafından gerçekleştirilir. Bu nedenle, takdir komisyonu kararlarına karşı doğrudan dava açılması mümkün değildir. Yükümlüler yalnızca komisyonun belirlediği matraha dayanan tarhiyat işlemlerine karşı dava açabilirler. Bu davalarda, ilgili takdir komisyonu kararının hukuka aykırı olduğu da ayrıca ileri sürülebilecektir. Takdir Komisyonu Kararlarına Karşı Doğrudan Dava Açılabilecek Haller Takdir komisyonu kararlarına karşı doğrudan dava açılabilecek bazı istisnai haller bulunmaktadır: VUK mükerrer m. 49 uyarınca, bina metrekare normal inşaat maliyet bedelleri ile arsalara ve araziye ait asgari ölçüde birim değer tespitlerine VUK m. 267 hükmüne göre takdir edilen emsal bedellere ilişkin takdir komisyonu kararlarına karşı ilgililer ve vergi daireleri tarafından doğrudan dava açılması mümkündür. 2. Vergi Yargısının Kapsamı 2.1. Vergi Yargısının Görev Yönünden Kapsamı Mükellef ile vergi idaresi arasındaki vergi uyuşmazlıklarında, dava yoluna gidilebilmesi için uyuşmazlığın vergi yargısının görev alanında olması gerekmektedir. Bu noktada özellikle belirtilmelidir ki vergi cezaları Vergi Usul Kanununda düzenlenmiş olsa da hürriyeti bağlayıcı vergi cezalarına ilişkin davalarda görevli mahkeme ceza mahkemeleridir. 2576 sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluşu ve Görevleri Hakkında Kanunun 6. madde hükmü: “Vergi mahkemeleri: a) Genel bütçeye, il özel idareleri, belediye ve köylere ait vergi, resim ve harçlar ile benzeri mali yükümler ve bunların zam ve cezaları ile tarifelere ilişkin davaları, b) (a) bendindeki konularda 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun uygulanmasına ilişkin davaları, c) Diğer kanunlarla verilen işleri, Çözümler.” şeklinde düzenlenmiş olup vergi mahkemelerinin görev kapsamına giren uyuşmazlıkların genel çerçevesi işbu hüküm uyarınca çizilmiştir. 2.2. Vergi Yargısının İçerik Yönünden Kapsamı Vergi Usul Kanunu kapsamındaki vergi, resim ve harçlar ve bunların faiz ile cezalarına ilişkin davalar, Gümrük Kanununa göre ithal ürünlerden alınan vergi ve resimler ile bunların cezalarına ilişkin davalar, Anayasa’da “vergi benzeri mali yükümlülük” olarak belirtilen yükümlülükler ve inzibati para cezalarına ilişkin davalar vergi yargısının alanına girmektedir. Bu üç alanda tahsilat noktasında meydana gelecek hukuki uyuşmazlıklar da vergi davalarının kapsamına dahildir. Konuyla ilgili detaylı bilgi için “Vergi Yargılaması Usulü” makalemizi inceleyebilirsiniz. 3. Vergi Yargısının Sınırları Vergi mahkemelerinin, idarenin yerine geçerek idari işlem niteliğinde karar vermeleri mümkün değildir. Anayasa madde 125/4 uyarınca: “Yargı yetkisi, idarî eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olup, hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz. Yürütme görevinin kanunlarda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve işlem niteliğinde veya takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı verilemez.” Dolayısıyla idari yargılamalarda mahkemenin yetkisi hukuka uygunluk denetimi ile sınırlıdır. Buna karşın; takdir komisyonları tarafından takdir edilen matrahlara karşı açılan davalarda, vergi idaresinin talep ettiği miktarı aşmamak koşulu ile matrahın vergi mahkemeleri tarafından belirlenmesi mümkündür. Hatta Danıştay, vergi mahkemesinin matrahı belirlemeyip sadece takdir komisyonu kararını iptal etmesini bozma sebebi olarak görmektedir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosuna aittir. Vergi Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “Vergi Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Vergi davası, vergi uyuşmazlıklarının mahkeme nezdinde çözümünü amaçlayan hukuki bir yoldur. ### Vergi Ziyaı Cezasına İtiraz ve İptal Davası Vergi ziyaı, vergi mükelleflerinin ya da vergi sorumlularının, vergi yasalarına uygun beyanlarda bulunmaması ya da yanlış beyanlarda bulunarak devlete ödemesi gereken vergiyi eksik ya da hiç ödememesi durumunda ortaya çıkan vergi kaybıdır. Gerçeğe aykırı beyanlar veya diğer yöntemlerle verginin eksik hesaplanması ya da haksız bir şekilde iade edilmesi de vergi ziyaı olarak kabul edilmektedir. Verginin sonradan tahakkuk ettirilmesi, eksik kısmının tamamlanması veya haksız iadenin geri alınması, vergi ziyaı cezası uygulanmasını engellemez. Ayrıca, kanun “sair suretlerle” ifadesini kullanarak, vergi ziyaına neden olabilecek durumları sınırlandırmamıştır. Bu nedenle, herhangi bir yolla vergi ziyaına yol açılması vergi ziyaı suçu kapsamına girmektedir ve bu durumda vergi daireleri ilgili kişilere vergi ziyaı cezası kesmektedir. Kesilen vergi ziyaı cezalarına karşı, vergi mahkemesinde iptal davası açılabilir. Dava süresince cezanın tahsili otomatik olarak durur ve mahkeme sonucunda haklılık tespit edilirse, cezalar iptal edilebilir. 1. Vergi Ziyaı Nedir? Vergi ziyaı, vergi mükelleflerinin ya da vergi sorumlularının, vergi yasalarına uygun beyanlarda bulunmaması ya da yanlış beyanlarda bulunarak devlete ödemesi gereken vergiyi eksik ya da hiç ödememesi durumunda ortaya çıkan vergi kaybıdır. Vergi ziyaı, 213 Sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 341. maddesine tanımlanmıştır: “Vergi ziyaı, mükellefin veya sorumlunun vergilendirme ile ilgili ödevlerini zamanında yerine getirmemesi veya eksik yerine getirmesi yüzünden, verginin zamanında tahakkuk ettirilmemesini veya eksik tahakkuk ettirilmesini ifade eder.Şahsi, medeni haller veya aile durumu hakkında gerçeğe aykırı beyanlar ile veya sair suretlerle verginin noksan tahakkuk ettirilmesine veya haksız yere geri verilmesine sebebiyet vermek de vergi ziyaı hükmündedir. 2. Vergi Ziyaına Sebep Olan Haller Vergi ziyaına yol açan durumlar, kanunda belirtilen iki temel unsurun bir arada bulunmasıyla ortaya çıkar. Bunlar: Yükümlülüklerin Yerine Getirilmemesi: Vergi Usul Kanunu’nda belirtilen vergilendirmeyle ilgili yükümlülüklerin ya zamanında yerine getirilmemesi ya da eksik şekilde yerine getirilmesi gereklidir. Eksik veya Geç Tahakkuk: Verginin zamanında ve tam olarak tahakkuk ettirilmemesi veya eksik bir tahakkuk yapılmasıdır. Bu iki koşul aynı anda gerçekleştiğinde vergi ziyaı meydana gelir. 2.1. Vergi Ödevlerinin Zamanında ve Tam Olarak Yerine Getirilmemesi Vergi mükellefi, vergi ödevlerini zamanında ve tam olarak yerine getirmediğinde vergi ziyaı meydana gelir. Bu durumun oluşması için iki ana unsurun bir arada bulunması gerekir: Vergi Ödevlerinin Yerine Getirilmemesi: Vergi Usul Kanunu’nun 153 ila 257. maddelerinde düzenlenen vergilendirmeyle ilgili ödevlerin, zamanında veya eksiksiz şekilde yerine getirilmemesi gerekir. Vergi mükelleflerinin uyması gereken başlıca ödevler şunlardır: Bildirimde Bulunma (153-170. Maddeler): Vergi mükellefleri, ticari faaliyetlerini belgelemek için belirli defterleri tutmak ve gelir-gider kayıtlarını düzenlemek zorundadır. Ayrıca, fatura, makbuz ve irsaliye gibi belgeleri düzenlemeli ve saklamalıdır. Bu belgeler, mali işlemlerin kanuna uygun olarak kaydedilmesini sağlar. Defter Tutma ve Belge Düzenleme Zorunluluğu (171-226. Maddeler): Mükellefler, gelir ve kazançlarını beyanname vererek devlete bildirmelidir. Beyan edilen vergilerin eksiksiz ve zamanında ödenmesi de bu yükümlülük kapsamındadır. Ticari ve Mali Faaliyetleri Belgeleme (227-252. Maddeler): Bu maddeler, mükelleflerin ticari ve mali faaliyetlerini belgeleme, kayıt altına alma ve denetimlere karşı ispat yükümlülüğünü içerir. Bu düzenlemeler, vergi denetimlerinin etkin bir şekilde yürütülmesini ve şeffaf bir vergi sistemi oluşturmayı amaçlar. Fatura ve benzeri belgelerin düzenlenmesi, mükellefin temel yükümlülüklerinden biridir. Muhafaza ve İbraz Ödevleri (253-257. Maddeler): Vergi idaresi, mükelleflerin beyannamelerinin doğruluğunu denetleyebilir. Bu süreçte mükelleflerin gerekli belgeleri ibraz etmesi zorunludur. Vergi incelemeleri, mükellefin tüm mali kayıtlarının denetlenmesini kapsamaktadır. Verginin Zamanında veya Eksiksiz Tahakkuk Etmemesi: Verginin zamanında tahakkuk ettirilmemesi veya eksik tahakkuk edilmesi de vergi ziyaına yol açan diğer temel unsurdur. Bu iki unsurun birlikte gerçekleşmesi durumunda vergi ziyaından bahsedilebilir. 2.2. Gerçeğe Aykırı Beyanlar İle Veya Sair Suretlerle Verginin Noksan Tahakkuk Ettirilmesi Kişisel, medeni haller veya aile durumu hakkında gerçeğe aykırı beyanda bulunulması durumunda verginin noksan tahakkuk ettirilirse de vergi ziyaı meydana gelebilmektedir. Vergi mükelleflerine özel durumlarından dolayı yapılan çeşitli indirimler mevcuttur. Sırf bu vergi indiriminden faydalanmak üzere gerçeğe aykırı beyanda bulunan mükellef vergi ziyaına sebebiyet vermiş olacaktır. 3. Vergi Ziyaı Suçu Nedir? Vergi ziyaı suçu, mali suçlar kategorisinde yer almakta olup, vergi kaybına yol açan eylemler mali suçlar kapsamında değerlendirilir. Bu suçlar, idari yaptırımlar ile cezalandırıldığından, uygulanan yaptırımların çoğu idari boyuta sahiptir. Vergi ziyaı suçu işlendiğinde, genellikle para cezası gibi idari yaptırımlar uygulanır; bu cezalar, doğrudan vergi idareleri tarafından belirlenir. Bu yaptırımlar, kaybedilmiş olan verginin tahsilini sağlamayı amaçladığı için tam anlamıyla bir ceza hukuku yaptırımı değil, daha çok tazminat niteliğindedir. Ancak bazı durumlarda, vergi kaybına sebep olan eylemler, ceza hukuku kapsamında değerlendirilebilecek fiillerle gerçekleştiğinde, hapis cezası gibi daha ağır yaptırımlar gündeme gelebilir. Bu durum, vergi kaybına neden olan suçların yalnızca idari para cezaları ile sınırlı kalmadığını, ceza hukuku boyutuyla da değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. Bu bağlamda, vergi ziyaı suçunun temel unsurlarını incelemek önemlidir. 3.1. Vergi Ziyaı Suçunun Faili ve Mağduru Vergi ziyaı suçu, yalnızca belirli bir sıfata sahip kişiler tarafından işlenebilen özgü suçlar kategorisinde yer alır. Bu suçun faili, yalnızca vergi mükellefleri ve vergi sorumluları olabilir. Vergi ziyaı suçunun mağduru ise devlettir, çünkü devlet, bu vergilerin yasal olarak alacaklısı konumundadır ve vergi kaybı doğrudan kamu gelirlerini etkiler. 3.2. Vergi Ziyaı Suçunun Oluşumu Vergi ziyaı suçu, kanunda belirtilen sonucun gerçekleşmesiyle tamamlanan bir "neticeli suç" olup, mükellef veya vergi sorumlusunun vergilendirme yükümlülüklerini zamanında ya da eksiksiz yerine getirmemesi sonucunda verginin eksik veya geç tahakkuk ettirilmesiyle oluşur. Suçun oluşabilmesi için mutlaka verginin eksik tahakkuk etmesi veya haksız bir iadenin yapılması gibi bir sonuç doğmalıdır; yükümlülüklerin zamanında yerine getirilmemesi ise suçun “hareket unsuru” olarak kabul edilir. Vergi ödevlerinin zamanında ve tam olarak yerine getirilmemesine aşağıdaki örnekler verilebilir: Beyanname Verilmemesi veya Geç Verilmesi: Vergi mükellefinin yasal süre içinde beyannamesini vermemesi veya geç vermesi, verginin zamanında tahakkuk ettirilmesini engeller ve bu durum vergi ziyaına neden olabilir Vergi Matrahının Eksik Beyan Edilmesi: Vergi matrahının eksik bildirilmesi, verginin olması gerekenden az tahakkuk etmesine yol açar ve vergi ziyaına neden olur. Haksız İndirimlerden Yararlanılması: Vergi avantajı sağlamak amacıyla, yasada belirtilen şartlar yerine getirilmeden indirim veya istisnalar talep edilmesi haksız bir kazanç yaratır ve vergi ziyaı suçunu oluşturur. Gerçeğe Aykırı Beyan veya Diğer Yöntemlerle Verginin Eksik Tahakkuk Ettirilmesi: Gerçeğe aykırı beyan ve sair suretlerle yapılan noksan tahakkuklar, kanunda belirli hareketlerle sınırlı tutulmamıştır. Bu nedenle, diğer çeşitli yöntemlerle de vergi ziyaı suçunun oluşabileceği kabul edilmektedir. 3.3 Manevi Unsur / Objektif Kriter Vergi ziyaı suçu, yukarıda detaylıca bahsedildiği üzere tazminata benzer niteliktedir. Bu suça uygulanan yaptırımlar, idari bir boyuta sahiptir. Bu nedenlerle bu suçun unsurları arasında kast yahut taksirin varlığı aranmaz. Yalnızca neticenin gerçekleşmesi yani verginin kayba uğramış olmasıyla suç meydana gelmiş olacaktır. Bu objektif kriterin gerçekleşmesi yeterli olup vergi ziyaı suçunda kast yahut taksirin varlığı bir önem arz etmez. 4. Vergi Ziyaına Neden Olmanın Cezası Vergi ziyaına sebebiyet verilmesi durumunda, vergi ziyaı suçu oluşur ve vergi daireleri tarafından mükellefler hakkında vergi ziyaı cezası kesilir. Vergi Usul Kanunu’nun 344. maddesi, vergi ziyaı cezasını iki farklı şekilde düzenlemektedir: 4.1. Vergi Ödevlerinin Zamanında ve Tam Olarak Yerine Getirilmemesi Vergi ödevlerinin zamanında ve tam olarak yerine getirilmemesi durumunda, VUK’un 341. maddesinde belirtilen durumlarda vergi ziyaı oluşur. Bu durumda, vergi kaybına sebep olan mükellef veya vergi sorumlusu hakkında, ziyaa uğratılan verginin bir katı tutarında vergi ziyaı cezası uygulanır. Bu ceza, eksik tahakkuk ettirilen vergi miktarı üzerinden hesaplanır. Özellikle, VUK’un 341/2 maddesi uyarınca şahsi, medeni durum veya aile yapısı hakkında gerçeğe aykırı beyanlar veya diğer yöntemlerle verginin eksik tahakkuk ettirilmesi de bir kat vergi ziyaı cezası gerektirir. Verginin sonradan hesaplanması veya geri alınması, vergi ziyaı cezasının uygulanmasını engellemez. 4.2. Vergi Kaçakçılığı Suçları ile Vergi Ziyaına Sebebiyet Verilmesi Vergi kaçakçılığı suçları ile vergi ziyaına sebep olunması, üç kat vergi ziyaı cezasını gerektiren özel bir durumdur. Bu durumda, kaçakçılık suçu işlenmişse, vergi ziyaı cezası üç kat olarak uygulanır; suça katılanlara ise bir kat ceza verilir. Ancak, üç kat cezanın uygulanabilmesi için kişinin kaçakçılık suçunu işlediğine dair bir ceza mahkemesi hükmü bulunması zorunludur. Vergi kaçakçılığı suçları, VUK’un 359. maddesinde aşağıdaki şekilde tanımlanmıştır: Gerçeğe aykırı belge düzenlemek veya kullanmak Sahte belge düzenlemek veya kullanmak Defter ve belgeleri gizlemek veya yok etmek Defter ve belgeleri sahte veya yanıltıcı düzenlemek Zorunlu defter ve belgeleri tutmamak Eksik veya yanıltıcı beyanda bulunmak Yanlış bilgi vermek Danıştay’ın yerleşik içtihatlarında, sahte ve yanıltıcı belge kullanımı ile vergi ziyaına sebep olunması durumunda, öncelikle belgelerin sahte olup olmadığının somut olarak ortaya konulması gerekliliği vurgulanmıştır. Danıştay, üç kat cezanın iptali için açılan davalarda, faturaların gerçek alım-satıma ilişkin olup olmadığının vergi idaresi tarafından kanıtlanmasını beklemektedir. Danıştay 4. Dairesi’nin 30.06.2009 tarihli 2008/2274 Esas ve 2009/3773 Karar Sayılı kararı bu ilkeyi destekler niteliktedir:"… davacının fatura içeriği emtiaları gerçekten adı geçen kişilerden aldığı ve katma değer vergisini ödediği sonucuna ulaşılmış olup bu durumun aksi davalı İdarece ispat edilmesi gerektiğinden ve ispat yükü kendisine düşen İdare ise bu yönde bir kanıt sunmadığından Mahkemece tarhiyatın kaldırılması gerekir…” Bu bağlamda, sadece sahte belge düzenleyenler hakkında hazırlanan raporlara dayanarak sahte belge kullananlara üç kat vergi ziyaı cezası verilmesi mümkün değildir. Ayrıca, sahte belge kullananların kötü niyetli olup olmadıkları ve bunu kasıtlı yapıp yapmadıkları da dikkate alınmalıdır. Eğer kasıt ve kötü niyet yoksa, cezanın bir kat olarak uygulanması kabul edilmektedir. Bu noktada önemle ifade etmek gerekir ki, vergi ziyaı cezasına karar verildiği takdirde vergi ziyaı cezası ile birlikte vergi asılları da mükellef ve sorumlulardan tahsil edilmektedir. Ayrıca VUK m. 367/6’da kaçakçılık suçu işlediği sabit olan bir kişinin bu suçtan dolayı cezalandırılmasının, vergi zıyaından ya da usulsüzlükten cezalandırılmayacağı anlamına gelmeyeceği düzenlenmiştir. Dolayısıyla kaçakçılık suçu işlediği ceza mahkemesi kararı ile sabit olan kişiye ayrıca üç kat vergi zıyaı cezası kesilmesi de mümkündür. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için Vergi Hukukunda Sahte Belge Düzenleme Suçu ve Vergi Hukukunda Sahte Belge Kullanma Suçu başlıklı yazılarımızı inceleyebilirsiniz. 4.3. Vergi Ziyaı Cezasında Birleşme ve Tekerrür Birleşme Vergi ziyaı cezasında, cezaya sebep olan tek bir fiil sonucunda birden fazla türde vergi kaybı meydana gelmişse, her bir vergi için ayrı ayrı ceza uygulanır. Bir fiil sonucunda hem vergi ziyaı hem de usulsüzlük işlenmişse, bu duruma bağlı cezalardan yalnızca en ağır olanı uygulanır. Eğer usulsüzlük cezası kesilmiş bir fiil sonucunda sonradan vergi ziyaına neden olduğu tespit edilirse, kaybedilen vergi için vergi ziyaı cezasıyla eksik kesilen cezanın tamamlanması sağlanabilir. Vergi ziyaı ve usulsüzlük cezaları ile vergi kaçakçılığı cezaları ve diğer kanunlarda öngörülen cezalar, cezaların birleştirilmesi veya tekerrürü açısından bir araya getirilemez. Yani farklı neviden bu suçların her birisi ayrı ayrı cezaya tabi olup birleşme hükümleri uygulanamamaktadır. Vergi cezası ile cezalandırılan fiiller, aynı zamanda vergi kaçakçılığı suçu oluşturuyorsa, bu durum vergi cezasının uygulanmasına engel teşkil etmez ve ilgili kanun maddesi uyarınca ayrıca soruşturma yapılabilir. Bu durumda her iki ceza da hüküm ve sonuçlarını doğuracaktır. Tekerrür Vergi ziyaı cezası kesinleşmiş olan kişilere, eğer tekrar ceza kesilirse, bu cezalar artırımlı olarak uygulanır. Vergi ziyaı cezasında, cezanın kesinleştiği tarihten itibaren beş yıl içinde tekrar ceza kesilirse, ceza oranında artırılır. Bu beş yıllık süre hesaplanırken, artırıma esas alınan cezanın kesinleşme tarihi dikkate alınır. Tekerrür sebebiyle uygulanacak olan bu artırım, kesinleşen cezanın tutarını geçemez. Birden fazla cezanın varlığı durumunda bu artırım, daha önce kesinleşen cezalardan tutar itibariyle en yüksek olanının tutarını aşamaz. 4.4. Vergi Ziyaı Cezasında İndirim Vergi yükümlüsünün, vergi incelemesi başlamadan veya takdir komisyonuna sevk edilmeden önce beyanname vermesi halinde, cezanın yarı yarıya indirilmesi mümkündür. Ancak vergi incelemesine başlanılmasından veya takdir komisyonuna sevk edilmesinden sonra beyanname verilmesi halinde ceza indiriminden yararlanılamayacaktır. Zira bu hükmün amacı esasen iyi niyetli yükümlülerin korunmasıdır. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için Vergi Hukukunda Pişmanlık ve Islah başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4.5. Vergi Ziyaı Cezasında Zamanaşımı Vergi ziyaı cezası için zamanaşımı süresi 5 yıldır. Bu süre, ilgili vergiye ilişkin tarh zamanaşımı süresiyle aynıdır. Yani, vergi idaresi, vergi ziyaı cezasını, vergi alacağının doğduğu yılı takip eden yılın başından itibaren 5 yıl içinde tarh edebilir. Eğer bu süre içinde ceza kesilmezse, ceza zamanaşımına uğrar ve artık uygulanamaz. Vergi ziyaına neden olunan asıl verginin doğduğu takvim yılını izleyen yılbaşından itibaren 5 senelik süre içerisinde vergi ziyaı cezası kesilmelidir. Örneğin 11 Ocak 2024 tarihinde doğan bir verginin ziyaına sebep olunduysa, vergi ziyaı cezası en geç 31.12.2029 tarihine kadar kesilmelidir. Aksi taktirde zamanaşımına uğrayacaktır. 5. Vergi Ziyaı Cezasına İtiraz ve İptal Davası Vergi ziyaı cezalarına karşı itiraz ve iptal davası açmak için üç farklı yol bulunmaktadır: Doğrudan Dava Açılması: Ceza ihbarnamesinin mükellef veya sorumlulara tebliğinden itibaren, vergi mahkemesinde 30 gün içinde doğrudan iptal davası açılabilir. Vergi Dairesine İtiraz Edildikten Sonra Dava Açılması: Aynı süre içinde, öncelikle vergi dairesine itiraz başvurusu yapılabilir. İtiraz başvurusu yapılırsa, dava açma süresi kendiliğinden durur. Vergi idaresinin itirazı reddetmesi veya 30 gün içinde yanıt vermemesi durumunda, kalan süre içinde vergi mahkemesinde dava açılabilir. Uzlaşma Görüşmelerinden Sonra Dava Açılması: Mükellef veya ceza muhatabı, 30 gün içinde uzlaşma talebinde bulunabilir. Uzlaşma gerçekleşmezse, uzlaşmanın sağlanamadığına dair tutanağın tebliğinden itibaren dava açılabilir. Dava açma süresi sona ermişse ya da 15 günden az kalmışsa, bu süre tutanağın tebliğinden itibaren 15 gün uzatılır. Daha önce açılmış bir dava varsa, uzlaşma süreci tamamlanmadan mahkeme bu davayı incelemez. Uzlaşma sağlanamazsa, durdurulan dava vergi dairesinin bilgilendirmesiyle yeniden görülmeye başlanır. Bu noktada önemle ifade etmek isteriz ki, vergi ziyaı cezasına karşı iptal davası açılması cezanın tahsilini dava sonuna kadar kendiliğinden durdurmaktadır. Ayrıca yargılama sonucunda haklılık durumuna göre fahiş ve hukuka aykırı olan vergi ziyaı cezaları iptal edilebilmektedir. Vergi Hukuku alanında görülen davalarda avukat tutmak zorunlu değildir. Diğer hukuk dallarında olduğu gibi vergi hukukunda da taraflar kendilerini bizzat temsil etmek suretiyle savunma hakkına sahiptirler. Ancak vergi hukukuna ilişkin mevzuat ve özellikle de Vergi Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından vergi alanında uzman bir avukat ile çalışılması önem arz etmektedir. 5.1.Görevli ve Yetkili Mahkeme Uyuşmazlıkla ilgili davalarda yetkili vergi mahkemesi, kamu alacağını tarh ve tahakkuk ettiren, aynı zamanda zam ve ceza işlemlerini gerçekleştiren vergi dairesinin bulunduğu yerdeki mahkemedir. Yani, dava açılacak vergi mahkemesi, bu işlemleri yapan idarenin bulunduğu yerle bağlantılıdır. Görevli mahkeme ise, vergi mahkemeleridir. 6. Sıkça Sorulan Sorular Vergi Davalarında Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk hukukunda, genel olarak tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmelerine izin verilmiştir. Bu durum, vergi davaları için de geçerlidir ve avukat tutmak bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Ancak, Vergi Hukuku mevzuatının karmaşıklığı ve İdari Yargılama Usul Kanunu’nda belirtilen kısa ve kesin süreler gibi faktörler göz önüne alındığında, bu süreçlerin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi durumunda ciddi hatalar meydana gelebilir. Bu hatalar, hem şekil hem de esas açısından telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurabilir. Vergi Hukuku alanında yapılan işlemler, ayrıntılı düzenlemeler ve sıkı usul kuralları içerir. Bu nedenle, sürecin doğru yönetilmesi ve hak kaybının önlenmesi adına bir vergi avukatından profesyonel destek almak büyük önem taşır. Vergi avukatı, mükelleflerin hak ve yükümlülüklerini koruyarak vergi davalarının doğru ve zamanında yürütülmesini sağlar. Bu profesyonel destek, sürecin karmaşık yapısını çözümlerken aynı zamanda hak kaybı riskini de en aza indirir. Vergi Ceza İhbarnamesi Geldi. Ne Yapmalıyım? Vergi ziyaı cezasına ilişkin olarak tarafınıza vergi ceza ihbarnamesi geldiğinde bu ceza ihbarnamesine karşı 30 gün içerisinde vergi mahkemelerinde iptal davası açabilirsiniz. Aynı zamanda ilgili ceza ihbarnamesini gönderen vergi dairesine itiraz başvurusunda bulunmanız da mümkündür. Vergi Ziyaı Cezasına Karşı Dava Açarsam Tahsilat Durur mu? Vergi ziyaı cezasına karşı dava açıldığında ayrıca yürütmenin durdurulması kararı alınmasına gerek olmaksızın kendiliğinden tahsilat durmaktadır. Vergi Ziyaı Cezası Zamanaşımına Uğradı. Buna Rağmen Dava Açmalı Mıyım? Vergi ziyaı cezasının zamanaşımına uğraması tahsilata engel değildir. Bu nedenle zamanaşımına uğramış olmasına rağmen tarafınıza bir vergi ceza ihbarnamesi geldiği takdirde buna karşı dava açarak iptalini talep etmeniz gerekmektedir. Bir Zamanlar Ortağı/Kanuni Temsilcisi Olduğum Şirket Artık Faal Olmamasına Rağmen Vergi Ceza İhbarnamesi Geldi. Ne Yapmalıyım? Ticaret şirketlerin faal olmaması yahut malvarlıklarının bulunmaması nedeniyle tahsil edilemeyen vergiler ve vergi ziyaı cezaları için ortaklara veya kanuni temsilcilere vergi ceza ihbarnameleri gönderilmektedir. Ortakların ve kanuni temsilcilerin vergi ziyaı cezasından sorumluluğu belli şartların sağlanmasına bağlı olduğundan vergi dairesince bu şartlara uygun davranılmaksızın vergi ceza ihbarnamesi gönderilmesi halinde ceza ihbarnamesinin iptalinin talep edilmesi mümkündür. Vergi Ziyaı Cezasının Fahiş Olduğunu Düşünüyorum. Ne yapmalıyım? Vergi ziyaı cezasının miktar yönünden fahiş olduğu düşünüldüğü takdirde ihbarnameyi düzenleyen vergi dairesine itirazda bulunulması veya doğrudan vergi mahkemesinde dava açılması mümkündür. Şayet vergi ziyaı cezası kanuna ve gerçeğe aykırı olacak şekilde fahiş belirlenmişse vergi ceza ihbarnamesinin iptali söz konusu olabilecektir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. Vergi Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “Vergi Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz Excerpt: Vergi ziyaı cezası, mükellefin vergiye ilişkin yükümlülüklerini eksik veya hiç yerine getirmemesi sonucunda, devletin alması gereken verginin zamanında tahsil edilememesi ya da eksik tahsil edilmesi durumunda uygulanan bir idari yaptırımdır. Vergi Usul Kanunu'nun (VUK) 341. maddesine göre, vergi ziyaı, beyanname verilmemesi, eksik veya yanlış beyanda bulunulması ya da herhangi bir başka nedenle verginin tahakkuk ettirilmemesi veya eksik tahakkuk ettirilmesi sonucunda ortaya çıkar. ### Vergi Uyuşmazlıklarında Uzlaşma Vergi uyuşmazlıklarında uzlaşma tabirinin tanımı yerleşik Danıştay kararlarında yer alan ifadeler baz alınarak yapılabilir. Buna göre vergi uyuşmazlıklarında uzlaşma, mükellefler ya da adlarına ceza kesilenler ile vergi dairesi arasında, vergi kanunlarının uygulanması nedeniyle doğan uyuşmazlıkların, karşılıklı görüşme yolu ile çözüme kavuşturulmasıdır. Uzlaşma yolunda uyuşmazlık, ödenecek olan vergi ve ceza miktarı üzerinde mutabakat sağlanması suretiyle daha başlangıçta ortadan kaldırılmaktadır. Böylece yargısal yol ve usullerin uygulanmasına gerek kalmamaktadır. 1. Vergi Uyuşmazlıklarında Uzlaşma Vergi uyuşmazlıklarında uzlaşma, Vergi Usul Kanunu’nda belirli hükümlerle düzenlenmiş iki ana kategoriye ayrılır: tarhiyat öncesi ve tarhiyat sonrası uzlaşma. Tarhiyat öncesi uzlaşma, 1998 yılında yapılan düzenlemeyle kanuna eklenmişken, tarhiyat sonrası uzlaşma daha önce uygulanmaya başlanmış olup, her iki yöntemde de uyuşmazlıkların yargıya taşınmadan çözülmesi amaçlanır. 1.1. Tarhiyat Öncesi Uzlaşma (VUK Md. 344 ve 344/A) Tarhiyat öncesi uzlaşma, vergi incelemesi sürecinde, henüz tarh işlemi yapılmadan başvurulabilen bir yöntemdir ve Vergi Usul Kanunu’nun 344 ve 344/A maddelerinde düzenlenmiştir. Tarhiyat öncesi uzlaşma, vergi incelemesi devam ederken mükellefin incelemeye tabi olduğu süre boyunca uzlaşma yoluna başvurabilmesini sağlar. Tarhiyat öncesi uzlaşma, kanuna sonradan eklenen bir düzenleme olup, uygulanacağı durumlar sınırlıdır. Bu uzlaşma türü, mükellefler açısından çeşitli avantajlar sunar ve aşağıdaki aşamalardan oluşur: Vergi İncelemesi Süreci: Vergi incelemesi başladığı andan itibaren, mükellef hakkında düzenlenecek son inceleme tutanağı hazırlanana kadar her zaman tarhiyat öncesi uzlaşmaya başvurabilir. Bu süre zarfında, mükellef uzlaşma talebini ilgili birime iletir. Uzlaşma Görüşmeleri: Tarhiyat öncesi uzlaşma talebinde bulunan mükellef ile inceleme yapan yetkili birim arasında yapılan görüşmelerde, henüz tarh edilmemiş olan vergi miktarı ve cezalar üzerinde anlaşmaya varılması amaçlanır. Sonuç: Taraflar arasında uzlaşma sağlanırsa, tespit edilen vergi borcu ve cezalar üzerinden bir uzlaşma tutanağı düzenlenir. Bu aşamada uzlaşma sağlanamazsa, konu tarhiyat sonrası uzlaşma sürecine veya yargıya taşınabilir. 1.2. Tarhiyat Sonrası Uzlaşma (VUK Md. 376) Tarhiyat sonrası uzlaşma, vergi idaresinin tarh işlemini (vergi tarhiyatını) gerçekleştirmesi yani mükellefe vergi ve ceza ihbarnamesi göndermesi sonrasında devreye giren uzlaşma türüdür ve Vergi Usul Kanunu’nun 376. maddesinde düzenlenmiştir. Uygulamada uzlaşma dendiğinde genellikle tarhiyat sonrası uzlaşma kastedilir. Bu uzlaşma türünde mükellef, tarhiyatı yapılan vergi ve ceza ihbarnamesinin kendisine tebliği tarihinden itibaren uzlaşma yoluna başvurabilir. Tarhiyat sonrası uzlaşma aşağıdaki adımları içerir: İhbarnamenin Tebliği ve Başvuru Süresi: Vergi dairesi, mükellefe vergi ve ceza ihbarnamesini tebliğ ettikten sonra, mükellefin uzlaşma talebinde bulunması için 30 günlük bir süre tanır. Bu süre içinde başvurulması, uzlaşma sürecinin başlaması için zorunludur. Uzlaşma Görüşmeleri: Mükellef ve vergi idaresi arasında yapılan uzlaşma görüşmelerinde, ödenecek vergi ve ceza miktarlarında mükellefin ödeme koşullarını kolaylaştıracak bir anlaşma yapılır. İlgili komisyon, belirli sınırlar dahilinde indirime gidebilir. Uzlaşma Tutanaklarının Kesinliği: Tarafların uzlaşması durumunda, bir uzlaşma tutanağı düzenlenir. Bu tutanak kesin nitelik taşır; uzlaşılan miktar artık yargı konusu yapılamaz. Bu özellik, yargı süreçlerini önlemek amacıyla uzlaşmanın en önemli avantajıdır. 2. Uzlaşmanın Konusu ve Kapsamı Vergi uyuşmazlıklarında uzlaşma, ikmalen, re’sen veya idarece tarh edilen vergiler ve bunlara bağlı cezalar üzerinden vergi ziyaına yol açılması durumunda devreye girer. Ancak, kaçakçılık suçu gibi istisnalar için uzlaşma yolu uygulanmaz. Uzlaşma, mükellef ile vergi idaresinin yargıya gitmeden anlaşarak uyuşmazlıkları çözmesini sağlayan bir süreçtir. Mükellef, uzlaşma talebinde bulunurken aşağıdaki gerekçeleri öne sürebilir: Kanun hükümlerinin yanlış anlaşılması sonucu vergi ziyaına yol açılması: Vergi kanunlarının yeterince anlaşılmaması, bilgi eksikliği veya yanlış anlamalar nedeniyle yapılan hatalar mükellefin uzlaşmaya başvurmasını gerektirebilir. Vergi Usul Kanunu’nun 369. maddesinde tanımlanan yanılma durumu: Vergi Usul Kanunu (VUK) 369. madde, vergi idaresinin yanlış yönlendirmesi nedeniyle yapılan işlemleri "yanılma" kapsamında ele alır ve mükellefe uzlaşma talep etme hakkı tanır. Yanılma, vergi idaresinin verdiği bilgi veya yönlendirmeler sonucu yapılan yanlış işlemleri kapsar. Vergi Usul Kanunu’nun 116, 117 ve 118. maddelerinde belirtilen vergi hataları: VUK’a göre, maddi, hesap veya vergilendirme hataları gibi vergi hataları ile diğer maddi hatalar uzlaşmaya konu edilebilir. Vergilendirme sürecinde yapılan yanlışlıklar ya da yanlış hesaplamalar düzeltilmek amacıyla uzlaşmaya tabi tutulabilir. Yargı kararları ve idarenin aynı olayla ilgili farklı yorumlar yapması: Mükellef ile vergi idaresi arasında vergiye konu olayda yorum farklılıkları nedeniyle vergi ziyaına yol açılması durumunda uzlaşma yolu gündeme gelebilir. Bu durumlarda mükellef, uzlaşma başvurusunda bulunarak vergi ve cezalarda indirim yapılmasını veya idare ile anlaşma sağlanmasını talep edebilir. 3. Uzlaşma Başvurusu Nasıl Yapılır? Uzlaşma başvurusu, mükellefin vergi ve ceza ihbarnamesinin kendisine tebliğ edilmesinden itibaren otuz gün içinde yapılmalıdır. Bu süre içinde yapılmayan başvurular geçersiz sayılır. Uzlaşma talebi, mükellefin durumuna göre ilgili komisyona yapılır: Vergi Dairesi Başkanlığı bulunan yerlerde: Başvurular, Vergi Dairesi Uzlaşma Komisyonu’na yapılır. Vergi Dairesi Başkanlığı olmayan yerlerde: Başvurular, Defterdarlık Uzlaşma Komisyonu’na yapılır. Başvuru dilekçesi, mükellef tarafından bizzat ya da resmi vekâletini taşıyan vekil tarafından komisyona iletilir. Dilekçe, elden teslim edilebileceği gibi taahhütlü posta yoluyla da gönderilebilir. 4. Uzlaşma Süreci Uzlaşma süreci, vergi mükellefi ile vergi idaresi arasında, yargıya gitmeden vergi ve ceza miktarları üzerinde anlaşma sağlanmasını amaçlayan bir süreçtir. Bu süreç, vergi uyuşmazlıklarını hızlı ve etkin bir şekilde çözmeyi hedefler. Aşağıda, uzlaşma sürecinin adım adım nasıl işlediği detaylı olarak açıklanmıştır: 4.1. Uzlaşma Başvurusunun Yapılması Uzlaşma başvurusunun geçerli olabilmesi için vergi ve ceza ihbarnamesinin mükellefe tebliğ edilmesinden itibaren 30 gün içinde uzlaşma talebinde bulunulması gerekmektedir. Mükellef, bağlı olduğu Vergi Dairesi Başkanlığı bulunan yerlerde Vergi Dairesi Uzlaşma Komisyonu’na, diğer yerlerde ise Defterdarlık Uzlaşma Komisyonu’na başvurur. Başvuru, mükellef veya onun vekâlet verdiği bir temsilci tarafından yapılabilir ve başvuru dilekçesi elden teslim edilebileceği gibi taahhütlü posta yoluyla da gönderilebilir. 4.2. Uzlaşma Görüşmesine Çağrı Başvuru yapıldıktan sonra, ilgili komisyon, uzlaşma görüşmesi için mükellefi davet eder. Görüşme tarihi ve saati, komisyon sekretaryası tarafından mükellefe yazılı olarak bildirilir ve bu bildirim, görüşme tarihinden en az on beş gün önce yapılır. Bildirimde, mükellefin bizzat veya resmi vekil aracılığıyla görüşmeye katılabileceği belirtilir. 4.3. Uzlaşma Görüşmesi ve Nihai Teklif Uzlaşma görüşmesi, mükellef ile vergi dairesi yetkililerinin belirlenen tarihte bir araya gelmesiyle gerçekleşir. Bu görüşmede taraflar, ödenecek vergi ve ceza miktarını görüşür ve karşılıklı olarak uygun bir anlaşma miktarı belirlemeye çalışır. Uzlaşma görüşmeleri sırasında mükellef, vergi yükümlülüğünün hafifletilmesi veya ödeme koşullarının iyileştirilmesi konusunda indirim talep edebilir. Vergi idaresi ise, belirli yasal sınırlar çerçevesinde bu talepleri değerlendirebilir. Görüşme gününde uzlaşma sağlanırsa, komisyon tarafından nihai teklif tutanağa bağlanır. 4.4. Uzlaşma Tutanaklarının Düzenlenmesi Görüşme sonucunda anlaşmaya varılırsa, uzlaşılan vergi ve ceza miktarlarını içeren bir uzlaşma tutanağı hazırlanır ve her iki tarafça imzalanır. Bu tutanak, uzlaşma sürecinin resmi belgesidir ve bağlayıcı bir niteliğe sahiptir. Tutanakta, uzlaşılan miktarların yanında mükellefin bu tutara ilişkin ödeme yükümlülükleri de belirtilir. Uzlaşma tutanağının imzalanmasıyla birlikte, mükellefin yargıya başvurma hakkı sona erer. 4.5. Uzlaşma Teklifinin Kabul Edilmesi Uzlaşma sağlanması halinde, komisyon tarafından belirlenen nihai teklifin kabul edilmesi için mükellefin, dava açma süresinin son günü akşamına kadar vergi dairesine bir kabul dilekçesi vermesi zorunludur. Bu kabul dilekçesi, uzlaşmanın geçerli olması ve işlemlerin tamamlanması için gereklidir. Mükellef tarafından verilen kabul dilekçesi ile uzlaşma süreci tamamlanmış olur ve uzlaşılan vergi ve ceza miktarları kesinleşir. 4.6. Uzlaşma ve Cezalarda İndirim Açık düzenleme gereği uzlaşmadan yararlanan mükellef, cezada indirim hallerinden yararlanamaz. Bununla birlikte, mükellefin, uzlaşma tutanağı imzalanana kadar uzlaşma talebinden vazgeçtiğini beyan ederek 213 sayılı Vergi Usul Kanunu m.376’da yer alan indirim hallerinin uygulanmasını isteme hakkı mevcuttur. Diğer taraftan, uzlaşma gerçekleşir ise, uzlaşmaya konu vergi, vergi farkı veya vergi ziyaı cezasının ’inin kanunda belirtilen süreler içinde ödenmesi halinde uzlaşılan vergi ziyaı cezasının ’i indirilir. 4.7. Uzlaşılan Vergilerde Gecikme Faizi Uzlaşmanın gerçekleşmesi halinde, uzlaşılan vergi ve vergi ziyaı cezasından ayrı olarak, tarhiyatın ilgili bulunduğu döneme ilişkin normal vade tarihinden başlamak üzere uzlaşma tutanağının imzalandığı tarihe kadar geçen süre için gecikme tazminatı istenmesi de mümkündür. Gecikme tazminatına baz alınacak faiz oranı, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkında Kanun uyarınca tespit edilecektir. 4.8. Uzlaşılan Vergi ve Cezaların Ödenmesi Uzlaşma süreci sonunda belirlenen vergi ve ceza miktarlarının ödenmesi için mükellefe belirli bir süre tanınır. Bu süre içinde ödeme yapılmadığı takdirde gecikme zammı veya faiz uygulanabilir. Bazı durumlarda, vergi dairesi mükellefe ödeme kolaylıkları veya taksitlendirme seçenekleri sunabilir. Ödeme Zamanı Uzlaşma sağlanması durumunda vergi ve ceza ödemeleri, uzlaşma tutanağının tebliğ zamanına göre belirlenen sürede yapılmalıdır: Ödeme Zamanından Önce Tebliğ Edilmişse: Uzlaşma tutanağı, vergi ve cezanın kanuni ödeme zamanından önce tebliğ edilmişse, ödeme kanuni süresi içinde yapılır. Ödeme Zamanı Geçtikten Sonra Tebliğ Edilmişse: Uzlaşma tutanağı ödeme süresi geçtikten sonra tebliğ edilmişse, mükellef tutanağın tebliğinden itibaren bir ay içinde ödemesini yapmalıdır. Uzlaşmanın Sağlanamaması Halinde Ödeme Uzlaşma gerçekleşmezse, vergi ve cezalar, Vergi Usul Kanunu'nun 112. ve 368. maddeleri ile 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 27. maddesinin 3. bendi uyarınca ödenmelidir. Bu durumda mükellef, yasal süresi içinde ödeme yapmazsa, vergi idaresi gecikme zammı veya yasal işlem başlatabilir. 5. Uzlaşmanın Kesinliği ve Yeniden Uzlaşma Talep Edilememesi Uzlaşma görüşmelerinin olumlu sonuçlanması durumunda, komisyon tarafından uzlaşılan konuları içeren bir tutanak düzenlenir. Bu uzlaşma tutanağı, her iki taraf açısından da kesin nitelik taşır. Tutanakta yer alan konulara ilişkin olarak dava açma veya şikâyet yoluna başvurma hakkı bulunmamaktadır. Uzlaşmanın kesinliği, yalnızca mükellefi değil, uzlaşmaya taraf olan vergi idaresini de bağlar. Bu kesinlik nedeniyle, uzlaşılan dönem için yeniden inceleme yapılması veya cezalı vergi salınması mümkün değildir. Vergi dairesi, bu döneme ilişkin herhangi bir yeni tarhiyat yapamaz ve uzlaşma süreci sonuçlandığında mükellefin bu dönemle ilgili tüm yükümlülükleri kesinleşmiş olur. 5.1.Uzlaşmanın Gerçekleşmemesi Durumu Eğer uzlaşma sağlanamazsa, mükellef dava yoluna başvurabilir. Uzlaşma sürecinde anlaşma sağlanmaması durumunda, aynı vergi ve cezalar için yeniden uzlaşma talebinde bulunulması mümkün değildir. Bu yüzden, mükelleflerin uzlaşma görüşmeleri sırasında taleplerini dikkatle değerlendirip kararlarını bilinçli bir şekilde vermeleri önemlidir. 5.2. Dava ve Uzlaşmanın Birlikte Gündeme Gelmesi Bazı durumlarda, mükellefler önce dava yoluna başvurup, dava sürecindeyken uzlaşma talebinde de bulunabilir. Böyle bir durumda, öncelikle uzlaşma işleminin sonuca bağlanması beklenir. Uzlaşmanın sonucuna göre vergi mahkemesindeki dava süreci şekillenir; uzlaşma sağlanmışsa dava sona erer, aksi halde dava devam eder. Sonuç olarak; Bu yönleriyle uzlaşma süreci, yargıya gitmeden anlaşma sağlanarak uyuşmazlıkları çözmek için mükellef ve vergi idaresine önemli avantajlar sunar, ancak uzlaşmanın bağlayıcı doğası ve tekrar edilemezliği nedeniyle dikkatli bir değerlendirme gerektirir. Vergi uyuşmazlıklarına ilişkin çözüm yolları hakkında daha detaylı bilgi almak için aşağıdaki başlıkları inceleyebilirsiniz: Vergi Uyuşmazlıklarında Pişmanlık ve Islah Vergi Ziyaı Suçu ve Cezası Vergi Uyuşmazlıklarının İdari Çözüm yolları Vergi Uyuşmazlığı Nedir? Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. Vergi Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “Vergi Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Vergi Uyuşmazlıklarında uzlaşma; mükellefler yada adlarına ceza kesilenler ile vergi dairesi arasında, vergi kanunlarının uygulanması nedeniyle doğan uyuşmazlıkların, tarafların karşılıklı görüşme yolu ile daha başlangıçta, ödenecek olan vergi ve ceza miktarı üzerinde mutabakat sağlanarak ortadan kaldırılmasıdır. ### Vergi Hukukunda Pişmanlık ve Islah Türk Vergi Hukuku, mükelleflerin vergi cezalarını azaltma ve uyuşmazlıkları çözme sürecinde etkili bir yol sunmaktadır: Pişmanlık ve Islah Yolu. Vergi Usul Kanunu’nun (VUK) 371. maddesinde düzenlenen bu mekanizma, vergi yükümlülerine, vergisel yükümlülüklerini yerine getirmekte eksik kaldıkları durumlarda kendiliğinden başvurarak idari ve cezai yaptırımlardan kaçınma imkânı tanır. Vergi cezalarını ortadan kaldıran ve uyuşmazlıkları idari düzeyde çözme fırsatı sunan bu yöntem, vergi mükellefleri için hukuki bir kolaylık sağlamaktadır. 1. Pişmanlık ve Islah Kavramları Vergi Hukuku kapsamında pişmanlık ve ıslah kavramları, mükelleflerin vergi yükümlülüklerini yerine getirmedeki eksiklikleri gönüllü olarak düzeltmelerine imkân tanıyan birer hukuki çözümdür. Bu kavramlar, vergi mükelleflerinin belirli şartlar altında cezai yaptırımlardan kaçınmasını sağlayarak devletle aralarında bir barış yolu açar. 1.1. Pişmanlık Kavramı ve Tanımı Vergi ceza hukuku açısından pişmanlık, mükellefin veya suç failinin kaçakçılık suçları ya da vergi ziyaı kabahatini işlediği durumlarda, bu fiili kendi isteğiyle yetkililere bildirmesidir. Pişmanlık kapsamında mükellef, kanuni yükümlülüklerini yerine getirme taahhüdü ile daha önceden işlediği fiili yetkililer bilmeden önce yazılı başvuruyla bildirir. Bu süreç, ilgili cezalardan kaçınma olanağı sunar. 1.2. Islah Kavramı ve Tanımı Islah, "düzeltme" ve "iyileştirme" anlamına gelir. Vergi ceza hukuku çerçevesinde ise, mükellefin pişmanlık dilekçesi vererek işlediği suçu itiraf etmesinin ardından, ıslah yoluyla eksik ya da hiç yerine getirilmemiş vergi yükümlülüklerini düzeltme beyanında bulunmasıdır. Pişmanlık ve ıslah, vergi mükellefinin devletle barışarak yükümlülüklerini yerine getirdiği ve hatalarını giderdiği bir süreci temsil eder. Kanunda birlikte anılan bu iki kavram, mükellefin vergi sistemine uygun bir pozisyona dönme ve geçmiş yanlışları düzeltme niyetini simgeler. 2. Pişmanlık ve Islah Kavramının Unsurları Vergi hukukunda pişmanlık ve ıslah müessesesinin devreye girebilmesi için belirli unsurların yerine getirilmesi gerekmektedir. Bu unsurlar, mükellefin gönüllü olarak hatalarını kabul etmesini ve vergi yükümlülüklerini tamamlamasını sağlamaktadır. Pişmanlık Bildirimi Pişmanlık ve ıslah yolundan faydalanmak isteyen mükelleflerin, işledikleri fiili kendiliğinden, yazılı olarak ilgili vergi dairesine bildirmesi gerekmektedir. Bu beyan, mükellefin gönüllü olarak pişmanlık gösterdiği anlamına gelir ve sürecin başlaması için ilk adımdır. İlgililerin Olaydan Habersiz Olması Pişmanlık ve ıslah sürecinden faydalanılabilmesi için, vergi dairesi ya da diğer ilgili mercilerin mükellefin fiilinden haberdar olmaması gerekmektedir. Bu şart, mükellefin kendiliğinden hatasını kabul etmesi ve yükümlülüklerini yerine getirmesi açısından önem taşır. Maddi ve Biçimsel Yükümlülüklerin Yerine Getirilmesi Pişmanlık ve ıslah sürecinin tamamlanabilmesi için, mükellefin beyan ettiği eksiklikleri gidererek tüm maddi ve biçimsel yükümlülüklerini yerine getirmesi gereklidir. Vergi borcunun ödenmesi, beyanname verilmesi gibi işlemler, sürecin başarıyla tamamlanması için gereklidir. 3. Kimler Pişmanlık ve Islah Yolundan Faydalanabilir? Pişmanlık ve ıslah yolundan faydalanabilecek kişiler, beyana dayalı vergilerle ilgili vergi ziyaı cezasına neden olan fiilleri işleyen mükellefler ve bu fiillerin işlenmesine iştirak eden diğer kişilerdir. Bu kişiler, vergi yükümlülüklerinde meydana gelen eksiklikleri kendi istekleriyle bildirip düzeltme yaparak cezai yaptırımlardan kurtulabilirler. 4. Pişmanlık ve Islahtan Yararlanabilen Vergiler Hangileridir? Pişmanlık ve ıslah kurumu, yalnızca beyana dayalı vergiler için uygulanabilir. Bu vergiler, mükellefin kendi beyanı üzerine belirlenen ve ödenmesi gereken vergi türlerini kapsamaktadır. Aşağıdaki vergilerde pişmanlık ve ıslah yolundan yararlanmak mümkündür: Gelir Vergisi Kurumlar Vergisi Katma Değer Vergisi (KDV) Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi (BSMV) Gelir Stopaj Vergisi Veraset ve İntikal Vergisi Bu beyana dayalı vergilerde pişmanlık ve ıslah yolu sayesinde, mükellefler eksik ya da yanlış bildirimlerini düzelterek cezai yaptırımlardan kaçınabilirler. 5. Pişmanlık ve Islahtan Yararlanılabilecek Vergi Suçları Vergi Usul Kanunu’nun 371. maddesi kapsamında, pişmanlık ve ıslah yolundan yararlanma hakkı, vergi mükelleflerinin belirli vergi suç ve kabahatlerinden dolayı cezai yaptırımlardan kaçınmasına olanak tanır. Bu yoldan faydalanılabilecek vergi suçları, vergi kaçakçılığı ve vergi zıyaına sebebiyet verme suçlarıyla sınırlıdır. 5.1. Vergi Kaçakçılığı Vergi kaçakçılığı, vergiye tabi gelirlerin veya işlemlerin yasal yükümlülüklerden gizlenmesi, eksik bildirilmesi ya da hileli yollarla vergi yükümlülüğünden kaçınılmasıdır. Vergi Usul Kanunu’nun 359. maddesi uyarınca, vergi kaçakçılığı suçları arasında; Sahte veya yanıltıcı belge düzenlenmesi ya da kullanılması, Defter, belge veya kayıtları yok etme, gizleme veya tahrif etme, Yanıltıcı beyanlarla vergi kaybına yol açma, gibi eylemler bulunmaktadır. Vergi kaçakçılığı suçunu işleyen mükellefler, pişmanlık ve ıslah yoluna başvurarak, cezai yaptırımlardan kaçınabilirler. Ancak, bu süreçten yararlanabilmek için mükellefin kendi isteğiyle ve resmi mercilerin herhangi bir ihbar veya tespiti olmaksızın fiilini beyan etmesi gerekmektedir. 5.2. Vergi Zıyaına Neden Olmak Vergi zıyaı, verginin süresinde beyan edilmemesi, eksik beyan edilmesi veya hiç ödenmemesi sonucunda devlete ödenmesi gereken vergi tutarının kayba uğraması anlamına gelir. Vergi Usul Kanunu’nun 344. maddesi, vergi zıyaına neden olan durumlar için idari ceza öngörmektedir. Pişmanlık ve ıslah yoluyla, vergi zıyaına yol açan mükellefler, beyan eksikliklerini tamamlayarak ve vergi borçlarını ödeyerek cezai yaptırımlardan muaf olabilirler. 6. Pişmanlık ve Islah Yolundan Faydalanmanın Şartları Nelerdir? Pişmanlık ve ıslah yolundan faydalanabilmek için mükelleflerin bazı yasal şartları yerine getirmesi gerekmektedir. Vergi Usul Kanunu’nun 371. maddesi uyarınca belirlenen bu şartlar, pişmanlık başvurusunun geçerli sayılması ve cezai yaptırımlardan muafiyet sağlanması açısından büyük önem taşır. Aşağıda pişmanlık ve ıslah yolunun temel şartları sıralanmıştır: 6.1. Hukuka Aykırı Fiilin Bildirilmesi Pişmanlık ve ıslah başvurusunda bulunacak mükellefin, işlediği hukuka aykırı fiili kendiliğinden yetkili vergi dairesine bildirmesi gerekir. Bu bildirim, mükellefin hatasını kabul edip gönüllü olarak düzeltmek istediği anlamına gelir ve sürecin başlangıç noktasıdır. 6.2. Beyanname Verilmesi Pişmanlık ve ıslah yolundan faydalanabilmek için, mükellefin eksik ya da hatalı beyannameyi düzenleyerek vergi dairesine sunması gerekmektedir. Bu beyanname, pişmanlık sürecinin önemli bir adımı olup, mükellefin gelir ya da giderlerini doğru bir şekilde yeniden beyan etmesini sağlar. 6.3. Verginin Ödenmesi Pişmanlık ve ıslah başvurusunun kabul edilmesi için mükellefin, vergi dairesine bildirdiği beyan doğrultusunda hesaplanan vergiyi tam ve eksiksiz olarak ödemesi şarttır. Bu ödeme, başvurunun geçerli sayılması ve cezai işlemlerden muafiyet sağlanması için zorunludur. 6.4. Pişmanlık Cezasının Ödenmesi Pişmanlık ve ıslah sürecinde, ödenmesi gereken vergiye ek olarak pişmanlık zammı da tahsil edilir. Pişmanlık zammı, verginin ödenmesi gereken tarihten itibaren hesaplanarak, pişmanlık başvurusu tarihine kadar geçen süre için uygulanır. Mükellef, bu pişmanlık cezasını da ödeyerek vergi borcunu kapatmalıdır. Bu şartların tamamı, pişmanlık ve ıslah başvurusunun başarıyla tamamlanabilmesi ve mükellefin cezai yaptırımlardan muaf olabilmesi için yerine getirilmelidir. 7. Hangi Durumlarda Pişmanlık ve Islah İmkanından Yararlanılamaz? Pişmanlık ve ıslah yolunun geçerli olabilmesi için bazı durumların mevcut olmaması gerekmektedir. Aksi takdirde, mükelleflerin bu yoldan yararlanarak cezai yaptırımlardan muafiyet sağlamaları mümkün değildir. Vergi Usul Kanunu’na göre, pişmanlık ve ıslah imkanının kullanılamayacağı durumlar aşağıda açıklanmıştır: İhbarda Bulunulmuş Olması Pişmanlık ve ıslah yolundan yararlanılabilmesi için, mükellefin işlediği hukuka aykırı fiilin yetkili merciler tarafından önceden tespit edilmemiş ve ihbar edilmemiş olması gerekir. Mükellefin gönüllü olarak beyan etme şartı, bu süreçten yararlanmanın temel gerekliliğidir. Eğer bir muhbir tarafından dilekçe veya şifahi beyan ile ilgili resmi makama bildirimde bulunulmuşsa, mükellefin pişmanlık başvurusunda bulunma hakkı ortadan kalkar. Vergi İncelemesine Başlanılmış Olması Vergi dairesi veya diğer yetkili birimler tarafından mükellef hakkında vergi incelemesine başlanmışsa, pişmanlık ve ıslah başvurusu kabul edilmez. İnceleme başlatılmış olması, mükellefin fiilinin yetkililerce fark edildiğini gösterir ve bu durumda pişmanlık talebi geçersiz olur. Dosyanın Takdir Komisyonuna Gönderilmiş Olması Mükellefin beyanlarına ilişkin dosyanın vergi dairesi tarafından Takdir Komisyonu’na gönderilmesi, pişmanlık ve ıslah yolunu kullanma hakkını sona erdirir. Bu aşamada, dosyanın vergi inceleme sürecine girdiği kabul edilir ve pişmanlık başvurusu mümkün olmaz. Bu şartların herhangi birinin gerçekleşmiş olması, pişmanlık ve ıslah yolundan yararlanılmasını engeller. 8. İhtirazi Kayıtla Pişmanlık Başvurusunda Bulunulması Mümkün Müdür? Vergi Usul Kanunu’nun 378/2. maddesine göre, “Mükellefler beyan ettikleri matrahlara ve bu matrahlar üzerinden tarh edilen vergilere karşı dava açamazlar.” Bu düzenleme uyarınca, pişmanlık ve ıslah başvurusu neticesinde tahakkuk eden vergilere yönelik dava açma hakkı bulunmamaktadır. Ancak, pişmanlık başvurularının ihtirazi kayıtla yapılması durumunda, dava açma hakkının mümkün olup olmadığı konusunda farklı görüşler mevcuttur. İhtirazi kayıt, mükellefin beyan ettiği matrah üzerinden tahakkuk eden vergiye karşı dava hakkını saklı tuttuğunu ifade eder. Bu kapsamda, mükellefler beyannameye veya dilekçeye ihtirazi kayıt koyarak belirli koşulları koruma altına almak istemektedir. Danıştay’ın çeşitli kararları bu konuda farklılık göstermekteydi; ancak Danıştay Vergi Dava Daireleri Genel Kurulu, 2019/1545E., 2020/283K. sayılı ve 11/03/2020 tarihli kararında, pişmanlık başvurularında ihtirazi kaydın geçersiz olduğunu hükme bağlamıştır. Kararda şu ifadelere yer verilmiştir: “İhtirazi kayıt, mükelleflerce kanuni gerekçe gösterilerek beyan edilen matrah veya matrah kısmı üzerinden tarh edilen vergiye karşı dava haklarının saklı tutulduğu yolunda beyannameye yazılı not konulması veya ayrı bir dilekçeyle söz konusu hakkın saklı tutulduğunun vergi dairesine bildirilmesidir... Vergi Usul Kanunu’nun 371. maddesi uyarınca pişmanlıkla beyanda bulunarak maddede öngörülen diğer koşulları usule uygun biçimde yerine getiren davacının beyannamelere koyduğu ihtirazi kayıt geçerli olarak kabul edilemez.” Bu güncel içtihat doğrultusunda, pişmanlık başvurusu esnasında ihtirazi kayıt konulması halinde bile, mükellefin dava açma hakkı geçerli olarak kabul edilmemektedir. 9. Pişmanlık ve Islahın Sonuçları Pişmanlık ve ıslah müessesesi, mükelleflere vergisel yükümlülüklerini yerine getirirken yaptıkları hataları düzeltme fırsatı sunar. Beyana dayalı vergilerde uygulanabilen bu yöntem, mükelleflerin vergi ziyaı cezası ödemekten kurtulmalarını sağlar. Pişmanlık ve ıslah başvurusunun geçerli sayılması için, mükelleflerin hukuka aykırı fiillerini kendiliğinden yetkili makamlara bildirmesi gerekir. Bu yolun temel sonuçları aşağıdaki şekildedir: Vergi Ziyaı Cezasından Muafiyet: Pişmanlık ve ıslah başvurusu kabul edilen mükellefler, vergi ziyaı cezası ödemekten kurtulurlar. Ancak beyan edilen vergi borcunu ve pişmanlık zammını ödemeleri zorunludur. İdari Çözüm Sağlanması: Pişmanlık ve ıslah, vergi ihtilaflarının yargısal bir sürece gerek kalmadan çözüme kavuşturulmasını sağlar. Bu, hem vergi dairesinin iş yükünü hafifletir hem de mükellefler açısından hızlı bir çözüm sunar. Devletle Barışma ve Güven İlişkisi: Pişmanlık yolunu tercih eden mükellefler, devlete olan yükümlülüklerini gönüllü olarak yerine getirdiklerinden, devletle barış ve güven ilişkisini yeniden tesis etmiş olurlar. Bu süreç, vergi sisteminin şeffaflığı ve vergiye gönüllü uyum açısından da olumlu bir etki yaratır. Pişmanlık ve ıslah müessesesi, vergi ziyaı cezasından kurtulma imkanı sunduğu gibi, idari bir çözüm olarak uyuşmazlıkların yargıya taşınmadan çözülmesine olanak tanır. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. Vergi Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “Vergi Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Vergi hukukunda pişmanlık ve ıslah konulu yazımızda değindiğimiz konularla ilişkili diğer vergi hukuku başlıkları hakkında daha fazla bilgi edinmek için aşağıdaki yazılarımızı inceleyebilirsiniz: Vergi Ziyaı Suçu ve Cezası Vergi İncelemesi Nedir? Vergilendirme Süreci Vergi Uyuşmazlıklarının İdari Çözüm Yolları Vergi Uyuşmazlıklarında Uzlaşma Vergi Uyuşmazlığı Nedir? Excerpt: Vergi uyuşmazlıklarında pişmanlık ve ıslah, mükelleflerin beyanlarına dayanan vergi türlerinde, oluşan uyuşmazlığın, yargılama yoluna başvurulmadan çözümlenmesini amaç edinen bir müessesedir. ### Vergi İncelemesi Yapılmasının Sebepleri Vergi incelemesi, mükelleflerin ödemesi gereken vergilerin doğru olup olmadığını araştırmak ve bu doğruluğu tespit etmek amacıyla yapılan bir denetim türüdür. Bu inceleme, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 135-141. maddeleri arasında düzenlenmiştir. Vergi süreçlerinin sağlıklı bir şekilde yürütülebilmesi için, mükellefin verdiği beyannamenin gerçek durumla örtüşmesi gerekmektedir. Yetkili makamlar, vergiyi doğuran olayın beyanname ile uyumlu olup olmadığını tespit ederek süreci yönlendirir. Vergi incelemesi, mükelleflerin beyan esasını kötüye kullanmasını engellemek ve verilen beyannamelerin denetimini sağlamak amacıyla yapılmaktadır. 1. Vergi İncelemesi Nedir? Vergi incelemesi, mükelleflerin vergi beyanlarının gerçek duruma uygun olup olmadığını kontrol eden bir denetim mekanizmasıdır. Ülkemizde birçok vergi türü için beyan esasına dayalı bir vergilendirme sistemi uygulanmaktadır. Bu sistemde, ödenecek vergi, mükellefin beyan ettiği matrah üzerinden hesaplanır. Vergi incelemesi, bu beyanların doğruluğunu ve eksiksizliğini kontrol ederek, vergi kayıp ve kaçaklarını önlemeyi amaçlar. Böylece, vergi süreçlerinin adil ve doğru bir şekilde yürütülmesi sağlanır. 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 134. maddesi uyarınca vergi incelemelerinin amacı şu şekilde belirtilmiştir: “Vergi incelemesinden maksat, ödenmesi gereken vergilerin doğruluğunu araştırmak, tespit etmek ve sağlamaktır. İncelemeye yetkili olanlar tarafından lüzum görüldüğü takdirde inceleme, işletmeye dâhil iktisadi kıymetlerin fiili envanterinin yapılmasına ve beyannamelerde gösterilmesi gereken unsurların tetkikine de teşmil edilebilir. Fiili envanterin yapılmasının gerektirdiği ve incelemeyi yapan tarafından tasdik edilen giderler Hazinece mükellefe ödenir.” Bu mevzuat hükmünden de anlaşılacağı üzere, vergi incelemesi genel olarak mükellefin yerine getirmesi gereken yükümlülükleri yasaya ve usule uygun şekilde yerine getirip getirmediğini tespit eder ve buna göre gerçek matrahın belirlenmesini sağlar. 2. Vergi İncelemesinin Amaçları Doğruluğun Tespiti: Vergi incelemesi, mükelleflerin beyan ettikleri vergi matrahlarının ve ödedikleri vergilerin doğruluğunu kontrol eder. Bu sayede, mükelleflerin vergi yükümlülüklerini eksiksiz ve doğru bir şekilde yerine getirip getirmedikleri tespit edilir. Vergi Kayıplarının Önlenmesi: Vergi incelemeleri, eksik veya hatalı ödenen vergileri ortaya çıkararak vergi kayıplarını önlemeyi amaçlar. Bu sayede, devletin vergi gelirleri korunur ve artırılır. Adil Vergilendirme: Vergi incelemeleri, vergi sisteminin adil ve eşit bir şekilde işlemesini sağlar. Mükelleflerin beyan esasını kötüye kullanmalarını engelleyerek, vergi yükümlülüklerinin adil bir şekilde yerine getirilmesini temin eder. Yasal Uygunluk: Vergi incelemeleri, mükelleflerin vergi yasalarına ve düzenlemelerine uygun hareket edip etmediklerini kontrol eder. Bu sayede, vergi sisteminin yasal çerçevede işlemesi sağlanır. 3. Vergi İncelemesinin Kapsamı Vergi incelemesi, mükelleflerin defter, kayıt ve belgelerinin incelenmesini kapsar. İnceleme sürecinde, mükelleflerin ticari faaliyetleri, gelir ve giderleri, varlıkları ve borçları detaylı bir şekilde incelenir. Ayrıca, mükelleflerin ticari ilişkileri ve işlemleri de gözden geçirilir. Gerekli görüldüğünde, mükelleflerin işletmelerine fiili envanter yapılabilir ve bu envanter sonuçları da incelemeye dahil edilir. Vergi incelemesi, mükelleflerin vergi yükümlülüklerini doğru ve eksiksiz yerine getirmelerini sağlamak için önemli bir denetim aracıdır. Bu süreç, vergi sisteminin güvenilirliğini ve doğruluğunu koruyarak, devletin vergi gelirlerini artırır ve adil bir vergilendirme sağlar. 4. Vergi İncelemesinin Sebepleri Vergi incelemesi, mükelleflerin vergi yükümlülüklerini doğru ve eksiksiz yerine getirip getirmediklerini kontrol etmek amacıyla yapılan bir denetim sürecidir. Bu süreç, vergi otoriteleri tarafından yürütülür ve mükelleflerin beyan ettikleri vergi matrahlarının gerçek duruma uygun olup olmadığını tespit etmeyi amaçlar. Vergi mükellefinin, vergi incelemesine alınması için pek çok sebep olabilir. Uygulamada sıklıkla karşılaşılan sebepler ise şu şekilde sıralanabilir; 4.1. Risk Analizi Vergi Denetim Kurulu bünyesindeki Risk Analiz Merkezi, mükelleflerin faaliyet gösterdiği alana göre risk değişkenlerini hesaplar. Bu değişkenler, vergi kaçırma ihtimalini yüksek gösteriyorsa, mükellefin vergi incelemesi ile karşılaşma olasılığı artar. Vergi incelemesi yapılacak mükellefler, Vergi Denetim Kurulu bünyesindeki Risk Analiz Merkezi tarafından kullanılan yazılımlar aracılığıyla belirlenir. Bu yönteme Risk Analiz Yöntemi denir ve sistem, mevcut belge, bilgi ve istatistik verileri inceleyerek her mükellefin vergi riski oranını hesaplar. Yüksek riskli olarak tespit edilen mükellefler arasından, sistem tarafından belli bir oran (Türkiye’de bu oran %3 civarındadır) seçilir ve bu mükellefler vergi incelemesine tabi tutulur. Risk analizleri sonucunda, şu gibi durumlar tespit edilirse mükelleflerin incelemeye alınması söz konusu olabilir: Kâr oranının açıklanamayacak derecede düşük olması, Ticari bilançodan aşırı yüksek indirimler yapılması, Beyannamelerde dikkat çekici tutarsızlıklar bulunması. 4.2. Sektör İncelemeleri Sektör incelemeleri, belirli bir sektörde yaygın olarak görülen vergi kaçakçılığı veya usulsüzlüklerin tespit edilmesi amacıyla yapılabilir. Bu tür incelemeler, sektördeki tüm mükelleflerin vergi yükümlülüklerini doğru ve eksiksiz yerine getirip getirmediklerini kontrol etmek için önemli bir araçtır. Yükümlünün herhangi bir risk teşkil eden durumu olmasa dahi, faaliyet gösterdiği sektörün tamamının vergi incelemeye alınması nedeniyle incelenmesi mümkündür. Vergi otoriteleri, belirli bir sektördeki vergi uyumunu artırmak ve vergi kayıplarını önlemek için sektör incelemelerini stratejik bir yöntem olarak kullanır. Bu incelemeler sırasında, sektördeki tüm mükelleflerin defter, kayıt ve belgeleri detaylı bir şekilde incelenir. Ayrıca, sektördeki ticari faaliyetler, gelir ve giderler, varlıklar ve borçlar da gözden geçirilir. Gerekli görüldüğünde, sektördeki işletmelere fiili envanter yapılabilir ve bu envanter sonuçları da incelemeye dahil edilir. 4.3. İhbar Mükellefin vergi işlemlerinde usulsüzlük yaptığına dair ciddi ve somut bir ihbarın mevcudiyeti halinde, vergi idaresi bu ihbar çerçevesinde vergi incelemesi yapabilmektedir. Yapılan ihbarda ilgili durum yeterince sağlam bilgi ve belgelerle temellendirilmişse, aramalı vergi incelemesi yoluyla polis eşliğinde ev ve iş yerlerinin aranması dahi söz konusu olabilecektir. Ayrıca, son yıllarda sayıları gittikçe artan ödül avcıları da ihbar ikramiyesinden faydalanabilmek için mükellefler aleyhine ciddi ihbarlar yaparak bu şekilde vergi incelemelerine sebebiyet verebilmektedir. 4.4. Karşıt İnceleme Yükümlünün ticari ilişkide bulunduğu firmanın vergi incelemesine alınması ve bu incelemede elde edilen sonuçlar neticesinde ilgili mükellefin de incelemeye alınmasına karar verilmesi mümkündür. Görüleceği üzere mükelleflerin incelemeye alınması için çeşitli sebepler bulunmakta olup bu hususların henüz hukuki bir çerçevesi çizilmemiştir. Dolayısıyla vergi incelemesine alınan mükelleflerin inceleme için dayanak gösterilen sebebe itiraz etmeleri söz konusu olamayacaktır. 5. Sıkça Sorulan Sorular Vergi İncelemesi Hangi Hallerde Yapılır? Vergi mükellefinin, vergi incelemesine alınması için pek çok sebep olabilir. Mükellefin ihbar edilmiş olması, yükümlünün faaliyet gösterdiği sektörün incelemeye alınması, risk analizi sonucunda vergi kaçırma ihtimalinin yüksek görülmesi, yükümlünün ticari ilişkide olduğu işletmenin incelemeye alınması bu sebeplerden bazılarıdır. Ancak sayılan bu sebepler olmasa dahi her zaman vergi incelemesi yapılması mümkündür. Vergi İncelemesi Geriye Dönük Olarak Kaç Yıl İçin Yapılır? Vergi incelemesi tam inceleme ve sınırlı inceleme olarak iki türlüdür. Tam vergi incelemesinde geçmiş dönemlerin tamamına ilişkin inceleme yapılırken, sınırlı vergi incelemesinde yalnızca belirli bir dönem için vergi incelemesi yapılır. Vergi İncelemesi Sürecine Mükellefin Hakları Nelerdir? Vergi incelemesi sürecinde mükellefin çeşitli hakları bulunmaktadır. Bunlardan bazıları şu şekildedir:* Vergi inceleme görevlisinin kimliğini ibraz etmesini talep etme hakkı* İncelemenin işyerinde yapılmasını talep etme hakkı* İncelemenin hangi sebeple yapıldığına ve içeriğine ilişkin bilgi edinme hakkı* Vergi incelme tutanağının bir nüshasını talep etme hakkı* Vergi inceleme raporunun içeriğini öğrenme hakkı Vergilendirme sürecinin nasıl işlediğine dair daha detaylı bilgiye ulaşmak için “Vergilendirme Süreci” isimli yazımızı inceleyebilirsiniz. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. Vergi Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “Vergi Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Vergi İncelemesi, bir vergi denetim türü olup, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 135-141. maddeleri arasında düzenlenmiştir. Vergi İncelemesi ile, inceleme yapmaya yetkili kişiler tarafından mükelleflerin ödemesi gereken vergilerin doğruluğunun araştırılması, tespit edilmesi ve olası vergi kayıp ve kaçaklarının saptanarak ortadan kaldırılması amaçlanmaktadır. ### Vergi İncelemesi Nedir? Vergi incelemesi, mükelleflerin ödemesi gereken vergilerin doğruluğunu araştıran ve doğruluğu tespit etmeye yönelik kapsamlı bir denetim sürecidir. Vergi incelemesinin temel amacı, eksik veya hatalı ödenen vergileri tespit ederek olası vergi kayıp ve kaçaklarını önlemektir. Ülkemizde, birçok vergi türünde beyan esasına dayalı bir vergilendirme sistemi uygulanmaktadır. Bu sistemde mükelleflerin beyan ettikleri gelir ve giderlerin doğruluğu kontrol edilerek, vergiden kaçınma veya vergi kaçakçılığı olup olmadığı tespit edilmeye çalışılır. Bu süreçte yalnızca vergi kaçakçılığı değil, mevzuata uygun olmayan tüm beyanlar da incelenir. Mükelleflerin yasaların gerektirdiği şekilde beyanname verip vermediği ve bu beyanların doğruluğu değerlendirilir. Bu incelemelerin amacı, vergilendirme sürecindeki usulsüzlükleri ortaya çıkarmak ve olası vergi kayıplarını önlemektir. Vergi inceleme süreci, teknik detaylara sahip olup mükelleflerin hak kayıpları yaşamamaları için bu süreçteki haklarını bilmeleri oldukça önemlidir. Bu yazımızda, vergi incelemesi sürecinin detaylarına ve mükelleflerin olumsuz sonuçlarla karşılaşmamak için neler yapabileceklerine yer verilecektir. 1. Vergi İncelemesi Nedir? Vergi incelemesi, mükelleflerin ödemesi gereken vergilerin doğru olup olmadığını araştırmak ve bu doğruluğu tespit etmeye yönelik bir vergi denetim türüdür. Vergi incelemesi, yükümlülerin beyan esasını kötüye kullanmasını engellemek ve verilen beyannamelerin denetimini sağlamak amacıyla yapılmaktadır. İnceleme sırasında, yükümlünün defter, evrak ve diğer kayıtları incelenebileceği gibi, fiili durum araştırması yapılarak da inceleme gerçekleştirilebilir. 1.1. İnceleme Yöntemleri Defter, kayıt ve belgeleri teslim alan müfettiş, vergilerin doğruluğunu saptamak için bu dokümanları inceler. Eğer dokümanlar yeterli değilse, müfettiş her türlü bilgi ve belgeden yararlanabilir. İnceleme yöntemleri arasında şunlar bulunur: Kıymetlerin Envanteri: Mükellefin varlıklarının detaylı bir envanteri çıkarılır. Randıman Analizi: Üretim ve satış verileri üzerinden verimlilik analizi yapılır. Revizyon: Önceki incelemelerle karşılaştırma yapılarak tutarsızlıklar tespit edilir. Karşıt İnceleme: Mükellefin ticari ilişkide bulunduğu diğer firmalarla yapılan işlemler incelenir. 1.2. Vergi İncelemesinin Süresi Vergi incelemeleri, incelemenin başlandığı tarihten itibaren, tam inceleme için en fazla bir yıl, sınırlı inceleme içinse en fazla altı ayda, katma değer vergisi iade incelemeleri ise en fazla üç ay içinde tamamlanmalıdır. Bu süreler içinde inceleme tamamlanamazsa, ek süre talep edilebilir. Bu talep, vergi incelemesine yetkili kişilerin bağlı olduğu birim tarafından değerlendirilir ve tam ile sınırlı incelemelerde altı ayı, katma değer vergisi iade incelemelerinde ise iki ayı geçmemek üzere ek süre verilebilir. 1.3. Vergi İncelemesi Türleri Vergi incelemesi, temelde iki türe ayrılmaktadır: tam inceleme ve sınırlı inceleme. Tam İnceleme: Bu tür inceleme, mükellefin her türlü vergi için geçmiş döneme ait hesaplarının ve beyannamelerinin detaylı bir şekilde incelenmesini kapsar. Tam inceleme, mükellefin tüm mali kayıtlarının ve vergi beyannamelerinin kapsamlı bir şekilde gözden geçirilmesini içerir. Bu süreçte, mükellefin tüm gelir ve giderleri, varlık ve borçları, defter ve belgeleri detaylı bir şekilde incelenir. Amaç, mükellefin vergi yükümlülüklerini tam ve doğru bir şekilde yerine getirip getirmediğini tespit etmektir. Sınırlı İnceleme: Bu tür inceleme, mükellefin belirli bir vergi türü için geçmişte belirli bir dönemle sınırlı olmak üzere yapılan incelemedir. Sınırlı inceleme, sadece belirli bir vergi türü ve belirli bir dönemle sınırlı kalır ve bu kapsamda mükellefin ilgili döneme ait mali kayıtları ve beyannameleri incelenir. Örneğin, sadece KDV beyannameleri veya sadece gelir vergisi beyannameleri belirli bir dönem için incelenebilir. Bu tür incelemeler, genellikle belirli bir konuda şüphe veya risk tespit edildiğinde yapılır. 2. Vergi İncelemesine Tabi Olan Mükellefler 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 137. maddesinde, vergi incelemesine tabi olan kişiler düzenlenmiştir. Bu maddeye göre, kanunen defter ve hesap tutma mükellefiyeti olanlar ile evrak ve vesikaları muhafaza ve ibraz etme zorunluluğu bulunan kişi ve mükellefler, vergi incelemelerine tabidir. Vergi Usul Kanunu’nun 172. maddesinde defter tutma zorunluluğu olan mükellefler belirtilmiştir. İncelemeye tabi olan bu kişi ve mükellefler şunlardır: Ticaret ve Sanat Erbapları: Ticaretle uğraşan ve sanat icra eden kişiler. Ticaret Şirketleri: Anonim şirketler, Limited şirketler ve diğer ticaret şirketleri. İktisadi Kamu Müesseseleri: Kamuya ait ekonomik işletmeler. Dernek ve Vakıflara Ait İktisadi İşletmeler: Dernek ve vakıfların ekonomik faaliyetlerde bulunan işletmeleri. Serbest Meslek Erbapları: Avukatlar, doktorlar, mühendisler gibi serbest meslek sahipleri. Çiftçiler: Tarımsal faaliyetlerde bulunan kişiler. 2.1 Vergi İncelemesi Yapılacak Mükellefler Nasıl Tespit Edilir? Vergi incelemesi yapılacak mükellefler, Vergi Denetim Kurulu bünyesindeki Risk Analiz Merkezi tarafından kullanılan yazılımlar aracılığıyla belirlenir. Bu yönteme Risk Analiz Yöntemi denir ve sistem, mevcut belge, bilgi ve istatistik verileri inceleyerek her mükellefin vergi riski oranını hesaplar. Yüksek riskli olarak tespit edilen mükellefler arasından, sistem tarafından belli bir oran (Türkiye'de bu oran %3 civarındadır) seçilir ve bu mükellefler vergi incelemesine tabi tutulur. Risk analizleri sonucunda, şu gibi durumlar tespit edilirse mükelleflerin incelemeye alınması söz konusu olabilir: Kâr oranının açıklanamayacak derecede düşük olması, Ticari bilançodan aşırı yüksek indirimler yapılması, Beyannamelerde dikkat çekici tutarsızlıklar bulunması. Risk Analiz Yöntemi dışında, şu durumlar da vergi incelemesine yol açabilir: Şikayet veya ihbar yapılması, Sektör incelemeleri Ticari ilişki içinde olunan firmalarda yapılan incelemelerde usulsüzlük tespit edilmesi, Kamu kurumlarından gelen vergi inceleme talepleri. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için Vergi İncelemesi Yapılmasının Sebepleri başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 3. Vergi İncelemesi Yapılabilecek Vergi Dönemleri Vergi Usul Kanunu’nun 138. maddesine göre, vergi incelemesinin ne zaman yapılacağı önceden bildirilmek zorunda değildir. İnceleme, tarh zamanaşımı süresi dolmamış, geriye dönük beş yıl içindeki herhangi bir vergi ya da vergi dönemi için yapılabilir. Tarh zamanaşımı, vergi alacağının doğduğu yılı takip eden yılın başından itibaren beş yıl olarak belirlenmiştir. Bu süre içinde tarh edilip tebliğ edilmeyen vergiler zamanaşımına uğrar. Vergi incelemesi ve buna bağlı tüm işlemler de bu beş yıllık süre içinde tamamlanmak zorundadır. Aksi takdirde, vergi alacağı bulunsa bile zamanaşımına uğramış kabul edilir. 4. Vergi İncelemesi Süreci ve Usulü Vergi incelemesi, mükellefin vergi beyanlarının doğruluğunu denetlemek ve vergi kanunlarına uygunluğunu kontrol etmek amacıyla gerçekleştirilen bir denetim sürecidir. Bu süreç, belirli usul ve esaslara uygun olarak yürütülür ve mükelleflerin haklarını koruyacak düzenlemeler içerir. Vergi incelemesi esnasında, müfettişler Yıllık Vergi İnceleme ve Denetim Planı ve Vergi İncelemelerinde Uyulacak Usul ve Esaslar Hakkındaki Yönetmelik hükümlerine bağlıdır. Ayrıca, Vergi Usul Kanunu’nun 140. maddesinde düzenlenen kurallara da uymak zorundadırlar. Vergi incelemesi süreci aşağıdaki aşamalardan oluşmaktadır: İnceleme Kararı ve Görevlendirme Vergi incelemesi yapılmasına karar verilen mükelleflerin dosyası, Vergi Usul Kanunu (VUK) ve ilgili mevzuata göre bir vergi müfettişine atanır. Bu görevlendirme yazısı şu bilgileri içerir: İncelemesi başlatılacak kişiler, İnceleme konusu olan bilgiler, İncelemenin türü (tam inceleme veya sınırlı inceleme), İncelemenin sebebi, İncelemenin kapsadığı dönemler ve süresi. İnceleme, Risk Analiz Sistemi, ihbar veya diğer sebeplerle başlatılabilir ve müfettiş tarafından belirlenen kapsam dahilinde yürütülür. İncelemeye Davet Mükellef, incelemenin yapılacağı yer hakkında bilgilendirilir. İncelemeler mükellefin iş yerinde veya vergi idaresinin belirlediği yerlerde yapılabilir. Mükellefe incelemeye hazırlık yapabilmesi için makul bir süre tanınır ve defter, belge, hesap dökümleri gibi kanıtlayıcı nitelikteki belgelerin sunulması istenir. Vergi İncelemesinin Yapılacağı Yer 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 139. maddesine göre, vergi incelemeleri esas itibariyle dairede yapılır. İncelemenin dairede yapılması, incelemeye tabi olanın iş yerinde tespit yapılmasına ve çalışmalarda bulunulmasına engel değildir. Mükellef ve vergi sorumlusunun talep etmesi ve iş yerinin uygun olması halinde, inceleme iş yerinde de yapılabilir. İncelemenin dairede yapılması, incelemeye tabi olanın iş yerinde tespit yapılmasına ve çalışmalarda bulunulmasına engel değildir. Mükellef ve vergi sorumlusunun talep etmesi ve iş yerinin uygun olması halinde, Doküman ve Belgelerin İbrazı İnceleme sürecinde, mükelleflerden gerekli dokümanların, yasal defter ve belgelerin ibrazı istenebilir. Mükellefe en az 15 gün süre tanınarak, gerekli defter ve belgelerin sunulması istenir. Talep edilen defter ve belgelerin süresi içinde ibraz edilmemesi halinde, mükellefler yaptırımlar hakkında bilgilendirilir. İncelemeye tabi olan kişiden, gerekli defter ve belgeleri ibraz etmesi yazılı olarak istenir. İstenilen defter veya belgeleri belirtilen zamanda mazeretsiz olarak getirmeyenler, bunları ibraz etmemiş sayılır. Haklı bir mazeret gösterenlere, defter ve belgelerini daireye getirmesi için uygun bir süre verilir. Verilen süre içinde defter ve belgelerin mazeretsiz olarak ibraz edilmemesi veya eksik ibraz edilmesi halinde, eldeki kayıtlar üzerinden inceleme yapılır ve ilgililer hakkında suç duyurusunda bulunulur. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için “Defter ve Belge İbraz Etmeme Suçu ve Cezası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. İnceleme Sırasında Tutanak Düzenlenmesi Vergi müfettişi, inceleme sırasında yaptığı tespitleri yazılı olarak tutanaklara geçirir. Tutanaklar, mükellefin itirazları veya görüşleri ile birlikte düzenlenir. Mükellef, tutanaklara kendi itirazlarını veya beyanlarını ekleyebilir ve bu tutanaklardan bir nüsha alma hakkına sahiptir. Taslak Vergi İnceleme Raporu Hazırlanması Müfettiş, inceleme sırasında elde ettiği tespitleri Vergi İnceleme Tutanakları aracılığıyla kayda alır. Bu tutanaklar, mükellef hakkında yapılan tespitlerin ayrıntılarını ve bu tespitlere dayanarak yapılması gereken işlemleri içerir. İnceleme tamamlandığında, müfettiş Taslak Vergi İnceleme Raporu hazırlar. Bu raporda, incelemede tespit edilen eksiklikler, usulsüzlükler veya kaçakçılık fiilleri ile ilgili detaylı bilgiler yer alır. Mükellef, bu taslak raporu inceleme hakkına sahiptir ve itirazlarını yazılı olarak bildirebilir. Taslak rapor, mükellefin itirazları doğrultusunda gözden geçirilir ve gerekli düzeltmeler yapılabilir. Son aşamada hazırlanan Vergi İnceleme Raporu, incelemenin nihai hukuki ve idari sonuçlarını belirleyen resmi bir belgedir. Bu rapor, mükellefin itirazları ile birlikte müfettişin inceleme sonuçlarını içerir ve ilgili otoritelere sunulur. 213 sayılı Vergi Usul Kanununun 140’ıncı maddesine göre “İnceleme bitince, bunun yapıldığını gösteren bir vesika nezdinde inceleme yapılana verilir.” Rapor Değerlendirme Komisyonu ve İtirazlar Taslak vergi inceleme raporu, işleme konmadan önce mevzuata uygunluğu açısından Rapor Değerlendirme Komisyonu tarafından incelenir. Bu komisyon, meslekte on yılını tamamlamış en az üç vergi müfettişinden oluşur. Komisyon, raporun hukuki ve usuli açıdan doğru olup olmadığını denetler. Mükellef, bu aşamada komisyona itiraz etme hakkına sahiptir ve raporun düzeltilmesini talep edebilir. Mükellefin talebi üzerine, komisyon mükellefi sözlü olarak da dinleyebilir. Komisyon tarafından uygun bulunan vergi inceleme raporları, işleme konulmak üzere ilgili vergi dairesine gönderilir. Mükellefe Ait Defter ve Belgelerin İadesi Vergi İncelemelerinde Uyulacak Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik’in 22’nci maddesine göre, vergi incelemesi sırasında mükelleften alınan defter ve belgeler, ilgili Rapor Değerlendirme Komisyonunun rapora ilişkin nihai değerlendirmesini incelemeyi yapan müfettişe iletmesinden itibaren en geç on beş gün içinde tutanakla mükellefe iade edilir. Bu süreç, mükellefin vergi inceleme süreci sonrasında defter ve belgelerine tekrar erişimini sağlar. Ancak, suç delili niteliğindeki defter ve belgeler mükellefin rızası olmaksızın alıkonulur. Bu belgeler yazı ile mükellefin bağlı olduğu vergi dairesine gönderilir ve vergi dairesi, alıkonulan belgelerin muhafazası için gerekli tüm tedbirleri alır. 5. Vergi İnceleme Raporu Doğrultusunda Vergi Tarhı ve Vergi Cezası Vergi incelemesi sonucunda düzenlenen rapor, Rapor Değerlendirme Komisyonu tarafından değerlendirildikten sonra, vergi inceleme süreci sona erer. Mükellef hakkında düzenlenmiş olan vergi inceleme raporu, Vergi Denetim Kurulu tarafından ilgili vergi dairesine tebliğ edilmek üzere ekleri ile birlikte gönderilir. Vergi dairesi bu rapor doğrultusunda gerekli işlemleri başlatır. 5.1. Tarhiyat Öncesi Uzlaşma Vergi incelemesi sonucunda mükellef adına tarh edilecek vergi ve cezalara karşı, mükellef tarhiyat öncesi uzlaşma talep edebilir. Bu süreç, mükellef ve vergi idaresinin bir araya gelerek vergiyi indirimli bir tutar üzerinden ödemek için anlaşmaya varmalarına olanak sağlar. Uzlaşma talebi, mükellefin daha kısa bir sürede ve daha düşük maliyetle inceleme sürecini sonuçlandırmasını sağlayabilir. 5.2. Vergi Tarhı ve Vergi Cezası Vergi dairesi, raporda önerilen tarhiyatı yapar ve uygulanacak cezayı belirler. Bu aşamada vergi ihbarnamesi ve vergi ceza ihbarnamesi düzenlenerek mükellefe tebliğ edilir. Vergi Usul Kanunu’nun 35. maddesi uyarınca, vergi ihbarnamesinde yer alması gereken bilgiler belirtilmiştir. Eğer tarhiyat, re'sen takdir gerektiriyorsa, vergi inceleme raporunun bir sureti ihbarnameye eklenir. Aynı Kanun’un 366. maddesi gereğince, kesilen vergi cezalarının mükellefe ceza ihbarnamesi ile tebliğ edilmesi zorunludur ve cezayı gerektiren olayın tespitine dair tutanak sureti ile vergi inceleme raporu da ihbarnameye ek yapılır. 6. Vergi İncelemesinin İptali İçin Dava Açılabilir Mi? Vergi incelemesinin iptali için dava açılamaz. Vergi incelemesi, Vergi Usul Kanunu’nda yer alan düzenlemeler ile sınırları belirlenmiş bir idari işlem olmakla birlikte, kesin ve icra edilebilir bir işlem değildir. Vergi incelemesi, tarh ve ceza kesme işlemlerine hazırlayıcı bir işlem olarak kabul edildiğinden, idare hukuku açısından nihai bir idari işlem sayılmamaktadır. İdari işlemlerin iptal davasına konu edilebilmeleri için, “kesin” ve “icra edilebilir” bir işlem olmaları yasal zorunluluktur. Bu sebeple, hazırlayıcı bir işlem olan vergi incelemeleri hakkında iptal davası açılması mümkün değildir. Ancak, vergi incelemesi neticesinde tespit edilen hukuka aykırılıklara dayanarak yapılan tarhiyat ve vergi ihbarnamesine karşı iptal davası açılması mümkündür. 7. Vergi İncelemesinde Mükellefin Hakları Nelerdir? Vergi incelemesinde mükelleflerin sahip olduğu haklar, adil ve şeffaf bir inceleme süreci geçirmelerini sağlamak amacıyla yasal olarak düzenlenmiştir. Bu haklar, mükellefin inceleme sürecindeki haklarını güvence altına alır. İşte temel haklardan bazıları: İncelemenin Gerekçesi, Konusu, Dönemi ve Kapsamını Öğrenme Hakkı: Mükellef, incelemenin neden yapıldığını, hangi konuları kapsadığını, hangi dönemi içerdiğini ve kapsamını öğrenme hakkına sahiptir. Defter ve Belgeleri İbraz Etmek İçin Ek Süre Talep Hakkı: Mükellef, geçerli bir sebep sunarak defter ve belgelerini ibraz etmek için ek süre talep edebilir. İnceleme Sırasında Düzenlenen Tutanaklardan Bir Nüsha Alma ve Görüşlerini Ekletme Hakkı: İnceleme sırasında tutulan tutanaklardan bir nüsha talep edebilir ve itiraz ya da görüşlerini bu tutanaklara ekletebilir. Taslak Vergi İnceleme Tutanağını Talep Etme Hakkı: Mükellef, inceleme sonucunda hazırlanan taslak vergi inceleme tutanağını görme hakkına sahiptir. İnceleme Sürecinin Her Aşamasında Bilgi Alabilme Hakkı: Mükellef, incelemenin her aşamasında süreçle ilgili bilgi edinme hakkına sahiptir. İnceleme Sırasında Temsilci Bulundurma Hakkı: Mükellef, inceleme sırasında kendisini temsil edecek bir avukat ya da danışman bulundurabilir. Rapor Değerlendirme Komisyonunda Dinlenme Talep Hakkı: Mükellef, rapor değerlendirme komisyonunda sözlü olarak dinlenmeyi talep edebilir. Tarhiyat Öncesi Uzlaşma Talep Etme Hakkı: Vergi tarhiyatı yapılmadan önce mükellef, uzlaşma talep ederek çözüm arayabilir. 8. Sıkça Sorulan Sorular Vergi İncelemesi Hangi Hallerde Yapılır? Vergi mükellefinin vergi incelemesine alınması için pek çok sebep olabilir. Vergi incelemesi şu hallerde yapılır: mükellefin ihbar edilmiş olması, yükümlünün faaliyet gösterdiği sektörün incelemeye alınması, risk analizi sonucunda vergi kaçırma ihtimalinin yüksek görülmesi, yükümlünün ticari ilişkide olduğu işletmenin incelemeye alınması. Ancak, bu sebepler olmasa dahi her zaman vergi incelemesi yapılması mümkündür. Vergi İncelemesi Geriye Dönük Olarak Kaç Yıl İçin Yapılabilir? Vergi incelemesi en fazla 5 yıl geriye dönük olarak yapılabilir. Vergi incelemesi, tam inceleme ve sınırlı inceleme olarak iki türlüdür. Tam vergi incelemesinde geçmiş dönemlerin tamamına ilişkin inceleme yapılırken, sınırlı vergi incelemesinde yalnızca belirli bir dönem için vergi incelemesi yapılır. Matrah Artırımı Yapılmış Olması Halinde Vergi İncelemesi Yapılabilir mi? 7326 sayılı Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun uyarınca matrah artırımı yapılmış olması, ilgili Kanun’un yayımı tarihinden önce başlanılmış olan vergi incelemelerine engel değildir. Matrah Artırımı Yapılan Yıllar İçin Vergi İncelemesi Yapılabilir mi? 7326 sayılı Kanun’a göre matrah artırımında bulunan kişiler hakkında, artırımda bulundukları yıllara ilişkin ve artırım yapılan vergi türleri açısından daha sonra vergi incelemesi ve tarhiyat yapılamaz. Ancak, matrah artırımında bulunulmuş olsa dahi idare, iade talepleri hakkında vergi incelemesi yapabilir. Vergi İncelemesi Altında Olan Kişiler Matrah Artırımından Faydalanabilir mi? Hakkında vergi incelemesi yapılan kişilerin de matrah artırımından yararlanması mümkündür. Sektörel Vergi İncelemesi Nedir? Sektörel vergi incelemesi, belirli bir sektörde faaliyet gösteren tüm mükelleflerin vergi incelemesine alınmasıdır. Sektörel vergi incelemesinde, incelemeye dayanak gösterilen husus ile sınırlı olmak kaydıyla aynı sektörde faaliyet gösteren tüm mükellefler incelemeye alınır. Vergi İncelemesi Ne Kadar Sürer? Tam inceleme yapılması durumunda, incelemeye başlanılmasından itibaren en fazla bir yıl içinde; sınırlı inceleme yapılması halinde ise en fazla altı ay içinde vergi incelemesinin tamamlanması gerekmektedir. Katma değer vergisi iade incelemelerinin ise en fazla üç ay içinde tamamlanması esastır. Vergi İncelemesi Sırasında Mükellefin Hakları Nelerdir? Vergi incelemesi sırasında mükelleflerin belirli hakları vardır. Bunlar arasında, inceleme sürecinde bilgi ve belge sunma hakkı, inceleme sonuçlarına itiraz etme hakkı ve inceleme sırasında avukat bulundurma hakkı yer alır. Vergi İncelemesi Sırasında Mükellefin Yükümlülükleri Nelerdir? Mükellefler, vergi incelemesi sırasında talep edilen bilgi ve belgeleri zamanında sunmakla yükümlüdür. Ayrıca, inceleme sürecinde vergi müfettişlerine doğru ve eksiksiz bilgi vermek zorundadırlar. Vergi İncelemesi Sonucunda Hangi Cezalar Uygulanabilir? Vergi incelemesi sonucunda, vergi kaçakçılığı, usulsüzlük veya eksik beyan gibi durumlar tespit edilirse, mükellefe vergi ziyaı cezası, usulsüzlük cezası veya kaçakçılık cezası uygulanabilir. Vergi İncelemesi Sırasında Uzlaşma Talep Edilebilir mi? Evet, mükellefler vergi incelemesi sırasında uzlaşma talep edebilirler. Uzlaşma, mükellef ile vergi idaresi arasında yapılan bir anlaşmadır ve belirli şartlar altında vergi borcunun yeniden yapılandırılmasını sağlar. Vergi İncelemesi Sonucunda Hangi Belgeler Düzenlenir? Vergi incelemesi sonucunda, vergi inceleme raporu ve vergi tekniği raporu gibi belgeler düzenlenir. Bu belgeler, incelemenin sonuçlarını ve tespit edilen hususları içerir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. Vergi Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı kurallar içermektedir. Hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “Vergi Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Vergi incelemesi, mükelleflerin ödemesi gereken vergilerin doğruluğunu araştıran ve doğruluğu tespit etmeye yönelik kapsamlı bir denetim sürecidir. Vergi incelemesinin temel amacı, eksik veya hatalı ödenen vergileri tespit ederek olası vergi kayıp ve kaçaklarını önlemektir. ### Vergi Uyuşmazlığı Nedir? Vergi uyuşmazlığı, mükellef ile vergi idaresi arasında vergilendirme sürecinde vergi matrahı, vergilendirilebilir gelir, vergi türü veya verginin tahakkuk ve tahsilat aşamaları gibi konularda doğan hukuki anlaşmazlıkları ifade eder. Bu tür uyuşmazlıklar, çoğunlukla vergi incelemeleri sonucunda düzenlenen raporlar ya da vergi tarhiyatına ilişkin yapılan işlemler üzerine ortaya çıkar. Mükelleflerin, idare tarafından uygulanan vergi tarhiyatı ya da cezai yaptırımlara karşı itiraz etme hakları bulunur ve bu itirazlar, vergi hukuku mevzuatı çerçevesinde çözümlenir. Vergi uyuşmazlıkları, öncelikle idari çözüm yollarıyla giderilmeye çalışılır; buna rağmen sonuç alınamazsa mükellefler vergi mahkemelerinde yargısal başvuru yapabilirler. Uyuşmazlık çözüm sürecinde itiraz ve uzlaşma gibi idari yollar, Vergi Usul Kanunu kapsamında düzenlenmiş olup, yargısal çözüm süreci ise İdari Yargılama Usulü Kanunu hükümlerine tabidir. Mükelleflerin hukuki haklarını etkin bir şekilde koruyabilmesi için teknik detaylara hakim olması önem arz eder. 1. Vergilendirme İşleminin Hukuka Aykırılığı Vergilendirme sürecinin ilk iki aşaması olan tarh ve tebliğ, ayrı birer idari işlem olarak kabul edilirken, tahakkuk aşaması ise tek başına bir idari işlem niteliğinde değildir. Bu nedenle, tarh ve tebliğ işlemlerine karşı ayrı ayrı veya birlikte itiraz ya da dava süreci başlatılabilirken, tahakkuk aşaması tek başına itiraz veya dava konusu yapılamaz. Öte yandan, sürecin son aşaması olan tahsil, bağımsız bir idari işlem olduğundan, hem ayrı olarak hem de diğer idari işlemlerle birlikte itiraz ve dava konusu olabilir. Vergilendirme işlemlerinin her biri bağımsız bir idari işlem olduğu için, menfaati ihlal edilen kişiler bu işlemlere karşı iptal davası açabilirler. Bu tür davalarda 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesi uyarınca, idari işlemlerin yetki, şekil, sebep, konu ve maksat unsurları açısından hukuka uygun olup olmadığı değerlendirilir. 1.1. Vergilendirme İşlemlerinin Yetki Bakımından Hukuka Aykırılığı Anayasa Mahkemesi'nin de belirttiği gibi vergilendirme yetkisi, devletin egemenlik gücüne dayanarak vergi alma konusundaki hukuki ve fiili otoritesini ifade eder. Vergi idareleri, kanunlarla belirlenen çerçevede işlem yapma yetkisine sahip olup bu yetki; konu, zaman ve yer bakımından incelenebilir. Konu bakımından yetki, hangi idari makamların belirli işlemleri yapabileceğini belirler. Zaman bakımından yetki, ilgili makamların hangi dönem için yetkili olduğunu ifade eder. Yer bakımından yetki ise yetkili makamın coğrafi alanını kapsar. Yetkiyle ilgili hususlar kamu düzenine ilişkin olduğundan, mahkemelerce tarafların iddiası olmasa bile re'sen dikkate alınır. 1.2. Vergilendirme İşlemlerinin Konu Bakımından Hukuka Aykırılığı Verginin konusu, vergiyi doğuran olay ve ekonomik unsurları içerir; başka bir ifadeyle, vergi hangi unsurdan alınıyorsa konusu da odur. Verginin kanuniliği ilkesi gereği, vergilendirilecek konular yasa koyucu tarafından belirlenmiştir ve yasanın öngörmediği bir unsurdan vergi alınamaz. Böyle bir durumda, hukuka aykırılığın giderilmesi için idari veya yargısal başvuru yollarına başvurulabilir. 1.3. Vergilendirme İşlemlerinin Sebep Bakımından Hukuka Aykırılığı İdari işlemlerin sebebi, idareyi bu işlemi yapmaya yönlendiren hukuki ve maddi dayanaklardır. Vergilendirme işlemlerinde hukuki sebep, yürürlükteki kanunlarken, maddi sebep vergiyi doğuran olaydır. Hukuki veya maddi sebepler yönünden bir hukuka aykırılık oluşması halinde, idari veya yargısal başvuru yapılabilir. 1.4. Vergilendirme İşlemlerinin Şekil Bakımından Hukuka Aykırılığı Vergilendirme işlemlerinin şekil ve usulleri, ilgili kanun hükümlerine göre düzenlenir. Vergi idareleri, kanunda belirlenmiş usul ve şekil kurallarına aykırı işlem tesis ettiğinde, işlem şekil yönünden hukuka aykırı sayılır. Bu durumda, ilgili işleme karşı idari veya yargısal çözüm yollarına başvurmak mümkündür. 2. Vergi Mükellefiyetinde Hata Bulunması Sebebiyle Oluşabilecek Uyuşmazlıklar Vergi mükellefiyetine ilişkin hatalar, çoğunlukla mükellefin kimliğine, vergi sorumluluğuna veya verginin kapsamına dair yanlış değerlendirmelerden kaynaklanır. Bu hatalar, mükellefin vergi yükümlülüklerini tam olarak yerine getirememesine veya haksız bir şekilde vergiye tabi tutulmasına yol açarak uyuşmazlıklara neden olabilir. Vergi idaresinin mükellefi belirlerken yanlış kimlik tespiti yapması veya mükellefiyet koşullarını yanlış yorumlaması, mükellefin mali yükümlülüklerinde hatalı sonuçlara yol açabilir. Bu tür hatalar, mükellef veya vergi idaresi tarafından tespit edildiğinde, çeşitli çözüm yollarına başvurulabilir. Düzeltme talebi ve itiraz gibi idari yollar mükellefin haksız bir şekilde yükümlülük altına girmesini engellemek amacıyla başvurulabilecek ilk çözüm yollarıdır. Ancak idari çözüm yollarından sonuç alınamadığında, mükellef yargı mercilerine başvurarak vergi iptal davası açabilir. Bu davalarda, mükellefin kimliği veya vergiye tabi olma durumu ile ilgili hata yapıldığı savunulabilir ve vergi idaresinin yaptığı işlemin iptali talep edilebilir. 3. Vergi İncelemesi Sürecinde Oluşabilecek Uyuşmazlıklar Vergi incelemeleri, mükellefin vergi yükümlülüklerini doğru ve zamanında yerine getirip getirmediğini tespit etmek amacıyla vergi idaresi tarafından yürütülen denetim süreçleridir. Bu süreçte, inceleme elemanları, mükellefin beyan ettiği vergi matrahını, gelir ve giderlerini ayrıntılı olarak değerlendirir. Vergi incelemeleri sırasında yapılan tespitler, mükellefin vergi yükümlülüklerini etkileyen çeşitli uyuşmazlıkların doğmasına yol açabilir. Bu uyuşmazlıklar, hatalı vergi tarhiyatları, vergi matrahının yanlış belirlenmesi veya vergi cezalarının haksız uygulanması gibi durumlara neden olabilir. Vergi incelemeleri sırasında ortaya çıkan hatalar, mükellef veya vergi idaresi tarafından tespit edildiğinde farklı çözüm yollarına başvurulabilir. Düzeltme talebi ve itiraz gibi idari çözüm yolları, mükellefin haksız bir yükümlülük altına girmesini engellemeyi amaçlayan ilk başvuru yollarıdır. Ancak, vergi incelemesi, tarh ve ceza kesme işlemlerine hazırlık niteliğinde bir işlem olarak kabul edilir ve idare hukuku açısından nihai bir idari işlem sayılmamaktadır. Bu nedenle, kesin ve icrai nitelikte olmayan vergi incelemeleri için doğrudan iptal davası açılması mümkün değildir. Ancak, vergi incelemesi sonucunda tespit edilen hukuka aykırılıklar doğrultusunda yapılan tarhiyat işlemi veya vergi ihbarnamesine karşı iptal davası açılabilir. Bu tür davalarda, inceleme sonucunda yapılan işlemin hukuka uygunluğu mahkemelerce değerlendirilir. Vergi incelemesinin ne olduğuna ve mükellefin hangi durumlarda vergi incelemesine tabi tutulabileceğine dair daha detaylı bilgi için Vergi İncelemesi Nedir? ve Vergi İncelemesi Yapılmasının Sebepleri başlıklı yazılarımızı inceleyebilirsiniz. 4. Hatalı Vergi Tarhı ve Cezası Sebebiyle Oluşabilecek Uyuşmazlıklar Vergi tarhı ve cezası işlemlerinde yapılan hatalar, mükelleflerin vergi yükümlülüklerini doğrudan etkileyerek çeşitli uyuşmazlıklara yol açabilir. Bu tür uyuşmazlıklar, vergilendirme sürecinde yapılan beyan hatalarından veya vergi idaresinin uygulamalarından kaynaklanabilir. Hatalı tarhiyat ve cezalar nedeniyle ortaya çıkan uyuşmazlıkların başlıca nedenleri ve bu uyuşmazlıklara karşı başvurulabilecek çözüm yolları şu şekildedir: Beyanname veya Tahakkuk Belgelerinde Matraha Ait Rakamların Hatalı Gösterimi: Vergilendirme işlemlerinde matrahın yanlış veya eksik beyan edilmesi durumunda, mükellef için haksız yere fazla vergi yükümlülüğü doğabilir veya ödenmesi gereken vergi miktarı eksik kalabilir. Bu tür hatalar, matrahı artırıcı veya azaltıcı etki yapabileceğinden, mükellef ile vergi idaresi arasında uyuşmazlıklara yol açabilir. Mükellef, hatalı matrah üzerinden yapılan tarhiyata karşı düzeltme talebinde bulunabilir veya gerekli yasal süreci izleyerek iptal davası açabilir. Vergi Oran ve Tarifelerinin Yanlış Uygulanması: Vergilendirme işlemlerinde, ilgili vergi oranı veya tarifenin yanlış uygulanması sonucunda mükellef için haksız yere fazla ya da eksik vergi hesaplanabilir. Yanlış oran veya tarifeden kaynaklanan bu tür hatalar, mükellefin vergi yükümlülüğünü doğrudan etkileyen bir unsur olduğu için itiraz veya dava konusu yapılabilir. Mükellef, düzeltme talebi veya itiraz yoluyla bu hatanın giderilmesini talep edebilir ve sonuç alınamaması durumunda yargı yoluna başvurabilir. Mahsup Hataları: Mahsup işlemlerinde mükellefin önceki dönemlere ait alacaklarının mevcut vergi borçlarından düşülmesi esastır. Ancak mahsup işlemlerinin yapılmaması veya yanlış yapılması durumunda mükellefin vergi borcu olması gerekenden fazla ya da eksik görünebilir. Mahsup hataları, mükellefin nakit akışını ve vergi yükümlülüğünü doğrudan etkileyebileceği için uyuşmazlıklara neden olabilir. Mahsup işlemlerine dair hatalar idari itiraz süreci ile düzeltilebileceği gibi, vergi mahkemesinde açılacak iptal davası ile de çözüme kavuşturulabilir. Bu tür hatalı işlemler sonucu kesilen vergi cezalarına karşı, mükellefler idari çözüm yolları olan düzeltme talebi ve itiraz gibi yollarla haklarını savunabilirler. Bu yollar neticesinde bir sonuca ulaşılamazsa, mükellefler vergi mahkemesinde iptal davası açarak ilgili işlemin hukuka aykırı olduğunu ileri sürebilirler. Uyuşmazlıkların çözümü sürecinde 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu çerçevesinde işlem değerlendirilir; mahkemeler, işlemin yetki, şekil, sebep, konu ve maksat unsurları açısından hukuka uygunluğunu inceler. 5. Tahsil Aşamasında Oluşabilecek Uyuşmazlıklar Vergilerin tahsili aşamasında ortaya çıkan uyuşmazlıklar, genellikle mükellefe tebliğ edilen ödeme emirleri ile ilgili olmaktadır. Mükellef, kendisine tebliğ edilen ödeme emrine karşı bazı iddialarla itirazda bulunabilir. Bu iddialar şunları içerir: Böyle bir borcunun bulunmadığı: Mükellef, ödeme emrinde belirtilen borcun kendisine ait olmadığını veya hukuki dayanaktan yoksun olduğunu ileri sürebilir. Borç ödemesinin kısmen veya tamamen yapılmış olduğu: Mükellef, borcun tamamını veya bir kısmını daha önce ödemiş olduğunu iddia edebilir. Borç zamanaşımına uğramış olduğu: Mükellef, borcun zamanaşımına uğradığını belirterek, ödeme emrine itiraz edebilir. Bu iddialardan herhangi birine dayanarak mükellef, ödeme emrinin tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde vergi mahkemesine başvurabilir. Tahsil aşamasıyla ilgili diğer işlemler ise 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre yapılmaktadır. Bu Kanun çerçevesinde yapılan işlemler, tahsilat sürecinde ortaya çıkan çeşitli durumları düzenlemekte olup, Kanun hükümlerine aykırılığın tespiti halinde yargısal çözüm yollarına başvurmak mümkündür. Yukarıda belirtilen tahsilat aşamasında gerçekleşebilecek uyuşmazlıklar, vergi hukukunda sıklıkla karşılaşılan başlıca ihtilaf konuları arasında yer almaktadır. Bununla birlikte, uygulamada vergilendirme sürecinin her aşamasında farklı nedenlerle uyuşmazlıklar doğabileceği de göz önünde bulundurulmalıdır. Konuya ilişkin idari ve yargısal çözüm yolları ile ilgili detaylı bilgi için Vergi Uyuşmazlıklarının İdari Çözüm Yolları ve Vergi Yargılaması Usulü başlıklı makalelerimizi inceleyebilirsiniz. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. Vergi Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “Vergi Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Vergi uyuşmazlığı, vergi borçlusu mükellef ile vergi alacaklısı vergi dairesi başkanlığı, arasında vergiyi doğuran olay, vergi mükellefiyeti, tarh, tebliğ, tahakkuk, tahsil işlemleri ve vergi cezalarına ilişkin uygulamalarından dolayı oluşan ihtilaflardır. ### Vergilendirme Sürecinin Temel Aşamaları Vergi, devletin kamu hizmetlerini finanse etmek amacıyla, vatandaşlardan zorunlu ve karşılıksız olarak topladığı parasal yükümlülüklerdir. Vergiler, devletin en önemli gelir kaynaklarından biridir ve kamu hizmetlerinin sürdürülebilirliği için hayati öneme sahiptir. Vergilendirme süreci ise, vergiyi doğuran olayın gerçekleşmesinden itibaren, verginin tarh, tebliğ, tahakkuk ve tahsil edilmesine kadar geçen aşamaları kapsar. Bu süreç, Vergi Usul Kanunu’nda belirlenen kurallar çerçevesinde yürütülür ve mükelleflerin hak ve yükümlülüklerini düzenler. 213 sayılı Vergi Usul Kanunu (VUK) madde 19’a göre, vergi alacağı, vergi kanunlarının vergiyi bağladıkları olayın meydana gelmesi veya hukuki durumun tekemmülü ile doğar. Vergiyi doğuran olayın gerçekleşmesi, vergilendirme sürecinin başlamasına sebep olmaktadır. Akabinde “4T Kuralı” olarak da ifade edilen tarh, tebliğ, tahakkuk ve tahsil aşamaları gerçekleştirilir. Tarh, vergi borcunun ve miktarının mükellef nezdinde tespit edilmesidir. Tebliğ, vergilendirmeyi ilgilendiren hususların yetkili makamlar tarafından mükellefe veya ceza sorumlusuna yazı ile bildirilmesidir. Tahakkuk, tarh ve tebliğ edilen bir verginin ödenmesi gereken bir safhaya gelmesidir. Tahsil ise tahakkuk etmiş vergi borçlarının usulüne uygun şekilde ödenmesidir. 1. Verginin Tarhı Verginin tarhı, vergi borcunun ve miktarının mükellef nezdinde tespit edilmesi anlamına gelmektedir. Bu işlem, vergilendirmenin aşamalarından ilkidir. VUK madde 20 hükmündeki tanıma göre; “Verginin tarhı, vergi alacağının kanunlarında gösterilen matrah ve nispetler üzerinden vergi dairesi tarafından hesaplanarak bu alacağı miktar itibariyle tespit eden idari muameledir.” Kanun’daki tanımdan da anlaşılacağı üzere, vergi tarhının temelinde bir idari işlem bulunmaktadır. Bu nedenle, vergi tarhiyatı işlemlerinin hukuka aykırılığı iddiasıyla ilgili işlemler aleyhine vergi mahkemelerinde dava açılması mümkündür. Vergi tarhının tespit edilebilmesi için, öncelikli olarak vergi matrahının belirlenmesi gerekmektedir. Bunun için ise dört farklı usul mevcuttur: 1.1. Beyannameye Dayanan Tarh Beyannameye dayanan tarh, vergi miktarını doğrudan etkileyen matrahın mükellef tarafından bir beyanname ile vergi idaresine iletilmesi ve vergi idaresinin bu beyanı göz önünde bulundurarak vergiyi hesaplaması işlemidir. Bu yöntemde, mükellef vergi matrahını ve ödenecek vergi tutarını belirleyip vergi dairesine sunar ve vergi, bu bilgiler doğrultusunda tarh edilir. Bu süreçte, yükümlü vergi matrahını belirlemek için gerekli bilgi ve belgeleri vergi dairesine teslim ederek beyanname verir. Beyanname usulünde, vergiye ilişkin bilgi ve belgeler doğrudan mükellef tarafından sağlandığı için tarh, tebliğ ve tahakkuk aşamaları bir arada gerçekleşir. Bu yöntemde, tarh işlemi mükellefin beyanına dayanarak yapıldığından, yükümlünün bu tarh işleminin hukuka aykırılığını iddia ederek dava açması mümkün değildir. Ancak, kanuni süresi içinde ihtirazı kayıt düşülerek beyanda bulunulmuşsa veya vergi hatası mevcutsa, beyannameye dayanan tarh işlemine karşı dava açılması mümkündür. 1.2. İkmalen Vergi Tarhı İkmalen vergi tarhı, bir vergi tarh edildikten sonra bir vergi tarh edildikten sonra, bu vergiye ilişkin olarak ortaya çıkan ve defter, kayıt ve belgelere veya kanuni ölçülere dayanarak tespit edilen bir matrah veya matrah farkı üzerinden verginin tarh edilmesidir. İkmalen vergi tarhı usulü, tamamlayıcı bir tarh usulüdür. İkmalen tarh yapılabilmesi için öncelikle bir verginin tarh edilmiş olması gerekmektedir. Bu işlem, vergi beyannamesinin belirlenen sürede verilmemesi, gerekli belgelerin doğru şekilde tutulmaması veya onaylama ve imzalama işlemlerinin gereği gibi yapılmaması durumlarında gerçekleştirilir. Vergi incelemeleri sonucu matrahın farklı çıkması halinde, matrah farkı üzerinden ek vergi tarh edilir ve ikmalen tarhiyat yapılan mükellefe ihbar edilir. Mükellef, ikmalen tarh işleminin tebliğinden itibaren otuz gün içinde ilgili işleme karşı vergi mahkemesinde dava açabilir. Verginin tahakkuku ise, açılan davanın sonuçlanmasına göre gerçekleşecektir. 1.3 Re’sen Vergi Tarhı Re’sen vergi tarhı, vergi matrahının defter, kayıt ve belgelere veya kanuni ölçülere dayanarak belirlenemediği durumlarda, takdir komisyonları veya vergi inceleme yetkisine sahip kişiler tarafından hazırlanan vergi inceleme raporları doğrultusunda matrah veya matrah farkı üzerinden yapılan vergi tarhiyatıdır. VUK madde 30'a göre, vergi matrahının belirlenemediği durumlarda, vergi idaresi tarafından belirlenen matrahlar üzerinden vergi tarh edilir. VUK madde 30/2'de belirtilen durumlar arasında: Vergi beyannamesinin kanuni süresi geçtiği halde verilmemesi, Vergi beyannamesinin kanuni veya ek süreler içinde verilmiş olmasına rağmen beyannamede vergi matrahına ilişkin bilgilerin gösterilmemiş olması, Tutulması mecburi olan defterlerin hepsi veya bir kısmının tutulmamış veya tasdik ettirilmemiş olması ya da vergi incelemesi yapmaya yetkili olanlara herhangi bir sebeple ibraz edilmemesi, Defter kayıtları ve bunlarla ilgili vesikaların, vergi matrahının doğru ve kesin olarak tespitine imkân vermeyecek derecede noksan, usulsüz ve karışık olması, Tutulması zorunlu olan defterlerin veya verilen beyannamelerin gerçek durumu yansıtmadığına dair delil bulunması, İmzalatılması zorunlu beyanname ve eklerinin imzalattırılmaması veya tasdik kapsamına alınan konularda yeminli mali müşavir tasdik raporunun zamanında ibraz edilmemesi. Bu durumlarda, vergi matrahının tespitinin mümkün olmayacağı düzenlenmiştir. Bu sebeplerle, re’sen tarhiyat işlemi gerçekleştirilir. 1.4 Verginin İdarece Tarhı İdarece vergi tarhı, mükellefin vergisel ödevlerini yerine getirmemesi durumunda, vergi idaresinin kendi yaptığı incelemeler sonucunda mevzuatta belirlenen matrahlar üzerinden gerçekleştirdiği vergi tarhiyatıdır. Örneğin, emlak vergisi bu yöntemle tarh edilmektedir. Re’sen, ikmalen ve idarece yapılan tarhiyat işlemleri, olağandışı tarh usulleridir. İlgililer, bu tarhiyatlara karşı mevzuatta öngörülen usullere uygun olarak dava açma hakkına sahiptir. 2. Verginin Tebliği Vergilendirmeye ilişkin tüm işlemlerin ilgilisine tebliğ edilmesi gerekmektedir. Vergi mükellefi, işlemin kendisine tebliğinden sonra tarh edilen vergi hakkında bilgi sahibi olabilir ve sorumluluğu bu noktadan itibaren başlar. Ayrıca, muhatabın ilgili işleme karşı dava açma ve itiraz süresi, işlemin ilgilisine tebliğinden itibaren başlar. Bu nedenle, vergisel işlemler sadece tebliğ edildikten sonra yükümlü veya sorumlu açısından hukuki bir anlam ifade eder. Vergi Usul Kanunu (VUK) madde 21’e göre, “Tebliğ, vergilendirmeyi ilgilendiren ve hüküm ifade eden hususların yetkili makamlar tarafından mükellefe veya ceza sorumlusuna yazı ile bildirilmesidir.” Bu tanımdan anlaşılacağı üzere, tebliğ, vergi yükümlüsü veya sorumlusuna vergilendirme işlemi hakkında bilgi verilmesidir. Bu haliyle tebliğ işlemi, tarhiyat ve tahakkuk işlemleri arasında bir köprü işlevi görür. Re’sen, ikmalen ve idarece yapılan tarhiyatlarda, tahakkuk işlemi tebliğden sonra gerçekleşir. Ancak beyana dayalı tarhiyat usulünde tahakkuk fişinin tebliğ edilmesine gerek yoktur çünkü bu usulde tarh, tebliğ ve tahakkuk işlemleri bir arada gerçekleştirilir. Vergiyi ilgilendiren hususların tebliğinde 7201 sayılı Tebligat Kanunu madde 51’deki atıf sebebiyle Tebligat Kanunu hükümleri değil, Vergi Usul Kanunu hükümleri uygulanmaktadır. 3. Verginin Tahakkuku Verginin Tahakkuku Vergi Usul Kanunu 22. Maddesinde “Verginin tahakkuku, tarh ve tebliğ edilen bir verginin ödenmesi gereken bir aşamaya gelmesidir.” Şeklinde tanımlanmaktadır. Madde kapsamında da açıkça ifade edildiği üzere Verginin tahakkuku, vergi borcunun kesinleşip ödenebilir hale gelmesidir. Tahakkuk süreci, farklı tarhiyat usullerinde farklı sonuçlar doğurur. Bu nedenle, her tarhiyat usulünün tahakkuk aşaması ayrı ayrı incelenmelidir. Beyanname Usulüyle Tarhiyatlarda Tahakkuk: Beyanname usulüyle yapılan tarhiyatlarda, vergi dairesi beyannameyi aldığında bir tahakkuk fişi düzenler. Bu fişin bir kopyası mükellefe veya beyannameyi vergi dairesine sunan kişiye verilir. Bu işlemle vergi tahakkuk etmiş olur. Beyanname usulüyle tarhiyatta, tarh-tebliğ-tahakkuk aşamaları bir arada gerçekleşir ve tahakkuk fişinin verilmesiyle vergi kendiliğinden tahakkuk eder. Mükellefin dava açma hakkı sadece ihtirazı kayıt ve vergi hatası ile sınırlıdır. İhtirazı kayıtla beyanname verilmiş olsa bile vergi, tarh anında tahakkuk eder. Ancak ihtirazı kayıtla verilen beyannamelere dayanan işlemler için dava açmak tahsil işlemlerinin durdurulması için yeterli değildir; ayrıca yürütmenin durdurulması talep edilmelidir. Re’sen, İkmalen ve İdarece Tarhiyatlarda Tahakkuk: Re’sen, ikmalen veya idarece yapılan tarhiyatlarda, vergi daireleri önce vergi ihbarnamesini ilgiliye tebliğ eder. Tebliğin ardından, mükellefin uzlaşma, dava açma veya vergiyi ödeme için otuz günü vardır. Dava süresi geçtikten veya açılan dava reddedildikten sonra, vergi tahakkuk eder ve vergi kesinleşir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu (İYUK) madde 27 gereğince, tek taraflı yapılan tarhiyatlarla ilgili açılan davalarda, davanın açılması verginin tahakkukunu da erteleyerek tahsil işlemlerini durdurmaktadır. Re’sen, ikmalen veya idarece yapılan tarhiyatlarla ilgili uyuşmazlıkların çözüm yolları hakkında detaylı bilgi edinmek için Vergi Uyuşmazlıklarının İdari Çözüm Yolları ve Vergi Uyuşmazlıklarında Uzlaşma Yolu isimli makalelerimizi inceleyebilirsiniz. Bu makaleler, vergi uyuşmazlıklarıyla ilgili idari ve hukuki çözüm yöntemlerini kapsamlı bir şekilde ele almaktadır. 4. Verginin Tahsili Verginin tahsili, tahakkuk etmiş vergi borçlarının mükellef tarafından usulüne uygun şekilde ödenmesi sürecidir. Tahsil aşaması, vergi borcunun mükellef tarafından nakden veya banka yoluyla ödenmesiyle gerçekleştirilir ve vergilendirme sürecinin tamamlanmasını sağlar. Tahsil, vergi ödemesinden daha kapsamlı bir kavramdır ve iki temel yöntem içerir: İradi Tahsilat: Mükellef, vergi borcunu kendi isteğiyle, yani iradi olarak ödeyebilir. Bu, vergi mükelleflerinin vergi dairesine başvurarak, belirlenen süre içinde ödemelerini yapmaları anlamına gelir. Cebri Tahsilat: Eğer mükellef vergi borcunu gönüllü olarak ödemezse, vergi idaresi, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkında Kanun uyarınca cebri tahsilat yöntemlerini kullanabilir. Bu yöntemler, borcun tahsili için hukuki ve idari işlemleri kapsar ve vergi idaresinin mükelleften zorla ödeme talep etmesini sağlar. 5. Sıkça Sorulan Sorular Vergilendirme Sürecinin Aşamaları Nelerdir?Vergilendirme süreci, vergiyi doğuran olaydan sonra dört aşamadan oluşur: Tarh, Tebliğ, Tahakkuk ve Tahsil. Vergilendirme süreci, vergiyi doğuran olay ile başlar. Tarh işlemi gerçekleştirilir, ardından tebliğ işlemi tamamlanır. Sonrasında tahakkuk aşamasına geçilir ve nihayetinde vergi tahsil edilir, bu da sürecin tamamlandığını gösterir. Tarh İşlemi Nedir?Tarh işlemi, vergi borcunun ve miktarının mükellef nezdinde tespit edilmesidir. Bu işlemde vergi dairesi, vergi alacağını kanunlarla belirlenen matrah ve oranlar üzerinden hesaplayıp, miktar olarak belirler. Vergi Matrahı Nedir?Vergi matrahı, mükellefin ödemekle yükümlü olduğu verginin belirlenmesinde temel alınan değerdir. Mükellefin elde ettiği gelirlerden, giderlerinin çıkarılmasıyla kalan miktar vergi matrahını oluşturur. Tarh İşlemi Kim Tarafından Yapılır?Tarh işlemi, vergi dairesi tarafından yapılır. Beyannameye Dayalı Tarh İşlemine Karşı Dava Açılabilir mi?Genel kural, beyannameye dayalı tarh işlemine karşı dava açılamamasıdır. Ancak, iki durum söz konusu olduğunda dava açılabilir: (1) Kanuni süresi içinde ihtirazı kayıt düşülerek beyanname verilmiş olması, (2) Bir vergi hatasının bulunması. Bu iki durumda, beyannameye dayalı tarh işlemine karşı dava açılabilir. Vergilendirme Sürecinde Tebligat Nasıl Yapılır?Vergi hukukunda tebligatlar, Tebligat Kanunu yerine Vergi Usul Kanunu'na göre yapılır. Vergilendirme ile ilgili tüm belgeler, adresi bilinen mükelleflere taahhütlü olarak tebliğ edilir. Adresi bilinmeyen mükelleflere ilan yoluyla tebliğ yapılır. Ayrıca, mükellef kabul ederse, vergi dairesinde veya komisyonda bizzat elden tebligat yapılabilir. Vergilendirme Sürecinde 4T Kuralı Nedir?“4T kuralı,” vergilendirme sürecindeki dört temel aşamayı ifade eder: Tarh – Tebliğ – Tahakkuk – Tahsil. Tahakkuk Nedir?Tahakkuk, tarh ve tebliğ edilen verginin ödenebilir hale geldiği aşamadır. Bu aşamada vergi idaresi, yükümlüden vergi borcunu ödemesini talep edebilir. Tahakkukta Zamanaşımı Süresi Kaç Yıldır?Tahakkuk zamanaşımı, vergiyi doğuran olayın meydana geldiği yılı izleyen takvim yılının başından itibaren beş yıldır. Vergi idaresi bu süre içinde tahakkuk işlemi gerçekleştirmezse, vergi alacağı zamanaşımına uğrar. Vergilendirme Sürecinde Yapılan Tahsilat ve Ödeme Nedir?Tahsilat, tahakkuk etmiş vergi borcunun ödenmesidir. Tahsilat işlemi vergi borcunu sona erdirir. Ödeme gerçekleştikten sonra vergi yükümlüsüne bir makbuz verilir. Tahsilde Zamanaşımı Süresi Kaç Yıldır?Tahsil zamanaşımı, vergi alacağının vadesini izleyen takvim yılının başından itibaren beş yıldır. Vergi alacağı bu süre içinde tahsil edilmezse, zamanaşımına uğrar. Vergi idaresi, zamanaşımına uğramış bir verginin ödenmesini talep ederse, mükellef zamanaşımı def’inde bulunarak vergi borcunu ödemekten kaçınabilir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlıdır ve tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. Vergi Hukuku mevzuatı, ayrıntılı kurallarıyla dikkat gerektiren bir alandır. Hak kaybına uğranılmaması açısından, işlem yapılmadan önce "Vergi Hukuku" alanında uzman avukatlardan hukuki destek alınması tavsiye edilir. Excerpt: Vergilendirme süreci, vergiyi doğuran olayın ardından sırasıyla tarh, tebliğ, tahakkuk ve tahsil işlemlerinin gerçekleşerek, nihayetinde “vergi borcunun ödenebilir hale gelmesini” ifade etmektedir. ### Ecrimisil İhbarnamesinin İptali Ecrimisil tazminatı, işgal edenin kusur durumuna bakılmaksızın mal sahibinin, işgalciden talep edebileceği haksız işgal tazminatı olarak da adlandırılmaktadır. Ecrimisil, özel mülkiyete konu taşınmazlara ilişkin olarak istenebileceği gibi kamuya ait taşınmazlara ilişkin de istenebilir. Kamu kurum ve kuruluşlarına ait taşınmazlarda işgalci konumunda bulunan kişilere, idare tarafından hazırlanan taşınmaz tespit tutanağı esas alınarak ecrimisil ihbarnamesi gönderilir. Gönderilen ecrimisil ihbarnamesi, kesin ve yürütülebilir nitelikte bir idari işlem olduğu için idari işlemlere karşı itiraz ve iptal prosedürüne tabidir. Hukuka aykırı nitelikteki ecrimisil ihbarnamesinin iptali için İdari Yargılama Usulü Kanunu uyarınca, tebliğden itibaren 60 gün içinde İdare Mahkemesinde iptal davası açılabilir. İptal davası açılmadan önce, ecrimisil ihbarnamesine karşı düzeltme talebinde bulunulabilir. Bunun için tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içinde ilgili idareye bir dilekçe ile başvuru yapılması gerekir. İtiraz başvurusunu alan idare, 30 gün içinde cevap vermelidir. Bu süre içinde idareden olumlu ya da olumsuz hiçbir cevap alınamazsa, başvuru reddedilmiş sayılır. Bu ret tarihinden itibaren dava açma süresi içerisinde dava açılması mümkündür. Uygulamada, kamuya ait taşınmazlar için Büyükşehir Belediyeleri, İl Belediyeleri, İlçe Belediyeleri, Milli Emlak ve Valilikler tarafından çok sık olarak ecrimisil ihbarnamesi tebliğ edildiği görülmektedir. Bu ecrimisil ihbarnamelerinin hukuka aykırılık barındırdığını düşünen kişiler, itiraz veya dava yoluna giderek ihbarnamenin iptalini sağlama imkânına sahiptir. 1. Ecrimisil İhbarnamesinin İdari İşlem Niteliği İdare tarafından düzenlenen ecrimisil ihbarnamesi, genel anlamda kesin ve uygulanabilir bir idari işlem niteliğindedir. Dolayısıyla, ecrimisil ihbarnamesinin hukuka aykırı olduğu iddiasıyla hukuki yollara başvurulurken, idari işleme karşı itiraz ya da idari işlemin iptali prosedürüne uygun davranılması gerekir. İdari yargı denetimine tabi olan bir idari işlemin iptal edilebilmesi için yetki, sebep, şekil, konu, amaç unsurlarından en az birinde sakatlık olması gerekir. Ancak bu unsurlarda sakatlık olması ve bu sebeple dava açılması, dava sonuçlanıncaya kadar veya yürütmenin durdurulması kararı verilinceye kadar ilgili idari işlemin geçerliliğine etki etmez. Zira, idari işlemlerde hukuka uygunluk karinesi geçerlidir. Başka bir deyişle, bir idari işlem, yargı organlarınca iptal edilinceye kadar geçerliliğini korur. İdari işlemlere itiraz ve idari işlemlerin iptali davası hakkında daha detaylı bilgi almak için sitemizde yer alan “İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası” yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Taşınmaz Tespit Tutanağı İdare tarafından bir taşınmazın haksız şekilde işgal edildiğinin öğrenilmesi üzerine Taşınmaz Tespit Tutanağı hazırlanarak bu tutanak uyarınca ecrimisil bedeli belirlenir. Ecrimisil ihbarnamesinin hukuken geçerli olabilmesi için, kendisine dayanak oluşturan Taşınmaz Tespit Tutanağının hukuka uygun olması gerekir. Mevzu bahis tutanakta bulunması gereken zorunlu unsurlar Milli Emlak Genel Tebliği (Sıra No:336)’nin 5. maddesinin 1. fıkrasında listelenmiştir. Buna göre; tutanağın hukuken geçerli sayılabilmesi için ihtiva etmesi gereken zorunlu unsurlar şunlardır: İşgalin başlangıç tarihi, Taşınmazın işgale veya kullanıma konu olan yüzölçümü, İşgalcileri, Kullanım amacı, Ecrimisil takdirinde yararlanılabilecek bilgiler ile bilinmesinde yarar görülen diğer bilgiler. Bu bilgilerden birinin bile eksik olduğu Taşınmaz Tespit Tutanağı geçersiz olacağından, bu tutanağa dayanılarak düzenlenen ecrimisil ihbarnamesi de en başından itibaren geçersiz olacaktır. Tutanak uyarınca, haksız işgalin tespit edildiği tarihten itibaren 15 gün içinde, yetkili komisyonca taşınmaza dair ecrimisil bedeli tespit edilmelidir. 3. Ecrimisil İhbarnamesinde Bulunması Gereken Unsurlar Taşınmaz Tespit Tutanağı uyarınca, haksız işgalin tespit edildiği tarihten itibaren 15 gün içinde, yetkili komisyonca, taşınmaza dair ecrimisil bedeli tespit edilmelidir. İşgalcinin adı. T.C. kimlik numarası ve adresi. İşgale konu taşınmazın adresi. İdarenin ilgili taşınmazdaki hissesi/m2’si. İşgal edilen yerin yüzölçümü, işgalin niteliği, tespit edilen aylık ecrimisil bedeli. İhbarnameye dayanak olan komisyon kararının tarih ve numarası. Talep edilen toplam ecrimisil bedeli ve bu borcun ait olduğu dönem bilgileri. Ecrimisil bedelini ödemek için işgalciye tanınan süre. Bedelin ödenmemesi halinde idarenin tahliye hakkına sahip olduğu ve gecikme zammıyla beraber cebri icra yoluyla tahsil edebileceği bilgisi. Aksi takdirde, ecrimisil ihbarnamesinin şekil unsuru bakımından sakat olduğu iddiasıyla, iptal davası açılabilecektir. 4. Ecrimisil İhbarnamesinin Düzenlenmesinde Yetki İdareye ait bir taşınmazda, idarenin izni dışında haksız bir işgal olduğu tespit edilirse, tespit tarihinden itibaren 15 gün içinde ilgili taşınmazın ecrimisil bedeli tespit edilir. Bu tespit, Bedel Tespit Komisyonu tarafından gerçekleştirilir. İlgili taşınmaz Hazine’ye ait ise, Bedel Tespit Komisyonu yetkiliyken, belediyeye ait ise Başkanlık Değerleme Komisyonu yetkilidir. Komisyonun, tüm üyelerin varlığında toplanması yasal bir zorunluluktur. Eksik sayıda komisyon üyesiyle verilen ecrimisil bedelinin tespitine dair karar, yetki bakımından sakat olacaktır. Dolayısıyla bu karar uyarınca düzenlenecek ecrimisil ihbarnamesi de hukuka aykırı olacaktır. Komisyonda hiçbir üyenin çekimser oy kullanamayacağı kuralı, bir diğer yasal zorunluluk olup bu kural hilafına verilen karar da hukuka aykırı hale gelecektir. 5. Ecrimisil Bedeli Tespiti Yetkili komisyonca bir taşınmazın ecrimisil bedeli belirlenirken yeterli kapsamda inceleme ve değerlendirme yapılması ecrimisil bedelinin hukuka uygun olarak tespit edilebilmesi adına son derece önem arz etmektedir. Somut olaya göre daha kapsamlı bilgilere değinilmesi gereken durumlar saklı kalmak kaydıyla, ecrimisil bedeli tespitinde komisyonun mutlaka hesaba katması gereken unsurlar şu şekilde listelenebilir: İmar durumu, Yüzölçümü, Niteliği, Verimi (tarım arazilerinde), Altyapı hizmetlerinden yararlanıp yararlanmadığı, Konumu, Taşınmazın kullanım şekli ve işgalden dolayı gelir elde edilip edilmediği. Komisyon, taşınmazın yukarıdaki özelliklerine uygun şekilde bir emsal araştırması yapmakla mükelleftir. Yani, ilgili taşınmaza yakın konumda olup benzer özellikleri ihtiva eden taşınmazlara uygulanan kira veya ecrimisil bedelleri, yeni yapılan tespitte mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Komisyonca bedel tespiti yapılırken, ilgili taşınmaz hakkında bilgi sahibi olması beklenen belediye, ticaret odası, sanayi odası, ziraat odası, borsa gibi kuruluşların görüşlerine de başvurulmalıdır. Ayrıca bir iptal davasının söz konusu olması durumunda Mahkemece bilirkişi incelemesi yapılarak taşınmazın niteliklerinin taşınmaz tespit tutanağına uygun olup olmadığı ve bu taşınmazın ecrimisil bedelinin ne kadar olması gerektiği araştırılmalıdır. Ecrimisil ihbarnamesinde yer alan tespitlerin ve bedelin hukuka uygun olup olmadığı bu şekilde ortaya çıkabilecek bir husustur. Aksi şekilde verilecek karar, eksik inceleme oluşturup bozma sebebi yaratabilecektir. Başka bir deyişle, yukarıda izah edilen kriterlere uygun şekilde emsal araştırması yapılmaksızın ecrimisil bedeli belirlenmesi hukuka aykırı olacaktır. Keza, taşınmaza dair gerekli ve yeterli bilgiye sahip olabilecek idari makamlardan ve odalardan görüş alınmaksızın belirlenecek ecrimisil bedeli de hukuka aykırı olacaktır. Hazine taşınmazının üzerine kamusal amaca hizmet eden taşınmazlar yapılması ve işgal durumunun bu şekilde gerçekleşmesi durumunda idarece ecrimisil talep edilip edilmeyeceği hususu ve idari ecrimisil ihbarnamesi hakkında daha detaylı bilgi alabilmek için sitemizde yer alan İdari Ecrimisil İhbarnamesi başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 6. Ecrimisil Tespit ve Talebine Konu Edilebilecek İşgal Dönemi Milli Emlak Tebliği’nin 5. maddesinin 2. Fıkrasına göre; “Taşınmazların tespitlerinin yılda en az bir defa yapılması esastır. Ancak, zorunlu durumlarda tespit programlarının süresi bir yıldan fazla olabilir. Fakat, tespit programları beş yıldan fazla süreli yapılamaz. Programların hazırlanmasında; taşınmazların beş yılda en az bir defa, önemli görülen taşınmazların her yıl, tarımsal amaçla kullanılan taşınmazların hasat zamanları da dikkate alınarak, belediye mücavir alanlarındaki taşınmazların her yıl (zorunlu hallerde daha uzun süreli) tespitinin yapılması hususları dikkate alınır. Bu tespitlerin yapılması konusunda illerde defterdarlar, ilçelerde ise malmüdürleri veya varsa milli emlak müdürleri gerekli tedbirleri alırlar.” Ecrimisil hesabı, yılda bir yapılan taşınmaz tespitlerine göre yapılabilecek olsa da zorunlu durumlarda bu sürenin uzaması mümkündür. Ancak her hâlde 5 yıldan uzun süreli ecrimisil hesabının düzenlendiği ecrimisil ihbarnameleri hukuka aykırı olacaktır. 7. Taşınmazın Ecrimisil Bedelinde Fahiş Artış ve Değişiklik Yapılması Ecrimisil bedellerine dair en sık yaşanan uyuşmazlıklardan biri, taşınmazın aynı şekilde kullanılmaya devam edildiği halde, ecrimisil bedelinde fahiş artırım yapılmasıdır. Örnek vermek gerekirse, belediyeye ait olan bir taşınmazın, bir kişi tarafından yıllardır büfe olarak kullanılmasına rağmen taşınmazın ecrimisil bedeli başkaca bir gerekçe bulunmaksızın katbekat artırılmışsa, yapılan artırım hukuka aykırıdır. Gerek mevzuat gerekse yerleşik içtihatlar uyarınca bu artırıma dair ecrimisil ihbarnamesinin iptali talebiyle dava yoluna başvurulabilir. Bu hususa dair Danıştay tarafından verilmiş emsal bir kararın ilgili kısmı aktarılacak olursa: Danıştay 10. Daire E. 2018/744, K. 2019/7544, T. 7.11.2019 Bu durumda, ecrimisil bedelinin belirlenmesinde taşınmazın aynı nitelikte kullanılmasından kaynaklanan önceki dönem ecrimisil bedelleri ve emsal ecrimisil bedelleri, kira bedelleri, davalı idarenin kıymet takdirine esas taşınmaz ile mukayese edilmek suretiyle ve taşınmazın emlak vergi değerinin %3’ünden az olmayacak şekilde karar verilmesi gerekirken,(…) Buna göre, taşınmazı aynı şekilde kullanmaya devam eden işgalci konumundakiler, önceki dönemlere ait ecrimisil bedellerine kıyasla fahiş miktarda artırım yapılan yeni ecrimisil bedellerinin iptalini sağlayabilirler. Ecrimisil ihbarnamesinin kendilerine tebliğ edildiği tarihten itibaren 60 gün içinde idare mahkemelerinde iptal davası açarak ihbarnameyi iptal ettirebilirler. 8. Ecrimisil İhbarnamesine Karşı İtiraz Yolu İşgalci konumunda olduğu iddia edilen kişi, kendisine tebliğ edilen ecrimisil ihbarnamesinde hatalı bir tespit olduğunu düşünürse, ihbarnameyi gönderen idareye bir itiraz dilekçesiyle başvurarak düzeltme talebinde bulunabilir. İtiraz dilekçesi ihbarnamenin tebliğinden itibaren 30 gün içinde verilmelidir. İdare tarafından, başvuru tarihinden itibaren 30 gün içinde düzeltme talebi hakkında bir karar verilir. Düzeltme talebini değerlendiren komisyonların, gerektiği hallerde yerinde inceleme yapma veya yaptırma yetkileri vardır. Ayrıca bu komisyonlar, üye tam sayısıyla toplanma, çoğunluk sayısıyla karar alma, çekimser oy kullanamama gibi kurallara uymak zorundadır. Ecrimisil ihbarnamesine karşı dava açmak isteyen birinin öncelikle itiraz yoluna başvurması zorunlu değildir. Ecrimisil ihbarnamesinin iptali için doğrudan dava yoluna gidilmesi mümkündür. Aşağıda ilgili kısmı alıntılanan Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulunun güncel içtihadında bu husus açıkça ifade edilmiştir: Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu 2016/10 E., 2017/4317 K., 14.12.2017 (…) ecrimisil ihbarnamesi üzerine itiraz yolu mutlak olarak tüketilmesi gereken bir yol olmamakla birlikte, ilgililerin bu yola başvurarak düzeltme isteminde bulunması halinde, idarenin bu istemi görüşerek karara bağlaması ve ilgiliye ecrimisil düzeltme ihbarnamesini tebliğ etmesi zorunludur. 9. Ecrimisil İhbarnamesinin İptali Davası Yazımızın başında belirttiğimiz üzere, ecrimisil ihbarnamesi kesin ve uygulanabilir bir idari işlem niteliğindedir. Dolayısıyla yetki, sebep, şekil, konu, amaç unsurlarından en az biri bakımından sakat olduğu iddiasıyla idareye karşı dava yoluna başvurulabilir. Dava ihbarnamenin tebliğ tarihinden itibaren 60 gün içerisinde açılmalıdır. Buna karşın, idareye karşı öncelikle itiraz yoluna başvurulması halinde, dava açma süresi durur. Düzeltme talebine dair idarece verilecek olası bir ret kararı üzerine, durmuş olan dava açma süresi kaldığı yerden devam eder. Dava açma süresine ilişkin örnek vermek gerekirse, tebliğ tarihinden itibaren 15 gün sonra itiraz yoluna başvurulması halinde 60 günlük iptal davası açma süresi durur. İtirazın reddi kararının ilgilisine tebliğ edildiği tarihten itibaren ise, kalan 45 günlük dava açma süresi içinde idare mahkemelerinde dava açılabilecektir. 10. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Ecrimisil İhbarnamesi Nedir? Ecrimisil, idareye ait bir taşınmazın idarenin izni dışında gerçek veya tüzel kişilerce işgal edilmesi sebebiyle, idarenin bir zarara uğrayıp uğramadığına veya işgalcinin kusurlu olup olmadığına bakılmaksızın idarece talep edilen tazminatı ifade eder. Ecrimisil ihbarnamesi ise idareye ait bir taşınmazı herhangi bir sözleşme ilişkisi olmaksızın işgalci olarak kullandığı iddia edilen kişiye, idare tarafından düzenlenip gönderilen ve tespit edilen bedeli tanınan süre içerisinde ödemesi gerektiğini ihtiva eden ihbarnamedir. Emsal Kira Bedellerine Göre Çok Yüksek Tutarda Ecrimisil Bedeli Tespit Edilmiş. Ne Yapabilirim? Bedel Tespit Komisyonu taşınmazın özelliklerine uygun şekilde bir emsal araştırması yapmakla mükelleftir. Ecrimisil bedelinin emsallerine göre fahiş olduğunu düşünen kişi ecrimisil ihbarnamesini tebliği aldığı günden itibaren 30 gün içerisinde idareye itirazda bulunabilir. Bu itirazın reddedilmesi veya kısmen kabul edilmesi halinde ecrimisil ihbarnamesinin iptali için İdare Mahkemeleri nezdinde idari işlemin iptali davası açılmalıdır. Ecrimisil Tazminatı Kaç Yıl Geriye Dönük Olarak Tespit Edilebilir? Hazine taşınmazını işgal ettiği iddia edilen kişiye yalnızca bu işgal durumunun tespit edildiği tarihten geriye dönük olarak beş yıl için bir ecrimisil tazminatı hesap edilebilir. Eğer ecrimisil ihbarnamesi tespit tarihinden itibaren geriye dönük olarak beş yıldan fazla süre için tanzim edilmişse bu ecrimisil ihbarnamesinin iptali gerekmektedir. Kira Sözleşmesiyle Kullandığım Yer Hakkında Ecrimisil İhbarnamesi Geldi. Ne Yapabilirim? Ecrimisil tazminatı, hazine taşınmazının idarenin izni dışında, herhangi bir sözleşme ilişkisi olmadan kullanıldığı durumlarda söz konusudur. Kira sözleşmesine dayanarak bir taşınmazın kullanılması durumunda bu taşınmaz hakkında ecrimisil ihbarnamesi düzenlenmesi hukuka aykırıdır. Bu ecrimisil ihbarnamesinin tebliği tarihinden itibaren 30 gün içerisinde idareye itirazda bulunabilir. Bu itirazın reddedilmesi veya kısmen kabul edilmesi halinde ecrimisil ihbarnamesinin iptali için İdare Mahkemeleri nezdinde idari işlemin iptali davası açılmalıdır. İdare Tarafından Talep Edilen Ecrimisilden Mirasçılar da Sorumlu mudur? İdarenin mirasbırakan hakkında düzenlemiş olduğu ecrimisil ihbarnamesi bir ceza niteliğinde olmadığından mirasbırakan öldüğünde borç sona ermez. Mirasçılar, ecrimisil ihbarnamesinde yer alan borçtan müteselsilen sorumludurlar. Ecrimisil Bedeli Ödenirse Tahliye Engellenebilir mi? Ecrimisil bedelinin ödenmiş olması hazine taşınmazından tahliyeyi engelleyen bir husus değildir. İşgal edilen taşınmaz mal, idarenin talebi üzerine, bulunduğu yer mülkiye amirince en geç 15 gün içinde tahliye ettirilerek idareye teslim edilir. Ecrimisil İhbarnamesinin İptali İçin Açılan Davada Ecrimisil İhbarnamesinin Kısmen İptaline Karar Verilebilir mi? Ecrimisil ihbarnamesinin iptali için açılan davalarda mahkemece yaptırılacak keşif ve bilirkişi incelemesi sonucunda ecrimisil bedelinin ihbarnameden yer alan bedelden daha düşük olduğu kanaatine ulaşılırsa bu durumda ecrimisil ihbarnamesinin kısmen iptal edilmesi mümkündür. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Kesin ve uygulanabilir bir idari işlem niteliğindeki ecrimisil ihbarnamesinin, yetki, sebep, şekil, konu, amaç unsurlarından en az biri bakımından sakat olduğu iddiasıyla iptali talep edilebilir. ### İnternet Site ve İçeriklerine Erişimin Engellenmesi Hukuka aykırı internet sitelerine erişimin engellenmesi veya hukuka aykırı içeriğin kaldırılması kararı adli veya idari merciler tarafından alınabilir. Durumun özelliği ve hassasiyetine, acilliğine veya suçun niteliğine göre, adli merciler (mahkemeler, savcılıklar) veya idari merciler (Cumhurbşakanlığı, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu gibi) bu tür kararları verebilir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, erişim engelinin, bir şekilde kişilerin mağdur olmasına neden olan veya kamunun çıkarlarına zarar veren içeriklerle sınırlı olmasıdır. Örneğin, bir yayın içeriğinde bir kişinin özel hayatının ihlal edilmesine sebep olan bir paylaşım varsa, öncelikle o paylaşımın kaldırılması veya sadece o paylaşıma ilişkin erişimin engellenmesi gerekmektedir. Çünkü sadece uygunsuz içeriğin kaldırılması mümkünken, tüm sitenin erişiminin engellenmesi başka hak ihlallerine yol açabilir. Ancak, kısmi erişim engeli veya içerik kaldırma önlemi mevzuatta belirtilen sonuca ulaşmada yetersizse, tüm sitenin erişimi engellenebilir. Türk Hukukunda internet erişiminin engellenmesi 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ile düzenlenmiştir. Bu kapsamda mevzuat kapsamında belirlenen durumların ortaya çıkması halinde (kişilik haklarının ihlali, özel hayatın gizliliği, suç işlenmesinin önlenmesi, kamu yararı, kamu düzeninin korunması vb.) bu hukuka aykırı içeriğin bulunduğu internet sitesine erişimin engellenmesi mümkün olmaktadır. 1. Hukuka Aykırı İçerik Nedir? Kanunda belli nedenlerle internete erişimin engellenmesi veya bir içeriğin yayından kaldırılmasının mümkün olduğu hükmü yer almaktadır. İnternete erişim aynı zamanda ifade hürriyeti, bilgi alma hakkı, basın özgürlüğü gibi hak ve hürriyetleri de içerdiğinden hangi durumlarda internete erişimin engellenebileceği kanunda açıkça düzenlenmiştir. Bunun için öncelikle hukuka aykırı bir içerik olmalıdır. 5651 sayılı Kanununun 8. Maddesinde belirtilen suçları oluşturduğu hususunda yeterli şüphe sebebi bulunan yayınlar ve içerikler hukuka aykırı olup bunlarla ilgili olarak erişimin engellenmesi veya içeriğin çıkarılması düzenlenmiştir. MADDE 8- (1) İnternet ortamında yapılan ve içeriği aşağıdaki suçları oluşturduğu hususunda yeterli şüphe sebebi bulunan yayınlarla ilgili olarak içeriğin çıkarılmasına ve/veya erişimin engellenmesine karar verilir: a) 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan; 1) İntihara yönlendirme (madde 84), 2) Çocukların cinsel istismarı (madde 103, birinci fıkra), 3) Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma (madde 190), 4) Sağlık için tehlikeli madde temini (madde 194), 5) Müstehcenlik (madde 226), 6) Fuhuş (madde 227), 7) Kumar oynanması için yer ve imkân sağlama (madde 228), suçları. b) 25/7/1951 tarihli ve 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanunda yer alan suçlar. c) (Ek:25/3/2020-7226/32 md.) 29/4/1959 tarihli ve 7258 sayılı Futbol ve Diğer Spor Müsabakalarında Bahis ve Şans Oyunları Düzenlenmesi Hakkında Kanunda yer alan suçlar. ç) (Ek:13/10/2022-7418/32 md.) 1/11/1983 tarihli ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununun 27 nci maddesinin birinci ve ikinci fıkrasında yer alan suçlar. Yine özel hayatın gizliliğini ihlal eden yahut kişilik haklarını ihlal eden bir içeriğin hukuka aykırı olup kanun kapsamında içeriğin kaldırılabileceği düzenlenmiştir. 2. İnternet ve Sosyal Medyadaki Yayınlara İlişkin Hukuki Düzenleme Sanal dünya olarak da tanımlanan internet ortamında, kimi zaman farkında olmadan ciddi suçlar işlenmekte, internet ve sosyal medya kullanıcılarının önemli bir kısmı, kendilerine ulaşılamayacağı düşüncesiyle, aralarında husumet bulunan kişilere ya da tanımadığı halde düşüncelerini beğenmediği kişilere karşı, kendi hesaplarından ya da sırf bu nedenle oluşturdukları sahte hesaplar aracılığı ile serbestçe hukuka aykırı davranışlarda bulunabilmektedirler. Dünya çapında ve çoğalarak karşımıza çıkan bu paylaşımlar, içeriklerin hukuki statüsüne yönelik tartışmaları da beraberinde getirmiş ve devletler mevzuatlarını buna göre şekillendirerek hukuki koruma sağlamaya çalışmıştır. Konuyu düzenleyen ana mevzuat 5651 sayılı kanundur. Bunun yanında, 2007 yılından günümüze dek geçen sürede sosyal medya kullanımının yaygınlaşması ve bu platformlar yoluyla işlenen suçlarda meydana gelen artış sebebiyle ek düzenlemeler yapılması gerekmiş ve bu doğrultuda 5651 Sayılı Kanuna ek olarak 29.07.2020 tarihinde kabul edilen 7253 Sayılı “İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun’da Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” 31.07.2020 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanmış ve yürürlüğe girmiştir. 3. Erişimin Engellenmesi ve İçeriğin Yayından Kaldırılmasının Şartları İnternet üzerinden yapılan bazı yayınlar, bir suçun işlenmesine, kişilik haklarının ihlal edilmesine yahut özel hayatın gizliliğinin ihlaline neden olabilir. Bu gibi durumlar için mevzuatımızda, yapılan yayın nedeniyle mağdur olan kimseye, internet sitesine erişimin engellenmesi ve içeriğin kaldırılmasını talep etme imkânı tanınmıştır. Hatta kamuyu ilgilendiren bazı hallerde içerik kaldırılması veya erişimin engellenmesi kararları re’sen alınabilmektedir. Mevzuatımız uyarınca aşağıdaki hallerde internet sitesine erişim engellenebilecek ve/veya ilgili içerik yayından kaldırılabilecektir: İnternette yapılan yayınlar aracılığıyla suç işlenmesi, Kamu yararının bulunması, Kişilik haklarının ihlal edilmesi, Özel hayatın gizliliğinin ihlal edilmesi. 3.1. İnternette Yapılan Yayınlar Aracılığıyla Suç İşlenmesi İnternette yapılan yayınlar aracılığıyla aşağıdaki katalog suçlardan biri veya birkaçının işlendiğine dair “yeterli suç şüphesinin” oluşması halinde içeriğin kaldırılması veya erişimin engellenmesi kararı verilebilir. 3.2. Kamu Yararının Bulunması 5651 Sayılı Kanunun 8/A numaralı maddesine göre yaşam hakkı ile kişilerin can ve mal güvenliğinin korunması, millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi veya genel sağlığın korunması sebeplerinden biri varsa, bakanlıkların talebi üzerine Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanlığı (BTK) tarafından internet ortamında yer alan yayınla ilgili olarak içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararı verilebilir. Bu şekilde internete erişimin engellenmesi yahut içerik kaldırılması idari yollarla işletilen ve yalnızca bakanlığın talebiyle mümkün olan bir usuldür. Burada idarenin güttüğü amaç kamu yararını oluşturmaktadır. 3.3. Kişilik Haklarının İhlal Edilmesi Kişinin internet üzerinde yapılan yayınlar nedeniyle kişilik hakları ihlal edilebilir. Bu durumda mağdur olan kişiye karşı bir suç işlenmiş olması şart değildir. Söz gelimi, internet ortamında hakaret edilmemiş olsa da kişinin itibarını zedeleyebilecek çeşitli sözlerin sarf edilmesi, kişilik haklarının ihlaline neden olabilir. Bu yolla zarara uğrayan kimse; İçerik veya yer sağlayıcısını uyararak içeriğin yayından kaldırılmasını talep edebilir. İçerik ve yer sağlayıcısı, içeriğin kaldırılması talebine yirmi dört saat içerisinde cevap vermelidir. Bir diğer seçenek ise; doğrudan Sulh Ceza hâkimliğine başvurularak erişimin engellenmesi ve/veya içeriğin kaldırılmasının talep edilmesidir. Hâkim, başvuru üzerine bir karar verecektir. Burada önemle vurgulanmalıdır ki, kişilik haklarının ihlal edilmesi nedeniyle hâkim; kural olarak kişilik hakkının ihlaline sebep olacak kısımla sınırlı olmak üzere erişimin engellenmesine karar verecektir. Zorunluluk arz etmedikçe, internet sitesinin tamamına erişim engellenmeyecektir. Ancak, belirli bir bölümle sınırlı olarak erişimin engellenmesi halinde kişilik haklarına olan ihlal durdurulamayacaksa internet sitesinin tamamına erişim engellenebilir. Hâkim burada gerekçe belirtmek mecburiyetindedir. Kişilik haklarının ihlali nedeniyle hâkim tarafından verilen erişim engeli yahut içeriğin kaldırılması kararları, Erişim Sağlayıcıları Birliğine gönderilir. Birlik tarafından karar, ilgili içerik, yer ve erişim sağlayıcılarına iletilir. İletilen bu kararın gereği derhal, en geç dört saat içinde yerine getirilir. Sulh Ceza Hâkimi kararını yerine getirmeyen içerik, yer ve erişim sağlayıcıları hakkında adli para cezasına hükmedilebilecektir. 3.4. Özel Hayatın Gizliliğinin İhlal Edilmesi İnternet yapılan yayınlar yüzünden özel hayatının gizliliği ihlal edilen kişi, ilgili içeriğe erişimin engellenmesi talebiyle; doğrudan Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumuna başvurabilir. Bu talebin BTK tarafından işleme konulması için, içeriğinde muhakkak aşağıdaki unsurlar yer almalıdır. Hakkın ihlaline neden olan yayının tam adresi (URL). Yapılan yayında hangi durumların hakkı ihlal ettiğine ilişkin açıklama. Kimlik bilgilerini ispatlayacak bilgiler. BTK Başkanı, talebe binaen gerekli önlemlerin alınması için, Erişim Sağlayıcıları Birliğine bildirimde bulunabilir. Özel hayatının gizliliğini ihlal ettiği gerekçesiyle, internet yayınına erişimin engellenmesine için BTK’ya başvuran kimse, talebi takiben yirmi dört saat içinde Sulh Ceza Hâkiminin kararına sunmalıdır. Hâkim, özel hayatın gizliliğinin ihlal edilip edilmediği konusunda kırk sekiz saat içerisinde karar verir. Bu karar doğrudan BTK’ya gönderilir. Özel hayatın gizliliğinin ihlaline bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde, sonradan Sulh Ceza Hakiminin onayına sunulmak üzere erişim, BTK Başkanın emriyle ve BTK tarafından engellenebilir. Her halükarda, aleyhinde erişimin engellenmesi kararı verilen paylaşımın ilgilisi, kararın kaldırılması talebiyle, tebliğ aldığı tarihten itibaren 7 gün içinde itiraz edebilir. İtiraz için yetkili merci, erişimin kaldırılması kararını veren Sulh Ceza Hakimliğini numara olarak takip eden Sulh Ceza Hakimliğidir. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için Özel Hayatın Gizliliğini İhlal başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. Erişimin Engellenmesi Kararını Hangi Makamlar Verebilir? 4.1. Adli Makamlar Sulh Ceza Hâkimliği Yukarıda açıklanan esaslar çerçevesinde bir içeriğin kaldırılması veya erişimin engellenmesi kararlarını verme yetkisi soruşturma evresinde Sulh Ceza Hâkimliğindedir. Mahkemeler 5651 Sayılı kanuna göre bir içeriğin kaldırılması veya erişimin engellenmesi kararlarını verme yetkisi kovuşturma evresinde ise mahkeme üzerindedir. Dolayısıyla ilgili erişim engeli kararını da kovuşturmayı yürüten mahkeme verecektir. Cumhuriyet Savcılığı Gecikmesinde sakınca bulunan hal olarak değerlendirilen aşağıdaki durumlarda, Kanuna göre her ne kadar soruşturma evresinde erişim engeli kararını vermeye yetkili makam Sulh Ceza Hâkimliği olsa da soruşturma evresinde Cumhuriyet Savcısı da bu kararı verebilmektedir. Ancak bu kararın hâkim tarafından onaylanması zorunludur. Yaşam Hakkı Kişilerin can ve mal güvenliğinin korunması Milli güvenlik ve kamu düzenin korunması Suç işlenmesinin önlenmesi Genel sağlığın korunması Hâkimlikçe, mahkemece yahut Cumhuriyet Savcısınca verilen bu karar, gereği derhal yahut en geç dört saat içinde yerine getirilmek üzere Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’na bildirilir. Koruma tedbiri olarak verilen içeriğin kaldırılması ve erişimin engellenmesi kararlarını yerine getirilmeyen içerik, yer veya erişim sağlayıcıları hakkında cezai yaptırımlar uygulanabilir. 4.2. İdari Makamlar 5651 s. Kanun çerçevesinde internet erişiminin engellenmesine karar verebilecek idari makamlar ise Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanı, Cumhurbaşkanlığı ve 5602 Sayılı Kanun Kapsamında Şans Oyunları ile İlgili İdari Kuruluşlardır. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanı Kanunda yer alan suçları oluşturduğu hususunda yeterli şüphe bulunan yayınlar hakkında söz konusu yayınların içerik ya da yer sağlayıcılarının yurt dışında bulunması şartıyla, doğrudan BTK Başkanı tarafından erişimin engellenmesine karar verilebilir. Bununla beraber, engelleme konusu yayının oluşturduğu suçun çocukların cinsel istismarı, müstehcenlik ve fuhşa ilişkin olması durumunda Başkanın re’sen karar verebilmesi için, yayınların içerik ya da yer sağlayıcısının yurt dışında bulunma şartı aranmaz. Yaşam hakkı ile kişilerin can ve mal güvenliğinin korunması, milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi veya genel sağlığın korunması gibi gecikmesinde sakınca bulunan sebeplerinin varlığına bağlı olarak da ilgili Bakanlıkların talep etmesi ile ilgili yayın hakkında BTK Başkanı tarafından erişimin engellenmesine karar verilebilecektir. Bununla birlikte söz konusu karar yirmi dört saat içinde sulh ceza hâkiminin onayına sunulur ve hâkim kararı kırk sekiz saat içinde karar verir. Aksi durumda karar kendiliğinden kalkar. Yine internet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle özel hayat gizliliğinin ihlal edildiğini iddia eden kişilerin doğrudan BTK’ya başvurarak yapacakları ilgili içeriğe erişimin engellenmesi talepleri, BTK Başkanı tarafından uygulanmak üzere Erişim Sağlayıcıları Birliğine bildirilecektir. Karar, 24 saat içerisinde sulh ceza hâkiminin onayına sunulacak, hâkim kararının en geç kırk sekiz saat içinde açıklayacaktır. Kanunun 9/A maddesine göre, BTK Başkanı’nın re’sen harekete geçebileceği bir hal de söz konusudur. “Özel hayatın gizliliğinin ihlaline bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde doğrudan Başkanın emri üzerine erişimin engellenmesi Kurum tarafından yapılır.” Başkan tarafından re’sen verilen kararlar, yirmi dört saat içinde sulh ceza hâkiminin onayına sunulacak ve Hâkim kararı kırk sekiz saat içinde açıklanacaktır. Cumhurbaşkanlığı Kanunun 8/A maddesine göre; yaşam hakkı ile kişilerin can ve mal güvenliğinin korunması, milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi veya genel sağlığın korunması sebeplerinden bir veya bir kaçına bağlı olarak ve gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde, Cumhurbaşkanlığı’nın erişimin engellenmesine karar verebilmesi mümkündür. Bu karar yirmi dört saat içinde sulh ceza hâkiminin onayına sunulur ve hâkim kararını kırk sekiz saat içinde açıklamazsa kendiliğinden kalkar. 5602 Sayılı Kanun Kapsamında Şans Oyunları İle İlgili İdari Kuruluşlar İlgili mevzuat çerçevesinde şans oyunu tertip etme hak ve yetkisine sahip kurumlar ile bu hak ve yetkinin devredildiği kurum, kuruluş ve özel hukuk tüzel kişileri; kendi görev alanına giren suçların internet ortamında işlendiğini tespit etmeleri hâlinde, bu yayınlarla ilgili olarak erişimin engellenmesi kararı alabilirler. Erişimin engellenmesi kararları uygulanmak üzere Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’na gönderilir. 5. Erişimin Engellenmesi Kararları Nasıl Uygulanır? İnternete erişimin engellenmesi kararının çeşitli yöntemlerle uygulanması mümkündür. Site Alan Adına Erişimin Engellenmesi Bu yöntemde alan adı (DNS) sunucularındaki söz konusu internet sitesine ait alan adı kapatılarak internet sitesine erişim engellenmektedir. Bu yöntemde alan adı engellenen bir web sitesine girilirken tarayıcı tarafından söz konusu siteye ait IP adresi DNS sunucusuna sorulduğunda DNS sunucu tarafından o internet sitesine ait IP adresi değil de sitenin engellenmiş olduğunu belirten sayfaya IP adresi verilerek siteye erişim engellenmektedir. Hukuka Aykırı Yayına İlişkin Bölümün Engellenmesi Nesne tabanlı erişim engelleme olarak da isimlendirilen bu yöntemde DNS sunucusundan doğru adresi alınarak doğru IP adresine bağlanılmasına karşın tarayıcı tarafından yöneltilen talepler internet servis sağlayıcı tarafından sürekli incelenmektedir. Yapılan bu incelemelerde hukuka aykırı içeriğin bulunduğu adrese ilişkin talepler engellenerek kişilerin bu içeriğe ulaşması önlenmekte yani yalnızca hukuka aykırı yayına ilişkin bölüm engellenmiş olmaktadır. Site IP Adresinin Engellenmesi IP adresi; internet iletişimi içerisinde bulunan cihazların birbirinden ayırt edilmesini ve birbirleriyle iletişim kurmasını sağlayan rakamlarla ifade edilen belirleyici bir kimliktir. İnternete erişimin engellenmesinin uygulanmasını sağlayan bu yöntemde IP adreslerini ulaşılabilir kılan sistemde söz konusu siteye ait IP adresi ulaşılamaz hale getirilerek bu IP adresi etkisiz bırakılmaktadır. 6. Erişim Engellenmesi Kararları Nasıl Yerine Getirilir? Kanun çerçevesinde verilen erişim engelleme kararları erişim sağlayıcılar, içerik sağlayıcılar ya da BTK tarafından yerine getirilecektir. Kararların hangi mercii tarafından yerine getirileceği her madde açısından ayrı düzenlenmiştir. Kanunun 8. maddesinde sayılan suçların oluştuğu hususunda yeterli şüphe oluştuğundan bahisle verilen erişim engeli kararları için: BTK Başkanı tarafından verilen kararlar, erişim sağlayıcılar tarafından yerine getirilecek; hâkim, mahkeme veya Cumhuriyet savcısı tarafından verilen kararlar ise gereği yapılmak üzere BTK’ya gönderileceklerdir. Ayrıca kararın gereği en geç kararın bildirilmesi anından itibaren dört saat içinde yerine getirilecektir. Gecikmesinde sakınca bulunan hallerden birinin varlığı halinde verilen erişim engeli kararları için: Karar, Başkan tarafından derhâl erişim sağlayıcılara ve ilgili içerik ve yer sağlayıcılara bildirilir. İçerik çıkartılması ve/veya erişimin engellenmesi kararının gereği, derhâl ve en geç kararın bildirilmesi anından itibaren dört saat içinde yerine getirilir. Kişilik haklarının ihlali nedeniyle verilen erişim engeli kararları için: Hâkimin bu madde kapsamında verdiği içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararları doğrudan Erişim Sağlayıcıları Birliği’ne gönderilir. Birlik tarafından ilgili içerik ve yer sağlayıcılar ile erişim sağlayıcıya gönderilen içeriğin çıkarılması ve/veya erişimin engellenmesi kararının gereği derhâl, en geç dört saat içinde ilgili içerik ve yer sağlayıcılar ile erişim sağlayıcı tarafından yerine getirilir. Özel hayatın gizliliğini ihlal nedeniyle verilen erişim engeli kararları için: Kişiler tarafından yapılan başvuru üzerine BTK Başkanı tarafından verilen içeriğe erişimin engellenmesi kararları, Erişim Sağlayıcıları Birliği’ne gönderilir ve erişim sağlayıcılar tarafından en geç dört saat içerisinde karar yerine getirilir. 7. Erişim Engellenmesi Kararına İtiraz Erişim engelleme, ceza muhakemesi hukukundaki koruma tedbirleri gibi hukuki sonuçlar doğurur. Bu kapsamda erişim engelleme kararına itiraz da Ceza Muhakemesi Kanunu’nda öngörülmüş bir kanun yolu olan itiraz usulüne göre yapılır. İtiraz süresi CMK’nın 268. maddesine göre, kararın tebliğ edilmesi veya öğrenilmesinden itibaren 7 gündür. İtiraz, kararı veren Sulh Ceza Hâkimliğinden sonraki sıra numaralı hâkimlikçe incelenir. Excerpt: Hukuka aykırı internet sitelerine erişimin engellenmesi veya hukuka aykırı içeriğin kaldırılması kararı adli veya idari merciler tarafından alınabilir. Durumun özelliği ve hassasiyetine, acilliğine veya suçun niteliğine göre, adli merciler (mahkemeler, savcılıklar) veya idari merciler (Cumhurbaşkanlığı, Bilişim Teknolojileri ve İletişim Kurumu, gibi) bu tür kararları verebilir. ### Performans Düşüklüğü Nedeniyle İş Sözleşmesi Feshi Performans düşüklüğü nedeniyle iş sözleşmesinin feshi ve bu feshin şartları kanunda açıkça düzenlenmemiştir. Performans düşüklüğü nedeniyle fesih işverene fesih konusunda çok geniş bir takdir hakkı tanıdığından Yargıtay tarafından işçi lehine yorum ilkesi kapsamında performans nedeniyle fesihte yerine getirilmesi gereken bir takım şartlar belirlenmiştir. Bu şartlara aykırılık halinde işveren tarafından gerçekleştirilen fesih haksız fesih olarak kabul edilecektir. 4857 Sayılı İş Kanunu’nda işverenin haklı nedenle fesih halleri belirlenmiş ancak geçerli nedenle fesih halleri bakımından bir sınırlama getirilmemiştir. Geçerli nedenle fesih halleri işverenin artık o işçi ile çalışmasının objektif olarak beklenemeyeceği haller olarak tanımlanabilir. İşçinin performans düşüklüğü nedeniyle iş sözleşmesinin feshedilmesi geçerli neden olarak değerlendirilebilmektedir. 1. İşveren Hangi Hallerde İş Sözleşmesini Feshedebilir? 4857 Sayılı İş Kanunu’nda işverenin haklı nedenle derhal fesih halleri sınırlı olarak sayılmıştır. Buna göre bu haklı nedenle fesih hallerinin varlığı halinde işveren tarafından iş sözleşmesi derhal sona erdirilebilecektir. İşverenin haklı nedenle fesih halleri İş Kanunu m.25’de düzenlenmiştir. İşverenin bu haklı nedenle fesih hallerinin dışında bir de somut olaya ve tarafların durumuna göre geçerli nedenle fesih halleri bulunmaktadır. Geçerli nedenle fesih halleri haklı neden teşkil edecek kadar ağır olmayan fakat işverenden iş sözleşmesini sürdürmesinin objektif olarak beklenemeyeceği nedenlerdir. Bu nedenler kanuna açıkça sayılmamış olup her somut olayda gerçekleşen durumun özelliklerine göre bu nedenler değişebilmektedir. Bu konuda daha detaylı bilgi için “İşveren Hangi Hallerde İş Sözleşmesini Feshedebilir?” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Performans Düşüklüğü Nedeniyle Feshin Geçerli Neden Teşkil Etmesi Yukarıda açıklandığı üzere iş sözleşmesinin feshinde haklı neden ve geçerli neden olmak üzere iki temel durum bulunmaktadır. Haklı nedenle fesih halleri kanunda sınırlı sayıda sayılmış olup kanunda açıkça sayılmayan her hal geçerli nedenle fesih hali olarak kabul edilecektir. Performans düşüklüğü nedeniyle işçinin iş sözleşmesinin feshi de kanunda haklı nedenler arasında düzenlenmediğinden geçerli nedenlerle fesih hallerinden birini oluşturmaktadır. Performans düşüklüğü nedeniyle fesih durumunda işçinin performans düşüklüğünün her olayda yapılan iş bakımından ayrıca incelenmesi ve ispatlanması gerekmektedir. 3. Performans Düşüklüğü Nedeniyle Fesih İçin Gereken Şartlar İş Kanunu’nda performans düşüklüğü nedeniyle fesihte gereken şartlar açıkça sayılmamıştır. Kanun tarafından sadece işçiden savunma alınması şartı öngörülmüş olup bunun dışındaki şartlar Yargıtay tarafından işçi lehine yorum ilkesi gereği getirilen şartlardır. 3.1. İşçinin Savunmasının Alınması İş Kanunu madde 19’a göre bir işçinin iş sözleşmesinin o işçinin davranışı veya verimi nedeniyle feshedilebilmesi için işçiden savunmasının alınması gerekmektedir. Bu gibi durumlarda feshin nedeni işçiden kaynaklandığından işçinin iddia edilen şekilde davranışının veya verim düşüklüğünün nedenini açıklamak üzere işçiye söz hakkı tanınması adil yargılanma hakkının bir görünümüdür. Bu savunmada işçi tarafından performans düşüklüğüne gerekçe olarak kendi kusuruna dayanmayan, objektif nedenler ileri sürülürse bu durumda artık işveren tarafından performans düşüklüğü nedeniyle feshin gerçekleştirilemeyeceği kabul edilecektir. 3.2. İşçiye Gerekli Eğitimlerin Verilmesi İş sözleşmesinin performans düşüklüğü nedeniyle feshedilebilmesi için gerekli olan bir diğer şart işveren tarafından işçiye gerekli eğitimlerin verilmesi ve bunun ispatlanmasıdır. Gerçekten de işçinin gerekli eğitimi almaması nedeniyle performans düşüklüğü yaşadığı durumda artık iş sözleşmesi işveren tarafından feshedilemeyecektir. İşveren, işçiye gerekli eğitimleri vermek, işçinin performans düşüklüğünü engellemek için tedbirleri almak zorunda olup işçiden kaynaklanmayan bu nedenle iş sözleşmesinin feshedilmesi mümkün değildir. 3.3. Performans Değerlendirme Kriterlerinin Belirlenmesi Yargıtay tarafından performans düşüklüğü nedeniyle iş sözleşmesinin feshedilebilmesi için aranan bir diğer şart ise işveren tarafından performans değerlendirme kriterlerinin belirlenerek bunların işçiye tebliğ edilmesidir. Performans değerlendirmesinin objektif olabilmesi için performans değerlendirme kriterleri önceden belirlenmiş olmalı, işçiye tebliğ edilmeli, işin gerektirdiği bilgi, beceri, deneyim gibi yetkinlikler, işyerine uygun davranışlar ve çalışandan gerçekleştirmesi beklenen iş ve kişisel gelişim hedeflerinde, bu kriterler esas alınmalıdır. Bir başka anlatımla, çalışanın niteliği, davranışları ve sonuçta ulaştığı hedef önemli olmaktadır. Bu kriterler çalışanın görev tanımına, verimine, işverenin kurumsal ilkelerine, uyulması gereken işyeri kurallarına uygun olarak objektif ve somut olarak ortaya konmalı ve buna yönelik performans değerlendirme formları hazırlanmalıdır. İşyerine özgü çalışanların performansının değerlendirileceği, performans değerlendirme sistemi geliştirilmeli ve uygulanmalıdır. 3.4. İşçinin Performans Düşüklüğünün Objektif Olarak Tespit Edilmesi İşçinin iş sözleşmesinin performans düşüklüğü nedeniyle feshedilebilmesi için işçinin performans düşüklüğünün objektif olarak tespit edilmesi gerekmektedir. İşçinin performans düşüklüğünün tespiti için yukarıda ifade edildiği üzere performans değerlendirme kriterleri oluşturulmalı, bunlar işçiye tebliğ edilmeli ve düzenli olarak bu kriterler değerlendirilmelidir. Yine performans düşüklüğünün tespitinde işçinin görev tanımında olan işler ile işçiye verilen görevler arasındaki uyum dikkatle incelenmeli, işyerinde bir performans değerlendirme sistemi oluşturularak bu sistem üzerinden objektif kriterlere göre işçilerin performansındaki düşüş tespit edilmelidir. 3.5. İşçinin Performans Düşüklüğünün Süreklilik Arz Etmesi İşçinin iş sözleşmesinin performans düşüklüğü nedeniyle feshedilebilmesi için bu performans düşüklüğünün süreklilik arz etmesi gerekmektedir. Performans ve verimlilik sonuçlarına dayalı geçerli bir nedenin varlığı için süreklilik gösteren düşük veya düşme eğilimli sonuçlar olmalıdır. Koşullara göre değişen, süreklilik göstermeyen sonuçlar geçerli neden için yeterli kabul edilemez. Ayrıca performans ve verimliliğin yükseltilmesine dönük hedeflere ulaşılamaması, tek başına geçerli neden sayılamaz. İşçinin kapasitesi, hedefler için yeterli olmasına rağmen, işçi bu hedefler için gereken gayreti göstermiyorsa, bu durumda geçerli neden söz konusu olacaktır. 3.6. Feshin Son Çare Olması İlkesine Uyulması Feshin son çare olması ilkesi işveren tarafından geçerli neden ileri sürülerek gerçekleştirilen fesihlerde uyulması gereken temel ilkelerden biridir. Bu ilke Yargıtay kararları ile işçi lehine yorum ilkesinin bir sonucu olarak oluşmuş olup yaşanan her olumsuz durumda iş sözleşmesinin feshinin önüne geçilmesini engellemektedir. Bu ilkeye göre işveren tarafından bir işçinin iş sözleşmesinin feshedilebilmesi için öncelikle işçiye gerekli uyarılar yapılmalı, yaşanan durumun giderilmesi için hukuka uygun şekilde işçiye ihtar çekilmelidir. Bununla birlikte yaşanan nedenin ortadan kaldırılması için iş yeri planlaması kapsamında işçinin görev yerinin değiştirilmesi, işçiye ayrıca eğitim verilmesi, gerekli görülmesi halinde hukuka uygun disiplin cezası verilmesi gibi yollar tüketilmelidir. Tüm bu yolların tüketilmesi halinde artık iş sözleşmesinin geçerli nedenle feshi dışında başkaca bir yol kalmadığı durumda ancak işçinin iş sözleşmesi feshedilebilecektir. İşveren tarafından feshin son çare olma ilkesine uyulmaması halinde yapılan fesih geçersiz bir fesih olacaktır. 4. Performans Düşüklüğü Nedeniyle Feshin Sonuçları İşveren performans düşüklüğü nedeniyle feshi gerekli şartları sağlamadan gerçekleştirirse işçi tarafından işe iade davası açılarak işe geri dönme imkânı gündeme gelecektir. Ayrıca işveren, işe iade davasını kazanan işçiye boşta geçen süre ücreti de ödemek zorunda kalacaktır ve işveren tarafından gerçekleştirilen fesih işlemi hukuka uygun olsa bile iş sözleşmesi geçerli nedenle sona eren işçi kıdem tazminatına da hak kazanacaktır. İşe iade davasının nasıl açılacağına ilişkin "İşe İade Davası"; boşta geçen süre ücreti hakkında “Boşta Geçen Süre Ücreti” ve kıdem tazminatı ile ilgili detaylı bilgi için "Kıdem Tazminatı Nedir? Nasıl Hesaplanır?" başlıklı yazılarımızı inceleyebilirsiniz. Excerpt: Performans düşüklüğü nedeniyle iş sözleşmesinin fesih edilebilmesi için, işçinin performans düşüklüğünün yapılan her iş bakımından ayrı ayrı incelenmesi ve ispatlanması gerekmektedir. ### Tenkis Davası ve Mirasta Saklı Pay Tenkis davası, saklı paylı bir mirasçının mirasçılık haklarının ve miras payının korunması amacıyla açtığı bir hukuki davadır. Saklı pay sahibi mirasçı, tenkis davasıyla, miras bırakanın vasiyeti veya diğer mirasçılarla yapılan anlaşmalar sonucunda saklı payının zarar gördüğünü iddia eder ve diğer mirasçıların veya vasiyetin iptal edilmesini talep edebilir. Bu davayla saklı paylı mirasçılar, mirasçılık haklarının korunmasını ve haksız kazandırmaların önlenmesini hedeflerler. Türk hukuk sistemi, belirli yasal mirasçıların miras paylarını koruma altına almaktadır. Bu kapsamda miras bırakanın eşi, çocukları, torunları ve ana babası, gibi yasal mirasçılar "saklı paylı mirasçılar" olarak kabul edilir. Saklı paylı mirasçılar, miras payı üzerinde en azından belirli bir oranda hak sahibidir ve bu haktan "saklı pay" adı verilen payı talep ederler. Miras bırakanın ise, saklı paylı mirasçılarının haklarını gözeterek mal varlığı üzerinde tasarrufta bulunması beklenir. Dolayısıyla, miras bırakanın sınırsız bir tasarruf yetkisi yoktur. Ancak, miras bırakan sağlığında yaptığı bir mirasa sözleşmesi veya bir vasiyetname aracılığıyla üçüncü bir kişiye karşılıksız bir kazandırmada bulunmuş olabilir, örneğin evini bağışlamış olabilir. Bu durumda, saklı paylı mirasçılar, bu kazandırmanın miras bırakanın yasal sınırları içinde olmasını talep edebilirler. İşte bu talep için açılması gereken dava, tenkis davasıdır. İçindekiler1. Tenkis Davası Nedir?2. Tenkis Davası Açabilecek Saklı Paylı Mirasçılar3. Tenkis Davasında Miras Bırakanın Tasarruf Oranı3.1. Tenkise Tabi Olan Tasarruflar3.2. Tenkise Tabi Olmayan Tasarruflar4. Tenkise Tabi Tasarruflarda Sıralama (Tenkiste Sıra)5. Tenkis Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme6. Tenkis Davasında Hak Düşürücü Süre (Zamanaşımı)7. Tenkis Davasında Yargılama Süreci7.1. Tenkis Davasında Delil Sunumu7.2. Tenkis Davasında İspat Yükümlülüğü7.3. Tenkis Davasında Harç8. Tenkis İle Muris Muvazaası Arasındaki Farklar Nelerdir?9. Tenkis Davasında Mahkeme Masrafları Ve Avukatlık Ücreti Ne Kadardır?10. Sıkça Sorulan Sorular Tenkis davası, saklı paylı mirasçıların, miras bırakanın saklı paylarını ihlal ettiği durumlarda başvurabileceği bir hukuki süreçtir. Bu dava, miras bırakanın miras mal varlığındaki haksız veya hileli kazandırmaların saklı paylarına zarar vermesini engellemek veya azaltmak amacıyla açılır. Mirasçılar, mahkemeden miras bırakanın iradesinin saklı paylarına uygun şekilde düzenlenmesini talep ederler. Tenkis davası, saklı pay mirasçılarının haklarının korunmasını sağlar ve miras bırakanın iradesi ile saklı pay arasındaki dengeyi sağlar. 1. Tenkis Davası Nedir? Tenkis, hukuki bir terim olup "hafifletme" veya "indirgeme" anlamına gelir. Tenkis davası ise, miras bırakanın vasiyeti veya diğer mirasçılarla yapılan anlaşmalarda yer alan bazı hükümlerin geçersiz veya hükümsüz olduğu ileri sürülerek, bu hükümlerin etkilerini ortadan kaldırmak veya azaltmak amacıyla açılan bir davadır. Tenkis davası, bu hükümlerin mirasçılar üzerindeki etkisini hafifletmek veya ortadan kaldırmak için kullanılan bir hukuki süreçtir. Hukuk sistemimizde, bir kişi, vefatından sonra geride bırakacağı mirası kimin alacağını belirleme özgürlüğüne sahiptir. Ancak saklı pay mirasçıları bu durumda bir istisna oluşturur. Saklı pay mirasçıları, miras bırakanın mal varlığında ölümünden önce yapacağı bazı tasarruflara ve hatta sağlığında yapacağı bazı kazandırmalara rağmen saklı pay oranlarını korur. Mevzuatta, miras bırakanın saklı pay mirasçılarının haklarını ihlal etmesi doğrudan bir geçersizlik sebebi olarak düzenlenmemiştir. Yani saklı paylar ihlal edilse bile, mirasçılar miras bırakanın iradesine saygı gösterebilirler. Ancak, mirasçılar bu durumu kabul etmez ve haklarını korumak isterlerse, tenkis davası açarak bu hakkı kullanabilirler. Tenkis davasıyla saklı paylı mirasçı, miras bırakanın miras mal varlığı üzerindeki tasarruflarının haksız olduğunu, saklı payını azalttığını veya ortadan kaldırdığını ileri sürer. Mahkeme, tenkis davasını inceleyerek saklı payın korunması veya geri alınması yönünde bir karar verebilir. Böyle bir dava sonucunda, mahkeme saklı paylı mirasçının taleplerini kabul ederse, miras mal varlığından saklı paylı mirasçının haklarına uygun bir miktar ayrılır veya düzenlenir. Bu sayede, saklı paylı mirasçının yasal hakkı olan miras payı korunmuş olur. Tenkis davası genellikle, sözleşmede yer alan bir hükmün haksız, zararlı veya hileli olduğunu ileri sürerek bu hükmün etkilerini ortadan kaldırmayı veya azaltmayı amaçlar. Davayı açan taraf, sözleşmenin geçerliliğini etkileyen bir unsurun varlığını kanıtlamak zorundadır. Eğer tenkis davası kabul edilirse, mahkeme ilgili hükmü hükümsüz kılabilir, hafifletebilir veya değiştirebilir. 2. Tenkis Davası Açabilecek Saklı Paylı Mirasçılar Saklı pay, Türk Medeni Kanunu'na göre miras bırakanın malvarlığından yasal olarak mirasçılara ayrılması gereken asgari payı ifade eder. Saklı pay, mirasçılara öncelikli olarak tanınan ve miras bırakanın tasarrufta bulanma iradesi dikkate alınarak korunan bir haktır. Miras bırakanın malvarlığı üzerindeki tasarruflarında saklı payın korunması gerekmektedir. Türk hukukuna göre, miras bırakanın ana babası, çocukları, torunları ve eşi saklı paylı mirasçılar olarak kabul edilir. Bu mirasçılar, miras bırakanın malvarlığından miras alırken belirli oranlarda hak sahibidir. Tenkis davası açabilecek saklı paylı mirasçılar, Türk Medeni Kanunu'na göre aşağıdaki kişilerdir: Miras bırakanın ana babası Miras bırakanın çocukları Miras bırakanın torunları Miras bırakanın eşi Bu kişiler miras bırakanın saklı paylı mirasçıları olarak kabul edilir ve miras bırakanın malvarlığındaki miras paylarına yasal olarak hak sahibidirler. Saklı paylı mirasçılar, miras bırakanın vasiyeti veya diğer mirasçılar arasında yapılan anlaşmalar sonucunda saklı paylarının zarar gördüğünü iddia ederek tenkis davası açabilirler. Bu davada, miras bırakanın malvarlığı üzerindeki haksız kazandırmaların veya saklı payları azaltan hükümlerin düzeltilmesi veya iptal edilmesi talep edilebilir. Saklı Pay Oranları Saklı pay oranları Türk Medeni Kanunu 506. Maddede belirlenmiştir. Miras bırakanın altsoyunun (çocuklar ve torunlar) saklı pay oranı, yasal miras payının ½’si kadardır. Miras bırakanın anne ve babasının her biri için saklı pay oranı, yasal miras paylarının ¼’ü kadardır. Miras bırakanın eşinin saklı pay oranı, sağ kalan eşin saklı payı belirlenirken hangi zümre ile beraber mirasçı olduğuna göre değişiklik arz etmektedir. Sağ kalan eş, altsoy veya ana ve baba zümresiyle birlikte mirasçı olmuşsa, saklı pay oranı, yasal miras payının tamamıdır. Diğer hallerde ise yasal miras payının ¾’ü kadar saklı paya sahip olacaktır. Bu kişilerin saklı pay oranları azaltılamayacağı gibi “Mirastan Feragat”, “Mirasçılıktan Çıkarma”, “Mirasın Reddi” yazılarımızda belirtilen haller dışında saklı payları oranında mirastan mahrum bırakılmazlar. 3. Tenkis Davasında Miras Bırakanın Tasarruf Oranı Yukarıda belirtildiği üzere muris saklı paylı mirasçıların saklı pay oranları düşüldükten sonra miras üzerinde serbestçe tasarrufta bulunabilecektir. Örneğin, aksine bir düzenleme yapılmamışsa; tek bir oğlu olan babanın tüm mirası oğluna kalacaktır. Oğlun bu miras payı üzerindeki saklı payı ise yarı yarıya (½) olacaktır. Bu durumda baba, mal varlığının kalan yarısı (½) üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunabilecekken oğlun sahip olması gereken diğer yarısı üzerinde tasarrufa bulunmamalıdır. Miras bırakanın serbestçe tasarruf edebileceği kısmı belirlemek için tenkis hesabına esas alınacak terekenin doğru bir şekilde belirlenmesi gerekmektedir. Tenkis hesabında esas alınacak tereke şu şekilde belirlenecektir: Tereke Aktifleri–Cenaze Giderleri Tereke Borçları Tedbir Masrafları Birlikte Yaşayanların Üç Aylık Geçim Giderleri+Sağlararası Karşılıksız Kazandırmalar(Denkleştirmeye Tabi Kazandırmalar)(Tenkise Tabi Sağlararası Kazandırmalar)(Hayat Sigortası Satınalım Bedeli) Miras bırakanın, mirasını serbestçe tasarruf edebileceği kısmın hesaplanması yukarıdaki formülle yapılabilir. Bu amaçla öncelikle, miras bırakanın sahip olduğu taşınmazlar, para, alacak gibi malvarlığı değerleri belirlenmelidir. Tereke aktiflerinden miras bırakanın cenaze masrafları, tereke borçları, tedbir masrafları ve bakmakla yükümlü olduğu kişilerin üç aylık geçim masrafları çıkarılmalıdır. Ardından, bu bulunan bedele, yukarıda bahsedilen sağlararası kazandırmalar eklenerek miras bırakanın tenkise tabi terekesi hesaplanır. Hesaplanan bu tereke üzerinden, miras bırakanın saklı paylı mirasçılarının saklı pay oranları çıkarılarak, miras bırakanın serbestçe tasarruf edebileceği malvarlığı değeri belirlenmiş olur. 3.1. Tenkise Tabi Olan Tasarruflar Türk Medeni Kanunu m.565 tenkise tabi sağlararası kazandırmaları şu şekilde sıralamıştır: Miras bırakanın, mirasçılık sıfatını kaybeden yasal mirasçıya miras payına mahsuben yapmış olduğu sağlararası kazandırmalar. Geri verilmemek kaydıyla altsoyuna malvarlığı devri veya borçtan kurtarma yoluyla yaptığı kazandırmalar ya da alışılmışın dışında verilen çeyiz ve kuruluş sermayesi. Miras haklarının ölümden önce tasfiyesi maksadıyla yapılan kazandırmalar. Miras bırakanın serbestçe dönme hakkını saklı tutarak yaptığı bağışlamalar ve ölümünden önceki bir yıl içinde âdet üzere verilen hediyeler dışında yapmış olduğu bağışlamalar. Miras bırakanın saklı pay kurallarını etkisiz kılmak amacıyla yaptığı açık olan kazandırmalar. 3.2. Tenkise Tabi Olmayan Tasarruflar Tenkise tabi tasarruflar, emredici biçimde ve sınırlı sayıda düzenlenmiştir. Bu nedenle, kanunda düzenlenmemiş olan sağlar arası tasarruflar, ivazsız olarak yapılmış olsalar bile tenkise tabi tutulmazlar. Uygulamada en sık karşılaşılan örnekleri şunlardır; Adetler gereğince verilen hediyeler. Miras bırakanın serbestçe dönme hakkını saklı tutmadığı ve ölümünden önceki bir yıldan daha önce yapmış olduğu bağışlamalar. Ahlaki bir ödevin yerine getirilmesi amacıyla verilen şeyler. Kazanılmamış haktan feragat edilmesi. Eşler arasındaki mal rejiminden kaynaklanan talepleri. 4. Tenkise Tabi Tasarruflarda Sıralama (Tenkiste Sıra) Tenkiste sıra ise Türk Medeni Kanunu m.570’te düzenlenmiştir. Buna göre: İlk olarak ölüme bağlı tasarruflardan, her birinden orantılı olarak yapılır. Saklı pay ihlalinin devam etmesi halinde, ikinci olarak sağlararası tasarruflardan, en yeni tarihliden en eskiye doğru tenkis yapılır. Saklı pay ihlali hala giderilemezse, üçüncü olarak, kamuya yararlı ölüme bağlı tasarruflardan, her birinden orantılı olarak tenkis yapılır. Saklı paylı mirasçılarının saklı paylarını almaları halen sağlanamamış olur ise, dördüncü olarak kamuya yararlı sağlararası kazandırmalardan, en yeni tarihliden eskiye doğru tenkis gerçekleştirilecektir. Bu şekilde, tenkis işlemi öncelikli olarak ölüme bağlı tasarruflardan başlayarak, saklı payların korunmasını sağlamaya yönelik adımlarla devam eder. Ancak her durum özel koşullara bağlı olarak farklılık gösterebilir. 5. Tenkis Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme Tenkis davasında yetki ve görevli mahkeme aşağıdaki kurallara göre belirlenir: Yetki: Tenkis davasında yetki, genel yetki ve özel yetki olmak üzere iki şekilde değerlendirilir. Genel yetki, miras bırakanın en son yerleşim yeri mahkemesinde bulunur. Dolayısıyla tenkis davası, miras bırakanın en son yerleşim yeri mahkemesinde açılabilir. Miras bırakanın Türkiye’de yerleşim yeri bulunmuyorsa, miras bırakanın taşınmaz malvarlığının bulunduğu yerde tenkis davası açılabilir. Görevli Mahkeme: Tenkis davasında görevli mahkeme, Asliye Hukuk Mahkemesi'dir. Asliye Hukuk Mahkemeleri, miras hukuku konularında yetkilendirilmiş mahkemelerdir ve tenkis davaları bu mahkemelerde görülür. 6. Tenkis Davasında Hak Düşürücü Süre (Zamanaşımı) Tenkis davasında zamanaşımı süresi, Türk Medeni Kanunu'nun 571. maddesi tarafından belirlenmiştir. Buna göre, mirasçıların saklı paylarına tecavüz edildiğini öğrendikleri anda tenkis davası açma hakkı doğar ve bu hakkın kullanılması için bir yıllık bir süreleri vardır. Eğer mirasçılar bu bir yıllık süre içinde tenkis davası açmazlarsa, hakları zamanaşımına uğrar. Mirasçılar, saklı paylarının zedelendiğini öğrendiklerinden itibaren bir yıl içinde tenkis davası açmalıdırlar. Aksi takdirde, bu sürenin sonunda tenkis davası açma hakları düşer. Her halükarda, miras bırakanın ölüm tarihinden itibaren on yıl geçtikten sonra tenkis davası açma hakkı düşer. Vasiyetnamelerle ilgili dava açma hakkı ise, vasiyetnamenin açıldığı tarihten itibaren ve diğer tasarruflar hakkında mirasın açılmasından itibaren on yıl geçmekle düşer. Konuya ilişkin daha detaylı bilgi almak için Vasiyetnamenin İptali başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Bu süreler, tenkis davasını açmayı düşünen mirasçıların dikkate almaları gereken önemli zaman sınırlamalarıdır. Eğer belirtilen süreler içinde davayı açmazlarsa, tenkis davası açma haklarını kaybederler. 7. Tenkis Davasında Yargılama Süreci 7.1. Tenkis Davasında Delil Sunumu Tenkis davasında delil sunumu, davanın başarılı bir şekilde ilerlemesi ve sonuçlandırılması için önemli bir aşamadır. Taraflar, iddia ve savunmalarını desteklemek amacıyla mahkemeye deliller sunabilirler. Deliller, davanın doğru şekilde değerlendirilmesi için gerekli kanıtları sağlar. Tenkis davasında sunulabilecek deliller şunları içerebilir: Belge ve Kayıtlar: Miras bırakanın malvarlığına ilişkin tapu kayıtları, banka hesapları, borç senetleri, alacak belgeleri gibi belgeler delil olarak sunulabilir. Şahit Beyanları: Miras bırakanın sağlığında veya ölümünden önceki dönemde tanıklık yapabilecek kişilerin ifadeleri, davayı desteklemek veya çürütmek amacıyla sunulabilir. Örneğin, miras bırakanın sağlığında saklı paylı mirasçılara yapmış olduğu kazandırmalara ilişkin tanık ifadeleri önemli olabilir. Bilirkişi Raporları: Mahkeme tarafından atanacak bir bilirkişi, miras bırakanın malvarlığının değerini veya yapılan kazandırmaların saklı payları etkileyip etkilemediğini belirlemek için inceleme yapabilir ve rapor sunabilir. Vasiyetname ve Anlaşmalar: Miras bırakanın vasiyetnamesi ve diğer mirasçılarla yapılan anlaşmalar, tenkis davasının nedenine ilişkin deliller olabilir. Bu belgelerin doğruluğu ve geçerliliği mahkeme tarafından değerlendirilecektir. Diğer Deliller: Telefon kayıtları, yazışmalar, fotoğraflar, video kayıtları gibi diğer deliller de davada sunulabilir. Bu delillerin doğruluğu ve ilgisi mahkeme tarafından değerlendirilecektir. Delillerin sunumu, HMK hükümleri gereğince yapılmalıdır. Tarafların delilleri sunmaları için belirlenen sürelere ve mahkeme tarafından belirlenen prosedürlere uymaları önemlidir. 7.2. Tenkis Davasında İspat Yükümlülüğü Tenkis davasında ispat yükümlülüğü, davayı açan tarafın yani saklı paylı mirasçının üzerindedir. Saklı paylı mirasçı, miras bırakanın tasarruflarının saklı paylarına tecavüz ettiğini iddia ettiği için bu iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür. 7.3. Tenkis Davasında Harç Tenkis davaları nispi harca tabidir. Miras hukuku kapsamında, miras bırakanın ölümüyle geride bıraktığı malvarlığı ve bu malvarlığındaki saklı pay oranları, yani tenkis hesabının yapılması genellikle dava açıldığı anda tam olarak belirlenememektedir. Bu nedenle, davanın açıldığı sırada genellikle düşük bir bedel gösterilerek harç ödenmektedir. Davanın ilerleyen aşamalarında, bilirkişi tarafından tenkis hesabı yapıldıktan sonra, harç miktarı tamamlanmakta ve talep edilen miktar artırılabilmektedir. Öte yandan, aslında tenkis davasından farklı bir dava olan "muris muvazaasına dayalı tapu iptal ve tescil davası" uygulamada tenkis davasıyla birlikte terditli olarak açılabilmektedir. Muris muvazaası davası ve her iki dava türünün karşılaştırılmasıyla ilgili daha detaylı bilgi için "Muris Muvazaasına Dayalı Tapu İptal ve Tescil Davası" başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 8. Tenkis İle Muris Muvazaası Arasındaki Farklar Nelerdir? Tenkis davası ve muris muvazaası davası, farklı hukuki kavramlar ve temellere dayanan iki ayrı dava türüdür. İşte tenkis ile muris muvazaası arasındaki temel farklar: Amaç: Tenkis davası, miras bırakanın tasarruflarının saklı payları ihlal ettiğini iddia eden mirasçıların haklarını korumak amacıyla açılan bir davadır. Muris muvazaası davası ise, bir malvarlığı aktarımının gerçek değil, sahte veya dolaylı bir şekilde gerçekleştiğini iddia eden tarafın, bu işlemi iptal etmek veya geçersiz kılmak için açtığı bir davadır. Taraflar: Tenkis davasında saklı paylı mirasçılar davacı taraf olurken, muris muvazaası davasında malvarlığı aktarımına taraf olan kişi veya kuruluşlar davalı taraf olabilir. Hukuki Dayanak: Tenkis davası, miras hukuku kurallarına dayanır ve miras bırakanın tasarruflarının saklı paylarına tecavüz edildiği iddiasına dayanır. Muris muvazaası davası ise, hukuki muvazaanın varlığına dayanır, yani gerçekte yapılan işlemin görünüşünden farklı bir amaçla gerçekleştiği iddiasına dayanır. İspat Yükümlülüğü: Tenkis davasında ispat yükümlülüğü mirasçılara aittir. Saklı paylı mirasçılar, miras bırakanın tasarruflarının saklı paylarına tecavüz ettiğini ispatlamak zorundadırlar. Muris muvazaası davasında ise, hukuki muvazaa iddiasını ortaya koyan tarafın, sahte veya dolaylı amaçla gerçekleştirildiğini kanıtlaması gerekmektedir. Tenkis davasında hüküm, saklı paylı mirasçıların haklarının korunmasını sağlayacak şekilde tasarrufların geçersiz kılınması veya etkisinin hafifletilmesini içerebilir. Muris muvazaası davasında ise, hüküm gerçekleşen malvarlığı aktarımının iptal edilmesini veya geçersiz kılınmasını gerektirebilir. 9. Tenkis Davasında Mahkeme Masrafları Ve Avukatlık Ücreti Ne Kadardır? Tenkis davasında mahkeme masrafları ve avukatlık ücreti, birçok faktöre bağlı olarak değişebilir. Genellikle davaya konu olan mirasın değeri, davanın karmaşıklığı, süresi ve avukatın tecrübesi gibi faktörler, masrafların ve ücretlerin belirlenmesinde rol oynar. Mahkeme masrafları, davanın değeri üzerinden ödenecek harçlar, keşif ücreti, bilirkişi ücretleri, posta masrafları ve diğer hukuki işlemler için ödenmesi gereken masrafları içerir. Bu masraflar, davanın açıldığı mahkemenin genel uygulamalarına ve her yıl güncellenen resmi tarifelere göre değişir. Avukatlık ücreti, miras avukatının dava sürecinde harcadığı zaman ve emek, davanın karmaşıklığı ve avukatın deneyimi gibi faktörlere bağlı olarak belirlenir. Avukatlık ücretleri, avukatlar arasında farklılık gösterebilir ve genellikle saatlik ücret, sabit ücret veya davanın sonucuna bağlı olarak alınan bir yüzdelik şeklinde belirlenebilir. Tenkis davasında mahkeme masrafları ve avukatlık ücreti hakkında kesin bir rakam vermek zordur, çünkü her dava farklıdır ve değişken unsurlar içerir. Bu nedenle, tenkis davası açmadan önce, davaya bakacak avukat ile avukatlık ücreti konusunda net bir anlaşma yapmanız önemlidir. Avukatınız size, masrafların ve ücretlerin nasıl hesaplandığına dair bilgi verebilir ve size tahmini bir maliyet sunabilir. 10. Sıkça Sorulan Sorular Tenkis Davası Hangi Durumlarda Açılabilir? Miras bırakanın vasiyet veya diğer mirasçılar ile yaptığı anlaşmalarda yer alan bazı hükümlerin geçersiz veya hükümsüz olduğunu Bu gibi durumlarda saklı paylı mirasçılar, tenkis davası açarak miras bırakanın tasarruflarının etkisini hafifletmeyi veya saklı paylarını korumayı amaçlarlar.Tenkis davası aşağıdaki durumlarda açılabilir:* Miras bırakanın vasiyetnamesinde saklı paylı mirasçıların saklı paylarını ihlal eden hükümler bulunması durumunda.* Miras bırakanın, mirasçılar arasında yapılan anlaşmalarla saklı paylı mirasçıların haklarını sınırlayan veya ortadan kaldıran hükümler içermesi durumunda.* Miras bırakanın, saklı paylı mirasçılara karşı gerçekleştirdiği ölüme bağlı tasarruflarla saklı payları ihlal etmesi durumunda açılabilir. Tenkis Davasını Kimler Açabilir? Tenkis davası saklı paylı mirasçılar tarafından açılabilir. Saklı paylı mirasçılar, miras bırakanın ölümüyle birlikte miras hukukuna göre belirlenen saklı pay oranlarına sahip kişilerdir. Bu mirasçılar, miras bırakanın tasarruflarının saklı paylarını ihlal ettiğini düşündüklerinde tenkis davası açabilirler. Tenkis davası, miras bırakanın yapmış olduğu ölüme bağlı tasarrufların veya sağlararası kazandırmaların saklı paylarını zedelediğini iddia ederek, bu hükümlerin geçersiz kılınması veya etkisinin hafifletilmesi amacıyla açılır. Miras Davalarında Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda miras davalarında, Miras Avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak tenkis ve muris muvazzası davalarının karmaşık yapısı nedeniyle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce Miras Avukatı olarak tanımlanan Miras Hukuku alanında hizmet veren tecrübeli avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz.   Miras Avukatı Nedir? Miras avukatı, miras hukuku alanında uzmanlaşmış ve miras konularında hukuki danışmanlık ve temsil hizmetleri sunan bir avukattır. Miras avukatları, mirasçılar, vasiyetnameler, tenkis davaları, mirasın paylaşımı, mirasın yönetimi, miras hukuku uyuşmazlıkları ve diğer miras hukuku konularında müvekkillerine yardımcı olurlar.Miras avukatı, mirasçıların haklarını korumak, yasal gereklilikleri yerine getirmek, hukuki süreçleri etkin bir şekilde yönetmek ve miras hukukuyla ilgili sorunları çözmek için önemli bir rol oynar. Miras hukukuyla ilgili konularda profesyonel bir avukatın danışmanlığı, müvekkillerin hukuki süreçleri daha kolay ve güvenilir olarak yönetilmesini sağlamaktadır. Miras Avukatının Önemi Nedir? Miras avukatının önemi birkaç açıdan ortaya çıkmaktadır:Hukuki Danışmanlık: Miras avukatları, miras hukuku alanında sahip oldukları bilgi ve deneyimleriyle,. Müvekkillerine miras hukukuyla ilgili doğru bilgileri sağlar, haklarını ve sorumluluklarını anlatır ve en uygun hukuki stratejiler sunar.Uyuşmazlık Çözümü: Miras avukatları, miras hukuku uyuşmazlıklarının çözümünde müvekkillerini temsil eder. Miras paylaşımı, vasiyetin yorumlanması, tenkis davaları gibi durumlarda ortaya çıkan anlaşmazlıkları ele alır, müvekkillerini yargı sürecinde temsil eder ve müvekkillerinin haklarının korunmasını sağlar.Beyanname ve Müracaat İşlemleri: Miras avukatları, gerekli belgelerin düzenlenmesi, başvuruların yapılması ve diğer hukuki işlemlerin gerçekleştirilmesi konusunda yardımcı olurlar. Mirasın paylaşılması sürecindeki formalitelerin doğru şekilde yerine getirilmesini sağlarlar ve müvekkillerinin hukuki işlemleri güvenilir bir şekilde gerçekleştirmesini sağlarlar.Hukuki Süreçlerin Yönetimi: Miras avukatları, müvekkillerinin hukuki süreçleri etkin bir şekilde yönetmelerine yardımcı olur. Mirasın dağıtımı, varlık değerlemeleri, vergi konuları gibi karmaşık hukuki süreçlerde müvekkillerinin yanında yer alır ve gereken adımları atar. Excerpt: Murisin aksi yöndeki tasarruflarıyla saklı payları ihlal edilen mirasçılar ve bazı durumlarda saklı pay mirasçılarının alacaklıları, tenkis davası açarak ihlale konu tasarrufların iptalini sağlayabilirler. ### Mirasın Reddi Süresi Mirasın reddi süresi, mirasçıların mirası reddetme hakkını kullanmak için sahip olduğu süreyi ifade eder. Türk Medeni Kanunu'na göre, mirasın reddi süresi üç aydır. Yasal mirasçılar, miras bırakanın ölümünden itibaren üç ay içerisinde mirası reddetmelidirler. Bu süre içinde mirası reddetmeyen mirasçı, mirası otomatik olarak kabul etmiş sayılır. Mirasın reddi süresi, yasal mirasçılar ve atanmış mirasçılar için aynı olmakla birlikte, bu üç aylık hak düşürücü sürenin başlangıç tarihi bazı durumlarda farklılık gösterebilir. Yasal mirasçılar mirasçı olduklarını öğrendikleri tarihten itibaren üç ay içinde, atanmış mirasçılar ise miras bırakanın vasiyetnamesinin kendilerine resmen bildirilmesinden itibaren üç ay içinde mirası reddetmelidir. “Reddi Miras” olarak da bilinen “Mirasın reddi”, kavramı, mirasçının mirasın doğurduğu hakları ve borçları kabul etmemesini ifade eder. 1. Mirasın Gerçek Reddi – Mirasın Hükmen Reddi Mirasın Gerçek Reddi, mirasçının kendi iradesiyle mirası reddetmesidir. Mirasın reddeden mirasçı, mirasın doğurduğu hakları ve borçları kabul etmediğinden, miras üzerinde hiçbir hak iddia edemez. Bu nedenle mirası reddeden mirasçı, mirasın paylaşımına katılamaz ve mirasın aktifleriyle ilgili hiçbir hakka sahip olmaz. Mirasın Hükmen reddi ise, miras bırakanın ölümü tarihinde borçlarını ödemeden aciz olduğunun açıkça belli olması veya bu durumun resmen tespit edilmesidir. Bu durumda miras kanun gereği hükmen reddedilmiş sayılmasıdır. Miras bırakanın ölümü anındaki malvarlığı, borçlarını karşılamaya yetmiyorsa miras bırakanın ödemeden aciz olduğu kabul edilir. Konuya ilişkin detaylı bilgi için “Mirasın Reddi” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Reddi Miras Süresi 2.1. Mirasın Gerçek Reddinde Süre Türk Medeni Kanunu (TMK)’nun 606. maddesine göre mirasın reddi süresi üç aydır. Bu süre hak düşürücü süre niteliğinde olup durması veya kesilmesi söz konusu değildir. Ret beyanının süresinde yapıldığının kabul edilebilmesi için üç aylık hak düşürücü süre dolmadan Sulh Hukuk Mahkemesine ulaşması gerekir. Mahkeme süreye uyulup uyulmadığı mahkemece resen dikkate alınır. Bazı istisnai hallerde mirasın reddi süresinin uzatılması mümkün olabilir. Uzatma talebi, Sulh Hukuk Hâkimine yöneltilmelidir. Bu istisnai durumlara dair ayrıntılara aşağıda ayrıca değinilmiştir. 2.2. Mirasın Hükmen Reddinde Süre Terekenin borca batık olması, miras bırakanın ölümü anında sahip olduğu malvarlığının borçlarını karşılamaya yetmiyor olmasıdır. Bu durumda mirasın hükmen reddedildiği kabul edilir. Yani mirasçılar, herhangi bir beyanda bulunmasa da mirası reddetmiş sayılırlar. Bu nedenle hükmen reddin söz konusu olduğu durumlarda üç aylık süre gibi sınırlı bir süre öngörülmemiştir. 3. Mirasın Reddi Süresinin Başlangıcı 3.1. Yasal Mirasçılar İçin Mirasın Reddi Süresi Mirası red etmek isteyen yasal mirasçıların, miras bırakanın ölümünü öğrendikleri tarihten itibaren üç ay içinde reddi miras yapması gerekir. Yasal mirasçılar için mirasın reddi süresi kural olarak, miras bırakanın ölümüyle başlayacaktır. Ancak yasal mirasçı kendisinin mirasçı olduğunu, miras bırakanın ölüm tarihinden daha sonraki bir zamanda öğrenmişse, mirasın reddi süresi ölümle değil, öğrenme tarihi itibariyle başlayacaktır. TMK Madde 606- Miras, üç ay içinde reddolunabilir. Bu süre, yasal mirasçılar için mirasçı olduklarını daha sonra öğrendikleri ispat edilmedikçe mirasbırakanın ölümünü öğrendikleri; …………………….. tarihten işlemeye başlar.” 3.2. Atanmış Mirasçılar İçin Mirasın Reddi Süresi Vasiyetname ile atanmış mirasçılar ise vasiyetnamenin kendilerine resmen bildirilmesinden itibaren üç ay içinde mirası reddetmelidir. TMK Madde 606- Miras, üç ay içinde reddolunabilir. ……………….. vasiyetname ile atanmış mirasçılar için mirasbırakanın tasarrufunun kendilerine resmen bildirildiği tarihten işlemeye başlar. Vasiyetnamenin atanmış mirasçıya hangi usulle bildirileceği Türk Medeni Kanunun 597. Maddesinde ilgililere tebliğ başlığı ile hüküm altına alınmıştır. Buna göre: Madde 597- Mirasta hak sahibi olanların her birine gideri terekeye ait olmak üzere, vasiyetnamenin kendilerine ilişkin kısımlarının onaylı bir örneği hâkim tarafından tebliğ edilir. Nerede olduğu bilinmeyenlere vasiyetnamenin kendilerine ilişkin kısımları ilân yolu ile tebliğ olunur. 3.3. Mirası Reddetmeden Ölen Mirasçının Ret Hakkının Mirasçısına Geçmesi Durumunda Mirasın Reddi Süresi Türk Medeni Kanunu 608. Maddesi uyarınca: “Mirası reddetmeden ölen mirasçının ret hakkı kendi mirasçılarına geçer. Bu mirasçılar için ret süresi, kendilerinin mirasbırakanına mirasın geçtiğini öğrendikleri tarihten başlar. Ancak bu süre, kendilerinin mirasbırakanından geçen mirasın reddi için mirasçıya tanınan süre dolmadıkça sona ermez. Ret sonucunda miras daha önce mirasçı olmayanlara geçerse; bunlar için ret süresi, önceki mirasçılar tarafından mirasın reddedildiğini öğrendikleri tarihten işlemeye başlar.” 3.4. Koruma Önlemi Olarak Tereke Yazımı Varsa Mirasın Reddi Süresi Mirasçıların talebi veya hâkimin inisiyatifiyle, miras bırakanın mallarının korunması ve hak sahiplerine geçmesi için çeşitli önlemler alınabilir. Bu önlemlerden birisi de, miras bırakanın geride kalan mal varlığının tespit edilmesi amacıyla "terekenin yazılması" işlemidir. Terekedeki malların tespiti için yapılan bu işlem tamamlandığında, sulh hukuk hakimi, bu durumu mirasçılara bildirir. Söz konusu bildirimi alan her bir yasal ve atanmış mirasçı, bildirimin kendilerine tebliğ tarihinden itibaren 3 ay içinde mirası reddetme hakkına sahiptir. 3.5. Sonra Gelen Mirasçılar Yararına Mirasın Reddinde Süre Türk Medeni Kanunun 614. Maddesi uyarınca, “Mirasçılar, mirası reddederken, kendilerinden sonra gelen mirasçılardan mirası kabul edip etmeyeceklerinin sorulmasını tasfiyeden önce isteyebilirler. Bu takdirde ret, sulh hâkimi tarafından daha sonra gelen mirasçılara bildirilir; bunlar bir ay içinde mirası kabul etmezlerse reddetmiş sayılırlar. Bunun üzerine miras, iflâs hükümlerine göre tasfiye edilir ve tasfiye sonunda arta kalan değerler, önce gelen mirasçılara verilir.” 3.6. Reddi Miras Süresinin Uzatılması Türk Medeni Kanunu’nun 615. Maddesi uyarınca: “Önemli sebeplerin varlığı hâlinde sulh hâkimi, yasal ve atanmış mirasçılara tanınmış olan ret süresini uzatabilir veya yeni bir süre tanıyabilir.” Süre uzatma talebine gerekçe olabilecek önemli sebeplerin neler olduğu kanunda açıkça sayılmamıştır. Süre uzatma talebinin kabulü veya reddinin takdiri, Sulh Hukuk Hakimine aittir. Sulh Hukuk Hakimi, süre uzatma talebini değerlendirirken, hastalık, kaza, terekenin aktif ve pasiflerinin tam olarak belirlenememesi gibi durumları önemli sebepler olarak değerlendirebilir ve sürenin uzatılmasına karar verebilir. 4. Mirası Reddetme Hakkını Kullanmadan Önce Ölen Mirasçının Durumu Türk Medeni Kanunu’nun 608/I. maddesine göre; “Mirası reddetmeden ölen mirasçının ret hakkı kendi mirasçılarına geçer.” Mirasın reddetme hakkı, yasal ve atanmış mirasçılara aittir. Ancak mirası reddetmeyi düşünen bir mirasçı, ölmeden önce ret hakkını kullanmamışsa, bu hakkı onun yerine geçen mirasçıya geçer. Bu durumda, mirası reddedenin yerini alan mirasçının iki çeşit ret hakkı vardır. İlki, kendi miras bırakanından kalan mirası reddetme hakkı; diğeri ise kendi miras bırakanına kalan ve onun yerini aldığı için dolaylı olarak kendisine geçen mirası reddetme hakkıdır. Türk Medeni Kanunu’nun 608/II. maddesine göre; “Bu mirasçılar için ret süresi, kendilerinin miras bırakanına mirasın geçtiğini öğrendikleri tarihten başlar. Ancak bu süre, kendilerinin miras bırakanından geçen mirasın reddi için mirasçıya tanınan süre dolmadıkça sona ermez.” Bu madde hükmüne göre iki farklı süre öngörülmüştür. İlk olarak, mirasçının mirası reddetme süresi olan üç aylık süre bulunmaktadır. Bu süre içinde mirasçı, kendi mirası reddetme hakkını ve kendisine dolaylı olarak geçen mirası reddetme hakkını kullanabilir. Kanunda öngörülen ikinci süre, mirasçının ret hakkına sahip olduğu mirasın, kendi miras bırakanına geçtiğini öğrendiği andır. Bu süre, ikinci mirastan sonra öğrenilen durumlarda önem arz eder. Üç aylık süre, bu öğrenme anından itibaren başlayacaktır. 5. Mirası Ret Hakkının Daha Önce Mirasçı Olmayanlara Geçmesi Türk Medeni Kanunu’nun 608/III. maddesine göre; “Ret sonucunda miras daha önce mirasçı olmayanlara geçerse; bunlar için ret süresi, önceki mirasçılar tarafından mirasın reddedildiğini öğrendikleri tarihten işlemeye başlar.” Yasal mirasçılardan bir kısmı tarafından mirası reddetme hakkı kullanılmış olabilir. Bu durumda, miras diğer yasal mirasçılara geçer. Yani mirası reddeden kimse, diğer mirasçıların miras üzerinde hakkı doğmamış gibi kabul edilir. Örnek vermek gerekirse; dedenin vefatından sonra baba mirası reddederse, artık torun mirasın doğrudan hak sahibi olacaktır. Bu durumda, eğer torun da mirası reddetmek niyetinde ise, babasının mirası reddettiğini öğrendiği tarihten itibaren üç ay içinde ret hakkını kullanmalıdır. Dolayısıyla, kalan mirasçılar için ret süresi, diğer mirasçıların ret işlemini gerçekleştirdiği tarihten itibaren başlayacaktır. Ancak bir mirasçı, kendi miras bırakanından kalan mirası reddedip, aynı anda miras bırakanına kalan mirası kabul edemez. Çünkü ilk miras, ona mirası reddetmeden ölen kendi miras bırakanının terekesinin bir parçası olarak kendisine geçmektedir. Diğer taraftan, miras hukukunun konusuna, kapsamına, mirasçılık kavramının detaylarına ve ilgililerinin yasal hak ve yükümlülüklerine ilişkin detaylı incelememize “Miras Hukuku Nedir?” başlıklı yazımızdan ulaşabilirsiniz. Excerpt: Türk Medeni Kanunu'na göre, mirasın reddi süresi üç aydır. Yasal mirasçılar, miras bırakanın ölümünden itibaren üç ay içerisinde mirası reddetmelidirler. Bu süre içinde mirası reddetmeyen mirasçı, mirası otomatik olarak kabul etmiş sayılır. ### Yurtdışı Adli Tebligat Usulü Tebligat; kanunun öngördüğü esas ve usuller uyarınca hukuki işlemlerin, muhataplarına resmi bir şekilde bildirilmesi ve bu hususun belgelendirilmesi işlemidir. Dolayısıyla tebligat işlemi, haber verme fonksiyonunun yanı sıra, ilgilisine haber verildiğinin de tespit edilmesini sağlamaktadır. Kendilerine karşı hukuki işlemlerde bulunulan kişilerin bu hususlardan haberdar olması, yargılamanın işleyişi için oldukça önemlidir. Zira sürelerin başlangıcı da yapılan tebliğlere göre belirlenmektedir. Bu sebeplerden dolayı tebligat sürecinin hızlı işlemesi ve basit yapılandırılması etkin bir yargılama süreci bakımından elzemdir. Türkiye, gerek uluslararası sözleşmeler gerekse ikili anlaşmalar uyarınca çeşitli ülkelerle adli yardımlaşma ve tebligat usullerine yönelik düzenlemeler yapmıştır. Ancak yurtdışına yapılacak tebligatlarda uluslararası sözleşme veyahut ikili anlaşmaların mevcut olmaması halinde 7201 sayılı Tebligat Kanunu‘nun uygulanması gündeme gelecektir. Dünyanın küreselleşmeye başlamasıyla birlikte, uyuşmazlıklar artık ülke içi ile sınırlı kalmamakta, uyuşmazlığın taraflarının farklı ülkelerde ikamet ettiği hallere sıklıkla rastlanmaktadır. Dolayısıyla, uyuşmazlığın taraflarının, haklarında yapılan yargılamadan haberdar olabilmesi için, uluslararası bir tebligat sistemi geliştirilmesi mecbur hale gelmiştir. 1. Uluslararası Sözleşmelerde Tebligat 7201 sayılı Kanun’un 25 ilâ 27. maddelerinde yurtdışına yapılacak tebligat uygulaması gösterilmiştir. İşbu hükümler uyarınca, yabancı memlekete yapılacak olan tebligat, o memleketin yetkili makamı vasıtası ile yapılır. Bunun için anlaşma veya o ülke kanunları müsait ise, o yerdeki Türkiye siyasi memuru veya konsolosu, tebligat yapılmasını yetkili makamdan ister. Ancak bu sürecin pratikte işlemesi oldukça zor olduğundan birçok ülkenin de katılımı ile birlikte Lahey Sözleşmeleri imzalanmıştır. Esasen, uygulamada öncelikli olarak kullanılan Lahey Sözleşmesi, 1965 tarihli Hukuki veya Ticari Konularda Adli ve Gayri Adli Belgelerin Yabancı Memleketlerde Tebliğine Dair Sözleşme’dir. Sözleşme’nin uygulanmasını kolaylaştırılabilmek amacıyla, her üye devlet kendi bünyesinde, Merkezi Makam tayin etmiş ve tebliğleri kabul etmek, işlem yapmak hususlarında doğrudan Merkezi Makam yetkili kılınmıştır. İşbu sözleşme hükümlerinin uygulanabilmesi için hem tebligatı yapacak ülke hem de muhataba tebligat yapılacak ülkenin sözleşme tarafı olması gerekmektedir. Ayrıca tebliğ edilecek belgelerin hukuki veya ticari konulara ilişkin olması gerekmektedir. Başka bir deyişle, kamu hukuku kaynaklı uyuşmazlıklar sözleşmenin kapsam alanı dışında bırakılmıştır. Sözleşmenin uygulanabilmesi için muhatabın, tebligatı yapacak ülkenin veya başka bir ülkenin vatandaşı olması hususunda herhangi bir ayrım mevcut değildir. Ancak muhatap, tebligatı yapacak ülkenin vatandaşıysa o devletin diplomatik memurları aracılığı ile de tebligat yapılabilmesi mümkündür. Açıklandığı üzere uluslararası tebligat gönderimleri yapabilmek için bazı şartların sağlanmış olması gerekmektedir. 2. Yurtdışına Adli Tebligat Gönderme Usulü Bir üst başlıkta bahsettiğimiz şartların sağlanması halinde aşağıdaki usul izlenerek yurtdışına tebligat gönderilebilmektedir: Tebliğ Talepnamesi (184 Formu)İşbu evrak, 4 sayfadan oluşacak şekilde sırasıyla talepname sayfası, tasdikname, tebliğ edilecek evrakın özeti ve muhatabın kimliği ve adresini ihtiva etmelidir. Uygulamada 184 formu olarak da adlandırılmaktadır. Adalet Bakanlığının tebliğ ve genelgeleri ile 1965 tarihli Lahey Sözleşmesinin ekinde de matbu olarak bu form mevcut olup il ve ilçelerin Cumhuriyet Başsavcılıklarından edinilmesi mümkündür. Talepname SayfasıTalep edenin kimliği ve adresi, muhatap makamın kimliği ve adresi ile yabancı ülkede kendisine tebliğ yapılacak gerçek veya tüzel kişinin kimlik ve adresi, evrak listesi ve talep eden makamın kimlik ve adresi ile tebliğ şeklinden oluşmaktadır. Tebliğ Şekli1965 tarihli Lahey Sözleşmesinin 5. madde hükmü taraflara tebligatın şekli konusunda seçimlik hak tanımıştır. Buna göre üç farklı tebligat şekli kararlaştırılabilmektedir: Tebligatın yapılacağı ülkenin tebliğ usulüne göre yapılabilir. Hatta taraflar herhangi bir seçimde bulunmadıysa doğrudan bu şekilde tebligat yapılır.Taraflar kendi aralarında özel bir tebligat usulü kararlaştırmış olabilirler. Ancak bu kararlaştırılan usulün talep edilen devletin hukuk kurallarına aykırı olmaması gerekmektedir. Bu iki yol haricinde kabul eden muhataba teslim edilerek de tebliğ olunabilir. Ancak bu üç halde de, Merkezi Makam veya bu makamın yetkili kıldığı kişiler vasıtasıyla usulüne uygun tebligat yapılabilecektir. Lahey Sözleşmesinin amacı uygulamada pratikliği sağlamak olduğundan, Sözleşme’nin 2. maddesinde “resmi tasdik veya benzeri bir formaliteye lüzum kalmaksızın” doğrudan Merkezi Makama muhatap olunacağı tekrar vurgulanmıştır. 3. Tebligatta Kullanılması Gereken Dil Talepname evrakının dili konusunda da 1965 Lahey Sözleşmesi’nin 7. maddesi esas alınmalıdır: 1965 Lahey Sözleşmesi Madde 7 -“İşbu Sözleşmeye ekli numunelerde basılı olarak yer alan terimler, bütün hallerde Fransızca veya İngilizce olarak yazılmalıdır. Bu terimler, belgenin çıktığı memleketin resmi dilinde veya resmî dillerinden biri ile de yazılabilir. Bu terimlere tekabül eden boş yerler talep edilen Devletin dili ile veya Fransızca veya İngilizce olarak doldurulmalıdır.” Dolayısıyla talepname evrakı hem Türkçe hem de talep edilen devletin kabul ettiği bir yabancı dilde iki nüsha olarak hazırlanmalıdır. Ancak tebliğ edilecek evrakın kendisinin yabancı dile tercüme edilmiş olması ancak talep edilen devlet bunu talep ettiyse aranmaktadır. Uygulamada devletlerin genellikle bunu talep ettikleri görülmektedir. Son olarak gerekli tüm evraklar hazırlandıktan sonra bunların Dış İlişkiler ve Avrupa Birliği Genel Müdürlüğüne gönderilmesi gerekmektedir. Bakanlıkta talep incelendikten ve uygun görüldükten sonra ilgili ülkenin merkezi makamına tebligat yapılacaktır. 4. Yurtdışında Bulunan Türk Vatandaşına Tebligat Gönderimi 7201 sayılı Tebligat Kanununun 25/b maddesine göre; yurtdışında bulunan Türk vatandaşlarına tebligat o yerdeki Türkiye siyasî memuru veya konsolosu tarafından yapılabilir. Bu itibarla tebliği yapılacak evrak adli mercilerimizce doğrudan, ilgilinin adresinin bulunduğu yerdeki Büyükelçiliğimize veya Başkonsolosluğumuza gönderilebilir. Yurtdışında ikame eden devlette resmi görevi olan vatandaşlar için ise 7201 sayılı Tebligat Kanunu m.27/1’de, tebligatın Dışişleri Bakanlığı vasıtasıyla yapılacağı belirtilmiştir. Tebliği istenilen belgeler düzenlenecek tebliğ mazbatalı zarf içine konularak, üst yazılı bir halde doğrudan Dışişleri Bakanlığına gönderilir. Tebligat evrakının yabancı dile tercümesine gerek yoktur. 5. Uygulanacak Hukuk Kurallarının Belirlenmesi Yurtdışına yapılacak tebligatın birden çok kaynağı olduğu için hangi durumlarda hangi mevzuatın kullanılacağı hususunun aydınlatılması gerekmektedir. Öncelikli olarak Türkiye’nin bu hususta taraf olduğu uluslararası anlaşma ve/veya iki taraflı sözleşme olup olmadığı değerlendirilmelidir. Her ikisinin de aynı anda olması halinde ise, hangisinin öngördüğü usul daha kolaysa onun uygulanması söz konusu olacaktır. Uluslararası anlaşmalardan ise 1954 tarihli Hukuk Usulüne Dair Lahey Sözleşmesi daha genel nitelikte olup tebligat usulü ile ilgili daha genel hükümler içermektedir. 1965 tarihli Sözleşme ise daha özel niteliktedir. Bu sebeple tebligat usulüne dair 1965 tarihli Lahey Sözleşmesi hükümleri öncelikli olarak dikkate alınacaktır. Talep edilen ülke ile Türkiye arasında herhangi bir anlaşma mevcut değilse 7201 sayılı Tebligat Kanunu hükümlerince yurtdışına adli tebligat yapılması mümkün olacaktır. Excerpt: Tebligat; kanunun öngördüğü esas ve usuller uyarınca hukuki işlemlerin, muhataplarına resmi bir şekilde bildirilmesi ve bu hususun belgelendirilmesi işlemidir. Uyuşmazlığın yurtdışında bulunan taraflarının, haklarında yapılan yargılamadan haberdar olabilmesi için, yurtdışına adli tebligat yapılabilmektedir. ### İdari İşlemin İptali Davası Sonrası Açılacak Tazminat (Tam Yargı) Davası İdari mercilerin kamu yararı amacıyla ve tek taraflı olarak ifa ettikleri işlemler “idari işlem” olarak adlandırılmaktadır. Amaç, yetki, şekil, konu ve sebep unsurlarından en az birinin hukuka aykırı olduğu tespit edilen idari işlemlerin iptal edilmesi mümkündür. Her halükarda, idare, Anayasa madde 125/7 gereği, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde, tam yargı davası açılarak idarenin eylem ve işlemleri nedeniyle uğranılan zararın tazmini istenebilir. Tam yargı davalarında, idarenin eylem veya işlemi yüzünden uğranılan maddi zararın tazmini istenebileceği gibi, kişinin maruz bırakıldığı duygusal çöküntü dolayısıyla manevi tazminat talebi de mümkündür. Bir şekilde uğranılan maddi ve/veya manevi zararın tazmini için hukuk mahkemelerinde açılacak dava türü tazminat davası iken bu davanın idari yargıdaki görünümü, tam yargı davalarıdır. İdare tarafından işleme konan bir hukuka aykırılığın ortadan kaldırılabilmesi için, iptal davası ile yargıya taşınması gerekir. Hukuka aykırı olduğu mahkeme kararı ile sabit hale gelen idari işlem iptal edilirse, bu işlem dolayısıyla zarar gören kişiler zararlarının tazmini için ayrıca dava açabilirler. Bu dava türünün hukuki karşılığı, tam yargı davalarıdır. 1. Tam Yargı Davası Nedir? İdarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı karşılaması gerektiği en üst norm olarak Anayasa’da düzenlenmiştir. Bu düzenlemenin karşılığı, idare hukukunda tam yargı davalarıdır. Burada zarar, maddi nitelikte bir kayıp olabileceği gibi, kişilik haklarının ihlali sonucu oluşan elemi gidermeye yönelik manevi zarar da olabilir. Bu kapsamda tam yargı davası özel hukuktaki maddi ve manevi tazminat davalarına benzetilebilir. 2. İptal Davasından Sonra Açılan Tam Yargı Davası Nedir? Uygulamada çoğu zaman, idarenin hukuka aykırı bir işleminden kaynaklanan zararın tazmini için, öncelikle bu idari işlemin iptali dava konusu edilmektedir. Zira, hukuka uygunluk karinesinden yararlanan idari işlemler, hukuka aykırı olsalar dahi, mahkeme kararı ile iptal edilene kadar, uygulanmaya devam etmektedirler. Genellikle, bu gibi durumlarda, önce idari işlemin iptali, iptal davasının mahkemece kabulü halindeyse, idari işlemden ötürü ortaya çıkan zararın tazmini için yargı yoluna başvurulmaktadır. Elbette, zarara konu idari işlemin ortadan kaldırılması talebiyle iptal davası açılmaksızın doğrudan doğruya tam yargı davası açılması da mümkündür. Bu konuda daha detaylı bilgi için “İdareye Karşı Açılacak Tazminat (Tam Yargı) Davası” yazımızı inceleyebilirsiniz. 3. Tam Yargı Davasında İdarenin Sorumluluk Türleri Nelerdir? İdarenin hukuka aykırı eylem ve işlemlerinden sorumlu olması gerektiği Anayasa’da açıkça düzenlenmiştir. Bunun yanında söz konusu hukuka aykırı eylem veya işlemde, idarenin sorumluluğunun türü, kusurunun bulunup bulunmadığına göre belirlenir. Zira idare zarara her zaman kusuruyla neden olmaz. Bu nedenle tam yargı davalarında idarenin sorumluluğu ikiye ayrılmaktadır. Kusurlu Sorumluluk Haliİdarenin kusurlu sorumluluğu, hizmet kusuruna dayanmaktadır. İdare, kamu hizmetini görürken mevzuat hükümlerine aykırı davranışla kamu hizmetinin; hiç işlememesine, geç işlemesine, kötü işlemesine neden olursa bu durumda idarenin kusurlu sorumluluğu gündeme gelecektir. Özellikle, hizmet kusurundan doğan zararın tazmini amacıyla açılan tam yargı davaları hakkındaki detaylı incelememize “İdarenin Hizmet Kusurundan Kaynaklanan Tazminat Davaları” yazımızda yer verilmiştir. Kusursuz Sorumsuzluk Hali İdarenin kusursuz sorumluluğu yargı içtihatlarıyla oluşmuş sosyal risk, kamu külfetlerinin eşit paylaştırılması, eşitlik, hakkaniyet, nesafet ilkelerine dayanan bir sorumluluk türüdür. Bu kapsamda, kusursuz sorumluluk nedeniyle idareye başvurulabilmesi için, idarenin kusuru aranmayıp, meydana gelen zarar ile idarenin eylemi veya işlemi arasında illiyet bağının bulunması yeterlidir. Kusursuz sorumluluk halleri temel olarak üç ilke çerçevesinde ele alınmaktadır. Bunlar; risk (tehlike) ilkesi, kamu külfetleri karşısında eşitlik (fedakârlığın denkleştirilmesi) ilkesi ve sosyal risk ilkesidir. Risk ilkesi uyarınca idare; Özel bir riskin sebebiyet verdiği zararlardan, Kamu görevlileri açısından meslek kazalarının neden olduğu zararlardan, Kamu hizmetinde kullanılan araçlar dolayısıyla meydana gelen zararlardan, Toplantı ve gösteri yürüyüşleri nedeniyle ortaya çıkan zararlardan sorumludur. Kamu külfetleri karşısında eşitlik ilkesi, idarenin kamu yararı uğrana gerçekleştirdiği kimi faaliyetlerin belirli kişilere zarar vermesi halinde ortaya çıkmaktadır. İdari faaliyetler nedeniyle zarara uğrayan bu kişilerin gösterdikleri fedakârlığın denkleştirilmesi amaçlanmaktadır. Genel olarak bayındırlık ve imar işlerinden kaynaklanan zararlarda dikkate alınan bir ilkedir. Sosyal risk ilkesinde ise zarar ile idarenin eylemi arasında herhangi bir illiyet bağı bulunmamaktadır. Sosyal risk ilkesi genellikle terör eylemleri sonucunda gündeme gelmektedir. 4. Tam Yargı Davasında Hak İhlali İdari yargıda açılabilen dava türleri olan iptal ve tam yargı davaları bakımından en önemli bir farklardan biri, dava açmaya hakkı bulunan kişilerdeki ayrımdır. Buna göre, idari işlemin iptali davası, menfaati ihlal edilen herkes tarafından açılabilir. Diğer taraftan, tam yargı davası, ancak ve ancak, davaya dayanak gösterilen idari işlem veya eylem dolayısıyla hakkı ihlal edilenler tarafından açılabilir. 5. Tam Yargı Davasında Dava Açma Süresi Nedir? İdari yargı hukukunda dava açma süresi idare mahkemelerinde altmış gün, vergi mahkemelerinde otuz gün olarak belirlenmektedir. Bu dava açma süresinin başlangıç tarihi ise dava türüne göre değişmektedir. Ancak kimi durumlarda, idari yargıda dava açma süresinin canlanması, yani hali hazırda dolmuşsa bile zamanaşımı süresinin yeniden başlaması mümkündür. Konuya ilişkin detaylı bilgi için "İdari Yargıda Dava Açma Süresinin Canlanması" isimli makalemizi inceleyebilirsiniz. Genel Dava Açma Süresiİdare mahkemelerinde açılan davalardan olan tam yargı davalarında genel düzenleme gereği altmış gün içerisinde dava açılması İdare mahkemelerinde açılan davalardan olan tam yargı davalarında genel düzenleme gereği altmış gün içerisinde dava açılması gerekmektedir. Hak düşürücü nitelikteki dava açma süresinin başlangıcı, zarara yol açan olayın idarenin bir işleminden mi yoksa eyleminden mi kaynaklandığına göre değişiklik göstermektedir. Zarara sebep olan olay idarenin bir işleminden kaynaklanmışsa, süre zarara yol açan işlemin idareden kaynaklandığının ve zararın kapsamının tam olarak öğrenildiği tarihten itibaren başlayacaktır. Zarara sebep olan olayın idarenin bir eyleminden kaynaklanması halinde ise doğrudan tam yargı davası açılması mümkün değildir. Bu halde zarar gören öncelikle zarara sebep olan idari eylemi gerçekleştiren idareye, zararın tazmini talebiyle başvuruda bulunmak zorundadır. Bu başvuru tamamen veya kısmen reddedilirse veya da idare başvuruya 30 gün içinde cevap vermezse dava açma süresi içinde tam yargı davası açılabilecektir. İptal Davası Akabinde Açılacak Tam Yargı Davasında Dava Açma Süresiİdari Yargılama Usulü Kanunu iptal davası akabinde tam yargı davası açılabileceğini ve dava açma süresini özel olarak düzenlemiştir. “İdari Yargılama Usulü Kanunu Madde 12 –İlgililer haklarını ihlal eden bir idari işlem dolayısıyla Danıştay'a ve idare ve vergi mahkemelerine doğrudan doğruya tam yargı davası veya iptal ve tam yargı davalarını birlikte açabilecekleri gibi ilk önce iptal davası açarak bu davanın karara bağlanması üzerine, bu husustaki kararın veya kanun yollarına başvurulması halinde verilecek kararın tebliği veya bir işlemin icrası sebebiyle doğan zararlardan dolayı icra tarihinden itibaren dava süresi içinde tam yargı davası açabilirler. Bu halde de ilgililerin 11. madde uyarınca idareye başvurma hakları saklıdır.” İdari işlem hakkında öncelikle iptal davası açılmışsa, bu kararın veya kanun yollarına başvuruluşsa üst mahkeme kararının tebliğinden itibaren, dava süresi içerisinde tam yargı davası açılabilir. Bu gibi durumlarda, idari işlemin iptali davasının lehe veya aleyhe sonuçlanmasının, tam yargı davası açılmasına herhangi bir etkisi yoktur. Danıştay 6. Dairesi’nin 15.03.2021 tarihli E. 2019/11966, K. 2021/3782 sayılı kararında, tam yargı davasının, dört ayrı aşamada ve dört ayrı şekilde açılabileceği hüküm altına alınmıştır. "(…) ilgililerin haklarını ihlal eden bir idari işlemden dolayı dört farklı aşamada, dört ayrı şekilde ve birbirinden bağımsız olarak tam yargı davası açılması mümkündür. Buna göre;1- Hakları ihlal eden idari işleme karşı iptal davası için öngörülen dava açma süresi içerisinde doğrudan tam yargı davası açabilirler. 2- Hakları ihlal eden idari işleme karşı dava açma süresi içerisinde iptal ve tam yargı davalarını birlikte açabilirler. 3- Hakları ihlal eden idari işleme karşı açılan iptal davasının karara bağlanması üzerine kararın tebliğinden itibaren dava açma süresi içerisinde tam yargı davası açabilirler. 4- Hakları ihlal eden idari işlemin icrası nedeniyle doğan zararlardan dolayı icra tarihinden itibaren dava açma süresi içerisinde dava açılabilirler veya bu dört ayrı tam yargı davası açma süresi içerisinde, 2577 Sayılı Kanun'un 11. maddesinde öngörülen başvuru yolları da kullanılmak suretiyle sözü geçen tam yargı davaları açılabilir.” 6. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz.   Bir İdari İşleme Karşı Hem İptal Davası Hem De Tam Yargı Davası Açılması Mümkün müdür? Bir idari işlem nedeniyle hakkı ihlal edilmiş olan kişiler doğrudan doğruya tam yargı davası açabileceği gibi iptal ve tam yargı davalarını aynı dilekçe ile birlikte de açabilir. Bununla birlikte öncesinde iptal davası açıp bu davanın karara bağlanmasının akabinde de tam yargı davasının açılması mümkündür. İdareye Karşı Tazminat Davası Açılabilmesi İçin İdarenin Kusurlu Olması Şart mıdır? İdarenin işlem ve eylemlerinden doğan sorumluluğu kusurlu sorumluluk ve kusursuz sorumluluk olmak üzere iki türlüdür. Kusursuz sorumluluk hallerinden birinin söz konusu olması halinde, idarenin, kusuru olmamasına rağmen ilgilinin zararını tazmin etmesine karar verilebilecektir. Tam Yargı Davasını Kimler Açabilir? Tam yargı davası, davaya dayanak gösterilen idari işlem veya eylem dolayısıyla hakkı ihlal edilenler tarafından açılabilir. İptal davası açabilmek için menfaat ihlali yeterli kabul edilirken tam yargı davalarında yalnızca menfaat ihlali kabul görmemekte, hak ihlali aranmaktadır. Tam Yargı Davalarında Verilen Karara Karşı Üst Derece Mahkemesine Gidilebilir mi? Tam yargı davalarında kanun yoluna başvuru için parasal sınırlar söz konusudur. Davanın konusu belirlenen parasal sınırların üstünde ise kanun yollarına başvuruda bulunmak mümkündür. 2023 yılı için istinaf kanun yoluna başvuru sınırı 20.000–TL, temyiz kanun yoluna başvuru sınırı ise 581.000-TL olarak belirlenmiştir. Tam Yargı Davası Açmadan Önce İdareye Başvuru Zorunlu mudur? İdarenin bir eylemi nedeniyle zarara uğrayan kişinin tam yargı davası açmadan önce ilgili eylemi gerçekleştiren idareye başvurması zorunludur. Bu kapsamda zarar gören, zararın tazminini öncelikle ilgili idareden talep etmelidir. İYUK madde 13 idareye başvuru zorunluluğunu yalnızca idarenin eylemlerinden doğan zararlar için öngörmüştür. Zarar idarenin bir işlemi nedeniyle meydana gelmişse doğrudan dava açılması mümkündür. Ancak zarar gören dilerse bu halde de idareye başvuruda bulunabilir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: İptal davası üzerine tam yargı davası açma süresinin kesileceği kabul edilip, ilgililere, Kanun yolu sonunda verilen kararın tebliğ tarihinden itibaren bir dava açma süresi tanınmıştır. ### Bilişim Suçlarında Şikayet Nasıl Yapılır? Teknolojinin hızlı ilerlemesiyle birlikte, bilişim sistemleri suçların odak noktası haline gelmiş ve bilişim suçu olarak tanımlanan yeni bir suç tipi oluşmuştur. Bu durum 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu'nda "Bilişim Suçları" başlığı altında yeni bir suç kategorisinin eklenmesine sebep olmuştur. Bilişim suçları, genel olarak "bilişim suçu", "siber suç", "ileri teknoloji suçu", "sanal suç", "bilgisayar suçu", "internet suçu" gibi terimlerle ifade edilmekle birlikte, Türk Ceza Hukukunda ağırlıklı olarak bilişim suçu ifadesini kullanmaktadır. Türk Ceza Kanunu'nda yer alan bilişim suçları, soruşturma ve kovuşturma açısından şikayete bağlı değildir. Suçun işlendiği bilgisini edinen Cumhuriyet Savcısı, resen soruşturma yapmalı ve toplanan deliller doğrultusunda dava açmalıdır. Ancak dijital platformlar ve internet aracılığıyla her gün birçoğu kişisel hesaplardan gerçekleşen çok sayıda suç işleniyor olması, bu suçların çoğunun savcıların bilgisinden uzak olmasına yol açmaktadır. Sadece çok dikkat çeken ve göze çarpan bilişim suçlarıyla ilgili olarak resen soruşturma başlatılmaktadır. Bu sebeplerle, bu tür suçların Cumhuriyet Savcısı tarafından öğrenilmesi çoğu zaman mağdurların veya diğer kişilerin suçu ihbar etmesi ile gerçekleşmektedir. İnternetin kullanım amaçlarının çeşitlenmesi ve yaygınlaşmasının sonucu olarak, bilişim sistemleri üzerinden işlenen suç sayısı da günbegün artmaktadır. Her an bu suçlardan birinin potansiyel mağduru olma ihtimaline binaen, hangi eylemlerin bilişim suçlarına dahil olduğunu bilmek ve bu eylemlerin cezalandırılması için yapılması gerekenleri öğrenmek son derece önemlidir. 1. Bilişim Suçu Nedir? Bilişim teknolojilerinin hızla gelişmesine paralel olarak hayatımıza giren bilişim suçu kavramı ilk olarak Amerika’da ortaya çıkmıştır. Uluslararası alanda ortak bir terminolojinin varlığı günümüzde söz konusu değildir. Her ülkede farklı terimler ile görünüm kazanan bu suç tipleri “siber suç”, “ileri teknoloji suçu”, “sanal suç”, “bilgisayar suçu”, “internet suçu” vb. terimler ile birlikte ifade edilmektedir. Türk Ceza Hukuku bakımından “bilişim suçu” teriminin büyük ölçüde varlık kazandığı kabul edilebilir. Bilişim suçları ile ilgili olarak uluslararası alanda ve Türk Hukukunda üzerinde uzlaşılan tek bir tanımın varlığı söz konusu değildir. Günümüzde her saniye gelişen ve değişen bilişim teknolojileri sebebi ile suç işlemeye elverişli fiillerin her an artması ile her an yeni suç tiplerinin ortaya çıkabileceği de göz önüne alındığında bilişim suçları bakımından net bir tanımlama yapılması günümüzde mümkün değildir. Bu nedenle genellikle uluslararası hukukta ve devletlerin kendi hukuklarında genel bir bilişim suçu tanımı yapılmaktansa bilişim suçu kapsamına giren eylem ve fiillerin tanımlanması ile bilişim suçlarının çerçevesi çizilmeye çalışılmaktadır. Keza, Türk Ceza Kanununda da bu sistematik benimsenerek genel bir tanım yapılmamış ve “Bilişim Alanında Suçlar” başlığı altında suç oluşturularak, eylem ve fiiller düzenlenmiştir. Ancak, bilişim suçları için genel çerçeve bir tanım vermek gerekirse “bilişim sistemlerinin ve/veya verilerin kullanıldığı ya da bilişim sistemlerine ya da verilerine karşı işlenen suçlar” olarak tanımlanabilir. 2. Bilişim Suçları Nelerdir? Türk Ceza Kanunu’nda bilişim suçları özel olarak düzenlenmiştir ve bu kapsamda aşağıda yer verilen fiiller suç sayılmıştır: Bilişim sistemine hukuka aykırı olarak girmek veya orada kalmaya devam etmek. Bilişim sisteminin kendi içinde veya bilişim sistemleri arasında gerçekleşen veri nakillerini, sisteme girmeksizin teknik araçlarla hukuka aykırı olarak izleme Bilişim sisteminin işleyişini engelleme veya bozma; sistemdeki verileri bozma, yok etme, değiştirme veya erişilmez kılma; sisteme veri yerleştirme, var olan verileri başka yere gönderme Bilişim sistemi aracılığıyla haksız çıkar sağlama Başkasına ait banka veya kredi kartının her ne suretle olursa olsun ele geçirilip rıza dışı kullanılması Sahte banka veya kredi kartı üretilmesi, satılması, devredilmesi, satın alınması veya kabul edilmesi Sahte oluşturulan veya üzerinde sahtecilik yapılan bir banka veya kredi kartını kullanmak suretiyle kişinin kendisine veya başkasına yarar sağlanması Bir cihazın, bilgisayar programının, şifrenin veya sair güvenlik kodunun; bilişim suçları ile bilişim sistemlerinin araç olarak kullanılması suretiyle işlenebilen diğer suçların işlenmesi için yapılması veya oluşturulması durumunda, bunları imal etmek, ithal etmek, sevk etmek, nakletmek, depolamak, kabul etmek, satmak, satışa arz etmek, satın almak, başkalarına vermek veya bulundurmak TCK’da ayrıca düzenlenen bu bilişim suçlarının yanı sıra, hırsızlık, dolandırıcılık, hakaret, tehdit, cinsel taciz gibi birtakım suçların, bilişim sistemleri aracılığıyla işlenmesi ise, suçun nitelikli halini oluşturur. Sosyal medya veya internet üzerinden hakaret, tehdit, cinsel taciz, halkı kin ve düşmanlığa teşvik gibi eylemlerde bulunulması, hapis ve adli para cezası gerektiren suçlardandır. O kadar ki, kimi kötü niyetli kullanıcılar, kendilerine ulaşılamayacağı düşüncesiyle sahte hesaplar açarak bu tip hukuka aykırı eylemler işlemektedir. Elbette, mevzuatımızda, sahte hesap üzerinden işlenen suçlar hakkında da cezai yaptırımlar uygulanmaktadır. 3. Bilişim Suçlarında Şikayet Başvurusu Nasıl Yapılır? Suçları; şikayete tabi suçlar ve şikayete tabi olmayan suçlar şeklinde ikiye ayırmamız mümkündür. Yani bazı suçların soruşturulup kovuşturulabilmesi için mutlaka şikayette bulunmak gerekirken bazı suçlar bakımından şikayet şartı aranmamakta ve Savcılık, suça ilişkin bilgi edindiğinde kendiliğinden soruşturmaya başlamaktadır. Ancak Savcılık makamının işlenen suçlardan haberdar olması çoğu zaman mümkün olmadığı için suçun soruşturma ve kovuşturmasına başlanabilmesi için Savcılığa veya kolluk kuvvetlerine bildirimde bulunulması gerekmektedir. Bu bildirim, duruma göre, şikayet ya da suç duyurusu şeklinde olabilmektedir. Şikayet başvurusu yazılı olarak sunulacak bir dilekçe ile yapılabileceği gibi, tutanağa geçirilmek suretiyle, sözlü olarak da yapılabilir. Yani şikayet başvurusunun mutlaka yazılı olmasına gerek yoktur. Sözlü beyanların tutanağa geçirilmesi suretiyle de şikayet başvurusunun yapılması mümkündür. Şikayet Başvurusu dilekçe ile yapılması durumunda dilekçede bulunması gereken hususların eksiksiz yer aldığına dikkat edilmesi gerekir. Bu bakımdan yetkili makamlara başvurudaki şikayet dilekçesinde, yetkili cumhuriyet başsavcılığı, şikayette bulunan kişinin kimlik bilgileri ve iletişim adresi, suçu kimin işlediği biliniyorsa o kişinin adı ve soyadı, suçun gerçekleştiği tarih, suça konu olay, suça konu olaya ilişkin bilgi, belge ve deliller ile birlikte sonuç ve istem kısmı yer alması gerekmektedir. Eğer suçun kimin tarafından işlendiği bilinmiyorsa sonuç ve istem kısmında şüphelinin tespiti talep edilmelidir. Savcılığa veya diğer makamlara şikayette bulunulurken, suça ilişkin bilgi, belge ve delillerin de ilgili makamlarla paylaşılması gerektiğinden bahsetmiştik. Günlük hayatımızda, gerek hızlı haberleşme gerek sosyalleşme gerekse profesyonel anlamda yoğun şekilde kullandığımız WhatsApp mesajları yoluyla da kimi suçların açığa çıkarılmasına yarayabilecek paylaşımlar yapılabilmektedir. Ne var ki, günlük hayatta en çok merak edilen ve ihtilaflı görüşler ileri sunulan hususlardan biri, WhatsApp yazışmalarının delil olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği konusudur. Bu konuya ilişkin detaylı bilgi için “WhatsApp Yazışmaları Delil Olabilir mi?” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Nihayetinde, yapılan şikayet veya ihbar üzerine Savcılıkça soruşturma başlatılarak, suçun ve suçlunun tespitine çalışılacaktır. Bu husustaki en önemli delillerden biri ise, suç oluşturan paylaşımın yapıldığı IP adresinin tespitidir. IP adresinin tespiti ile ilgili “IP Adresi Suçlunun Tespiti İçin Yeterli Midir?” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. Bilişim Suçları Şikayet Başvurusu Nereye Yapılır? Türk Ceza Kanunu gereğince suça ilişkin ihbar veya şikâyetler, Cumhuriyet Savcılığına Kolluk makamlarına (emniyet müdürlüğü, jandarma) yapılabilmektedir. Şikayet başvurularıyla ilgili olarak kanunda yer alan yöntem başvurunun savcılıklara veya kolluk makamlarına yapılması olmakla birlikte, durumun gerekliliğine göre farklı bir yöntemin de kullanılması mümkündür. Bu kapsamda, Valiliklere Kaymakamlıklara Mahkemelere Yurt dışında işlenip, ülkede takibi gereken bilişim suçları bakımından Türkiye’nin elçilik ve konsolosluklarına şikayet başvurusunun yapılması mümkündür. Sonuç olarak; diğer suçlarda olduğu gibi bilişim suçlarında da farklı mercilere şikayet başvurusunun yapılması mümkün olsa da nihai muhatap, savcılık makamıdır. Zira; hukukumuzda soruşturma makamı olarak, savcılık makamı belirlenmiş olup suçların soruşturulması faaliyetini savcılık yürütmektedir. 5. Bilişim Suçları Nasıl Tespit Edilir? E-Posta Ve Mesaj Yoluyla İşlenen Bilişim Suçlarında Failin Tespiti: Bilişim alanında işlenen suçların tespiti bakımından teknik bilgi ve uzmanlık gerekmekte olup, bu suçların tespitinde birçok farklı teknik yöntem kullanılmaktadır. Öncelikle mesaj veya e-posta yoluyla işlenen suçlarda göndericiye ait e-posta adresi veya GSM numarası gibi bilgilerin temin edilmesi gerekir. Eğer suç sosyal medya, web sitesi, platform veya uygulama üzerinden işlenmişse, paylaşımın yapıldığı alana ait kimlik bilgileri, kullanıcı adı, paylaşım tarihi ve içeriği tespit edilmeye çalışılır. Telefon Yoluyla İşlenen Bilişim Suçlarında Failin Tespiti: Telefon üzerinden işlenen bilişim suçları bakımından Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’ndan temin edilen iletişim trafikleri (HTS), gönderimde bulunan GSM hattı numarası, gönderilen tarih ve saat ve gönderimin içeriğinin tespiti büyük önem arz eder. IP Adresi Yoluyla Failin Tespiti: Bilişim suçlarının tespitinde kritik bir delil olan IP adresi ve kullanıcısının tespiti önemlidir. IP adresi, port bilgileri ve zaman ayrıntıları için yer sağlayıcıdan bilgi talep edilir. Bu bilgilerle birlikte, IP adresinin tahsis edildiği kişinin kimlik, adres ve iletişim bilgileri istenir. Kişinin ifadesi alınır; modem şifresiz kullanıldığı iddiası varsa, modem kullanım geçmişi ve şifre durumu kontrol edilir. Ancak sadece IP'ye dayanarak suç tespit edilmez, çünkü IP bilgileri bazen bulunamayabilir, modem birden fazla kişi tarafından kullanılıyor olabilir veya yer sağlayıcının yurt dışında olması kişisel bilgilere ulaşmayı zorlaştırabilir. Bu nedenle, destekleyici diğer deliller de önemlidir. Profil İncelemesi Yoluyla Failin Tespiti: Profil incelemesiyle, kişinin takip ettiği hesaplar ve paylaştığı içerikler incelenerek kimliği belirlenmeye çalışılır. Şüphelinin tespit edilmesinin ardından arama ve el koyma kararı alınarak bilgisayar veya cep telefonu gibi cihazlarda inceleme yapılır. Bu adımların sonucunda suç ve suçun faili belirlenmeye çalışılır. Soruşturma ve teknik inceleme sonucunda fail tespit edilmiş ve suç unsurları oluşmuşsa, savcılık iddianame hazırlayarak dosyayı görevli ve yetkili mahkemeye gönderir. Ancak bazen şüpheliye ulaşılamaz ve sürekli arama kararı verilir. Yurtdışı kaynaklı internet ve sosyal medya siteleri, IP adresi bilgilerini saklamadığı için resmi talep geldiğinde 90 günle sınırlı olan saklama süresi uzatılabilir, ancak 180 gün sonunda bilgiler silinir ve yeni delil elde etmek zorlaşır. Türkiye'deki erişim sağlayıcılarının internet trafik bilgilerini saklama süresi 1 yıldır; suçun işlendiği tarihten 1 yıl sonra bu bilgiler silindiği için bilgi talep etme hakkı da ortadan kalkar. Bu durumlarda genellikle "kovuşturmaya yer olmadığı" kararı verir. 6. Bilişim Suçlarında Delil ve İspat Bilişim suçlarında hem klasik yöntemlerle hem de teknik yöntemlerle delil elde etmek mümkündür. Resen veya şikayet üzerine yürütülen soruşturma aşamasında, aşağıdaki yöntemlerle bilişim suçlarına ait delillere ulaşılabilmektedir. HTS kayıtlarının İncelenmesi: HTS; (Historical Traffic Search) Geçmiş trafik araması anlamına gelmektedir. Telefon operatörleri, HTS adı verilen kayıtlarla abonelerinin telefon görüşmelerine dair arayan, aranan, arama zamanı, arama süresi, arama yeri, konum ve sinyal alınan baz istasyonu bilgilerini saklar. IP Adresi Tespiti: IP (İnternet Protokolü), dijital iletişim cihazlarının internet veya yerel ağ bağlantısında görünmesini sağlayan özel bir kimlik bilgisidir. Bu adresler, cihazların konum bilgisini içerir ve onların erişilebilir olmasını sağlar. Sistem Kayıtlarının İncelenmesi: Bilgisayar veya ağdaki faaliyetleri belgeleyen kayıtların analizi. Sunucu Dosyalarının İncelenmesi: Sunucuların içinde bulunan dosyaların araştırılması ve analizi. Silinen Dosyaların Kurtarılarak İncelenmesi: Silinmiş dosyaların geri getirilip incelenmesi. Dijital Fotoğraf ve Videolardaki Dijital Kimliklerin İncelenmesi: Fotoğraf veya videolardaki dijital bilgilerin (meta veriler gibi) araştırılması. Geçici Dosyaların İncelenmesi: Geçici olarak oluşturulan ve depolanan dosyaların analizi. İnternet Geçmişinin İncelenmesi: Bir cihazın veya kullanıcının internet tarayıcısında ziyaret ettiği sitelerin, arama geçmişinin incelenmesi. E-posta Dosyalarının İncelenmesi: E-posta hesaplarındaki iletilerin veya dosyaların araştırılması. Konuşma Kayıtlarının İncelenmesi: Sesli veya yazılı iletişim kayıtlarının incelenmesi. Kablosuz Ağ Bağlantılarının İncelenmesi: Kablosuz ağlara yapılan bağlantıların ve bu bağlantıların aktivitelerinin incelenmesi. Soruşturma esnasında bilgisayar ve cep telefonlarına el konularak incelenmesi, suç eyleminin gerçekleştirildiği hesabın yapmış olduğu paylaşımlarından kimlik tespiti yapılması gibi birçok delil ve yöntem ile bilişim suçlarının ispatı sağlanabilmektedir. Sosyal medya platformlarının, internet sitelerinin ve popüler uygulamaların (twitter, whatsapp, facebook, instagram) çoğunun yurtdışı kaynaklı olması, şüphelinin kimlik bilgilerinin tespitinde zorluklar yaratsa da özellikle soruşturma aşamasında görevlendirilen bilişim konusunda uzman kolluk güçleri, teknik becerileriyle deliller toplayarak suçun kanıtlanmasına yardımcı olabilmektedirler. 7. Bilişim Suçlarında Şikayet Süresi ve Zamanaşımı Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenen bilişim suçları, soruşturulması ve kovuşturulması şikayete tabi suçlardan değildir. Cumhuriyet Savcısı suç işlendiğini öğrendiği takdirde resen soruşturmaya başlamalıdır. Bu nedenle bilişim suçları bakımından herhangi bir şikayet süresi söz konusu değildir. Ancak her suç tipinde olduğu gibi bilişim suçlarında da dava zamanaşımı süresi söz konusudur. Bu bakımdan, 5 yıldan az hapis veya adlî para cezasını gerektiren suçlarda 8 yıl, 5 yıldan fazla ve 20 yıldan az hapis cezasını gerektiren suçlarda 15 yıl, geçmesi ile dava zamanaşımı süresi geçmiş olur. Bu sürelerin geçmesinden sonra açılan ceza davalarında düşme kararı verilir. Excerpt: Bilişim sistemleri kullanılarak işlenen suçlarda, şikayet şartı aranmaksızın, Cumhuriyet savcıları tarafından soruşturma resen başlatılır. Bilişim suçu mağduru savcılık makamına yapacağı ihbar niteliğindeki suç duyurusu ile soruşturma sürecini başlatabilir. ### Şikâyet Hakkı ve Şikâyetten Vazgeçme Şikâyet hakkı; soruşturma veya kovuşturma aşaması yürütülmesi için hak sahibi tarafından yetkili mercilere yöneltilmesi gereken ve başkaları tarafından kullanılamayıp kişiye sıkı sıkıya bağlı nitelikte bir haktır. Şikâyet hakkı hak düşürücü süreye tabi olup şikâyetten vazgeçmek de mümkündür. 1. Şikâyet Hakkı Şikâyet hakkı, takibi şikâyete bağlı suçlarda suçun savcılık tarafından soruşturulması veya mahkemelerce kovuşturulması için suçun mağduru ya da zarar göreni tarafından yasal süresi içerisinde yetkili mercie başvurma hakkıdır. Savcılık veya kolluk görevlileri, takibi şikâyete bağlı suçlar hakkında doğrudan ve kendiliğinden soruşturma başlatamaz. Şikâyet hakkı, suçun mağduruna veya suçtan zarar gören kişiye sıkı sıkıya bağlı bir hak olup başkaları tarafından kullanılamaz. ve mirasçılara geçmez. Ancak, müşteki şikâyet hakkını bizzat kullandıktan sonra vefat ederse, mirasçıları açılan ceza davasına müdahil (katılan) sıfatıyla katılabilirler. Şikâyetçi (müşteki), gerçek kişi olabileceği gibi şirket, vakıf, dernek vb. gibi bir tüzel kişi de olabilir. Tüzel kişiler şikâyet hakkını yetkili organları vasıtasıyla kullanır. 2. Şikâyet Hakkı Hangi Makamlara Yöneltilir? 5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun (CMK) “İhbar ve Şikâyet” başlıklı 158. maddesi, şikâyet hakkına sahip olan suçtan zarar gören veya suçun mağduru olan kişinin şikâyet hakkını hangi makamlara yönelterek kullanabileceğini düzenlemiştir. Bu makamlar: Cumhuriyet Başsavcılığı Kolluk makamları Valilik, kaymakamlık veya mahkeme Yurt dışında işlenen ve Türkiye’ de takibi gereken suçlarda Türkiye’nin elçilik ve konsoloslukları Bir kamu görevinin yürütülmesiyle bağlantılı olarak işlendiği iddia edilen bir suç nedeniyle, ilgili kurum ve kuruluş idaresi olarak sıralanabilir. Şikâyet hakkı kullanılırken uyulması gereken herhangi bir şekil şartı yoktur. Şikâyet hakkı yazılı olarak kullanılabileceği gibi tutanak tutulmak suretiyle sözlü şekilde de kullanılabileceği, CMK’nın 158. maddesi ile düzenlenmiştir. İhbar ve şikâyet (1) Madde 158 – (1) Suça ilişkin ihbar veya şikâyet, Cumhuriyet Başsavcılığına veya kolluk makamlarına yapılabilir. (2) Valilik veya kaymakamlığa ya da mahkemeye yapılan ihbar veya şikâyet, ilgili Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilir. (3) Yurt dışında işlenip ülkede takibi gereken suçlar hakkında Türkiye'nin elçilik ve konsolosluklarına da ihbar veya şikâyette bulunulabilir. (4) Bir kamu görevinin yürütülmesiyle bağlantılı olarak işlendiği iddia edilen bir suç nedeniyle, ilgili kurum ve kuruluş idaresine yapılan ihbar veya şikâyet, gecikmeksizin ilgili Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilir. (5) İhbar veya şikâyet yazılı veya tutanağa geçirilmek üzere sözlü olarak yapılabilir. (6) İhbar ve şikâyet konusu fiilin suç oluşturmadığının herhangi bir araştırma yapılmasını gerektirmeksizin açıkça anlaşılması veya ihbar ve şikâyetin soyut ve genel nitelikte olması durumunda soruşturma yapılmasına yer olmadığına karar verilir. Bu durumda şikâyet edilen kişiye şüpheli sıfatı verilemez. Soruşturma yapılmasına yer olmadığına dair karar, varsa ihbarda bulunana veya şikâyetçiye bildirilir ve bu karara karşı 173 üncü maddedeki usule göre itiraz edilebilir. İtirazın kabulü hâlinde Cumhuriyet başsavcılığı soruşturma işlemlerini başlatır. Bu fıkra uyarınca yapılan işlemler ve verilen kararlar, bunlara mahsus bir sisteme kaydedilir. Bu kayıtlar, ancak Cumhuriyet savcısı, hâkim veya mahkeme tarafından görülebilir. (1) (7) Yürütülen soruşturma sonucunda kovuşturma evresine geçildikten sonra suçun şikâyete bağlı olduğunun anlaşılması halinde; mağdur açıkça şikâyetten vazgeçmediği takdirde, yargılamaya devam olunur. (1) 3. Şikâyet Hakkının Kullanılmasında Hak Düşürücü Süre 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu (TCK) kapsamında kimi suçların soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı iken, kimi suçlarda soruşturma ve kovuşturmaya başlanabilmesi için şikâyet aranmamaktadır. Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçlarda şikâyet hakkı, hak düşürücü süreye tabi olup TCK’nın 73. maddesi gereği, şikâyet hakkı, hak sahibi tarafından fiilin ve failin kim olduğunun bilindiği veya öğrenildiği günden itibaren 6 ay içinde kullanmalıdır. TCK m.73 ile düzenlenen 6 aylık hak düşürücü sürenin dolması halinde, suçun mağduru veya suçtan zarar gören konumundaki şikâyet hakkı sahibi kişinin bu hakkı sona erecektir. Ancak şikâyet hakkına sahip olanlar birden fazla ise ve içlerinden biri, hak düşürücü şikâyet süresini geçirerek şikâyet hakkını kaybetmişse, diğer şikâyet hakkı sahiplerinin hakları bundan etkilenmeyecektir. Başka bir deyişle, şikâyet hakkı sahiplerinin her biri için 6 aylık hak düşürücü süre, kendileri açısından fiili ve failin kim olduğunu bildikleri veya öğrendikleri günden itibaren hesaplanacaktır; geçen hak düşürücü süre, diğer hak sahiplerine tesir etmez. 4. Şikâyetten Vazgeçme Şikâyetten vazgeçme; şikâyette bulunma hakkını kullanan bir suçun mağduru veya suçtan zarar gören kişinin, karın kesinleşmesine kadar olan soruşturma ve kovuşturmanın her aşamasında şikâyetini geri çekmesidir. Şikâyetten vazgeçme hakkı da şikâyet hakkı gibi kişiye sıkı sıkıya bağlı bir hak olup bu hak, kararın kesinleşmesine kadar kullanılabilmektedir. Kararın kesinleşmesinde sonra şikâyetten vazgeçmek mümkün olmayıp bu halde TCK’nın 73. maddesinin 4. fıkrası gereği, cezanın infazına devam olunur. 5. Şikâyetten Vazgeçme, Soruşturma ve Kovuşturma Sürecini Nasıl Etkiler? Şikâyetten vazgeçme hakkının soruşturma aşamasında kullanılması ile soruşturma sona erer. Kovuşturma aşamasında şikâyetten vazgeçme hakkının kullanılması ise, davayı düşürür. Soruşturmanın her aşamasında bu hak kullanılabilirken yukarıda belirttiğimiz üzere kovuşturma aşamasında şikâyetten vazgeçme hakkı hükmün kesinleşmesine kadar kullanılabilecektir. Hükmün kesinleşmesinden sonra şikâyetten vazgeçme beyanında bulunulması, cezanın infazına engel olmayacaktır. Birden Çok Şüpheli ve/veya Sanık Bulunan Hallerde Şikâyetten Vazgeçme, Diğer Şüpheli ve/veya Sanıkları Etkiler Mi? Suçun iştirak halinde işlenmesi durumunda, suçtan zarar görenin ya da mağdurun bir veya birden çok şüpheli ve/veya sanık hakkında şikâyetinden vazgeçmesi, diğer tüm şüpheli ve/veya sanıkları da kapsayacak şekilde şikâyetten vazgeçilmiş sayılması sonucunu doğurur. Diğer taraftan ceza yargılamasında “şüpheli” ve “sanık” ifadelerinin kimlere dendiğine ve bu iki kavram arasındaki farklılıklara dair daha detaylı bilgi edinmek için “Şüpheli ve Sanık Ne Demektir?” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 6. Sanığın Şikâyetten Vazgeçmeyi Kabul Etmemesi Şikâyetten vazgeçmenin sonucu olarak soruşturmanın sona ermesi veya davanın düşmesi şikâyetten vazgeçmeyi kabul etmeyen sanığı etkilemez. Şikâyetten vazgeçilmesi halinde; soruşturma aşamasında soruşturma son bulacak, kovuşturma aşamasında dava düşecektir. Ancak şüpheli veya sanık bu vazgeçmeyi kabul etmek zorunda olmayıp yargılanıp aklanmak istediği için yahut herhangi bir sebeple şikâyetten vazgeçmeyi kabul etmeyebilir. Netice itibariyle, TCK’nın 73. maddesinin 6. fıkrası gereği, şikâyetten vazgeçmenin etkilerini doğurabilmesi, sanığın kabulüne bağlıdır. Excerpt: Şikayet, bir suçun mağduru olan kişinin, suçun soruşturulması için ilgili mercilere başvuru yapmasıdır. Şikayetten vazgeçme ise bir suçun mağduru veya suçtan zarar gören kişinin soruşturma aşamasında ve kararın kesinleşmesine kadar olan kovuşturmanın her aşamasında şikayetini geri çekmesidir. ### Şüpheli ve Sanık Ne Demektir? Şüpheli ve sanık kavramları ceza hukukuna özgü terimler olup suç şüphesi altında olan kişilere ceza yargılamasının farklı aşamalarında verilen sıfatları ifade eder. Şüpheli ve sanık terimleri çok sık karıştırılıp birbiri yerine kullanılsa da birbirinden farklı kavramlar olup aynı anlama gelmemektedirler. Şüpheli ve sanık kavramlarının doğru kullanılabilmesi için öncelikle ceza yargılamasının iki temel aşaması olan soruşturma ve kovuşturma aşamalarından bahsetmek gerekir. Şüpheli ve sanık terimleri ceza hukukuna özgü terimler olup suç şüphesi altında olan kişilere ceza yargılamasının farklı aşamalarında verilen sıfatları ifade etmektedir. Ceza yargılamasının soruşturma aşamasında “şüpheli”; kovuşturma aşamasında ise “sanık” terimi kullanılmaktadır. Şüpheli ve sanık kavramlarının anlamlarının tam olarak anlaşılabilmesi için ceza yargılamasının iki temel aşaması olan soruşturma ve kovuşturma aşamalarından da bahsetmek gerekir. 1. Şüpheli Kavramı Şüpheli; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun(CMK) 2/1-a bendinde “soruşturma evresinde, suç şüphesi altında bulunan kişiyi ifade eder” şeklinde tanımlanmıştır. Diğer bir deyişle, ceza hukuku bakımından hakkında suç şüphesi olan kişi, soruşturma evresinde şüpheli olarak adlandırılmaktadır. Savcılık tarafından hakkında soruşturma faaliyeti yürütülen kişi, soruşturma evresi bitene kadar şüpheli olarak nitelendirilmektedir ve bu kişi hakkındaki delillerin niteliği ne olursa olsun, suçu işlediği delillerden açıkça anlaşılsa bile, iddianame vasıtasıyla hakkında dava açılana kadar kişi şüpheli olarak adlandırılır. Soruşturma Ne Demektir? CMK’da soruşturma aşaması; “yetkili mercilerce suç şüphesinin öğrenilmesinden iddianamenin kabulüne kadar geçen süre” şeklinde tanımlanmıştır. Yani soruşturma aşaması, kişinin suç işlediği şüphesinin savcılık, polis gibi yetkili merciler tarafından öğrenilmesinden yada müştekinin şikayetinden itibaren başlayıp savcı tarafından hazırlanan iddianamenin mahkemece kabul edildiği ve kamu davasının açıldığı ana kadar geçen süredir. 2. Şüphelinin Hakları Şüpheliye hakkında başlatılan soruşturmanın konusu ve detayları anlatılmalıdır.Şüphelinin avukat tutma ve hukuki yardımından yararlanma hakkı vardır. Eğer avukat tutmak için mali imkânı yoksa kendisine baro tarafından ücretsiz bir avukat görevlendirilmesi konusunda bilgi verilmelidir.Yakalanan ve/veya gözaltına alınan şüphelinin ailesi veya yakınlarından istediği kişiye haber verebilme hakkı bulunmaktadır.Şüpheden kurtulmak için somut delillerin toplanmasını isteme ve lehine olan delilleri ileri sürme hakkı vardır.Şüphelinin bağımsız ve tarafsız mahkemelerde, makul sürede ve aleni olarak yargılanma hakkı vardır.Gereken durumlarda şüphelinin tercümandan yararlanma hakkı mevcuttur.Şüphelinin savunmada hazır bulunma savunma hazırlamak için zaman ve imkân talep etme hakkı bulunmaktadır.Şüphelinin susma hakkı vardır. 3. Sanık Kavramı Sanık ise CMK’nın 2/1-b bendinde; “kovuşturmanın başlamasından itibaren hükmün kesinleşmesine kadar, suç şüphesi altında bulunan kişiyi ifade eder” şeklinde tanımlanmıştır. Hakkında soruşturma faaliyeti yürütülen şüpheli ile ilgili hazırlanan iddianamenin mahkeme tarafından kabul edilmesi ile birlikte artık kovuşturma aşamasına geçilmekte ve bu aşamada kişi, sanık olarak nitelendirilmektedir. Suç şüphesi altında olan kişinin soruşturma aşamasında “şüpheli”; kovuşturma aşamasında ise “sanık” olarak adlandırıldığının ifade edilmesi mümkündür. Kovuşturma Ne Demektir? Kovuşturma; hakkında soruşturma faaliyeti yürütülen şüpheli ile ilgili iddianamenin kabulüyle başlayıp hükmün kesinleşmesine kadar geçen süreye verilen addır. Ceza yargılamasında kural olarak doğrudan dava açılması imkânı bulunmadığından suç şüphesi ile karşılaşılması halinde, öncelikle savcı tarafından soruşturma aşaması yürütülür ve bu soruşturma sürecinin bitiminde savcı tarafından bir iddianame hazırlanıp mahkemeye sunulur. Mahkeme tarafından iddianamenin kabul edilmesi ile kamu davası açılmış sayılır ve kovuşturma aşamasına geçilir. Kovuşturma aşamasında kişi hakkında yargılama faaliyeti yürütülür, duruşmalar yapılır ve nihayetinde kişi hakkında bir hüküm verilir. Kişi hakkında verilmiş olan bu hükmün kesinleştiği an ise kovuşturma aşaması sona erer. 4. Sanığın Hakları Sanık, soruşturma aşamasındaki şüphelinin sahip olduğu haklardan yararlanabilmektedir. Buna göre; Sanığa yapılan suç isnadı anladığı dil ile açıkça anlatılmalıdır.Sanığın avukat tutma ve hukuki yardımından yararlanma hakkı vardır. Eğer avukat tutmak için mali imkânı yoksa kendisine baro tarafından ücretsiz bir avukat görevlendirilmesi konusunda bilgi verilmelidir.Sanığın ailesi veya yakınlarından istediği kişiye haber verme hakkı bulunmaktadır.Sanık, somut delillerin toplanmasını isteme ve lehine olan delilleri ileri sürme hakkına sahiptir.Sanığın ve tarafsız mahkemelerde, makul sürede ve aleni olarak yargılanma hakkı vardır.Sanığın susma hakkı vardır. 5. Müdafi – Şüpheli ve/veya Sanık Avukatı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 2/1-c bendinde müdafi kavramı tanımlanmış olup bu tanıma göre müdafi, “şüpheli veya sanığın ceza muhakemesinde savunmasını yapan avukatı” ifade eder. Zorunlu veya ihtiyari olarak müdafilik gerçekleşebilir. İhtiyari müdafilikte, şüpheli veya sanık tarafından seçilen müdafiin hukuki yardımından yararlanılıyorken; zorunlu müdafilikte, kanunlar gereği müdafi ataması söz konusudur. 149. maddesinin birinci fıkrasına göre; “Şüpheli veya sanık, soruşturma ve kovuşturmanın her aşamasında bir veya birden fazla müdafiin yardımından yararlanabilir; kanunî temsilcisi varsa, o da şüpheliye veya sanığa müdafi seçebilir.” İşbu maddeden açıkça anlaşıldığı üzere müdafi yardımından faydalanmak herkesin hakkıdır ve şüpheli veya sanık, zorunlu olmasa bile müdafi desteği alabilir. Belirtmek gerekir ki kanunlarca müdafi ile temsil edilmesi zorunlu kılınmış haller mevcut olup kişi müdafi yardımından faydalanmak istemese dahi kendisine müdafi ataması yapılır. Kanunen zorunlu olarak müdafi gereken bu haller; Şüpheli veya sanığın talep etmesi halinde (CMK m.150/1)Şüpheli veya sanığın çocuk, kendisini savunamayacak derecede malul veya sağır ve dilsiz olması halinde (CMK m.150/2)Alt sınırı beş yıldan fazla hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı yapılan soruşturma ve kovuşturmanın varlığı halinde (CMK m.150/3)Fiili işlediği yolunda kuvvetli şüpheler bulunan şüpheli veya sanığın akıl hastası olup olmadığı ve bazı hususları saptamak için gözlem altına alınırken (CMK m.74/1)Gözaltına alınan kişi gözaltı süreleri sonunda bırakılmazsa, bu süre sonunda sulh ceza hâkimi önüne çıkarılıp sorguya çekildiğinde (CMK m.91/7)Şüpheli veya sanık hakkında tutuklama istenildiğinde (CMK m.101/3)Tutukluluk süresi uzatılırken (CMK m.102/3)Sanığın davranışları nedeniyle duruşma salonundan çıkarılması halinde (CMK m.204/1)Sanığın kaçak olduğu ve duruşma yapılan hallerde (CMK m.247/4) şeklinde olup bu durumlarda zorunlu müdafilik söz konusu olabilir. 6. Sonuç Sonuç olarak; suç işlediği iddia edilen kişi, hakkında dava açılmadan önce soruşturma aşaması esnasında “şüpheli” olarak adlandırılırken; kovuşturma aşamasına geçilip hakkında dava açılmasıyla “sanık” olarak adlandırılmaktadır. Excerpt: Suç şüphesi altında olan kişi, soruşturma aşamasında şüpheli, kovuşturma aşamasında ise sanık olarak nitelendirilmektedir. ### İzinsiz Ses ve Görüntü Kaydı Almak Suçu ve Cezası İzinsiz ses ve görüntü kaydı alınması, kişinin özel hayatına müdahale ettiği için, bu tür eylemler Türk Ceza Kanunu'nun 134. maddesinde belirtilen özel hayatın gizliliğini ihlal suçu, 132. Maddesinde yer alan haberleşmenin gizliliğini ihlal suçunu veya 133. Maddesinde tanımlanan kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması suçlarını oluşturabilir. İçindekiler1. Özel Hayat Kavramı2. Özel Hayata Ve Hayatın Gizli Alanına Karşı Suçlar2.1. Politikacılar Ve Kamuoyunda Şöhrete Sahip Kişiler Bakımından2.2. Sıradan Vatandaşlar Bakımından3. Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçu (M.134)4. Haberleşmenin Gizliliğini İhlal Suçu (M.132)4.1. Haberleşme İçeriklerinin Kaydı Suretiyle Gerçekleşmesi (TCK M.132/1 C.2)4.2. Kişiler Arasındaki Haberleşme İçeriklerinin İfşası Suçu (TCK M.132/2)4.3. Haberleşmenin İçeriklerinin Basın Ve Yayın Yolu İle Yayınlanması (TCK M.132/4)4.4. Suçun, Kamu Görevlisi Tarafından Ve Görevinin Verdiği Yetki Kötüye Kullanılmak Suretiyle İşlenmesi (TCK M.137/1-A)4.5. Suçun Belli Bir Meslek Ve Sanatın Sağladığı Kolaylıktan Yararlanmak Suretiyle İşlenmesi (TCK M.137/1-B)5. Kişiler Arasındaki Konuşmaların Dinlenmesi Ve Kayda Alınması Suçu (TCK M. 133)6. Delil Elde Etmek Amacıyla Ses Ve Görüntü Kaydı6.1. Ceza Hukuku Bakımından İzinsiz Ses Ve Görüntü Kaydı Alınması6.2. Boşanma Davasında Kullanılması Amacıyla İzinsiz Ses Ve Görüntü Kaydı Alınması6.3. Alacak Davalarında Kullanılması Amacıyla İzinsiz Ses Ve Görüntü Kaydı Alınması6.4. Disiplin Soruşturmalarında Kullanılmak Üzere İzinsiz Ses Ve Görüntü Kaydı Alınması7. İzinsiz Ses Ve Görüntü Alınması Halinde Şikâyet, Soruşturma ve Kovuşturma Süreçleri7.1. Şikâyet7.2. Soruşturma7.3. Kovuşturma7.4. Zamanaşımı8. Sık Sorulan Sorular Bu makale, izinsiz ses ve görüntü alma eyleminin yasal boyutunu, etik değerlendirmelerini ve toplumsal etkilerini ele alacak. Özel hayatın korunması ile teknolojik yenilikler arasındaki dengeyi anlamak, günümüz toplumunun önemli bir karşı karşıya olduğu sorunlardan biridir. Hangi durumlarda bu eylem suç oluşturur sorusuna odaklanarak, bu konuda geniş bir değerlendirme yapmayı amaçlıyoruz. Makale, bu konudaki tartışmaların ana hatlarını çizerek, bu alandaki farkındalığı artırmayı hedefliyor. 1. Özel Hayat Kavramı İzinsiz ses ve görüntü kaydı alınmasının suç olup olmadığının değerlendirilmesi için öncelikle “özel hayat” kavramı açıklanmalıdır. TCK madde 134’ün gerekçesinde özel hayat, “başka suretle başkaları tarafından görülmesi mümkün olmayan bir özel yaşam olayı” şeklinde açıklanmıştır. Buna göre, herkes tarafından bilinebilecek durumdaki olayların ve konuşmaların kaydedilmesi suç oluşturmamaktadır. Örnek olarak kişilerin aile hayatı, cinsel yaşamı, dini inançları, ilgi alanları gibi sınırlı sayıda insanla paylaştığı durumlar özel hayatın kapsamına girer. 2. Özel Hayata Ve Hayatın Gizli Alanına Karşı Suçlar Özel hayatın gizliliği Anayasamızda da korunan bir haktır. T.C. Anayasası madde 20’ye göre herkes özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın gizliliğine dokunulamaz. Bunun yanında ceza kanunumuzda da özel hayata karşı işlenen suçlar düzenlenmiş ve yaptırıma bağlanmıştır. Bunlar sırasıyla; haberleşmenin gizliliğini ihlal suçu (m.132), kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması suçu (m.133) ve özel hayatın gizliliğini ihlal suçu (m.134), kişisel verilerin kaydedilmesi (m.135), verileri hukuka aykırı olarak verme ve ele geçirme (m.136), verileri yok etmeme (m.138) olarak düzenlenmiştir. 2.1. Politikacılar Ve Kamuoyunda Şöhrete Sahip Kişiler Bakımından Sıradan vatandaşların “özel hayat” alanı daha genişken politikacılar ve şöhrete sahip kişiler gibi kamuya mal olmuş kişilerin özel hayatlarının gizliliği kapsamı daha dardır. Zira kamuya mal olmuş kişiler kamuoyuna haber verme ve basın hakkı kapsamında özel hayatlarının bir noktaya kadar izlenmesine katlanmak zorundadırlar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ihlal olup olmadığını değerlendirirken haberin değeri, kamuoyunun ilgisi, güncellik (zaman) ve mekân unsurlarına dikkat etmektedir. Yine bu kişilerin kamuoyu açısından önemine göre de bazı kişiler bakımından özel hayat daha geniş değerlendirilirken bazılarının özel hayat alanı daha dar korunabilir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ihlal olup olmadığını değerlendirirken haberin değeri, kamuoyunun ilgisi, güncellik (zaman) ve mekân unsurlarına dikkat etmektedir. Yine bu kişilerin kamuoyu açısından önemine göre de bazı kişiler bakımından özel hayat daha geniş değerlendirilirken bazılarının özel hayat alanı daha dar korunabilir. Konuya Göre: Kamuya mal olmuş siyasetçilerin, sanatçıların, sporcuların vs. özel hayatına ilişkin “haberin kamuoyunun ilgisini çekme niteliği” değerlendirilmektedir. Mekâna Göre: Bir ses veya görüntü kaydının özel hayatın gizliliğini ihlal edip etmediği, kaydedilen mekâna bağlı olarak değişkenlik gösterebilir. Örneğin, bir kişinin konutunda gerçekleştirilen kayıtlar genellikle özel hayatın gizliliğini ihlal eder ve bu, o kişi kamuya tanınmış biri olsa dahi suç teşkil edebilir. Diğer yandan, kamuya açık bir alanda, mesela sahilde bir sanatçının fotoğrafının çekilmesi, genellikle basın hakkı kapsamında değerlendirilir ve bu durumda suç oluşturmayabilir. 2.2. Sıradan Vatandaşlar Bakımından Normal vatandaşların özel hayat alanı kamu için önemli olan kişilerden daha geniş bir şekilde korunmaktadır. Çünkü burada, basın hakkı yahut kamuoyunu bilgilendirme kapsamında ağır basan bir hak söz konusu değildir. Konuya Göre: Sıradan vatandaşların özel hayatları daha geniş değerlendirilerek büyük ölçüde korunmaktadır. Bu nedenle kişilerin “özel hayat” alanına dahil olan ve yalnızca sınırlı sayıda kişi tarafından bilinmesini istediği her durumu, davranışı özel hayatın gizliliği kapsamında korunmaktadır. Mekâna Göre: Sıradan vatandaşların özel hayatlarının gizliliğinin korunması mekâna göre de değişiklik göstermemektedir. Zira kamuya mal olmuş kişilerde olduğu gibi kamuya açık alanlarda kişilerin görüntü ve seslerinin kayda alınması “basının haber verme özgürlüğü” kapsamında değerlendirilemeyeceğinden suç teşkil eder. Yargıtay, kamusal alanda da özel hayatın korunması gerektiğini sıradan vatandaşlar bakımından bu kavramın mekâna göre değişmediğini ortaya koymuştur. Bunun yanında günümüzde kamusal alanlarda yaşanan olayları kayıt altına almak için yapılan çekimlere sıklıkla rastlanmaktadır. Bu kapsamda Yolda yahut örneğin metroda kalabalığı göstermek için yapılan alelade bir çekim özel hayatın gizliliğini ihlal suçunu oluşturmayabilir. Yahut bir manzara çekiminde de bilinçli ve kasti olarak bir hedef alma söz konusu olmadığından suç oluşmayacaktır. Ancak, aynı kişinin özellikle odaklanarak çekilmesi yahut bir yerinin rızası olmadan ön plana çıkarılması, özel hayatın gizliliğini ihlal suçunu oluşturur. Çünkü burada haber ya da üstün kamu yararı söz konusu değildir ve kasıtlı bir eylem söz konusudur. 3. Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Suçu (M.134) Açıklandığı üzere izinsiz ses ve görüntü kaydı alınması hali, en temel haliyle Türk Ceza Kanunu’nda yer alan özel hayatın gizliliğini ihlal suçu kapsamında değerlendirilmektedir. TCK’nın 134. maddesine göre; “Kişilerin özel hayatının gizliliğini ihlal eden kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Gizliliğin görüntü veya seslerin kayda alınması suretiyle ihlal edilmesi halinde, verilecek ceza bir kat artırılır. Kişilerin özel hayatına ilişkin görüntü veya sesleri hukuka aykırı olarak ifşa eden kimse iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. İfşa edilen bu verilerin basın ve yayın yoluyla yayımlanması halinde de aynı cezaya hükmolunur.” Görüleceği üzere, kişilerin özel hayatının gizliliğinin görüntü veya ses kaydı alınması yoluyla ihlal edilmesi hali, özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun daha fazla cezayı gerektiren bir görünümü olarak düzenlenmiştir. Ayrıca kayda alınmış ses veya görüntünün ifşa edilmesi ise m. 134/2 gereği bağımsız olarak cezalandırılmaktadır. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için “Özel Hayatın Gizliliğini İhlal" başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Ayrıca, kişisel verilerin kaydedilmesi ve yayılması ile ilgili detaylı bilgi edinmek isterseniz "İnternet Yoluyla Kişisel Verilerin Kaydedilmesi ve Yayılması Suçu" başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. Haberleşmenin Gizliliğini İhlal Suçu (M.132) “Haberleşme” en az iki kişi arasında araya bir vasıta sokulmak suretiyle gerçekleştirilen iletişimdir. İzinsiz ses yahut görüntü kaydı alınması durumu, kişiler arasındaki telefon görüşmeleri, video konferanslar, telekonferanslar, sesli ve görüntülü görüşmeler gibi vasıtalar ile gerçekleştirilen haberleşmelerin kaydedilmesi şeklinde de gerçekleşebilir. Bu şekilde kişiler arasındaki haberleşmenin izinsiz olarak ses ve görüntü kaydının alınması ise TCK m. 132’de düzenlenen haberleşmenin gizliliğini ihlal suçunu oluşturmaktadır. TCK’nın 132. maddesine göre; “Kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğini ihlal eden kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu gizlilik ihlali haberleşme içeriklerinin kaydı suretiyle gerçekleşirse, verilecek ceza bir kat artırılır.” 4.1. Haberleşme İçeriklerinin Kaydı Suretiyle Gerçekleşmesi (TCK M.132/1 C.2) Maddede, kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğini ihlal suçunun haberleşme içeriklerinin kaydı suretiyle işlenmesi maddede cezayı arttıran nitelikli hal olarak düzenlenmiştir. Dolayısıyla suçun görüntü ve ses kaydedilmek suretiyle işlenmesi nitelikli haldir. 4.2. Kişiler Arasındaki Haberleşme İçeriklerinin İfşası Suçu (TCK M.132/2) TCK m. 132’de, haberleşmenin gizliliğini ihlal suç olarak düzenlenmiş madde devamında bu içeriklerin hukuka aykırı olarak ifşa edilmesi bağımsız bir suç olarak öngörülmüştür. TCK’nın 132. maddesinin devamına göre; “Kişiler arasındaki haberleşme içeriklerini hukuka aykırı olarak ifşa eden kimse, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Kendisiyle yapılan haberleşmelerin içeriğini diğer tarafın rızası olmaksızın hukuka aykırı olarak alenen ifşa eden kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. İfşa edilen bu verilerin basın ve yayın yoluyla yayımlanması halinde de aynı cezaya hükmolunur.” Özel hayata dair ses veya görüntülerin ifşa edildiğinin kabul edilebilmesi için, ses veya görüntüyle özel hayatı ihlale uğrayan kişinin anlaşılması, en azından anlaşılabilir olması ya da açıklanması gerekir; ayrıca, özel hayat görüntüsünün veya sesinin, yetkisi bulunmayan kişi veya kişiler tarafından içeriğinin öğrenilmesiyle suç tamamlanır. 4.3. Haberleşmenin İçeriklerinin Basın Ve Yayın Yolu İle Yayınlanması (TCK M.132/4) Kanunda yapılan değişiklikle suçun “ basın ve yayın yolu ile yayınlanması” nitelikli hal olmaktan çıkarılmıştır. 4.4. Suçun, Kamu Görevlisi Tarafından Ve Görevinin Verdiği Yetki Kötüye Kullanılmak Suretiyle İşlenmesi (TCK M.137/1-A) TCK m. 137 uyarınca bu suçun kamu görevlisi tarafından ve görevinin verdiği yetki kötüye kullanılmak suretiyle işlenmesi bir nitelikli haldir ve verilecek ceza yarı oranında arttırılır. 4.5. Suçun Belli Bir Meslek Ve Sanatın Sağladığı Kolaylıktan Yararlanmak Suretiyle İşlenmesi (TCK M.137/1-B) TCK m. 137 uyarınca bu suçun belli bir meslek ve sanatın sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle işlenmesi bir nitelikli haldir ve verilecek ceza yarı oranında arttırılır. Örnek vermek gerekirse mesleği gereğince iki kişi arasındaki mektuplara ulaşan bir kuryenin bu mektupları ifşa etmesi suçun nitelikli halini oluşturur. 5. Kişiler Arasındaki Konuşmaların Dinlenmesi Ve Kayda Alınması Suçu (TCK M. 133) İzinsiz ses kaydı alınmasının suç olarak düzenlendiği bir diğer düzenleme TCK madde 133’te yer alan kişiler arasındaki konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması suçudur. TCK’nın 133. maddesince; “Kişiler arasındaki aleni olmayan konuşmaları, taraflardan herhangi birinin rızası olmaksızın bir aletle dinleyen veya bunları bir ses alma cihazı ile kaydeden kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Açıkça görüldüğü üzere bu madde ile konuşmanın, tarafı olmayan bir kişi tarafından ses kaydı alınması hali düzenlenmiştir. Bu suç bakımından dikkat edilmesi gereken husus, konuşmanın aleni olup olmamasıdır zira ancak aleni olmayan konuşmaların rıza dışı kayda alınması suç olarak sayılmıştır. Ayrıca TCK madde 133’ün devamında, daha fazla cezayı gerektiren haller düzenlenmiştir ve buna göre; “Katıldığı aleni olmayan bir söyleşiyi, diğer konuşanların rızası olmadan ses alma cihazı ile kayda alan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Kişiler arasındaki aleni olmayan konuşmaların kaydedilmesi suretiyle elde edilen verileri hukuka aykırı olarak ifşa eden kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve dört bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. İfşa edilen bu verilerin basın ve yayın yoluyla yayımlanması halinde de aynı cezaya hükmolunur.” Aleni Konuşma Nedir? Kişilerin, özellikle diğer insanlardan gizledikleri konuşmalar aleni olmayan konuşma niteliğindedir. Keza TCK’nın 133. maddesinin gerekçesinde konuşmanın aleni olmayan konuşma olarak kabulü için konuşmanın yapıldığı yerin önemli olmadığı belirtilmiştir. Örneğin herkese açık bir parkta iki kişi arasında geçen konuşmanın başkaları tarafından ancak özel gayretle duyulabilecek olması halinde aleni konuşmadan söz edileceği söylenebilir. 6. Delil Elde Etmek Amacıyla Ses Ve Görüntü Kaydı Bir suçun meydana gelmesi anında başka türlü delil elde etme imkânı yok iken ses kaydı alınması veya kaybolma olasılığı bulunan kanıtların kaybolmalarının engellenmesi amacıyla ses kaydı alınması durumunda özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun oluşmayacağı kanaatine Yargıtay içtihatlarında bazı istisnalar olsa da çok sık ulaşılmaktadır. Yargıtay bu şekilde klasikleşmiş bazı kıstaslar belirlemiştir: Bir Hakkın Korunması Amacıyla Yapılmış Olması Yetkili Organların Zamanında Müdahalesinin Mümkün Olmaması Özel Hayata Müdahalenin Ölçülü Olması Delillerin Elde Edilmesinde Hukuka Aykırı Yöntemlere Başvurulmaması (Cebir Şiddet Vs) Bu kıstasları açıklamak gerekirse alınan ses veya görüntü kaydının suç teşkil etmemesi için; cinsel saldırı, tehdit, vücut dokunulmazlığına saldırı gibi haksız bir saldırı olmalı ve bu saldırı ani gelişen bir saldırı olmalı bu nedenle o anda kolluk desteğine ulaşmak mümkün olmamalıdır. Ayrıca alınan kayıtların ölçülü olması başka bir deyişle de bu kayıtların alınması esnasında hukuka aykırı yöntemlere başvurulmamış olması gerekmektedir. Kişiden o anda yetkili makamların müdahalesini beklemesi beklenemeyecek durumdaysa ve başka türlü de delil elde etme olanağı yoksa bu deliller de hüküm tesisinde kullanılabilmektedir. 6.1. Ceza Hukuku Bakımından İzinsiz Ses Ve Görüntü Kaydı Alınması Mevcut ya da Gerçekleşmesi Muhtemel Saldırının Kayıt Altına Alınması Kaydı alanın kendisine ya da yakınlarına karşı işlenecek için alınan kayıtlar hukuka uygun kabul edilebilmektedir. Kayıt yapana veya yakınına yönelik gerçekleşen saldırı ya da suçun aniden ve tesadüfen gerçekleşmesi gerekmektedir. Kişi veya ailesi saldırıya uğradığında ya da suça maruz kaldığında o an yetkili makamların yardımına başvuramayacak durumda olmalıdır. Söz konusu kayıtları almanın amacı yetkili makamları suçtan haberdar etmek olmalıdır. Daha Önce İşlenmiş Bir Suça İlişkin Delil Elde Edilmesi İçin İzinsiz Ses Ve Görüntü Kaydı Alınması (Sanık İtirafı ya da Tanık Beyanı vs.) Ceza yargılamasında, maddi gerçeği ortaya koymakla yükümlü olan adli makamlardır ve buna ilişkin iletişimin denetlenmesi yoluna başvurulması imkân dâhilindedir. Daha önce işlenmiş bir suç varsa, koşulları dâhilinde, suçun faili hakkında ilgili merciler tarafından iletişimin denetlenmesi tedbiri uygulanıp, suçun kamu gücü eliyle ortaya çıkarılması sağlanabilir. Yine tanıklar mahkeme eliyle dinlenecektir bunun için hukuka aykırı yöntemlere başvurulmasına gerek yoktur. Bu nedenle, yetkili mercilere gerekli ihbarda bulunmaksızın, suça ilişkin “gizlice ses kaydı yapmak suretiyle” delil elde etmeye çalışarak, adeta fiili bizzat soruşturmaya kalkışan kişinin davranışı oldukça istisnai durumlar dışında (örneğin faili meçhul olaylarda) hukuka aykırı bir yöntem olarak değerlendirilecektir. Aksi kabul özel kişileri potansiyel bir detektif haline dönüştürebilecektir. 6.2. Boşanma Davasında Kullanılması Amacıyla İzinsiz Ses Ve Görüntü Kaydı Alınması Karşı tarafın rızası olmadan alınan ses veya görüntü kayıtlarının eşler arasında yahut aynı evde olsun olmasın hukuka aykırı olduğu açıktır. Zira, olayın eşler arasında yaşanması özel hayat kavramını ortadan kaldırmamaktadır. Ancak buna karşın, özellikle boşanma davalarında daha esnek davranıldığı görülmektedir. Boşanma davaları kişilerin özel yaşamlarını yakından ilgilendiren davalardır. Bu davalardaki en temel zorluk ispat konusunda ortaya çıkmaktadır. Çünkü boşanma davalarında ispat edilmesi gereken olaylar genellikle aleni olmayıp, iki kişi arasında geçmektedir. Bu sebeple, özellikle boşanma davaları yönünden Yargıtay’ın daha esnek bir tutum sergilediği söylenebilmekle birlikte somut olay özelinde değerlendirme yapılmaktadır. Özellikle burada, başka türlü ispatının mümkün olmamasının kıstas alındığı görülmektedir. Çoğu zaman eşler arasındaki sadakat yükümlülüğünün ihlalinde başka türlü ispatı zor olduğundan bu şekilde elde edilen deliller hükme esas alınabilmektedir. 6.3. Alacak Davalarında Kullanılması Amacıyla İzinsiz Ses Ve Görüntü Kaydı Alınması Kural olarak borç ve alacak ilişkilerinden kaynaklanan davalarda kullanılmak amacıyla izinsiz ses ve görüntü kaydı alınması suç oluşturur. Zira ortada haksız bir saldırı yahut başka suretle kanıtlama olanağı olmayan bir durum söz konusu değildir. Alacak davalarında iddiasını ispat amacıyla hareket ederek karşı tarafı yönlendirmeden yahut delil elde etme amacına yönelmeden tespit edilmiş ses ve görüntü kayıtları ise delil değerine sahip olabilir. 6.4. Disiplin Soruşturmalarında Kullanılmak Üzere İzinsiz Ses Ve Görüntü Kaydı Alınması Ceza yargılamasında olduğu gibi disiplin soruşturmasında da maddi gerçeğin ortaya çıkarılması temel amaçtır. Ceza soruşturması ile disiplin soruşturması bağımsız olmakla beraber, ceza hukukuna hâkim olan ilkelerin disiplin soruşturmalarında da geçerli olduğu kabul edilmektedir. Bu nedenle disiplin soruşturmalarında kullanılmak üzere izinsiz ses ve görüntü kaydı alınması suç teşkil edecektir. Kamu görevlisi hakkında yürütülen disiplin soruşturması sürecinde kişinin iletişiminin izinsiz dinlenmesi, gizli ses ve görüntü alınması, gibi hallerde elde edilen deliller, hukuka aykırı yöntemler kullanılması nedeniyle disiplin soruşturmasında kullanılamayacaktır. Ancak ceza hukukundaki gibi haksız bir saldırı olması, yetkili makamlara o anda başvurulamaması, ilgili eylemi başka türlü ispatlama olanağı bulunmaması ve ölçülü olması durumlarında (cebir, şiddet vs. hukuka aykırı yollara başvurulmaması) alınan kayıtlar istisnai olarak delil olarak kullanılabilecektir. Bunun için ani ve tesadüfen gelişen bir saldırı olması şarttır. 7. İzinsiz Ses Ve Görüntü Alınması Halinde Şikâyet, Soruşturma ve Kovuşturma Süreçleri 7.1. Şikâyet İzinsiz ses ve görüntü kaydı alınması suçu kanunda şikâyete tabi bir suç olarak düzenlenmiştir. Zira özel hayatın gizliliğine karşı suçların soruşturması ve kovuşturması şikâyete bağlı olarak yapılmaktadır. (TCK m.137) Şikâyet kurumu ile ilgili detaylı bilgi için “Şikâyet Hakkı ve Şikâyetten Vazgeçme” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 7.2. Soruşturma Suçun mağduru yahut suçtan zarar gören şikâyette bulunduğunda savcılık makamı şüphelinin lehine ve aleyhine tüm delilleri toplayacaktır. Belirtmek gerekir ki bu suç uzlaştırma kapsamında olan bir suç olduğundan savcılıkça öncelikle uzlaşma kurumuna müracaat edilecektir. 7.3. Kovuşturma Kovuşturma aşaması mahkemede görülen süreci ifade etmekte olup iddianamenin kabulünden hükmün kesinleşmesine kadar devam edecektir. İzinsiz ses kaydı alma cezası söz konusu olduğunda kişinin hangi suça istinaden cezalandırılacağına bakılması gerekir. Bu durumda da işlenen suça yönelik verilecek ceza miktarı önemli olur. Özel hayatın gizliliği suçuna hükmedildiğinde 2-6 yıl aralığında hapis cezası verilebilir. Haberleşmenin gizliliğini ihlal suçu söz konusu ise 2-6 yıl aralığında hapsi cezası söz konusu olur. Kişiler arası konuşmaların dinlenerek kayda alınması suçu işlenmişse verilen ceza 2-5 yıl aralığında olacaktır. 7.4. Zamanaşımı Zamanaşımı, bir suçun işlendiği tarihten itibaren cezai takibatın veya cezanın uygulanmasının belirli bir süre sonra mümkün olamayacağı yasal süreyi ifade eder. İzinsiz ses ve görüntü alma suçunda zamanaşımı süresi, suçun işlendiği tarihten itibaren 8 yıldır. Yani, suçun işlendiği tarihten itibaren 8 yıl içinde dava açılmaz veya ceza uygulanmazsa, bu suçtan dolayı hukuki takip yapılamaz. için yasal düzenlemelere başvurmak önemlidir. 8. Sık Sorulan Sorular Telefonla Konuşurken Ses Kaydı Almak Suç Mu? Bu eylem, haberleşmenin gizliliğini ihlal suçunu oluşturmaz zira bu suçun oluşması için söz konusu kaydın haberleşmenin tarafları dışında bir üçüncü kişi tarafından alınması gerekir. Ancak telefon konuşmasının içeriği dikkate alınarak özel hayatın gizliliğini ihlal suçu gündeme gelebilir. Katıldığı Söyleşiyi İzinsiz Kayda Almak Suç Mudur? Katıldığı aleni olmayan bir söyleşiyi, diğer konuşanların rızası olmadan ses alma cihazı ile kayda alan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. İşyeri Kameraları İle Ses Kaydı Yapmak Yasal Mıdır? İşyerinde güvenlik amacı ile görüntü kaydeden kameralar kullanılması yasaldır. Ancak ses kaydeden kameralar söz konusu olduğunda işçilerin özel hayatlarını ihlal edici bir boyuta ulaşacaktır bu nedenle söz konusu durumun işçilerin rızasını almaksızın gerçekleştirilmesi yasal olmayıp suç teşkil eder. İzinsiz Ses Ve Görüntü Kaydı Yapmak Suç Mu? İzinsiz ses veya görüntü kaydı almak, karşı tarafın rızası olmadan özel hayatının ihlal edildiği gerekçesi ile suç teşkil eder ve TCK kapsamında cezalandırılır. Ses Kaydı Almanın Cezası Nedir? Özel hayatın gizliliğini ihlal suçu oluşmuşsa 2-6 yıl, haberleşmenin gizliliğini ihlal suçuna hükmedilmişse 2-6 yıl, kişiler arası konuşmaların dinlenerek kayda alınması suçundan hüküm giyilmişse 2-5 yıl aralığında bir ceza söz konusu olabilecektir. İzinsiz Ses Ve Görüntü Kayıtları Mahkemelerde Delil Olarak Kullanılabilir Mi? İzinsiz ses ve görüntü kaydı alınması fiili suç teşkil ettiğinden ve hukuka aykırı olduğundan “Zehirli ağacın meyvesi de zehirli olur” ilkesi gereğince söz konusu kayıtlar mahkemelerde delil olarak kullanılamaz. Ancak Yargıtay bazı durumlarda çeşitli kriterleri ile bu ilkeyi esnetebilmektedir. Eşlerin Ses Kaydı Yapması Suç Mudur? Eşler arasında her türlü sınırın aşılabileceği gibi bir durum söz konusu olmayıp eşlerin de birbirinin rızası olmaksızın ses yahut görüntü kaydı almaları suç teşkil edebilecektir. Detektif Tutmak Ve Dedektiften Ses Ve Görüntü Kaydı Almasını İstemek Suç Mudur? Dedektif tutmak kanunda bir suç olarak düzenlenmemiştir. Ancak özel dedektiflerin özel hayatı ihlal eder biçimde görüntü ve ses kaydetmesi ve bunun istenmesi suç teşkil eder. Komşudan Gelen Rahatsız Edici Müzik Ve Sesleri Şikâyet Amaçlı Kayıt Etmek Suç Mudur? Kural olarak izinsiz bir kişinin ses ve görüntüsünün kayda alınması özel hayatın ihlali anlamına gelir ve suç teşkil eder. Ancak, komşunun bağımsız bölüm sakinlerini rahatsız edecek şekilde gürültü yaptığı hallerde başka bir şekilde ispat edecek durum yoksa bu durumu kanıtlamak adına kayıt altına alınması kabul edilebilecektir. Ayrıca herhangi bir konuşma duyulmuyorsa yalnızca gürültü söz konusuysa ve bu gürültü çok yüksekse artık bu aleni sayılarak özel hayat kapsamında değerlendirilmeyebilir. Excerpt: İzinsiz ses ve konuşma kaydı alınması, Türk Ceza Kanunu’nda yer alan özel hayatın gizliliği suçu kapsamında değerlendirilmekte olup, kişilerin ses ve konuşmalarının izinsiz kayda alınması cezayı arttırıcı nitelikli hal olarak düzenlenmiştir. ### Telefon ve Mesaj Yoluyla Tehdit Tehdit suçu, failin bir başkasını, kendisine veya yakınına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğini, malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağını veya sair bir kötülük edeceğini ifade etmesiyle gerçekleşir. Tehdit suçunun oluşabilmesi için muhakkak yüz yüze yapılması şart değildir. Failin telefon ya da mesajla yaptığı eylemler de tehdit suçu kapsamında değerlendirilmektedir. Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte iletişim araçlarının çeşitlenmesi ve bu araçların suç amaçlı kullanımının da artmasına neden olmuştur. Özellikle internet, sosyal medya platformları, telefon ve mesajlaşma gibi iletişim yolları, tehdit suçu gibi suçların işlenmesi için kolaylık sağlayan araçlar haline gelmiştir. 1. Tehdit Suçu Nedir? Tehdit Suçu 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu (TCK) ’nun 106. maddesinde iki fıkra halinde düzenlenmiştir. Tehdit suçu failin; henüz meydana gelmemiş ama meydana gelme ihtimalinin varlığı ile ilgili belli bir kişiye ya da bu kişinin yakınına, maddi veya manevi kişilik değerlerinin bir zarara uğratılacağının ifade etmesi ile meydana gelir. İlgili kanun maddesine göre tehdit suçu; hayata, cinsel dokunulmazlığa, malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratılacağına veya sair bir kötülük edeceğine ilişkin olabilir. Tehdit suçu, haksız bir zarara veya kötülüğe uğratılacağının bir kimseye bildirilmesiyle meydana gelir. Tehdit suçunun meydana gelmesi için ağır ve haksız bir zarara uğratılacağının muhatabın bilgi ve görgüsüne sunulması yeterlidir. Ayrıca bu ağır ve haksız zararın gerçekleşmesi gerekmez. Tehdit suçunun oluşabilmesi için ‘’mutlaka yüz yüze işlenmesi’’ gibi bir şart söz konusu değildir. Telefon ya da mesaj yoluyla yapılan eylemler de bu suçun oluşmasına sebebiyet vermektedir. Tehdit suçu ile ilgili ayrıntılı bilgi almak için Tehdit Suçu ve Cezası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Tehdit Suçunun Telefon ve Mesaj Yoluyla İşlenmesi Tehdit suçunun telefonla ve mesaj yoluyla işlenmesi de mümkün olup bu suçun yüz yüze iken işlenmesi ile telefonda işlenmesi arasında hukuken bir fark bulunmamaktadır. Yani bir kimsenin telefon konuşması esnasında ya da mesajlaşma esnasında tehdit içeren ifadeler kullanmış olması halinde, yine tehdit suçunun oluştuğunun kabul edilmesi gerekmektedir. Önemli olan fiilin objektif olarak kişinin iç huzurunu ve hürriyetini bozucu nitelik taşımasıdır. Tehdit suçunu oluşturan mesaj içeriklerinin veya telefon görüşmelerinin kavga esnasında, kızgınlıkla söylenmiş olması suçun oluşumuna engellemeyecektir. Ancak böyle bir durum söz konusu ise koşulları oluşuyorsa faile haksız tahrik indiriminin uygulanması mümkün olacaktır. 3. Gizli Numara Kullanılarak İşlenen Tehdit Suçu Teknolojinin gelişmesiyle birlikte telekomünikasyon araçları çeşitlenmeye ve suç vasıtası olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu kapsamda telefon ve mesaj aracılığıyla işlenen suç sayıları ve çeşitliliği de maalesef ki günbegün artmaktadır. Özellikle bazı kişiler tarafından ‘’gizli numara’’ yolu kullanılmak suretiyle bu suç kendilerinin tanınmayacağına olan cesaret duygusu ile daha pervasızca ve daha şiddetli işlenebilir. Bu kapsamda tehdit suçu, telefonda gizli numaradan arayarak veya gizli numaradan mesaj atmak suretiyle gerçekleştirilir. Failin bu şekilde tehdit suçunu işlemesi halinde, tehdit suçunun nitelikli hallerinden birisi olan ‘’Kendini Tanınmayacak Hale Koyarak Tehdit Suçu’’ işlenmiş olur. Mağdurun, failin kim olduğunu bilmemesinden ötürü kendisini savunma kapasitesi düşecek olduğundan dolayı, failin kendini tanınmayacak hale koyarak tehdit suçunu işlemesi daha fazla ceza verilmesini gerektiren bir nitelikli hal olarak karşımıza çıkmaktadır.  Bu suretle gizli numara kullanarak tehdit suçunu işleyen fail, tehdit suçunun nitelikli hallini işlediğinden dolayı iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Failin kendini gizlemek suretiyle gerçekleştirdiği tehdit eylemlerinde hakaret etmelerine de sıklıkla rastlanılmakta olup, hakaret ve tehdit eylemleri ayrı ayrı suç teşkil etmekte ve cezalandırılmaktadır. Detaylı bilgi almak için sahte sosyal medya hesapları üzerinden hakaret suçu başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Eğer fail telefon ve mesaj aracılığıyla bir kişiyi tehdit ederken yukarıda sayılan şekilde gizli numara kullanmamışsa, sesini değiştirmemişse, kısaca kişinin eylemi gerçekleştirirken kim olduğu belli ise; bu takdirde suçun yukarıda bahsi geçen nitelikli halinin değil de temel şeklinin işlendiği söylenecektir. İnternet ve sosyal medyadaki sahte hesaplar üzerinden yapılan tehditlerde tehdit suçunun nitelikli halini oluşturmakta ve bu kapsamda değerlendirilmektedir. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi almak için İnternet ve Sosyal Medya Hesapları Üzerinden Tehdit başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. WhatsApp veya Telegram Yoluyla İşlenen Tehdit Suçu Günümüzde çokça kullanılan bir mesajlaşma uygulamaları olan WhatsApp ve Telegram aracılığı ile de tehdit suçu işlenebilmektedir. Unutmayalım ki internette yapılan her şeyin kayıtları tutulmaktadır ve istenildiğinde hepsine ulaşılabilme imkânı vardır. Özellikle de mesaj yoluyla yapılan tehdit hareketlerinde ispat da çok kolay olacağından failin bu suçu işlediğini kanıtlamak çok rahat olacaktır. WhatsApp/Telegram gibi uygulamalar üzerinden fail tarafından gönderilen ‘’seni öldüreceğim’’, ‘’senin arabanı yakacağım’’ benzeri mesajlar tehdit suçunu oluşturmaktadır. Bu gibi bir durumda mağdurun derhal bu mesajların ekran görüntüsünü alması ve savcılık veya kolluğa bildirmesi gerekmektedir. Nitekim T.C. Yargıtay 4. Ceza Dairesi Tarih: 27.10.2021 Esas: 2019/5488 Karar: 2021/25542 Sayılı İlamında mesaj ile tehdit suçunun oluşabileceği karara bağlanmıştır: ‘’Tehdit fiili, kişinin ruh dinginliğini bozan, iç huzurunu, bilinç ve irade özgürlüğünü ihlal eden bir olgudur. Fiilin mağdur üzerinde ciddi bir korku yaratabilmesi açısından sonuç almaya objektif olarak elverişli, yeterli ve uygun olması gerekir. Tehdit suçunun manevi öğesi genel kasttan ibaret olup suçun yasal tanımındaki unsurlarının bilerek ve istenerek işlenmesini ifade eder. Olayda tasarlamanın varlığı aranmadığı gibi, saikin de önemi yoktur. Kavga ve tartışma sırasında haksız bir fiilin kendisinde husule getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi failin iradesini etkileyen bir etken olarak kusur yeteneğinde meydana getirdiği azalma nedeniyle koşulları varsa ancak yasal indirim nedeni olarak kabul edilebilmesi olanaklı ise de, önceden ilke boyutunda kastı kaldıran ve suçun oluşumunu engelleyen bir husus olarak kabulü mümkün değildir.Bu açıklamalar doğrultusunda, sanığın mağdurlara ait cep telefonlarına mesajlar göndererek 19/02/2015 tarihli tutanaklarda belirtilen sözlerle tehdit ettiği şeklinde kabul olunan olayda, sanığın mesajı kendisinin gönderdiğini kabul etmesi karşısında, sözlerin objektif olarak elverişli ve yeterli olması nedeniyle olayda tehdit suçunun oluştuğu… ‘’ 5. Mesaj Yoluyla Tehdit Suçunda İspat Vasıtaları Tehdit suçunun telefon ve mesaj yoluyla işlenmesi durumunda ispat sorunu ortaya çıkacaktır. Bu tip suçların nitelikleri itibariyle ispatlanmasının diğer suçlara nazaran daha zor olduğundan dolayı, ispat sorununu çözerken Yargıtay kararları referans alınmaktadır. Eğer tehdit suçu mesaj yoluyla işlenmiş ise, mağdurun söz konusu mesajları silmeyip saklaması, eğer imkân varsa ekran görüntüsü alınması gerekmektedir. İlgili bu mesajlar delil niteliğine sahip olup, savcılığa ibraz edilerek delil olarak kullanılabilirler. Nitekim Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 6. Ceza Dairesi E: 2018/4084 K: 2020/660 Sayılı İlamında ekran görüntüleri delil olarak kullanılmış ve sanığın tehdit suçundan cezalandırılmasına karar verilmiştir. Müşteki A.K.: ‘’  Baktığımda bir kişi tarafından bana yönelik şerefsiz, can alma Allaha mahsus ama bu kişinin cezası sorulacak şeklinde hakaret ve tehdit sözlerini gördüm. Bende daha önce silinmesini düşünerek ekran görüntüsünü aldım. Sanıktan şikayetçiyim.” şeklinde beyanda bulunmuştur.Katılanın Vakfıkebir Devlet Hastanesinde doktor olarak görev yaptığı, sanık E. G.’nin yeğeni olan D. A. G.’nin yüksek ateş şikayeti sebebiyle 06.03.2018 tarihinde Vakfıkebir Devlet Hastanesine yatışının yapıldığı, çocuğun ateşinin düşmemesi sebebiyle doktor olan müşteki tarafından hastanın bir başka hastaneye gitmeleri gerektiğini söylediği, sanık E. G.’nin sosyal paylaşım sitesi olan facebook hesabından E. M. ismiyle11.03.2018 tarihinde KTU 2. EL EŞYA VE EV ALIM SATIM TAKAS PLATFORMU TRABZON isimli grupta paylaşım yaptığı, bu paylaşımda “Vakfıkebir Devlet Hastanesinde çocuk doktoru A. bey, boğaz enfeksiyonu ve bademciklerinde kanama olan masun çocuğa çıkış vermiştir, bu haberi ve bu saygısızlığı sosyal medyada yayınlayacağım, aynenn ve yazmadığım önemli bir konuda bu çocuk devamlı bu şekilde hastalanır ve 3 kez yüksek ateşten havale geçirdi ve doktoru da bu serefsuz, can almak Allaha mahsus ama cezası sorulacak” şeklinde yorumlar yapmak suretiyle gerçekleşen eylemde Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin 25/02/2015 tarih ve 2013/8531-2015/22024 E.K. Sayılı ilamı da dikkate alındığında atılı tehdit suçunun oluştuğu dikkate alınarak sanığın atılı suçtan dolayı cezalandırılmasına… karar verilmiştir.’’ 6. Telefon Yoluyla Tehdit Suçunda İspat Vasıtaları Eğer tehdit suçu mesaj yoluyla değil de telefon görüşmesi esnasında işlenmişse, ispat aracı olarak Yargıtay kararlarına göre tanık kullanılabilecektir. Bu kapsamda eğer telefonla yapılan tehdit sözlü olarak yapılmışsa, mağdurun telefonu hoparlöre alarak tehdit suçuna konu olan sözlerin odadaki diğer kişilere de duyurulması gerekmektedir. Bu takdirde Yargıtay tarafından benimsenen görüşe göre tehdit suçunu oluşturan kelimeleri duyan kişilerin tanıklığı ile bu suçun ispatlanabilmesi mümkün olacaktır. Ancak eğer mağdurun tehdide uğradığı esnada bu olaya ilişkin herhangi bir tanık bulunmamaktaysa, tehdit suçunun ispatlanabilmesi için GSM operatörlerinden destek alınması gerekecektir. Bu kapsamda yargılamayı yapan Mahkemeden, mağdurun o gün ve saatte telefonunu arayan numaraların GSM operatöründen getirtilmesi talep edilecektir. GSM operatöründen gelen cevaba göre ise mağduru o saatler aralığında arayan kişiler belirlenecek ve bu doğrultuda mağdurun beyanlarının tutarlı olup olmadığı incelenebilecektir. Nitekim Yargıtay 4. Ceza Dairesi Esas: 2013/6460 Karar: 2015/17449 Sayılı ilamında telefon yoluyla hakaret suçu işlenirken buna telefonun hoparlöründen şahit olan tanıkların dinlenmesi gerektiğine karar vermiştir: ‘Soruşturma aşamasında beyanı alınan tanık B…’ın, sanığın kendisine ait cep telefonunu arayıp babası olan katılanı istediğini, telefonda babasına “başına bela olacağım, mahvedeceğim, rahat uyuyamayacaksın, üç kağıtçı beleşe konan dolandırıcı” diyerek hakaret ve tehdit ettiğine ve telefonun hoparlörünün açık olması sebebiyle bu sözleri duyduğuna ilişkin anlatımı karşısında, olayın tek tanığı olan B…’ın beyanına başvurulmalıdır…….” 7. Telefonla Tehdit Suçunda Ses Kaydı Hukuka Uygun Delil midir? Eğer ki fail, tehdit suçunu telefon vasıtasıyla sözlü şekilde işlemekteyse ve yukarıda ifade edildiği gibi etrafta buna şahit olacak tanıklar bulunmamaktaysa Yargıtay mağdurunun aldığı ses kaydının hukuka uygun delil olacağını kabul etmektedir. Bu kapsamda mağdurun kendisine karşı işlenen tehdit suçunu başka delille ispat etmesine olanak bulunmamaktaysa, ani gelişen durumlar söz konusuysa ses kaydı alması ve bunu delil olarak kullanması mümkündür. Nitekim Yargıtay 18. Ceza Dairesi Tarih: 16.05.2017 Esas: 2015/33931 Karar: 2017/5905 Sayılı ilamında bu hususu karara bağlamıştır: ‘’Kişinin kendisine karşı işlenmekte olan bir suçla ilgili olarak, bir daha kanıt elde etme olanağının bulunmadığı ve yetkili makamlara başvurma imkanının olmadığı ani gelişen durumlarda karşı tarafla yaptığı konuşmaları kayda alması halinin hukuka uygun olduğunun kabulü zorunludur. Aksi takdirde kanıtların kaybolması ve bir daha elde edilememesi söz konusudur.’’ Ancak bu şekilde ses kaydı alındığında hukuka uygun delil kabul edilebilmesi için olayların ani gelişmesi gerekmektedir. Örnek vermek gerekirse bir arkadaşınızın siz evde yalnızken sizi telefonla arayıp tehdit içeren fiiller söylemeye başlaması durumu, ani gelişen bir durumdur. Bu durumda ses kaydı deliline başvurmak da hukuka uygun olacaktır. Ancak sırf daha önceden bu arkadaşınız sizi tehdit etti ve bunu kanıtlayamadınız diye, arkadaşınızın yanına bizatihi gidip onu kışkırtarak sizi tehdit etmesini sağlamanız üzerine almış olduğunuz ses kaydı, olaylar ani gelişmediğinden hukuka uygun olmayacaktır. 8. Telefon ve Mesaj Yoluyla Tehdit Manevi Tazminat Davasına Konu Olur mu? 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesine göre kişilik hakları zedelenmesinden zarar gören kişiler, uğramış oldukları manevi zararlarına karşılık Manevi Tazminat Davası açabilirler. Bu kapsamda mahkeme tarafından mağdura, zarar oranınca bir miktar paranın ödenmesine hükmedilir. Tehdit suçu ile mağdurun huzurlu yaşantısı bozulmuş olup hayatını sukün içinde sürdürebilmesi fail tarafından engellenmiştir. Bu kapsamda kişilik değerleri zedelenen tehdit suçunun mağduru, uğramış olduğu manevi zararının giderilmesi için hukuk mahkemelerinde Manevi Tazminat davası açabilir. Bunun için mağdurun uhdesinde maddi bir zararın doğmuş olmasına gerek olmayıp yalnızca tehdit suçu dolayısıyla kişilik haklarının zedelenmiş olması yeterlidir. Tehdit suçu sebebiyle açılmış manevi tazminat davası ile tehdit suçuna ilişkin yürütülen kamu davası birbirinden çok farklı şeylerdir. Kamu davası ile failin cezalandırılması amaçlanırken ondan tamamen bağımsız olan manevi tazminat davasında ise mağdurun kişilik haklarının ihlalinin tazmin edilmesi sağlanır. Bu kapsamda eğer ki tehdit suçunun soruşturma – kovuşturma evresinde savcılık veya mahkeme nezdinde bir uzlaştırma prosedürü gerçekleşmiş ise, mağdurun uğramış olduğu manevi zarar zaten tazmin edilmiş olacağından ayrıca bir Manevi Tazminat davası açılamaz. Manevi Tazminat davasında görevli mahkeme Asliye Hukuk Mahkemesidir. Mahkemece takdir edilecek tazminat miktarı ise her somut olaya göre ayrı ayrı değerlendirme yapılacağından değişiklik göstermektedir. T.C. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi E. 2016/6656 K. 2016/8136 T. 21.6.2016 Sayılı İlamında mesaj yoluyla tehdit suçunu işlediği sabit olan davalı hakkında manevi tazminata hükmedilmiştir: ‘’ÖZET : Dava haksız fiil sebebiyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Dosya kapsamından; davaya konu olayla ilgili ceza davalarının Sulh Ceza Mahkemelerinde farklı dosyalarda görüldüğü anlaşılmaktadır. Anılan davalarda davalı tarafından davacıya çekilen mesajlar tutanakla kayıt altına alınmış, davalı da bu mesajların kendisi tarafından çekildiğini ikrar etmiştir. Davalının ikrarı ve kayıt altına alınan mesajlar doğrultusunda davalının eylemi sabit görülmüş ve koşulları da oluştuğundan HAGB kararı verilmiştir. Niteliği gereği HAGB kararının hukuk mahkemesi yönünden bağlayıcı olmadığı yönündeki tespit doğru ise de ceza davalarında davalının ikrarı ve mesaj tutanakları ile iddia edilen tehdit ve hakaret içeren sözlerin söylendiği kanıtlanmıştır. Mahkemece açıklanan olgular gözetilerek uygun bir miktar manevi tazminata hükmedilmesi gerekir.’’ 9. Tehdit Suçunda Şikâyet Kişinin kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştirileceğinden bahisle tehdit suçu işlenmişse, mağdurun şikayeti aranmaz. Suçun bu sertle işlenmesi halinde soruşturma ve kovuşturmanın yapılması kişinin şikayetine bağlı olmayıp, bu suçun soruşturma ve kovuşturması, re’sen yani kendiliğinden yapılır. Malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratılacağından veya sair bir kötülük edileceğinden bahisle tehdit suçu hakkında ceza yargılamasına başlanabilmesi için, öncelikle mağdurun şikâyetçi olması gerekmektedir. Suçun bu suretle işlenmesi halinde soruşturma ve kovuşturmanın yapılması kişinin şikâyetine bağlı olup Savcılığın resen harekete geçmesi söz konusu değildir. Şikâyet süresi fiilin ve failin öğrenilmesinden itibaren 6 (altı) aydır. Şikâyet hakkı ile ilgili daha fazla bilgi için “Şikâyet Hakkı ve Şikâyetten Vazgeçmenin Sonuçları” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 10. Tehdit Suçunun Cezası Tehdit suçunun temel hali için Türk Ceza Kanunu’nda altı aydan iki yıla kadar hapis cezası öngörülmüştür. Yani bir başkasını, kendisinin veya yakının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden bahisle tehdit eden kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Kişinin malvarlığı itibariyle büyük bir zarara uğratılacağından veya sair bir kötülük edeceğinden bahisle tehditte (sair tehditte) ise altı aya kadar hapis veya adli para cezasına hükmolunur. Bu suç bakımından daha ağır ceza verilmesini gerektiren nitelikli hallerin bulunması halinde ise; kişi hakkında iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Yargıtay mesaj yoluyla işlenen tehdit suçunda korkutuculuğu arttırdığı için alt sınırdan uzaklaşmayı hukuken isabetli bulmuş ve yerel mahkeme kararını onamıştır. Dolayısıyla mesaj yoluyla işlenen tehdit suçunda uygulamada üst sınıra daha yakın ceza verilmektedir. T.C. Yargıtay 2. Ceza Dairesi E. 2010/11064 K. 2012/2092 Sayılı İlamında “Sanığa atılı hakaret ve tehdit suçlarında korunan hukuki değerler birbirinden farklı olduğu gibi, telefonla mesaj yoluyla işlenen tehdit suçunun katılan üzerinde bu şekilde işlenmesinin daha fazla korku ve endişe yaratacağı gözetildiğinde, mahkemenin tehdit suçundan alt sınırdan uzaklaşma gerekçesinde isabetsizlik bulunmadığı ve mahkemenin 08.02.2007 tarih, 578-15 sayılı kararının katılan vekili tarafından da temyiz edilmesi üzerine hükmün Dairemizin 09.10.2007 tarih, 9514-12768 sayılı bozma ilamıyla sanık aleyhine de bozulduğu anlaşılmakla bozma ilamından sonra sanık hakkında 765 sayılı TCK'nın 80. ve 81. maddelerinin uygulanmasında isabetsizlik bulunmadığından tebliğnamedeki bozma düşüncelerine katılınmamıştır.” Excerpt: Tehdit; bir kimseden herhangi bir istekte bulunulması ve kişinin bu isteği yerine getirmemesi durumunda haksız saldırıya uğrayacağından bahisle kişiyi istenilen şeyi yapmaya zorlamak şeklinde tanımlanabilir. ### Yabancıların (Türk Vatandaşı Olmayanların) Miras Hakkı Türk vatandaşı olmayan kişilerin, Türk vatandaşlarına nazaran daha kısıtlı hak ve yetkilere sahip olması ve çeşitli gerekçelerle birtakım haklarının sınırlanması, ülkemizin egemenlik yetkisinin bir gereğidir. Türk hukuk mevzuatına göre yabancılar mirasçı olabilir mi sorusunun farklı açılardan değerlendirilmesi zorunludur. İlgilisinin Türk vatandaşı olup olmamasına bağlı olarak vasiyetname ya da miras sözleşmesi gibi ölüme bağlı tasarruflarda veya yabancılara ilişkin mirasçılık belgesinin geçerliliğinde bazı ayrımlar vardır. Diğer taraftan, salt mirasçılık hak ve yetkilerine dayanarak, yabancıların Türkiye’de sınırsız miktarda taşınmaz ve/veya aynı hak elde edebilecekleri düşünülemeyecektir. Yabancılık unsuru içeren uyuşmazlıklara uygulanacak hukukun tespitinde öncelikle 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun (MÖHUK) göz önünde bulundurulur. Temel hakların özüne zarar verilmeksizin ülkelerin yabancıların sahip olduğu hakları sınırlama yetkisinin bulunduğu kabul edilmektedir. Bu bağlamda yabancıların sahip oldukları haklardan birisi de, Türkiye’deki miras haklarıdır. 1. Miras Hakkından Doğan Uyuşmazlığa Uygulanacak Ülke Hukuku Yabancıların miras hakkı ele alındığından en az bir tarafı yabancı olan bu uyuşmazlığa hangi ülke hukukunun uygulanacağının doğru şekilde tespit edilmesi büyük önem arz etmektedir. 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun (MÖHUK)’ un 20. maddesinde, miras hukukundan doğan uyuşmazlıklara hangi ülke hukukunun uygulanacağı konusu açıkça düzenlenmiştir. Buna göre; “Miras, ölenin milli hukukuna tabidir. Türkiye’de bulunan taşınmazlar hakkında Türk hukuku uygulanır.Mirasın açılması sebeplerine, iktisabına ve taksimine ilişkin hükümler terekenin bulunduğu ülke hukukuna tabidir.” Görüldüğü üzere, uygulanacak hukukun belirlenebilmesi için mirasın taşınır ya da taşınmaz olmasına göre ikili bir ayrıma gidilmiştir. Taşınmazlar Bakımından;Mirasa konu malın Türkiye’de bulunan bir taşınmaz olması halinde, mirasa doğrudan Türk hukuku uygulanacaktır. Yani miras olarak taşınmazın kalmış olması ihtimalinde yabancının hangi ülke vatandaşı olduğuna bakılmaksızın, miras hakkında Türk hukuku hükümleri uygulanır. Burada taşınmaz ile kastedilen, arsa, ev, dükkân gibi her türlü gayrimenkuldür. Taşınırlar Bakımından;Ancak miras olarak araba, para, ziynet gibi taşınır bir mal kalmışsa, artık ölen kişinin milli hukuku uygulanacaktır. Yani ölen kişi hangi ülke vatandaşı ise o ülkenin mirasa ilişkin hükümleri uygulanır. Tereke Bakımından;Mirasın açılması, kazanılmasına ve paylaştırılmasına ilişkin hükümler ise terekenin bulunduğu ülke hukukuna tabidir. Yani tereke olarak tabir edilen ölen kişinin malvarlığı hangi ülkede ise, mirasın açılma sebepleri, kazanılması ve paylaşımı konularında o ülke hukuku uygulanmalıdır. Her halükarda, mirasçısı olmayan tereke Devlete kalır. Belirtmek gerekir ki; Mirasa uygulanacak hukuk belirlenirken miras bırakanın milli hukuku önem taşımaktadır. Fakat mirasçıların milli hukukunun hiçbir önemi yoktur. Ancak terekenin bulunduğu ülkenin yabancılar hukuku mevzuatı, bazı konularda kısıtlamalar getirebileceğinden, ilgili mevzuat da irdelenmelidir. Bahse konu kısıtlamalarla, yabancı mirasçının terekedeki mallar ve özellikle de taşınmazlar üzerindeki tasarruf ehliyeti kısıtlanabileceği gibi mirasçılık ehliyetinin dahi sınırlanması mümkündür. Yargıtay da verdiği kararlarında bir yabancının Türkiye’deki taşınmazlar üzerinde mirasa ehil olabilmesi için Yabancılar Hukuku Mevzuatına göre taşınmaz mallar üzerinde miras hakkının bulunması gerektiğine hükmetmiştir. 2. Ölüme Bağlı Tasarruflarda Uygulanacak Hukuk Vasiyetname, miras sözleşmesi gibi ölüme bağlı tasarruflarda uyulması gereken şekil şartları ve uygulanacak kurallar, mevzuatımızda MÖHUK m.20’de düzenlenmiştir. Buna göre; “Ölüme bağlı tasarrufun şekline 7. madde hükmü uygulanır. Ölenin millî hukukuna uygun şekilde yapılan ölüme bağlı tasarruflar da geçerlidir. Ölüme bağlı tasarruf ehliyeti, tasarrufta bulunanın, tasarrufun yapıldığı andaki millî hukukuna tâbidir.” Yabancıların miras hakkına ilişkin olarak aşağıda başlıcalarına yer verilen konularda uygulanacak hukukun doğru şekilde tespit edilmesi, olası hak kayıplarının önüne geçilebilmesi adına son derece önemlidir. Yasal mirasçılar ve yasal miras payları.Saklı paylı mirasçılar ve saklı payları.Miras bırakanın tasarruf serbestisi ve sınırları, mirasın tenkisi.Mirastan yoksunluk, mirastan çıkarma ve mirastan feragat.Yedek ve art mirasçılık.Ceninin mirasçı olup olmayacağı, ileride doğacak çocuğun, art mirasçı olarak atanıp atanmayacağı.Ölüme bağlı tasarrufların hükümleri.Miras sebebiyle istihkak davası. 2.1. Ölüme Bağlı Tasarruflardaki Şekil Şartı İçin Uygulanacak Hukuk Mevzuatımıza göre vasiyetname ve miras sözleşmesinin şekil şartına ilişkin uygulanacak hukuk iki farklı şekilde belirlenebilir. Buna göre ilk alternatif: vasiyetnamenin ya da miras sözleşmenin yapıldığı ülke hukukunun uygulanmasıdır. İkinci alternatif ise, ölenin millî hukukunun yani vatandaşı olduğu ülkenin hukukunun öngördüğü şekil kurallarının uygulanmasıdır. Nihayetinde, her iki şekilde de yapılan sözleşme geçerli olacaktır. 2.2. Ölüme Bağlı Tasarruflardaki Ehliyet Şartlarına İlişkin Uygulanacak Hukuk Ölüme bağlı tasarruflarda ehliyet ile kastedilen kimlerin vasiyetname ve miras sözleşmesi yapabileceğinin belirlenmesidir. Tasarrufun yapıldığı anda ölüme bağlı tasarrufu yapan kişinin vatandaşı olduğu ülkenin hukuku, ölüme bağlı tasarrufun ehliyeti hususunda uyulması gereken mevzuattır. Söz gelimi bir Alman vatandaşı vasiyetname düzenlemek istiyorsa, Alman Medeni Kanunu (BGB - Bürgerliches Gesetzbuch) hükümleri uyarınca vasiyetname hazırlamalıdır. 3. Yabancıların Miras Hakkının Sınırları Türk vatandaşı olmayan kişilerin Türkiye’de özellikle taşınmaz ve/veya ayni hak elde etmesi anlamına gelebilecek miras hakları birtakım sınırlamalara tabidir. Türk vatandaşı olmayanların Türkiye’de başka şekillerde edinecekleri taşınmazlar için geçerli olan kurallar, malın miras yoluyla kazanılması halinde de geçerlidir. Yabancıların Türkiye’de taşınmaz mal ve ayni hak edinme esasları ise 2644 sayılı Tapu Kanunu’nun 35. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre; “Kanuni sınırlamalara uyulmak kaydıyla, uluslararası ikili ilişkiler yönünden ve ülke menfaatlerinin gerektirdiği hallerde Cumhurbaşkanı tarafından belirlenen ülkelerin vatandaşı olan yabancı uyruklu gerçek kişiler Türkiye’de taşınmaz ve sınırlı ayni hak edinebilirler. Yabancı uyruklu gerçek kişilerin edindikleri taşınmazlar ile bağımsız ve sürekli nitelikteki sınırlı ayni hakların toplam alanı, özel mülkiyete konu ilçe yüz ölçümünün yüzde onunu ve kişi başına ülke genelinde otuz hektarı geçemez. Cumhurbaşkanı kişi başına ülke genelinde edinilebilecek miktarı iki katına kadar artırmaya yetkilidir.” Görüldüğü üzere; yabancıların Türkiye’de taşınmaz ve sınırlı ayni hak edinme hakları sınırlandırılmıştır. Hükme göre yabancının yani Türk vatandaşı olmayan bir kişinin, Türkiye’de taşınmaz ve sınırlı ayni hak edinebilmesi için; Öncelikle Cumhurbaşkanı tarafından belirlenen ülkelerden birinin vatandaşı olması gerekir.Vatandaşlığa ilişkin ilk şartın karşılanmasına ilaveten, taşınmazlar ile bağımsız ve sürekli nitelikteki sınırlı ayni hakların toplam alanının belli bir limitin altında olması gerekir. Mevzuatımıza göre, toplam alana ilişkin bu sınır, özel mülkiyete konu ilçe yüz ölçümünün yüzde onunu ve kişi başına ülke genelinde otuz hektarı geçmemiş olmasıdır. Bu sınırlamalar miras yoluyla kazanımda da geçerli olduğundan, bu sınırlamalar dahilinde olan bir taşınmaz malın veya ayni hakkın miras yoluyla kazanılması da mümkün değildir. Yabancıların edinemeyeceği taşınmaz malların ve ayni hakların kendilerine miras kalması halinde ise; malvarlığı tasfiye edilerek bedele çevrilecektir. Yani yabancıların edinemeyeceği bir malvarlığının yabancıya miras kalması halinde, yabancının o malvarlığını değil de ancak malvarlığının bedelini alabilmesi mümkündür. Konuyla alakalı olarak, Türk vatandaşı olmayan kişilerin Türkiye’de gayrimenkul edinmesine ilişkin daha detaylı incelememize ulaşmak için “Yabancıların Türkiye’de Gayrimenkul Edinmesi” isimli yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. Yabancı Ülkede Alınan Mirasçılık Belgesi (Veraset İlamı) Türkiye Geçerli midir? Yabancı ülkede verilmiş olan mahkeme kararlarının Türkiye’de geçerli olabilmesi, tanıma ve tenfiz ile mümkündür. Tanıma ve tenfiz işlemi olmaksızın yabancı ülkede verilmiş olan bir mahkeme kararının Türkiye’de geçerli olduğunun kabul edilebilmesi mümkün değildir. “Yurt Dışında Alınmış Olan Boşanma Kararı Türkiye’de Geçerli Midir?” yazımızda bahsedildiği üzere, yabancı ülkede alınan boşanma kararlarının dahi geçerliliği tanıma ve/veya tenfiz işlemlerinin yapılmasıyla mümkündür. Diğer taraftan, mirasçılık belgesi, miras bırakanın alacaklarının, hak ve borçlarının mirasçılarına geçtiğinin ve bu mirasçıların mirasçılıklarının ispatına yarayan bir belgedir. Tereke üzerinde tasarrufta bulunmak isteyen mirasçıların, öncelikle, mirasçılardan birinin yerleşim yeri Sulh Hukuk Mahkemesi veya Türkiye’deki bütün noterlerden mirasçılık belgesini temin etmeleri gerekir. Yani, veraset ilamı olarak da bilinen mirasçılık belgesi, kimlerin mirasçı olduğunu gösteren ve aksi ispatlanabilen bir belgedir. Açılan bir dava sonucu alınmış olsa dahi mirasçılık belgesinin kesinleşmiş bir mahkeme kararı niteliğinde olduğundan söz edilemeyeceğinden tanıma ve tenfizi mümkün değildir. Dolayısıyla, kural olarak, yurt dışında alınan bir mirasçılık belgesi yani veraset ilamının, Türkiye’de geçerli sayılması mümkün değildir. Konuyla alakalı daha detaylı incelememize “Mirasçılık Belgesi Nedir? (Veraset İlamı)” isimli yazımızdan ulaşabilirsiniz. 5. Yabancıların Türkiye’de Veraset İlamı (Mirasçılık Belgesi) Alması Yabancılar hakkında Türkiye’de mirasçılık belgesi alınmasının önünde hukuki bir engel görünmemektedir. Dolayısıyla yabancı bir kimsenin yabancı ülkede bulunan mirası hakkında Türkiye’deki Sulh Hukuk Mahkemelerinden mirasçılık belgesi alması mümkündür. 6. Yabancılık Unsuru Taşıyan Miras Davalarında Yetkili Mahkeme Türk Mahkemelerinin milletler arası yetkisi 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun (MÖHUK)’un 43. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre, mirasa ilişkin davalar, ölenin Türkiye’deki son yerleşim yeri mahkemesinde, murisin son yerleşim yeri Türkiye’de değil ise tereke mallarının bulunduğu yer mahkemesinde görülür. 7. Sıkça Sorulan Sorular Yabancı Kişiler Türkiye’de Mirasçı Olabilirler Mi? Evet. Türk hukukuna göre; yabancı ülkenin vatandaşı olmak, Türkiye’de mirasçı olmaya engel değildir. Ancak, yabancı uyruklu kişilerin mirasçılık sıfatına sahip olup olmadıklarının nüfus kayıtlarından açıkça anlaşılması gerekmektedir. Yabancıların Miras Hakkından Doğacak Olan Uyuşmazlıklarına Hangi Ülke Hukuku Uygulanacaktır? Mirasa konu olan mal Türkiye’de bulunan bir taşınmazsa, doğrudan Türk Hukuku uygulanacaktır. Ancak, mirasa konu olan mal bir taşınır mal varlığı ise ölen kişinin milli hukuku uygulanacaktır. Yabancı Mirasçının Milli Hukuku Önem Arz Eder Mi? Hayır. Önemli olan miras bırakanın milli hukukudur. Yabancı mirasçının hangi ülke hukukuna tabi olduğu bir önem arz etmemektedir. Türk Nüfus Kayıtlarında Mirasçı Olarak Gözükmeyen Yabancı Mirasçılar Ne Yapmalıdır? Miras bırakan kişi ve yabancı mirasçılarının Türkiye’deki nüfus kayıtlarında herhangi bir kayıtları bulunmayabilir. Böyle bir durumda ölen kişinin vatandaşı olduğu ülke mahkemeleri veya o ülkenin Nüfus Müdürlükleri tarafından düzenlenmiş ve yabancı kişinin murisin mirasçısı olduğunu gösterir belgeler ile birlikte Türk Mahkemeleri’nden mirasçılık belgesi talebinde bulunmaları gerekmektedir. Yabancı Tüzel Kişiler Türkiye’de Mirasçı Olabilirler Mi? Hayır. Miras hakkı insana özgü bir hak olması sebebiyle, Tüzel kişiler Türkiye’de mirasçılık sıfatına sahip olamayacaklardır. Ancak, yabancı uyruklu tüzel kişilerin Türkiye’de vasiyetname yoluyla mal edinmeleri mümkündür. Excerpt: Yabancıların Türkiye’deki miras hakları da Türk vatandaşlarının miras hakkından farklılıklar içermekte olup, ilgilisinin Türk vatandaşı olup olmamasına bağlı olarak vasiyetname ya da miras sözleşmesi gibi ölüme bağlı tasarruflarda veya yabancılara ilişkin mirasçılık belgesinin geçerliliğinde bazı ayrımlar bulunmaktadır. ### Yurtdışında Verilen Boşanma Kararının Tanınması Günümüzde birçok Türk vatandaşı, farklı ülkelerde evlenmekte ve çeşitli nedenlerle evliliklerini bulundukları ülkelerde sonlandırmaktadır. Ancak, yabancı bir mahkemenin verdiği boşanma kararı, doğrudan Türkiye’de geçerli sayılmaz. Resmi olarak tanınmadığı sürece, bu boşanmanın Türkiye’de herhangi bir hukuki sonucu olmaz ve taraflar hâlâ evli görünebilir. Bu nedenle, yurtdışında alınan boşanma kararının Türkiye’de geçerli olabilmesi için "tanıma ve tenfiz" işlemlerinin tamamlanması gerekmektedir. Peki, yabancı bir mahkemenin verdiği boşanma kararı Türkiye’de nasıl tanınır? Tanıma ve tenfiz davası nedir? Türkiye’de yeniden boşanma davası açmak gerekir mi? Mal paylaşımı, nafaka, velayet gibi hukuki konular bu süreçten nasıl etkilenir? Bu yazıda, yurtdışında alınan boşanma kararlarının Türkiye’de geçerli olabilmesi için izlenmesi gereken hukuki süreçleri, tanıma ve tenfiz davalarının detaylarını ve başvuru için gerekli şartları ele alacağız. 1. Yurtdışında Verilen Boşanma Kararlarının Türkiye’de Geçerliliği Yurtdışında alınan boşanma kararlarının Türkiye’de geçerli olabilmesi, uluslararası özel hukuk kuralları çerçevesinde değerlendirilir. Türkiye, yabancı mahkemeler tarafından verilen boşanma kararlarını doğrudan geçerli saymaz. Bu kararların Türkiye’de uygulanabilir hale gelmesi için belirli bir hukuki prosedür izlenmelidir. 1.1. Yurtdışında Alınan Boşanma Kararlarının Türkiye’de Tanınması ve Tenfizi Tanıma, yabancı mahkemeler tarafından verilen kararların, Türkiye’de kesin hüküm olarak kabul edilmesi anlamına gelir. Tanıma, yabancı bir mahkemenin verdiği boşanma kararının, Türkiye’de de geçerli olmasını sağlar, ancak bu kararın icra edilebilir olması için yeterli değildir. Tenfiz ise, yabancı bir mahkeme kararının yalnızca kesin hüküm kuvvetiyle değil, aynı zamanda icra edilebilirliği ile de kabul edilmesini ifade eder. Yani, tenfiz davası açıldığında, yabancı mahkemeden alınan karar Türkiye’de uygulanabilir hale gelir. Tanıma ve Tenfiz Arasındaki Fark: Eğer yabancı mahkemeden alınan boşanma kararının sadece Türkiye’de hukuken geçerli olması isteniyorsa, tanıma davası açmak yeterlidir. Ancak, boşanma kararında nafaka, velayet, tazminat gibi icra gerektiren hükümler de bulunuyorsa, bu durumda tenfiz davası açılması zorunludur. Türkiye’de yabancı mahkeme kararlarının tanınması ve tenfizi, 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkındaki Kanun (MÖHUK) kapsamında düzenlenmiştir. Bu süreç, yabancı mahkeme kararlarının Türkiye’de hukuki geçerlilik kazanmasını ve uygulanmasını sağlamak amacıyla belirli prosedürlere tabi tutulmasını gerektirir. 2. Tanıma Ve Tenfiz Başvurusu Nereye Ve Nasıl Yapılır? Tanıma ve tenfiz başvurusu için, belirli bir mercie başvuru yapılması gereklidir. Yurtdışında verilen boşanma kararının Türkiye’de geçerli olabilmesi için başvurular, nüfus müdürlüklerine veya Türk konsolosluklarına yapılabilir. 2.1. Nüfus Müdürlüğüne Yapılacak Tanıma Başvurusu Nüfus Hizmetleri Kanunu’na eklenen 27/A madde uyarınca, yurt dışında alınmış olan boşanma kararlarının tanıma davası açılmaksızın Türkiye’de geçerli hale getirilmesine imkân tanınmıştır. 08.02.2018 Tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan yeni düzenleme sonucunda boşanma kararının nüfus müdürlüklerince, nüfus kütüğüne tescil edilmesi mümkün hale getirilmiştir. 2.2. Konsolosluklara Yapılacak Tanıma Başvurusu 29.04.2017 tarihinde Nüfus Hizmetleri Kanunda yapılan değişikliğe göre boşanma kararınızı Türkiye Cumhuriyeti dış temsilciliklere götürerek boşanmanızı Türkiye'de geçerli hale getirebilirsiniz. Nüfus müdürlüklerinde olduğu gibi dış temsilciliklere yapılan başvurularda da, yalnızca boşanma kararının nüfus kütüğüne tescili yapılmaktadır. Kararın içindeki velayet, nafaka gibi diğer konulara dair hiçbir işlem yapılmamakta olup, bu kapsamdaki konular için yetkili Türk mahkemeleri nezdinde ayrıca dava açılmalıdır. 3. Tanıma Başvurusunu Kimler Yapabilir? 3.1. Eşlerin Birlikte Başvurması Durumu 25.03.2020 tarihine kadar; Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 27/A maddesinde düzenlenen imkândan yararlanılabilmesi için eşlerin birlikte başvurması gerekmekteydi. Eşler birlikte başvurduğunda, boşanma kararı doğrudan Türkiye’deki nüfus kütüğüne işlenir. Bu başvuru, her iki tarafın da kararın geçerli olduğunu kabul ettiğini gösterir ve süreci hızlandırır. Ancak söz konusu tarihte Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 27/A’da yapılan değişiklikle bazı hallerde taraflardan yalnızca biri de bu başvuruyu yapabilmektedir. 3.2. Eşlerin Birlikte Başvurmaması Durumu Bir üst başlıkta bahsettiğimiz üzere 25.03.2020 tarihinde yapılan değişiklik ile taraflara tek başına başvurma imkânı tanınmıştır. Değişikliğe göre “taraflardan birinin ölmüş ya da yabancı olması halinde Türk vatandaşı olan diğer taraf veya vekilinin tek başına” başvuru yapabilmesi mümkün hale getirilmiştir. Dolayısıyla 25.03.2020 tarihi itibariyle taraflardan birinin ölmüş ya da yabancı olması halinde Türk vatandaşı olan diğer tarafın tek başına başvuru yapması mümkündür. Ayrıca madde hükmünde tarafların vekilleri aracılığıyla başvuru yapabilmelerine de imkân tanındığından yurt dışında boşanmış olan kimselerin bu boşanma kararını nüfus kütüğüne tescil ettirmek için Türkiye’ye gelmelerine dahi gerek kalmamıştır. Türkiye’den bir avukat tayin edip ona vekâletname vermek suretiyle yurt dışında alınmış olan boşanma kararının Türkiye’de geçerli hale getirilmesi mümkündür. 3.3. Boşanılan Eş Türk Vatandaşı Değilse (Tek Başına Başvuru) Yukarıda da bahsettiğimiz üzere ilgili değişiklikle kanun koyucu, eşlerden birinin yabancı olması durumunda Türk vatandaşı olan eşin tek başına başvuru yapabileceğini düzenlemiştir. 4. Tanıma Başvurusu İçin Gerekli Evraklar Yabancı Ülke Adlî Veya İdarî Makamlarınca Verilen Kararların Nüfus Kütüğüne Tescili Hakkında Yönetmeliğinin 7. maddesinde başvuruda gerekli olan belgeler sıralanmıştır. Buna göre; Başvuru Formu, Aile kütüğüne tescili talep edilen usulüne göre onaylanmış kararın aslı ile noter veya dış temsilcilik tarafından onaylanmış veya ilgili ülkenin yetkili makamı tarafından Apostil şerhi tatbik edilerek onaylanmış Türkçe tercümesi, Adli veya idari makam kararında kesinleşme şerhi yok ise kararın verildiği ülke kanunlarına göre kesinleştiğine dair onaylanmış belge veya yazının aslı ile noter veya dış temsilcilik tarafından onaylanmış veya ilgili ülkenin yetkili makamı tarafından Apostil şerhi tatbik edilerek onaylanmış Türkçe tercümesi, Kimlik veya pasaport fotokopileri, taraflardan biri yabancı ise kimlik veya pasaportların noter tasdikli Türkçe tercümeleri, Vekil aracılığı ile yapılacak müracaatlarda noter tarafından düzenlenen fotoğraflı özel vekâletnamenin aslı veya onaylanmış aslına uygun örneği. Ayrıca yabancı ülke adlî veya idarî makamlarınca verilen kararlarla ilgili daha önce Türk mahkemelerinde açılmış ve halen görülmekte olan dava dosyası bilgileri ile varsa Kararların daha önce Türk mahkemelerince kesin hükme bağlanmış olduğuna ilişkin mahkeme kararının aslı veya fotokopisi ya da Türk mahkemelerinde halen devam eden bir dava yahut tanımanın Türk mahkemelerince evvelce reddedildiğine dair karar bulunmadığı yönünde adli makamlardan alınan belge. 5. Yurtdışında Boşanma Sonrası Türkiye’deki Hukuki Sonuçlar Yurtdışında alınan boşanma kararlarının Türkiye'de hukuki sonuçları, tanıma ve tenfiz süreçleriyle yakından ilişkilidir. Özellikle çocukların velayeti, nafaka, maddi ve manevi tazminat ile mal rejimi tasfiyesi gibi konular, yabancı mahkeme kararlarının Türkiye'de geçerlilik kazanmasıyla sonuç doğurmaktadır. Bu süreçlerin doğru ve etkin bir şekilde yürütülmesi, tarafların hak kaybına uğramaması açısından büyük önem taşımaktadır. 5.1. Yurtdışında Boşanma Sonrası Verilen Çocukların Velayeti Kararı Yabancı bir ülkede verilen boşanma kararının Türkiye'de tanınması, çocukların velayeti konusunda da önem arz eder. Velayet, iştirak nafakası ve kişisel ilişki kurulması gibi icra edilebilir nitelikteki hükümler, yalnızca tanıma ile yeterli olmayıp tenfiz davası da açılmadan Türkiye'de uygulanamaz. Ancak Türk mahkemeleri, yabancı velayet kararlarının tenfizi konusunda, MÖHUK hükümleri çerçevesinde hareket eder ve tenfiz talebini değerlendirirken belirli şartları inceler, özellikle kamu düzeni kavramı çerçevesinde bir denetim gerçekleştirirler. Özellikle velayet kararı gibi çocuğun üstün yarar değerlendirmesinin söz konusu olduğu durumlarda Türk mahkemeleri kararın Türk kamu düzenine aykırı olup olmadığını değerlendirirler. Örneğin, Türk hukukunda velayet genellikle anne veya babadan birine verilir; bu nedenle, yabancı bir mahkemenin "birlikte velayet" (ortak velayet) kararı, Türk kamu düzenine aykırı olarak değerlendirilebilir ve tenfiz talebi reddedilebilir. (T.C. Yargıtay 2.HUKUK DAİRESİ Esas:2004/13801 Karar:2004/15855 Karar Tarihi:27.12.2004) Ayrıca ilgili kararda da atıf yapılan ve Türkiye’nin taraf olduğu Çocukların Velayetine İlişkin Kararların Tanınması ve Tenfizi ile Çocukların Velayetinin Tesisine İlişkin Avrupa Sözleşmesinde 9 ve 10. maddede tanıma ve tenfizin ret sebepleri sayılmıştır. Buna göre karar sonuçlarının talep edilen devletin aile ve çocuk hukukunun temel ilkeleriyle açıkça bağdaşmaması halinde isteğin reddedilebileceği vurgulanmıştır. 5.2. Yurtdışında Boşanma Sonrası Verilen Nafaka Kararı Yabancı mahkemelerce verilen nafaka kararlarının Türkiye'de icra edilebilmesi için, bu kararların Türk mahkemeleri tarafından tanınması ve tenfiz edilmesi şarttır. Nafaka alacaklısı tanıma ve tenfiz davası açmadan, yabancı mahkeme kararına dayalı olarak Türkiye'de nafaka talebinde bulunamaz. 5.3. Yurtdışında Verilen Maddi Ve Manevi Tazminat Kararı Yabancı mahkemelerce verilen maddi ve manevi tazminat kararlarının Türkiye'de icra edilebilmesi için, bu kararların Türk mahkemeleri tarafından tanınması ve tenfiz edilmesi şarttır. Tazminat alacaklısı tanıma ve tenfiz davası açmadan, yabancı mahkeme kararına dayalı olarak Türkiye'de tazminat talebinde bulunamaz. Yabancı mahkemede boşanılırken mahkeme ayrıca boşanmanın yanında tazminata ilişkin karar vermişse bu takdirde tanıma davası değil tenfiz davası da açılmalıdır. Yabancı mahkeme kararında tazminat hakkında bir hüküm tesis edilmemişse boşanma kararının tanınmasından sonra Türkiye’de maddi ve manevi tazminat davaları açılabilir. 5.4. Yurtdışında Boşanma Sonrası Türkiye’de Mal Rejimi Tasfiyesi Mal rejimi, evlilik birliği süresince eşlerin malvarlıklarının yönetimi, tasarrufu ve paylaşımını düzenleyen hukuki bir çerçevedir. Evliliğin sona ermesiyle birlikte, mal rejimi tasfiyesi işlemleri başlar. Bu süreç, boşanma davasının açıldığı tarihte başlar. Yabancı mahkeme kararıyla boşanan bireylerin, Türk mahkemelerinde tenfiz kararlarını ve kesinleşme tarihlerini gözden geçirerek mal rejimine ilişkin dava açma haklarını kontrol etmeleri önemlidir: Tanıma ve Tenfiz Davası Açılmalıdır: Yabancı mahkeme kararı verildikten sonra Türk mahkemelerince tanıma ve tenfiz davası açılmalıdır. Zamanaşımı Süresi: Bu davalarda zamanaşımı süresi 10 yıldır ve boşanma kararının kesinleştiği tarih itibariyle başlar. 6. Tanıma Ve Tenfiz Davası Nedir? Tanıma ve tenfiz davaları, yurtdışında alınan boşanma kararlarının Türkiye’de uygulanabilmesi için açılır. Bu davalar, yabancı mahkeme kararlarının Türkiye’deki hukuk sistemine entegre edilmesini ve uygulanabilirliğini sağlar. Bir diğer ifadeyle bu kararların Türkiye’de de sonuçlarını doğurmasını sağlar. 6.1. Nüfus Kütüğüne Tescil Başvurusunun Kabulü ve Reddedilmesi Yukarıda bahsedilen tanıma ve tenfiz prosedürlerinin eksiksiz yerine getirilmesi halinde, yapılan başvurunun kabul edilmesiyle birlikte yabancı mahkemede alınan boşanma kararı Türkiye’de de geçerlilik kazanır. Böylece taraflar, Türkiye’de resmi olarak boşanmış sayılır ve nüfus kayıtları güncellenir. Ancak, başvurunun reddedilmesi de mümkündür. Başvurunun reddedilmesine neden olabilecek bazı durumlar şunlardır: Yabancı mahkeme kararıyla ilgili olarak Türkiye’de açılmış ve hâlâ devam eden veya daha önce reddedilmiş bir dava bulunuyorsa, tescil başvurusu reddedilir. Türk kamu düzenine açıkça aykırı olan kararlar, gerekçesi belirtilmek suretiyle reddedilebilir. Başvurunun Reddedilmesi Halinde Ne Yapılabilir? Normal şartlarda, tescile yönelik kabul edilen başvurular, ilgili dış temsilcilikler veya il nüfus müdürlükleri tarafından yedi gün içinde nüfus kütüğüne işlenir. Ancak, eğer nüfus müdürlüğü başvuruyu reddederse, başvuran taraflardan her biri, tanıma ve tenfiz için dava açma hakkına sahiptir. 6.2. Tanıma ve Tenfiz Davası Açılması Eğer nüfus müdürlüğü tanıma ve tenfiz başvurusunu reddederse, taraflar mahkeme yoluyla tanıma ve tenfiz davası açabilir. Bu dava, yabancı mahkemenin verdiği boşanma kararının Türkiye’de de geçerli olmasını sağlamak amacıyla açılır. Tanıma ve tenfiz davası açılırken, yabancı mahkeme kararının aslı, yeminli tercümesi ve kararın kesinleştiğine dair onaylı belge gibi bazı resmi evraklar gereklidir. Bu nedenle, sürecin doğru yönetilmesi ve eksiksiz bir başvuru yapılması, mahkeme sürecinin hızlanması ve olumlu sonuç alınması açısından büyük önem taşır. 6.3. Tanıma ve Tenfiz Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme Tanıma ve tenfiz davası, yabancı mahkemede verilen boşanma kararının Türkiye’de geçerli olabilmesi için açılan bir davadır. Bu davanın hangi mahkemede açılması gerektiği, tarafların yerleşim durumu ve Türkiye’deki ikametgah bilgilerine bağlı olarak belirlenir. Yetkili Mahkeme: Dava açılacak mahkeme, şu kriterlere göre belirlenir: Karşı tarafın Türkiye’de bir yerleşim yeri varsa, o yerin Aile Mahkemesi yetkilidir. Karşı tarafın Türkiye’de bir yerleşim yeri yoksa, en son sakin olduğu yer mahkemesi yetkilidir. Karşı tarafın Türkiye’de yerleşim yeri veya en son sakin olduğu bir yer de yoksa, dava İstanbul, Ankara veya İzmir'deki Aile Mahkemelerinden birinde açılabilir. Görevli Mahkeme: Tanıma ve tenfiz davalarında görevli mahkeme "Aile Mahkemeleri"dir. Eğer bulunulan yerde Aile Mahkemesi yoksa, bu davalar Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından Aile Mahkemesi sıfatıyla görülür. 6.4. Nafaka Ve Velayet Kararları İçin Türk Mahkemelerine Başvuru Şartı Yukarıda bahsettiğimiz gibi yabancı bir mahkemenin veya idari makamın verdiği boşanma kararı, Türkiye’de mahkemelerde tanıma davası açılmasına gerek kalmaksızın, kişilerin aile kütüklerine nüfus müdürlüklerince tescil edilebilecek. Ancak; tenfiz hükümleri (nafaka, velayet vb.) içeren kararlar için, yine Türk Mahkemeleri’ne başvurmak gerekmektedir. Excerpt: Tanıma, yabancı mahkemeler tarafından verilen kararların Türkiye’de kesin hüküm olarak kabul edilmesi anlamına gelir. Bu süreç, yabancı bir mahkemenin verdiği boşanma kararının Türkiye’de de hukuken geçerli olmasını sağlar. Ancak, tanıma yalnızca kararın hukuki geçerliliğini kabul eder, bu kararın icra edilebilir olması için tek başına yeterli değildir. Yabancı mahkeme kararının Türkiye’de uygulanabilmesi ve icra edilmesi için tenfiz davası açılması gerekmektedir. ### Boşanma Davası Nasıl Açılır? Evlilik, toplumun temel yapı taşlarından biri olsa da her evlilik ömür boyu sürmeyebilir. Zamanla eşler arasında anlaşmazlıklar derinleşebilir ve evlilik birliği, taraflardan en az biri için katlanılamaz hale gelebilir. Hukukumuzda aile birliğinin korunması esas olmakla birlikte, evliliğin sürdürülemeyecek duruma gelmesi halinde, taraflara hukuki çerçevede boşanma hakkı tanınmıştır. Türk Medeni Kanunu’nun 161 ve 184. maddeleri boşanma sürecini ve dava açma koşullarını ayrıntılı şekilde düzenlemektedir. Kanun, boşanma davalarını iki temel kategoriye ayırmaktadır: Anlaşmalı boşanma ve çekişmeli boşanma. Anlaşmalı boşanma, eşlerin boşanma ve sonuçları konusunda mutabakata vararak süreci hızlı ve sorunsuz tamamlamasını sağlarken, tarafların uzlaşamaması halinde genel ve özel boşanma sebeplerine dayanılarak çekişmeli boşanma davası açılması gerekir. Bu yazımızda, boşanma davası açmayı düşünenler için sürecin hukuki dayanaklarını, dava açma yöntemlerini ve dikkat edilmesi gereken hususları adım adım ele alacağız. 1. Boşanma Davası Nedir? Boşanma davası, evlilik birliğinin mahkeme kararıyla sona erdirilmesini sağlayan hukuki bir süreçtir. Türk Medeni Kanunu’nda düzenlenen bu süreç, eşlerden birinin veya her ikisinin birlikte mahkemeye başvurmasıyla başlar. Boşanma davasının temel amacı, artık sürdürülemez hale gelen evlilik birliğini hukuki yollarla sonlandırmak ve tarafların kişisel, mali ve velayet gibi konulardaki haklarını belirlemektir. 2. Boşanma Nedenleri Nelerdir? Türk Medeni Kanunu’nda boşanma nedenleri genel ve özel nedenler olarak ikiye ayrılmıştır. Ayrıca, belirli şartların sağlanması halinde eşler anlaşmalı boşanma yoluna da başvurabilirler. a) Özel Boşanma Nedenleri Kanunda sınırlı sayıda düzenlenen özel boşanma nedenleri şunlardır: Zina / Aldatma (TMK 161): Eşlerden birinin sadakat yükümlülüğüne aykırı hareket etmesi durumunda diğer eş boşanma davası açabilir. Hayata kast, Pek kötü davranış, Onur kırıcı davranış (TMK 162): Eşlerden biri, diğerinin hayatına kast eder, fiziksel veya psikolojik şiddet uygularsa boşanma sebebi oluşur. Küçük düşürücü suç işleme, haysiyetsiz hayat sürme (TMK 163): Eşlerden birinin toplumda onur kırıcı veya yasa dışı bir yaşam sürmesi durumunda diğer eş boşanma davası açabilir. Terk (TMK 164): Eşlerden biri, ortak konutu terk eder ve haklı bir sebep olmadan en az altı ay boyunca geri dönmezse diğer eş boşanma davası açabilir. Akıl hastalığı, (TMK 165): Eşlerden birinin akıl hastalığı olması ve bu hastalığın ortak yaşamı çekilmez hale getirdiğinin sağlık raporuyla kanıtlanması durumunda boşanma mümkündür. b) Genel Boşanma Nedeni: Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması Kanunun 166. maddesinde düzenlenen evlilik birliğinin temelinden sarsılması, halk arasında “şiddetli geçimsizlik” olarak bilinir. Eşlerden biri için evliliği çekilmez hale getiren her türlü durum bu kapsamda değerlendirilebilir. Örnekler: Sürekli tartışmalar ve iletişim problemleri Duygusal bağın kopması Eşlerden birinin ekonomik sorumluluklarını yerine getirmemesi Aşırı kıskançlık ve baskıcı tutum Sosyal hayatın kısıtlanması Cinsel uyumsuzluk Evlilik birliğinin gerektirdiği yükümlülüklerin yerine getirilmemesi c) Anlaşmalı Boşanma Eğer taraflar boşanma ve sonuçları konusunda uzlaşmaya varmışlarsa, anlaşmalı boşanma yoluna başvurabilirler. Bunun için: Evliliğin en az bir yıl sürmüş olması, Boşanma ve sonuçları hakkında tam mutabakat sağlanması ve protokol hazırlanması, Tarafların bizzat hâkim huzurunda boşanma iradelerini açıklamaları gerekmektedir. Anlaşmalı boşanma, çekişmeli davalara kıyasla daha hızlı sonuçlanır ve taraflar açısından daha az yıpratıcıdır. d) Ortak Hayatın Yeniden Kurulmaması Nedeniyle Boşanma Eğer eşler arasında daha önce açılmış bir boşanma davası reddedilmiş ve taraflar en az bir ( 1 ) yıl boyunca bir araya gelmemişse, ortak hayatın yeniden kurulamayacağı kabul edilir. Bu durumda, taraflardan birinin talebi üzerine mahkeme kesin olarak boşanmaya karar verir (TMK 166/4). Bu hüküm, evlilik birliğinin fiilen sona erdiği ancak hukuki olarak devam ettiği durumlarda, sürecin uzamasını önlemek amacıyla düzenlenmiştir. 3. Boşanma Davası Türleri ve Açılma Süreci Boşanma davaları, çekişmeli boşanma ve anlaşmalı boşanma olmak üzere iki ana kategoriye ayrılır. Her iki dava türünün açılma süreci ve şartları farklıdır. 3.1. Çekişmeli Boşanma Davası Nasıl Açılır? Çekişmeli boşanma davası, eşlerin boşanma ve sonuçları konusunda uyuşmazlık yaşadığı hallerde gündeme gelmektedir. Evlilik birliğini sonlandırmak isteyen eş, mahkemeye başvurarak boşanma davası açabilir. Bunun için mahkemeye; boşanmaya sebep olan olayların, delillerin ve taleplerin belirtildiği bir dava dilekçesi sunulmalıdır. Bu durumda diğer tarafın kendisine açılan davaya itiraz etmekle birlikte bizzat ileri süreceği sebeplerle karşı dava açması da mümkündür. Yargılama sürecinde tarafların anlaşamadığı hususlar belirlenir ve tanık beyanları ile diğer deliller değerlendirilerek çekişmeli vakalar aydınlatılır. Nihayetinde ispatlanan vakalar ve hâkimde oluşan kanaat doğrultusunda tarafların kusur oranı belirlenir ve buna göre boşanma ile boşanmanın feri sonuçları hakkında bir hükme varılır. Bu nedenle Boşanma davalarında hak kaybı yaşanmaması için tarafların iddialarını destekleyecek nitelikte ve yeterli düzeyde delil sunmaları ve tanıklardan yararlanmaları büyük önem taşır. 3.2. Anlaşmalı Boşanma Davası Nasıl Açılır? Anlaşmalı boşanma, tarafların ortak iradeleri doğrultusunda boşanmaya karar verdiği hallerde başvurulan bir yoldur. Anlaşmalı boşanma davasının açılabilmesi için evliliğin en az bir yıl sürmüş olması ve tarafların boşanma ile ilgili tüm konularda anlaşarak bir boşanma protokolü hazırlaması gerekir. Bu protokolde; tarafların nafaka ve tazminat talepleri ile diğer mali düzenlemelere ve çocukların velayetine ilişkin maddeler yer alır. Hâkim, bizzat dinlediği tarafların serbest iradeleri doğrultusunda hareket ettiğine kanaat getirdikten sonra, protokolü uygun bulması ya da protokolde yapacağı değişikliklerin taraflarca kabul edilmesi üzerine boşanmaya hükmeder. 4. Boşanma Davasında Kusurun Önemi Boşanma davalarında, mahkeme tarafların sunduğu hukuka uygun delilleri değerlendirerek, boşanmaya sebep olan olaylarda hangi tarafın daha kusurlu olduğunu tespit eder. Kusur oranı, yalnızca boşanma kararının verilmesi açısından değil, aynı zamanda tazminat, nafaka ve velayet gibi fer’i sonuçların belirlenmesinde de büyük önem taşır. Genel ve Özel Boşanma Sebeplerinde Kusurun Rolü Genel boşanma sebeplerine dayalı davalarda (evlilik birliğinin temelinden sarsılması / şiddetli geçimsizlik), mahkemenin boşanmaya karar verebilmesi için eşlerden birinin ağır kusurlu olması şart değildir. Ancak, davalı eş, kendisinin tamamen kusursuz olduğunu veya davacının daha ağır kusurlu olduğunu ispat ederse dava reddedilebilir. Özel boşanma sebeplerine dayalı davalarda (zina, hayata kast, terk vb.), davacı eşin, karşı tarafın kusurlu olduğunu kesin delillerle ispatlaması gerekir. Kusur ispatlanamazsa mahkeme boşanma kararı vermez. Boşanmanın Fer’i Sonuçlarında Kusurun Önemi Boşanma davalarında kusur, boşanmanın ardından ortaya çıkacak hukuki sonuçları doğrudan etkiler: Maddi ve manevi tazminat talepleri: Tazminat alabilmek için, talepte bulunan eşin daha az kusurlu veya tamamen kusursuz olması gerekir. Tazminat, daha ağır kusurlu olan eşten talep edilir. Yoksulluk nafakası: Nafaka talep eden eşin, karşı tarafa göre daha az kusurlu veya kusursuz olması gerekir. Ağır kusurlu eşe yoksulluk nafakası bağlanmaz. Tedbir ve iştirak nafakası: Kusur oranına bakılmaksızın değerlendirilir. Tedbir nafakası, boşanma davası sürecinde eşin geçimini sağlamak için verilirken, iştirak nafakası çocuğun bakım ve eğitim giderlerini karşılamak için düzenlenir. Velayet: Kusur, velayet konusunda belirleyici bir faktör değildir. Mahkeme, eşlerin birbirine karşı kusur oranına değil, çocuğun üstün menfaatine öncelik verir. Ancak, çocuğa zarar veren, ebeveynlik görevini yerine getirmeyen veya çocuğun psikolojik ve fiziksel gelişimine olumsuz etkide bulunan ebeveynin velayet hakkı daha düşük ihtimalle verilir. 5. Boşanma Davasında İspat ve Deliller Boşanma davalarında ispat yükü, davacı tarafa aittir. Yani, boşanmaya sebep olan olayları mahkemeye sunulan geçerli delillerle kanıtlamak gerekir. Mahkeme, iddiaların doğruluğunu değerlendirirken hukuka uygun şekilde elde edilen delilleri dikkate alır. a) Boşanma Davalarında Kullanılabilecek Deliller Tanık beyanları (Yakın çevreden veya olaylara tanıklık eden kişilerden alınan ifadeler) Yemin (Taraflardan birinin iddiasını kanıtlamak için karşı tarafa yemin teklif etmesi) Keşif ve bilirkişi raporları (Mahkemenin uygun görmesi halinde inceleme yapılması) Yazılı belgeler ve mesajlaşmalar (WhatsApp, SMS, e-posta kayıtları vb.) Fotoğraflar, ses ve görüntü kayıtları (Hukuka uygun şekilde elde edilmelidir) Sosyal medya paylaşımları (Evlilik birliğini sarsan paylaşımlar delil olarak sunulabilir) Banka dekontları ve otel kayıtları (Zina veya ekonomik kusur iddialarında kullanılabilir) ‼️ Önemli Not: Hukuka aykırı yollarla elde edilen ses kayıtları, görüntüler veya kişisel veriler mahkemede delil olarak kullanılamaz. Örneğin, habersiz yapılan telefon kayıtları, gizlice çekilen görüntüler veya özel hayatın gizliliğini ihlal eden belgeler delil olarak reddedilir. b) Mutlak ve Nispi Boşanma Sebeplerinde İspat Mutlak boşanma sebepleri: Mahkeme, aşağıda sayılan vakaların ispatlanması halinde doğrudan boşanmaya karar verir. Başkaca bir delil aranmaz. Zina / Aldatma Hayata kast Pek kötü davranış Onur kırıcı davranış   Terk Fiili ayrılık Nispi boşanma sebepleri: Sadece olayın ispatlanması yeterli değildir. Mahkeme, ek olarak evlilik birliğinin çekilmez hale gelip gelmediğini değerlendirir. Evlilik birliğinin temelinden sarsılması (şiddetli geçimsizlik) Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması (şiddetli geçimsizlik) Akıl hastalığı Haysiyetsiz hayat sürme Küçük düşürücü suç işleme Sonuç olarak, boşanma davasında delillerin hukuka uygun olması ve mahkemeye sunulan ispat araçlarının boşanma sebebini desteklemesi büyük önem taşır. Bu nedenle, hukuki hak kaybı yaşamamak adına delillerin doğru şekilde toplanması ve sunulması gerekmektedir. 6. Boşanma Davasında Geçici Önlemler Boşanma davası devam ederken bu süreçte tarafların yaşayabileceği çeşitli mağduriyetlerin önlenmesi amacıyla mahkeme tarafından birtakım geçici önlemler alınabilir. Örneğin bu süreçte maddi durumu zayıf olan eşin geçici olarak tedbir nafakasından faydalanmasına karar verilebilir. Boşanma sonucunda yapılacak mal paylaşımında yaşanabilecek haksızlıkların önüne geçmek için malvarlığına ilişkin tedbir kararları alınabilir. Eşlerden birinin şiddete uğraması veya şiddet tehdidi altında kalması halinde hakkında koruma kararı alınabilir. Bununla birlikte boşanma sürecinde müşterek çocukları korumak adına çocukların geçici velayeti ve ebeveynler ile kişisel ilişkisi hakkında düzenlemeler yapılabilir. 7. Boşanma Davası Sonucunda Verilebilecek Kararlar Mahkeme, boşanma talebinin yeterli delillerle desteklenmesi halinde boşanmaya hükmeder ve velayet, nafaka, tazminat ve mal paylaşımı gibi fer’i sonuçları karara bağlar. Aksi halde dava reddedilir. Velayet Boşanma sonrası çocukların velayeti, çocuğun üstün yararı gözetilerek belirlenir. Taraflar ortak velayet talep edebilir ve mahkeme uygun bulursa bu talebi kabul edebilir. Velayeti alan ebeveynin çocuğun menfaatine aykırı davranması durumunda velayet değişikliği talep edilebilir. Nafaka Tedbir Nafakası: Boşanma sürecinde ekonomik zorluk çeken eşe geçici olarak verilir. Yoksulluk Nafakası: Boşanmada daha az kusurlu veya kusursuz olan eşin ekonomik mağduriyetini önlemek için bağlanır. İştirak Nafakası: Çocuğun eğitim ve bakım giderlerinin karşılanması için hükmedilir. Tazminat Maddi Tazminat: Kusurlu eşin, diğer tarafa boşanma nedeniyle uğrattığı maddi zararları karşılamak için ödenir. Manevi Tazminat: Boşanmaya sebep olan olaylar nedeniyle psikolojik olarak yıpranan tarafın yaşadığı acı ve elem karşılığında talep edilebilir. Mal Paylaşımı Boşanma ile birlikte eşler arasındaki mal rejimi sona erer ve mal paylaşımı yapılır. Türkiye’de yasal mal rejimi edinilmiş mallara katılma rejimi olduğundan, evlilik süresince edinilen mallar eşler arasında paylaştırılır, kişisel mallar bu tasfiye sürecine dahil edilmez. 8. Boşanma Davasında Yetkili ve Görevli Mahkeme Görevli Mahkeme: Boşanma davalarında görevli mahkeme aile mahkemeleridir. Yetkili Mahkeme: Boşanma davasını görmeye yetkili mahkeme, eşlerden birinin yerleşim yerindeki veya davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yerdeki mahkemedir. Excerpt: Türk Medeni Kanunu 145 ve 184. maddeleri arasında, boşanma davası sürecini ve boşanma davasının nasıl açılacağını ayrıntılı olarak düzenlemiştir. ### Çocukla Kişisel İlişki Kurma Davası Boşanma, ayrılık veya farklı sebeplerle ebeveynler veya diğer yakın aile bireyleri çocukla düzenli olarak görüşme imkânı bulamayabilir. Ancak Türk hukukunda, çocuğun üstün yararı gözetilerek, ebeveynlerin ve belirli yakın akrabaların çocukla kişisel ilişki kurma hakkı güvence altına alınmıştır. Çocuğun sağlıklı gelişimi ve duygusal bağlarını sürdürebilmesi için bu hak büyük önem taşımaktadır. Peki, çocukla kişisel ilişki kurma hakkı nedir ve kimler bu hakkı talep edebilir? Görüşme hakkı nasıl düzenlenir ve hangi durumlarda mahkemeye başvurmak gerekir? Bu yazımızda, çocukla kişisel ilişki kurma davası sürecini, başvuru koşullarını ve mahkemelerin bu konuda nasıl karar verdiğini detaylı şekilde ele alacağız. 1. Çocukla Kişisel İlişki Kurulması Hakkı 1.1. Çocukla Kişisel İlişki Kurma Hakkının Hukuki Niteliği Çocukla kişisel ilişki kurma hakkı hem ebeveynin hem de çocuğun kişisel hakları ile doğrudan bağlantılı bir hak olup, AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarına göre özel hayata ve aile hayatına saygı hakkı kapsamında değerlendirilmektedir. Çocukla kişisel ilişki kurma hakkı velayet hakkına sahip olmayan ebeveynin çocukla düzenli olarak görüşebilmesini sağlayan kamu düzenine ilişkin bir hak olup mahkemeler tarafından re’sen dikkate alınmaktadır. Ancak bu hak mutlak bir hak olmayıp çocuğun menfaatine zarar verildiği takdirde sınırlandırılabilmektedir. 1.2. Kişisel İlişki Kurma Hakkına Sahip Olanlar Çocukla kişisel ilişki kurulması hakkı sadece ebeveynlere tanınmış bir hak olmayıp çocuğun gelişimi açısından önemli olan üçüncü kişilere da tanınmış bir haktır. Dolayısı ile çocukla kişisel ilişki kurulması hakkını ebeveynler dışında üçüncü kişiler de talep edebilecektir: Ana – Baba: Eşlerin boşanması veya ayrılığı durumunda velayet kendisine bırakılmayan ebeveynin çocukla kişisel ilişki kurulmasını talep etme hakkı bulunmaktadır. Velayet hakkı olmayan ebeveyn mahkeme tarafından belirlenen gün ve saate çocuğu görme hakkına sahip olacaktır. Üçüncü kişiler: Çocuğun üstün yararı gerektirdiği takdirde ebeveyn dışında büyükanne, büyükbaba, teyze, amca gibi diğer aile bireylerinin çocukla kişisel ilişki kurmasına karar verilebilir. Aynı şekilde üvey anne-üvey baba, evlat edinilen çocuğun biyolojik ailesi ile devlet koruması altında koruyucu aile yanında bulunan çocuğun biyolojik ailesi de çocuğun menfaatine zarar vermediği takdirde mahkemeden kişisel ilişki kurulması talebinde bulunabilir. 1.3. Çocukla Kişisel İlişki Tesisi Kararı Hangi Hallerde Verilir? Mahkeme tarafından çocuğun üstün menfaati göz önünde bulundurularak aşağıdaki durumlarda çocukla kişisel ilişki tesisine karar verilebilir: Boşanma: Eşlerin boşanması durumunda velayet hakkı kendisine verilmeyen eş hakkında çocukla kişisel ilişki kurulmasına ilişkin karar verilebilir. Ayrılığa karar verilmesi: Eşlerin ayrılığı durumunda TMK m 182/I-II ve TMK madde 336/II düzenlemeleri gereği mahkeme anne ve babanın haklarını ve çocukla olan kişisel ilişkilerini düzenler. Ortak hayata ara verilmesi: Eşlerin birlikte yaşamasına ara verildiği durumunda mahkeme tarafından TMK m. 197/IV ve madde 336/II gereği eşlerin ergin olmayan çocukları varsa hâkim, ebeveyn ile çocuklar arasında kişisel ilişki kurulmasına yönelik gereken önlemleri alır. Ana ve babanın evli olmaması: Ana ve baba evli değilse velayet anaya ait olur kuralı gereği velayet kendisinde bulunmayan baba evlilik dışı çocuğu tanıma sonrası çocukla kişisel ilişki kurulmasını talep edebilir. Velayetin değiştirilmesi: Boşanma sonrası verilen ebeveynlerin velayet hakkı kaldırılır ya da değiştirilirse velayet hakkı kendisinde olmayan ebeveyn hakkında TMK madde 323’e dayalı olarak çocukla kişisel ilişki kurulmasına karar verilebilir. 2. Kişisel İlişki Kurma Hakkının Şartları Mahkemeler tarafından çocukla kişisel ilişki kurulmasına karar verilebilmesi için aşağıda sıralayacağımız şartların sağlanması gerekmektedir: Çocuğun üstün yararı: Mahkemeler tarafından kişisel ilişki kurulmasına karar verilirken gözetilen en önemli ve birincil ilke çocuğun üstün yararıdır. Öyle ki mahkeme, çocuğun menfaatlerini ebeveynlerin menfaatlerinden üstün tutarak çocuğun yararına olacak şekilde ebeveyn veya üçüncü kişi ile kurulacak kişisel ilişkinin kapsamı belirleyecektir. Çocuğun dinlenmesi: Çocukla kişisel ilişki kurulmasına karar verilirken çocuğun istek ve görüşlerinin de dikkate alınması gerektiği uluslararası sözleşmeler ve öğretide kabul edilmektedir. Yargıtay uygulamasına göre 10 yaşından itibaren kişisel ilişki kurulmasına karar verilmeden önce mahkeme tarafından çocukların dinlenilmesi gerekmektedir. Ayırt etme gücüne sahip olan çocuğun kişisel ilişki kurulması talebini reddetmesi halinde, bu durumun çocuğun menfaatine de zarar verdiği tespit edilirse mahkemece kişisel ilişkinin kurulmaması gerekmektedir. Çocuk mahkeme tarafından bizzat dinlenebileceği gibi pedagog, uzman psikolog, yuva öğretmeni eşliğinde de dinlenebilecektir. Çocuk ile kurulacak kişisel ilişkinin uygun nitelikte olması: Mahkeme tarafından çocuğunun huzur içinde yaşama hakkına, eğitim hayatına, sosyal çevresine zarar vermeyecek şekilde yaşam şartlarına uygun düşecek nitelikte kişisel ilişki kurulacaktır. Çocuk ile kurulacak kişisel ilişkide çocuğun yararının gözetilmesi: Ebeveyn ile çocuk arasında kişisel ilişki kurulurken mahkemeler tarafından çocuğun mevcut ve gelecekteki durumu, yaşam koşulları, sağlık, eğitim, ahlaki ve fikri gelişimi gibi hususlar göz önüne alarak çocuğun yararına olacak şekilde bir karar verilecektir. 3. Çocukla Kişisel İlişkinin Kapsamı ve Şekilleri Çocukla kişisel ilişki kurulması velayeti olmayan ebeveynin ya da 3. kişinin çocukla düzenli vakit geçirmesini sağlayan bir haktır. Çocukla kişisel ilişkinin kapsamı çocuğu ziyaret etme, çocukla beraber sınırlı süre içinde birlikte vakit geçirme, telefon, e-posta, kısa mesaj, görüntülü iletişim gibi her türlü iletişim yolu ile sağlanabilir. Çocukla kurulan kişisel ilişkide görüşme sıklığı ve süresi belirlenirken çocuğun anne-baba ile olan ilişkisi, tarafların oturdukları yerin çocuğa olan uzaklığı, anne-babanın çalışma günleri ve saatleri, çalışma koşuları, yıllık izinleri, yaşadıkları ortam koşulları, ulusal-dini bayramlar ve yılbaşı günleri gibi özel günler dikkate alınarak bir karar verilmektedir. Örneğin Yargıtay uygulamasına göre dini bayramların 2. günü çocukla kişisel ilişki kurulması açısından uygun kabul edilmektedir. Anne-baba ile çocuk arasında kişisel ilişki aşağıdaki şekillerde kurulabilmektedir: Serbest Görüşme: Bu görüşme biçiminde anne-baba, mahkeme tarafından kişisel ilişki kurulmasına izin verilen zaman aralığında çocuğun menfaatine uygun olacak şekilde çocuğu ile dilediği şekilde vakit geçirebilir. Denetimli Görüşme: Ebeveyn ile çocuk arasındaki kişisel ilişkinin, bir pedagog, sosyal hizmet uzmanı gibi kişiler aracılığı ile gerçekleştirilmesidir. Üçüncü Kişi Aracılığı ile Görüşme: Mahkeme tarafından ebeveynin doğrudan çocukla görüşmesi sakıncalı bulunduğu takdirde kişisel ilişkinin çocuğun bir akraba veya devlet görevlisi aracılığı ile sağlanmasıdır. İletişim Yoluyla Kişisel İlişki: Çocukla kişisel ilişki tesisinde telefon, görüntülü konuşma, kısa mesaj, e-posta gibi uzaktan iletişim yöntemlerinin kullanılmasıdır. 4. Çocukla Kişisel İlişki Tesisinde Dikkate Alınan Kriterler Mahkemeler tarafından ebeveyn ile çocuk arasında kişisel ilişki kurulurken dikkate alınacak kriterler aşağıdaki gibidir: Çocuğun yaşı ve gelişim düzeyi: Kişisel ilişki kurulurken çocuğun büyük yaşta yani Yargıtay uygulamaları gereği 10 yaş ve üzeri olması durumunda mahkemeler tarafından daha çok çocuğun istekleri dikkate alınarak kişisel ilişkinin kapsamı belirlenecektir. Bununla birlikte çocuğun küçük yaşlarda olması durumunda çocuklarla daha kısa ve güvenli ortamlarda kişisel ilişki kurulması yoluna gidilecektir. Ayrıca çocuğun gelişim düzeyinin, ebeveyn ile kişisel ilişki kurulduğu durumda nasıl etkileneceği de dikkate alınacaktır. Tarafların sosyal ve ekonomik durumu: Çocuk ile kişisel ilişki kuracak olan ebeveynin yaşadığı sosyal çevre ve çocukla ilişki kurduğu sırada çocuğa sağlayabileceği ekonomik durum da göz önüne alınarak karar verilecektir. Çocuğun alışkanlıkları ve eğitim durumu: Ebeveyn ile kişisel ilişki kurulurken çocuğun okul ve diğer sosyal aktiviteleri dikkate alınarak rutininin bozulmamasına dikkat edilecektir. 5. Kişisel İlişki Kurma Hakkının Sınırları Çocuk ile kişisel ilişki kurulması hakkı mutlak hak niteliğinde olmayıp çocuğun üstün yararı ilkesi gereği her zaman mahkeme tarafından sınırlandırılabileceği gibi tamamen de kaldırılabilecektir. Mahkeme tarafından çocuk ile kişisel ilişki kurulması hakkının sınırlandırılması veya kaldırılması TMK madde 324 gereği aşağıdaki şartlara tabidir: Çocuğun yararının tehlikeye girmesi: Mahkeme tarafından kişisel ilişki kurulurken gözetilen en önemli ilke olan çocuğun üstün yararı ilkesi gereği, ebeveyn ile kurulan kişisel ilişkinin çocuğun fiziksel, ruhsal ve duygusal gelişimine zarar vermemesi gerekmektedir. Kişisel ilişki sebebiyle çocuğun huzurunun tehlikeye girmesi: Ebeveyn ile kurulan kişisel ilişki sonucu çocuğun huzuru bozulmamalı aksine kurulan kişisel ilişki ile çocuğun mutlu vakit geçirmesi sağlanmalıdır. Bu durumda çocuğun ihmal edilmesi çocuğun kendisini güvende hissetmemesi ve ebeveynin yanından döndükten sonra agresif ve daha içe kapanık tavırlar sergilemesi çocuğun huzurunun tehlikeye girdiğine işarettir. Ana ve babanın TMK m. 324/I’de öngörülen yükümlülüklere aykırı davranması: TMK madde 324/I uyarınca, anne ve babadan her biri, diğerinin çocuk ile kişisel ilişkisini zedelemekten, çocuğun eğitilmesi ve yetiştirilmesini engellemekten kaçınmakla yükümlüdür. Ebeveynin çocuğu teslim etmede ve teslim almada zorlanması, çocuğu ziyaret hakkının kullanılmayarak çocuğun güveninin kırılması, çocuğu kaçırarak ziyaret hakkı sınırlarını aşması durumunda mevzuatta öngörülen yükümlülüklerin ihlaline sebep olacaktır. Çocuğunun eğitilmesi ve yetiştirilmesinin engellenmesi: Çocukla kurulan kişisel ilişki sonucu çocuğun eğitimi aksamamalı, okuluna gitmesi ve diğer aktivitelerine katılımı engellenmemelidir. Çocuğun uzun süre ebeveyn yanında tutulması, yurt dışına kaçırılarak eğitiminin aksatılması bu duruma örnek olarak verilebilir. Ana ve babanın çocuğa karşı ilgisizliği: Kişisel ilişki kurulması hakkı tanınan ebeveynin çocuk ile görüşeceği zamana uymaması, görüşülecek yeri kendine göre belirlemesi ve çocuk ile yapılacak aktiviteleri kendi isteği doğrultusunda belirlemesi durumları örnek olarak verilebilir. Diğer önemli sebeplerin varlığı: Çocuğa yönelik ebeveyn ya da üçüncü kişilerce kötü muamele, şiddet, ihmal gibi davranışlar sergilendiği durumda da kişisel ilişkinin sınırlandırılmasına veya kaldırılmasına karar verilebilecektir. 6. Üçüncü Kişilerin Çocukla Kişisel İlişki Kurması Mahkemeler tarafından çocuk ile ebeveyn arasında kişisel ilişkinin üçüncü kişi nezaretinde kurulmasına karar verilebileceği gibi çocuk ile üçüncü kişiler arasında da kişisel ilişki kurulmasına karar verilebilir. 6.1. Üçüncü Kişilerin Kişisel İlişki Kurma Hakkı Ve Yasal Çerçeve Velayeti olmayan ebeveyn dışında üçüncü kişilerle de kişisel ilişki kurulabileceği hususu TMK’nın 325. maddesi gereği, “Olağanüstü hâller mevcutsa, çocuğun menfaatine uygun düştüğü ölçüde çocuk ile kişisel ilişki kurulmasını isteme hakkı diğer kişilere, özellikle hısımlarına da tanınabilir” şeklinde düzenlenmiştir. Bu durumda üçüncü kişiler ile kastedilen; çocuğun ayrı yaşadığı kardeşleri, büyük ana, büyük baba, amca, hala, teyze, dayı ve çocuk ile yakın ilişki olan diğer hısımları ve hısımlar dışında üvey anne-baba, biyolojik anne-babadır. 6.2. Üçüncü Kişinin Nezaretinde Çocukla Kişisel İlişki Kurulması Koşulları Üçüncü kişiler ile çocuklar arasında kişisel ilişki tesisi için gereken şartlar: Üçüncü kişi ile çocuk arasında kişisel ilişki tesisine yönelik olarak mahkemeden talepte bulunulmalıdır. Çocuk ile üçüncü kişi arasındaki kişisel ilişki tesisi çocuğun yararına olmalıdır. Çocuk ile üçüncü kişi arasında ana-baba ve çocuk ilişkisine benzer bir ilişki kurulmuş olmalıdır. Bu duruma örnek olarak taraflar boşandıktan sonra çocuğun büyükannesi ile aralarında kurulan ilişki gösterilebilir. 7. Çocukla Kişisel İlişkinin Kurulmasında Yetkili ve Görevli Mahkeme Görevli Mahkeme: Çocuk ile kişisel ilişki kurulmasına ilişkin davalarda görevli mahkeme Aile Mahkemeleri’dir. Yetkili Mahkeme: Şayet taraflardan biri kişisel ilişki kurulması talebini boşanma veya velayet davasında talep ediyorsa boşanma veya velayet davasının görüldüğü Aile Mahkemesi yetkilidir. Ancak bağımsız olarak kişisel ilişki tesisi amacı ile dava açılıyorsa bu durumda çocuğun yerleşim yeri Aile Mahkemesi yetkili mahkeme olacaktır. 8. Çocukla Kişisel İlişki Kurulmasına İlişkin İlamların İcrası 8.1. Mahkeme Kararlarının Yerine Getirileceği Teslim Mekanları’nın Belirlenmesi Çocuk ile ebeveyn veya üçüncü kişi arasında kişisel ilişki kurulmasına ilişkin karar verilirken çocuğun üstün yararı ve güvenliği gözetilerek çocuk için en uygun teslim mekânı belirlenir. Çocuğun yaşı, psikolojik ve fiziksel güvenliği dikkate alınarak teslim mekanı; çocuğun ikametinin bulunduğu yer, tarafların anlaşmalı olarak belirlediği nötr alanlar (park, avm), sosyal hizmet merkezleri, pedogag veya emniyet güçleri eşliğinde güvenli alanlar şeklinde belirlenebilir. Mahkeme tarafından çocuk teslimi ve çocukla kişisel ilişki kurulmasına dair ilam veya tedbir kararlarının yerine getirilmesi engellenir ve kararın yerine getirilmesi resmi makamlar aracılığı ile sağlanacak olursa teslim mekânları, Adalet Bakanlığınca kurulan Adli Destek ve Mağdur Hizmetleri Müdürlüklerince belirlenir. Müdürlüğün talebi üzerine, valilikler ve belediyeler tarafından çocuğun yararı gözetilerek elverişli teslim mekânları belirlenir, yoksa oluşturulur. 8.2. Çocuğun Teslimine İlişkin İlam veya Tedbir Kararlarının Yerine Getirilmesi Mahkeme tarafından çocukla kişisel ilişki tesisine yönelik olarak verilen karara karşı velayet hakkı olmayan tarafın kişisel ilişki kurmasını engellemesi durumunda önceden söz konusu ilama dayalı olarak İcra İflas Kanunu gereği ilamlı icra takibi başlatılarak çocuğun teslimi ilamlı icra yolu ile yapılmaktaydı. Ancak 30 Kasım 2021 tarihi itibari ile değişen İcra İflas Kanunu’na göre çocuk teslimi artık icra daireleri yerine, Adalet Bakanlığı’na bağlı Adli Destek ve Mağdur Hizmetleri Müdürlüklerine tarafından sağlanmaktadır. Kişisel ilişki kurma hakkı ihlal edilen kişi tarafından Adli Destek ve Mağdur Hizmetleri Müdürlükleri’ne yapılan başvuru sonucu müdürlükler tarafından çocuk dostu görüşme merkezlerinde psikolog, pedagog ve sosyal çalışmacılar eşliğinde çocuk teslimi sağlanmaktadır. 8.3.Çocuğun Teslimi İçin Gerekli Giderleri Kim Karşılar Mahkeme tarafından çocuğun kişisel ilişki kurmasına karar verildiğinde, çocuğun teslimi için gerekli olan giderleri, (velayeti olmayan ebeveyn başka şehirde yaşıyorsa o şehre gidiş-dönüş masrafı vb.) genel ilke olarak kişisel ilişki hakkına sahip olan taraf karşılar. Ancak bazı durumlarda velayet hakkına sahip kişi tarafından da teslim için gerekli giderlerin karşılanmasına karar verilebilir.: Çocuğun teslim süreci Adli Destek ve Mağdur Hizmetleri Müdürlükleri’ne yapılan başvuru ile gerçekleşirse çocuk teslimine ilişkin yapılan masraflar yeni düzenleme ile beraber Adalet Bakanlığı tarafından ücretsiz olarak karşılanacaktır. 9. Çocuk Teslime Edilmezse Ne Olur? Mahkeme kararı ile belirlenen kişisel ilişki veya çocuğun teslimine ilişkin yükümlülüklere uyulmadığı durumda mahkeme kararının ihlaline sebep olunabilecektir. 9.1. Mahkeme Kararının İhlali Sayılan Haller: Çocuğun Mahkeme Kararına Rağmen Teslim Edilmemesi Çocuğu Teslim Sürecini Kasıtlı Olarak Engellemek veya Geciktirmek Çocuğun Zorla Alıkonulması veya Kaçırılması Çocuğa Baskı Yapmak veya Görüşmeyi Engellemek Çocuğun Teslim Sürecinde Mahkeme Kararına Aykırı Hareket Edilmesi Çocuğun Teslimi Sırasında Şiddet veya Tehdit Kullanılması 9.2. Mahkeme Kararının İhlali Sonucu Uygulanabilecek Yaptırımlar: Mahkeme kararına rağmen çocuğun teslim edilmemesi hâlinde kararı ihlal eden kişiye karşı tazminat davası açılabilir, velayet değişikliği gündeme gelebilir. Mahkemenin verdiği ilam veya tedbir kararına aykırı davranan ebeveyn, 5395 Çocuk Koruma Kanunu madde 41/F gereği çocuk göstermeme suçunu işlemiş sayılacaktır. Eğer velayeti kendisinde olan ebeveyn mahkeme ilamında belirlenen günde ve yerde çocuğu teslim etmekten kaçınır ve teslim etmezse, ilamın kesinleşmiş olması halinde çocuk teslimine ilişkin 1 aylık hak düşürücü süre içerisinde Adli Destek ve Mağdur Hizmetleri Müdürlüklerine başvuruda bulunarak ilama aykırı davranan kişiye ihtar gönderilmesi istenebilir. Tebliğ yapılmasına rağmen belirlenen tarihte ve yerde çocuk teslim edilmezse kişi hakkında disiplin hapsi uygulanır. Bu doğrultuda kişi hakkında uygulanabilecek disiplin cezaları 7343 sayılı Kanun’un 41. maddesinde farklı durumlar için değişik süreler öngörülmüştür: Çocuk teslimine dair ilam veya tedbir kararlarının yerine getirilmesine ilişkin teslim emrine aykırı hareket edenler, üç aya kadar disiplin hapsi ile cezalandırılır. Çocukla kişisel ilişki kurulmasına dair kararlara aykırı hareket edenler, üç günden on güne kadar disiplin hapsi ile cezalandırılır. Kişisel ilişki için kendisine çocuk teslim edilen hak sahibinin, belirlenen sürenin bitiminde çocuğu getirmemesi durumunda üç aya kadar disiplin hapsi uygulanır. Bu düzenlemeler kapsamında şikâyete bakacak görevli ve yetkili mahkeme, işlemi yapan müdürlüğün bulunduğu yer Aile Mahkemesidir. Excerpt: Velayet kendisine bırakılmayan tarafın, çocukla kişisel ilişki kurma hakkı kanunda düzenlenmiş olup, çocukla kişisel ilişki kurulmasından doğan masraflardan ise, bu haktan yararlanan taraf yükümlüdür. ### Yabancı Uyruklu Eşten Boşanma Davası Küreselleşen dünyada farklı milletlerden bireylerin evlenmesi yaygın bir hale gelmiştir. Ancak, evlilik gibi boşanma süreci de farklı ülkelerden bireyleri hukuki açıdan birçok soru işaretiyle karşı karşıya bırakabilir. Yabancı uyruklu eşten boşanma sürecinde, hem Türkiye’deki hukuki düzenlemeleri hem de uluslararası hukuk kurallarını dikkate almayı gerektirir. Peki, yabancı uyruklu eşten boşanırken hangi ülkenin hukuku uygulanır? Türkiye’de açılan bir boşanma davası, yabancı ülkede geçerli olur mu? Çocukların velayeti ve mal paylaşımı nasıl düzenlenir? Bu gibi sorular, uluslararası aile hukuku kuralları çerçevesinde değerlendirilmeli ve boşanma sürecinde herhangi bir hak kaybı yaşanmaması için dikkatle ele alınmalıdır. Bu yazıda, Türk vatandaşı ile yabancı uyruklu eş arasındaki boşanma davalarının hukuki boyutu, yetkili mahkemeler, uygulanacak hukuk kuralları ve boşanmanın yurt dışında tanınması (tanıma ve tenfiz davası) gibi önemli konular detaylı bir şekilde ele alınacaktır. 1. Yabancı Unsurlu Boşanma Davalarında Uygulanacak Hukuk Yabancı unsurlarda boşanma davalarına uygulanacak hukuka ilişkin Milletlerarası Özel Hukuk ve Usûl Hukuku Hakkında Kanununda bazı kademeli düzenlemeler yer almaktadır. Ancak bunlara geçmeden önce yabancılık unsurunun tespiti gerekmektedir. Yabancılık Unsuru Nedir? Yabancılık unsuru Milletlerarası Özel Hukuk ve Usûl Hukuku Hakkında Kanununda “MÖHUK” tanımlanmamıştır. Yabancılık unsurunun varlığının her somut uyuşmazlığın niteliği ve koşulları çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir. Boşanma davalarında ise yabancılık unsuru, eşlerden birinin Türk vatandaşı, diğerinin ise yabancı uyruklu olması durumunda söz konusu olur. Ayrıca, tarafların ikametgâhlarının farklı ülkelerde bulunması veya evliliğin başka bir ülkede gerçekleşmiş olması da yabancı unsurlu davayı oluşturur. Hangi ülkenin hukuku geçerlidir? Yabancı unsurlu boşanma davalarında hangi ülke hukukunun geçerli olduğunu MÖHUK 14. maddede açıkça düzenlemektedir. Yabancı uyruklu eşle evlenen Türk vatandaşlarında, çoğunlukla müşterek milli hukuk bulunmamaktadır. MÖHUK’taki bu düzenlemede kanun koyucu kademeli bir uygulamayı esas almıştır. Buna göre uygulanacak ülke hukuku aşağıdaki şekilde belirlenmektedir: Eğer eşler aynı ülkenin vatandaşıysa o ülke hukuku uygulanır. Eğer farklı ülkenin vatandaşlarıysa ortak mutad mesken hukuku uygulanır. Mutad mesken ise öğretide kişinin gerçek hayat ilişkilerinin sürdüğü, kişinin fiilen oturduğu yer olarak tanımlanmaktadır. Eğer bu iki durum da yoksa yani eşlerin ortak bir vatandaşlığı veya ortak mutad meskeni yoksa söz konusu boşanma davasına Türk Hukuku uygulanır. Ayrıca boşanmada ileri sürülen geçici tedbir taleplerine her zaman Türk hukuku uygulanır. Eğer yabancı unsur içeren boşanma davalarında veya sonrasında nafaka veya velayet gibi konular söz konusuysa boşanma davasında uygulanan hukuk bu konulara da uygulanır. 2. Yabancı Uyruklu Eşten Boşanma Süreci Yabancı uyruklu eş ile boşanma süreci, tarafların uyruğu, evliliğin hangi ülkede yapıldığı, eşlerin ikametgah durumu ve uygulanacak hukuk kurallarına bağlı olarak her davada farklılık göstermektedir. Yetkili mahkemenin belirlenmesi, tebligat işlemleri ve boşanma kararının uluslararası geçerliliği gibi hususlar, süreci daha karmaşık hale getirebilmektedir. 2.1. Türkiye’de Yerleşik Yabancı Uyruklu Eşten Boşanma Yukarıda da belirtildiği üzere eğer eşlerin ikisi de ortak olarak Türkiye’de yerleşik ise yani mutad meskenleri Türkiye ise bu durumda Türk Hukuku uygulanacaktır. Yetki bakımından ise Türkiye’de yerleşik yabancı uyruklu eşten boşanma davalarında, Türk mahkemeleri yetkili olup yetkili yer mahkemesi Türk Medeni Kanunun 168. maddesi uyarınca eşlerden birinin yerleşim yeri veya davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesidir. 2.2. Yurtdışında Bulunan Yabancı Uyruklu Eşten Boşanma Daha önce de belirtildiği gibi, eşlerin ortak mutad meskenleri (yerleşim yerleri) bulunmuyorsa, boşanma davasında Türk hukuku uygulanacaktır. Ancak, uygulamada en sık karşılaşılan sorunlardan biri, yabancı eşin yurtdışına gitmesi veya yurtdışında bulunması nedeniyle adresinin bilinmemesi durumudur. Adresi meçhul olan yabancı eşin bulunabilmesi için öncelikle ilgili resmi kurumlardan adres araştırması yapılır. Eğer bir adres tespit edilirse, bu adrese resmi tebligat gönderilir. Ancak, resmi kurumlar tarafından da herhangi bir adres bilgisine ulaşılamıyorsa, 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun 28. maddesi kapsamında "İlanen Tebligat" yoluna başvurulur. İlanen Tebligat Usulü: Ön inceleme duruşması, mahkeme duruşmaları ve kararın kesinleşmesi gibi hukuki süreçler ilgili gazetelerde ilan verilerek duyurulur. Bu yöntemle yapılan tebligatlar geçerli kabul edilmekte ve dava süreci ilerleyebilmektedir. Ancak, ilanen tebligat yöntemi, klasik tebligat yöntemine kıyasla daha uzun sürebilir ve masraflı olabilir. Bu nedenle, davacı tarafın mümkünse eşin yurtdışındaki adresini tespit ederek süreci hızlandırması önerilir. 3. Yabancı Uyruklu Eşten Boşanmanın Hukuki Sonuçları Yabancı uyruklu eşten boşanma, velayet, nafaka, tazminat ve mal paylaşımı gibi çeşitli hukuki sonuçlar doğurabilir. Türk mahkemeleri, özellikle çocuğun üstün yararını gözeterek velayet ve kişisel ilişkiyi düzenler ve ebeveynlerin haklarını değerlendirirken çocuğun refahını ön planda tutar. Ayrıca, nafaka, tazminat talepleri ve mal paylaşımı hususlarında uluslararası hukuk kuralları da devreye girebilir. Boşanmanın sonuçları, tarafların vatandaşlık durumlarına ve yaşadıkları ülkenin hukukuna göre farklılık gösterebilir. 3.1. Velayet ve Çocukla Kişisel İlişki Türk hukukunda hâkim, boşanma kararı verirken eşlerin durumunu ve çocuğun üstün yararını gözeterek velayetin kime bırakılacağına da karar verir. Ayrıca, velayet hakkı kendisine verilmeyen ebeveynin, çocukla kişisel ilişkisini nasıl sürdüreceği konusunda da düzenlemeler yapar. Yabancı uyruklu eşten boşanma durumlarında velayet ve kişisel ilişki kurallarına hangi ülke hukukunun uygulanacağı konusunda, Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un (MÖHUK) 14. maddesi belirleyici olacaktır. Bu maddeye göre: Eğer eşlerin ortak bir vatandaşlığı varsa, velayet ve kişisel ilişki konularında bu ülkenin hukuku uygulanır. Anne ve baba farklı uyruklara sahipse, müşterek mutad meskenin bulunduğu ülkenin hukuku geçerli olur. Eğer müşterek mutad mesken de belirlenemiyorsa, Türk hukuku uygulanır. 3.2. Yabancı Unsurlu Boşanma Davalarında Nafaka Nafaka yükümlülüğü, aile hukukunun en temel kavramlarından biridir. Boşanma sonrasında maddi gücü daha düşük olan eşin veya çocuğun geçimini sürdürebilmesi için diğer eş tarafından yapılan düzenli maddi katkıyı ifade eder. Türk hukukunda nafaka türleri üçe ayrılır: Tedbir Nafakası: Boşanma davası devam ederken, eş ve çocukların geçimini sağlamak amacıyla verilen geçici nafaka. Yoksulluk Nafakası: Boşanma sonrası, mali gücü daha düşük olan eşin mağdur olmaması için bağlanan nafaka. İştirak Nafakası: Çocuğun bakım ve eğitim giderlerine katkı sağlamak amacıyla, velayet hakkı kendisine verilmeyen eş tarafından ödenen nafaka. Nafaka miktarı, mahkeme tarafından; tarafların mali durumları, yaşam standartları ve geçim koşulları göz önünde bulundurularak belirlenir. Nafaka ve Nafaka Türleri için ilgili yazımıza buradan ulaşabilirsiniz.) Nafaka Yükümlülüğü Yabancı unsurlu boşanma davalarında uygulanacak hukuk, yukarıda bahsedilen Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun (MÖHUK) hükümlerine göre belirlenir. Bu kapsamda: Eşlerin müşterek millî hukuku (aynı ülke vatandaşı iseler) uygulanır. Taraflar farklı ülke vatandaşları ise, ortak mutad mesken hukuku geçerli olur. Eğer ortak mutad mesken de belirlenemiyorsa, Türk hukuku uygulanır. 3.3. Yabancı Unsurlu Boşanmalarda Tazminat Talepleri Boşanma, yalnızca duygusal ve fiziki bir ayrılık değil, aynı zamanda maddi ve manevi birçok sonucu da beraberinde getiren hukuki bir süreçtir. Türk Medeni Kanunu, boşanma nedeniyle zarar gören tarafın mağduriyetini gidermek amacıyla maddi ve manevi tazminat talep edebilmesine olanak tanımaktadır. Maddi Tazminat: Evlilik sürecinde ekonomik olarak zarar gören tarafın, eski yaşam standardını sürdürebilmesi ve uğradığı mali kayıpları telafi edebilmesi amacıyla talep edilebilen tazminattır. Manevi Tazminat: Boşanma sürecinde veya evlilik süresince şiddet, hakaret, aldatma veya psikolojik baskı gibi kişilik haklarına zarar veren olayların yaşanması halinde talep edilebilir. Tazminat Talepleri Yabancı eşle yapılan boşanmalarda da maddi ve manevi tazminat talepleri uygulama alanı bulur. Tazminat talepleri boşanma davasına bağlı olduğu için, boşanma davasında uygulanan hukuk kuralları geçerli olacaktır. Bu kapsamda: Eğer eşlerin ortak vatandaşlığı varsa, boşanma davası bu ülkenin hukukuna göre görülür ve tazminat talepleri de aynı hukuk çerçevesinde değerlendirilir. Taraflar farklı uyruklara sahipse, müşterek mutad meskenin bulunduğu ülkenin hukuku uygulanır. Eğer müşterek mutad mesken belirlenemiyorsa, Türk hukuku geçerli olur. 3.4. Yabancı Uyruklu Eş ile Boşanmada Mal Paylaşımı Boşanma davalarında mal paylaşımı, eşlerin evlilik süresince kazandıkları malların nasıl bölüştürüleceğini belirleyen önemli bir hukuki süreçtir. Türk hukukunda, mal paylaşımı "edinilmiş mallara katılma rejimi" esasına göre yapılır. Bu rejime göre, eşlerin evlilik süresi boyunca edinmiş oldukları mallar ortak kabul edilir ve boşanma halinde adil bir şekilde paylaştırılır. Ancak, kişisel mallar bu paylaşıma dahil edilmez. Mal Paylaşımı Yabancı uyruklu eş ile boşanma halinde, mal paylaşımı hangi ülke hukukunun uygulanacağına bağlı olarak farklılık gösterebilir. Mahkeme, Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun (MÖHUK) kapsamında uygulanacak hukuku belirler. Bu kapsamda: Eğer Türk hukuku uygulanacaksa, Türk Medeni Kanunu’nda öngörülen mal rejimi kuralları dikkate alınır. Eğer yabancı bir ülkenin hukuku uygulanacaksa, bu ülkenin mal rejimi kuralları çerçevesinde değerlendirme yapılır. Boşanmada mal paylaşımı başlıklı yazımıza buradan ulaşabilirsiniz. Yetkili Mahkeme Eğer boşanma davası Türk mahkemelerinde görülüyorsa, mal paylaşımı davası da aynı mahkemede açılabilir. Boşanma davası kesinleştikten sonra, mal rejimi tasfiyesi için ayrı bir dava açılması gerekebilir. Bu dava, eşlerin yerleşim yerindeki aile mahkemesinde görülecektir. 4. Yabancı Uyruklu Eşin Evlilik ile Kazandığı Hakların Durumu Yabancı uyruklu eşin evlilik yoluyla elde ettiği haklar, boşanma sonrasında tekrar değerlendirilmeye tabi tutulabilir. Bu hakların devam edip etmeyeceği, Türk hukukuna ve ilgili mevzuatlara bağlı olarak değişkenlik gösterir. 4.1. Boşanma Sonrası Evlilik İle Kazanılmış Vatandaşlık Yabancı uyruklu bir kişinin evlilik yoluyla Türk vatandaşlığı kazanabilmesi, 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun 16. maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre gerekli şartları yerine getirerek Türk vatandaşlığını kazanan bir kişi, boşanma nedeniyle vatandaşlığını otomatik olarak kaybetmez. Yani, evlilik sona erse de vatandaşlık ancak Türk Vatandaşlığı Kanunu'nda belirtilen özel iptal sebeplerine dayanılarak geri alınabilir. Ancak, vatandaşlık başvuru süreci devam ederken boşanma gerçekleşirse, vatandaşlık kazanma hakkı da otomatik olarak düşer. Bu nedenle, yabancı eşin vatandaşlık sürecindeki durumu, evliliğin sona ermesiyle doğrudan etkilenebilir. 4.2. Boşanma Sonrası Oturum İzni ve İptali Yabancı uyruklu eş, evlilik yoluyla Türk vatandaşlığı kazanabileceği gibi aile ikamet izni de alabilir. Aile ikamet izni, Türk vatandaşıyla evli olan yabancılara veya Türk vatandaşıyla evli bir aile üyesine verilen özel bir ikamet izni türüdür. Bu izin, yabancı eşin Türkiye'de uzun süreli ikamet etmesine olanak tanır ve aile birliğini korumayı amaçlar. Oturum İzninin İptali 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 36. maddesine göre, aile ikamet izni, 35. maddenin birinci ve üçüncü fıkralarında yer alan şartların karşılanmaması veya ortadan kalkması halinde iptal edilebilir. Aile İkamet İzni başlıklı yazımıza buradan ulaşabilirsiniz. 4.3. Boşanma Sonrası Çalışma İzninin Durumu Yabancıların Türkiye’de çalışabilmesi için ilgili mevzuatta öngörülen ikamet ve çalışma sürelerine uyması gerekmektedir. Ancak, bazı özel durumlarda belirli şartları taşıyan kişilere herhangi bir süreye tâbi olmaksızın çalışma izni verilebilir. Bu istisnalar arasında, bir Türk vatandaşı ile evli olan ve eşiyle birlikte Türkiye’de evlilik birliği içinde yaşayan yabancılar da yer almaktadır. Çalışma İzninin İptali Evlilik nedeniyle verilen çalışma izni, boşanma sonrasında iptal edilebilir. Ancak, yabancı eş başka bir statüye sahipse (örneğin, nitelikli iş gücü, yatırımcı, Türkiye’de uzun süreli ikamet sahibi gibi) çalışma izni devam edebilir. Bu durum, başvurulan yasal çerçeveye ve yabancı kişinin geçerli diğer çalışma izni türlerine bağlıdır. Eğer yabancı eş, boşanma sonrası çalışmaya devam etmek istiyorsa, mevcut statüsüne uygun bir çalışma izni başvurusu yapmalı ve gerekli hukuki süreci takip etmelidir. 5. Yabancı Uyruklu Eşten Boşanma Davalarında Yetkili ve Görevli Mahkeme Türk Mahkemelerinin milletlerarası yetkisi MÖHUK madde 40’ta düzenlenmiştir. Buna göre; MÖHUK Madde 40 – Milletlerarası yetki(1) Türk mahkemelerinin milletlerarası yetkisini, iç hukukun yer itibariyle yetki kuralları tayin eder. Bu madde uyarınca boşanma davalarında yetki unsuru için Türk Medeni Kanunu’nun 168. maddesini dikkate almak gerekir. Buna göre, eşlerden birinin yerleşim yeri veya davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesi yetkilidir. Ancak yabancı uyruklu eşle evlenmelerde sık sık karşılaşıldığı üzere, eşler çoğunlukla yurt dışında yaşamaktadırlar. Bu durumda düzenlemeler uyarınca yerleşim yeri belirlemek mümkün olmamaktadır. Bu soruna ilişkin MÖHUK madde 41’deki düzenlemeye göre Türk vatandaşlarının kişi hâllerine ilişkin davaları, yabancı ülke mahkemelerinde açılmadığı veya açılamadığı takdirde; Türkiye’de yer itibariyle yetkili mahkemede, Bulunmaması hâlinde ilgilinin sâkin olduğu yer, Türkiye’de sâkin değilse Türkiye’deki son yerleşim yeri mahkemesinde, da bulunmadığı takdirde Ankara, İstanbul veya İzmir mahkemelerinden birinde görülür. Görüldüğü üzere Türkiye’de yetkili bir mahkeme bulunmadığı ve yabancı ülkede dava açılmadığı takdirde Ankara, İstanbul veya İzmir mahkemelerinden birinde dava açılabilir. Zira çoğu zaman yabancı eşle evliliklerde yurtdışında yaşandığından, eşlerden birinin Türkiye’de sakin olduğu yer veya son yerleşim yeri mahkemesi bulunmamaktadır. 6. Yurtdışında Verilen Boşanma Kararlarının Türkiye’de Geçerliliği Yabancı ülke mahkemelerince verilen kararların Türkiye'de uygulanabilmesi için Türk Mahkemelerince verilecek tanıma ve tenfiz kararına ihtiyaç bulunmaktadır. Yabancı bir mahkemeden alınan boşanma kararının da Türkiye'de uygulanabilmesi ve geçerli olabilmesi için tanıma tenfiz davası açmak gerekmektedir. Yurtdışında Verilen Boşanma Kararlarının Türkiye’de tanınmasına ilişkin detaylı yazımıza ulaşabilirsiniz. Excerpt: Yabancı uyruklu bir eşle olan evliliği sona erdirmek için açılacak boşanma davalarında Türk mahkemelerinin hangi hukuku uygulaması gerektiği, Milletlerarası Özel ve Usul Hukuku Kanunu’nda düzenlenmiştir. ### İnternet ve Sosyal Medya İçeriklerinin Kaldırılması İnternet ve sosyal medya kullanımının artmasıyla birlikte, hakaret, tehdit, cinsel taciz gibi suçlar da maalesef yaygınlaşmaktadır. Bu tür paylaşımlar nedeniyle birçok kişi mağdur olmakta, kişisel hakları ihlal edilmekte ve özel hayatlarına saldırılmaktadır. Bu durumu düzeltmek ve mağduriyetleri en hızlı şekilde gidermek amacıyla, kanun koyucu özel hukuki düzenlemeler yapmıştır. Bu özel düzenlemeler sayesinde, suç teşkil eden veya başkalarının mağduriyetine yol açan içeriklerin kaldırılması mümkün hale gelmiştir. Ayrıca kanunda sayılı hallerde kamu yararı gerekçesiyle ilgili internet ve sosyal medya içeriklerinin kaldırılması kararı da alınabilmektedir. Kural olarak internet üzerindeki bir içeriğin kaldırılması talebi, Sulh Ceza Hâkimliğine yöneltilmelidir. Ancak, belirli durumlarda, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu'na doğrudan erişimin engellenmesi talebiyle başvurulabilmektedir. Her halükarda, internet paylaşımı nedeniyle mağdur olan bir kişi, içerik sağlayıcıyı, platformu veya erişimi sağlayanı uyararak içeriğin kaldırılmasını talep edebilir. 1. Hukuka Aykırı İçerik Nedir? Kanunda belli nedenlerle bir içeriğin yayından kaldırılmasının mümkün olduğu söylenmiştir. İnternet üzerinden bir içeriğin yayınlanması ve bu içeriğin görüntülenmesi aynı zamanda ifade hürriyeti, bilgi alma hakkı, basın özgürlüğü gibi hak ve hürriyetleri de içerdiğinden hangi durumlarda içeriğin kaldırılabileceği kanunda açıkça düzenlenmiştir. Bunun için öncelikle hukuka aykırı bir içerik olmalıdır. 5651 sayılı Kanuna göre kanunun 8. maddesinin dört bendinde belirtilen suçları oluşturduğu hususunda yeterli şüphe sebebi bulunan yayınlar ve içerikler hukuka aykırı olup bunlarla ilgili olarak içeriğin çıkarılması düzenlenmiştir. Yine özel hayatın gizliliğini ihlal eden yahut kişilik haklarını ihlal eden bir içeriğin hukuka aykırı olup kanun kapsamında içeriğin kaldırılabileceği düzenlenmiştir. 2. İnternet ve Sosyal Medyadaki Yayınlara İlişkin Hukuki Düzenleme Sanal dünya olarak da tanımlanan internet ortamında, kimi zaman farkında olmadan ciddi suçlar işlenmekte, internet ve sosyal medya kullanıcılarının önemli bir kısmı, kendilerine ulaşılamayacağı düşüncesiyle, aralarında husumet bulunan kişilere ya da tanımadığı halde düşüncelerini beğenmediği kişilere karşı, kendi hesaplarından ya da sırf bu nedenle oluşturdukları sahte hesaplar aracılığı ile serbestçe hukuka aykırı davranışlarda bulunabilmektedirler. Dünya çapında ve çoğalarak karşımıza çıkan bu paylaşımlar, içeriklerin hukuki statüsüne yönelik tartışmaları da beraberinde getirmiş ve devletler mevzuatlarını buna göre şekillendirerek hukuki koruma sağlamaya çalışmıştır. Konuyu düzenleyen ana mevzuat 5651 sayılı kanundur. Bunun yanında, 2007 yılından günümüze dek geçen sürede sosyal medya kullanımının yaygınlaşması ve bu platformlar yoluyla işlenen suçlarda meydana gelen artış sebebiyle ek düzenlemeler yapılması gerekmiş ve bu doğrultuda 5651 Sayılı Kanuna ek olarak 29.07.2020 tarihinde kabul edilen 7253 Sayılı “İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun’da Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” 31.07.2020 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanmış ve yürürlüğe girmiştir. 3. İnternet ve Sosyal Medya İçeriklerinin Kaldırılmasının Şartları İnternet üzerinden yapılan bazı içerikler, bir suçun işlenmesine, kişilik haklarının ihlal edilmesine yahut özel hayatın gizliliğinin ihlaline neden olabilir. Bu gibi durumlar için mevzuatımızda, içerik nedeniyle mağdur olan kimseye, içeriğin kaldırılmasını talep etme imkânı tanınmıştır. Hatta kamuyu ilgilendiren bazı hallerde içerik kaldırılması kararları re’sen alınabilmektedir. Mevzuatımız uyarınca aşağıdaki hallerde ilgili içerik yayından kaldırılabilecektir: İnternette yapılan yayınlar aracılığıyla suç işlenmesi, Gecikmesinde sakınca bulunan haller Kişilik haklarının ihlal edilmesi, Özel hayatın gizliliğinin ihlal edilmesi. 3.1. İnternette Yapılan Yayınlar Aracılığıyla Suç İşlenmesi İnternette yapılan yayınlar aracılığıyla aşağıdaki katalog suçlardan biri veya birkaçının işlendiğine dair “yeterli suç şüphesinin” oluşması halinde içeriğin kaldırılması veya erişimin engellenmesi kararı verilebilir. Bu suçlar şunlardır: İntihara Yönlendirme (TCK m. 84) Çocukların cinsel istismarı (TCK m. 103/1) Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanılmasını kolaylaştırma (TCK m. 190) Sağlık için tehlikeli madde temini (TCK m. 194) Müstehcenlik (TCK m. 226) Fuhuş (TCK m. 227) Kumar oynanması için yer ve imkân sağlama (TCK m. 228) 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanunda Yer Alan Suçlar 7258 sayılı Futbol ve Diğer Spor Müsabakalarında Bahis ve Şans Oyunları Düzenlenmesi Hakkında Kanunda Yer Alan Suçlar Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununun 27nci maddesinin birinci ve ikinci fıkrasında yer alan suçlar. 3.2. Gecikmesinde Sakınca Bulunan Haller Gecikmesinden sakınca bulunan hal olarak değerlendirilen aşağıdaki durumlarda, derhal veya en geç dört saat içinde yerine getirilmek üzere, içeriğin kaldırılması kararı verilebilir. Yaşam Hakkı Kişilerin can ve mal güvenliğinin korunması Milli güvenlik ve kamu düzenin korunması Suç işlenmesinin önlenmesi Genel sağlığın korunması Ayrıca, gecikmesinde sakınca bulunan bazı hallerde, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanı tarafından doğrudan içeriğin kaldırılması kararı alınabilir. Bu haller; Cumhurbaşkanlığı veya milli güvenlik ve kamu düzenin korunması, Suç işlenmesinin önlenmesi, Genel sağlığın korunmasıdır. Yukarıdaki sebeplerin varlığı halinde, ilgili bakanlıkların talebi ile Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanına karar alabilme yetkisi tanınmıştır. BTK Başkanı tarafından verilen bu karar, gecikmeksizin ilgili içerik ve yer sağlayıcılarına bildirilir. Diğer taraftan, bu kararın da yirmi dört saat içinde Sulh Ceza Hâkiminin onayına sunulması şarttır. Yapacağı inceleme üzerine hâkime, kararını açıklamak üzere kırk sekiz saatlik süre öngörülmüştür. Bu süre sonunda, hâkim tarafından onaylanmayan karar kendiliğinden kalkar. Gecikmesinde sakınca bulunan hallerde verilen içeriğin kaldırılması kararlarını yerine getirmeyen içerik, yer veya erişim sağlayıcıları bakımından idari para cezası uygulanır. Yukarıda sayılan hallerde, içerik oluşturan ve yayan kimseler aleyhinde, Başkan’ın suç duyurusunda bulunması mümkündür. Suç duyurusu, bir dilekçe ile veya savcılıkta kayda geçirilmek üzere Cumhuriyet Başsavcılığına yapılmalıdır. 3.3. Kişilik Haklarının İhlal Edilmesi Kişinin internet üzerinde yapılan yayınlar nedeniyle kişilik hakları ihlal edilebilir. Bu durumda mağdur olan kişiye karşı bir suç işlenmiş olması şart değildir. Söz gelimi, internet ortamında hakaret edilmemiş olsa da kişinin itibarını zedeleyebilecek çeşitli sözlerin sarf edilmesi, kişilik haklarının ihlaline neden olabilir. Bu yolla zarara uğrayan kimse; İçerik veya yer sağlayıcısını uyararak içeriğin yayından kaldırılmasını talep edebilir. İçerik ve yer sağlayıcısı, içeriğin kaldırılması talebine yirmi dört saat içerisinde cevap vermelidir. Bir diğer seçenek ise; doğrudan Sulh Ceza hâkimliğine başvurularak içeriğin kaldırılmasının talep edilmesidir. Kişilik haklarının ihlali nedeniyle hâkim tarafından verilen içeriğin kaldırılması kararları, Erişim Sağlayıcıları Birliğine gönderilir. Birlik tarafından karar, ilgili içerik, yer ve erişim sağlayıcılarına iletilir. İletilen bu kararın gereği derhal, en geç dört saat içinde yerine getirilir. Sulh Ceza Hâkimi kararını yerine getirmeyen içerik, yer ve erişim sağlayıcıları hakkında adli para cezasına hükmedilebilecektir. 3.4. Özel Hayatın Gizliliğinin İhlal Edilmesi İnternet yapılan yayınlar yüzünden özel hayatının gizliliği ihlal edilen kişi, ilgili içeriğin silinmesi talebiyle; doğrudan Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumuna başvurabilir. Bu talebin BTK tarafından işleme konulması için, içeriğinde muhakkak aşağıdaki unsurlar yer almalıdır. Hakkın ihlaline neden olan yayının tam adresi (URL). Yapılan yayında hangi durumların hakkı ihlal ettiğine ilişkin açıklama. Kimlik bilgilerini ispatlayacak bilgiler. BTK Başkanı, talebe binaen gerekli önlemlerin alınması için, Erişim Sağlayıcıları Birliğine bildirimde bulunabilir. Özel hayatının gizliliğini ihlal ettiği gerekçesiyle, BTK’ya başvuran kimse, talebi takiben yirmi dört saat içinde Sulh Ceza Hâkiminin kararına sunmalıdır. Hâkim, özel hayatın gizliliğinin ihlal edilip edilmediği konusunda kırk sekiz saat içerisinde karar verir. Bu karar doğrudan BTK’ya gönderilir. Özel hayatın gizliliğinin ihlaline bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde, sonradan Sulh Ceza Hâkiminin onayına sunulmak üzere içerik, BTK Başkanın emriyle ve BTK tarafından silinebilir. Her halükarda, aleyhinde içeriğe erişimin engellenmesi ve içeriğin kaldırılması kararı verilen paylaşımın ilgilisi, kararın kaldırılması talebiyle, tebliğ aldığı tarihten itibaren 7 gün içinde itiraz edebilir. İtiraz için yetkili merci, erişimin kaldırılması kararını veren Sulh Ceza Hâkimliğini numara olarak takip eden Sulh Ceza Hâkimliğidir. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için Özel Hayatın Gizliliğini İhlal başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. İçeriğin Kaldırılması Kararını Hangi Makamlar Verebilir? 4.1. Adli Makamlar Sulh Ceza Hâkimliği Yukarıda açıklanan esaslar çerçevesinde bir içeriğin kaldırılması kararlarını verme yetkisi soruşturma evresinde Sulh Ceza Hâkimliğindedir. Mahkemeler 5651 Sayılı kanuna göre bir içeriğin kaldırılması kararını verme yetkisi kovuşturma evresinde ise mahkeme üzerindedir. Dolayısıyla ilgili içerik silinmesi kararını da kovuşturmayı yürüten mahkeme verecektir. Cumhuriyet Savcılığı Gecikmesinde sakınca bulunan hal olarak değerlendirilen yukarıda da açıkladığımız bazı durumlarda, Kanuna göre her ne kadar soruşturma evresinde içerik kaldırma kararını vermeye yetkili makam Sulh Ceza Hâkimliği olsa da soruşturma evresinde Cumhuriyet Savcısı da bu kararı verebilmektedir. Ancak bu kararın hâkim tarafından onaylanması zorunludur. Hâkimlikçe, mahkemece yahut Cumhuriyet Savcısınca verilen bu karar, gereği derhal yahut en geç dört saat içinde yerine getirilmek üzere Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’na bildirilir. Koruma tedbiri olarak verilen içeriğin kaldırılması kararlarını yerine getirilmeyen içerik, yer veya erişim sağlayıcıları hakkında cezai yaptırımlar uygulanabilir. 4.2. İdari Makamlar 5651 s. Kanun çerçevesinde içerik kaldırılmasına karar verebilecek idari makamlar ise Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanı ile Cumhurbaşkanlığıdır. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanı Kanunda yer alan suçları oluşturduğu hususunda yeterli şüphe bulunan yayınlar hakkında söz konusu yayınların içerik ya da yer sağlayıcılarının yurt dışında bulunması şartıyla, doğrudan BTK Başkanı tarafından içeriğin kaldırılmasına karar verilebilir. Bununla beraber, kaldırma konusu yayının oluşturduğu suçun çocukların cinsel istismarı, müstehcenlik ve fuhşa ilişkin olması durumunda Başkanın re’sen karar verebilmesi için, yayınların içerik ya da yer sağlayıcısının yurt dışında bulunma şartı aranmaz. Yaşam hakkı ile kişilerin can ve mal güvenliğinin korunması, milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi veya genel sağlığın korunması gibi gecikmesinde sakınca bulunan sebeplerinin varlığına bağlı olarak da ilgili Bakanlıkların talep etmesi ile ilgili yayın hakkında BTK Başkanı tarafından içeriğin kaldırılmasına karar verilebilecektir. Bununla birlikte söz konusu karar yirmi dört saat içinde sulh ceza hâkiminin onayına sunulur ve hâkim kararı kırk sekiz saat içinde karar verir. Aksi durumda karar kendiliğinden kalkar. Yine internet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle özel hayat gizliliğinin ihlal edildiğini iddia eden kişilerin doğrudan BTK’ya başvurarak yapacakları ilgili içeriğin kaldırılması talepleri, BTK Başkanı tarafından uygulanmak üzere Erişim Sağlayıcıları Birliğine bildirilecektir. Karar, 24 saat içerisinde sulh ceza hâkiminin onayına sunulacak, hâkim kararının en geç kırk sekiz saat içinde açıklayacaktır. Kanunun 9/A maddesine göre, BTK Başkanı’nın re’sen harekete geçebileceği bir hal de söz konusudur. “Özel hayatın gizliliğinin ihlaline bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde doğrudan Başkanın emri üzerine içeriğin kaldırılması Kurum tarafından yapılır.” Başkan tarafından re’sen verilen kararlar, yirmi dört saat içinde sulh ceza hâkiminin onayına sunulacak ve Hâkim kararı kırk sekiz saat içinde açıklanacaktır. Cumhurbaşkanlığı Kanunun 8/A maddesine göre; yaşam hakkı ile kişilerin can ve mal güvenliğinin korunması, milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi veya genel sağlığın korunması sebeplerinden bir veya bir kaçına bağlı olarak ve gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde, Cumhurbaşkanlığı’nın içeriğin kaldırılmasına karar verebilmesi mümkündür. Bu karar yirmi dört saat içinde sulh ceza hâkiminin onayına sunulur ve hâkim kararını kırk sekiz saat içinde açıklamazsa kendiliğinden kalkar. 5. Unutulma Hakkı ve İçerik Sildirme Unutulma hakkı kişinin geçmişte yaşamış olduğu bir duruma ilişkin haber, görüntü veya videonun internet ortamında yayımlanması ve bu durumun üzerinden uzun bir süre geçmesi sonucu bu içeriklerin kaldırılmasını isteme hakkıdır. Dolayısıyla güncelliğini yitiren bu içeriklerin kişide yarattığı mağduriyetin giderilmesi amaçlanır. Hangi içeriklerin unutulma hakkı kapsamında kaldırılabileceği önem arz etmektedir. Unutulma hakkı kapsamında bir içeriğin kaldırılması talep edildiğinde ilgili içerik açısından aşağıdaki gibi hususlar gözetilerek bir karar verilir: Yayının İçeriği Yayında Kaldığı Süre İçeriğin Güncel Olup Olmadığı Kamu Yararı Açısından Haberin Önemi Olgusal Bir Gerçeklik veya Değer Yargısı Taşıyıp Taşımadığı Habere Konu Kişinin Kamuoyu Açısından Önemli Bir Kişi Olup Olmadığı İçeriğin Tarihsel Bir Boyutu Olup Olmadığı Kamuoyunun İçeriğe Yönelik İlgisi 6. Sosyal Medyada Yer Alan İçeriklerin Kaldırılması YouTube, Instagram, Facebook, X (Twitter), TikTok gibi sosyal medya uygulamaları günümüzde oldukça yoğun kullanıma sahiptir. Bu platformlar aynı zamanda suç işlenmesini arttırmakta hatta suçların işlenmesinde kolaylık sağlayabilmektedir. Bu platformda yayımlanan içerikler de bazen suç oluşturabilir, kişilik haklarını yahut özel hayatın gizliliğini ihlal edebilir, kamu yararı açısından sakınca oluşturabilir. Bu durumda bu platformlardaki içeriklerin de Sulh Ceza Hâkimliğine başvurularak şartları oluşturması halinde kaldırılması mümkündür. Ancak bunun dışında bu uygulamalar kendi iç mekanizmalarına da sahiptirler. Bu kapsamda kişiler doğrudan platformdan da içeriğin kaldırılmasını talep edebilmektedirler. YouTube: YouTube kendi iç mekanizmasında bir içeriğin telif hakkı yahut özel hayatın gizliliğini ihlal etmesi durumunda şikâyet bildirimi ile bu içerikleri kontrol etmekte ve hak ihlallerin önüne geçmeye çalışmaktadır. Kullanıcılar böylece YouTube üzerinden bir video içeriğinin ilgili “Telif Hakkı İhlali Bildirimi” veya “Gizliliğin İhlali” bildiriminde bulunabilecektir. Facebook: Facebook da oldukça yoğun kullanılan bir platform olup video, fotoğraf, yazı gibi her türlü gönderi yayınlanabilmektedir. Bu kapsamda Facebook üzerinden yayımlanan içeriklerin de hukuka aykırı olması mümkün olup bir gönderinin “Facebook Şikâyet ve İhlal Bildirimi” üzerinden kaldırılmasını talep etmek mümkündür. X (Twitter): Twitter günümüzde en çok kullanılan uygulamalardan biri olup söz, fotoğraf, video, haber yoluyla çeşitli hak ihlalleri yaratılabilmektedir. Bu kapsamda içerik denetiminin de daha sıkı olduğu söylenebilir. Twitter uygulamasına bu kapsamda “X Hak İhlali Bildirimi” üzerinden her türlü hak ihlalinin bildirilmesi mümkündür. Dolayısıyla özel hayatın gizliliği yahut telif hakkı ile sınırlanmış bir denetim söz konusu değildir. Instagram: Instagram üzerinden yayımlanan video ve fotoğraflar da özel hayatın gizliliğini ihlal edebilir yahut başka hakların ihlal edilmesine sebebiyet verebilir. Bu durumda her fotoğraf ve videonun yanında “Şikayet Et” butonu çıkmasının yanı sıra “Instagram Yardım Merkezi/Gizlilik ve Emniyet Merkezi” üzerinden de içerik şikayet edilebilir. TikTok: TikTok uygulaması “Topluluk Kuralları İhlalleri” kapsamında denetimler geliştirmiştir. Bu kapsamda kişiler içerik kaldırılması talebinde bulunulabilmekte ve uygulama tarafından içerik kaldırılabilmektedir. Bunun yanında kullanıcıya ihtar yapılmaktadır. İhtarlar çoğalırsa yahut ciddi bir ihlal mevcutsa tek bir ihtarda da hesap kalıcı olarak engellenebilmektedir. 7. Arama Motorlarında Yer Alan İçeriklerin Kaldırılması Arama motorları çok geniş kapsamlı olduklarından birçok içeriğe ve içeriklerin yer aldığı internet sitelerine giriş aracı niteliğinde görülmektedir. Bu kapsamda Google, Yandex, Bing gibi arama motorları üzerinden bir içeriğin nasıl sildirileceği önem taşımaktadır. Genellikle global platformlar olan bu arama motorları devletler, kamu kurumları ve mahkemelerin başvurusunu incelemeye almaktadır. Başvurular olumlu karşılandığında bu arama motorları ilgili içeriği yer aldığı sitelerin indeks bilgileri kaldırılmaktadır. Bu durumda indeks bilgileri kaldırılan içeriğin yer aldığı site aramalarda bulunamamaktadır. Bu durumda içerik sitede kalmaya devam etmekte yalnızca ilgili sayfa aramalarda bulunamamaktadır. Doğrudan içerik kaldırılmak isteniyorsa da yukarıda açıkladığımız kanunda öngörülen prosedürle Sulh Ceza Hâkimliğine başvuru yapılabilir. Arama motorlarının bildirimleri aldığı ve geliştirdiği yöntemler şunlardır: Google: Google içerik ihlali şikâyetlerini “Google Olumsuz İçerik Bildirme” üzerinden almakta ve ilgili içeriğin hak ihlali yarattığı sonuca varırsa ilgili içeriklerin indeks bilgilerini kaldırmaktadır. Yandex: Yandex arama motoru üzerinden bir içerik ihlali söz konusu olduğunda “Yandex Yardım Merkezi” üzerinden bildirim yapılabilir. Bunun yanında farklı olarak Yandex’in iletişim için Türkiye’de bir ofisi de bulunmaktadır. Bu kapsamda hukuki sorunlar doğrudan Yandex İletişim Ofisine de bildirilebilecektir. Bing: Bing arama motoru hak ihlallerine büyük önem vermekte özellikle kişisel hak ihlalleri konusunda hızlı aksiyon almayı amaçlamaktadır. Bu kapsamda “Bing Sorun Bildirme” üzerinden ilgili içerik şikâyet edilebilir ve incelemeye alınması sağlanabilir. Excerpt: İnternet veya sosyal medya aracılığıyla kişilik haklarının ihlal edildiğini iddia eden bir kişi, içeriğin kaldırılması veya erişimin engellenmesi için Sulh Ceza Hâkimliğine talepte bulunabilir veya doğrudan Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu'na erişim engellenmesi talebiyle başvurabilir. ### Sosyal Medya ve İnternet Yayınlarına İlişkin Hukuki Düzenlemeler 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun, 29 Temmuz 2020 tarihinde kabul edilen yeni bir Kanun ile güncellenmiştir. Bu güncellemeler, internetin ve sosyal medyanın etkilerini ve beraberinde getirdiği sorumlulukları dikkate alarak sosyal medya ve internet yayınlarına ilişkin daha güçlü bir hukuki düzenleme sağlamayı amaçlamaktadır. 1. Sosyal Ağ Sağlayıcısı Nedir? 29.07.2020 tarihinde kabul edilen 7253 Sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi Ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile yürürlüğe giren yeni düzenlemelerde Sosyal Ağ Sağlayıcısı olarak ifade edilen yeni bir kavram türetilmiştir. Bu düzenlemelere göre, sosyal ağ sağlayıcısı; sosyal etkileşim amacıyla kullanıcıların internet ortamında metin, görüntü, ses, konum gibi içerikleri oluşturulmasına imkan sağlayan gerçek veya tüzel kişilerdir. Keza, internet ortamındaki bu paylaşımların, görüntülenmelerini veya paylaşılmalarını mümkün kılanlar da sosyal ağ sağlayıcılarıdır. 2. Kişilik Haklarının İhlali Durumunda İçeriğin Çıkarılması Talebi Düzenlemeden önce internet ortamındaki içerik nedeniyle kişilik hakları ihlal edildiğini iddia eden gerçek ve tüzel kişiler ile kurum ve kuruluşlar, içerik sağlayıcına, eğer içerik sağlayıcısına ulaşılamıyorsa yer sağlayıcısına başvurarak ilgili içeriğin erişiminin engellenmesini talep edebiliyorlardı. Bu yeni düzenleme ile kişilere ilgili içerikte yer alan hukuka aykırı kısmın içerikten çıkartılmasını talep etme hakkı verilmiştir. İhlale uğrayanlar dilerse doğrudan sulh ceza hakimine başvurarak da içeriğin çıkarılmasını veya erişimin engellenmesini isteyebilir. Yer veya içerik sağlayıcısına başvuru yapıldığında en geç 24 saat içinde bu taleplerinin yer veya içerik sağlayıcısı tarafından cevaplandırılır. Doğrudan sulh ceza hakimine başvurulması halinde hakim başvuru üzerine 24 saat içinde duruşma yapmadan karar verecektir. Hakim somut olayın mahiyetine göre erişim engeli yahut içeriğin kaldırılması kararını verebilecektir. Bu kararların verilmesi halinde bu karar doğrudan Erişim Sağlayıcıları Birliği’ne gönderilir. Birlik tarafından karar, ilgili içerik, yer ve erişim sağlayıcılarına iletilir. Birlik tarafından gönderilen erişimin engellenmesi veya içeriğin çıkarılması kararı, en geç dört saat içinde ilgili içerik ve yer sağlayıcıları tarafından yerine getirilmelidir. Bu konuda bireysel olarak neler yapılabileceğine dair daha detaylı bilgi edinmek için sitemizde bulunan “İnternet Suçları ve Cezaları” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. Ayrıca 2020 yılında yapılan düzenleme ile bunlara ek olarak birtakım yeni düzenlemeler getirilmiştir. İnternet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle kişilik hakları ihlal edilenlerin talep etmesi durumunda hakim tarafından, başvurucunun adının karara konu internet adresleri ile ilişkilendirilmemesine karar verilebilmektedir. Keza, bu gibi durumlarda, Erişim Sağlayıcıları Birliği tarafından hangi arama motorlarına bildirim yapılacağının gösterileceği de kanunda ayrıca düzenlenmiştir. Twitter / Instagram/ Facebook Gibi Platformlardaki Bir İçerik Nedeniyle Hakkı İhlal Edilenler Bu Platforma Başvurabilir Mi? İnternetteki bir içerik nedeniyle kişilik hakları ihlal edilenlerce yapılacak başvurulara sosyal ağ sağlayıcısı tarafından en geç 48 saat içerisinde olumlu veya olumsuz cevap verilmesi zorunludur. Olumsuz biçimde cevap verilmesi halinde bu cevabın gerekçeli olması kanuni bir zorunluluktur. 3. Başvuruya Cevap Verilmemesinin Yaptırımı Nedir? Bu yükümlülüğünü yerine getirmeyen sosyal ağ servis sağlayıcılarına 5.000.000.-TL (Beş Milyon TL) idari para cezası verilebilecektir. Bununla birlikte sosyal ağ servis sağlayıcıları altı aylık dönemlerle bu başvurular hakkında kuruma bilgi vermekle yükümlü tutulmuşlardır. İlk rapor 2021 yılı Ocak ayında bildirilmesi gerekirken, Haziranda bildirilmiştir. Bu yükümlülüğü yerine getirmeyen sosyal ağ servis sağlayıcılarına ise 10.000.000.-TL (On Milyon TL) idari para cezası verilebilecektir. 4. Hukuka Aykırı İçerik Nedeniyle Oluşan Zarar İçin Tazminat Talep Edilebilir mi? Hukuka aykırılığı hâkim veya mahkeme kararıyla tespit edilen içeriğin sosyal ağ sağlayıcısına bildirilmesi durumunda, 24 saat içinde gerekli önlem alınmalıdır. Aksi takdirde, sosyal ağ sağlayıcısı, doğan zararın tazmin edilmesinden sorumlu tutulmuştur. Bunun için içerik sağlayıcının sorumluluğuna gidilmesi veya içerik sağlayıcıya dava açılması şartı aranmamaktadır. 5. Erişimin Engellenmesi ve İçeriğin Çıkarılması Yaptırımı Düzenlemeden önce internet ortamında bulunan yayınların hukuka aykırı olmaları halinde mahkemece sadece erişimin engellenmesine karar veriliyordu. Yapılan yeni düzenleme ile artık yargı makamlarınca internet ortamında bulunan bir yayının hukuka aykırı bulunması halinde sadece hukuka aykırı kısma yönelik içeriğin çıkarılması kararı da verebilmektedir. Erişimin engellenmesi ve kaldırılması ile ilgili detaylı bilgi için “İnternet Yayın İçeriklerine Erişimin Engellenmesi ve Kaldırılması” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 6. Yer Sağlayıcılarına Uygulanacak İdari Para Cezaları Kanunda yer sağlayıcı ifadesi; hizmet ve içerikleri barındıran sistemleri sağlayan veya işleten gerçek veya tüzel kişileri tanımlamaktadır. Yer sağlayıcı, her ne kadar yer sağladığı içeriği kontrol etmek veya hukuka aykırı bir faaliyetin söz konusu olup olmadığını araştırmakla yükümlü değilse de, yer sağladığı içeriğin hukuka aykırı olduğunun bildirilmesi akabinde bu içeriği yayından çıkarmakla yükümlüdür. 29.07.2020 tarihinde kabul edilen yeni kanuna göre ise, bu idari para cezası 100.000.-TL ile 1.000.000.-TL arasında olacak şekilde olarak arttırılmıştır. Bu cezalar her yıl açıklanan yeniden değerleme oranları esas alınarak artırılmaktadır. 7. Günlük Erişimi Bir Milyondan Fazla Olan Sosyal Ağ Sağlayıcılarının Temsilci Bulundurma Zorunluluğu Artık, Türkiye’den günlük erişimi bir milyondan fazla olan yurt dışı kaynaklı sosyal ağ saylayıcıları, yetkili en az bir kişiyi Türkiye’de temsilci olarak belirlemek zorundadır. Yetkili olan bu kişinin iletişim bilgileri kolayca görülebilecek ve doğrudan erişilebilecek şekilde internet sitesinde yer almalıdır. Bu yetkili kişiler, kanun kapsamında yapılacak başvuruları cevaplandırmakla ve yükümlülükleri yerine getirmekle mükelleftir. Ayrıca yetkilendirilen kişinin gerçek kişi olması halinde Türk vatandaşı olması zorunludur. 7.1. Temsilci Bulundurmamanın Yaptırımı Temsilci belirleme yükümlülüğünün yerine getirilmemesi halinde kurum tarafından bildirimde bulunulacaktır. Bildirimden itibaren otuz gün içerisinde yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde on milyon Türk Lirası idari para cezası verilir. İdari para cezasının tebliğinden itibaren otuz gün içerisinde bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde otuz milyon Türk Lirası daha idari para cezası verilir. İkinci verilen idari para cezasının tebliğinden itibaren yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde ilgili sosyal ağ saylayıcısına yeni reklam verilmesi yasaklanır. Ayrıca, bu nedenle oluşan para transferinin engellenmesi cezası verilir. Reklam yasağı kararının verildiği tarihten itibaren üç ay içinde bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde sulh ceza hâkimliğine başvurulabilecektir. Başvuruda, sosyal ağ sağlayıcısının internet trafiği bant genişliğinin yüzde elli oranında daraltılması talep edilir. Başvuru kabul edilmesine rağmen, otuz gün içinde bu yükümlülük yerine getirilmezse halinde sulh ceza hâkimliğine yeni bir başvuru yapılabilir. Bu başvuruda, sosyal ağ sağlayıcısının internet trafik bant genişliğinin yüzde doksan oranına kadar daraltılması talep edilir. Temsilci belirleme ve bildirme yükümlülüğünün yerine getirilmesi halinde verilen idari para cezalarının dörtte biri tahsil edilir, reklam yasağı kaldırılır ve hakim kararları kendiliğinden hükümsüz kalır. 8. Türkiye’deki Kullanıcıların Kişisel Verileri Nerede Saklanacak? Yeni düzenlemeyle Türkiye’de günlük erişimi bir milyondan fazla olan yurt içi veya yurt dışı kaynaklı sosyal ağ sağlayıcılarına Türkiye’deki kullanıcılarının verilerini Türkiye’de barındırma yükümlülüğü yüklenmiştir. 9. Yapılması Planlanan Değişiklikler TBMM tarafından sunulması beklenilen yasa teklifi internet medyasında çalışanların Basın Kanunu’na tabi olması yönündedir. Bu teklifin “Yalan Haber ve Dezenformasyon ile Mücadele” kapsamında yapılacağı ve dezenformasyonla ilgili haberlerin “organize, örgütlü, belli amaca yönelik olması” halinde yaptırıma tabi tutulacağı öngörülmektedir. Bilgi Teknolojileri Kurulunda yeni birim kurulacağı ve sosyal medyada yayılması muhtemel yalan haberleri engellemek için denetim amaçlı çalışılacağı da diğer öngörüler arasındadır. Bunun yanında internet medyasına da künye, adres ve bildirim zorunluluğu getirileceği hususu da değişiklik yapılması beklenen bir diğer düzenlemedir. Her ne kadar yasa kapsamında günlük erişimi 1 milyondan fazla olan sosyal medya kuruluşlarına Türkiye’de temsilcilik bulundurma zorunluluğu getirilmişse de uygulamada, temsilciliklerin erişilebilirliğinde problemler yaşanmaktadır. Bu sebeple Temsilciliklerde görevli sayısının arttırılması da yapılması planlanan değişiklikler arasındadır. 10. Sıkça Sorulan Sorular İnternet Üzerinde Kişilik Haklarını İhlal Eden İçeriğin Yayından Kaldırılması Nerden Talep Edilir? Kişiler, internet ortamındaki içeriğin kişilik haklarını ihlal ettiğini düşündükleri takdirde doğrudan sulh ceza hakimliğine başvurabilirler. Erişimin Engellenmesi Halinde İtiraz Mümkün müdür? Erişimin engellenmesi kararına itiraz edilmesi mümkündür. İtiraz, kararın tebliğ edilmesi veya öğrenilmesinden itibaren 7 gün içinde yapılmalıdır. Sosyal Medya Vasıtasıyla Kişilik Hakkı İhlal Edilen Kimse Maddi Tazminat Davası Açabilir mi? Bilindiği üzere sosyal medya geniş bir iletişim ağ sağlayarak topluma hızlıca doğru veyahut yanlış bilgi yayılmasını sağlayabilmektedir. Bu kapsamda söz konusu hukuka aykırı içerik kişilerin müşteri kaybı gibi maddi zarara uğramasına yol açabilir. Bu halde zarara uğrayan kimse maddi tazminat davasını açabilmektedir. Excerpt: Yalan haber ve dezenformasyon ile mücadele kapsamında, sosyal medya ve internetten yapılan paylaşımların, organize, örgütlü, belli amaca yönelik olması halinde, yaptırıma tabi tutulacağı öngörülmektedir. ### Çekte Süreler Çek, uygulamada en çok kullanılan kambiyo senedi türü olup, Türk Ticaret Kanunu’nun 780-823. maddeleri arasında düzenlenmiştir. Çekte muhatap tarafından ödemenin yapılabilmesi için süresi içinde, hamilin, çeki muhataba ibraz etmesi gerekir. Türk hukukunda muhatap daima bankadır. Süresi içinde ibraz edilmeyen çek, kambiyo senedi olma vasfını yitirir. Bunun en önemli sonuçlarından biri ise alacaklının kambiyo senetlerine özgü takip yapma imkânının ortadan kalkmış olmasıdır. Adeta hayati öneme sahip olan, çekin ibraz sürelerinin bilinmemesi uygulamada büyük sorunlara yol açmaktadır. Dolayısıyla bu yazımızda çekte ibraz süreleri detaylı bir şekilde incelenmiştir. Türk Ticaret Kanunu uyarınca çekin ibraz süreleri içinde muhataba ibraz edilmesi gerekmektedir. Çekte muhatap daima banka olup, ibraz süresi içinde bankaya ibraz edilmeyen çek kambiyo senedi olma vasfını yitirir. 1. Çek Nedir? Çek, kambiyo senetlerinden biri olup Türk Ticaret Kanunu’nun 780-823. maddeleri arasında ve Çek Kanunu’nda düzenlenmiştir. Kambiyo senedi vasfına haiz bir çekten bahsedebilmek için TTK ve Çek Kanunu’nda düzenlenmiş olan zorunlu unsurları taşıyan bir senedin varlığı gerekir. “Çekte Bulunması Gereken Zorunlu Unsurlar” isimli makalemizde bir senedin çek vasfına haiz olabilmesi için gereken şartlar detaylı bir şekilde kaleme alınmıştır. Yargıtay 19. Hukuk Dairesi’nin 12.10.2015 tarih ve 2015/432 Esas, 2015/12597 Karar sayılı ilamında çekin tanımı şu şekilde yapılmıştır: “TTK’nın 780. maddesine göre çekin kayıtsız ve koşulsuz belli bir bedelin ödenmesi için yapılan havale ve ödeme aracı olduğu…” 2. Çekte İbraz Süresi Nedir? Çekte ödemenin gerçekleşebilmesi için hamilin çeki muhataba ibraz etmesi gerekmektedir. Türk Ticaret Kanunu madde 796’ ya göre çekte ibraz süreleri: Çek, düzenlendiği yerde ödenecekse on günDüzenlendiği yerden başka bir yerde ödenecekse bir aydır.Ödeneceği ülkeden başka bir ülkede düzenlenen çek:Düzenlenme yeri ile ödeme yeri aynı kıtada ise bir ay,Ayrı kıtalarda ise üç ay içinde muhataba ibraz edilmelidir. Ancak; bir Avrupa ülkesinde düzenlenip de Akdeniz’e sahili bulunan bir ülkede ödenecek olan ve aynı şekilde Akdeniz’e sahili olan bir ülkede düzenlenip bir Avrupa ülkesinde ödenmesi gereken çekler aynı kıtada düzenlenmiş ve ödenmesi şart kılınmış sayılır. Bu süreler, çekte yazılı olan düzenlenme tarihinin ertesi günü başlayacaktır. 3. İleri Düzenleme Tarihli Çekin İbrazı Kural olarak, çekin düzenlenme tarihinin çekin gerçekten düzenlendiği tarih olması gerekmektedir. Ancak Çek Kanunu’nun Geçici 3. maddesinin 5. fıkrası gereğince; 31.12.2023 tarihine kadar çekte ileri tarihli bir düzenleme tarihinin belirlenmesi mümkündür. Zira ilgili maddede şöyle denmektedir: “31/12/2023 tarihine kadar, üzerinde yazılı düzenleme tarihinden önce çekin ödenmek için muhatap bankaya ibrazı geçersizdir.” Bu hüküm kapsamında; 31.12.2023 tarihine kadar, çek üzerinde yazılı olan tarihten önce ödenmesi için çekin muhatap bankaya ibraz edilmesi yada karşılıksız çek işlemi yapılmasını istemek mümkün değildir. Çekin üzerinde yazılı olan düzenleme tarihinin beklenmesi gerekir. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için Karşılıksız Çek başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. Çekte İbraz Süresinin Kaçırılmasının Sonuçları Kanunda çekin ibrazı için öngörülmüş olan süreler hak düşürücüdür. Hamil sürelere riayet etmeyip çeki vaktinde ibraz etmezse çek artık kambiyo senedi olmaktan çıkar. Bunun neticesinde de çek artık ciro edilemez ve kambiyo senetlerine özgü icra takibi yolu ile icraya koyularak tahsilatı yapılamaz. İbraz sürelerine uyulmayan çek artık yalnızca bir delil başlangıcı kabul edilir ve aradaki asıl borç ilişkisini ispatlamada kullanılabilir. 5. Çekte Cayma Süresi Nedir? İbraz süreleri içerisinde ibraz edilmeyen çekin keşidecisi, cayma hakkını kullanarak muhatabın ibraz süresi geçmiş olan çeke ödeme yapmasını engelleyebilir. Çekten caymanın ne zamandan itibaren geçerli olacağı ile ilgili düzenleme Türk Ticaret Kanunu’nun 799. maddesinde düzenlenmiştir: “Çekten cayma ancak ibraz süresi geçtikten sonra hüküm ifade eder.Çekten cayılmamışsa, muhatap, ibraz süresinin geçmesinden sonra da çeki ödeyebilir.” 6. Çekte Protesto Süresi Nedir? Zamanında ibraz edilmiş olmasına rağmen ödenmemiş olan çekin hamili; cirantalara, düzenleyene ve diğer çek borçlularına karşı başvurma hakkını kullanabilmek için protestoyla bu durumu ilgililere bildirmelidir. Protesto resmi bir belge olup Türk Ticaret Kanunu madde 809’ da düzenlenmiştir: “Protesto veya buna denk olan belirleme, ibraz süresinin geçmesinden önce yapılmalıdır. İbraz, sürenin son gününde yapılırsa, protesto veya buna denk belirleme, izleyen iş gününde de yapılabilir.” 7. Mücbir Sebepler? Türk Ticaret Kanunu’nun mücbir sebepler başlığı altında düzenlenen 811. maddesine göre: “Kanunen belirli olan süreler içinde çekin ibrazı veya protesto edilmesi veya buna denk bir belirlemenin yapılması, bir devletin mevzuatı veya herhangi bir mücbir sebep gibi aşılması imkânsız bir engel nedeniyle gerçekleştirilememişse, bu işlemler için belirli olan süreler uzar.” Şu halde, devletin mevzuatı veya herhangi bir mücbir sebep gibi aşılması imkânsız bir engelin varlığı halinde, ilgili süreler uzayacaktır. Ancak, bir mücbir sebebin varlığı halinde, hamil, TTK madde 811 ve devamına uygun hareket etmelidir: “Hamil, mücbir sebebi gecikmeksizin kendi cirantasına ihbar etmeye ve bu ihbarı çeke veya alonja kaydedip, bunun altına, yerini ve tarihini yazarak imzalamakla zorunludur. 723 üncü madde hükümleri burada da uygulanır. Mücbir sebebin ortadan kalkmasından sonra hamil, çeki gecikmeksizin ödeme amacıyla ibraz etmek ve gereğinde protesto veya buna eş değerde bir belirlemeyi yaptırmak zorundadır. Mücbir sebep, ibraz süresinin bitiminden önce olmak şartıyla, hamilin bu sebebi kendinden önce gelen borçluya ihbar ettiği günden itibaren onbeş günden fazla devam ederse, çekin ibrazına ve protesto çekilmesine veya buna eş değerde bir belirlemeye gerek kalmaksızın başvurma hakkı kullanılabilir. Hamilin veya çeki ibraz etmekle, protesto çekmekle ya da aynı nitelikte bir belirlemeyi yaptırmakla görevlendirdiği kişinin, sadece kendileriyle ilgili olgular mücbir sebep sayılmaz.” Bu maddede, mücbir sebebin varlığı halinde hamilin izlemesi gereken yol belirtilmiştir. Madde metninden anlaşıldığı üzere hamilin veya gerekli işlemleri yapmakla görevlendirdiği kişinin sadece kendileriyle ilgili olguların mücbir sebep sayılmamaktadır. 8. Çekte Zamanaşımı Süresi Nedir? Hamilin cirantalara, çeki düzenleyene ve diğer çek borçlularına karşı sahip olduğu veya çek borçlularının birinin diğerine karşı sahip oldukları başvuru hakkının ne kadar süre ile devam edeceği, Türk Ticaret Kanunu’nun 814. maddesinde düzenlenmiştir: “Hamilin, cirantalarla düzenleyene ve diğer çek borçlularına karşı sahip olduğu başvurma hakları, ibraz süresinin bitiminden itibaren üç yıl geçmekle zamanaşımına uğrar. Çek borçlularından birinin diğerine karşı sahip olduğu başvurma hakları, bu çek borçlusunun çeki ödediği veya çekin dava yolu ile kendisine karşı ileri sürüldüğü tarihten itibaren üç yıl geçmekle zamanaşımına uğrar.” 9. Çekte Sürelerin Hesabı Ve Tatil Günlerinin Sürelere Etkisi Nedir? Yukarıda bahsettiğimiz bütün sürelerin hesaplanmasında, bu sürelerin başlangıcı olarak belirtilen günler bu süreler içinde sayılmazlar. Çekin ibrazı ile protestosu da ancak iş gününde yapılabilecektir. Çeke dair ibraz, protesto veya eş değer belirleme işlemlerinin son günü pazara veya diğer bir tatil gününe rastlarsa, bu sürelerin son günü, izleyen ilk iş gününü kapsayacak şekilde uzayacaktır. Ancak aradaki tatil günleri de süre hesabına dâhil edilecektir. Excerpt: Türk Ticaret Kanunu Çeke ilişkin tüm süreleri düzenlemiş olup, bu süreler hak düşürücü sürelerdir ve çek vaktinde ibraz edilmezse çek artık kambiyo senedi olmaktan çıkar. ### Çek Düzenleme ve Çek Hesabı Açma Yasağı Çek, kambiyo senetlerinden biri olup Türk Ticaret Kanunu’nun 780-823. maddeleri arasında ve Çek Kanunu’nda düzenlenmiştir. Yargıtay 19. Hukuk Dairesi’nin 12.10.2015 tarih ve 2015/432 E., 2015/12597 K. sayılı ilamında da, diğer kararlarında olduğu gibi bu tanım belirtilmiştir: “TTK’nın 780. maddesine göre çekin kayıtsız ve koşulsuz belli bir bedelin ödenmesi için yapılan havale ve ödeme aracı olduğu…” Fakat muhatap bankaya ibraz edilen çek her zaman ödenmeyebilir. Bunun birincil sebebi ise keşidecinin bankadaki çek hesabında çek üzerinde yazılı miktar kadar paranın bulunmaması halidir. İşbu durumda keşideci karşılıksız çek tanzim edilmesi söz konusu olur ve bu durum hukukumuzda yaptırımları olan bir suçtur. Üzerinde yazılı bulunan düzenleme tarihine göre kanuni ibraz süresi içinde çele ilgili olarak “karşılıksızdır” işlemi yapılmasına sebebiyet veren kişi hakkında, hamilin şikayeti üzerine adli para cezasına hükmedilebilir. Bunun yanında mahkeme keşideciyi, çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağına hükmedebilmektedir. 1. Karşılıksız Çek Nedir? Bir çekin ibraz süresi içerisinde karşılığının ödenebilmesi için, çeki düzenleyenin, muhatabın nezdinde, üzerinde tasarruf yetkisinin bulunduğu bir karşılığın olması gerekmektedir. Hamili tarafından ibraz süresi içerisinde ibraz edildiği halde, çeki düzenleyenin muhatap nezdinde tasarruf edebileceği bir karşılık bulunmadığı takdirde çek, karşılıksız kalacak ve karşılıksızdır işlemi uygulanacaktır. Çekin karşılıksız çıkması veya belirlenen diğer yükümlülüklere aykırılık olması hallerinde ilgililer hakkında uygulanacak yaptırımlar 5941 sayılı Çek Kanunu’nda düzenlenmektedir. İlgili kanunun 1. Maddesi, çekin karşılıksız olması veya belirlenen diğer yükümlülüklere aykırılık halinde uygulanacak yaptırımların Çek Kanunu’nda düzenlendiğini belirtmiştir. Bu konuda detaylı bilgi edinmek için sitemizde yer alan “Karşılıksız Çek” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 2. Çekin Karşılıksız Olduğunun Tespiti Çekin karşılıksız olduğuna dair işlem, muhatap tarafından yapılır. Hamilin talepte bulunması halinde, karşılıksızdır işleminin nasıl yapılacağı Çek Kanunu’nda düzenlenmiştir. İlgili kanunun 3. Maddesinde, karşılıksızdır işleminin, hamilin talebi halinde ve çekin arka yüzüne kanunda sayılan bilgiler yazılarak muhatap banka yetkilisi tarafından imzalanmak sureti ile yapılacağını düzenlenmiştir. Bununla birlikte, karşılıksızdır işleminin yapılabilmesi için, muhatap bankanın yetkilisi tarafından kanunda yazılması gerektiği belirtilen bilgiler yazıldıktan sonra hamilin de çeki imzalaması gerekmektedir. Hamil imzalamaktan kaçınırsa, karşılıksızdır işlemi yapılamayacaktır. 3. Çek Düzenleme Ve Çek Hesabı Açma Yasağı Çek Kanunu’nun 5. maddesinde, çeke karşılıksızdır işlemi uygulanması halinde çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı hakkında düzenleme yer almaktadır. Bu düzenlemeye göre, hamilin şikayeti üzerine, karşılıksızdır işlemi gören çeki düzenleyene karşı adli para cezasına hükmolunur. Ek olarak, mahkemece, adli para cezası yanında, çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağına da hükmedilecektir. Şayet hali hazırda bu yasaklar bulunuyorsa mahkemece, yasağın devamına hükmedilir. Ayrıca önemle eklemek gerekir ki, hamilin şikayeti olmaksızın, devam eden bir yargılama esnasında koruma tedbiri olarak mahkemece resen çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağına hükmedilebilecektir. 4. Çek Düzenleme Ve Çek Hesabı Açma Yasağı Kimler Hakkında Uygulanır? Çek Kanunu madde 5, çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağının kimler hakkında uygulanacağını düzenlemiş olup, bu kişiler şu şekilde belirtilmiştir: Çek hesabı sahibi gerçek veya tüzel kişi, Bu tüzel kişi adına çek keşide edenlerKarşılıksız çekin bir sermaye şirketi adına düzenlenmesi durumunda ayrıca yönetim organıTicaret siciline tescil edilen şirket yetkilileri Ayrıca önemle eklemek gerekir ki, hakkında çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı verilenler, yasaklılıkları süresince, sermaye şirketlerinin yönetim organlarında görev alamaz. Ancak hakkında yasaklılık kararı verilenlerin mevcut organ üyelikleri, görev sürelerinin sonuna kadar devam edecektir. 5. Çek Düzenleme Ve Çek Hesabı Açma Yasağı Kararı Sonrası Süreç Çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı, herhangi bir adres değişikliği bildirilmediği sürece, ilgilinin çek hesabı açtırırken bildirdiği adrese Tebligat Kanunu madde 35’ e göre tebliğ edilir. Şayet adres, bankaya yanlış bildirilmişse veya adres fiilen terk edilmişse, tebligat yine de yapılmış sayılacaktır. Hakkında çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı verilen ilgili, elindeki çek yapraklarını ait olduğu bankalara iade etmek zorundadır. Bu kişiye ait yeni bir çek hesabı da açılamaz. Hakkında çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı karar verilen ilgili, kararın kendisine tebliğ edildiği tarihten itibaren on gün içinde, düzenlediği ve henüz karşılığı tahsil edilmemiş olan çekleri, muhatap bankaya liste hâlinde vermek zorundadır. 6. Karşılıksız Çek ve Ceza Davası Kararının Etkisi Çekin karşılıksızdır işlemine tabi tutulmasının akabinde, hamilin şikayeti üzerine yapılan yargılamada beraat,  ceza verilmesine yer olmadığı, davanın düşmesi veya davanın reddi kararları verilirse Mahkeme, aynı kararda, çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağının kaldırılmasına da karar verecektir. Karşılıksız çek düzenleme suçundan yargılanan kişiye adli para cezası da karar verilebilir söz konusu adli para cezası çek bedelinin karşılıksız kısmından az olamaz. Nitekim Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 01.10.2021 tarihli 2021/6982 esas ve 2021/12925 karar sayılı ilamında; “5941 sayılı Çek Kanununun ceza sorumluluğu, çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı başlıklı 5. maddesinin 1. fıkrasına göre; Üzerinde yazılı bulunan düzenleme tarihine göre kanuni ibraz süresi içinde ibrazında, çekle ilgili olarak “karşılıksızdır” işlemi yapılmasına sebebiyet veren kişi hakkında, hamilin şikâyeti üzerine, her bir çekle ilgili olarak, binbeşyüz güne kadar adli para cezasına hükmolunur. Ancak, hükmedilecek adli para cezası; çek bedelinin karşılıksız kalan miktarı az olamaz. 11. fıkrasına göre; Birinci fıkra uyarınca verilen adli para cezalarının ödenmemesi durumunda, bu ceza, 13/12/2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 106 ncı maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan kamuya yararlı bir işte çalıştırma kararı verilmeksizin doğrudan hapis cezasına çevrilir.” Karşılıksız çek düzenleme suçu kapsamında hükmedilmesi gereken cezalar belirtilmiştir. 7. Çek Yasağının Süresi Karşılıksız çek keşide etme suçu kapsamında ceza alan ve çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağına hükmedilen kişi asli para cezasının ödendiği tarihten itibaren 3 yıl sonra ve her halde yasak kararı verilmesinden 10 yıl sonra çek düzenleme yasağı kararının kaldırılmasını talep edebilecektir. Söz konusu hükmün konulduğu mahkemeden çek yasağının kaldırılması için talepte bulunulup, hakimin araştırması sonucunda gerek görülürse yasak kaldırılacaktır. İşbu talep yazılı olmalıdır. Hükmün verildiği mahkeme kaldırılması için de yetkili mahkemedir. Çek düzenleme ve hesap açma yasağı kalkmadan kişinin çek düzenlemesi halinde ise hakim mahkumiyet kararı verebilmektedir. Nitekim Yargıtay 19. Ceza Dairesinin 09.06.2021 tarihli 2021/5523 esas ve 2021/6454 karar sayılı ilamında; “Buna göre; suçun faili, hakkında daha önceden çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı kararı verilmiş kimse, suçun maddi unsuru ise; kesinleşmiş yasaklama kararına rağmen çek düzenleme eylemidir. Temyize konu somut uyuşmazlıkta, sanığın savunmasında öncelikle suça konu edilen iki çekin üzerindeki imzaların kendisine ait olmadığını devamla her iki çekin de ileri tarihli keşide edildiğini beyan etmesi karşısında; Mahkemece, öncelikle çek asılları üzerindeki imzaların sanığa ait olup olmadığı yönünde bir bilirkişi incelemesi yaptırılması, sonucuna göre imzaların sanığın eli ürünü olduğu ortaya çıkarsa bu kez de çeklerin içeriğinden alacaklı olduğu anlaşılan kimselerin ticari defterleriyle geriye dönük çek teslim belgelerinden yola çıkılarak çeklerin ileri tarihli keşide edilip edilmediğinin tespiti ile sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekirken, sanığın savunmalarına neden itibar edilmediği yönünde gerekçesiz kurulan hükümle mahkumiyetine karar verilmesi,” şeklinde karar verilmiş olup yasak kararına uygun hareket edilmemesi halinde mahkumiyet kararı verilebileceğine dair hüküm kurmuştur. Excerpt: Çekin karşılıksız çıkması veya belirlenen diğer yükümlülüklere aykırılık olması hallerinde ilgililer hakkında uygulanacak yaptırımlar 5941 sayılı Çek Kanunu’nda düzenlenmektedir. ### Kiracı Aleyhine Cezai Şart Düzenleme Yasağı – TBK Madde 346 Kira sözleşmesi, kiraya verenin bir şeyin kullanılmasını veya ondan yararlanılmasını kiracıya bırakmayı, kiracının da buna karşılık kararlaştırılan kira bedelini ödemeyi üstlendiği sözleşmedir. Taraflar kira sözleşmesini akdederken, kira bedelini veya yan edimleri serbestçe belirleyebilirler. Bu doğrultuda kira bedeli dışında depozito belirlemeleri de mümkündür. Bununla birlikte Türk Borçlar Kanunu’nun 346. maddesinde, kiracıya, kira bedeli ve yan giderler dışında başkaca bir ödeme yükümlülüğü getirilemeyeceği düzenlenmiştir. Uygulamada özellikle işyeri kiralarında hava parası adı altında kiracıdan belirli9 bir bedelin talep edildiği görülmektedir. TBK m.346 kapsamında hava parası veya diğer adlar altında talep edilen bedellerin geçerliliği bulunmamaktadır. Ayrıca aynı hüküm kapsamında cezai şart kararlaştırılması veya kira bedelinin ödenmemesi durumunda sonraki aylara ait kira bedellerin muaccel olacağına ilişkin kayıtlara yer verilmesi de yasaklanmıştır. “Kiracı aleyhine düzenleme yasağı”, uygulamada genellikle işyeri kira sözleşmeleri açısından önem arz ettiği görülmektedir. Bu sebeple yazımızda ilgili hükmün ağırlıklı olarak işyeri kiraları açısından değerlendirilmesine yer verilmiştir. Bununla birlikte yaptığımız açıklamaların konutlar açısından da geçerli olduğu söylenebilecektir. 1. Kira Sözleşmesi Düzenlenirken Dikkat Edilmesi Gerekenler Kira sözleşmesi kurulurken taraflar geniş bir serbestiye sahiptirler. Öyle ki, sözleşme özgürlüğü kapsamında birçok hususun kira sözleşmesinde belirlenebilmesi mümkündür. Örneğin kira bedeli, depozito, aidatın kim tarafından ödeneceği, kiralanan taşınmazın hangi amaçla kullanılacağı veya sözleşmenin süresi taraflarca serbestçe belirlenebilecektir. Bununla birlikte kanun koyucu, kiracının korunması için birtakım sınırlamalar da öngörmüştür. Yazımızda ele aldığımız kiracı aleyhine düzenleme yasağı bu sınırlamalarda yalnızca biridir. Öyle ki kiracı aleyhine düzenleme yasağı dışında, bağlantılı sözleşme yapma yasağı ve kira sözleşmesinde kiracı aleyhine değişiklik yapılamayacağı da düzenlenmiştir. Buna göre konut ve çatılı işyeri kiralarında sözleşmenin kurulması veya sürdürülmesi bir başka sözleşmeye bağlanmışsa bağlantılı sözleşme geçersizdir. Bu doğrultuda bağlantılı sözleşmenin geçersiz sayılabilmesi için kiracının yararına olmaması ve kiralananın kullanımıyla doğrudan ilişki içerisinde bulunmaması gerekir. Bununla birlikte kiralananın kullanımına ilişkin olmasına rağmen kiracıya dayatılan birtakım sözleşmelerin mahkemelerce geçersiz kabul edildiği görülmektedir. Bu noktada geçersiz sayılan sözleşme kira sözleşmesi olmayıp kira sözleşmesi ile bağlantılı olan diğer sözleşmedir. Taraflar şayet kira sözleşmesi yanında bağlantılı sözleşme yapmak istiyorlarsa, bağlantılı sözleşmenin kanunda aranan şartlara uygun olması gerekmektedir. Konu ile ilişkili olarak "Aidat Bedeli (Konut, Site, İşyeri)" ve "Kiracı Aleyhine Cezai Şart Düzenleme Yasağı – TBK Madde 346" başlıklı makalelerimizi inceleyebilirsiniz. Türk Borçlar Kanunu’nun 343. maddesine göre, kira sözleşmelerinde kira bedelinin belirlenmesi dışında, sonradan kiracı aleyhine değişiklik yapılamaz. TBK m.343’te yer alan hükümden anlaşıldığı üzere kira sözleşmesinde değişiklik yapılması mümkündür ancak bu değişikliğin kiracı aleyhine olmaması gerekir. Bununla birlikte sözleşmede kiracı aleyhine yapılabilecek tek değişiklik kira bedelinin belirlenmesine ilişkindir. Buna göre kira sözleşmesinde sonradan değişiklik yapmak isteyen tarafların ilgili düzenlemelere riayet etmeleri gerekecektir. Kira sözleşmesinde değişiklik yapma ve kira bedeli ile ilgili detaylı bilgi için ise "Kira Sözleşmesinde Değişiklik Yapılabilir Mi? – TBK Madde 343" ve "Kira Tespit Davası" başlıklı makalelerimizi inceleyebilirsiniz. 2. Kiracı Aleyhine Düzenleme Yasağının Uygulama Alanı Türk Borçlar Kanunu, işyerlerini çatılı olup olmamasına göre ikiye ayırmış ve farklı hükümlere tabi tutmuştur. Buna göre kiracı aleyhine düzenleme yasağına ilişkin TBK’nın 346. maddesi yalnızca konut ve çatılı işyeri kiralarında uygulama alanı bulabilecektir. Bununla birlikte çatılı olmayan işyeri kiraları yasak kapsamında değildir. Örneğin tarla vasfındaki bir taşınmazın işyeri olarak kabulü mümkün olsa da, çatılı işyeri vasfına sahip olmaması nedeniyle yasak kapsamında değerlendirilmesi mümkün değildir. Benzer şekilde taşıt gibi taşınır eşyalara ilişkin kira sözleşmelerinde de yasak hükümleri uygulanamayacaktır. 3. Kiracıdan Hava Parası Talep Edilmesi Uygulamada özellikle işyeri kira sözleşmeleri akdedilirken veya işyeri devredilirken kiracıdan yüksek meblağlarda ödemeler talep edildiği görülmektedir. Hava parası veya diğer adlar altında talep edilen bu bedellerin hiçbir geçerliliği bulunmamaktadır. Öyle ki, TBK m.346’da kiracıdan kira bedeli ve yan giderler dışında hiçbir ödemenin talep edilemeyeceği düzenlenmiştir. Kanunen yasak olmasına rağmen, kiralanan işyerine ihtiyaç duyan kiracıların, çoğu zaman bu bedelleri ödedikleri de bir gerçektir. Bu durumda zorunluluk sebebiyle ödenen bedellerin geri istenip istenemeyeceği yargı kararlarına konu olmuş ve Yargıtay, söz konusu ödemelerin geri istenmesinin mümkün olmadığına hükmetmiştir. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 03.07.2019 Tarihli ve 2017/12207 E., 2019/6117 K. Sayılı Kararı “Somut olayda, davalı kiracı tarafından 10.05.2009 başlangıç tarihli kira sözleşmesinin 22.maddesinde yer alan “Kiracı tarafından kiralanan dükkanın eski kiracılarına 10.05.2009 tarihinde ödenen 40.000,00 TL hava parası kiranın bitiminde ve taşınmaz tahliye edildiğinde kiraya veren tarafından ihtar ve ihbara gerek kalmaksızın peşinen ödenecektir.” hükmüne dayanılarak 40.000,00 TL hava parasının iadesi için davacı aleyhinde icra takibi başlatılmıştır. Davacı kiraya veren ise, 10.05.2009 tarihli sözleşmedeki imzanın kendisine ait olmadığını ileri sürmüş, kendi elinde olan sözleşmede hava parasını düzenleyen bir hükmün yer almadığını belirtmiş, mahkemece yapılan imza incelemesinde anılan sözleşmedeki imzanın davacı kiraya verene ait olduğu belirlenmiştir.Mahkemece imzanın davacıya ait olması ve hava parasına dair hükmün geçerli olması nedeni ile davanın reddine karar verilmiş ise de, TBK’ nın 26, 27 ve 81.nci maddeleri gereğince, kanuna ve ahlaka uygun olmayan bir amacın gerçekleştirilmesi için verilen şeylerin geri alınması yasal olarak mümkün değildir. Anılan yasa maddeleri hükmünce ödenen hava parasının iadesi istenemez. Mahkemece, bu gerekçe ile davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yerinde olmayan gerekçelerle yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya uygun bulunmadığından kararın bozulması gerekmiştir.” İşyeri devirleriyle ilgili detaylı bilgi için "İşyeri Kira Sözleşmesi Devir Edilebilir Mi?" ve "Kiracı Kira Sözleşmesini Devir Edebilir Mi?" başlıklı yazılarımızı inceleyebilirsiniz. 4. Sözleşmede Cezai Şart Kararlaştırılması Türk Borçlar Kanunu’nun 346. maddesine göre, kira sözleşmesinde, kira bedelinin zamanında ödenmemesi durumunda cezai şart ödeneceğine ilişkin bir anlaşmaya yer verilemeyecektir. Şayet taraflar yasağa rağmen cezai şart kararlaştırmışlarsa bu hükmün geçersiz olduğu kabul edilmektedir. Ancak cezai şart kararlaştırılamayacağına ilişkin yasak yalnızca kira bedelinin zamanında ödenmemesine ilişkindir. Bununla birlikte kiralanan işyerinin erken tahliye edilmesi durumunda sözleşmede cezai şart kararlaştırılması mümkündür. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 25.06.2019 Tarihli ve 2018/7991 E., 2019/5788 K. Sayılı Kararı “Taraflar arasında 2014 yılında düzenlenen kira sözleşmesi tadil protokolünün 27.5. maddesinde … ‘erken fesih hakkının zamanından önce kullanılması, kiracı erken fesih hakkı dolmadan mecuru tahliye etmesi halinde 150.000 TL tazminat ödeyecektir.’ düzenlemesi yer almaktadır. Davalı kiracı tarafından 26/01/2015 tarihli ihtarname ile kira sözleşmesi feshedilmiştir. Davacı, kira sözleşmesinin belirlenen süreden önce tek taraflı feshi nedeniyle hem cezai şart alacağı hem de mahrum kalınan kâr isteminde bulunmuştur. Kira sözleşmesinde, erken fesih nedeniyle 150.000 TL cezai şart ödeneceği kararlaştırıldığına göre kiracının tazminat sorumluluğu kararlaştırılan cezai şart tutarı kadardır. Bu nedenle mahkemece, erken fesih nedeniyle 150.000 TL cezai şart bedeline hükmedildiği halde, erken fesih tazminatı niteliğindeki makul süre kira bedeli olarak ayrıca 4 aylık kira bedeline hükmedilmesi doğru olmadığından hükmün bozulması gerekmiştir.” 5. Sözleşmede Muacceliyet Kaydına Yer Verilmesi Bir borcun muaccel olması, o borcun alacaklı tarafından talep edilebilecek duruma gelmesini ifade etmektedir. Öyle ki, sözleşmenin tarafları borcun muaccel olacağı tarihi vade kararlaştırmak suretiyle belirleyebilirler. Şayet taraflar bir borç için vade belirlemişlerse o borç vadesi geldiğinde muaccel hale gelecektir. Diğer bir deyişle bir borcun vadesi gelmeden alacaklısı tarafından talep edilebilmesi mümkün değildir. Bununla birlikte bir sözleşmenin tarafları, borcun ödenmemesi durumunda henüz vadesi gelememiş diğer borçların da muaccel hale geleceğini kararlaştırabilirler. Sözleşmelerde yer alan bu tarz hükümlere muacceliyet kaydı denilmektedir. Her sözleşme gibi kira sözleşmelerinde de borçlar ancak vadeleri geldiğinde yani muaccel olduklarında talep edilebilirler. Öyle ki, şayet kira sözleşmesinde kira bedelinin aylık olarak ödeneceği kararlaştırılmışsa bedelin o ay içerisinde ödenmesi icap edecektir. Bununla birlikte henüz vadesi gelmeyen gelecek aylara ilişkin kira bedellerinin işyeri sahibi tarafından talep edilmesi mümkün değildir. Ancak taraflar sözleşmeye muacceliyet kaydı koymuşlarsa bir aya ilişkin kira bedeli ödenmediği takdirde diğer aylara ilişkin kira bedellerinin de talep edilebilmesi söz konusu olabilecektir. Bu durum kiracılar açısından son derece olumsuz sonuçlar doğurabilecek niteliktedir. Bu nedenle kanun koyucu, sözleşmeye muacceliyet kaydı konulması yoluyla kiracının zor duruma düşmesini engellemek istemiş ve muacceliyet kaydının geçersiz olduğuna hükmetmiştir. İlgili düzenlemeye göre şayet taraflar sözleşmeye muacceliyet kaydı koymuşlarsa bile bu kayıt geçersiz olacak ve işyeri sahibi gelecek aylara ilişkin taleplerde bulunamayacaktır. Excerpt: Kiracıya, kira bedeli ve yan giderler dışında başka bir ödeme yükümlülüğü getirilemez. Özellikle, kira bedelinin zamanında ödenmemesi hâlinde ceza koşulu ödeneceğine veya sonraki kira bedellerinin muaccel olacağına ilişkin anlaşmalar geçersizdir. ### İşyeri ve Konut Kiralarında Depozito (Güvence Bedeli) - TBK Madde 342 Kira sözleşmesinin tarafları, kira bedelini serbestçe belirleyebilecekleri gibi kira bedelinden ayrı bir ödemenin yapılacağının da kararlaştırabilirler. Uygulamada depozito da denen güvence, kiralanan taşınmazda meydana gelebilecek zararların karşılanması adına verilen bir teminattır. Taraflar her ne kadar kira bedelini serbestçe belirleyebileceklerse de depozito için bir üst sınır öngörülmüştür. Türk Borçlar Kanunu’nun 342. maddesine göre, konut ve çatılı işyeri kiralarında depozito üç aylık kira bedelini aşamayacaktır. Ayrıca depozitonun saklanması ve kira sözleşmesi sona erdiğinde geri verilmesi de belirli şartlara tabi tutulmuştur. Bu yazımızda uygulamada önem arz eden söz konusu düzenlemeler incelenmiştir. Önemle belirtmek gerekir ki, mülga 818 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda depozito hakkında herhangi bir düzenleme yer almamaktaydı. Dolayısıyla, TBK’nın 342. maddesi yürürlüğe girmeden önce akdedilen sözleşmelerde, herhangi bir sınıra bağlı olmaksızın depozito kararlaştırılması ve bu depozitonun elden ödenmesi mümkündü. Bununla birlikte, mevcut düzenleme 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Ancak kiracının tacir veya tüzel kişi olduğu işyeri kiralarında yürürlük tarihi 01.07.2020 olarak belirlenmiştir. Buna göre 01.07.2020 tarihinden önce akdedilen kira sözleşmelerinde şayet kiracı, tacir veya tüzel kişiyse mevcut düzenlemenin uygulanması mümkün değildir. 1. Depozito (Güvence Bedeli) Nedir? 818 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 334. maddesine göre kiracı kiralanan taşınmazı ne durumda teslim almışsa, kira sözleşmesinin bitiminde o durumda geri vermekle yükümlüdür. Ancak, sözleşmeye uygun kullanma dolayısıyla meydana gelen eskimelerden ve bozulmalardan sorumlu değildir. Söz konusu bu düzenleme nedeniyle, kira sözleşmesi akdedilirken kira bedelinden ayrı bir başka ödemenin kararlaştırıldığı görülmektedir. Depozito veya kanunun ifadesiyle güvence, kiralanan taşınmazda meydana gelebilecek zararların karşılanması adına verilen bir teminattır. Buna göre kiraya veren (ev/işyeri sahibi), taşınmazın geri verilmesi sırasında kiralananın durumunu gözden geçirmek ve kiracının sorumlu olduğu eksiklikleri ve ayıpları yazılı olarak bildirmek zorundadır. Şayet kiralanan taşınmazda olağan kullanım dışında meydana gelen bir zarar söz konusuysa, ödenen depozitodan bunun karşılanması sağlanabilecektir. Depozitonun para veya kıymetli evrak olarak ödenmesi gerekir. Bunun dışında herhangi başka bir ödeme yönteminin depozito olarak kararlaştırılması mümkün değildir. 2. Depozito En Fazla Ne Kadar Kararlaştırılabilir? TBK’nın 342. maddesine göre, konut ve çatılı işyeri kiralarında depozito, üç aylık kira bedelini aşamaz. Kiracının korunması adına getirilen bu sınır, yalnızca konut ve çatılı işyeri kiralarında uygulama alanı bulabilecektir. Şayet kira sözleşmesi, konut veya çatılı işyeri kirasına ilişkin değilse, depozito üst sınırının uygulanması mümkün değildir. Bu noktada çatılı işyeri kavramının açıklanması gerekmektedir. İşyeri, mesleki veya ticari faaliyetlerin yürütüldüğü yere verilen isimdir. Buna göre, bir kişi mesleki veya ticari faaliyetlerini yürütmek adına bir yer kiralarsa işyeri kirasından söz edilebilecektir. Bununla birlikte, Türk Borçlar Kanunu, işyerlerini çatılı olup olmamasına göre ikiye ayırmış ve farklı hükümlere tabi tutmuştur. Yargıtay’a göre bir işyerinin çatılı işyeri olarak kabul edilebilmesi için sabit bir çatısının bulunması ve aynı zamanda dört yanının duvarla örülü olması gerekmektedir. Örneğin tarla vasfındaki bir taşınmazın çatısı bulunmadığı için çatılı işyeri olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla bir tarlanın kiralanmasında, taraflar üst sınır ile bağlı olmaksızın depozitoyu belirleyebileceklerdir. Benzer şekilde taşınır veya ürün kiralarında da üst sınırdan daha yüksek depozito belirlenmesi mümkündür. Konut ve çatılı işyeri kiralarında depozitonun sözleşmede belirlenmiş olması gerekmektedir. Zira TBK m.342’de “Konut ve çatılı işyeri kiralarında sözleşmeyle kiracıya güvence verme borcu getirilmişse, bu güvence üç aylık kira bedelini aşamaz.” denilmektedir. Söz konusu hükümden anlaşıldığı üzere depozito, sözleşmede kararlaştırılmış olmalıdır. Önemle belirtmek gerekir ki, konut ve çatılı işyeri kirasına özgü hükümlerin uygulanabilmesi için sözleşmenin en az altı ay veya daha uzun süreli olması gerekmektedir. Diğer bir deyişle altı aydan daha kısa süreli sözleşmelerde konut ve çatılı işyerlerine ilişkin hükümlerin uygulanması mümkün değildir. Sonuç olarak depozito için öngörülen üst sınır, yalnızca yukarıda değindiğimiz şartların sağlanması durumunda uygulama alanı bulabilecektir. Bu şartlar gerçekleşmediği takdirde taraflar, depozitoyu herhangi bir sınıra tabi olmaksızın serbestçe belirleyebileceklerdir. Kira bedeli nezdinde belirlenen depozito ile ilişkili olarak, kira bedelinin tespiti hakkında detaylı bilgi için "Kira Tespit Davası" başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 3. Üst Sınırdan Daha Yüksek Bir Depozito Kararlaştırılmasının Sonuçları Nelerdir? Borçlar Kanununda, konut ve çatılı işyeri kiralarında depozitonun, üç aylık kira bedelini aşamayacağını ifade edilmiştir. Kural bu olmakla birlikte uygulamada tarafların, üst sınırdan daha yüksek bir depozito kararlaştırmaları söz konusu olabilmektedir. Böyle bir durumda kararlaştırılan depozitonun üst sınırı aşan kısmı geçersizdir. Diğer bir deyişle depozitonun, üç aylık kira bedeli olarak kararlaştırıldığı kabul edilecektir. Şayet kiracı, 3 aylık kira bedelinden daha fazla ödeme yaptıysa, fazladan yaptığı ödemenin iadesini talep etmesi mümkündür. Fazladan yapılan ödemenin başlatılacak bir icra takibi veya açılacak bir alacak davası ile geri alınması sağlanabilir. 4. Depozitonun Bankaya Yatırılması ve Saklanması Uygulamada depozitonun çoğunlukla elden ödendiği görülmektedir. Ancak Türk Borçlar Kanunu’nun 342. maddesine göre, para olarak kararlaştırılan depozitonun bankada açılacak vadeli mevduat hesabına yatırılması zorunludur. Zira, elden yapılan ödemenin kiraya veren tarafından harcanması veya zaman içerisinde enflasyon sebebiyle değer kaybına uğraması söz konusu olabilir. Bununla birlikte depozitonun vadeli mevduat hesabına yatırılması durumunda, bankanın ödediği faiz sayesinde, değer kaybına uğramasının önüne geçilebilecektir. Şayet depozitonun senet, çek veya poliçe gibi bir kıymetli evrak ile ödenmesi kararlaştırılmışsa, söz konusu kıymetli evrakın bankaya depo edilmesi gerekir. Kanun koyucu, depozitonun bankaya ödenmesi yoluyla ödemenin yapıldığının ispatının da kolaylaşmasını amaçlamıştır. Zira, yapılan ödemenin miktarı veya ödenip ödenmediği çoğu zaman uyuşmazlık konusu haline gelebilmektedir. Özellikle yüksek meblağlardaki depozitolarda yaşanan uyuşmazlıkların, tarafların mağduriyetine sebep olabileceği şüphesizdir. Bu nedenle ödemenin kanunun öngördüğü şekilde gerçekleştirilmesi önem arz etmektedir. Ancak Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre, elden yapılan ödemelerinde de ispatlandığı ölçüde geçerli kabul edilmesi mümkündür. 5. Depozitonun Geri Verilmesinin Şartları Vadeli mevduat hesabına yatırılan depozitonun, kiracının ve kiraya verenin onayı olmadan çekilmesi mümkün değildir. Ayrıca depozitonun kıymetli evrak olarak ödendiği durumlarda da kıymetli evrak banka tarafından muhafaza edilecek ve ancak kanunun öngördüğü şartlarda taraflara iade edilebilecektir. Buna göre bankanın depozitoyu dört durumda taraflara iade etmesi mümkündür. Bu haller dışında depozitonun iadesi söz konusu olmayacaktır. 5.1. Depozitonun İadesi İçin İki Tarafın Da Rızasının Bulunması Tarafların depozitonun iadesi konusunda anlaşmaları mümkündür. Öyle ki, kiracı ve kiraya veren, taşınmazda meydana gelen zarar konusunda anlaşmaya vardıkları takdirde, bankaya yatırılmış olan depozitonun iadesini talep edebileceklerdir. Taraflar, aralarındaki anlaşmaya göre depozitonun kime ve ne oranda ödeneceğine de karar verebilirler. Örneğin taşınmazda hiçbir zarar olmadığı durumda depozitonun tamamen kiracıya iade edilmesine karar verebilecekleri gibi zarar meydana gelmesi durumunda kiraya verene ödenmesine de karar verebilirler. Buna göre banka, iki tarafın rızasının bulunduğu durumda depozitonun iadesini gerçekleştirebilecektir. 5.2. Depozitonun İcra Takibinin Kesinleşmesi Sonucunda İade Edilmesi Kiraya veren, taşınmazda meydana gelen zararlar dolayısıyla kiracı aleyhine icra takibine başvurabilir. Bu icra takibi kesinleştiği takdirde, kiraya veren bankaya başvurarak depozitonun kendisine ödenmesini talep edebilecektir. Ayrıca icra takibinin kiracı lehine kesinleşmesi durumunda da kiracının bankaya başvurarak depozitonun iadesini talep etmesi mümkündür. 5.3. Depozitonun Mahkeme Kararının Kesinleşmesi Sonucunda İade Edilmesi Kiraya veren, taşınmazda meydana gelen zararlar dolayısıyla kiracı aleyhine mahkemeye başvurabilir. Yargılama sonucunda mahkeme kararı kesinleştiği takdirde, kiraya veren bankaya başvurarak depozitonun kendisine ödenmesini talep edebilecektir. Ayrıca mahkeme kararının kiracı lehine kesinleşmesi durumunda da kiracının bankaya başvurarak depozitonun iadesini talep etmesi mümkündür. 5.4. Depozitonun Kira Sözleşmesinin Sona Ermesi Dolayısıyla Kiracıya İade Edilmesi Kira sözleşmesinin sona ermesi durumunda kural olarak depozitonun kiracıya iade edilmesi gerekmektedir. Kiraya veren, depozitonun kiracıya ödenmesini istemiyorsa kira sözleşmesinin sona ermesini izleyen üç ay içinde dava açmalı veya icra takibine girişmelidir. Ardından dava açtığına veya icra takibi başlattığına ilişkin bankaya yazılı olarak bildirimde bulunmalıdır. Şayet kiraya veren bu sürede dava açmaz veya icra takibine girişmezse banka kiracının başvurusu üzerine, depozitoyu kiracıya ödeyecektir. Excerpt: Konut ve çatılı işyeri kiralarında sözleşmeyle kiracıya depozito (güvence) verme borcu getirilmişse, bu güvence üç aylık kira bedelini aşamaz. ### Kiracı Aleyhine Kira Sözleşmesine Ek Sözleşme Yapma Yasağı – TBK Madde 340 Türk Borçlar Kanunu (TBK)’nun 340. maddesi uyarınca konut ve çatılı işyeri kiralarında sözleşmenin kurulması veya sürdürülmesi bir başka sözleşmeye bağlanmışsa bağlantılı sözleşme geçersizdir. Bu doğrultuda bağlantılı sözleşmenin geçersiz sayılabilmesi için kiracının yararına olmaması ve kiralananın kullanımıyla doğrudan ilişki içerisinde bulunmaması gerekir. Bununla birlikte kiralananın kullanımına ilişkin olmasına rağmen kiracıya dayatılan birtakım sözleşmelerin mahkemelerce geçersiz kabul edildiği görülmektedir. Bu nedenle bağlantılı sözleşmenin niteliğinin somut olayın özellikleri dikkate alınarak değerlendirilmesi icap etmektedir. Şayet bağlantılı sözleşmenin geçersiz olduğu düşünülüyorsa geçersizliğinin tespit edilmesi adına tespit davası açılması mümkündür. Kiracısı tacir veya tüzel kişi olan işyeri kiralarında bağlantılı sözleşme yapma yasağının yürürlük tarihi 01.07.2020 olarak belirlenmiştir. Buna göre yürürlük tarihinden önce meydana gelen uyuşmazlıklarda bu hükmün uygulanması mümkün değildir. Bu kapsamda 01.07.2020 tarihinden önceki uyuşmazlıklarda taraflar arasındaki kira sözleşmesinin hükümleri uygulanacaktır. Bununla birlikte sözleşmede hüküm bulunmaması durumunda ise mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun uygulama alanı bulacağı söylenebilir. Konuya ilişkin detaylı bilgi için "Kira Sözleşmelerine ilişkin Yeni Hükümler" Başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 1. Bağlantılı Sözleşme Yapma Yasağının Şartları Türk Borçlar Kanunu’nun 340. Maddesine göre: ‘’Konut ve çatılı işyeri kiralarında sözleşmenin kurulması ya da sürdürülmesi, kiracının yararı olmaksızın, kiralananın kullanımıyla doğrudan ilişkisi olmayan bir borç altına girmesine bağlanmışsa, kirayla bağlantılı sözleşme geçersizdir.’’ Bağlantılı sözleşme yapma yasağı birkaç şarta tabidir. Hangi durumlarda bağlantılı sözleşmenin geçersiz sayılacağının açıklanması adına kanunda öngörülen şartların açıklanması gerekmektedir. 1.1. Konut veya Çatılı İşyeri Kirası Türk Borçlar Kanunu, işyerlerini çatılı olup olmamasına göre ikiye ayırmış ve farklı hükümlere tabi tutmuştur. Buna göre bağlantılı sözleşme yasağının düzenlendiği TBK’nın 340. maddesi yalnızca konut ve çatılı işyeri kiralarında uygulama alanı bulabilecektir. Bununla birlikte çatılı olmayan işyerleri kiraları, bağlantılı sözleşme yapma yasağı kapsamında değildir. Örneğin tarla vasfındaki bir taşınmazın işyeri olarak kabulü mümkün olsa da çatılı işyeri vasfına sahip olmaması nedeniyle bağlantılı sözleşme yapma yasağı kapsamında değildir. 1.2. Bağlantılı Sözleşmenin Varlığı Bağlantılı sözleşme yasağından söz edebilmek için kira sözleşmesinin kurulması veya sürdürülmesi bir başka sözleşmeye bağlanmış olmalıdır. Buna göre kira sözleşmesinin kurulmasının veya sürdürülmesinin bağlandığı diğer sözleşmeye bağlantılı sözleşme denir. Kanunda her ne kadar bağlantılı sözleşmeden bahsediliyorsa da söz konusu bağlantının ayrı bir sözleşmede düzenlenmesi gerekmemektedir. Kira sözleşmesi içerisinde yer alan bir hükmün de bağlantılı sözleşme yasağı kapsamında geçersiz sayılması mümkündür. Zira bağlantılı sözleşme yasağının amacı kiracıyı korumak olup hükmün bu amaç doğrultusunda yorumlanması gerekmektedir. 1.3. Sözleşmenin Kiralananın Kullanımıyla Doğrudan İlişkili Olmaması Her bağlantılı sözleşme mutlak surette yasak kapsamında değildir. Öyle ki, bağlantılı sözleşmenin yasak kapsamında kabul edilebilmesi için sözleşmenin içeriğinin değerlendirilmesi icap etmektedir. Zira kanunda bağlantılı sözleşmenin, kiralananın kullanımıyla doğrudan ilişkili olmaması aranmıştır. Diğer bir deyişle, sözleşme kiralananın doğrudan kullanımına ilişkin ise kural olarak yasak kapsamında kabul edilmeyecektir. Bağlantılı sözleşmede belirlenen borçların, kiralananın kullanımıyla doğrudan ilişkili olup olmadığına açılan tespit davasında hâkim tarafından karar verilecektir. Uygulamada, özellikle işyeri kira sözleşmelerinin devri kapsamında kiralanan taşınmaz içerisinde yer alan birtakım eşyaların yeni kiracı tarafından satın alınması yükümlülüğünün getirildiği görülmektedir. Öyle ki işyerini devretmek isteyen mevcut kiracı, kira sözleşmesinin devrini, eşyaların ve malların yeni kiracı tarafından satın alınması şartına bağlayabilmektedir. Bu noktada getirilen bu yükümlülüğün geçerli olup olmadığına karar verebilmek için ikili bir ayrım yapılması gerekecektir. Şayet söz konusu eşyalar, yeni kiracının kiralananı kullanma amacına uygun değilse, getirilen yükümlülüğün yasak kapsamında geçersiz olduğu kabul edilmelidir. Ancak taşınmaz içerisindeki eşyalar devralan yeni kiracının kullanım amacına uygunsa getirilen yükümlülüğün geçerli kabul edilmesi mümkündür. Bununla birlikte ilgili eşyaların satın alınması yeni kiracı açısından normalden ağır bir sorumluluk oluşturmamalıdır. Örneğin, söz konusu eşyaların piyasa koşullarının çok üstünde bir fiyattan satılmak istenmesi halinde bağlantılı sözleşmenin geçersiz olduğu söylenebilecektir. Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için "İşyeri Kira Sözleşmelerinin Devri" başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Ayrıca kira sözleşmesinin geçerliliğinin belirli yerlerden mal ve hizmet alımına bağlanmış olması da söz konusu olabilmektedir. Bu durumda kiralananın kullanımıyla doğrudan ilgili olup olmadığına bakılmaksızın bağlantılı sözleşmenin geçersiz kabul edilmesi mümkündür. Zira, söz konusu dayatma çoğu zaman kiracı aleyhine şartlar barındırmakta ve tarafların menfaat dengelerini ihlal etmektedir. Örneğin, taşınmazda kullanılacak eşyaların belirli yerlerden temin edileceğine ilişkin hükümler kural olarak geçersizdir. Bunun gibi, taşınmazın güvenlik, temizlik veya internet hizmeti gibi hizmetlerinin belirli bir şirketten sağlanması koşulunun getirilmesi halinde de yasak gündeme gelebilecektir. Sonuç olarak, yasağın kapsamı belirlenirken getirilen yükümlülüklerin her somut olayda ayrıca değerlendirilmesi ve bu değerlendirme sonucunda bir kanaate varılması gerekecektir. 1.4. Sözleşmenin Kiracının Yararına Olmaması Bağlantılı sözleşme yasağının bir diğer şartı ise sözleşmenin kiracının yararına olmamasıdır. Diğer bir deyişle kanun koyucu, kiracının yararına olan bağlantılı sözleşmelerin geçerli olduğuna hükmetmiştir. Bu durum kiracının korunması amacına uygundur. Zira daha önceden de ifade ettiğimiz üzere yasağın amacı, kiraya verene göre görece güçsüz konumdaki kiracının korunmasıdır. Ancak sırf bağlantılı sözleşme kiracının yararına diye her durumda sözleşmenin geçerli kabul edilmesi mümkün değildir. Öyle ki, kiracının yararına olmakla birlikte taraflar arasındaki menfaat dengesinin kiracı aleyhine bozulduğu sözleşmeler söz konusu olabilir. Örneğin, bir işyerinin sigortalanması kiracının lehinedir. Bununla birlikte, sigortanın belirli bir şirket üzerinden gerçekleştirilmesinin şart koşulduğu bir durumda menfaat dengesi kiracı aleyhine bozulabilecektir. Zira sözleşme yapılması şart koşulan şirket, piyasa koşullarının daha üstünde bir ücret talep etmiş olabileceği gibi, sigorta sözleşmesinin kapsamı diğer şirketlerin gerisinde olabilir. Bu gibi durumlarda da kiracının yararına rağmen bağlantılı sözleşmenin geçersiz kabul edilmesi mümkündür. 2. Bağlantılı Sözleşmenin Geçersizliğine İlişkin Tespit Davası 2.1.Tespit Davasını Kim Açabilir? Bağlantılı sözleşmenin geçersizliği doğrudan kanunun hükmünden doğmaktadır. Bu sebeple ayrıca bir dava açılması gerekmemektedir. Bununla birlikte, bağlantılı sözleşmenin geçersiz sayılması konusunda tarafların menfaatinin zıt olması ve bu durumun taraflar arasında uyuşmazlığa sebep olması muhtemeldir. Zira, kiraya veren (ev/işyeri sahibi) bağlantılı sözleşmenin devamını isterken kiracı, aleyhine olan bağlantılı sözleşmenin geçersiz olduğunu ileri sürecektir. Şayet taraflar sözleşmenin akıbeti konusunda bir uzlaşmaya varamazlarsa bu uyuşmazlığın mahkemece çözümlenmesi gerekmektedir. Bu noktada sözleşmenin geçersiz olduğunu iddia eden taraf, açacağı bir tespit davası ile sözleşmenin geçersizliğinin tespitini mahkemeden talep edebilir. Kural olarak sözleşmenin geçersizliğinde hukuki menfaati olan herkesin bu davayı açması mümkündür. Ancak uygulamada söz konusu tespit davasının genellikle kiracılar tarafından açıldığı görülmektedir. 2.2. Tespit Davasında Verilecek Karar ve Sonuçları Açılacak davada hâkim, tarafların iddialarını ve gerek kira sözleşmesinin gerekse bağlantılı sözleşmenin şartlarını değerlendirerek bir karara varacaktır. Bu noktada yukarıda değindiğimiz kanunun aradığı şartların gerçekleşip gerçekleşmediğinin incelenmesi gerekecektir. Şayet hâkim tarafından şartların gerçekleştiğine kanaat getirilirse, bağlantılı sözleşmenin geçersiz olduğu tespit edilecektir. Bu durumda sözleşmenin baştan itibaren geçersiz olduğu kabul edilmeli ve tarafların karşılıklı edimlerinin mahsubu sağlanmalıdır. Bu noktada önemle belirtmek gerekir ki, bağlantılı sözleşmenin kira sözleşmesi içerisinde bir madde olarak düzenlenmesi de mümkündür. Böyle bir durumda kira sözleşmesi geçerliliğini koruyacak ancak ilgili madde geçersiz kabul edilecektir. Zira kanun koyucu yalnızca bağlantılı sözleşmenin geçersiz olacağını düzenlemiştir. Bağlantılı sözleşmenin geçersiz sayılması sebebiyle, kiracının herhangi bir cezai şart ödemesi veya tazminattan sorumlu tutulması mümkün değildir. Zira, sözleşmenin geçersizliği kanundan doğan bir sonuç olup bunun mahkeme kararıyla tespit edilmesi de herhangi bir değişiklik doğurmamaktadır. 2.3. Tespit Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme Tespit davasında görevli ve yetkili mahkeme, tarafların sıfatına ve sözleşmelerin niteliğine göre tayin edilecektir. Excerpt: Konut ve çatılı işyeri kiralarında sözleşmenin kurulması ya da sürdürülmesi, kiracının yararı olmaksızın, kiralananın kullanımıyla doğrudan ilişkisi olmayan ve borç altına girmesine gerektiren bir ek sözleşmeye bağlanmışsa, kirayla bağlantılı bu ek sözleşme geçersizdir.’’ ### İşyerinin Kira Sözleşmesi Bitmeden Önce (Erken) Tahliyesi - TBK Madde 325 Kira sözleşmesi kapsamında en sık karşılaşılan sorunların başında, kiracının süresinden önce çıkması yani işyerinin erken tahliye edilmesi gelmektedir. Öyle ki, uygulamada kiracılar, çeşitli sebeplerle henüz kira sözleşmesi bitmeden taşınmazdan çıkmak istediklerini kiraya veren işyeri sahibine bildirmekte ve taşınmazı tahliye etmektedirler. Bu durum kiraya veren işyeri sahiplerinin ciddi gelir kaybına uğramasına neden olmaktadır. Zira işyerinin süresinden önce tahliye edilmesi nedeniyle kiralanan taşınmaz belirli süre boş kalmakta veya daha düşük bedellere kiralanabilmektedir. Bu durumu göz önünde bulunduran kanun koyucu, kiracının borçlarının, taşınmazın benzer koşullarla yeniden kiralanabileceği makul süre için devam edeceğini düzenlemiştir. Diğer bir deyişle kiracı, erken tahliye sebebiyle kiraya verenin uğradığı zarardan sorumlu tutulmuştur. Kiracının sorumluluğunun makul bir süre için devam edeceği düzenlenmiş olmakla birlikte, kiracı belirli şartlar altında sorumluluktan kurtulabilmektedir. Öyle ki, erken tahliye eden kiracı, şayet kendisi yerine, kiraya verenin kabul edebileceği niteliklerde ve ödeme gücüne sahip yeni bir kiracı bulursa sorumluluktan kurtulacaktır. Bu noktada kiraya verenin, yeni kiracıyı kabul etmesi veya onunla anlaşması zorunlu değildir. Önemli olan kiracının kendisi yerine uygun bir başka kiracı bulmuş olmasıdır. Ayrıca kiracının sorumlu olduğu bedel hesaplanırken, kiraya verenin yapmaktan kurtulduğu giderler ve elde ettiği gelirler de dikkate alınmalıdır. Öyle ki, kiraya verenin kurtulduğu giderler ile elde ettiği veya elde etmekten kasten kaçındığı yararların kira bedelinden indirilmesi gerekecektir. 1. Kira Sözleşmesi Ne Zaman Sona Erer? Asıl konumuza geçmeden önce kira sözleşmesinin normal şartlarda ne zaman sona ereceği sorusunun cevaplanması gerektiği kanaatindeyiz. Zira, erken tahliyeden söz edebilmek için öncelikle kira sözleşmesinin süresinin ve sözleşmenin ne zaman sona ereceğinin ortaya konulması gerekmektedir. Türk Borçlar Kanunu’nun 300. maddesine göre kira sözleşmesi belirli veya belirsiz bir süre için yapılabilmektedir. Buna göre şayet taraflar sözleşmede bir süre öngörmüşlerse, kira sözleşmesinin belirli süreli olduğu kabul edilir. Bununla birlikte, taraflar sözleşmede herhangi bir süre öngörmemişlerse, kira sözleşmesinin belirsiz süreli olduğu söylenebilecektir. 1.1. Belirli Süreli Kira Sözleşmelerinin Sona Ermesi Belirli süreli kira sözleşmeleri kural olarak belirlenen sürenin sonunda kendiliğinden sona erer. Ancak konut ve çatılı işyeri kiralarında, belirlenen sürenin sonunda sözleşmenin sona ermesi için karşı tarafa yazılı bildirimde bulunulması gerekmektedir. Öyle ki, sözleşmenin sona ermesini isteyen taraf, belirlenen sürenin bitiminden ne az 15 gün önce yazılı bildirimde bulunmazsa, kira sözleşmesi bir yıl daha uzamış sayılır. Ayrıca belirli süreli kira sözleşmesinin yazılı bildirim yoluyla sona erdirilmemesi durumunda, kira sözleşmesi bir yıl daha uzamakla kalmaz, aynı zamanda belirsiz süreli hale gelir. Zira, TBK m. 327’de tarafların açık bir anlaşma olmaksızın kira ilişkisini sürdürmeleri durumunda kira sözleşmesinin belirsiz süreli sözleşmeye dönüşeceği düzenlenmiştir. 1.2. Belirsiz Süreli Kira Sözleşmelerinin Sona Ermesi Belirsiz süreli kira sözleşmelerinin kiracı tarafından yasal fesih dönemlerine ve fesih bildirim sürelerine uyularak sona erdirilmesi mümkündür. Bu noktada yasal fesih dönemi ile fesih bildirim sürelerinin açıklanması icap etmektedir. İşyeri kiralarında yasal fesih dönemi altı aylık kira döneminin sonudur. Buna göre işyeri kiralarında kiracı, her altı aylık döneminin sonunda sözleşmeyi sona erdirebilecektir. Ancak altı aylık kira fesih döneminin sonunda sözleşmenin sona ermesi için en az üç ay önceden kiraya verene yazılı bildirimde bulunulması gereklidir. Bu üç aylık süre ise fesih bildirim süresi olarak adlandırılmaktadır. Sonuç olarak belirsiz süreli olarak akdedilen veya daha sonradan belirsiz süreli hale gelen işyeri kira sözleşmelerinde kiracı, belirli şartlar altında sözleşmeyi feshedebilir. Buna göre sözleşmeyi feshetmek isteyen kiracı, öncelikle kiraya verene yazılı bildirimde bulunmalıdır. Bu bildiriminin sözleşmenin sona erdirileceği tarihten en az üç ay önce yapılması gerekir. Fesih bildirimi sürelere uygun yapıldığı takdirde kira sözleşmesi, altı aylık fesih döneminin sonunda sona erecektir. Önemle belirtmek gerekir ki, Yargıtay kira sözleşmesinin feshedilmiş sayılması için yalnızca bildirimi yeterli görmemekte aynı zamanda anahtarın usulüne uygun olarak kiraya verene teslimini de aramaktadır. Anahtarın kiraya verene teslim edildiğini ispat yükü kiracı aittir. Bu nedenle kiracının anahtarı yazılı olarak düzenlenecek bir tutanak ile teslim etmesi ispat kolaylığı sağlayacaktır. 2. Kiraya Verenin Erken Tahliye Sebebiyle Uğradığı Zararın Tazmini Kiracılar, çeşitli sebeplerle henüz kira sözleşmesi bitmeden taşınmazdan çıkmak istediklerini kiraya verene bildirmekte ve taşınmazı tahliye etmektedirler. Bu durum kiraya veren işyeri sahiplerinin gelir kaybına uğramasına neden olmaktadır. Zira işyerinin süresinden önce tahliye edilmesi nedeniyle kiralanan taşınmaz belirli süre boş kalmakta veya daha düşük bedellere kiralanabilmektedir. Bu durumu göz önünde bulunduran kanun koyucu, kiracıyı erken tahliye sebebiyle kiraya verenin uğradığı zarardan sorumlu tutmuştur. Türk Borçlar Kanunu’nun 325. maddesine göre, işyerinin erken tahliye edilmesi durumunda, kiracının borçları, taşınmazın benzer koşullarda tekrar kiraya verilebileceği makul bir süre için devam eder. Buna göre kiraya veren işyeri sahibinin, erken tahliye nedeniyle kira kaybı alacağı talepli tazminat davası açması mümkündür. Açılacak davada makul sürenin ve kiracının sorumluluğunun kapsamının nasıl belirleneceğinin değerlendirilmesi gerekmektedir. 2.1. Makul Süre Nedir? Kanunda kiracının sorumluluğunun makul bir süre için devam edeceği düzenlenmişse de bu süreden ne anlaşılması gerektiği belirlenmemiştir. Bu nedenle taşınmazın erken tahliye edildiği tarihten itibaren benzer koşullarla yeniden kiralanabileceği makul sürenin tespiti gerekmektedir. Öncelikle ifade etmek isteriz ki, tarafların makul süre konusunda uzlaşma sağlamaları mümkündür. Şayet taraflar kira sözleşmesinde bir makul süre öngörmüş veya erken tahliye sonrası makul süre konusunda anlaşmaya varmışlarsa bu süreye riayet edilmesi gerekir. Ancak tarafların makul süre konusunda anlaşamamaları durumunda makul sürenin tespiti mahkeme tarafından yapılacaktır. Mahkeme, yapacağı keşif ve bilirkişi incelemesiyle makul süreyi tespit edebilir. Makul süre tespit edilirken, işyerinin konumu, özellikleri, benzer niteliklerdeki taşınmazlara duyulan ihtiyaç ile somut olaya özgü diğer hususlar dikkate alınır. Somut olayın özelliklerine göre daha yüksek bir makul süre belirlenmesi mümkün olsa da Yargıtay, makul sürenin ortalama üç ay olduğu kabul etmektedir. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 16.10.2019 Tarihli ve 2018/3415 E., 2019/8030 K. sayılı Kararı “Yerleşmiş Yargıtay uygulamalarına göre kiralanan taşınmazın yeniden kiraya verilebileceği makul sürenin ortalama üç ay olduğu göz önünde bulundurulduğunda; yanılgılı değerlendirme ile yetersiz bilirkişi raporuna göre, davalının 8 aylık 15 gün makul süre kira bedelinden sorumlu tutulması doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.” 2.2. Kiracının Sorumluluğunun Kapsamı Makul süreden sonra belirlenmesi gereken ikinci husus kiracının sorumluluğunun kapsamıdır. Kanunun ilgili hükmünde kiracının borçlarının makul bir süre için devam edeceği düzenlenmişse de kira sözleşmesinden kaynaklanan her borçtan kiracının sorumlu tutulması mümkün değildir. Buna göre kiracının sorumluluğu, kira bedeli ve aidat ücretlerini ödeme borcundan ibarettir. Tahliye gerçekleştiği için, özenle kullanma, komşulara saygı gösterme veya ayıpları kiraya verene bildirme gibi diğer sorumluluklarının devam etmeyeceği söylenebilecektir. Kiracının sorumlu olduğu tazminat tutarı, işyeri erken tahliye edilmeseydi ödenecek olan kira bedeli ve aidat ücretinin makul süre ile çarpımı yoluyla bulunabilecektir. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için bir örnek verilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Örneğin makul süre 3 ay olarak tespit edilmiş ve kira bedeli ile aidatın toplamı aylık 10.000 TL ise kiracının sorumlu olacağı tutar 30.000 TL olacaktır. Her ne kadar kiracının sorumlu olacağı tutarın bu yolla hesaplanması mümkün olsa da bu bedelden birtakım indirimlerin de yapılması gerekmektedir. Öyle ki TBK m.325/2’de kiraya verenin kurtulduğu giderler ile elde ettiği veya elde etmekten kasten kaçındığı gelirlerin kira bedelinden indirileceği düzenlenmiştir. Buna göre kiraya veren, işyerinin tahliyesi nedeniyle birtakım giderlerden kurtulmuşsa örneğin taşınmazın faturalarını kiraya veren öderken, tahliye nedeniyle fatura ödememişse bu bedelin indirilmesi gerekecektir. Kiraya veren, işyerini bir başka kişiye kiralayamamakla birlikte kendisi kullanarak gelir elde etmiş olabilir. Bu durumda da elde ettiği gelirin indirilmesi gerekecektir. Bu noktada önemle belirtmek isteriz ki, kiraya veren, işyerini benzer özelliklerle yeniden kiraya verebilmek için çaba sarf etmelidir. Aksi durumda, kiraya verenin kendisinden beklenen özen ve çabayı göstermemesi nedeniyle sebep olduğu zararı, kiracıdan istemesi mümkün değildir. Kiracının sorumlulukları ile ilgili detaylı bilgi için "İşyeri Kiralarında Uygulanacak Kira Bedelinin Belirlenmesi BK Madde 344" ve "Aidat Bedeli (Konut, Site, İşyeri)" başlıklı yazılarımızı inceleyebilirsiniz. 2.3. Tazminat Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme Kiraya veren tarafından açılacak kira kaybı alacağı talepli tazminat davasında görevli ve yetkili mahkeme, sözleşmenin ifa yerindeki veya kiracının yerleşim yerindeki sulh hukuk mahkemesidir. 3. Kiracının Sorumluluktan Kurtulması Kiracının sorumluluğunun makul bir süre için devam edeceği düzenlenmiş olmakla birlikte, kiracı belirli şartlar altında sorumluluktan kurtulabilmektedir. Öyle ki, erken tahliye eden kiracı, şayet kendisi yerine, kiraya verenin kabul edebileceği niteliklerde ve ödeme gücüne sahip yeni bir kiracı bulursa sorumluluktan kurtulacaktır. Bulunan yeni kiracı, kanunun aradığı niteliklere sahip olmasına rağmen kiraya veren kiracıyı kabul etmeyebilir. Bu durumda da kiracının sorumluluktan kurtulması mümkündür. Zira kiracı, sorumluluktan kurtulmak için üstüne düşeni yapmış ancak kiraya veren yeni bulunan kiracıyı kabul etmemiştir. Excerpt: İşyeri kiralarında, kiracı kiralananı erken geri verdiği takdirde, sözleşmeden doğan borçları, kiralananın benzer koşullarda tekrar kiraya verilebileceği makul bir süre için devam eder. ### Kiracının Tahliye Sebeplerinin Sınırlı Olması – TBK Madde 354 Türk Borçlar Kanunu’nda konut ve çatılı işyeri kiralarına özgü tahliye sebepleri iki ana başlık altında düzenlenmiştir. Bunlar bildirim yoluyla tahliye ve dava yoluyla tahliyedir. Kiracının bildirim yoluyla tahliye edilebilmesi için sözleşmesinin en az on yıldır devam ediyor olması ve TBK m.347’de düzenlenen diğer şartların yerine getirilmesi gerekmektedir. Dava yoluyla tahliye için ise kanunda sayılan hallerin gerçekleşmesi yeterlidir. Ayrıca belirli bir sürenin geçmesi aranmaz. TBK m.354’te yer alan düzenlemeye göre, dava yoluyla tahliye halleri kiracı aleyhine değiştirilemez. Bu yazımızda kiracının dava yoluyla tahliye sebeplerinin sınırlılığı konusu ele alınmıştır. TBK m.354’te dava yoluyla tahliye hallerinin kanunda sayılanlarla sınırlı olduğu ve hükümlerin kiracı aleyhine değiştirilemeyeceği düzenlenmişse de uygulamada farklı tahliye sebeplerinin kararlaştırıldığı görülmektedir. Aynı zamanda kanunda düzenlenen tahliye sebeplerinin şartlarında birtakım değişiklikler yapılması da söz konusu olabilmektedir. Bu noktada yapılan değişikliklerin ve yeni belirlenen tahliye sebeplerinin hukuki durumlarının da değerlendirilmesi gerekecektir. 1. Dava Yoluyla Tahliye Sebepleri Nelerdir? Konut ve çatılı işyeri kiralarına özgü tahliye sebeplerinin bildirim ve dava yoluyla tahliye olmak üzere ikiye ayrıldığını ifade etmiştik. Türk Borçlar Kanunu m. 354 hükmü, yalnızca dava yoluyla tahliye sebeplerinin sınırlı olduğunu ve kiracı aleyhine değiştirilemeyeceğini düzenlemiştir. Buna göre bildirim yoluyla tahliye sebepleri, TBK m. 354’ün uygulama alanının dışındadır. Bu sebeple öncelikle dava yoluyla tahliye sebeplerinin neler olduğunun ortaya konması gerekmektedir. İhtiyaç Nedeniyle Tahliye Kiracının dava yoluyla tahliye edilebileceği ilk durum ihtiyaç sebebiyle tahliyedir. Buna göre kiraya veren (ev/işyeri sahibi) kendisi, eşi, altsoyu, üstsoyu veya kanunen bakmakla yükümlü olduğu diğer kişilerin taşınmaza ihtiyaçları olduğu gerekçesiyle sözleşmeyi feshedebilir. Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için İhtiyaç Nedeniyle Tahliye Davası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Yeniden İnşa veya İmar Nedeniyle Tahliye Taşınmazın yeniden inşası veya imarı amacıyla esaslı onarımı, genişletilmesi ya da değiştirilmesi gerekli ve bu işler sırasında kullanımı imkânsız ise kira sözleşmesi feshedilebilecektir. Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için Yeniden İnşa veya İmar Nedeniyle Tahliye Davası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Yeni Malikin İhtiyacı Nedeniyle TahliyeKira ilişkisinin kurulmasından sonra kiralanan taşınmaz herhangi bir sebeple el değiştirirse, yeni malik kira ilişkisinin tarafı olur. Bununla birlikte yeni malik (yeni ev/işyeri sahibi) kendisi, eşi, altsoyu, üstsoyu veya kanunen bakmakla yükümlü olduğu diğer kişilerin taşınmaza ihtiyaçları olduğu gerekçesiyle sözleşmeyi feshedebilir. Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için Yeni Malikin İhtiyacı Nedeniyle Tahliye Davası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Yazılı Tahliye Taahhüdüne Dayalı Tahliye Kiracının, kiralanan taşınmazı belirli bir tarihte boşaltılmayı taahhüt ettiği belgeye yazılı tahliye taahhüdü denilmektedir. Kiracı, belirtilen tarihte söz konusu taşınmazı boşaltmak zorundadır. Şayet taahhüde rağmen taşınmaz boşaltılmazsa, kiraya veren, taahhüt edilen tarihten başlayarak bir ay içinde icraya başvurmak veya dava açmak suretiyle sözleşmeyi sona erdirebilir. Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için Tahliye Taahhüdüne Dayalı Tahliye Davası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz Kira Bedelinin Ödenmemesi Üzerine İki Haklı İhtar Nedeniyle TahliyeŞayet kiracı, kirayı ödemeyi geciktirmiş veya hiç ödememişse, kiraya veren (ev/işyeri sahibi) yazılı ihtarda bulunarak kiranın ödenmesini talep edebilir. Bu sebeple kiracıya iki haklı ihtar çekilmiş olması ve TBK m. 352’de aranan diğer şartların varlığı halinde kira sözleşmesi dava yoluyla sona erdirilebilecektir. Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için İki Haklı İhtar Nedeniyle Tahliye Davası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz Kiracının veya Eşinin Aynı İlçede Konutunun Bulunması Sebebiyle Tahliye Kiracının veya eşinin aynı ilçe veya belde belediye sınırları içinde oturmaya elverişli bir konutu varsa sözleşmenin feshedilmesi mümkündür. Sözleşmenin bu nedenle feshedilebilmesi için sözleşmenin bitiminden başlayarak bir ay içinde dava açılması gerekmektedir. 2. Yeni Bir Tahliye Sebebi Belirlenebilir Mi? Kira sözleşmesinin dava yoluyla sona erdirilebileceği özel halleri yukarıda açıklamış bulunuyoruz. TBK m.354’te yer alan düzenlemeye göre, dava yoluyla özel tahliye sebepleri kanunda sayılan hallerle sınırlıdır. Diğer bir deyişle kanunda yer almayan bir sebeple kiracının tahliye edilmesi mümkün değildir. Bu noktada önemle ifade etmek isteriz ki, özel sebeplere yenileri eklenemeyeceği gibi var olan sebeplerin şartlarının kiracı aleyhine değiştirilmesi de mümkün değildir. Yargıtay’ın yerleşik içtihatları da bu yöndedir. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nin 19.09.2017 Tarihli ve 2017/4869 E., 2017/12183 K. Sayılı Kararı “Sözleşmenin 13/n maddesinde ‘Taraflar 10 yıllık sözleşme süresinin ilk 5 yıllık kısmının bitimine en geç 1 ay kala diğer tarafa noter kanalı ile ulaştıracakları yazılı fesih bildirimi ile kira sözleşmesini sona erdirmek hakkına haizdirler.’ hükmü yer almaktadır. Davacı tarafından sözleşmenin belirtilen hükmüne göre kiralananın tahliyesi talep edilmiş ise de taşınmazın mağaza olarak kiralandığı, 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'ndaki düzenlemeye göre çatılı işyeri olduğu anlaşılmaktadır. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 347.maddesinde de konut ve çatılı işyeri kiralarında kiraya verenin ancak on yıllık uzama süresi sonunda bildirim yoluyla kira sözleşmesine son verebileceği belirlenmiştir. Aynı Kanun'un 350. ve müteakip maddelerinde ise, kira sözleşmesinin hangi hallerde dava yoluyla sonlandırılacağı; TBK'nun 354. maddesinde ise dava yoluyla kira sözleşmesinin sona erdirilmesine ilişkin hükümlerin kiracı aleyhine değiştirilemeyeceği düzenlenmiştir. Kiralananın niteliği ve tabi olduğu Yasa itibariyle fesih ve tahliye sebepleri sınırlı olup, kanunda yazılı olmayan bir neden sözleşmede yazılı olsa da kiraya verene tek taraflı bildirimle fesih hakkı vermediğinden, Mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde davanın kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.” Yukarıda yer verdiğimiz kararda taraflar, ilk 5 yılın bitimine bir ay kala yazılı fesih bildirimi ile sözleşmenin feshedilebileceğini kararlaştırmışlardır. Her ne kadar taraflar, sözleşmede yeni bir tahliye hali kararlaştırmış olsalar da, TBK m. 354 kapsamında bu yeni halin hukuken geçerliliği bulunmamaktadır. Zira TBK’nın 354. maddesi kiracıyı korumak üzere getirilmiş emredici bir hükümdür ve emredici hükümlerin aksinin kararlaştırılması mümkün değildir. 3. Kiracı Lehine Değişiklik Yapılabilir Mi? Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere tahliye sebeplerinde kiracı aleyhine değişiklik yapılması yasaklanmıştır. Bununla birlikte kiracı lehine olacak şekilde değişiklik yapılması ise mümkündür. Örneğin kiraya verenin (ev/işyeri sahibi) kendisi, eşi, altsoyu, üstsoyu veya kanunen bakmakla yükümlü olduğu diğer kişilerin taşınmaza ihtiyaçları olduğu gerekçesiyle sözleşmeyi feshedebileceğini ifade etmiştik. Şayet taraflar kira sözleşmesinde yalnızca kiraya verenin ihtiyacı olması durumunda sözleşmenin feshedilebileceğini, diğer kişilerin ihtiyaçlarında ise feshedilemeyeceğini kararlaştırmışlarsa bu durum kiracının lehine olacaktır. Zira sözleşmenin ihtiyaç sebebiyle feshedilebileceği haller daralmış olacak ve bu durum kiracıya kanundan daha iyi bir koruma sağlayacaktır. Sonuç olarak kiracı lehine olacak şekilde değişiklik yapılması mümkündür. Konuya İlişkin detaylı bilgi almak için “Kira Sözleşmesinde Değişiklik Yapılabilir mi?” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Excerpt: Dava sebeplerinin sınırlılığı, ‘’ Dava yoluyla kira sözleşmesinin sona erdirilmesine ilişkin hükümler, kiracı aleyhine değiştirilemez.” ### Kiracının Önemli Sebeplerle Tahliyesi – TBK Madde 331 Kira sözleşmesinin süresinden önce sona erdirilebileceği haller kanunda sınırlı sayıda sayılmıştır. Bu hallerden biri de Türk Borçlar Kanunu’nun 331. maddesinde düzenlenen kira sözleşmesinin önemli sebeplerle feshidir. Söz konusu hükme göre, kira ilişkisinin devamını çekilmez hale getiren önemli sebeplerin varlığı halinde kira sözleşmesi, yasal fesih bildirim sürelerine uyularak feshedilebilecektir. Bununla birlikte sözleşmenin süresinden önce feshedilmiş olması, tarafların zarara uğramasına neden olabilmektedir. Bu durumu göz önünde bulunduran kanun koyucu, sözleşmeyi fesheden tarafın tazminat sorumluluğunu düzenlemiştir. Buna göre, hâkim somut olayın koşullarını göz önüne alarak, olağanüstü feshin parasal sonuçlarını karara bağlayacaktır. Table of contents1. Kira Sözleşmesinin Önemli Sebeplerle Olağanüstü Feshin Şartları1.1. Kira Sözleşmesinin Varlığı1.2. Kira İlişkisinin Devamını Çekilmez Hale Getiren Önemli Sebeplerin Varlığı1.3. Yasal Fesih Bildirim Sürelerine Uyulması2. Kira Sözleşmesinin Önemli Sebeplerle Olağanüstü Feshin Sonuçları2.1. Kira Sözleşmesinin Sona Ermesi2.2. Sözleşmeyi Feshedenin Tazminat Sorumluluğu Kira ilişkisini çekilmez hale getiren önemli sebep, objektif bir sebep olabileceği gibi yalnızca taraflar açısından önem arz eden sübjektif bir sebep de olabilir. Kira sözleşmesini feshetmek isteyen taraf, sebebini ortaya koymalı ve bunu karşı tarafa bildirmelidir. Gerçekleştirilen bildirim ile sözleşme tek taraflı olarak feshedilmiş olacaktır. Bununla birlikte, sözleşmenin önemli bir sebeple feshedilmediğini ileri süren karşı tarafın mahkemeye başvurması mümkündür. Bu durumda sözleşmenin kira ilişkisinin devamını çekilmez hale getiren önemli bir sebeple feshedilip edilmediğine hâkim karar verecektir. 1. Kira Sözleşmesinin Önemli Sebeplerle Olağanüstü Feshin Şartları Türk Borçlar Kanunu’nun 331. maddesinde tarafların, kira ilişkisini kendileri için çekilmez hâle getiren önemli sebeplerin varlığı halinde, sözleşmeyi yasal fesih bildirim süresine uyarak feshedebilecekleri düzenlenmiştir. Buna göre, kira sözleşmesinin önemli sebeplerle feshedilebilmesi için, öncelikle taraflar arasında geçerli bir kira sözleşmesi bulunmalıdır. İkinci olarak, sözleşmenin devamını taraflar için çekilmez hale getiren önemli sebepler var olmalıdır. Son olarak ise, sözleşme feshedilirken yasal fesih bildirim sürelerine uyulmalıdır. Aşağıda söz konusu şartların detaylarına değinilmiştir. 1.1. Kira Sözleşmesinin Varlığı Kira sözleşmesinin önemli sebeplerle feshedilebilmesi için öncelikle taraflar arasında geçerli bir kira sözleşmesi var olmalıdır. Bu noktada kira sözleşmesinin tanımının ve unsurlarının ortaya konulması gerekmektedir. Kira sözleşmesi TBK m. 299’da tanımlanmıştır. Bu tanıma göre kira sözleşmesi, kiralanan şeyin kullanılmasının ve ondan yararlanılmasının kiracıya bırakıldığı, kiracının da buna karşılık kararlaştırılan kira bedelini ödemeyi üstlendiği sözleşmedir. Kanunda yer alan tanıma göre, kiraya veren (ev/işyeri sahibi) kiralananı kiracının kullanımına bırakmalıdır. Kiracı ise bunun karşılığında kararlaştırılan kira bedelini ödemekle yükümlüdür. Kira sözleşmesinin kuruluşu herhangi bir şekil şartına tabi olmayıp yazılı veya sözlü olarak yapılması mümkündür. Ayrıca kira sözleşmesi, belirli bir süre için yapılabileceği gibi belirli olmayan bir süre için de yapılabilir. TBK m. 331 kapsamında kira sözleşmesinin önemli sebeple feshedilebilmesi için sözleşmenin belirli veya belirsiz süreli olması herhangi bir fark yaratmamaktadır. Aynı şekilde sözleşmenin konut veya işyeri gibi taşınmaz kirasına ilişkin olması mümkün olduğu gibi araç gibi taşınır kirasına ilişkin olması da mümkündür. 1.2. Kira İlişkisinin Devamını Çekilmez Hale Getiren Önemli Sebeplerin Varlığı Kira sözleşmesinin önemli sebeplerle feshedilebilmesi için, kira ilişkisinin devamını çekilmez hale getiren önemli bir sebebin varlığı gerekmektedir. Bu sebep herkes için önem arz eden objektif bir sebep olabileceği gibi yalnızca taraflar açısından önem arz eden sübjektif bir sebep de olabilir. Örneğin, savaş, doğal afet veya ekonomik kriz gibi herkes açısından önemli sayılabilecek olaylar objektif önemli sebep olarak kabul edilebilir. Bununla birlikte, kiracının beklenmedik şekilde başka bir şehre tayininin çıkması yalnızca o kiracı bakımından önemli sebep teşkil eden sübjektif bir nedendir. Bu noktada dikkate alınması gereken, önemli sebebin kira ilişkisinin devamını taraflar için çekilmez hale getirip getirmediğidir. Sözleşmeyi önemli bir sebebe dayalı olarak feshetmek isteyen taraf, söz konusu sebebi ortaya koymalıdır. Yargıtay’ın yerleşik içtihatları da bu yöndedir. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 27.10.2015 Tarihli ve 2015/7331 E., 2015/9163 K. Sayılı Kararı “Önemli sebep kapsamında çekilmezlik, tarafın sözleşmeye katlanamayacağı haldir. Bu duruma örnek olarak kiracı memurun başka bir şehre atanması hali gösterilebilir. Böyle bir durumda, kiracı memur için kira sözleşmesinin devamı, çekilmez bir hal sayılır. Çekilmezlik halinin varlığında, taraflardan her biri, fesih süresine uymak şartıyla sözleşmeyi her zaman için feshetme hakkını kullanabilir. Genel kural niteliğinde olan bu tür fesih hakkı, sözleşme belirli veya belirsiz olsun, konut ve çatılı işyeri kirası dahil her tür kira ilişkisinde kullanılabilir. TBK m.331 de düzenlenen bu fesih türünün kullanılabilmesi için, taraflar arasında akdedilen geçerli bir kira sözleşmesinin varlığı, kira sözleşmesinin devamını tarafları için beklenemez kılan haklı sebeplerin var olması ve haklı sebebe dayanan kiralayan ve kiracının, TBK. m. 329 maddesine göre (üç ay) ve TBK. 330.maddesine göre (üç gün) yasal fesih bildirimi süresine uyarak fesih bildiriminde bulunması gerekmektedir.” Önemle belirtmek gerekir ki, her ne kadar bir taraf önemli bir sebebe dayandığını iddia ediyorsa da karşı tarafın bunu kabul etmesi zorunlu değildir. Öyle ki, sözleşmenin önemli bir sebeple feshedilmediğini ileri süren karşı tarafın mahkemeye başvurması mümkündür. Bu durumda sözleşmenin kira ilişkisinin devamını çekilmez hale getiren önemli bir sebeple feshedilip edilmediğine hâkim karar verecektir. Hâkimin somut olayın özelliklerini dikkate alarak, dürüstlük kuralına göre fesih sebebinin niteliğini tayin etmesi gerekmektedir. Söz konusu önemli sebebin taraflarca öngörülememiş olmalıdır. Şayet taraflar önemli sebebi öngörmüş ve buna rağmen sözleşmeyi akdetmişlerse sözleşmenin bu nedene dayanılarak feshedilmesi mümkün değildir. Örneğin belirli bir süre sonra tayininin çıkacağını bilen kiracının bu sebebe dayanarak sözleşmeyi feshetmesi kabul edilemez. Ancak taraflarca daha önceden öngörülemeyen veya ani gelişen bir durumda sözleşmenin bu sebebe dayalı olarak feshedilmesi mümkün olacaktır. Ayrıca söz konusu önemli sebebin meydana gelmesinde kusuru olan kişinin bu sebebe dayanarak sözleşmeyi feshetmesi hakkın kötüye kullanılması teşkil edecektir. 1.3. Yasal Fesih Bildirim Sürelerine Uyulması Sözleşmenin önemli sebeple feshedilebilmesi için yasal fesih bildirim sürelerine uyulması gerekmektedir. Yasal fesih bildirim süresi taşınmazlarda üç ay, taşınırlarda ise üç gündür. Buna göre, sözleşmeyi önemli sebeple feshetmek isteyen taraf, fesih bildirimde bulunmalı ve fesih bildirim süresinin dolmasını beklemelidir. Zira fesih bildirimi, sözleşmenin derhal sona erdiği anlamına gelmemekte olup feshin sonuç doğurabilmesi için fesih bildirim süresinin tamamlanması gerekmektedir. Kural olarak fesih bildirimi şekle tabi değildir. Ancak konut ve çatılı işyerlerinde fesih bildirimi yazılı yapılmalıdır. Konut ve çatılı işyeri kiralarında fesih bildiriminin yazılı yapılması geçerlilik koşuludur. Diğer bir deyişle yazılı yapılmayan fesih bildirimi geçersizdir. 2. Kira Sözleşmesinin Önemli Sebeplerle Olağanüstü Feshin Sonuçları Kira sözleşmesinin önemli sebeplerle feshedilmesinin iki sonucu vardır. Bu sonuçlardan ilki kira sözleşmesinin sona ermesidir. İkinci sonucu ise, sözleşmeyi fesheden tarafın diğer tarafa tazminat ödemek zorunda olmasıdır. 2.1. Kira Sözleşmesinin Sona Ermesi Kira sözleşmelerinin önemli sebeplerle feshedilmesi halinde fesih bildirim sürelerinin sonunda kira sözleşmesi sona ermiş olur. Buna göre taşınmaz kiralarında fesih bildiriminin karşı tarafa ulaşmasından üç ay sonra, taşınır kiralarında ise üç gün sonra kira sözleşmesi sona erecektir. Kira sözleşmesinin sona ermesi ile birlikte, kiracının kiralananı geri vermesi gerekmektedir. Ancak sözleşmenin önemli sebeple sona erdirilmediği kanaatinde olan kiracı, kiralananı geri vermekten kaçınabilir. Bu durumda gerek kiracı gerekse kiraya veren açacakları tespit davası ile kira sözleşmesinin önemli sebeple feshedilip edilmediğinin tespitini mahkemeden talep edebilirler. Sözleşmenin feshinin önemli bir sebebe dayanıp dayanmadığını mahkeme takdir edecektir. Hâkimin somut olayın özelliklerini dikkate alarak, dürüstlük kuralına göre fesih sebebinin niteliğini tayin etmesi gerekmektedir. 2.2. Sözleşmeyi Feshedenin Tazminat Sorumluluğu Sözleşmenin önemli sebeple feshedilmesi durumunda, sözleşme süresinden önce sona ermiş olacaktır. Sözleşmenin süresinden önce sona ermiş olması, tarafların zarara uğramasına neden olabilmektedir. Bu durumu göz önünde bulunduran kanun koyucu, sözleşmeyi fesheden tarafın tazminat sorumluluğunu düzenlemiştir. Buna göre, hâkim somut olayın koşullarını göz önüne alarak, olağanüstü feshin parasal sonuçlarını karara bağlayacaktır. Ancak her durumda tazminata hükmedilmesi gerekmemektedir. Öyle ki, somut olayın şartları tazminata hükmedilmesini gerektirmiyorsa hâkim tazminata hükmetmeyecektir. Excerpt: Kira sözleşmesinin feshi ve kiracının önemli sebeple tahliyesi için, kira ilişkisinin devamını çekilmez hale getiren önemli bir sebebin varlığı gerekir. ### İşyeri Kiralarında Uygulanacak Kira Bedelinin Belirlenmesi BK Madde 344 İşyeri Kiralarında Uygulanacak Kira Bedelinin Belirlenmesi BK Madde 344Türk Borçlar Kanunu’nun 344. Maddesi, kiracısı tacir ve tüzel kişi olan iş yeri kiralarında ertelenmiş olup, yürürlük tarihi 01.07.2020 olarak belirlenmiştir. Konuya ilişkin giriş makalemize ‘’Canlanan Hükümler: Türk Borçlar Kanunu’nun, Yürürlüğü 8 Yıl Süreyle Ertelenen Hükümleri’’ adresinden erişebilirsiniz. Yazı dizimizin bu kısmında, TBK madde 344 incelenecektir. Kira Bedeli II. BelirlenmesiTürk Borçlar Kanunu’nun 344. Maddesine göre: ‘’ Tarafların yenilenen kira dönemlerinde uygulanacak kira bedeline ilişkin anlaşmaları, bir önceki kira yılında tüketici fiyat endeksindeki oniki aylık ortalamalara göre değişim oranını geçmemek koşuluyla geçerlidir. Bu kural, bir yıldan daha uzun süreli kira sözleşmelerinde de uygulanır. Taraflarca bu konuda bir anlaşma yapılmamışsa, kira bedeli, bir önceki kira yılının tüketici fiyat endeksindeki oniki aylık ortalamalara göre değişim oranını geçmemek koşuluyla hâkim tarafından, kiralananın durumu göz önüne alınarak hakkaniyete göre belirlenir. Taraflarca bu konuda bir anlaşma yapılıp yapılmadığına bakılmaksızın, beş yıldan uzun süreli veya beş yıldan sonra yenilenen kira sözleşmelerinde ve bundan sonraki her beş yılın sonunda, yeni kira yılında uygulanacak kira bedeli, hâkim tarafından tüketici fiyat endeksindeki oniki aylık ortalamalara göre değişim oranı, kiralananın durumu ve emsal kira bedelleri göz önünde tutularak hakkaniyete uygun biçimde belirlenir. Her beş yıldan sonraki kira yılında bu biçimde belirlenen kira bedeli, önceki fıkralarda yer alan ilkelere göre değiştirilebilir. Sözleşmede kira bedeli yabancı para olarak kararlaştırılmışsa 20/2/1930 tarihli ve 1567 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun hükümleri saklı kalmak şartıyla, beş yıl geçmedikçe kira bedelinde değişiklik yapılamaz. Ancak, bu Kanunun, “Aşırı ifa güçlüğü” başlıklı 138 inci maddesi hükmü saklıdır. Beş yıl geçtikten sonra kira bedelinin belirlenmesinde, yabancı paranın değerindeki değişiklikler de göz önünde tutularak üçüncü fıkra hükmü uygulanır.” Bu madde, konut ve çatılı işyeri kira sözleşmelerinde kira bedelinin belirlenmesi amacıyla getirilmiştir. Bu maddede yer alan hükümler, emredici niteliktedir. Bu madde, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren, kira bedelinin belirlenmesine ilişkin hususlarda sınırlayıcı şekilde uygulanacak ve düzenlenen kira sözleşmelerinin, bu maddeye aykırı hükümleri uygulanmayacaktır. Diğer bir anlatımla, tarafların sözleşme serbestisine göre kira bedelini belirleme yetkisi, TBK m.344’teki sınırlar dahilinde mümkündür. Maddenin fıkralarını incelediğimizde: Bu madde, konut ve çatılı işyeri kira sözleşmelerinde kira bedelinin belirlenmesi amacıyla getirilmiştir. Bu maddede yer alan hükümler, emredici niteliktedir. Bu madde, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren, kira bedelinin belirlenmesine ilişkin hususlarda sınırlayıcı şekilde uygulanacak ve düzenlenen kira sözleşmelerinin, bu maddeye aykırı hükümleri uygulanmayacaktır. Diğer bir anlatımla, tarafların sözleşme serbestisine göre kira bedelini belirleme yetkisi, TBK m.344’teki sınırlar dahilinde mümkündür. Maddenin fıkralarını incelediğimizde: 1. Fıkra, kira bedelinin artış oranına ilişkin sınırlama içermektedir. Buna göre taraflar, yenilenen kira dönemi için artış oranı belirlediğinde, bu oran, bir önceki kira yılında TÜFE’deki on iki aylık ortalamalara göre değişim oranını geçemez. Kira artış oranı bu sınırı aşarsa, sınırı aşan oran geçerli olmaz ve üst sınır üzerinden kira artışı gerçekleştirilir. 2. Fıkra, kira sözleşmesinde kira bedeli artışına ilişkin hüküm yer almadığı takdirde uygulanacak artışa ilişkin düzenlemeyi içermektedir. Şayet taraflar, kira sözleşmelerinde kira bedeli artış oranını belirlememişlerse, bu oranın hâkim tarafından belirlenmesi talep edilebilir. Hâkim, kira artış oranını belirlerken kiralananın durumunu dikkate alarak hakkaniyete göre bir belirleme yapacaktır. Her halükarda hâkimin belirleyeceği kira artış oranı da, birinci fıkradaki üst sınırı geçemez. 3. Fıkra, beş yıldan uzun süreli veya beş yıldan sonra yenilenen kira sözleşmelerine hâkimin müdahalesini düzenlemektedir. Hâkim, uzun süren kira sözleşmelerinde kira bedelini ve kira artış oranını rayiç değere göre belirleyecek olup, kira bedelini belirlerken, TÜFE oranıyla sınırlı değildir, bu oran sadece kıstas olarak dikkate alınır. Bu maddenin uygulanabilmesi için, kira sözleşmesinin beş yıldan uzun sürmesi yeterlidir. Taraflar, kira sözleşmelerinde, beş yıldan sonraki yıllar için de kira artış oranını belirlemiş olabilir. Ancak bu halde de taraflar, bu madde uyarınca hâkimden talepte bulunabilecektir. Hâkimin tespitinden sonra, her beş yıldan sonraki kira yılında bu biçimde belirlenen kira bedeli, ılın geçmesinin ardından tekrar TBK m.344/3 ile hâkime başvurulabileceği düzenlenmiştir. 4. Fıkra, yabancı para cinsinden belirlenen kira bedellerinin artışı ve yeniden belirlenmesini düzenlemektedir. Kural olarak, sözleşmede kira bedeli yabancı para olarak kararlaştırılmışsa, beş yıl geçmedikçe kira bedelinde değişiklik yapılamayacaktır. Ancak Türk Parasının Kıymetinin Korunması Hakkında kanun ile TBK madde 138 aşırı ifa güçlüğü hükümleri kapsamındaki şartlar gerçekleşmişse, kira bedelinin uyarlanması davası açılabilecektir. TBK m.344/4’te belirlenen 5 yıllık süre sona erdiğinde ise TBK m.344/3 de yer alan düzenlemeye uygun şekilde yabancı para cinsinden kararlaştırılan kira bedelinin belirlenmesi mümkün olacaktır. Excerpt: Türk Borçlar Kanunu’nun 344. Maddesi, kiracısı tacir ve tüzel kişi olan iş yeri kiralarında ertelenmiş olup, yürürlük tarihi 01.07.2020 olarak belirlenmiştir. Konuya ilişkin giriş makalemize ‘’Canlanan Hükümler: Türk Borçlar Kanunu’nun, Yürürlüğü 8 Yıl Süreyle Ertelenen Hükümleri’’ adresinden erişebilirsiniz. ### Kira Sözleşmesinde Değişiklik Yapılabilir Mi? - TBK Madde 343 Kira sözleşmesi, kiraya verenin bir şeyin kullanılmasını veya ondan yararlanılmasını kiracıya bırakmayı, kiracının da buna karşılık kararlaştırılan kira bedelini ödemeyi üstlendiği sözleşmedir. Kira sözleşmesinin şartları, kanuni sınırlara dikkat etmek koşuluyla taraflarca serbestçe belirlenebilir. Diğer bir deyişle taraflar sözleşmeyi akdederken kira bedelini veya yan edimleri serbestçe belirleyebilirler. Bu doğrultuda kira bedeli dışında depozito belirlemeleri veya birbirlerine yan yükümlülükler getirmeleri mümkündür. Ancak kira sözleşmesi, bir kere akdedildikten sonra sözleşmede değişiklik yapılması belirli şartlara tabi tutulmuştur. Türk Borçlar Kanunu’nun 343. maddesine göre, kira sözleşmelerinde kira bedelinin belirlenmesi dışında, sonradan kiracı aleyhine değişiklik yapılamaz. Table of contents1. Kira Sözleşmesi Kurulurken Dikkat Edilmesi Gerekenler2. Kira Sözleşmesinde Sonradan Yapılabilecek Değişiklikler Nelerdir?2.1. Kira Bedelinde Değişiklik Yapılması2.2. Kira Bedeli Dışındaki Hususlarda Değişiklik Yapılması3. Kiracı Aleyhine Değişiklik Yapılmasının Sonuçları4. Değişikliğin Geçersizliğine İlişkin Tespit Davası4.1.Tespit Davasını Kim Açabilir?4.2. Tespit Davasında Verilecek Karar ve Sonuçları4.3. Tespit Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme TBK m.343’te yer alan hükümden anlaşıldığı üzere kira sözleşmesinde değişiklik yapılması mümkündür ancak bu değişikliğin kiracı aleyhine olmaması gerekir. Bununla birlikte sözleşmede kiracı aleyhine yapılabilecek tek değişiklik kira bedelinin belirlenmesine ilişkindir. Öyle ki, belirli şartlar altında kira bedelinin yeniden belirlenmesi mahkemeden talep edilebilmektedir. Bu durumda mahkemece kira bedelinde artışa karar verilmesi halinde bu durum kiracı aleyhine olsa da geçerlidir. Aşağıda detaylarına değineceğimiz üzere, kira bedeli dışında sonradan kiracı aleyhine yapılan değişiklikler ise, kiracı tarafından kabul edilmiş olsalar dahi geçersizdir. 1. Kira Sözleşmesi Kurulurken Dikkat Edilmesi Gerekenler Kira sözleşmesi kurulurken taraflar geniş bir serbestiye sahiptirler. Öyle ki, sözleşme özgürlüğü kapsamında birçok hususun kira sözleşmesinde belirlenebilmesi mümkündür. Örneğin kira bedeli, depozito, aidatın kim tarafından ödeneceği, kiralanan taşınmazın hangi amaçla kullanılacağı veya sözleşmenin süresi serbestçe belirlenebilecektir. Bununla birlikte kanun koyucu, kiracının korunması için birtakım sınırlar da öngörmüştür. Türk Borçlar Kanunu m.346’da yer alan, kiracı aleyhine düzenleme yasağı uyarınca, kiracıya kira bedeli ve yan giderler dışında başka bir ödeme yükümlülüğü getirilemez. Bu kapsamda, kira bedelinin zamanında ödenmemesi hâlinde ceza koşulu ödeneceğine veya sonraki kira bedellerinin muaccel olacağına ilişkin anlaşmalar geçersizdir. Bu sebeple kira sözleşmesinin geçersizliği ile karşılaşmak istemeyen tarafların ilgili hususlara dikkat etmeleri gerekir. Konu ile ilişkili olarak "Aidat Bedeli (Konut, Site, İşyeri)" ve "Kiracı Aleyhine Cezai Şart Düzenleme Yasağı – TBK Madde 346" başlıklı makalelerimizi inceleyebilirsiniz. Ayrıca TBK’nın 340. maddesi uyarınca konut ve çatılı işyeri kiralarında sözleşmenin kurulması veya sürdürülmesi bir başka sözleşmeye bağlanmışsa bağlantılı sözleşme geçersizdir. Bu doğrultuda bağlantılı sözleşmenin geçersiz sayılabilmesi için kiracının yararına olmaması ve kiralananın kullanımıyla doğrudan ilişki içerisinde bulunmaması gerekir. Bununla birlikte kiralananın kullanımına ilişkin olmasına rağmen kiracıya dayatılan birtakım sözleşmelerin mahkemelerce geçersiz kabul edildiği görülmektedir. Bu noktada geçersiz sayılan sözleşme kira sözleşmesi olmayıp kira sözleşmesi ile bağlantılı olan diğer sözleşmedir. Taraflar kira sözleşmesi yanında bağlantılı sözleşme yapmak istiyorlarsa, bağlantılı sözleşme kanunda aranan şartlara uygun olmalıdır. Bahsi geçen "bağlantılı sözleşme (ek sözleşme)" ile ilgili detaylı bilgi için "Kiracı Aleyhine Kira Sözleşmesine Ek Sözleşme Yapma Yasağı – TBK Madde 340" başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Kira Sözleşmesinde Sonradan Yapılabilecek Değişiklikler Nelerdir? Yukarıda da açıkladığımız üzere, kira sözleşmesi kurulurken taraflar geniş bir serbestiye sahiptirler. Ancak sözleşmenin kurulması aşamasındaki geniş serbesti, sözleşme kurulduktan sonra yerini katı kurallara bırakır. Öyle ki TBK’nın 343. maddesinde, kira bedelinin belirlenmesi dışında sonradan kiracı aleyhine değişiklik yapılamayacağı düzenlenmiştir. Yani kira sözleşmesinde belirlenmiş olan kiralananın kullanım amacı, sözleşmenin süresi, kiracıya getirilen yan yükümlülükler gibi hususlar sonradan kiracı aleyhine olacak şekilde değiştirilemez. Bu düzenlemenin daha iyi anlaşılabilmesi için sık karşılaşılan örnekler üzerinden değerlendirmelerde bulunmayı uygun görüyoruz. 2.1. Kira Bedelinde Değişiklik Yapılması Kanun koyucu kiracı aleyhine yapılabilecek tek değişikliğin kira bedeline ilişkin olduğunu kabul etmiştir. Öyle ki, kira bedeli dışında kiracı aleyhine değişiklik yapılması mümkün değildir. Bu noktada kira bedelinde hangi şartlarda değişiklik yapılabileceğinin belirlenmesi gerekir. Kira sözleşmesi kurulurken taraflar, kira bedelini serbestçe belirleyebilirler. Ancak kiracının korunması ve hakkaniyetin gözetilmesi amacıyla kira artış oranında bir üst sınır öngörülmüştür. Buna göre kira artış oranı, tüketici fiyat endeksindeki on iki aylık ortalamalara göre değişim oranını geçemeyecektir. Taraflar yeni dönemde uygulanacak kira bedelini de, kanuni sınırı geçmemek üzere serbestçe belirleyebilirler. Bununla birlikte tarafların artış oranında anlaşamaması durumunda, kira bedelinin mahkemece tespit edilmesi gerekecektir. Kira bedelinin mahkeme tarafından belirlenmesinin talep edildiği davaya kira tespit davası denilmektedir. Kira tespit davasının, kira bedelinin emsal kiralar düzeyinde yeniden belirlenmesi talebiyle açılması da mümkündür. Böyle bir durumda gerek kiracı gerekse kiraya veren (ev/işyeri sahibi) kira bedelinin mahkemece belirlenmesini talep edebilirler. Bu noktada önemle belirtmek gerekir ki, kira tespit davası yalnızca konut ve çatılı işyeri kiralarında açılabilmektedir. Gerek taraflarca gerekse kira tespit davasında, yeni dönemdeki kira bedeli belirlenirken kiracı aleyhine olacak şekilde kira bedelinde artış öngörülmesi mümkündür. Bu durum kiracı aleyhine değişiklik yapılamayacağı hükmünün istisnasını oluşturmaktadır. Kira bedelinin yeniden düzenlenmesi ile ilgili "Kira Tespit Davası" başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2.2. Kira Bedeli Dışındaki Hususlarda Değişiklik Yapılması Taraflar kira sözleşmesinde, kiralananın kullanımı ile ilgili olmak şartıyla çeşitli haklar ve yükümlülükler düzenleyebilirler. Bu noktada kiralananın kullanım amacı, sözleşmenin süresi veya kiracıya getirilen yan yükümlülükler gibi hususların sözleşmede belirlenmesi mümkündür. Bununla birlikte TBK m. 343’te, taraflarca kararlaştırılan bu hak ve yükümlülüklerde sonradan kiracı aleyhine değişiklik yapılması yasaklanmıştır. Aşağıda anlatacağımız hususlar, kira bedeli dışında sözleşmede belirlenmiş diğer tüm düzenlemeler için geçerlidir. Bununla birlikte konunun daha net anlaşılması amacıyla uygulamada daha sık karşılaşılan kiralanan taşınmazın kullanım amacına ilişkin sınırlamalar esas alınmıştır. Uygulamada genellikle işyeri kiralarında taşınmazın belirli işler için kullanılamayacağının kararlaştırıldığı görülmektedir. Örneğin sözleşmede, kiralanan taşınmazın lokanta olarak kullanılamayacağına ilişkin bir düzenleme bulunabilir. Kira sözleşmesi kurulurken kullanım amacına ilişkin bu tarz sınırlamaların yapılması mümkündür. Ancak sözleşme kurulduktan sonra kullanım amacına ilişkin düzenlemenin değiştirilebilmesi için, yeni düzenlemenin TBK m. 343’e uygun olması gerekir. Buna göre ikili bir ayrım yapılması icap etmektedir. Yeni Düzenlemenin Kiracı Lehine Olması Şayet yeni düzenleme kiracı lehineyse değişikliğin yapılması mümkündür. Örneğin taşınmazın lokanta olarak kullanılamayacağına ilişkin hüküm, yapılan değişiklikle kaldırılmış olabilir. Bir sınırlamanın kaldırılmış olması şüphesiz ki, kiracı lehine olan bir durumdur. Bununla birlikte kiracı lehine olan yeni düzenlemenin illa ki bir sınırlamanın tamamen ortadan kaldırılması şeklinde olması gerekmez. Bir sınırlama kaldırılırken yerine kiracının daha lehine olacak şekilde farklı bir yükümlülüğün getirilmesi de mümkündür. Örneğin sınırlamanın kaldırılmasının yanında taşınmazın lokanta olarak kullanılması durumunda öncesinde kiraya verene haber verilmesi yükümlülüğünün getirilmesi de kararlaştırılabilir. Zira kiracı açısından ağır bir sınırlama kaldırılmış ve yalnızca bildirim yükümlülüğü getirilmiştir. Sonuç olarak sözleşmede yer alan hükmün taraflarca sonradan değiştirilmesi kiracı aleyhine olmadığı sürece geçerlidir. Her somut olayda yapılan değişikliğin lehe mi aleyhe mi olduğunun değerlendirilmesi icap edecektir. Yeni Düzenlemenin Kiracı Aleyhine Olması Şayet yeni düzenleme kiracı aleyhine ise değişikliğin yapılması mümkün değildir. Örneğin yapılan değişiklikle taşınmazın lokanta olarak kullanılamayacağına ilişkin sınırlamanın yanında market olarak da kullanılamayacağına ilişkin yeni bir sınırlama getirilmiş olabilir. Yeni bir sınırlamanın getirilmiş olması, şüphesiz ki kiracı aleyhine olacaktır. Bu nedenle ilgili düzenlemenin geçerli kabul edilmesi mümkün değildir. 3. Kiracı Aleyhine Değişiklik Yapılmasının Sonuçları Her ne kadar kanunda kiracı aleyhine değişiklik yapılması yasaklanmışsa da, yasağa rağmen değişiklik yapılması söz konusu olabilir. Bu durumda yapılan değişikliğin ve bunun kira sözleşmesine etkisinin değerlendirilmesi gerekmektedir. TBK m. 343’te yer alan düzenlemenin nisbi emredici nitelikte olduğu kabul edilmektedir. Buna göre, şayet taraflar yasağa aykırı olacak şekilde bir değişiklik yapmışlarsa, yapılan değişiklik geçersiz olacak ancak kira sözleşmesi geçerliliğini koruyacaktır. Bu noktada kiracının ilgili değişikliği kabul etmiş olması da sonucu değiştirmeyecektir. Kiraya verenin, değişikliğin kiracı tarafından kabul edildiğini ileri sürerek hak iddia etmesi mümkün değildir. 4. Değişikliğin Geçersizliğine İlişkin Tespit Davası 4.1.Tespit Davasını Kim Açabilir? Kiracı aleyhine yapılan değişikliğin geçersizliği doğrudan kanunun hükmünden doğmaktadır. Şayet taraflar düzenlemenin akıbeti konusunda bir uzlaşmaya varamazlarsa bu uyuşmazlığın mahkemece çözümlenmesi gerekmektedir. Bu noktada değişikliğin geçersiz olduğunu iddia eden taraf, açacağı bir tespit davası ile düzenlemenin geçersizliğinin tespitini mahkemeden talep edebilir. 4.2. Tespit Davasında Verilecek Karar ve Sonuçları Açılacak davada hâkim, tarafların iddialarını ve kira sözleşmesinde yapılan değişikliği değerlendirerek bir karara varacaktır. Şayet hâkim, sözleşmede yapılan değişikliğin kiracı aleyhine olduğuna kanaat getirirse, düzenlemenin geçersizliğini tespit edecektir. Bununla birlikte sözleşmede yapılan değişikliğin kiracı lehine olduğu kanaatine varılırsa, davanın reddine hükmedilecektir. 4.3. Tespit Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme Tespit davasında görevli ve yetkili mahkeme, sözleşmenin ifa yerindeki veya davalının yerleşim yerindeki sulh hukuk mahkemesidir. Excerpt: Türk Borçlar Kanunu’nun 343. Maddesi gereğince kira sözleşmelerinde kira bedelinin belirlenmesi dışında, sonradan kiracı aleyhine değişiklik yapılamaz. ### İşyeri Kira Sözleşmesi Devir Edilebilir Mi? Gündelik hayatta işyerlerinin camlarına veya dükkanların vitrinlerine “devren kiralık” yazısının asıldığı görülmektedir. Uygulamada çok sık karşılaşılan bu ifade ile bir işyerinin içindeki eşyalar ile birlikte yeni bir kiracıya devredilmesi kastedilmektedir. Devir işleminin, ticari işletmenin devri yoluyla yapılması mümkün olduğu gibi, kira sözleşmesinin devredilmesi yoluyla yapılması da mümkündür. Peki, kira sözleşmesini devretmek isteyen kiracı tam olarak ne yapmalı ve nelere dikkat etmelidir? Bu sorunun cevabını aradığımız yazımızda, işyerini devretmek isteyen kiracıların nasıl bir yol izlenmesi gerektiği ele alınmıştır. Table of contents1. Kira Sözleşmesi Nasıl Devredilir?1.1. Kira Sözleşmesinin Varlığı1.2. Devreden ve Devralan Kiracının Sözleşmenin Devri Konusunda Anlaşmaları1.3. Kiraya Verenin Sözleşmenin Devrine Yazılı Onay Vermesi2. Kiraya Veren Onay Vermezse Ne Yapılabilir?2.1. Davayı Kim Açabilir?2.2. Dava Ne Zaman Açılabilir?2.3. Görevli ve Yetkili Mahkeme3. Kira Sözleşmesinin Devrinin Sonuçları3.1. Kiracının Değişmesi3.2. Devreden Kiracının Borçtan Sorumluluğu Türk Borçlar Kanunu’nun 323. maddesine göre, kira sözleşmesinin devredilebilmesi için en önemli şart, mal sahibinin yazılı onayının alınmasıdır. Buna göre mal sahibi onay vermedikçe kira sözleşmesinin devredilmesi mümkün değildir. Kural bu olmakla birlikte, dükkan sahibinin onay vermekten kaçınabilmesi için haklı bir sebebinin olması gerekir. Şayet dükkan sahibi haklı bir sebep yokken onay vermemişse, kiracının mahkemeye başvurarak kira sözleşmesini devretmesi mümkündür. Kira sözleşmesinin devredilmesiyle birlikte yeni kiracı, önceki kiracının yerini alacak ve sözleşme aynı koşullarda devam edecektir. 1. Kira Sözleşmesi Nasıl Devredilir? Türk Borçlar Kanunu’nun 323. maddesine göre, kira sözleşmesinin devri üç şarta tabi tutulmuştur. Buna göre, kira sözleşmesinin devredilebilmesi için, öncelikle taraflar arasında geçerli bir kira sözleşmesi bulunmalıdır. İkinci olarak devreden ve devralan kiracının kira sözleşmesinin devri konusunda anlaşmaları gerekmektedir. Son olarak ise, mal sahibi sözleşmenin devrine yazılı onay vermelidir. Aşağıda söz konusu şartların detaylarına değinilmiştir. 1.1. Kira Sözleşmesinin Varlığı Kira sözleşmesinin devredilebilmesi için öncelikle taraflar arasında geçerli bir kira sözleşmesi bulunmalıdır. Bu noktada kira sözleşmesinin tanımının ve unsurlarının ortaya konulması gerekmektedir. Kanundaki tanıma göre kira sözleşmesi, kiraya verenin bir şeyin kullanılmasını veya ondan yararlanılmasını kiracıya bırakmayı, kiracının da buna karşılık kararlaştırılan kira bedelini ödemeyi üstlendiği sözleşmedir. Kira sözleşmesinin kuruluşu herhangi bir şekil şartına tabi olmayıp yazılı veya sözlü olarak yapılması mümkündür. Ayrıca kira sözleşmesi, belirli bir süre için yapılabileceği gibi belirli olmayan bir süre için de yapılabilir. TBK m. 323 kapsamında kira sözleşmesinin devredilmesi için sözleşmenin belirli veya belirsiz süreli olması herhangi bir fark yaratmamaktadır. Önemli olan kira sözleşmesinin devredildiği tarihte sona ermemiş ve hukuken geçerli olmasıdır. 1.2. Devreden ve Devralan Kiracının Sözleşmenin Devri Konusunda Anlaşmaları Kira sözleşmesinin devredilebilmesi için devreden ve devralan kiracıların sözleşmenin devri konusunda anlaşmaları gerekmektedir. Bu anlaşma devreden ve devralan kiracı arasında akdedilecek bir sözleşme şeklinde olabileceği gibi, işyeri sahibinin de dâhil olduğu üç taraflı bir sözleşme şeklinde de olabilir. Şayet yalnızca devreden ve devralan kiracılar arasında bir sözleşme akdedilmişse, işyeri sahibinin ayrıca yazılı onayının alınması gerekecektir. Ancak işyeri sahibinin de dâhil olduğu üç taraflı bir sözleşme akdedildiği takdirde, mal sahibinin ayrıca yazılı rıza vermesi zorunluluğu bulunmamaktadır. Zira, mal sahibi söz konusu sözleşmeyi imzalayarak devir işlemine yazılı olarak onay vermiş olacaktır. 1.3. Kiraya Verenin Sözleşmenin Devrine Yazılı Onay Vermesi Kira sözleşmesinin devredilebilmesi için kiraya verenin yani mal sahibinin yazılı onayı gerekmektedir. Yazılı onay verilmediği sürece, kira ilişkisi devredilemez. Bununla birlikte işyeri kiralarında, haklı bir neden olmadıkça rıza verilmesi zorunludur. Öyle ki, rıza verilmediği takdirde, haklı bir nedenin bulunmadığını iddia eden kiracının, sözleşmenin devrine onay verilmesi için mahkemeye başvurması mümkündür. Kiraya verenin irade açıklaması yerine geçmek üzere açılacak bir eda davası ile kira sözleşmesi devredilebilecektir. Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere, kira sözleşmesinin devri üç tarafın da katılımıyla akdedilecek yeni bir sözleşme yoluyla yapılmışsa, kiraya verenin ayrıca yazılı onay vermesi gerekmemektedir. Zira, kiraya veren söz konusu sözleşmeyi imzalayarak devir işlemine yazılı olarak rıza vermiş olacaktır. 2. Kiraya Veren Onay Vermezse Ne Yapılabilir? Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere, kira sözleşmesinin devredilebilmesi için mal sahibinin yazılı onayının alınması gerekmektedir. Buna göre mal sahibi onay vermedikçe kira sözleşmesinin devredilmesi mümkün değildir. Bununla birlikte dükkan sahibinin onay vermekten kaçınabilmesi için haklı bir sebebinin olması gerekir. Bu nedenle şayet dükkan sahibi haklı bir sebebe dayanmaksızın onay vermezse, kiracının açacağı bir dava ile mahkemeden devre izin verilmesini talep etmesi mümkündür. Mahkeme yapacağı yargılamada somut olayın şartlarını ve kiraya verenin onay vermeme sebeplerini değerlendirerek bir karar verecektir. Mahkemenin vereceği karar, onay yerine geçecek ve kira sözleşmesi devredilebilecektir. Kira sözleşmesinin devredilmesiyle birlikte yeni kiracı, önceki kiracının yerini alacak ve sözleşme aynı koşullarda devam edecektir. 2.1. Davayı Kim Açabilir? Yazılı onay verilmesi talebiyle açılacak davanın, kira sözleşmesini devretmek isteyen kiracı tarafından açılması mümkündür. Zira kiracının kira sözleşmesinin devredilmesi açısından hukuki menfaatinin bulunduğu kabul edilmektedir. 2.2. Dava Ne Zaman Açılabilir? Kural olarak davanın kira sözleşmesi sona erene kadar her zaman açılması mümkündür. Zira kira sözleşmesi sonra erdikten sonra ortada devredilecek bir sözleşme kalmayacağı için devir talebiyle bir dava açılması da söz konusu olmayacaktır. 2.3. Görevli ve Yetkili Mahkeme Onay davasında görevli ve yetkili mahkeme, sözleşmenin ifa yerindeki veya kiraya verenin yerleşim yerindeki sulh hukuk mahkemesidir. 3. Kira Sözleşmesinin Devrinin Sonuçları TBK’nın 323. maddesinde sayılan şartların sağlanması durumunda, sözleşme devredilebilecektir. Kira sözleşmesinin devrinin iki sonucu vardır. Birinci sonuç, kira sözleşmesinde kiracının değişmesidir. İkinci sonuç ise, devreden kiracının, belirli bir süre için devralanla birlikte sorumlu olmasıdır. 3.1. Kiracının Değişmesi Kira sözleşmesinin devredilmesinin en önemli sonucu kiracının değişmesidir. Buna göre kira ilişkisinin devrinde, sözleşme taraf değişikliğine uğramakta ancak kira ilişkisi devam etmektedir. Taraf değişikliğinin bir sonucu olarak, devreden kiracının kira ilişkisinden dolayı sahip olduğu tüm hak ve borçlar devralan kiracıya geçer. Başka bir anlatımla, yeni kiracı sözleşmede kararlaştırılmış kira bedeli ve diğer yan borçlardan sorumlu hale gelirken aynı zamanda kiralananı kullanma hakkını elde eder. Devreden kiracı ise, sözleşmenin devredildiği tarihten itibaren kiralananı kullanma hakkını kaybedecektir. Bununla birlikte kira ilişkisinin, üç taraf arasında akdedilecek yeni bir sözleşme ile devredilmesi de mümkündür. Bu şekilde üç taraflı bir sözleşme akdedildiği takdirde taraflar kira sözleşmesinde yeni şartlar kararlaştırabilirler. Bu durumda kararlaştırılan yeni şartların uygulanması gerekecektir. Sonuç olarak kiraya veren ile devralan kiracı arasında ayrıca bir sözleşme yapılmaz ise, mevcut kira sözleşmesi uygulanmaya devam edecektir. Öyle ki, sözleşmede kararlaştırılan kullanım amacı, tarzı ve kira sözleşmesinin süresi gibi mevcut sözleşmedeki şartlar değişmeden geçerliliğini koruyacaktır. Ancak taraflar yeni bir sözleşme akdederlerse yeni sözleşmedeki hükümlerin uygulanması icap edecektir. 3.2. Devreden Kiracının Borçtan Sorumluluğu TBK’nın 323. maddesine göre kira sözleşmesinin devredilmesi ile birlikte devreden kiracı, kira ilişkisinden kaynaklanan borçlarından kurtulur. Ancak kanunda buna bir istisna getirilmiştir. Öyle ki, işyeri kiralarında devreden kiracı, kira sözleşmesinin bitimine kadar ve en fazla iki yıl süreyle devralanla birlikte müteselsilen sorumlu olmaya devam edecektir. Bu hükme göre, şayet kira sözleşmesi devirden itibaren iki yıldan daha kısa sürerse devreden kiracının sorumluluğu kira sözleşmesi süresince olacaktır. Ancak kira sözleşmesi devirden itibaren iki yıldan daha uzun sürerse devreden kiracının sorumluluğu iki yılla sınırlıdır. Bu durumu bir örnekle açıklamak isteriz. Örneğin kira sözleşmesinin 01.01.2022 tarihinde devredildiğini düşünelim. Bu durumda ikili bir ayrım yapılmalıdır. Şayet kira sözleşmesi 01.01.2027 tarihine kadar sürmüşse devreden kiracı sadece 2 yıl için borçlardan sorumlu olacaktır. Buna göre devreden kiracının sorumluluğu 01.01.2024 tarihinde sona erer. Şayet kira sözleşmesi 01.01.2023 tarihine kadar sürmüşse devreden kiracının sorumluluğu kira sözleşmesi süresiyle sınırlı olacaktır. Buna göre devreden kiracının sorumluluğu 01.01.2023 tarihinde sona erer. Bu düzenleme kapsamında devreden kiracı, kira sözleşmesinden doğan her türlü borçtan sorumludur. Örneğin, kira bedelinin yeni kiracı tarafından ödenmemesi durumunda kiraya veren işyeri sahibi, devreden kiracıdan ödemenin yapılmasını talep edebilecektir. Ayrıca devreden kiracı, kira bedeli dışında kararlaştırılan yan borçlardan da sorumlu tutulabilecektir. Örneğin aidatın ödenmesi kiracının sorumluluk alanına bırakıldığı durumda, devreden kiracı aidatın ödenmemesinden dolayı sorumlu tutulabilecektir. Bununla birlikte, kira sözleşmesi ile bağlantılı olarak akdedilen sözleşmelerden doğan borçlardan devreden kiracının sorumlu tutulması mümkün değildir. Uygulamada özellikle, bir işyerinin kiralanmasının belirli yerlerden hizmet ve mal alınması şartına bağlandığı görülmektedir. Bu tarz bağlantılı sözleşmeler, TBK m. 340 kapsamında kural olarak geçersizdir. Ancak geçerli kabul edildikleri durumlarda dahi devreden kiracının bu sözleşmelerden dolayı sorumlu tutulması mümkün değildir. Zira, devir için öngörülen sorumluluk hali kira sözleşmesi ile sınırlıdır. Excerpt: İşyeri kira sözleşmelerinin için kiraya verenin yazılı onayı gerekmekte olup, haklı bir neden olmadıkça rıza verilmesi zorunludur. ### İşyeri Kira Sözleşmelerine İlişkin Yeni Hükümler 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bununla birlikte kiracısı tacir veya tüzel kişi olan işyeri kiralarında, işyeri kira sözleşmelerine ilişkin yeni hükümlerin yürürlük tarihi 01.07.2020 olarak belirlenmiştir. Erteleme döneminde meydana gelen uyuşmazlıklarda öncelikle taraflar arasındaki kira sözleşmesi hükümlerinin uygulanacağı, sözleşmede hüküm bulunmadığı takdirde ise eski Borçlar Kanunu’nun tatbik olunacağı düzenlenmiştir. Buna göre, söz konusu hükümlerin uygulama alanına giren uyuşmazlıklarda yürürlük tarihlerinin dikkate alınması ve önceki kanun ile yeni düzenlemelerin bir arada değerlendirilmesi gerekmektedir. Zira erteleme dönemi 01.07.2020 tarihinde sona ermiş olsa da bu dönemde meydana gelen uyuşmazlıkların çözümünde halen eski düzenlemelerin uygulama alanı bulması mümkündür. Erteleme hükmü uyarınca Türk Borçlar Kanunu’nun 323, 325, 331, 340, 342, 343, 344, 346 ve 354 üncü maddeleri 01.07.2012 tarihinden itibaren 8 yıl süreyle uygulanmayacaktır. Buna göre söz konusu maddelerin yürürlük tarihi olan 01.07.2020 tarihine kadar meydana gelen uyuşmazlıklarda öncelikle taraflar arasındaki kira sözleşmesi hükümleri uygulanacaktır. Bununla birlikte sözleşmede hüküm bulunmaması durumunda ise mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun uygulama alanı bulacağı söylenebilecektir. 1. Ertelemenin Şartları Nelerdir? 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK)’nun çeşitli maddelerinin yürürlük tarihini erteleyen hüküm, 6217 sayılı Kanun’un Geçici 2. maddesinde yer almaktadır. Kanaatimizce ertelenen TBK hükümlerinin kapsamının belirlenebilmesi için ertelemenin hangi şartlara tabi olduğunun anlaşılması gerekmektedir. Buna göre ilgili hükme aşağıda yer verilmiştir; “Kiracının Türk Ticaret Kanununda tacir olarak sayılan kişiler ile özel hukuk ve kamu hukuku tüzel kişileri olduğu işyeri kiralarında, 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun 323, 325, 331, 340, 342, 343, 344, 346 ve 354 üncü maddeleri 1/7/2012 tarihinden itibaren 8 yıl süreyle uygulanmaz. Bu halde, kira sözleşmelerinde bu maddelerde belirtilmiş olan konulara ilişkin olarak sözleşme serbestisi gereği kira sözleşmesi hükümleri tatbik olunur. Kira sözleşmelerinde hüküm olmayan hallerde mülga Borçlar Kanunu hükümleri uygulanır.” Yukarıda yer alan hükümden de görüleceği üzere, ertelemenin söz konusu olabilmesi için iki şart söz konusudur. İlk şart kira sözleşmesinin işyeri kirasına ilişkin olmasıdır. İkinci şart ise, bu sözleşmenin kiracısının Türk Ticaret Kanunu’nda tacir olarak sayılan kişiler ile özel hukuk ve kamu hukuku tüzel kişilerinden birisi olmasıdır. Bu noktada kanunda aranan şartların değerlendirilmesi gerekmektedir. İşyeri Kirası Nedir?İşyeri, mesleki veya ticari faaliyetlerin yürütüldüğü yere verilen isimdir. Buna göre, bir kişi mesleki veya ticari faaliyetlerini yürütmek adına bir yer kiralarsa işyeri kirasından söz edilebilecektir. Bu noktada önemle belirtmek gerekir ki, Türk Borçlar Kanunu işyerlerini çatılı olup olmamasına göre ikiye ayırmış ve farklı hükümlere tabi tutmuştur. Ancak erteleme hükmünde böyle bir ayrım yapılmadığı görülmektedir. Dolayısıyla ertelemenin çatılı olsun olmasın her türlü işyerini kapsadığı söylenebilecektir. Tacir ve Tacir Sayılanlar Kimlerdir?Tacir ve tacir sayılan kişiler, Türk Ticaret Kanunu’nun 12. maddesi ve devamı hükümlerde sayılmıştır. Buna göre; “Bir ticari işletmeyi, kısmen de olsa, kendi adına işleten kişiye tacir denir. Bir ticari işletmeyi kurup açtığını, sirküler, gazete, radyo, televizyon ve diğer ilan araçlarıyla halka bildirmiş veya işletmesini ticaret siciline tescil ettirerek durumu ilan etmiş olan kimse, fiilen işletmeye başlamamış olsa bile tacir sayılır.” İşyeri kirasının kiracısı, tacir veya tacir sayılan bir kişi olduğu takdirde erteleme hükümlerinin uygulanması mümkündür. Özel Hukuk ve Kamu Hukuku Tüzel Kişileri Kimlerdir?Özel hukuk tüzel kişileri; ticaret şirketleri, dernekler ve vakıflardır. Bununla birlikte tüzel kişiliği bulunmayan adi ortaklıkların erteleme hükmünden yararlanması mümkün değildir. Benzer şekilde tacir olmayan diğer gerçek kişilerin de erteleme kapsamında yer almadığı söylenebilecektir. Kamu tüzel kişileri; il özel idareleri, belediyeler ve üniversiteler ile kuruluş kanunlarında kamu tüzel kişisi oldukları belirtilen diğer kurumlardır. Söz konusu kamu tüzel kişileri, kiracı olarak işyeri kirası akdetmeleri halinde erteleme hükümlerinden yararlanabileceklerdir. Sonuç olarak, yukarıda açıkladığımız kişilerin kiracı olarak işyeri kira sözleşmesi akdetmeleri halinde, erteleme hükmünün kapsamında kaldıkları kabul edilebilecektir. Buna göre söz konusu hükümler, erteleme dönemi boyunca meydana gelen uyuşmazlıklarda uygulanamayacaktır. 2. Ertelemenin Uyuşmazlıklara Etkisi Nedir? Ertelenen hükümlerin uygulama alanına giren uyuşmazlıklarda, yürürlük tarihlerinin dikkate alınması ve buna göre bir değerlendirme yapılması gerekmektedir. Öyle ki, meydana gelen bir uyuşmazlığa kural olarak meydana geldiği tarihte yürürlükte olan kanunlar uygulanacaktır. Şayet uyuşmazlık, erteleme döneminde meydana gelmişse, öncelikle sözleşme hükümleri, sözleşmede düzenleme bulunmadığı takdirde ise mülga Borçlar Kanunu uygulanabilecektir. Bununla birlikte Türk Borçlar Kanunu’nun yeni hükümlerinin ilgili uyuşmazlığa uygulanması mümkün değildir. Yargıtay’ın yerleşik içtihatları da bu yöndedir. Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 16.02.2021 Tarihli ve 2021/1059 E., 2021/1637 K. Sayılı Kararı “Davada dayanılan ve hükme esas alınan 01.09.2013 başlangıç tarihli ve 2 yıl süreli kira sözleşmesi konusunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır. Kira sözleşmesinin Özel Şartlar başlıklı bölümünün 3. maddesinde '' ... Kira bedellerinin vadesinden sonraki 5 gün içerisinde ödenmemesi durumunda kira bedellerinin tamamının muaccel olacağı” kararlaştırılmıştır. 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanun'unun 346.maddesinin ikinci cümlesi, kira sözleşmelerine konulan muacceliyet şartlarını geçersiz kılmış ise de, iş bu davada kiralanan işyeri olarak kullanılmak üzere kiraya verilmiş olup, davalı kiracı da şirket olduğundan, sözleşmede kararlaştırılan muacceliyet şartını geçersiz kılan yasa hükmü 6353 Sayılı Kanunun 53. maddesi ile değişik 6217 Sayılı Kanunun geçici 2. maddesi hükmü gereğince erteleme kapsamındadır. Bu durumda tacir olan kiracı-şirket hakkında TBK'nun 346. maddesinin 01.07.2012 tarihinden itibaren 8 yıl süre ile uygulanamayacağı gözetilerek muacceliyet koşulunun geçerli olduğunun kabulü gerekir. Önceki aylara ait kira bedelleri ödenmediğinden kira sözleşmesindeki muacceliyet şartı gereğince alacaklının 2015 yılının Ağustos ayına ait kira bedelini de talep etmesi mümkündür.” Yukarıda yer alan karardan da görüldüğü üzere, erteleme döneminde meydana gelen uyuşmazlıklarda ertelenen hükümlerin uygulanması mümkün değildir. Bununla birlikte ertelemenin şartlarının oluşup oluşmadığının her somut olayda ayrıca değerlendirilmesi icap etmektedir. 3. Erteleme Kapsamında Yer Alan Maddeler Hangileridir? Yürürlüğü ertelenen maddeler aşağıda yer almakta olup söz konusu maddelerin düzenledikleri konular, makalelerimizde daha detaylı olarak incelenmiştir. İlgili maddelerin incelendiği makalelerimize aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz: İşyeri Kira Sözleşmesi Devir Edilebilir mi ? İşyerinin Kira Sözleşmesi Bitmeden Önce (Erken) Tahliyesi Kiracının Önemli Sebeplerle Tahliyesi – Madde 331 Kiracı Aleyhine Kira Sözleşmesine Ek Sözleşme Yapma Yasağı – TBK Madde 340 İşyeri ve Konut Kiralarında Depozito (Güvence Bedeli) – TBK Madde 342 Kira Sözleşmesinde Değişiklik Yapılabilir Mi? – TBK Madde 343 İşyeri Kiralarında Uygulanacak Kira Bedelinin Belirlenmesi BK Madde 344 Kiracı Aleyhine Cezai Şart Düzenleme Yasağı – TBK Madde 346 Kiracının Tahliye Sebeplerinin Sınırlı Olması – TBK Madde 354 Excerpt: Türk Borçlar Kanunu, 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Her ne kadar kanun bu tarihte yürürlüğe girse de, bazı maddelerin yürürlüğü, ileri bir tarihe ertelenmiştir. ### Estetik Ameliyat Hatası Nedeniyle Tazminat Davası Estetik cerrahi, bireylerin görünümünü iyileştirme, gençleştirme veya güzelleştirme amacıyla tercih ettiği cerrahi ve tıbbi müdahaleleri kapsamaktadır. Genellikle zorunlu olmayan bu tür işlemler, kişinin kendi isteği doğrultusunda fiziksel görünümünde değişiklik yapmayı hedefler. Ancak her tıbbi müdahalede olduğu gibi, estetik ameliyatlarda da komplikasyon ve hatalı uygulama riski bulunmaktadır. Beklentiyi karşılamayan ya da hatalı sonuçlanan operasyonlar, hastalarda mağduriyet yaratırken yasal hak arayışlarını da gündeme getirir. Estetik ameliyat hatası nedeniyle tazminat davası, kusurlu bir cerrahi müdahale sonucu estetik beklentileri karşılanmayan hastaların mağduriyetini gidermek amacıyla açılabilecek bir hukuki yoldur. Estetik ameliyatlarda beklenen sonucun elde edilememesi, hatalı müdahale veya komplikasyonlar nedeniyle yaşanan mağduriyetler, hastalara hem maddi hem de manevi zarar verebilir. Bu durumda, estetik cerrahın veya ameliyatın yapıldığı hastanenin hatalı işlemlerine karşı dava açmak, hastalara uğradıkları zararı tazmin etme imkânı sunar. Bu yazıda, estetik ameliyat hatası nedeniyle tazminat davası açma sürecini, dava şartlarını ve talep edilebilecek tazminat türlerini inceleyerek estetik mağduriyetler karşısında haklarınızı nasıl koruyabileceğinizi ele alıyoruz. 1. Estetik Tıbbi Müdahale: Tanımı ve Türleri Estetik amaçlı tıbbi müdahale, bireylerin görünümünü iyileştirme, güzelleşme veya gençleşme gibi kişisel hedeflerle tercih ettikleri cerrahi ve tıbbi işlemleri kapsar. Genellikle zorunlu olmayan bu müdahaleler, kişinin isteğine bağlı olarak yapılan değişiklikler sunar ve estetik kaygılar doğrultusunda gerçekleştirilir. Estetik müdahaleler, yalnızca güzelleştirme amaçlı uygulamalar ile hem estetik hem de işlevsel fayda sağlayan tedavi amaçlı işlemler olarak iki ana kategoriye ayrılabilir: 1.1. Güzelleştirme Amaçlı Estetik Tıbbi Müdahaleler Bu müdahaleler, kişinin fiziksel görünümünü iyileştirmeyi hedefleyen ve çoğunlukla estetik cerrahi kapsamına giren uygulamalardır. Burun estetiği (rinoplasti), yüz germe ve liposuction (yağ aldırma) gibi işlemler güzelleştirme amacı taşır ve kişinin isteğine dayalı olarak gerçekleştirilir. Bu tür işlemler tamamen estetik kaygılar doğrultusunda yapılır ve fiziksel bir zorunluluk içermez. 1.2. Tedavi Amaçlı Estetik Tıbbi Müdahaleler Bu işlemler estetik görünümün yanı sıra işlevsel faydalar da sunar. Travma veya doğumsal anomalilerin düzeltilmesi gibi müdahaleler hem dış görünüşte iyileşme sağlar hem de bireyin yaşam kalitesini artırır. Örneğin: Travma Sonrası Onarımlar: Kazalar veya yaralanmalar sonrası oluşan deformitelerin düzeltilmesi, estetik görünümü iyileştirirken kişinin fiziksel ve duygusal iyilik haline de katkı sağlar. Doğumsal Anomalilerin Düzeltilmesi: Dudak-damak yarıkları gibi doğumsal şekil bozuklukları, estetik ve işlevsel olarak düzeltilerek bireyin görünümünü iyileştirir ve günlük yaşamında rahatlık sağlar. 2. Estetik Cerrah ile Hasta Arasındaki Hukuki İlişki Özel sağlık kurumlarında doktorlar tarafından gerçekleştirilen tedavi amaçlı tıbbi müdahaleler, genel itibarıyla vekâlet sözleşmesi kapsamında değerlendirilir. Tedavi amaçlı müdahalelerde ortaya çıkan hukuki uyuşmazlıklarda, vekâlet sözleşmesi hükümleri uygulanır. Vekâlet sözleşmesi, doktorun hastasına karşı özenli ve dikkatli bir şekilde görev yapmasını, tedavi sürecini titizlikle yürütmesini zorunlu kılar. Bu sözleşmede amaç, belirli bir sonucun garanti edilmesi değil, işlemin gereken özenle yerine getirilmesidir. Estetik amaçlı tıbbi müdahalelerde ise asıl hedef, tedavi değil, hastanın estetik beklentilerinin karşılanmasıdır. Bu tür işlemlerde, estetik cerrah, hastanın belirttiği istek ve beklentilere uygun bir sonuç elde etmeyi taahhüt eder. Dolayısıyla estetik amaçlı yapılan müdahaleler, hukuki açıdan eser sözleşmesi niteliği taşır. Eser sözleşmesinde esas olan, taahhüt edilen sonucun elde edilmesidir. Beklenen sonucun gerçekleşmemesi veya beklentilerin karşılanmaması durumunda hasta, doktor veya sağlık kuruluşuna karşı sorumluluk talebinde bulunabilir. 3. Estetik Cerrahın Sözleşmeden Kaynaklanan Yükümlülükleri Nelerdir? Estetik cerrah, hastasının isteklerini karşılayacak sonuçları elde etmek için bazı önemli sorumlulukları yerine getirmekle yükümlüdür. Bu yükümlülükler, hastanın güvenliği ve memnuniyeti açısından büyük önem taşır: Doğru Tanı Koyma: Cerrah, hastanın sağlık durumu ve istekleri doğrultusunda doğru teşhisi koymak zorundadır. En Uygun Tedavi Yöntemini Seçme: Cerrah, hastanın sağlığını riske atmadan, en güvenli ve etkili tedavi yöntemini seçmelidir. Hastayı Bilgilendirme ve Onayını Alma: İşlem öncesinde cerrah, yapılacak işlemin nasıl yapılacağını, olası sonuçları ve riskleri hastaya ayrıntılı şekilde anlatmalı ve onayını almalıdır. Onay Dışında İşlem Yapmama: Cerrah, hastanın önceden verdiği onayın dışına çıkmamalıdır; yalnızca hasta tarafından onaylanan işlemleri gerçekleştirmelidir. Sonuç Sağlama Taahhüdü: Estetik cerrah, hastanın talep ettiği sonuca ulaşmayı taahhüt eder. Beklenen sonuca ulaşılamazsa hasta hukuki haklarını arayabilir. İşlemi Bizzat Yapma: Cerrahın deneyimi ve uzmanlığı önemlidir; başka bir anlaşma yoksa cerrah işlemi kendisi yapmakla yükümlüdür. Özenli ve Sadık Olma: Cerrah, tüm süreç boyunca hastanın çıkarlarını gözetmeli, özenli ve sadık bir şekilde hareket etmelidir. Gereksiz Risklerden Kaçınma: Cerrah, hastanın sağlığını riske atmamak için gerekli önlemleri almalı, gereksiz risklere girmemelidir. Gizlilik ve Mahremiyete Saygı: Estetik işlemler, hastanın özel hayatını ilgilendirir. Cerrah, hastanın bilgilerini gizli tutmalı ve izinsiz kimseyle paylaşmamalıdır. 4. Estetik Operasyonlarda Sözleşmeden Kaynaklanan Sorumluluk Estetik operasyonlarda cerrah ile hasta arasındaki ilişki, karşılıklı onay ile kurulan bir sözleşmeye dayanır. Bu nedenle, yükümlülüklerin ihlali durumunda doğacak sorumluluk, sözleşmeye aykırılık hükümleri çerçevesinde değerlendirilir. 4.1. Sözleşmeden Doğan Sorumluluk Sözleşmeye dayalı ilişkilerde her iki tarafın da hak ve yükümlülüklerine uygun hareket etmesi gerekir. Sözleşmeye aykırı bir durumun sorumluluğa yol açabilmesi için şu koşulların bir arada bulunması gereklidir: Sözleşmeye Aykırı Davranış: Cerrah veya hasta, sözleşmede belirtilen yükümlülüklere aykırı bir işlem yapmalıdır. Kusur: Aykırı davranış, ihmal veya dikkatsizlik sonucu ortaya çıkmış olmalıdır. Zarar: Aykırı davranış nedeniyle hasta zarar görmüş olmalıdır. İlliyet Bağı: Kusurlu fiil ile ortaya çıkan zarar arasında doğrudan bir bağlantı bulunmalıdır. Bu koşulların varlığı halinde cerrah veya hasta, sözleşmeye aykırılıktan doğan sorumluluğa tabidir. 4.2. Estetik Amaçlı Sözleşmelerin Hukuki Niteliği ve Riskler Estetik amaçlı operasyonları konu alan sözleşmeler, genellikle "eser sözleşmesi" niteliğindedir. Bu tür bir sözleşmede cerrah, hastanın talepleri doğrultusunda belirli bir estetik sonuca ulaşmayı taahhüt ederken, hasta da bu hizmet karşılığında ücret ödeme yükümlülüğünü üstlenir. Estetik operasyonlarda bazen beklenen sonuca ulaşılamaz veya operasyon sırasında bazı sorunlar ortaya çıkabilir. Bu sorunlar genellikle iki ana nedene dayanır: Hekimin Kusuru: Hatalı tanı koyma, yanlış uygulama, hastanın rızası dışında hareket etme, tıbbi standartlara aykırı işlem yapma veya düşük kaliteli malzeme kullanma gibi durumlar hekimin kusuru olarak kabul edilir ve "tıbbi malpraktis" olarak nitelendirilir. Böyle durumlarda hekimin hukuki, hatta cezai sorumluluğu doğabilir. Hastanın Kişisel Özellikleri: Hastanın bünyesi bazı estetik işlemleri farklı tepkilerle karşılayabilir. Örneğin, ciltte renk değişimleri, kalıcı izler veya enfeksiyon riski gibi durumlar hastanın bünyesel özelliklerinden kaynaklanan komplikasyonlardır. Bu nedenle hekimin sorumluluğunda değildir. 4.3. Komplikasyonlar ve Hukuki Sorumluluk Komplikasyonlar, öngörülemeyen veya önlenmesi mümkün olmayan riskler olarak değerlendirilir. Hekim, gerekli özeni göstermiş ve hasta bu riskler konusunda bilgilendirilmişse, ortaya çıkan komplikasyonlardan dolayı hekimin sorumluluğu doğmaz. Ancak, hastanın işlem öncesinde olası riskler hakkında açıkça bilgilendirilmesi ve rızasının alınması gereklidir. Yeterli bilgilendirme yapılmadan yapılan işlemler, hukuka aykırı sayılabilir ve hekimin hukuki, hatta cezai sorumluluğu doğabilir. 5. Estetik Operasyonlarda Haksız Fiilden Kaynaklanan Sorumluluk Estetik operasyonlarda hekimin hukuki sorumluluğuna giderken taraflar arasındaki sözleşmeye dayanılabileceği gibi Türk Borçlar Kanunu m.49 uyarınca haksız fiil hükümlerine de dayanılabilir. Buna göre, haksız fiilden doğan sorumluluk hükümlerine gidebilmek için: Hukuka aykırı bir fiilin gerçekleşmesi, Bu fiilin bir kusura dayanması, Fiil sonucunda bir zararın ortaya çıkması Kusurlu fiil ile zarar arasında uygun illiyet bağının bulunması şartlarının hepsinin birlikte bulunması gerekmektedir. Bu şartların sağlanması halinde, doktorun hukuka aykırı ve kusurlu davranışları sonucunda zarar gören hasta, doktorun haksız fiilden kaynaklanan hukuki sorumluluğuna başvurabilir. Böyle bir durumda zarar gören hasta, belirli şartları sağladığında malpraktis nedeniyle maddi ve manevi tazminat davası açma hakkına sahiptir. Ek olarak, doktorun haksız fiil teşkil eden hukuka aykırı davranışları dolayısıyla ölüm veya bedensel zarar meydana gelmişse, bu durum Türk Ceza Kanunu çerçevesinde taksirli veya ihmali suç olarak değerlendirilebilir. Bu da doktorun cezai sorumluluğuna yol açabilir. Önemli bir nokta olarak, bir estetik müdahale kişinin vücut bütünlüğüne bir müdahale anlamı taşısa da, hastanın rızası ve yasal uygunluk çerçevesinde yapıldığında hukuka aykırılık ortadan kalkar. Bu durumda, hekim haksız fiilden doğan bir sorumluluk taşımaz. 6. Estetik Operasyonlarda Vekâletsiz İş Görmeden Kaynaklanan Sorumluluk Estetik operasyonlar sırasında, hastanın sağlığı veya üstün yararı açısından önem arz eden bir durum oluşabilmektedir. Böyle durumlarda özellikle durumun acil olması veya hastanın bilincinin kapalı olması gibi sebeplerle hastanın rızasını almak mümkün olmayabilir. Bu ihtimalde gerçekleştirilecek müdahale taraflar arasındaki sözleşme ilişkisinin dışına çıkmaktadır. Estetik cerrahın, ilgilinin rızası olmaksızın onun üstün yararını gözeterek hareket etmesi hâlinde vekaletsiz iş görme hükümleri devreye girecektir. Hastanın üstün yararı gözetilmek şartıyla gerçekleştirilen işlemler TMK m.24/2 uyarınca hukuka uygun sayılacaktır. Dolayısıyla ortada hukuka aykırı bir fiil bulunmadığından hekimin haksız fiil sorumluluğu da doğmayacaktır. 7. Estetik Operasyonlarda Tıbbi Uygulama Hataları Estetik operasyonlara dair teşhis, müdahale ve tedavi süreçlerinde görev alan sağlık mensuplarının mesleki gereklilikleri yerine getirmemesi, tıbbi standartlara uymaması, gerekli bilgi ve beceriye sahip olmaması veya tecrübesiz, özensiz, dikkatsiz davranışlarla kusurlu hareket etmesi gibi sebepler neticesinde tıbbi uygulama hataları oluşabilmektedir. Bu gibi hatalar tıbbi malpraktis olarak adlandırılmaktadır. Örneğin: Müdahalenin yetkisiz kişiler tarafından gerçekleştirilmesi veya müdahale sırasında uzmanlık yetki sınırının aşılması İlgilinin müdahalenin yöntemi, kapsamı ve olası risk ve sonuçları hakkında yeterince bilgilendirilmemesi Müdahale sırasında ilgilinin rıza sınırının aşılması (Vekaletsiz iş görme hükümleri saklıdır.) Teşhis sırasında ilgiliye yanlış tanı konulması Yanlış veya daha zahmetli bir tedavi yöntemi uygulanması Operasyon öncesinde, sırasında ve sonrasında gerekli özenin gösterilmemesi Tıbbi malpraktis halinde sağlık görevlilerinin hukuki sorumluluğu doğacağından sağlık mensubunun hatalı uygulamalarından doğan zararların tazmin edilmesi talep edilebilecektir. Ayrıca tıbbi malpraktis halinde, kanuni şartlar oluştuğu takdirde sağlık mensubunun cezai sorumluluğu da bulunmaktadır. 8. Sorumluluğu Etkileyen veya Ortadan Kaldıran Nedenler Tıbbi uygulamalardan doğan zararlarda hekimin hukuki sorumluluğu, genellikle kusur sorumluluğuna dayanır. Bu nedenle, hatalı işlem nedeniyle hekime yöneltilecek tazminat talepleri, zararın hekimin kusurundan kaynaklanması durumunda gündeme gelir. Hekimin sorumluluğu bazı durumlarda hafifletilebilir veya tamamen ortadan kalkabilir. Bu hallerde, hastaya ödenecek tazminatın miktarı da indirilebilir. Eğer zarar hekimin kusurundan kaynaklanmıyorsa, hekimin sorumluluğu doğmaz ve tazminat talep edilemez. Sorumluluğu Ortadan Kaldıran Haller Hekimin sorumluluğu, hukuka veya sözleşmeye aykırı kusurlu bir fiilin zarara neden olmasına dayanır. Bu bağlamda, kusurlu fiil ile ortaya çıkan zarar arasında uygun illiyet bağı (makul bir sebep-sonuç ilişkisi) bulunmalıdır. Aşağıda belirtilen durumlarda, uygun illiyet bağının kesilmesi veya bulunmaması nedeniyle hekimin sorumluluğu ortadan kalkabilir veya oluşmayabilir. Mücbir Sebep: Önceden öngörülemeyen veya öngörülse dahi önlenemeyen olağanüstü durumlar mücbir sebep olarak kabul edilir. Eğer hukuka veya sözleşmeye aykırılık bir mücbir sebebe dayanıyorsa, hekimin fiili ile zarar arasında uygun illiyet bağı bulunmaz. Bu durumda gerekli önlemler alınmış olsa bile mücbir sebepten kaynaklanan zararlardan dolayı hekimin hukuki sorumluluğuna gidilemez. Zarar Görenin Kusuru: Eğer zarar gören kişinin asli kusuru, zarara kendi başına sebep olabilecek nitelikteyse ve hekimin kusurunu geri planda bırakıyorsa, uygun illiyet bağı kesilir ve hekimin hukuki sorumluluğu ortadan kalkar. Üçüncü Kişinin Kusuru: Zarar gören ve sağlık görevlisi dışındaki üçüncü bir kişinin asli kusuru, zarara kendi başına sebep olabilecek nitelikteyse ve hekimin kusurunu geri planda bırakıyorsa, uygun illiyet bağı kesilir ve hekimin hukuki sorumluluğu ortadan kalkar. Hukuken İzin Verilen Risk: Eğer hekim, müdahale öncesinde hastayı olası komplikasyonlar ve riskler hakkında yeterince bilgilendirmiş ve hastanın aydınlatılmış açık rızasını alarak özen yükümlülüğüne ve tıbbi gerekliliklere uygun hareket etmişse, komplikasyonlar hukuken izin verilen riskler kapsamında değerlendirilir. Bu durumda, hekimin müdahalesi ile ortaya çıkan zarar arasında uygun illiyet bağı kesilir ve hekimin hukuki sorumluluğuna gidilemez. Sorumluluğu Hafifleten Haller Hekimin hukuki sorumluluğu, oluşan zararda kusurlu olmasına bağlıdır. Ancak, bazı durumlarda bu hukuki sorumluluk hafifleyebilir ve bu nedenle tazminat miktarında indirime gidilebilir. Örneğin: Birlikte Kusur (Müterafik Kusur): Zarar görenin kusuru, sağlık görevlisinin kusuru ile birleşerek zararın oluşmasına veya artmasına neden olmuşsa, bu ek kusur nedeniyle hekimin hukuki sorumluluğu hafifler ve tazminat miktarında indirime gidilir. Sorumsuzluk Anlaşmaları Tıbbi uygulamaların, alanında uzman ve kanunen yetkili sağlık profesyonelleri tarafından gerçekleştirilmesi gerekir. Aksi halde tıbbi uygulama hukuka aykırı sayılır. Türk Borçlar Kanunu m.115/3’e göre, uzmanlık gerektiren bir hizmet, yalnızca kanun veya yetkili makamlarca izin verilerek yapılabiliyorsa, borçlunun hafif kusurundan sorumlu olmayacağına dair önceden yapılan anlaşmalar kesin olarak hükümsüzdür. Bu nedenle doktor ile yapılacak sorumsuzluk anlaşmaları geçersizdir. 9. Sorumluluğun Tespiti Estetik cerrahın operasyon öncesinde, sırasında ve sonrasında yükümlülüklerini yerine getirirken mesleki gerekliliklere, hukuka ve sözleşmeye uygun hareket etmesi gerekmektedir. Cerrahın yükümlülüklerine aykırı fiilleri dolayısıyla zarar gördüğünü iddia eden ilgililerin bu zararların tazmini için hukuki yola başvurması mümkündür. Bu zarar maddi veya manevi zarar olarak ortaya çıkabilir. Dolayısıyla estetik cerrahın hukuki sorumluluğuna dayanılarak maddi veya manevi tazminat talep edilebilmektedir. Bu kapsamda cerrahın hukuki sorumluluğuna gidebilmek için öncelikle şartların oluştuğu ispatlanmalıdır. Cerrahın hukuken zarardan sorumlu olduğunun ispatlanması halinde zarar gören ilgili lehine sonuç doğacağından HMK m.190 uyarınca ispat külfeti tazminat talebinde bulunan ilgilidedir. Buna göre zarar gördüğünü iddia eden kişi, maddi veya manevi zararını ve bu zararın estetik cerrahın yükümlülüklerine aykırı fiillerinden kaynaklandığını ispat etmelidir. İspat aşamasında; taraflar arasındaki sözleşmenin niteliği ve şartları, yazılı belgeler, tıbbi raporlar, uzman görüşleri, bilirkişi incelemeleri ve tanıklar gibi çeşitli ispat vasıtaları büyük önem arz etmektedir. Ayrıca belirtmek gerekir ki Yargıtay uygulamalarına ve doktrindeki genel kabule göre hastanın aydınlatıldığı ve açık rızasının alındığı hususundaki ispat yükü hekimin üzerindedir. Nitekim Türk Medeni Kanunu m.24/2’ye göre: "Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır." İlgilinin rızası olmadıkça vücut bütünlüğüne karşı bir müdahalede bulunulması kişilik haklarına saldırı teşkil edecek ve hukuka aykırı olacaktır. TMK m.24/2 ve HKM.190’ın birlikte yorumlanması ile hastanın aydınlatılmış açık rızasının alınması bakımından ispat yükünün estetik cerrahta olduğu kabul edilmektedir. 10. Estetik Tıbbi Müdahaleden Kaynaklanan Zarar Nedeniyle Açılabilecek Davalar Estetik müdahalelerdeki hatalı işlemler tıbbi malpraktis başlığı altına girmektedir. Tıbbi malpraktis halinde; şartların oluşmasına göre hekimin hukuki, cezai ve idari yönden sorumluluğu gündeme gelmektedir. Tıbbi malpraktis nedeniyle tazminat davalarında hastalığın teşhisi, tedavisi ve hastanın bakımı aşamalarında tıbbi standartlara aykırı yapılan her türlü uygulama dikkate alınmaktadır. Bu kapsamda estetik cerrahın hukuki sorumluluğuna istinaden maddi ve manevi zararların tazmini talebiyle dava yoluna gidilebilir. Maddi tazminat davası ile manevi tazminat davası ayrı ayrı açılabileceği gibi birlikte de açılabilirler. 10.1. Maddi Tazminat Davası Tıbbi malpraktis dolayısıyla ikame edilen davalarda zararın ispat edilmesi davacıya, bir diğer deyişle hastaya düşmektedir. Zararın miktar itibarıyla kesin olarak tayin edilmesi mümkün olmadığı takdirde hâkim takdir yetkisini kullanarak bir tespitte bulunacaktır. Maddi tazminat davası ile zarar gören: Tedavi giderleri Kazanç kaybı Çalışma gücünün azalmasından ya da yitirilmesinden doğan kayıplar Ekonomik geleceğin sarsılmasından doğan kayıplar dolayısıyla yaşadığı zararların tazminini talep edebilir. Ayrıca tıbbi malpraktis dolayısıyla ilgilinin vefat etmesi halinde, ölen hastanın zarar gören yakınları: Cenaze giderleri Ölüm hemen gerçekleşmemişse tedavi giderleri ile çalışma gücünün azalmasından ya da yitirilmesinden doğan kayıplar Ölenin desteğinden yoksun kalan kişilerin bu sebeple uğradıkları kayıplar dolayısıyla yaşadığı zararların tazminini talep edebilir. 10.2. Manevi Tazminat Davası Manevi tazminat davalarının amacı, zarar gören kişinin yaşadığı manevi sıkıntıyı bir ölçüde telafi etmektir. Ancak bu tazminat miktarı, kişinin zenginleşmesine yol açacak kadar yüksek olamaz; sadece yaşadığı manevi zararla orantılı olmalıdır. Hatalı bir estetik cerrahi müdahale sonucunda meydana gelen aşağıdaki durumlar için manevi tazminat talep edilebilir: Bedensel bütünlüğün zedelenmesi halinde; zarar görenin yaşadığı acı, elem ve ızdırap Ağır bedensel zarar ve ölüm halinde; zarar görenin veya ölenin yakınlarının yaşadığı acı, elem ve ızdırap Buna göre hakim şartları değerlendirecek ve zenginleşmeye sebep olmayacak uygun bir miktar üzerinden ödenmesi gereken manevi tazminata hükmedecektir. 11. Estetik Tıbbi Müdahale Hatalarından Kaynaklı Tazminat Davaları Estetik tıbbi müdahalelerde yaşanan malpraktis vakalarında, tazminat talebiyle hukuki yola başvurmak isteyen kişilerin usul kurallarına uygun hareket etmesi oldukça önemlidir. Nitekim hukuki süreçte usuli gerekliliklere riayet edilmemesi, hak kayıplarına yol açarak yaşanan mağduriyeti artırabilmektedir. 11.1. Davanın Tarafları Tıbbi malpraktisten kaynaklanan tazminat davaları, davanın niteliğine göre; zarar gören kişi, zarar görenin kanuni temsilcisi veya yakınları tarafından estetik müdahalede hatalı işlemlerde bulunan sağlık görevlisi veya sağlık kuruluşu aleyhine açılabilmektedir. 11.2. Estetik Tıbbi Müdahale Hatasının İspatı Tıbbi malpraktis davalarında hatalı müdahalenin ispatı, davanın sonucunu belirleyen en önemli unsurlardan biridir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 190. maddesi uyarınca, ispat yükü tazminat talep eden kişiye aittir. Yani, zarar gören kişi, doktorun hatalı bir müdahalede bulunduğunu kanıtlamak zorundadır. Her ne kadar ispat yükü davacıya ait olsa da, bu durumun bir istisnası bulunmaktadır. Yargıtay’ın yerleşik kararları ve doktrinin hâkim görüşüne göre, hastanın rızasının alındığını ispat yükümlülüğü doktordadır. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 190. ve Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddeleri birlikte değerlendirildiğinde, doktorun hastayı aydınlatma yükümlülüğünü yerine getirdiğini ispatlaması gerektiği ortaya çıkmaktadır. 11.3. Estetik Tıbbi Müdahalelerde Zamanaşımı Süreleri Güzelleştirme amacı taşıyan estetik müdahalelerde, hatalı uygulamalar dolayısıyla açılacak tazminat davaları Türk Borçlar Kanunu m.147 b.6 uyarınca beş yıllık zamanaşımı süresine tabidir. Eğer estetik cerrahın hatası ağır kusurundan kaynaklanmakta ise zamanaşımı süresi Türk Borçlar Kanunu m.478 ile hüküm altına alındığı üzere yirmi yıl olacaktır. 11.4. Yetkili ve Görevli Mahkeme Görevli Mahkeme: Estetik tıbbi müdahalelerde, doktor ile hasta arasındaki sözleşme eser sözleşmesi olarak kabul edilmektedir. Bu tür uyuşmazlıkların çözümünde görevli mahkeme tüketici mahkemesidir. Yetkili Mahkeme: Estetik müdahaleden doğan uyuşmazlıklarda yetkili mahkeme, estetik operasyonun yapıldığı yer mahkemesidir. Tıbbi uygulama hataları nedeniyle açılabilecek davalar ile ilgili olarak; Doktor Hatası (Malpraktis) Nedeniyle Tazminat Davası Doktor Hatası (Malpraktis) Nedeniyle Ceza Davası Özel Hastanelerde Yapılan Tıbbi Müdahale Hatalarında Tazminat Sorumluluğu Devlet Hastanelerinde Yapılan Tıbbi Müdahale Hatalarında Tazminat Sorumluluğu Üniversite Hastanelerinde Yapılan Tıbbi Müdahale Hatalarında Tazminat Sorumluluğu başlıklı yazılarımızı inceleyebilirsiniz. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. Hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “Sağlık Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Estetik cerrahi, bireylerin görünümünü iyileştirme, gençleşme veya güzelleşme amacıyla tercih ettiği cerrahi ve tıbbi müdahaleleri kapsar. Genellikle zorunlu olmayan bu işlemler, kişinin kendi isteği doğrultusunda fiziksel görünümde değişiklik yapmayı hedefler. Estetik müdahaleler, doktor-hasta ilişkisinde özel hukuki sorumluluklar doğurur. Estetik operasyonlarda doktorlar, genellikle belirli bir sonuç vaat eder ve bu sonuç elde edilemediğinde hastanın tazminat talep etme hakkı doğabilir. ### Mirasçılık Belgesi - Veraset İlamı Nedir? Mirasçılık Belgesi - Veraset İlamı Nedir? Mirasçılık belgesi, Türk Medeni Kanunu'nun "Mirasın Geçmesinin Sonuçları" başlıklı ikinci bölümü altındaki "Koruma Önlemleri" kısmında yer alan 598. Maddede düzenlenmiştir. Bu hukuki düzenlemeye göre, mirasçılık belgesi; mirasçılık sıfatını ispatlama, mirasçıların miras paylarını belirleme ve mirasçıların miras malı üzerinde tasarrufta bulunma yetkisi veren yasal bir belgedir. Türk Medeni Kanunu'nun 598. Maddesinin 1. Fıkrasına göre, yasal mirasçı oldukları tespit edilen kişilere, sulh mahkemesi veya noterlik tarafından mirasçılık sıfatlarını gösteren bir belge verilmesi öngörülmüştür. TMK madde 598 2. Fıkrada ise, vasiyet alacaklıları ve atanmış mirasçılar için mirasçılık belgesinin verilme koşullarını düzenlemektedir. TMK Madde 598 3. fıkra ise, mirasçılık belgesinin kesin ilam (mahkeme hükmü) niteliğinde olmadığını, bu nedenle geçersizliğinin her zaman ispat edilebileceğini düzenlenmiştir. Türk Medeni Kanunu'nun 598/1. maddesine göre, yasal mirasçı oldukları resmi olarak tespit edilen Uygulamada mirasçılık belgesi ile ilgili “mirasçılık belgesi” “veraset belgesi” “veraset ilâmı” ve “veraset senedi” gibi farklı kullanımlar mevcuttur. Mirasçılık belgesi, miras hakkını kesin olarak tespit eden bir ilam niteliğinde değildir. Bu nedenle mirasçılık belgesi, aksi ispat edilmedikçe geçerli kabul edilir. Belgenin içerdiği bilgilerin geçerliliğine yönelik somut bir itiraz veya ispat durumunda, belgenin iptali mümkün olabilir. Mirasçılık belgesinin talep edilmesi için belirli bir süre şartına bağlanmamış olabilir, ancak bir malın miras olarak kalması durumunda, veraset ilamı belgesinin üç ay içinde çıkarılması önemlidir. Bu süre içinde gerekli işlemler ve vergi beyanları yapılmazsa, Vergi Usul Kanunu ve ilgili mevzuat gereğince gecikme cezaları veya yaptırımlar uygulanabilir. Bu nedenle, mirasın düzgün bir şekilde işlenmesi ve vergi yükümlülüklerinin yerine getirilmesi için belirtilen süreye dikkat edilmesi önemlidir. 1. Mirasçılık Belgesi Nedir? Mirasçılık belgesi, TMK madde 7 anlamında resmî bir belgedir. Mirasçılık sıfatının varlığına karine oluşturur. Yani mirasçıların, gerçekten mirasçı olduklarına ilişkin bir ön kabul mahiyetindedir. Ancak belirtilmelidir ki mirasçılık belgesinde yer alan hususların aksi her zaman ispat edilebilir ve aksi ispat edilinceye kadar geçerlidir. Mirasçıların mirasçılığını ispatlayan bu belge “mirasçılık belgesi” diğer adıyla “veraset ilamı” dır. Veraset ilanına ilişkin hükümler Türk Medeni Kanunu madde 598’ de düzenlenmiştir.    IV. Mirasçılık belgesi (2) Madde 598- Başvurusu üzerine yasal mirasçı oldukları belirlenenlere, sulh mahkemesince veya noterlikçe mirasçılık sıfatlarını gösteren bir belge verilir. Tereke, miras bırakanın ölüm anında sahip olduğu tüm mal varlığını ifade eder. Bu tereke, genellikle miras bırakanın mevcut malları, alacakları, hakları ve borçlarından oluşur. Mirasçılar, tereke üzerinde tasarruf yapmak veya işlem yapmak istediklerinde, bu eylemlerini doğrulamak amacıyla bankalar, devlet kurumları ve özel şirketler tarafından mirasçılıklarını kanıtlayan belgeler istenmektedir. Bu belgeler, mirasçıların miras hakkına sahip olduklarını göstermelerine yardımcı olur ve tereke üzerindeki işlemlerin düzgün bir şekilde gerçekleştirilmesine olanak tanır. Konu ile ilgili olarak ayrıca “Vasiyetnamenin İptali” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Mirasçılık Belgesi Nereden Alınır? Mirasçılık belgesi, miras bırakanın ölümünün ardından talep edilebilecek bir belge olup, mirasçılardan birinin yerleşim yeri Sulh Hukuk Mahkemesi veya Türkiye’deki bütün noterlerden alınabilir. Ancak, nüfus kayıtlarındaki muğlaklık, yasal mirasçılığın ve/veya soy bağının tespit edilememesi vb. durumlar mevcutsa, mirasçılık belgesi, Sulh hukuk mahkemesinden talep edilecektir. Bu belge sayesinde artık payları tespit edilmiş mirasçılar, tereke üzerinde tasarrufta bulunabilecektir. 3. Noterden Mirasçılık Belgesi Nasıl Alınır? Türkiye'de noterden mirasçılık belgesi almak oldukça basit bir süreçtir. Şayet mirasçılık belgesi noterlikten talep edilecekse, talepte bulunan kişi, miras bırakan ile soy bağını ve yasal mirasçılığını gösterir belgeyi, Notere sunmalıdır. Gerekli Belgeler Hazırlanması Mirasçılık belgesi başvurusu için gerekli belgeleri hazırlayın. T.C. Kimlik numarası yazılı olan kimlik belgesi. (Nüfus Cüzdanı, Ehliyet yada Pasaport) Avukat yada yasal temsilci başvuru yapılıyorsa vekaletname veya mahkeme kararı. Miras bırakan kişinin T.C. Kimlik bilgileri Noter Başvurusu Yukarıda listelenen belgelerle hazırladıktan sonra en yakın notere başvuru yapılabilir. Bu aşamada Noter tarafından mirasçılık belgesi başvuru formu verilecektir. Bu formun eksiksiz ve doğru bir şekilde doldurulması gerekmektedir. Noterlik, başvuru formunu doldurulması konusunda yardımcı olacaktır. Mirasçılık Belgesinin Düzenlenmesi Başvuru sahibi ve mirasbırakan yakınınıza ait nüfus kayıtlarını noter tarafından kontrol edecektir. Herhangi bir eksiklik veya mirasçılık belgesinin noterler tarafından düzenlenmesine engel teşkil eden bir durum olmadığı sürece, mirasçılık belgesi düzenlenecektir. Ancak, bazı durumlarda Mirasçılık Belgesi noter tarafından verilemeyebilir ve başvuru reddedilebilir. Bu durumda, mirasçılık belgesinin mahkemeden alınması gerekecektir. 4. Noterden Mirasçılık Belgesi Alınmasına Engel Durumlar Mirasçılık belgesi, miras işlemlerini düzenlemek için önemli bir belgedir. Ancak bazı durumlarda Noterlik tarafından verilemeyebilir ve başvurunuz reddedilebilir. İşte Mirasçılık Belgesi'nin Noterlik tarafından verilemeyeceği durumlar: 4.1. Soybağının Tespit Edilememesi veya Yasal Mirasçısı Olmaması Miras bırakan ile Mirasçılık Belgesi talep eden kişinin soybağının tespit edilememesi durumu. Soybağının olması ancak yasal mirasçısı olmaması durumu. 4.2. Vasiyetname Bulunması Miras bırakanın vasiyetnamesinin bulunması durumu. Miras bırakanın 04/04/1926 tarihinden önce vefat etmiş olması durumu. Miras bırakanın 23/11/1990 tarihinden önce vefat etmiş ve eşinin hala sağ olması durumu. 4.3. Diğer Engeller Miras bırakanın veya mirasçılardan herhangi birinin mirasçılarından biri ile aynı gün vefat etmiş olması durumu. "GAİP" olarak adlandırılan, kayıp veya ölümü tespit edilemeyen durumlar. Miras bırakanın evlatlık olması durumu. Vatandaşlıktan çıkarılmış olması veya birden çok vatandaşlığa sahip olması durumu. Noterlik Kanunu gereği, mirasçılık belgesi verilmesine engel bir durum tespit edildiğinde, Noter tarafından gerekçeyi içeren bir "Red Belgesi" verilir. Bu durumda mirasçılık belgesinin Sulh Hukuk Mahkemesinden alınması gerekecektir. 5. Mirasçılık Belgesinin Sulh Hukuk Mahkemesinden Talep Edilmesi Türk Hukukunda mirasçılık belgesi alınabilmesi için birkaç farklı yol bulunmaktadır. Bu yollardan birisi, Sulh Hukuk Mahkemesi'ne başvurarak mirasçılık belgesi talebinde bulunmaktır. Mirasçılık belgesi talebi üzerine Sulh Hukuk Mahkemesi, miras bırakanın ve mirasçıların nüfus kayıtlarını inceleyerek mirasçılık belgesinin düzenlenip düzenlenemeyeceğine karar verir. Sulh Hukuk Mahkemesi, öncelikle dava dilekçesini ve sunulan nüfus kayıtlarını inceleyerek mirasçılık belgesi talebinin yasa ve usule uygun olup olmadığını değerlendirir. Mahkeme yaptığı incelemeler sonucunda mirasçılık belgesinin düzenlenmesine engel bir durum olmadığını tespit ederse, mirasçılık belgesinin düzenlenmesine karar verir. Mirasçılık belgesinin Sulh Hukuk Mahkemesinden talep edilmesi halinde sürecin karmaşık olabileceğini ve hukuki bilgi gerektirebileceğini belirtmek gerekir. Bu nedenle, bir avukattan veya hukuki bir uzmandan yardım almak, başvuru sürecini daha sorunsuz hale getirebilir. 6. Mirasçılık Belgesi Vermekle Görevli ve Yetkili Mahkeme Mirasçılık belgesi talebinde görevli ve yetkili mahkeme Sulh Hukuk Mahkemesi'dir. Sulh Hukuk Mahkemeleri, mirasçılık belgesi talepleri ve miras davaları gibi hukuki işlemlerle ilgilenirler. Yeni mirasçılık belgesi verilmesine ilişkin davalarda, mirasçıların her birinin oturduğu yer mahkemesi de yetkilidir. Bu mahkeme, mirasçıların yasal haklarını belirler ve mirasçılık belgesini düzenler veya reddeder. Başvuru işlemi ve mahkeme süreci genellikle Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından yürütülür. 7. Mirasçılık Belgesini Kimler Talep Edebilir? Diğer kanunlardaki düzenlemeler saklı kalmak üzere, aşağıda belirtilen kimseler mirasçılık belgesini mahkemeden yahut noterden talep edebilir. Yasal mirasçılar; örneğin miras bırakanın çocukları, ana, babası ve torunları veraset ilamı talebinde bulunabilir. Keza hayatta olan eşi ve evlatlığı da talepte bulunabilecekler arasındadır. Murisin kan hısımları ve hiçbir yasal mirasçısı yoksa devlet de mirasçılık belgesi talep edebilir. Yine vasiyetname ve miras sözleşmesi ile atanan mirasçılar, vasiyet alacaklıları, miras bırakanın veya mirasçının alacaklıları veraset ilamı çıkartılmasını talep edebilir. Mirasçılık sıfatını yitirenler; mirasçılıktan çıkarma, mirastan yoksunluk, mirasın reddi veya mirastan feragat hallerinde bu kişiler de veraset ilamının çıkartılmasını talep edebilir. 8. Mirasçılık Belgesi Talebi, Süreye Tabi midir? Belgenin talebi, zamanaşımı veya hak düşürücü herhangi bir süreye bağlı değildir. Yani ölümün gerçekleşmesi ve bu durumun Nüfus Müdürlüğünce kayıt altına alınmasının ardından her zaman veraset ilamı talep edilebilecektir. Yine gaiplik kararının verilmesinin ardından süre sınırı olmaksızın veraset ilamı çıkartılabilecektir. 9. Mirasçılık Belgesi İptal Edilebilir mi? Veraset ilamına ilişkin hükümleri düzenleyen TMK 598 maddesi gereğince “Mirasçılık belgesinin geçersizliği her zaman ileri sürülebilir.” Mirasçılık belgesi aksi her zaman ispat edilebilen bir belgedir. Bu nedenle belgenin gerçek mirasçılık durumunu yansıtmadığından bahisle, diğer mirasçılar davalı gösterilerek, iptali ve yeni veraset ilamı düzenlenmesi talep edilebilir. 10. Mirasçılık Belgesinin İptali Davası Veraset ilamının kesinleşmesinden sonra, miras paylarına ilişkin hata yapıldığının yahut mirasçılardan birinin miras payına dâhil edilmediğinin fark edilmesi durumunda veraset ilamının iptali talep dava açılabilir. Yine veraset ilamının iptali için açılacak dava, zamanaşımı veya hak düşürücü herhangi bir süreye bağlı değildir. Açılacak bu davada, çekişmeli yargı kuralları uygulanacağı için mirasçılık sıfatı her türlü delille ispat edilebilir ve yargılama sonunda verilen karar kesin hüküm teşkil eder. Uygulamada rastlanılan bir başka durum ise ketmi verese yani mirasçılığın gizlenmesidir. Ketmi Verese; mirasçılık belgesinin alınması sırasında mirasçı sıfatına sahip bir kimsenin bu sıfatının, üçüncü kişiler veya diğer mirasçılar tarafından gizlenerek, mirasın intikalinin ve paylaşılmasının hukuka aykırı şekilde gerçekleştirilmesini ifade etmektedir. Ketmi verese davası, mirasçılık hakkı gasp edilen mirasçının, miras payını almak için ikame ettiği davaya verilen addır. Ketmi verese sebebiyle mirasçılık hakkı gasp edilen mirasçılar açacakları ketmi verese davalarıyla haklarını elde edebilmektedirler. Konuya ilişkin detaylı bilgi için “Mirasçılığın Gizlenmesi – Ketmi Verese” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 11. Mirasçılık Belgesinin İptali Davasında Yetkili ve Görevli Mahkeme Veraset ilamının iptali davasında görevli mahkeme, Asliye Hukuk Mahkemesidir. Yetkili mahkeme ise, HMK madde 11/3 gereği, mirasçılardan her birinin oturduğu yer mahkemesidir. Excerpt: Miras bırakanın ölümü anında alacakları, hakları ve borçlarından oluşan terekesi kül halinde mirasçılara geçer. Mirasçılar, tereke üzerinde tasarrufta bulunmak işlem yapmak istediklerinde bankalar, devlet kurumları ve özel şirketler, kendilerinden mirasçılıklarını ispatına yarayan belge istemektedir. Mirasçıların mirasçılığını ispatlayan bu belge mirasçılık belgesi diğer adıyla veraset ilamı olup, Türk Medeni Kanunu madde 598’ de düzenlenmiştir. ### Tüketici Kredi Ödemelerinin Gecikmesi ve Ödenmemesinin Sonuçları Tüketici ile kredi veren arasında tüketici kredisi sözleşmesinin kurulmasıyla birlikte tüketici, belirli vadelerle kredi verene karşı anapara ve faiz ödeme borcu altına girmektedir. Kredi kullanan tüketici, sözleşmenin niteliği gereği, belirlenen vadede kredi ödemelerini yapmalıdır. Tüketicinin borcunu ödememesi halinde ise kredi veren, tüketiciyi temerrüde düşürebilecek olup aynı zamanda sözleşmeden doğan aynen ifa ve temerrüt (gecikme) faizi talep edebilecektir. Tüketicinin kredi borcunun tamamının muaccel hale gelmesi ve aranan şartlar 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunun 28. maddesinde düzenlenmiş olup tüketicinin kredi borcunu ödemede temerrüde düşmesi halinde ise Tüketici Kredisi Sözleşmeleri Yönetmeliğinin 18. maddesinin 2 ve 3. fıkralarında tüketicinin ödemesi gereken faiz durumu düzenlenmiştir. 1. Kredi Borcunun Tamamının Muaccel Hale Gelmesi Tüketicinin kredi borcunun tamamının muaccel hale gelmesi ve aranan şartlar Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunun 28. maddesinde düzenlenmiştir. Bu şartlar gerçekleştiğinde banka tüketiciden kredi borcunun tamamını ifa etmesini isteyebilecektir. Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun Madde 28/1; “ Belirli süreli kredi sözleşmelerinde tüketicinin taksitleri ödemede temerrüde düşmesi durumunda, kredi veren, borcun tamamının ifasını talep etme hakkını saklı tutmuşsa, bu hak ancak kredi verenin bütün edimlerini ifa etmiş olması, tüketicinin de birbirini izleyen en az iki taksidi ödemede temerrüde düşmesi hâlinde kullanılabilir. Kredi verenin bu hakkı kullanabilmesi için tüketiciye en az otuz gün süre vererek muacceliyet uyarısında bulunması zorunludur.” TKHK m. 28 hükmünde belirtilen şartlar gerçekleşirse borcun muaccel hale gelmesi için aranan şartlar şu şekildedir: Öncelikle belirli süreli bir kredi sözleşmesi olmalı ve sözleşmede taksitler ödenmediği takdirde kredi borcunun tamamını muaccel hale getirme hakkı saklı tutulmuş olmalıdır. Kredi veren (banka), kredi sözleşmesinden doğan bütün edimlerini yerine getirmiş olmalıdır. En önemli husus. tüketicinin birbirini izleyen en az iki taksitin ödemesinde temerrüde düşmüş olmasıdır. Banka (kredi veren), tüketiciye muacceliyet ihbarında bulunmak ve en az otuz günlük ödeme süresi vermek durumundadır. Banka (kredi veren) tarafından yapılan muacceliyet uyarısında; Yazılı veya diğer bir sürekli veri taşıyıcısı aracılığıyla yapılması,Ödemekte gecikilen tutar, temerrüt faizi oranı ve varsa diğer masraflar hakkında bilgi içermesiBorcun ödenmemesi durumunda kalan tüm borcun muaccel hale geleceği konusunda açıkça bilgi verilmesi zorunludur. 2. Temerrüde Düşen Tüketicinin Yasal Takip Süresi Nedir? TKSY madde 18 ve TKHK madde 28’de yer alan şartların tümü gerçekleşmişse, 30 günlük sürenin sonunda tüketici, iki taksiti ve temerrüt faizini ödememişse temerrüde düşer ve kalan tüm taksitler muaccel olur. Üst üste iki kredi taksiti ödemesi yapılmaması durumunda inisiyatif tamamen bankanın elinde olsa bile yasal takip sürecinin başlaması için tüketicinin en az 90 gün süresi bulunmaktadır. 3. Kredi Ödemelerinin Gecikmesi Halinde Uygulanacak Temerrüt Faizi Tüketicinin kredi borcunu ödemede temerrüde düşmesi durumunda kredi veren kuruluşun talep edebileceği temerrüt faizi Tüketici Kredisi Sözleşmeleri Yönetmeliğinin 18. maddesinde düzenlenmiştir. TKSY m. 18/2; (2) Temerrüt veya geç ödeme durumunda tüketiciden sözleşmede yer alan akdi faiz oranının yüzde otuz fazlasından daha yüksek bir oranda gecikme faizi tahsil edilemez. Aksi halde, kredi veren, fazla tahsil ettiği tutar ile fazla tahsil edilen tutarın tahsil edildiği tarihle fiilen tüketiciye geri ödendiği tarih arasındaki süre için sözleşmede yer alan akdi faiz oranının yüzde otuz fazlası üzerinden hesaplanacak faizi tüketiciye ödemekle yükümlüdür. İşbu 2. fıkrada TKSY tüketici lehine bir düzenleme getirmiştir. Zira fıkranın ilk cümlesinde tüketicinin temerrüde düşmesi veya geç ödemesi durumunda tüketici kredisi sözleşmesinde yer alan akdi faiz oranının yüzde otuz fazlasından daha yüksek bir oranda gecikme faizi talep edilmeyeceği belirtilmiştir. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için "Tüketici Sözleşmelerinde Haksız Şart" başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Daha sonrasında ise kredi verenin işbu yükümlülüğü yerine getirmemesi durumunda fazla tahsil ettiği faiz tutarı ile fazla tahsil ettiği faiz tutarını geri ödediği günler arasındaki bölüm için tüketici kredisi sözleşmesinde belirlenen akdi faiz oranının yüzde otuz fazlası üzerinden hesaplanacak faizin tüketiciye geri ödeneceği hüküm altına alınmıştır. İşbu düzenleme ile tüketicinin korunması amaçlanmış, kredi verene ağır bir cezai sorumluluk getirilmiştir. Bankaların faiz oranlarının belirlenmesi konusunda kendi aralarında anlaşarak tüketici aleyhine düzenleme yapması halinde, tazminat sorumlulukları bulunmaktadır. Konuyla ilgili detaylı bilgi için "Rekabet Kanununun İhlali ve Kartel Tazminatı" başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Temerrüt faizi temerrüde düşülen veya geç ödemede bulunulan taksit tutarı üzerinden, temerrüde düşülen veya geç ödenen gün sayısı dikkate alınarak hesaplanacaktır. Talep edilebilecek gecikme faizi belirlenirken, kredi borçlusunun ödemeyi yaptığı tarih esas alınır. 4. Muacceliyet Durumunda Ek Ücret Yasağı Nedir? TKHK m. 28/2; “Muaccel kılınan taksitlerin hesaplanmasında faiz, komisyon ve benzeri masraflar dikkate alınmaz.” ifadesine yer vermiştir. Ayrıca TKSY m. 18/1 son cümlesinde; “Muaccel kılınan taksitlerin hesaplanmasında faiz ve ücretler dikkate alınmaz.” ifadesine yer verilmiştir. TKHK m. 28/2’de, muacceliyet kaydına başvuracak olan kredi verenin, başvuruda bulunacağı muaccel taksitler üzerinden faiz, komisyon veya benzeri masrafları tüketiciden talep edemeyeceği hüküm altına alınmıştır. İşbu hükmün gerekçesi, temerrüde düşmüş olan tüketicinin ödemediği taksitler için temerrüt faizi ödeyecek olması nedeniyle temerrüt faizinin yanında bir de tüketici kredisi sözleşmesinden doğan faiz ve diğer masrafların tüketiciye yüklenmesinin engellenmeye çalışılmasıdır. 5. Kredi Gecikme Faizi Hesaplaması Nasıl Yapılır? Gecikme faizi, hali hazırda kullanılan kredi faiz oranının en çok fazlası kadar uygulanabilir. Örnek vermek gerekirse, kredi aylık %1 faiz üzerinden alınmışsa en çok aylık %1,30 oranında bir gecikme faizi yansıtılabilir. Fakat yine de toplam kredi için yansıtılan faiz oranı hemen hemen 1,5 kat artar. Bu durumda %1 faiz üzerinden kredi alan kullanan tüketiciye ek olarak %1,30 daha faiz oranı yansıtılır ve konut kredisi haricinde hesaplanan bu orana KKDF () ve BSMV (%5) vergileri de ilave edilir. 6. Kredi Geç Ödemelerinde Bileşik Faiz (Faize Faiz) Uygulanır Mı? TKHK m.4/7; “Temerrüt hâli de dâhil olmak üzere, tüketici işlemlerinde bileşik faiz uygulanmaz.” Temerrüt faizine ek olarak ülkemizde kredi işlemlerinde bileşik faiz uygulaması yer almamakla birlikte yalnızca anapara üzerinden temerrüt faizi uygulanabilir. Dolayısıyla faiz üzerine faiz uygulanması yasal olarak mümkün değildir. 7. Kefilin Kredi Borcu Ödenmediğinde Temerrütten Sorumlu Tutulması Kredi sözleşmesinin tarafı olan tüketiciye kefil olan kişi, ödenmeyen borçları ödeme garantisi vermektedir. Tüketici borcunu ödemeyip temerrüde düşürüldüğü durumda kredi borcunun tamamının ifasının kefilden istenebilmesi için TKHK m. 28/1 uyarınca tüketiciye yapılan bildirimden kefilin haberdar edilmesi ve bu bildirimin üzerinden 30 gün geçmesi gerekmektedir. Kredi borcunun tamamı muaccel olup bu borç bakımından temerrüt gerçekleştikten sonra gerçekleşen temerrüdün TTK m. 7 uyarınca kefile bildirilmesi gerekir. Aksi takdirde kefil kredi borcunun tamamı için işleyen temerrüt faizinden sorumlu olmaz. Türk Ticaret Kanunu (TTK) m.7/1; “ İki veya daha fazla kişi, içlerinden yalnız biri veya hepsi için ticari niteliği haiz bir iş dolayısıyla, diğer bir kimseye karşı birlikte borç altına girerse, kanunda veya sözleşmede aksi öngörülmemişse müteselsilen sorumlu olurlar. Ancak, kefil ve kefillere, taahhüt veya ödemenin yapılmadığı veya yerine getirilmediği ihbar edilmeden temerrüt faizi yürütülemez.” Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 590/3; “Asıl borcun muaccel olması, alacaklı veya borçlunun önceden süre içeren bildirimde bulunmasına bağlıysa, kefalet borcu için bu süre, bildirimin kefile yapıldığı tarihte işlemeye başlar.” Şu halde, asıl borçluya (tüketici) yapılan süre içeren bildirimden, TBK m. 590 uyarınca kefil haberdar edilirken asıl borçluya (tüketici) verilen sürenin bitiminde temerrüdün gerçekleşeceği hususunda kefilin ayrıca dikkati çekilmişse de kredi borcunun tamamı muaccel hale gelip bu borç bakımından temerrüt gerçekleştikten sonra, durumun TTK m.7 gereğince kefile bildirim gerekliliği halen devam eder. TTK m. 7 yalnızca temerrüt faizinden bahsetse de hükmü genel anlamak gerekir. Kredi borcunun tamamı bakımından temerrüdün gerçekleştiği kefile ihbar edilmeden kefilin temerrüdün sonuçlarından ve gecikmeden doğan zararlardan sorumlu olmayacağı sonucuna varmak gerekir. ### İstinaftan Feragat Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) uyarınca hak sahipleri, dava açmış olsalar dahi, söz konusu davadan feragat etme hakkına sahiptirler. Açılmış olan davadan feragat etmek mümkün olduğu gibi, ilk derece mahkemesince verilen karara karşı kanun yollarına başvurma hakkından da feragat edilebilir. Zira hak sahipleri tarafından dava açılması da, kanun yollarına başvurulması da, kanun koyucu tarafından kendilerine tanınmış haklardır ve söz konusu haklardan vazgeçilmesi mümkündür. Ancak bir haktan vazgeçilebilmesi için o hakkın doğmuş olması gerekmektedir. Zira, kimse, sahip olmadığı, henüz doğmamış olan bir haktan vazgeçemez. İstinaf hakkının doğması için ise, öncelikle, ilk derece mahkemesi kararının ilgilisine tebliğ edilmiş olması gerekmektedir. İlk derece mahkemesinin gerekçeli kararının tebliği ile doğan istinaf kanun yoluna başvuru hakkından, feragat edilebilir. İstinaftan feragat beyanı kayıtsız ve şartsız olmalıdır. Zira feragat bozucu yenilik doğuran bir hak olup şarta bağlı olarak kullanılamaz. Bozucu yenilik doğuran hak olmasının bir diğer sonucu ise karşı tarafın kabul ve onayına bağlı değildir. Dolayısıyla feragat iradesi mahkemeye ulaşmakla hüküm ve sonuçlarını doğurur. İstinaftan feragat herhangi bir süreye bağlı değildir. Ancak süresi içinde istinaf başvurusu yapılmadığı takdirde istinaf kanun yoluna başvurudan zımni olarak feragat edildiği kabul edilmektedir. Kanun yollarına başvuru kanun koyucu tarafından kişilere verilmiş bir hak olup söz konusu hakkın kullanılması zorunlu değildir. Kural olarak kişilerin sahip oldukları haklardan vazgeçebilmeleri mümkündür. İstinaf kanun yoluna başvuru hakkından da belli şartların varlığı halinde feragat edilebilir. 1.İstinaf Kanun Yolu Nedir? Türk Hukuk siteminde ilk derece mahkemeleri tarafından verilen kararlar, bir üst mercii olan İstinaf Mahkemeleri tarafından denetlenir. İstinaf Mahkemelerinin kararlarının hukuka uygunluk incelemesi ise, temyiz kanun yolu mercii olan Yargıtay tarafından yapılır. Kişilerin, haklarında verilen mahkeme kararlarını, bir üst mahkeme olan İstinaf Mahkemesi’ne taşımaları, bir haktır. Bu haktan yararlanmak isteyen kişiler, kanunda belirtilen sürelere de dikkat ederek, istinaf başvurusunda bulunabilir. Ancak istinafa başvuru bir hak olduğu için, bu hakkı kullanmayı tercih etmeyenler de olacaktır. Bunun için hakkında karar verilen kişi, istinafa başvurma hakkından feragat ettiğini, Mahkemeye yapacağı bir beyanla bildirmelidir. İstinafa başvurma hakkından Mahkemeye başvurarak açıkça feragat edilebileceği gibi süresi içinde istinafa başvurmayarak zımni olarak da feragat edilebilir. 2. Feragat Nedir? Feragat, kelime anlamı itibariyle vazgeçme olup, istinaftan feragat ise, istinaf kanun yoluna başvurma hakkından vazgeçme anlamına gelmektedir. Hak sahipleri, mahkeme kararlarını bir üst mahkeme olan İstinaf Mahkemesi’ne taşımak istemeyip, kararın bu haliyle kesinleşmesini istediklerinde, mahkemeye sunacakları feragat dilekçesi ile bu işlemi yapabilirler.  3. İstinaftan Ne Zaman Feragat Edilebilir? Ön Şart: İlamın Tebliği Zorunluluğuİlk derece mahkemesince verilen karar hakkında istinaftan feragat edilebilmesi için, öncelikle ilamın taraflara tebliğ edilmesi gerekmektedir. Gerekçeli karar taraflara tebliğ edilmeden istinafa başvurma hakkından feragat edilemez. Zira istinafa başvurma hakkı, kararın tebliği ile doğan bir haktır. Bir kimsenin, henüz doğmamış hakkından feragat edemeyeceği gözetildiğinde, istinafa başvurma hakkından feragat dilekçesinin verilme süresinin, en erken, kararın tebliğ edildiği tarih olduğunu ifade edebiliriz. Bu tebligat, kanundaki usullere uyularak yapılan tebligat olabileceği gibi, kişinin, hakkında karar veren mahkemenin kalemine giderek kararı elden tebliğ alması da mümkündür. İstinaf Başvurusu Yapıldıktan Ancak Dosya Henüz Bölge Adliye Mahkemesi’ne Gönderilmeden Önce İstinaftan FeragatBir kişi, hakkında verilen mahkeme kararına karşı tebliğden itibaren yasal sürelere uyarak istinaf kanun yoluna başvurmuş olabilir. Ancak bu halde de, istinaftan feragat edilebilir. Kişi istinaf başvurusu yapmış ancak ilk derece mahkemesince dosya henüz İstinaf Mahkemesi’ne gönderilmemiş olabilir. Bu ihtimalde dosya, İstinaf Mahkemesi’ne gönderilmez ve kararı veren ilk derece mahkemesi, başvurunun reddine karar verir. Dosya Bölge Adliye Mahkemesi’ne Gönderildikten Sonra Ancak Henüz İstinaf Başvurusu Hakkında Karar Verilmeden Önce İstinaftan Feragatİstinaf başvurusu yapılmış olmasına rağmen henüz başvuru hakkında bir karar verilmemişse, İstinaf Mahkemesi, istinaf başvurusunun, feragat nedeniyle reddine karar verir. İstinaf Mahkemesince Karar Verildikten Sonra İstinaf Başvurusundan Feragatİstinaf Mahkemesince dosya incelenip, istinaf başvurusu hakkında bir karar verildikten sonra artık, istinaf kanun yoluna başvurma hakkından feragat edilemez. Yargıtay 5.Hukuk Dairesi’nin, 02.05.2019 tarih ve 2017/ 27972 E., 2019 / 8391 K. sayılı ilamına göre: ‘’ ... davalı idare tarafından verilen 27.02.2017 tarihli istinaf isteminden vazgeçildiğine ilişkin dilekçenin, Bölge Adliye Mahkemesinin karar tarihinden sonra sunulduğu anlaşıldığından, ... Bölge Adliye Mahkemesi’nin ek kararı ile karar tarihinden sonra istinaf başvurusundan feragat mümkün olmadığından bahisle HMK'nın 349/2-son maddesi gereğince davalı idare vekilinin talebinin reddine karar verilmesinde bir isabetsizlik görülmemiştir.’’ 4.İstinaftan Feragat Beyanının Nitelikleri Nelerdir? İstinaftan feragat beyanı, kayıtsız ve şartsız olmalıdır. İstinaf kanun yoluna başvurma hakkından feragat, herhangi bir kayıt ve şart ile ileri sürülemez. Başvurma hakkından feragatin, kayıtsız ve şartsız olması mecburidir. Zira ilk derece mahkemesi kararı, hakkında karar verilen kişi bakımından, tüm sonuçlarıyla kabul edilmektedir. Feragat tek taraflı bir irade beyanı olup, davanın karşı tarafının izin veya onayına tabi değildir.stinafa başvurma hakkından feragat, tek taraflı bir yenilik doğuran haktır ve yalnızca feragat eden hakkında etki ve sonuçlarını doğurur. Dolayısıyla feragat beyanının hüküm ve sonuç doğurması davanın karşı tarafının izin veya onayına tabi değildir. Mahkemeye ulaşmakla feragat beyanı hüküm ve sonuçlarını doğurur. İstinaftan feragat dilekçesi, vazgeçme iradesi konusunda açık olmalıdır. İstinaf kanun yoluna başvurma hakkından feragat dilekçesi, başvuru hakkından vazgeçildiğini açık bir şekilde ortaya koymalıdır. Tarafların, ilk derece mahkemesi kararlarının onanmasını talep etmesi de feragat niteliğinde bir beyan olacaktır. 5. Feragat Konusunda İrade Sakatlıkları Feragat tek taraflı bir irade beyanıdır. Dolayısıyla hata, hile, korkutma gibi irade beyanı sakatlığına sebep olan hallerin mevcut olması durumunda feragat beyanı geçerliliğini yitirebilir. Excerpt: Kişilerin, haklarında verilen mahkeme kararlarını, bir üst mahkeme olan İstinaf Mahkemesi’ ne taşımaları, bir haktır. Bu haktan yararlanmak isteyen kişiler, kanunda belirtilen sürelere de dikkat ederek, istinaf başvurusunda bulunabilir. Ancak istinafa başvuru bir hak olduğu için, bu hakkı kullanmayı tercih etmeyenler de olacaktır. Bunun için hakkında karar verilen kişi, istinafa başvurma hakkından feragat ettiğini, Mahkemeye yapacağı bir beyanla bildirmelidir. Bu makalemiz, Adli Yargı Hukuk Mahkemelerinde istinaftan feragatin koşullarını ve sonuçlarını içermektedir. ### Korona Virüs (Covid-19) Nedeniyle Ödenemeyen Kiralar Corona Virüs (Covid-19) Nedeniyle Ödenemyen İş Yeri Kiraları ve TahliyeleriAralık 2019’da Çin’in Wuhan şehrinde ortaya çıkan ve hızla yayılarak tüm dünyayı etkisi altına almaya başlayan corona virüsü(Covid-19), Mart 2020 tarihi itibari ile tüm dünyaya yayılmış ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından pandemi (salgın) ilan edilmiştir. Bu salgın ile mücadele etmek için birçok ülkede sokağa çıkma yasağı dahil birçok önlem alınmaya başlanmış olup, bu durumun hayatın her alanındaki ilişkileri olumsuz etkilediği aşikardır. Durumdan etkilenenlerin başında, kamu gücü ile alınan tedbirler nedeni ile iş yerlerini açamayan veya açmaya devam etseler bile insanların bireysel olarak kendini karantinaya alması ve sosyal mesafelendirmenin sağlanarak virüsün yayılımını önleyebilmek için uygulanan tedbirler ve kısıtlamalar nedeni ile işlerde normal zamana kıyasla ciddi bir azalma (ciro kaybı) yaşanması iş yeri kirası ödeyen gerçek ve tüzel kişileri oldukça zor durumda bırakmıştır. Kanun koyucu, ortaya çıkan bu zor durumun sonuçlarına kiracının tek başına katlanmasının önüne geçmek amacıyla 26 Mart 2020 tarihli 7226 sayılı Kanun’un geçici 2. Maddesi ile kiraya verenin kira alacağına kavuşamaması halinde sahip olduğu kira sözleşmesini feshetme ve kiracıyı tahliye etme haklarının kullanılmasını yasaklamıştır. 7226 SAYILI KANUNUN SÖZLEŞMENİN FESHİNE VE KİRACININ TAHLİYESİNE ETKİSİ26 Mart 2020 tarihli 7226 sayılı kanunun geçici 2. Maddesi;“1/3/2020 tarihinden 30/6/2020 tarihine kadar işleyecek iş yeri kira bedelinin ödenememesi kira sözleşmesinin feshi ve tahliye sebebi oluşturmaz.”Diyerek, 1 Mart 2020 ile 30 Haziran 2020 tarihleri arasında muaccel olacak olan kira bedellerinin ödenmemesi sebebi ile kiraya verenin, kira sözleşmesinin feshi ve tahliye talebinde bulunamayacağını belirtmiştir. Düzenlemeden anlaşılacağı üzere, kira bedelleri bu süre içerisinde de muaccel olmaya devam etmekte olup, söz konusu kira bedellerinin ödenememesi nedeni ile işleyecek olan temerrüt faizi de işlemeye devam edecektir. Yani kanun koyucu yaptığı düzenleme ile kira alacağının muaccel olması ve muaccel bir borcun ödenmemesi halinde işleyecek olan temerrüt faizine ilişkin bir düzenleme yapmamış olmakla birlikte 1 Mart 2020 tarihinden 30 Haziran 2020 tarihine kadar ödenmeyen kira borçları sebebi ile kira sözleşmesini feshederek kiracının tahliyesini isteme hakkına sahip olan kiraya verenin bu hakkını kullanmaktan menetmiştir. Tahliye Davasına ilişkin sınırlama 1 Mart - 30 Haziran tarihlerine ilişkindirBelirtmek gerekir ki, kanunun lafzı kira sözleşmesinin feshini ve akabinde kiracının tahliyesini talep etme hakkının yalnızca 1 Mart-30 Haziran arasında sınırlandırmamış olup, bu tarih aralığında muaccel olmuş ve ödenmemiş kira bedelleri sebebi ile hiçbir zaman sözleşmenin feshi yolu ile kiracının tahliyesinin talep edilmesine gerekçe yapılamayacağını düzenlemektedir. Yani kiralayan 30 Haziran 2020 tarihinden sonra da 1 Mart - 30 Haziran 2020 tarihleri arasındaki kira bedellerinin ödenmemesi sebebiyle kira sözleşmesini feshedemez ve kiracıyı tahliye ettiremez. İcra takipleri 15 Haziran 2020’ye kadar durdurulmuştur.Her ne kadar kanunda belirtilen zaman aralığı içerisinde muaccel olacak kira bedellerinin ödenmemesi sebebi ile sözleşme feshedilemeyecek ve tahliye talep edilemeyecek olsa dahi kira alacağını varlığını korumakta ve kira alacaklısı tarafından alacağın muaccel olduğu tarihten itibaren bu borcun ifa edilmesi için icra takibi yoluna başvurma hakkı devam etmektedir. Kiraya verenin 1 Mart - 30 Haziran tarihleri arasında muaccel olmuş ve ödenmemiş kira bedelleri için başvurabileceği yol 30 Haziran’ın geçmesini beklemeksizin icra takibi yolu ile borcun ifasını sağlamaktır. Ancak icra takiplerinde taraf takip işlemlerinin de şimdilik 15 Haziran 2020’ye kadar durdurulmuş olduğu da göz önüne alındığında, 1 Mart tarihi itibari ile muaccel olmuş ve ödenmemiş kira bedeli alacakları için 15 Haziran tarihine kadar icra takibi dahi başlatılamayacaktır. Kiralayan sürecin sonra ermesine müteakip yapacağı icra takibi ile hem kira bedellerini hem de faizi talep edebilecektir.Sonuç olarak 26 Mart 2020 tarihli 7226 sayılı Kanun’un geçici 2. Maddesindeki işyeri kiralarına ilişkin düzenleme ile kiralayan 1 Mart - 30 Haziran tarihleri arasında kira bedeli ödenmemesi sebebiyle kira sözleşmesini ne 30 Haziran tarihine kadar ne sonraki süreçte feshedemez ve bu tarihler arasındaki borçtan dolayı kiracıyı tahliye ettiremez. Ancak getirilen düzenlemede kira bedeline ilişkin bir husus olmaması sebebiyle tahliye talebi içermeyen icra takibi yaparak kira alacağını kavuşabilir. ### Evliliğin İptali Davası Evliliğin Geçersizliği Nedeniyle İptali Davası Evlilik birliği kurulurken, yasada öngörülen koşulların sağlanmaması halinde, evlilik geçersiz hale gelmekte olup, iptali talep edilebilmektedir. Türk Medeni Kanunu’nun 145 ile 160. maddeleri arasında düzenlenen evliliğin iptali davası, hukuki niteliği bakımından boşanma davasından farklıdır. Boşanma davasında, evlilik birliği mevcut olup, taraflardan birinin kusuru veya eşit kusur sebebiyle sona erdirilmesi talep edilir. Buna karşın, evliliğin iptali davasında, usulüne uygun yapılmamış ve baştan itibaren geçersiz sayılması gereken bir evliliğin hukuken yok hükmünde olduğu tespit edilmek istenir. Bu yazımızda, hangi durumlarda evliliğin geçersiz sayılabileceğini, hangi durumlarda geçersiz sayılmadığını ve iptal davasının sonuçlarını detaylarıyla ele alacağız. 1. Evliliğin Geçersizliği Nedeniyle İptali Davası Evliliğin iptali davası ile kanunda sayılan durumlardan birinin var olması sebebiyle söz konusu evliliğin geçersiz olduğu iddia edilir. Evliliğin, mahkeme tarafından iptaline karar verilmesi halinde evlilik son bulur. Başka bir ifade ile evliliğin iptali davası; evlenme işlemleri ve nikâh esnasında, nispi ya da mutlak butlan sebeplerinden birinin varlığı ile evliliğin sakat olması ve evlilik birliğinin geçersiz sayılması anlamına gelmektedir. Mahkeme tarafından evliliğin geçersizliği nedeni ile iptaline karar verilene kadar ise evlilik geçerli bir evlilikmiş gibi tüm sonuçlarını doğurur. 2. Evliliğin Mutlak Butlanla Geçersiz Olması Evliliğin geçersizliği sebebi ile iptal davası kanun gereği mutlak ya da nispi butlan sebeplerine dayanılarak açılabilecektir. Mutlak butlan, hukuksal işlemin geçersizliğinin kamu düzenini ilgilendirdiği, süreye bağlı olmadığı, ilgili herkes tarafından ileri sürülebildiği ve hâkimin kararı ile ileriye etkili sonuç doğurduğu geçersizlik türüdür. 2.1. Mutlak Butlan Şartları (TMK m.145) Eşlerden birinin evlenme sırasında evli bulunması: Hukukumuzda çok eşlilik yasakolduğundanönceki evliliği sona ermeden yeniden evlenen kişinin sonraki (ikinci) evliliği geçersiz sayılacaktır. Ancak evliyken yeniden evlenen kimsenin önceki evliliği, sonradan yapılan evlilik hakkında mutlak butlan sebebi ile geçersizliğine karar verilmeden önce sona ermişse (ölüm, boşanma) ve ikinci evlilikteki diğer eş iyiniyetli ise (karşı tarafın evli olduğunu bilmiyorsa ve bilme imkânı da yoksa) sonradan yapılan evlenmenin geçersizliğine karar verilemez. Eşlerden birinin evlenme sırasında sürekli bir sebeple ayırt etme gücünden yoksun bulunması: Ayırt etme gücüne sahip olmayan kişi kanun gereği evlenemez. Ayırt etme gücünden yoksunluğun süreklilik gösterdiği durumlarda evlilik mutlak butlan ile geçersiz olacaktır. Burada dikkat edilmesi gereken husus ayırt etme gücünden yoksunluğunun sürekli olmasıdır. Zira evlenme sırasında geçici olarak ayırt etme gücünden yoksunluk aşağıda açıklayacağımız nispi butlan sebebi olarak kabul edilmektedir. Eşlerden birinde evlenmeye engel olacak derecede akıl hastalığı bulunması: Eşlerden birinde evlenmeye engel olacak derecede akıl hastalığı bulunması ve bu durumun sağlık raporu ile ispatlanması durumunda evliliğin geçersizliğine karar verilecektir. Eşler arasında evlenmeye engel olacak derecede hısımlığın (akrabalık) bulunması: Mevzuat gereği üst soy ile alt soy arasında, kardeşler arasında, amca hala teyze dayı ile yeğenleri arasında, kişiler arasında evlilik sona ermiş olsa bile eşlerden birinin diğerinin üst soyu ve alt soyu arasında evlilik yasaktır. Ayrıca evlat edinen ile evlatlığın ya da bu kişilerden biri ile diğerinin altsoyu ve eşi arasında da evlilik gerçekleştiği durumda mutlak butlan sebebi ile geçersiz sayılacaktır. Evliliğin iptali davasının açılabilmesi için yukarıda yer alan sebeplerden en az birinin varlığı aranmaktadır. Evliliğin sair sebeplerden hiçbirini taşımaması halinde açılacak olan evliliğin iptali davası reddedilir. 2.2. Mutlak Butlan Davasında Dava Hakkının Sınırlanması veya Kalkması Türk Medeni Kanunu’na yukarıda sayılan hallerin varlığı durumunda mutlak butlan davası açılabilecektir. Ancak bazı durumlarda dava hakkı sınırlanabilir ya da ortadan kalkabilir: Evliliğin sona ermesi halinde dava hakkının kalkması: Evlilik, ölüm ya da boşanma sonucu sona ermişse artık mutlak butlan davası açılamaz. Ancak dava açıldıktan sonra eşlerden biri ölse bile dava devam eder. Akıl hastalığı nedeniyle butlan davasında sınırlama: Eşlerden birinin evlilik sırasında akıl hastalığı bulunması sebebiyle dava açılabilmektedir. Ancak eşin akıl hastalığı evlilikten sonra iyileşirse ve evlilik fiili olarak devam ederse artık mutlak butlan davasını sadece önceden akıl hastalığına sahip olan eş açabilir. Evlenme sırasında sürekli bir nedenle ayırt etme gücünden yoksun olan eşin ayırt etme gücünü kazanması: Eşlerden biri evlilik sırasında sürekli olarak ayırt etme gücünden yoksun olup evlenmenin butlanına karar verilmeden önce ayırt etme gücünü kazanırsa mutlak butlan davasını yalnızca ayırt etme gücünü sonradan kazanan eş açabilir. 2.3. Mutlak Butlana Dayalı Evliliğin İptali Davasını Kimler Açabilir? Türk Medeni Kanunda sayılan mutlak butlan sebepleri doğrudan kamu düzenini ilgilendirdiğinden geniş bir dava açma yetkisi tanınmıştır. Bu durumda; evliliğin tarafı olan eşlerden her biri, kendiliğinden ya da ihbar üzerine cumhuriyet savcısı, eşlerin anne-babaları kardeşleri vb. yakın akrabaları ve mirasçıları gibi tüm ilgiler ile kişisel veya hukuki menfaati olan herkes bu davayı açabilir. Sona ermiş bir evliliğin ise mutlak butlana dayalı iptali davası, Cumhuriyet savcısı tarafından kendiliğinden açılamaz. Bu durumda dava yalnızca ilgili kişiler (eşlerden birinin ölümü ile evliliğin sona ermesi halinde mirasçılar) tarafından açılabilir. 2.4. Mutlak Butlana Dayalı Evliliğin İptali Davasında Süreler Mutlak butlanın varlığı sebebi ile evliliğin iptali söz konusu olduğunda evliliğin iptali için herhangi bir zaman sınırlaması söz konusu değildir. Evliliğin her aşamasında evliliğin iptali davası açılması mümkündür. 3. Evliliğin Nispi Butlanla Geçersiz Olması Nispi butlan, evliliğin geçersizliğinin yalnızca tarafları ilgilendirdiği ve yalnızca onlar tarafından ileri sürülebildiği, geçersizliğin ileri sürülmesinin hak düşürücü sürelere bağlandığı geçersizlik türüdür. Mutlak butlanda olduğu gibi nispi butlan sebeplerinin varlığı halinde evlilik mahkeme tarafından karar verilene kadar geçerli bir evliliğin tüm sonuçlarını doğurur. 3.1. Nispi Butlan Şartları (TMK m. 148-151) Aşağıda sayacağımız şartların varlığı halinde evliliğin nispi butlan ile iptaline yönelik dava açılabilecektir: Ayırt etme gücünden geçici yoksunluk: Evlenme töreni sırasında eşlerden birinin ayırt etme gücünden geçici olarak yoksun olması durumunda (örneğin eşin evlenme töreninde aşırı sarhoş olması) yapılan evlenme nispi butlanla sakat olacaktır. Ayırt etme gücünden geçici olarak yoksun olan eş bu duruma kendi kusuru ile (örneğin alkol tüketmesi) sebep olmuş olsa bile evliliğin iptalini dava edebilecektir. Yanılma (Hata): Eşlerden biri evlenmeyi hiç istemediği halde yanılarak bu evliliğe razı olmuşsa (örneğin tiyatro gösterisinde bunu bir kurgu sanarak evliliği kabul etmişse), evlenmek istediği kişide yanılarak evlenmek istemediği kişi ile evlenmişse (örneğin A ile evlenmek isterken ikizi B’yi A sanarak evlenmesi) veya karşı tarafın kendisi için evliliği çekilmez hale getirebilecek niteliğinde yanılarak evlenmişse (örneğin diğer eşin daha önce yüz kızartıcı bir suç işlemiş olması) yanılan eş evliliğin nispi butlan sebebi ile iptalini talep edebilir. Aldatma (Hile): Eşlerden biri ya da eşin bilgisi dâhilinde üçüncü kişi eşlerden birini namusu ve onuru hakkında aldatması durumunda veya eş ve altsoyu açısından ağır tehlike yaratan bir hastalık gizlenmişse, aldatılan eşin bu davayı açabilecektir. Korkutma (İkrah): Eşlerden biri, diğer eşi kendisinin veya yakının yaşamına sağlığına, namus ve onuruna zarar verileceğine yönelik ağır ve pek yakın bir tehdit ile korkutur ve bunun sonucu evlilik gerçekleşirse evlilik nispi butlanla sakat olacaktır. Bu duruma örnek olarak eşlerden birinin diğerine “Benimle evlenmezsen seni öldürürüm.” demesini gösterebiliriz. 3.2. Evliliğin Nispi Butlanla İptali Davasında Hak Düşürücü Süre Nispi butlan durumlarında evliliğin iptaline ilişkin dava açılması kanun gereği 6 aylık ve 5 yıllık hak düşürücü sürelerebağlanmıştır. Bu halde iptal nedeninin (eşin ayırt etme gücünü tekrar kazandığı, yanılma veya aldatmanın öğrenildiği, korkunun etkisinin ortadan kalktığı) öğrenildiği tarihten başlayarak altı ay içinde ve en geç evlenmenin üzerinden beş yıl geçmeden nispi butlan sebebi ile evliliğin iptaline yönelik davanın açılması gerekir. Bu sürelerden sonra nispi butlan durumlarında evliliğin iptali davası açmak mümkün değildir. 3.3. Evliliğin Nispi Butlanla İptali Davasını Kimler Açabilir? Nispi butlan durumlarında iptal davasını; ayırt etme gücünü kazanan eş ile yanılarak, aldatılarak, korkutularak evlenen eş açabilir. Ayrıca küçük ya da kısıtlı, yasal temsilcinin izni olmadan evlenirse izni alınmayan yasal temsilci evlenmenin iptalini dava edebilir. 4. Evliliğin İptali Davasının Sonuçları Bir evlilik, mutlak veya nispi butlan sebebiyle sakatlanmış olsa bile, ancak mahkeme kararı ile sona erer. Mahkeme tarafından verilen karar kesinleşene kadar, evlilik hukuken geçerli sayılır ve evlilik birliğinden doğan tüm hukuki sonuçlar geçerliliğini korur. Evliliğin iptali kararının ardından ortaya çıkabilecek hukuki sonuçları çocuklar ve eşler yönünden ayrı ayrı ele almak gerekmektedir. 4.1. Çocuklar Yönünden Evliliğin iptal edilmesi, çocukların hukuki statüsünü etkilemez. Türk Medeni Kanunu’nun 156. maddesi gereğince, evlilik geçersiz sayılsa bile, iptal edilen evlilikten doğan çocuklar evlilik içinde doğmuş sayılır. Bu düzenlemenin temel amacı, çocukların hukuki güvence altında olmasını sağlamak ve soy bağının korunmasını temin etmektir. Bu bağlamda, evliliğin iptal edilmesi halinde çocuklarla ilgili şu hususlar geçerliliğini korur: Soy bağı: Çocuk, baba ile evlilik içi doğmuş çocuk gibi soy bağına sahiptir. Babanın çocuğu tanımasına gerek yoktur, doğrudan baba adına kayıtlı olur. Velayet: Çocuğun velayeti, boşanma davalarında olduğu gibi değerlendirilir. Hakim, çocuğun üstün yararını gözeterek velayeti anneye veya babaya verebilir. İştirak nafakası: Çocuk, boşanma halinde olduğu gibi, nafaka hakkına sahiptir. Velayet kendisine verilmeyen eş, çocuğun bakım ve eğitim giderlerine katkıda bulunmakla yükümlüdür. Miras hakkı: Çocuk, baba tarafından evlilik içinde doğmuş bir çocuk gibi miras hakkına sahiptir ve babasının yasal mirasçısı olur. Bu düzenlemeler, çocukların ebeveynlerinin evliliğinin geçersiz olması nedeniyle mağduriyet yaşamalarını önlemek amacıyla getirilmiştir. 4.2. Eşler Yönünden Evliliğin iptal edilmesi durumunda eşlerin hakları ve yükümlülükleri, evliliğin geçersizliği konusunda iyi niyetli olup olmamalarına göre farklılık gösterir. Türk Medeni Kanunu’nun 158. maddesi, bu hususu açıkça düzenlemektedir: İyi niyetli eş: Evliliğin iptal sebebinden habersiz olan ve evliliğin geçerli olduğunu düşünen eş, geçerli bir evlilik yapmış gibi kişisel durumunu korur. Bu durumda, boşanmaya dair hükümler kıyasen uygulanır. Kötü niyetli eş: Evliliğin geçersiz olduğunu bilen veya bilmesi gereken eş, iptal kararının doğurduğu sonuçlardan yararlanamaz. Ancak bu eşin de mal rejiminin tasfiyesi gibi bazı konularda hakları olabilir. Evliliğin iptal edilmesiyle birlikte eşler açısından ortaya çıkan sonuçlar şu şekildedir: Mal Rejiminin Tasfiyesi : Eşler arasında evliliğin iptaline kadar yasal mal rejimi olan edinilmiş mallara katılma rejimi geçerli kabul edilir. Mahkeme, boşanma hükümlerini kıyasen uygulayarak, mal paylaşımı yapar. Eğer eşler iyi niyetliyse, evlilik süresince edinilen mallar boşanmadaki gibi tasfiye edilir. Eğer eşlerden biri kötü niyetliyse, mahkeme, hakkaniyet gereği onun mal rejiminden doğan bazı haklarını sınırlandırabilir. Tazminat Hakkı: Evliliğin iptali kararından dolayı iyi niyetli eş, kusurlu veya kötü niyetli eşten maddi ve manevi tazminat talep edebilir. Hakim, boşanma davalarındaki tazminat hükümlerini kıyasen uygulayarak bir tazminata hükmedebilir. Yoksulluk Nafakası: Evliliğin iptali durumunda, boşanma hükümleri kıyasen uygulandığı için iyi niyetli eş, iptal kararından sonra yoksulluğa düşecekse, diğer eşten yoksulluk nafakası talep edebilir. Nafaka miktarı ve süresi, boşanma davalarındaki gibi değerlendirilir. Soyadı Kullanımı: Kadın, evliliğin iptal edilmesiyle birlikte evlilik nedeniyle aldığı soyadını kaybeder ve bekarlık soyadına döner. Ancak, boşanma davalarında olduğu gibi, eski eşin soyadını kullanmaya devam etmek için mahkemeye başvurabilir. Mahkeme, kadının bu soyadını kullanmasında meşru menfaati bulunduğunu tespit ederse, soyadının korunmasına karar verebilir. 5. Evliliğin İptali Davasın Yetkili ve Görevli Mahkeme Evliliğin iptali davasında görevli mahkeme ise aile mahkemesidir. Aile mahkemesinin bulunmadığı yerlerde görevli mahkeme ise asliye hukuk mahkemeleridir. Asliye hukuk mahkemesi, aile mahkemesi sıfatı ile evliliğin iptali davasına bakabilir. İşbu davada yetkili mahkeme ise tarafların son altı aydır birlikte oturdukları yerdeki ya da eşlerden birinin yerleşim yerindeki aile mahkemesinde açılabilir. Ayrıca Cumhuriyet savcısı, yasal temsilci ya da ilgililerin açacağı mutlak butlan durumlarındaki iptal davaları ise, davalının yerleşim yerinde bulunan aile mahkemesinde açılacaktır. 6. Sık Sorulan Sorular Aynı Davada Evliliğin İptali Kabul Edilmezse; Boşanma Talep Edilebilir mi? Söz konusu hal Türk hukukunda terditli dava olarak nitelendirilmektedir. Terditli dava; kademeli dava olarak nitelendirilmektedir. Davacının aynı dava içerisinden birden fazla talebini aynı dava dilekçesi içerisinde sunabilmesi halinde söz konusu olur. Evliliğin iptali ve boşanma davasının birlikte açılması halinde asli talebin kabul edilmemesi halinde tali talebin kabulü istenmektedir. İşbu davada hâkim öncelikle evliliğin iptaline ilişkin yukarıda saydığımız durumlardan birinin mevcut olup olmadığını inceler ve şartlarda herhangi bir eksiklik saptamaz ise evliliğin iptaline karar verir. Bu durumda mahkeme asli talebi kabul etmiş olacağında tali talebe geçilmesine gerek kalmayacaktır. Fakat hâkim, kanunda sayılı olarak hüküm altına alınmış olan geçersizlik sebeplerinin var olmadığına karar verirse evliliğin iptali talebi reddedilir böylece hâkim davacının tali talebi olan boşanma değerlendirilecektir. İptal Olunan Evlilik İçerisinde Edinilen Malların Durumu Ne Olur? Taraflar arasında hukuken geçersiz bir evlilik mevcut olduğu mahkemece tespit edildiğinde evlilik iptal edilecektir. Bu durumda dahi eşlerin, mahkeme kararıyla iptal olunan bu geçersiz evlilik süresi içerisinde edinmiş oldukları mallar adına mal rejiminin tasfiyesine yönelik ayrı bir dava açılması mümkündür. Dolayısıyla eşler arasında ayrı bir düzenleme söz konusu değilse Medeni Kanunun edinilmiş mallara katılma rejimine ilişkin hükümleri, evliliğin iptali davalarında da uygulanacaktır. Evliliğin İptali Davası Sonucunda Tazminat Alınabilir mi? Evliliğin iptali davası, normal boşanma prosedüründen farklı olmasına rağmen nafaka ve tazminat alacakları yönünden aynı şekilde işlemektedir. Türk Medeni Kanunu’nda, evliliğin kesim hükümsüzlük ile sona ermiş olması halinde dahi; evliliğin, hukuken geçerli bir evliliğin tüm sonuçlarını doğuracağı ifade edilmiştir. Evliliğin iptali davasının sonucunda ve dava sürerken tıpkı boşanma davasında olduğu gibi hakim nafaka ve tazminata hükmedebilir. Hal böyle iken dava sürecinde eş ve çocuğun maddi olarak zorluğa düşmemesi adına eş ve çocuk için tedbir nafakası, davanın sonuçlanmasının ardından ise yine çocukların genel ihtiyaçları ve boşanma sonrasında yaşam standartlarının düşmemesi için iştirak nafakası, eşin yoksulluğa düşmemesi için ise yoksulluk nafakası talep edilebilir. Bununla birlikte evlilik birliği içerisinde yaşananlardan dolayı eğer talep edilir ise maddi ve manevi tazminat da talep edilebilir. Görüleceği üzere nafaka ve tazminat yalnızca boşanma davalarında değil, evliliğin iptali davasında da talep edilebilir. Excerpt: Evliliğin iptali davası ile kanunda sayılan durumlardan birinin var olması nedeniyle söz konusu evliliğin geçersiz olduğu iddia edilir. Evliliğin, mahkeme tarafından iptaline karar verilmesi halinde evlilik son bulur. ### Üniversiteler Dijital "Online" Sınav Yapabilir mi? Tüm dünyayı etkisi altına alan Koronavirüs, eğitim öğretim faaliyetlerini de ciddi ölçüde etkilemiş ve bu kapsamda, ilk olarak, 2019-2020 eğitim öğretim yılı Bahar döneminde, eğitimlerin yüz yüze değil, imkanlar dahilinde olmak üzere, yalnızca ‘’uzaktan öğretim, açık öğretim ve dijital öğretim’’ yöntemleriyle yapılması yönünde karar alınmıştır. Hangi derslerin uzaktan ve dijital öğretim yöntemiyle yapılacağı konusunda yetkili kılınan yükseköğretim kurumları da, aldıkları kararlar ile uzaktan eğitim uygulamalarını hayata geçirmiştir. YÖK Başkanlığı tarafından alınan bu tedbirler yanında, uzaktan eğitim sürecinde sınavların yapılıp yapılamayacağı, dijital ortamda sınav yapılıp yapılamayacağı konusu ise, belirsizliğini korumaktadır. Dijital Ortamda SınavSınav, İdari Yargılama Usulü anlamında bir idari işlem olup, olası bir dijital sınav da bu niteliği haiz olacağından, kanuni düzenlemeler kapsamında dijital sınavın mümkün olup olmadığına dair incelememizi, idari işlemin unsurları bağlamında yapacağız. Yetki Unsuru Bakımından Dijital Sınav:Üniversitelerde dijital sınav uygulamasının mümkün olup olmadığı noktasında yapacağımız ilk değerlendirmede, böyle bir sınavı düzenlemek bakımından yetkinin hangi idari organda olacağının belirlenmesi önem arz edecektir. Üniversite sınavları konusundaki temel düzenleme, Yükseköğretim Kanunu madde 44 olup, bu maddenin b fıkrasının ilgili kısmına göre:‘’ Yükseköğretim kurumlarında, … her bir diploma programının diplomayı almayı hak eden kişiye kazandıracağı bilgi, beceri ve yetkinliklerin neler olacağı ve bunların ölçme ve değerlendirmelerinin nasıl yapılacağı; … SINAV ÇEŞİTLERİ ve bunların ders başarı notuna katkısı; …, uygulama, teorik, uzaktan veya açık öğretim özellikleri ile eğitim öğretimin devamına ilişkin diğer hususlar, Yükseköğretim Kurulunun bu konularda belirlediği temel ilkelere uygun olarak Yükseköğretim Kurumları Senatolarıtarafından belirlenir.’’Madde metninden de açıkça görüleceği üzere, yükseköğretim kurumlarında, her bir diploma programı için ölçme ve değerlendirmelerin nasıl yapılacağı ile sınav çeşitlerini belirleme konusunda, Yükseköğretim Kurumları Senatoları yetkili kılınmıştır. Üniversite Senatosu ise, rektörün başkanlığında, rektör yardımcıları, dekanlar ve her fakülteden fakülte kurullarının üç yıl için seçtiği birer öğretim üyesi ile rektörlüğe bağlı enstitü ve yüksekokul müdürlerinden oluşur. Gerekli görülen hallerde Senatoyu toplantıya çağırma yetkisi ise, Rektöre aittir. Dijital sınav konusunda belirleme yapma yetkisinin Üniversite Senatolarına ait olduğunu da belirledikten sonra, bu durumu, idari işlemin şekil/usul unsuru bakımından irdeleyelim. Şekil- Usul Unsuru Bakımından Dijital Sınav:Üniversite Senatoları, üniversitenin tamamını ilgilendiren yönetmelik taslaklarını hazırlar. Senato tarafından kabul edilen bu karar, Rektörlük makamına sunulacak, Rektörün onayından sonra da, ilgili değişiklik, Resmi Gazete' de yayınlanarak yürürlüğe girecektir. Zira Yükseköğretim Kanunu’nun 14/3. maddesine göre:‘’ Rektörün onayından sonra Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girecek olan üniversite veya üniversitenin birimleri ile ilgili yönetmelikleri hazırlamak’’ Senatonun görevidir.Sınavların dijital ortamda yapılmasına ilişkin alınacak kararlar, üniversitelerin, sınavlara yönelik mevcut yönetmeliğinin değiştirilmesini gerektirecek olup, idare hukukuna hakim olan ‘’yetki ve şekilde paralellik’’ ilkesi gereği, yönetmelikte değişiklik yapma yetkisinin de Üniversite Senatosuna ait olduğunu ifade edebiliriz. Bu minvalde, sınavların şekli bakımından, kendisine, açıkça Yükseköğretim Kanunu ile yetki verilmiş Üniversite Senatosu, yönetmelik maddelerinin değişimi/kaldırılması bakımından da açıkça yetkili olmalıdır.İlgili değişiklik, Üniversite Senatosu kararının Rektörlük makamı ile onaylanması ve Rektörün onayından sonra ilgili değişikliğin Resmi Gazete’ de yayımlanması ile yürürlüğe girebilecektir. Şu halde, dijital sınava ilişkin gerekli şekil/usul kurallarına riayet edilmelidir. Sebep ve Konu Unsurları Bakımından Dijital Sınav:İdari işlemin sebep unsuru, idareyi o işlemi yapmaya sevk eden temel saik olup, konu unsuru ise, o işlemin doğurduğu hukuki sonuçtur. İdari işlemler kanuna dayanmak zorunda olup, aynı zamanda, hukuka uygunluk karinesinden de yararlanır. İdari yargı mercii tarafından iptaline karar verilmediği sürece geçerliliğini koruyacaktır. Üniversite Senatoları tarafından alınan kararlarla, düzenleyici işlem niteliğinde olan mevcut üniversite yönetmeliklerinde yapılabilecek değişiklik de, temelini, Yükseköğretim Kanunu’nun ‘’Diploma alma, ders kredilerinin hesaplanması, öğrencilik haklarından yararlanma ve sınavlar’’ başlıklı 44/d maddesinden almaktadır: ‘’ Yeterlilik, seviye tespit veya ders başarılarını ölçen tüm sınavlar, kağıt ortamında ve eş zamanlı olarak yapılabileceği gibi, alan ve zorluk düzeyine göre tasnif edilerek güvenli biçimde saklanan bir soru bankasından, her bir adaya farklı zamanlarda farklı soru sorulmasına izin verecek şekilde elektronik ortamda da yapılabilir. Sınavlarda sorulacak soruların hazırlanması, soru bankasının oluşturulması ve şifrelenmesi, sınav sorularının kağıt ortamında veya elektronik ortamda saklanması ile sınav güvenliğinin sağlanmasına ilişkin ilkeler Yükseköğretim Kurulu tarafından belirlenir.’’ Kanun metni ile de sabit olduğu üzere, ders başarılarını ölçen sınavların, kağıt ortamında yapılması mümkün olduğu gibi, elektronik ortamda da yapılmasına imkan tanınmıştır. Ancak bunun için belli birtakım özel koşullar öngörülmüş olup, temel ilkelerin, Yükseköğretim Kurulu tarafından belirleneceği, hüküm altına alınmıştır. Ancak yükseköğretim kurumlarında elektronik sınav uygulamasına geçilmesi halinde temel ilkelerin neler olacağı konusunda, lisans ve ön lisans eğitimi bakımından, Yüksek Öğretim Kurulu tarafından, henüz net bir açıklama yapılmamıştır. Ancak, kanundaki düzenlemeden hareketle, en azından şu koşulların varlığının zaruri olduğunu belirtmek gerekir: Soru Bankası Oluşturulması Kriteri: İlgili sorular, alan ve zorluk düzeyine göre Tasnif edilerek güvenli biçimde saklanan bir soru bankasından sorulmalıdır. (Soru Bankasının oluşturulmasında temel kriteri YÖK belirleyecek.) Sınavların Güvenliği Kriteri: Sınavlar, her bir adaya farklı zamanlarda farklı soru Sorulmasına izin verilecek şekilde olmalıdır. Temel ilkeler YÖK tarafından belirlenecek.) Maksat Unsuru Bakımından Dijital SınavSon olarak, Koronavirüs nedeniyle gündemimizi ciddi ölçüde meşgul eden dijital sınavın, temel eğitim- öğretim amacı ile ilkelerine uygun olması gerektiğini de belirtmek isteriz. Yüksek Öğretim Kurulu Başkanlığı tarafından, uzaktan eğitime ilişkin olarak yapılan açıklamalar da, eğitim öğretim faaliyetlerinin aksamaması gayesini temin etmeye yönelik olup, olası bir dijital sınav uygulaması da bu amacın gerçekleştirilmesine hizmet etmeye yönelik olmalıdır. Dijital sınavların, her idari işlem gibi, idari yargı makamları huzurunda dava konusu edilebileceği de gözetildiğinde objektif, şeffaf, denetlenebilir olmaları gerektiği çok açıktır. Bu durum da, ancak sınavların kayıt altına alınması ve Yükseköğretim Kanunu’nda belirtilen ‘’ Soru Bankası Oluşturulması ile Sınavların Güvenliği Kriterleri’’ ne uyulması ile mümkün olacaktır. Bu durum, eğitim öğretimin aksaması şeklindeki yüksek kamu yararı amacına da uygun düşecektir. Yüksek Lisans Eğitiminde Digital SınavLisansüstü Eğitimde Tez Aşamasında Olan Öğrenciler Bakımından, YÖK, Dijital Sınav konusundaki temel kriterleri belirlemiştir! Makalemizin konusu, her ne kadar, lisans ve ön lisans eğitimlerinde dijital sınav olsa da, YÖK tarafından alınan, lisansüstü eğitimde tez aşamasındaki öğrenciler hakkındaki karar da önemlidir. Şöyle ki;Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı, 31.03.2020 tarih ve 75850160-104.01.02.04-E.24625 31.03.2020 Sayılı, ‘’Yeni Koronavirüs Hastalığı Salgınında Eğitim-Öğretim Süreçleri (Kayıt Dondurma)’’ konulu kararıyla, tez savunma ve yeterlilik sınavlarına dair açık bir karar almıştır. Bu karara göre, tez savunma ve yeterlilik sınavları: Denetlenebilir ortam ve şartlarda gerçekleştirilmesi Mutlaka kayıt altına alınması Şartlarıyla, dijital imkanlar ile de yapılabilecektir. Bkz. YÖK'TEN ÜNİVERSİTELERDEKİ UZAKTAN EĞİTİME YÖNELİK DEĞERLENDİRME Excerpt: Tüm dünyayı etkisi altına alan Koronavirüs, eğitim öğretim faaliyetlerini de ciddi ölçüde etkilemiş ve bu kapsamda, ilk olarak, 2019-2020 eğitim öğretim yılı Bahar döneminde, eğitimlerin yüz yüze değil, imkanlar dahilinde olmak üzere, yalnızca ‘’uzaktan öğretim, açık öğretim ve dijital öğretim’’ yöntemleriyle yapılması yönünde karar alınmıştır. Hangi derslerin uzaktan ve dijital öğretim yöntemiyle yapılacağı konusunda yetkili kılınan yükseköğretim kurumları da, aldıkları kararlar ile uzaktan eğitim uygulamalarını hayata geçirmiştir. YÖK Başkanlığı tarafından alınan bu tedbirler yanında, uzaktan eğitim sürecinde sınavların yapılıp yapılamayacağı, dijital ortamda sınav yapılıp yapılamayacağı konusu ise, belirsizliğini korumaktadır. ### Covid-19 ve İşverenin İşçiyi Koruma Yükümlülüğü Korona Virüs ve İşverenin İşçiyi Koruma YükümlülüğüÜlkemizde de hızla yayılmaya başlayan coronavirüs (COVID-19) salgınının iş hukuku kapsamında gündeme getirdiği en önemli konuların başında, işverenin işçiyi koruma yükümlülüğü gelmektedir. Gerek İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nda gerekse Türk Borçlar Kanunu’nda bu yükümlülüğe ilişkin ayrıntılı düzenlemeler yer almakta olup tarafımızca işbu düzenlemelerin değerlendirilmesinde fayda görülmüştür. İŞVERENİN İŞÇİNİN SAĞLIĞINI KORUMA YÜKÜMLÜLÜĞÜNÜN KAPSAMI NEDİR ?İş sözleşmesinin imzalanması ve işçi ile işveren arasında iş ilişkisinin kurulması ile birlikte tarafların çeşitli hak ve yükümlülükleri de doğmaktadır. Bu kapsamda işverenin yükümlülüklerinden birisi de işçinin sağlığını ve güvenliğini koruma yükümlülüğüdür. İşverenin bu yükümlülüğü İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nda detaylı bir şekilde düzenlenmiştir. Buna göre; İşveren, çalışanların işle ilgili sağlık ve güvenliğini sağlamakla yükümlü olup bu çerçevede; mesleki risklerin önlenmesini, eğitim ve bilgi verilmesi dahil her türlü tedbirin alınmasını, organizasyonun yapılmasını gerekli araç ve gereçlerin temin edilmesini, sağlık ve güvenlik tedbirlerinin değişen şartlara uygun hale getirilmesini ve mevcut durumun iyileştirilmesini sağlamak zorundadır. Ayrıca işyerinde alınan iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerine uyulup uyulmadığını izlemek, denetlemek ve uygunsuzlukların giderilmesini sağlamak da yine işverenin yükümlülüğündedir. İŞVEREN, İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ KAPSAMINDA ALMIŞ OLDUĞU ÖNLEMLERİN MALİYETİNİ ÇALIŞANLARA YANSITABİLİR Mİ?İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun 4. maddesinde açık bir şekilde; işverenin alınmış olan iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin maliyetini çalışanlara yansıtamayacağı ifade edilmiştir. CİDDİ VE YAKIN TEHLİKE HALİNDE İŞÇİLERİN ÇALIŞMAKTAN KAÇINMA HAKKI VAR MIDIR?Hukukumuzda; ciddi ve yakın tehlike ile karşı karşıya kalınması halinde işçilere, çalışmaktan kaçınma hakkı tanınmıştır. Buna göre; ciddi ve yakın tehlike ile karşı karşıya kalan çalışanlar işyerindeki Sağlık Kurulu’na, Sağlık Kurulu’nun bulunmadığı işyerlerinde ise işverene başvurarak tehlike halinin tespit edilmesini ve gerekli tedbirlerin alınmasına karar verilmesini talep edebilirler.Sağlık kurulu veya işverenin talep doğrultusunda karar vermesi halinde çalışanlar, gerekli tedbirler alınıncaya kadar çalışmaktan kaçınabilirler. Yani ciddi ve yakın bir tehlike halinde işçilerin çalışmaktan kaçınma hakkı bulunmakta olup coronavirüs salgınının da ciddi ve yakın bir tehlike olduğu hususunda herhangi bir şüphe yoktur. Dolayısıyla işçilerin coronavirüs salgını sebebiyle işverenden gerekli önlemleri almasını talep etmesi ve alınmaması halinde, işbu önlemler alınana kadar çalışmaktan kaçınma hakkı bulunmaktadır. Ayrıca ciddi ve yakın tehlikenin önlenemez olduğu durumlarda çalışanlar, herhangi bir usule uymaksızın derhal tehlikeli bölgeyi terk edebilirler. Çalışanların bu hareketlerinden dolayı haklarının kısıtlanması ise mümkün değildir. ÇALIŞMAKTAN KAÇINMA HAKKINI KULLANAN İŞÇİYE ÜCRETİ ÖDENİR Mİ?Kanunda; çalışanların çalışmaktan kaçındığı dönemdeki ücreti ile kanunlardan ve iş sözleşmesinden doğan diğer hakları saklıdır, denilerek çalışmaktan kaçınma hakkını kullanan işçilere ücretinin ödenmeye devam edileceği hüküm altına alınmıştır. Hükümde ayrıca işçilerin ücretin yanı sıra diğer tüm haklarının da aynen devam ettiği belirtilmiştir. İŞVERENİN İŞ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ KAPSAMINDA GEREKLİ ÖNLEMLERİ ALMAMASININ YAPTIRIMI NEDİR?İşverenin iş sağlığı ve güvenliği kapsamında gerekli önlemleri almamasının yaptırımı da İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nda düzenlenmiştir. Buna göre; işverenin iş sağlığı ve güvenliği kapsamında alması gereken önlemleri almaması ve yükümlülüklerini yerine getirmemesi halinde; kendisine idari para cezası verilir. Ayrıca işverenin bu yükümlülüğe aykırı davranması halinde; genel hukuk hükümleri çerçevesinde, hukuki ve cezai sorumluluğunun da gündeme gelebileceğinin ifade edilmesi gerekmektedir. ### İşverenin İş Sağlığı ve Güvenliği Önlemleri Alma Sorumluluğu 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) ve 6331 Sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nda (İSGK) yer alan düzenlemeler uyarınca işveren, işyerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi almak, araç ve gereçleri noksansız bulundurmakla yükümlüdür. İşverenin sorumluluğu ve görevleri İSGK’nın 4. maddesinde etraflıca açıklanmıştır. İSGK hükümlerinin uygulanmasının izlenmesi ve teftişi, iş sağlığı ve güvenliği yönünden teftiş yapmaya yetkili Bakanlık iş müfettişlerince yapılır. İş sağlığı ve güvenliği alanında işverenlerin mevzuatta belirlenmiş görev ve sorumluluklarını yerine getirmemeleri veya kanuna aykırı davranmaları durumunda uygulanmak üzere idari, cezai ve hukuki yaptırımlar bulunmaktadır. İşverenin İSGK’da öngörülen sorumluluklarına aykırı hareket etmesi halinde işyerinin tam veya geçici kapanması, idari para cezası ve kamu ihalesinde yasaklanması gibi idari yaptırımlar mevcuttur. İş yerinde iş sağlığı ve güvenliği önlemleri alınması zorunluluğu, işverenin geniş anlamda işçiyi gözetme borcunun kapsamında yer alır. İşyeri ortamı ve çalışma koşullarındaki iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini almak işverenin sorumluluğundadır. İşverenin tüm önlemleri alınmasına rağmen bir iş kazası veyahut meslek hastalığı meydana gelmesi de mümkündür. Bu gibi hallerde işverenin kusurunun olup olmadığına göre işverenin sorumluluğu tespit edilecektir. 1. İş Sağlığı ve Güvenliği Nedir? İş Sağlığı ve Güvenliği işyerinde işin yürütülmesi sırasında çeşitli nedenlerden kaynaklanan sağlığa zarar verebilecek koşullardan korunmak amacıyla yapılan sistemli ve bilimsel uygulamalardır. İş Sağlığı ve Güvenliğinin amacı ise; işveren ve çalışanların görev, yetki, sorumluluk, hak ve yükümlülüklerinin belirlenmesi ve gerekli uygulamaların yapılması ile işyerlerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması ve mevcut sağlık ve güvenlik şartlarının iyileştirilmesidir. İş Sağlığı ve Güvenliğine ilişkin hükümler kamu ve özel sektöre ait bütün işlere ve işyerlerine, bu işyerlerinin işverenleri ile işveren vekillerine, çırak ve stajyerler de dâhil olmak üzere tüm çalışanlarına faaliyet konularına bakılmaksızın uygulanır 2. İş Sağlığı ve Güvenliği Kapsamında İşverenin Genel Yükümlülükleri 6331 Sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun (İSGK) 4. Maddesi uyarınca işveren, çalışanların işle ilgili sağlık ve güvenliğini sağlamakla yükümlüdür. İşveren, Mesleki risklerin önlenmesi, eğitim ve bilgi verilmesi dâhil her türlü tedbirin alınması, organizasyonun yapılması, gerekli araç ve gereçlerin sağlanması, sağlık ve güvenlik tedbirlerinin değişen şartlara uygun hale getirilmesi ve mevcut durumun iyileştirilmesi için çalışmalar yapar.İşyerinde alınan iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerine uyulup uyulmadığını izler, denetler ve uygunsuzlukların giderilmesini sağlar.Risk değerlendirmesi yapar veya yaptırır.Çalışana görev verirken, çalışanın sağlık ve güvenlik yönünden işe uygunluğunu göz önüne alır.Yeterli bilgi ve talimat verilenler dışındaki çalışanların hayati ve özel tehlike bulunan yerlere girmemesi için gerekli tedbirleri alır. İş sağlığı ve güvenliği önlemleri alma borcunun bir diğer hukuki dayanağı, TBK m. 417’de düzenlenmiştir. TBK m. 417/2 uyarınca işveren, işyerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi almak, araç ve gereçleri noksansız bulundurmak; işçiler de iş sağlığı ve güvenliği konusunda alınan her türlü önleme uymakla yükümlüdür. Ayrıca işyeri dışındaki uzman kişi ve kuruluşlardan hizmet alınması, işverenin bu yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz. Çalışanların iş sağlığı ve güvenliği alanındaki yükümlülükleri, işverenin sorumluluklarını etkilemez. İşveren, iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin alınması için yaptığı harcamaları çalışanlara yansıtamaz. 3. İş Sağlığı ve Güvenliği Kapsamında İşverenin Özel Yükümlülükleri İşveren genel yükümlülüklerini yerine getirirken; Risklerden kaçınmak,Kaçınılması mümkün olmayan riskleri analiz etmek,Risklerle kaynağında mücadele etmek,İşin kişilere uygun hale getirilmesi için işyerlerinin tasarımı ile iş ekipmanı, çalışma şekli ve üretim metotlarının seçiminde özen göstermek, özellikle tekdüze çalışma ve üretim temposunun sağlık ve güvenliğe olumsuz etkilerini önlemek, önlenemiyor ise en aza indirmek,Teknik gelişmelere uyum sağlamak,Tehlikeli olanı, tehlikesiz veya daha az tehlikeli olanla değiştirmek,Teknoloji, iş organizasyonu, çalışma şartları, sosyal ilişkiler ve çalışma ortamı ile ilgili faktörlerin etkilerini kapsayan tutarlı ve genel bir önleme politikası geliştirmek,Toplu korunma tedbirlerine, kişisel korunma tedbirlerine göre öncelik vermek,Çalışanlara uygun talimatlar vermek, zorundadır. Ayrıca işveren iş sağlığı ve güvenliği hizmetlerinin sunulması için işveren; çalışanları arasından iş güvenliği uzmanı, işyeri hekimi ve on ve daha fazla çalışanı olan çok tehlikeli sınıfta yer alan işyerlerinde diğer sağlık personeli görevlendirmek zorundadır. Çalışanları arasında belirlenen niteliklere sahip personel bulunmaması hâlinde, bu hizmetin tamamını veya bir kısmını ortak sağlık ve güvenlik birimlerinden hizmet alarak yerine getirilebilir. 4. İşverenin İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu Dışındaki Yükümlülükleri İşverenin yukarıda bahsedilen mevzuatta öngörülen hükümlerin tamamına uyması işverenin sorumluluğunu ortadan kaldırmamaktadır. Zira insan yaşamının kutsallığı çerçevesinde sigortalının sağlıklı ve güvenli bir ortamda işgörmesini sağlamakla ilgili kanunda öngörülmeyen önlemlerin de işveren tarafından alınması zorunludur. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas: 2018/ 369 Karar: 2021 / 1348 Karar Tarihi: 04.11.2021 “…İşverenin yukarıda belirtilen yasal düzenlemeler çerçevesinde işçiyi gözetme borcu kapsamında işyerinde gerekli iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini alması gerekmekte olup ayrıca mevzuatta öngörülmemiş olsa dahi bilimsel ve teknolojik gelişmelerin gerekli kıldığı iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini almak zorundadır. Bilim, teknik ve örgütlenme düşüncesi yönünden alınabilme olanağı bulunan, yapılacak gider ve emek ne olursa olsun bilimin, tekniğin ve örgütlenme düşüncesinin en yeni verileri göz önünde tutulduğunda işçi sakatlanmayacak, hastalanmayacak ve ölmeyecek ya da bu kötü sonuçlar daha da azalacaksa her önlem işverenin koruma önlemi alma borcu içine girer. Bu önlemler konusunda işveren işyerini yeni açması nedeniyle tecrübesizliğini, bilimsel ve teknik gelişmeler yönünden bilgisizliğini, ekonomik durumunun zayıflığını, benzer işyerlerinde bu iş güvenliği önlemlerinin alınmadığını savunarak sorumluluktan kurtulamaz.” Yargıtay kararından da açıkça öngörüleceği üzere yasalarda, tüzüklerde ve yönetmeliklerde açıkça gösterilmemiş olsa dahi işveren, işçi sağlığına ve güvenliğine ilişkin gerekli önlemleri almakla yükümlüdür. İşverenin gerekli önlemleri alıp almadığı değerlendirilirken, hakkaniyet ölçülerine veya bu önlemlerin işverenden istenip istenemeyeceğine değil; aklın, ilmin, fen ve tekniğin gerektirdiklerine bakılır. Bir iş kazasından işverenin sorumlu tutulabilmesi için, işverenin iş sağlığı ve güvenliği önlemlerini alma ve özen gösterme yükümlülüğüne aykırı davranışı veya ihmal göstermesi sonucu kaza meydana gelmiş olmalıdır. Diğer bir anlatımla işverenin kusurlu olması gerekmektedir. 5. İşverenin Yükümlülüklerini İhlal Etmesinin İdari Yaptırımları İş sağlığı ve güvenliği alanında işverenlerin kanunlarda belirlenmiş görev ve sorumluluklarını yerine getirmemeleri veya kanuna aykırı davranmaları durumunda uygulanmak üzere idari, cezai ve hukuki yaptırımlar bulunmaktadır. İSGK’da İş Sağlığı ve Güvenliğine ilişkin hükümlere riayet etmeyen işveren işverene idari yaptırım olarak işin tamamen veya kısmen durdurulması, idari para cezası ve ölümlü iş kazası sebebiyle kamu ihalesinden yasaklama idari yaptırımlarının uygulanabileceği düzenlenmiştir. İSGK m. 25’te işyerindeki bina ve eklentilerde, çalışma yöntem ve şekillerinde veya iş ekipmanlarında çalışanlar için hayati tehlike oluşturan bir husus tespit edildiğinde; bu tehlike giderilinceye kadar, hayati tehlikenin niteliği ve bu tehlikeden doğabilecek riskin etkileyebileceği alan ile çalışanlar dikkate alınarak, işyerinin bir bölümünde veya tamamında iş durdurulabileceği hüküm altına alınmıştır. İSGK m. 25/A’da ise ölümlü iş kazası meydana gelen maden işyerlerinde kusuru yargı kararı ile tespit edilen işverenin, mahkeme tarafından iki yıl süreyle kamu ihalelerine katılmaktan men edileceği düzenlenmiştir. İSGK m. 26’da ise işverenin bu kanunda belirtilen yükümlülüklerini yerine getirmemesi, iş kazaları ve meslek hastalıklarını önleyici tedbir almaması, gerekli araç ve gereçleri veya ilgili İSG personelini bulundurmaması, çalışanlarını bilgilendirmemesi veya eğitmemesi hallerinde her bir çalışan için ayrı ayrı olmak üzere hesaplanan idari para cezalarına hükmedilecektir. Yükümlülüğünü yerine getirmeyen işverene üçbin Türk Lirası, aykırılığın devam ettiği her ay için dörtbinbeşyüz Türk Lirası idari para cezası verileceği belirtilmiştir. Aynı zamanda, işverenin kanunda belirtilen görev ve sorumlulukları yerine getirmediği durumlarda her bir aykırılık için ayrı ayrı idari para cezasına çarptırılacaktır. 6. İşverenin Yükümlülüklerini İhlal Etmesinin Cezai Yaptırımları Mevcut yasal düzenlemeler kapsamında; İşyerinde iş sağlığı ve güvenliği açısından gerekli önlemleri almayan, denetim ve gözetim yükümlülüğünü gereği gibi yerine getirmeyen kişi ya da kişiler sanık olarak yargılanacaktırlar. 7. İşverenin Yükümlülüklerini İhlal Etmesinin Hukuki Yaptırımları TBK’ya göre iş kazası veya meslek hastalığı neticesinde bedenen ya da ruhen zarar gören işçi veya ölen işçinin bakmakla yükümlü olduğu aile bireyleri, uğradıkları maddi ve manevi zararları tazmini talebinde bulunabilirler. Bu kapsamda açılacak tazminat davaları; maddi, manevi ve destekten yoksun kalma tazminat davalarıdır. İş Kazası nedeniyle açılacak tazminat davaları hakkında daha detaylı bilgi için İş Kazası Sonucu Maddi ve Manevi Tazminat Davaları isimli yazımızı inceleyebilirsiniz. Excerpt: İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu uyarınca işveren, işyerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi almak, araç ve gereçleri noksansız bulundurmakla yükümlüdür. ### Korona Virüs (Covid-19) Sebebiyle Çin'e Dava Açılabilir mi? Çin’in Vuhan kentinde başlayan koronavirüs salgını, çok kısa süre içerisinde tüm dünyaya yayılmış ve salgın hastalık haline gelmiştir. Salgının ilk olarak Çin’de görülmesi ise Çin’e karşı dava açılıp açılamayacağı sorusunu akıllara getirmiştir. Zira; koronavirüs sebebiyle çok fazla can kaybı yaşanmıştır ve can kayıpları her geçen gün artmaya devam etmektedir. Ayrıca birçok kişi ve işletme de koronavirüs sebebiyle büyük zararlara uğramıştır.Konu hakkındaki değerlendirmemize geçmeden önce; bir konuyu açıklığa kavuşturmak gerekmektedir. Koronavirüsün Çin Halk Cumhuriyeti tarafından üretilmiş biyolojik bir silah olduğu yönündeki ispatlanmamış iddialar; bu yazımız kapsamında değerlendirilmeyecektir. Zira; böylesi bir iddianın gerçek olduğunun ortaya çıkması halinde, Çin Halk Cumhuriyeti tarafından dünya devletlerine yönelik bir saldırının gerçekleştirildiği kabul edilmelidir. Bu durumda ise; Çin Halk Cumhuriyeti ile dünya devletleri ve uluslararası kurum ve kuruluşlar arasında farklı boyutlarda problemler ve yaptırımlar söz konusu olacaktır. Bu yazımızda; bireysel olarak Çin’e dava açılıp açılamayacağı konusu değerlendirilecektir. ÇİN’E HANGİ NEDENLE DAVA AÇILABİLİR?Koronavirüs sebebiyle uğranılan zararlar için Çin’e hangi davanın açılabileceği noktasında, haksız fiilden doğan tazminat davasının değerlendirilmesi gerekmektedir. Değerlendirme kapsamında; Davanın Türkiye mahkemelerinde açılıp açılamayacağı,Davada Türk hukukunun uygulanıp uygulanamayacağı,Haksız fiilden doğan sorumluluk davası için gerekli şartların oluşup oluşmadığıkonuları açıklığa kavuşturulduktan sonra davanın kime veya kimlere karşı açılabileceği konusu ele alınacaktır. DAVA, TÜRKİYE MAHKEMELERİNDE AÇILABİLİR Mİ?Yabancılık unsuru içeren davalarda, Türk mahkemelerinin yetkisi Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun (MÖHUK)’un 40 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. MÖHUK’un 40. maddesinde genel yetki kuralına yer verilmiş olup haksız fiilden doğan tazminat davalarına da uygulanacak hüküm şu şekildedir: “Türk mahkemelerinin milletlerarası yetkisini, iç hukukun yer itibariyle yetki kuralları tayin eder.”Görüldüğü üzere hüküm; Türk mahkemelerinin yetkisinin iç hukuk kurallarına göre belirlenmesi gerektiğini düzenlemektedir. Hukukumuzda ise; haksız fiilden doğan davalarda yetki kuralı, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 16. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre;“Haksız fiilden doğan davalarda, haksız fiilin işlendiği veya zararın meydana geldiği yahut gelme ihtimalinin bulunduğu yer ya da zarar görenin yerleşim yeri mahkemesi de yetkilidir.”Hükme göre davacı, haksız fiilden doğan tazminat davasını; Haksız fiilin işlendiği yer (Çin),Zararın meydana geldiği yer (Türkiye),Zararın meydana gelme ihtimalinin bulunduğu yer (Türkiye),Zarar görenin yerleşim yeri (Türkiye) mahkemelerinden dilediğinde açabilir. Dolayısıyla Türkiye’de ikamet eden ve koronavirüs sebebiyle uğradığı zararı Çin’den tazmin etmek isteyen kimselerin açacakları davalarda Türk mahkemelerinin yetkili olduğu ve Türkiye’de dava açılabileceği söylenebilir. AÇILACAK DAVAYA TÜRK HUKUKU UYGULANABİLİR Mİ?Yabancılık unsuru barındıran ve haksız fiilden doğan davalarda hangi ülke hukukunun uygulanacağı MÖHUK m.34’te düzenlenmiştir ve MÖHUK.m.34/2 hükmü şu şekildedir:“Haksız fiilin işlendiği yer ile zararın meydana geldiği yerin farklı ülkelerde olması hâlinde, zararın meydana geldiği ülke hukuku uygulanır.Buna göre; fiilin işlendiği yer ile zararın meydana geldiği yerin farklı olması halinde zararın meydana geldiği ülke hukuku uygulanmaktadır. Koronavirüs sebebiyle can kayıpları ve maddi zararlar Türkiye’de meydana geldiği için haksız fiilin işlendiği yer (Çin) ile zararın meydana geldiği yer (Türkiye) farklı ülkeler olup Çin’e karşı açılacak haksız fiilden doğan tazminat davasında zararın meydana geldiği ülke olan Türkiye hukukunun uygulanması mümkündür. HAKSIZ FİİL ŞARTLARI OLUŞMUŞ MUDUR?Haksız fiilden doğan sorumluluğu düzenleyen Türk Borçlar Kanunu’nun 49. maddesinde; kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren kimselerin bu zararı gidermekle yükümlü olduğu ifade edilmektedir. Buna göre, bir kimsenin haksız fiil sebebiyle sorumlu tutulabilmesi için; Hukuka aykırı bir fiilin bulunması,Haksız fiile sebep olan kişinin kusurlu olması,Haksız fiilden dolayı zarara uğranılmış olması veHaksız fiil ile zarar arasında nedensellik bağının bulunması gerekmektedir. Koronavirüs sebebiyle Çin’e karşı açılacak davaya da ülkemiz hukuku uygulanacağından, tüm bu şartların Çin’e karşı açılacak davada da birlikte bulunması gerekmektedir. Açılacak davada uyuşmazlığın, Çin’in hukuka aykırı bir fiilinin ve kusurunun bulunup bulunmadığı noktasında toplanacağı aşikardır. Çin’in kusurunun olup olmadığının tespit edilebilmesi için ise, virüsün sebebinin ortaya çıkarılması gerekmektedir. Bu konu hakkında pek çok söylenti olmakla beraber; bu yazının kaleme alındığı günlerde koronavirüsün sebebi net olarak belirlenmiş değildir. Bugüne kadar ortaya atılan en ciddi iddia ise; virüse Çin’deki vahşi hayvan pazarlarının sebep olduğudur. Virüsün ortaya çıkmasının ardından Çin Halk Cumhuriyeti tarafından vahşi hayvan ticaretinin ve tüketiminin yasaklanması ise bu iddiayı güçlendirmektedir. Çin’de tüketilen vahşi hayvanların insanlar arasında bir virüsün yayılmasına sebebiyet verme riskinin bulunduğuna ilişkin eski tarihli bilimsel araştırmaların bulunuyor olması da Çin’in virüsün ortaya çıkmasında kusurunun olduğu yönündeki iddiaları destekler niteliktedir. Sonuç olarak; koronavirüsün ortaya çıkmasında veya virüsün dünyaya yayılmasında Çin’in kusurunun bulunduğu net bir şekilde ortaya konulabilirse, Çin tarafından haksız bir fiilin işlendiğinin kabul edilmesi gerekmektedir. ÇİN’E DAVA AÇILABİLİR Mİ?Milletlerarası hukukta geçerli olan “devletlerin egemen eşitliği” ilkesi gereği; bir devletin başka bir devlet mahkemesi önünde yargılanması mümkün değildir. Dolayısıyla Çin Halk Cumhuriyeti’nin haksız fiilden doğan tazminat davasında davalı olarak gösterilmesi mümkün görünmemektedir.Ancak; ilerleyen süreçte koronavirüsün sebebinin farklı olduğunun veya koronavirüsün ortaya çıkmasında bazı kişi veya kurumların kusurunun olduğunun anlaşılması halinde; Çin’de dahi olsa bu kişi veya kurumlara karşı dava açılabileceğinin de ifade edilmesi gerekmektedir.Nitekim ABD’de, Çin’de üretilen virüsün terörist amaçlı biyolojik bir silah olarak kullanıldığı iddiasıyla Çin Silahlı Kuvvetleri’ni, Çin Silahlı Kuvvetler Genelkurmay Başkanı Chen Wie’yi, Vuhan Viroloji Enstitüsü’nü ve enstitünün direktörü Shi Zhengli’yi davalı göstererek Çin’e 20 trilyon dolarlık bir tazminat davası açıldığı yönünde duyumlar bulunmaktadır.Dolayısıyla; her ne kadar Çin devletinin açılacak davalarda taraf olarak gösterilmesi mümkün gözükmese de Çin’de bulunan çeşitli kişi ve kurumlara karşı birçok davanın açılacağı öngörülmekte olup ilerleyen süreçte yaşanacak gelişmelere paralel olarak açılan bu davalarda sonuca ulaşmak mümkün olabilecektir. ### WhatsApp Yazışmaları Delil Olabilir mi? Yargılama sürecinde, taraflar arasındaki anlaşmazlıkların açıklığa kavuşturulması için hakimin değerlendirdiği kanıtlara "delil" denir. Herhangi bir kanıtın mahkemede sunulabilmesi için hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş olması gereklidir. Özellikle özel iletişim, gizlilik ve veri koruma konularında, delillerin yasalara uygun şekilde elde edilmiş olması büyük önem taşır. WhatsApp mesajlarının delil olarak kullanılabilmesi için hukuka uygun şekilde edilmiş olması son derece önemlidir. Bunun için ise, delil olarak sunulacak mesajların bizzat mesajlaşmanın tarafı olan bir kişi tarafından bizzat kayıt altına alınarak dosyaya delil sıfatıyla sunulması gerekmektedir Önemli olan bir diğer husus ise sunulan delilin gerçekliğinin ve değiştirilmediğinin kanıtlanabilir olmasıdır. Bazı durumlarda, yazışmaların ekran görüntüleri ya da yazılı olarak alınmış kopyaları yeterli olabilirken, diğer durumlarda bu mesajların doğruluğunu kanıtlayabilecek teknik verilerin de sunulması gerekebilir. Bu nedenle, yasal süreçlerde delil olarak kullanılmak üzere iletişim geçmişini saklamak ve korumak önemlidir. 1. Delil Nedir ? Taraflar arasında uyuşmazlığı oluşturan yargılama konusu olayın açıklığa kavuşturulması amacıyla hakimde bir kanaat oluşturmaya yarayan ispat araçlarına delil denir. Taraflar ispat araçları ile kendi lehlerinde olan vakıaların doğruluğunu, kendi aleyhlerine olan vakıaların gerçekleşmediğini ortaya koyarak hakimi kendi lehlerinde hüküm tesis etmeye ikna etmeye çalışmaktadır. 2. Türk Hukukunda Delil Türk Hukukunda iki tür delil sistemi bulunmaktadır. Bunlar kesin deliller ve takdiri delillerdir. Davanın çözümüne etki edecek çekişmeli vakıaların ispatlanması için kullanılan bu delillerin ispat mahiyeti açısından farklılıkları bulunmaktadır. 2.1. Kesin Deliller Kanunda özel olarak düzenlenerek koşulları ve hükümleri belirlenen ve bu koşulların mevcut olması halinde vakıanın kesin olarak ispat edilmesine ve hakimin kesin delil kullanılarak ispat olunan vakıanın doğruluğu ile bağlı olması sonucunu doğuran delil türüdür.Kesin hüküm, yemin ve senet kanunda belirlenen koşulların varlığı halinde kesin delil niteliği teşkil eder. 2.2. Takdiri Deliller Koşulları ve hükümleri özel olarak kanunda düzenlenmeyen ve vakıanın ispatını kesin olarak sağlayabilecek mahiyette olmayan delillerdir. Bu deliller hakimi bağlamaz bu nedenle hakim hangi delilleri neden itibar ederek hüküm kurduğunu hukuki olarak gerekçelendirerek karar vermek zorundadır. Takdiri deliller tanık, bilirkişi, uzman görüşü, keşif ve kanunda düzenlenmemiş delillerdir. 3. Whatsapp Ve Benzeri Mesajlaşma Uygulamalarında Edinilen Bilgilerin Hukuki Niteliği Cep telefonu kullanımının yaygınlaşmasıyla beraber, tüm dünya çapındaki temel iletişim vasıtalarından biri WhatsApp uygulaması haline gelmiştir. Günlük haberleşmeyi kolaylaştırdığı kadar, aynı amaç etrafında toplanan kişilerin kendi aralarında WhatsApp grubu oluşturarak hızlı etkileşim kurmaları da bu uygulama ile mümkün hale gelmiştir. Bu bağlamda, kişilerin WhatsApp yoluyla gerçekleştirdikleri bireysel veya grup mesajlaşmalarını kaydetmeleri ve yargıya taşınmış bir uyuşmazlığa delil olarak sunmaları mümkündür. 3.1. Delillerin Edinilme Şekli Delillerin nasıl elde edildiği, hukuka uygunluğunu belirleyen temel kriterdir. Hukuk düzeninin dışına çıkılarak elde edilen herhangi bir delil, hukuka aykırı delil olarak kabul edilir ve mahkeme tarafından değerlendirilmez. Hukuka aykırı yollardan elde edilen tür deliller suç teşkil edebilir. Örneğin, bir kişinin izni olmadan gizlice ses veya görüntüsünün kaydedilmesi, sahte belge düzenlenmesi, zorlama, tehdit, hile veya korkutma gibi hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen deliller, mahkemede kullanılamaz ve hukuka aykırı kabul edilir. Bu nedenle, delillerin elde edilme yöntemleri, mahkeme sürecindeki değerlendirme açısından önemlidir. Hukuk düzenine uygun bir şekilde elde edilmiş ve mahkemeye sunulmuş deliller, hakim veya mahkeme heyeti tarafından dikkate alınarak karar sürecinde kullanılabilir. Bu nedenle, kişilerin ellerinde bulunan veya resmi kurumlarda mevcut olan belgeler, senetler, sözleşmeler, uzman raporları, imzalı toplantı tutanakları gibi bilgi ve belgeleri delil olarak sunmaları genellikle hukuka uygun bir eylemdir. Bu tür delillerin mahkemece değerlendirilmesinde herhangi bir hukuka aykırılık bulunmamaktadır. 3.2. Whatsapp Yazışmaları Hangi Durumlarda Hukuka Uygun Delil Olarak Kabul Edilir? WhatsApp mesajlarının yasal delil sayılabilmesi mahkemenin takdirinde olmak üzere, yargılama esnasında hükme esas alınabilmesi için şu kriterlerin bir arada sağlanması gerekir: Delili sunmak isteyen kişi, söz konusu Whatsapp yazışmasının tarafı olmalı Yazışma bizzat kendisi tarafından kayıt altına alınmalıdır. Başka bir deyişle, WhatsApp üzerinden yapılan bir yazışmada, yazışmanın tarafı olan tüm hesap sahipleri, o yazışmadaki ifadeleri delil olarak kullanabilirler. WhatsApp grubu üzerinden yapılan mesajlaşmalarda ise o grupta bulunan tüm kişilerin, yazışmadaki ifadeleri delil olarak kullanması mümkündür. Böylesi bir durumda, WhatsApp grubuna atılan tüm iletiler, grup üyelerinin tamamının bilgisine sunulmuş olacağından, özel hayatın gizliliğine aykırılıktan bahsedilemeyecektir. Dolayısıyla, kural olarak, grup üyesi tarafından dava dosyasına sunulan mesajlaşma kayıtlarının, hukuka aykırı delil olduğu iddia edilemez. 3.3. Whatsapp Yazışmaları Hangi Durumlarda Hukuka Aykırı Olarak Kabul Edilir? Kendisine ait olmayan bir hesap üzerinden gerçekleştirilen WhatsApp mesajlaşmalarına, sahibinin izni olmaksızın girilerek elde edilen kayıtlar, hukuka aykırı delil niteliğindedir. Kaldı ki bu eylem, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 243. maddesinde düzenlenen “Bilişim Sistemine Girme” suçu kapsamında ceza yargılamasına konu edilebilir. Bilişim sistemine girme suçunun oluşması için bir kişiye ait internet yolu ile kullanılan herhangi bir dijital platforma, o kişinin rızası olmaksızın girilmesi yeterlidir. Başka herhangi bir olgunun veya olayın gerçekleşmesi gerekmeksizin, sadece sisteme rıza olmaksızın girilmesi ile bu suç işlenmiş sayılır. Zira madde gerekçesinde de açıkça belirtildiği üzere; sisteme, hukuka aykırı olarak girilmesi yeterli olup, verilerin kullanılmamasın önemi yoktur. Sisteme, doğal olarak, haksız ve kasten girilmiş olması suçun oluşması için yeterlidir. Bunun yanında ekran görüntüsü alınarak Whatsapp yazışmalarının üzerinde oynanması ve gerçek vakıanın aksine bir durumun ortaya çıkartılması da hukuka aykırı delil niteliğindedir. 3.4. Hukuka Aykırı Deliller Davalarda Kullanılabilir mi? Hukuka aykırı deliller maddi vakıaların ispatlanmasında davalarda kullanılabilmesi mümkün değildir. Mahkeme huzuruna sunulmuş olan hukuka aykırı deliller, hakim veya mahkeme heyeti tarafından uyuşmazlığa ilişkin karar verilirken hükme esas alınmaz. 4. Whatsapp Mesajlarının Mahkemece Delil Olarak Kabul Edilmesinin Şartları Whatsapp mesajlarının mahkemece delil olarak kabul edilebilmesi için hukuka uygun olarak elde edilmiş olması gerekmektedir. Bu tip mesajlaşma uygulamaları aracılığı ile mahkeme huzuruna sunulacak delillerin hukuka uygun olarak elde edilmiş delil niteliğinde olması için yazımızın önceki kısımlarında yer aldığı gibi delili sunmak isteyen kişinin mesajlaşmanın tarafı olması ve yazışmanın bizzat kendisi tarafından kayıt altına alınması kriterleri aranmaktadır. Ancak bunun yanında mahkeme huzuruna sunulan delil maddi vakıayı ispatlamaya elverişli olmalı ve kişinin özel hayatını ihlal edecek nitelikte olmaması gerekmektedir. 5. Ekran Görüntüleri Ve Çıktılarının Delil Olarak Kullanılabilir mi? Ekran görüntüleri ve çıktıları üzerlerinde çok kolay oynama yapılabiliyor olunması da göz önüne alındığında tek başına hükme esas alınabilmesi için yeterli olmamakla birlikte diğer deliller ile birlikte desteklendiği takdirde delil olarak hükme esas alınabilir. Ancak ceza davalarında suç unsuru içeren yazışmaya dair sadece ekran görüntüsü varsa, mesaj silinmişse, mesajların aslı kişide bulunmuyorsa ve karakolda ya da savcılıkta mesaj tespit tutanağı tutturulmamışsa sadece ekran görüntüsü ispat için yeterli görülmemektedir. Aynı şekilde alacak davalarında Yargıtay tarafından ekran görüntülerine ekleme çıkarma yapılabileceği gerekçesi ile senetle ispat zorunluluğu olan davalarda delil başlangıcı olarak mesajlaşmanın kullanılabilmesi için mahkemeye sunulan ekran görüntüleri ile kişinin cep telefonundaki mesajlaşmanın ve kayıtların karşılaştırılmasını ve uyuşmasını aramaktadır. Bu nedenle ceza davalarında suç içerikli mesajlaşmanın savcılıkta ya da karakolda mesaj tespit tutanağı ile tespit ettirilmesi; hukuk davalarında ise bilirkişiye telefonun tevdii edilmesi ile bilirkişi tarafından yapılacak inceleme ile mesajlaşmanın gerçekliği ve içeriğinin tespitinin sağlanması ya da noter tarafından elektronik ortamdaki verinin tespitinin istenilerek noter tasdikli olarak mahkemeye mesajlaşmanın sunulması delilin ispat mahiyeti açısından daha etkili olmasına yol açacaktır. 6. Whatsapp Mesajları Hangi Davalarda Delil Olarak Kullanılabilir? 6.1. Whatsapp Mesajlarının Alacak Davalarında Delil Olarak Kullanılması Genel olarak kanunda belirlenen sınırı aşan para alacaklarında senetle ispat zorunluluğu bulunmaktadır. Bu durumda alacağın ispatı konusunda, sadece mesaj veya sadece tanık gibi delillerin mahkemede kullanılması mümkün değildir. Ancak bu durumunda özel bir istisnası bulunmaktadır. Hukuk Muhakemeleri Kanunu Madde 199’a göre uyuşmazlık konusu olayların ispatına elverişli yazılı veya basılı metin, senet, çizim, plan, kroki, fotoğraf, film, görüntü veya ses kaydı gibi veriler ile elektronik ortamdaki veriler ve bunlara benzer bilgi taşıyıcıları belge niteliğinde olup delil başlangıcı olarak kabul edilebilmektedirler. Bu kapsamda WhatsApp mesajlaşmaları borcun varlığı yada yokluğu konusunda ikna edici ifadeler içeriyorsa, takdiri mahkemede olmak üzere kesin delil olarak değil delil başlangıcı olarak kabul edilebilir. Söz konusu mesajın HMK madde 199'a kapsamında uyuşmazlık konularını destekleyen elektronik belge niteliğinde belge olarak kabul edilmesi durumunda, tanıkla desteklenebilir. 6.2. Whatsapp Mesajlarının İş Davalarında Delil Olarak Kullanılması Whatsapp mesajlaşmalarının iş davalarında delil olarak en sık kullanıldığı durumlar işçinin hizmet akdinin feshedilmesinde karşımıza çıkmaktadır. Özellikle, çalışanların kendi aralarında kurdukları Whatsapp gruplarındaki konuşmalara işveren ya da işveren temsilcileri tarafından grupta olmamalarına rağmen hukuka aykırı olarak erişildiği ve bu mesajlar dayanak alınarak işçinin sözleşmesinin feshedildiği davalarda, Yargıtay bu konuşmaların kişisel veri kapsamında korunduğunu ve işçilerin iş akışını bozmadığı ve çalışmalarını etkilemediği müddetçe çalışan gruplarındaki mesajlaşmaların içeriğinin feshe konu edilemeyeceğini hüküm altına almıştır. 6.3. Whatsapp Mesajlarının Boşanma Davalarında Delil Olarak Kullanılması Belirli durumların varlığı halinde, boşanma davalarında WhatsApp mesajları delil olarak kullanılabilir. Ancak, bu mesajların delil olarak kabul edilmesi için belirli koşulların sağlanması gerekebilir. Örneğin, zina iddiasını desteklemek adına sunulan WhatsApp mesajları, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş olmalıdır. Mesajların gerçekliği, değiştirilmediği ve tarafların onayı ile elde edildiği kanıtlanabilir olmalıdır. Mahkemeler, delil olarak sunulan bu tür mesajların doğruluğunu ve hukuka uygunluğunu değerlendirir. Bazı durumlarda, zina iddiasını desteklemek için WhatsApp mesajları yeterli olabilirken, diğer durumlarda daha fazla kanıt veya mesajların güvenilirliğini sağlayacak ek bilgiler istenebilir. Bu nedenle, her durum farklılık gösterebilir ve mahkeme, delilin geçerliliğini değerlendirirken belirli yasal kriterlere ve delilin sağladığı ikna ediciliğe bakar. Ancak, örneğin, eşler arasında gerçekleşen bir WhatsApp yazışmasında aldatma durumunun itiraf edilmesine ilişkin mesaj kayıtları, diğer eş tarafından delil olarak sunulabilir. 6.4. Whatsapp Mesajlarının Ceza Davalarında Delil Olarak Kullanılması Whatsapp Mesajlaşmaları ceza davalarında da hukuka uygun olarak elde edilmesi durumunda delil olarak kullanılabilir. Bu bakımdan suç içerikli mesajlaşmaların sonrasında silinme tehlikesi bakımından savcılıkta ya da karakolda tutanak altına alınarak mesaj tespit tutanağı düzenlenmesi gerklidir. Kuvvetli şüphe bulunması halinde ve başka surette delil elde etme imkanının olmadığı durumlarda savcılık ya da mahkeme kararı ile de bilgisayar programı olan whatsapp uygulamasındaki mesajlaşmalarının içeriğine ulaşılması mümkündür. 7. Sıkça Sorulan Sorular Whatsapp Yazışmaları Borca Delil Olur mu? Her yıl belirlenen senetle ispat zorunluluğunun parasal sınırını geçmeyen miktarlardaki borçlar için hukuka uygun olarak elde edilmiş Whatsapp yazışmaları delil niteliğine haizdir. Ancak senetle ispat zorunluluğunun parasal sınırını geçen borçlar bakımından ancak senetle ispat söz konusu olmaktadır. Bu bakımdan mesajlaşmanın içeriğine göre ancak delil başlangıcı olarak ileri sürülüp tanık dinletilebilir. Mahkeme Whatsapp Kayıtlarını İsteyebilir mi? Mahkeme Whatsapp Kayıtlarını isteyebilir. Ancak Whatsapp uygulamasının sahibi olan şirketin Türkiye’de herhangi bir temsilciliği olmadığı için mesajların verilmemesi durumunda mahkeme herhangi bir yaptırım uygulayamaz. Bu nedenle Whatsapp mesajlaşmalarının istendiği çoğu davada şirket özel hayatın gizliliği ve kişisel verilerin korunması kapsamında mesajları paylaşmamaktadır.       Ekran Görüntüsü Delil Olur mu? Ekran Görüntüsü delil niteliği taşımaktadır. Ancak ekran görüntüleri üzerinde çok kolay bir şekilde oynama yapılabildiği için ispat mahiyeti zayıftır. Bu nedenle ekran görüntüsü tek başına delil olarak kullanılabilse de başkaca deliller ile de desteklenmesi maddi vakıaların ispatını kolaylaştıracak ce davanın lehe sonuçlanması şansını arttıracaktır. Mesajlar Mahkemede Delil Olur mu? Mesajlar mahkemede mesajlaşmanın tarafı olan kişi tarafından kayıt altına alınmış olması durumunda delil olarak kullanılabiliyor. Tarafı olunmayan üçüncü kişilerin kendi aralarında göndermiş oldukları mesajlar mahkeme huzurunda delil olarak sunulamaz. Excerpt: WhatsApp mesajlarının yasal delil olarak dosyaya dahil edilebilmeleri için, hukuka uygun yollarla elde edilmeleri gerekir. Bunun için ise, mesajlaşmanın tarafı olan bir kişi tarafından bizzat kayıt altına alınarak dosyaya delil sıfatıyla sunulması gerekmektedir. ### DNA Testi ile Babalığın Tespiti: Hukuki Süreç ve Detaylar Mevzuatımıza göre, evlilik birliği içinde veya dışında doğmuş olsun, çocuk ile anne arasındaki soy bağı doğumla kurulur. Ancak evlilik birliği dışında doğan çocuğun baba ile soy bağının kurulabilmesi için, babalık davası veya tanıma davası gibi kanunen belirlenen yollara başvurulması gerekmektedir. Çocuğun baba ile soy bağının kurulabilmesi için öncelikle aralarındaki biyolojik ilişkinin tespit edilmesi gerekmektedir. Teknolojik gelişmeler sayesinde, baba ile çocuk arasındaki biyolojik bağ, DNA testi ile kesin bir şekilde belirlenebilmektedir. Son yıllarda, çocuğun baba ile soy bağını belirlemek amacıyla DNA testi yaygın olarak kullanılmaktadır. Mahkeme tarafından DNA testi yapılmasına karar verilmesi halinde, bu test, soy bağının ispatında büyük bir kolaylık sağlamaktadır. Ayrıca, mahkeme kararı olmaksızın özel laboratuvarlarda da DNA testi yaptırılabilmektedir. Bu durum, babalık davası gibi soy bağının belirlenmesine ilişkin davalarda önemli bir ispat aracı sunmaktadır. Bu yazımızda, babalık testi ile ilgili önemli hususları, yasal süreçleri ve mahkeme kararlarını detaylı bir şekilde ele alacağız. 1. Babalık Davası Nedir? Babalık davası, bir çocuğun biyolojik babasının belirlenmesi amacıyla açılan hukuki bir davadır. Bu dava, genellikle çocuk ile baba arasındaki genetik bağın kurulması için başvurulur. Bu dava, hem annenin hem de çocuğun haklarını koruma altına almayı amaçlar. Babalık davasında taraflar; çocuğun annesi, çocuk ve biyolojik baba olduğu iddia edilen kişidir. Bu davayı açma hakkı anne ve çocuğa ait olup, biyolojik baba olduğu iddia edilen kişi ise davalı olan taraftır. Babalık davası hakkında detaylı bilgi almak için Babalık Davası ve Tanıma Davası başlıklı yazılarımızı inceleyebilirsiniz. 2. DNA Testi (Babalık Testi) Nedir? DNA testi, bir kişinin genetik yapısının analiz edilerek, bu kişinin biyolojik ilişkilerinin doğrulanması amacıyla yapılan bir testtir. DNA testi, özellikle babalığın belirlenmesinde kullanılan bu test türüdür. Testin temelinde, baba adayının ve çocuğun DNA örnekleri alınarak karşılaştırılmakta ve biyolojik bağın varlığı tespit edilmektedir. DNA testi, babalık davası sürecinde en güvenilir delil olarak öne çıkmakta ve mahkemeye kesin kanıt sunarak, soy bağının belirlenmesine yardımcı olmaktadır. 2.1. Babalık Davasında DNA Testi Nasıl Yapılır? Mahkemeler, belirli davalarda, uyuşmazlığın çözümü için DNA testi yapılmasına karar verebilir. Özellikle soybağının tespiti ve miras davaları gibi, biyolojik bağlantıların belirlenmesinin önemli olduğu durumlarda DNA testi, yargılama sürecinin kritik bir unsuru haline gelir. Bu testler, taraflar arasındaki soybağı ilişkisini netleştirerek, dava sürecinin aydınlatılmasına ve adil bir sonuca ulaşılmasına katkı sağlar. Mahkeme, tarafların talebi üzerine veya re’sen (kendiliğinden) DNA testi yapılmasına karar verebilir. DNA testi, babalığın tespiti için en güçlü delil olarak kabul edilmekte ve davanın çözümünü kolaylaştırmaktadır. Bu tür davalar, kamu düzenini ilgilendiren ve tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyeceği davalardır. Babalık davaları, soybağının reddi davaları, nüfus kayıt düzeltme davaları ve evliliğin mutlak butlanı davaları gibi davalar örnek olarak verilebilir. Bu davalarda, hakim tarafların getirdiği belgelerle sınırlı kalmaz; gerektiğinde kendisi de delil toplar. Bu sebeple, DNA testi yapılması konusunda bir talep olmasa bile hakim, gerekli gördüğünde test yapılmasına karar verebilir. Örneğin, bir babalık davasında, çocuğun biyolojik babasıyla olan ilişkisi, yalnızca taraflar arasında değil, aynı zamanda kamu düzenini de ilgilendiren önemli bir meseledir. Bu tür davalarda, soybağının kesin bir doğruluk payı ile tespit edilebilmesi için DNA testi yapılması neredeyse zorunlu hale gelir. Aile mahkemesi, bu biyolojik bağın tespitine yönelik olarak DNA testi yapılmasına karar verebilir. Mahkemenin vereceği bu kararı, taraflar arasındaki biyolojik ilişkiye dair kanaatini daha güçlü ve kesin bir şekilde ortaya koymayı amaçlayan bir adım olarak değerlendirmek gerekmektedir. 2.2. DNA Testi Sonuçları Babalık Kararı İçin Yeterli midir? DNA testi sonuçları, babalığın tespiti için en güvenilir delillerden biri olmakla birlikte, mahkeme bazen başka deliller de talep edebilir. Mahkeme, sadece DNA testini değil, aynı zamanda sosyal, hukuki ve biyolojik delilleri de göz önünde bulundurabilir. DNA testi, bilirkişi raporları kapsamında değerlendirilen bir delil türüdür. Ancak, mahkemeler bilirkişi raporlarına tamamen bağlı değildir. Yine de, DNA testlerinin doğruluk oranının neredeyse yüzde yüz olduğu göz önüne alındığında, mahkemenin DNA testi sonuçlarına aykırı bir karar vermesi olasılığı oldukça düşüktür. Eğer böyle bir karar verilirse, bu kararın hukuki dayanağının zayıf olacağı söylenebilir. Bu durumda, istinaf aşamasında kararın bozulma ihtimali oldukça güçlüdür. 2.3. Mahkeme Kararına Rağmen DNA Testi Yaptırılmazsa Ne Olur? Mahkeme, soybağının tespiti amacıyla DNA testi yapılmasına karar verebilir. Ancak ilgili kişi, DNA testi yaptırmayı reddederse, hâkim Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 292. maddesi uyarınca incelemenin zor kullanılarak yapılmasına karar verebilir. HMK madde 292"Uyuşmazlığın çözümü bakımından zorunlu ve bilimsel verilere uygun olmak, ayrıca sağlık yönünden bir tehlike oluşturmamak şartıyla, herkes, soy bağının tespiti amacıyla vücudundan kan veya doku alınmasına katlanmak zorundadır. Haklı bir sebep olmaksızın bu zorunluluğa uyulmaması hâlinde, hâkim incelemenin zor kullanılarak yapılmasına karar verir." Bu çerçevede, mahkeme kararına rağmen test yaptırılmasına rıza gösterilmediği takdirde, mahkeme zorla testin yapılmasına hükmedebilir. Test edilecek kişi 18 yaşından küçükse, anne ve babanın rızası gerekir. Ancak, ebeveynler testin yapılmasına izin vermezse, hâkim yine zor kullanılarak testin gerçekleştirilmesine karar verebilir. 2.4. DNA Testi Sonuçlarına İtiraz Edilebilir mi? DNA testi sonuçlarına itiraz edilebilir. Eğer bir taraf, testin doğru yapılmadığını veya test sonuçlarının hatalı olduğunu düşünüyorsa, sonuçlara itiraz edebilir ve yeni bir test yapılmasını talep edebilir. Zira DNA testleri, esasen bilirkişi raporu niteliğindedir. 3. DNA Testi Sonucunda Babalık Reddedilirse Ne Olur? DNA testi sonucunda babalık reddedilirse, biyolojik baba olduğu iddia edilen kişi ile çocuk arasında hukuki bir bağ kurulmaz. Bu durumda, baba, çocuğa karşı sahip olduğu sorumluluklardan ve haklardan muaf tutulur. Ancak, bu sonuç mutlak değildir. DNA testinin doğruluk oranının neredeyse yüzde yüz olduğu dikkate alındığında, babalık reddine ilişkin verilen kararın istinaf yoluyla incelenmesi durumunda, mahkemenin verdiği kararın bozulma olasılığı oldukça yüksektir. Test sonuçlarının son derece doğru olduğu göz önünde bulundurulduğunda, ret kararının hukuken yeterli temele dayandırılması zor olacaktır. Bu nedenle, istinaf aşamasında kararın yeniden değerlendirilmesi ve bozulması ihtimali güçlüdür. 4. Mahkeme Kararı Olmadan DNA Testi Yaptırılabilir Mi? Mahkeme kararı olmadan DNA testi yaptırılabilir. DNA testi, ancak ve ancak Sağlık Bakanlığı tarafından ruhsatlandırılmış moleküler genetik laboratuvarlarında yapılabilmektedir. Herhangi bir mahkeme kararı olmadan DNA testi yapılması, ancak özel laboratuvarlar aracılığıyla mümkündür. Bunun dışında özel veya devlet hastanelerinde böyle bir hizmet verilememektedir. Özel laboratuvarlarda DNA testi gerçekleşmesi için analiz yapılacak kişilerin kimlik bilgileri ile birlikte, DNA testinin yapılmasına onay vermeleri gerekmektedir. DNA testi yapılacak kişilerin yaşlarının 18’den küçük olması durumunda ise resmi baba veya annenin izninin alınması mecburidir. 4.1. Mahkeme Kararı Olmadan Yapılan DNA Testinin Hukuki Geçerliliği Nedir? Mahkeme kararı olmadan yapılan DNA testleri, hukuki bağlamda genellikle sınırlı bir geçerliliğe sahiptir. Kişiler, kendi rızaları ile DNA testi yaptırabilirler; ancak bu testlerin hukuki geçerliliği, yalnızca mahkemenin kabul etmesi durumunda sağlanabilir. Özellikle babalık tespiti gibi hassas hukuki süreçlerde, testin geçerli olabilmesi için belirli yasal prosedürlere ve mahkeme denetimine uygun olması gerekmektedir. Kişisel Kullanım Amacı Mahkeme kararı olmadan yapılan DNA testleri, genellikle kişisel bilgi edinme amacı taşır ve resmi bir bağlayıcılığı yoktur. Yani, bireyler test yaptırarak biyolojik babalık hakkında bilgi sahibi olabilirler; ancak bu testin sonuçları, resmi bir mahkeme kararı niteliğinde değildir. Mahkeme Denetimi Mahkeme, DNA testi sonuçlarını kabul etmek için genellikle testin doğru bir şekilde gerçekleştirilmiş olduğunu, testin tarafsız ve güvenilir bir laboratuvar tarafından, Sağlık Bakanlığı tarafından ruhsatlandırılmış bir kuruluşta yapılmış olduğunu ve tarafların rızasının alınmış olduğunu değerlendirir. Eğer mahkeme kararı olmadan yapılan test, bu şartlara uygun değilse, test sonuçları mahkeme nezdinde delil olarak kabul edilmeyebilir. 5. Yargıtay ve Mahkeme Kararlarında DNA Testi Uygulamaları DNA Testi Uygulamasında Kamu Düzeni Bakımından Yarar Bulunması Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2017/1922 Esas, 2018/1305 Karar, 04.07.2018 Tarihli Kararı:“Öte yandan, davalılar… ve… (Külünk)’ün anne ve baba isimlerinin değişmesi durumunda miras durumunun da değişikliğe uğrayacağı, bir başka anlatımla davalıların mirasçılıktan çıkarılması durumunun gündeme geleceği, bu itibarla ortaya çıkacak hukuki sonuçlar karşısında ve nüfus kayıtlarının kamu düzenini de ilgilendirdiği dikkate alındığında, DNA testinin yaptırılmasında yarar bulunduğu da unutulmamalıdır.” Zorla DNA Testi Yaptırılması Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 2018/12715 Esas, 2019/6954 Karar, 04.07.2019 Tarihli Kararı:“Kamu düzeni ile yakından ilgili olan nüfus kaydının düzeltilmesi davalarında, Türk Medeni Kanunu’nun 284. maddesinde belirtilen koşullar saklı kalmak kaydıyla, Hukuk Muhakemeleri Kanunu uygulanır. Anılan madde uyarınca, hakim maddi olguları re’sen araştırır ve kanıtları serbestçe takdir eder. Hukuk Muhakemeleri Kanunu 292.maddesi uyarınca dava dilekçesindeki talep çerçevesinde mahkemece tarafların iddia ve savunmaları da dikkate alınarak iddia ile ilgili olarak DNA testi yaptırmak üzere davalılar … ve …’ya tekrar meşruhatlı davetiye çıkarılarak DNA testi için gerekli kan ve doku örneklerini vermesi, aksi taktirde zor kullanılarak bu incelemenin yaptırılacağı hususu ihtar edilmeli, buna rağmen davalılar gelmez veya gelir de kan ve doku örneklerini vermez ise bu incelemelerin zor kullanılarak yapılmasına karar verildikten sonra DNA testi yaptırılıp alınacak rapor doğrultusunda bir karar verilmesi gerekirken, yukarıda gösterilen yasal düzenlemelere aykırı şekilde eksik incelemeyle davanın kabulü doğru görülmemiştir.” Sadece Tanık Beyanıyla Yetinilmeyip DNA Testi Yapılması Gerektiği Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 2012/6926 Esas, 2012/8542 Karar, 05.07.2012 Tarihli Kararı:“Babalık davası sonuçları itibariyle kamu düzeniyle yakından ilgili olup, mahkemeler istemle bağlı olmadan kuşku ve duraksamaya neden olmaksızın re'sen de yapacağı tahkikatla elde edeceği bulgulara göre soybağını doğru olarak tespit etmek zorundadır. Somut olayda, salt taraf ve tanık beyanlarıyla yetinilmeyip, iddia yönünden dna testi yaptırılıp alınacak rapor da gözetilerek oluşacak sonuç doğrultusunda bir karar verilmesi gerekirken, eksik incelemeyle davanın kabulü doğru görülmemiştir. 6. Sık Sorulan Sorular DNA Testi Hangi Numuneler ile Gerçekleştirilir? DNA testleri kişinin DNA özelliklerini taşıyan her türlü biyolojik madde ile yapılabilmektedir. Uygulamada, yaygın olarak, kişinin rızası ile alınan kan ya da yanak içi tükürük örnekleri ile gerçekleştirilmektedir. Bununla birlikte çoğu özel laboratuvar, kime ait olduğu bilinmeyen saç, tırnak, diş fırçası gibi örnekler üzerinden DNA testi yapılmasını, etik kurallar gereği kabul etmemektedir. Hangi numunenin kullanılacağı, laboratuvarın belirlediği prosedüre göre değişebilir. Gebelikte DNA Testi Yapılması Mümkün mü? Evet, gebelikte de DNA testi yapılması mümkündür. Bu testler, anne karnındaki bebeğin DNA’sını inceleyerek babalık tespiti yapılmasını sağlar. Ancak, bu tür testler belirli bir gebelik süresi sonrasında yapılabilir. Anne veya Baba, Çocuğa DNA Testi Yapılmasına İzin Vermeyebilir mi? Evet, anne veya baba, çocuğa DNA testi yapılmasına izin vermeyebilir. Ancak, mahkeme kararı ile bu engel aşılabilir ve test yapılması zorunlu hale getirilebilir. DNA testi yaptırmak yasak mı? Hayır, DNA testi yaptırmak genel olarak yasak değildir. Ancak mahkeme kararının söz konusu olmadığı durumlarda, kişinin rızası olmadan test yaptırmak hukuka aykırıdır. Mahkeme kararı olmadan DNA testi yaptırılabilir mi? Özel laboratuvarlarda kişisel rıza ile yaptırılabilir, ancak mahkemede delil olarak kullanılması her durumda mümkün olmayabilir. Babalık davasında DNA testi zorunlu mu? Babalık davasında DNA testi genellikle belirleyici bir delil olarak kullanılır ve mahkeme tarafından talep edilebilir. Başkasının DNA’sı gizlice alınarak test yaptırılabilir mi? Hayır, kişiden gizlice DNA örneği alınması özel hayatın gizliliğini ihlal edebilir ve hukuki yaptırımlara neden olabilir. Mahkemeye sunulan DNA testleri her zaman geçerli midir? Mahkemeye sunulan testlerin güvenilir ve yetkili bir laboratuvardan alınmış olması gerekir. Özel testler her zaman hukuki geçerlilik taşımaz. ### Aile Konutunun Sağladığı Haklar Aile konutu, eşlerin ortak yaşam alanı olduğu için, üzerinde tek taraflı tasarruf yetkisi sınırlandırılmıştır. Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesi uyarınca, tapu kaydında malik olarak görünen eş, diğer eşin açık rızası olmadan aile konutu üzerinde satış, ipotek veya kira gibi hukuki işlemler yapamaz. Bu düzenleme, aile birliğini koruma ve eşlerin ortak haklarını güvence altına alma amacı taşımaktadır. Aile konutuna ilişkin bu sınırlamalar, yalnızca tapu siciline işlenen aile konutu şerhi ile değil, aynı zamanda fiili kullanım durumu ile de belirlenebilir. Tapuda aile konutu şerhi bulunmasa bile, Yargıtay’ın yerleşik içtihatları doğrultusunda aile konutu niteliği taşıyan taşınmazdan doğan haklar, üçüncü kişilere karşı korunabilir ve ileri sürülebilir. Yani malik olan eş, tapuda şerh bulunmadığını öne sürerek taşınmazı satamayacağı gibi, iyi niyetli üçüncü kişilere yapılan satış işlemleri de, diğer eşin itirazı halinde geçersiz sayılabilir. Bu yazımızda, aile konutunun malik olmayan eş lehine sağladığı haklar ve bu hakların hukuki dayanakları, uygulanma şekilleri ve üçüncü kişilere karşı nasıl korunabileceği detaylı olarak ele alınacaktır. 1. Aile Konutu Şerhi Nedir? Nasıl Konulur? Aile konutu şerhi, bir taşınmazın eşlerin ortak yaşam alanı olarak kullanıldığını tapu siciline kaydettiren bir kayıttır. Bu şerh, eşlerden birinin diğerinin rızası olmadan konutu satmasını veya ipotek gibi işlemler yapmasını engeller. Şerh işlemi için eşlerden biri, evlilik cüzdanı ve ikametgah belgesi gibi gerekli evraklarla tapu müdürlüğüne başvurarak aile konutu şerhini tescil ettirebilir. 2. Aile Konutu Üzerindeki Hakların Sınırlanması (Sahip Olunan Konut) Aile konutu, eşlerin ortak yaşam alanı olarak kullanıldığı için, üzerinde tek taraflı tasarruf yetkisi sınırlandırılmıştır. Tapu kaydında malik olarak görünen eş, diğer eşin rızası olmadan aile konutu üzerinde tasarruf yetkisini kullanamaz. Yani, konutun devredilmesi, kiraya verilmesi veya haklarının sınırlandırılması ancak her iki eşin ortak iradesiyle mümkündür. Bu düzenleme, aile birliğini ve ortak yaşamı koruma amacıyla getirilmiş olup, mülkiyet hakkını dahi sınırlandıran özel bir hükümdür. Ancak, haklı bir sebebe rağmen diğer eş rıza göstermiyorsa, malik eş, mahkemeye başvurarak hâkimden izin alabilir. Mahkeme, rıza göstermeyen eşin haklı olup olmadığını değerlendirerek karar verir. Diğer Eşin Rızası Olmadan Yapılamayacak İşlemler Aile konutu üzerindeki hukuki işlemler, aile birliğini koruma amacıyla çeşitli sınırlamalara tabidir. Diğer eşin açık rızası olmadan aşağıdaki işlemler gerçekleştirilemez. 2.1. Aile Konutu Satılamaz Tapuda malik görünen eş, diğer eşin rızası olmadan aile konutunu satamaz. Eğer satış işlemi diğer eşin rızası olmadan gerçekleştirilirse, satış hükümsüzdür ve iptal edilebilir. Ancak, aile konutu şerhi tapu kaydına işlenmemişse ve üçüncü kişi iyi niyetli olarak konutu satın almışsa, satış geçerli olabilir. 2.2. Üçüncü Kişi Lehine İntifa Hakkı veya Oturma Hakkı (Sükna) Tesis Edilemez Aile konutu üzerinde malik olan eş, diğer eşin rızası olmadan üçüncü bir kişi lehine intifa hakkı veya oturma hakkı (sükna hakkı) tesis edemez. İntifa hakkı: Taşınmazın kullanım hakkının bir başkasına verilmesidir. Oturma hakkı (sükna hakkı): Bir kişinin taşınmazda yaşama hakkının tapuya işlenmesidir. Bu hakların tesis edilmesi, aile konutunun kullanımını etkileyebileceği için diğer eşin onayı olmadan gerçekleştirilemez. 2.3. Aile Konutu Kiraya Verilemez Malik eş, aile konutunu diğer eşin rızası olmadan kiraya veremez. Eğer aile konutu kiraya verilirse, diğer eş bu işlemin iptali için dava açabilir. Hâkim, aile düzeninin bozulmaması adına kiralamayı geçersiz sayabilir ve kira sözleşmesini iptal edebilir. 2.4. Aile Konutu Ölene Kadar Bakma Sözleşmesiyle Devredilemez Ölene kadar bakma sözleşmesi, bir kişinin bakım hizmeti karşılığında taşınmazını devretmesini içeren bir sözleşme türüdür. Malik eş, diğer eşin izni olmadan aile konutunu bir üçüncü kişiye, ölene kadar bakma sözleşmesi yoluyla devredemez. Bu tür bir sözleşme yapıldığında, diğer eşin itiraz etme ve işlemin iptalini talep etme hakkı vardır. 2.5. Aile Konutu Bağışlanamaz Bağışlama, bir malın karşılıksız olarak devredilmesi işlemidir. Aile konutunun bağışlanması, diğer eşin rızasına bağlıdır. Rıza olmaksızın yapılan bağış işlemleri, diğer eş tarafından iptal ettirilebilir. 3. Aile Konutu Üzerindeki Hakların Sınırlanması (Kiralık Konut) Aile konutu yalnızca sahip olunan taşınmazlar için değil, kiralanmış konutlar açısından da özel bir hukuki koruma altındadır. Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesi ve Türk Borçlar Kanunu’nun 349. maddesi, aile konutu olarak kiralanmış taşınmazlarda eşlerin tek başına kira sözleşmesi üzerinde tasarrufta bulunmasını engellemiştir. Türk Medeni Kanunu Madde 194 – Aile Konutu“…..Aile konutu eşlerden biri tarafından kira ile sağlanmışsa, sözleşmenin tarafı olmayan eş, kiralayana yapacağı bildirimle sözleşmenin tarafı hâline gelir ve bildirimde bulunan eş diğeri ile müteselsilen sorumlu olur.” Türk Borçlar Kanunu Madde 349 – Aile KonutuAile konutu olarak kullanılmak üzere kiralanan taşınmazlarda kiracı, eşinin açık rızası olmadıkça kira sözleşmesini feshedemez.Bu rızanın alınması mümkün olmazsa veya eş haklı sebep olmaksızın rızasını vermekten kaçınırsa kiracı, hâkimden bu konuda bir karar vermesini isteyebilir.Kiracı olmayan eşin, kiraya verene bildirimde bulunarak kira sözleşmesinin tarafı sıfatını kazanması hâlinde kiraya veren, fesih bildirimi ile fesih ihtarına bağlı bir ödeme süresini kiracıya ve eşine ayrı ayrı bildirmek zorundadır. 3.1. Kira Sözleşmesinin Feshi İçin Her İki Eşin Rızası Gerekir Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesi, kira sözleşmesinin yalnızca sözleşmeyi imzalayan eş tarafından feshedilemeyeceğini açıkça düzenlemiştir. Kiracı eş, diğer eşin açık rızası olmadan kira sözleşmesini feshedemez. Eğer eşlerden biri kira sözleşmesini tek taraflı olarak feshederse, bu fesih işlemi hukuken geçersiz kabul edilir ve kira sözleşmesi devam eder. 3.2. Diğer Eş, Kiracı Sıfatını Kazanabilir ve Kira Sorumluluğunu Üstlenebilir Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesine göre, kira sözleşmesi yalnızca bir eş adına yapılmış olsa bile, sözleşmenin tarafı olmayan diğer eş kiraya verene yapacağı bir bildirimle sözleşmenin tarafı hâline gelebilir. Bu bildirimle birlikte, diğer eş de kiracı sıfatını kazanır ve kira borcundan müteselsilen sorumlu olur. Yani, eşlerden biri kira ödemekten kaçınırsa, kiraya veren diğer eşten de ödeme talep edebilir. 3.3. Ayrılık Sürecinde Kötü Niyetli Fesihler Önlenmiştir Günlük hayatta sıkça karşılaşılan durumlardan biri, ayrılık sürecinde eşlerden birinin evi terk ettikten sonra kötü niyetli olarak kira sözleşmesini feshetmeye çalışmasıdır. Özellikle kadın ve çocukların mağdur edilmesini önlemek amacıyla, kanun koyucu bu tür fesihleri geçersiz saymıştır. Eşlerden biri rıza göstermiyorsa ve haklı bir sebep bulunmuyorsa, mahkeme kararı olmadan fesih işlemi gerçekleştirilemez. Sonuç olarak aile konutu olarak kiralanan taşınmazlarda eşlerin korunması amacıyla birtakım hukuki kısıtlamalar getirilmiştir. Kiracı eş, diğer eşin açık rızası olmadan kira sözleşmesini feshedemez. Boşanma veya ayrılık sürecinde, evi terk eden eşin kötü niyetli olarak kira sözleşmesini feshederek diğer eşi mağdur etmesi engellenmiştir. Kira sözleşmesinde adı geçmeyen eş, kiraya verene bildirimde bulunarak sözleşmenin tarafı olabilir ve kira sorumluluğunu paylaşabilir. Kiraya verenin sözleşmeyi feshetmesi için eşlerin rızasını almasına gerek yoktur. Bu düzenlemeler, aile birliğinin ve özellikle eşlerin ekonomik anlamda mağdur olmamasının sağlanması amacıyla hukuk sistemimizde yer almaktadır. 4. Korumadan Faydalanmak İçin Aile Konutu Şerhinin Tescil Edilmesi Zorunlu mudur? Aile konutu şerhinin tapuya işlenmesi, kurucu değil açıklayıcı bir tescildir. Yani, aile konutu niteliği, yalnızca şerhin varlığına bağlı değildir. Bu nedenle, şerh olmasa dahi aile konutu statüsü kazanılmış olur ve hukuki koruma devam eder. Ancak, şerhin tapuya işlenmesi, aile konutunun üçüncü kişilere karşı korunmasını daha da güçlendiren bir işlemdir. Özellikle, taşınmaz üzerinde malik eşin diğer eşin rızası olmadan yapacağı satış, ipotek veya benzeri işlemlerin iptal edilmesi açısından büyük önem taşır. Aile Konutu Şerhinin Tescil Edilmesinin Önemi Tapu kaydına aile konutu şerhinin konulması, aşağıdaki önemli avantajları sağlar: Üçüncü Kişilere Karşı Koruma Sağlar: Aile konutu şerhi, tapu kayıtlarında açıkça görüleceği için, taşınmazı satın almak isteyen üçüncü kişiler, taşınmazın aile konutu olduğunu bilir ve buna göre işlem yapmak zorunda kalır. Malik eş, diğer eşin rızasını almadan satış, ipotek veya başka bir tasarruf işlemi yapamaz. İyi Niyetli Üçüncü Kişilerin Hak İddia Etmesini Engeller: Tapuda aile konutu şerhi bulunuyorsa, taşınmazın satın alınması veya ipotek ettirilmesi durumunda üçüncü kişiler iyi niyetli olduklarını iddia edemezler. Şerh bulunmaması durumunda ise, üçüncü kişi taşınmazı satın alırken, buranın aile konutu olduğunu bilmediğini öne sürerek taşınmaz üzerindeki haklarını koruyabilir. Yargıtay’ın Aile Konutu Şerhi Olmasa Bile Koruma Sağladığına Dair Kararı Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 22.09.2021 tarihli 2021/5337 Esas ve 2021/6414 Karar sayılı ilamında aile konutu şerhi olmasa bile eşin rızasının araştırılması gerektiğine karar vermiştir. “…İddianın ileri sürülüş şekline göre dava, BK 584. maddesinde düzenlenen kefalet akdinin geçersizliğine yönelik olmayıp, TMK 194. maddesinde düzenlenen aile konutunda rıza alınmadan konulan ipoteğin kaldırılmasına ilişkindir. Mahkemece dava konusu taşınmazın aile konutu olup olmadığı, rızanın olup olmadığı araştırılarak tüm deliller toplanarak bir bütün halinde değerlendirilerek sonucu uyarınca karar verilmesi gerekirken aile konutu olduğuna dair şerh bulunmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiş ve bozmayı gerektirmiştir.” Bu karar doğrultusunda, mahkemelerin sadece şerhin varlığına bakarak aile konutu korumasını reddetmesi mümkün değildir. Şerh olmasa dahi, mahkeme taşınmazın gerçekten aile konutu olup olmadığını araştırmak zorundadır. Aile Konutu Şerhi Olmadan Eşin Haklarını Koruması Mümkün Müdür? Evet, aile konutu şerhi bulunmasa bile, eşin rızası olmadan yapılan işlemler iptal edilebilir. Bunun için: Eş, taşınmazın aile konutu olduğunu ispat edebilir. Eşin rızası olmadan yapılan satış, ipotek veya devir işlemlerine karşı dava açılabilir. Mahkemeye başvurarak yapılan işlemin iptal edilmesi talep edilebilir. Ancak, şerh bulunmuyorsa ispat yükü daha ağır olabilir ve üçüncü kişilerin iyi niyetli olduklarını öne sürme ihtimali artabilir. 5. Aile Konutu Üzerinde Yapılan Tasarruf İşlemlerinin İptali Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesi, aile konutu üzerindeki tasarruf işlemlerinin eşlerin ortak rızasıyla yapılmasını zorunlu kılmıştır. Eğer malik eş, diğer eşin açık rızası olmadan aile konutu üzerinde bir işlem yaparsa, bu işlem hukuken geçersiz sayılabilir ve iptali için mahkemeye başvurulabilir. Geçersiz sayılabilecek işlemler ve açılabilecek davalar ✅ Eşin Rızası Olmadan Kira Sözleşmesinin Feshi → Aile konutunun bulunduğu yerdeki sulh hukuk mahkemesinde, fesih işleminin geçersizliğinin tespiti ve kira ilişkisinin devamına karar verilmesi için dava açılabilir. ✅ Eşin Rızası Olmadan Aile Konutunun Satışının İptali → Eğer malik eş, diğer eşin rızası olmadan aile konutunu satarsa, yapılan satış geçersizdir. Bu durumda, taşınmazın bulunduğu yer asliye hukuk mahkemesinde tapu iptal ve tescil davası açılabilir. ✅ Eşin Rızası Olmadan Aile Konutu Üzerine Konulan İpoteğin İptali → Eğer malik eş, diğer eşin rızasını almadan aile konutu üzerine ipotek koyarsa, bu ipotek hukuken geçersiz sayılır. Bu durumda, asliye hukuk mahkemesinde ipoteğin terkinine ilişkin dava açılabilir. ✅ Eşin Rızası Olmadan Aile Konutu Üzerine Konulan İntifa veya Oturma Hakkının İptali → Eğer malik eş, diğer eşin rızasını almadan üçüncü bir kişi lehine intifa veya oturma hakkı tesis ederse, bu işlem hukuken geçersizdir. Bu durumda, tapu iptal davası açılarak söz konusu hakkın kaldırılması talep edilebilir. ✅ Eşin Rızası Olmadan Aile Konutunun Kiraya Verilmesi (Tahliye Davası) → Eğer malik eş, diğer eşin açık rızası olmadan aile konutunu bir başkasına kiralarsa, yapılan kira sözleşmesi geçersizdir. Bu durumda, kiracının tahliyesi için sulh hukuk mahkemesinde tahliye davası açılabilir. Excerpt: Aile konutu, eşlerin ortak yaşam alanı olduğu için üzerinde tek taraflı tasarruf yetkisi sınırlandırılmıştır. Tapu kaydında malik olarak görünen eş, diğer eşin açık rızası olmadan aile konutu üzerinde satış, ipotek veya başka bir tasarrufta bulunamaz. Bu düzenleme, aile birliğini ve eşlerin ortak haklarını koruma amacı taşımaktadır. ### Dini Nikahın (İmam Nikahının) Türk Hukukundaki Yeri Evlilik, hem hukuki hem de sosyal bir kurum olarak toplumun temel yapı taşlarından biridir. Türk hukukunda evlilik, resmi nikâhla kurulur ve hukuki sonuç doğurur. Ancak toplumda dini inançlar doğrultusunda kıyılan imam nikahı da yaygın bir uygulamadır. Peki, dini nikahın Türk hukukundaki yeri nedir? Resmi nikâh olmaksızın yalnızca dini nikâh yapılmasının hukuki sonuçları var mıdır? Türk Medeni Kanunu’na göre, bir evliliğin hukuken geçerli olabilmesi için yetkili makamlar önünde resmi nikâhın kıyılması zorunludur. Resmi nikâh yapılmadan yalnızca dini nikâhla kurulan birliktelikler, Türk hukukunda evlilik olarak kabul edilmemektedir. Bu durum, eşlerin miras hakkı, mal rejimi ve çocukların hukuki statüsü gibi birçok önemli konuda mağduriyet yaşamasına neden olabilmektedir. Bu yazımızda, imam nikahının hukuki geçerliliği, resmi nikâh olmadan kıyılan dini nikâhın doğurabileceği sonuçlar ve Türk hukuk sisteminde bu konuda getirilen düzenlemeleri detaylı bir şekilde ele alacağız. 1. Dini Nikah (İmam Nikahı) Nedir? Dini nikâh, yaygın söylemiyle imam nikâhı, eş adaylarının dini inanışları doğrultusunda bir din adamı huzurunda ve en az iki şahit eşliğinde gerçekleştirilen bir nikâh törenidir. Günlük hayatta dini nikâh yaygın bir uygulama olsa da evliliğin hukuken geçerli sayılabilmesi ve resmîyet kazanması için Türk Medeni Kanunu (TMK) uyarınca yetkili evlendirme memuru tarafından yapılan resmî nikâhın varlığı gerekmektedir. Bu nedenle, resmi nikâh kıyılmadan eşler arasındaki aile hukuku hükümlerinden yararlanılması mümkün değildir. Pek çok kişinin bu konuda yanılgılı inanışlara sahip olması, dini nikâhlı eşler arasındaki hak ve sorumlulukların belirlenmesi noktasında önemli mağduriyetlere yol açabilmektedir. Bu nedenle, bu makalemizde dini nikâhın hukuki boyutu ele alınarak konuya açıklık getirilecektir. 2. Türk Hukukunda Resmi Nikah ve Şartları 2.1. Medeni Kanuna Göre Evlilik ve Resmi Nikah Resmi nikâh olarak bilinen evlenme töreni, kanunda öngörülen birtakım şekil şartlarına uyularak gerçekleştirilen ve akabinde evliliğin belgelenmesi için aile cüzdanının düzenlendiği törendir. Resmi nikaha ilişkin yasal düzenlemeler ve şekil şartları Türk Medeni Kanunu’nda yer almaktadır. TMK Madde 141 vd. hükümleri uyarınca; evlenme töreni, evlendirme dairesinde ve yetkili evlendirme memuru ile ayırt etme gücüne sahip iki ergin tanığın önünde açık bir şekilde gerçekleştirilir. Evlendirme memurunun evlenecek kişilere birbirleriyle evlenmek isteyip istemediklerini sormasının ardından, tarafların olumlu sözlü cevapları üzerine evlilik birlikteliği kurulmuş olur. Kanunda gösterilen şekli şartlar sağlanarak gerçekleştirilen evlenme töreninin akabinde evlendirme memuru tarafından eşlere aile cüzdanı verilir. Aile cüzdanı, evliliğin gerçekleştiğini gösteren ve ispatlayan resmi bir belgedir. 2.2. Resmi Nikahın Hukuki Sonuçları Eş adaylarının resmî nikâh sırasında evlenmek istediklerini sözlü olarak açıkça beyan etmeleriyle birlikte evlilik hukuken kurulmuş olur ve hüküm doğurmaya başlar. Bu durum; eşler arasında sadakat yükümlülüğü, evlilik birliğinin yönetimi ve ailenin geçindirilmesi gibi konularda hak ve sorumlulukların doğmasına yol açar. Resmî nikâh; özellikle velayet, yasal mal rejimi, mirasçılık hakları ve boşanma halinde doğacak hukuki sonuçlar bakımından eşlere önemli güvenceler sağlar. 3. İmam Nikahının Hukuki Sonuçları Resmî nikâh olmaksızın yalnızca dini tören ile kurulan birliktelikler, hukuken geçerli bir evlilik oluşturmamaktadır. Bu durumda, taraflar yasal olarak eş statüsünde sayılmadıkları için birbirlerine karşı evlilik birliğinden ve aile hukukundan doğan hukuki yükümlülüklerle sorumlu olmayacakları gibi resmî nikâhın sağladığı hukuki güvencelerden de yararlanamazlar. Bu nedenle resmi nikah ile imam nikahının hukuki sonuçları birbirinden ayrı şekilde değerlendirilmelidir. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için İmam Nikahlı Kadının Hakları ve Hukuki Durumu başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 3.1. İmam Nikahlı Eşten Doğan Çocuğun Velayeti İmam nikahı ile kurulan birliktelikler hukuken geçerli bir evlilik oluşturmadığından, velayet konusunda Türk Medeni Kanunu’nun evlilik dışı doğan çocuklara ilişkin hükümleri uygulanacaktır. Bu kapsamda; TMK m.337 uyarınca, evlilik birliği dışında doğan çocuğun velayeti kural olarak anneye ait olup baba evlilik dışı çocuk üzerinde velayet hakkını kendiliğinden kazanamayacaktır. 3.2. İmam Nikahlı Eşlerin Ayrılması Halinde Nafaka ve Tazminat 3.2.1. Nafaka İmam nikâhlı eşlerin birlikteliği hukuken geçerli bir evlilik olarak kabul edilmediğinden, ayrılık durumunda ekonomik olarak zor duruma düşen tarafın yoksulluk nafakası talep etmesi mümkün değildir. Buna karşın; ayrılık halinde müşterek çocuğa bakan taraf, anneden veya soybağının kurulması halinde babadan, çocuğun bakım ve eğitim giderlerinin karşılanması amacıyla iştirak nafakası talep edilebilir. 3.2.2. Tazminat İmam nikâhına dayalı birlikteliklerde, evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerin ihlali sebebiyle manevi tazminat talep edilmesi mümkün değildir. Buna karşın, bazı durumlarda genel hükümlere dayalı olarak haksız fiil sorumluluğu çerçevesinde tazminat talep edilebilmektedir. Türk Borçlar Kanunu Madde 49:"Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren, bu zararı gidermekle yükümlüdür.Zarar verici fiili yasaklayan bir hukuk kuralı bulunmasa bile, ahlaka aykırı bir fiille başkasına kasten zarar veren de, bu zararı gidermekle yükümlüdür." Anılan hüküm uyarınca, imam nikâhlı eşin hukuka aykırı bir fiille verdiği zararlar veya ahlaka aykırı bir fiille kasten sebep olduğu zararlar nedeniyle tazminat talebinde bulunulması mümkündür. Ancak, bu yöndeki tazminat taleplerinin kanuni şartları taşıyıp taşımadığı her somut olayda ayrı ve özel olarak değerlendirilmelidir. Şartların oluşmaması hâlinde ise mahkeme tarafından tazminat talebinin reddine karar verilmektedir. 3.3. İmam Nikahlı Eşin Miras Hakkı İmam nikâhına dayalı birlikteliklerde, eşlerden birinin ölümü hâlinde diğer eşin kendiliğinden yasal mirasçı olması mümkün değildir. Ancak ölen eşin, sağlığında vasiyetname veya miras sözleşmesi ile diğer eşi mirasçı olarak ataması durumunda; hayatta kalan eş “atanmış mirasçı” sıfatını kazanabilir. Bununla birlikte, resmi nikah kıyılmasa dahi müşterek çocukların anneye ve soybağının kurulması halinde babaya altsoy olarak yasal mirasçı olmaları mümkündür. 4. Resmi Nikah Olmadan Dini Nikah Kıyılabilir mi? Hukukumuzda, evliliğe ilişkin hükümler Türk Medeni Kanunu’nda düzenlenmiş olup TMK m. 143’te yer alan “Aile cüzdanı gösterilmeden evlenmenin dinî töreni yapılamaz.” hükmü ile dini nikâh kıyılmadan önce resmî nikâh yapılması zorunlu hale getirilmiştir. 4.1. Dini Nikah Kıymak Suç Mu? 27.05.2015 tarihine kadar, resmi nikâh olmaksızın dini nikâh kıyılması Türk Ceza Kanunu’nun 230. Maddesinin 5 ve 6. fıkraları uyarınca suç olarak kabul edilmekteydi. Ancak 27.05.2015 tarihinde Anayasa Mahkemesi; söz konusu düzenlemenin kişilerin özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesi hakkı ile din ve vicdan özgürlüğünü ihlal ettiğini ifade ederek anılan hükümlerin iptaline karar vermiştir. Dolayısıyla, mevcut yasal düzenlemelere göre resmi nikâh olmaksızın yalnızca dini nikâh kıyılması herhangi bir yaptırıma tabi değildir. 4.2. Türk Ceza Kanunu’nda Dini Nikahın Yeri Türk Ceza Kanunu’nda dini nikâh kıyılmasına ilişkin herhangi bir yaptırım öngörülmemiştir. Ancak TCK madde 233/2 kapsamına giren bazı durumlarda kişilerin cezai sorumluluğu doğabilir. Türk Ceza Kanunu Madde 233/2:“Hamile olduğunu bildiği eşini veya sürekli birlikte yaşadığı ve kendisinden gebe kalmış bulunduğunu bildiği evli olmayan bir kadını çaresiz durumda terk eden kimseye, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası verilir.” Örneğin taraflar arasında resmi nikâh bulunmaksızın dini nikâh bulunmaktaysa ve erkek gebe olduğunu bildiği dini nikâhlı eşini terk ederse bu hüküm uygulama alanı bulur. Bu durumda cezai sorumluluğun yanı sıra imam nikâhlı eşin tazminat hakkı da gündeme gelebilir. Bu husus “İmam Nikahlı Eşin Tazminat Hakkı” isimli makalemizde detaylı bir şekilde kaleme alınmıştır. 5. İmam Nikahı ile Resmi Nikah Arasındaki Farklar Resmi nikâh olmaksızın sadece dini nikâh kıyılması halinde, taraflar hukuken eş statüsü kazanamaz. Bu sebeple, evlilik birliğinden doğan yasal haklardan yararlanılamaz ve kanuni yükümlülüklerin yerine getirilmesi talep edilemez. Bu durum; kanunlarda düzenlenen mal rejimi, nafaka ve tazminat hakkı, müşterek çocuğun velayeti ve soybağının kurulması, boşanma ve ayrılık ile miras hakkı gibi hukuki düzenlemelerin uygulanamaması dolayısıyla önemli farklılıklar arz etmektedir. 5.1. Hukuki Bağlayıcılık Farkı Dini nikâh, kişilerin inançlarına dayalı manevi bir değer taşısa da tek başına hukuki bir bağlayıcılığa sahip değildir. Evliliğin yasal olarak tanınması ve tarafların hukuki hak ve güvencelerden yararlanabilmesi için resmi nikâh kıyılması gerekmektedir. 5.2. Toplumsal Algı ve Sonuçları Toplumda, dini nikâhın yasal haklara erişim için yeterli olduğu yönünde yaygın bir yanılgı bulunmaktadır. Bu yanlış algı, özellikle evliliğin sona ermesi durumunda tarafların yasal haklardan mahrum kalmasına ve çeşitli mağduriyetlere yol açmaktadır. Bu nedenle, hukuki korumanın sağlanabilmesi için dini nikâhın yanı sıra resmi nikâhın da yapılması büyük önem taşır. 6. Müftülüklere Resmi Nikah Kıyma Yetkisinin Verilmesi 6.1. Yasal Düzenleme ve Hukuki Altyapı 19 Kasım 2017 tarihli düzenleme ile Nüfus Hizmetleri Kanunu’un evlendirme yetkisini düzenleyen 22/2 maddesine “il ve ilçe müftülüklerine” ibaresi eklenerek İçişleri Bakanlığı tarafından müftülüklere evlendirme memurluğu yetkisi ve görevi verilmesinin önü açılmıştır. Ayrıca Nüfus Hizmetleri Kanunu’nda yapılan değişikliğin ardından İçişleri Bakanlığı tarafından Evlendirme Yönetmeliği’nde yapılan 28 Kasım 2017 tarihli değişiklik ve Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayımlanan 1 Şubat 2018 tarihli “Resmi Nikah Yetkisi Hakkında Genelge” ile birlikte müftülerin resmi nikah esnasında dini ritüelleri de yerine getirmesinin hukuki zemini oluşturulmuştur. 6.2. Müftülerin Resmi Nikah Kıymasının Etkileri Yapılan düzenlemeler ile; dini hassasiyetleri dolayısıyla imam nikahı kıymayı yeterli gören çiftlerin, dini ritüeller ile birlikte resmi nikaha teşvik edilmesi ve böylece kurulan birliktelik hukuki zemine taşınarak eşlerin yasal haklara kavuşması sağlanmaktadır. Excerpt: Türk Medeni Kanunu madde 143’te yer alan “Aile cüzdanı gösterilmeden evlenmenin dinî töreni yapılamaz.” hükmü ile resmi nikâh kıyılmaksızın dini nikâhın kıyılmasının önüne geçilmiştir. ### Karşılıksız Çekten Dolayı Verilen Cezaların İnfazı Durduruldu TBMM’de 25.03.2020 tarihinde kabul edilip 26.03.2020 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren Bazı Kanunlar Hakkında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 49. maddesiyle karşılıksız çek keşide etme suçundan dolayı verilen cezaların infazı durduruldu. Çek Kanunu’na Getirilen Bu Düzenleme Kimleri Kapsıyor?25.03.2020 tarihinde kabul edilen Bazı Kanunlar Hakkında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunda karşılıksız çek keşide etme suçundan işlenmesi sebebiyle mahkeme tarafından hükmedilen adli para cezasının ödenmemesi sonucunda hapis cezasına mahkum edilen kişilere yönelik bir düzenleme yapılmıştır. Cezaların İnfazı Ne Zamana Kadar Durduruldu?Çek Kanunu’nun 5. Maddesinde tanımlanan ve 24.03.2020 tarihine kadar karşılıksız çek keşide etme suçunun işlenmesinden dolayı mahkum olanların cezalarının infazı, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih olan 26.03.2020 tarihi itibarıyla durdurulmuştur. Ayrıca belirtmek isteriz ki cezanın infazının durdurulmasının doğal sonucu olarak, halihazırda uygulamasına başlanmamış olan hapis cezasının infazına da 26.03.2020 tarihi itibarıyla başlanmayacaktır. ! Hükümlü tahliye tarihinden itibaren en geç üç ay içinde çek bedelinin ödenmeyen kısmının onda birini alacaklıya ödemek zorundadır.Görüldüğü üzere; bu düzenleme kapsamında infazı durdurulan ve tahliye edilen hükümlülerin tahliye edildikleri tarihten itibaren en geç üç ay içerisinde çek bedelinin ödenmeyen kısmının onda birini alacaklıya ödeme yükümlülüğü bulunmaktadır. İnfazın Durdurulması Koşullarına Uyulmazsa Ne Olur?Bu yükümlülüğe uyulmamasının yaptırımı ise yine Kanunda düzenlenmiştir. Buna göre;İnfazın durdurulduğu tarih olan 26.03.2020 tarihinden itibaren en geç üç ay içinde, çek bedelinin ödenmeyen kısmının onda birinin yine ödenmemesi halinde alacaklının şikayeti üzerine mahkemece hükmün infazının devamına karar verilir. Yani; 26.03.2020 tarihinden itibaren en geç üç ay içinde (26.06.2020 tarihine dek) çek bedelinin ödenmeyen kısmının onda birinin yine ödenmemesi,Alacaklının da şikayet etmesi Halinde mahkemece cezanın infazına tekrar devam edilir.Önemle belirtmek isteriz ki, alacaklı şikayet etmediği müddetçe mahkemece kendiliğinden hükmün infazının devamına karar verilememektedir. Mahkumiyetin Bütün Sonuçlarıyla Ortadan Kaldırılması Mümkün Müdür?25.03.2020 tarihinde kabul edilip 26.03.2020 Tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan Kanun, ayrıca kişi hakkında verilmiş olan mahkumiyet hükmünün kaldırılmasına da imkan vermektedir. Mahkumiyet Hükmünün Tüm Sonuçlarıyla Ortadan Kaldırılması İçin;Bu kapsamda kişi hakkında verilmiş mahkumiyet hükmünün kaldırılabilmesi için öncelikle, Kişinin tahliye tarihinden itibaren en geç üç ay içinde yani 26.06.2020 tarihine kadar çek bedelinin ödenmeyen kısmının onda birini alacaklıya ödemesi; Ardından kalan çek bedeli tutarını üç aylık sürenin bitiminden itibaren yani 26.06.2020 tarihinden itibaren ikişer ay ara ile on beş taksitle yine alacaklıya ödemesi gerekmektedir. Bu durumda hakkında verilmiş olan mahkumiyet hükmü bütün sonuçlarıyla ortadan kaldırılmaktadır. Yani infazı durdurulan kişi eğer çek bedelinin tamamını bu düzenlemede belirtilen şekilde öderse mahkemece önceden verilmiş mahkumiyet hükmü bütün sonuçlarıyla ortadan kaldırılacaktır. Taksitlerin Ödenmemesinin Yaptırımı Nedir? Tahliye edilen ve en geç üç aylık süre içinde de çek bedelinin ödenmeyen kısmının onda birini ödeyen hükümlünün borcun kalan kısmını da ikişer ay arayla on beş taksitle ödemesi gerektiğinden bahsetmiştik.Kanuna göre; hükümlü tarafından bu taksitlerden birinin süresi içinde ilk defa ödenmemesi halinde, ödemediği bu taksit, sürenin sonuna yeni bir taksit olarak eklenir. Ancak kalan taksitlerden birinin daha ödenmemesi halinde yani ikinci bir defa kalan taksitlerden yine herhangi birinin ödenmemesi halinde, alacaklının şikayeti üzerine mahkemece hükmün infazının devamına karar verilir. Önemle belirtmek isteriz ki, alacaklı şikayet etmediği müddetçe mahkemece kendiliğinden hükmün infazının devamına karar verilememektedir. Düzenleme Hangi Tarihe Kadar İşlenmiş Karşılıksız Çek Keşide Etme Suçunu Kapsamaktadır?Düzenleme; 24.03.2020 tarihine kadar işlenmiş olan tüm karşılıksız çek keşide etme suçlarını kapsamaktadır. Yani 24.03.2020 tarihinden önce işlenmiş tüm suçların cezasının infazı, yukarıda bahsedilen şartlar çerçevesinde durdurulmuştur. Bu tarihten sonra işlenen karşılıksız çek keşide etme suçları bu düzenleme kapsamında kabul edilmeyecektir. Tahliye Süreci Nasıl Gerçekleştirilecektir?Kanuna verilecek kararlar bakımından kişi hakkında hüküm veren icra ceza mahkemeleri yetkilidir. Ayrıca bu düzenleme gereğince mahkemece verilen tüm kararlar da alacaklıya tebliğ edilir.Bu düzenlemeye göre; talep şartı aranmaksızın icra ceza mahkemelerinin re’sen (kendiliğinden) kişi hakkında tahliye kararı vermesi ve bu kararını ilgili kurumlara bildirmesi gerekmektedir. Bu sebeple; 25.03.2020 tarihli Kanun’un Resmi Gazete’de yayımlanmasının ardından icra ceza mahkemelerince ivedi bir şekilde gerekli kararların verilmesi gerekmektedir. 26.03.2020 tarihi itibarıyla karşılıksız çek keşide etme suçundan cezalandırılan ve cezalarının infazına devam edilen hükümlülerin tahliye işlemlerine başlanacaktır. İnfazı Durdurulan Kişi Hakkında Ayrıca Mahkemece Yurtdışına Çıkış Yasağı Kararı Verilebilir,Düzenlemede, bu düzenleme kapsamında infazı durdurulan kişi hakkında mahkemece Ceza Muhakemesi Kanunu m.109/3(a)’da yer alan “yurtdışına çıkamama” adlî kontrol tedbirine karar verilebileceği ifade olunmuştur. Bu karara karşı, kararı veren icra ceza mahkemesine hitaben yazılan bir dilekçeyle yedi gün içinde itiraz edilebilir. Düzenleme Kapsamında Verilecek Kararlara Karşı Başvurulabilecek Hukuki Bir Yol Var Mıdır?Bu düzenleme kapsamında ilgili icra ceza mahkemesi tarafından verilecek tüm kararlara karşı, kararın tefhim (yüz yüze duyulması) veya tebliği tarihinden itibaren ilgili icra ceza mahkemesine hitaben verilen bir dilekçeyle yedi gün içinde itiraz edilebilir. İtiraz incelemesi neticesinde verilen karar, kesin olup bir başka hukuki yol bulunmamaktadır. Hükmün İnfazının Durdurulması, Ceza Zamanaşımını da Durdurur Mu?26.03.2020 tarihinde yürürlüğe giren bu düzenleme uyarınca; hükmün infazının durdurulduğu süre zarfında ceza zamanaşımının süresi de işlemeyecektir. Bu Düzenlemeden Her Bir Suç İçin Ancak Bir Kere Yararlanılabilir?Düzenlemede bu madde hükümlerinin her bir suç için ancak bir kez uygulanacağı da ifade edilmektedir. ### Covid-19'un Çeki Elinde Bulunduran (Alacaklı) Yönünden Etkisi Korona Virüsün Çeki Elinde Bulunduran (Alacaklı) Yönünden Çekin İbrazına Etkisi Bilindiği üzere Ulusal Sağlık Örgütü tarafından pandemi olarak ilan edilen Korona virüs (COVID-19) sosyal hayatı olumsuz etkilediği gibi ticari hayatı ve iş hayatını da olumsuz etkilemiştir. Bu kapsamda 20 yaş altında ve 65 yaş üstünde olan ya da salgın hastalığa sahip bireylere sokağa çıkma yasağı da getirilmiştir. Bu durumun, elinde çek bulunduran alacaklı konumundaki bireylere etkisinin ne olacağı sıkça karşılaştığımız sorular arasındadır. Korona Virüsün Alacaklı Yönünden Çek İbrazına EtkisiBu duruma ilişkin iki kanuni düzenleme söz konusudur; 1-) “Mücbir Sebepler” kenar başlığını taşıyan ve bu durumda gündeme gelebilmesi, Türk Ticaret Kanunu m.811;“Kanunen belirli olan süreler içinde çekin ibrazı veya protesto edilmesi veya buna denk bir belirlemenin yapılması, bir devletin mevzuatı veya herhangi bir mücbir sebep gibi aşılması imkânsız bir engel nedeniyle gerçekleştirilememişse, bu işlemler için belirli olan süreler uzar” Korona virüsün (COVID-19) özellikle tacirler açısından mücbir sebep olarak kabul edilip edilemeyeceği noktasında tartışmalar devam ederken; en azından bu durumda devlet uygulaması kapsamında imkansız bir engel olduğu söylenebilecek ve çekin ibrazı için öngörülen sürelerin uzayacağı kanaatindeyiz. 2-) TBMM tarafından kabul edilip 25.03.2020 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanıp yürürlüğe giren 7226 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 1. Maddesindeki a)……. ibraz ve zamanaşımı süreleri, hak düşürücü süreler ve zorunlu idari başvuru süreleri de dâhil olmak üzere bir hakkın doğumu, kullanımı veya sona ermesine ilişkin tüm süreler…13/3/2020 (bu tarih dâhil) tarihinden…itibaren 30/4/2020 (bu tarih dâhil) tarihine kadar durur. …..Durma süresinin başladığı tarih itibarıyla, bitimine on beş gün ve daha az kalmış olan süreler, durma süresinin sona erdiği günü takip eden günden başlamak üzere on beş gün uzamış sayılır. ..Salgının devam etmesi halinde Cumhurbaşkanı durma süresini altı ayı geçmemek üzere bir kez uzatabilir ve bu döneme ilişkin kapsamı daraltabilir…”. 7226 Sayılı kanunun bu maddesi ile çekin alacaklı tarafından bankaya ibrazı süreleri, 30.04.2020 tarihine kadar (bu tarih de dahil olmak üzere) duracak ve bu tarihten itibaren yeniden işlemeye başlayacaktır. Ayrıca 13.03.2020 tarihi itibarıyla ibraz süresinin bitimine 15 gün ya da daha az bir süre kaldıysa 01.05.2020 tarihinden başlayarak 15 gün süre uzamış sayılacaktır. Bu çekler yönünden çekin ibraz süreleri, 15.05.2020 tarihinde mesai bitiminde sona erecektir. ### Korona Virüs'ün (Covid-19) Çekin İbrazına Etkisi Dünya Sağlık Örgütü tarafından pandemi olarak ilan edilen korona virüs (COVID-19) sosyal hayatı olumsuz etkilediği gibi, ticari hayatı ve iş hayatını da olumsuz etkilemiştir. Bu durumun, elinde çek bulunduran alacaklı konumundaki şirketler ve gerçek kişilere etkisinin ne olacağı? cevaplanması gereken bir soru haline gelmiştir. Çekin İbrazı ve Ödeme Talebiyle Karşılaşan Banka,Korona virüsünün salgın halini aldığı bu dönemde, çek ibrazıyla karşılaşan bankanın, bu kapsamda ödeme yapıp yapmayacağı, çek hesabında yeterli tutarda meblağ yoksa bu durumda karşılıksızdır işlemi yapıp yapamayacağı noktasında, hukuki açıdan ciddi bir belirsizlik söz konusudur. Halihazırda bir kanuni düzenleme söz konusu olmadığı için bu durumda iki ihtimal söz konusu olabilir; İlk görüş; 7226 Sayılı Kanun ile çekin ibraz süreleri, 30.04.2020 tarihine kadar durdurulmuştur. Bu tarihten sonraki ilk gün 01 Mayıs günü resmi tatil olup o günü ve izleyen 2 -3 Mayıs da resmi tatil olduğundan; Türk Ticaret Kanunu madde 816 gereği çekin resmi tatilde ibrazı olamayacağından; 4 Mayıs 2020 tarihine dek, ödeme talebiyle bankaya çek ibraz edilmemelidir. Çek Kanunu geçici 3. Madde gereği, 31/12/2020 tarihine kadar, üzerinde yazılı düzenleme tarihinden önce çekin ödenmek için muhatap bankaya ibrazı geçersizdir. Kanun koyucu, bu hükmü ile ileri tarihli düzenleme tarihine sahip çeklerin başka bir deyişle vadeye sahip çeklerin düzenlenmesine engel olmaya çalışmıştır. Çekin ibrazına ilişkin Ticaret Kanununda öngörülen ibraz sürelerinin hak düşürücü mahiyete sahip olmaları gereği, 7226 Sayılı kanun ile ibraz ve hak düşürücü süreler 30.04.2020 tarihine dek durdurulmuş olup bu sürelerin durması ve işlememesi, çekin bankaya ödenme talebiyle ibrazın da mümkün olmaması anlamına gelecektir. Tüm bunlar göz önüne alındığında; Banka, çek hesabında yeterli tutarda meblağ olsa da hukuken yapılmaması gereken bir çek ibrazı karşısında, çek bedelini ödememeli ve çeki herhangi bir işlem yapmaksızın çeki ibraz edene iade etmelidir. Banka, hesapta karşılık başka bir deyişle çek üzerinde yazılı meblağ yoksa bu durumda çekin arkasına karşılıksızdır işlemi de yapmamalıdır. Çünkü 7226 Sayılı kanun gereği çeke ilişkin ibraz süresi başlamamıştır. Bankanın bu kanuna aykırı bir davranışı, bankayı çeki düzenleyen borçluya karşı sorumlu hale getirebilir. Bu görüşün kabulü halinde çeke ilişkin ibraz süresinin 7226 Sayılı kanun ile durması, gerek çeki elinde bulunduran, gerek çek borçluları, gerekse de banka bakımından hukuki sonuç doğurmuş olacaktır. Bu görüşün kabulü halinde; virüsün ülke genelinde yarattığı/yaratacağı ekonomik sorunların boyutu değerlendirildiğinde Mayıs ayında karşılıksızdır işlemi ile karşılaşan alacaklının, borçluya yönelteceği karşılıksız çek keşide etme suçuna ilişkin yargılamada; borçlunun yapacağı ekonomik buhran savunmasının, karşılıksız çek keşide etme suçunda aranan kusurun, Türk Ceza Kanunu m.25/2 kapsamında kusurluluğu ortadan kaldıran “zorunluluk hali” çerçevesinde değerlendirilebilmesi ve borçluya ceza verilmeyip beraatine karar verilebilmesi de ihtimaller arasındadır. İkinci görüş; 7226 Sayılı kanun ile çek ibraz sürelerinin 30.04.2020 tarihine dek durdurulması ve bu kapsamda keşide (vade) tarihinde çekin ibraz edilememesi, çek bedelinin ödenmemesi, yahut karşılıksızdır işlemi yapılmaması, ticari ilişkilerin kendine has yapısına açıkça aykırılık taşıdığı yönündedir. Bu düzenleme, Koronavirüs (COVID – 19) salgını süresince özellikle ülke çapında ödemelerin Mayıs ayına kadar durdurulması, piyasanın krize girmesine dolayısıyla hak kayıpları yaşanmasına sebep olabilecektir. Ayrıca bankaların, 7226 sayılı kanun ile getirilen bu düzenlemeye rağmen Mayıs ayında ibraz sürelerinin dolduğunu ifade etmeleri de bir başka olasılıktır. Bu görüşe göre; 7226 Sayılı Kanunun çek ibraz süresi rejimini değiştirmediği savunulabilir. Bu görüşün benimsenmesi halinde bankaya çek ibrazı yapılabilir ve çek hesabında yeterli tutarda meblağ var ise alacak tahsil edilebilir. Ancak çek hesabında çek üzerinde yazılı meblağın bulunmaması yani çekin karşılıksız çıkması halinde 22.03.2020 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan Cumhurbaşkanı kararı uyarınca icra iflas takipleri durdurulduğundan çekin karşılıksız çıkması durumunda icra takibi yapılması mümkün olmayacaktır. Ayrıca bu görüşün benimsenmesi durumunda da Türk Ticaret Kanunu m.811 gereği; sokağa çıkma yasağı kapsamındakiler, bu yasağın kalktığı tarihten itibaren gecikmeksizin çeki ibraz etmeleri gerekeceğinden; “gecikmeksizin” ifadesinin belirsizliği; ceza hukukuna hakim ilkelerden olan “kanunilik” ilkesine ve bu kapsamda “belirlilik” ilkesine aykırılık teşkil edebilecektir. Bu durumda mahkeme tarafından borçluyu karşılıksız çek düzenleme suçundan ceza verilmemesi de ihtimaller arasındadır. ! Korona Virüs sebebiyle olası mağduriyetleri ve kanuni düzenlemelerin belirsizliği sebebiyle yaşanabilecek hak kayıplarını önlemek için çekin piyasada oldukça fazla kullanılan bir ödeme aracı olduğu ve virüsün ekonomik hayata etkisi göz önünde bulundurulduğunda; kanun koyucu tarafından özellikle çek ve diğer ödeme araçları açısından ivedi bir şekilde kanuni düzenleme yapılmasında fayda olacağı kanaatini taşımaktayız. ### Karşılıksız Çek Çek en yalın tanımıyla yalnızca bir bankaya hitaben yazılabilen, kanuni şekil şartlarına tabi, kıymetli evrak sayılan bir ödeme aracıdır. Bir borcuna karşılık çeki düzenleyen kimse, çek düzenlemek suretiyle, belirlenen bankaya, çekte yazılı belirli bir bedeli, çeki göstermek suretiyle bankadan ödeme talep edecek kişiye ödeme ve aynı zamanda çeki elinde bulunduran kimseye söz konusu bedeli tahsil etme yetkisi vermektedir. Fakat bazı hallerde çek hesabında yeterli miktarda yahut hiç para bulunmadan çek keşide edilmekte ve bu durum ticari hayatın akışına zarar vermektedir. Çekin ibrazı, çekin, çeki elinde bulunduran kimse tarafından kendisine çekte yazılı tutarın ödenmesi talebiyle çekte yazılı bankaya sunulması, çekin gösterilmesi demektir. Çekte yazılı vade tarihi geldiğinde süresi içinde; alacaklı kişi, bu çek ile birlikte, çekte yazılı bankaya giderek; bankanın çekin bağlı olduğu banka hesabından belirlenen tutarı kendisine ödemesiyle birlikte alacağını tahsil etmiş olur. Çekin karşılıksız olması halinde muhatap bankanın karşılıksızdır işlemi yapması gerekmektedir. Fakat karşılıksızdır işleminin daha net anlaşılabilmesi adına öncelikte normal şartlarda karşılığı alacağın tahsilinin nasıl yapıldığını açıklamakta fayda olduğunu düşünüyoruz. 1. Çek Karşılığı Alacağın Tahsili Çek karşılığı alacağın tahsili için öncelikle çekin ibrazı gerekir. Alacak hakkının diğer bir deyişle paranın ödenmesi talebinin fiziki çek olmaksızın ileri sürülmesi kural olarak mümkün değildir.  Alacaklının, çeki bankaya ödeme yapılması talebiyle sunulması gerekir. Çekin ibrazı kanunda yazılı süreler içinde gerçekleşmelidir. Aşağıda yer verdiğimiz bu süreler, çekte yazılı olan düzenlenme tarihinin ertesi günü başlar. Çekin üstünde yazılı bankadaki çek hesabında, çekte yazılı tutara ilişkin karşılık yani yeterli tutarda para olmalıdır. Aksi takdirde karşılıksızdır işlemi yapılıp cezai yaptırım uygulanması söz konusu olacaktır. Ayrıca çekin geçerli olabilmesi, alacağın tahsili için büyük önem arz etmektedir. Konu ile ilgili detaylı bilgi için “Çekte Bulunması Gereken Zorunlu Unsurlar” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Çekin Bankaya İbraz Süresi İbraz süresi, çeki elinde bulunduran şahsın ibraz olanağının bulunduğu zaman aralığını göstermektedir. Çekin ibrazı Türk Ticaret Kanunu m.796 gereği; Bir çek, çekin düzenlendiği yerde ödenecekse 10 gün;Bir çek düzenlendiği yerden başka bir yerde ödenecekse 1 ay içinde ödenme talebiyle bankaya ibraz edilmelidir. Ödeneceği ülkeden başka bir ülkede düzenlenen çekin tahsili için belirlenen süreler ise; Düzenlenme yeri ile bankanın bulunduğu yer yani ödeme yeri aynı kıtada ise 1 ayDüzenlenme yeri ile bankanın bulunduğu yer yani ödeme yeri ayrı kıtalarda ise 3 ay içinde ödenme talebiyle bankaya ibraz edilmelidir. Önemle belirtmek isteriz ki, bir Avrupa ülkesinde düzenlenip de Akdeniz'e sahili bulunan bir ülkede bulunan banka tarafından ödenecek olan çek aynı kıtada düzenlenmiş sayılır. Bu durumda 1 ay içinde ödenme talebiyle bankaya ibraz edilmelidir. Akdeniz'e sahili olan bir ülkede düzenlenip bir Avrupa ülkesinde bulunan banka tarafından ödenmesi gereken çek aynı kıtada düzenlenmiş sayılır. Bu durumda 1 ay içinde ödenme talebiyle bankaya ibraz edilmelidir. Konuya ilişkin daha detaylı bilgi sahibi olmak için “Çekte Süreler” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 3. Çekin Bankaya İbrazı Çekte yazılı olan paranın tahsili için çekin bankaya kanunda belirlenen süre içerisinde ibrazı edilmesi kaydı ile çek hesabında yeterli miktar paranın bulunması halinde kişi alacağına ulaşmış olur. Karşılaşılabilecek diğer bir durum ise banka hesabında çek üzerinde yazılı miktarda paranı mevcut olmaması halidir. Çek hesabında çekte yazılı tutar bulunmaması halinde çekin üzerine ve çek hesabı kayıtlarına, karşılıksız çek kaydı işlenecektir. 4. Çekte Karşılıksızdır İşlemi Nasıl Yapılır? Çekin karşılıksız olduğuna dair işlem muhatap banka eli ile yapılmaktadır. Hamilin talebi ile karşılıksızdır işlemi yapılacaktır. Karşılıksızdır işlemi 5941 sayılı Çek Kanunu’nda düzenlenmiştir. Çek Kanunu madde 3; “Karşılıksızdır” işlemi, muhatap bankanın hamile kanunen ödemekle yükümlü olduğu miktarın dışında, çek bedelinin karşılanamayan kısmıyla sınırlı olarak yapılır.” Karşılıksızdır işlemin yalnızca çek bedelinin karşılanamayan tutarı kadar yapılabileceğini belirtmiştir. Karşılıksızdır işlemi yapılabilmesi için hamilin talebi doğrultusunda çekin arka yüzüne tahsil için bankaya ibraz edildiği tarih, hesap durumu, bankanın yükümlülüğü çerçevesinde ödediği miktar ve ibraz eden gerçek kişinin adı ve soyadı yazılmalıdır. Bu kişinin tüzel kişi adına bedeli tahsil etmesi hâlinde bu husus belirtilmelidir bu kişi ile birlikte banka yetkilisi tarafından imzalanmak suretiyle yapılır. Banka tarafından ödenen miktar düşüldükten sonra karşılıksız kalan tutar açıkça belirtilir. Hamilin imzalamaktan kaçınması hâlinde, karşılıksızdır işlemi yapılmaz. Bunun yanında bankalar talep halinde söz konusu işlemi yapmak zorundadır. Hiçbir suretle karşılıksızlık işlemi yapmaktan kaçınamazlar. Nitekim bu durum Yargıtay 19. Ceza Dairesinin 20.02.2020 tarihli 2019/35817 Esas ve 2020/415 Karar sayılı ilamında; “Çekin kanuni süresinde yetkili hamil tarafından bankaya ibrazında, muhatap banka tarafından çek üzerinde yapılacak inceleme, 6102 sayılı TTK ve 5941 sayılı Kanun'da yazılı hususlarla sınırlı olmak zorundadır. Muhatap banka tarafından çek hesabında yeterli karşılık varsa çek bedelinin hamile ödenmesi zorunludur. Çek hesabında yeterli karşılık bulunmuyorsa, bu durumda yetkili hamilin talebi üzerine, 5941 sayılı Kanun'un 3/4. maddesinde yazılı hususlar çekin arkasına yazılmak suretiyle karşılıksızdır işlemi yapılması zorunludur. Çekin süresinde yetkili hamil tarafından muhatap bankaya ibrazında, şayet yeterli karşılığı bulunmamasına rağmen, banka tarafından ileri sürülen değişik gerekçelerle 5941 sayılı Kanun'un 3/4. maddesi gereği "karşılıksızdır" işlemi yapılmamışsa, çek hesabında yeterli karşılığı bulundurmakla yükümlü gerçek kişinin "karşılıksızdır işlemi yapılmasına sebebiyet verme" suçundan dolayı cezalandırılmasının mümkün olmadığına, 27/01/2020 tarihinde oybirliği ile karar verildi.” Söz konusu karşılıksız çek düzenleme Çek Kanunu’nda düzenlenmiş suçlardan olup bu suçu işleyenler hakkında adli para cezası, çek düzenleme ve çek hesabı açma yasağı, tüm çek yapraklarının bankaya iadesi gibi yaptırımlar öngörülmüştür. ### Evlilik Dışı Çocuğun Tanınması ve Tanımanın İptali Davası Anne ile çocuk arasındaki soybağı, doğumla birlikte kendiliğinden kurulur ve bu ilişkinin tesis edilmesi için herhangi bir hukuki işleme gerek yoktur. Benzer şekilde, evli bir kadının doğurduğu çocuk, kural olarak eşinin çocuğu sayılır ve baba ile soybağı kendiliğinden oluşur. Ancak, çocuğun evlilik dışı dünyaya gelmesi durumunda, baba ile soybağı otomatik olarak kurulmaz. Bu nedenle, kanun koyucu, evlilik dışı doğan çocuğun baba ile soybağını oluşturabilmesi için çeşitli hukuki yollar öngörmüştür. Evlilik dışı doğan çocuk ile baba arasındaki soybağı, babanın çocuğu tanıması veya bir babalık davası açılması yoluyla kurulabilir. Bu yollar arasında, tanıma en özgün olanıdır çünkü tek taraflı bir hukuki işlemle soybağını kuran bir mekanizmadır. Türk Medeni Kanunu’nun 295. maddesinde, babanın çocuğunu tanıyabilmesi için gerekli koşullar ve prosedürler düzenlenmiştir. Tanıma, babanın nüfus müdürlüğüne veya mahkemeye başvurmasıyla, noterde yapılacak resmi bir senetle ya da vasiyetnameyle gerçekleştirilebilir. 1. Tanıma Nedir? Tanıma, evlilik birliği dışında doğan bir çocuğun, babası tarafından hukuken kendi çocuğu olduğunun beyan edilmesi işlemidir. Bu tek taraflı ve kurucu bir hukuki işlem olup, baba ile çocuk arasındaki soybağını resmen oluşturur. Tanıma işlemi gerçekleştirildiğinde, herhangi bir makamın onayı veya üçüncü bir kişinin izni gerekmez; yalnızca babanın kanuna uygun şekilde iradesini beyan etmesi yeterlidir. Tanıma işlemi, çocuğun babaya karşı miras, nafaka ve diğer hukuki haklardan yararlanmasını mümkün kılar. Ancak, babanın çocuğunu nüfusuna almak istememesi veya çocuğun kendisinden olmadığını iddia etmesi gibi durumlarda, anne veya çocuk Babalık Davası açarak soybağının mahkeme kararıyla kurulmasını talep edebilir. 2. Tanıma Nasıl Yapılır? Tanıma işlemi, Türk Medeni Kanunu'nun ilgili hükümlerine uygun olarak belirli şekil şartlarına bağlı şekilde yapılmalıdır. Tanıma yolları şunlardır: Resmi Senetle Tanıma: Baba, noter, mahkeme veya nüfus memuru huzurunda düzenlenen resmi bir belge ile çocuğunu tanıyabilir. Mahkemeye Beyan ile Tanıma: Devam eden bir dava sürecinde, baba mahkemeye tanıma beyanında bulunarak çocuğuyla soybağı ilişkisini kurabilir. Vasiyetname ile Tanıma: Baba, çocuğunu vasiyetnamesinde açıkça tanıdığını belirterek soybağı kurulmasını sağlayabilir. Bu yöntemlerin her biri, tanıma işleminin geçerli sayılabilmesi için belirli şekil şartlarına tabidir. 3. Tanımanın Koşulları Nelerdir? Tanımanın hukuken geçerli olabilmesi için aşağıdaki koşulların sağlanması gerekmektedir: 3.1. Şekli Koşullar Tanıma işleminin belirlenen hukuki prosedürlere uygun şekilde yapılması gerekmektedir. Buna göre tanıma; Nüfus memuruna veya mahkemeye yapılan yazılı beyan ile, Noterde düzenlenen resmî senetle, Vasiyetname ile gerçekleştirilebilir. Baba, yerleşim yerindeki veya nüfusa kayıtlı bulunduğu yerdeki Sulh Hukuk Mahkemesi aracılığıyla da tanıma işlemini gerçekleştirebilir. 3.2. Ehliyet Koşulu Tanıma, tek taraflı bir hukuki işlem olduğundan, prensip olarak herhangi bir kişinin onayına tabi değildir. Ancak, tanıma beyanında bulunacak kişi küçük veya kısıtlı ise, yasal temsilcisi olan veli veya vasinin rızası alınmalıdır. Bunun dışında, tanımada bulunan kişinin fiil ehliyetine sahip olması gerekir. 3.3. Biyolojik Bağ Tanımada bulunan kişi, çocuğun biyolojik babası olmalıdır. Hukuki süreçte tanımanın iptali davası açılabilmesi için, babalık ilişkisini kanıtlayan genetik testler gibi bilimsel deliller esas alınmaktadır. 3.4. Başka Bir Erkekle Soybağının Bulunmaması Tanımanın geçerli olabilmesi için, çocuğun başka bir erkekle hukuken soybağı bulunmamalıdır. Eğer çocuk evlilik birliği içinde doğmuşsa, anne ile evli olan kişi baba olarak kabul edilir. Böyle bir durumda, gerçek babanın tanıma işlemi gerçekleştirebilmesi için öncelikle çocuğun mevcut soybağının hükmen ortadan kaldırılması gerekmektedir. 3.5. İrade Fesadı Halleri İçermemesi Tanıma işlemi baskı, hata veya hile gibi irade fesadı durumlarını içermemelidir. Tanıma işlemi iradi bir beyan olduğundan, babanın bu işlemi özgür iradesiyle gerçekleştirmesi şarttır. 4. Tanımanın Hukuki Sonuçları Nelerdir? Tanıma, baba ile çocuk arasındaki soybağını resmen kuran bir hukuki işlemdir. Bu işlem gerçekleştikten sonra hem çocuk hem de baba açısından miras, nafaka, soyadı, vatandaşlık ve velayet gibi birçok hukuki sonuç doğurur. Tanıma işlemiyle birlikte çocuk, evlilik içinde doğan çocuklarla eşit haklara sahip olur ve babaya da bazı yükümlülükler getirilir. 4.1. Soybağının Kurulması Tanıma işlemi, evlilik dışı doğan çocuğun baba ile soybağını kurarak, hukuken evlilik içinde doğan bir çocukla aynı statüye sahip olmasını sağlar. Baba ile çocuk arasındaki soybağı resmiyet kazanır ve çocuk artık hukuken babasının çocuğu olarak kabul edilir. Soybağı kurulduktan sonra, çocuğun babaya karşı tüm yasal hakları doğar ve babanın da çocuğa karşı sorumlulukları başlar. 4.2. Tanımanın Çocuğa Sağladığı Haklar Tanıma işlemi, çocuğun baba ile hukuki bağını tesis ettiğinden, çocuk aşağıdaki haklara sahip olur: Miras Hakkı Çocuk, babasının yasal mirasçısı olur ve evlilik içinde doğan çocuklarla eşit miras hakkına sahip olur. Baba, çocuğu tanımış olsa bile, miras konusunda çocuğu dışlamak amacıyla vasiyetname düzenleyebilir. Ancak, çocuğun saklı pay hakkı korunur ve bu hak kanunen güvence altındadır. Nafaka Hakkı Tanıma işlemiyle birlikte çocuk, babasından bakım ve eğitim masrafları için nafaka talep etme hakkı kazanır. Baba, çocuğun reşit olana kadar bakım, eğitim ve sağlık giderlerinden sorumlu olur. Çocuk, eğitim hayatı devam ettiği sürece (örneğin üniversite eğitimi süresince) nafaka talep edebilir. Soyadı Kullanımı Tanıma işlemiyle birlikte çocuk, kural olarak annenin soyadını taşımaya devam eder. Ancak, baba mahkemeye başvurarak çocuğun kendi soyadını almasını talep edebilir. Mahkeme, çocuğun üstün yararını göz önünde bulundurarak karar verir. Vatandaşlık ve Nüfus Kaydı Eğer baba Türk vatandaşı ise, tanıma işlemi sonucunda çocuk da Türk vatandaşlığı kazanabilir. Çocuk, babanın nüfus kütüğüne kaydedilir ve kimlik bilgileri resmen güncellenir. 4.3. Tanımanın Babaya Getirdiği Hak ve Yükümlülükler Tanıma işlemi sadece çocuğa haklar sağlamaz, aynı zamanda babaya da belirli hak ve yükümlülükler getirir: Velayet ve Kişisel İlişki Kurma Hakkı Tanıma işlemi tek başına babaya velayet hakkı vermez. Kural olarak, velayet annenin üzerinde kalır. Ancak, baba çocuğun üstün yararını gerekçe göstererek velayet davası açabilir. Baba, çocuğu tanıdıktan sonra, çocukla düzenli olarak görüşme hakkına sahip olur. Eğer anne, babanın çocukla görüşmesini engelliyorsa, baba mahkemeye başvurarak çocuğuyla kişisel ilişki kurulmasına yönelik bir karar talep edebilir. Mahkeme, çocuğun yaşı ve menfaatlerini dikkate alarak babanın çocukla ne sıklıkla görüşeceğini belirler. Nafaka Yükümlülüğü Baba, çocuğun bakım, eğitim, sağlık ve yaşam giderlerinden sorumlu olur. Mahkeme, babanın ekonomik durumunu ve çocuğun ihtiyaçlarını göz önüne alarak nafaka miktarını belirler. 4.4. Tanımanın Anneye Getirdiği Sonuçlar Tanıma işlemi annenin haklarını doğrudan etkilemese de bazı hukuki sonuçlar doğurur: Anne, babadan nafaka talebinde bulunabilir ve çocuğun bakım masraflarına katkı talep edebilir. Anne tanımadan önceki bakım masraflarını ve giderlerin bir kısmını babadan talep edebilir. 5. Tanımanın İptali Davası Nedir? Tanımanın iptali davası, babalık ilişkisini kabul etme anlamına gelen tanıma işleminin geçersiz hale getirilmesini sağlayan önemli bir hukuki süreçtir. Tanıma, tek taraflı bir irade beyanı olduğundan, hukuki sakıncalara yol açabilir. Bu nedenle, kanun koyucu tanımanın sonradan iptal edilebilmesini mümkün kılmıştır. Tanıma işleminin iptali için belirli şartlar gereklidir. Tanıyan kişinin irade sakatlığı bulunması ya da anne ve/veya çocuğun, tanıyan kişinin baba olmadığına dair bir iddiada bulunması durumunda tanımanın iptali davası açılabilir. Ancak unutulmamalıdır ki, tanımanın iptali davası açılabilmesi için geçerli bir tanıma işleminin bulunması şarttır. Bu, tanıma işleminin şekli ve esası bakımından yasal gerekliliklere uygun olarak yapılmış olmasını gerektirir. Eğer tanıma işlemi geçersiz (batıl) sayılırsa, bu durumda iptal davası açılması mümkün değildir. Yalnızca geçerli ve halen ayakta olan bir tanıma işlemi, iptal davasına konu olabilir. 5.1. Tanımanın İptalini Kimler Talep Edebilir? Tanımanın iptali davası, belirli kişiler tarafından açılabilir ve bu kişiler, hukuki olarak tanıma işleminin geçersiz kılınmasını talep edebilirler. Aşağıda, tanımanın iptali davası açma hakkı olan kişiler detaylı şekilde açıklanmıştır: Tanıyan: Tanıyan kişi, irade sakatlığı hallerinden biri olan yanılma, aldatma veya korkutma sebebiyle tanımanın iptali için dava açabilir. Bu dava, anne ve çocuğa karşı açılacaktır. Tanıyan kişi, bu tür durumlarla karşılaştığında, tanımanın iptalini talep etme hakkına sahiptir. Anne, Çocuk ve Çocuğun Ölümü Durumunda Altsoyu: Bu kişiler, tanımanın iptali davasını tanıyana karşı açabilirler. Eğer tanıyan kişi vefat etmişse, dava, mirasçılarına karşı açılır. Ayrıca, soybağının kurulması kamu düzeni açısından son derece önemli olduğundan, Cumhuriyet Savcısı da tanımanın iptaline yönelik dava açma yetkisine sahiptir. Cumhuriyet Savcısı: Kamusal yarar sağlanması gerektiğinde, Cumhuriyet Savcısı tanımanın iptali davası açabilir. Bu, kamu düzeni ve soybağının doğruluğu açısından önemlidir. Hazine: Tanımanın iptali davasını, mirasa ilişkin menfaatlerinin zarar görme ihtimali bulunduğu durumlarda açabilir. Yani, tanıma işlemi ile doğrudan ilgisi olan ve menfaati zarar görebilecek olan Hazine, bu davayı açabilir. Diğer İlgili Kişiler: Tanımanın iptali, miras hakkı açısından etkilenen veya miras payları zarar gören kişilerin de talep edebileceği bir dava türüdür. Tanıyanın mirasçıları gibi kişiler, tanımanın iptaline ilişkin dava açabilir. 5.2. Tanımanın İptali Davasında İspat Tanımanın iptali davası, tanıyan kişinin baba olmadığı iddiasıyla açıldığında, davacı olan kişi tanıyanın baba olmadığını ispatlamakla yükümlüdür. Bu durumda, davacının, tanıyanın biyolojik baba olmadığına dair somut deliller sunması gerekmektedir. Bu tür davalarda genellikle DNA testi gibi bilimsel ve kesin deliller kullanılır. Türk Medeni Kanunu'nun 299. maddesi, anne ve çocuğun tanıyanın baba olmadığı iddiasıyla açtıkları iptal davalarında özel bir düzenleme getirmiştir. Bu maddeye göre: TMK Madde – 299“Ana veya çocuk tarafından tanıyanın baba olmadığı iddiasıyla açılan iptal davasında ispat yükü, tanıyanın, gebe kalma döneminde ana ile cinsel ilişkide bulunduğuna ilişkin inandırıcı kanıtları göstermesinden sonra doğar.” Bu hüküm, tanıyanın anne ile cinsel ilişkide bulunduğunu ispat etmesi durumunda, “adi karine” oluşturacağını belirtmektedir. Bu durum ispat edilene kadar tanımanın iptali davası açan anne ya da çocuğun üzerinde herhangi bir ispat yükü bulunmamaktadır. Bu karine, tanıyanın çocuğun babası olduğuna dair bir varsayım yaratır. Ancak davacı anne veya çocuk, bu karinenin aksini her türlü delil ile ispatlayabilirler. Yani, davacı, tanıyanın baba olmadığını kanıtlamak için her türlü delili sunabilir ve karinenin geçersiz olmasını sağlayabilir. Bu hüküm yalnızca anne ya da çocuk tarafından açılan tanımanın iptali davalarında geçerlidir. Günümüzde teknolojik gelişmeler sayesinde, tanıyanın gerçekten baba olup olmadığı kolaylıkla tespit edilebilir. Özellikle DNA testi kullanılarak, tanıyanın biyolojik baba olup olmadığı açıkça ortaya konabilir. Bu test, davanın en güvenilir ve kesin delilini sunar. Ayrıca, DNA testi yapılmadan mahkemelerin inceleme yapması halinde, Yargıtay tarafından verilen kararlar eksik inceleme nedeniyle bozulabilmektedir. 5.3. Tanımanın İptali Davasında Süreler Tanımanın iptali davası açma süreleri şu şekildedir: Tanıyanın Dava Hakkı Süresi: Tanıyan kişinin dava hakkı, iptal sebebinin öğrenildiği veya korkunun etkisinin ortadan kalktığı tarihten başlayarak bir yıl süresince geçerli olup, her hâlde tanımanın üzerinden beş yıl geçmekle düşer. Bu süreler geçtikten sonra, tanıyan kişi dava açma hakkını kaybeder. İlgili Tarafların Dava Hakkı Süresi: İlgili tarafların dava hakkı, davacının tanımayı ve tanıyanın çocuğun babası olamayacağını öğrendiği tarihten itibaren başlar. İlgili tarafların dava hakkı, bu tarihten itibaren bir yıl süresince geçerlidir ve her hâlde tanımanın üzerinden beş yıl geçmekle düşer. Bu süreler sonunda dava açılmazsa, dava hakkı geçersiz olur. Çocuğun Dava Hakkı Süresi: Çocuğun dava hakkı, çocuğun ergin olmasından başlayarak başlar. Çocuk, ergin olduktan sonra, dava açma hakkını kullanmak için bir yıl süreye sahiptir. Bu sürenin sonunda dava açılmadığı takdirde, dava hakkı düşer. Gecikmeyi Haklı Kılan Sebep Durumu: Yukarıdaki süreler geçtikten sonra, gecikmeyi haklı kılan bir sebep varsa, bu sebebin ortadan kalkmasından itibaren bir ay içinde dava açılabilir. Bu durum, dava açma hakkının süresini uzatabilir, ancak belirli bir sürenin aşılması durumunda dava hakkı yine düşer. 5.4. Tanımanın İptali Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme Görevli Mahkeme: Tanımanın iptali davasında görevli mahkeme Aile Mahkemesi'dir. Yetkili Mahkeme: Tanımanın iptali davasında yetkili mahkeme, taraflardan birinin yerleşim yeri mahkemesi ya da çocuğun doğumu sırasında taraflardan birinin yerleşim yeri mahkemesidir. ### Babalık Davası Babalık davası, evlilik dışı doğan bir çocuğun biyolojik babasının hukuken belirlenmesi, soybağının tespit edilmesi ve tarafların hak ve yükümlülüklerinin netleştirilmesi amacıyla açılır. TMK madde 301, babalık ilişkisinin kurulması veya reddedilmesine ilişkin usul ve esasları düzenlemekte olup, bu süreçte DNA testi gibi bilimsel deliller büyük bir rol oynar. Evlilik dışı doğan çocuk ile baba arasındaki soybağı, farklı yollarla kurulabilir. Baba, resmi tanıma beyanında bulunarak çocuğu hukuken kendi soybağına dahil edebilir. Ancak, babanın çocuğu tanımaktan kaçınması veya inkar etmesi durumunda, anne ve/veya çocuk mahkemeye başvurarak babalık davası açabilir ve soybağının mahkeme kararıyla tespit edilmesini sağlayabilir. Babalık davası kimler tarafından açılabilir, süreç nasıl işler ve hangi hukuki sonuçları doğurur? Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için yazımızın devamını okuyabilir veya uzman bir aile hukuku avukatına danışabilirsiniz. 1. Babalık Davasının Hukuki Tanımı Babalık davası, bir çocuğun biyolojik ya da hukuki babasının mahkeme kararıyla belirlenmesi amacıyla açılan bir aile hukuku davasıdır. Bu dava, çocuğun doğumuyla birlikte başlayan soybağı ilişkisinin resmiyet kazanmasını sağlar ve çocuğun kişisel, miras ve nafaka gibi haklarını güvence altına alır. Türk Medeni Kanunu’nun ilgili hükümleri çerçevesinde düzenlenen babalık davası, hem evlilik içi hem de evlilik dışı durumlarda ortaya çıkabilecek soybağına ilişkin iddiaların incelenmesini kapsar. Mahkeme sürecinde DNA testi gibi bilimsel yöntemler kullanılarak babalık bağı kesin olarak belirlenir. Bu davanın temel amacı, taraflar arasındaki soybağı ilişkisinin hukuki, objektif ve bilimsel verilerle tespit edilmesini sağlamaktır. 2. Babalık Davasının Tarafları Babalık davasında, davanın konusu ve sonuçlarından doğrudan etkilenecek olan tarafların belirlenmesi büyük önem taşır. Tarafların kimler olabileceği ve dava sürecinde nasıl bir rol oynayacakları aşağıda detaylandırılmıştır. 2.1. Babalık Davasını Kimler Açabilir? Babalık davası, evlilik dışı doğan bir çocuğun babasıyla soybağını hukuken kurmak amacıyla açılan bir aile hukuku davasıdır. Türk Medeni Kanunu’na göre, bu davayı açma hakkı anne ve çocuğa tanınmıştır. Anne: Anne, çocuğun babasıyla soybağını kurmak ve çocuğun hukuki haklarını güvence altına almak için babalık davası açabilir. Anne, yalnızca kendi adına babalık davası açma hakkına sahiptir. Çocuk ergin olana kadar, anne onun adına babalık davası açamaz. Bunun nedeni, bazı durumlarda annenin menfaatleri ile çocuğun menfaatlerinin örtüşmeyebileceğidir. Bu tür olası çıkar çatışmalarını önlemek için, çocuk adına açılacak babalık davasında kayyım atanması gerekmektedir. Çocuk: Çocuk, reşit olduktan sonra kendi adına babalık davası açabilir. Ancak, reşit olmadan önce açılacak davalarda çocuk kayyım tarafından temsil edilir. Birlikte veya Ayrı Ayrı Dava Açma: Anne ve çocuk, babalık davasını birlikte açabileceği gibi, farklı zamanlarda da açabilir. Eğer iki ayrı dava açılırsa, bu davalar birbirini etkilemez. Örneğin, çocuğun davadan feragat etmesi, annenin açtığı davayı geçersiz kılmaz. Çocuğun ölmesi halinde dahi annenin dava hakkı bulunmaktadır. Babalık davası, şahsa sıkı sıkıya bağlı haklardan biri olduğu için bir avukat aracılığıyla açılacaksa, vekâletnamede özel yetki verilmesi zorunludur. Avukatın genel vekâletnamesi yeterli olmayıp, babalık davası açma yetkisinin açıkça belirtilmesi gerekmektedir 2.2. Babalık Davası Kime Karşı Açılır? Babalık davaları, çocuğun biyolojik babası olduğu halde nüfus kaydında adı geçmeyen gerçek babaya karşı açılır. Bu davada, davalı kişi biyolojik baba olduğu iddia edilen kişidir. Eğer bu kişi hayatını kaybetmişse, babalık davası, babanın mirasçılarına karşı açılır. 3. Babalık Davasının Şartları Babalık davası, çocuğun biyolojik babası ile hukuki soybağının tespit edilmesi amacıyla açılır. Ancak, bu davanın açılabilmesi için belirli hukuki şartların sağlanması gerekir. Türk Medeni Kanunu'na göre, bu şartlardan birinin eksik olması halinde dava reddedilir. İşte babalık davası açmanın temel şartları: Çocuğun Annesinin Belli Olması Gereklidir Babalık davası açılabilmesi için, çocuğun annesi belli olmalıdır. Eğer çocuğun annesi bilinmiyorsa, öncelikle anne tespiti davası açılmalı ve anne nüfus kaydına tescil edilmelidir. Anne tespit edildikten sonra babalık davası açılabilir. Yargıtay kararlarında, annenin kimliğinin belirlenmesi, babalık davasının açılabilmesi için temel bir koşul olarak vurgulanmıştır. Çocuğun Başka Bir Erkekle Soybağı Olmamalıdır Babalık davası, çocuğun başka bir erkekle soybağı ilişkisi bulunmadığı takdirde açılabilir. Eğer çocuğun nüfus kaydında başka bir erkek babası olarak yer alıyorsa, önce soybağının reddi davası açılmalıdır. Soybağı reddedildikten sonra, biyolojik baba ile soybağı tespit edilerek babalık davası açılabilir. Bu süreç, özellikle evli kadınların başka bir erkekten çocuk sahibi olması durumunda önemlidir. Şayet TürkMedeni Kanunu'na göre, evli bir kadının kocasından başka bir erkekten çocuk doğurması durumunda, çocuğun soybağı otomatik olarak kocayla bağlı kabul edilir. Babalık Davasının İhbar Yükümlülüğü Babalık davası, Cumhuriyet savcısına ve Hazineye bildirilmelidir. Bu bildirim, davanın hukuki geçerliliği ve sürecin şeffaflığı açısından büyük önem taşır. Ayrıca, davanın kim tarafından açıldığına göre, belirli ek bildirimler yapılması gerekmektedir. Eğer dava anne tarafından açılmışsa, çocuğun menfaatlerinin korunabilmesi için kayyıma bildirim yapılması gerekir. Kayyım tarafından açılan babalık davalarında ise, annenin bilgilendirilmesi gerekmektedir. Yargıtay, ihbar yükümlülüğüne uyulmadığı durumlarda, davanın bozulabileceğine karar vermektedir. 4. Babalık Davasında İspat Babalık davalarında, çocuğun babası olduğu iddia edilen kişinin babalığının ispat edilmesi gerekir. Türk Medeni Kanunu’na göre, babalık davası açan taraf (anne ya da çocuk), davalı kişinin babalığını ispatlamakla yükümlüdür. Babalık iddiası, genellikle kan ve DNA testleri gibi bilimsel yöntemlerle desteklenebilir. Bununla birlikte, babalık karinesi, davacı tarafın işini kolaylaştıran önemli bir yasal araçtır. 4.1 Babalık Karinesi ve İspat Yöntemleri Türk Medeni Kanunu’na göre, babalık karinesi, belirli bir zaman diliminde, davalının çocuğun annesiyle cinsel ilişkiye girmiş olmasını, çocuğun biyolojik babalığına delil olarak kabul eder. Babalık davasında, babalık karinesinin uygulanabilmesi için belirli koşulların sağlanması gerekmektedir. Bu koşullar, davanın içeriğini ve ispat sürecini doğrudan etkileyen önemli faktörlerdir. Cinsel İlişkinin Zaman Aralığı Babalık karinesi, çocuğun doğumundan önceki 300. gün ile 180. gün arasında davalı ile anne arasında cinsel ilişkinin olduğu durumlarda geçerlidir. Bu zaman aralığında gerçekleştirilen bir ilişki, babalığı kanıtlamak için yeterli bir delil teşkil eder. Fiili Gebe Kalma Dönemi Bununla birlikte, babalık karinesi yalnızca belirli günlerle sınırlı değildir. Eğer davalı, çocuğun annesiyle fiili gebe kalma döneminde herhangi bir zamanda cinsel ilişkiye girmişse, bu da babalığa karine sayılır. Bu durum, biyolojik baba tespitinde önemli bir rol oynar. Babalık karinesi uyarınca, çocuğun doğumundan önceki 300 ile 180 gün arasında anne ile cinsel ilişkiye girildiği tespit edilirse, bu durum babalığa karine oluşturur. Bu tür bir ilişkinin varlığını ispatlamak için çeşitli deliller kullanılabilir: Tanık ifadeleri Mektuplar veya sosyal medya mesajları Davalının, ananın doğum masraflarını ödeme gibi davranışları Bu deliller, cinsel ilişkinin varlığını ortaya koyabilecek güçte olmalıdır. Ayrıca, gebelik önleyici ilaçların kullanılması veya ilişkinin tam olarak gerçekleşmemesi gibi durumlar, babalık karinesinin oluşumuna engel teşkil etmez. Ancak, babalık karinesi her zaman çürütülebilir. Babalık karinesinin geçersiz kılınması için iki ana seçenek mevcuttur: Çocuğun anayla olan cinsel ilişkiden olmasının imkânsız olduğunun kanıtlanması Başka bir erkeğin babalık ihtimalinin daha yüksek olduğunun ispatlanması 4.2. Babalık Karinesini Çürütme Başlangıçta davacı taraf, babalık karinesini destekleyen delilleri mahkemeye sunmak zorundadır. Eğer davacı, babalık karinesini ispatlamışsa, ispat yükü artık davalıya geçer. Davalı, babalık karinesini çürütmek için her türlü delili mahkemeye sunabilir. Örneğin: Kısır olduğunu kanıtlayan tıbbi raporlar Ananın başka bir erkekten çocuk sahibi olduğu ispatlanabilir Bu durumda, DNA testi, tıbbi raporlar ve tanık ifadeleri gibi deliller, babalık davasının sonucunu belirleyen en güçlü araçlardır. 4.3. DNA Testi ve Kan Testi: Bilimsel İspat Yöntemleri Babalık karinesinin çürütülmesi için davalı taraf bilimsel yöntemlere başvurabilir. Bu, en çok başvurulan yöntemlerden biri olan DNA testi ile mümkündür. DNA testi, çocuğun biyolojik babasını belirlemede kesin sonuçlar verir ve günümüzde en güvenilir ispat aracıdır. Ayrıca, kan testiyle de bazı durumlarda babalık ispatlanabilir. Ancak, kan testi tek başına yeterli bir delil değildir; DNA testi çok daha sağlam bir sonuç verir. Babalık davası, resen araştırma ilkesine dayanır. Yani, tarafların talep etmemesi durumunda bile, hâkim soybağının tespit edilmesi için gerekli kan ve doku örneklerinin alınmasına karar verebilir. Tarafların ya da üçüncü kişilerin bu karara karşı itiraz etmesi, ancak örnek alımının sağlık açısından herhangi bir tehlike yaratmaması durumunda mümkündür. DNA testi, ancak ve ancak Sağlık Bakanlığı tarafından ruhsatlandırılmış moleküler genetik laboratuvarlarında yapılabilmektedir. Bu bağlamda, herhangi bir mahkeme kararı olmadan DNA testi yapılması, ancak özel laboratuvarlar aracılığıyla mümkündür. Bunun dışında özel veya devlet hastanelerinde böyle bir hizmet verilememektedir. 5. Babalık Davasının Hukuki Sonuçları Babalık davasının nihai kararı, hem tarafların hem de çocuğun yaşamını doğrudan etkileyen sonuçlar doğurur. Bu sonuçlar; maddi, manevi ve kişisel ilişkiler açısından kapsamlı düzenlemeleri içerir. 5.1. Annenin Mali Hakları Babalık davası açan ana, bu davayla birlikte veya ayrı olarak, baba veya mirasçılarından, şu giderlerin karşılanmasını isteyebilir: Doğum giderleri Doğumdan önceki ve sonraki altışar haftalık geçim giderleri Gebelik ve doğumun gerektirdiği diğer giderler Çocuk ölü doğsa dahi hâkim, bu giderlerin karşılanmasına karar verebilir. Ancak; üçüncü kişiler ya da sosyal güvenlik kuruluşlarınca anaya yapılan ödemeler, hakkaniyet ölçüsünde tazminattan indirilecektir. Bu talepler harca tabi değildir. 5.2. Çocuğun Nafaka Hakkı Babalık davası, yalnızca soybağının tespitini sağlamakla kalmaz, aynı zamanda nafaka yükümlülüğünü de gündeme getirir. Tedbir Nafakası ve İştirak Nafakası Babalık davası açıldığında, mahkeme babalık ihtimalini kuvvetli görürse, dava sonuçlanana kadar çocuk için tedbir nafakası ödenmesine karar verebilir. Tedbir nafakası, babalık kararı kesinleşene kadar çocuğun temel ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik geçici bir ödemedir. Dava sonuçlandıktan sonra ve babalık tescillendikten sonra, tedbir nafakası iştirak nafakasına dönüşür. İştirak nafakası, çocuğun bakım, eğitim ve diğer ihtiyaçlarının karşılanması için babanın mali katkısını içerir. İştirak Nafakasının Belirlenmesi İştirak nafakasının miktarı belirlenirken, çocuğun ihtiyaçları ile babanın ekonomik durumu göz önünde bulundurulur. Mahkeme, çocuğun yaşam standartlarını koruyacak şekilde nafakayı belirler. Nafaka, çocuğun eğitim masrafları, sağlık giderleri ve günlük yaşam ihtiyaçlarını kapsar. Bu süreçte, mahkemenin amacı çocuğun en iyi şekilde bakımının sağlanması ve babanın katkısının çocuğun geleceğini güvence altına alacak şekilde belirlenmesidir. 5.3. Çocukla Kişisel İlişki Kurulması Babalık davası sürecinin sonunda, mahkeme soybağını tespit ettikten sonra çocuğun velayet düzenlemesini yapar ve baba ile çocuk arasında kişisel ilişkinin kurulmasını sağlar. Mahkeme, çocuğun menfaatlerini göz önünde bulundurarak, en uygun çözümü belirler. Velayet Hakkı ve Kişisel İlişki Kurma Babalık davası sonucu babanın, çocuğun velayetini alıp almaması farklı olabilir. Çoğu durumda velayet, anneye verilse de, mahkeme çocuğun menfaatine en uygun kararı almakla yükümlüdür. Yani, çocuğun duygusal ve psikolojik gelişimi, ebeveynleriyle ilişkisi ve güvenliği dikkate alınarak bir karar verilir. Ancak, babanın velayet hakkına sahip olmaması durumunda dahi, çocukla düzenli bir şekilde kişisel ilişki kurma hakkı vardır. Mahkeme, bu kişisel ilişkinin nasıl şekilleneceğini, baba ile çocuğun etkileşimde bulunacağı sıklığı, yerleri ve şekliyle belirler. Örneğin, belirli günler ve saatler içinde çocukla görüşme düzenlemeleri yapılabilir. 5.4. Soyadı ve Mirasçılık Hakları Babalık davası sonucunda davanın kazanılması, çocuğun sadece soyadını taşıma hakkı kazanmasını sağlamakla kalmaz, aynı zamanda mirasçılık hakkı da elde etmesine yol açar. Türk Medeni Kanunu’na göre, çocuğun babası olarak tespit edilen kişi, çocuğun hem hukuki hem de mali haklarını güvence altına alır. Bu durum, çocuğun baba tarafından miras hakkına sahip olmasını sağlar. Yani, babalık kararı kesinleştiğinde çocuk, babasının mirasından faydalanabilecek ve babasının soyadını taşıma hakkı kazanacaktır. Bu hak, çocuğun hukuki statüsünü sağlamlaştırarak, babanın ona karşı olan sorumluluklarını da yerine getirmesini sağlar. 6. Babalık Davasında Süreler Anne için dava açma süresi: Babalık davası, çocuğun doğumundan önce veya sonra açılabilir. Ancak, babalık davası açma süresi belirli kurallara tabidir. Anne, çocuğun doğumundan itibaren bir yıl içinde bu davayı açmak zorundadır. Bu süreyi geçiren anne, dava açma hakkını kaybeder. Ancak, çocuğun başka bir erkekle soybağı ilişkisi bulunuyorsa, bir yıllık süre, bu ilişkinin ortadan kalktığı tarihten itibaren işlemeye başlar. Eğer gecikmeye haklı bir sebep varsa, bir yıllık süre geçtikten sonra da, bu sebeplerin ortadan kalktığı tarihten itibaren bir ay içinde dava açılabilir. Çocuk için dava açma süresi: Buna karşın, çocuğun açacağı babalık davası ise, herhangi bir hak düşürücü süreye tabi değildir. Bu durum, babalık davası sürecinde dikkat edilmesi gereken önemli hususlardan biridir. Anne ve çocuğun, dava açma süreleri konusunda bilgi sahibi olmaları, hak kaybı yaşamamaları için önemlidir. 7. Babalık Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme Babalık davası açarken doğru mahkemeye başvurmak, davanın hızla ve düzgün bir şekilde ilerlemesi için kritik öneme sahiptir. Görevli Mahkeme: Babalık davaları, aile hukukundan kaynaklanan davalar olduğundan, bu davaların görevli mahkemesi aile mahkemesidir. Ancak, aile mahkemesinin bulunmadığı durumlarda, dava asliye hukuk mahkemesinde açılacaktır. Yetkili Mahkeme: Babalık davası için yetkili mahkeme, davanın taraflarından birinin doğum sırasındaki veya dava sırasındaki yerleşim yeri mahkemesidir. Excerpt: Babanın, çocuğu nüfusuna almak istememesi yahut çocuğun kendisinden olduğunu inkar etmesi halinde, anne ve/veya çocuk, babalık davası açmak suretiyle mahkeme kararıyla soybağının kurulmasını sağlayabilir. ### Öldükten Sonra Yakılarak Defnedilmenin Türk Hukuku'ndaki Yeri Kişinin, ölümden sonra vücudunun nerde ve nasıl muhafaza edileceğine karar vermesi, en doğal haklarından biri olmakla beraber, bir vasiyet mahiyetindedir. Kişinin, tercihen öldükten sonra bedeninin yakılmasını istemesi de, defnedilmeyi istemesi kadar olası bir taleptir. Konuya ilişkin ülkemizde geçerli olan yasal düzenlemelerde, öldükten sonra yakılarak defnedilme için hukuki bir engel bulunmamaktadır. Ne var ki, Türkiye’de, Krematoryum adı verilen yakma fırınlarının bulunmaması nedeniyle, şu aşamada öldükten sonra yakılma işleminin uygulanması mümkün görünmemektedir. Bu makalemizde yurt dışında yaygın şekilde uygulanan, fakat Türkiye’de uygulamasına rastlanmayan ölümden sonra yakılma hususunun, Türk Hukuk mevzuatındaki düzenlemelerine yer verilmiştir. 1. Öldükten Sonra Yakılmak İsteğinin Türk Hukukundaki Yeri Kişilerin ölümünden sonra gerçekleştirilecek işlemler 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nda düzenlenmektedir. Bu kanunun Mezarlıklar ve Ölülerin Defni başlığı altında düzenlenen 224. ve 225. maddelerinde, ölülerin bedenlerinin yakılabilmesi için gerekli şartlar ve yakma işleminin yapılabileceği yerlerin nasıl açılabileceği düzenlenmiştir. 1593 sayılı Kanun’un 226. maddesinde ise yakma işleminin ardından cesetten geriye kalanların nerede ve nasıl muhafaza edileceği hususuna yer verilmektedir. Dolayısıyla, ülkemizde geçerli olan yasal düzenlemelere göre, öldükten sonra yakılmak istemek ve bu istek doğrultusunda yakılarak defnedilmek hukuken mümkündür. 2. Fırınlar İçin İzin Başvurusu 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu madde 224’te ölülerin bedenlerinin yakılacağı fırınlar yaptırmak isteyen belediyelerin başvuracağı yer düzenlenmiştir. 1593 sayılı Kanun Madde 224 –“Ölülerin yakılması için fenni usulü dairesinde fırınlar yaptırmak isteyen belediyeler evvel emirde bu hususta Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekâletine müracaat ederek hazırlattıkları projeleri tasdik ettirip müsaade aldıktan sonra tesisata başlayabilirler.” Buna göre, ölülerin yakılacağı fırınları yaptırmak isteyen belediyelerin hazırlattıkları projeleri tasdik ettirip izin almaları gerekmektedir. 3. Yakılma Başvurusu İçin Gerekli Belgeler 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nun bir sonraki maddesi olan m.225’te ise bir cesedin kurulan fırınlarda yakılabilmesi için gerekli olan yazılı belgelerin neler olduğu düzenlenmiştir. 1593 sayılı Kanun Madde 225 –“Bir cesedi ihrak fırınlarında yaktırmak için aşağıda yazılı vesikaların vücudu lazımdır: Ölünün hastalığı esnasında tedavisiyle meşgul olmadığı malum ve sabit olan resmi bir tabip tarafından verilmiş olup vefatın her hangi gayritabii bir sebepten mütevellit olmadığını bildiren bir rapor ve defin ruhsatiyesi.Cesedinin yakılmasını arzu ettiğini mübeyyin olup mevtanın hayatta iken yazdığı vesika veya bu hususta şifahen arzu izhar ettiğini işitenlerden laakal üç zatın tahriri şehadet ve tasdikleri.Müteveffanın ölümünü mucip olan sebebin herhangi cinai bir fiilden münbais olduğuna dair hiç bir şüphe mevcut olmadığını bildiren ve mahalli polis idaresi tarafından verilen vesika. İşbu vesikalar ihraktan laakal yirmi dört saat evvel mahalli belediyesine ibraz olunarak alelüsul vefat defteri mahsusuna işaret edildikten sonra ihrak müsaadesi verilir. Defnedilen ölülerin defninden sonra ihrak için kabirden çıkarılmalarına müsaade edilmez.” Yasal düzenleme uyarınca, istenen belgelerden ilki, resmi bir doktor tarafından verilecek ölüm hadisesinin herhangi bir olağan dışı durumdan kaynaklanmadığını bildiren rapor ve defin ruhsatiyesidir. Bu rapor ve defin ruhsatiyesini verecek doktorun, ölünün hastalığı sırasında tedavisi ile ilgilenmediği sabit olmalıdır. Yasal düzenleme uyarınca, istenen ikinci belge, ölünün hayatta iken cesedinin yakılmasını istediğini bildiren yazılı bir belgedir. Vefat edenin bu talebini içeren vasiyetnameler, bu neviden yazılı belgelerin en yaygın örneğidir. Yazılı belgenin olmaması halinde, bu husustaki isteğini sözlü olarak bildirdiğini işiten 3 kişinin şahitliği ve onayı da yeterli kabul edilmektedir. Son olarak, ölünün ölümüne sebep olan olayın herhangi bir suç fiilinden kaynaklandığına dair şüphe olmadığını bildiren ve kolluk güçleri tarafından verilen belge de ibraz edilmelidir. İstenen bu belgelerin, cesedin yakılması işleminden 24 saat evvel yerel belediyeye sunulması halinde, belediye tarafından vefat defterine kaydı işlendikten sonra ihrak işlemine izin verilir. Bununla birlikte, 1593 sayılı Kanun’un 225. maddesinin son fıkrasında, yakılmasına müsaade edilmeyecek olan cesetler ile ilgili düzenlemeye yer verilmiştir. Buna göre, yasa koyucu tarafından, defin işlemi gerçekleşmiş olan ölülerin definden sonra yakma işlemi için kabirden çıkarılmalarına izin verilmeyeceği açıkça düzenlenmiştir. 4. Küllerin Muhafazası Son olarak, 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nun 226. maddesinde yakma işlemi neticesinde cesetten geriye kalanların nasıl ve nerede muhafaza edilecekleri düzenlenmiştir. 1593 sayılı Kanun Madde 226 –“İhrak neticesi cesetten hasıl olan bakaya hususi kablar derununda mezarlık dahilinde bir dairei mahsusada hıfzedilir.” Mevzuatımızdaki bu düzenleme ile, yakma işlemi neticesinde ölüden arta kalanların hususi kaplar içerisinde ve mezarlıklarda bulunan dairei mahsusalarda saklanacağı hususuna açıklık getirilmiştir. 5. Öldükten Sonra Yakılarak Defnedilmenin Uygulamadaki İmkansızlığı Tüm bu bahsedilen yasal düzenlemeler göstermektedir ki, ülkemizde öldükten sonra yakılarak defnedilmek istemenin önünde herhangi bir hukuki engel bulunmamaktadır. Ancak gerekli şartları yerine getirip yakılarak defnedilmek istediğinizde karşınıza kanunda nasıl ve kim tarafından yapılabileceği düzenlenmiş olan yakma fırınları bulunmadığı çıkmaktadır. Kısacası, Krematoryum adı verilen yakma fırınlarının ülkemizde bulunmaması nedeni ile bu tarz bir defin işleminin uygulanması şu aşamada mümkün görünmemektedir. Excerpt: Ülkemizde geçerli olan yasal düzenlemelerde, öldükten sonra yakılarak defnedilme için hukuki bir engel bulunmamaktadır. Ne var ki, Türkiye’de, Krematoryum adı verilen yakma fırınlarının bulunmaması nedeniyle, şu aşamada öldükten sonra yakılma işleminin uygulanması mümkün görünmemektedir. ### Anlaşmalı Boşanma Protokolü Örneği Boşanma süreci, birçok kişi için hem duygusal hem de hukuki açıdan karmaşık ve yorucu olabilir. Ancak, tarafların boşanma konusunda uzlaşmaya varması ve Anlaşmalı Boşanma Davası yolunu tercih etmesi, sürecin daha hızlı ve sorunsuz tamamlanmasını sağlar. Türk Medeni Kanunu’nun 166/3. maddesi uyarınca, evlilik birliği en az bir yıl süren eşler, karşılıklı olarak anlaşarak mahkemeye başvurduklarında, boşanma daha kolay bir şekilde gerçekleşebilir. Bu noktada, mahkemeye sunulması gereken anlaşmalı boşanma protokolü, tarafların mal paylaşımı, nafaka, velayet gibi önemli konulardaki mutabakatlarını içerir ve sürecin hukuki temelini oluşturur. Peki, anlaşmalı boşanma protokolü nasıl hazırlanır? Hangi unsurları içermelidir? Bu yazımızda, anlaşmalı boşanma sürecinde tarafların haklarını koruyacak ve hukuki geçerliliği olan bir protokol örneğini sizlerle paylaşıyoruz. 1. Anlaşmalı Boşanma Protokollerinin Şekil Şartı Anlaşmalı boşanma protokollerinin geçerliliği için kanunen belirlenmiş kesin bir şekil şartı bulunmamaktadır. Ancak uygulamada, mahkemeler sürecin net ve sorunsuz ilerleyebilmesi için protokolün yazılı olarak sunulmasını talep etmektedir. Bu nedenle, eşlerden biri veya varsa hukuki temsilcileri tarafından yazılı bir protokol hazırlanması, anlaşmalı boşanma sürecinde önemli bir adımdır. Protokolde, tarafların boşanma sonrası mal paylaşımı, nafaka, çocukların velayeti gibi konularda vardıkları anlaşma açık ve net bir şekilde belirtilmelidir. Mahkemenin onaylayacağı bir protokol hazırlanmazsa, anlaşmalı boşanma gerçekleşmez ve dava çekişmeli boşanmaya dönüşebilir. Konuyla ilgili daha detaylı bilgi almak için Anlaşmalı Boşanma Protokolü başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 2. Anlaşmalı Boşanma Protokolü Örneği Anlaşmalı Boşanma Protokolü İndir (WORD) ANLAŞMALI BOŞANMA PROTOKOLÜ ../…/…. tarihinde evlenen …… ………. (T.C. Kimlik No: …………….) ve …… ………. (T.C. Kimlik No:…………………) aşağıda belirtilen şartlar doğrultusunda boşanmayı kabul etmişlerdir. MADDE 1 - Taraflar Davacı Adı-Soyadı : …….. …….. (T.C. Kimlik No: …………….) Adres : ………………… DavalıAdı-Soyadı : …….. …….. (T.C. Kimlik No: …………….) Adres : ………………… MADDE 2 - Konu Taraflar arasındaki anlaşmazlıklar sebebiyle evlilik birliği temelden sarsılmış olup, evlilik birliğinin devamı taraflar açısından çekilmez hale gelmiştir. Taraflar, ../../…. Tarihinden bu yana sürdürdükleri evlilik birliğini, hiçbir baskı altında kalmadan ve ortak iradeleri doğrultusunda anlaşmalı şekilde boşanma ile sonlandırmaya karar vermişlerdir. MADDE 3 - Müşterek Çocukların Velayeti Tarafların müşterek çocuğu …… …….. (T.C. Kimlik No: ………….) velayeti, tarafların ortak iradesiyle [Ortak velayet/Anneye/Babaya] bırakılmıştır. MADDE 4 - Müşterek Çocukla Kişisel İlişki Tesisi Tarafların müşterek çocuğu …… ……. tarafların ortak kararı ile [ANNE / BABA] ile birlikte yaşayacaktır. Çocuk ile diğer ebeveyn arasında şu şekilde kişisel ilişki tesis edilecektir: Örnek : Baba, her ayın 1. ve 3. haftası Cumartesi günü 10:00-18:00 saatleri arasında çocuk ile vakit geçirecektir. Dini bayramların ilk günü, annede/babada olacaktır. Yaz tatilinde 1 ay süreyle, annede/babada kalacaktır. MADDE 5 – Nafaka Davacı ……. ………., Davalı ……. ………’a, boşanmanın kesinleştiği tarihten itibaren: Yoksulluk nafakası olarak ……..-TL (Yazıyla: ………… Türk Lirası), İştirak nafakası olarak ………-TL (Yazıyla: ………… Türk Lirası) ödemeyi kabul etmiştir. Bu nafaka miktarları her yıl TÜFE oranında artırılacaktır. MADDE 6 – Müşterek Çocuğun Giderleri 6.1. Müşterek çocuğun eğitim hayatı boyunca okul ücreti, servis, yemekhane, kırtasiye, özel ders ve diğer eğitim masrafları [ANNE/BABA/ORTAK] tarafından karşılanacaktır. 6.2. Müşterek çocuğun özel sağlık sigortası ve sağlık giderleri, lisans eğitimi sona erene kadar [ANNE/BABA/ORTAK] tarafından karşılanacaktır. MADDE 7- Maddi ve Manevi Tazminat Davacı …… ………, davalı ….. ……… ‘ye ……..-TL (Yazıyla: ………… Türk Lirası) maddi/manevi tazminat ödemeyi kabul etmiştir. Bu ödeme, boşanma kararının kesinleşmesini takiben 10 gün içinde, davalı ………’in TR.. …. …. …. …. …. …. … IBAN no’lu hesabına "Maddi/Manevi Tazminat" açıklamasıyla yatırılacaktır. MADDE 8 - Aile Konutu ve Ev Eşyaları Tarafların halen ikamet etmekte olduğu aile konutu ve bu konutta kullanılan tüm eşyalar [ANNE/BABA/ORTAK] tarafına bırakılmıştır. MADDE 9 - Mal Paylaşımı Taraflar şahsi eşyalarını almış olup, ziynet eşyaları, müşterek menkul eşyalar ve ev eşyaları konusunda anlaşmaya varmışlar ve birbirlerini karşılıklı olarak ibra etmişlerdir. ⚠ Not: "İbra" ifadesi, tarafların birbirlerinden bu konuda hiçbir talepte bulunamayacağını gösterir. Açık ifadeler kullanılmalıdır. MADDE 10 - Soyadı Kullanımı Davalı …… ………, boşanma sonrası evlenmeden önceki soyadını kullanacaktır. (Eğer evli iken kullanılan soyadını kullanmaya devam etmek istiyorsa, mahkemeden izin alınması gerekir.) MADDE 11 - Genel Hükümler 11.1. Taraflar işbu 11 (on bir) maddeden oluşan protokolün tüm hükümlerini serbest iradeleriyle kabul etmişlerdir. 11.2. Bu protokol üç (3) suret olarak düzenlenmiş olup, taraflarca geri dönülemez (gayri kabili rücu) şekilde imzalanmıştır. 11.3. Protokol, mahkeme tarafından onaylandığı takdirde hüküm doğuracaktır. ../../…. Davacı Davalı ……… ……… ……… ……… (İmza) (İmza) 3. Sonuç Olarak Yukarıda örnek niteliğinde sunulan hususlar, anlaşmalı boşanma protokolünün temel unsurlarını içermekle birlikte, her boşanma davasının kendine özgü dinamikleri bulunmaktadır. Bu nedenle, tarafların hak kaybına uğramaması ve ilerleyen süreçte herhangi bir hukuki ihtilafa düşmemesi adına, protokolün alanında uzman bir avukat tarafından hazırlanması ve hukuki denetimden geçirilmesi büyük önem taşımaktadır. Anlaşmalı boşanma protokolü, yalnızca tarafların boşanma kararını değil, aynı zamanda mal paylaşımı, nafaka, çocukların velayeti ve diğer hukuki yükümlülükleri de kapsadığından, dikkatle hazırlanmalı ve tüm hukuki gereklilikleri karşılayacak şekilde düzenlenmelidir. Uzman bir hukukçunun rehberliği, tarafların haklarını korumasına ve sürecin sorunsuz şekilde tamamlanmasına yardımcı olacaktır. Önemli Not: Anlaşmalı boşanma protokolünde yer alması gereken aile hukuku ile ilgili önemli konular hakkında detaylı bilgilere aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz.Boşanmada Çocuğun Velayeti Kime Verilir? Çocukla kişisel ilişki tesisi Boşanmada Ortak Velayet Kararı İştirak Nafakası – Çocuk İçin Nafaka Koşulları Yoksulluk Nafakası ve Şartları Boşanmada Maddi ve Manevi Tazminat Aile Konutu Nedir? Edinilmiş Mallara Katılma Rejimi ve Mal Paylaşımı Boşanmanın Ekonomik ve Mali Sonuçları Boşandığınız Eşinizin Soyadını Kullanabilir misiniz? Excerpt: Uygulamada tarafların söz konusu olgulara ilişkin olarak sağlamış oldukları mutabakatlar, “Anlaşmalı Boşanma Protokolü” yada “Boşanma Sözleşmesi” isimleriyle tanımlanmaktadır. ### İş Kazasından Kaynaklı Tazminat Davalarında Zamanaşımı Bir işçinin işyerinde veya işin yürütümü nedeniyle ölümüne veya yaralanmasına sebebiyet veren olay iş kazasıdır. İş kazası sonucu işçinin yaralanması halinde işçi, ölümü halinde yakınları kusurlu işverenden maddi ve manevi tazminat talep edebilir. İşverenin sorumluluğu hem haksız fiile hem de işçi ile işveren arasındaki sözleşmesel ilişkiye aykırılık olabileceğinden zamanaşımı süresinin tespiti önem arz etmektedir. Zira haksız fiil zamanaşımı ile sözleşmesel zamanaşımı birbirinden farklıdır. Ancak Yargıtay, güncel ve yerleşik kararlarında istikrarlı olarak iş kazasından kaynaklı tazminat davalarının dayanağının sözleşmesel ilişkiye aykırılık olduğunu ve zamanaşımı süresinin TBK’nın 146. maddesi gereğince iş kazasının meydana geldiği tarihten itibaren 10 yıl olduğuna karar vermektedir. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 417. Maddesinde yer alan hüküm uyarınca iş sözleşmesine aykırılıktan kaynaklanan ölüme ve vücut bütünlüğünün zedelenmesine veya kişilik haklarının ihlaline bağlı zararların tazmininde sözleşmeden doğan sorumluluk hükümlerinin uygulanacaktır. İş Kazası da işveren ile işçi arasındaki sözleşmeye aykırılıktan meydana gelmektedir. Bu halde iş kazası nedeniyle açılacak tazminat davalarında kural olarak TBK 146. Maddesinde düzenlenen 10 yıllık zamanaşımı süresi uygulanacaktır. 1. İş Kazası Nedir ve İş Kazası Nedeniyle İşverene Karşı Hangi Davalar Açılabilir? İş Kazası, 6331 Sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nda işyerinde veya işin yürütümü nedeniyle meydana gelen, ölüme sebebiyet veren veya vücut bütünlüğünü ruhen ya da bedenen engelli hâle getiren olay şeklinde tanımlanmıştır. 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nda ise hangi hallerin iş kazası olarak kabul edileceği detaylı olarak düzenlenmiştir.  Bir kazanın iş kazası sayılması için kazaya uğrayanın 5510 sayılı Kanun anlamında sigortalı sayılması, sigortalının kazaya uğraması, sigortalının kaza sonucu bedensel veya ruhsal bir zarara uğraması ve kaza ile sigortalının uğradığı bedensel zarar arasında uygun nedensellik bağının bulunması gerekmektedir. İş Kazası olarak kabul edilen bir olayın meydana gelmesi halinde iş kazasının ağırlığına göre işveren, taşeron ve alt işverene karşı; Maddi Tazminat, Destekten Yoksun Kalma Tazminatı ve Manevi Tazminat davası açılabilir. İş Kazası nedeniyle açılacak tazminat davaları hakkında daha detaylı bilgi için İş Kazası Sonucu Maddi ve Manevi Tazminat Davaları isimli yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. İş Kazasında İşverenin Sorumluluğunun Hukuki Dayanağı TBK'nın 417. Maddesinde yer alan; “İşveren, hizmet ilişkisinde işçinin kişiliğini korumak ve saygı göstermek ve işyerinde dürüstlük ilkelerine uygun bir düzeni sağlamakla, özellikle işçilerin psikolojik ve cinsel tacize uğramamaları ve bu tür tacizlere uğramış olanların daha fazla zarar görmemeleri için gerekli önlemleri almakla yükümlüdür. İşveren, işyerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi almak, araç ve gereçleri noksansız bulundurmak; işçiler de iş sağlığı ve güvenliği konusunda alınan her türlü önleme uymakla yükümlüdür. İşverenin yukarıdaki hükümler dâhil, kanuna ve sözleşmeye aykırı davranışı nedeniyle işçinin ölümü, vücut bütünlüğünün zedelenmesi veya kişilik haklarının ihlaline bağlı zararların tazmini, sözleşmeye aykırılıktan doğan sorumluluk hükümlerine tabidir.” Hükümde de açıkça görüleceği üzere iş sözleşmesine aykırılıktan kaynaklanan ölüme ve vücut bütünlüğünün zedelenmesine veya kişilik haklarının ihlaline bağlı zararların tazmininde sözleşmeden doğan sorumluluk hükümleri uygulanacaktır. İş Kazasının işverenin TBK m. 417’de öngörülen yükümlülüklerine aykırılıktan kaynaklanması halinde işçi ve yakınları, iş kazası nedeniyle açacakları maddi ve manevi tazminat davasında sözleşmeden doğan sorumluluk hükümlerine dayanabilecektir. 3. İş Kazasından Kaynaklanan Tazminat Davalarında Zamanaşımı Süresi Nedir? İş kazası sonucunda yaralanma olması halinde işçinin, ölümü durumunda yakınlarının işverene karşı açabileceği davalar kaynağını işverenin sözleşmesel yükümlülüklerine aykırı davranmasından almaktadır. Sözleşmesel sorumlukta ise TBK’nın 146. maddesinde 10 yıllık genel zamanaşımı süresi uygulanmaktadır. Yargıtay’ın yerleşik içtihatları da bu yöndedir. Yargıtay 21. Hukuk Dairesi’nin, 06.02.2020 tarih, 2019/3544 E. 2020/568 K. Sayılı kararında; “… Türk Borçlar Kanunu’nun 146. maddesinde benzer bir düzenleme ile “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, her alacak on yıllık zamanaşımına tabidir.” hükmü yer almaktadır.Kanun koyucu hem mülga Borçlar Kanunu’nun 125. maddesi hem de Türk Borçlar Kanunu’nun 146. maddesi ile alacak haklarının tabi olacağı genel zamanaşımı süresini düzenlemiş olup, ancak aksine bir yasal düzenleme olmayan hâllerde on yıllık sürenin uygulanması gerektiği açıktır. İş kazası hâlinde de zamanaşımının süresine yönelik ayrı bir düzenleme bulunmadığından on yıllık zamanaşımı süresi uygulanacaktır…’’ İş kazası hâlinde uygulanacak olan “on yıllık” zamanaşımı süresinin başlangıç tarihi ise TBK’nın 149. maddesi uyarınca kural olarak iş kazasının meydana geldiği tarihtir. 4. İşçinin Ölümü Halinde Zamanaşımı Süresi Ne Zaman Başlar? İş kazası nedeniyle işçinin ölmesi durumunda, koşulların varlığı halinde işçinin yakınları, destekten yoksun kalma tazminatı ve manevi tazminat talep edebileceklerdir. İşçinin kaza sonucu öldüğü tarihte, hak sahiplerinin talep edebileceği tazminat alacağı muaccel hale gelecek ve bu andan itibaren zamanaşımı işlemeye başlayacaktır. 5. İş Kazası Nedeniyle Bedensel Zararlar Zaman İçinde Artıyorsa Zamanaşımı Ne Zaman Başlar? İş kazası sonucu ortaya çıkan zarar, kendi özel yapısı içerisinde sonradan değişme eğilimi gösteriyor, kısaca zararı doğuran eylem veya işlemin doğurduğu sonuçlarda (zararın nitelik veya kapsamında) bir değişiklik ortaya çıkıyorsa, artık, “gelişen durum” ve dolayısıyla, gelişen bu durumun zararın nitelik ve kapsamı üzerinde ortaya çıkardığı değişiklikler (zarardaki değişme) mevcuttur. Böyle hâllerde, zamanaşımı süresi, bu gelişen durumun durduğunun veya ortadan kalktığının öğrenilmesiyle birlikte işlemeye başlayacaktır. Gelişen durum kavramı, doğan zararın kapsamının zarar gören tarafından, tam olarak öğrenilmesinin herhangi bir nedenle geciktiği (örneğin, buna ilişkin bilirkişi raporunun geç alındığı) durumlara ilişkin olan bir kavram değildir. Gelişen durum, salt zarar doğuran işlem ya da eylemin sonuçlarının gelişmesi ve bu nedenle zarar görenin bu konularda bilgi sahibi olabilmesinin zorunlu olarak bu gelişmenin tamamlanacağı ana kadar gecikmesidir. Örneğin, iş kazasına uğrayan bir kişinin başlangıçta iş göremezlik oranı, iken 2 sene sonra bu oran % 60 ve nihayet 6 sene sonra da % 75 olmuş olabilir. İşverenin gözetim borcuna aykırı davranışından kaynaklanan ve zararın zaman içinde arttığı iş kazalarında, iş göremezlik oranındaki her artış yeni bir dava nedeni sayılmakta ve iş göremezlik oranındaki her artışla birlikte zamanaşımı, artan kısım için yeniden başlamaktadır. 6. İş Kazasından Kaynaklı Ceza Davasında Daha Uzun Bir Zamanaşımı Öngörülmesi İş kazası nedeniyle bir ceza davası açılmışsa ve ceza davasının “dava zamanaşımı süresi” daha fazla ise, iş kazası nedeniyle tazminat davasında da ceza davası zamanaşımı süresi uygulanır. Ceza davasının zamanaşımı 10 yıllık zamanaşımı süresinden kısa ise 10 yıllık genel dava zamanaşımı süresi dikkate uygulanır. Yargıtay’ın yerleşmiş içtihatları da bu yöndedir. Excerpt: İş kazasından kaynaklı tazminat davalarının dayanağı sözleşmesel ilişkiye aykırılık olup, zamanaşımı süresi TBK’nın 146. maddesi gereğince iş kazasının meydana geldiği tarihten itibaren 10 yıldır. ### Korona Virüs'ün (Covid-19) Kira Sözleşmelerine Etkisi Çin’de ortaya çıkan Korona Virüsün bütün dünyaya yayılmasıyla, Dünya Sağlık Örgütü bu salgını pandemi olarak ilan edilmiştir. Ülkemizde ilk vakanın çıkmasına kadar hükümet bazında, tavsiye niteliğinde uyarılar yapılmış, toplumun bir kesiminin hastalık buluşma riskine karşı kendi bireysel önlemlerini alması ile AVM, Eğlence mekanları ve restoranların gelirlerinde önemli bir düşüş olmuştur. İç İşleri Bakanlığı tarafından yayınlanan kararnameler ile sinema, eğlence mekanları, kıraathane vb. olmak üzere ilk etapta iki yüz bine yakın işyeri, geçici olarak kapatılmıştır. Sektörlerin birbiriyle bağlantılı olması, çalışmaya devam eden sektörleri de etkilediğinden, istisnai birkaç sektör dışında tüm dünya, adeta ekonomik bir dar boğazı yaşamaktadır. Salgın, özellikle ticari faaliyet amacıyla akdedilmiş kira sözleşmeleri üzerinde de ciddi etki ve sonuçlar yaratmış olup, yazı dizimizin bu kısmı bu konuyu incelemektedir. Korona virüs, kira sözleşmelerini nasıl etkileyecek? Tüm dünyayı etkisi altına alan Korona virüs’ ün, sözleşmelere hukuki olarak etkisi konusunda çeşitli ayrımlar yapmak mümkündür. Sözleşmede Düzenlenen Mücbir Sebep Hükümleri Kira sözleşmeleri tarafların iradelerine göre düzenlendiği için kira sözleşmesinde mücbir sebeple ilgili maddelere yer verilerek hangi hallerin mücbir sebep kabul edileceği ve mücbir sebep durumunda ne yapılacağı kararlaştırılmış olabilir. Eğer kira sözleşmesinde böyle bir düzenleme varsa öncelikli olarak kira sözleşmesindeki bu hüküm uygulanacaktır. Örneğin, sözleşmede idare tarafından kiralanan iş yerinde yapılacak işin ülke ve bölge genelinde geçici olarak yasaklanması halinde, bu süre zarfında kira bedelinin ödenmeyeceği kararlaştırılabilir. Veyahut da, salgın hastalık durumunda kira sözleşmesinin salgın süresince ödenmeyeceği kararlaştırılmışsa, kiracının kira ödeme borcu, salgın süresince olmayacaktır. Türk Borçlar Kanunu Genel Hükümler Sözleşmede İfa İmkânsızlığı TBK’ nın 136, 137 ve 138. Maddeleri, ifa imkansızlığını düzenlemekte olup, kira sözleşmelerinde kiracının asıl borcu kira bedelini ödemek olduğu için bu maddeler önemlidir. TBK madde 136’ ya göre,‘’ Borcun ifası borçlunun sorumlu tutulamayacağı sebeplerle imkânsızlaşırsa, borç sona erer’’ Bu noktada, borçlunun borcunun sona ermesi için, öncelikle bir imkansızlık hali mevcut olmalıdır ve bu imkansızlık, borçlunun sorumlu tutulamayacağı bir sebepten doğmuş olmalıdır. Borç, yine böyle bir sebeple kısmen imkansızlaşırsa borçlu, imkansızlaşan kısım bakımından borçtan kurtulacaktır. Şayet alacaklı kısmi ifayı kabul ediyorsa, bu kısım için kendi edimini de ifa etmelidir. Ancak alacaklı borcun kısmen ifasına razı olmuyorsa veya borç bölünemeyen bir borç ise, tam imkansızlık hali gündeme gelir. Sözleşmenin Uyarlanması Borçlar Kanunu’ nun 138.maddesi de, sözleşmenin uyarlanmasını düzenlemekte olup, bu maddeye göre sözleşmenin değişen şartlara uyarlanmasının talep edilebilmesi için şu şartların bir arada bulunması gerekir: Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum oluşmalıdır. Olağanüstü durum borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkmalıdır. Olağanüstü durum, sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirmiş olmalıdır. Borçlu borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olmalıdır. Bu durumda borçlu, hâkimden, sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteyebileceği gibi, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Korona virüs ifa imkansızlığı kapsamında değerlendirilebilir. Kanunda sayılan bu maddelerin özel hukuk hükümlerine göre düzenlenen tüm sözleşmelere uygulaması mümkündür. Kanun maddelerinde ifade edilen borçludan kaynaklanmayan ifadesi çoğunlukla mücbir sebep ve olağanüstü hâl durumunda uygulama alanı bulacaktır. Korona Virüs’ün tüm dünyayı etkisi altına aldığı ve ekonomik sistemi eşi benzeri görülmemiş şekilde bozduğu göz önüne alındığında kanunda sayılan bir hal oluşturduğu aşikardır. Taraflar, kira sözleşmelerinde mücbir sebeple alakalı bir hükme yer vermemişse, borçlu, 138. maddeye dayanarak kira sözleşmesinin uyarlanmasını veya feshini mahkemeden talep edebilecektir. Koronavirüs nedeniyle, Kira Sözleşmesinin TBK madde 331 Gereği Olağanüstü Feshi TBK’ nın, olağanüstü sebeplerle kira sözleşmesinin feshini düzenleyen 331. Maddesi, kira sözleşmesinin olağanüstü feshini düzenlemekte olup, kira ilişkisinin devamını, kiracı veya kiraya veren bakımından çekilmez kılan önemli bir sebep olması halinde, taraflar, sözleşmeyi feshedebilecektir. Ancak bunun için, taraflar yine de, kanunda düzenlenen yasal fesih bildirim sürelerine uymalıdır. Korona virüs salgını birçok işletme için çekilmez bir hal oluşturmaktadır. İş yerleri geçici süreliğine kapatılmakta ve kapatılmayan işyerlerinde de müşteri sayısı düşmektedir. Korona virüsün Konut ve İşyeri Kiralarına Etkisi İşyeri Kiraları Yukarıda detaylı açıklandığı üzere Korona Virüsten etkilenen işletmeler açısından mücbir sebeptir. Bu durumda öncelikle kira sözleşmesinde hüküm olup olmadığına bakılmalı, şayet hüküm yoksa yukarıdaki maddeler uyarınca hareket edilmelidir. Maddelerde görüleceği üzere kiracının borcu ödememek gibi hakkı yoktur kiracının sözleşmenin uyarlanmasını veya sözleşmeyi feshedilmesini talep etme hakkı vardır. Konut Kiraları Konut kiraları açısından Korona virüsünün hukuki olarak bir etkisi bulunmamaktadır. Konut olarak kullanılan taşınmaz ticari amaçla kullanılmadığı ve kiracı tarafından kullanıldığı için kiracıların borcunu ödemesi gerekmektedir. Sonuç Tüm dünyayı etkileyen ve ciddi hukuki tartışmalara zemin hazırlayan Korona virüsün kira sözleşmeleri üzerindeki etkisini ana hatlarıyla inceledik. Sonuç olarak; özetle, işyeri kiralarında ifa imkansızlığı nedeniyle uyarlama ve sözleşmeden dönme gündeme gelebilecektir. Yine, önceden öngörülemeyen sebeplerle kira sözleşmesinin olağanüstü feshi, yasal fesih bildirim sürelerine uyularak talep edilebilecektir. Özellikle belirtmek isteriz ki, bu makaledeki bilgiler, kişisel hukuki yorum ve bilgilendirme niteliğindedir. ### Aile Konutunun Sağ Kalan Eşe Özgülenmesi - TMK 240 Aile konutu, eşlerin ortak yaşamının merkezi olmasının yanı sıra, güvenli bir sığınak ve barınma ihtiyacını karşılayan temel bir yaşam alanıdır. Aynı zamanda, aile hayatının en önemli unsurlarından biri olarak kabul edilmektedir. Ancak, eşlerden birinin vefatı halinde, miras paylaşımı sürecinde mirasçılar veya üçüncü kişiler konut üzerinde hak iddia edebilir. Bu durum, sağ kalan eşin barınma hakkını tehlikeye sokarak maddi ve manevi açıdan büyük bir mağduriyet yaratabilir. Türk Medeni Kanunu’nun 240. maddesi, bu mağduriyetin önüne geçebilmek adına, edinilmiş mallara katılma rejimi kapsamında katılma alacağına mahsuben, aile konutunun sağ kalan eşe özgülenmesi hakkını tanımaktadır. Bu düzenleme, sağ kalan eşin miras paylaşımı sürecinde korunmasını ve yıllarca yaşadığı konutu kaybetmemesini amaçlamaktadır. Bu yazıda, TMK 240 kapsamında sağ kalan eşin katılma alacağı çerçevesinde aile konutunun kendisine özgülenme süreci detaylı bir şekilde ele alınacak; başvuru şartları, hukuki prosedürler ve mahkeme uygulamaları incelenecektir. 1. Aile Konutunun Sağ Kalan Eşe Özgülenmesinin Hukuki Dayanakları Aile konutu, eşlerin evlilik birliği süresince ortak yaşamlarını sürdürdükleri, günlük hayatlarını şekillendirdikleri ve aile hayatının merkezi olan mekân olarak tanımlanabilir. Bu konut, yalnızca fiziksel bir yapıdan ibaret olmayıp, aynı zamanda aile için manevi ve hukuki değeri olan bir yaşam alanıdır. Medeni Kanunumuz, eşlerden birinin vefatı durumunda, sağ kalan eşin aile konutunda yaşamaya devam edebilmesi için hukuki düzenlemeler öngörülmüştür. Türk Medeni Kanunu’nda (TMK), aile konutunun sağ kalan eşe özgülenmesi iki farklı hukuki temele dayandırılmaktadır: Edinilmiş mallara katılma rejimi kapsamında katılma alacağına mahsuben özgüleme (TMK m. 240) Miras payına mahsuben özgüleme (TMK m. 652) Bu yazıda, TMK 240 kapsamında sağ kalan eşin katılma alacağı çerçevesinde aile konutunun kendisine özgülenme süreci detaylı bir şekilde ele alınacak; başvuru şartları, hukuki prosedürler ve mahkeme uygulamaları incelenecektir. 2. Edinilmiş Mallara Katılma Rejimi Kapsamında Aile Konutunun Özgülenmesi Türk Medeni Kanunu, eşler arasındaki mal rejimlerini düzenleyerek evlilik süresince edinilen malların nasıl paylaşılacağını hükme bağlamaktadır. Edinilmiş Mallara Katılma Rejimi kapsamında, sağ kalan eşin aile konutunu talep etme hakkı bulunmaktadır. TMK 240. maddesi uyarınca, eşlerden biri vefat ettiğinde sağ kalan eş, katılma alacağına mahsuben şu haklardan birini talep edebilir: Aile konutunun mülkiyet hakkının kendisine devredilmesini, Alternatif olarak, intifa (yararlanma) veya oturma hakkının verilmesini. Ancak, bu haklar sağ kalan eşin katılma alacağı miktarı ile sınırlıdır. Eğer konutun değeri, katılma alacağından fazla ise, eksik kalan tutarın sağ kalan eş tarafından ödenmesi gerekmektedir. Mülkiyet mi, İntifa mı? Bu madde, sağ kalan eşe seçimlik bir hak tanımaktadır. Ancak, aile konutunun değeri ile katılma alacağı arasında büyük bir değer farkı bulunması ve bu farkın ödenememesi durumu söz konusu olabilir. Böyle bir durumda, sağ kalan eş mülkiyet hakkını almak yerine, Daha düşük bir bedel ödeyerek, Ya da hiç ödeme yapmadan intifa (yararlanma) veya oturma hakkı talep edebilir. Bu düzenleme, sağ kalan eşe esnek bir seçenek sunarak, kendi ekonomik durumuna uygun olarak aile konutunun mülkiyetini veya intifa hakkını talep etmesine olanak tanımaktadır. Böylece, sağ kalan eş mirasçılarla konutu bölüşmek zorunda kalmadan, yaşamını sürdürebileceği bir çözüm elde edebilir. 3. Aile Konutunun Sağ Kalan Eşe Katılma Alacağın Karşılık Özgülenmesinin Şartları Sağ kalan eşin, aile konutu ve ev eşyaları üzerinde mülkiyet veya intifa hakkı talep edebilmesi için Türk Medeni Kanunu’nda belirlenen bazı hukuki şartların sağlanması gerekir. Bu şartlar, miras paylaşımı sürecinde sağ kalan eşin barınma hakkının korunmasını amaçlamaktadır. 3.1. Eşler Arasında Edinilmiş Mallara Katılma Rejiminin Geçerli Olması Edinilmiş mallara katılma rejimi, eşler arasındaki yasal mal rejimi olup, evlilik süresince edinilen malların paylaşım esaslarını belirler. Türk Medeni Kanunu’nun 240. maddesi, sağ kalan eşin aile konutunun kendisine özgülenmesini talep edebilmesi için, ölüm tarihine kadar bu mal rejiminin yürürlükte olmasını zorunlu kılmaktadır. Eğer eşler ölüm tarihinden önce başka bir mal rejimine geçmişse veya hâkim kararıyla farklı bir mal rejimi kabul edilmişse, TMK 240 hükmü uygulanamaz ve sağ kalan eş bu hakkı talep edemez. Ancak, Türkiye’de mal rejimi sözleşmesi yapma alışkanlığı yaygın olmadığından, evliliklerin büyük çoğunluğu edinilmiş mallara katılma rejimine tabidir. Bu nedenle, TMK 240 hükmü, sağ kalan eşin aile konutunun kendisine özgülenmesi taleplerinde sıklıkla uygulama alanı bulmaktadır. 3.2. Sağ Kalan Eşin Katılma Alacağının Bulunması Katılma alacağı, edinilmiş mallara katılma rejimi kapsamında, mal rejiminin sona ermesiyle (örneğin, eşlerden birinin ölümü veya boşanma) eşlerden birinin diğer eşin edinilmiş malları üzerindeki artık değere hak kazanmasıdır. Bu hak, evlilik süresince her iki eşin de maddi ve manevi katkı sağladığı varsayımına dayanarak oluşturulmuştur. Katılma alacağı hesaplanırken, eşlerin edinilmiş mallarının toplam değerinden borçları düşülerek artık değer bulunur ve bu artık değerin yarısı diğer eşin katılma alacağı olarak kabul edilir. Bu süreçte, katılma alacağının miktarı önemli değildir; önemli olan, katılma alacağının konutun veya intifa hakkının değerini tamamen karşılayamaması durumunda sağ kalan eşin eksik kalan tutarı ödemeye hazır olmasıdır. Özetle: Sağ kalan eşin katılma alacağı varsa, bu alacak konutun mülkiyetine veya intifa hakkına mahsuben kullanılabilir. Katılma alacağı yetersizse, eksik kalan bedel ödenerek özgüleme talep edilebilir. Mahkeme, konutun piyasa değerini belirleyerek denkleştirme bedelini tespit eder. Bu şartlar sağlandığında, sağ kalan eş katılma alacağına mahsuben veya bedel ekleyerek aile konutunun özgülenmesini talep edebilir. 3.3. Sağ Kalan Eşin Eski Yaşantısını Devam Ettirme Amacının Olması Türk Medeni Kanunu’nun 240. maddesi, sağ kalan eşin aile konutunun kendisine özgülenmesini talep edebilmesi için, bu konutta eski yaşantısını devam ettirme amacına sahip olmasını şart koşmaktadır. Bu düzenlemenin temel amacı, sağ kalan eşin eşinin ölümünden sonra sosyal ve ekonomik olarak korunmasını sağlamak ve onun yaşam standardını devam ettirebilmesine olanak tanımaktır. Kanun koyucu, eşinin vefatıyla ruhsal ve maddi olarak zor duruma düşen sağ kalan eşin, alışık olduğu yaşam ortamını kaybetmemesi gerektiğini vurgulamaktadır. Ancak, sağ kalan eşin eski yaşantısını devam ettirme amacında olmadığı açıkça anlaşılıyorsa, TMK 240 kapsamında aile konutunun özgülenmesi talebi reddedilebilir. Örneğin: Sağ kalan eş, konutu terk edip başka bir yerde sürekli ikamet etmeye başlamışsa, Aile konutunu kiraya vererek veya satarak başka bir mülkte yaşamaya başlamışsa, Eski yaşantısına devam etmek yerine farklı bir yaşam tarzı benimsediğini açıkça göstermişse, Mahkeme, sağ kalan eşin eski yaşantısını devam ettirme amacı taşımadığı sonucuna varabilir. Eski Yaşantıyı Devam Ettirme Amacının İspatı Uygulamada, sağ kalan eşin aile konutunda yaşamaya devam etme ihtiyacı bir karine olarak kabul edilir. Bu nedenle, mahkemeler sağ kalan eşin gerçekten eski yaşantısını sürdürme niyetinde olup olmadığını değerlendirirken katı şekil şartları aramazlar. Bunun yerine, somut olayın koşullarını ve yaşam deneyimlerini dikkate alarak bir inceleme yaparlar. 3.4. Sağ Kalan Eşin Aile Konutuna İlişkin Ayni Hak Talebinde Bulunması Türk Medeni Kanunu’nun 240. maddesi kapsamında, sağ kalan eşe aile konutu üzerinde doğrudan ayni hak tanınmamaktadır. Bu hakkın sağ kalan eş lehine tesis edilmesi için, sağ kalan eşin açıkça talepte bulunması gerekmektedir. Bu talep kişiye sıkı sıkıya bağlı bir haktır ve yalnızca sağ kalan eş tarafından ileri sürülebilir. Bu hak devredilemez ve sağ kalan eşin mirasçılarına geçmez. Aile konutu, ölen eşin terekesi içinde yer aldığından, sağ kalan eş bu talebini doğrudan miras ortaklığına veya atanmış temsilciye yöneltmelidir. Eğer tereke borca batık ya da tüm mirasçılar tarafından reddedilmişse, sağ kalan eşin bu talebini Sulh Hukuk Mahkemesi’ne bildirmesi gerekmektedir. 3.5. Aile Konutunun Değerinin Katılma Alacağından Fazla Olması Halinde Farkın Ödenmesi Edinilmiş mallara katılma rejiminin ölüm nedeniyle sona ermesi durumunda, sağ kalan eşin katılma alacağına mahsuben aile konutunun kendisine özgülenmesini talep etmesi mümkündür. Ancak, bu talebin karşılıksız olmadığı unutulmamalıdır. Katılma alacağı, sağ kalan eşin bu talebini destekleyen temel mali hak olup, konutun değerinin bu alacağı aşması halinde, farkın ödenmesi gerekmektedir. Katılma Alacağı ve Bedel İlavesi Katılma alacağı devredilebilir bir alacak hakkı olduğundan, sağ kalan eş bu hakkını devretmişse, TMK 240 kapsamında aile konutu üzerinde mülkiyet veya intifa hakkı talep etme hakkını kaybeder. Eğer katılma alacağı, aile konutunun değerini karşılamıyorsa, TMK 240. madde uyarınca sağ kalan eşin eksik kalan kısmı ödeyerek konutu edinme hakkı vardır. Özetle: Katılma alacağının tutarı belirlenmeli, Aile konutunun sürüm (piyasa) değeri esas alınarak hesaplama yapılmalı, Sağ kalan eşin katılma alacağı konutun değerini karşılamıyorsa, aradaki farkı ödeyerek konutu edinebilmesi sağlanmalıdır. Mahkeme, bu süreçte konutun güncel piyasa değerini dikkate alarak denkleştirme bedelini belirler. Eğer sağ kalan eş mülkiyet hakkı talep ediyorsa, konutun tasfiye anındaki rayiç değeri dikkate alınır. Eğer intifa veya oturma hakkı talep ediliyorsa, bu hakların değeri de geleceğe yönelik hesaplanarak belirlenir. 4. Aile Konutunun Sağ Kalan Eşe Özgülenmesi Talebinde Süreler Türk Medeni Kanunu’nda (TMK), sağ kalan eşin aile konutunun kendisine özgülenmesine ilişkin talepte bulunabileceği süreye dair açık bir sınırlama getirilmemiştir. Ancak, bu talebin belirli hukuki süreçler tamamlanmadan ve konut üzerinde herhangi bir tasarrufta bulunulmadan önce ileri sürülmesi gerekmektedir. Talep ve Başvuru Süresi Talep, en erken eşin ölüm tarihinden itibaren yapılabilir. Mal rejiminin tasfiyesi tamamlanana kadar bu talep ileri sürülebilir. Ancak, aile konutu miras ortaklığının mülkiyetinden çıktıktan sonra talepte bulunulması mümkün değildir. Zamanaşımı Süresi Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 240. maddesi kapsamında sağ kalan eşe tanınan haklar için zamanaşımı süresi kanunda açıkça düzenlenmemiştir. Ancak, bu talep doğrudan katılma alacağı ile bağlantılı olduğu için, uygulamada katılma alacağına ilişkin genel zamanaşımı sürelerinin uygulanması gerektiği görüşü daha fazla kabul görmektedir. Bu çerçevede: Mal rejiminin sona erdiği ve katılma alacağının öğrenildiği tarihten itibaren bir yıl içinde talepte bulunulmalıdır. Her durumda, mal rejiminin sona erdiği tarihten itibaren on yıl geçmesiyle zamanaşımı süresi dolar. 5. Aile Konutunun Sağ Kalan Eşe Özgülenmesi Taleplerinde Yetkili ve Görevli Mahkeme Görevli Mahkeme: Aile konutunun edinilmiş mallara katılma rejimi kapsamında sağ kalan eşe özgülenmesi davalarında görevli mahkeme, Aile Mahkemesidir. Yetkili Mahkeme: Aile konutunun sağ kalan eşe özgülenmesine ilişkin davalarda yetkili mahkeme, Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 214. maddesi uyarınca ölen eşin son yerleşim yeri mahkemesidir. Ölen eşin son yerleşim yeri mahkemesinin yetkili olduğu hükmü, kesin yetki kuralı niteliğindedir. Bu nedenle, mahkeme yetki konusunu re’sen (kendiliğinden) dikkate almak zorundadır. 6. Aile Konutunun Miras Payına Mahsuben Sağ Kalan Eşe Özgülenmesi (TMK m. 652) Türk Medeni Kanunu’na göre, eşler başka bir mal rejimi belirlemedikleri takdirde, yasal mal rejimi "edinilmiş mallara katılma rejimi"dir. Bu nedenle, eşlerden birinin ölümü hâlinde, sağ kalan eşin genellikle katılma alacağı hakkı doğar. Ancak bazı durumlarda, sağ kalan eşin katılma alacağı bulunmayabilir. Özellikle: Türk Medeni Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 1 Ocak 2002 tarihinden önce edinilmiş mallar, edinilmiş mallara katılma rejimine tabi değildir. Bu tarihten önce satın alınmış taşınmazlar, aile konutu niteliği taşısa bile katılma alacağı kapsamında değerlendirilmez. Bu durum, sağ kalan eşin, eşinin vefatından sonra aile konutu üzerinde herhangi bir katılma alacağı olmadığı için Türk Medeni Kanunun 240. maddesi gereğince aile konutunun kendisine özgülenmesini talep edememesine yol açmaktadır. Kanun koyucu, sağ kalan eşin mağdur olmaması ve yaşamını sürdürebileceği bir konuta sahip olması amacıyla, Türk Medeni Kanunu’nun 652. maddesi kapsamında miras payına mahsuben aile konutunun sağ kalan eşe özgülenmesini talep edebilmesine olanak tanımıştır. TMK Madde 652 – Miras Payına Mahsuben Aile Konutunun ÖzgülenmesiSağ kalan eş, miras payına mahsuben mirasbırakan ile birlikte yaşadıkları aile konutunun ve ev eşyalarının kendisine özgülenmesini isteyebilir.Mirasçılar bu talebe itiraz ederse, mahkeme tüm miras koşullarını değerlendirerek hakkaniyete uygun bir karar verecektir.Sağ kalan eşin miras payı, konutun ve ev eşyalarının değerini karşılamıyorsa, eksik kalan miktarın diğer mirasçılara ödenmesi istenebilir. Miras Payına Mahsuben Özgüleme Talebinde Bulunmak İçin Gerekli Şartlar Sağ kalan eşin TMK 652 kapsamında aile konutunun kendisine özgülenmesini talep edebilmesi için aşağıdaki şartların sağlanması gerekir: Eşin Mirasçı Olması: Sağ kalan eşin mirasçılar arasında yer alması gerekmektedir. Aile Konutunun ve Ev Eşyasının Terekede Yer Alması: Özgüleme talep edilen konut ve eşyalar miras bırakanın mal varlığına dahil olmalıdır. Ölen Eşin Ölüme Bağlı Tasarrufta Bulunmamış Olması: Eğer ölen eş, vasiyetname veya miras sözleşmesiyle aile konutu üzerinde tasarrufta bulunmuşsa, sağ kalan eşin talebi sınırlanabilir. Sağ Kalan Eşin Talepte Bulunması: Özgüleme kendiliğinden gerçekleşmez, sağ kalan eşin açıkça talepte bulunması gerekir. Haklı Sebebin Varlığı: Mahkeme, sağ kalan eşin konutta kalmasını gerektiren haklı bir sebep olup olmadığını değerlendirir (örneğin, eski yaşam düzenini sürdürebilmesi). Özgüleme Talep Edilen Eşya ve Miras Payı Arasındaki Değer Farkının Ödenmesi: Eğer konutun değeri sağ kalan eşin miras payını aşıyorsa, eksik kalan miktarı ödemesi gerekebilir. Bu Düzenlemenin Sağladığı Koruma Eğer sağ kalan eşin miras payı, konutun veya ev eşyalarının değerini karşılamıyorsa, eksik miktarı ödeyerek taşınmazın mülkiyetini elde edebilir. Sağ kalan eş, mirasçılarla evin paylaşımı veya satışı nedeniyle yaşayabileceği olası anlaşmazlıklardan korunur. Miras paylaşımı sırasında, aile konutunun sağ kalan eşe verilmesi öncelikli olarak değerlendirilir. Mirasçılar, özgüleme talebine itiraz ederse, mahkeme mirasın tüm koşullarını inceleyerek hakkaniyete uygun bir karar verir. Excerpt: Türk Medeni Kanunu’nun 240. maddesi, sağ kalan eşin mağdur olmaması için bazı güvenceler getirmiştir. Bu çerçevede, katılma alacağına mahsuben aile konutunun sağ kalan eşe özgülenmesine imkân tanınmaktadır. Böylece, miras paylaşımı veya mal rejiminin tasfiyesi sürecinde sağ kalan eşin barınma hakkı korunarak, ekonomik açıdan zor duruma düşmesi önlenmektedir. Mahkeme, somut olayın koşullarını değerlendirerek ve hakkaniyet ilkelerini göz önünde bulundurarak, aile konutunun sağ kalan eşe özgülenmesine karar verebilir. ### Covid-19 Sebebiyle İşçinin Sözleşmesi Feshedilebilir mi? İşveren, Korona Virüs Nedeniyle İşçinin Sözleşmesini Feshedebilir mi? Korona virüs nedeniyle iş akdinin işveren tarafından derhal feshi, ancak kanunda sayılı koşullarla ve sebeplerle sınırlı olup, bu hallerde de işçi kıdem tazminatına hak kazanır. İş Kanunu’nun 24. maddesi işçinin haklı sebeple feshini düzenlerken, işverenin haklı sebeple feshi madde 25’ te düzenlenmiştir. İşverenler, kanunla sınırlı olarak sayılı hallerde, işçinin iş akdini herhangi bir bildirimde bulunmaksızın haklı sebeple derhâl feshedebilirler. Tüm dünyayı etkisi altına alan Korona virüs, işçi ve işveren arasındaki iş sözleşmelerini ve bu sözleşmelerin sona ermesini de ciddi ölçüde etkilemekte olup, yazı dizimizin bu kısmı, Korona virüs nedeniyle işverenin iş akdini feshetmesinin mümkün olup olmadığı, haklı sebeple feshin koşulları, fesih halinde işçinin haklarının ne olacağını düzenlemektedir. Korona virüs Nedeniyle İş Sözleşmesi Feshedilebilir mi? Korona virüs salgınının mevcudiyeti, iş akdinin işveren tarafından tek taraflı bir şekilde feshi için yeterli bir sebep değildir. Bu noktada, iş akdinin işveren tarafından haklı sebeple feshi konusunda iki durum gündeme gelebilir. Bu iki durumu ve sonuçlarını, iki ayrı konu başlığı ile inceleyelim. Sağlık Nedeniyle İş Akdinin Haklı Feshi İş Kanunu’nun, sağlık sebebiyle iş akdinin işveren tarafından haklı sebeple feshini düzenleyen maddesine göre bu feshin koşulları şöyledir: İşçi, kendi kastı, derli toplu olmayan yaşayışı ya da içkiye düşkün olduğu için bir hastalığa yakalanmalı veya engelli hale gelmelidir. İşçinin hastalığı veya engelli hale gelmesi nedeniyle oluşacak devamsızlık, ardı ardına üç iş günü veya bir ayda beş iş gününden fazla sürmelidir. İşçinin yakalandığı hastalık tedavi edilemeyecek nitelikteyse ve işyerinde çalışmasında sakınca mevcutsa, bu hallerin Sağlık Kurulunca saptanması durumunda da işveren iş akdini feshedebilir. Ancak işçi kıdem tazminatına hak kazanır. Bu sebepler dışında işçinin hastalık, kaza, doğum ve gebelik gibi hallerde, işveren ancak şu sürelerin geçmesi ile iş akdini feshedebilecektir: İşçinin işyerindeki kıdemine göre: 0-6 ay arasında ise iki hafta, 6 ay-1,5 yıl arasındaysa dört hafta, 1,5 yıl- 3 yıl arasındaysa altı hafta, 3 yıldan daha fazlaysa sekiz haftalık Sürelerin üzerinden altı hafta geçtikten sonra doğar. Şu halde, işçinin Korona virüse yakalanması nedeniyle raporlu olması halinde, bu rapor süresi, işçinin kıdemine göre belirtilen iki, dört, altı veya sekiz haftalık sürenin üzerinden altı hafta geçtikten sonra işveren iş akdini derhal feshedilebilecektir. Bu durum, sağlık sebebiyle iş akdinin işveren tarafından feshi olup, işçi bu durumda kıdem tazminatına hak kazanabilecektir. İşçi bu halde ihbar tazminatına hak kazanamaz. Zorlayıcı Sebeple İş Akdinin Haklı Feshi İş Kanunu’nun 25/3. Maddesindeki ifadesiyle, ‘’ İşçiyi, işyerinde bir haftadan fazla süre ile çalışmaktan alıkoyan zorlayıcı bir sebebin ortaya çıkması.’’ Halinde işveren, yine iş akdini derhal feshedebilecektir. Ancak işverenin, işçiden kaynaklanan zorlayıcı nedenlerle iş akdini haklı sebeple feshedebilmesi için, şu şartlar birlikte mevcut olmalıdır: İşçiyi, çalışmaktan alıkoyan zorlayıcı bir neden bulunmalıdır. Tüm dünyayı etkisi altına alan Korona virüs nedeniyle, idari makamların alabileceği sokağa çıkma yasağı kararları, karantina uygulanması gibi nedenler, işçinin, bulunduğu bölgenin dışına çıkamamasına yol açan zorlayıcı bir nedendir. İşçiyi çalışmaktan alıkoyan neden, ‘’işçiyle ilgili’’ olarak oluşmalıdır. İşyerinden veya işin niteliğinden kaynaklanan nedenlerle, işveren, iş akdini feshedemez. İşyeri hakkında idari makamların aldığı geçici kapatma kararları, işçiden kaynaklanan bir zorlayıcı neden değildir. Bu durumda zorlayıcı nedenle iş akdini feshetme hakkı işçiye ait olup, bu hak İş Kanunu’nun 24/3. Maddesinde düzenlenmiştir. İşçinin çalışamama durumu, bir haftadan fazla sürmelidir. İşçinin, zorlayıcı nedenlerden kaynaklanan çalışamama durumu, en az bir hafta sürmelidir. İşveren, zorlayıcı sebeplerden ötürü çalışamayan veya çalıştırılmayan işçiye, bu bekleme süresi içinde bir haftaya kadar her gün için yarım ücret ödemekle yükümlüdür. 1 haftalık süreçten sonra işverenin böyle bir ücret ödeme zorunluluğu da kalmaz. Bir haftalık süreçten sonra iş sözleşmesi askıda kalmaya devam eder. Zorlayıcı sebep varlığını korudukça, işveren iş akdini haklı sebeple feshedebilir. Şayet işveren bu fesih hakkını kullanmazsa, iş sözleşmesi de askıda kalmaya devam edecektir. Zorlayıcı sebeple iş akdinin işveren tarafından feshedilmesi üzerine, işçi yine kıdem tazminatına hak kazanacaktır, ihbar tazminatı alacağı ise doğmayacaktır. Özellikle belirtmek isteriz ki, bu makaledeki bilgiler, kişisel hukuki yorum ve bilgilendirme niteliğindedir. ### Korona Salgını (Covid-19) | Pandemi Sebebiyle Zorunlu Ücretli İzin İşverenlerce zorunlu sebebin varlığı halinde işçilere ücretli izin verilebilmektedir. 4857 Sayılı İş Kanunu hükümleri kapsamında ücretli izin verebilme hakkını işverene tanınmıştır. Kanun hükümleri gereğince yıllık ücretli izin verilmesi işverenin yönetim hakkı kapsamında olmakla birlikte izin verilmesi hususunda işçinin onayına ihtiyaç duyulmamaktadır. Ücretli izini ücretsiz izinden ayıran husus da budur; işçinin talebi ya da yazılı kabulü olmaksızın işveren tarafından tek tarafı olarak ücretsiz izin uygulamasına geçilmesi mümkün değildir. Bu sebeple işçinin ücretsiz izin talebi olmayan hallerde bu virüs kapsamındaki günlerde işverenler yıllık ücretli izin kullandırma yoluna başvurabilir. Yıllık Ücretli İzin Yönetmeliği’nin “İzin İsteği ve Verilmesi” başlığı altında düzenlenen 8. maddesi; işverenin çalışanın yıllık izin kullanımı talebi ile bağlı olmadığı belirtilmiş fakat izin verme konusunda işverenlerin her daim dürüstlük ve iyi niyet kuralları çerçevesinde ücretli izin kullandırılabilmesi mümkün kılınmıştır. Yerleşik Yargıtay içtihatlarında da, yıllık izin süresi ve zamanının belirlenmesi konusu işverenin yönetim hakkı kapsamında değerlendirilmektedir. 1. Yıllık İzin Nedir? Yıllık izin, işçilerin yıl boyunca yaptıkları çalışmalara karşılık fiziksel ve psikolojik bütünlüklerini ve sağlıklarının korunması için tanınan yasal dinlenme hakkıdır. Yıllık izin, ücret ve ücretsiz olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Lafzından da anlaşılacağı üzere ücretli izin işverenin inisiyatifinde olan ve izin yapılması halinde herhangi bir ücret kesintisi ile karşılaşılmayan izin türüdür. Ücretsiz izin ise işçinin talebi ve işverenin onayı çerçevesinde verilen bir izin olup kullanılması halinde izin alınan günler kadar ücret kesintisi yapılan izindir. Bu konu hakkında daha detaylı bilgiye sahip olmak için sitemizde yer alan “Yıllık Ücretli İzin Hakkı ve Süreleri” isimli yazıyı inceleyebilirsiniz. 2. Yıllık İzin Süreleri Nelerdir? Yıllık izin süreleri, işçinin hizmet süresine göre değişkenlik arz etmektedir; 1 yıldan 5 yıla (5 yıl dahil) olanlara 14 günden, 5 yıldan fazla fakat 15 yıldan az kıdeme sahip işçiler için 20 günden, 15 (dahil) ve daha fazla kıdem sahiplerine 26 günden az olamaz. İşbu süreler azami olup bu yönde anlaşılıp sözleşmede yer verilmesi halinde işveren tarafından uzatılabilmektedir. 3. Yıllık İzin Kullanımı Çalışanlar, yıllık iznini işveren onayı alınmak şartı ile çeşitli düzenleyebilmektedirler. Fakat bölünebilmesi için karşılıklı olarak anlaşmak gerekmektedir. İş Kanununda ise yıllık ücretli izin sürelerinin, tarafların anlaşması ile bir bölümü 10 (on) günden aşağı olmamak üzere bölümler hâlinde kullanılabileceği hüküm altına alınmıştır. Yıllık Ücretli İzin Yönetmeliği uyarınca işçi, yıllık iznini kullanmayı planladığı günden en az 1 ay öncesinde; yıllık ücretli izin talebini işverene yazılı olarak bildirir. Yıllık izin, işçi ve işveren açısından hem hak hem de yükümlülüktür. İş Kanunda yıllık izin hakkından vazgeçilemeyeceğine, paraya çevrilemeyeceğine ve bu haktan feragat edilemeyeceğine de dikkat çekilmiştir. Dolayısıyla yıllık izne hak kazanan işçisine yıllık iznini kullandırmak işverenlerin yetkisi kapsamında olduğu gibi aynı zaman da işverenler açısından bir yükümlülüktür. Hal böyleyken işveren işçiye, işçinin bu yönde isteği olmasa dahi yıllık ücretli izin kullandırabilir. 4. Pandemi Sebebi İle İşverenler İşçilere Yıllık İzin Kullandırabilir mi? Yıllık izin kullandırmak işverenler açısından da bir yükümlülük olduğundan Dünya Sağlık Örgütü tarafından pandemi olarak kabul edilen Corona Virüs etkisinin söz konusu olduğu bugünlerde ortaya çıkacak zararların azaltılması amacıyla işçinin menfaati olduğunu da gözetilerek işverenlerin, eşitlik ilkesini de gözeterek işçilere yıllık ücretli izin kullandırmasının mümkün olduğu kanaatindeyiz. Ancak bu tür bir kararda işyerindeki çalışma barışının da gözetilmesi gerektiğini önemle belirtmekteyiz. 5. İşverenler Yıllık İznin Kullanılacağı Zaman Dilimini Belirleyebilir mi? Yıllık Ücretli İzin Yönetmeliği’nin 8’inci maddesinde; işverenlerin işçinin yıllık izin kullanma tarihi talebiyle bağlı olmadığı, işçinin talebi, aynı tarihe denk gelen izin istekleri ve iş durumu dikkate alınarak işveren tarafından yıllık iznin kullanılacağı zaman diliminin belirlenip işçiye başka bir izin tarihinin önerilebileceği ifade edilmiştir. 6. Pandemi Sebebiyle İşyerlerinde Toplu İzin Uygulanabilir mi? Yıllık Ücretli İzin Yönetmeliği’nin “Toplu İzin’’ başlıklı 10’uncu maddesinde; “İşveren veya işveren vekili Nisan ayı başı ile Ekim ayı sonu arasındaki süre içinde, işçilerin tümünü veya bir kısmını kapsayan toplu izin uygulayabilir” Şeklinde bir ifade kullanılmış olup Corona virüsünün ulusal düzeydeki etkisinin bu aylara da sirayet etmesi halinde işveren tarafından toplu izin kullandırabilmesi mümkündür diyebiliriz. Toplu izin uygulaması kapsamında geçirilen süre, işçilerin sahip olduğu yıllık izin süresinden mahsup edilir. Henüz bir yıllık kıdeme sahip olmadığı için hukuken yıllık izin hakkı elde etmemiş işçiler de toplu izin uygulamasına dahil edilebilir. 7. Birkaç İşçinin Toplu İzin Uygulamasının Dışında Bırakılması Mümkün mü? Bu soruya ilişkin Yıllık Ücretli İzin Yönetmeliği’nin 11’inci maddesinde; “Toplu izin uygulanması halinde işveren veya işveren vekili, işyerinin korunması, işyerindeki araç, gereç, donatım veya makinelerin bakımı, hazırlanması, temizlenmesi veya güvenliğinin sağlanması gibi zorunlu durumlar için yeter sayıda işçiyi toplu izin dışında tutabilir. Bu durumda olanların yıllık izinleri toplu izin döneminden önce veya sonra diledikleri tarihte verilir.” Denilmek sureti ile de belirtildiği üzere, zorunlu durumlarda yeter sayıda işçi toplu izin uygulamasının dışında tutulabilir. Dolayısıyla virüsün olduğu bugünlerde de toplu izin uygulaması söz konusu ise yeter sayıda işçi toplu izin uygulaması dışında tutulabilir. ### Hasta Hakları Nelerdir? Hasta hakları, bireylerin sağlık hizmetlerinden yararlanırken sahip oldukları temel hak ve özgürlüklerin tümünü kapsayan bir kavramdır. Bu haklar, bireylerin insan onuruna uygun bir şekilde sağlık hizmeti almasını, kişisel verilerinin korunmasını, doğru bilgilendirilmesini, tedavi sürecine aktif katılımını ve sağlık hizmeti sağlayıcılarına karşı belirli yükümlülüklerinin korunmasını sağlar. Hasta hakları kavramı, sağlık hizmeti sunanlarla hastalar arasındaki ilişkiyi düzenlemeyi ve dengelemeyi amaçlar. Bu doğrultuda, hasta haklarını tek bir yasal düzenleme altında toplayan Hasta Hakları Yönetmeliği 1998 yılında yürürlüğe girmiştir. Hasta Hakları Yönetmeliği’nde; hastanın bilgilendirilmesi, hastanın tıbbi muayeneye göstereceği rıza, hastanın uyması gereken kurallar gibi hususlar düzenlenmiştir. 1. Hasta Hakları Nedir? Hasta hakları, bireyin sağlık hizmeti alma sürecinde sahip olduğu tüm hakları ve bu hakların korunmasını sağlayan ilkeleri ifade eder. Sağlık hizmeti alırken, bireyler sadece tedavi gören kişiler olarak değil, aynı zamanda bilinçli ve aktif katılımcılar olarak sağlık sürecinde yer alırlar. Hasta hakları, bireylerin pasif birer alıcı olmaktan çıkarılarak, kendi sağlıkları üzerinde söz sahibi olmalarını sağlayan bir kavramdır. Bu haklar, sağlık hizmetlerinin etik ve hukuki temeller üzerine inşa edilmesini hedefler ve bu sayede hizmet kalitesini yükseltmeyi amaçlar. 1998 yılında yürürlüğe giren Hasta Hakları Yönetmeliği’nde hasta hakları şu şekilde tanımlanmıştır: “Sağlık hizmetlerinden faydalanma ihtiyacı bulunan fertlerin, sırf insan olmaları sebebiyle sahip bulundukları ve T.C. Anayasası, Milletlerarası Anlaşmalar, Kanunlar ve diğer mevzuat ile teminat altına alınmış bulunan haklarını ifade eder.” Bu tanım, hasta haklarının yalnızca sağlık hizmeti ihtiyacı olan bireyler için geçerli olmadığını, insan olma temelinde evrensel bir hak olarak tanındığını vurgular. Hasta hakları, Anayasa, uluslararası anlaşmalar ve diğer yasal düzenlemelerle koruma altına alınmış olup, sağlık hizmeti veren tüm kuruluşlar ve çalışanları tarafından dikkate alınması gereken bir unsurdur. 2. Hasta Hakları Nelerdir? Hasta hakları, bireylerin sağlık hizmetlerinden yararlanırken sahip oldukları temel hakları kapsayan geniş bir kavramdır. Türkiye’de hasta hakları, 1998 yılında yürürlüğe giren Hasta Hakları Yönetmeliği ile düzenlenmiştir. Bu yönetmelik, hastaların sağlık hizmetlerinden yararlanırken sahip oldukları hakları detaylı bir şekilde açıklamaktadır. İşte temel hasta hakları: 2.1. Sağlık Hizmetlerinden Faydalanma Hakkı Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 6 ila 14. maddelerinde düzenlenen bu hak, sağlık hizmetlerine erişim hakkını güvence altına alır. Bu hak kapsamında: Sağlık Hizmetlerinden Adalet ve Hakkaniyete Uygun Olarak Faydalanma: Her birey, ayrımcılık yapılmaksızın sağlık hizmetlerine eşit erişim hakkına sahiptir. Alınacak Sağlık Hizmeti Hususunda Bilgi İsteme Hakkı: Hastalar, alacakları sağlık hizmeti ile ilgili bilgi talep etme hakkına sahiptir. Sağlık Kuruluşunu Seçme ve Değiştirme Hakkı: Hastalar, tedavi görecekleri sağlık kuruluşunu ve hekimlerini seçme ve değiştirme hakkına sahiptir. Sağlık Personelini Tanıma, Seçme ve Değiştirme Hakkı: Hastalar, kendilerine hizmet sağlayacak sağlık personelini tanıma ve değiştirme hakkına sahiptir. Öncelik Sırasının Belirlenmesini İsteme Hakkı: Hastalar, sağlık hizmeti alırken öncelik sırasının belirlenmesini talep edebilir. Tıbbi Gereklere Uygun Teşhis, Tedavi ve Bakım Hakkı: Hastalar, tıbbi gerekliliklere uygun şekilde teşhis ve tedavi edilme hakkına sahiptir. Tıbbi Özen Gösterilmesini İsteme Hakkı: Hastalar, tedavi sürecinde gerekli özenin gösterilmesini talep edebilirler. 2.2. Sağlık Durumu ile İlgili Bilgi Alma Hakkı Yönetmeliğin 15 ila 20. maddelerinde düzenlenen bu hak, hastaların sağlık durumu hakkında bilgi edinme hakkını içerir. Bu hak kapsamında: Hastanın, kendisine ait tıbbi kayıtları inceleme ve düzeltilmesini talep etme hakkı vardır. Hastalar, başkalarına bilgi verilmesini yasaklayabilir. Bilgilendirme, hastanın anlayabileceği şekilde sade, net ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde yapılmalıdır. 2.3. Hastanın Mahremiyetine Saygı Gösterilmesi Hakkı Yönetmeliğin 21. maddesinde yer alan bu hak, hastaların sağlık durumu ve tedavilerinin gizlilik içinde yürütülmesini sağlar. Bu hak, aşağıdaki durumları kapsar: Hastanın sağlık durumu ile ilgili değerlendirmeler gizli tutulur. Muayene, teşhis ve tedavi işlemleri gizlilik içinde yapılır. Tedavi sırasında hasta yakınının bulunmasına izin verilebilir. Hastanın şahsi ve ailevi hayatına müdahale edilmemesi esastır. Hastanın sağlık harcamalarının gizli tutulması gerekmektedir. 2.4. Rıza Olmaksızın Tıbbi Muayeneye Tabi Tutulmama Hakkı Yönetmeliğin 22. maddesinde düzenlenen bu hak, hastanın rızası olmadan tıbbi müdahaleye tabi tutulamayacağını ifade eder. Bu hak, kişinin bedenine yapılan müdahalelerde onay vermesini şart koşar. Ancak bazı istisnai durumlar vardır: Suç delillerinin vücutta bulunması durumunda, hakim kararı ile veya gecikmesinde sakınca olan durumlarda savcı talebiyle müdahale yapılabilir. 2.5. Bilgilerin Gizli Tutulmasını İsteme Hakkı Yönetmeliğin 23. maddesinde yer alan bu hak, hastaya ait bilgilerin gizli tutulmasını güvence altına alır. Sağlık hizmeti nedeniyle elde edilen bilgiler, kanuni zorunluluklar dışında açıklanamaz. 2.6. Güvenliğin Sağlanmasını İsteme Hakkı Yönetmeliğin 37. maddesinde düzenlenen bu hak, sağlık hizmeti sunulan yerlerde hastaların ve yakınlarının güvenliğini sağlamayı amaçlar. Sağlık hizmeti sağlayan kuruluşlar, hastaların emniyetini sağlamakla yükümlüdür. 2.7. Dini Vecibeleri Yerine Getirebilme ve Dini Hizmetlerden Faydalanma Hakkı Yönetmeliğin 38. maddesinde düzenlenen bu hak, hastaların dini gereksinimlerini yerine getirme ve dini hizmetlerden faydalanma hakkını kapsar. Sağlık kuruluşları, bu gereksinimlerin karşılanması için imkanlar dahilinde hizmet sunmak zorundadır. 2.8. İnsani Değerlere Saygı Gösterilmesini İsteme Hakkı Yönetmeliğin 39. maddesi, hastaların insan onuruna yakışır şartlarda ve kişilik değerlerine uygun şekilde sağlık hizmeti almasını güvence altına alır. Bu hak, tüm sağlık personelinin hastalara ve yakınlarına saygılı ve nazik bir şekilde davranmasını zorunlu kılar. 2.9. Müracaat, Şikayet ve Dava Hakkı Yönetmeliğin 42. maddesinde düzenlenen bu hak, hasta haklarının ihlali durumunda hastanın başvurabileceği yolları içerir. Hasta, haklarının ihlali durumunda şikayette bulunabilir ve dava açma hakkına sahiptir. Bu haklar, hasta ile sağlık hizmeti sağlayıcıları arasındaki dengeyi sağlamak ve hastaların güvenli, etkili ve insan onuruna yakışır bir sağlık hizmeti almasını güvence altına alır. 3. Hasta Haklarına Uyulmaması Halinde Ne Yapılmalıdır? Hasta haklarının uygulanmaması ya da yanlış uygulanması durumunda hasta veya hasta yakınının izleyebileceği belirli yollar vardır. Bu süreç, hastane içinde başvuru yaparak başlayıp, gerekli görülmesi halinde yasal mercilere başvurmaya kadar ilerleyebilir. Aşağıda hasta haklarına uyulmaması durumunda yapılacak adımlar açıklanmıştır: 3.1. Hasta İletişim Birimine Başvuru Her sağlık kuruluşunda, Hasta Hakları Yönetmeliği madde 42 gereği, hasta haklarının korunmasını sağlamak amacıyla Hasta İletişim Birimleri kurulmuştur. Hasta ya da hasta yakını olarak, hasta hakları ihlal edildiğinde öncelikle bu birime başvuru yapılmalıdır. Başvuru Adımları: Sağlık personeline başvuru: Hasta ya da yakını, hasta hakkının ihlal edilmesi durumunda öncelikle, ilgili sağlık personeline durumu bildirmeli ve yönetmelikte belirtilen hakların uygulanmasını talep etmelidir. Hasta İletişim Birimine dilekçe ile başvuru: İlgili sağlık personelinden sonuç alınamadığı takdirde, yazılı bir dilekçe ile ya da elektronik ortamda sağlık kurumunun Hasta İletişim Birimi’ne başvuru yapılmalıdır. Hasta İletişim Birimi Başvuru Süreci: Hasta İletişim Birimi, yapılan başvurular üzerine: Hasta hakları ihlaline sebep olabilecek uygulamaları inceler. Gerekirse düzeltici işlemler yapılmasını önerir. İlgili sağlık kurumuna bu işlemleri uygulaması için süre verir ve yapılan işlemleri İl Sağlık Müdürlüğü'ne bildirir. Başvurunun birime ulaştığı tarihten itibaren 30 gün içinde bir karar verir ve bu kararı hasta ve ilgili sağlık personeline iletir. 3.2. İl Sağlık Müdürlüğü ve Hasta Hakları Kurulu Eğer Hasta İletişim Birimi'nde sonuç alınamazsa, başvuru dosyası İl Sağlık Müdürlüğü bünyesindeki Hasta Hakları Kurulu’na iletilir. Bu kurul: Başvurunun kendisine ulaştığı tarihten itibaren 30 gün içinde karar verir. Karar, başvurana ve ilgili sağlık kurumuna bildirilir. Kurulun verdiği karar özetleri, il sağlık müdürlüğünün internet sitesinde isim belirtilmeden duyurulur. İhlal kararı verilmişse, ilgili sağlık personeline ve kuruma yazılı tebliğ yapılır. Eğer son altı ay içinde iki veya daha fazla hasta hakları ihlali kararı verilmişse, ilgili sağlık personeli hakkında dosya Sağlık Meslekleri Kurulu’na gönderilir. 3.3. Diğer Hukuki Yollar Bazı durumlarda, hasta haklarına ilişkin ihlaller daha ciddi tıbbi hatalarla ilgili olabilir. Bu durumda hasta, malpraktis (tıbbi hata) nedeniyle tazminat talep etmek amacıyla hukuk yoluna başvurabilir. Hatalı tıbbi müdahaleye maruz kalan hasta, hukuki ve cezai yaptırım talebinde bulunabilir. Aşağıdaki adımlar izlenebilir: Hatalı Tıbbi Müdahale Nedeniyle Tazminat davası açmak: Hatalı tıbbi müdahale durumlarında, hasta malpraktis nedeniyle maddi ve manevi tazminat talep edebilir. Bu süreçte hukuki danışmanlık almak önerilir. Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için Hatalı Tıbbi Müdahale Cezai yaptırım talep etmek: Doktorun ağır ihmali ya da kasten yaptığı bir hata nedeniyle cezai sorumluluğu varsa, hasta ceza davası açabilir. 3.4. Gizlilik ve Sorumluluk Hasta İletişim Birimi ve Hasta Hakları Kurulu’nda görüşülen dosyalar gizli tutulur ve üçüncü kişilere bilgi verilemez. Tıbbi hata iddialarına ilişkin başvurular, Hasta İletişim Birimi ya da Hasta Hakları Kurulu tarafından değil, yargı organları tarafından değerlendirilir. Hasta hakları ihlali durumunda, gerekli başvurular yapılarak sağlık hizmeti sağlayıcılarının yasal ve etik sorumluluklarını yerine getirmeleri sağlanabilir. Hasta haklarınızın ihlali durumunda izleyebileceğiniz adımlar ve başvuru süreçleri hakkında detaylı bilgi edinmek isterseniz, aşağıdaki makalelerimizi inceleyebilirsiniz: Doktor Hatası (Malpraktis) Nedeniyle Tazminat Davası Doktor Hatası (Malpraktis) Nedeniyle Ceza Davası Estetik Ameliyat Hatası Nedeniyle Tazminat Davası Özel Hastanelerde Yapılan Tıbbi Müdahale Hatalarında Tazminat Sorumluluğu Devlet Hastanelerinde Yapılan Tıbbi Müdahale Hatalarında Tazminat Sorumluluğu Üniversite Hastanelerinde Yapılan Tıbbi Müdahale Hatalarında Tazminat Sorumluluğu Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. Hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “Sağlık Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Hasta hakları; kişinin, tıbbi yardım ve destek ihtiyacının, sağlık kuruluşları ve çalışanları tarafından gerçekleştirilmesi sürecindeki, tüm haklarını ifade etmekte olup; 1998 tarihli Hasta Hakları Yönetmeliği’nde hasta haklarının tanımı şu şekilde yapılmıştır: “Sağlık hizmetlerinden faydalanma ihtiyacı bulunan fertlerin, sırf insan olmaları sebebiyle sahip bulundukları ve T.C. Anayasası, Milletlerarası Anlaşmalar, Kanunlar ve diğer mevzuat ile teminat altına alınmış bulunan haklarını ifade eder.” ### Korona Virüs (Covid-19) Mücbir Sebep Midir? Dünya Sağlık Örgütü tarafından Pandemi olarak ilan edilen Corona Virüs (COVID-19)’ten korunmak adına alınan, ulusal ve uluslararası düzeydeki önlemler, ticari ilişkileri, çalışma hayatını ve çeşitli sektörlerde ki işletmeleri olumsuz etkilemiştir. Ayrıca virüsün dünya genelinde hızla yayılması sebebiyle, geçici bir süreliğine de olsa sınır kapılarının kapatılması, ulaşımın ve uçuşların engellenmesi, virüsün yoğun olarak görüldüğü ülkelerde fabrikaların ve işyerlerinin faaliyetini durdurmak zorunda kalması, başta turizm olmak üzere, tüm sektörleri ciddi ekonomik sonuçlar ile karşı karşıya bırakabilecek gibi görünmektedir. Corona virüs salgınının, özellikle sözleşmesel ilişkiler açısından mücbir sebep olarak kabul edilip edilmeyeceği ve virüs nedeniyle alınan önlemler neticesinde edimlerin ifa edilmemesinin sözleşme ihlali oluşturup oluşturmayacağı gündemdeki yerini korumaktadır. Mücbir Sebep Nedir?En yalın tanımıyla hukukta görevin, taahhüdün ve sorumluluğun yerine getirilmesine engel teşkil edebilecek; öngörülemez, önüne geçilmesine engel olunamayan, mutlak şekilde kaçınılamaz olaylardır. Mücbir Sebebin Varlığı İçin Aranan Şartlar,Yüksek Mahkeme kararlarına göre, mücbir sebep; Tarafların faaliyet ve işletmesi dışında gerçekleşen,Tarafların kontrol ve hakimiyet alanlarının dışında gerçekleşen,Sözleşmenin yapıldığı tarihte taraflarca öngörülememiş, tahmin edilememiş yahut mücbir sebep olarak nitelendirilen bu durum öngörülmüş tahmin edilmiş olsa dahi durumun ortay çıkardığı etkinin bu boyutta büyük olacağı taraflarca öngörülememiş ve tahmin edilememiş olan,Duruma ilişkin tüm önlemler alınmasına rağmen bu durumun sözleşmeden doğan yükümlülüklerin yerine getirilmesini imkansız hale getirmesi önlenememiş olan,Tarafların tedbir alma ya da ihmal etmeme yükümlülüklerini aşan, olağanüstü, olağan dışı ve devamlı olanın dışında gerçekleşen nitelikte bir olay, olgu veya durumdur. Ayrıca Yüksek Mahkeme her somut olayda somut olay özelinde değerlendirme yaparak mücbir sebep oluşturduğu iddia edilen durumun, Ülke genelinde etkili olup olmadığı, Benzer hukuki ilişkilere etkisiTarafların tacir ya da tüketici olup olmadığı Sözleşmenin yapıldığı iş kolunun, ticari sektörün ne olduğu,İlgili sektörün kendi iç dinamiğigibi kriterleri de incelediği görülmektedir. Mücbir Sebebin Varlığı İle Yükümlülüklerin Yerine Getirilmesinin İmkansızlığı; Borçlar Kanunu madde 136’da bu durum düzenlemiş olup bu madde gereğince iki tarafa da borç yükleyen bir sözleşmede;Borcun yerine getirilmesi borçlunun sorumlu tutulamayacağı sebeplerle imkânsızlaşırsa, söz konusu borç sona erer.Ayrıca imkansızlık sebebiyle borcunu yerine getirmekten kurtulan borçlu, karşı taraftan almış olduğu edimi de karşı tarafa geri vermekle yükümlü olup, henüz kendisine karşı yerine getirilmemiş olan borcu da isteme hakkını kaybeder. Başka bir deyişle imkansızlık sebebiyle borçtan kurtulan borçlu, sözleşmedeki alacaklı sıfatını da kaybeder.Borçlu, borcun yerine getirilmesinin kendisinden kaynaklanmayan bir sebeple imkansızlaştığını sözleşmenin diğer tarafına gecikmeksizin bildirmezse ve zararın artmaması için gerekli önlemleri almazsa, bundan doğan zararları da gidermekle yükümlüdür. Koronavirüs (COVİD-19) Sözleşmesel İlişkiler Açısından Etkisi; Kanaatimizce; Borçlar Kanunu Madde 136, “İmkansızlık sebebiyle borçtan kurtulma” kanun maddesine dayanan taraf, Virüs sebebiyle borcunu yerine getirmesinin kendisinden kaynaklanmayan, öngörülemeyen ve engel olunamayan bir unsur olarak ortaya çıktığını, Borcunu yerine getirmesinin imkansızlaştığını,Uğradığı ve uğrayacağı zararları, bir ihtarname yoluyla karşı tarafa gecikmeksizin bildirerek ve delillerle destekleyerek;İki tarafa borç yükleyen bir sözleşmedeki borcundan kurtulabilir ve bu kapsamdaki alacaklı sıfatını kaybedebilir.Bu durumda sözleşme ihlali ve bundan kaynaklı cezai yaptırımdan da kurtulma imkanına sahip olabilecektir.Özellikle ve önemle belirtmek isteriz ki, bu makaledeki bilgiler, kişisel hukuki yorum ve bilgilendirme niteliğindedir. ### Korona Virüs Salgınının (Covid-19) Site ve İşyeri Aidatlarına Etkisi Corana virüsünün tüm dünyaya yayılmasıyla beraber hükümetler ve bireyler tarafından çeşitli önlemler alınmaya başlanmıştır. Alınan bu önlemler kapsamında toplumun sık kullandığı birçok yer ya geçici olarak kapatılmış ya insanlar bireysel tedbir kapsamında gitmemesi yoğunluğu azalmıştır. Bu kapsamda çıkarılan kararnameler ile çok sayıda iş kolunun faaliyetleri geçici bir süreliğine durdurulmuştur. Yine altyapısı elveren birçok işyerinin evden çalışmaya geçmesi iş yerlerinin bulunduğu iş merkezleri, plazalarda bulunan insan sayısında önemli düşüş yaşanmıştır. Normal zamanda yoğun olarak kullanılan bu yerlerin boşalması ile bu yerlere ait aidat ödemelerinin ne olacağı tartışmalı hale gelmiştir. CORONA SALGINININ AVM’DE BULUNAN İŞLETMELERİN AİDAT BORCUNA (ORTAK GİDER) ETKİSİ AVM’lerde bulunan iş yerlerinin ortak gidere ne şekilde katılacağı 29636 sayılı Alışveriş Merkezleri Hakkında Yönetmeliğe aykırı olmayacak şekilde taraflar arasında sözleşme ile belirlenir. Ortak giderler MADDE 11 – (1) Ortak kullanım alanlarına ilişkin elektrik, su, ısınma, yenileme niteliğinde olmayan bakım-onarım, güvenlik ve temizlik gibi belirli dönemlerde tekrarlanan ve alışveriş merkezinin aynına ilişkin olmayan ortak giderler, bu Yönetmelik ekindeki usul ve esaslara göre hesaplanarak paylaştırılır. (2) Alışveriş merkezindeki perakende işletmelerden, birinci fıkradaki ortak giderler dışında kalan pazarlama ve yönetim gibi ortak faydaya yönelik hizmetler için katılım payı talep edilebilmesi, bu hususun, taraflar arasındaki sözleşmede belirtilmiş olmasına bağlıdır. Taraflar arasındaki sözleşmede aksi belirtilmedikçe bu giderler de bu Yönetmelik ekindeki usul ve esaslara göre hesaplanır. Yapılan bu ortak giderler genel olarak AVM lerin faaliyetin sağlıklı işlemesi için yapılan masraflardır. Ancak Corona salgını sebebi ile alınan tedbirlerle AVM (lokanta ve market) dışında geçici süreliğine kapatılmıştır. Bu kapatılma işyerinin kapatılması hükümlerine tabi olmadığı için AVM gibi yapıların tamamen kapandığı gece saatlerinde dahi alışveriş merkezinde bulunan mağazaların veya iş merkezlerinde bulunan ofislerin güvenliği, alışveriş merkezinin devamlılığı ve işletilmeye hazır şekilde bulundurulması için güvenlik, temizlik, teknik destek gibi hizmetlerin sürdürülmesi gerekmektedir. Taraflar arasında imzalan sözleşmede de kiralayanın sorumlulukları kapsamında kiralanan iş yerine kullanıma hazır bulundurma zorunluluğu ve AVM personele karşı yasal zorunluğu sebebiyle yükümlülükleri bulunduğundan kiracı olan işletmelerin aidat borcu devam edecektir. Alışveriş merkezi yönetiminin hükümetin corona salgınına karşı aldığı önlemleri göz önüne alarak masrafları minimuma düşürmesi gerekmektedir. CORONA SALGINININ İŞ MERKEZİ VE PLAZADA BULUNAN İŞLETMELERİN AİDAT BORCUNA (ORTAK GİDER) ETKİSİ İş merkezi ve plazada ortak giderin ne şekilde karşılanacağı taraflar arasında imzalanan sözleşmeye ve Kat Mülkiyeti Kanunu’na belirlenecektir. Corona salgını sonrası çalışanların çoğunluğu evden çalışmaya geçmiştir. İşyerleri yukarıda AVM ile ilgili yapılan açıklamalar doğrultusunda aidat borcunu ödemek zorundadır. Ancak iş merkezi ve plaza yönetimlerinin yoğunluk olmadığı için masrafları minimuma indirmesi ve işyerlerine extra külfet çıkarmaması gerekmektedir. CORONA SALGINININ KAT MÜLKİYETİNE TABİ YERLERDEKİ SİTELERİN AİDAT BORCUNA (ORTAK GİDER) ETKİSİ Günümüz koşullarında kat mülkiyetine tabi birçok site havuz, sauna, spor salonu, hamam, masaj salonu gibi alanlar bulunuyor. Bunlara sahip sitelerin ve plazaların aidatları da neredeyse kira bedeli kadardır. Havuz, spor salonu, sauna, masaj salonu gibi ortak alanların ikinci bir emre kadar kullanılamayacaktır. Aidat borcunun ödenmesinin değiştirilmesi için kat maliklerinin olağanüstü toplanarak bu konuda karar alması gerekmektedir aksi halde aidatların aynen ödenmesi gerekmektedir. Malik ya da yönetimin aidatlar üzerinde tek başlarına değişiklik haklarının olmamasından dolayı olağanüstü genel kurulun toplanarak havuz, sauna, hamam, spor salonu gibi alanların kullanılamaması nedeniyle aidatların düşürülmesi, ertelenmesi gibi kararların alınabilecektir. Ancak bu da salgın sebebiyle tüm toplantıların ertelenmesi sebebiyle mümkün görülmemektedir. Site, apartman, AVM ve iş merkezinden kaynaklanan aidat borcunun tespiti ve miktarı farklı olsa da Corona virüs salgını sebebiyle ödenmeme durumu söz konusu değildir. Ancak yöneticiler tarafından alınacak tedbirler ile giderlerin azaltılması yoluna gidilmeli ve aidat borcu külfeti azaltılmalıdır. ### Korona Virüs'ün (Covid-19) Kredi Kartı Ödemelerine Etkisi KORONA VİRÜSÜN KREDİ KARTI ÖDEMELERİNE ETKİSİ KREDİ KARTI SÖZLEŞMELERİNİN TÜRÜ NEDİR? Kredi kartı çıkartan kuruluş ile kredi kartı talep eden kişi arasında ortaya çıkabilecek herhangi bir durumda hangi hükümlerin uygulanması gerektiği hususunu taraflar arasında kurulmuş olan sözleşmenin türü belirlemektedir. Kredi kartı sözleşmelerinin türü ile ilgili olarak Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un 22/2. Maddesi; “Kredi kartı sözleşmeleri, faiz veya benzeri bir menfaat karşılığında, ödemenin üç aydan daha uzun süre ertelenmesi veya benzer şekilde taksitle ödeme imkânı sağlanması hâlinde tüketici kredisi sözleşmesi olarak değerlendirilir.” Diyerek, kredi kartı sözleşmelerinin tüketici kredisi sözleşmesi olarak değerlendirileceğini belirtmiştir. KREDİ KARTI BORÇLARININ ÖDENMEMESİ veya ÖDEMELERİN GECİKMESİ Yukarıda belirtildiği üzere kredi kartı sözleşmeleri tüketici kredisi sözleşmesi olup, kredi kartları da tüketici kredisi sınıfına girmektedirler. Dolayısı ile kredi kartı borçlarının ödenmemesi veya geç ödenmesi konusu ele alınırken tüketici kredilerinin ödenmemelerinin veya geç ödenmelerinin sonuçları ele alınmalıdır. Kredi ödemelerinin, kredi vermeye yetkili kuruluş ile tüketici arasında yapılan kredi sözleşmesi gereğince belirlenen vadelerde yapılması gerekmektedir. Sözleşme ile belirlenen taksitlendirme zamanlarında vadesi gelen taksidi ödemeyen kredi borçlusu temerrüde düşmektedir. Kredi borçlusunun taksitleri ödemede temerrüde düşmesi halinde kredi verenin hakları Tüketici Kredisi Sözleşmeleri Yönetmeliğinin 18. Maddesinde düzenlenmiştir. Kredi Kartı Taksitlerinin Gecikmesi Halinde Uygulanacak Temerrüt Faizi Kredi borçlusunun kredi kartı taksitlerini ödemede temerrüde düşmesi durumunda kredi veren kuruluşun talep edebileceği temerrüt faizi Tüketici Sözleşmeleri Yönetmeliğinin 18. Maddesinde düzenlenmiştir. Temerrüt ve geç ödeme başlıklı bu maddede; Temerrüt veya geç ödeme durumunda tüketiciden sözleşmede yer alan akdi faiz oranının yüzde otuz fazlasından daha yüksek bir oranda gecikme faizi tahsil edilemez… Denilerek, kredi kartı borçlusunun taksitleri ödemede temerrüde düşmesi halinde uygulanacak olan temerrüt faizi oranının sözleşmede yer alan akdi faiz oranının yüzde otuzundan daha yüksek bir oranda olamayacağı düzenlenmiştir. 18. Maddenin devamında; Kredi veren, tüketicinin temerrüde düşmesi ya da geç ödemede bulunması durumunda, geç ödenen tutar içinde yer alan anapara tutarı üzerinden gecikme faiz oranı ile geç ödenen gün sayısı dikkate alınarak bulunacak faiz ve bu faiz üzerinden hesaplanacak vergi, harç ve benzeri yasal yükümlülükler toplamını tüketiciden talep edebilir. Tüketiciden talep edilebilecek gecikme faizi hesaplanırken tüketicinin ödemeyi yaptığı tarih esas alınır…” Denilerek, temerrüt faizinin, temerrüde düşülen veya geç ödemede bulunulan taksidin tutarı üzerinden temerrüde düşülen veya geç ödenen gün sayısının dikkate alınarak hesaplanacağı belirtilmiştir. Talep edilebilecek gecikme faizi belirlenirken kredi borçlusunun ödemeyi yaptığı tarih esas alınır. Ödenmeyen Kredi Kastı Borcu İçin Yasal Takip Başlatma Süreci Tüketici Kredileri Sözleşmesi Yönetmeliğinin 18. Maddesi temerrüt faizi ile birlikte kredi verenin yasal takip başlatabilmek için borcun ifasını talep etme hakkını düzenlemektedir. “Tüketici kredisi sözleşmelerinde, tüketicinin taksitleri ödemede temerrüde düşmesi durumunda, kredi veren, borcun tamamının ifasını talep etme hakkını saklı tutmuşsa, bu hak ancak kredi verenin bütün edimlerini ifa etmiş olması, tüketicinin de birbirini izleyen en az iki taksidi ödemede temerrüde düşmesi hâlinde kullanılabilir. Kredi verenin bu hakkı kullanabilmesi için tüketiciye en az otuz gün süre vererek muacceliyet uyarısında bulunması zorunludur… Denilerek, kredi borçlusunun temerrüde düşmesi halinde kredi veren tarafından borcun ifasına yönelik yasal takip başlatılabilmesi için gerekli şartlar düzenlenmiştir. Kredi kartı verenin borca yönelik yasal takip başlatabilmesi için kredi kartı borçlusunun en az iki taksidi ödemede temerrüde düşmüş olması gerekmektedir. Ayrıca en az iki taksidi ödemede temerrüde düşen kredi kartı borçlusuna kredi veren tarafından en az 30 gün süre ile muacceliyet uyarısında bulunması gerekmektedir. Bu sürelere uyulduğunda görülmektedir ki kredi kartı verenin yasal takip başlatabilmesi için borçlunun temerrüde düştüğü ilk andan itibaren en az 90 gün süre ile beklemesi gerekmektedir. BDDK’NIN YAPTIĞI SON DÜZENLEME İLE KREDİ KARTI VERENİN YASAL TAKİP BAŞLATABİLME HAKKI Çin’de ortaya çıkan ve tüm dünyada yayılarak pandemic hale gelen korona virüsün ülkemizde de hızla yayılması neticesinde hayatın her alanında yeniden düzenlemeler yapılma ihtiyacı doğmuştur. Bunlardan en önemlileri milyonlarca kredi kartı borçlusunu ilgilendiren kredi kartı taksitlerinin ödemeleri ile ilgili yapılan ve yapılması beklenen düzenlemelerdir. BDDK kredi ödemeleri ile ilgili kredi verenin borcun tamamının ifa edilmesi adına yasal takip başlatabilmesi için gerekli olan ve yukarıda belirttiğimiz en az 90 günlük süreyi 180 gün yaparak kredi verenlerin borcun tamamının ifasını sağlamak adına yasal takip başlatabilmesi için geçmesi gereken süreyi uzatmıştır. BDDK DÜZENLEMESİNİN SONUÇLARI BDDK tarafından yapılan bu düzenleme ile temerrüde düşülen veya ödemede gecikilen taksitler üzerinde işleyen temerrüt faizi durmamış olmakla birlikte kredi kartı borçlusunun borcun tamamını ifa etme yükümlülüğü altına girmesi için gerekli süre uzatılarak kredi borçlularına kolaylık sağlanmıştır. Söz konusu 180 günlük süreçte kredi verenlerin, temerrüde düşülen veya ödemesi gecikilen taksitler için yukarıda bahsettiğimiz şekilde hesaplanacak temerrüt faizini talep etme hakkı devam etmekle birlikte, 180 günlük süre tamamlanmadan borcun tamamının ifası kredi borçlusundan istenemeyecektir. ### Kısa Çalışma Ödeneği | Covid-19 Nedeniyle Kısa Çalışma Tüm dünyayı etkisi altına alan Korona virüs, birçok hukuki soru ve sorunu da beraberinde getirmiştir. Virüs nedeniyle işyerlerinde kısa çalışma yapılması halinde, işçilerin sigorta primlerinin yatırılması ve ücretlerinin ödenmesi, gündemi meşgul eden önemli konu başlıklarından biridir. Korona virüsün hayatımızı ciddi ölçüde etkilediği şu günlerde, Cumhurbaşkanı tarafından, ekonomik istikrar kalkınma paketi açıklanmış, akabinde, İŞKUR Yönetim Kurulu, 23.03.2020’ de Korona virüs nedeniyle kısa çalışma başvurularının yapılması için karar almıştır. Güncel hukuki gelişmeleri içeren yazı dizimizin bu kısmı, kısa çalışma ve kısa çalışma ödeneğinden yararlanma koşullarını içermektedir. İşyerinde Hangi Sebeplerle Kısa Çalışma Yapılabilir? Genel olarak kısa çalışmaya yol açabilecek olaylar şu şekildedir: Kriz Durumları: Sektörel kriz, bölgesel kriz ve genel ekonomik krizZorlayıcı Sebepler: Dış etkilerden kaynaklanan dönemsel durumlar veya salgın hastalık, yangın, deprem, su baskını, heyelan, seferberlik gibi durumlardır. Kriterler: * İşverenden Kaynaklanmama * Öngörülemezlik (Önceden kestirilememe) * Çalışma süresinde geçici azalma, faaliyetlerin kısmen ya da tamamen durması Korona virüs, kısa çalışmaya yol açabilecek zorlayıcı bir sebeptir. Korona virüs nedeniyle birçok işletme, kısa çalışmayı gündemine almıştır. Bu virüs, kısa çalışmaya yol açabilecek olgulardan olan ‘’zorlayıcı sebeptir.’’ 23.03.2020 tarihinden itibaren işverenler, kısa çalışma başvurusunu İŞKUR’a yapabilecektir. İŞKUR, ‘’Dışsal Etkilerden Kaynaklanan Dönemsel Zorlayıcı Sebep’’ gerekçesi ile işverenlerin kısa çalışma başvurularının alınacağını duyurmuştur. Duyuru metnine ‘’ https://www.iskur.gov.tr/duyurular/kisa-calisma-odenegi-hakkinda/ " adresinden erişmek mümkündür. Kısa Çalışma Süresi Nedir? İşyerinin tamamı veya bir bölümünde, haftalık çalışma sürelerinin, geçici olarak en az üçte biri oranında azaltılması veyaİşyerindeki faaliyetin, kısmen veya tamamen, süreklilik koşulu aranmaksızın en az 4 hafta süreyle, geçici olarak durdurulmasıdır. Kısa çalışma süresi, 3 ayı geçmeyecektir. Cumhurbaşkanı, bu süreyi altı aya kadar uzatmaya yetkilidir. İşyerinde ‘’Kısa Çalışma’’ uygulamak isteyen işverenler, İŞKUR’a başvurmalıdır. Dış etkilerden kaynaklanan ve öngörülemeyen Koronavirüs nedeniyle kısa çalışma uygulamasına geçmek isteyen işverenler, kısa çalışma talebini: Türkiye İş Kurumu’na, Şayet toplu iş sözleşmesi varsa, toplu iş sözleşmesinin tarafı olan işçi sendikasına, bir yazı ile bildirir. İşverenlerin başvuru sürecinde dolduracağı formlar, Türkiye İş Kurumu’nun ‘’ https://www.iskur.gov.tr/isveren/kisa-calisma-odenegi’’ sitesinde mevcut olup, Kısa Çalışma Talep Formu ve Kısa Çalışma Yaptırılacak İşçilere İlişkin Bilgileri İçeren Liste, manyetik ve yazılı ortamda doldurulmalıdır. İşverenin başvurusu için uygunluk tespiti yapılır. İŞKUR, kısa çalışma için kuruma yapılan başvurunun üzerine, işyerinde bir uygunluk tespiti yapar. Talebi uygun bulunan işveren, ‘’https://www.iskur.gov.tr/isveren/kisa-calisma-odenegi’’ sitesinde yer alan Kısa Çalışma Bildirim Listesini günceller ve kuruma gönderir. Tüm işçiler kısa çalışma ödeneğinden yararlanabilir mi?Tüm işçiler kısa çalışma ödeneğinden yararlanamaz. İşçinin bu ödeneğe hak kazanması için: İşveren Bakımından Şart: İşverenin kısa çalışma talebi, Kurum tarafından uygun bulunmalıdır. İşçi Bakımından Şartlar: Bu şartlar, 7226 Sayılı Kanun ile, 4447 Sayılı Kanuna eklenen geçici madde ile güncellenmiş olup, 30.06.2020’ye kadar geçerli olmak üzere, koronavirüs nedeniyle kısa çalışma başvurularında: a) Çalışma Süresi: İşçi, kısa çalışmanın başladığı tarihten önceki son 60 gün içinde hizmet akdine tabi olarak çalışıyor olmalıdır. b) Prim ödeme gün sayısı: Son üç yıl içinde en az 450 gün sigortalı olarak çalışıp işsizlik sigortası primi ödemiş olmalıdır. Bu koşulu sağlamayan işçiler de, kısa çalışma süresini geçmemek şartıyla, son işsizlik ödeneği hak sahipliğinden kalan süre kadar kısa çalışma ödeneğinden yararlanacaktır. Bu süreçte işçiye sağlanan haklar nelerdir?Kısa çalışma süresince, işçiye kısa çalışma ödeneği ödenir ve işçinin genel sağlık sigortası primleri yatırılır. Hatalı Bilgi ve Belgeden Sorumlulukİşverenin hatalı bilgi ve belge vermesi ya da işçinin kusuru nedeniyle fazla ödeme yapılması halinde, bu ödemeler, yasal faiziyle birlikte sorumlu işçi veya işverenden tahsil edilir. ### Ücretsiz İzin Dilekçesi Örneği Ülkemizi ve tüm dünya ülkelerini etkisi altına alan, Dünya Sağlık Örgütü tarafından “uluslararası düzeyde kamu sağlığını tehdit eden acil durum” olarak ilan edilmiş Corona virüsünün hayatın her alanında etkileri görülmektedir. Ülkelere yayılan bu virüsten korunmak adına ülkemizde alınan ulusal düzeyde önlemler çalışma hayatını ve işletmeleri de olumsuz etkilemiştir. Bu süreçte çalışma hayatının birçok iş kolunda işverenlerin, çalışanlarına ücretsiz izin verdiği bilinmektedir. Bu konuda daha detaylı bilgi almak için sitemizde yer alan “Ücretsiz İzin Nedir ? Nasıl Alınır?” isimli makalemizi inceleyebilirsiniz. Korona Virüs Covid-19 salgını sebebiyle işyerinizden ücretsiz izin almak için yazı ekindeki ücretsiz izin dilekçesi örneğini kullanabilirsiniz. Ücretsiz izin uygulaması basitçe iş sözleşmesinin belirlenen süreliğine askıya alınması olarak açıklanabilir. Bilhassa olası kriz dönemlerinde ve olağanüstü hallerde işverenler, işçileri ücretsiz izne çıkarmak suretiyle, kendilerine yansıyan ekonomik kriz etkilerini hafifletmeyi amaçlamaktadır. Öte yandan işçilerin de özel hayatlarında meydana gelen değişiklikler yahut gerekli sebepler doğrultusunda ücretsiz izin uygulamasından yararlanmaktadır. Hukuka uygun şekilde gerçekleştirilen ücretsiz iznin süresi, haftaları ya da ayları kapsayabilir, önemli olan işçi ve işveren tarafından makul belirli bir süreye bağlanmasıdır. Belirtmek gerekir ki makul süre, her somut olaya göre değişkenlik gösterebilecekse de; corona virüsü kapsamında bir ücretsiz izin uygulaması için alınan ulusal önlemlerin kapsadığı süre bu konuda yol gösterici olabilir. Makul olmayan sürede ücretsiz izin uygulaması, işçinin iş sözleşmesini haklı nedenle feshetmesine imkan tanır. Dilekçe Örneği Dünya Sağlık Örgütü tarafından pandemi olarak nitelendirilen koronavirüs (Covid-19) salgını sebebiyle işvereninizden ücretsiz izin talep edebilmek için, aşağıdaki görselde görmüş olduğunuz, “Ücretsiz İzin Formu” başlıklı ücretsiz izin dilekçesi örneğini, PDF formatında aşağıdaki linkten indirebilirsiniz. Ucretsiz-Izin-Basvurusu-Dilekce-Ornegiİndir ### Ücretsiz İzin Nedir? Nasıl Alınır? Ücretsiz izin hakkı çalışanlara İş Kanunu tarafından tanınmış bir hak olmasının yanında iş yükünün azalması halinde işyerini koruma amacıyla işverene de verilen bir haktır. İşbu hakkın kanuna uygun olarak kullanılabilmesi için belli şartların yerine getirilmesi gerekmektedir. Zira söz konusu hak çalışan ve işveren açısından kötü niyetli olarak kullanıma açık bir haktır. Örneğin çalışan işverenin işlerinin aksaması adına ücretsiz izne ayrılabileceği gibi işveren de ekonomik kaygıları öne sürerek çalışan ile iş akdini feshetmeden, örtülü olarak işten çıkarabilir. Bu sebeple ücretsiz iznin geçerliliği belli koşullara bağlanmış olup izin talebinin tarafların onayı ile geçerli olacağı öngörülmüştür. Bu denli kritik bir uygulamada hak kayıplarının önüne geçilebilmesi için kuruluş aşamasında, uygulama koşullarına uyulması ve tüm prosedürün eksiksiz ve hatasız ilerlemesi gerekmektedir. 1. Ücretsiz İzin Nedir? Ücretsiz izin, işveren ve işçinin anlaşarak bir süreliğine iş sözleşmesini askıya almaları anlamına gelmektedir. Ücretsiz izin esasen iş akdinin askıya alınması olarak da tanımlanabilir. İş akdi feshedilmez, çalışanın işyeri ile ilişiği kesilmez. Bu süreçte işverenin ücret ödeme yükümlülüğü, işçinin ise iş görme yükümlüğü de bulunmamaktadır. İşçinin ücretsiz izne çıkarılabilmesi için belirli bir süre o işyerinde çalışma şartı da bulunmamaktadır. İşe yeni başlamış yahut kıdemi az olan bir işçi de gerekli şartların varlığı halinde ücretsiz izin kullanabilir. 2. Ücretsiz İznin Yazılı Olma Şartı İşverenin ya da işçinin yönelteceği ücretsiz izin teklifi ve teklifin kabulü yazılı olmalıdır. Ücretsiz izin uygulaması, çalışma koşulları ilişkin olup İş Kanunu m. 22 anlamında “çalışma koşullarında esaslı değişiklik” anlamına gelmektedir. Öncelikle ifade etmek isteriz ki İş Kanunu m.22, 4857 Sayılı İş Kanuna tabii tüm işçiler ve işletmeler için geçerlidir. İş Kanunu Madde 22 uyarınca; “İşveren, ücretsiz izin teklifini hukuki sonuçlarını anlatarak işçiye yazılı olarak sunmalı ve işçinin de bu ücretsiz izin teklifini 6 işgünü içerisinde yazılı olarak kabul etmesi gerekir. İşçi, bu ücretsiz izin teklifini kabul etmek zorunda değildir. İşçi tarafından altı işgünü içinde yazılı olarak kabul edilmeyen ücretsiz izin teklifi artık işçiyi bağlamaz ve dolayısıyla işveren işçiyi ücretsiz izne çıkaramaz.” şeklinde ifade edilmiştir. İşveren bu ücretsiz izin teklifinin geçerli bir nedene dayandığını veya aralarındaki iş sözleşmesinin feshi için İş Kanunu anlamında başka bir geçerli nedenin bulunduğunu yazılı olarak açıklamak ve bildirim süresine uymak suretiyle iş sözleşmesini feshedebilir. Ancak bu durumda gerekli şartların varlığı halinde işveren tarafından işçiye kıdem tazminatı ödenmesi gerekecektir. Ayrıca işçiler bu feshe karşı İş Kanununun 17-21. maddelerine göre dava açabilirler. Bu sebeple ücretsiz izne ayrılacak işçinin de işverenin de haklarının korunması için ücretsiz iznin yazılı olarak verilmesi oldukça mühimdir. Ücretsiz izin talebinde bulunacak işçi için dilekçe örneğine, “Ücretsiz İzin Dilekçesi Örneği” başlıklı yazımızdan ulaşabilirsiniz. 3. Geçersiz Ücretsiz İzin Geçersiz ücretsiz izin uygulaması halinde, iş sözleşmesinin işveren tarafından hukuka aykırı olarak feshedildiği anlamına gelecektir. İşçinin yazılı kabulü dışında işveren tarafından gerçekleştirilen bir ücretsiz izin uygulaması, ücretsiz işin niteliğinden yahut İş Kanunundan kaynaklanmıyorsa veya işçi ve işverenin bu hususta ortak bir anlaşması söz konusu değilse iş sözleşmesinin işveren tarafından hukuka aykırı olarak feshedildiği anlamına gelecektir. Bu durumda, iş sözleşmesinin işveren tarafından feshi olduğundan gerekli şartların oluşması halinde işverenin işçiye ihbar ve kıdem tazminatı ödemesini gerektirecektir. 4. İş Akdinin Askıya Alındığına Dair İspat Yükü İşe gitmeyen, işe gitmeme sebebi olarak da ücretsiz izin kapsamında iş sözleşmesinin askıya alınması olduğunu iddia eden işçi, bir uyuşmazlık halinde bu iddiasını ispatlamalıdır. Dava konusu olup çözümlenmesi gereken husus davacıya ücretsiz izin verilip verilmediği, başka bir anlatımla davacının işyerinden izinli olarak ayrılıp ayrılmadığıdır. İzne ayrıldığının ispat külfeti davacı işçiye aittir. Nitekim Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 19.12.2006 tarihli 2006/1240 Esas ve 2006/33449 Karar sayılı ilamında; “Burada dava konusu olup çözümlenmesi gereken husus davacıya ücretsiz izin verilip verilmediği, başka bir anlatımla davacının işyerinden izinli olarak ayrılıp ayrılmadığıdır. İzne ayrıldığının ispat külfeti davacı işçiye aittir. Davacının 10.6.2004 tarihli iki ay ücretsiz izin verilmesine dair işverene dilekçe verdiği anlaşılmakta ise de, işverenin davacının bu isteğini kabul ettiğine dair yazılı bir belge bulunmadığı gibi tanıklarda bu hususta yeterli bilgi vermemişlerdir. Davacı kendisine ücretsiz izin verildiğini kanıtlayabilmiş değildir. Davacının işe devamsızlığı tartışmasızdır. İzin talebi dışında haklı bir nedenle işe devam edemediğini iddia edip kanıtlayabilmiş değildir. Açıklanan nedenlerle davacının izinsiz ve mazeretsiz olarak işyerini terk ettiği anlaşıldığından ihbar ve kıdem tazminatı isteklerinin reddi gerekir. Devamsızlık olgusu taraflarca kabul edilmektedir. Bu konuda ayrıca devamsızlık tutanağının sunulmaması davanın kabulüne gerekçe sayılması doğru değildir.” Denilmektedir. 5. Ücretsiz İzin Bitiminde İşçinin Hakları Süresi belirsiz ve hukuka uygun olmayan ücretsiz izin sürecinde işçi iş sözleşmesini haklı sebeple feshedebilir. Her ne haklı gerekçe ile işçi ücretsiz izine çıkarılmış olursa olsun işçinin geçimini sağlaması ve ücretsiz izin sürecini planlanası gerekmektedir. Çeşitli ekonomik sebeplerle ücretsiz izine çıkarılan işçinin ücretsiz izin süresini bilmek zorundadır. İşçinin ücretsiz izin hususunda işveren ile anlaşmasının ardından işverenin işçiyi işe çağırmaması yahut süreci sürekli olarak uzatması halinde yazılı olarak anlaşılmış olsa dahi kötü niyetin varlığı söz konusu olduğundan anlaşma ile başlı kalma zorunluluğu ortadan kalkar. Bununla birlikte ücretsiz izin süresinin sonunda işe başlatmayan işveren iş sözleşmesini geçersiz şekilde feshetmiş sayılır. İşçi ile işveren arasında ücretsiz izin süresi konusunda bir anlaşma olmuş, ancak askı süresinin sona ermesine rağmen işçi işe başlatılmamışsa, iş akdi işverence geçersiz şekilde feshedilmiş sayılır. İşçinin ve işverenin karşılıklı yazılı rızasına dayanmayan ya da süresi belirlenmemiş bir ücretsiz izin uygulaması söz konusu ise, işçi bu ücretsiz izin kapsamındaki askı süresi içinde makul bir süre sonra haklı sebeple iş sözleşmesini feshedebilir ve kıdem tazminatına hak kazanabilir. Bunun yanında ücretsiz izin uygulaması için belirlenen süre dolduğunda iş ilişkisi kaldığı yerden aynen devam eder. Ücretsiz izin süresi dolduğunda iş sözleşmesinden doğan tüm hak ve borçlar kendiliğinden yürürlüğe girer ve iş ilişkisi kaldığı yerden aynen devam eder. ### Ücretsiz İzin Nedir? Ücretsiz izin uygulaması basitçe iş sözleşmesinin belirlenen süreliğine askıya alınması olarak açıklanabilir. Bilhassa olası kriz dönemlerinde ve olağanüstü hallerde işverenler, işçileri ücretsiz izne çıkarmak suretiyle, kendilerine yansıyan ekonomik kriz etkilerini hafifletmeyi amaçlamaktadır. Öte yandan işçilerin de özel hayatlarında meydana gelen değişiklikler yahut gerekli sebepler doğrultusunda ücretsiz izin uygulamasından yararlanmaktadır. Ücretsiz izin ülkemizde her ne kadar pratikte var olan bir uygulama olsa da mevzuatta yer almamaktadır. Bu sebeple ücretsiz izin Yargıtay Kararlarınca açıklanmıştır. Biz de bu yazımızda ücretsiz izin kavramını Yargıtay kararları ve ilgili mevzuat kapsamında açıklayacağız. Etkileri hala sürmekte olan Covid-19 salgını sebebiyle birçok iş kolunda işverenlerin, çalışanlarına ücretsiz izin vermek suretiyle iş sözleşmelerini askıya aldıkları bilinmektedir. 1. Ücretsiz İzin Nedir? Ücretsiz izin, mevzuatımızda düzenlenmemiş olup Yüksek Mahkeme kararları ile gelişmiş bir kavramdır. Ücretsiz izin, işveren ve işçinin anlaşarak bir süreliğine iş sözleşmesini askıya almaları anlamına gelmektedir. İşçinin ücretsiz izne çıkarılabilmesi için belirli bir süre o işyerinde çalışma şartı bulunmamaktadır. İşe yeni başlamış yahut kıdemi az olan bir işçi de gerekli şartların varlığı halinde ücretsiz izin kullanabilir. 2. Ücretsiz İzinin Çalışma Şartlarına Etkisi Lafzından da anlaşılacağı üzere işçinin ücretsiz izne çıkarılması halinde; işçi, işverene karşı iş görme borcu altında değilken işveren de işçiye bu dönemde ücret verme borcu altında değildir. Bunun yanında işçinin ücretsiz izin yaptığı dönemde; işçiye sadece asıl ücreti değil ücret ekleri de ödenmeyip adına sigorta primi de beyan edilmemektedir. Ayrıca ücretsiz izin kapsamındaki süreler, çalışma süresinden sayılmamaktadır. Bu nedenle işçinin kıdemi ve yıllık izin süresi hesaplanırken ücretsiz izinde geçirilen süreler hesaplamaya dahil edilmez. Bu husus Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 21.03.2012 tarihli 2010/1982 Esas ve 2012/9363 Karar sayılı ilamında; “Davacı, 20.05.2008 tarihinde işverence ücretsiz izne gönderildiğini ve ücretsiz iznin bittiği tarihte işe başlatılmadığın ileri sürerek 20.05.2008 tarihinden sonra iş yerinde fiilen çalışmadığını açıkça kabul etmiştir İşçinin iş sözleşmesinin askıda olduğu süreler de, kıdem süresinden sayılmaz…." şeklinde karar verilmiş olup ücretsiz izin kullanılan günlerin çalışma süresinden sayılmasının hatalı olduğu kanaatine varmıştır. Konuya İlişkin detaylı bilgi almak için “Yıllık Ücretli İzin Hakkı ve Süreleri” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 3. Hukuka Uygun Ücretsiz İzin Hukuka uygun bir ücretsiz izinden söz edebilmek için işçinin ve işverenin yazılı rızası gerekir. Yüksek Mahkeme kararlarına göre işçi ve işveren ücretsiz izin verme ve ücretsiz izin kullanma hususlarında birbirlerini zorlayamazlar. Nitekim Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 25.03.2010 tarihli 2008/21835 Esas ve 2010/7909 Karar tarihli ilamında; “Somut olayda, davacı çalışmaktayken rızası olmadan ücretsiz izne çıkarılmıştır. Davalı, işçinin onay ve rızasının alındığı savunmasını kanıtlayıcı delil getirmemiştir. Buna göre işveren tarafından gerçekleştirilmiş bir fesih söz konusu olduğundan, davacı ihbar tazminatına hak kazanmaktadır. Bu konudaki isteğin kabulü gerekirken yazılı şekilde reddedilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.” Dolayısıyla işverenin işletme gereği ya da makul neden bulunsa dahi tek taraflı olarak yapmış olduğu ücretsiz izin uygulaması geçersizdir. Ayrıca ücretsiz izin uygulamasını işçi kabul etmiyor ise iş sözleşmesini haklı nedenle feshedebilir. İznin başlangıç ve bitişiyle belli bir süreye bağlanması da gerekmektedir. Aksi halde süresi belirsiz ve işçinin aleyhine olabilecek ucu açık süreler Yüksek Mahkeme tarafından geçersiz sayılmaktadır. 4. Ücretsiz İzin Uygulamaları Üst başlıklarda her ne kadar ücretsiz iznin mevzuatta tanımlanmadığını bu sebeple Yargıtay kararları çerçevesinde tanımlandığını belirtmiş olsak da İş Kanunu’nda bazı özel durumların varlığı halinde işçiye tek taraflı olarak ücretsiz izne ayrılma hakkı tanınmıştır. Ücretli ve ücretsiz iznin aksine İş Kanunu’nda düzenlenmiş olan hallerde iş sözleşmesinde yer alan hükmün uygulanması yahut işveren ile işçinin anlaşması söz konusu olmayıp işçinin bir hakkının kullanımı söz konusudur. 4.1. Ücretsiz Yol İzni Çalışanlar çeşitli sebepler doğrultusunda, ücretsiz izinlerini işyerinin bulunduğu yerden farklı bir yerde geçirmek isteyebilirler. Bu gibi durumların varlığı halinde iznini geçireceği yere ulaşımını sağlarken ve o yerden dönerken geçirilen zaman yıllık izin süresinin azalmasına sebebiyet verebilir. Hal böyle olunca; çalışanların dinlenmek yahut özel sebeplerle almış oldukları izinlerin, yolculuk sebebi ile harcanmaması için İş Kanunda bu husus düzenlenmiştir. İş Kanunu madde 56’da ; “Yıllık ücretli izinleri işyerinin kurulu bulunduğu yerden başka bir yerde geçirecek olanlara istemde bulunmaları ve bu hususu belgelemeleri koşulu ile gidiş ve dönüşlerinde yolda geçecek süreleri karşılamak üzere işveren toplam dört güne kadar ücretsiz izin vermek zorundadır. İşveren, işyerinde çalışan işçilerin yıllık ücretli izinlerini gösterir izin kayıt belgesi tutmak zorundadır.” şeklinde ifade edilerek yolculuk halinde 4 güne kadar yolculuk izni verilebileceği hüküm altına alınmıştır. Yıllık ücretli izin bölünüp kullanılıyor ise dört günlük ücretsiz yol izninin süresi değişmez, yıllık ücretli izin bölünerek kullanılsa dahi alınabilecek ücretsiz yol izni dört gündür. İşbu dört günlük süre iş sözleşmesinde anlaşılarak ile arttırılabilir. 4.2. Ücretsiz Analık İzni İş Kanunu madde 74 “Analık Halinde Çalışma ve Süt İzni” başlığı altında düzenlenmiş olup kadın işçinin doğumdan altı hafta önce ve doğumdan altı hafta sonra olmak üzere toplam on altı hafta çalıştırılmaması esastır. Şayet çoğul gebelik söz konusu ise doğum öncesi altı hafta izne iki hafta daha eklenir. İşbu süreler işçinin sağlık durumuna ve talebine gör hekim raporuna istinaden izin süresi arttırıp azaltılabilmektedir. Yine kanun maddesinde hüküm altına alındığı üzere; kadın işçi doğumdan önce kendisini iyi hissetmesi halinde son üç haftaya kadar çalışabilmektedir. Kalan üç hafta ise doğum sonrası izne eklenebilir. İş Kanunu madde 74’te; “İsteği halinde kadın işçiye, onaltı haftalık sürenin tamamlanmasından veya çoğul gebelik halinde onsekiz haftalık süreden sonra altı aya kadar ücretsiz izin verilir.” şeklinde ifade edilerek kadın işçinin dilerse ücretli iznin ardından çocuğunun bakımını üstlenmek amacı ile 6 aylık ücretsiz izne çıkılabileceği hüküm altına alınmıştır. Kanun maddesinde geçen altı ay azami süre olup kadın işçinin talebine göre azaltılabilir. Altı aya kadar talep edilen doğum izni hususunda işverenin takdir hakkı bulunmamaktadır. Kadın işçinin analık izni talebini reddeden işverene karşı kadın işçi tek başına vermiş olduğu karar ile ücretsiz analık iznine çıkabilmektedir. Kanunla hüküm altına alınmış analık iznine ayrılmayı işverenin engellemesi halinde, işçi iş akdini haklı sebeple feshedebilmekte ve kıdem tazminatına hak kazanmaktadır. Altı ayı aşan analık izni talebi ise yalnızca işverenin kabulü halinde geçerli olabilmektedir. İşçinin kullanmış olduğu analık izni, yıllık ücretli izin yerine sayılamaz. 5. Pandemi Sebebiyle Ücretsiz İzin Alınabilir Mi? Hukuka uygun şekilde gerçekleştirilen ücretsiz iznin süresi, haftaları ya da ayları kapsayabilir, önemli olan işçi ve işveren tarafından makul belirli bir süreye bağlanmasıdır. Belirtmek gerekir ki makul süre, her somut olaya göre değişkenlik gösterebilecekse de; corona virüsü kapsamında bir ücretsiz izin uygulaması için alınan ulusal önlemlerin kapsadığı süre bu konuda yol gösterici olabilir. Makul olmayan sürede ücretsiz izin uygulaması, işçinin iş sözleşmesini haklı nedenle feshetmesine imkan tanır. Detaylı bilgi ve örnek dilekçe metni için “Ücretsiz İzin Dilekçesi Örneği” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. ### Çekte Bulunması Gereken Zorunlu Unsurlar Ticari ilişkilerde çok sık uygulama alanı bulan çekin, Türk Ticaret Kanunu’nda belirtilmiş olan birtakım zorunlu unsurları içermesi gerekmektedir. Bir kambiyo senedi türü olan çek parayı temsil etmekte olup, kanun koyucu tarafından sıkı şekil şartlarına bağlanmıştır. Türk Ticaret Kanunu’nun 781. maddesi uyarınca, çekte Kanunda aranan zorunlu unsurların bulunmaması halinde çek vasfına haiz bir kambiyo senedinin varlığından bahsedilemez. Çekte işbu zorunlu unsurların bulunmamasına hukuken çok önemli sonuçlar bağlandığından bu zorunlu unsurların bilinmesinde büyük fayda vardır. Türk Ticaret Kanunu’nun yanı sıra Çek Kanunu’nda da çekte bulunması gereken unsurlar düzenlenmiş olup bu makalemizde her iki kanun bakımından da inceleme yapılmıştır. Bir kambiyo senedi türü olan çek, ticari hayatta belki de en çok kullanılan ödeme aracıdır. Ticari hayatta son derece yaygın bir şekilde kullanılmasına karşın, geçerli bir çekin varlığından bahsedebilmek için kanun koyucu tarafından aranan zorunlu unsurlara, uygulamada tam olarak uyulmamaktadır. Şekle uygun düzenlenmemesi sebebiyle çek vasfına haiz olmayan belgeler pek çok soruna sebep olmaktadır. Bu sebeple çekin zorunlu unsurlarının bilinmesi önem arz eder. 1. Çekte Bulunması Gereken Zorunlu Unsurlar Türk Ticaret Kanunu madde 780’de çekin zorunlu unsurları sayılmıştır: “Çek; a) Senet metninde “çek” kelimesini ve eğer senet Türkçe ’den başka bir dille yazılmış ise o dilde “çek” karşılığı olarak kullanılan kelimeyi, b) Kayıtsız ve şartsız belirli bir bedelin ödenmesi için havaleyi, c) Ödeyecek kişinin, “muhatabın” ticaret unvanını, d) Ödeme yerini, e) Düzenlenme tarihini ve yerini, f) Düzenleyenin imzasını, g) Banka tarafından verilen seri numarasını, h) Karekodu, içerir.” 1.1. Çek Kelimesi Çek kelimesinin, senet metninde yer alması gerekmektedir. Eğer çek metni yabancı bir dilde yazılmış ise, o dilde çek yerine kullanılan kelime senet metninde yer almalıdır. 1.2. Belirli Bir Bedelin Ödenmesi İçin Kayıtsız ve Şartsız Havale Belirli bir bedelin ödenmesi için kayıtsız şartsız havale çek metninde yer almalıdır. Bu havale uygulamada ödeyiniz şeklinde ifade edilir. Kanun metninde de açıkça yer aldığı üzere havale kayıtsız ve şartsız olmalıdır. Ödemenin bir şarta bağlanması halinde çek geçersiz hale gelir. Çekte yer alan havale kayıtsız ve şartsız olacağından faiz şartı da çekte yer alamaz. Ödenecek meblağ yalnızca para olarak gösterilebilir. Bu meblağ yazı veya rakamla gösterilebilir. Ancak meblağ hem yazı hem rakamla gösterilmiş olup ikisi arasında farklılık varsa yazı ile yazılmış olan meblağ esas alınır. 1.3. Muhatap (Çeki Ödeyecek Kişi Ticaret Unvanı) Çekte; ödeyecek kimsenin, yani muhatabın belirtilmesi şarttır. Kanun gereğince, Türkiye’de ödenecek çeklerde muhatap, sadece banka olabilir. Ayrıca Ticaret Kanunu’nun 782. maddesi gereğince; banka değil de bir diğer kişi üzerine çekilen çek, diğer tüm unsurları taşısa bile artık sadece havale hükmünde sayılır. 1.4. Çekin Düzenlenme Tarihi Çekte gün, ay ve yıl şeklinde belirlenmiş bir düzenleme tarihinin bulunması da şarttır. Bu kapsamda; çekte birden fazla ve birbirinden farklı düzenleme tarihlerinin bulunması halinde, çek vasfı kazanılamaz. Çekte düzenleme tarihi ile ilgili en çok karışıklık yaşanan ve uyuşmazlık çıkan nokta ise; çekte ileri tarihli bir düzenleme tarihinin belirlenmiş olması hususudur. Kural olarak, çekin düzenlenme tarihinin çekin gerçekten düzenlendiği tarih olması gerekmektedir. Ancak Çek Kanunu’nun Geçici 3. maddesinin 5. fıkrası gereğince; 31.12.2023 tarihine kadar çekte ileri tarihli bir düzenleme tarihinin belirlenmesi mümkündür. Zira ilgili maddede şöyle denmektedir: “31/12/2023 tarihine kadar, üzerinde yazılı düzenleme tarihinden önce çekin ödenmek için muhatap bankaya ibrazı geçersizdir.” Bu hüküm kapsamında; 31.12.2023 tarihine kadar, çek üzerinde yazılı olan tarihten önce ödenmesi için çekin muhatap bankaya ibraz edilmesi mümkün değildir. Çekin üzerinde yazılı olan düzenleme tarihinin beklenmesi gerekir. Konuyla ilgi detaylı bilgi için Çekte Süreler başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 1.5. Çeki Düzenleyenin İmzası Çekte, düzenleyenin el ile atılmış imzasının bulunması zorunlu bir şekil şartıdır. Düzenleyenin imzasının senedin ön yüzünde yer alan beyanı kapsayacak şekilde atılmış olması gerekmektedir. 1.6. Karekodlu Çek ve Çekin Seri Numarası Karekodlu çek; çek alacaklılarının, çek hesabı sahibi ile çeki düzenleyenlere ilişkin bilgilere ulaşılmasını sağlayan çektir. Bu tür çeklerde bankalarca çeklerin üzerine karekod basılır ve çek alacaklıları tarafından bu karekod okutularak çek sahibi ve çeki düzenleyenlere ilişkin birtakım bilgilere ulaşılabilir. Hangi bilgilere ulaşılabileceği TTK madde 780/2’de sayılmıştır: “Çek alacaklıları, ellerinde bulunan çek ile çek hesabı sahibine ve bu çeki düzenleyenlere ilişkin verilere karekod aracılığıyla erişim sağlayabilir…… Karekod ile; …..çek hesabı sahibi ya da cirantanın rızası aranmaksızın üçüncü kişilerin erişimine sunulur.” Karekodlu çek ile esasen amaçlanan karşılıksız çek düzenlenmesinin önüne geçilmesidir. TTK geçici madde 11 gereğince bankalarca çeklere karekod basılması zorunluluğu 31.12.2016 tarihinden itibaren getirilmiştir. Dolayısıyla bu tarihten önce basılmış olan çeklerde karekod olmasa da bu husus çekin geçerliliğine etki etmez. Ancak 31.12.2016 tarihinden sonra basılmış olan ve üzerinde karekod bulunmayan çekler geçerli olmayacaktır. 2. Kanunun Belirli Şartlarda Mevcudiyetini Varsaydığı (Alternatif) Zorunlu Unsurlar 2.1. Düzenleme Yeri Çekte yer alması gereken unsurlardan birisi de düzenleme yeri olmakla birlikte, çekte düzenleme yerinin bulunmaması halinde düzenleyenin adının yanında yazılı olan yer, düzenleme yeri sayılmaktadır. Ancak düzenleyenin adının yanında da bir yer yazılı değilse çekin artık geçersiz olduğunu ifade etmemiz gerekir. Düzenleme yeri kısaltma olarak yazılabilir ancak bu kısaltmalardan tereddütte yer bırakmayacak şekilde düzenleme yeri anlaşılabiliyor olmalıdır. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı, Esas 1992/1, Karar 1992/5, Tarih 14.12.1992: “Çeklerde keşide yerinin hiçbir duraksamaya yer vermeyecek şekilde anlaşılabilir olması koşuluyla kısaltılarak yazılmış bulunması sebebiyle geçersiz sayılamayacağına karar verilmiştir.” 2.2. Ödeme Yeri Çekte, ödeme yerinin belirtilmesi gerekmekte olup belirtilmemiş olması halinde düzenleme yeri, ödeme yeri sayılır. Ticaret Kanunu madde 781/2: “Çekte açıklık yoksa, muhatabın ticaret unvanı yanında gösterilen yer ödeme yeri sayılır. Muhatabın ticaret unvanı yanında birden fazla yer gösterildiği takdirde, çek, ilk gösterilen yerde ödenir. Böyle bir açıklık ve başka bir kayıt da yoksa, çek muhatabın merkezinin bulunduğu yerde ödenir.” Bu düzenleme uyarınca çekte ödeme yerinin belirlenmesi bir zorunluluk değildir. 3. İhtiyari (İsteğe Bağlı) Unsurlar Çeke ayrıca; çekin türüne ilişkin, ödemeye ilişkin veya ödememe haline ilişkin bir takım ihtiyari kayıtların konulması da mümkündür. Zorunlu unsurlarında eksiklik olması halinde çek, kambiyo senedi niteliğini kazanamamaktadır. Dolayısıyla kambiyo senetlerine özgü güvence ve kolaylıklardan faydalanılması da mümkün olmamaktadır. Bu sebeple çekle işlem yapılırken çekin gerekli unsurları taşıyıp taşımadığının kontrolü büyük önem arz etmektedir. 4. Çek Kanunu’na Göre Çekin Şekil Şartları Türk Ticaret Kanunu’nda aranan şekil şartlarını taşıyan bir çek geçerlidir, kambiyo senedi vasfına haizdir. Dolayısıyla Çek Kanunu’nda aranan şekil şartlarını taşımaması çekin geçerliliğini etkilemez. Ancak Çek Kanunu’nda bulunan özel düzenlemenin bilinmesinde de fayda vardır. 5941 sayılı Çek Kanunu madde 2/7: “Çek defterinin her bir yaprağına; a) Çek hesabının numarası,b) Çek hesabının bulunduğu banka şubesinin adı,c) Çek hesabı sahibi gerçek kişinin adı ve soyadı, tüzel kişinin adı,ç) Çek hesabı sahibi gerçek veya tüzel kişinin vergi kimlik numarası,d) Çekin basıldığı tarih,e) Çek hesabı sahibi gerçek kişi ise Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası; tüzel kişilerde ise varsa Merkezi Sicil Kayıt Sistemi (MERSİS) numarası,f) Çek hesabı sahibi ile düzenleyenin farklı kişiler olması hâlinde, ayrıca düzenleyenin Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası, yazılır.” ### Senette Bulunması Gereken Unsurlar Bono, belirli miktar paranın ödenmesi taahhüdünü içeren ve Türk Ticaret Kanunu (TTK) uyarınca sıkı şekil koşullarına tabi bir kıymetli evrak türüdür. Ticari ilişkilerde çok sık uygulama alanı bulan bono, uygulamada senet olarak anılmaktadır. Kambiyo senedi vasfına haiz senedin varlığından bahsedebilmek için Türk Ticaret Kanunu uyarınca aranan zorunlu unsurları taşıyor olması gerekmektedir. Senedin, kanunun aramış olduğu zorunlu unsurları taşımamasına hukuken çok önemli sonuçlar bağlandığından bu zorunlu unsurların herkesçe bilinmesinde büyük fayda vardır. Bu yazımızda kanunen senette bulunması zorunlu unsurlar, alternatif zorunlu unsurlar ve ihtiyari unsurlar ele alınmıştır. Ticari hayatta sıklıkla kullanılan ve belli bir miktar paranın ödenmesi taahhüdünü içeren senet, TTK uyarınca sıkı şekil şartlarına bağlanmıştır. Bu şartları taşımayan senet kambiyo senedi vasfına sahip olmaz. 1. Senette Bulunması Gereken Zorunlu Unsurlar Türk Ticaret Kanunu’nun 776. maddesinde senette bulunması zorunlu olan unsurlar sayılmıştır: “Bono veya emre yazılı senet; a) Senet metninde “bono” veya “emre yazılı senet” kelimesini ve senet Türkçe ’den başka bir dille yazılmışsa, o dilde bono veya emre yazılı senet karşılığı olarak kullanılan kelimeyi,b) Kayıtsız ve şartsız belirli bir bedeli ödemek vaadini,c) Vadeyi,d) Ödeme yerini,e) Kime veya kimin emrine ödenecek ise onun adını,f) Düzenlenme tarihini ve yerini,g) Düzenleyenin imzasını, içerir.” 1.1. “Bono” veya “Emre Yazılı Senet” İbaresi Senedin herhangi bir yerinde değil, mutlaka senet metninde “bono” ya da “emre yazılı senet” kelimesi yer almalıdır. Senet metni ile kastedilen ise irade beyanını içeren cümledir. Senet hangi dilde yazılmışsa, o dilde bono ya da emre yazılı senet anlamına gelen kelimenin kullanılması gerekir. 1.2. Belirli Bir Bedeli Kayıtsız/Şartsız Ödeme Vaadi Belirli bir bedeli kayıtsız/şartsız ödeme vaadi de mutlaka senet metninde yer almalıdır. Ayrıca bedel, kesin bir rakam şeklinde açıkça ifade edilmelidir. Bedel hem yazı hem de rakam ile gösterilmişse ve iki bedel arasında farklılık bulunuyor ise yazı ile gösterilen bedel geçerli sayılır. Ayrıca senette birden çok bedelin gösterilmiş olması halinde ise en az olan bedel geçerli kabul edilir. Bedelin mutlaka Türk Lirası olarak gösterilmesi gerekmemektedir. Borç vaadinde hiçbir kayıt ve koşulun yer almaması gerekmektedir. Aksi halde senedin kıymetli evrak niteliğini koruduğundan söz edilemez. 1.3. Lehtar (Kendisine Veya Emrine Ödenecek Kimsenin Adı, Soyadı Ya Da Ticaret Unvanı) Bonoda lehtarın gösterilmesi de zorunludur. 1.4. Senedin Düzenleme Tarihi Senedin düzenlendiği tarihin de gün, ay, yıl şeklinde mutlaka senette belirtilmesi gerekmektedir. 1.5. Düzenleyenin İmzası Bonoyu oluşturan kişi düzenleyendir ve düzenleyenin imzasının bulunması da zorunlu şekil şartıdır. İmzanın mutlaka el ile atılması gerekmektedir. 2. Senette Bulunması Gereken Zorunlu Unsurların Bulunmaması Türk Ticaret Kanunu madde 777’de senette aranan zorunlu unsurların bulunmaması halinde, senedin akıbetinin ne olacağı düzenlenmiştir: “(1) İkinci ilâ dördüncü fıkralarda yazılı hâller saklı kalmak üzere, 776 ncı maddede gösterilen unsurlardan birini içermeyen bir senet bono sayılmaz.(2) Vadesi gösterilmemiş olan bono, görüldüğünde ödenmesi şart olan bir bono sayılır.(3) Açıklık bulunmadığı takdirde senedin düzenlendiği yer, ödeme yeri ve aynı zamanda düzenleyenin yerleşim yeri sayılır.(4) Düzenlendiği yer gösterilmeyen bir bono, düzenleyenin adının yanında yazılı olan yerde düzenlenmiş sayılır.” Zorunlu unsurlarında eksiklik olması halinde senet, kambiyo senedi niteliğini kazanamamaktadır. Dolayısıyla kambiyo senetlerine özgü güvence ve kolaylıklardan faydalanılması da mümkün olmamaktadır. Bu sebeple senetle işlem yapılırken senedin gerekli unsurları taşıyıp taşımadığının kontrolü büyük önem arz etmektedir. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 2020/3096 Esas, 2021/4744 Karar, 03.06.2021 Tarihli Kararı: “….Bölge adliye mahkemesince, dava konusu senet incelendiğinde, bononun zorunlu unsurlarından olan düzenlenme tarihinin bulunmadığı, bu nedenle bono vasfında olmadığı, davacı tarafça bonodaki imza inkar edilmediğinden bononun adi senet olarak kabulü gerektiği …” Yargıtay kararında da görüldüğü üzere, zorunlu unsurların eksikliği halinde bononun kambiyo senedi vasfına haiz olmadığı kabul edilir. 3. Kanunun Belirli Şartlarda Aradığı (Alternatif) Zorunlu Unsurlar Kanun, senedin belirli unsurları var olmasa dahi senette yer alan başka kayıtların bunların yerine almasını öngörmüştür. Bu sebeple bu unsurlara alternatif zorunlu unsurlar denilmektedir. Vade, düzenleme yeri, ödeme yeri alternatif zorunlu unsurlar olup eksiklikleri halinde bononun geçerliliği bundan etkilenmez. 3.1. Vade Senette vadenin dört farklı şekilde belirlenmesi mümkündür. Belirlenebilecek vade türleri ise şu şekildedir: Görüldüğünde vadeli Görüldükten belirli bir süre sonra vadeliDüzenleme gününden belirli bir süre sonra vadeliBelirli bir gün vadeli Ancak ifade etmeliyiz ki vadenin yazılması, bonodaki (senetteki) esaslı şekil şartlarından biri değildir; zira vade yazılmamış ise bono, görüldüğünde vadelibono sayılır. Yani kanun, senette herhangi bir vade yazılmış olmasa dahi senedin görüldüğünde vadeli bir senet olduğunu kabul etmiştir. 3.2. Düzenleme Yeri Senette düzenleme yerinin de gösterilmesi gerekir. Ancak düzenleme yerinin senette gösterilmemesi halinde; düzenleyenin adının yanında yazılı olan yer, düzenleme yeri sayılır. Senette düzenleme yeri gösterilmemiş ve düzenleyenin adının yanında da herhangi bir yer gösterilmemişse; senet şekil şartı noksanlığından hükümsüz sayılır. 3.3. Ödeme Yeri Ödeme yeri de senetteki zorunlu şekil şartlarından biri olmakla birlikte; senette ödeme yeri gösterilmemişse senedin düzenlendiği yer, ödeme yeri sayılmıştır. Böylece ödeme yerinin mutlaka yazılması gerektiği yönünde bir zorunluluktan bahsedilemez. 4. İhtiyari (İsteğe Bağlı) Unsurlar Senetlere ayrıca bedeli nakden/malen alınmıştır kaydı, muacceliyet kaydı, teminat kaydı, tahkim kaydı gibi birtakım kayıtlar da konabilir. Ancak bunlar tamamen isteğe bağlı olup geçerlilikleri kaydın içeriğine göre belirlenmektedir. Vâde koşulu ve muacceliyet kaydı,Bedel kaydı,Yetki kaydı,Faiz kaydı,Masraf ve vekâlet ücreti kaydı,Keşidecinin ismi senedin ihtiyari (isteğe bağlı) unsurlarıdır. ### Cari Hesap Nedir? Cari hesap, sürekli iş ilişkisi içinde olan taraflar arasında gerçekleşen gereksiz ödeme ve takas işlemlerinin önüne geçen ve iş hayatında pratiklik sağlayan bir ödeme aracıdır. Taraflar alacak ve borçlarının ortak bir hesapta toplanmasını kabul ederler, cari hesap sözleşmesi sona erip, hesap kesildikten sonra bakiye hangi taraf için alacak vermişse ona ödeme yapılır. Ayrıca bir tarafın alacağı diğer tarafın borcu ile güvence altına alındığından cari hesabın güvence sağlama fonksiyonunun olduğunu da belirtmemiz gerekmektedir. Türk Ticaret Kanunu’nun 89 - 99. maddelerinde cari hesabın esaslarına yer verilmiştir. 1. Cari Hesap Nedir? Türk Ticaret Kanunu m. 89/1 Cari Hesap; “İki kişinin herhangi bir hukuki sebep veya ilişkiden doğan alacaklarını teker teker ve ayrı ayrı istemekten karşılıklı olarak vazgeçip bunları kalem kalem alacak ve borç şekline çevirerek hesabın kesilmesinden sonra çıkacak artan tutarı isteyebileceklerine ilişkin sözleşme” şeklinde düzenlenmiştir. 2. Cari Hesap Sözleşmesini Kimler Yapabilir? TTK’da cari hesap sözleşmesinin taraflarıyla ilgili özel bir düzenleme bulunmamaktadır. Sözleşmenin tarafları gerçek ya da tüzel kişiler olabilir. Sözleşme tacirler arasında düzenlenebileceği gibi tacir olmayan herhangi iki hukuk süjesi arasında da karşılıklı olarak düzenlenebilir. Tacir olmayan gerçek veya tüzel kişiler arasında yapılan sözleşmeden doğan ilişki TTK m.3’e göre ticari iş sayılacağı için ticari işlerde uygulanan hükümler geçerli olacaktır. Önemle belirtilmek gerekir ki cari hesap sözleşmesinden kaynaklanan uyuşmazlıklarda; tacir olmayan kişiler, cari hesabı düzenleyen hükümlerle (TTK md. 87-99) birlikte, ticari iş sayılmaya bağlanan sonuçlarla da karşı karşıya kalacaklardır. Cari hesap TTK’de düzenlendiği için işbu sözleşmeden doğan uyuşmazlıklar tarafların tacir olup olmamasına bakılmaksızın ticari davaya konu olacaktır. Bankaların kredi açma sözleşmeleri genellikle cari hesap kaydını da içerdiğinden uygulamada bir tarafı banka olan cari hesap sözleşmelerine sıklıkla rastlanmaktadır. Bankalarda uygulanan cari hesaplar, banka ve müşteri arasındaki borç ve alacakların mahsup edilmesine ve çekle işlemesine imkan verdiğinden, nakit hareketliliğini azaltarak ödeme kolaylığı sağlamaktadır. Ancak banka cari hesaplarının cari hesap sözleşmesi niteliğinde olup olmadığı hususu TTK m. 89 gereğince tartışmalı bir konudur. 3. Cari Hesap Sözleşmesinde Şekil Cari hesap sözleşmesi her iki tarafın karşılıklı birbirine uygun irade beyanıyla kurulur. TTK m. 89/2; “Bu sözleşme yazılı yapılmadıkça geçerli olmaz.” Cari hesap sözleşmesinin yazılı olarak yapılması bir geçerlilik şartı olup ispat şartı değildir. Bu durumda cari hesap sözleşmesine ilişkin bir uyuşmazlıkta hakim, taraflar arasında yazılı bir sözleşmenin olup olmadığını re’sen araştırmakla yükümlüdür. Konuyla ilgili detaylı bilgi için Sözleşmenin İrade Bozukluğu Nedeniyle Geçersizliği başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. Hangi Alacaklar Cari Hesaba Geçirilebilir? TTK’da hangi alacakların cari hesaba gireceği değil, hangi alacakların cari hesaba giremeyeceği düzenlenmektedir. TTK m. 93; “Takas edilemeyen alacaklarla, belirli bir amaca harcanmak veya ayrıca emre hazır tutulmak üzere teslim olunan para ve mallardan doğan alacaklar cari hesaba geçirilemez.” TTK m. 90/1-b; “Cari hesap sözleşmesinin yapılmasından önce doğmuş bulunan bir alacak, tarafların onayıyla cari hesaba kaydedilirse, aksi kararlaştırılmamışsa bu alacak yenilenmiş olmaz.” İlgili hüküm uyarınca, kural olarak cari hesap sözleşmesinin yapılmasından önce doğmuş olan alacaklar cari hesaba geçirilemez. Bununla birlikte taraflar, aralarında anlaşarak cari hesap sözleşmesinin yapılmasından önce doğmuş bir alacağın, cari hesaba geçirilebileceğini hüküm altına alabilirler. Ayrıca TTK m. 92’de belirtilen komisyon ücreti ile masraflar da cari hesaba geçirilmeden, her zaman istenebilir. TTK m. 92; “Taraflar arasında cari hesap sözleşmesinin bulunması, komisyon sözleşmesinden kaynaklanan ücretin ve her türlü giderin istenmesine engel oluşturmaz.” Belirtilen bu alacakların dışında hangi alacakların cari hesaba kaydedilmeyeceğine ilişkin taraflar kendi aralarında anlaşarak sözleşme düzenleyebilirler. Cari hesaba genellikle para alacakları geçirilir. Ancak, para dışındaki alacakların hesaba kaydedilmesinin önünde de bir engel yoktur. Cari hesaba kural olarak muaccel alacaklar kaydedilir. Çünkü yalnızca muaccel alacaklar ifa ve takas konusu edilebilir. Şarta bağlı alacakların da cari hesaba geçirilmesi mümkündür. Fakat, hesabın kapatılması aşamasında şartın gerçekleşmiş olması gereklidir. Eğer hesap kapatılırken şart gerçekleşmemişse, şarta bağlı alacak hesaptan çıkartılır. Tahsil kabiliyeti bulunana kambiyo senetlerinin de hesaba geçirilmesi mümkündür. Ancak kambiyo senedinin bedeli tahsil edilemezse hesaptan kaydı silinir. 5. Cari Hesap Sözleşmesinde Süre Nasıl Belirlenir? Cari hesap sözleşmesinde, sözleşme süresi ve hesap devresi olmak üzere iki farklı süre söz konusudur. Sözleşme süresi hesap devresinden daha uzun olup cari hesapta bir sözleşme süresi birden fazla hesap devresi bulunmaktadır. Hesap devresi, iki kapatma tarihi arasında geçen süredir. Başka şekilde tanımlamak gerekirse tarafların alacak ve borçlarını hesaba kaydettikleri ve karşılıklı olarak istemekten vazgeçtikleri süredir. Cari hesap sözleşmelerinin süresi, belirli veya belirsiz süreli yapılabilir. Belirli süreli cari hesap sözleşmesi, sürenin sona ermesi ile belirsiz süreli (süre belirtilmemişse) cari hesap sözleşmesi ise taraflardan birinin feshi ihbar etmesi ile sona erer. 6. Hesap Devresi Sonunda Bakiye İstenebilir Mi? Cari hesap sözleşmelerinde, çeşitli hesap devreleri vardır. Taraflar hesap devresini diledikleri gibi kararlaştırabilirler. Bu hesap devrelerinin sonunda ise hesap kapatılıp borç ve alacak kalemleri arasındaki fark tespit edilir. Ancak bu aşamada kimin alacaklı kimin borçlu olduğunun belirlendiğinden söz edilemez. Cari hesabın devamı sırasında hesap devrelerinin sonunda tespit edilen bakiye ara bakiye olup, cari hesap sözleşmesinin sonunda tespit edilen bakiye nihai bakiyedir. Ara bakiye, yeni hesap devresine alacak olarak kaydedilir veödenmesi istenemez; ödenmesi talep edilebilecek bakiye nihai bakiyedir. Hesap devresi sözleşme ile ya da ticari örf ve adet kurallarıyla belirlenemiyorsa, her takvim yılının son günü hesap kapatma günü sayılır. Buna göre, hesap devresinin süresi, cari hesap sözleşmesinin yapıldığı günden itibaren ilk sene, bir yıl veya daha kısa; daha sonraki seneler bakımından ise bir yıldır. TTK m. 8/2 ve TTK m. 96/1 gereğince, cari hesaba kaydedilen alacaklara ve bakiyeye bileşik faiz uygulanabilmesi için en az üç aylık bir sürenin geçmesi gerekmektedir. Yargıtay da üç aydan daha kısa sürelerle bileşik faiz uygulanması ile borçlunun durumunun ağırlaştırılmasına engel olmak amacıyla, hesap devrelerinin süresinin üç aydan daha kısa olarak kararlaştırılamayacağına karar vermiştir. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için Ticari İşlerde Faiz başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 7. Cari Hesap Sözleşmesinin İşleyişi Nasıldır? Cari hesap sözleşmesinin işleyişinden bahsetmek gerekirse; üç aşamalı bir işleyişin söz konusu olduğu söylenebilir. İlk olarak alacakların hesaba geçirilmesi, sonrasında bu alacakların takası ve en nihayetinde ise bedelin tespiti ve kabulü aşaması gelmektedir. Bu aşamalardan kısaca bahsetmek gerekirse: Hesaba Geçirme Taraflar bu sözleşme ile karşılıklı olarak alacaklarını hesaba yazmayı kabul ederler. Bu hesaba yazılmanın en önemli sonucu ise; hesaba yazılan alacakların artık ayrıca talep ve dava edilmesi imkanının ortadan kalkması ve bu alacaklar hakkında artık zamanaşımının işlemeyecek olmasıdır. Takas Cari hesap sözleşmesi ile taraflar, hesaba geçirilen alacakların hesap devresi sonunda takas edilmesini kabul ederler. Cari hesapta takas için tarafların bir beyanda bulunmasına gerek olmadan hesap devresinin sona ermesiyle takas; alacak ve borçların birbirinden çıkarılması ile kendiliğinden gerçekleşir. Bu kapsamda, cari hesaba geçirilmiş alacaklar, daha az olanı tutarında sona erer. Sonuçta, borçlu olan tarafın bütün alacakları sona ermiş olur. Bakiyenin Tespiti ve Kabulü Bakiyenin ne zaman ve nasıl tespit edileceği TTK’da düzenlenmiş olduğu halde, hangi tarafça tespit edileceği öngörülmemiştir. Hakim görüşe göre; bakiye, hesabı tutan tarafından tespit ve tebliğ edilir. Cari hesabı kimin tutacağı sözleşme ile belirlenebilir. Ancak banka cari hesaplarında hesap, banka tarafından tutulmaktadır. Hesap devreleri sonunda, karşılıklı olarak alacakların takas edilmesi sonucunda bakiye tespit edilmiş olur. Bu tespit işleminin hukuki sonuç doğurabilmesi ise kabul edilmesi şartına bağlıdır. Cari hesap sözleşmesi yazılı şekil şartına tabi olduğu halde, bakiyenin kabulü için herhangi bir geçerlilik şartı öngörülmemiştir. Bu sebeple bakiye yazılı veyasözlü olarak kabul edilebileceği gibi zımnen de kabul edilebilir. TTK m. 94/1; “Sözleşme veya ticari teamül uyarınca, belirli hesap devreleri sonunda devre hesabı kapatılır ve alacak ile borç kalemleri arasındaki fark belirlenir. (2) Hesap devresi hakkında sözleşme veya ticari teamül yoksa, her takvim yılının son günü taraflarca hesabın kapatılması günü olarak kabul edilmiş sayılır. Saptanan artan tutarı gösteren cetveli alan taraf, aldığı tarihten itibaren bir ay içinde, noter aracılığıyla, taahhütlü mektupla, telgrafla veya güvenli elektronik imza içeren bir yazıyla itirazda bulunmamışsa, bakiyeyi kabul etmiş sayılır.” İlgili hüküm uyarınca; tespit edilen bakiyeyi gösteren cetveli alan taraf, aldığı tarihten itibaren bir ay içinde noter aracılığıyla, taahhütlü mektupla, telgrafla veya güvenli elektronik imza içeren bir yazıyla itirazda bulunmamışsa, bakiyeyi kabul etmiş sayılır. 8. Cari Hesabın Sona Ermesi Cari hesap sözleşmesinin hangi hallerde sona ereceği TTK’da düzenlenmiştir. Buna göre belirli süreli sözleşmelerde; TTK m. 98/1-a’ya göre; Belirli süreli cari hesap sözleşmelerinde, kararlaştırılan sürenin sona ermesi ile cari hesap sözleşmesi sona erer. TTK m. 98/1-c’ye göre; Taraflardan birinin iflas etmesi halinde cari hesap sözleşmesi sona erer.TTK m. 99’a göre; Taraflardan biri bu süre içinde ölür veya kısıtlanırsa her iki taraf ve kanuni temsilcileriyle halefleri on gün önceden haber vermek şartıyla cari hesap sözleşmesini feshedebilir. Bakiyenin ödenmesi hesap devresinin sonuna kalır. Belirsiz süreli cari hesap sözleşmelerinde ise; Taraflardan birinin fesih ihbarında bulunması ile sözleşme sona erer. Ancak fesih ihbar kuralının iyi niyet hükümleri çerçevesinde kullanılması gerekir. 9. Cari Hesapta Zamanaşımı TTK m. 101’e göre; “Cari hesabın tasfiyesine, kabul edilen veya mahkeme kararıyla saptanan artan tutara ya da faiz alacaklarına, hesap hata ve yanılmalarına, cari hesabın dışında tutulması gereken veya haksız olarak cari hesaba geçirilmiş olan kalemlere veya tekrarlanan kayıtlara ilişkin bulunan davalar, cari hesap sözleşmesinin sona ermesinden itibaren beş yıl geçmekle zamanaşımına uğrarlar.” İlgili hüküm uyarınca; cari hesaba kaydedilen alacaklar, daha uzun veya kısa zamanaşımı süresine tabi olsalar bile, hesap devresi veya sözleşme sonunda belirlenen bakiye alacağı, söz konusu alacakların zamanaşımı sürelerinden farklı olarak, beş yılda zamanaşımına uğrar. Excerpt: TTK da Cari Hesap, iki kişinin alacaklarını ayrı ayrı istemekten karşılıklı olarak vazgeçip bunları borç şekline çevirerek hesabın kesilmesinden sonra çıkacak artan tutarı isteyebileceklerine ilişkin sözleşme olarak tanımlanmıştır. ### İkale Sözleşmesi (İş Sözleşmesinin Anlaşarak Sona Erdirilmesi) İşçi ile işverenin aralarında anlaşarak iş ilişkisine son vermek amacıyla imzaladıkları sözleşmeye; “ikale sözleşmesi” denilmektedir. Uygulamada genellikle ikale sözleşmesi yapılarak işçi birtakım alacaklarına ulaşmayı hedeflemekte işveren ise gelecekte açılabilecek davalara karşı bir nevi önlem almaktadır. İşçinin ikale sözleşmesi imzalaması halinde; kıdem ve ihbar gibi tazminat taleplerinde bulunamaması, işe iade davası açamaması, işsizlik sigortasından ve iş güvencesinin sağladığı haklardan yararlanamaması gibi sonuçlar doğabilmektedir. Bu nedenle uygulamada işverenler tarafından ikale sözleşmesi ile iş akdinin sonlandırılması sıklıkla tercih edilen bir yöntemdir. Hemen belirtmek gerekir ki, işverene nazaran daha güçsüz konumda yer alan işçinin, alacaklarına ulaşamaması istenilmediğinden ikale sözleşmesinin geçerliliği birtakım şartlara bağlanmıştır. Örneğin işveren tarafından iş sözleşme anlaşma yoluyla sona erdirilmek istenmişse, ikale sözleşmesi ile işçiye ek menfaatler sağlanmalıdır. Ayrıca işçi, sözleşmeyi serbest iradesi ile imzalamalıdır. Aksi takdirde ikale sözleşmesinin kabul edilmesi mümkün değildir. Bu durumda işçi açacağı dava ile ikale sözleşmesinin geçersiz olduğunu ispatlayarak alacaklarına ulaşabilecektir. 1. İkale Sözleşmesi Nedir? Nasıl ki, bireyler sözleşme yapma özgürlüğünün bir sonucu olarak serbest iradeleri ile iş sözleşmesi kurabildikleri gibi aynı şekilde iş sözleşmelerini anlaşarak sonlandırabilirler. Sözleşmeyi sonlandırmak için tarafların akdettikleri bu yeni sözleşmeye ise; “bozma” yahut diğer adıyla “ikale sözleşmesi” denilmektedir. İş hayatında, işçi ile işveren arasında kurulan sözleşmenin taraflarca anlaşılarak sona erdirilmesi halinde de; ikale sözleşmesi gündeme gelmektedir. 2. İkale Sözleşmesi Nasıl Yapılır? İkale sözleşmesinin kurulması için; taraflardan birinin iş sözleşmenin karşılıklı olarak sonlandırılması için bir talepte bulunması karşı tarafın da bu talebi kabul etmesi gerekmektedir. Söz gelimi; işçi “kıdem, ihbar tazminatlarımı almak şartıyla işten ayrılıyorum” demiş buna karşılık işveren de bu teklifi kabul etmişse ikale sözleşmesi kurulmuş olur. 3. İkale Sözleşmesinin Şartları İş sözleşmesinin tarafların anlaşmasıyla sona erdirmesi halinde, işverene nazaran güçsüz konumda yer alan işçi aleyhine birtakım sonuçlar ortaya çıkabilmektedir. Örneğin uygulamada sıklıkla; işçiye çok az bir tazminat teklif edilerek işten ayrılması istenmektedir. Bu durumda işçi sözleşmeyi imzalamazsa teklif edilen miktarı da alamama endişesiyle ikale sözleşmesi yapmaktadır. Fakat bu halde geçerli bir ikale sözleşmesinden söz edilemeyecektir. Zira ikale sözleşmesi işçinin alacaklarına ulaşmasını engelleyecek şekilde düzenlemez. Nitekim Yargıtay kararlarıyla da ikale sözleşmesinin geçerliliği işçi lehine değerlendirme yapılarak birtakım şartlara bağlanmıştır. Yargıtay 9.Hukuk Dairesi’nin 2015/ 27608 E. 2016 / 7212 K. sayılı, 24.03.2016 tarihli ilamı: “Bozma sözleşmesi yoluyla iş sözleşmesi sona eren işçi, iş güvencesinden yoksun kaldığı gibi, kural olarak feshe bağlı haklar olan ihbar ve kıdem tazminatlarına da hak kazanamayacaktır. Yine 4447 sayılı İşsizlik Sigortası Kanunu kapsamında işsizlik sigortasından da yararlanamayacaktır. Bütün bu hususlar, iş hukukunda hâkim olan ibranamenin dar yorumu ilkesi gibi, hatta daha da ötesinde, ikale sözleşmesinin geçerliliği noktasında işçi lehine değerlendirmenin gerekliliğini ortaya koymaktadır.” 3.1. Tarafların Sözleşme Unsurlarında Anlaşması İkale sözleşmesinin de geçerli olarak kurulabilmesi için diğer tüm sözleşmelerde olduğu gibi esaslı unsurlar üzerinde anlaşılması gerekmektedir. Aksi durumda sözleşme hüküm ifade etmeyecektir. Söz gelimi işveren ikale sözleşmesinde; yalnızca kıdem ve ihbar tazminatı ödeneceğini belirtmiş fakat işçi bunun yanı sıra fazla çalışma ücretlerini de talep etmiş olabilir. Bu durumda taraflar bu talepler üzerinde anlaşmaya varamazlarsa sözleşme kurulamayacaktır. 3.2. Makul Yararın Bulunması İkale sözleşmesinde “makul yarar” ile kastedilen; işçinin ikale sözleşmesi yapması halinde fazladan bir menfaat elde edebilmesidir. Söz gelimi işçiye anlaşarak işten ayrılması teklif edilmişse, yalnızca hak etmiş olduğu tazminatlar ödenmemeli bunun yanı sıra ek bir menfaat de sağlanmış olmalıdır. Zira işçiye hak etmiş olduğu kıdem ve ihbar tazminatı gibi ödemelerin yapılması zaten İş Kanunu’nun gereğidir. Kıdem Tazminatı konusunda detaylı bilgi almak için “Kıdem Tazminatı Nedir? Nasıl Hesaplanır?” başlıklı yazımızı İnceleyebilirsiniz. Hemen belirtmek gerekir ki; ikale sözleşmesinin geçerlilik şartlarından biri olan makul yarar ölçütü ikale teklifinin hangi taraftan geldiğine göre değişiklik göstermektedir. Buna göre; işçi işten anlaşarak ayrılmak niyetiyle işverene ikale teklifinde bulunmuşsa, ikale sözleşmesinde makul yarar şartı aranmamaktadır. Buna karşın ikale teklifi işverenden gelmişse muhakkak, sözleşmede işçiye ek bir menfaat sağlanmış olmalıdır. Zira işverene nazaran güçsüz konumda yer alan işçinin hak etmiş olduğu alacaklar dışında hiçbir yararı olmadan iş sözleşmesini anlaşarak sona erdirdiğini kabul etmek mümkün değildir. Nitekim Yargıtay’ın yerleşik içtihatları da bu yöndedir. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin 2015/ 27608 E. 2016 / 7212 K. sayılı, 24.03.2016 tarihli ilamı: “Davacıya kıdem ve ihbar tazminatları ile yıllık izin ücreti dışında ek ödeme olarak davalı tarafından sunulan hesaplama tablosuna göre net 1.5 aylık ücreti olmak üzere 2.782,50 TL ödeme yapılmıştır.Davacının ikale yaparak işten ayrılmak istediğine dair bir dilekçesinin bulunmaması ve davacıya yapılan ek ödeme dikkate alındığında makul yararının karşılanmadığı, bu nedenle ikalenin işveren feshinden farkının bulunmadığı anlaşıldığından, davanın kabulü yerine yazılı şekilde reddine karar verilmesi bozma nedenidir.” 4. Tazminat Alma Şartıyla İstifa Yukarıda da açıklandığı üzere uygulamada sıklıkla görülen, işçinin kıdem ve ihbar tazminatlarının ödenmesi şartıyla isten ayrılacağını bildirmesi istifa olarak değil ikale sözleşmesi yapma teklifi olarak değerlendirilmektedir. Bu durumun pratikteki önemi ise şudur; kural olarak istifa eden işçi kıdem ve ihbar tazminatına hak kazanamamaktadır. Fakat işçinin tazminatlarını almak şartıyla iş sözleşmesinin sonlandırılacağını bildirilmesi durumunda istifadan bahsedilemeyeceğinden işçinin tazminatlarına almaya engel bir durum da ortaya çıkmamış olacaktır. O halde işçinin tazminatlarını almak kaydıyla sözleşmeyi sona erdireceğini bildirmesi ve işverenin de bu durumu kabul etmesi halinde taraflar arasında kurulmuş bir ikale sözleşmesinden bahsedilir. Bu durumda işverenin ikale sözleşmesi gereği işçinin hak etmiş olduğu tazminatları ödemesi beklenir. 5. İşçinin İradesinin Sakatlanması Uygulamada sıklıkla işçi, irade fesadına uğratılarak ikale sözleşmesi imzalatıldığı görülmektedir. Yani işçi, kandırılarak yahut zorla ikale sözleşmesi imzalatılabilmektedir. Söz gelimi; işçi işten ayrılırken çıkış belgelerini imzaladığını zannederken bu belgelerin arasına yerleştirilen ikale sözleşmesini imzalamışsa burada işçinin sözleşme yapmakta gerçek bir iradesinin olduğundan bahsedilemeyecektir. Uygulamada sıklıkla karşılaşılan bir başka örnek ise; işyerinin ekonomik durumunun kötü olduğu, iflas edebileceği söylenerek işçiye ikale sözleşmesinin kabul ettirilmesidir. Bu durumda da işçinin iradesi aldatma yoluyla sakatlanmış olacaktır. İşçi iradesinin sakatlandığını düşünüyorsa; açacağı bir davada bu durumu ileri sürerek ikale sözleşmesinin iptalini talep edebilecektir. Bu durumda işçi iddiasını ispatlamakla yükümlüdür. Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için “İşçiye İmzalatılan İbranamenin Geçerliliği” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 6. İkale Sözleşmesinin Sonuçları İkale sözleşmesi hakkında bilinmesi gereken en önemli husus; iş sözleşmesinin feshine ilişkin hususların ikale sözleşmesi imzalandığında söz konusu olmayacağıdır. Şöyle ki; Bilindiği üzere; iş sözleşmesinin feshi denince akla ilk olarak kıdem tazminatı, ihbar tazminatı gibi tazminatlar gelmektedir. Ancak ikale; işçi veya işveren tarafından gerçekleştirilen bir fesih olmadığından işçinin kıdem, ihbar gibi herhangi bir tazminata hak kazanacağından da söz edilemez. Ayrıca; ikalede iş sözleşmesinin işveren tarafından sona erdirildiğinden söz edilemeyeceği için işçinin işe iade davası açması da mümkün değildir. Görüldüğü üzere; ikalenin önemli sonuçlarından birisi de geçerli bir ikale sözleşmesi imzalayan işçinin artık işe iade davası açamayacak olmasıdır. 7. İkale Sözleşmesi İmzalaması Halinde Tazminat Alamayan İşçi Ne Yapabilir? İşçinin ikale sözleşmesi imzalanması halinde; kıdem ve ihbar gibi tazminat taleplerinde bulunmasının, işe iade davası açamaması, işsizlik sigortasından ve iş güvencesinin sağladığı haklardan yararlanamaması gibi sonuçlar doğabilmektedir. Zaten bu nedenle uygulamada işverenler tarafından ikale sözleşmesi ile iş akdinin sonlandırılması sıklıkla tercih edilen bir yöntemdir. Fakat hemen belirtmek gerekir ki; yukarıda sayılan şartları taşımayan bir ikale sözleşmesinin geçerliliğinden de bahsedilemeyecektir. Bu nedenle; işçi ikale sözleşmesi imzalamasına rağmen tazminat ve diğer alacaklarına ulaşamamış ise açacağı bir dava ile tazminat ve alacak talebinde bulunabilecektir. ### Çek İptali Davası Çek, bankaya hitaben yazılan ve belirli miktar paranın ödenmesi talebini içeren bir kıymetli evrak türüdür. Ticari ilişkilerde ödeme aracı olarak kullanılan çek, Türk Ticaret Kanunu (TTK) uyarınca sıkı şekil koşullarına tabidir. Çeki düzenleyen kişi, bankaya hitaben yazılan yazıda bir kişinin emrine ödeme yapılmasını talep ederek çeki alacaklıya teslim eder. Çekin hamili, muhatap bankaya başvurarak kendisine ödeme yapılmasını talep edebileceği gibi aksi kararlaştırılmadıkça çeki 3. kişilere de devredebilir. Bununla birlikte bazı durumlarda çekin istem dışı elden çıkması da söz konusu olabilmektedir. Öyle ki, kaybolma veya çalınma gibi durumlarda çekin 3. kişilerin eline geçmesi riskiyle karşılaşılabilir. Bunun dışında çekin çeşitli sebeplerle yok olması halinde de istem dışı olarak elden çıktığı kabul edilmektedir. Bu ve benzeri durumlar yüzünden çekin ibrazının veya çek üzerinde yazılı olan hakkın saptanmasının imkânsız hale gelmesine zıya (zayi olma) denilmektedir. Kanun koyucu zıya halinde, yetkili hamilin haklarını korumak adına birtakım hukuki çareler öngörmüştür. Bu hukuki çarelerin başında çek iptal davası gelmektedir. Çek iptal davası, zıyaa uğrayan bir çekin yetkili hamilinin hak kaybına uğramaması adına açılan bir davadır. Bu davada yetkili hamil olduğunu iddia eden kişi, çekin zıyaa uğradığını ispat ederek iptalini talep etmektedir. Mahkemece çekin zıyaa uğradığına kanaat getirildiği takdirde çek iptal edilir. İptal edilen çekin hamili, alacağını çeki ibraz etmeden ileri sürebilme veya masraflarını ödemek koşuluyla yeni bir çek düzenlenmesini talep etme imkanına sahip olmaktadır. 1. Çek Nedir? Çek iptal davası açılabilmesi için öncelikle Türk Ticaret Kanunu'nda (TTK) ve Çek Kanunu’nda aranan şartları haiz bir çekin varlığı gerekmektedir. Buna göre çekte bulunması zorunlu olan unsurlar şunlardır: Senet metninde “çek” kelimesini ve eğer senet Türkçe’den başka bir dille yazılmış ise o dilde “çek” karşılığı olarak kullanılan kelimeyi.Kayıtsız ve şartsız belirli bir bedelin ödenmesi için havaleyi.Ödeyecek bankanın yani “muhatabın” ticaret unvanını.Ödeme yerini.Düzenlenme tarihini ve yerini.Düzenleyenin imzasını.Banka tarafından verilen seri numarasını.Karekodu içermelidir. Çek ya yukarıda yer alan unsurları doğrudan içermeli ya da TTK’nın tamamlayıcı hükümleri uyarınca bu unsurlar tespit edilebilmelidir. Bu unsurları içermeyen veya tamamlayıcı hükümler vasıtasıyla unsurları tespit edilemeyen çekler, iptal davasına konu olamazlar. Konuyla ilgili detaylı bilgi için Çekte Bulunması Gereken Zorunlu Unsurlar başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Çek Hangi Hallerde Zıyaa Uğrar? Çek iptal davası açılabilmesi için çekin zıyaa uğraması gerekmektedir. Çekin çalınması, kaybolması, yırtılması veya yanması gibi sebeplerle ibrazının imkansızlaştığı hallerde çekin zayi olduğu kabul edilmektedir. Bununla birlikte çekin zıyaa uğradığının kabul edilmesi için tamamen elden çıkması veya yok olması gerekmemektedir. Örneğin çekin ıslanması nedeniyle yazıların silinmesi durumunda çekte yazılı hakkın tespitinin imkansızlaşması söz konusu olacağından çekin zayi olduğu söylenebilecektir. 3. Ödeme Yasağı Talep Edilmesi Çekin rıza dışında elden çıkması durumunda, 3. kişiler tarafından ele geçirilmesi ve kullanılması söz konusu olabilmektedir. Öyle ki, çekin kaybolması veya çalınması gibi hallerde çeki bulan veya çalan kişiler, bunu bankaya ibraz ederek kendilerine ödeme yapılmasını talep edebilirler. Bu gibi durumların önüne geçmek için muhatap bankanın ödeme yapmaktan yasaklanmasının talep edilmesi mümkündür. Mahkeme, zıya durumunu değerlendirerek muhatap bankanın ödemekten menedilmesine karar verebilir. İhtiyati tedbir niteliğindeki bu karara ödeme yasağı denilmektedir. Önemle belirtmek gerekir ki, çekin yok olduğu durumlarda ödeme yasağı talep edilmesi mümkün değildir. Zira, ödeme yasağı talep edilebilmesi için paranın yetkili olmayan bir kişiye ödenme riskinin bulunması gerekir. Çekin yok olduğu durumlarda, çek ibraz edilemeyeceği için ödemenin yapılması da mümkün olmayacaktır. Ödeme yasağına karar verilebilmesi için, ödeme yeri veya hamilin yerleşim yerindeki asliye ticaret mahkemesinden ödemenin yasaklanmasının talep edilmesi gerekmektedir. Talep edilmediği takdirde mahkemenin resen ödeme yasağına karar vermesi mümkün değildir. Ödeme yasağı iptal davası ile birlikte talep edilebileceği gibi iptal davasından önce de talep edilebilir. Muhatap banka, ödeme yasağına karar verilmesi durumunda çek kendisine ibraz edilse dahi ödeme yapamaz. Şayet çeki ele geçiren kişi biliniyorsa, iade davası açması için yetkili hamile uygun bir süre verilir. Yetkili hamil verilen süre içinde davayı açmazsa, mahkeme ödeme yasağını kaldırır. Bununla birlikte çeki ele geçiren kişinin kim olduğu bilinmiyorsa iptal davası açılabilecektir. 4. Çek İptal Davasını Kim Açabilir? Çekin zayi olması halinde yetkili hamil, asliye ticaret mahkemesinde çek iptal davası açabilir. İptal davası açan kişi, çekin zayi olduğuna yönelik inandırıcı delilleri de mahkemeye sunmak zorundadır. Burada tartışmalı olan husus, çeki düzenleyenin yani keşidecinin iptal davası açıp açamayacağıdır. Yargıtay, keşidecinin iptal davası açamayacağını kabul etmektedir. Öyle ki, uygulamada da keşideci tarafından açılan iptal davaları reddedilmektedir. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 28.02.2019 tarihli ve 2017/5203 E., 2019/1679 K. sayılı kararı “Mahkemece tüm dosya kapsamına göre, zayi nedeniyle çek iptali davasının, işin niteliği ve meydana getireceği hukuki sonuçları itibariyle bu tür davayı açma yetkisinin hamile ait olduğu, keşidecinin bu yasal yükümlere dayanarak çek iptal davası açma hakkının bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. …davacı vekilinin bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün onanmasına … oybirliğiyle karar verildi.” Çek iptal davasının yalnızca yetkili hamil tarafından açılabileceği kabul edilmekle birlikte bu kişinin hakkın sahibi yani çekin alacaklısı olması gerekmemektedir. Öyle ki, çeki tahsil cirosu ile devralan kişinin de dava açması mümkündür. Önemli olan çeke düzgün bir ciro silsilesi ile hamil olunup olunmadığıdır. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 09.06.2017 tarihli ve 2015/15123 E., 2017/2747 K. sayılı kararı “Mahkemece tüm dosya kapsamına göre; senetlerin meşru hamilinin ... Tekstil Şirketi olduğu, senet iptal davasını ancak senedin meşru hamilinin açabileceği, davacı bankanın sadece senedi tahsil cirosu ile aldığı, tipik ciro ile almadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Dava, zayi olduğu iddia edilen çeklerin iptaline ilişkindir. Davacı banka tahsil cirosu ile çeki almakla vekil hamil olup, çekin zayi olması nedeniyle iptal davası açma yetkisini haizdir. Bu nedenle davacının aktif dava ehliyetinin bulunduğu kabul edilerek, işin esasına girilmek suretiyle karar verilmesi gerekirken; yazılı şekilde davacının dava ehliyetinin olmadığından bahisle davanın reddine karar verilmesi doğru olmamıştır.” Henüz doldurulmamış boş çek yapraklarının çalınması veya kaybolması durumunda çek defteri sahibinin iptal davası açamayacağı kabul edilmektedir. Zira, henüz doldurulmayan çek, kambiyo senedi vasfına sahip değildir ve iptal davasına konu edilemez. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 25.04.2018 tarihli ve 2016/9861 E., 2018/3112 K. sayılı kararı “Mahkemece, tüm dosya kapsamına göre, Şekerbank’a yazılan müzekkereye verilen cevapta davaya konu çeklerin henüz şubeye ibraz edilmemiş bedellerinin ödenmemiş olduğunun bildirildiği, boş çek yapraklarının kıymetli evrak vasfını taşımadığı, bu nedenle zayi nedeni ile iptal davasına konu edilemeyeceği, çekin zayi nedeniyle iptal davası açma hakkının lehdar ve hamile tanınmış bir hak olduğu, keşidecinin bu yasal hükümlere dayanarak iptal davası açma hakkı bulunmadığı, somut durumda davaya konu kılınabilecek çekin çek vasfını kazandıktan sonra rıza hilafına elden çıkan çek olması gerektiği, bu hali ile davanın açılması şartının oluşmadığı, davacının dava açmasında hukuki menfaatinin bulunmadığı, hukuki menfaatin dava şartı olduğu, dava şartının varlığı veya yokluğunun mahkemece re'sen araştırılması gerektiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. …davacının bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün onanmasına … oybirliğiyle karar verildi.” 5. Çekin Getirilmesine İlişkin İlan Yapılması İptal davası açıldığı takdirde mahkeme, çekin zıyaa uğrayıp uğramadığını değerlendirecektir. Şayet mahkeme, çekin zıyaa uğradığına kanaat getirirse çekin iadesi için ilanda bulunur. İlanda çeki ele geçiren kişi, iadeye davet edilir ve iade edilmemesi durumunda çekin iptaline karar verileceği ihtar olunur. Çeki getirme süresi en az üç ay en çok bir yıl olup bu süre mahkemece takdir edilecektir. Mahkemece takdir edilen süre, birinci ilan gününden itibaren başlar. Çekin getirilmesine ilişkin ilan, Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi’nde üç defa yapılır. Ancak mahkeme başka ilan yöntemlerine de karar verebilir. Yapılan ilan sonucunda çek mahkemeye sunulursa, mahkeme iade davası açılması için yetkili hamile süre verir. Yetkili hamil, bu süre içinde dava açmazsa çek, mahkemeye sunmuş olana iade edilir ve varsa ödeme yasağı kaldırılır. Çek verilen süre içinde mahkemeye sunulmazsa çekin iptaline karar verilir. 6. Çek İptal Kararı ve Sonuçları Mahkemece çekin iptaline karar verilmesi halinde çekin zayi olduğu ispatlanmış olur. Dolayısıyla zayi olan çekin ibrazı yoluyla ödemenin talep edilmesi mümkün değildir. Bununla birlikte iptal davasını açan kişi, çekteki hakkı senetsiz ileri sürebilecektir. Ayrıca masraflarını ödemek koşuluyla yeni bir çek düzenlenmesini talep etmesi de mümkündür. Önemle vurgulamak gerekir ki; hakkı senetsiz ileri sürebilmek ve yeni bir çek düzenlenmesini talep edebilmek için mahkemeden karar alınması gerekmektedir. Yalnızca çekin iptal edilmiş olması bu hakların doğrudan kullanılabileceği anlamına gelmemektedir. Sonuç olarak herhangi bir şekilde çekin zıyaa uğraması halinde çok hızlı hareket edilmeli ve olası hak kayıplarının önüne geçilmesi sağlanmalıdır. Excerpt: Kaybolma veya çalınma gibi durumlarda çekin 3.kişilerin eline geçmesi riskine karşı yetkili hamil çekin zıya (zayi olması) nedeniyle çek iptal davası açabilir. ### Senet İptal Davası Bono, belirli miktar paranın ödenmesi taahhüdünü içeren ve Türk Ticaret Kanunu (TTK) uyarınca sıkı şekil koşullarına tabi bir kıymetli evrak türüdür. Ticari ilişkilerde bir ödeme ve kredi aracı olarak kullanılan bono, uygulamada senet olarak anılmaktadır. Senedi düzenleyen kişi, belirli bir tarihte ödeme yapacağını taahhüt ederek senedi alacaklıya teslim eder. Senet alacaklısı ise vadesine kadar senedi muhafaza edebileceği gibi aksi kararlaştırılmadıkça 3. kişilere de devredebilir. Bununla birlikte bazı durumlarda senedin istem dışı elden çıkması da söz konusu olabilmektedir. Öyle ki, kaybolma veya çalınma gibi durumlarda senedin 3. kişilerin eline geçmesi riskiyle karşılaşılabilir. Bunun dışında senedin çeşitli sebeplerle yok olması halinde de istem dışı olarak elden çıktığı kabul edilmektedir. Bu ve benzeri durumlar yüzünden senedin ibrazının veya senet üzerinde yazılı olan hakkın saptanmasının imkânsız hale gelmesine zıya (zayi olma) denilmektedir. Kanun koyucu zıya halinde, yetkili hamilin haklarını korumak adına birtakım hukuki çareler öngörmüştür. Bu hukuki çarelerin başında senet iptal davası gelmektedir. Senet iptal davası, zıyaa uğrayan bir senedin yetkili hamilinin hak kaybına uğramaması adına açılan bir davadır. Bu davada yetkili hamil olduğunu iddia eden kişi, senedin zıyaa uğradığını ispat ederek iptalini talep etmektedir. Mahkemece senedin zıyaa uğradığına kanaat getirildiği takdirde senet iptal edilir. İptal edilen senedin hamili, alacağını senetsiz ileri sürebilme veya masraflarını ödemek koşuluyla yeni bir senet düzenlenmesini talep edebilme imkanına sahip olmaktadır. 1. Senet Nedir? Senet iptal davası açılabilmesi için öncelikle Türk Ticaret Kanunu (TTK)'nda aranan şartları haiz bir senedin varlığı gerekmektedir. TTK m. 776’ya göre senette bulunması zorunlu olan unsurlar şunlardır: Senet metninde “bono” veya “emre yazılı senet” kelimesini veya senet başka bir dilde yazılmışsa o dildeki karşılığını.Kayıtsız ve şartsız belirli bir bedeli ödemek vaadini.Vadeyi.Ödeme yerini.Kime veya kimin emrine ödenecek ise onun adını.Düzenlenme tarihini ve yerini.Düzenleyenin imzasını içermelidir. Senet ya yukarıda yer alan unsurları doğrudan içermeli ya da TTK’nın tamamlayıcı hükümleri uyarınca bu unsurlar tespit edilebilmelidir. Bu unsurları içermeyen veya tamamlayıcı hükümler vasıtasıyla unsurları tespit edilemeyen senetler, iptal davasına konu olamazlar. Konuyla ilgili detaylı bilgi Senette Bulunması Gereken Zorunlu Unsurlar başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Senet Hangi Hallerde Zıyaa Uğrar? Senet iptal davası açılabilmesi için senedin zıyaa uğraması gerekmektedir. Senedin çalınması, kaybolması, yırtılması veya yanması gibi sebeplerle ibrazının imkansızlaştığı hallerde senedin zayi olduğu kabul edilmektedir. Bununla birlikte senedin zıyaa uğradığının kabul edilmesi için tamamen elden çıkması veya yok olması gerekmemektedir. Örneğin senedin ıslanması nedeniyle yazıların silinmesi durumunda senette yazılı hakkın tespitinin imkansızlaşması söz konusu olacağından senedin zayi olduğu söylenebilecektir. 3. Ödeme Yasağı Talep Edilmesi Senedin rıza dışında elden çıkması durumunda, 3. kişiler tarafından ele geçirilmesi ve kullanılması söz konusu olabilmektedir. Öyle ki senedin kaybolması veya çalınması gibi hallerde senedi bulan veya çalan kişiler, senedi borçluya ibraz ederek kendilerine ödeme yapılmasını talep edebilirler. Bu gibi durumların önüne geçmek için borçlunun ödeme yapmaktan yasaklanmasının talep edilmesi mümkündür. Mahkeme, senedin zıya durumunu değerlendirerek borçlunun ödemekten menedilmesine karar verebilir. İhtiyati tedbir niteliğindeki bu karara ödeme yasağı denilmektedir. Önemle belirtmek gerekir ki, senedin yok olduğu durumlarda ödeme yasağı talep edilmesi mümkün değildir. Zira, ödeme yasağı talep edilebilmesi için paranın yetkili olmayan bir kişiye ödenme riskinin bulunması gerekir. Senedin yok olduğu durumlarda, senet borçluya ibraz edilemeyeceği için ödemenin yapılması da mümkün olmayacaktır. Ödeme yasağına karar verilebilmesi için, ödeme yeri veya hamilin yerleşim yerindeki asliye ticaret mahkemesinden ödemenin yasaklanmasının talep edilmesi gerekmektedir. Talep edilmediği takdirde mahkemenin resen ödeme yasağına karar vermesi mümkün değildir. Ödeme yasağı iptal davası ile birlikte talep edilebileceği gibi iptal davasından önce de talep edilebilir. Borçlu, ödeme yasağına karar verilmesi durumunda senet kendisine ibraz edilse dahi ödeme yapamaz. Ancak borcundan kurtulmak isteyen borçlunun mahkemeden borcunu tevdi etmek için izin istemesi mümkündür. Mahkeme, vade geldiğinde ödemenin tevdi edilmesi için borçluya izin verebilir. Bu durumda tevdi yerinin de ayrıca gösterilmesi gerekmektedir. Tevdi yerine yapılan ödeme ile borçlu borcundan kurtulmuş olur. Şayet senedi ele geçiren kişi biliniyorsa, iade davası açması için yetkili hamile uygun bir süre verilir. Yetkili hamil verilen süre içinde davayı açmazsa, mahkeme ödeme yasağını kaldırır. Bununla birlikte senedi ele geçiren kişinin kim olduğu bilinmiyorsa iptal davası açılabilecektir. 4. Senet İptal Davasını Kim Açabilir? Senedin zayi olması halinde yetkili hamil, Asliye Ticaret Mahkemesi’nde senet iptal davası açabilir. İptal davası açan kişi, senedin zayi olduğuna yönelik inandırıcı delilleri de mahkemeye sunmak zorundadır. Burada tartışmalı olan husus, senedi düzenleyenin yani keşidecinin iptal davası açıp açamayacağıdır. Yargıtay, keşidecinin iptal davası açamayacağını kabul etmektedir. Öyle ki, uygulamada da keşideci tarafından açılan iptal davaları reddedilmektedir. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 16.03.2015 tarihli ve 2014/18823 E., 2015/3610 K. sayılı kararı “Davacı vekili, müvekkilinin keşidecisi olduğu bononun kargoda kaybolduğunu ileri sürerek, bononun iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Mahkemece, TTK 818/s maddesi yollaması ile 757. maddesine göre zayi sebebiyle iptal davası açma hakkının hamile tanındığı, davacının bononun keşidecisi olduğu gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. ...davacı vekilinin bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün onanmasına … oybirliğiyle karar verildi.” Senet iptal davasının yalnızca yetkili hamil tarafından açılabileceği kabul edilmekle birlikte bu kişinin hakkın sahibi yani senet alacaklısı olması gerekmemektedir. Öyle ki, senedi tahsil cirosu ile devralan kişinin de dava açması mümkündür. Önemli olan senede düzgün bir ciro silsilesi ile hamil olunup olunmadığıdır. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 11.12.2017 tarihli ve 2016/8623 E., 2017/7053 K. sayılı kararı “Dava, zayi nedeniyle bono iptali istemine ilişkin olup, mahkemece, yazılı şekilde davacının meşru hamil olmadığı gerekçesiyle davanın usulden reddine karar verilmiştir. Ancak, dosya kapsamından, davacı bankanın iptali istenen bonoyu tahsil cirosu ile devraldığı ve vekil hamil sıfatına sahip olduğu anlaşılmaktadır. Tahsil cirosu, senedin bedelinin tahsili ile buna bağlı hakları koruyucu işlemleri yapmaya yönelik temsil yetkisinin kıymetli evraka özgü bir görünüş şekli olduğundan, vekil hamil konumundaki bankanın üçüncü şahıs elindeki senedin iadesini talebe veya zayi nedeniyle iptalini istemeye hakkı vardır. Bu durumda, mahkemece, davacının aktif dava ehliyetinin bulunduğu kabul edilerek, işin esasına girilmek suretiyle karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde davanın usulden reddine karar verilmesi doğru olmamış, kararın bozulması gerekmiştir.” 5. Senedin Getirilmesine İlişkin İlan Yapılması İptal davası açıldığı takdirde mahkeme, senedin zıyaa uğrayıp uğramadığını değerlendirecektir. Şayet mahkeme, senedin zıyaa uğradığına kanaat getirirse senedin iadesi için ilanda bulunur. İlanda senedi ele geçiren kişi, iadeye davet edilir ve iade edilmemesi durumunda senedin iptaline karar verileceği ihtar olunur. Senedi getirme süresi en az üç ay en çok bir yıl olup bu süre mahkemece takdir edilecektir. Bununla birlikte vadesi gelmiş senetlerde zamanaşımına üç aydan daha az zaman kalmışsa mahkeme daha kısa bir süre de tayin edebilecektir. Mahkemece takdir edilen süre, vadesi gelen senetlerde birinci ilan gününden, henüz vadesi gelmemiş olan senetlerde ise vadenin gelmesinden itibaren başlayacaktır. Senedin getirilmesine ilişkin ilan, Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi’nde üç defa yapılır. Ancak mahkeme başka ilan yöntemlerine de karar verebilir. Yapılan ilan sonucunda senet mahkemeye sunulursa, mahkeme iade davası açılması için yetkili hamile süre verir. Yetkili hamil, bu süre içinde dava açmazsa senet, mahkemeye sunmuş olana iade edilir ve varsa ödeme yasağı kaldırılır. Senet verilen süre içinde mahkemeye sunulmazsa senedin iptaline karar verilir. Konu ile ilgili olarak "Tüketici Senetlerinin İadesi" başlıklı makalemizi de inceleyebilirsiniz. 6. Senet İptal Kararı ve Sonuçları Mahkemece senedin iptaline karar verilmesi halinde senedin zayi olduğu ispatlanmış olur. Dolayısıyla zayi olan senedin ibrazı yoluyla ödemenin talep edilmesi mümkün değildir. Bununla birlikte iptal davasını açan kişi, senetteki hakkı senetsiz ileri sürebilecektir. Ayrıca masraflarını ödemek koşuluyla yeni bir senet düzenlenmesini talep etmesi de mümkündür. Önemle vurgulamak gerekir ki; hakkı senetsiz ileri sürebilmek ve yeni bir senet düzenlenmesini talep edebilmek için mahkemeden karar alınması gerekmektedir. Yalnızca senedin iptal edilmiş olması bu hakların doğrudan kullanılabileceği anlamına gelmemektedir. Sonuç olarak herhangi bir şekilde senedin zıyaa uğraması halinde çok hızlı hareket edilmeli ve olası hak kayıplarının önüne geçilmesi sağlanmalıdır. ### Ticari İşlerde Faiz Faiz, temel bir hukuki kavram olup ticaretin hemen her alanında uygulanmaktadır. Faiz yalnızca bir para borcuna ilişkin olup, alacaklının alacağından belli bir süre mahrum kalması nedeniyle, borçlunun, kanun veya sözleşme gereğince belli bir oranda ödeyecek olduğu bedeldir. Faize ilişkin genel ve özel kurallar birçok kanunda farklı ve kapsamlı olarak düzenlenmiştir. Faize ilişkin en temel düzenleme 3095 Sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun’dur. Türk Borçlar Kanunu ve Türk Ticaret Kanunu’nda ise faiz ödenmesi gereken haller düzenlenmiştir. Bu hükümlere göre faiz; sözleşmeden ve sözleşme dışı (haksız fiil, sebepsiz zenginleşme ve vekaletsiz iş görme) sorumluluktan da kaynaklanabilmektedir. 1. Ticari İş Nedir? Bir işin ticari iş mi yoksa adi (ticari olmayan) nitelikte bir iş mi olduğunun tespiti uygulanacak kurallar açısından büyük önem arz etmektedir. Türk Ticaret Kanunu’nun 3 ve 19. maddelerinde hangi işlerin ticari işlerden sayılacağı düzenlenmiştir. TTK Madde 3, “Bu Kanunda düzenlenen hususlarla bir ticari işletmeyi ilgilendiren bütün işlem ve fiiller ticari işlerdendir.” şeklindedir. İlgili madde hükmüne göre ticari iş; bir ticari işletmeyi ilgilendiren bütün işlem ve fiiller şeklinde tanımlanmaktadır. Bu halde TTK kapsamında düzenlenen bir iş, tacirler ya da tacir olmayanlar arasında yapılsın ticari iş olarak nitelendirilmektedir. Yani aslolan sözleşmenin bir ticari işletmeyi ilgilendirmesidir. TTK’nın 19. maddesinde ise, işin ticari işletmeyle ilişkili olması hususu düzenlenmektedir. “Bir tacirin borçlarının ticari olması asıldır. Ancak gerçek kişi olan bir tacir, işlemi yaptığı anda bunun ticari işletmesiyle ilgili olmadığını diğer tarafa açıkça bildirdiği veya işin ticari sayılmasına durum elverişli olmadığı takdirde borç adi sayılır.” İlgili hükme göre, bir gerçek veya tüzel kişi tacirin, sözleşmeden ya da sözleşme dışı sorumluluktan kaynaklanan tüm borçları ticaridir. Bu düzenleme, kural olarak tacirin tüm iş ve eylemlerini, ticari işletmesiyle ilgili olmasa dahi ticari nitelikli kılmaktadır. Aynı zamanda, hükmün ikinci cümlesine gerçek kişi tacirler bakımından bir istisna getirilmiştir. Gerçek kişi tacir, işlemi yaptığı esnada işlemin ticari işletmesiyle ilgili olmadığını karşı tarafa belirttiği takdirde borç adi borç sayılacaktır. TTK m. 19/2; “Taraflardan yalnız biri için ticari iş niteliğinde olan sözleşmeler Kanunda aksine hüküm bulunmadıkça, diğeri için de ticari iş sayılır.” İlgili hüküm uyarınca, taraflardan yalnızca biri için ticari nitelikli olan bir işin diğer taraf için de ticari nitelikli olmasını sözleşme ilişkisine bağlamıştır. Bundan kaynaklı TTK m. 19/2 yalnızca sözleşmelere ilişkin bir düzenleme olup, haksız fiil ya da sebepsiz zenginleşmeden doğan ilişkiler bu hükmün dışındadır. 2. Ticari İşlerde Faiz Oranı Serbestçe Belirlenebilir Mi? Tacir olmayan kişiler arasındaki ticari iş niteliğinde olmayan işlerde (adi işlerde) faiz belirlenirken başta Türk Borçlar Kanunu olmak üzere çeşitli kanunlarda birtakım sınırlamalar getirilmekle beraber, ticari işlerde faiz oranı serbestçe belirlenebilmektedir. Nitekim TTK m. 8/1’de; “Ticari işlerde faiz oranı serbestçe belirlenir.” denilerek bu husus açıkça düzenlenmiştir. Dolayısıyla ticari işlerde faiz oranının serbestçe belirlendiğini ve diğer kanunlardaki sınırlamaların ticari işler bakımından uygulama alanı bulmadığını ifade etmemiz gerekmektedir. Ancak ticari işlerde faiz oranının belirlenmesinde mutlak bir serbesti bulunmamaktadır. TTK m. 18/2; “Her tacirin, ticaretine ait bütün faaliyetlerinde basiretli bir iş adamı gibi hareket etmesi gerekir.” İlgili hüküm gereği tacirlerin basiretli davranmaları gerektiği şeklindeki ilke göz ardı edilmeden, Türk Medeni Kanunu m. 2 (Dürüstlük kuralı) ve TBK m. 26 (sözleşme özgürlüğü), 27 (kesin hükümsüzlük) ve 28’deki (aşırı yararlanma) düzenlemeler ticari işlerde faiz uygulamasında sınırlamaya ilişkin düzenlemeler olarak kabul edilebilir. Şöyle ki; belirlenen faiz oranı, borçlu tacirin mahvına (ekonomik varlığının tehlikeye düşmesine) sebep olacak nitelikte veya aşırı yararlanma (gabin) niteliğinde ise hakim bu faiz oranının düşürülmesine karar verebilir. Yargıtay 19. Hukuk Dairesi’nin E. 2005/4985, K. 2005/7980 sayılı 14.07.2005 tarihli kararında; aşırı menfaat sağlayacak şekilde sözleşme yapılmasının dürüstlük kuralına ve ahlaka aykırı olduğu gerekçesiyle gabinin varlığı kabul edilmiştir. “…Davalının, bankalardaki mevduatın sınırsız Devlet güvencesi altında olduğu bu dönemde, yaşanan ekonomik kriz sebebiyle hızlı para çıkışından dolayı mali bünyesi zayıf düşen ve daha sonra TMSF’ye devredilen davacı banka ile mevduat gücünü kullanarak aşırı menfaat sağlayacak biçimde sözleşme yapması müzayaka halini oluşturduğu, ahlaka (BK.19) ve dürüstlük kuralına (MK. 2.md) da aykırı olduğu, ibraz edilen bilimsel görüş ve benzer nitelikteki başka dosyalarda alınan bilirkişi raporlarında belirtilmiştir. Ayrıca, aynı taraflar arasında açılan itirazın iptali davasında alınan 26.06.2004 günlü bilirkişi raporunda dava konusu olayda uygulanan faiz oranının fahiş olduğu, bu sebeple gabinin varlığının kabul edilmesi gerektiği bildirilmiştir. Hal böyle olunca bankacılık sistemini sarsan mali kriz sebebiyle müzayaka halinde bulunan bankanın mevduat çekilişini karşılayamaz durumda bulunması durumundan istifade ile mevduat sahipleri aşırı faiz taleplerini bankaya kabul ettirmişlerdir. Olayda edimler arasında açık nispetsizlik olduğu ve bu durumun bankanın müzayaka halinden faydalanmak suretiyle oluşturulduğu toplanan delillerle anlaşıldığından mahkemece menfi tespit davasının kabulü gerekirken, yazılı gerekçeyle reddinde isabet görülmemiştir….” İlgili Yargıtay Kararında vurgulandığı üzere, ticari işlerde kural olarak faiz oranının serbestçe kararlaştırılması kabul edilmişse de hakkaniyet gereği böyle bir sınırlama getirilmiştir. 3. Sözleşmede Öngörülmemiş Olsa Dahi Faiz Talep Edilebilir Mi? “Ticari iş, karşılıksız (ücretsiz) yapılamaz.” ilkesi gereğince; bir ticari iş veya hizmetten sözleşmede öngörülmemiş olsa dahi faiz talep edebileceği kabul edilmiştir. TTK m.20’de ; “Tacir olan veya olmayan bir kişiye, ticari işletmesiyle ilgili bir iş veya hizmet görmüş olan tacir, uygun bir ücret isteyebilir. Ayrıca, tacir, verdiği avanslar ve yaptığı giderler için, ödeme tarihinden itibaren faize hak kazanır.” şeklinde bu husus açıkça düzenlenmiştir. Dolayısıyla tacirin ticari işi sebebiyle, verdiği avanslar ve yaptığı giderler söz konusu olduğunda, sözleşmede faiz ödeneceği kararlaştırılmamış olsa dahi tacir TTK m. 20 gereğince faiz talep edebilecektir. 4. Ticari İşlerde Faiz Oranının Kararlaştırılmadığı Hallerde Faiz Oranı Nasıl Belirlenecektir? Ticari işlerde faiz oranının taraflarca kararlaştırılmadığı hallerde anapara ve temerrüt faiz oranları TTK’nın 9’uncu maddesinde yapılan atıf gereğince 3095 Sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun hükümleri çerçevesinde tespit edilecektir. 3095 sayılı Kanunun 1’inci maddesi uyarınca kanuni anapara faiz oranı yıllık % 9’dur. Taraflar aralarında temerrüt faiz oranını kararlaştırmamış iseler yıllık % 9 oranında temerrüt faizi istenebilir (3095 s. Kanun m. 2/1). Ancak ticari işlerde bir önceki yılın 31 Aralık günü TCMB’nın kısa vadeli avanslar için uygulanan faiz oranından da temerrüt faizi istenebilir. Bu talep yılın ikinci yarısından sonra gelirse ve 30 Haziran günü TCMB’nın kısa vadeli avanslara uyguladığı faiz oranı 31 Aralık günü uygulanan faiz oranından ± 5 ve üzeri farklı ise bu halde 30 Haziran günü geçerli olan faiz oranı uygulanır (3095 s. Kanun m. 2/2). İlgili hükme göre; Faizin ödenmesinin kanunen zorunlu olduğu ancak taraflarca faizin belirlenmediği hallerde; hem adi işlerde hem de ticari işlerde kanuni faiz oranı belirlenmiş kabul edilmektedir. Yani faizin ödenmesinin zorunlu olduğu hallerde, faiz oranı belirlenmemişse işin niteliğine bakılmaksızın kanuni faiz oranı uygulanmaktadır. TTK m. 8/1’e göre, taraflar ticari faiz oranını serbestçe kararlaştırılabilirler. 3095 s. Kanun’a göre ise ticari temerrüt faizi bakımından bir üst sınır yoktur. 3095 s. Kanun m. 2/3; “Temerrüt faizi miktarının sözleşmede kararlaştırılmamış olduğu hallerde, akdi faiz miktarı yukarıdaki fıkralarda öngörülen miktarın üstünde ise, temerrüt faizi, akdi faiz miktarından az olamaz.”  şeklindedir. 5. Ticari İşlerde Temerrüt Faizi Ne Zaman İşlemeye Başlayacaktır? Yargıtay’a göre borçlunun temerrüdü; ifası mümkün bir borcun borçlu tarafından yasal bir engel bulunmamasına rağmen zamanında ifa edememesidir. TBK, borcun gereği gibi ifa edilememesinden kaynaklı doğan zararlar için tazminat sorumluluğundan bahseder. Temerrüt ise borcun gereği gibi ifa edilememesinin özel bir sonucu olarak karşımıza çıkar. TBK m. 117/1; “Muaccel bir borcun borçlusu, alacaklının ihtarıyla temerrüde düşer.” İlgili madde hükmünde; borçlunun temerrüde düşmesi, borcun muacceliyet anından itibaren değil, alacaklının borçluya ihtarından itibaren gerçekleşeceği belirtilmiştir. TBK m. 120’de para borçlarında temerrüde düşen borçlunun gecikme tazminatı olarak temerrüt faizi ödeyeceği belirtilmiştir. Temerrüt faizi tazminat sorumluluğunda olduğu gibi kusur şartına bağlı olmamakla birlikte talep şartına bağlıdır. Yani temerrüt faizi; dava ya da icra takibi ile borçlunun temerrüde düşürüldüğü hallerde davanın açıldığı veya takibin başlatıldığı tarihten itibaren işletilebilecektir. Yargıtay 15. Hukuk Dairesi’nin E. 2018/103, K. 2018/2627 sayılı, 21.06.2018 tarihli kararında; “Davadan önce yapılan temerrüt ihtarı olmadığı ve taraflar arasında kesin vade de belirlenmediğinden kabul edilecek alacağa dava ve ıslah tarihinden faiz başlatılması gerekirken kabul edilen alacağın tamamına dava tarihinden faiz işletilmesi de usul ve yasaya aykırıdır.” şeklinde ifade edilmiştir. 6. Ticari İşlerde Faize Faiz Yürütülmesi (Bileşik Faiz) Mümkün Müdür? TBK m. 383/3 gereğince, Türk Hukuku’nda adi işlerde faize faiz yürütülmesi (bileşik faiz) yasaklanmıştır. Ancak TTK m. 3/2 ve 726’da ise, TTK hükümleri saklı tutulmuştur. Bir anaparaya faiz yürütüldükten sonra yeniden oluşan meblağa faiz yürütülmesi bileşik faiz olarak adlandırılır. TTK’da sadece üç istisnai halde bileşik faiz uygulanabileceği hükme alınmıştır: Üç aydan aşağı olmamak üzere cari hesaplarda, taraflar tacir ise faize faiz yürütülmesi mümkündür (TTK m. 8/2).Üç aydan aşağı olmamak üzere her iki taraf bakımından ticari iş niteliğini haiz olan ödünç sözleşmelerinde taraflar tacir ise faize faiz yürütülebilir (TTK m. 8/2).Kambiyo senetlerinde müracaat hakkının kullanılması sebebiyle ödeme yapan müracaat borçlusu, kendinden önce gelen kişilere rücu ederken ödediği faizlere tekrar faiz isteyebilir (TTK m. 726, 778/1-d, 818/1-l). Buna göre, üç aydan aşağı olmamak üzere tarafları tacir olan cari hesaplarda bileşik faiz uygulanabilmektedir. Yine üç aydan aşağı olmamak üzere, her iki taraf bakımından ticari iş niteliğinde olan ödünç sözleşmelerinde de bileşik faiz uygulanması mümkündür. Bu durumda sınırlı da olsa ticari işlerde faize faiz yürütülmesi mümkün hale getirilmiştir. İlgili hüküm, tarafları tacir olmayan sözleşmelerde uygulanamayacaktır. Sonuç olarak; TTK m. 8/2 uyarınca, bileşik faiz yalnızca cari hesaplar ile her iki taraf bakımından da ticari iş niteliğinde olan ödünç sözleşmelerinde geçerli olacaktır. Ayrıca sözleşme taraflarının tacir olmaları gerektiği hükme bağlanmıştır. Ödünç sözleşmeleri bakımından ise tacir olmanın haricinde, taraflar arasındaki işin niteliğinin ticari iş sayılması aranacaktır. ### Anonim Şirketlerde Genel Kurul Kararlarının İptali Genel Kurul, ticaret hukukunun karmaşık ve kendine özgü yapısı içinde şirket tüzel kişiliğinin karar organı olup, alınan kararlar, kanunda sayılı sebeplerle iptal edilebilir. Bu sebepler; kanuna, esas sözleşmeye ve dürüstlük kuralına aykırılıktır. Kanuna aykırı bir genel kurul kararının iptali talebi pay sahipleri, yönetim kurulu yahut yönetim kurulu üyelerinden her biri tarafından ileri sürülebilir. Genel Kurul kararının alındığı tarihten itibaren üç ay içinde, şirket merkezinin bulunduğu yer asliye ticaret mahkemesi nezdinde iptal davası açılabilir. İptal davasının açıldığı ve duruşma günü yönetim kurulu tarafından Türkiye Ticaret Sicil Gazetesinde ilan edilir ve varsa şirketin internet sitesinde yayınlanır. Genel Kurul kararının iptaline ilişkin kötü niyetle dava açılmışsa, bu kimseler şirketin uğradığı zararlardan müteselsilen sorumlu olacaktır. Bu makalede, Türk Ticaret Kanunu kapsamında şirket Genel Kurul kararlarının iptali sebepleri, Yargı kararları ışığında incelenecektir. 1. Anonim Şirketlerde Genel Kurul Anonim Şirketlere ilişkin kurallar, Türk Ticaret Kanunu’nun 4. Kısmında düzenlenmiş olup, bu kısmın 4. Bölümü Anonim Şirket Genel Kurulu’nu düzenlemektedir. Anonim şirketteki pay sahiplerinin şirkete dair haklarını kullandığı Genel Kurul, kanunda ve şirket esas sözleşmesinde açıkça öngörülen hallerde karar alır. Kanun kapsamındaki kimi görev ve yetkileri devredilmez olan Genel Kurul, (TTK 408/2) olağan ve olağanüstü toplanabilir. Genel Kurul’un toplanması, gündemi, çağrı usulü, toplantı ve karar yeter sayısı kanunda kapsamlı ve detaylı bir incelemeye tabi tutulmuştur. 2. Anonim Şirket Genel Kurul Kararlarının İptali Sebepleri Türk Ticaret Kanunu’nun 445. maddesi ile genel kurul kararlarının iptal sebepleri düzenlenmiştir. “446 ncı maddede belirtilen kişiler, kanun veya esas sözleşme hükümlerine ve özellikle dürüstlük kuralına aykırı olan genel kurul kararları aleyhine, karar tarihinden itibaren üç ay içinde, şirket merkezinin bulunduğu yerdeki asliye ticaret mahkemesinde iptal davası açabilirler.” Buna göre; kanuna, esas sözleşmeye veya dürüstlük kuralına aykırı olan genel kurul kararlarının iptali talebiyle dava açılabilecektir. 2.1. Kanuna Aykırılık Kanuna aykırı olarak alınan genel kurul kararlarının iptali istenebilir. Örneğin; genel kurul kararının sonucuna etkili olabilecek oranda oy hakkı dikkate alınmaksızın alınan kararlar iptal edilebilir. 2.2. Esas Sözleşme Hükümlerine Aykırılık Esas sözleşmeye aykırı olarak alınan kararlar da iptale tabidir. Bu şekilde iptalin temel şartı geçerli bir sözleşme olması ve bu sözleşmenin kanun hükmünü aynen ihtiva etmemesidir. Aksi durumda kanun ile aynı hükmü içeren sözleşmeye aykırı kararın esas sözleşmeye aykırılık nedeniyle değil kanuna aykırılık nedeniyle iptali talep edilebilir. Esas sözleşmesi hakkında detaylı bilgi için "Anonim Şirket Esas Sözleşmesi" başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2.3. Dürüstlük Kuralına Aykırılık Anonim şirket genel kurulu kararlarının TBK m.2’ de işaret edildiği üzere dürüstlük kuralına uygun olarak alınması gerekir. Aksi halin hâkim tarafından tespit edilmesi durumunda bu karar iptal edilebilecektir. Örneğin; şirket düzenli olarak kar elde etmesine rağmen karın dağıtılmamasına ilişkin verilen genel kurul kararının dürüstlük kuralına aykırılık nedeniyle iptal edileceği hükme bağlanmıştır. 3. Anonim Şirket Genel Kurul Kararlarının İptalini Kimler İsteyebilir? Anonim şirkette Genel Kurul kararlarının iptali talebiyle mahkemeye başvurabilecek kişiler, kanunda sınırlı olarak sayılmıştır. Bunlar; Pay sahipleri, yönetim kurulu, yönetim kurulu üyelerinden her biridir. 3.1. Pay Sahipleri Toplantıda hazır bulunanlardan karara olumsuz oy veren pay sahipleri, bu muhalefetini tutanağa geçirmek koşuluyla davacı sıfatını haiz olabilir. Toplantıda hazır olup olmadığına bakılmaksızın, olumsuz oy kullansın ya da kullanmasın pay sahipleri aşağıdaki hallerde kararın iptali için dava açabileceklerdir. Genel Kurul için usulüne uygun çağrı yapılmamış yahut gündem gereği gibi ilan edilmemişse ve bu durumlar karara etkili olmuşsa pay sahipleri iptal davası açabilir. Yine Genel kurula katılma yetkisi olmayan kişiler veya temsilcileri toplantıya katılıp oy kullanmışsa, bu durumda alınan karar karşı da iptal talebinde bulunulabilir. Genel kurula katılmasına ve oy kullanmasına haksız olarak izin verilmediğini ve bu durumun kararın alınmasında etkili olduğunu ileri süren pay sahipleri, iptal talebinde bulunabilir. 3.2. Yönetim Kurulu Bilindiği üzere yönetim kurulu, anonim şirketin zorunlu organlarındandır. Bu nedenle yukarıda sayılana nedenlerle genel kurul kararının iptali talep edilecekse dava, Yönetim Kurulu tarafından açılabilir. 3.3. Yönetim Kurulu Üyelerinden Her Biri Kararların yerine getirilmesi, kişisel sorumluluğuna sebep olacaksa yönetim kurulu üyelerinden her biri, kararın iptalini talep edebilir. Uygulamada genellikle yönetim kurulu üyelerinin ibra edilmemesi kararlarına karşı iptal davası açılmaktadır. Ancak belirtmek gerekir ki yönetim kurulu üyesine karşı sorumluluk davası açılmışsa, genel kurul kararının iptali davası reddedilecektir. Zira hâlihazırda sorumluluk davasında ibra edilmeme kararı değerlendirilecektir. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 2015/10277 E. , 2016/5229 K. sayılı 06.05.2015 tarihli ilamı: “Dava, davalı anonim şirketin yönetim kurulu üyesi olan davacı hakkında 25.04.2013 tarihli genel kurul toplantısında alınan kararların hükümsüzlüğüne ve faaliyet raporu, bilanço, gelir tablosu ve denetçi raporunun kabulüne dair 3. madde ile ibra edilmemesine dair 4. maddenin iptali istemine ilişkindir. …. Mahkemece, öncelikle davacı hakkında genel kurulda alınan ibra edilmeme kararına dayanılarak alınmış bir sorumluluk davası açılması kararı ile açılmış bir sorumluluk davası bulunup bulunmadığının araştırılması gerekmektedir. Davacı hakkında açılmış bir sorumluluk davasının mevcut olduğunun belirlenmesi halinde, davacı hakkında verilen ibra edilmeme kararının açılmış sorumluluk davasında değerlendirilecek olması karşısında, davacının bu davayı açmakta hukuki yararı bulunmadığının kabulü ile davanın reddi gerekir.” 4. İptal Davası Açma Süresi Anonim Şirket Genel kurul kararları aleyhine, karar tarihinden itibaren üç ay içinde iptal davası açılması gerekir. Bu süre hak düşürücü süre olup, hâkim tarafından resen dikkate alınacaktır. Üç aylık bu süre mutlak emredici hüküm niteliğinde olduğundan esas sözleşme ile değiştirilmesi mümkün değildir. 5. Anonim Şirket Genel Kurul Kararlarının İptalinde Görevli ve Yetkili Mahkeme Anonim Şirket Genel Kurul kararlarının iptali için, şirket merkezinin bulunduğu yerdeki Asliye Ticaret Mahkemesi görevli ve yetkilidir. 6. İptal Davasının İlan ve Tescili Genel Kurul kararı aleyhine iptal davası açıldığında, Yönetim Kurulu, davanın açıldığını ve duruşma gününü usulüne uygun olarak ilan eder ve şirketin internet sitesine koyar. Mahkemece, yapılacak yargılama neticesinde Genel Kurul kararının iptaline kara verilebilir. Bu durumda Yönetim Kurulu, kesinleşen bu kararın bir suretini derhâl ticaret siciline tescil ettirmek ve internet sitesine koymakla yükümlüdür. 7. Genel Kurul Kararının İptali Davasında Davacıdan Teminat İstenilmesi Şirketin olası zararlarına karşı mahkemece, şirketin istemi üzerine, davacıların teminat göstermesine karar verebilir. Teminatın nitelik ve miktarı, mahkemece belirlenecektir. İptal davası yönetim kurulu tarafından açılmışsa teminat gösterilmesine gerek yoktur. Fakat yönetim kurulu üyelerinden veya pay sahiplerinden biri tarafından açılmışsa şirketin teminat gösterilmesi talebi üzerine mahkeme bu yönde karar verebilecektir. Teminat yatırılmasına karar verilmesine rağmen verilen sürede yatırılmaz ise dava usulden reddedilir. 8. İptal Davasında Yargılama Usulü Genel Kurul kararının iptaline ilişkin dava, basit yargılama usulüne tabi olup, davaya bakan mahkeme, yönetim kurulu üyelerinin görüşünü aldıktan sonra, dava konusu kararın yürütülmesinin geri bırakılmasına karar verebilir. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 2013/12418 E. 2013/16148 K. sayılı 19.09.2013 tarihli ilamı: “Anılan tutanak, müdür S.D. 'un ibra edilmemesi, müdürlükten azli, A.K.O. 'ın müdür olarak seçilmesi, şirket müdürünün değiştirilmesinde ağırlaştırılmış nisap öngören şirket ana sözleşmesinin 10. maddesi değiştirilmesine dair kararları içermektedir. 6102 Sayılı TTK'nın 449. maddesinde genel kurul kararı aleyhine iptal veya butlan davası açıldığı takdirde, mahkemenin, yönetim kurulu üyelerinin görüşünü aldıktan sonra, davaya konu kararın yürütülmesinin geri bırakılmasına karar verebileceği düzenlenmiştir. İhtiyati tedbir istemine konu olağanüstü genel kurulun icra edilişi, katılanların oy nisabı ve dosyaya sunulan belgeler itibariyle HMK'nın 389 vd. ve TTK'nın 449. maddelerinde düzenlenen ihtiyati tedbir koşulları oluştuğu halde talebin reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir...” 9. Kötü Niyetle Açılan İptal Davası Türk Ticaret Kanunu 451. maddesi uyarınca, kötü niyetle iptal davası ikame eden kimseler anonim şirketin uğradığı zararlardan müteselsilen sorumlu olacaktır. Bu hususta öncelikle iptal davasının reddi ve kötü niyetle dava açıldığının tespiti gerekmektedir. Davacılar sırf ortaklığın zararına hareket edebileceği gibi kişisel birtakım çıkarları uğruna yıldırma gayesiyle iptal davası da açabileceklerdir. Bu durumun önlenebilmesi adına TTK m. 451 hükmü getirilmiştir. 10. Mahkemenin İptal Hükmünün Etkisi Genel Kurul kararlarının iptaline ilişkin mahkeme kararı, kesinleşmesiyle birlikte, tüm pay sahipleri hakkında hüküm ifade eder. İptal kararı geçmişe yönelik sonuç doğurmaktadır. ### Değerli Konut Vergisi İtiraz ve İptal Yolları Değerli konut vergisi, kanuni bir düzenleme ile getirilmiş olduğundan, bu düzenlemeye karşı, bireysel başvuru yolları sınırlıdır. Zira; hukukumuzda, kanun maddelerinin iptaline ilişkin dava açma hakkı kişilere tanınmadığı gibi kanun maddelerinin iptaline ilişkin Anayasa Mahkemesi’ne başvuru hakkı da sınırlı kimse ve gruplara tanınmıştır. Bu sebeple, her ne kadar değerli konut vergisine ilişkin kanuni düzenlemelere karşı bir yola direkt olarak başvurulması mümkün olmasa da taşınmazı değerli konut vergisi kapsamına alınan kimselerin menfaatlerini korumak adına başvurabilecekleri bazı yollar bulunmaktadır. 1. Değerli Konut Vergisine Tabi Taşınmazlar Değerli Konut Vergisi, 05.12.2019 tarihinde kabul edilen ve 07.12.2019 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 7194 sayılı Kanun ile getirilmiş ve kanundaki yürürlük tarihi olan 07.12.2019 tarihi itibariyle de uygulanmaya başlamıştır.7194 sayılı Kanun ile 1319 sayılı Emlak Vergisi Kanunu’na “Değerli Konut Vergisi” başlıklı yeni bir bölüm (DÖRDÜNCÜ BÖLÜM) eklenmiştir. Bu düzenlemeye göre; Türkiye sınırları içinde bulunan mesken nitelikli taşınmazlardan bina vergi değeri veya Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünce belirlenen değeri 5.000.000 Türk lirası ve üzerinde olanlar değerli konut vergisine tabidir. Değerli Konut Vergisinin Tespiti Ve İlanıTapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünce ilgili mevzuat kapsamında yapılan veya yaptırılan değerleme sonucunda belirlenen ve değeri 5.000.000-TL ve üzerinde olan mesken nitelikli taşınmazlar, ilgilileri tarafından ulaşılabilecek şekilde Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünün internet sitesinde ilan edilir ve ilgilisine ayrıca tebliğ edilir. Belirlenen Taşınmaz Değerine İtiraz Ve Belirlenen Değerin KesinleşmesiTapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünce yapılan değerlemenin ilgilisine tebliğinden itibaren, ilgilinin taşınmazın belirlenen değerine on beş gün içinde itiraz etmesi gerekmektedir. Süresi içinde Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğüne itiraz edilmeyen mesken nitelikli taşınmazın değeri kesinleşir. Süresinde yapılan itirazlar ise, on beş gün içinde değerlendirilerek sonuçlandırılır ve kesinleşen değer, aynı usulle ilan ve ilgilisine tebliğ edilir. Bu değer, değerli konut vergisi uygulamasında Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünce belirlenen değer olarak kabul edilir. Bu vergi uygulamasında, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünce belirlenen bir değerin bulunmaması durumunda, bina vergi değeri esas alınarak vergilendirme işlemleri yapılır. Verginin Matrahı Ve Vergi OranıVerginin matrahı; bina vergi değeri ve Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünce belirlenen değerden yüksek olanıdır. Değerli konut vergisine tabi mesken nitelikli taşınmazlardan değeri; 5.000.000 TL ile 7.500.000 TL arasında olanlar : Binde 37.500.001 TL ile 10.000.000 TL arasında olanlar : Binde 610.000.001 TL’yi aşanlar : Binde 10Oranında vergilendirilir. Paylı mülkiyette ve elbirliği mülkiyette, matrahın hesabında mesken nitelikli taşınmazın toplam değeri esas alınır. Değerli konut vergisi kapsamına giren mesken nitelikli taşınmazların değeri her yıl bir önceki yıla ilişkin olarak 213 sayılı Vergi Usul Kanunu hükümlerine göre belirlenen yeniden değerleme oranında artırılır. Bu şekilde hesaplanan tutarların 10.000 Türk lirasına kadar olan kesirleri dikkate alınmaz (Şu kadar ki; Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünce belirlenen taşınmaz değeri, değer tespitinin yapıldığı yıl yeniden değerleme oranında artırılmaz.). Değerli Konut Vergisinde MükellefiyetDeğerli konut vergisini; mesken nitelikli taşınmazların maliki, varsa intifa hakkı sahibi, her ikisi de yoksa mesken nitelikli taşınmaza malik gibi tasarruf edenler öder. Bir mesken nitelikli taşınmaza paylı mülkiyet hâlinde malik olanlar, hisseleri oranında mükelleftirler. Elbirliği mülkiyette ise malikler vergiden müteselsilen sorumludurlar. Mükellefiyetin Başlangıç TarihiDeğerli konut vergisinde mükellefiyet, Mesken nitelikli taşınmazın değerinin, 5.000.000-TL ve üzerinde olduğunun belirlendiği, tarihi takip eden yıldan itibaren başlar. Yanan, yıkılan, tamamen kullanılmaz hâle gelen veya vergiye tabi iken muaflık şartlarını kazanan mesken nitelikli taşınmazlardan dolayı mükellefiyet, bu olayların gerçekleştiği tarihi takip eden taksitten itibaren sona erer. Değerli Konut Vergisinden Muaf Olan TaşınmazlarAşağıda yazılı mesken nitelikli taşınmazlar, değerli konut vergisinden muaftır: Genel ve özel bütçeli idarelerin, belediyelerin ve üniversitelerin maliki veya intifa hakkına sahip olduğu mesken nitelikli taşınmazlar. Türkiye sınırları içinde mesken nitelikli tek taşınmazı olan kişilerden; kendisine bakmakla mükellef kimsesi olup onsekiz yaşını doldurmamış olanlar hariç olmak üzere hiçbir geliri olmadığını belgeleyenlerin, gelirleri münhasıran kanunla kurulan sosyal güvenlik kurumlarından aldıkları aylıktan ibaret bulunanların sahip olduğu mesken nitelikli taşınmazlar (intifa hakkına sahip olunması hâli dâhil) (Bu muafiyet, belirtilen kişilerin tek meskene hisse ile sahip olmaları hâlinde hisselerine ait kısım hakkında da uygulanır.). Yabancı devletlere ait olup elçilik ve konsolosluk olarak kullanılan mesken nitelikli taşınmazlar ile elçilerin ikametine mahsus mesken nitelikli taşınmazlar ve bunların müştemilatı (karşılıklı olmak şartıyla) ve merkezi Türkiye’de bulunan milletlerarası kuruluşlara, milletlerarası kuruluşların Türkiye’deki temsilciliklerine ait mesken nitelikli taşınmazlar. Esas faaliyet konusu bina inşası olanların işletmelerine kayıtlı bulunan ve henüz ilk satışa, devir ve temlike konu edilmemiş yeni inşa edilen mesken nitelikli taşınmazlar (arsa karşılığı inşaat işlerinde sözleşme gereği taahhüt işini üstlenen müteahhide kalan mesken nitelikli taşınmazlar dâhil) (bu taşınmazların kiraya verilmesi veya sair surette kullanılması hâlleri hariç). Verginin Beyanı, Ödeme Süresi Ve Ödeme YeriKanun gereğince mükelleflerin; mesken nitelikli taşınmaza ilişkin bina vergi değeri ve Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünce belirlenen değeri gösterir vesikalarla, mesken nitelikli taşınmazın bulunduğu yerdeki Gelir İdaresi Başkanlığına bağlı yetkili vergi dairesine, mesken nitelikli taşınmazın değerinin 5.000.000-TL ve üzerinde olduğunun tespit edildiği yılı takip eden yılın şubat ayının 20 nci günü sonuna kadar beyanname ile beyanda bulunmaları gerekmektedir. Değerli konut vergisi; yetkili vergi dairesince yıllık olarak tarh ve tahakkuk olunur. Takip eden yıllar için de yine mükellef tarafından aynı şekilde yıllık olarak beyanname verilmesi gerekmektedir. Değerli Konut Vergisinin Ödenme ŞekliVergi dairesi tarafından tarh ve tahakkuk ettirilen vergi, ilgili yılın şubat ve ağustos aylarının sonuna kadar iki eşit taksitte ödenir. Yıl içerisinde mükellefiyetin başlamasını gerektirecek durumun meydana gelmesi hâlinde, mükellef tarafından takip eden yılın beyanname verme süresi içerisinde ilgili vergi dairesine beyanname verilir. Değerli Konut Vergisinde YetkiBu verginin uygulanmasına ilişkin usul ve esasları belirlemeye, muafiyetlerin uygulanmasında aranacak belgeleri tespit etmeye, beyanname verme ve ödeme sürelerini üç aya kadar uzatmaya, beyannamenin verileceği yetkili vergi dairesini, beyannamenin şekil, içerik ve eklerini belirlemeye ve verginin beyanname aranmaksızın tahakkuk ettirilmesine Hazine ve Maliye Bakanlığı yetkilidir. 2. İtiraz Ve İptale İlişkin Hukuki Değerlendirme Öncelikle ifade edilmelidir ki; değerli konut vergisi, kanuni bir düzenleme ile getirilmiş olduğundan işbu düzenlemeye karşı, bireysel başvuru yolları sınırlıdır. Zira; hukukumuzda, kanun maddelerinin iptaline ilişkin dava açma hakkı kişilere tanınmadığı gibi kanun maddelerinin iptaline ilişkin Anayasa Mahkemesi’ne başvuru hakkı da sınırlı kimse ve gruplara tanınmıştır. Bu sebeple, her ne kadar değerli konut vergisine ilişkin kanuni düzenlemelere karşı bir yola direkt olarak başvurulması mümkün olmasa da taşınmazı değerli konut vergisi kapsamına alınan kimselerin menfaatlerini korumak adına başvurabilecekleri bazı yollar bulunmaktadır. Konuyla ilgili detaylı bilgi için "Vergi Yargılaması Usulü" ve "Vergi Yargılaması Süreci" isimli makalelerimizi inceleyebilirsiniz. 3. Tapu Ve Kadastro Genel Müdürlüğünce Yapılan Değerlemeye İtiraz Kanunda; taşınmazın değerinin Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nce yapılacağı düzenlenmiş ve Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nce yapılan değerlemenin hem internet sitesinde ilan edileceği hem de ilgililere tebliğ edileceği düzenlenmiştir. Bu noktada Kanun; ilgililere, taşınmazları hakkında yapılan değerlemenin tebliği tarihinden itibaren on beş gün içerisinde Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’ne itiraz etme imkanı tanımıştır. Buna göre; taşınmaz hakkında yapılan değerlemenin gerçeği yansıtmadığını, hatalı olduğunu düşünen ilgililerin değerlemenin tebliği tarihinden itibaren on beş gün içinde itiraz yoluna başvurmaları gerekmektedir. Zira; kendilerine tebliğ edilen değerlemeye süresi içinde itiraz edilmemesi halinde taşınmazın değeri kesinleşecektir. Süresinde yapılan itirazlar ise, on beş gün içinde değerlendirilerek sonuçlandırılır ve kesinleşen değer, aynı usulle ilan ve ilgilisine tebliğ edilir. Bu değer, değerli konut vergisi uygulamasında Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünce belirlenen değer olarak kabul edilir. 4. Vergi Mahkemesinde İptal Davası Açılması 7 Aralık 2019 tarihinden itibaren uygulanmaya başlayan bu yeni verginin başta mülkiyet hakkı ve eşitlik ilkeleri olmak üzere birçok Anayasal hakkı ve ilkeyi ihlal ettiğinden bahsedilmesi mümkündür. Dolayısıyla kendisine Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nce yapılan taşınmaz değerlemesi tebliğ edilen ve bu çerçevede değerli konut vergisi ödemek zorunda kalan kimselerin Vergi Mahkemelerinde iptal davası açmaları da mümkündür. Şöyle ki; Kendisine Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nce yapılan taşınmaz değerlemesi tebliğ edilen kimselerin bu değerlemeye itiraz etmesi ve itirazlarının reddedilmesi halinde; bu itirazın reddi kararının kendilerine tebliği tarihinden itibaren 30 gün içerisinde vergi mahkemesinde iptal davası açması mümkündür. 5. Değerli Konut Vergisinin Anayasa Mahkemesi Önüne Taşınması Anayasa Mahkemesi’nin kanunların, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin ve TBMM İçtüzüğünün Anayasa’ya şekil ve esas bakımından uygunluğunu denetlemesi mümkündür. Anayasa Mahkemesi’nin bu denetimi, norm denetimi olarak nitelendirilmektedir. Norm denetiminde ise “iptal davası” ve “itiraz yolu” olmak üzere iki tür başvuru usulü vardır. İptal DavasıAnayasa Mahkemesi’nde iptal davası açma hakkı; Cumhurbaşkanına, TBMM’de en fazla üyeye sahip iki siyasi parti grubuna ve TBMM üye tamsayısının en az beşte biri oranındaki üyelere aittir. Dolayısıyla bireysel olarak kişilerin Anayasa Mahkemesi’nde bu kapsamda iptal davası açmaları mümkün değildir. İtiraz Yoluİtiraz yolunda ise; bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak Kanun hükümlerini Anayasaya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa, ilgili Kanun maddesini Anayasa Mahkemesi önüne taşıyabilir. Görüldüğü üzere; taşınmazı değerli konut vergisi kapsamına alınan kimselerin bireysel olarak kanun hükümlerini Anayasa Mahkemesi önüne taşıyabilmesinin tek yolu itiraz yoludur. Bu kapsamda; vergi mahkemelerinde açılacak iptal davalarında, değerli konut vergisine ilişkin kanuni düzenlemelerin Anayasaya aykırı olduğu iddiasında bulunulmalı ve mahkemeden Kanun hükümlerinin Anayasaya uygunluğunun denetlenmesi için Anayasa Mahkemesi önüne götürülmesi talep edilmelidir. 6. Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru Hukukumuzda; tüm idari ve yargısal yolları tüketmiş olan ve Anayasa ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ek protokollerinde koruma altında alınmış haklarından en az birinin ihlal edildiğini düşünen kişilerin Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapmaları mümkündür. Bu kapsamda; Değerli Konut Vergisi hakkında yukarıda bahsedilen usul ile vergi mahkemelerinde iptal davası açılması, açılan iptal davasının aleyhe sonuçlanması halinde ise sırasıyla istinaf ve temyiz kanun yoluna başvurulması mümkündür. Son olarak temyiz başvurusu sonucunda da lehe bir karar alınmaması halinde; tüm idari ve yargısal yollar tüketilmiş sayılmaktadır. Bu sebeple; temyiz başvurusu sonucunda Yargıtay tarafından verilen kararın ilgiliye tebliği tarihinden itibaren 30 gün içerisinde Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapılması mümkündür. Nitekim; söz konusu değerli konut vergisinin Anayasal hak ve ilkelerden olan mülkiyet hakkını ve eşitlik ilkesini (ayrımcılık yasağını) ihlal ettiğinin ileri sürülmesi imkanı bulunmaktadır. Bu sebeple; vergi mahkemesinde açılmış olan iptal davasından olumlu sonuç alamayan kimselerin mülkiyet haklarının ve eşitlik ilkesinin (ayrımcılık yasağının) ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapmaları mümkündür. Zira; mülkiyet hakkı ve eşitlik hakkı (ayrımcılık yasağı) hem Anayasa’da hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde koruma altına alınan haklardandır. 7. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (Aihm’e) Bireysel Başvuru Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde yer alan hak veya haklarının ihlal edildiğini düşünen kimselerin iç hukuktaki bütün başvuru yollarını tükettikten sonra 6 ay içinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmaları mümkündür. Bu kapsamda; Değerli Konut Vergisi hakkında yapılacak bireysel başvurularda ise; AİHS’nin 14. maddesinde yer alan ayrımcılık yasağının ve AİHS’nin 1 No’lu Ek Protokolü’nün 1. Maddesinde yer alan mülkiyet hakkının ihlal edildiğinin ileri sürülmesi mümkündür. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “ayrımcılık yasağı” nı düzenleyen 14. madde hükmü şu şekildedir:“Bu Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya toplumsal köken, ulusal bir azınlığa aidiyet, servet, doğum başta olmak üzere herhangi başka bir duruma dayalı hiçbir ayrımcılık gözetilmeksizin sağlanmalıdır.” Yine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 1 No’lu Ek Protokolü’nün 1. Maddesinde ise mülkiyet hakkı düzenlenmiş olup ilgili hüküm aşağıdaki gibidir: “Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir. Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.” Dolayısıyla; yukarıda bahsedilen iç hukuk yollarını usulüne göre tüketmiş olan kimselerin nihai olarak mülkiyet haklarının ve ayrımcılık yasağının ihlal edildiği gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapmalarının ve bu kapsamda bir ihlal kararı almalarının da mümkün olduğunu ifade etmek gerekmektedir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. Vergi Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “Vergi Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Türkiye sınırları içinde bulunan mesken nitelikli taşınmazlardan bina vergi değeri veya Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğünce belirlenen değeri 5.000.000 Türk lirası ve üzerinde olanlar değerli konut vergisine tabidir. ### Ticari İşletmelerin Devri Ticari işletme, içerdiği malvarlığı unsurlarının devri için zorunlu tasarruf işlemlerinin ayrı ayrı yapılmasına gerek olmaksızın bir bütün hâlinde devredilebilir ve diğer hukuki işlemlere konu olabilir. Ticari işletmelerin devri, yazılı bir devir sözleşmesi marifetiyle gerçekleştirilir. Devir sözleşmesinin; duran malvarlığını, işletme değerini, kiracılık hakkını, ticaret unvanı ile diğer fikrî mülkiyet haklarını ve sürekli olarak işletmeye özgülenen malvarlığı unsurlarını içerdiği kabul olunur. Bu unsurlardan birinin yahut birkaçının devrin dışında bırakılması kararlaştırılabilecektir. Fakat bir işletmenin yalnızca aktiflerinin devredilmesi, pasiflerinin ise devrin dışında bırakılması mümkün değildir. Bu şekilde yapılan sözleşme geçersiz sayılacaktır. Son olarak; devre ilişkin yapılan sözleşme; ticaret siciline tescil ve ilan edilir. Ticari işletme, hukukumuza Türk Ticaret Kanunu ile girmiştir. Ticari işletme, esnaf işletmesinden ayrı olup, aralarındaki sınır Cumhurbaşkanının kararıyla belirlenir. Bu makalemizde Ticari İşletme Nasıl Devredilir? ve Ticari İşletmenin Devir Şartları Nelerdir? Sorularına yanıt aranmıştır. 1. Ticari İşletme Malvarlığının Devri Bir malvarlığını veya ticari işletmeyi aktif veya pasifleriyle birlikte bir bütün olarak devralma, Türk Borçlar Kanunu Madde 202’de düzenlenmiştir. Bir işletmenin aktif ve pasiflerin karşılıklı devralınması ya da birinin diğerine katılması yoluyla birleşmesi de aynı hükme tabi kılınmıştır. Hüküm, ticari işletmenin malvarlığı veya borçlarının bir bütün olarak alacaklının rızası olmaksızın devredilmesine imkân tanımaktadır. Her iki madde de düzenlenen husus, malvarlığı devirleridir. Şahıs unsurları bu devrin kapsamı dışındadır. Dolayısıyla, birleşen veya devralınan işletme veya şirketin sahip veya ortakları yer değiştirmez. 1.1. Ticari İşletmenin Aktif ve Pasiflerle Devri İşletmeye ait aktif ve pasifler bir bütün halinde ve devamlılığı sağlanmak suretiyle devredilmelidir. Aktifler, işletme borçlarının doğal teminatını oluşturdukları için, devrin pasifleri de kapsaması zorunludur. Bu nedenle işletmenin yalnızca aktiflerinin devri mümkün değildir. Söz gelimi, şirketin yalnızca alacakları devredilip borçları devrinde dışında bırakılamaz. 1.2. Ticaret Unvanının Devri Devreden dilerse ticaret unvanını kapsam dışında tutabilir. Hatta devir sözleşmesi olanak tanıyorsa veya rekabet yasağı hükmü yoksa bu unvanını kuracağı yeni işletmede dahi kullanabilir. Fakat devir sözleşmesinde aksi kararlaştırılmamışsa, ticaret unvanın da devredildiği kabul edilir. Konuyla ilgili detaylı bilgi için “Markanın Tescili, Sağladığı Koruma ve Sona Ermesi” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 1.3. İşletme Değerinin Devri Bir ticari işletmenin değeri; işletmenin gelecekte elde etmesi muhtemel olan gelirlerinin, işletme çalışanlarının, tedarikçilerin, pay sahiplerinin, işletmenin network ağının vb. tamamını ifade etmektedir. Özellikle halk arasında “hava parası” olarak da bilinen firma değeri bu kapsamda değerlendirilebilir. İşletme değeri, aksi öngörülmediyse devrin kapsamı içerisinde yer alır. İşletme değeri, işletmenin edindiği müşteri çevresini de kapsayan ve işletmenin teker teker malvarlığı unsurlarının değerleri toplamını aşan değeridir. İşletme değeri devirle birlikte devralana geçtiği için, taraflar özel olarak rekabet etmemeyi şart kılmamış olsalar bile, devredenin, devralanla rekabette bulunmama borcu altında olduğu kabul edilmelidir. 1.4. Kiracılık Hakkının Devri Bir ticari işletme, tacire ait olmayan, kira ilişkisine konu malvarlığı üzerinde faaliyet gösteriyor olabilir. Bu durumda kiracılık hakkının da devri gerekmektedir. Fakat devre ilişkin diğer unsurlardan farklı olarak burada kiracılık hakkının ticari işletme ile birlikte devri için ayrıca mal sahibinin yazılı onayı gereklidir. Nitekim Türk Borçlar Kanunu’nun kiracılık ilişkinin devrine ilişkin emredici nitelikteki 323. maddesinde bu husus düzenleme alanı bulmuştur. Buna göre; ‘’Kiracı, kiraya verenin yazılı rızasını almadıkça, kira ilişkisini başkasına devredemez. Kiraya veren, işyeri kiralarında haklı sebep olmadıkça bu rızayı vermekten kaçınamaz.’’ Vurgulamak gerekir ki; TBK.323/1 hükmünün yürürlük tarihi olan 01.07.2020 tarihinden itibaren işyeri kiralarında haklı sebep olmadıkça kiraya veren bu onayı vermekten kaçamayacaktır. Nihayet ticari işletme, tacire ait bir işletmede faaliyet gösteriyorsa, malvarlığı unsurları içerisinde kiracılık hakkı bulunmadığından bunun devrinden de söz edilemez. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için “Kiracı Kira Sözleşmesini Devir Edebilir Mi?” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Devir Prosedürü Devir prosedürü, devrin geçerlilik şartlarına ilişkindir. Bu noktada, ticari işletmenin devri amacıyla yapılan sözleşme yazılı şekil şartına tabi olup bu sözleşmenin ticaret siciline tescil ve ilanı gerekmektedir. 2.1. Devir Sözleşmesinde Yazılı Şekil Şartı TTK m. 11’de “Bu devir sözleşmesiyle ticari işletmeyi bir bütün hâlinde konu alan diğer sözleşmeler yazılı olarak yapılır, ticaret siciline tescil ve ilan edilir.” denilmektedir. O halde ticari işletme ile ilgili işlemlerin yazılı olarak yapılması gerekli olup, bu şekil TBK.12/2 uyarınca geçerlilik şeklidir. Ayrıca yazılı şekilde yapılan devir sözleşmesinde aşağıdaki unsurlar da yer almalıdır. Tarafların adı ve soyadı veya unvanı ile tebligat adresi.Ticari işletmenin sözleşme dışında bırakılan unsurları.Ticari işletmenin bir bütün olarak ve devamlılığını sağlayacak şekilde devredildiğine ilişkin şartsız beyan.Ticari işletmenin satış fiyatı ve ödeme şartları. 2.2. Devir Sözleşmesinin Ticaret Siciline Tescil ve İlan Şartı Devir sözleşmesi ticaret siciline tescil ve ilan edilmelidir. Bu tescil kurucu niteliktedir. Yani tescil olmaksızın devirden bahsedilemez. Devir kapsamına giren unsurların devri için özel tasarruf işlemlerinin yapılmasına gerek yoktur. Kanuna göre ticari işletme, bir bütün halinde devredilir. 3. Ticari İşletmelerin Devri Halinde Borçların Durumu Pasiflerin devralana intikali için ayrıca alacaklıların rızasına gerek yoktur. Bildirim ve duyuru tarihinden itibaren, başka bir işleme gerek kalmaksızın, devralan, alacaklılara ve üçüncü kişilere karşı sorumlu olur. Bu sorumluluk her borcun tabi olduğu zamanaşımı süresince devam eder. Ticari işlemenin devri halinde borç, esas itibariyle taraf iradeleri nedeniyle değil, kanun gereği devralana intikal ettiği için, devralan kendisi tarafından bilinmeyen borçlardan da sorumlu olur. Hatta aralarında belirli borçlardan sorumlu olacağını kararlaştırmış olsalar bile bu anlaşma iç ilişkide hüküm ifade eder. Alacaklılara karşı hüküm ifade etmez. Ticari işletmeyi devreden, devrin gerçekleşmesi ile birlikte borç ödeme yükümlülüğünden kurtulmaz. 4. Ticari İşletme Devrinin Sonuçları 4.1. Tacir Sıfatının Sona Ermesi Ticari işletme devri sonucu, devreden başka bir ticari işletmenin sahibi değil ise “tacir” sıfatını kaybeder. 4.2. İşletmeye Tahsis Olunan Unsurların Devralana Geçmesi Kural olarak, ticari işletmenin devri ile birlikte, işletmeye daimi olarak tahsis olunan tüm unsurlar devralana geçer. 4.3. Devreden ile Devralan Arasında Rekabet Yasağı Rekabet yasağı iki yıl devreden ve devralan arasında devam eder. 4.4. Ticari İşletmenin Borçları Açısından Sorumluluk Bildirim ve ilandan itibaren iki yıl boyunca devreden ve devralan, borçlardan müteselsilen sorumlu olurlar. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için “Borçlunun Temerrüdü ve Alacaklının Hakları” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 5. Ticari İşletme Devrinin İş Hukuku Açısından Sonuçları Devir tarihinde işyerinde veya bir bölümünde mevcut olan iş sözleşmeleri bütün hak ve yükümlülükleri ile birlikte devralana geçer. Devreden işverenin sorumluluğu devir tarihinden itibaren iki yıl ile sınırlıdır. Devreden veya devralan işveren, iş sözleşmesini sırf işyerinin veya işyerinin bir bölümünün devri neden dolayı feshedemez ve devir için işçi yönünden haklı sebep oluşturmaz. 6. Ticari İşletmenin Sona Ermesi Türk Ticaret Kanunu’ndaki düzenlemeler, Türk Borçlar Kanunu’ndaki düzenlemelerden farklıdır. Bu nedenle, bir şirketin bir başka şirket tarafından devralınması yoluyla sona erdirilmesi ve sona eren şirket sahiplerine şirket tarafından pay verilmesi hali Ticaret Kanunu’na tabidir. Nitekim Ticaret Kanunu’nun 136. maddesinde bu husus düzenlenmiştir. “Birleşmeyle, devralan şirket devrolunan şirketin malvarlığını bir bütün hâlinde devralır. Birleşmeyle devrolunan şirket sona erer ve ticaret sicilinden silinir.” Excerpt: Ticari işletmelerin devri işleminin geçerli olabilmesi için aktif ve pasifleriyle içerdiği malvarlığı unsurlarının devri için zorunlu tasarruf işlemlerinin ayrı ayrı yapılmasına gerek olmaksızın bir bütün hâlinde devredilebilir ve diğer hukuki işlemlere konu olabilir. ### Karşılıksız Çek ve Konkordato Süreci 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu 795. Maddesi çeklerin ibrazı halinde ödeneceği, buna aykırı durumların geçersiz sayılacağı düzenlenmiştir. Söz konusu maddeye göre çekin üzerinde yazılı keşide tarihine öre kanuni ibraz süresi içerisinde çekin muhatap bankaya ibraz edilmesi gerekmektedir. Bu düzenleme ile çekin kredi aracı değil ödeme aracı olarak kullanılması sağlanmaktadır. 5941 sayılı Çek Kanunu’nun 3. Maddesinde;  “31/12/2020 tarihine kadar, üzerinde yazılı düzenleme tarihinden önce çekin ödenmek için muhatap bankaya ibrazı geçersizdir”  Denmiş ve artık düzenleme tarihinin ileri tarihli yazılıp düzenleme tarihinden önce muhatap bankaya ibraz edilen çeklerin ibrazının geçersiz olduğu hüküm altına alınmıştır. Söz konusu düzenleme çekin mahiyetine aykırı bir düzenleme olsa da Türkiye’deki ticari alışkanlıklara daha uygun hale gelip bir kredi aracı olarak kullanılması sağlanmıştır. Konkordato; mahkeme tarafından borçluya geçici mühlet kararı verilmesi sonucu alacaklılar ve borçlu arasında, borcun vadesine, yapılacak tenzilat miktarına göre içeriği ve yöntemi belirlenecek bir anlaşma ile sonuçlanan, mahkemece verilen “konkordatonun tasdiki” veya “konkordatonun reddi” kararıyla sona eren, netice itibariyle, mahkemenin vereceği kararın borçlu ve tüm alacaklılar için hüküm ve sonuçlar doğurduğu bir süreçtir. 1. Konkordato Süreci Yargıtay 19. Ceza Dairesi, Bölge Adliye Mahkemelerinin farklı sonuçlar içeren kararlarını değerlendirmiş ve 19.06.2019 tarihli kararı ile; "Konkordato sürecinin başlangıcından önce keşide edilip verilen ancak, konkordato süreci içinde (geçici mühlet kararının verilmesinden sonraki evrede) ibraz edilerek karşılığı bulunmayan çek hakkında, şirketi yönetmeye yetkili kişilerin ‘’karşılıksızdır işlemi yapmaya sebebiyet verme suçundan’’  sorumlu olup olmayacakları konusuna ilişkin olarak vermiş olduğu kararda; öncelikle hukuk mahkemesinde devam eden ‘’Konkordato Sürecinin’’ bekletici mesele yapılması gerektiğine karar vermiştir. Konkordato süreci sonlandığında, konkordatonun tasdiki kararı verilmesi halinde ise cezai sorumluluğun doğmayacağı ifade edilmiştir. Konkordato talebinin reddi halinde ise, konkordato süreci içinde çek hesabını yönetme, bu hesaba para aktarma, çek hesabı üzerinde tasarruf etme yetkilerinin kime ait olduğunun tespitinin yapılması gerektiği ifade edilmiştir. Bu yetkiler konusunda, konkordato sürecini yürüten mahkemece komisere ‘’yetki’’ verilmediği sürece bu yetkilerin şirket yönetim organında olduğu ve Çek Kanunu madde 5 gereği cezaya hükmedileceğine karar verilmiştir." Konkordato ile ilgili daha detaylı bilgi edinmek için “Konkordato Nedir? Nasıl İlan Edilir?” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 2. Çek Kanununda İlgili Düzenlemeler Konkordato prosedüründe çeke “karşılıksızdır” işlemi yapılmasına sebebiyet verme suçundan kaynaklanan ceza sorumluğuna etkisini açıklarken çekle ilgili “karşılıksızdır” işlemi yapılmasına sebebiyet verme suçunu daha detaylı incelemenizde fayda olduğu kanaatindeyiz. Bu sebeple konuyla ilgili detaylı bilgi için sitemizde yayınlanan “Karşılıksız Çek Düzenleme Suçu” başlıklı makalemizi inceleyebilirsiniz. 5491 Sayılı Çek Kanunu’nun 5. maddesi; “Üzerinde yazılı bulunan düzenleme tarihine göre kanuni ibraz süresi içinde ibrazında, çekle ilgili olarak “karşılıksızdır” işlemi yapılmasına sebebiyet veren kişi hakkında, hamilin şikâyeti üzerine, her bir çekle ilgili olarak, bin beş yüz güne kadar adli para cezasına hükmolunur. Ancak, hükmedilecek adli para cezası; çek bedelinin karşılıksız kalan miktarı, (...) az olamaz.” şeklinde belirtilerek karşılıksız çek düzenleme suçunun yaptırımları hüküm altına alınmıştır. 3. Karşılıksız Çek ve Konkordato Sürecinin Çakışması Halinde Yargıtay 19. Ceza Dairesi kararı gereğince; İcra Ceza Mahkemesince, özel hukuk alanında devam eden yargılama CMK 218/1 gereği, “bekletici mesele” yapılmalıdır. Özel Hukuk yargılaması neticesinde: Konkordatonun Tasdiki Kararı Verilirse: Kesinleşen konkordato anlaşmasına göre suça konu çekin hüküm ve sonuçları yeniden belirleneceğinden ve suçun konusunu oluşturan zorunlu unsurları haiz bir çek olmaktan çıkacağından, sanıkların cezai sorumluluğu da olmaz. Konkordato Talebinin Reddi Kararı Verilirse: Bekletici sorun kaldırılır ve ceza yargılamasına devam edilir. Konkordato komiseri atanma kararı ile şirket yöneticilerinin şirketi yönetim ve temsil yetkisi kendiliğinden ortadan kalkmaz. Konkordato sürecini yürüten mahkemenin kararı incelenmelidir: Redde Kadarki Süreçte; çek hesabını yönetme, bu hesaba para aktarma, çek hesabı üzerinde tasarruf etme yetkilerinin şirket yönetim organından alınıp komisere verilmesi şeklinde açık karar varsa ve bankaya ibraz edilen çek komiserin yetkili olduğu dönemde karşılıksız çıkmışsa, şirket yetkililerinin Çek Kanunu 5 gereği cezai sorumluluğu yoktur. Redde Kadarki Süreçte; Çek hesabını yönetme, bu hesaba para aktarma, çek hesabı üzerinde tasarruf etme yetkilerinin şirket yönetim organından alınıp komisere verilmesi şeklinde açık karar yoksa, tüm yetkiler şirket yöneticilerinde olur ve Çek Kanunu 5. maddesi gereği cezai sorumluluk devam eder. 4. Konkordatodan Önce Karşılıksızdır İşlemi Yapılmış Çekler Konkordato ilanından önce karşılıksızdır işlemi yapılmış ancak karşılıksızdır işlemi nedeniyle şikâyeti yapılmamış olan çekler söz konusu olabilir. Konkordato ilanından önce şikâyet edilmiş olsaydı konkordato ilanı ceza yargılaması için bekletici mesele yapılacak ve bu durum yargılama sürecinde bekletici mesele olarak yer alacaktı. Önemli husus şikâyet süresidir. Karşılıksız çek düzenleme suçunun gerçekleşme tarihi çekin muhatap bankaya ibraz edildiği tarihtir. Söz konusu suç nedeniyle yargılama yapılması için, çekin alacaklısının, suçun öğrenildiği tarihten itibaren üç ay ve her halükârda bir yıl içerisinde şikâyette bulunması gereklidir. Karşılıksız çek miktarının onaylanmış konkordato projesi içerisinde yer alması olumsuz bir muhakeme şartı olduğundan dava açılmış olsaydı konkordato süreci bekletici mesele yapılacaktı. Dava açılmadığı hal için şikâyet süresi ibraz tarihinden itibaren değil konkordatonun reddine dair kararın yetkili hamile tebliğ edildiği tarihten itibaren başlayacaktır. Burada dikkat edilmesi gereken konu konkordatonun ilan tarihinde şikâyet süresi dolmuş karşılıksız çekler bu durumdan faydalandırılıp şikayet süreleri uzatılmayacaktır. Çek keşide tarihini ve karşılıksız işlemi tarihinin konkordato sürecinden önce olması halinde ise karşılıksız işleminin yapıldığı anda konkordato süreci başlamadığının varsayılması halinde; suçun borçlunun banka hesaplarını tamamen kontrol etme yetkisi altında işlendiği görülecektir. Bu durumda çeke konu borç daha sonrasında konkordato süreci dahilinde olsa dahi suçun sanığa isnat edilip edilmeyeceğinin tahlilinde konkordato süreci sonucunda verilecek kararın ehemmiyeti olmayacaktır. Çünkü söz konusu suç ani hareketli bir suçtur. Oluşması  için gerekli şartların sağlanması halinde borçlunun cezai sorumluluğu söz konusu olmalı ve bekletici mesele kararı verilmemelidir. Nitekim Yargıtay 20. Hukuk Dairesinin 15.06.2020 tarihli 2020/2053 esas ve 2828/6650 karar sayılı ilamında; “ hesabı sahibi tüzel kişi hakkında, henüz Ticaret Mahkemesinde açılmış bir konkordato davası (konkordato yargılama süreci) yokken tüzel kişi adına keşide edilmiş çek üzerinde "karşılıksızdır işlemi yapılmasına sebebiyet verme" suçunun işlenmesi halinde; suçun işlenmesinden sonra açılacak konkordato davasının, İcra Ceza Mahkemesinde açılan ve görülmeye devam edilen ceza davasında "bekletici sorun" yapılması İçin maddi veya hukuki bir sebep bulunmadığı değerlendirilmekle; açılan ceza yargılamasına devamla şartları bulunması halinde mahkumiyet hükmü verilmesinin mümkün olduğuna, 15.06.2020 tarihinde oybirliği ile karar verildi.” Şeklinde hüküm kurulmuştur. 5. Konkordato Sürecinin Karşılıksız Çek Keşide Etme Suçuna Etkisi Bu durum birden fazla şekilde karşımıza çıkabilmektedir. Öncelikle konkordatonun tasdiki halinde; kesinleşmiş olan konkordato anlaşmasının hüküm ve sonuçları doğrultusunda yeniden belirlenmiş olan suça konu çekin ibraz tarihi sonrasında suçun konusunu oluşturan zorunlu unsurlarına sahip çek olmaktan çıkması dolayısıyla tüzel kişi yetkilisi olan sanıkların cezai sorumluluğundan söz edilemeyecektir. Diğer bir husus ise konkordatonun reddi kararı verilmesi halinde akıbetin ne olacağı konusudur. 2004 Sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 297. maddesine gereğince; konkordato komiseri atanmasıyla birlikte tüzel kişinin yetkili temsilcilerinin şirketi yönetim ve temsil yetkisinin kendiliğinden ortadan kalkmayacaktır. Bununla birlikte mahkemenin hangi işlerin şirket yöneticileri tarafından hangi işlerin komiser tarafından yapılacağına dair karar verme yetkisi sabit olacaktır. Mahkemenin “çek hesabının yönetimi, bu hesaba para aktarma, çek hesabı üzerinde tasarruf etme” gibi yetkilerin şirket yönetim organından alınıp komisere verilmesine karar vermişse; bu durumda şirket yetkilisi gerçek kişilerin cezai sorumluluğundan söz edilemeyecektir. Fakat mahkeme bu yönde açıkça bir karar vermemiş ise; bu konudaki tüm yetkiler şirket yetkililerinde olacağından söz konusu kişilerin Çek Kanunu gereği cezai sorumluluklarının devam edecektir. ### İş Davalarında Zorunlu Arabuluculuk Kanuna veya iş sözleşmesine dayalı işçi ve işveren alacakları ile işe iade talebiyle açılacak davalarda davadan önce arabulucuya başvurulması dava şartıdır. İş davalarında zorunlu arabuluculuk başvurusu yapılmadan dava açılması durumunda açılan dava, dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddedilir. Arabulucuya başvuru, karşı tarafın yerleşim yeri veya işin yapıldığı yerdeki Arabuluculuk Bürosu’na yapılmalıdır. Bu başvurunun ardından Arabuluculuk Bürosu tarafından, sicile kayıtlı bir arabulucu görevlendirilecektir. Ardından arabulucu, tarafları müzakereye davet edecektir. Müzakerenin sonucu arabulucu tarafından son tutanak ile belgelendirilir. Arabuluculukta anlaşılan hususlarda sonradan dava açılması mümkün değildir. İş kazası veya meslek hastalığından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat ile bunlarla ilgili tespit, itiraz ve rücu davalarında ise İş Mahkemeleri’nde dava açmadan önce arabuluculuk dava şartı değildir. Ancak taraflar ihtiyari olarak arabulucuya başvurabilirler. Zorunlu arabuluculuk söz konusu olduğunda arabuluculuk bürosuna başvurulduğu tarihten arabuluculuk son tutanağının imzalanmasına kadar geçen süreçte zamanaşımı süreleri durur ve hak düşürücü süreler işlemez. İhtiyari arabuluculukta ise arabulucuya başvurmanın zaman aşımı ve hak düşürücü sürelere bir etkisi olmayacaktır. 1. İş Hukukundan Kaynaklı Davalarda Dava Şartı Olarak Arabuluculuk 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’na göre, bireysel veya toplu iş sözleşmesine dayanan işçi veya işveren alacağı ve tazminatı ile işe iade talebiyle açılan davalarda arabulucuya başvuru dava şartıdır. İlgili kanunun 3. Maddesinde şu hüküm düzenlenmiştir; ‘’Kanuna, bireysel veya toplu iş sözleşmesine dayanan işçi veya işveren alacağı ve tazminatı ile işe iade talebiyle açılan davalarda, arabulucuya başvurulmuş olması dava şartıdır.’’ İlgili kanun maddesi uyarınca zorunlu arabuluculuk kapsamına giren davalar uygulamada en çok; İşe İade Davaları, Boşta Geçen Süre tazminatından doğan davalar, İşe başlatmama tazminatından doğan davalar, Kıdem Tazminatı alacağından doğan davalar, İhbar tazminatından doğan davalar, Bakiye süre alacağından doğan davalar, Eşit davranmama tazminatından doğan davalar, Sendikal tazminattan doğan davalar, Ücret alacağından doğan davalar, Fazla Mesai Ücreti  talepli davalar, Yıllık İzin Ücreti talepli doğan davalar, Yol ve yemek ücretinden doğan davalar, Ulusal bayram ve genel tatil (ubgt) ücretinden doğan davalar, Prim ve ikramiye ücretinden doğan davalar olarak karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu davalar bakımından dava açılmadan önce Arabuluculuk Başvurusu zorunlu olup; arabulucuya başvurmadan dava açılması halinde dava, herhangi bir işlem yapılmaksızın dava şartı yokluğu sebebiyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 114. maddesi gereğince usulden reddedilir. 1.1. İşe İade Davalarında Zorunlu Arabuluculuk İş sözleşmesi feshedilen işçi, fesih bildiriminde sebep gösterilmediği veya gösterilen sebebin geçerli olmadığı iddiası ile fesih bildiriminden itibaren bir ay içinde işe iade talebiyle arabulucuya başvurmak zorundadır. Arabulucu huzurunda anlaşılamaması halinde, son tutanağın düzenlendiği tarihten itibaren iki hafta içinde iş mahkemesine dava açılabilir. Arabulucuya başvurmaksızın doğrudan dava açılması sebebiyle davanın Hukuk Muhakemeleri Kanununun 115 inci maddesi uyarınca usulden reddine karar verilir, kesinleşen kararın tebliğinden itibaren iki hafta içinde arabulucuya başvurulabilir. Arabuluculuk görüşmeleri esnasında işveren işçinin işe iadesini kabul etmişse, İşe başlatma tarihi, Çalıştırılmayan sürenin ücreti (4 aya kadar ücret) ve diğer hakların parasal miktarı görüşme sırasında belirlenir ve tutanağa eklenir. Arabuluculuk görüşmeleri esnasında işveren işçinin işe iadesini kabul etmemişse, İşçinin işe başlatılmaması durumunda tazminatın (4-8 aylık ücret tutarı) parasal miktarını, Görüşme sırasında belirlenir ve arabuluculuk tutanağına eklenir. Aksi takdirde anlaşma sağlanmamış sayılır ve son tutanak buna göre düzenlenir. İşçi belirlenen tarihte işe başlamazsa anlaşma geçerliliğini yitirir ve işverenin feshi geçerli sayılarak bunun sonuçlarından sorumlu olur. İşveren tarafında asıl işveren – alt işveren ilişkisi bulunuyorsa işçi tarafından işe iade talebiyle arabulucuya başvurulduğu zaman anlaşmanın gerçekleşebilmesi için asıl işveren ve alt işverenin arabuluculuk görüşmelerine birlikte katılması ve iradelerinin birbirine uygun olması gerekmektedir. Yalnızca asıl işverenin veya alt işverenin imzaladığı tutanağın icra edilebilirliği mümkün olmayacaktır. 2. İş Davalarında İhtiyari Arabuluculuk Taraflar, kanunda belirtilen zorunlu arabuluculuk kapsamına girmeyen uyuşmazlıklarının çözümüne ilişkin, ihtiyari olarak arabulucuya başvurabilirler. İş Hukuku kapsamında zorunlu arabuluculuk kapsamına girmeyen başlıca davalar; İş Kazasından Doğan Maddi Tazminat Davaları, İş Kazasından Doğan Manevi Tazminat Davaları, İş Kazasından Doğan Maluliyet ve İş Göremezlik Oranının Tespiti Davaları, İş Kazasından Doğan Maluliyet Oranına İtiraz Davaları, İş Kazası Nedeniyle İşverene ve Sair Kusurlu Kişilere Açılan Rücu Davaları, Meslek Hastalığından Doğan Maddi Tazminat Davaları, Meslek Hastalığından Doğan Manevi Tazminat Davaları, Meslek Hastalığından Doğan Maluliyet ve İş Göremezlik Oranının Tespiti Davaları olarak karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu uyuşmazlığın tarafları, İş Mahkemeleri’nde dava açabilecekleri gibi, dilerlerse arabuluculuk müessesine de başvurup, uyuşmazlığı daha hızlı bir şekilde çözüme kavuşturabilirler. 3. Arabuluculuk Süreci 3.1. Arabulucuya Başvuru İş davaları kapsamında arabuluculuğa başvurmak isteyen işçi veya işveren, karşı tarafın, karşı taraf birden fazla ise bunlardan birinin yerleşim yerindeki veya işin yapıldığı yerdeki adliyede bulunan arabuluculuk bürosuna, arabuluculuk bürosu kurulmayan yerlerde ise görevlendirilen yazı işleri müdürlüğüne başvurur. Tarafların arabulucuya başvurma süreleri davaların zamanaşımı süreleri ile aynıdır. Arabulucuya başvurmanın zamanaşımına etkisine aşağıda ayrıca değinilecektir. 3.2. Arabulucunun Seçilmesi Taraflardan birinin arabuluculuğa başvurması akabinde Arabuluculuk Daire Başkanlığı tarafından listelenen ve ilgili komisyon başkanlıklarına bildirilen listeden seçilmek kaydıyla arabuluculuk bürosu tarafından bir arabulucu belirlenir. Ancak taraflar, bu listede bulunması kaydıyla ortak bir arabulucu üzerinde anlaşarak uyuşmazlıklarında kimin arabulucu olacağına kendileri de karar verebilir. Arabulucunun büro tarafından atanması durumunda arabulucu, büronun yetkili olup olmadığını kendiliğinden dikkate almaz. Ancak yetki itirazı olan taraf, en geç ilk oturumda yerleşim yeri veya işin yapıldığı yer ile ilgili belgeleri de sunarak yetkisiz arabuluculuk bürosuna başvurulduğu iddiasında bulunabilir. Arabulucu böyle bir durumda kendiliğinden yetki incelemesi yapamaz. Dosyayı derhal ilgili Sulh Hukuk Mahkemesi’ne gönderilmek üzere büroya teslim eder ve Mahkeme harç almaksızın yetkiyi inceler, kesin olarak karara bağlar. 3.3. Arabuluculuk Süreci Uygulamaları Arabulucu, taraflarla kendiliğinden iletişime geçerek tarafların görüşme yeri ve saati konusunda bilgilenmesini sağlayacaktır. Arabulucu, tarafların iletişim bilgilerini büro tarafından kendisine verilmesi sebebiyle zaten sahip olacaktır. Ancak bu bilgilerle taraflara ulaşamayan arabulucu, kendiliğinden araştırma yaparak da tüm iletişim vasıtalarıyla taraflara ulaşabilir. Taraflara ulaşan arabulucu görevlendirme konusunda tarafları bilgilendirir ve tarafları ilk toplantıya davet eder. Arabuluculuk görüşmelerine taraflar bizzat katılabileceği gibi tarafların avukatları veya kanuni temsilcileri de katılabilir. Buna ek olarak iş davaları kapsamındaki arabuluculukta işverenin yazılı belge ile yetkilendirdiği çalışanı da arabuluculuk görüşmelerine işvereni temsilen katılabilmektedir. Taraflar arabuluculuk görüşmeleri esnasında karşılıklı taleplerini belirterek ortak bir noktada anlaşmaya çalışacaklardır. Bu süreçte arabulucu, taraflara eşit bir şekilde davranmak ve müzakerenin eşit şartlar altında ilerlemesini sağlamakla yükümlüdür. Eğer taraflar çözüm üretemiyorlarsa arabulucu da taraflara bir çözüm önerisinde bulunabilir. Arabuluculuk, gizli yürütülmesi gereken bir süreçtir. Arabulucunun arabuluculuk faaliyeti nedeniyle elde ettiği tüm bilgi ve belgeleri gizli tutmakla yükümlüdür. Taraflar da bu belgeleri olası bir davada veya tahkim yargılamasında kullanamayacaklardır. Olası bir dava veya tahkim yargılamasında delil olarak ileri sürülemeyecek beyan ve belgeler Arabuluculuk Kanunu’nda şu şekilde açıklanmıştır: Taraflarca yapılan arabuluculuk daveti veya bir tarafın arabuluculuk faaliyetine katılma isteği. Uyuşmazlığın arabuluculuk yolu ile sona erdirilmesi için taraflarca ileri sürülen görüşler ve teklifler. Arabuluculuk faaliyeti esnasında, taraflarca ileri sürülen öneriler veya herhangi bir vakıa veya iddianın kabulü. Sadece arabuluculuk faaliyeti dolayısıyla hazırlanan belgeler. Arabulucu, arabuluculuk yoluna başvuran taraflara eşit ve tarafsız bir şekilde yaklaşmakla ve görevini şahsen yerine getirmekle yükümlüdür. Arabulucu, bu sıfatla görev yaptığı uyuşmazlıkla ilgili olarak açılan davada, daha sonra taraflardan birinin avukatı olarak görev üstlenemez. Arabulucu eğer söz konusu uyuşmazlık hakkında tarafsız kalamayacağını düşünüyorsa bu durumu taraflara bildirmekle yükümlüdür. Örneğin arabulucuya başvuran taraflardan biri arabulucunun apartman komşusuysa ve arabulucu bu nedenle tarafsız olamayacağını düşünürse bunu taraflara bildirir. Ancak taraflar buna rağmen aynı arabulucu ile sürece devam etmek isterlerse sürecin devam etmesinde herhangi bir sakınca bulunmamaktadır. Arabuluculuğun tarafsızlığını şüpheye düşürecek haller sınırlı sayıda değildir. Arabulucu onlarca farklı nedenden dolayı tarafsızlığını koruyamayacağını düşünebilir. 3.4. İlk Oturum Arabulucunun tarafları müzakereye davet etmesinin ardından tarafların bu süreçte ilk kez bir araya gelmesi ile ilk oturum gerçekleşmiş olur. Bu oturumun gerçekleştiği arabulucu tarafından tutanak altına alınır. İlk oturuma katılımın ve mazeretsiz bir şekilde katılmamanın önemine aşağıda ayrıca değinilecektir. 3.5. Son Oturum Arabulucu, ilk oturumun ardından tutanak tutması gerektiği gibi son oturumda da son tutanağı tutması gerekmektedir. Arabuluculuk son tutanağı, dava şartı arabuluculuk bakımından oldukça önem arz etmektedir. Zira bu tutanak, açılacak olası bir davada dava dilekçesine eklenmezse ve mahkeme tarafından verilen süreye rağmen yine ibraz edilmezse açılan dava, dava şartı yokluğu sebebiyle reddedilecektir. Yine bu tutanak işe iade davalarında ve sair işçilik alacakları davalarında dava açma süresi için büyük önem arz etmektedir. Zira son tutanağın ardından zamanaşımı ve hak düşürücü süreler işlemeye devam edecektir. 4. Arabuluculuk Sürecinde Tarafların Hak Ve Yükümlülükleri Arabuluculuk sürecinde arabulucunun hak ve yükümlülükleri bulunduğu gibi arabuluculuğa başvuran tarafların da hak ve yükümlülükleri bulunmaktadır. Arabuluculuk, tamamen gizli yürütülmesi gereken bir süreçtir. Arabuluculuğun gizli olması, taraflar için bir hak olmakla beraber aynı zamanda bir yükümlülüktür. Taraflar, arabuluculuk sürecinin gizli kalmasını isteme hakkına sahip olduğu gibi bu süreci gizli tutmakla da yükümlüdürler. Ayrıca arabulucu da arabuluculuk faaliyeti nedeniyle elde ettiği tüm bilgi ve belgeleri gizli tutmakla yükümlüdür. Arabuluculuk sürecinde gizliliğe aykırı davranılması sebebiyle bir kişinin hukuken korunan menfaatine zarar veren kişi, Arabuluculuk Kanunu’nun 33. Maddesine göre şikayet üzerine 6 aya kadar hapis cezası ile cezalandırılabilecektir. Arabuluculuk süreci iradi bir süreçtir. Taraflar, arabulucuya başvurmak, süreci devam ettirmek, sonuçlandırmak veya bu süreçten vazgeçmek konusunda serbesttirler. Ancak dava şartı zorunlu arabuluculuk söz konusu olduğunda dava açmak isteyen tarafın arabuluculuk sürecini zorunlu olarak izlemesi gerekmektedir. Yine dava şartı arabuluculukta, davada davalı olacak taraf da eğer iradi olarak arabuluculuk görüşmelerine katılmazsa bunun birtakım olumsuz sonuçları olacaktır. Bu duruma aşağıda ayrıca değinilecektir. Arabuluculuk sürecinde taraflar daima eşit haklara sahiptir. Arabulucu, bir tarafa ne şekilde davranıyorsa diğer tarafa da eşit şekilde davranmakla yükümlüdür. Taraflara verilen söz hakkı süreleri eşit olmalı ve eşitsizlik yaratabileceği düşünülen tüm hususların arabulucu tarafından önüne geçilmelidir. Ayrıca bu noktada önemle belirtmek gerekir ki tarafların zorunlu arabuluculuk görüşmelerine katılmaması durumunda mazeretsiz bir şekilde katılmayan taraf aleyhine birtakım olumsuz sonuçlar doğacaktır. Eğer taraflardan birisi geçerli bir mazereti olmadan ilk toplantıya katılmazsa ve bu nedenle arabuluculuk faaliyeti sona ererse bu durum son tutanakta belirtilir. Toplantıya mazeretsiz şekilde katılmayan taraf, açılacak davada kısmen ya da tamamen haklı çıksa dahi yargılama giderinin tamamından sorumlu tutulacaktır. Ayrıca bu taraf lehine vekâlet ücretine de hükmedilmeyecektir. Eğer her iki taraf da toplantıya katılmazsa ve arabuluculuk faaliyeti bu sebeple sona ererse, açılacak davalarda tarafların yaptıkları yargılama giderleri kendi üzerlerinde bırakılacaktır. 5. Arabuluculuk Sürecinde Temsil Taraflar, arabuluculuk görüşmelerine bizzat kendileri katılabileceği gibi avukatları veya kanuni temsilcileri aracılığıyla da katılabilirler. Ayrıca işverenin yazılı belgeyle yetkilendirdiği çalışanı da görüşmelerde işvereni temsil edebilir ve son tutanağı imzalayabilir. 6. Arabuluculuk Sürecinde Süreler ve Zamanaşımı İşe iade davalarında, iş akdinin feshi tarihinden itibaren 1 ay içinde arabulucuya başvurmak zorunludur. Arabuluculuk sürecinin olumsuz sonuçlanması durumunda son tutanağın imzalandığı tarihten itibaren 2 hafta içindeyse dava açmak zorunludur. Diğer işçilik alacaklarında ise dava açmak için geçerli olan zamanaşımı ve hak düşürücü süreleri arabuluculuğa başvuru için de geçerli olacaktır. Arabulucu, arabulucu olarak görevlendirildiği tarihten itibaren 3 haftalık süre içerisinde yapılan arabuluculuk başvurusunu sonuçlandırır. Zorunlu hallerde bu süre arabulucu tarafından bir haftalığına uzatılabilir. Zorunlu arabuluculuk söz konusu olduğunda arabuluculuk bürosuna başvurulduğu tarihten arabuluculuk son tutanağının imzalanmasına kadar geçen süreçte zamanaşımı süreleri durur ve hak düşürücü süreler işlemez. İhtiyari arabuluculukta ise arabulucuya başvurmanın zaman aşımı ve hak düşürücü sürelere bir etkisi olmayacaktır. 7. Arabuluculuk Ücreti Arabulucu, yürütmüş olduğu arabuluculuk faaliyeti karşısında ücret ve masrafları isteme hakkına sahiptir. Hatta öyle ki arabulucu henüz faaliyete başlamadan ücret ve masraflar için avans da talep edebilir. Eğer aksi kararlaştırılmamışsa, arabulucunun ücreti, faaliyetin sona erdiği tarihte yürürlükte bulunan Arabulucu Asgari Ücret Tarifesine göre belirlenir. Taraflar, Arabuluculuk Asgari Ücret Tarifesinin altında bir ücret kararlaştırılamaz. Arabulucunun ücreti ile arabulucunun taraflar arasındaki uyuşmazlık için yapmış olduğu masraflar, taraflarca eşit şekilde karşılanır. Ancak taraflar aralarında bir tarafın ücretin ve masrafların tamamını veyahut daha büyük kısmını ödemesi konusunda anlaşmaya varabilirler. 7036 Sayılı İş Mahkemeleri Kanunu m.3/13’e göre taraflar eğer arabuluculuk faaliyeti sonucunda anlaşırlarsa Arabuluculuk Asgari Ücret Tarifesi’nin ikinci kısmında yer alan düzenlemeye göre arabulucuya ücret ödenecektir. Ancak ödenecek ücret, bu tarifenin birinci kısmında belirtilen iki saatlik ücret tutarından az olamaz. İşe iade konulu arabuluculuk görüşmelerinde tarafların anlaşmaları durumunda ise arabulucuya ödenecek ücretin belirlenmesinde işçiye işe başlatılmaması hâlinde ödenecek tazminat miktarı ile çalıştırılmadığı süre için ödenecek ücret ve diğer haklarının toplamı, tarifenin ikinci kısmı uyarınca üzerinde anlaşılan miktar olarak kabul edilecektir. Yani bu tutar üzerinden tarifede belirlenen yüzde hesabı yapılıp arabulucunun ücreti belirlenecektir. Eğer arabuluculuk faaliyeti taraflara ulaşılamaması, tarafların katılmaması nedeniyle görüşme yapılamaması ya da iki saatten az süren görüşmeler sonucunda tarafların anlaşamaması durumuyla sona ererse arabulucuya iki saatlik ücret tutarı tarifenin birinci kısmına göre, yani saat ve taraf sayısına göre belirlenen maktu ücretler Adalet Bakanlığı bütçesinden ödenir. Eğer taraflar iki saatten uzun süren görüşmeler sonucunda anlaşamamışsa iki saati aşan kısma ilişkin ücret aksi kararlaştırılmadıkça taraflarca eşit şekilde tarifenin birinci kısmına göre ödenir. Adalet Bakanlığı bütçesinden ödenen ve taraflarca karşılanan arabuluculuk ücreti, yargılama giderlerinden sayılır. 8. Arabuluculuğun Sona Ermesi Arabuluculuk sürecinde tarafların anlaşması durumunda Arabuluculuk faaliyetinin sonucu, tarafların anlaşıp anlaşamadıkları, arabuluculuk sürecinin nasıl sonuçlandığı arabulucu tarafından düzenlenen bir tutanak ile belgelendirilir. Bu tutanak taraflarca veya varsa avukatları ya da kanuni temsilcileri tarafından imzalanır. Eğer bu belge taraflar, kanuni temsilcileri veya avukatlarınca imzalanmazsa, sebebi belirtilmek suretiyle sadece arabulucu tarafından imzalanır. Taraflar eğer arabuluculuk faaliyeti sonunda bir anlaşmaya varmışlarsa anlaşılan bu hususlar hakkında daha sonradan taraflarca dava açılamaz. Arabulucuda anlaşılamaması halinde bu hususun işlendiği son tutanak düzenlenir. Söz konusu tutanak dava dilekçesine eklenerek iş mahkemelerinde söz konusu uyuşmazlığa ilişkin dava açılabilir. Tutanak eklenmeden mahkemeye başvurulması halinde mahkemece davacıya tutanağı sunması gerektiği aksi halde davasının usulden reddedileceği ihtarını içeren davetiye gönderilir. İhtara rağmen eğer tutanak mahkemeye sunulmazsa dava usulden reddedilir. Ayrıca bu noktada önemle belirtmek gerekir ki işçi ve işveren tarafından imzalanan arabuluculuk tutanağı yalnızca belirli şartlar dahilinde ibra niteliğinde olabilecektir. Yargıtay’a göre ibra niteliğindeki arabuluculuk tutanağı TBK m.420’deki şartları taşıyorsa geçerli, aksi takdirde geçersizdir. Zira TBK m.420, emredici nitelikte bir kanun hükmüdür. İşçinin işverenden alacağına ilişkin ibra sözleşmesinin yazılı olması, ibra tarihi itibarıyla sözleşmenin sona ermesinden başlayarak en az bir aylık sürenin geçmiş bulunması, ibra konusu alacağın türünün ve miktarının açıkça belirtilmesi, ödemenin hak tutarına nazaran noksansız ve banka aracılığıyla yapılması şarttır. Bu unsurları taşımayan ibra sözleşmeleri veya ibraname kesin olarak hükümsüzdür. Örneğin işçinin işten ayrılmasından sonra 1 ay geçmeden düzenlenen ibra niteliğindeki arabuluculuk son tutanağı icra edilebilirlik şerhini haiz olmayacaktır. 9. İcra Edilebilirlik Şerhi İş davalarında arabuluculuk sonucunda taraflar anlaşmaya varırlarsa bu anlaşma belgesinin icra edilebilirlik etkisi kazanması için şerh verilmesi gerekmektedir. Taraflar bu belgenin icra edilebilirliğine ilişkin şerh verilmesi arabulucunun görev yaptığı yerdeki Sulh Hukuk Mahkemesi’nden talep edilebilir. Bu şerhi içeren anlaşma, ilam niteliğinde belge sayılır. Yani mahkeme kararına eşdeğer nitelikte bir belge sayılır. Taraflar, tarafların avukatları ve arabulucu tarafından birlikte imzalanan anlaşma belgesi ilam niteliğinde belge sayılır. Yani tarafların imzasıyla birlikte tarafların avukatlarının imzasını ve arabulucunun imzasını içeren anlaşma belgesinin icra edilebilirlik kazanması için ayrıca bir mahkeme kararına gerek bulunmamaktadır. Bu tutanaklar doğrudan icra edilebilecektir. 10. Arabuluculuk Sonrası Dava Açılması Taraflar eğer arabuluculuk faaliyeti sonunda bir anlaşmaya varmışlarsa anlaşılan bu hususlar hakkında daha sonradan taraflarca dava açılamaz. Arabuluculukta anlaşılamayan hususlarda ise dava açılabilmesi mümkündür. Tarafların anlaşamadığına dair düzenlenen tarafların, avukatlarının veya kanuni temsilcilerinin ve arabulucunun imzasını içeren anlaşamama tutanağı, İş Mahkemesinde açılacak davanın dava dilekçesinin ekine eklenmelidir. Aksi takdirde mahkeme tarafından bu tutanağın ibrazı için süre verilir. Bu sürede de tutanak eğer dava dosyasına ibraz edilmezse dava usulden reddedilir. 11. Sıkça Sorulan Sorular Arabuluculuk Zamanaşımını Keser mi? İhtiyari arabuluculukta arabulucuya başvurmak zamanaşımı ve hak düşürücü süreleri kesmez, durdurmaz. Ancak zorunlu arabuluculuğun söz konusu olduğu durumlarda arabulucuya başvurmak zamanaşımını keser, durdurur. İcra Takibi İçin Arabulucuya Başvurmak Zorunlu Mudur? Zorunlu Arabuluculuk İş, Tüketici ve Ticaret Mahkemeleri nezdinde açılacak bazı davalar için öngörülmüş olup icra takibi yapabilmek için zorunlu arabulucuya başvurma şartı bulunmamaktadır. Arabuluculuk Avukatlık Ücreti Ne Kadar? Arabuluculuk faaliyetinin anlaşmazlık ile sonuçlanması halinde, avukat, 2023 yılı için 2.400,00 TL maktu ücrete hak kazanır. Ancak, bu ücret asıl alacağı geçemez. Ancak aynı vekille dava yoluna gidilirse arabuluculuk sürecinde avukata ödenen tutar, dava sürecinde ödenecek asgari tutardan mahsup edilir.Arabuluculuk aşamasına anlaşma sağlanması durumunda, konusu para olan veya para ile değerlendirilebilen işlerde avukatlık ücreti; arabuluculuk sonucunda arabuluculuk anlaşma belgesinin imzalanması halinde, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi’nin üçüncü kısmına göre hesaplanan ücretin dörtte bir fazlası olarak belirlenir. Yani bu durumda ücret yüzde usulüne göre belirlenecektir.Konusu para olmayan veya para ile değerlendirilemeyen işlerde avukatlık ücreti; arabuluculuk sonucunda arabuluculuk anlaşma belgesinin imzalanması halinde, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi’nin ikinci kısmının ikinci bölümünde davanın görüldüğü mahkemeye göre öngörülen maktu ücretin dörtte bir fazlası olarak belirlenir. Excerpt: 01.01.2018 tarihinden itibaren açılacak iş davalarında zorunlu hale gelen arabuluculuk süreci uzun dava süreçlerinin önüne geçilmesi amaçlanmıştır. ### Süresiz Nafaka: Türkiye’deki Sorunlar ve Küresel Çözüm Modelleri Boşanma, sadece duygusal değil, aynı zamanda ekonomik ve hukuki sonuçları da olan önemli bir süreçtir. Bu sürecin en çok tartışılan konularından biri de süresiz yoksulluk nafakasıdır. Türkiye’de yürürlükte olan mevcut yasal düzenlemeler gereği, boşanma sonucu ekonomik olarak yoksulluğa düşecek tarafa, kusuru daha ağır olmamak kaydıyla süresiz nafaka bağlanabilmektedir. Ancak bu uygulama, toplumsal ve hukuki açıdan birçok tartışmayı da beraberinde getirmektedir. Son yıllarda süresiz nafaka uygulaması, hem nafaka ödeyen tarafın ekonomik yükümlülüğünün ömür boyu devam etmesi hem de nafaka alan tarafın çalışabilir durumda olup olmamasına bakılmaksızın bu desteği almaya devam etmesi gibi nedenlerle sıkça eleştirilmektedir. Bir yandan ekonomik özgürlüğünü kazanamayan bireylerin mağduriyeti gündeme getirilirken, diğer yandan kısa süreli evliliklerin ardından dahi ömür boyu nafaka ödenmesini adaletsiz bulan bir kesim bulunmaktadır. Bu durum, süresiz nafakanın kaldırılması ya da belirli sürelerle sınırlandırılması yönünde yasa değişikliği taleplerini gündeme getirmektedir. Bu yazıda, Türkiye’deki süresiz nafaka uygulamasını, dünyadaki örnekleriyle karşılaştırarak inceleyecek; süresiz nafakanın yol açtığı hukuki ve toplumsal sorunları ele alarak olası çözüm önerilerini değerlendireceğiz. 1. Nafaka Nedir? Nafaka, boşanma veya ayrılık sonrasında ekonomik olarak güçsüz durumda kalan eşin veya çocukların geçimini sağlamak amacıyla mahkeme tarafından hükmedilen maddi ödemedir. Türk hukukunda nafaka, medeni hukukun sosyal dengeyi koruma amacına hizmet eden önemli bir mekanizma olup, eşlerin ve çocukların mağdur olmalarını önlemeye yönelik bir düzenleme olarak kabul edilmektedir. Nafaka, tarafların ekonomik durumları, evliliğin süresi, kusur durumu ve yoksulluk riski gibi çeşitli kriterler göz önünde bulundurularak belirlenir. Nafaka ödeyen tarafın maddi gücü ve nafaka alacaklısının ihtiyaçları dikkate alınarak mahkeme tarafından bir miktar belirlenir ve bu miktar ilerleyen zamanlarda tarafların durumuna göre artırılabilir, azaltılabilir veya tamamen kaldırılabilir. 2. Türkiye’de Süresiz Nafaka Uygulaması 2.1. Süresiz Nafaka Nedir? Süresiz nafaka, boşanma sonrası ekonomik olarak güçsüz kalan tarafa verilen ve belirli bir süre sınırlaması olmaksızın devam eden yoksulluk nafakasıdır. Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesi gereğince, boşanma sebebiyle yoksulluğa düşecek olan ve kusuru daha ağır olmayan eş, diğer eşten süresiz olarak nafaka talep edebilir. Bu nafaka, nafaka alacaklısının yeniden evlenmesi, ekonomik olarak kendi geçimini sağlayabilir hale gelmesi veya hayatını kaybetmesi gibi nedenler olmadıkça devam eder. 2.2. Süresiz Yoksulluk Nafakasının Hukuki Dayanağı Türk hukukunda süresiz yoksulluk nafakasının yasal dayanağı, Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesidir. Türk Medeni Kanunu Madde 175: "Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak kaydıyla, geçimi için diğer taraftan süresiz olarak nafaka isteyebilir. Diğer tarafın ekonomik gücü elverdiği ölçüde, hakim, nafaka ödenmesine karar verebilir." Bu maddeye göre: Nafaka alacaklısının kusurunun daha ağır olmaması gerekir. Nafaka ödeyecek eşin maddi gücünün elverişli olması gerekir. Nafaka alacaklısının yoksulluğa düşecek durumda olması şarttır. Süre sınırlaması yoktur, yani nafaka süresiz olarak bağlanabilir. Mahkemeler, nafaka miktarını belirlerken her iki tarafın mali durumunu, yaşam standartlarını ve yoksulluk seviyesini dikkate alır. Ayrıca Türk Medeni Kanunu’nun 176. maddesi, nafakanın hangi durumlarda sona ereceğini ve değiştirilebileceğini düzenler. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için Süresiz Nafaka Nedir? başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2.3. Yoksulluk Nafakasının Süreli Nafakadan Süresiz Nafakaya Dönüşme Süreci Türk hukukunda süresiz nafaka uygulaması, her zaman yürürlükte olan bir düzenleme değildi. Önceden, yoksulluk nafakasına belirli bir süre sınırı getirilmişti ve nafaka süresiz olarak değil, yalnızca belirli bir dönem boyunca ödeniyordu. Eski Düzenleme: 743 Sayılı Medeni Kanun Dönemi Türk Medeni Kanunu’nun 1926 yılında yürürlüğe giren 743 sayılı eski Medeni Kanunu’nun 144. maddesi, yoksulluk nafakasına süre sınırı getiriyordu. Bu maddeye göre: Boşanma sonucunda kusursuz olan eş, büyük bir yoksulluğa düşmesi halinde nafaka talep edebiliyordu. Ancak nafaka süresi en fazla bir yıl ile sınırlandırılmıştı. Mahkemeler, bir yıl dolduğunda nafaka ödemelerini sonlandırıyordu. Bu düzenleme, özellikle boşanma sonrası ekonomik olarak güçsüz duruma düşen kadınların mağduriyetine yol açtığı gerekçesiyle zamanla eleştirilmiş ve değişiklik ihtiyacı doğmuştur. 1988 Değişikliği: Süresiz Nafakanın Getirilmesi Süresiz nafaka uygulamasının temelleri, 04.05.1988 tarihli yasa değişikliğiyle atılmıştır. Yapılan değişiklikle, 12.05.1988 tarihinden itibaren yürürlüğe giren düzenleme, yoksulluk nafakasının süre sınırlaması olmaksızın ödenmesini öngörmüştür. Bu düzenlemeyle: Yoksulluk nafakası, artık belirli bir süreyle sınırlandırılmadı. Mahkemeler, nafakanın kaldırılması için ek bir karar verilmedikçe nafakanın süresiz olarak devam etmesine hükmedebilecekti. Nafaka alan tarafın yeniden evlenmesi, ekonomik olarak kendi geçimini sağlayabilir hale gelmesi veya mahkeme kararıyla nafakanın kaldırılması gibi nedenler olmadıkça nafaka ödenmeye devam edecekti. Bu değişiklik, o dönemde ekonomik olarak güçsüz kalan tarafın korunması açısından önemli bir kazanım olarak değerlendirildi. Özellikle, boşanma sonrası ekonomik bağımsızlığını sağlayamayan kadınlar için sosyal bir güvence oluşturması bakımından destek gördü. 3. Dünyada Nafaka Uygulamaları Boşanma sonrası nafaka uygulamaları, ülkelerin hukuki sistemlerine, toplumsal yapısına ve ekonomik politikalarına bağlı olarak büyük farklılıklar göstermektedir. Türkiye’de süresiz nafaka uygulaması ciddi tartışmalara yol açarken, dünyanın birçok ülkesinde nafaka belirli süreler ile sınırlandırılmış ya da tamamen kaldırılmıştır. Dünya genelinde nafaka uygulamaları incelendiğinde Anglo-Sakson hukuk sistemi, Avrupa ülkeleri ve İslam hukuku olmak üzere farklı yaklaşımlar ortaya çıkmaktadır. 3.1. Anglo-Sakson Hukukunda Nafaka Düzenlemeleri (ABD, İngiltere) 3.1.1. ABD’de Nafaka Düzeni Amerika Birleşik Devletleri'nde nafaka düzenlemeleri eyaletlere göre farklılık gösterir. Ancak genel olarak nafakanın süreli olması esas alınmıştır ve mahkemeler, eşlerin ekonomik olarak bağımsız hale gelmelerini teşvik etmektedir. ABD’de Nafaka Türleri: Geçici Nafaka (Temporary Alimony): Boşanma süreci devam ederken bağlanan ve dava sonuçlanınca sona eren nafakadır. Rehabilitasyon Nafakası (Rehabilitative Alimony): Nafaka alan eşin mesleki eğitim alarak ya da iş bularak ekonomik bağımsızlığını kazanması için belirli bir süre ödenir. Tazminat Nafakası (Reimbursement Alimony): Eşlerden birinin diğerinin eğitimine ya da kariyerine katkıda bulunması halinde ödenir. Süresiz Nafaka (Permanent Alimony): Yalnızca çok uzun süreli evliliklerde ve nafaka alacaklısının çalışamayacak durumda olması halinde bağlanır. Ancak son yıllarda birçok eyalette süresiz nafaka kaldırılmıştır. ABD’de Nafaka Süreleri: 0-5 yıl süren evliliklerde nafaka genellikle bağlanmaz veya kısa sürelidir. 5-15 yıl süren evliliklerde nafaka süresi evlilik süresine orantılı olarak belirlenir. 15 yıl ve üzeri evliliklerde daha uzun süreli nafaka bağlanabilir, ancak süresiz nafaka nadiren hükmedilir. 3.1.2. İngiltere’de Nafaka Düzeni İngiltere’de mahkemeler nafaka bağlama konusunda geniş bir takdir yetkisine sahiptir. Ancak genel ilke olarak nafakanın süresiz olması yerine tarafların ekonomik bağımsızlığını kazanmaları teşvik edilir. İngiltere’de Nafaka Türleri: Geçici Nafaka (Interim Maintenance): Boşanma sürecinde tarafların mağdur olmaması için kısa süreli bağlanır. Süreli Nafaka (Term Maintenance): Genellikle boşanma sonrası belirli bir süre için bağlanır. Mahkemeler, nafaka alan tarafın ekonomik bağımsızlık kazanmasını bekler. Süresiz Nafaka (Joint Lives Maintenance): Çok uzun süreli evliliklerde ve çalışamayacak durumda olan eşler için nadiren bağlanır. Günümüzde mahkemeler bu tür nafakaya oldukça sınırlı şekilde hükmetmektedir. 3.2. Avrupa Ülkelerinde Nafaka Düzenlemesi Avrupa ülkelerinde nafaka düzenlemeleri, eşlerin ekonomik bağımsızlığını kazanmalarını teşvik eden bir anlayış üzerine kurulmuştur. Çoğu Avrupa ülkesinde, nafaka süresi belirli bir zaman dilimi ile sınırlıdır ve süresiz nafaka ancak istisnai durumlarda verilmektedir. Avrupa’da nafaka süreleri genellikle evliliğin süresine, tarafların ekonomik durumlarına ve yeniden iş gücüne katılabilme yeteneklerine bağlı olarak belirlenir. 3.2.1. Almanya’da Nafaka Düzeni Almanya’da nafaka, geçici bir mali destek olarak kabul edilir ve nafaka alacaklısının en kısa sürede kendi ekonomik bağımsızlığını kazanması beklenir. Almanya’da Nafaka Süresi ve Koşulları: Evliliğin süresi nafaka miktarını ve süresini belirleyen önemli bir kriterdir. Boşanan eşin ekonomik olarak kendi geçimini sağlayabilmesi temel hedeflerden biridir. Nafaka, genellikle boşanmadan en fazla birkaç yıl sonra kesilir. Uzun süreli evliliklerde nafaka süresi daha uzun olabilir ancak ömür boyu sürecek şekilde bağlanması çok nadirdir. Almanya’da süresiz nafaka uygulaması yok denecek kadar azdır. Mahkemeler genellikle eşlerin ekonomik olarak bağımsız hale gelmesini teşvik eder. 3.2.2. Fransa’da Nafaka Düzeni Fransa’da nafaka, tarafların boşanma sonrası ekonomik durumlarını dengelemek amacıyla bağlanır. Ancak bu nafaka da süreli olup, süresiz nafaka çok istisnai hallerde hükmedilir. Fransa’da Nafaka Süresi ve Koşulları: Nafaka genellikle evlilik süresine orantılı olarak belirlenir. Mahkeme, nafaka alan tarafın çalışma yeteneğine ve iş bulma potansiyeline göre bir süre belirler. Uzun süreli evliliklerde nafaka süresi daha uzun olabilir, ancak ömür boyu nafaka bağlanması oldukça nadirdir. Nafaka alan tarafın yeni bir ilişkiye başlaması veya ekonomik bağımsızlık kazanması halinde nafaka kaldırılabilir. Fransa’da mahkemeler, tarafları kendi ekonomik bağımsızlıklarını kazanmaya teşvik etmektedir. 3.2.3. İsveç, Norveç ve Danimarka (İskandinav Ülkeleri) Nafaka Düzeni İskandinav ülkeleri, boşanma sonrası eşlerin ekonomik bağımsızlığını kazanmasını en hızlı şekilde teşvik eden hukuk sistemlerine sahiptir. İskandinav Ülkelerinde Nafaka Süresi ve Koşulları: Nafaka genellikle çok kısa süreli bağlanır. Çoğu durumda, boşanma sonrası taraflardan birinin diğerine nafaka ödemesi beklenmez. Mahkemeler, eşlerin çalışarak kendi geçimlerini sağlamalarını teşvik eder. Uzun süreli evliliklerde bile nafaka süresi birkaç yıl ile sınırlıdır. Özellikle İsveç, Norveç ve Danimarka gibi ülkelerde nafaka süreleri genellikle 1-3 yıl ile sınırlandırılmıştır. Süresiz nafaka neredeyse hiç bağlanmamaktadır. 3.3. İslam Ülkelerinde Nafaka İslam hukukunda nafaka, eşlerin evlilik sürecinde birbirine karşı olan mali sorumluluklarını ve boşanma sonrası kadının belirli bir süre desteklenmesini düzenler. İslam hukukuna göre süresiz nafaka uygulaması bulunmamaktadır. İslam hukukunda nafakanın temel ilkeleri şunlardır: İddet Nafakası: Boşanmış kadının iddet süresi (genellikle 3 ay veya hamilelik durumunda doğuma kadar) boyunca nafaka almasını öngörür. Kadının yeniden evlenmesi veya ekonomik bağımsızlığını kazanması halinde nafaka sona erer. Çocuk Nafakası: Çocuğun bakım, eğitim ve temel ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla velayeti almayan eş tarafından ödenir. Çocuk belirli bir yaşa geldiğinde veya ekonomik olarak bağımsız olduğunda nafaka sona erer. Geçim Desteği (Mut'a Nafakası): Bazı İslam ülkelerinde, boşanan kadına kısa süreli geçim desteği sağlanabilir, ancak bu nafaka ömür boyu sürecek şekilde bağlanmaz. Kadının ekonomik olarak kendi geçimini sağlayamaması durumunda geçici süreyle yardım yapılabilir, ancak bu bir zorunluluk değildir. Bu ilkeler, İslam ülkelerinde nafakanın süreli olması gerektiğine dair temel bir yaklaşımı ortaya koymaktadır. Ancak her İslam ülkesi, kendi iç hukuk düzenlemeleri çerçevesinde farklı uygulamalar geliştirmiştir. 3.3.1. Suudi Arabistan’da Nafaka Düzeni İslam hukukuna sıkı sıkıya bağlı olan Suudi Arabistan'da nafaka, iddet süresi ile sınırlıdır. Kadın, boşandıktan sonra yalnızca iddet süresi boyunca nafaka alabilir. Çocuk nafakası, velayet hakkına göre belirlenir ve çocuğun temel ihtiyaçlarını karşılamak için ödenir. Kadının ekonomik olarak çalışması teşvik edilmez, ancak aile desteği ön plandadır. Suudi Arabistan'da süresiz nafaka uygulaması bulunmamaktadır. 3.3.2. Mısır’da Nafaka Düzeni Mısır’da İslam hukukuna dayalı bir medeni hukuk sistemi bulunmaktadır. İddet süresi boyunca nafaka verilmesi zorunludur. Boşanma sonrası nafaka, kadının ekonomik durumuna bağlı olarak en fazla birkaç yıl ile sınırlandırılır. Nafaka miktarı, erkeğin ekonomik gücü ve kadının mağduriyetine göre belirlenir. Çocuk nafakası, çocuk reşit olana kadar devam eder. Mısır’da nafakanın belirli bir süreyle sınırlandırılması esastır. 3.3.3. İran’da Nafaka Düzeni İran’da Şii İslam hukukuna dayalı bir medeni hukuk sistemi vardır. Boşanan kadının nafaka hakkı sadece iddet süresiyle sınırlıdır. Kadın, evlilik süresince maddi olarak desteklenmişse, boşanma sonrası nafaka hakkı kısıtlanmıştır. Çocuk nafakası, velayeti almayan eş tarafından çocuğun temel ihtiyaçlarını karşılamak için ödenir. İran’da süresiz nafaka uygulaması yoktur. 3.4. Asya Ülkelerinde Nafaka Düzenlemeleri Asya ülkelerinde nafaka uygulamaları, ülkelerin hukuki sistemlerine, toplumsal yapısına ve ekonomik politikalarına göre büyük farklılıklar göstermektedir. Hindistan, Çin, Japonya, Güney Kore ve Endonezya gibi ülkelerde nafaka uygulamaları genellikle belirli bir süre ile sınırlandırılmakta ve süresiz nafaka uygulaması yaygın olarak görülmemektedir. Bu ülkelerde nafaka genellikle eşler arasındaki ekonomik farkları dengelemek ve boşanma sonrası tarafların ekonomik bağımsızlıklarını kazanmalarını sağlamak amacıyla süreli olarak bağlanmaktadır. Süresiz nafaka uygulaması, bazı ülkelerde çok istisnai durumlarda mümkündür. 3.4.1. Hindistan’da Nafaka Düzeni Hindistan'da nafaka, kişinin dini inancına bağlı olarak farklı şekillerde düzenlenmektedir. Hindu, Müslüman ve diğer dinlere mensup kişilerin nafaka hakları, kendi medeni hukuk sistemleri çerçevesinde belirlenmektedir. Hindu Hukukuna Göre Nafaka: Hindu Evlilik Yasası (1955) kapsamında nafaka, kadının boşanma sonrası ekonomik durumuna bağlı olarak belirli bir süre için bağlanır. Nafaka, genellikle boşanmış eşin yeniden evlenmesi veya ekonomik bağımsızlığını kazanması durumunda sona erer. Uzun süreli evliliklerde nafaka süresi daha uzun olabilir, ancak süresiz nafaka genellikle bağlanmaz. Hindistan’da süresiz nafaka bağlanması yaygın değildir ve genellikle süreli nafaka sistemleri tercih edilmektedir. 3.4.2. Çin’de Nafaka Düzeni Çin’de nafaka düzenlemeleri, ekonomik bağımsızlığı teşvik eden bir anlayışa dayanır. Çin Medeni Kanunu’na göre, nafaka süresi belirli bir zaman dilimi ile sınırlandırılmaktadır. Çin’de Nafaka Süresi ve Koşulları: Nafaka, boşanma sonrası ekonomik olarak dezavantajlı duruma düşen eşin desteklenmesi amacıyla belirli bir süre ödenir. Nafaka, evliliğin süresi ile orantılı olarak belirlenir. Süresiz nafaka uygulaması Çin’de bulunmamaktadır. Nafaka alan taraf yeniden evlendiğinde veya ekonomik bağımsızlığını kazandığında nafaka sona erer. Çin’de mahkemeler, nafakanın boşanan eşin yeni bir hayat kurabilmesine yardımcı olacak bir süreyle sınırlandırılmasını esas almaktadır. 3.4.3. Japonya’da Nafaka Düzeni Japonya’da nafaka sistemi, tarafların boşanma sonrası en kısa sürede ekonomik bağımsızlık kazanmaları gerektiği anlayışına dayanır. Japon hukukunda süresiz nafaka uygulaması bulunmamaktadır. Japonya’da Nafaka Süresi ve Koşulları: Japon medeni hukuk sistemine göre nafaka, genellikle belirli bir süreyle sınırlandırılır. Nafaka, boşanmış eşin ekonomik olarak bağımsız hale gelmesi için geçici bir süreyle bağlanır. Uzun süreli evliliklerde nafaka süresi daha uzun olabilir, ancak ömür boyu sürecek şekilde bağlanmaz. Nafaka alan tarafın yeniden evlenmesi veya ekonomik olarak bağımsız hale gelmesi durumunda nafaka kesilir. Japon mahkemeleri, nafakanın tarafların ekonomik bağımsızlıklarını kazanabilmeleri için bir geçiş dönemi sağlamak amacıyla verilmesi gerektiğini kabul etmektedir. 4. Sonuç ve Değerlendirme Türkiye’de süresiz nafaka uygulaması, boşanmış bireyler arasındaki ekonomik dengeyi sağlama amacı taşısa da ömür boyu sürebilecek bir mali yükümlülük doğurduğu için günümüzde önemli hukuki ve toplumsal tartışmalara neden olmaktadır. Süresiz nafaka eleştirileri; nafaka ödeyen tarafın ekonomik özgürlüğünün kısıtlanması, nafaka alan tarafın çalışma motivasyonunun azalması ve nafakanın belirli bir süre ile sınırlandırılmamasının hakkaniyet ilkesine aykırı olduğu yönünde yoğunlaşmaktadır. Ancak süresiz nafakanın kaldırılmasını savunanların yanı sıra, kadınların ekonomik bağımsızlıklarını kazanmaları için yeterli sosyal destek mekanizmaları oluşturulmadan bu sistemin sona erdirilmesinin yeni mağduriyetlere yol açabileceğini savunanlar da bulunmaktadır. 4.1. Türkiye’de Süresiz Nafaka Sorununun Çözümü İçin Öneriler Süresiz nafakanın tamamen kaldırılması yerine, hem nafaka ödeyen hem de nafaka alan tarafların mağduriyetlerini en aza indirecek adil bir sistem geliştirilmesi gerekmektedir. Bunun için: ✔ Süreli Nafaka Modeline Geçiş: Evlilik süresi ile orantılı olarak belirli bir süre nafaka ödenmesi sağlanmalıdır. Örneğin, 5 yıl süren bir evlilik için en fazla 5 yıl nafaka ödenmesi gibi düzenlemeler adalet duygusunu güçlendirebilir. ✔ Tazminat Nafakası Modeli: Nafakanın belirli bir süre boyunca ödenmesi yerine, boşanan eşin tek seferlik tazminat ödeyerek yükümlülüğünü sona erdirmesi gibi alternatif çözümler değerlendirilebilir. ✔ Ekonomik Bağımsızlığı Teşvik Eden Modellerin Geliştirilmesi: Kadınların iş hayatına daha fazla katılmasını teşvik eden politikalar uygulanmalı, nafaka alan tarafın yeniden iş gücüne katılmasını destekleyecek mesleki eğitim ve istihdam programları oluşturulmalıdır. ✔ Devlet Destekli Nafaka Modeli: Süresiz nafaka yerine, belirli bir süre nafaka ödemesinin ardından sosyal yardım mekanizmalarının devreye girmesi sağlanabilir. Böylece nafaka ödeyen tarafın ömür boyu mali yük altında kalması önlenirken, mağduriyet yaşanmaması için devlet destekleri artırılabilir. ✔ Uluslararası Uygulamaların Örnek Alınması: Türkiye’nin nafaka sisteminde reform yaparken Almanya, Fransa, İngiltere, ABD gibi ülkelerde uygulanan süreli nafaka sistemleri dikkate alınmalı, İslam ülkelerinde olduğu gibi nafakanın iddet süresiyle sınırlandırılması gibi öneriler göz önünde bulundurulmalıdır. 4.2. Adil ve Dengeleyici Bir Modelin Önemi Süresiz nafakanın tamamen kaldırılması yerine, evliliğin süresi, tarafların ekonomik durumları, iş gücüne katılım kapasiteleri ve çocukların velayet durumu gibi kriterlerin dikkate alındığı esnek bir sistem oluşturulmalıdır. Böyle bir reform, hem nafaka ödeyen tarafın yaşam boyu süren ekonomik yükümlülükten kurtulmasını sağlayacak hem de nafaka alan tarafın sosyal güvenlik sistemleri ve istihdam olanakları ile desteklenerek mağduriyet yaşamasını önleyecektir. Türkiye'de süresiz nafaka sisteminin yeniden yapılandırılması, yalnızca hukuki bir mesele olmaktan öte, toplumsal cinsiyet eşitliği, ekonomik bağımsızlık ve sosyal adalet perspektifleriyle ele alınması gereken geniş kapsamlı bir reform sürecidir. Yapılacak düzenlemeler, adil, sürdürülebilir ve taraflar arasında hakkaniyet sağlayan bir model sunmalıdır. Excerpt: Türk Medeni Kanunu'nda yer alan süresiz nafaka uygulaması, dünyadaki en katı ve ağır nafaka düzenlemelerinden biri olarak kabul edilmektedir. Evlilik süresi, tarafların ekonomik durumu ve yeniden hayata adapte olma süreci gibi kriterler dikkate alınmaksızın ömür boyu sürebilecek bir yükümlülük doğurması, uygulamanın en çok eleştirilen yönlerinden biridir. ### Süresiz Nafaka Nedir? Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesine göre yoksulluk nafakası süresizdir. Nafaka yükümlülüğü, mahkeme kararıyla kaldırılmadıkça veya nafaka alacaklısı evlenmedikçe ya da vefat etmedikçe devam eder. Bu yüzden yoksulluk nafakası kamuoyunda süresiz nafaka olarak anılmaktadır. Ancak bu durum, yıllardır süregelen bir tartışmanın merkezinde yer almakta; süresiz nafakanın hak mı, yoksa mağduriyet mi yarattığı konusunda farklı görüşler öne sürülmektedir. Peki, süresiz nafaka gerçekten ekonomik güçsüzlüğe karşı bir güvence mi, yoksa ömür boyu sürebilecek adil olmayan bir yükümlülük mü? Bu yazıda, süresiz nafakanın hukuki dayanaklarını, sona erme koşullarını ve güncel tartışmaları ele alacağız. 1. Süresiz Nafaka Nedir? Boşanma sonrası eşlerden birinin ekonomik olarak zor duruma düşmesi veya hayat standardının ciddi şekilde düşmesi, hukukun çözüm bulmaya çalıştığı önemli konulardan biridir. İşte bu noktada yoksulluk nafakası, ekonomik olarak zayıf durumda kalan eşe destek olmayı amaçlayan bir düzenleme olarak karşımıza çıkar. Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 175. maddesi, yoksulluk nafakasının süresiz olabileceğini öngörmektedir. Yani nafaka yükümlüsü, mahkeme tarafından aksi bir karar verilmedikçe ya da nafaka alacaklısının evlenmesi veya ölmesi gibi hukuki sona erme sebepleri gerçekleşmedikçe ödeme yapmak zorundadır. Bu sebeple yoksulluk nafakası, kamuoyunda "süresiz nafaka" olarak adlandırılmaktadır. 1.1. Süresiz Nafakanın Tanımı ve Hukuki Dayanağı Süresiz nafaka, boşanma nedeniyle ekonomik açıdan zor duruma düşen eşin, diğer eşten belirli şartlar altında süresiz olarak mali destek almasını ifade eder. Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 175. maddesine göre, nafakaya hak kazanabilmek için nafaka talep eden eşin, boşanmada diğer eşten daha ağır kusurlu olmaması yeterlidir. Türk Medeni Kanunu Madde 175 – Yoksulluk Nafakası: "Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan malî gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir. Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz." Bu düzenlemeye göre, süresiz nafaka bağlanabilmesi için şu şartların oluşması gerekmektedir: ✔ Nafaka talep eden eşin boşanma nedeniyle yoksulluğa düşmesi, ✔ Boşanmada diğer eşten daha ağır kusurlu olmaması, ✔ Nafaka yükümlüsünün ödeme gücüne sahip olması. Kanun metninde evliliğin süresi, ortak çocuk olup olmaması veya nafaka yükümlüsünün boşanmada kusurlu olup olmaması gibi faktörler dikkate alınmamaktadır. Bu nedenle süresiz nafaka uygulaması, adil olup olmadığı yönünden zaman zaman eleştirilmektedir. Özellikle nafaka süresinin belirlenmemesi ve ekonomik bağımsızlık konusundaki etkileri, süresiz nafaka tartışmalarının merkezinde yer almaktadır. 1.2. Süresiz Nafakanın (Yoksulluk Nafakasının) Şartları Süresiz nafaka (yoksulluk nafakası), belirli koşulların sağlanması halinde mahkeme tarafından hükmedilen mali bir yükümlülüktür. Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesi, süresiz nafaka kararı verilebilmesi için bazı temel şartların varlığını zorunlu kılmaktadır. Bu şartlar şunlardır: Taraflardan Birinin Talepte Bulunması: Mahkemenin süresiz nafakaya hükmedebilmesi için, nafaka talep eden eşin boşanma davası sürecinde veya boşanma kesinleştikten sonra nafaka talebinde bulunması gerekmektedir. Mahkeme, re’sen (kendiliğinden) süresiz nafakaya karar veremez. Talep Eden Eşin Daha Ağır Kusurlu Olmaması: Süresiz nafaka talep eden eşin, boşanma sürecinde diğer taraftan daha ağır kusurlu olmaması gerekmektedir. Eğer nafaka talep eden eş, boşanmaya sebep olan olaylarda daha ağır kusurlu ise nafaka talebi reddedilir. Ancak, eşit kusurlu veya daha az kusurlu olan taraf, diğer koşulları sağlaması halinde süresiz nafaka alabilir. Talep Eden Eşin Yoksulluğa Düşmesi: Nafaka talep eden eşin, boşanma sonrasında geçimini sağlayamayacak bir mali duruma düşmesi gerekmektedir. Mahkeme, nafaka talep eden eşin, gelir durumu, mal varlığı, çalışma gücü ve istihdam edilebilirlik durumu gibi kıstasları değerlendirerek yoksulluğa düşüp düşmediğini tespit eder. Nafaka Ödeyecek Eşin Mali Gücü ile Orantılı Olması: Süresiz nafaka miktarı belirlenirken, nafaka yükümlüsünün (ödeyecek tarafın) mali gücü dikkate alınmalıdır. Eğer nafaka ödeyecek tarafın gelir durumu yetersizse, mahkeme süresiz nafaka ödenmesine hükmedemez. Nafaka miktarı, yükümlünün mali gücünü aşan bir yükümlülük doğurmamalıdır. Yoksulluk nafakası hakkında daha detaylı bilgi almak için Yoksulluk Nafakası ve Şartları başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 1.3. Yoksulluk Nafakasının Süreli Nafakadan Süresiz Nafakaya Dönüşme Süreci Türk hukukunda süresiz nafaka uygulaması, her zaman geçerli olan bir düzenleme değildi. Öncesinde, yoksulluk nafakasına belirli bir süre sınırı getiriliyordu. 743 sayılı eski Medeni Kanun’un 144. maddesine göre, boşanma sonucunda kusursuz olan eş, büyük bir yoksulluğa düşmesi halinde en fazla bir yıl süreyle nafaka alabiliyordu. Ancak, süresiz nafaka uygulamasının temelleri 04.05.1988 tarihinde yapılan bir kanun değişikliğiyle atıldı. 12.05.1988 tarihinden itibaren yürürlüğe giren bu düzenleme, yoksulluk nafakasının süre sınırlaması olmaksızın ödenmesini öngördü. Bu tarihten itibaren nafaka, mahkeme kararıyla kaldırılmadıkça veya nafaka alacaklısı yeniden evlenmedikçe süresiz hale geldi. Yapılan bu değişiklik, o dönemde nafaka alacaklısı lehine önemli bir kazanım olarak görülse de, zaman içinde süresiz nafaka uygulaması hakkaniyet ve eşitlik ilkeleri açısından yoğun eleştirilere konu olmaya başlamıştır. Özellikle, evliliğin süresi ne olursa olsun ömür boyu nafaka ödenmesi riski, kamuoyunda büyük tartışmalara yol açmıştır. Süresiz nafakanın kaldırılması veya belirli bir süreyle sınırlandırılması gerektiğine yönelik görüşler, günümüzde de hukuki ve siyasi düzeyde gündemdeki yerini korumaktadır. 2. Süresiz Nafakanın Kaldırılması ve Sona Ermesi Süresiz nafaka, adından da anlaşılacağı üzere mahkeme tarafından aksi bir karar verilmedikçe veya belirli hukuki sebepler gerçekleşmedikçe devam eden bir yükümlülüktür. Ancak belirli durumlarda nafaka kendiliğinden sona erebilir veya nafaka yükümlüsü tarafından kaldırılması için mahkemeye başvurulabilir. 2.1. Süresiz Nafakanın Kendiliğinden Sona Erme Sebepleri Türk Medeni Kanunu’nun 176. maddesine göre, bazı durumlarda süresiz nafaka herhangi bir mahkeme kararına gerek kalmaksızın kendiliğinden sona erer. Bu durumlar şunlardır: Nafaka alacaklısının yeniden evlenmesi: Nafaka alacaklısı başka biriyle evlendiğinde, süresiz nafaka yükümlülüğü otomatik olarak sona erer. Bu durumda nafaka ödeyen tarafın ayrıca mahkemeye başvurmasına gerek yoktur. Taraflardan birinin vefat etmesi: Nafaka hakkı kişiye sıkı sıkıya bağlı bir hak olduğundan, nafaka alacaklısının veya nafaka yükümlüsünün vefat etmesi durumunda nafaka yükümlülüğü sona erer. Bu hak mirasçılara geçmez ve nafaka ödemesi artık yapılamaz. 2.2. Süresiz Nafakanın Kaldırılması İçin Talepte Bulunma Şartları Süresiz nafakanın kaldırılması, nafaka yükümlüsü tarafından mahkemeye başvurularak talep edilebilir. Ancak mahkemenin bu talebi kabul etmesi için bazı şartların sağlanması gerekmektedir: Nafaka alacaklısının fiilen evli gibi yaşaması: Nafaka alacaklısının başka biriyle resmi nikâh olmaksızın evlilik benzeri bir hayat sürmesi halinde, bu durum kesin delillerle mahkemeye sunulmalıdır. Nafaka alacaklısının ekonomik olarak yoksulluktan çıkması: Nafaka alan eşin düzenli bir gelir elde etmesi, iş kurması veya ekonomik olarak kendi geçimini sağlayabilecek duruma gelmesi halinde nafaka yükümlüsü mahkemeye başvurabilir. Nafaka yükümlüsünün ödeme gücünü kaybetmesi: Nafaka ödeyen tarafın işsiz kalması, iflas etmesi veya ciddi sağlık sorunları nedeniyle çalışamaz hale gelmesi durumunda nafakanın kaldırılması veya azaltılması talep edilebilir. Nafaka alacaklısının haysiyetsiz hayat sürmesi: Nafaka alacaklısının ahlaka ve hukuka aykırı bir yaşam sürmesi durumunda, nafaka yükümlüsü mahkemeye başvurarak nafakanın kaldırılmasını talep edebilir. Mahkemeye sunulacak somut deliller, süresiz nafakanın kaldırılması için belirleyici rol oynamaktadır. 3. Süresiz Nafaka Tartışması: Hak mı, Mağduriyet mi? Süresiz nafaka, toplumda ve hukuk çevrelerinde en çok tartışılan konular arasında yer almaktadır. Düzenlemenin, ekonomik olarak zayıf durumda kalan eşin korunması amacını taşıdığı belirtilse de, uygulamada hakkaniyet, eşitlik ve ölçülülük ilkeleri açısından birçok eleştiriye konu olmaktadır. Özellikle süresiz nafakanın, evliliğin süresi, boşanma sebepleri ve tarafların kusur durumu gibi faktörler dikkate alınmaksızın ömür boyu bağlanabilmesi eleştirilerin temelini oluşturmaktadır. 3.1. Süresiz Nafaka Düzenlemesine Yönelik Eleştiriler Süresiz nafaka düzenlemesi, hakkaniyet, eşitlik ve ölçülülük ilkeleri açısından çeşitli eleştirilere konu olmaktadır. Mevcut uygulamada, nafakaya hükmedilirken evliliğin süresi, tarafların yaşları, müşterek çocuk olup olmaması veya nafaka alacaklısının kendi geçimini sağlayabilme potansiyeli gibi önemli kriterler dikkate alınmamaktadır. Mahkemeler, yalnızca tarafların kusur durumunu esas almakta olup, eşit kusurlu olan tarafların dahi süresiz nafaka alabilmesi mümkündür. Yargıtay’ın yerleşik içtihatları da bu doğrultuda olup, süresiz nafaka bağlanması hususunda hakime süreyi sınırlandırma yetkisi tanınmamaktadır. Bu durum, nafaka yükümlüsü açısından ömür boyu sürebilecek bir ekonomik sorumluluk doğurduğu gerekçesiyle eleştirilmektedir. Konuyla İlgili Başlıca Eleştiriler: Süresiz nafaka düzenlemesi, hakkaniyet, eşitlik ve ölçülülük ilkeleri açısından çeşitli eleştirilere konu olmaktadır. Mevcut uygulamanın doğurduğu sorunlar şu başlıklar altında özetlenebilir: Nafaka Yükümlüsünün Ömür Boyu Ekonomik Sorumluluk Altında Kalması: Süresiz nafaka, nafaka yükümlüsü açısından ömür boyu sürebilecek bir mali yükümlülük doğurmakta, bu durum ekonomik olarak ciddi mağduriyetlere neden olmaktadır. Evlilik Süresinin Dikkate Alınmaması: Kısa süreli evlilikler sonrasında dahi süresiz nafaka bağlanabilmesi, uygulamanın hakkaniyet ilkesine uygun olmadığı yönünde eleştirilmektedir. Eşit Kusurlu veya Kusursuz Tarafların Dahi Süresiz Nafaka Ödemesi: Nafaka bağlanırken nafaka yükümlüsünün kusurlu olup olmadığı dikkate alınmamaktadır, bu da eşit kusurlu veya tamamen kusursuz tarafların ömür boyu nafaka ödemek zorunda kalmasına yol açmaktadır. Boşanmış Eşler Arasındaki Bağın Koparılamaması: Süresiz nafaka, boşanan eşlerin ekonomik olarak birbirlerine bağlı kalmalarına sebep olmakta ve tarafların yeni bir hayat kurmasını zorlaştırmaktadır. Nafaka Yükümlülerinin Kayıt Dışı Çalışmaya Yönelmesi: Süresiz nafaka yükümlülüğünden kaçınmak isteyen kişiler, resmi iş gücünden çekilerek kayıt dışı çalışmaya yönelmekte, bu da vergi kayıplarına ve sosyal güvenlik sisteminin zarar görmesine neden olmaktadır. Bu eleştiriler doğrultusunda, süresiz nafakanın evlilik süresi, tarafların ekonomik durumu ve yeniden hayata adaptasyon süreci gibi faktörler göz önünde bulundurularak belirli bir süre ile sınırlandırılması gerektiği yönünde görüşler öne sürülmektedir. 3.2. Süresiz Nafakaya İlişkin Anayasa Mahkemesi Kararlarının Değerlendirilmesi Süresiz nafaka düzenlemesi, hukuki ve sosyal yönleriyle tartışma konusu olmaya devam ederken, bu düzenlemenin Anayasa’ya aykırılığı iddiasıyla yargı organlarına taşınmıştır. Kestel Asliye Hukuk Mahkemesi, süresiz yoksulluk nafakasının iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi’ne başvuruda bulunmuştur. İlk derece mahkemesi, süresiz nafakanın eşlerden biri için ömür boyu sürecek bir mali yükümlülük doğurduğunu, bunun eşitlik ilkesine aykırı olduğunu ve sosyal hukuk devleti ilkesine uygun olmadığını ileri sürerek ilgili hükmün iptalini talep etmiştir. Başvuruda, süresiz nafakanın doğurduğu hukuki ve ekonomik sorunlar dile getirilmiş olup, söz konusu düzenlemenin Anayasa’nın 2., 10. ve 41. maddelerine aykırı olduğu iddia edilmiştir. Ancak Anayasa Mahkemesi, süresiz nafakanın Anayasa'ya aykırı olmadığına karar vermiş ve başvuruyu oy çokluğu ile reddetmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin 2011/136 E., 2012/72 K. Sayılı ve 17.05.2012 Tarihli Kararının Ret Gerekçeleri Anayasa Mahkemesi, süresiz nafaka düzenlemesini iptal etmeyerek nafaka alacaklısının korunması gerektiğini vurgulamıştır. Kararda özetle şu gerekçeler öne sürülmüştür: Süresiz nafaka, nafaka alacaklısının ölene kadar devam edeceği anlamına gelmez. Bu düzenlemenin amacı, boşanma nedeniyle yoksulluğa düşecek olan eşin, nafaka ödeyen eş tarafından, şartları sağladığı sürece desteklenmesi ve asgari yaşam gereksinimlerinin karşılanmasıdır. Evlilik birliği sırasında geçerli olan dayanışma yükümlülüğü, boşanma sonrasında da devam edebilir. Yoksulluk nafakasının özünde ahlaki ve sosyal dayanışma ilkeleri yer almaktadır. Anayasa Mahkemesi, süresiz nafakanın nafaka alacaklısını zenginleştirme amacı taşımadığını ve yalnızca asgari geçim koşullarını sağlamaya yönelik olduğunu belirtmiştir. Nafaka yükümlüsünün ekonomik gücü dikkate alınmaktadır. Nafaka talep eden eşin boşanma nedeniyle yoksulluğa düşmesi tek başına yeterli değildir; aynı zamanda nafaka yükümlüsünün bu ödemeyi yapabilecek ekonomik güce sahip olması gerekmektedir. Süresiz nafaka, sosyal hukuk devleti ilkesinin bir gereğidir. Yoksulluğa düşen eşin korunması amacıyla getirilen bu düzenleme, sosyal devlet anlayışına uygundur ve Anayasa’nın 2. maddesine aykırılık teşkil etmemektedir. Ayrıca, Anayasa’nın 10. ve 41. maddeleriyle bir ilgisi görülmemiştir. Anayasa Mahkemesi Kararının Değerlendirilmesi Anayasa Mahkemesi’nin ret gerekçelerinden görüldüğü üzere, ilk derece mahkemesinin süresiz nafakanın adaletsiz olduğu yönündeki iddialarına doğrudan bir yanıt verilmemiştir. Mahkeme, yalnızca süresiz nafakanın belli şartlar altında sona erdirilebileceğini belirterek sosyal hukuk devleti ilkesine atıfta bulunmuştur. Ancak burada “sosyal hukuk devleti ilkesinin gereği” şeklindeki ifade çelişkili bir yorum içermektedir. Zira sosyal hukuk devletinde, bireylerin ekonomik güvenliği esasen devlet tarafından sağlanmalıdır. Bir bireyin ömür boyu sürebilecek bir ekonomik yükümlülüğe tabi tutulması, devletin sosyal sorumluluğunu bireyler üzerinden yerine getirmeye çalıştığı şeklinde yorumlanabilir. Bu durumun, özellikle Anayasa’nın 41. maddesine aykırı olduğu kanaati güçlenmektedir. Anayasa Mahkemesi, süresiz nafakanın doğurduğu toplumsal ve ekonomik sorunlara ilişkin herhangi bir değerlendirme yapmamış, konuyu yalnızca nafaka alacaklısının korunması açısından ele almıştır. Oysa ki, nafaka yükümlüsünün süresiz bir mali yük altına sokulmasının yaratabileceği mağduriyetler ve sosyal hayattaki olumsuz etkiler göz ardı edilmiştir. Özellikle günümüzde artan ekonomik koşullar, işsizlik ve gelir dağılımındaki dengesizlikler göz önüne alındığında, nafaka yükümlüsünün ödeme gücünü kaybetmesi durumunda nasıl korunacağına dair hukuki bir çözüm üretilmemesi önemli bir eksikliktir. Bu nedenle, süresiz nafakanın toplumsal ve ekonomik etkilerinin daha kapsamlı bir şekilde ele alınarak kanun koyucu tarafından yeniden düzenlenmesi gerektiği düşünülmektedir. Nafaka süresinin evlilik süresi, tarafların yaşı, çalışma durumu ve ekonomik koşulları gibi unsurlar dikkate alınarak belirlenmesi, hem nafaka alacaklısının mağdur olmamasını sağlayacak hem de nafaka yükümlüsünün ömür boyu bir mali yük altına girmesine engel olacaktır. 4. Süresiz Nafaka Kaldırılacak mı? Adalet Bakanlığı, süresiz nafaka uygulamasını yeniden ele alarak, nafaka süresinin evlilik süresiyle orantılı olacak şekilde sınırlandırılmasını öngören bir düzenleme üzerinde çalışmaktadır. Bu kapsamda, yoksulluk nafakasının beş yıl ile sınırlandırılması ve boşanmadaki kusur derecesinin daha etkin bir şekilde değerlendirilmesi planlanmaktadır. Sonuç ve Değerlendirme Süresiz nafaka, boşanma nedeniyle ekonomik olarak dezavantajlı duruma düşen eşin korunmasını amaçlasa da, mevcut düzenlemenin adalet, eşitlik ve hakkaniyet ilkeleri açısından ciddi sorunlara yol açtığı görülmektedir. Evliliğin süresi dikkate alınmaksızın süresiz nafaka bağlanması, nafaka yükümlüsünün ömür boyu maddi bağımlılık altında bırakılması, boşanan eşlerin hayatlarını yeniden kurmalarını zorlaştırması ve ekonomik hayattan çekilmelerine sebep olması gibi pek çok olumsuz etkisi bulunmaktadır. Bu durum, genç erkeklerin süresiz nafaka yükümlülüğüne maruz kalma korkusuyla evlilikten kaçınmalarına neden olmakta, toplumda evlilik kurumuna karşı bir güvensizlik oluşturmaktadır. Süresiz nafaka endişesiyle evlenmekten kaçınan bireylerin sayısının artması, sadece bireysel hayatları değil, toplumsal yapıyı da olumsuz etkilemektedir. Bu noktada, çözüm üretmesi gereken asıl merci kanun koyucudur. Süresiz nafakanın yol açtığı mağduriyetlerin giderilmesi için, nafakanın süresinin evlilik süresi, tarafların yaşı, mesleki ve ekonomik durumu gibi kriterler göz önüne alınarak belirlenmesi gerektiği düşünülmektedir. Uluslararası hukuk sistemleri incelendiğinde, süresiz nafaka uygulamasının pek çok ülkede belirli kriterler çerçevesinde süreli hale getirildiği görülmektedir. Türk hukuk sisteminin de hem nafaka alacaklısını mağdur etmeyecek hem de nafaka yükümlüsünü ömür boyu borçlu kılmayacak bir denge oluşturacak şekilde yeniden düzenlenmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, yoksulluk nafakasına ilişkin daha adil ve sürdürülebilir bir sistem geliştirilmesi, toplumsal refah açısından kaçınılmaz bir gereklilik haline gelmiştir. Yoksulluk nafakası ve süresiz nafaka hususunun farklı hukuk sistemlerindeki düzenlemelerine ve yurt dışındaki örneklerine ilişkin hukuki değerlendirmemize Süresiz Nafaka Sorunu : Türkiye'deki Sorunlar ve Küresel Çözüm Modelleri başlıklı yazımızdan ulaşabilirsiniz. Excerpt: Türk Medeni Kanunu'na göre, boşanma nedeniyle yoksulluğa düşecek eşe, herhangi bir süre sınırlaması olmaksızın süresiz yoksulluk nafakası bağlanabilir. Bu düzenleme, nafaka alacaklısının mali güvencesini sağlamayı amaçlasa da, taraflar arasındaki ekonomik bağı süresiz hale getirmesi nedeniyle hukuki ve toplumsal açıdan tartışmalara neden olmaktadır ### İmar Barışı, Müracaat Usulü ve Süreleri İmar Barışı; imar mevzuatına veya ruhsata aykırı yapılara verilecek yapı kayıt belgesiyle vatandaşların imar sorunlarının çözülmesi amacıyla gerçekleştirilen işlemdir. İmar barışıyla hedeflenen; vatandaşların devlete ihtilaflı durumunu ortadan kaldırmak; imara aykırı, ruhsatsız veya ruhsat eklerine aykırı olan yapıların kayıt altına alınması yoluyla bu yapılara yasallık kazandırmaktır. Yasal şekilde yapılmayan birçok yapı, imar barışından yararlanarak yasal bir şekilde oturulabilir hale gelecektir. 31 Aralık 2017 tarihinden önce ruhsatsız veya ruhsat eklerine aykırı yapılmış, kırsal ve kentsel alanlardaki tüm yapılar İmar Barışından yararlanabilecektir. İskân alınamadığından kat mülkiyeti kurulamayan yapılarda imar barışından faydalanılarak yapı kayıt belgesi alındıktan sonra gerekli koşullar sağlanarak cins değişikliği ve kat mülkiyeti tesis edilebilecektir. İmar barışı için müracaatlar e-devlet sistemi üzerinden veya Bakanlığın yetkilendireceği kuruluşlara başvurularak yapılması öngörülmüştür. Ülkemizde imara aykırı yapıların toplam yapı stoğunun % 50’sinin üzerinde olduğu bilinmektedir. Bu da yaklaşık olarak 13 milyon bağımsız bölümün ruhsatsız yada ruhsata aykırı olarak inşa edildiği anlamına gelmektedir. Yapılardaki mevcut aykırılıkların büyük çoğunluğu 1950-2000 yılları arasındaki yapılaşmalardan kaynaklanmakta olup, yapılan yasal düzenleme ile ülkemizde imar barışını sağlaması hedeflenmiştir 1. İmar Barışının Sağladığı Yararlar Kat mülkiyetinin kurulması için maliklerin tamamının anlaşması ve imar planında; yol yeşil alan, park gibi alanların terk edilmesi gerekmektedir. Bu durumda daha önce yapı kayıt belgesi olarak ödenen bedel kadar bir bedel daha ödenecektir. Bu işlemlerin sonucunda kat mülkiyetine geçen yapıların alım ve satım işlemleri yasallık kazanacak ve arsa vasfından alınan emlak vergisi, yapı vasfından alınmaya başlanacağından vergi kayıpları önlenecektir. Kat irtifakı ve kat mülkiyeti kurulduğu için yapı, teminat olarak gösterilebilecek, ipotek veya her türlü bankacılık işlemlerinde değerlendirmeye alınabilecektir. Vatandaş ve belediyeler arasında ortaya çıkan imardan kaynaklı sorunlar, mahkemelerde altından kalkılamayacak kadar dosyaların birikmesine yol açmaktadır. Ayrıca belediyeler, imara aykırı yapılarla ilgili olarak yıkım işlemini birçok sebepten dolayı gerçekleştirememektedir. Vatandaşlar bu ihtilaflardan dolayı oturdukları evlerine su, elektrik ve doğalgaz bağlatamamakta ya da kaçak kullanım yapmaktadır. Konut veya işyerleri ekonomik olarak değer ifade etmemektedir. Fabrika ve konut yapıları ticari piyasalarda ipotek veya teminat olarak gösterilememektedir. İşbu sebepler doğrultusunda imar barışı sağlanması bu tip zorunlu ihtiyaçların yasal zemine oturması açısından son derece önemli bir durumdur. 2. İmar Barışından Faydalanabilecek Yapılar 31 Aralık 2017 tarihinden önce ruhsatsız veya ruhsat eklerine aykırı yapılmış, kırsal ve kentsel alanlardaki tüm yapılar İmar Barışı kapsamındadır. Sadece Boğaziçi Sahil Şeridi ve öngörünüm bölgesi ile İstanbul Tarihi Yarımadanın Sultanahmet ve Süleymaniye çevresi ve Gelibolu Tarihi Alanda belirlenen yerler bu kapsamın dışındadır. Ayrıca başkasına ait taşınmazlar üzerinde yapılan yapılar ile hazineye ait olup sosyal donatı için tahsisli arazi üzerindeki yapılara yapı kayıt belgesi düzenlenemez. 3. Müracaat Usulü ve Süreleri Vatandaşların kendi rızası ile müracaatı ve kendi beyanı başvuruda esas alınacaktır. Müracaatlar e-devlet sistemi üzerinden veya Bakanlığın yetkilendireceği kuruluşlara başvurularak yapılacaktır. Başvurular e-devlet sistemi üzerinden takip edilebilecektir. Başvurular 2018 yılı haziran ayı içerisinde başlayacak olup 31.10. 2018 tarihine kadar devam edecektir. Yapı kayıt belgesi başvuru bedeli; arsa emlak değeri ile yapı yaklaşık maliyeti üzerinden, konutlarda %3, Ticari kullanımlarda %5 oranında hesaplanacaktır. Yapının bulunduğu arsanın emlak değeri, ilgili belediyesinden temin edilen arsa ve arazi asgari metrekare birim değerleri dikkate alınarak hesaplanır. Yapının yaklaşık maliyet bedeli belirlenirken ise birim maliyet bedeli; Tarımsal amaçlı basit binalar için 200 TL/ m2 1-2 katlı binalar ve basit sanayi yapıları için 600 TL/m2 3-7 katlı binalar ve entegre sanayi yapıları için 1000 TL/m2 8 ve daha yüksek katlı binalar için 1600 TL/m2 Lüks binalar, villa, alışveriş kompleksi, hastane, otel ve benzeri yapılar 2000 TL/m2 Güneş Enerjisi Santralleri (GES) 100.000 TL/MW esas alınmak suretiyle hesap yapılır. Yapı kayıt belgesi bedeli en son 31.12.2018 tarihine kadar yatırılabilecektir. Gerek görülmesi halinde ise başvuru ve ödeme süresi Bakanlar Kurulu’nca bir yıla kadar uzatılabilecektir. Alınacak yapı kayıt belgesi, yapının yeniden yapılmasına veya kentsel dönüşüm uygulamasına kadar geçerli olacaktır. Yapı kayıt belgesi düzenlenen yapıların yenilenmesi durumunda yürürlükte olan imar mevzuatı hükümleri uygulanır ve düzenlenen yapı kayıt belgesi imar açısından herhangi bir kazanılmış hak sağlamaz, müktesep oluşturmaz. 4. İmar Barışı Başvurusundan Önce Yapılması Gerekenler İmar barışı kapsamında yapılacak tüm başvuruların e-devlet sistemi üzerinden elektronik ortamda yapılması öngörülmüştür. Bu nedenle başvurudan önce, hem yapıda bulunan taşkınlıkların tam ve eksiksiz olarak belirlenip tespit edilmesi, hem de yapı kayıt belgesi için ödenecek ücretin, eksiksiz olarak yatırılması gerekmektedir. Yatırılan ücretin yanlış olması durumunda geri iadesi mümkün olmamakta, işbu ücret hazineye irat olarak kaydedilmektedir. Arazi üzerinde bulunan yapılara ilişkin proje bulunması önem arz etmektedir. Binanın güncel durumu ile ilgili deneyimli bir mimardan, röleve yapılması talep edilmelidir. Yani binaların taşkınlık ve aykırılıklarına ilişkin olarak güncel inceleme yaptırılması gerekmektedir. Özel bir mimar tarafından gerçekleştirilen işbu inceleme neticesinde binada bulunan aykırılıklar gerçek olarak tespit ettirilerek, yapılacak imar barışı başvurusunda gerçeğe uygun beyanlarda bulunulmuş olacaktır. Bu durum sonucunda aykırılıklar eksiksiz olarak giderilmiş ve ödenmesi gereken miktar eksiksiz olarak ödenmiş şekilde imar barışından tam anlamıyla faydalanılabilecektir. 5. İmar Barışından Faydalanmak İçin Ödenecek Miktar Daha önce de belirtildiği üzere, yapı kayıt belgesi almak için, arsa emlak değeri ile yapı yaklaşık maliyeti üzerinden, konutlar için %3 oranında, işyerleri için ise % 5 oranında bir ücret alınacaktır. Kat mülkiyetine geçiş aşamasında ise, yasanın öngördüğü diğer koşulların da sağlanması ön koşuluyla birlikte, yapı kayıt belgesi için ödenen tutar kadar ödeme yapılması gerekmektedir. Yapı kayıt belgesi alındıktan sonra diğer şartların da sağlanması durumunda, yukarıda hesaplanan miktar kadar bir miktar da kat mülkiyetine geçiş için ödenecek ve kat mülkiyetine geçiş sağlanabilecektir. 6. Yapı Kayıt Belgesi Verilmesine İlişkin Usul Ve Esaslar İmar barışı kapsamında verilecek yapı kayıt belgelerine ilişkin usul ve esaslar, 6 Haziran 2018 tarihinde yayınlanan Yapı Kayıt Belgesi Verilmesine İlişkin Usul ve Esaslar başlıklı mevzuat yayınlanmış olup, mevzuatın amacı madde 1’de verilmiştir. MADDE 1 – Amaç ve kapsam (1) Bu Usul ve Esasların amacı;3/5/1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanununun geçici 16’ncı maddesi uyarınca Yapı Kayıt Belgesi verilmesine ilişkin usul ve esasları düzenlemektir. İşbu Usul ve Esaslar, Yapı Kayıt Belgesi müracaatına, Yapı Kayıt Belgesi bedelinin hesaplanması ve ödenmesine, Yapı Kayıt Belgesi verilen Hazineye ait taşınmazların satışına, Yapı Kayıt Belgesi düzenlenmeyecek yapılar ile bu belgenin düzenlenmesi safhasında yalan beyanda bulunanlar hakkında yapılacak işlemlere ilişkin hususları kapsar. Yönetmeliğin devam eden maddelerinde yapı kayıt belgesi ve yapı kullanma belgesi alınması için gereken işlemler ve müracaat usulleri detaylı olarak tanımlanmıştır. MADDE 4 – Yapı kayıt belgesi müracaatı (1) Yapı Kayıt Belgesi 31/12/2017 tarihinden önce yapılmış yapılar için verilir. Yapı Kayıt Belgesi için müracaatın 31/10/2018 tarihine kadar yapılması ve Yapı Kayıt Belgesi bedelinin 31/12/2018 tarihine kadar ödenmesi gerekir. Başvuru ve ödeme süresini bir yıla kadar uzatmaya Bakanlar Kurulu yetkilidir. (2) Yapı Kayıt Belgesi için yapı maliklerinden herhangi birisi veya vekili tarafından, e-Devlet üzerinden Yapı Kayıt Sistemindeki Yapı Kayıt Belgesi formunun doldurulması suretiyle müracaatta bulunulabileceği gibi kurum ve kuruluşlara başvurulmak suretiyle de müracaatta bulunulabilir. (3) Müracaatın e-Devlet üzerinden yapılması durumunda, Yapı Kayıt Belgesi formunun eksiksiz olarak doldurulmasından ve Yapı Kayıt Belgesi bedelinin yatırılmasından sonra, Yapı Kayıt Sistemi tarafından oluşturulan Yapı Kayıt Belgesi talepte bulunan yapı sahibince e-Devlet üzerinden alınır. (4) Müracaat kurum ve kuruluşlara yapılmış ise, Yapı Kayıt Belgesi formu müracaat sahibinin beyanına göre eksiksiz olarak doldurulur, Yapı Kayıt Belgesi bedelinin yatırılması sağlanır, Yapı Kayıt Belgesi formu sistem üzerinden onaylanmak üzere Müdürlüğe gönderilir ve formun Müdürlükçe onaylanmasından sonra bir örneği talepte bulunan yapı sahibine verilir. (5) Her yapı için sadece bir Yapı Kayıt Belgesi düzenlenir. 7. İmar Barışı Kapsamında Kat Mülkiyetine Geçiş İskân alınamadığından kat mülkiyeti kurulamayan yapılarda yapı kayıt belgesi alındıktan sonra aşağıda belirtilecek koşullarla cins değişikliği ve kat mülkiyeti tesis edilebilecektir. Yapı kayıt belgesi alındıktan sonra maliklerin tümünün muvafakat etmeleri ve varsa umumi hizmete ayrılan yerlere denk gelen alanların terk edilmesi şartıyla, yapı kullanma izin belgesi aranmaksızın tapuda bu yapıyla ilgili, cins değişikliği ve kat mülkiyeti tesis edilebilecektir. Yani kat mülkiyetinin kurulması için maliklerin tamamının anlaşması ve imar planında; yol yeşil alan, park gibi alanların terk edilmesi gerekmektedir. Bu durumda daha önce yapı kayıt belgesi olarak ödenen bedel kadar bir bedel daha ödenecektir. Bu işlemlerin sonucunda kat mülkiyetine geçen yapıların alım ve satım işlemleri yasallık kazanacak ve arsa vasfından alınan emlak vergisi, yapı vasfından alınmaya başlanacağından vergi kayıpları önlenecektir. Kat irtifakı ve kat mülkiyeti kurulduğu için bina; teminat, ipotek veya her türlü bankacılık işlemlerinde değerlendirmeye alınabilecektir. 8. Hazine Taşınmazı Üzerindeki Yapıların Durumu Hazine taşınmazı üzerindeki yapılara da yapı kayıt belgesi verilebilecektir. Hazine taşınmazı üzerindeki yapı sahipleri yapı kayıt belgesi aldıktan sonra yapının bulunduğu arsayı satın almak üzere Çevre ve Şehircilik Bakanlığına müracaat edebilecek ve yıllardır kullandıkları arsalarını rayiç bedel üzerinden satın alabileceklerdir. Bazı hususların varlığı halinde imar barışı dönemi verilen Yapı Kayıt Belgelerinin iptal edildiği görülmektedir, bu konuda daha detaylı bilgi edinmek için “İmar Barışı Yapı Kayıt Belgesinin İptali Kararına İtiraz ve Dava Yolu” isimli makalemizi inceleyebilirsiniz. ### Tüketici Sözleşmelerinde Haksız Şart Tüketiciyle müzakere edilmeksizin sözleşmeye dâhil edilen ve tüketici aleyhine dengesizliğe neden olan sözleşme şartları, haksız şart olarak değerlendirilmektedir. Uygulamada, sözleşmenin zayıf tarafı olan tüketicilerin, haksız şart düzenlemelerinden ötürü sıklıkla mağdur edilmeleri sebebiyle, Tüketici Sözleşmelerindeki Haksız Şartlar Hakkında Yönetmelik çıkarılmıştır. Yönetmelik’te, sözleşmelerde yer alan haksız şartların sözleşme metinlerinden çıkarılması veya kullanılmasının önlenmesi için gerekli tedbirleri alma hususunda, T.C. Ticaret Bakanlığı yetkilendirilmiştir. Sözleşmelerde yer alan ve haksız şart olarak değerlendirilen tüm hükümler, kesin hükümsüz olarak kabul edilir. Fakat, haksız şart teşkil eden sözleşme maddeleri, kesin hükümsüz olarak kabul edilse bile, sözleşmenin geri kalan kısmı geçerliliğini koruyacaktır. Yönetmelikte, tarafların hak ve yükümlülüklerinde dürüstlük kuralına aykırı olarak tüketici aleyhine dengesizliğe yol açan ve müzakere edilmeksizin konulan şartların “haksız şart” olarak değerlendirileceği düzenlenmektedir. Gerçekten de günlük hayatta, haksız şart içeren tüketici sözleşmeleri, sıklıkla ve çeşitli şekillerde karşımıza çıkmaktadır. Kişiler, bazen geleneksel yolla ıslak imza atarak bazense “(…) sözleşmesini onaylıyorum.” şeklindeki kutucukları işaretlemek suretiyle, bu neviden sözleşmelerin tarafı olabilmektedir. Elbette bu durum hukuka ve kanuna aykırıdır. Zira, sözleşmelerin, mevzuatımız uyarınca geçerli olabilmesi için, tarafların, sözleşme hükümleri üzerinde müzakerede bulunarak, fikir birliğine varmaları ve iradeleri doğrultusunda uzlaşmaları gerekir. Ne var ki, uygulamada bu şartlar gözetilmeksizin tüketici aleyhine, haksız şart içeren ve çoğu zaman matbu nitelikte olan sözleşmelere sıklıkla rastlanmaktadır. 1. Haksız Şart Nedir? Tüketici sözleşmelerinde haksız şart; tüketiciyle müzakere edilmeden sözleşmeye dâhil edilen ve tarafların sözleşmeden doğan hak ve yükümlülüklerinde tüketici aleyhine dengesizliğe neden olan sözleşme şartlarıdır. Tanımdan da anlaşılacağı üzere haksız şart kavramı, sözleşmelerde, görece zayıf konumda olan tüketiciyi koruma amacıyla ortaya çıkarılmıştır. Tüketici ile kurulan sözleşmelerde yer alan haksız şartların tespitine ve denetlenmesine ilişkin usul ve esasları düzenlemek amacıyla da Tüketici Sözleşmelerindeki Haksız Şartlar Hakkında Yönetmelik çıkarılmıştır. 17.06.2014 tarihinde resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren bu yönetmelikle haksız şartla tüketici aleyhine ortaya çıkabilecek hakkaniyete ve hukuku aykırı olan neticeler engellenmek istenmiştir. 2. Haksız Şartın Koşulları İlgili yasal mevzuatta da ayrıntıları ile ifade edildiği üzere, bir tüketici sözleşmesinde haksız şartın var olduğunu söyleyebilmek için aşağıdaki şartların gerçekleşmiş olması gerekmektedir. a) Tüketici müzakere edilmeksizin sözleşmeye dâhil edilmiş olmalıdır.b) Tarafların sözleşmeden doğan hak ve yükümlülüklerinde, dürüstlük kuralına aykırı düşecek biçimde tüketici aleyhine dengesizliğe yol açıyor olmalıdır. Ayrıca önemle belirtmek gerekir ki; haksız şartın temel koşulları olan bu unsurlar, kümülatif niteliktedir. Yani her iki unsurun da aynı anda bulunması gerekmekte olup, şartlardan yalnızca birinin mevcut olması, o şartın haksız şart olarak kabul edilmesine kural olarak yetmemektedir. Örneğin, tüketicinin sözleşme yükümlülüklerini yerine getirmezse, orantısız şekilde yüksek tazminatı ödeyeceğine ilişkin hükümler, haksız şart niteliğindedir. Aynı şekilde, tüketicinin, sözleşme kurulmadan önce bilgi sahibi olamayacağı bazı sözleşme hükümlerini koşulsuz olarak kabul ettiğine ilişkin düzenlemeler de, haksız şart niteliğinde olup kesin hükümsüzdür. 3. Müzakere Edilme Şartı Nasıl Belirlenecektir? Günümüzde banka, sigorta, taşıma ve sair sözleşmelerde sıklıkla karşılaşıldığı gibi, tüketicilerin bu tip sözleşmelerin içeriklerine etkide ve katkıda bulunabilmeleri neredeyse imkansızdır. Başka bir anlatımla, çoğu zaman bu sözleşmeler matbu nitelikte olup, yalnızca tüketicinin imzasına sunulmaktadır. Bu durumda, hangi sözleşme maddelerinin müzakere edilip edilmediği sorusuna cevap bulabilmek, uygulanacak yasal düzenlemelerin tespiti açısından son derece önemlidir. Yönetmelik uyarınca, tüketici ile imzalanan sözleşmede yer alan şartın önceden hazırlanmış olması ve tüketicinin bu şartın içeriğine müdahale edememesi, müzakere şartının yerine getirilmediğini göstermektedir. Örneğin, banka kredisine ilişkin sözleşme imzalanmadan önce, banka yetkilileri ile kredi kullanmak isteyen kişinin karşılıklı oturarak her bir sözleşme maddesini müzakere etmedikleri aşikardır. Bu durumda, banka kredi sözleşmesinde, dosya masrafı, işlem masrafı gibi kalemlere yer verilmesi, açıkça haksız şart olarak değerlendirilmektedir. Haksız şarta binaen tüketiciden tahsil edilen bu bedellerin iadesi talebiyle, banka aleyhine hukuki yollara müracaat edilmesi mümkündür. Konuya ilişkin detaylı bilgi için "Banka Kredisi Dosya Masrafı İadesi" başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. Müzakere Şartını İspat Yükü Yukarıda da ifade edildiği üzere, sözleşmedeki bir düzenlemenin taraflarca müzakere edilmemiş olması, haksız şart olarak kabul edilebilmesinin yasal gerekliliklerindendir. Bu noktada söz konusu sözleşmenin müzakere edildiğinin ya da edilmediğinin ispat yükünün hangi tarafta olduğu önemlidir. Yönetmelik’in “Haksız Şart” başlıklı 5. maddesinin 2. fıkrasında bu hususa açıklık getirilmiştir. Tüketici Sözleşmelerindeki Haksız Şartlar Hakkında YönetmelikMadde 5/2“Bir sözleşme şartının önceden hazırlanması ve standart sözleşmede yer alması nedeniyle tüketicinin sözleşmenin içeriğine etki edememesi durumunda, o sözleşme şartının tüketiciyle müzakere edilmediği kabul edilir. Sözleşmeyi düzenleyen, bir standart şartın münferiden müzakere edildiğini iddia ediyorsa bunu ispatla yükümlüdür.” Şu halde, sözleşmeyi düzenleyen taraf bir şartın haksız şart olmadığını ve müzakere edilerek kararlaştırıldığını iddia ediyorsa bu iddiasını ispat etmekle mükelleftir. 5. Müzakere Şartının Kapsamı Tüketici ile yapılmış olunan bir sözleşme şartının haksız olup olmadığına ilişkin değerlendirme, sözleşmenin imzalandığı zamana göre yapılır. Sözleşme konusu mal veya hizmetin niteliği ve sözleşmenin imzalandığı zaman zarfında geçerli olan hal ve koşullar, haksız şartın tespitinde göz önünde bulundurulur. Aynı şekilde, sözleşmenin bir bütün olarak sahip olduğu nitelikler ve sair hususlar da haksız şart değerlendirmesinde etkin bir rol oynamaktadır. Sözleşmeye ilişkin müzakere edilmiş olma şartının kapsamı ve geçerliliği, ilgili sözleşmenin belli maddelerine yönelik değil, bütünsel ve tüm maddelere yönelik olarak yapılması ile gerçekleşecektir. 6. Haksız Şartların Değerlendirilmesi Zaman Bakımından DeğerlendirmeDaha önce belirtildiği üzere, sözleşmede yer alan haksız şart tespit edilirken öncelikle zaman itibariyle bir sınırlamaya gidilecek ve koşullar, belirlenen bu zaman zarfı içinde değerlendirilecektir. Haksız şart değerlendirilmesinde göz önünde bulundurulacak zaman, sözleşmenin kuruluş anıdır. Dolayısıyla, sözleşme konusu mal veya hizmetin niteliği, sözleşmenin kuruluşunda var olan şartlar ve sözleşmenin diğer hükümleri dikkate alınarak, sözleşmenin kuruluş anına göre belirlenecektir. Sözleşme Dili Bakımından DeğerlendirmeSözleşme şartlarının yazılı olması halinde, tüketicinin anlayabileceği, açık ve anlaşılır bir dilin kullanılmış olması gerekir. Sözleşmede yer alan bir hükmün açık ve anlaşılır olmaması veya birden çok anlama gelmesi hâlinde; bu hüküm, tüketicinin lehine yorumlanır. 7. Haksız Şartların Denetimi ve İdarenin Etkisi Günümüzde, tüketici olarak her birimiz, tek tip-standart sözleşmelerle oldukça sık bir şekilde karşılaşmaktayız. Çoğu zaman, içeriğinde, tüketici olarak aleyhimize düzenlenmiş haksız şart olduğunu bile bile, pek çok sözleşmeyi imzalamaya mecbur kalabilmekteyiz. İşte bu durumun doğurduğu sakıncaların, yasa koyucu tarafından da fark edilmesi üzerine, konuya ilişkin ayrıntılı yasal düzenlemeler yapılmıştır. Bu düzenlemelerle, sadece haksız şartın tespit edilme koşulları belirlenmekle kalmamış, uygulamadaki sorunların giderilebilmesi için birtakım idari yetkilendirmeler de yapılmıştır. Bu doğrultuda, sözleşmelerde yer alan haksız şartların, sözleşme metinlerinden çıkarılması veya kullanılmasının önlenmesi için gerekli tedbirleri alma yetki ve yükümlülüğü , T.C. Ticaret Bakanlığı’na verilmiştir.  Ayrıca Bakanlık, genel olarak kullanılmak üzere hazırlanmış tüketici sözleşmelerinde haksız şartların yer alması durumunda, bu şartların sözleşme metninden çıkarılması için süre verme yetkisine de sahiptir. Bu süre otuz gün olabileceği gibi bazı hallerde uzatılarak doksan güne kadar çıkartılabilmektedir. Bakanlık tarafından bir şartın, haksız şart olarak tespit edilmesi ve tüketiciler açısından kesin hükümsüz olduğuna karar verilmesi halinde, bu durum, sözleşmeyi düzenleyen tarafından tüketiciye bildirilir. Bildirim, yazılı olarak yapılabileceği gibi elektronik ortamda da iletilebilir. Böylelikle, tespit tarihinden önce tüketicilerle kurulan ve halen geçerli olan sözleşme metinlerinden bu şartların çıkarıldığı kabul edilir. Bakanlık tarafından tespit edilen haksız şartların ilgili metinden çıkarılması için sözleşmeyi düzenleyene süre verilmesi mümkündür. Bakanlıkça verilen bu sürenin bitimine kadar, haksız şartların sözleşme metninden çıkarılmaması halinde, aykırılığın tespit edildiği her bir sözleşme için idari para cezası uygulanır. 8. Haksız Şartın Tespiti Halinde Sözleşmenin Akıbeti Sözleşmenin bazı maddelerinin tüketici aleyhine haksız şart olduğuna karar verilirse, bu durumun sözleşmeye nasıl etki edeceği oldukça önemlidir. Tüketici sözleşmelerindeki haksız şartlar kesin hükümsüz olmakla beraber, sözleşmenin tamamını hükümsüz hale getirmezler. Daha açık bir ifadeyle, sözleşmenin haksız şart dışındaki hükümleri geçerliliğini koruyacaktır. Ayrıca önemle belirtmek gerekir ki, sözleşmeyi düzenleyen taraf, “kesin olarak hükümsüz sayılan şartlar olmasaydı diğer hükümlerle sözleşmeyi yapmayacak olduğunu” ileri süremeyecektir. 9. Yönetmelik Tarafından Yapılmış Haksız Şart Tespiti ve Buna İlişkin Liste Tüketici Sözleşmelerindeki Haksız Şartlar Hakkında Yönetmeliğinin “Haksız Şart” başlıklı 5. maddesinin 4. fıkrasında, yönetmeliğin ekinde yer alan listedeki şartların haksız şart olarak kabul edildiği belirtilmiştir. Ancak bu liste ve içeriğinde yer alan tespitler sınırlayıcı olmayıp, tamamen örnek mahiyetinde getirilmiştir. Listede yer almasa da yazımızın genelinde izah edilen haksız şart niteliklerini taşıyan başkaca sözleşme maddeleri de haksız şart olarak kabul edilerek kesin hükümsüz addedilebilecektir. İlgili listeye ise Yönetmelik’in “EK-1 Haksız Sözleşme Şartları” başlıklı maddesinden ulaşabilirsiniz.  Excerpt: Tüketici sözleşmelerinde haksız şart; tüketiciyle müzakere edilmeden sözleşmeye dâhil edilen ve tarafların sözleşmeden doğan hak ve yükümlülüklerinde tüketici aleyhine dengesizliğe neden olan sözleşme şartlarıdır. Tanımdan da anlaşılacağı üzere haksız şart kavramı, sözleşmelerde, görece zayıf konumda olan tüketiciyi koruma amacıyla ortaya çıkarılmıştır. ### Şiddetli Geçimsizlik Nedeniyle Boşanma Davası (Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması) Şiddetli geçimsizlik nedeniyle boşanma davası, eşler arasındaki anlaşmazlıkların evlilik birliğini temelden sarsması ve ortak yaşamın sürdürülemez hale gelmesi durumunda açılan bir boşanma davasıdır. Türk Medeni Kanunu’nun 166. maddesi, bu durumu “evlilik birliğinin temelden sarsılması” olarak tanımlar ve bu, genel bir boşanma sebebi olarak kabul edilir. Bu davada mahkemeye sunulması gereken temel argüman, evliliğin artık devam ettirilemeyecek derecede yıprandığı ve eşlerden en az biri için çekilmez hale geldiğidir. Bu noktada, davalı eşin kusurlu olup olmaması önemli değildir; önemli olan, evlilik birliğinin sürdürülemeyecek derecede zarar gördüğünün mahkeme tarafından tespit edilmesidir. Şiddetli geçimsizlik nedeniyle boşanma davası açan taraf, boşanma sebebini ispat etmekle yükümlüdür. Mahkeme, tanık beyanları, mesaj ve yazışmalar, ses kayıtları, görüntüler ve diğer delilleri değerlendirerek bir karar verir. 1. Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması Nedir? Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması, Türk Medeni Kanunu’nun 166. maddesinde düzenlenen genel boşanma sebeplerinden biridir. Eşler arasındaki geçimsizliğin, ortak hayatı çekilmez hale getirmesi ve evliliğin sürdürülebilir olmaktan çıkması durumunda, taraflardan biri boşanma davası açabilir. Bu durumda, evliliğin devamında eşlerden beklenemeyecek derecede derin bir uyumsuzluk, anlaşmazlık veya çatışma olması gerekir. Mahkeme, boşanma kararını verirken tarafların beyanlarını, delilleri ve evlilik birliğinin sarsılma derecesini dikkate alır. 2. Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması Nedeniyle Boşanma Davasının Yasal Unsurları Evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedeni ile boşanma davası açılabilmesi için kanun gereği aşağıda sayacağımız şartların gerçekleşmiş olması gerekmektedir: 2.1. Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılmış Olması Türk Medeni Kanunu, evlilik birliğinin temelinden sarsılmasının hangi hallerde gerçekleşeceğini açıkça düzenlememiş, bu hususun hâkimin takdirine bırakıldığını belirtmiştir. Hâkim, somut olayın koşullarını değerlendirerek evliliğin devamının mümkün olup olmadığına karar verecektir. 2.2. Çekilmezlik Şartı (Ortak Hayatın Sürdürülemeyecek Derecede Olması) Çekilmezlik şartının yalnızca davacı eş açısından gerçekleşmiş olması yeterlidir; her iki eş için de aynı durumun mevcut olması gerekmez. Yani, eşlerden biri evliliğin devamını artık imkânsız görüyorsa ve bunu delillerle ispat edebiliyorsa, mahkeme boşanma kararı verebilir. 2.3. Davacının, Davalıdan Daha Kusurlu Olmaması Evlilik birliğinin temelinden sarsılması, kusura dayalı bir boşanma sebebi değildir. Bu nedenle, davacı eş kusurlu olsa bile boşanma davası açma hakkına sahiptir. Ancak burada önemli olan nokta, davacı eşin, davalıdan daha ağır kusurlu olmamasıdır. Eğer davalı eş, davacı eşe göre daha az kusurlu ise, boşanma davasına itiraz etme hakkına sahiptir. Bu durumda mahkeme, evlilik birliğinin gerçekten sürdürülemez hale gelip gelmediğini değerlendirerek karar verir. Ancak itiraz hakkın kötüye kullanılması niteliğinde ise veya davalı eş ve çocuklar açısından korunmaya değer bir yarar kalmadıysa, mahkeme davalının itirazına rağmen boşanma kararı verebilir. Bu sayede, sadece davalı eşin daha az kusurlu olması nedeniyle evliliğin gereksiz şekilde devam etmesi engellenmiş olur. 3. Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılmasına Yol Açan Nedenler Türk Medeni Kanunu’nda evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına yol açan nedenler doğrudan düzenlenmemiş olup aşağıdaki sebepler bu nedenlere örnek olarak gösterilebilir: Duygusal Şiddet İçeren Davranışlar: Eşlerin sürekli olarak tartışması, eşlerden birinin diğer eşten evlilik içinde sürekli olarak uzak durması, eşin diğer eşe zaman ayırmaması, maddi -duygusal konularda kandırması, eşlerden birinin diğerine hakaret etmesi onu sürekli olarak aşağılaması bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Ekonomik Şiddet İçeren Davranışlar: Eşlerden birinin diğer eşin çalışmasına izin vermemesi, maddi imkânlarını kısıtlaması ekonomik şiddet içeren davranışlardır. Cinsel Şiddet İçeren Davranışlar: Eşlerin birbirini cinsen anlamda tatmin edememesi, cinsel birlikteliğin tamamen sona ermesi bu duruma örnek sayılabilir. Fiziksel Şiddet İçeren Davranışlar: Eşlerden birinin diğer eşe tokat atması veya onu darp etmesi bu duruma örnektir. Sosyal Şiddet İçeren Davranışlar: Eşlerden birinin diğerinin sosyal hayatına, arkadaş çevresine, kıyafetine karışması ve bu konuda baskı uygulaması veya eşlerden birinin diğerinin telefonu, sosyal medya hesaplarını karıştırması bu davranışlara örnektir. Görsel Şiddet İçeren Davranışlar: Eşlerden birinin diğer eşe ilişkin olarak sosyal medya hesaplarında veya çevresinde eşini küçük düşürücü paylaşımlar yapması ya da diğer eşin kendisine ait cinsel içerikli fotoğraflarının sosyal medyada paylaşılacağına yönelik tehditleri bu davranışlara örnek olarak göstermek mümkündür. Şiddetli Geçimsizlik ve Özel Boşanma Sebepleri Şiddetli geçimsizlik sebepleri arasında, eşin aldatması, iktidarsızlık, hakaret, özel hayatın üçüncü kişilerle paylaşılması, eşin darp edilmesi, evin ve çocukların ihmal edilmesi gibi durumlar yer almaktadır. Bu sebeplerin bazıları, Türk Medeni Kanunu’nda özel boşanma sebebi olarak düzenlenmiştir. Ancak, boşanmak isteyen eş, özel boşanma sebebine dayanmak zorunda değildir. Genel boşanma sebebi olan evlilik birliğinin temelinden sarsılması (şiddetli geçimsizlik) gerekçesiyle de boşanma davası açabilir. Sırf bir olay özel boşanma sebebi kapsamına giriyor diye davanın mutlaka o özel sebebe dayanarak açılması gerekmez. Özellikle özel hayatın mahkemede tartışma konusu olmasını istemeyen kişiler, özel sebeplere değil, genel boşanma sebebine dayanarak dava açmayı tercih edebilirler. Çünkü özel boşanma sebeplerine dayanılması halinde, bu sebeplerin ispatlanması gerekecektir ve bu süreç, taraflar ile varsa çocuklar açısından daha yıpratıcı olabilir. Bu nedenle, delil sunmanın zor olduğu veya özel hayatın mahkemede açığa çıkmasının istenmediği durumlarda şiddetli geçimsizlik sebebiyle boşanma davası açılması daha yaygın bir uygulamadır. 4. Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması Nedeniyle Açılan Boşanma Davasında Yargılama Usulü 4.1. Davacı ve Davalı Kimler Olabilir? Eşlerden her biri, şiddetli geçimsizlik sebebiyle boşanma davası açma hakkına sahiptir. Bu davayı açabilmek için eşlerden birinin kusurlu olması şart değildir; hatta kusurlu olan eş bile evlilik birliğinin temelinden sarsıldığı gerekçesiyle boşanma davası açabilir. Ancak, daha kusurlu olan eşin boşanma davası açması halinde, diğer eş dava açılmasına itiraz etme hakkına sahiptir. Mahkeme, bu tür bir itirazı değerlendirirken: Davalı eşin itirazının hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olup olmadığını, Evliliğin artık sürdürülemeyecek derecede sarsılıp sarsılmadığını, Davalı ve varsa çocukların korunmaya değer bir yararının kalıp kalmadığını dikkate alacaktır. Eğer mahkeme, evlilik birliğinin artık korunamayacağına kanaat getirirse, davalının itirazına rağmen boşanma kararı verebilir. 4.2. Boşanma Davasında Uygulanacak Usul Türk hukukunda yazılı ve sözlü olmak üzere iki tür yargılama usulü bulunmaktadır. Evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedeniyle açılan boşanma davası, Türk Medeni Kanunu’nun 166. maddesi uyarınca çekişmeli boşanma davası olarak görülmektedir. Çekişmeli boşanma davalarında ise yazılı yargılama usulü uygulanmaktadır. Konu ile ilgili detaylı bilgi almak için Boşanma Davası Nasıl Açılır? başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4.3. Delil Değerlendirme ve İspat Araçları Evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedeni ile açılan boşanma davalarında evlilik birliğini çekilmez hale getiren olgunun ve davayı açan eş için evliliğin artık çekilmez hale geldiğinin ispatı gerekmektedir. Davanın tarafları bu iddiaları aşağıdaki delillerden yararlanarak ispatlayabilecektir: Mesajlar, ses kayıtları, fotoğraflar, videolar Polis raporlar, darp raporları, psikolojik destek raporları, Tanık beyanları ( eşler arasında yaşananlara şahit olan aile üyeleri, arkadaşlar vb.) Mahkemeler davacı ve davalı eşin iddialarını mahkemeye sunulan deliller aracılığı ile değerlendirerek takdir hakkı kapsamında karar verecektir. 4.4. Davada Yetkili ve Görevli Mahkeme Görevli Mahkeme: 4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargıla Usullerine Dair Kanun madde 4 uyarınca aile hukukundan doğan davalarda Aile Mahkemeleri görevlidir. Aile Mahkemesi olmayan yerlerde bu davalara aile mahkemesi sıfatı ile asliye hukuk mahkemesi bakmaktadır. Yetkili Mahkeme: Türk Medeni Kanunu madde 168 gereği; eşlerden birinin yerleşim yeri veya davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesidir. 4.5. Dava Sırasında Alınabilecek Geçici Önlemler Evlilik birliğinin temelinden sarsılması sebebiyle açılan boşanma davası sürecinde, eşlerin ve çocukların mağdur olmaması için mahkeme tarafından geçici önlemler alınabilir. Mahkeme tarafından alınabilecek geçici önlemler şunları kapsayabilir: Eşlerin barınmasına ilişkin tedbirler: Boşanma davası açıldığında, ortak konutta kimin kalacağı konusunda anlaşmazlık yaşanabilir. Bu durumda, tarafların talebi üzerine veya re’sen hâkim, hakkaniyet gereği eşlerin ekonomik ve sosyal durumunu değerlendirerek ortak konutun kullanımına ilişkin karar verir. Nafaka tedbirleri: Boşanma sürecinde, mahkeme, tarafların ekonomik durumunu değerlendirerek mağdur durumda olan eş lehine tedbir nafakasına hükmedebilir. Ayrıca, kusurlu olan eş lehine de tedbir nafakasına karar verilebilir. Eşlerin ortak mallarının korunması tedbirleri: Boşanma sürecinde, mahkeme, eşlerin ortak mallarının yönetimi ve korunmasına ilişkin gerekli tedbirleri alabilir. Çocukların korunmasına yönelik tedbirler: Mahkeme, çocuğun yaşı, eğitimi, sağlık durumu ve ebeveynin yaşam koşulları gibi hususları dikkate alarak, boşanma davası sürecinde çocuğun hangi ebeveynde kalacağına ilişkin geçici velayet kararı verebilir. Ayrıca hakim çocuk ile ebeveyn arasındaki bağın kopmaması adına ebeveyn ile çocuk arasında kişisel ilişki kurulmasına da karar verebilir. Mahkemenin verdiği geçici önlemler, dava süresince yürürlükte kalır ve boşanma kararının kesinleşmesiyle birlikte nihai kararla değiştirilebilir. 4.6. Koruma Kararı Eşlerden biri, diğer eş tarafından fiziksel, psikolojik veya ekonomik şiddete maruz kalıyorsa ve bu nedenle evlilik birliğinin temelinden sarsılması gerekçesiyle boşanma davası açmışsa, 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun kapsamında koruma kararı talep edebilir. Hâkim, şiddet gören eşin korunması amacıyla aşağıdaki tedbirlere karar verebilir: Uzaklaştırma kararı: Şiddet uygulayan eşin evden uzaklaştırılması, eşinin çalıştığı iş yerinden veya sık sık ziyaret ettiği mekânlardan uzak durması sağlanabilir. İletişimin engellenmesi: Şiddet uygulayan veya tehdit eden eşin, mağdur eşle telefon, mesaj, e-posta veya diğer iletişim araçlarıyla temasa geçmesi yasaklanabilir. Gizlilik veya polis koruması: Gerekli görülen durumlarda, şiddet mağduru eşin kimlik ve adres bilgilerinin gizlenmesi veya polis koruması sağlanması talep edilebilir. Bu tür önlemler, boşanma davası süresince mağdur olan eşin güvenliğini sağlamak amacıyla alınır. Koruma kararları, acil durumlarda mahkeme kararı olmaksızın kolluk kuvvetleri tarafından da alınabilir ve hâkim onayı ile devam ettirilir. Koruma tedbirlerine aykırı hareket eden eşler hakkında ise cezai yaptırımlar uygulanabilir. 5. Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması Nedeniyle Boşanmanın Hukuki Sonuçları Evlilik birliğinin temelinden sarsılması sebebiyle gerçekleşen boşanmanın, eşler ve çocuklar açısından birtakım hukuki sonuçları bulunmaktadır. Boşanmanın hukuki sonuçlarına aşağıdaki başlıklar altında ayrıntılı olarak yer verilmiştir. 5.1. Boşanan Kadının Soyadı Meselesi Türk Medeni Kanunu’nun 173. maddesi uyarınca, boşanan kadın evlilik ile kazandığı kişisel durumunu korur; ancak kural olarak evlenmeden önceki soyadına döner. Boşanma kararının kesinleşmesiyle birlikte bu değişiklik otomatik olarak gerçekleşir ve kadının ayrıca bir başvuru yapmasına gerek kalmaz. Aile mahkemesi, boşanma kararını nüfus müdürlüğüne bildirerek kadının soyadının eski haline dönmesini sağlar. Ancak bazı özel durumlarda, kadının eski eşinin soyadını kullanmaya devam etmesi mümkündür. Bunun için: Kadın, boşandığı eşinin soyadını kullanmasının kendisi için önemli bir menfaat sağladığını, Bu durumun eski eşine herhangi bir zarar vermeyeceğini mahkemeye ispat etmelidir. Mahkeme, bu şartların sağlandığını kabul ederse, kadına eski eşinin soyadını kullanmaya devam etme izni verebilir. Bu konuda detaylı bilgi için Boşandığınız eşinizin soyadını kullanabilir misiniz? adlı yazımızı inceleyebilirsiniz. 5.2. Nafaka Evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedeniyle açılan boşanma davasında, mahkeme dava sürecinde ve boşanma kesinleştikten sonra farklı türlerde nafakaya hükmedebilir. Nafaka türleri şunlardır: Tedbir Nafakası (Dava Sürecinde): Boşanma davası devam ederken, ekonomik olarak zor durumda kalabilecek eş veya çocuklar için geçici olarak hükmedilen nafakadır. Boşanma kararı kesinleşince eş için verilen tedbir nafakası sona erer, ancak ekonomik yetersizlik varsa yoksulluk nafakasına dönüşebilir. Çocuklar için verilen tedbir nafakası ise boşanma sonrası iştirak nafakası olarak devam edebilir Yoksulluk Nafakası (Boşanma sonrası): Yoksulluk nafakası, Türk Medeni Kanunu madde 175 gereği boşanma nedeniyle ekonomik olarak zor duruma düşecek olan eşe, diğer eş tarafından sürekli veya belirli bir süre boyunca ödenen nafaka türüdür. Yoksulluk nafakasına karar verilebilmesi için evliliğin sona ermesi, diğer eşin maddi durumunun yeterli olması gerekir. Ayrıca yoksulluk nafakasını maddi durumu kötüleşecek olan eş talep edebilir. Ancak önemle belirtmek gerekir ki yoksulluğa düşecek tarafın, diğer taraftan daha fazla kusurlu bulunmamış olması gerekir. Yoksulluk nafakası süresizdir ancak nafaka alan eş yeniden evlenirse, evli gibi bir ilişki yaşarsa, nafaka alan veya veren eş ölürse veya nafaka alan eş kendi geçimini sağlayacak hale gelirse sona erer. İştirak Nafakası (Çocukların bakımı için): Davada eşlerin boşanmalarına karar verilirse, velayeti alamayan eşin müşterek çocuklar üzerinde bakım yükümlülüğü devam edeceğinden, çocuğun bakım, eğitim sağlık gibi giderlerinin karşılanması için iştirak nafakasına hükmedilebilecektir. İştirak nafakası, çocuğun ergin olmasına kadar devam eder ve nafaka miktarı, ebeveynlerin ekonomik durumları ile çocuğun gereksinimleri göz önünde bulundurularak belirlenir. 5.3. Maddi ve Manevi Tazminat Boşanma nedeniyle maddi kayba uğrayan veya gelecekteki ekonomik durumu tehlikeye giren eş, kusursuz ya da daha az kusurlu olması ve boşanma nedeniyle zarar görmesi durumunda maddi tazminat talep edebilir. Ayrıca, tazminat ödemesi gereken eşin maddi gücünün buna elverişli olması da gerekmektedir. Mahkeme, tazminat miktarını belirlerken eşlerin gelir durumu, yaşam standartları ve mağduriyet derecelerini dikkate alır. Manevi tazminat ise, boşanma sürecinde veya evlilik boyunca diğer eşin kusurlu davranışları sonucu kişilik hakları ağır şekilde ihlal edilen eş tarafından talep edilebilir. Mahkeme, manevi tazminat miktarını belirlerken, talep eden eşin uğradığı manevi acı ve üzüntünün derecesini dikkate alarak hakkaniyete uygun bir karar verir. 5.4. Velayet ve Çocukla Kişisel İlişki Düzenlemeleri Boşanma kararı sonrası eşler ayrı yaşayacağı için, müşterek çocuğun hangi ebeveynde kalacağı, bakımının nasıl sağlanacağı ve velayet kendisine verilmeyen ebeveynin çocukla nasıl görüşeceği gibi hususlara mahkeme tarafından karar verilmesi gerekmektedir. Velayetin Belirlenmesi: Mahkeme, çocuğun üstün yararını gözeterek, ebeveynlerin yaşam koşulları, ekonomik durumu ve çocuğa olan ilgisini değerlendirerek velayetin kime verileceğine karar verir. Velayetin Değiştirilmesi: Velayet verilen ebeveynin çocuğa iyi bakmaması, şiddet uygulaması veya ilgisiz kalması halinde, diğer ebeveyn mahkemeye başvurarak velayetin değiştirilmesini talep edebilir. Kişisel İlişki Düzeni: Velayeti almayan ebeveynin çocukla bağının kopmaması için mahkeme, belirli gün ve saatlerde görüşme hakkı tanır. Mahkeme, çocuğun yaşı, eğitim durumu ve duygusal ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak, velayeti almayan ebeveynin çocukla görüşme süresini ve şartlarını belirler. 5.5. Boşanma Davasında Mal Paylaşımı Aile mahkemesi tarafından boşanma kararı verildiğinde, aynı kararda eşler arasındaki mal paylaşımına ilişkin bir hüküm bulunmaz. Mal paylaşımının yapılabilmesi için, boşanma kararının kesinleşmesinin ardından ayrıca bir mal paylaşımı davası açılması gerekmektedir. Bu süreçte, eşler arasında geçerli olan mal rejimi dikkate alınarak malların nasıl paylaşılacağı belirlenir. Mal paylaşımı davası, boşanma davası ile birlikte açılamaz ve ancak boşanma kararı kesinleştikten sonra talep edilebilir. Boşanmada mal paylaşımı hakkında detaylı bilgi için Boşanmada Mal Paylaşımı başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Excerpt: Şiddetli geçimsizlik nedeniyle boşanma davası, eşler arasındaki anlaşmazlıkların evlilik birliğini temelinden sarsması ve ortak hayatın çekilmez hale gelmesi sebebiyle açılan boşanma davasıdır. Türk Medeni Kanunu’nun 166. maddesine dayanarak açılan bu dava, eşlerden birinin evliliğin sürdürülemez olduğunu ispat etmesi halinde mahkeme tarafından boşanma kararı ile sonuçlanabilir. ### Dövizle Yapılan Sözleşmelerin Uyarlanması Türk Hukuk sistemi, Türk Borçlar Kanunu’nun 26. Maddesinde yer alan "Taraflar, bir sözleşmenin içeriğini kanunda öngörülen sınırlar içinde özgürce belirleyebilirler" hükmü gereği genel olarak "sözleşme özgürlüğü" ilkesini benimsemiştir. Bu ilkeye göre, taraflar, bir sözleşmenin içeriğini yasaların izin verdiği sınırlar içinde özgürce belirleme hakkına sahiptirler. Taraflar, belirledikleri sözleşme edimlerini yerine getirme yükümlülüğü altındadır. Bu genel kural, "ahde vefa ilkesi" veya başka bir deyişle "sözleşme bağlılığı" olarak adlandırılır. Ancak, sözleşmedeki yükümlülüklerin öngörülemeyen nedenlerle aşırı derecede zorlaşması durumunda, borçlunun sözleşmeye tamamen bağlı kalması adalet ve dürüstlük ilkesine aykırı olabilir. Özellikle yabancı para borçları içeren sözleşmelerde döviz kurlarındaki öngörülemeyen artışlar, borçlunun borcunu yerine getirmesini zorlaştırabilir. Bu nedenle Türk Borçlar Kanunu, dövizle yapılan sözleşmelerin uyarlanması için "Aşırı İfa Güçlüğü" kavramını düzenler ve bu durum, ahde vefa ilkesinin bir istisnasını oluşturur. İçindekiler1. Sözleşmenin Uyarlanmasının Kapsamı ve Aşırı İfa Güçlüğü2. Sözleşmenin Uyarlanabilmesi İçin Gereken Şartlar3. Uyarlama Davası4. Uyarlamanın Mümkün Olmaması Halinde Sözleşmeden Dönme İmkanı5. Yabancı Para ile Kira Bedeli Kararlaştırılması Halinde Sözleşmenin Uyarlanması Bu yazıda Türk Borçlar Kanunu'na dayalı olarak, aşırı ifa güçlüğü kavramı ve bu kavramın unsurları, borçlunun uyarlama talep etme hakkı ve bunun şartları, borçlunun sözleşmeden dönme hakkı ve bu hakkın şartları, uyarlama davası ve bu davaya ilişkin usul ve sonuçlar, mevzuata uygun bir şekilde ayrıntılı bir biçimde açıklanmaktadır. 1. Sözleşmenin Uyarlanmasının Kapsamı ve Aşırı İfa Güçlüğü Sözleşmeler Hukuku’nun temel prensiplerinden olan Ahde Vefa ilkesinin istisnası olarak karşımıza çıkan Aşırı ifa Güçlüğü, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 138. maddesinde düzenlenmiştir. İlgili kanun maddesi uyarınca; “Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülemeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır.” Kanun hükmünde de açıkça belirtildiği üzere aşırı ifa güçlüğü, sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olan koşulların, öngörülemez veya öngörülmesi mümkün olmayan bir sebeple değişmesi ve bu değişim neticesinde borçlunun sözleşmede belirlenen edimini ifasının aşırı derecede güçleşmesi durumunu ifade etmektedir. Kanun koyucu işbu madde hükmü ile, konusunu yabancı para borçlarının oluşturduğu sözleşmelerde ilgili kanun hükmünde aranan şartların birlikte gerçekleşmesi koşulu ile borçluya, hakimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde de sözleşmeden dönme imkanını tanımış; sözleşmede taraflarca belirlenen edimler arasında dürüstlük kuralı kapsamında bir denge kurmayı amaçlamıştır. Yargıtay 13.Hukuk Dairesi’nin, 30.03.1995 tarih ve 1995/ 3221 E., 1995 / 3147 K. sayılı ilamına göre: “Sözleşmenin yapıldığında karşılıklı edimler arasında olan denge sonradan şartların olağanüstü değişmesiyle büyük ölçüde tarafların biri aleyhine katlanılamayacak derecede bozulabilir. İşte bu durumda sözleşmeye bağlılık ve sözleşme adaleti ilkeleri arasında bir çelişki hasıl olur ve atık bu ilkeye sıkı sıkıya bağlı kalmak adalet, hakkaniyet ve objektif hüsnüniyet (MK md.4.2) kaidelerine aykırı bir durum yaratır hale gelir. Hukukta bu zıtlık (clausula Rebüs Sic Stantibus- Beklenmeyen hal şartı- sözleşmenin değişen şartlara uydurulması) ilkesi ile giderilmeye çalışılmaktadır.’’ 6098 Sayılı Borçlar Kanunu’nun “aşırı ifa güçlüğü’’ başlığı, tüm sözleşmeler açısından uygulanabilir niteliktedir. 2. Sözleşmenin Uyarlanabilmesi İçin Gereken Şartlar Sözleşmenin uyarlanmasının dava yoluyla istenebilmesi için aşağıdaki şartlarının tümün sağlanması gerekmektedir: Sözleşme sonrasında ortaya çıkan olağanüstü bir durumun varlığı, Uyarlama talebinde bulunan tarafın, sözleşme sırasında bu olağanüstü durumu öngörmemiş olması ve öngörülmesinin beklenmemesi, Uyarlama hakkından feragat edilmemiş olması, Borçlunun aşırı ifa güçlüğü içinde olması, Uyarlama talep eden tarafın, uyarlama konusu borcunu henüz yerine getirmemiş veya belirli bir koşul veya itirazla yerine getirmiş olması. Borcun ifasının beklenmesinin ve ahde vefa ilkesine öncelik verilmesinin, somut olayda dürüstlük kuralına aykırı olması gerekmektedir. 3. Uyarlama Davası Bu hususların bir arada bulunması halinde TBK’ nın 138. maddesi uyarınca borçlu mahkemeye başvurarak sözleşmenin uyarlanmasını talep edebilir. Uyarlama kanunen değil, hakimin kararıyla gerçekleşir. Hakim uyarlama halinde yöntem ve miktarı taraflar arasındaki dengeyi gözeterek belirler. Sözleşmedeki özel hükümler yorumlanıp taraflara sağladığı hak ve yararlar değerlendirilir. Ekonomik değişikliklerin (Enflasyon, Devalüasyon, Ekonomik Kriz) etkileri somut olayda gözetilir. Uyarlama, sözleşmedeki intibak boşluğu hak ve dürüstlük kuralları ışığında hakimin takdiri ile gerçekleştirilmelidir. (T.C. Yargıtay 13. Hukuk Dairesi 1981/147 E. 1981/932 K. 12.2.1981 T.) Sözleşmenin taraflarından biri mahkemeye bir dilekçe ile başvurduğunda, sözleşmenin uyarlanma süreci başlamış olur. Sözleşmenin uyarlanması talebi dile getirildiğinde, bu talebi ele alan hakim, öncelikle kanunda belirtilen uyarlama talebi koşullarının yerine getirilip getirilmediğini araştırır. Hakimin sözleşmeye müdahalesi, ikinci derecede ve istisnai bir nitelik taşır. Özellikle bir tarafın sözleşmenin değişen koşullara uyarlanması talebi üzerine, hakim önce sözleşmede ve daha sonra kanunda böyle bir uyarlama hükmünün olup olmadığını inceleyecektir. Ancak sözleşme ve kanunda böyle bir hüküm bulunmuyorsa, o zaman sözleşmenin değişen koşullara uyarlanması gerekip gerekmediğini değerlendirecektir. Taraflar arasında sözleşmenin meydana gelip gelmediği konusunda bir ihtilaf varsa bunun uyarlama yoluyla giderilmesi mümkün değildir. Hakim ancak mevcut ve kurulmuş bir sözleşmeyi uyarlayabilir. Objektif esaslı noktalar (şekle bağlılık gibi) sözleşmenin niteliği ve türünü belirleyen ve taraflarca uyuşma sağlanması gereken asgari unsurlardır ve objektif esaslı noktalarda yer alan bir boşluk uyarlama ile doldurulamayacaktır. 4. Uyarlamanın Mümkün Olmaması Halinde Sözleşmeden Dönme İmkanı Uyarlama, borçlunun edim yükümünün azaltılması veya karşı edimin arttırılması şeklinde yapılabileceği gibi vadelerin veya ifa tarzının değiştirilmesi gibi hakimin uygun bulacağı her şekilde yapılabilir. Hatta gerekiyorsa ve yeterliyse ifa yerinin değiştirilmesi de gündeme gelebilir. Borç uyarlamaya uygun değilse veya ifa güçlüğünü katlanır kılacak bir uygulama yaratılamıyorsa sürekli borç ilişkisi, sözleşmeden dönme hakkının kullanılması suretiyle sonlandırılır. TBK’nın 138. maddesinde “…hakimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir…” Düzenlemesine açıkça yer verildiği için borçluya tanınan sözleşmenin uyarlanması/ sözleşmeden dönmeyi talep hakkı seçimlik hak niteliğinde değildir. Uyarlamanın mümkün olduğu hallerde sözleşmeden dönülememektedir. Bu sebeple uygulamada, uyarlama talebiyle uyuşmazlık mahkemeye taşınır ve hakimin uyarlamayı uygun bulmaması halinde sözleşmeden dönülür. Sözleşmeden dönme hakkı da mahkeme aracılığıyla kullanır. Zira, uyarlamanın mümkün olup olmadığının tespiti ve mümkün olmaması halinde sözleşmeden dönme durumu, yargılamayı gerektirir. Sözleşmeden dönme halinde henüz ifa edilmemiş asli ve yan edim yükümlülükleri sona erer ve yerine getirilmiş edimler geri istenir. 5. Yabancı Para ile Kira Bedeli Kararlaştırılması Halinde Sözleşmenin Uyarlanması 13 Eylül 2018 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan 85 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile Türkiye’de yerleşik kişilerin kendi aralarında yapacakları Gayrimenkul Kiralama Sözleşmelerinin kira bedellerinin döviz cinsinden veya dövizle endeksli olarak belirlenemeyeceği kararlaştırılmıştır. Maddeden itibarla, taraflardan en az birinin Türkiye’de yerleşik olmaması veya taşınmazın Türkiye’de bulunmaması durumunda dövizle sözleşme yasağı uygulama alanı bulamayacaktır. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için Dövizle Kira Sözleşmesi Yapma Yasağı başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Türkiye'de yerleşik kişilerin dövizle kira sözleşmesi yapma yasağı, belirli istisnalara tabidir. Bu istisnalar mevcut olduğunda dövizle kira sözleşmesi yapılması mümkündür. İstisnaların varlığı halinde kira bedeli Türk lirası olarak belirlenebileceği gibi, yabancı para cinsinden de belirlenebilir. Türk Borçlar Kanunu'nun 344. maddesinin 3. fıkrası, kira sözleşmelerinde kira bedelinin yabancı para olarak belirlenmesi durumunda beş yıl süresince kira bedelinde değişiklik yapılamayacağını ve TBK'nın 138. Maddesindeki aşırı ifa güçlüğüne ilişkin hükümlerinin saklı olduğunu belirtmektedir. Bu nedenle, yabancı para ile kira bedeli belirlendiği durumlarda dahi, sözleşmenin uyarlanması için mahkemeye başvurulabilir. Uyarlama davasını kiraya veren açabileceği gibi kiracı da bedelin indirilmesi için dava açabilir. (Yargıtay 13. HD. 24.10.1994, 6791/9014, YKD 1994/12 sf. 1939 vd.; Yargıtay 13. HD. 25.06.1998, 3694/5673 YKD 1998/10, sf. 1491) Yabancı para üzerinden yapılan bir kira sözleşmesinde yapılacak uyarlamada, sözleşmedeki yabancı paranın Türk parası karşısındaki değer artışının tespit edilmesi, kiralananın niteliği, konumu, bölgede kira parasını da etkileyecek imar ve ticari gelişmeler, vergi ve amortisman giderlerindeki artışlar, emsal kiraların somut olayda bulunan etkenlerle karşılaştırılıp değerlendirilmesi halinde işlem temelinin çöktüğü sonucuna ulaşılırsa, tarafların amacına uygun objektif iyi niyet, hak ve nefaset (MK Md. 4, 2/1) kurallarının elverdiği ölçüde yine yabancı para olarak uyarlama yapılması gerektiği belirtilmiştir. (Yargıtay 13. Hukuk Dairesi 2003/3007 E. 2003/7017 K. 29.5.2003 T.) ### Ehliyetsizlik Nedenine Dayalı Tapu İptal ve Tescil Davası Ehliyetsizlik, kişinin ayırt etme gücünün veya fiil ehliyetinin bulunmaması durumudur. Davranışlarının, eylem ve işlemlerinin sebep ve sonuçlarını anlayabilme, değerlendirme ve ayırt edebilme kudreti bulunmayan bir kimsenin, kendi iradesi ile hak kurabilme, borç (yükümlülük) altına girebilme ehliyetinden söz edilemez. Nitekim 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun “Fiil ehliyetine sahip olan kimse, kendi fiilleriyle hak edinebilir ve borç altına girebilir.” biçimindeki 9. maddesi ve bir kişinin hak elde edebilmesini, borç (yükümlülük) altına girebilmesini fiil ehliyetine bağlayan 10. maddesi de, fiil ehliyetinin başlıca koşulu olarak ayırt etme gücü ile ergin (reşit) olmayı kabul ederek “Ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan bir ergin kişinin fiil ehliyeti vardır.” hükümleri uyarınca, ayırt etme gücüne sahip olmayan veya fiil ehliyeti bulunmayan kişiler hukuki ehliyetsizlerdir. Taşınmaz devri de, irade beyanlarının tapu memuru huzurunda açıklanmasını ve geçerli bir devir sözleşmesini gerekli kıldığından, öncelikle sözleşme akdedenlerin, tam fiil ehliyetine sahip olması gerekmektedir. Bu yazımızda detaylı olarak ele alacağımız üzere, taşınmazın devri, resmi şekilde tapu memuru önünde yapılması gereken bir işlemler bütünü olup, işlemi yapanın, bu işlemlere ilişkin ehliyetsizliği, devir işlemini sakatlayacak ve tapu kaydının yolsuz olmasına yol açacaktır ki bu durum da, tapu iptal ve tescil davasının konusunu oluşturacaktır. 1. Ehliyetin Tespiti 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 15. maddesi ile açıkça düzenlendiği üzere, ayırt etme gücü veya fiil ehliyeti kişilerin yapacağı işlemler hiçbir hukuki sonuç doğurmaz. Bu sebepler tapuda devir işlemi yapılması sırasında tarafların ehliyetlerinin tespiti, işlemin geçerliliği veya geçersizliğinin tespitinde önemli rol oynayacaktır. Burada, ispat araçları devreye girecek ve tüm deliller değerlendirilerek bir sonuca ulaşılacaktır. Özellikle ayırt etme gücü nispi bir kavram olup kişi eylem ve işlemlerine göre değişiklik göstermekte, bu sebeple en etkili yöntem sağlık kurumlarından alınacak bir raporun gerekliliği olacaktır. Uygulamada doktor raporları, bu konuda önemli ispat araçlarındandır. Hukuki ehliyetsizliğin kamu düzeni ile ilgili olduğu hususunun önemine binaen Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin, 29.11.2017 tarih ve 2017/4770 E., 2017/6888 K. sayılı ilamı uyarınca; ‘’ Bir kimsenin ehliyetinin tespitinin kişi ve malvarlığı hukuku bakımından doğurduğu sonuçlar itibariyle ne kadar büyük önem taşıdığı kendiliğinden ortaya çıkar. Bu durumda, tarafların gösterecekleri, tüm delillerin toplanılması tanıklardan bu yönde açıklayıcı, doyurucu somut bilgiler alınması, varsa ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporları, hasta gözlem kağıtları, film grafilerinin eksiksiz getirtilmesi zorunludur. Bunun yanında, her ne kadar 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun (HMK) 282. maddesinde belirtildiği gibi bilirkişinin “oy ve görüşü” hâkimi bağlamaz ise de, temyiz kudretinin yokluğu, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt biyolojik nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi, çok zaman hakimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirmektedir.’’ demekle, ehliyetsizliğin tespiti doğuracağı sonuçlar bakımından büyük önem arz etmektedir. Bu hususta Yargıtay kararları ışığında; Taraflar bu hususa ilişkin tüm delilleri toplanır, Tarafların tanıkları varsa, bu kişilerden ehliyet hususuna ilişkin açıklayıcı ve doyurucu somut bilgiler alınır, Ehliyetsiz olduğu iddia edilen kişiye ait doktor raporları, gözlem kağıtları ve film grafikleri eksiksiz olarak getirilir. Tüm bu bilgi ve belgeler ile kişinin tapuda devir işlemi yapmaya ehil olup olmadığı tespit edilir. Tespit neticesinde kişinin ehliyetinin bulunmadığı sonucuna varılması durumunda, bu kişinin yapmış olduğu tapuda devir işlemi ile meydana gelen tapu kaydı yolsuz olacaktır ve açılacak olan Tapu İptali ve Tescili davası ile yolsuz tescil düzeltilecektir. 2. Tapu İptali ve Tescili Davasının Hukuki Niteliği Tapu iptal ve tescil davası, bir taşınmazın tapudaki tescilinin herhangi bir nedenle yolsuz ve hukuka aykırı olduğu iddiası ile açılan, yolsuz ve hukuka aykırı tescilin iptali ile taşınmazın hukuka uygun şekilde tescilinin talep edildiği bir dava türüdür. Tapu iptal ve tescil davaları taşınmazın aynına ilişkin olup, mahkeme kararı kesinleşmedikçe icra edilemeyecektir. Tapu iptal ve tescil davaları hakkında daha detaylı bilgi için “Tapu İptal ve Tescil Davaları” ve “Kesinleşmeden İcraya Konulamayacak Mahkeme Kararları” başlıklı yazılarımızı inceleyebilirsiniz. 3. Davanın Tarafları Ehliyetsizlik nedeniyle Tapu iptali ve tescili davası yalnızca davaya konu taşınmazın önceki kayıtlı maliki tarafından açılabilmektedir. Ancak ehliyetsizlik nedeniyle açılacak tapu iptal ve tescil davasında, ehliyetsizlik dava konusu taşınmazın önceki malikinden kaynaklanıyorsa; davacı sıfatını haiz taşınmazın önceki malikinin hukuki ehliyetsizliği mevcut ise, bu kişiye vasi tayin edilip, vesayet makamından izin alınarak, hukuki işlemlerde kişinin vasi tarafından temsil edilmesi yoluyla tapu iptal ve tescil davası açılır. Tapu iptal ve tescil davası, tapu kaydında yolsuz ve hukuka aykırı olarak yapılan tescil neticesinde dava konusu taşınmazın maliki (mülkiyet hakkı sahibi) olarak gözüken kişiye karşı açılır. Bu kişinin ölmesi durumunda Tapu iptal ve tescil davası, mirasçılarına karşı açılabilmektedir. Önemle belirtmek gerekir ki; ehliyetsizlik nedeniyle açılacak olan Tapu iptal ve tescili davasında davanın husumet bakımından hukuka uygun olması gerekmektedir. Bir başka ifade ile ehliyetsizlik sebebiyle açılacak olan tapu iptal ve tescil davası doğru kişiler tarafından doğru kişilere karşı açılmalıdır. Ehliyetsizlik sebebiyle açılacak olan tapu iptali ve tescili davasında davacı ve davalının kimler olabileceği hususunu belirtmiş olup, bu kişiler tarafından açılacak olan dava husumet (sıfat) yokluğu sebebiyle reddedilir. 4. Ehliyetsiz Kişiyle İşlem Yapan 3. Kişi Ehliyetsiz kişiyle işlem yapan 3. Kişinin iyiniyetli olması, tapuda yapılan devir işlemini geçerli hale getirmez. Ehliyetsiz kişi tarafından yapılan devir işlemi hukuken yok hükmünde olacağından, işlemin tarafı 3. kişinin, devir işlemini yapan kişinin ehliyetsiz olduğunu bilmemesi tapuda yapılan işlemi geçerli hale getirmeyecektir. Nitekim, Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin, 12.9.2017 tarih ve 2014/21931 E., 2017/4199 K. Sayılı ilamına göre; ‘’ Dava, ehliyetsizlik hukuksal nedenine dayalı tapu iptali-tescil istemine ilişkindir. 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 15. maddesinde ifade edildiği üzere, ayırtım gücü (hukuki ehliyeti) bulunmayan kimsenin geçerli bir iradesinin olmaması sebebiyle yapacağı işlemlere sonuç bağlanamayacağı, karşı tarafın iyi niyetli olmasının da işlemi geçerli kılmayacağı kuşkusuzdur.’’ 5. Zamanaşımı Hukuki ehliyetsizliğin kamu düzenine ilişkin olduğu hususu da göz önüne alınırsa; ehliyetsizlik nedeniyle açılacak olan tapu iptal ve tescil davalarında zamanaşımı veya hak düşürücü süre bulunmamaktadır. Bu itibarla, ehliyetsizlik sebebiyle tapuda hukuka aykırı ve yolsuz olarak yapılan tescil nedeniyle hakkı zedelenen dava konusu taşınmazın önceki maliki, herhangi bir süreye tabi olmadan bu davayı açabilecektir. 6. Görevli ve Yetkili Mahkeme Ehliyetsizlik nedeni ile açılacak olan Tapu iptal ve tescil davasında görevli mahkeme 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 2. maddesi uyarınca “Asliye Hukuk Mahkemeleri” olacaktır. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 12. maddesi uyarınca Tapu iptal ve tecili davaları, taşınmazın bulunduğu yer mahkemesinde açılır. Söz konusu yetki kesin yetki olup, taraflar aralarında anlaşmak suretiyle davayı başka bir yer mahkemesinde açamazlar. ### Aile Konutuna Dayalı Tapu İptali ve Tescil Davası Aile konutu önemi nedeniyle, tapu iptal ve tescil davalarının temel nedenleri arasında değerlendirilmektedir. Aile konutu, eşlerin tüm yaşam faaliyetlerini yürüttüğü yer olup, Türk Medeni Kanunu’nun 194/1. hükmüne göre; eşlerden biri, diğer eşin açık rızası bulunmadıkça, aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez veya aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz. Yine aynı maddeye göre eşlerden biri diğerinin izni olmadan aile konutunu devredemez ve konuta ait hakları sınırlayamaz. Burada, eşlerin tek başına hareket etmelerine ilişkin tasarruf imkanları yani, ‘’fiil ehliyeti’’ sınırlandırılmış olup; bu sınırlandırma, konutun, ‘’aile konutu’’ olmasından kaynaklanır. Aile konutunun maliki olmayan eşin, diğer eş tarafında tesis edilmiş işleme açıkça rızası alınmadan yapılması halinde yapılan işlem geçersiz sayılacaktır. Aile konutuna yapılacak işlemin bir tasarruf işlemi yani konutun devrine yahut ayni hakka konu olması gerekmektedir. Bu durumda gayrimenkulün aile konutu olduğundan bahisle tapu iptal ve tescil davası açılabilecektir. 1. Aile Konutuna Dayalı Tapu İptal ve Tescil Davası Nedir? Normal şartlarda aile konutu olarak nitelendirilebilecek konutlara dair işlemler eşlerin rızası alınmadan yapılamamaktadır. Söz konusu koruma aile konutunun sağladığı haklar kapsamındadır. Nitekim yapılan işlem iyiniyetli üçüncü kişilerle yapılsa dahi işlem konusu aile konutu olduğundan geçersiz sayılacaktır. Malikin yapabileceği işlemlerden olan satış işleminin eşin rızası olmadan yapılmaması ve ailenin barınma hakkının korunması için konuta aile konutu şerhi konulması oldukça önemlidir. Şerh konulmamış aile konutunu alan iyiniyetli 3. Kişileri konutu başkasına satması durumunda konutu 3. Kişiden alan yeni malik tapuya güven ilkesi kapsamında işlem yaptığından işlem geçerli hale gelebilecektir. Her ne kadar Yargıtay aile konutu şerhi konulmasa dahi iyiniyetli 3. Kişiye yapılan devir işlemini geçersiz saysa da iyiniyetli 3. Kişinin bir başkası ile yapmış olduğu devir işlemi geçerli sayılacaktır. Bu gibi ailenin barınma hakkını ihlal edebilecek işlemlerin önlenmesi için aile konutuna şerh koyma hakkı tanınmıştır. Nitekim, Yargıtay; ‘’ … tapuya aile konutu şerhi verilmese bile o konut aile konutu özelliğini taşır. Anılan madde hükmü ile getirilen sınırlandırma, emredici niteliktedir. Dolayısıyla bu haktan önceden feragat edilemeyeceği gibi eşlerin anlaşmasıyla da ortadan kaldırılamaz ve açık rıza ancak ” belirli olan” bir işlem için verilebilir. … aile konutunun maliki olan eş aile konutundaki yaşantıyı güçlüğe sokacak biçimde tek başına aile konutunu bir ayni hakla sınırlandıramaz. Bu sınırlandırma ancak diğer eşin açık rızası alınarak yapılabilir. Nitekim bu ilkeler Hukuk Genel Kurulu’nun 15.04.2015 gün ve 2013/2-2056 E., 2015/1201 K.; 02.03.2016 gün ve 2015/2-53 E., 2016/211 K.; 24.05.2017 gün ve 2017/2-1604 E., 2017/967 K. sayılı kararlarında da aynen benimsenmiştir.’’ Şeklinde karar vererek şerh olmasa dahi söz konusu işlemin konusu aile konutu olduğundan eşin rızasının işlemin geçerliliği için zorunlu unsur olduğunu açıklamıştır. Fakat yukarıda da belirttiğimiz üzere her halükarda konuta aile konutu şerhi konulması konutun güvenliği için büyük önem arz etmektedir. Özetle eşin rızası alınmadan yapılan tasarruf işlemlerinin iptali için açılan davaya aile konutuna dayalı tapu iptal ve tescil davası denir. Konu ile ilgili detaylı bilgi için "Aile Konutu Nedir? Aile Konutu Şerhi Nasıl Konur?" başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Aile Konutuna Dayalı Tapu İptal ve Tescil Davasının Tarafları Rızası alınmadan aile konutu devredilen bu sebeple barınma hakkı ihlal edilen ve mağdur olan eş, aile konutuna dayalı tapu iptal ve tescil davası açabilecektir. Tapuda kayıtlı olan mülkiyet hakkına sahip son malike karşı açılabilir. İşbu davada amaç; eşin rızası alınmadan yapılan satış yahut devir işlemi sonucunda, tapuya yeni malik olarak kaydedilen üçüncü kişinin tapu kaydının iptal edilmesidir. 3. Aile Konutuna Dayalı Tapu İptal ve Tescil Davasında Yargılama Süreci Aile konutuna dayalı tapu iptal ve tescil davalarında iki unsur incelenmektedir. Bu unsurlar; Davaya konu taşınmazın aile konutu olup olmadığının incelenmesi, Tespit yapıldıktan sonra dava konusu işleme eşin rızası olup olmadığı araştırılır. Eş rızası olmadığı ve aile konutu olduğu tespiti ile davanın görülmesi için şartlar oluşmuş olur. İkame edilen dava sürecinde mahkeme aile konutunu detaylıca inceler. Arazi bilgileri, konutun özellikleri, yapılan satış işleminin incelenmenin ardından gerekli görülürse dosya bilirkişice de incelenebilir. Ayrıca tarafların iddiaları tanık dinletilerek de ispatlanabilir. Yapılan yargılama sonucunda hakimin aile konutunun eşin rızası olmadan satışının yapıldığına kanaat getirmesi halinde davanın kabulüne karar verilir. Davanın kabul edilmesinin sonucunda ise ale konutu konulu tüm satış ve devir işlemleri hiç yapılmamış gibi kabul edilir ve aile konutu işlemlerden önceki eski haline getirilir. Satış tapuda iptal edilir malik eş adına tescil edilir. 4. Aile Konutuna Dayalı Tapu İptal ve Tescil Davasında Harç İşbu davanın konusu para olduğundan nisbi harca tabidir. Bu yüzden 492 sayılı Harçlar Kanunu 16. Maddede açıklandığı üzere; “Değer ölçüsüne göre harca tabi işlemlerde (1) sayılı tarifede yazılı değerler esastır. Müdahelenin men'i tescil ve tapu kayıt iptali gibi gayrimenkulün aynına taallük eden davalarda gayrimenkulün değeri nazara alınır.” Dosya bilirkişiye gitmiş ise bilirkişi raporunda belirlenen değer konutun nihai değerini belirler nitelikte olacaktır. Fakat bilindiği üzere davanın değerinin dava dilekçesinde belirtilmesi gerekmektedir. Dava dilekçesinde belirlenen değer üzerinden 2022 yılı Harç Tarifesine göre harç belirlenip bu şekilde harç ödemesi yapılacaktır. Aile konutuna dayalı tapu iptal ve tescil davası harca esas bedel konutun 3. Kişiye satış bedeli üzerinden hesaplanacaktır. 5. Aile Konutuna Dayalı Tapu İptal ve Tescil Davasında Zamanaşımı Aile konutuna ilişkin tapu iptal ve tescil davası mülkiyet hakkına ilişkin bir davadır. Mülkiyet hakkı konulu uyuşmazlıklarda zamanaşımı süresi bulunmamaktadır. Fakat Türk Medeni Kanunu’nun 712. Maddesinde kazandırıcı zamanaşımları düzenlenmiştir. “Geçerli bir hukukî sebep olmaksızın tapu kütüğüne malik olarak yazılan kişi, taşınmaz üzerindeki zilyetliğini davasız ve aralıksız olarak on yıl süreyle ve iyiniyetle sürdürürse, onun bu yolla kazanmış olduğu mülkiyet hakkına itiraz edilemez.” Bu maddeye göre aile konutunu satın alan iyi niyetli üçüncü kişi tapu sicilinde kesintisiz ve davaya konu olmadan 10 yıl geçirir ise konutun maliki olur. İyi niyetli üçüncü kişinin kesintisiz olarak 10 yıl boyunca tapu sicilinde malik olarak görülmesi ile 10 yıl sonunda aile konutuna dayalı tapu iptal ve tescil davası açılamaz. 6. Aile Konutuna Dayalı Tapu İptal ve Tescil Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme Aile konutuna dayalı tapu iptal ve tescil davaları lafzından da anlaşılacağı üzere aile hukukundan kaynaklanan dava ve işlerden kaynaklanmaktadır. Bu hal 4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş Görev Ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un 4. Maddesinde yer almaktadır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 12. Maddesinde “Taşınmazın Aynından Doğan Davalarda Yetki” başlığı altında ise tapu iptal ve tescil davalarının taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi olduğu düzenlenmiştir. Bu durumda aile konutunun satış ve devrinde izni alınmayan eş taşınmazın bulunduğu Aile Mahkemesinde dava açabilir. ### Sahte Belgeye Dayalı Tapu İptal ve Tescil Davası Taşınmazların kazanımı kural olarak tapuda gerçekleştirilen tescil işlemine tabidir. Taşınmazın hukuka uygun şekilde tescille kazanılması için ise hukuki sebebin ve tescil işleminin hukuka uygun olması şarttır. Tapudaki tescilin sahte belge ile gerçekleşmesi durumunda ortada hukuka uygun bir kazanım olmayacağından, bu işlem nedeniyle hakkı zedelenen kişi tapu iptal ve tescil davası açarak taşınmazı geri alabilecektir. Tapu iptal ve tescil davası, gerçekleştirilen yolsuz tescil karşısında taşınmazın gerçek hak sahibinin korunduğu davalardır. Tapu iptal ve tescil davası açılabilecek haller kanunda sınırlı sayıda sayılmamışsa da uygulamada en çok karşılaşılan yolsuz tescil hallerinden biri sahte belge ile tapuda gerçekleştirilen işlemlere ilişkindir. Bu durumda tapuda sahte belge ile devir gerçekleştirilmekteyse de gerçek hak sahibi açacağı tapu iptal ve tescil davası ile taşınmazı geri elde edebilecektir. 1. Taşınmaz Mülkiyetinin Kazanılması 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’na göre taşınmaz mülkiyeti tapuda gerçekleştirilecek tescil işlemi ile kazanılmaktadır. Buna göre gerçek hak sahibinin satış/bağışlama veya başkaca bir nedenle taşınmazın başkası adına tescilini talep etmesi halinde tapu müdürlüğünde ilgili işlemler yapılacak ve tapu, devralan kişi adına tescil edildiğinde devir tamamlanmış olacaktır. Taşınmazın tescilinin hukuka aykırı olması halinde ise ortada bir yolsuz tescil hali bulunacağından açılacak bir tapu iptal ve tescil davası ile hukuka aykırı tescil iptal edilecek ve taşınmaz mahkeme kararı ile gerçek hak sahibine devredilerek hukuka aykırılık giderilecektir. 2. Yolsuz Tescil Nedir? Yolsuz tescil, tapuda gerçekleştirilen tescil işleminin hukuka aykırı olmasıdır. Bu hukuka aykırılık taşınmazın tescil sebebinden kaynaklanabileceği gibi yetkisiz kişi tarafından tapuya başvurulmuş olması da tescil işlemini yolsuz hale getirecektir. İşte sahte belge ile tapuda işlem yapılması da gerçekleştirilen tescil işlemini yolsuz hale getireceğinden bu nedenle açılacak tapu iptal ve tescil davasında yolsuz tescilin iptaline ve taşınmazın gerçek hak sahibi adına tesciline karar verilecektir. Tapu kaydındaki tescilin hukuka uygun olması için, tescil geçerli bir hukuki sebebe dayanmalıdır. Aynı zamanda tescile dayanak oluşturan belgeler de usulüne uygun düzenlenmiş ve hukuka uygun belgeler olmalıdır. Bu belgelerdeki sahtelikler, tescilin yolsuz olmasına yol açacak ve iptaline sebebiyet verecektir. Burada, alıcıların iyiniyetli olmaları, geçersiz olan işleme geçerlilik sağlamaz ve tapu kaydı iptale tabidir. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun, 17.1.2018 tarih ve 2017/1-1281 E., 2018/35 K. sayılı ilamına göre: ‘’ Keza, yukarıdan beri anlatıldığı gibi iptali istenen sicil kaydının tesisine esas alınan resmî akit ve diğer dayanak belgelerin esasen yok hükmünde veya sahte olan bir işlemle gerçekleştirildiğinin kesin bir şekilde anlaşılması hâlinde, alıcıların iyi niyet sahibi olması dahi aslında yok hükmünde veya batıl olan işleme geçerlilik sağlamayacağından, tapu kaydının iptali gerekecektir. Buradaki iktisabın hükümsüzlüğü alıcının tapudaki tescile dayanıp dayanmaması ile ilgili olmayıp, doğrudan doğruya tescilin yolsuzluğundan ileri gelmektedir.’’ 3. Sahte Belge İle Taşınmazın Devri Halleri Sahte belge ile taşınmazın tapuda devri uygulamada sıklıkla karşılaşılan hallerdendir. Bir kimse, taşınmazını kendi isteğiyle bir başka kişiye devredebileceği gibi, vekil tayin ederek de, taşınmazını üçüncü kişilere devredebilir. Tescil talebinde bulunacak kişi, vekâletname ile yetkili kılınmışsa, bu vekâletname kanunda öngörülen koşullara uygun düzenlenmiş olmalıdır. Ya da bir kimse, mirasçılık belgesine dayalı olarak, taşınmazın nakli talebinde bulunacaksa, mirasçılık belgesi usulüne uygun bir şekilde verilmiş olmalıdır. Bu gibi resmi belgelerdeki hukuka aykırılıklar, sahtelikler, yapılan işlemin geçersizliğine yol açmaktadır. Uygulamada sıklıkla karşılaşılan sahte belge ile taşınmazın devri halleri ise; Sahte vekâletname ile taşınmazın devri Sahte kimlik ile taşınmazın devri Sahte mirasçılık belgesi ile taşınmazın devri Şeklindedir. Bu gibi durumlarda açılacak davalarda sahte belge ile tapuda işlem yapıldığının ispatlanması halinde dava kabul edilecek ve yolsuz tescil iptal edilecektir. 4. Sahte Belge İle Taşınmazı Devralan İyiniyetli Kişinin Sorumluluğu Sahte belgeye dayalı tapu iptal ve tescil davasında davalı taraf, taşınmazı yolsuz tescil ile elde eden ve tapuda malik olarak görünen kişidir. Açılacak bu davada, taşınmazı alan kişi durumdan habersiz ve iyiniyetli bir kişi olabilecekse de bu durum devralanın sorumluluğunu engellememektedir. Taşınmazı sahte belge ile devralan kişi her halükarda taşınmazı gerçek hak sahibine devretmek zorunda olup bu kişi de zararının karşılanması için sahte belgeyi kullanarak işlem yapan kişi aleyhine tazminat davası açabilecektir. Sahte belgeye dayanan tescil yolsuz olup, ilk intikalde TMK madde 1023 uygulanmaz. Bununla birlikte Türk Medeni Kanunu’nda önemli bir ayrım yapılarak tapudaki yolsuz tescile güvenerek taşınmazı edinen iyiniyetli üçüncü kişinin kazanımları korunmuştur. Tapu kütüğündeki tescile iyiniyetle dayanarak mülkiyet veya bir başka aynî hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımı korunur. Sözgelimi, taşınmazı sahte belge ile edinen kişi, tapu kaydına değil sahte belgeye güvenerek taşınmazı elde ettiğinden bu kişinin kazanımı korunmayacaktır. Fakat bu kişi taşınmazı aldıktan bir süre sonra başka bir kişiye satması durumunda artık ortada sahte bir belge değil de yolsuz bir tescil bulunduğundan taşınmazı son edinen bu kişiye karşı bir tapu iptal ve tescil davası açılması söz konusu olamayacaktır. Bu durumda gerçek hak sahibi kişi sadece sahte belge ile işlem yapan kişiye karşı dava açarak maddi zararını talep edebilecektir. 5. Sahte Belge İle Devirde Devletin Sorumluluğu Türk Medeni Kanunu madde 1007’ye göre tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan devlet sorumludur. Bir kişinin kullandığı sahte nüfus cüzdanı, sahte vekâletname veya sahte mirasçılık belgesine dayanarak tapu memurunun yaptığı işlemlerden doğan zararın, tapu sicilinin tutulmasından doğan zarar sayılıp sayılmayacağı tartışmalı olsa da burada esas önemli nokta ilgili sahte belgenin aldatıcılık kuvvetidir. Yerleşik Yargıtay kararlarına göre kullanılan sahte belgenin sahteliği belliyse veya tapu memuru tarafından sahteliği anlaşılabilecek bir belge ise bu durumda artık sahte belge ile tapuda işlem yapılması halinde bu işlem nedeniyle gerçek hak sahibinin uğradığı zarardan devlet de sorumlu olacaktır. 6. Görevli ve Yetkili Mahkeme Sahte belgeye dayalı tapu iptal ve tescil davalarında görevli mahkeme asliye hukuk mahkemesidir. Bu dava taşınmazın aynına ilişkin olduğundan Hukuk Muhakemeleri Kanunu madde 12 gereği taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkili mahkemedir. Devletin sorumluluğuna ilişkin davalarda yetkili mahkeme ise tapu sicilinin bulunduğu yer mahkemesidir. Görevli mahkeme bu davada da genel yetkili asliye hukuk mahkemesi olacaktır. 7. Zamanaşımı ve Hak Düşürücü Süre Yolsuz tescile dayanan tapu iptal ve tescil davaları nitelikleri gereği herhangi bir zamanaşımı veya hak düşürücü süreye tabi değildir. Her ne kadar sözleşmeye dayalı tapu iptal ve tescil davalarında bir zamanaşımı süresi söz konusu olsa da yolsuz tescilden kaynaklanan sahte belgeye dayalı tapu iptal ve tescil davasında bir zamanaşımı süresi bulunmamaktadır. Bu yazımızda sahte belgeye dayalı tapu iptal ve tescil davaları üzerinde durulmuş olup, genel olarak tapu iptal ve tescil davaları hakkında daha detaylı bilgi için “Tapu İptal ve Tescil Davaları” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Excerpt: Sahte belge ile tapuda gerçekleştirilen yolsuz tescil nedeniyle açılacak tapu iptal ve tescil davasında, yolsuz tescilin iptaline ve taşınmazın gerçek hak sahibi adına tesciline karar verilir. ### Vekalet Görevinin Kötüye Kullanılmasına Dayalı Tapu İptal ve Tescil Davası Bir kimse, taşınmazını kendi isteğiyle bir başka kişiye devredebileceği gibi, vekil tayin ederek de taşınmazını üçüncü kişilere devredebilir ve tapuda işlem yapılmasını sağlayabilir. Burada tayin edilen vekilin görevini kötüye kullanması ve tapuda kendisine verilen talimatları aşarak işlem tesis etmesi halinde gerçek hak sahibi şartların varlığı halinde tapu iptal ve tescil davası açarak taşınmazı geri elde edebilecektir. Tapu iptal ve tescil davası, bir taşınmazın gerçek hak sahibinin taşınmazın kendi adına tescilini talep ettiği dava türüdür. Vekâlet görevinin kötüye kullanılmasına dayalı tapu iptal ve tescil davasında da gerçek hak sahibi olan vekil eden, vekilin görevini kötüye kullanarak tesis ettiği işlemi iptal hakkına sahiptir. 1. Vekâlet Sözleşmesi Nedir? 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’na göre vekâlet sözleşmesi; vekilin vekâlet verenin bir işini görmeyi veya işlemini yapmayı üstlendiği sözleşmedir. Örneğin bir kişi, kendisine ait bir taşınmazın satılması veya bir üçüncü kişiye devredilmesi konusunda bir vekil tayin ederek tapuda işlem yapılmasını sağlayabilir. Vekâlet sözleşmesi kural olarak herhangi bir şekle tabi değilse de tapuda taşınmazın devri yetkisini içeren vekâlet sözleşmelerinin yazılı olarak yapılması şarttır. 2. Vekâlet Yetkisinin Kapsamı Vekalet sözleşmesi, vekil ile vekalet verenin, vekalet verenin bir işinin görülmesi veya işleminin yapılması konusunda anlaştıkları sözleşme olup, vekâletin kapsamı, sözleşmede açıkça gösterilmemişse, görülecek işin niteliğine göre belirlenmektedir. Bununla birlikte uygulamada çoğunlukla vekilin yetkili olduğu işlerin kapsamı açıkça belirtilmektedir. Vekâlet, özellikle vekilin üstlendiği işin görülmesi için gerekli hukuki işlemlerin yapılması yetkisini de kapsamaktadır. Ancak vekilin, vekalet hakkının kendisine tanıdığı yetkiyi kötüye kullanarak, vekalet sözleşmesinin kapsamı dışına çıkması, işlemin iptaline yol açabilmektedir. Borçlar Kanunu’nun 504. Maddesine göre: Vekâletin kapsamı, sözleşmede açıkça gösterilmemişse, görülecek işin niteliğine göre belirlenir. Vekil, özel olarak yetkili kılınmadıkça taşınmazı devredemez ve bir hak ile sınırlandıramaz. Taşınmazın devri bakımından ise Türk Borçlar Kanunu’nda ayrıca özel bir düzenlemeye yer verilmiş ve vekilin özel olarak yetkili kılınmadıkça taşınmazı devredemeyeceği veya bir ayni hak ile sınırlandıramayacağı düzenlenmiştir. Vekil, taşınmazın devri konusunda özellikle yetkilendirilmelidir. Vekaletin kapsamı, yapılacak sözleşme ile belirlenir. Vekile, ‘’genel’’ veya ‘’özel’’ yetki verilmiş olabilir. Ancak; kanun gereği, bazı konularda vekile, ‘’özel yetki’’ verilmesigerekir. 3. Vekilin Sorumluluğu Vekâlet sözleşmelerinde vekilin sorumluluğu, sözleşmeye uygun davranmak ve vekâlet verenin talimatlarına uymaktır. Ayrıca vekil üstlendiği iş ve hizmetleri, vekâlet verenin haklı menfaatlerini gözeterek, sadakat ve özenle bizzat yürütmekle yükümlüdür. Yine vekil, vekâlet verenden izin alma imkânı bulunmadığında, durumu bilseydi onun da izin vereceği açık olan hâllerde talimatlardan ayrılarak işlem yapabilecektir. Vekilin bu sorumluluklarına aykırı hareket etmesi halinde ise vekâlet veren uğradığı maddi zararın tazmini için vekile karşı dava açabilecektir. Vekilin görevini kötüye kullanması sonucu taşınmazı bir üçüncü kişiye devretmesi de vekilin tazminat sorumluluğunu doğurmakta olup bu durumda taşınmazın gerçek sahibi görevini kötüye kullanan vekile karşı tazminat davası açabileceği gibi taşınmazı alan üçüncü kişiye karşı tapu iptal ve tescil davası açabilecektir. 4. Taşınmazı Devralan Kişinin Sorumluluğu Vekilin, vekalet görevini kötüye kullanması sonucu taşınmazı bir üçüncü kişiye devretmesi halinde gerçek hak sahibi kişi vekilin sorumluluğu nedeniyle vekilden tazminat isteyebileceği gibi taşınmazı devralan kişiye karşı açacağı tapu iptal ve tescil davası ile de taşınmazı geri alabilir. Tapu iptal ve tescil davalarında davalı taraf, tapuda malik olarak görünen kişi olduğu için bu dava vekile karşı değil, taşınmazı devralan üçüncü kişiye karşı açılacaktır. Burada vekil eden gerçek hak sahibi tarafından taşınmazı devralan kişinin sorumluluğuna gidilebilmesi ve tapu iptal ve tescil davası açılabilmesi için taşınmazı devralan kişinin kötü niyetli olması gerekmektedir. Taşınmazı devralan kişinin kötü niyeti; vekilin görevini kötüye kullandığını bilmesi veya objektif olarak bilebilecek durumda olması şeklinde tanımlanabilir. Eğer taşınmazı devralan kişi bu şekilde vekilin görevini kötüye kullandığını biliyorsa veya objektif olarak bilmesi gerekiyorsa artık bu kişiye karşı tapu iptal ve tescil davası açılabilecektir. Taşınmazı devralan kişinin vekilin görevini kötüye kullandığını bilmemesi veya bilebilecek durumda olmaması halinde ise artık bu kişiye karşı tapu iptal ve tescil davası açılamayacaktır. Türk Medeni Kanunu madde 1023’e göre tapu kütüğündeki tescile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya bir başka aynî hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımı korunacağından iyi niyetli kişiye karşı tapu iptal ve tescil davası açılamayacaktır. Bu durumda sadece görevini kötüye kullanan vekile karşı tazminat davası açılabilecektir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta vekâletnamenin sahte değil gerçek bir vekâletname olması ve vekilin sadece görevini kötüye kullanarak taşınmazı devretmesidir. Vekâletnamenin sahte olması halinde ise taşınmazın gerçek sahibi tarafından, devralan üçüncü kişi iyi niyetli olsa da tapu iptal ve tescil davası açılabilecektir. Bu konu daha detaylı bilgi için “Sahte Belgeye Dayalı Tapu İptal ve Tescil Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 5. Zamanaşımı ve Hak Düşürücü Süre Yolsuz tescile dayanan tapu iptal ve tescil davaları nitelikleri gereği herhangi bir zamanaşımı veya hak düşürücü süreye tabi değildir. Her ne kadar sözleşmeye dayalı tapu iptal ve tescil davalarında bir zamanaşımı süresi söz konusu olsa da yolsuz tescilden kaynaklanan vekâlet görevinin kötüye kullanılmasına dayalı tapu iptal ve tescil davasında bir zamanaşımı süresi bulunmamaktadır. 6. Görevli ve Yetkili Mahkeme Tapu iptal ve tescil davalarında görevli mahkeme uyuşmazlığın türüne göre değişmekteyse de vekâlet görevinin kötüye kullanılması gibi yolsuz tescil hallerinde görevli mahkeme genel mahkeme olan asliye hukuk mahkemesidir. Bu dava taşınmazın aynına ilişkin olduğundan 6100 Hukuk Muhakemeleri Kanunu madde 12 gereği taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkili mahkemedir. İşbu yazımızda vekâlet sözleşmesi ve bu sözleşmeden kaynaklanan tapu iptal ve tescil davası üzerinde durulmuştur. Genel olarak tapu iptal ve tescil davaları hakkında daha detaylı bilgi için “Tapu İptal ve Tescil Davaları” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Excerpt: Vekilin görevini kötüye kullanması ve tapuda kendisine verilen talimatları aşarak işlem tesis etmesi halinde, gerçek hak sahibi vekalet görevinin kötüye kullanılmasına dayalı tapu iptal ve tescil davası açarak taşınmazı geri elde edebilir. ### Mirastan Mal Kaçırma Sebebiyle Tapu İptal ve Tescil Davası Mirastan mal kaçırma davası olarak da bilinen muris muvazaası nedeniyle tapu iptal ve tescil davasında, resmiyette satış gibi gösterilen tasarrufun muvazaa nedeniyle geçersizliğinin tespiti ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptali talep edilmektedir. Saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar, muris muvazaası nedeniyle tapu iptal ve tescil talepli dava açabilirler. Bu dava ile, görünürdeki resmi sözleşmenin ve işlemin muvazaa nedeniyle geçersizliğinin tespiti ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptali istenir. Yargıtay içtihatları doğrultusunda, muvazaaya dayanan işlemin iptali için açılan davaların, muvazaanın varlığının kanıtlanması durumunda, muvazaaya dayanan işlemin tamamen iptal edilebileceği kabul edilmektedir. Muvazaalı, yani danışıklı işlemin hukuken iptal edilmesinin temelinde, hukuki işlem şartlarına aykırılık ve hakkın kötüye kullanılması yasağı gibi temel ilke ve kurallar yer almaktadır. Yargıtay'ın yerleşik içtihatlarına göre, muvazaaya dayanan işlemin iptali için açılan davaların, muvazaanın varlığının kanıtlanması halinde, muvazaaya dayanan işlemin tamamen iptal edilebileceği kabul edilmektedir. 1. Mirastan Mal Kaçırma (Muris Muvazaası) Tanımı Mirastan Mal Kaçırma olarak bilinen muris muvazaası, bir kimsenin mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak amacıyla gerçekte karşılıksız olarak yaptığı kazandırmaları, satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi gibi göstermesidir. Buradaki temel amaç, mirasçılarının ilerde muris muvazaası yada tenkis davası açarak miras paylarını almalarını önlemektir. Yani miras bırakan, gerçekte bağışlamak istediği mallarını satış gibi göstererek mirasçılarının ilerde dava açmasını önlemek istemektedir. Ancak bu durumda, miras bırakanın gerçekteki iradesi bağışlama olmasına rağmen, hukuki işlem görünürde satış şeklinde gösterildiği için, hem irade uyuşmazlığı hem de şekil şartı eksikliği nedenleriyle hukuki işlem geçersiz kabul edilmektedir. Muris muvazaası hakkında detaylı bilgi almak için Mirastan Mal Kaçırma – Muris Muvazaası Nedir? başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Mirastan Mal Kaçırmanın Unsurları Görünürdeki Sözleşme: Miras bırakanın mirasçılarını miras haklarından mahrum bırakmak amacıyla yaptığı, gerçek iradesiyle uyuşmayan ve aslında hüküm ve sonuç doğurmayan bir sözleşmedir. Tapu memuru önünde gerçekleştirilen satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi, muris muvazaasının dışarıya yansıyan şeklidir. Gerçekte, sözleşmenin diğer tarafı, miras bırakana taşınmazın bedelini ödemez veya tapuda belirtilenden çok daha düşük bir bedel öder. Bu şekilde gerçekleşene işlemle, üçüncü şahıslar yanıltılarak sanki bir ödeme varmış gibi gösterilir. Muvazaa Sözleşmesi: Miras bırakan ile diğer taraf arasında, görünüşteki işlemin üçüncü şahısları aldatmak amacıyla gerçekleştirildiği ve aslında hüküm ve sonuç doğurmayacağı konusunda anlaşmaya varılan bir sözleşmedir. Bu sözleşme yazılı olma şartına tabi değildir. Görünürdeki sözleşmeden önce veya aynı zamanda yapılabilir. Muvazaalı sözleşmeyi miras bırakan kendisi veya temsilcisiyle yapabilir. Mirasçıları Aldatma Amacı: Muris muvazaasında, miras bırakanın temel amacı mirasçılarını aldatarak mal kaçırmaktır. Görünürdeki işlemin diğer tarafı hariç tüm mirasçıların aldatılması amaçlanır. Gizli İşlem: Miras bırakan ile diğer taraf arasında gerçek niyetlerini açıkladıkları, ancak diğer mirasçılardan gizli tuttukları bağış sözleşmesidir. Muris muvazaasında, bu gizli işlem bağışlamadır. Muris muvazaasında görünürdeki işlem, tarafların gerçek niyetleriyle uyuşmadığından geçersiz olmasına rağmen, gizli işlem, gerekli şekil şartlarını taşıması durumunda geçerlidir. Çünkü tarafların iradelerine uygun olarak gerçekleştirilir. 3. Mirastan Mal Kaçırma Durumunda Başvurulabilecek Hukuki Yollar Yargıtay’a göre; saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar, muris muvazaası nedeniyle tapu iptal ve tescil talepli dava açabilirler. Bu dava ile, görünüşteki resmi sözleşmenin muvazaa nedeniyle geçersizliğinin tespiti ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptali talep edilir. 4. Mirastan Mal Kaçırma Sebebiyle Tapu İptal ve Tescil Davası Miras bırakanın mirasçılarından mal kaçırmak amacıyla, gerçek niyetinin bağışlama olmasına rağmen malvarlığına dahil bir taşınmazı görünüşte başka bir kişiye satmış veya devretmiş gibi gösterebilir. Miras bırakan tarafından gerçekleştirilen bu muvazaalı taşınmaz devir işlemi, hukuki geçerlilik ve şekil şartlarına aykırı olduğundan geçersizdir. Mirasçılar ve tereke temsilcisi tarafından açılacak, Muris muvazaası nedeniyle tapu iptali ve tescil davası ile muvazaalı tapu devri işlemi hukuki açıdan geçersiz olduğunun tespiti ve iptal edilmesi talep edilir. 4.1. Mirastan Mal Kaçırma Davasının Temel Prensipleri Yargıtay'ın yerleşik içtihatlarına göre, muvazaaya dayanan işlemin iptali için açılan davalarda, muvazaanın varlığının kanıtlanması halinde, muvazaaya dayanan işlemin tamamen iptal edilebileceği kabul edilmektedir. Muvazaalı, yani danışıklı işlemin hukuken iptal edilmesinin temelinde, hukuki işlem şartlarına aykırılık ve hakkın kötüye kullanılması yasağı gibi temel ilke ve kurallar yer almaktadır. Mirastan mal kaçırmaya dayalı açılan tapu iptali ve tescili davalarında, miras bırakanın gerçek iradesinin araştırılması yoluna gidilecektir. Murisin gerçek iradesinin araştırılması konusunda Yargıtay tarafından birtakım kriterler belirlenmiştir. Miras bırakanın ve miras bıraktığı kişinin mali durumu. Aile içi sosyal ve beşerî ilişkiler. Yörenin gelenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı. Miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı bir nedeninin bulunup bulunmadığı. Satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark. Yargılama sürecinde, yukarıda örnekleri verilen konuların detaylı şekilde araştırılması ve değerlendirilmesi suretiyle miras bırakanın gerçek iradesinin tespit edilmesi gerekmektedir. Yapılacak araştırma ve değerlendirme neticesinde Mahkemede, yapılan satış işleminin muvazaalı olduğuna dair bir kanaat oluşması halinde, tapuda gerçekleştirilen mülkiyet devri işleminin iptaline karar verilecektir. Böylelikle, sanki o satış işlemi hiç gerçekleşmemiş gibi yasal mirasçılar, miras konusu taşınmazın tapu siciline malik sıfatıyla kaydedilecektir. 4.2. Mirastan Mal Kaçırma Davasının Hukuki Dayanakları Muris muvazaası, Türk hukuk sistemine 01.04.1974 tarihli 1/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı tarafından kazandırılmış bir hukuki kavramdır. Bu önemli kararla birlikte, bir hukuki işlemin muris muvazaası olarak kabul edilebilmesi için belli şartların yerine getirilmesi zorunlu hale getirilmiştir. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı, mirasçılar arasındaki adaleti ve miras paylarının korunmasını sağlamak amacıyla muris muvazaası konusunda önemli bir kılavuz niteliği taşımaktadır. Bu karar, bir işlemin gerçekte bağışlama veya miras hakkından yoksun bırakma amacı taşıdığının kanıtlanması halinde, söz konusu işlemin geçersiz sayılması gerektiğini belirtmektedir. Bu kararla birlikte, mirasçıların miras hakkının korunması ve adaletin sağlanması amacıyla muris muvazaası davalarında belirli şartlar ve kanıtlar talep edilmektedir. Bu sayede, mirasçılar mirasçılık haklarının gasp edilmesi veya haksız şekilde mirastan mahrum bırakılmaları durumunda yasal yollara başvurarak haklarını savunabilme imkanına sahip olmaktadır. 5. Mirastan Mal Kaçırma Davasını Kimler Açabilir? 1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı, muris muvazaası konusunda belirleyici bir rol oynamış ve bu dava açabilecek kişileri açıkça belirtmiştir. Buna göre, miras bırakanın gerçekte bir bağışlama yapmak amacıyla tapu siciline kayıtlı taşınmazını tapu memuru önünde satış olarak beyan etmesi durumunda, saklı pay sahibi olsun veya olmasın tüm mirasçılar, miras haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle dava açma hakkına sahiptir. Ancak, mirası reddeden, miras hakkından feragat eden ve mirasçılıktan çıkarılan kişiler bu davayı açamayacaktır. 6. Mirastan Mal Kaçırma Davasında İspat Yükü Muris muvazaasına dayalı tapu iptal ve tescil davalarında ispat yükü, muvazaanın varlığını iddia eden davacı taraftadır. Yani, kendisinden mal kaçırıldığı iddiasıyla dava açan taraf, miras bırakanın dava konusu işlemdeki gerçek amacının, kendisini bu mirastan yoksun bırakmak olduğunu delillerle ispatlamalıdır. Ayrıca, dosyaya sunulan deliller, miras bırakanın muvazaalı olan asıl irade ve amacını duraksamaya yer bırakmayacak şekilde açıkça ortaya koyabilecek kuvvette olmalıdır. Ne var ki, iptali talep edilen işlemlerin doğrudan tarafı olmayan davacıların, dava konusu işlemin hangi amaçla ve ne şekilde yapıldığını bizzat bilmeleri çoğu zaman neredeyse imkânsızdır. Bu nedenle de Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararları başta olmak üzere yerleşik içtihatlarda, muvazaanın varlığının tanık dâhil her türlü delille ispatlanabileceğine hükmedilmektedir. Konuyla alakalı olarak, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 18.2.2021 tarihli, E. 2018/19-1013 , K. 2021/105 sayılı kararında bu husus şu şekilde hükme bağlanmıştır: “………Mirasçılar, miras bırakanın yapmış oldukları hukuki işlemlerde kural olarak halef sıfatıyla taraf sayılırlar. Bunun sonucu olarak, mirasçılar ancak miras bırakanın sahip olduğu ispat imkanlarından faydalanabilirler. Ancak, miras bırakanın muvazaalı borç senedi düzenlemesi, mirasçılar aleyhine bir işlem olup, mirasçılar ile miras bırakanın hukuki menfaatleri çatışmaktadır. Bu nedenle, mirasçılar, muvazaalı borç senedinin hükümsüzlüğü talebiyle açacaklar davayı üçüncü kişi sıfatıyla her türlü delille ispatlayabilirler ( Arslantürk, s. 91 ). Nitekim aynı hususlara Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 21.04.1978, 1976/13-3608 E., 1978/338 K.; 12.04.1985 tarihli ve 1983/4-558 E., 1985/317 K. sayılı kararlarında da değinilmiştir. 7. Mirastan Mal Kaçırma Davasında Zamanaşımı Ve Hak Düşürücü Süre Muris muvazaasına dayalı tapu iptal ve tescil davasını açan mirasçı tapuda malik olarak görünmemekle birlikte, muvazaalı işlemi yapan miras bırakanının ölüm tarihi itibariyle aynı hak sahibi haline gelmiş kabul edilmektedir. Ayni haklar zamanaşımına tabi değildir, dolayısıyla muris muvazaası davası, ayni hakka ilişkin olduğu için herhangi bir zamanaşımı veya hak düşürücü süreye tabi değildir. Mirastan mal kaçırma davasının, miras bırakanın ölümünden sonra her zaman açılması mümkündür. Muvazaalı şekilde devir işleminin gerçekleştiği miras bırakan hayatta iken bile öğrenilmiş olsa bile, muris muvazaası davası açılamaz. Miras bırakan hayatta olduğu sürece, mirasçılar muvazaalı işlemi gerekçe göstererek dava açma hakkına sahip değillerdir. Bu durumda, muris muvazaası davası ancak miras bırakanın vefatından sonra açılabilir. 8. Mirastan Mal Kaçırma Davasında Görevli Ve Yetkili Mahkeme Mirastan Mal Kaçırma davasında yetkili ve görevli mahkeme aşağıdaki kurallara göre belirlenir: Yetkili Mahkeme: Dava konusu taşınmasın bulunduğu yerdeki Asliye Hukuk Mahkemeleri yetkilidir. Görevli Mahkeme: Mirastan mal kaçırma davasında görevli mahkeme, Asliye Hukuk Mahkemesi'dir. 9. Mirastan Mal Kaçırma Ve Tenkis Arasındaki Farklar Muris muvazaası ve tenkis, miras hukuku alanında farklı kavramlardır ve farklı hukuki durumları ifade ederler. İşte muris muvazaası ve tenkis arasındaki temel farklar: Konu ve Talep: Muris Muvazaası: Mirasçılar, miras bırakanın gerçek iradesini gizleyerek veya değiştirerek mirasçıları aldatma amacıyla yaptığı hukuki işlemin iptalini talep eder. Tenkis: Saklı paylı mirasçılar, miras bırakanın vefatından önce gerçekleştirdiği saklı paylarını ihlal eden, aşırı bağışlamaların veya mal devirlerinin düzeltilmesini talep eder. Zamanaşımı: Muris Muvazaası: Muris muvazaası davası, ayni haklara ilişkin olduğundan herhangi bir zamanaşımı veya hak düşürücü süreye tabi değildir. Miras bırakanın ölümünden sonra her zaman mirastan mal kaçırma davası açılabilir. Tenkis: Mirasçılar, saklı paylarının zedelendiğini öğrendiklerinden itibaren bir yıl içinde her halükarda, miras bırakanın ölümünden itibaren on yıl içinde tenkis davası açmalıdırlar. Aksi takdirde, bu sürenin sonunda tenkis davası açma hakları düşer. Davacısı: Muris Muvazaası: Muris muvazaası davası, saklı pay sahibi olsun veya olmasın mirasçıların her biri ve ayrıca tereke temsilcisi tarafından açılabilir. Tenkis: Tenkis davası, sadece saklı pay sahibi mirasçılar tarafından açılabilir. Sonuçlar: Muris Muvazaası: Muvazaanın varlığının ispatlanması halinde sözleşmenin geçersiz olması sebebiyle, tapu kaydının tamamen iptaline karar verilir. Tenkis: Tenkis davasında sadece saklı paya aşan kısmın tenkisine karar verilir. Muris Muvazaası Nedeniyle Tapu İptal ve Tescil DavasıTenkis DavasıDavacısıTüm mirasçılar ve tereke temsilcisiSadece saklı pay mirasçılarZamanaşımıZamanaşımı yada hak düşürücü süre yoktur.Saklı payın zedelendiğini öğrenildikten sonra 1 yıl içinde, her halükarda miras bırakanın ölümü veya vasiyetname açıldıktan sonraki 10 yıl içinde açılmalıdır.Sözleşme Ve İşlemdeki İradeGerçekte yapılmak istenen ile görünürde yapılan hukuki işlemin iradesi farklıdır.Gerçekte yapılmak istenen ile yapılan hukuki işlem iradesi aynıdır.Dava KonusuSadece taşınmazlar için açılır ve hukuki işlemin iptalini talep edilir.Taşınır ve taşınmaz tüm mallar için çılabilir ve saklı payı aşan kısmın iptali ve düzeltilmesi talep edilir.SonuçlarMuvazaanın varlığının ispatlanması halinde tapu kaydının tamamen iptaline karar verilir.Sadece saklı paya aşan kısım için yeniden düzenlenmesine karar verilir. 10. Mirastan Mal Kaçırma ve Tenkis Davası Birlikte Açılabilir mi? Her iki dava da miras bırakan tarafından yapılan tasarruf ve temliklerin iptali yada düzeltilmesi için mirasçılar tarafından tek başına veya terditli (kademeli) olarak açılabilir. Terditli (kademeli) davada, öncelikle miras bırakanın yaptığı işlemin muris muvazaası nedeniyle tamamen iptal edilmesi talep edilir. Eğer mahkeme muvazaayı kabul etmezse, ikinci kademede tenkis talebi değerlendirilmesi ve saklı paylı mirasçının mirastaki saklı payının korunması talep edilir. Terditli olarak açılan muris muvazaası ve tenkis davalarının usuli şartların varlığına rağmen tefrikine (ayrılmasına) karar verilmesinin usul ekonomisine uygun olmadığı kabul edilmektedir. Davaların birlikte açılması tüm iddia, savunma ve delillerin birlikte değerlendirilmesini sağlayacak ve birbiriyle çelişen kararlar verilmesinin de önüne geçecektir. Her iki davanın birlikte ve terditli olarak açılması durumunda, taşınmazın bulunduğu yerdeki Asliye Hukuk Mahkemesi yetkili ve görevlidir. 11. Mirastan Mal Kaçırma Davasının Sonuçları Muris muvazaası davasında muvazaanın kanıtlanması durumunda, dava konusu taşınmazın tapu kaydı tamamen iptal edilerek tüm mirasçılar adına tesciline karar verilemez. Sadece davacının miras payı oranında tapu iptal ve tescil kararı verilebilir. Miras bırakanın ölümü ile birlikte kişiliği sona ermektedir. Bu nedenle, tapu kaydı miras bırakan adına değil, miras payı oranında davacı adına tescil edilecektir. Tereke temsilcisi tarafından açılan davalarda ise iptal kararı verildikten sonra taşınmaz terekeye iadesine ve tüm mirasçıların miras payı oranında tescil edilmesine karar verilir. 12. Mirastan Mal Kaçırma Davasında Mahkeme Masrafları Ve Avukatlık Ücreti Ne Kadardır? Mirastan mal kaçırma nedeniyle açılacak tapu iptal ve tescil davalarında mahkeme masrafları ve avukatlık ücreti, birçok faktöre bağlı olarak değişebilir. Genellikle davaya konu olan mirasın değeri, davanın karmaşıklığı, süresi ve avukatın tecrübesi gibi faktörler, masrafların ve ücretlerin belirlenmesinde rol oynar. Mahkeme masrafları, davanın değeri üzerinden ödenecek harçlar, keşif ücreti, bilirkişi ücretleri, posta masrafları ve diğer hukuki işlemler için ödenmesi gereken masrafları içerir. Bu masraflar, davanın açıldığı mahkemenin genel uygulamalarına ve her yıl güncellenen resmi tarifelere göre değişir. Avukatlık ücreti, avukatın dava sürecinde harcadığı zaman ve emek, davanın karmaşıklığı ve avukatın deneyimi gibi faktörlere bağlı olarak belirlenir. Avukatlık ücretleri, avukatlar arasında farklılık gösterebilir ve genellikle saatlik ücret, sabit ücret veya davanın sonucuna bağlı olarak alınan bir yüzdelik şeklinde belirlenebilir. Mirastan mal kaçırma davasında mahkeme masrafları ve avukatlık ücreti hakkında kesin bir rakam vermek zordur, çünkü her dava farklıdır ve değişken unsurlar içerir. Bu nedenle, mirastan mal kaçırma davası açmadan önce, davaya bakacak avukat ile avukatlık ücreti konusunda net bir anlaşma yapmanız önemlidir. Avukatınız size, masrafların ve ücretlerin nasıl hesaplandığına dair bilgi verebilir ve size tahmini bir maliyet sunabilir. Excerpt: Mirastan mal kaçırma olarak bilinen bu davada, resmiyette satış gibi gösterilen tasarrufun muvazaa nedeniyle geçersizliğinin tespiti ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptali talep edilmektedir. ### Tapu İptal ve Tescil Davaları Mevzuatımıza göre bir taşınmazın mülkiyetinin kazanılabilmesi için taşınmazın tapuda tescil işlemlerinin yapılması ve devir işlemlerinin tamamlanması gerekmektedir. Tapuda yapılan tescil işleminin herhangi bir nedenle hukuka aykırı olması halinde ise hak sahipleri tarafından tapu iptal ve tescil davası açılabilecektir. Açılacak tapu iptal ve tescil davası ile hukuka aykırı tescil işlemi iptal edilerek mahkeme kararı ile taşınmazın gerçek hak sahibine devri sağlanabilmektedir. Tapu iptal ve tescil davaları, eşya hukukunun en önemli ve güncel konularından biri olup, birçok sebep tapu iptaline yol açabilmektedir. Bu sebepler, kanunda sınırlı olarak belirlenmemiş olduğundan hangi nedenlerle tapu kayıtlarının iptal edilebileceği, yargı kararlarıyla şekillenmiştir. İşbu yazımızda da tapu iptal ve tescil davasına ilişkin genel bilgiler verilmekle birlikte özel olarak tapu iptalini gerektiren sebepler de sıralanacaktır. 1. Tapu İptal ve Tescil Davası Nedir? Tapu iptal ve tescil davası, bir taşınmazın tapudaki tescilinin herhangi bir nedenle yolsuz ve hukuka aykırı olduğu iddiası ile açılan ve yolsuz tescilin iptali ile taşınmazın hukuka uygun şekilde tescilinin talep edildiği dava türüdür. Bu davada tapudaki tescil hükmü mahkeme kararı ile değiştirilmekte ve taşınmazın mülkiyeti de mahkeme kararı ile kazanılmaktadır. Tapu iptal ve tescil davaları taşınmazın aynına ilişkin olduğundan mahkeme kararı kesinleşmedikçe icra edilemeyecektir. Kesinleşmeden icra edilemeyen mahkeme kararları hakkında daha detaylı bilgi için “Kesinleşmeden İcraya Konulamayacak Mahkeme Kararları” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Taşınmaz Mülkiyetinin Kazanılması Taşınmaz mülkiyeti, kural olarak tapuda gerçekleştirilen tescille kazanılır. Tapuda gerçekleştirilecek tescil için de geçerli bir hukuki sebep ve taşınmaz malikinin tescil talebinin bulunması gerekmektedir. Tescille kazanımda hukuki sebep taşınmazın satışı veya bağışlanması olabilir. Taşınmaz mülkiyetinin kazanımında kural tescille kazanma olsa da, istisna olarak tescilsiz kazanım halleri de vardır. Bu gibi durumlarda taşınmazın mülkiyeti tapuda tescil yapıldığı anda değil, diğer kazanma sebebinin gerçekleştiği anda kazanılacaktır. 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’na göre taşınmazın tescilsiz kazanma halleri mahkeme kararı, miras, cebri icra, işgal ve kamulaştırma olarak sayılmış olup tapu iptal ve tescil davasında da taşınmaz mülkiyetinin kazanılması tescil ile değil mahkeme kararı ile gerçekleşmektedir. 3. Yolsuz Tescil Nedir? Tapu iptal ve tescil davalarının en temel sebebi tapuda yolsuz bir tescil işlemi yapılmasıdır. TMK madde 1024’e göre bağlayıcı olmayan bir hukukî işleme dayanan veya hukukî sebepten yoksun bulunan tescil, yolsuz bir tescildir. Türk Medeni Kanunu 1024/2. ‘’Bağlayıcı olmayan bir hukukî işleme dayanan veya hukukî sebepten yoksun bulunan tescil yolsuzdur.’’ İşte bu yolsuz tescil durumu, tapudaki şekli hak sahipliği ile gerçek anlamda hak sahipliğinin uyumsuzluğuna yol açmakta ve bu durumun düzeltilmesi için, tapu iptal ve tescil davası açılmasını zaruri kılmaktadır. Yolsuz tescil, birçok sebepten ortaya çıkabilir. Her ne kadar bu sebepleri sınırlı tutmak mümkün değilse de uygulamada sıklıkla karşılaşılan sebepler aşağıda sıralanacaktır. 4. Hangi Hallerde Tapu İptal ve Tescil Davası Açılabilir? Yukarıda ifade ettiğimiz üzere tapu iptal ve tescil davası sebepleri sınırlı sayıda değildir. Tapu iptal ve tescil davası açılabilmesi için ortada yolsuz bir tescil hali bulunması veya davacı tarafa taşınmazın mülkiyetinin devrini talep etme hakkını tanıyan hukuki bir sebep bulunması yeterlidir. Uygulamada sıklıkla karşılaşılan tapu iptal ve tescil davası türleri ise; Muris muvazaası sebebiyle tapu iptal ve tescil davası Ehliyetsizlik nedenine dayalı tapu iptal ve tescil davası Aile konutuna dayalı tapu iptal ve tescil davası Sahte belgeye dayalı tapu iptal ve tescil davası Vekâlet görevinin kötüye kullanılmasına dayalı tapu iptal ve tescil davası Önalım Hakkına dayalı tapu iptal ve tescil davası Şeklindedir. Tüm bu konularda detaylı blog yazılarımız internet sitemizde mevcut olup daha detaylı bilgi için bu yazılarımızdan faydalanabilirsiniz. 5. Tapu İptal ve Tescil Davasında Husumet Husumet, bir davanın taraflarının belirlenmesine ilişkin bir müessesedir. Buna göre açılacak bir davanın hukuka uygun olması için davanın aktif husumet ve pasif husumet yönünden hukuka uygun olması gerekir. Bir başka ifade ile her dava gibi tapu iptal ve tescil davası da doğru kişi tarafından doğru kişilere karşı açılmalıdır. Aktif husumet bir davada davacı olma sıfatına sahip olan kişiyi ifade etmektedir. Tapu iptal ve tescil davalarında davacı taraf, hukuken tapunun devrini talep etme hakkı olan kişiyi ve bu davada hukuki menfaati bulunan kişiyi ifade etmektedir. Buna göre tapu iptal ve tescil davalarında davacı, yolsuz tescil nedeniyle hakkı zedelenen kişi veya hukuken taşınmazın devrini talep etme hakkı olan kişi olmalıdır. Pasif husumet ise bir davada davalı tarafı ifade etmektedir. Tapu iptal ve tescil davalarının davalı ise lehine yolsuz tescil yapılan kişi veya taşınmazın devri borcu altına giren kişidir. Bir kişiye karşı tapu iptal ve tescil davası açılabilmesi için o kişinin tapuda malik olarak bulunması gerekmektedir. 6. Görevli ve Yetkili Mahkeme Tapu iptal ve tescil davalarında görevli mahkeme uyuşmazlığın niteliğine göre değişebilmektedir. Buna göre taşınmazın devri borcu bir tüketici işleminden kaynaklanıyorsa dava tüketici mahkemesinde açılmalıdır. Yine uyuşmazlık her iki tarafın ticari işletmesiyle ilgili ise bu defa ticaret mahkemeleri görevli olacaktır. Bununla birlikte muris muvazaası veya sahte belgeye dayalı olarak yolsuz tescilden kaynaklanan tapu iptal ve tescil davalarında görevli mahkeme, genel görevli mahkeme olan asliye hukuk mahkemeleridir. Tapu iptal ve tescil davaları taşınmazın aynına ilişkin bir dava türü olup bu davalarda yetkili mahkeme ise 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu madde 12 gereği taşınmazın bulunduğu yer mahkemesi kesin yetkilidir. 7. Tapu İptal ve Tescil Davası Zamanaşımı Yolsuz tescile dayanan tapu iptal ve tescil davaları nitelikleri gereği herhangi bir zamanaşımı veya hak düşürücü süreye tabi değildir. Buna göre yolsuz tescil nedeniyle hakkı zedelenen kişi herhangi bir süreye tabi olmadan bu davayı açabilecektir. Bununla birlikte tapu iptal ve tescil nedeni yolsuz tescile değil de borçlandırıcı bir işleme dayanıyorsa bu durumda sözleşmeden kaynaklı genel zamanaşımı süresi olan on yıllık süre geçerli olacaktır. Örneğin gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi nedeniyle bir taşınmazın tapu iptal ve tescili talep edilecekse burada tapunun devir borcunun muaccel olmasından itibaren on yıllık zamanaşımı gündeme gelecektir. 8. Tapu İptal ve Tescil Davasında Dava Masrafları Tapu iptal ve tescil davalarında dava masrafları, yargılama harçları ve diğer masraflardan oluşmaktadır. Tapu iptal ve tescil davaları nispi harca tabi davalardan olup taşınmazın değeri üzerinden harcın tamamlanması gerekmektedir. Bununla birlikte dava masrafları olarak ise posta masrafları, bilirkişi ücreti, keşif masrafı gibi masraf kalemlerinin davacı tarafından karşılanması gerekmektedir. Yargılama masrafları her yıl belirlenen tarife ve oranlara göre değişmekte olup davanın açılacağı yıla göre bu masrafların miktarı da değişecektir. Excerpt: Tapu iptal ve tescil sebepleri, kanunda sınırlı olarak belirlenmemiş olduğundan hangi nedenlerle tapu kayıtlarının iptal edilebileceği, yargı kararlarıyla şekillenmiştir. ### Taşınmazlara Yapılan Tecavüzlerin İdarece Önlenmesi - 3091 Sayılı Kanun 3091 Sayılı Kanun, kamuya ait taşınmazların yanı sıra özel mülkiyete tabi taşınmazlara karşı yapılan tecavüz veya müdahalelerin idare tarafından hızlı ve etkili bir şekilde engellenmesini amaçlamaktadır. Bu kanun çerçevesinde, taşınmazlara yönelik tecavüzlerin, dava açılmasına gerek olmadan yetkili idare tarafından engellenmesi imkanı sağlanmıştır. Taşınmaz mala yapılan müdahaleden haberdar olan kişi, malik veya zilyet* olması fark etmeksizin müdahalenin önlenmesi için taşınmazın bulunduğu yerdeki yetkili idareye, (Valilik veya Kaymakamlık) başvurabilir. Başvuru üzerine taşınmazın bulunduğu yerdeki Valilik veya Kaymakamlık makamı gerçek bir tecavüz veya müdahale olup olmadığını incelemek üzere bir soruşturma başlatarak soruşturma memurlarını görevlendirir. Soruşturmayı yürüten idare, başvuru tarihinden itibaren en geç 15 gün içinde karar vermekle yükümlüdür. Soruşturmanın tamamlanmasının ardından, elde edilen bulgulara ve delillere dayalı olarak tecavüz veya müdahalenin önlenmesine veya başvurunun reddedilmesine karar verilir." (* Zilyet : 3091 Sayılı Kanun uyarınca, bir taşınmazdan yarar sağlamak üzere o taşınmazı fiilen hâkimiyet alanında bulunduran kimse, taşınmazın zilyedi olarak kabul edilmektedir.) Kanun koyucu, zilyetlik kavramı kapsamında kişilere önemli haklar tanımış olup adli yargının yanında idari başvuru yolu ile de taşınmazlara yapılan tecavüzlerin önlenmesine ilişkin koruma sağlamıştır.  Bu Kanun ile el atmanın önlenmesi ve müdahalenin meni davası yoluna gitmeksizin taşınmaza yönelik haksız saldırıların daha hızlı ve kolay bir şekilde idare tarafından engellenebileceği bir çözüm sunmuştur. 1. 3091 Sayılı Kanun Nedir? 3091 Sayılı Kanun, kamuya ait taşınmazların yanı sıra özel mülkiyete tabi taşınmazlara karşı yapılan tecavüz veya müdahalelerin idare tarafından hızlı ve etkili bir şekilde engellenmesini amaçlamaktadır. Bu kanun çerçevesinde, taşınmazlara yönelik tecavüzlerin, dava açılmasına gerek olmadan yetkili idare tarafından engellenmesi imkanı sağlanmıştır. Örnek olarak, sahip olduğunuz bir arsanın başkası tarafından işgal edilmesi durumunda, 3091 Sayılı Kanun'a göre doğrudan idareye başvurarak, bu işgalin sona erdirilmesini talep edebilirsiniz. Bu kanun, mülkiyet haklarını koruma ve taşınmazlara yapılan haksız saldırıları önleme amacı güder. 2. Hangi Haller Taşınmaza Müdahale Veya Tecavüz Sayılır? Kanunda özellikle taşınmaza yapılan tecavüz ve müdahaleler kavramları kullanılmıştır. Hangi davranışların tecavüz ya da müdahale olarak değerlendirileceği ise, her olayın özel koşullarına bağlı olarak değerlendirilmelidir. Ancak aşağıda tecavüz veya müdahale olarak değerlendirilebilecek örnek davranışlara yer verilmiştir: Taşınmazın izinsiz olarak işgal edilmesi veya kullanılması, Taşınmazın sahibinin izni olmaksızın yapı, bina veya tesis inşa edilmesi, Taşınmazın sahibinin izni olmaksızın taşınmaz üzerinde herhangi bir değişiklik yapılması, Taşınmazın sahibinin rızası alınmadan üzerine herhangi bir malzeme veya ekipman yerleştirilmesi, Bahçe, tarla ve arsa gibi arazi üzerinden devamlı olarak gelip geçmek suretiyle zilyedin taşınmazdan istifade etmesine engel olunması, Ekim ve dikimde bulunmak, Bir hak iddia ederek tarla veya bahçedeki mahsulü biçmek, toplamak, Başkasının taşınmaz malına taş, toprak, ağaç, gübre ve benzeri şeyleri bırakmak suretiyle zilyedin taşınmazdan istifade etmesine engel olunması, Sulama veya içme sularından, su kuyularından, sarnıçlardan, su yollarından, su borularından ve arklarından yararlanmanın engellenmesi, Başkasının arazisi üzerinden su geçirmek üzere ark açmak, Yukarıda sayılanlara benzer diğer davranışlarda bulunmak: Kanunda açıkça belirtilmeyen ancak taşınmazlara yapılan tecavüz veya müdahaleyi temsil eden diğer davranışlar da tecavüz olarak değerlendirilebilir. 3. Yetkili İdari Merci Taşınmaza yönelik tecavüz veya müdahalelerin önlenmesi talebi için yetkili idari merci, 3091 Sayılı Kanun çerçevesinde açıkça belirtilmiştir. Taşınmaz, merkez ilçe sınırları içindeyse: Yetkili merci, vali veya görevlendireceği vali yardımcısıdır. Taşınmaz, diğer ilçelerdeyse: Yetkili merci, ilçenin kaymakamlığıdır. Örneğin, İstanbul'da bir ilçe dışında (örneğin, Beylikdüzü ilçesi) yer alan taşınmazlara karşı tecavüz veya müdahalelerin önlenmesi talepleri için bu ilçenin kaymakamlığına başvurulur. Taşınmazın bulunduğu yer, aynı ildeki ilçeler arasında sınır uyuşmazlığına sahipse: Yetkili kaymakamlık, valilik tarafından belirlenir. Bu tür durumlarda valilik, sınır uyuşmazlığını dikkate alarak hangi kaymakamlığın yetkili olduğunu belirler. Taşınmaz, iller arası sınır uyuşmazlığına sahipse: Yetkili valilik veya kaymakamlık, İç İşleri Bakanlığı tarafından belirlenir. Bu durumda, İç İşleri Bakanlığı, hangi valiliğin veya kaymakamlığın yetkili olduğuna karar verir. 4. Kimler İdareye Başvurabilir? 3091 Sayılı Kanun'a göre, taşınmaz malın zilyeti olan kişiler, yani malın fiilen hâkimiyetini elinde bulunduranlar idareye başvurabilirler. Bu zilyetler şunları içerebilir: Malın sahibi olan kişi: Taşınmazın mülkiyet hakkına sahip olan kişi, aynı zamanda taşınmazın zilyedi olarak kabul edilir. Dolayısıyla malın sahibi, taşınmazlarına yönelik tecavüz veya müdahaleleri önlemek için idareye başvurabilir. Üzerinde oturma hakkı, inşaat hakkı veya irtifak hakkı olanlar: Bu haklara sahip kişiler, taşınmazın zilyedi olarak kabul edilirler ve bu haklara dayalı olarak taşınmazın hâkimiyetini elinde bulundururlar. Bu kişiler de taşınmazlarına yönelik tecavüz veya müdahaleleri önlemek için idareye başvurabilirler. Kiracılar: Taşınmazı kiralayan kişiler, kiralanan taşınmazın geçici bir süre için zilyeti olarak kabul edilirler. Kiracılar da kiraya aldıkları taşınmazlarına yönelik tecavüz veya müdahaleleri önlemek amacıyla idareye başvurabilirler. Örneğin, bir müteahhit ile kat karşılığı inşaat sözleşmesi yapıldığında, arsa üzerinde inşaat hakkı müteahhite verilmişse, müteahhit artık arsanın zilyedi olarak kabul edilir ve arsaya yönelik tecavüz veya müdahaleleri önlemek için idareye başvurabilir. Taşınmaz malın birden fazla zilyeti olduğunda, bu zilyetlerden herhangi biri tek başına 3091 Sayılı Kanun uyarınca idareye başvurabilir. Bu, taşınmazın birden fazla sahibinin veya kullanıcısının koruma taleplerini daha etkili bir şekilde iletebilmesini sağlar. Örneğin, miras yoluyla birden fazla mirasçıya geçmiş olan bir taşınmazın işgal edilmesi durumunda, herhangi bir mirasçı bu işlemi durdurmak için idareye başvurabilir. Kamuya ait taşınmazlar için ise, kamu idareleri, kamu kurum ve kuruluşlarının yetkilileri tarafından başvuruda bulunulabilir. Bu durumda, kamu kurumları tarafından sahip olunan taşınmazlara yönelik tecavüz veya müdahalelerin önlenmesi için ilgili kurum yetkilisi başvuru yapabilir. Tüzel kişilerin sahip olduğu taşınmazlar için de, tüzel kişiliğin yetkilisi veya temsilcisi tarafından başvuru yapılabilir. Örneğin, bir anonim şirketin sahip olduğu taşınmazların işgal edilmesi durumunda, şirketin yetkilisi veya temsilcisi bu tür olayları idareye bildirebilir. Köy halkına ait taşınmazlar için ise, köy halkından herhangi bir kişi bu taşınmazların korunması için idareye başvurabilir. Bu, köydeki topluluk çıkarlarını koruma amacını taşır. 5. İdareye Başvuru Süresi Bu Kanun uyarınca idareye başvuru süresi, altmış gün ile sınırlandırılmıştır. Buna göre, tecavüz veya müdahalenin yapıldığının öğrenildiği tarihten itibaren altmış gün içinde idareye başvurulmalıdır. Ancak, her halde, tecavüz ve müdahale üzerinden bir yıl geçmeden başvuru yapılmalıdır. Yani, tecavüz ya da müdahalenin başladığı tarih itibarıyla bir yıl geçmiş fakat bu fiiller bir yıl sonra öğrenilmişse altmış gün içerisinde başvurulsa bile talep reddedilecektir. Hemen belirtmek gerekir ki, Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan taşınmaz mallar ile menfaati umuma ait taşınmazlara yapılan tecavüzlerde bu süreler aranmaz. 6. İdareye Yapılan Başvuru Usul Ve Süreçleri 6.1. İdareye Başvuru Şekli 3091 Sayılı Kanun kapsamında idareye başvuru yapmak isteyen kişilerin bu başvuruyu yazılı bir dilekçe ile yapmaları yaygın bir uygulamadır. İlgili makamlar, yazılı dilekçenin daha resmi bir şekilde işlem görmesini tercih edebilirler. Bu nedenle başvuruyu yapacak kişilerin yazılı bir dilekçe hazırlamaları önemlidir. Başvuru dilekçesinde aşağıdaki önemli bilgilere yer verilmelidir: Başvuru sahibinin adı, soyadı, T.C. kimlik numarası veya diğer kimlik bilgileri. Başvuru sahibinin iletişim bilgileri (adres, telefon numarası, e-posta adresi vb.). Taşınmazın açıkça tanımlanması: Taşınmazın konumu, tapu bilgileri veya diğer tanımlayıcı bilgilerle belirtilmelidir. Başvurunun gerekçesi: Taşınmaza yapılan tecavüz veya müdahale ile ilgili detaylı açıklamaların bulunması önemlidir. Başvuru sahibinin isteği: Tecavüzün önlenmesi veya müdahalenin sona erdirilmesi gibi başvurunun amacı açıkça belirtilmelidir. Başvuru dilekçesi hazırlandıktan sonra, ilgili makama bizzat gidilerek teslim edilmesi gerekmektedir. Bazı durumlarda başvuruların online olarak da yapılabildiği idareler olabilir, bu nedenle ilgili valilik veya kaymakamlığın resmi web sitesini kontrol etmek faydalı olabilir. Başvurunun doğru ve eksiksiz bir şekilde yapılması, işlemin hızlı ve etkili bir şekilde sonuçlanmasına katkı sağlayacaktır. Başvuru işlemi sırasında gereken evrakları eksiksiz olarak hazırlamak ve ilgili idare tarafından belirlenen prosedürlere uymak önemlidir. 6.2. İdari Soruşturma Aşaması 3091 Sayılı Kanun'a göre, başvurunun ardından Vali veya Kaymakam, veya görevlendirdikleri kişiler tarafından idari soruşturma başlatılır. Bu soruşturma sürecinde şu aşamalar yer alır: Soruşturmanın Başlatılması: Vali veya Kaymakam, başvuru üzerine soruşturmanın başlatılmasına karar verir veya bu görevi görevlendirdiği yetkililere devredebilir. Soruşturmanın başlatılmasına ilişkin bir yazılı emir düzenlenir. Soruşturma Memurları Görevlendirilmesi: Soruşturmanın yapılması için Vali veya Kaymakam, soruşturma memurlarını görevlendirir. Bu memurlar, taşınmazın ölçülmesi, sınırlarının belirlenmesi, krokisinin çizilmesi gibi teknik işlemlerde yardımcı olabilirler. Tebliğ ve İşlem Bildirimi: Soruşturma memurları, soruşturmanın yapılacağı yer, gün ve saat ile tarafların tanık ve diğer delilleri ile hazır bulunmaları gerektiği konusunda taraflara bildirimde bulunurlar. Bu bildirim, her türlü imkan kullanılarak yapılır ve tutanak altına alınır. Soruşturmanın Yapılması: Belirlenen tarih ve saatte soruşturma memurları, taşınmazın durumunu incelemek üzere sahaya giderler. Bu aşamada taşınmazın ölçümleri yapılır, sınırları belirlenir ve kroki çizilir. Deliller toplanır ve tarafların ifadeleri alınır. Soruşturma Sonucunun Değerlendirilmesi: Soruşturma memurları, topladıkları delilleri ve inceleme sonuçlarını rapor halinde sunarlar. Karar Verme: İl yada İlçe İdare Kurulu, soruşturma sonuçlarını değerlendirerek taşınmaza yönelik tecavüz veya müdahalenin önlenmesine veya başvurunun reddine karar verir. Bu karar, 15 gün içinde alınması gerekmektedir. 6.3. İdari Soruşturma Aşamasında Taşınmazda Keşif Yapılması 3091 Sayılı Kanun çerçevesinde idari soruşturma aşamasında taşınmaz malın mahallinde inceleme yapma yetkisi Vali, Kaymakam veya görevlendirdikleri kişilere verilmiştir. soruşturma memuru, taşınmaz malın bulunduğu yerde sırasıyla önce şikayetçinin, sonra mütecaviz olduğu iddia edilen kişi veya kişilerin, daha sonra tarafların tanıklarının ve gerek gördüğünde doğrudan seçeceği bilirkişiler ile ilgilisine göre Hazine, özel idare ve belediye temsilcilerinin, köy veya mahalle muhtarı ve ihtiyar kurulu üyelerinin ifadesini alarak: a) Taşınmaz malın niteliğini ve bütün sınırlarını. b) Taşınmaz malı fiilen tasarruf eden zilyedin kim veya kimler olduğunu, ne zamandan beri ve ne suretle zilyet olduğunu, c) Mütecavizin kim veya kimler olduğunu. d) Taşınmaz mala mütecavizi veya mütecavizler tarafından ne şekilde ve ne zaman tecavüz veya müdahale edildiğini. e) Tecavüz veya müdahalenin bu taşınmazın hangi kısmına veya miktarına yapıldığını. f) Başvuru sahibinin bu tecavüzü veya müdahaleyi hangi tarihte öğrenildiğini, tespit eder. Bu amaçla taraflarca gösterilen tapu ve her türlü belgeleri inceler, araziye uygunluğunu araştırır. 6.4. İdari Soruşturma Aşamasında Tanık Ve Bilirkişi İfadelerinin Alınması Soruşturmayı yürüten yetkili, tanıkların ve bilirkişilerin ifadeleri tek tek alır. Her birisi ifade verirken bir diğeri onu duymayacak şekilde o yerden uzaklaştırılır. Tanıkların ifadesi alınmadan önce tanıklara anlaşmazlık konusu olay hakkında bilgisi olup olmadıkları sorulur. Tanıklara, soruşturmanın amacının zilyedi belirlemek olduğu ve mülkiyet hakkının belirlenmesinin bu soruşturma kapsamında olmadığı da açıklanır. Tanık ifadeleri yeminli olarak alınır. Keşif esnasında tanıklarını hazır bulundurmayan taraf, daha sonradan tanık dinletemez. 6.5. İdari Soruşturma Sonucunda İdari Karar Alınması Soruşturmayı yapan idare, başvuru tarihinden itibaren en geç 15 gün içinde karar vermek zorundadır. Soruşturma dosyasının durumuna göre tecavüz veya müdahalenin önlenmesine veya yapılan başvurunun reddine karar verilir. Kararlarda, taşınmaz mal üzerinde üstün sayılabilecek bir hakkı olduğunu iddia edenlerin yargı yoluna başvurması gerektiği belirtilir. 7. İdari Kararın Yerine Getirilmesi Yetkili idari makam tarafından taşınmaz zilyetliğine tecavüzün veya müdahalenin tespit edilmesi akabinde bu fiillerin önlenmesi kararı verilecektir. Bu kararın gereğinin yerine getirilmesi için infaz memuru görevlendirilir. İnfaz memuru da dosyanın kendisine iletilmesinden itibaren beş gün içerisinde tecavüzün olduğu taşınmazın mahalline giderek karar gereğini yerine getirir ve taşınmazı zilyede teslim eder. Soruşturma memuru ile infaz memurunun aynı kişi olması mümkündür. 8. Tecavüzün Tekrarlanması Halinde Cezai Yaptırım 3091 sayılı Kanun’un 15. maddesinde ise ikinci sefer taşınmaza tecavüz ve müdahalede bulunanlar için özel bir ceza düzenlemesi öngörülmüştür. Hükme göre aynı taşınmaza herhangi bir mahkeme kararı olmadan ikinci kez müdahale veya tecavüzde bulunulması durumunda, hapis cezası öngörülmüştür. Buna göre bu taşınmaz devletin tasarrufunda bulunan bir mal ise altı aydan iki yıla kadar hapis cezasına hükmedilebilir. Gerçek veya tüzel kişilerin zilyetliğindeki taşınmaz mallardan ise üç aydan bir yıla kadar hapis cezası öngörülmüştür. 9. İdarenin Kararına Karşı Dava Yolu 3091 sayılı Kanun uyarınca idare tarafından verilen önleme kararının hukuka aykırı olduğunu düşünen taraf, bu kararı iptal etmek için idare mahkemelerinde dava açabilir. Örneğin, yetkisiz bir idare tarafından karar verilmişse veya başvurunun hak düşürücü süre içinde yapılmamışsa, idarenin kararı mahkeme tarafından iptal edilebilir. Aynı şekilde, idare tarafından taşınmaza yönelik bir tecavüz veya müdahalenin olduğu tespit edilmişse, ancak gerçekte böyle bir olayın olmadığı ortaya çıkarsa, karar yine mahkeme tarafından iptal edilebilir. Konuya ilgili detaylı bilgi almak için “İdari İşlemlerin İptali Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Son olarak belirtmek gerekir ki, taraflar arasında söz konusu taşınmazla ilgili bir dava varsa ve bu davada ihtiyati tedbir kararı verilmişse 3091 sayılı Kanun uyarınca idareye başvurulamayacaktır. Buna göre taşınmazla ilgili ihtiyati tedbir kararı olmasına rağmen idareye başvurulmuş ve idarede önleme kararı alınmışsa bu karara itiraz edilebilecektir. 10. Sıkça Sorulan Sorular 3091 Sayılı Kanun Kapsamında Başvuru Yaparak Anlaşamadığım Kiracımı Evden Çıkarabilir miyim? Taşınmaz Mal Zilyetliğine Yapılan Tecavüzlerin Önlenmesi Hakkında Kanunun Uygulama Şekli Ve Esaslarına Dair Yönetmelik’e göre taşınmaz mal üzerindeki anlaşmazlığın ortaklıktan veya kira sözleşmesinden kaynaklanmış olması idarenin taşınmaza eylemli olarak kimin veya kimlerin zilyet olduklarını araştırarak karar vermesine engel değildir. Ortaklığın veya kira sözleşmesinin sona erip ermediği, bulunduğu aşamada geçerliliği olup olmadığı adli yargının çözümleyeceği üstün hak iddiası niteliğindedir. 3091 Sayılı Kanun, taşınmaz mal üzerinde fiili hakimiyeti esas alarak zilyetliği korumayı amaçlar. Kiracı ise eylemli olarak zilyet konumundaysa bu durumda 3091 Sayılı Kanun ile evden çıkarılması mümkün olmayacaktır. 3091 Sayılı Kanun Kapsamında Taşınmaz Zilyetliğimin Korunması İçin Başvuru Yaparsam Kaç Günde Sonuçlanır? Yetkili idare, yapılan başvuruya istinaden yapılacak soruşturmayı en kısa sürede yaparak tamamlamak durumundadır. Ancak bu süre 15 günü geçemez. Mevzuatta, idarenin kararını başvuru tarihinden itibaren en geç 15 gün içerisinde vermek zorunda olduğu belirtilmiştir. Taşınmazı Kullanmak Benim Hakkım Olmasına Rağmen 3091 Sayılı Kanun Kapsamında Taşınmazdan Kullanmam Yasaklandı. Ne Yapmalıyım? İlk olarak idare tarafından verilen müdahale veya tecavüzün önlenmesi kararına karşı İdare Mahkemeleri nezdinde bir idari işlemin iptali davası açılabilir. Bunun yanında taşınmazda üstün bir hakka olduğunu iddia eden kimse, adli yargıda açacağı davada da üstün hak iddiasında bulunabilir. 3091 Sayılı Kanun Kapsamında Nereye Başvuru Yapılmalıdır? Taşınmaz, merkez ilçe sınırları içerisindeyse yetkili merci vali veya görevlendireceği vali yardımcısıdır. Taşınmaz diğer ilçelerde ise yetkili merci, kaymakamlıktır. Bu nedenle Valilik veya Kaymakamlığa başvuru yapılması gerekmektedir. 3091 Sayılı Kanun Kapsamında Yapılan Başvuruda İnceleme Nasıl Yapılır? Vali veya Kaymakam tarafından ya da bu kişilerin görevlendirileceği kişiler tarafından taşınmaz mahallinde inceleme yapılarak tanık ve bilirkişiler dinlenebilir, taşınmaz krokisi incelenebilir. Böylece taşınmazdaki zilyedin kim olması gerektiğine dair incelemeler yapılır. Excerpt: Gerçek veya tüzel kişilerin ait taşınmazlar ile kamuya ait olan taşınmazlara karşı yapılan tecavüz ya da müdahalelerin idare tarafından önlenmesi amacıyla 3091 sayılı Kanun çıkarılmıştır. ### Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmesi Nasıl Yapılır ? Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi, arsa sahibinin belirli bir payını müteahhide devretmeyi taahhüt ettiği ve müteahhidin de bu arsa üzerine bina yapımını üstlendiği bir sözleşme türünü ifade eder. Uygulamada Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesi olarak da bilinen bu sözleşme ile arsa sahibi, parasal bir ödeme yapmadan daire sahibi olma hakkını elde edebilirken, müteahhit de inşaattan kendi payına düşen daireleri satarak kar elde edebilir. Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi çeşitli yöntemlerle uygulanabilir. Örneğin, arsanın tamamının müteahhide devredilmesi karşılığında arsa sahibine belirli daire tapuları devredilebilir. Alternatif olarak, arsa sahibi arsasını elinde tutabilir ve inşaat ilerledikçe müteahhide belli bir pay devri yapabilir. Sözleşmede, yapı ruhsatının alınması, kat irtifakı ve kat mülkiyetinin kurulması, ayrıca vergi borçlarına katlanmanın kim tarafından üstlenileceği açıkça belirtilmelidir. Genellikle bu tür yükümlülükler uygulamada müteahhitin sorumluluğunda olacak şekilde düzenlenmektedir. Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi geçerli olabilmesi için tarafların sözleşmenin temel unsurlarında anlaşmaları ve aynı zamanda sözleşmenin şekil şartlarına uygun bir biçimde düzenlenmesi gerekmektedir. Bu nedenle, kat karşılığı inşaat sözleşmesinin mutlaka noter huzurunda düzenleme yoluyla yapılması gerekmektedir. "Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmesinin Hazırlanması ve Yapılması" oldukça karmaşık ve detaylı bir süreçtir. Bu tür sözleşmelerde, taraflar arasındaki hak ve yükümlülüklerin kapsamlı ve adil bir şekilde belirlenmesini gerektirir. Hem hukuki hem de teknik konuların hassas bir denge içinde ele alınması gerekir. Bu süreçte tecrübe ve uzmanlık da büyük önem taşır. Bu nedenle, bir gayrimenkul hukuku avukatından hukuki destek almak, sözleşmenin doğru şekilde hazırlanması, tarafların haklarının korunması ve potansiyel uyuşmazlıkların minimize edilmesi açısından hayati bir rol oynar. Uzman bir avukatın danışmanlığı, tarafların haklarının en iyi şekilde korunmasını ve sorunsuz bir inşaat sürecini sağlamada büyük bir katkı sağlar. 1. Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmesi Nedir? Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi, arsa sahibinin arsasındaki belirli bir payı müteahhide devretmeyi taahhüt ettiği, müteahhidin ise arsa üzerinde bina yapımını üstlendiği bir anlaşma türünü ifade eder. Bu tür sözleşme, günümüzde arsasına bina yapmak isteyen ancak yeterli sermayeye sahip olmayan arsa sahipleri arasında sıkça tercih edilen bir yöntem haline gelmiştir. Böylelikle arsa sahibi, parasal bir ödeme yapmadan daire sahibi olma fırsatını elde edebilirken, müteahhit de inşa ettiği diğer daireleri satarak kar elde edebilir. Konuyla ilgili detaylı bilgi sahibi olabilmek için Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesi başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 1.1. Hukuki Niteliği Kat karşılığı inşaat sözleşmesinin hukuki niteliğinin doğru bir şekilde belirlenmesi, özellikle tarafların sözleşme kapsamındaki yükümlülüklerinin ve sözleşmeden kaynaklanan anlaşmazlıklara uygulanacak hukuki kuralların tespitinde büyük önem taşımaktadır. Hukuki niteliği dolayısıyla kat karşılığı inşaat sözleşmesi, eser sözleşmesi, taşınmaz satış vaadi veya taşınmaz satış sözleşmesi ile çeşitli benzerlikler taşır. Bu sözleşmenin hukuki niteliği, tam iki tarafa karşılıklı borç yükleyen, atipik bir yapıya sahip, karma özelliklere sahip, geçici edimlerin sürekli edimlerle iç içe geçtiği bir borç ilişkisi oluşturan bir sözleşme olarak kabul edilmektedir. 1.2. Sözleşmenin Şekli Hukuki niteliği dolayısıyla kat karşılığı inşaat sözleşmesi, eser sözleşmesi, taşınmaz satış vaadi veya taşınmaz satış sözleşmesi ile çeşitli benzerlikler taşır. Bu bağlamda, eser sözleşmesinin yapılmak için özel bir şekil şartı gerektirmediği düşünülebilir, ancak taşınmaz satış vaadi sözleşmesi ve taşınmaz satış sözleşmesi resmi bir forma tabidir. Benzer şekilde, kat karşılığı inşaat sözleşmesi de taşınmaz devrine dair bir unsur içerdiği için, geçerliliği resmi bir şekilde düzenlenmesine bağlıdır. Bu nedenle, kat karşılığı inşaat sözleşmelerinin yasal geçerliliğinin sağlanabilmesi için noter vasıtasıyla düzenlenmesi gerekmektedir. 2. Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmesinin Farklı Uygulama Yöntemleri Pratikte, bu tür sözleşmenin çeşitli yöntemlerle uygulandığı gözlemlenmektedir. Örneğin, arsa sahibi arsanın tamamını müteahhide devredebilir ve müteahhit, inşaat tamamlandıktan sonra arsa sahiplerine daire tapularını teslim edebilir. Alternatif olarak, arsa sahibi arsayı elinde tutabilir ve inşaatın tamamlanma aşamasına göre arsa sahipleri müteahhide tapu devri yapabilir. Binanın kaba inşaatı tamamlandığında, arsa sahipleri tarafından müteahhide on daire tapusunun devredilmesi gibi bir karar alınabilir. Aşağıda, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin uygulamada farklı şekillerine daha detaylı bir bakış sunulmuştur. 2.1. Arsanın Tamamının Müteahhide Devredilmesi Uygulamada, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi kapsamında arsanın tamamının müteahhide devredilmesi yöntemi tercih edilebilmektedir. Bu uygulama şeklinde müteahhit, binanın inşasını tamamladıktan sonra arsa sahiplerine dairelerin tapularını devretme yükümlülüğü altına girer. Bu durumda arsa sahiplerinin lehine, müteahhide devredilen arsa üzerinde ipotek tesis edilmesi gerekmektedir. Bu tür bir sözleşme tercihinin arkasında, genellikle arsa sahiplerinin yapıyla ilgili sorumluluklarını azaltma isteği yatmaktadır. Çünkü yasal olarak, yapı üzerinde kat irtifakı ve kat mülkiyeti kurma yükümlülüğü ile vergi ödeme sorumluluğu, tapuda mal sahibi olarak görünen kişiye aittir. Bu sebeple arsa sahipleri, arsanın tamamen devredilmesiyle bu tür yükümlülüklerden kurtulmayı amaçlamaktadır. Ancak belirtmek gerekir ki, arsanın tamamen devredilmemesi durumunda dahi vergi borcu gibi yükümlülüklere müteahhitin katlanacağı şeklinde karar alınabilir. 2.2. Belirli Bir Arsa Payının Müteahhide Devredilmesi Bu uygulama şeklinde arsa sahibi, kat irtifakı tesis edilmiş olan arsanın belirli bir kısmını, sözleşme hükümleri doğrultusunda müteahhide devrederek kat irtifakı kurulan arsanın mülkiyetini paylaşmaktadır. Bu süreçte, arsa sahibinin haklarını güvence altına almak amacıyla devredilen bu paylar üzerine arsa sahibi lehine ipotek tesis edilmesi gerekmektedir. Ancak unutulmaması gereken bir nokta, bu teminat ipoteği olarak adlandırılan güvence mekanizmasının bazen arsa sahibinin haklarını tam anlamıyla koruyamayabileceğidir. Müteahhit, ipotek bedelini ödeyerek ipoteği kaldırma yetisine sahip olabilir ve bu durum, arsa sahibinin haklarının zayıflamasına yol açabilir. 2.3. Arsa Payının İnşaattaki Aşamaya Göre Devredilmesi Günümüzde, arsa payının inşaat aşamasına göre devredilmesi en sık tercih edilen uygulama biçimlerinden biridir. Bu yaklaşımda, arsa sahibi inşaatın tamamlanma durumuna bağlı olarak belirli bir oranda arsa payını veya kat irtifaklı bağımsız bölümü müteahhide devredeceğini taahhüt eder. Örneğin, arsa sahibi temel atıldığında 3 adet kat irtifaklı bağımsız bölüme ait taşınmaz tapusunu müteahhide devretme taahhüdünde bulunabilir veya üçüncü kata gelindiğinde 10 adet kat irtifaklı bağımsız bölüme ait taşınmaz tapusunun müteahhide geçeceği şeklinde bir düzenleme yapabilir. Arsa payı konusunda detaylı bilgi edinebilmek için Arsa Payının Yeniden Düzenlenmesi başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2.4. Arsa Sahibinin Arsa Payının Satışını Vaat Etmesi Burada arsa sahibi, belirli bir arsa payını müteahhide satmayı taahhüt etmektedir. Buna karşılık müteahhit ise binanın yapımını taahhüt etmektedir. Görüldüğü üzere burada, esasında taşınmaz satış vaadi sözleşmesi ile inşaat yapım sözleşmesi olmak üzere iki sözleşme vardır. Bu durumda arsa sahibi, müteahhide belirli bir arsa payını satma taahhüdünde bulunmaktadır. Bu taahhüde karşılık olarak müteahhit, binanın yapımını gerçekleştirmeyi taahhüt eder. Bu bağlamda, aslında iki ayrı sözleşme devreye girmektedir: birincisi, taşınmaz satış vaadi sözleşmesi, ikincisi ise inşaat yapım sözleşmesi. Bu düzenlemeye göre, arsa sahibi gelecekte tamamlanacak bir projenin bir parçası olan arsa payını müteahhide satmayı taahhüt eder. Müteahhit ise bu arsa payının satışını vaat eden arsa sahibi adına belirli bir inşaatı yapmayı üstlenir. Bu çerçevede, esasında arsa sahibi ile müteahhit arasında iki ayrı ve bağımsız taahhüt söz konusudur: arsa sahibinin arsa payını satışı ve müteahhidin inşaat yapımı taahhüdü. Bu iki sözleşme, projenin yürütülmesi ve tamamlanması sürecinde arsa sahibinin arsa payını satma ve müteahhidin inşaat yapımını gerçekleştirme yükümlülüğünü düzenler. Bu şekilde, taşınmazın sahibi değişiklik göstermeden müteahhit aracılığıyla inşaatın tamamlanmasını sağlamak, müteahhit ise projenin tamamlanmasının ardından belirli bir arsa payını elde etmek amacına ulaşır. 3. Kat Karşılığı İnşaat Sözleşmesinde Tarafların Yükümlülükleri Kat karşılığı inşaat sözleşmesi, iki taraf arasında karşılıklı yükümlülüklerin bulunduğu bir anlaşma türüdür. Bu nedenle, sözleşme taraflarının yerine getirmesi gereken çeşitli edimler bulunmaktadır. 3.1. Arsa Sahibinin Yükümlülükleri (Borçları) Arsa sahibinin asli edim yükümlülüğü, üzerinde inşaat yapılması için sözleşme konusu arsayı müteahhide teslim etmektir. Arsanın müteahhide fiziken ve hukuken inşaat yapmaya elverişli olarak ve ayıpsız şekilde teslim edilmesi gerekir. Bir arsanın fiziki olarak elverişli sayılabilmesi için, üzerinde başka bir yapı veya ikamet eden kişilerin bulunmaması gerekmektedir. Hukuksal uygunluk ise taşınmazın 3194 sayılı İmar Kanunu başta olmak üzere ilgili mevzuata uygun şekilde inşaata elverişli olmasıdır. Arsa sahibinin bir diğer temel yükümlülüğü de, müteahhit ile yapılan sözleşme doğrultusunda belirlenen zamanda, sözleşme hükümlerine göre arsa paylarını müteahhide devretmektir. Bu devir, arsanın tamamının veya belirli bir payının müteahhide geçirilmesi şeklinde olabilir. Aynı zamanda inşaat ilerledikçe devirlerin gerçekleşeceği aşamalara göre de yükümlülükler belirlenebilir. 3.2. Müteahhidin Yükümlülükleri (Borçları) Müteahhidin asli yükümlülüğü, sözleşme konusu inşaatı başarıyla tamamlayarak arsa sahibine teslim etmektir. Bununla birlikte müteahhidin, arsa sahibinin menfaatine uygun hareket etme, inşaat sürecinde özenli davranma ve projeyi belirlenen süre içinde başlatma ve tamamlama gibi sadakat ve özen yükümlülükleri de bulunmaktadır. Taraflar arasında yapılan sözleşme, binanın inşasıyla ilgili detaylarını içermelidir. Bu detaylar arasında inşaatın hangi niteliklere göre gerçekleşeceği, kaç adet dairenin olacağı, kullanılacak malzemelerin türü, taşınmazların ne tür niteliklere sahip olacağı gibi konular yer almalıdır. Müteahhit, inşa etme yükümlülüğünü bu sözleşme hükümlerine ve iyi niyet kurallarına uygun şekilde yerine getirmelidir. Müteahhit, taahhüt ettiği niteliklere uymadan binayı inşa ederse, ayıp hükümlerinden kaynaklanan sorumluluklarla karşı karşıya kalabilir. Bu nedenle, müteahhidin inşaatı tamamlarken taahhüt ettiği niteliklere ve standartlara uygun hareket etmesi büyük önem taşır. İnşaat ruhsatı alma yükümlülüğü de müteahhidin sorumluluğundadır. Sözleşmeyle arsa sahibine bu yükümlülük yüklenebilse de çoğu durumda müteahhit, gerekli izinleri ve ruhsatları almakla yükümlüdür. Aynı şekilde, kat irtifakı ve kat mülkiyeti kurma yükümlülüğü de genellikle müteahhit tarafından yerine getirilir ve sözleşmeye bu şekilde yansıtılır. Bu durumlar, sözleşme hükümlerine göre belirlenir ve inşaat sürecinin düzenli ve hukuki açıdan sağlam bir şekilde ilerlemesini sağlar. 4. Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmelerinde Kira Ödemesi Arsa üzerine yapılacak bir yapının tamamlanması, uzun bir zaman süresi gerektiren bir süreçtir. Bu inşaat sürecinde, yeni bina tamamlanana kadar arsa sahipleri geçici olarak başka yerde kiralık bir evde ikamet etme ihtiyacı duyabilmektedirler. Müteahhit ile arsa sahipleri arasında yapılan sözleşmelerde, müteahhitin arsa sahiplerine inşaat süresi boyunca (genellikle inşaat süresi kadar) kira ödemesi yapacağına dair bir hüküm konulabilir. Bu kira ödemesi, müteahhitin yan borcu olarak kabul edilir. Eğer müteahhit, sözleşmede belirtildiği şekilde kira ödemesini yerine getirmezse, arsa sahibi müteahhidin bu sorumluluğunu talep etme hakkına sahip olacaktır. Bu kira ödemesi, arsa sahiplerinin inşaat sürecindeki geçici konut ihtiyaçlarını karşılamalarına yardımcı olurken, müteahhite de daha uzun süreli inşaat sürecinde arsa sahiplerine olan taahhütlerini yerine getirme fırsatı sunar. Bu şekilde, hem arsa sahiplerinin mağduriyeti önlenebilir hem de inşaatın sağlıklı bir şekilde ilerlemesi sağlanabilir. 5. Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmelerinde Gecikme Tazminatı Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinde, müteahhit tarafından taahhüt edilen inşaatın belirlenen tarihte tamamlanması ve sözleşme kapsamındaki diğer yükümlülüklerin (kat mülkiyetinin kurulması, iskan alınması vb.) tamamının yerine getirilmesi esastır. Eğer müteahhit, sözleşmede belirtilen tarihte bu yükümlülüklerini yerine getirmezse, temerrüde düşmüş olur ve arsa sahipleri, müteahhidin temerrütten doğan sorumluluğuna gidebilirler. Müteahhit, inşaatın tamamlanması ve bağımsız bölümlerin teslim edilmesi konusunda gecikme yaşarsa, arsa sahibi aynen ifayı talep etme hakkına sahiptir. Bununla birlikte, aynen ifa talebi yanı sıra arsa sahibi gecikme tazminatı da talep edebilir. Gecikme tazminatı talebi kapsamında, arsa sahibi inşaatın gecikmesi nedeniyle uğradığı zararları talep edebilir. Bu zararlar, örneğin kira giderleri, depo masrafları gibi mali kayıpları içerebilir. Bu tazminat, arsa sahibinin müteahhitin taahhütlerini yerine getirmemesi nedeniyle uğradığı zararların telafisi amacıyla talep edilir. Gecikme tazminatı, sözleşme hükümleri ve mevzuat çerçevesinde belirlenir ve taraflar arasında yapılacak anlaşmaya göre ödenir. Bu tazminat, sözleşmenin taraflarının haklarını ve yükümlülüklerini adil bir şekilde koruma amacını taşır. Ancak, arsa sahibinin aynen ifa ve gecikme tazminatı talebinde bulunabilmesi için, arsa payının devri gibi kendi üzerine düşen tüm yükümlülüklerini eksiksiz yerine getirmiş olması gerekmektedir. 6. Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmelerinde Cezai Şart Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmeleri, taraflar arasında yapılan anlaşmaya aykırılık durumlarında cezai şart uygulamasına olanak tanır. Cezai şart, yüklenilen edimin sözleşme hükümlerine uygun olarak ifa edilmemesi durumunda doğrudan doğan bir haktır. Bu bağlamda, kat karşılığı inşaat sözleşmelerinde cezai şart, tarafların taahhüt ettikleri yükümlülükleri yerine getirmemeleri halinde ödenmesi gereken bir tür tazminat niteliğindedir. Cezai şart, sözleşmenin taraflarını taahhüt ettikleri yükümlülükleri yerine getirmeye teşvik ederken, aynı zamanda uygunsuz davranışların da yaptırımını sağlar. Bu şekilde, tarafların sözleşme hükümlerine uymaları ve taahhütlerini zamanında yerine getirmeleri amaçlanır. Cezai şartın miktarı, sözleşme tarafından belirlenir ve taraflar arasında kabul edilen şartlara göre ödenmesi gereken bir miktar olarak tanımlanır. Sonuç olarak, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinde cezai şart ve gecikme tazminatı gibi mekanizmalar, tarafların sözleşme hükümlerine uyumunu sağlamak ve sözleşme ihlalleri durumunda yaptırım sağlamak amacıyla önemli bir rol oynar. Tarafların hak ve yükümlülüklerini adil bir şekilde korumayı amaçlayan bir yaklaşım olarak, bu mekanizmaların sözleşme metni içerisinde detaylı bir şekilde belirlenmesi gerekmektedir. 7. Arsa Sahibinin Denetim ve Kontrol Hakkı Arsa sahibi, inşaat sürecinde müteahhidin yaptığı işlemleri denetleme ve kontrol etme hakkına sahiptir. Bu hak, arsa sahibinin yapılan işleri yakından izleyerek inşaatın doğru ve eksiksiz bir şekilde ilerlemesini sağlama amacını taşır. Müteahhit ise, arsa sahibinin denetim ve kontrol faaliyetlerine katlanma yükümlülüğü altındadır. Bu denetim ve kontrol faaliyetleri aracılığıyla arsa sahibi, inşaat aşamasındaki eksiklikleri veya ayıplı işleri tespit edebilir ve müteahhide bildirme imkanı bulabilir. Bu durum, ilerleyen süreçte ortaya çıkabilecek daha büyük anlaşmazlıkların önüne geçmeyi amaçlar. 8. Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmelerine Ek Teknik Şartname Hazırlanması Teknik şartname esasında arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin devamı niteliğindedir. Bu şartname ile arsa payı sahipleri ile müteahhit arasında kurulan arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinde inşaatın nasıl yapılacağı, hangi malzemelerin kullanacağı, hangi kalitede ilerleneceği vb. hususlar belirlenmektedir. İnşa edilen yapının bu teknik şartnameye aykırı olacak şekilde inşa edilmesi durumunda somut olayın özelliklerine göre eksik ifa nedeniyle temerrüt veya ayıptan doğan sorumluluk hükümlerine gidilebilmektedir. Uygulamada, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinde çıkan çoğu uyuşmazlığın yapının teknik şartnameye aykırı olması sebebiyle çıktığı görülmektedir. Örneği müteahhit, teknik şartnamede parke ve fayanslarda belirli bir kalitede olan bir markayı kullanacağını taahhüt etmesine rağmen daha ucuz ve kalitesiz bir malzeme kullanırsa müteahhidin bu sebeple sorumluluğu doğacaktır. Ek teknik şartname, aslında arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin devamı niteliğindedir. Bu şartname, arsa payı sahipleri ile müteahhit arasındaki arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin ayrıntılarını belirler. İnşaatın nasıl yapılacağı, hangi malzemelerin kullanılacağı, hangi kalite standartlarının gözetileceği gibi konular bu teknik şartname aracılığıyla belirlenir. Bu teknik şartnameye uygun olmayan bir şekilde inşa edilen yapının, özellikle somut olayın koşullarına bağlı olarak, eksik ifa sebebiyle temerrüt veya ayıptan kaynaklanan sorumluluk hükümlerine tabi tutulabileceği dikkate alınmalıdır. Pratikte, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinden kaynaklanan pek çok uyuşmazlığın, inşaatın teknik şartnameye uygun olmaması nedeniyle ortaya çıktığı gözlenmektedir. Örneğin, müteahhit, teknik şartnamede belirtilen bir kalite standardına sahip olan parke ve fayansları kullanacağını taahhüt etmesine rağmen daha düşük kaliteli malzemeleri tercih ederse, bu durum müteahhidin sorumluluğunu gerektirecektir. 9. Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmesinin Tapuya Şerh Edilmesi Taraflar, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin tapuya şerh edilmesi hususunda anlaşmaya varabilirler. Eğer sözleşme metni içerisinde bu konu ele alınmamışsa, daha sonra gerçekleştirilecek başka bir sözleşme ile de tapuya şerh anlaşması yapılabilir. Bu sözleşme tapuda yapılabileceği gibi noterde düzenleme şeklinde de yapılabilir. Her iki durumda da, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin tapuya veya notere şerh edilmesi, taraflar arasındaki hak ve yükümlülükleri daha sağlam bir şekilde korumayı amaçlayan bir adımdır. 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1009. Maddesi: “Arsa payı karşılığı inşaat, taşınmaz satış vaadi, kira, alım, önalım, gerialım sözleşmelerinden doğan haklar ile şerhedilebileceği kanunlarda açıkça öngörülen diğer haklar tapu kütüğüne şerhedilebilir.” Şeklindedir. TMK. M.1009/2: Bunlar şerh verilmekle o taşınmaz üzerinde sonradan kazanılan hakların sahiplerine karşı ileri sürülebilir.” Bu kanun hükmü gereğince arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin tapuya şerh verilmekle birlikte o taşınmaz üzerinde sonradan kazanılan hakların sahiplerine karşı ileri sürülebilir hale gelmektedir. 10. Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmesi Yapılırken Dikkat Edilmesi Gerekenler Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmeleri yapılırken dikkat edilmesi gereken bir dizi önemli husus bulunmaktadır. Bu hususlar şunlar olabilir: Şekil Şartına Uygunluk: Sözleşme, noter aracılığıyla düzenlenmeli ve tapuda şerh edilmelidir. Bu, sözleşmenin hukuki geçerliliğini sağlamak için gereklidir. Vekaletnamenin İçeriği: Resmi işlemlerin yapılması için verilecek vekaletnamenin içeriği titizlikle belirlenmeli ve her iki tarafın hak ve yükümlülüklerini yeterince yansıtmalıdır. İnşaatın Aşamalarının Belirlenmesi: İnşaatın başlama tarihi, teslim süresi, iskan ve inşaat ruhsatı alma gibi aşamaların hangi taraflarca yerine getirileceği net bir şekilde belirlenmelidir. Arsa Paylarının Devri: Arsa paylarının müteahhide ne zaman ve hangi oranlarda devredileceği net olarak belirlenmelidir. İnşaatın hangi aşamasında devirlerin gerçekleşeceği açıkça ifade edilmelidir. Cezai Şart ve Gecikme Tazminatı: Müteahhidin inşaatı geciktirmesi durumunda ödeyeceği cezai şart ve gecikme tazminatı gibi hususlar belirlenmeli ve bu konuda net bir düzenleme yapılmalıdır. Kira Bedeli: İnşaat sürecinde arsa sahiplerinin kirada oturması gerektiğinde ödenecek kira bedeli belirlenmeli ve sözleşmede yer almalıdır. Haklı Fesih Halleri: Taraflar arasında belirlenecek haklı fesih halleri net bir şekilde ifade edilmelidir. İşlerin istenilen şekilde yürümemesi durumunda nasıl bir yol izleneceği açıkça belirtilmelidir. Detaylı Teknik Şartname: İnşaatın nasıl yapılacağı, kullanılacak malzemelerin türü ve kalitesi gibi detaylar teknik şartnameyle belirlenmelidir. Bu, uyuşmazlıkların önüne geçmek adına önemlidir. Hukuki Destek: Sözleşme detayları oldukça karmaşık olabilir. Bu nedenle bir gayrimenkul hukuku avukatından destek almak, tarafların haklarını ve yükümlülüklerini korumak açısından önemlidir. Anlaşmazlık Çözüm Yolları: Anlaşmazlık durumlarında hangi yolların izleneceği belirlenmeli, arabuluculuk veya mahkeme gibi çözüm yolları önceden düşünülmelidir. Sonuç olarak, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinin detaylı ve açık bir şekilde düzenlenmesi, her iki tarafın da haklarını ve yükümlülüklerini adil bir şekilde korumayı amaçlayan bir yaklaşım benimsenmesi gerekmektedir. 11. Sıkça Sorulan Sorular Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmesi Nedir? Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi, arsa sahibinin belirli bir arsa payının mülkiyetini yükleniciye devretmeyi taahhüt ettiği ve yüklenicinin bu arsa üzerinde bina yapmayı üstlendiği bir sözleşmedir. Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmesi Hangi Şekilde Düzenlenmelidir? Hukuki niteliği gereği kat karşılığı inşaat sözleşmesi, eser sözleşmesi, taşınmaz satış vaadi veya taşınmaz satış sözleşmesi ile benzerlikler taşır. Bu nedenle, taşınmaz satış vaadi ve taşınmaz satış sözleşmelerinin resmi bir şekle tabi olması, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinin de resmi bir şekilde düzenlenmesi gerektiği anlamına gelir. Dolayısıyla, kat karşılığı inşaat sözleşmelerinin yasal geçerliliğini sağlamak için noter aracılığıyla düzenlenmesi gerekmektedir. Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmesi Tapuda Nasıl Şerh Edilir? Genel bir kural olarak, kişisel hakların tapuda şerh edilmesi için arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi dışında ayrıca bir şerh anlaşması gerekebilir. Ancak 2009 yılında Tapu Kanunu'nda yapılan değişiklikle, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinden doğan hakların şerhi için ayrı bir şerh anlaşması gerekmemektedir. Taraflardan her biri, Tapu Müdürlüklerine başvurarak sözleşmenin şerhini isteyebilir. Vekaletname Nasıl Hazırlanmalıdır? Bu işlem için taraflar bizzat yada yetkili temsilcileri aracılığıyla notere başvurmalıdır. İnşaatın Başlama ve Teslim Tarihi Nasıl Belirlenir? İnşaatın başlama ve teslim tarihleri, arsa sahibi ve müteahhit arasındaki sözleşme ile açıkça ve herhangi bir karışıklığa mahal vermeden belirlenmelidir. Ancak, bu tarihlerin belirlenmemesi durumunda sözleşme geçersiz hale gelmez. Eğer sözleşmede başlama ve teslim tarihi belirtilmemişse, müteahhit, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin imzalandığı tarihten itibaren inşaata başlamak için gerekli hazırlıkları yapmalı ve benzer nitelikteki inşaatlar için makul ve ortalama bir süre içinde inşaatı tamamlamalıdır. Arsa Paylarının Hangi Aşamalarda Devredilmesi Gereklidir? Arsa paylarının devri konusunda uygulamada farklı yöntemler bulunmaktadır. Taraflar, arsa paylarının ne zaman ve hangi aşamalarda devredileceğine dair farklı anlaşmalar yapabilirler. Bu konuda en sık rastlanan ve tercih edilen yöntem, arsa sahibinin, müteahhitin inşaatı tamamlamasının ardından arsa paylarını devredeceğini taahhüt ettiği sözleşmedir. Gecikme Durumunda Cezai Şart ve Gecikme Tazminatı Nasıl Belirlenir? Kat karşılığı inşaat sözleşmelerinde cezai şart, tarafların taahhüt ettikleri yükümlülükleri yerine getirmemeleri halinde ödenmesi gereken bir tür tazminat niteliğindedir. Cezai şartın miktarı, sözleşmede taraflarca belirlenir ve taraflar arasında kabul edilen şartlara göre ödenmesi gereken bir miktar olarak tanımlanır.Gecikme tazminatı talebi kapsamında, arsa sahibi inşaatın gecikmesi nedeniyle uğradığı zararları talep edebilir. Bu zararlar, örneğin kira giderleri, depo masrafları gibi mali kayıpları içerebilir. Gecikme tazminatı, sözleşme hükümleri ve mevzuat çerçevesinde belirlenir ve taraflar arasında yapılacak anlaşmaya göre ödenir. Kira Bedeli Nasıl Kararlaştırılır? Sözleşme akdedilirken gecikme tazminatı kapsamında arsa sahibine hangi miktarda kira bedeli ödeneceğini taraflar arasında belirlenebilir. Taraflar sözleşmede hiçbir gecikme tazminatı belirlememiş olsalar dahi Türk Borçlar Kanununun 118. maddesi gereğince güncel kira bedeli üzerinde hesaplama yapılarak gecikme tazminatına karar verilmektedir. Teknik Şartname Neden Önemlidir? Teknik şartname ile arsa sahibi ve müteahhit arasında kurulan arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin devamı niteliğinde inşaatın nasıl yapılacağı, hangi malzemelerin kullanacağı, hangi kalitede ilerleneceği vb. hususlar belirlenmektedir. Pratikte, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinden kaynaklanan pek çok uyuşmazlığın, inşaatın teknik şartnameye uygun olmaması nedeniyle ortaya çıktığı gözlenmektedir. Bu nedenle teknik şartname düzenlenmesi inşaatın ilerleyen süreçlerinde arsa sahipleri ve müteahhit arasındaki uyuşmazlıkların önüne geçmek veya uyuşmazlık meydana gelmesi halinde yapı teknik şartnameye uygun olarak tamamlanmazsa müteahhidin sorumluluğuna gidebilmek için önemlidir.   Haklı Fesih Durumları Nasıl Belirlenir? Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin taraflarca hangi durumlarda haklı olarak feshedilebileceği Türk Borçlar Kanununda düzenlenmektedir. Arsa sahibi ya da müteahhit sözleşmeyi geçerli bir nedenle sonlandırmak istiyorsa, bu işlemi yalnızca mahkemeye başvurarak gerçekleştirebilir. Eğer kanunda düzenlenen haklı nedenle fesih durumlarının varlığı söz konusu ise sözleşmenin haklı olarak feshine mahkeme karar verir. Sözleşme İptali ve İptal Durumunda Tazminat Konuları Nasıl İşler? Sözleşmelerin iptal edilebilirliği Borçlar Kanununun genel hükümler kısmında düzenlenmiş olup tüm sözleşmeler için uygulanır. Bu bakımdan arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin iptal edilebilmesi için hata, hile, korkutma veya aşırı yararlanma halinin bulunması gerekir. Bu durumda iptal edilen sözleşme, geçmişe etkili olarak sözleşmenin yapıldığı tarihten itibaren geçersiz hale gelir.Zararın tazmini bakımından hile ve korkutma halinde bu irade sakatlıklarını oluşturan kişiler zararı tazminle yükümlüyken hataya düşen kişi hataya düşmekte kusuru varsa sözleşmenin karşı tarafının menfi zararını tazmin eder. Müteahhitin İnşaatın Niteliklerine Uymaması Durumunda Hangi Haklar Doğar? Devam eden inşaat sırasında müteahhidin taraflar arasında anlaşılan niteliklere uymayan bir taşınmaz inşa ettiğinin anlaşılması durumunda durum derhal müteahhide ihtar edilmeli ve hukuki yollara başvurulmalıdır. Bu durumda müteahhitle imzalanan arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin feshedilmesi de mümkündür. İnşa edilen taşınmazdaki ayıplar taşınmaz inşa edildikten sonra anlaşılırsa bu durumda da mağdur edilen arsa sahipleri öncelikle bir ihtarla müteahhitten zararlarını talep edebilir aksi durumda ayıplı konut davası açarak zararlarını dava yoluyla tazmin edebilirler. Müteahhitin Garanti ve Ayıplı İşler Konusundaki Yükümlülükleri Nelerdir? Ayıplı işler bakımından müteahhidin sorumluluğu ayıbın çeşitlerine göre değişmektedir. Bu bakımdan gözden geçirilmek suretiyle yapılan muayenede görülebilen ayıplar açık ayıp olup bu ayıbın inşaatın tesliminden itibaren en kısa sürede gözden geçirilmesi ve eğer açık ayıp tespit edilirse hemen müteahhide bildirilmesi gerekmektedir. Süresi içinde bildirilmeyen açık ayıplardan müteahhidin sorumluluğu doğmamaktadır. Ancak gözle yapılan muayenede görülemeyen ayıplar gizli ayıp olup müteahhidin gizli ayıplardan sorumluluğu inşaatın tesliminden itibaren 5 yıldır. Fakat ayıbın ortaya çıkmasında müteahhidin ağır kusuru bulunuyorsa müteahhidin sorumluluğu inşaatın tesliminden itibaren 20 yıldır. Bu süreler içerisinde müteahhit ayıplı iş nedeniyle uğranılan zararı telafi etmekle yükümlüdür. Sözleşme Yaparken Hukuki Destek Almak Neden Önemlidir? Arsa Payı Karşılığı İnşaat Sözleşmesinin Hazırlanması ve Yapılması oldukça karmaşık ve detaylı bir süreçtir. Bu tür sözleşmelerde, taraflar arasındaki hak ve yükümlülüklerin kapsamlı ve adil bir şekilde belirlenmesini gerektirir. Hem hukuki hem de teknik konuların hassas bir denge içinde ele alınması gerekir. Bu süreçte tecrübe ve uzmanlık da büyük önem taşır. Bu nedenle, bir gayrimenkul hukuku avukatından hukuki destek almak, sözleşmenin doğru şekilde hazırlanması, tarafların haklarının korunması ve potansiyel uyuşmazlıkların minimize edilmesi açısından hayati bir rol oynar. Excerpt: Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi, karma nitelikte bir eser sözleşmesi olup, arsa sahibinin, arsa payının bir kısmını yükleniciye devretmesi karşılığında, yüklenicinin, arsa üzerinde inşaat yapmayı taahhüt ettiği bir sözleşmedir. ### Mirastan Feragat Sözleşmesi Feragat, sözlük anlamı itibarıyla kişinin sahip olduğu bir haktan kendi iradesi ile vazgeçmesidir. Buradan hareketle mirastan feragat, miras hakkı olan kimsenin, bu haktan kendi isteğiyle miras bırakanın vefatından önce yahut sonra vazgeçebilmesini ifade eder. Miras bırakandan bir karşılık alınarak mirastan feragat edilebileceği gibi karşılık alınmaksızın feragat edilmesi de mümkündür. Bu durumda mirastan karşılıksız olarak feragat edilmişse feragat edenin alt soyu, miras bırakanın mirasçısı olmaya devam edecektir. Örneğin baba, dedenin mirasından karşılıksız olarak feragat etmişse çocuklar, dedeye mirasçı olmaya devam eder. Buna karşın, miras bırakandan bir bedel almak suretiyle mirastan vazgeçilmişse, vazgeçenin alt soyu da mirasçılık sıfatını kaybedecektir. Bu konuda önem arz eden huşulardan biri de, feragatin bir miras sözleşmesi ile yapılabileceğidir. Yani vasiyetname düzenlenerek feragat edilmesi mümkün değildir. Şayet kişi bir vasiyetname ile miras hakkından vazgeçmek istiyorsa Mirasın Reddi gündeme gelecektir. Bu bağlamda mirastan feragat ve mirasın reddi konusu kısmen de olsa benzer amaca yönelik işlemler olarak görülmelerine rağmen hukuki mahiyetleri itibariyle önemli farklara sahiptirler. “Mirasın Reddi” yazımızda detaylıca izah edildiği üzere, mirasçı tek taraflı irade beyanıyla mirası reddedebilmektedir. Mirasın reddedilmesi halinde, reddeden mirasçının altsoyu, bu durumdan etkilenmez ve reddeden mirasçı adeta ölmüş gibi değerlendirilerek, miras bırakandan kalan miras doğrudan reddeden mirasçının altsoyuna geçer. Mirastan ivazsız feragat halinde de, tıpkı reddi miras halinde olduğu gibi, feragat eden mirasçının altsoyu, bu durumdan etkilenmeyecektir. Ancak mirastan ivazlı feragat halinde, feragat eden mirasçının altsoyu da feragate konu mirasçılık sıfatını yitirecektir. 1. Mirastan Feragat Nedir? Mirastan feragat, mirasçının miras bırakanı ile yaptığı bir sözleşme ile yasal mirasından kendi istek ve iradesiyle vazgeçmesidir. Mirastan feragat sözleşmesine ilişkin düzenleme, Medeni Kanunumuzun 528. maddesi ile hüküm altına alınmıştır. “Madde 528 - Miras bırakan, bir mirasçısı ile karşılıksız veya bir karşılık sağlanarak mirastan feragat sözleşmesi yapabilir.Feragat eden, mirasçılık sıfatını kaybeder.Bir karşılık sağlanarak mirastan feragat, sözleşmede aksi öngörülmedikçe feragat edenin altsoyu için de sonuç doğurur.” 2. Mirastan Feragatin Türleri Mirastan feragati düzenleyen kanun hükmünün ilk fıkrasında, feragatin karşılıksız veya bir karşılık sağlanarak yapılabileceği öngörülmüştür. Buna göre mirastan feragat sözleşmesini, ivazlı feragat sözleşmesi ve ivazsız feragat sözleşmesi olarak ikiye ayırmak mümkündür. Miras bırakan, feragati için mirasçıya bir karşılık vermişse feragat ivazlı yani karşılıklı olurken, mirasçıya herhangi bir karşılık verilmemişse ivazsız, yani karşılıksızdır. 2.1. İvazlı\Karşılıklı Mirastan Feragat Nedir? Mirastan ivazlı feragat kişinin bir menfaat karşılığında miras hakkından kendi iradesi ile vazgeçmesidir. Buradaki menfaat ile kastedilen genellikle maddi karşılığı olan mal varlığı unsurlarıdır. Burada mirasçı, muristen yani miras bırakandan bir karşılık alarak mirasından vazgeçmiş olur. Örnek vermek gerekirse; miras bırakanın hayatta iken mirasçısına bir daire vermesi karşılığında mirasçının, miras payından vazgeçmesi bu kapsamda değerlendirilir. 2.2. İvazsız\Karşılıksız Mirastan Feragat Nedir? Mirastan ivazsız feragat halinde ise feragat eden mirasçı, herhangi bir menfaat elde etmeden miras hakkından vazgeçmektedir. Başka bir anlatımla, mirasçı miras bırakanın sağlığında, ondan hiçbir karşılık almaksızın muhtemel mirasçılık hakkından feragat eder. Burada miras bırakan, yalnızca mirasçının feragat beyanını kabul etmekte, ivazlı feragat sözleşmesinde olduğu gibi herhangi bir borç altına girmemektedir. 3. Mirastan Feragatin Şekli Mirastan feragat, miras sözleşmesi ile yapılmalıdır. Sözleşme yapanlar ayırt etme gücüne sahip ve ergin olmalı ve kısıtlı olmamalıdır. Miras sözleşmesi Noter huzurunda, yazılı olarak yapılabilecektir. Adi yazılı şekilde mirastan feragat sözleşmesi yapılması mümkün olmadığı gibi, sözlü olarak yapılan feragat sözleşmeleri de geçersizdir. Diğer taraftan; mirastan feragat sözleşmesi yapabilme hakkı kişiye sıkı sıkıya bağlı bir hak olduğundan, temsilci ile yapılması söz konusu olamaz. Yani miras bırakan kimse Notere bizzat gelerek feragat sözleşmesini akdetmelidir. Buna karşın mirastan feragat eden ölüme bağlı bir tasarrufta bulunmadığından, temsilci aracılığıyla sözleşme yapabilecektir. Yani feragat edenin bizzat noter huzurunda olması gerekmemektedir. 4. Mirastan Feragatin Sonuçları Mirastan feragatin en önemli sonucu, feragat edenin, miras payı üzerinde hak iddia edememesidir. Diğer yandan mirastan feragatin mirasçının alt soyu bakımından da ciddi sonuçları olmaktadır. Bu sonuçlar feragatin ivazlı yahut ivazsız olmasına göre farklılık arz etmektedir. Mirasçının bir karşılık sağlamak suretiyle mirastan ivazlı feragat etmesi halinde, bu işlem, feragat edenin altsoyu için de sonuç doğurur. Yani, mirastan ivazlı feragat edenin altsoyu da feragate konu terekenin mirasçısı olma hakkını yitirir. Zira burada hâlihazırda miras hakkına karşılık bir bedel alındığından bu bedel üzerinde mirasçının alt soyunun da hakkı olacaktır. Söz gelimi, mirastan feragat karşılığında bir gayrimenkul edinilmişse bu gayrimenkul feragat edenin mülkiyetine geçeceğinden, kendisi vefat ettikten sonra bu mal üzerinde alt soyunun hakkı doğacaktır. Ancak şayet mirastan feragat ivazsız ise, yalnızca feragat edeni etkiler, altsoya etki etmez. Yani alt soy, vefat eden mirasbırakanın mirasçısı olmaya devam eder. 5. Mirastan Feragat Sözleşmesinin İptali Davası Mirastan feragat sözleşmesi, hukuka ve/veya ahlaka aykırılık, tarafların ehliyet yoksunluğu ve/veya irade sakatlıkları yahut sözleşmede şekil şartlarına uyulmaması gibi gerekçelerle iptal edilebilir. Muvazaa, zihni kayıt veya latife beyanı (şaka) bulunması durumunda mirastan feragat sözleşmesi kesin hükümsüzdür. Dava açma hakkına sahip olan kişilerce, miras bırakanın vefatının akabinde, feragat sözleşmesinin iptalini gerektirecek sebebi öğrenmelerinden itibaren bir yıl içinde, sözleşmenin iptali talep edilmelidir. Bahse konu, bir yıllık süre, hak düşürücü niteliğe sahip olduğundan, bu sürenin dolmasının ardından açılacak dava reddedilecektir. 5.1. Mirastan Feragat Sözleşmesinin İptali Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme Mirastan feragat sözleşmesi iptal davasında görevli mahkeme asliye hukuk mahkemesidir. Yetkili mahkeme ise, miras bırakanın son yerleşim yerinin bağlı bulunduğu yer mahkemesidir. 5.2. Mirastan Feragat Sözleşmesinin İptali Davasında Süre İptal sebeplerinin öğrenilmesinden itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içinde, miras bırakanın son yerleşim yerinin bağlı bulunduğu yargı mercilerinde dava açılmalıdır. Bu şekilde mirastan feragat sözleşmesi iptali mümkün hale gelir. Diğer taraftan, miras hukukunun konusuna, kapsamına, mirasçılık kavramının detaylarına ve ilgililerinin yasal hak ve yükümlülüklerine ilişkin detaylı incelememize “Miras Hukuku Nedir?” başlıklı yazımızdan ulaşabilirsiniz. 6. Mirastan Feragat Edenin Tereke Alacaklısına Karşı Sorumlulukları Miras bırakanın borcu varsa yahut miras bırakan ölüme bağlı tasarrufla başkası lehine vasiyetname yapmışsa, artık miras bırakanın ölümü anında bu borçlar tereke borcu sayılmaktadır. Mirasın açıldığı sırada tereke, borçları karşılamıyorsa ve mirasçılar borçları ödemiyorsa, feragat edenin ve kendi mirasçılarının da tereke borçlarından belli miktarda ve belli süreyle sorumluluğu vardır. TMK m.530’daki düzenleme uyarınca, feragat eden ve mirasçıları, miras bırakanın ölümünden önceki beş yıl içinde miras bırakandan aldıkları karşılıktan, mirasın açılması sırasındaki zenginleşmeleri oranında sorumludur. Yani mirastan karşılıklı feragat sözleşmesi ile vazgeçilmişse, miras bırakan edindiği karşılık nedeniyle tereke borcundan sorumlu olacaktır. 7. Mirastan Feragat ve Mirasın Reddi Arasındaki Farklar Aralarındaki başlıca ayrım, reddi miras, mirasçının tek taraflı irade beyanıyla olurken; mirastan feragatin, mirasçı ile miras bırakan arasında resmi şekilde akdedilen bir feragat sözleşmesiyle gerçekleşmesidir. Bir diğer ayrım olarak, mirasın reddi nihayetinde, reddeden mirasçının altsoyu bu durumdan etkilenmez ve adeta reddeden ölmüş gibi değerlendirilerek miras altsoyuna geçer. Mirastan ivazsız feragatin, feragat beyanında bulunan mirasçının altsoyu açısından etkisi de, reddi miras müessesesine benzerdir. Zira mirastan ivazsız feragat eden mirasçının altsoyu, feragate konu tereke üzerindeki miras hakkını kaybetmez. Diğer taraftan, mirastan ivazlı feragat halinde ise feragat, altsoy için de sonuç doğurur ve mirasçının altsoyu da feragate konu terekeden pay alamaz. Görüldüğü üzere her iki hukuki kurumun da doğuracağı sonuçlar farklı olup, bu sonuçlar diğer mirasçıların miras payına etki edecektir. Mirasın reddi de kendi içinde “gerçek ret” ve “hükmen ret” ayrımına tabi olup “Miras Reddi Süresi” yazımızda açıklandığı üzere reddi mirasın geçerliliği de süreye bağlanmıştır. Excerpt: Mirastan feragat halinde, miras hakkı sahibi olabilecek bir kimse, bu hakkından miras açılmadan önce ya da sonra vazgeçmesi mümkün olup, mirasçı vazgeçme işlemini bedelli yada bedelsiz olarak yapabilir. ### Reddi Miras - Mirasın Reddi Davası "Mirasın Reddi", diğer adıyla "Reddi Miras", mirasçının mali ve hukuki açıdan sorumluluktan kurtulma hakkı olarak kabul edilir. Miras bırakanın vefatından sonra mirası kabul etmemek, mirasçının tercihine bağlı bir hukuki işlemdir. Bu şekilde mirası reddeden mirasçı, mirasın üzerindeki haklarından feragat eder ve mirasın paylaşımına katılmaz. Mirasın reddi, mirasçıya mirasın getirdiği borç ve yükümlülüklerden muaf olma ve kurtulma imkanı sağlar. Mirasın reddi, mirasçının kendi iradesiyle gerçekleştirebileceği gibi, aynı zamanda miras bırakanın borçlarını ödemeden aczinin açıkça belli olması halinde, mirasçının bu yönde bir talebi olmasa da miras hükmen reddedilmiş sayılır." Yasal ve atanmış mirasçılar, mirasçı olduklarını öğrendikleri tarihten itibaren üç ay içerisinde sulh hukuk mahkemesine yazılı veya sözlü beyanda bulunarak reddi miras işlemini gerçekleştirmelidir. Bu üç aylık süre, hak düşürücü bir süredir ve yasal süresi içerisinde ret hakkı kullanılmaması durumunda miras, kayıtsız şartsız kabul edilmiş sayılır. Mirasın reddi, yalnızca miras bırakanın ölümünden sonra gerçekleşebilir. Miras bırakan sağlığında ise, mirasçı ile miras bırakan arasında mirastan feragat sözleşmesi yapılabilir. Mirasçı, mirastan feragat sözleşmesi ile mirasçılığın doğurduğu hak ve yükümlülüklerden kurtulma imkanına sahip olur. Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için “Mirastan Feragat” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 1. Mirasın Gerçek Reddi Bir mirasçının kendi iradesiyle mirası reddetmesine "Reddi Miras" veya "Mirasın Gerçek Reddi" denir. Bu durumda mirası reddeden kimse kural olarak miras üzerinde hiçbir hak iddia edemez. Hatta miras payı, sanki kendisi miras bırakan kişiden önce ölmüş gibi, alt soyuna veya diğer mirasçılara geçer. Örneğin, bir kişi babasından kalan mirası reddetmişse, miras hakkı o kişinin çocuklarına geçer. Mirasın gerçek reddin hüküm ifade edebilmesi için mirasçının, mirası reddettiğini kayıtsız ve şartsız olarak miras bırakanın son yerleşim yeri Sulh Hukuk Mahkemesine yazılı veya sözlü olarak beyan etmesi gerekmektedir. Sulh hukuk hakimi, mirası reddeden mirasçıya isteği halinde, mirası reddettiğini gösteren bir belge verir. 2. Mirasın Hükmen Reddi Türk Medeni Kanunu’nun 605/II. maddesinde mirasın reddedilmiş sayılacağı haller düzenlenmiştir. Buna göre; “Ölümü tarihinde miras bırakanın ödemeden aczi açıkça belli veya resmen tespit edilmiş ise, miras reddedilmiş sayılır.” Miras bırakanın ölüm anındaki malvarlığı, borçlarını karşılamaya yetmiyorsa, miras bırakanın ödemeden aciz olduğu kabul edilir. Ancak kanun, bu aciz halinin açıkça belli veya resmen tespit edilmiş olmasını aramaktadır. "Açıkça belli olma", miras bırakanın ödemeden aczinin en azından miras bırakanın çevresi tarafından biliniyor olmasını ifade ederken, "Resmen tespit edilme" ise, miras bırakan hakkında aciz vesikası alınmış olmasını ifade etmektedir. Mirasın hükmen reddedilmiş sayılması için mirasçıların ret beyanında bulunmalarına gerek yoktur. Ancak ileride doğabilecek ihtilafları önlemek adına, sulh hukuk mahkemesine beyanda bulunmak faydalı olacaktır. 3. Kimler Reddi Miras Yapabilir? Türk Medeni Kanunu’nun 605. Maddesi gereğince, miras bırakanın yasal mirasçıları ve mirasçı olarak atanmış mirasçıları mirası reddetme hakkına sahiptiler. Yasal mirasçılar arasında yer alan Devlet miras bırakanın borçlarından dolayı sadece miras bırakandan intikal eden miktarla sınırlı sorumludur. Ancak kanun, Devlet’e diğer yasal mirasçılar gibi, mirası red etme hakkı tanımıştır. Yasal Mirasçılar: Miras bırakanın kan hısımları, evlatlığı, sağ kalan eşi ve devlet yasal mirasçı olarak kabul edilmektedir. Atanmış Mirasçılar: Atanmış Mirasçı, miras bırakanın sağlığında yaptığı ölüme bağlı tasarrufla, mirasının tamamını veya bir kısmını için yasal mirasçılarından sadece birini, birkaçını veya üçüncü kişi veya kişileri mirasçısı olarak göstermesidir. Vasiyetname Alacaklısı: Vasiyetname alacaklısı, miras bırakanın borçlarından dolayı sorumlu olmamasına rağmen Türk Medeni Kanunu'nun 616. Maddesi gereğince vasiyetname alacaklısına da mirası red etme hakkı tanınmıştır. Kural olarak, her yasal ve atanmış mirasçı, mirası reddetme hakkına sahip olmakla birlikte mirasın reddi beyanında bulunabilmek için mirasçının fiil ehliyetine sahip olması gerekmektedir. Ret beyanının bizzat mirasçı tarafından yapılması zorunlu değildir; özel yetkiye sahip bir temsilci tarafından da yapılması mümkündür. Tam ehliyetsizlerin mirasın reddi beyanı, yasal temsilcileri tarafından yapılır. Sınırlı ehliyetsizlerin mirasın reddi beyanı, yasal temsilcileri tarafından yapılabileceği gibi, yasal temsilcinin onayı ile sınırlı ehliyeti olan kişi tarafından da bizzat yapılabilir. Vesayet altındakilerin mirasın reddi beyanı için vasinin beyanının yanı sıra vesayet makamının da izni gerekmektedir. Yasal danışman atanmış sınırlı ehliyetli kişilerin mirasın reddi beyanı, tam ehliyetli kişilerdeki gibi geçerli kabul edilmektedir. Mal ortaklığı rejiminde eşlerden biri, diğerinin rızası olmadan ortaklık mallarına girecek bir malı reddedemez ve tereke borcu batık ise bunu kabul edemez. 4. Mirasın Reddi Nasıl Yapılır? Şartları Nelerdir? 4.1. Reddi Miras Nasıl Yapılır? Mirasçı tarafından veya vekili tarafından Sulh Hukuk Mahkemesine süresinde yapılan red beyanı ile mirasın reddedildiği kabul edilir. Ayrıca yapılacak diğer tüm işlemler de şekli işlemlerdir. 4.2. Mirasın Reddi Beyanının Kayıtsız Ve Şartsız Olması Türk Medeni Kanunu'nun 609/2 maddesi gereğince mirasın reddi, kayıtsız ve şartsız bir şekilde gerçekleştirilmelidir. Mirasın reddi, miras bırakanın geride bıraktığı terekesinin paylaşımında pay ve paydaşlık açısından değişiklik yaratacaktır. Bu nedenle mirasın reddi, yenilik doğurucu bir işlem olarak kabul edilmektedir. Mirasın reddi, miras bırakanın mirasçılarını olduğu gibi tüm alacaklılarını da ilgilendiren bir işlemdir ve hukuki sonuç doğurabilmesi için, herkes tarafından anlaşılabilir, açık, kesin ve net bir şekilde yapılması gerekmektedir. Eğer mirasçının beyanından mirası reddettiği tam olarak ve açık bir şekilde anlaşılmazsa veya redde ilişkin beyan şarta bağlanmışsa, bu durumda beyanın iptali mümkündür. 4.3. Mirasın Reddinin Vekil Aracılığıyla Yapılması Türk Medeni Kanunu'nun Velayet, Vesayet ve Miras Hükümlerinin Uygulanmasına İlişkin Tüzüğün 39 maddesi mirasın reddini düzenlemiştir. Madde 39/II Mirasçının mirası reddetmesi halinde, sulh hakimince düzenlenecek bir tutanakla reddeden mirasçının açık kimliği belirlenir ve ret beyanı mirası reddedene veya istem, bu konuda yetkisi olan vekil tarafından yapılmış ise vekiline imza ettirilip, hakim ve zabıt katibince imzalanır. Vekilin vekaletnamesi bu tutanağa eklenir. Bu düzenleme nedeniyle vekil tarafından yapılacak mirasın reddi istemi için, vekilin vekaletnamesinde özel yetki bulunması gerekmektedir. Yargıtay’ın da görüşü bu yönde olup, emsal nitelikte kararları bulunmaktadır. Yargıtay 2.Hukuk Dairesi 30.09.2004 Tarih 9602 E. Ve 10936 K. Sayılı kararı "...Türk Medeni Kanununun Velayet, Vesayet Ve Miras Hükümlerinin Uygulanmasına İlişkin Tüzüğün 39/2.Maddesine göre mirasın reddi istemi için vekilin vekaletnamesinde özel yetki bulunması gerekir….” 5. Mirasın Reddinde Süre ve Zamanaşımı Türk Medeni Kanunu’nun 606. maddesine göre mirasın reddi süresi üç aydır. Yasal mirasçılar, mirasçı olduklarını daha sonra öğrendiklerini ispat etmedikçe, miras bırakanın ölümünden itibaren üç ay içinde mirası reddetmelidir. Bu süre, mirasın kabul edilmesi veya reddedilmesi için son tarih olarak kabul edilir. Vasiyetname ile atanmış mirasçılar açısından mirasın reddine ilişkin üç aylık süre, miras bırakanın düzenlediği vasiyetnamenin kendilerine resmen bildirilmesinden itibaren başlar. Yani vasiyetnamenin kendilerine duyurulduğu tarihten itibaren üç aylık süre içinde vasiyetnameyle kendilerine miras bırakılan kişiler, mirası kabul veya reddetme işlemini gerçekleştirmelidir. Koruma önlemi olarak tereke yazımı varsa, terekenin yazımı işleminin sona erdiğinin, sulh hukuk hakimi tarafından mirasçılara tebliğinden itibaren 3 ay içinde, her bir mirasçı mirası reddedebilir. Önemli sebeplerin varlığı halinde sulh hukuk hakimince yasal ve/veya atanmış mirasçılara ret için ek süre tanınabilir veya yeni bir süre verilebilir. Süresi içinde reddetmeyen mirasçı, mirası kayıtsız şartsız kabul etmiş sayılır. 6. Ret Hakkının Düşmesi Mirasın kabulü için kural olarak bir beyana gerek olmasa da, mirasçı daha ret süresi dolmadan açık bir şekilde mirası kabul beyanında bulunursa, ret hakkı düşer. Ayrıca Yasal süre içinde mirası reddetmeyen mirasçı mirası kayıtsız şartsız kabul etmiş olur. Ayrıca, Türk Medeni Kanunu'nun 610/II. maddesinde, mirasçılardan birinin tereke işlerine fazla karışması, mirasın örtülü kabulü olarak değerlendirilmiş ve ret hakkının düşeceği belirtilmiştir. Mirasçının terekede yer alan malları kullanması, terekede yer alan mallara ilişkin ortaklığın giderilmesi, istihkak davası açması, miras payının devri veya miras bırakanın alacaklarını tahsil şeklinde hareketlerde bulunması, terekeye ilişkin olağan işler olarak kabul edilemez. Bu tür davranışlar mirasın örtülü şekilde kabulü olarak değerlendirilecektir. 7. Mirası Reddin Sonuçları 7.1. Mirasın Yasal Mirasçılardan Biri Tarafından Reddi Mirası ret beyanı, yalnızca reddeden mirasçı açısından sonuç doğurur. Mirası reddeden yasal mirasçının payı, miras açıldığı zaman kendisi sağ değilmiş gibi, diğer hak sahiplerine geçer. 7.2. Mirasın En Yakın Yasal Mirasçıların Tamamı Tarafından Reddi TMK' nın 612. maddesi; “ En yakın yasal mirasçıların tamamı tarafından reddolunan miras, sulh mahkemesince iflas hükümlerine göre tasfiye edilir.” Bu halde sulh hukuk mahkemesi, mirası iflas hükümlerine göre tasfiye eder. Tasfiye sonucunda artı bir değer kalması durumunda, kalan değer mirası reddetmemişler gibi mirasçılara dağıtılır. 7.3. Mirasın Sağ Kalan Eşe Geçmesi Miras bırakanın altsoyunun tamamı mirası reddederse miras, sağ kalan eşe geçer ve eş tek başına mirasçı olur. 7.4. Mirasın Sonra Gelen Mirasçılar Yararına Reddi Türk Medeni Kanunun 614. Maddesi uyarınca mirasçılar, mirası reddederken, kendilerinden sonra gelen mirasçılardan mirası kabul edip etmeyeceklerinin sorulmasını tasfiyeden önce isteyebilirler. Bu takdirde ret, sulh hâkimi tarafından daha sonra gelen mirasçılara bildirilir; bunlar bir ay içinde mirası kabul etmezlerse reddetmiş sayılırlar. Bunun üzerine miras, iflâs hükümlerine göre tasfiye edilir ve tasfiye sonunda arta kalan değerler, önce gelen mirasçılara verilir 7.5. Mirasın Reddinin Atanmış Mirasçılar Açısından Sonuçları Atanmış mirasçı mirası reddederse payı, miras bırakanın en yakın yasal mirasçısına geçer. Ancak miras bırakanın ölüme bağlı tasarrufu ile başka bir sonuç öngörmesi de mümkündür. Yani miras bırakan, ret durumunda mirasın kendi yasal mirasçılarına geçmeyeceğini öngörebileceği gibi, reddedenin yasal mirasçılarına ya da başka bir kişiye geçebileceğini de öngörebilir. 8. Mirasın Reddi Davasında Yetkili Ve Görevli Mahkeme Mirasın reddi davasında yetkili ve görevli mahkeme, Türk Medeni Kanunu ve Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda belirlenmiştir. Yetkili Mahkeme: Mirasın reddi davasında yetkili mahkeme, miras bırakanın son yerleşim yerinin bulunduğu Sulh Hukuk Mahkemesi'dir. Eğer miras bırakanın son yerleşim yeri Türkiye'de ise, bu yerdeki Sulh Hukuk Mahkemesi yetkilidir. Görevli Mahkeme: Miras bırakanın son yerleşim yeri Sulh Hukuk Mahkemesi, aynı zamanda mirasın reddi davasının görevli mahkemesidir. 9. Mirasın Reddinde Alacaklıların Korunması 9.1. Miras Bırakanın Alacaklılarının Korunması Miras bırakanın malvarlığı, borçları ödemeye yetmediğinde miras bırakanın mirasını reddeden mirasçılar, miras bırakanın alacaklılarına karşı bazı malvarlığı değerleriyle sorumlu olabilir. Bu malvarlığı değerleri, mirası reddeden mirasçıların miras bırakanın ölümünden önceki beş yıl içinde aldıkları ve mirasın paylaşılmasında geri vermekle yükümlü oldukları denkleştirmeye tabi kazandırmalardır. Mirasçının mirası reddetmekteki niyetine göre, sorumluluk miktarı değişecektir. Kötü niyetli mirasçılar geri vermek zorunda oldukları kazandırmanın tam değeriyle sorumlu olurken, iyiniyetli mirasçılar yalnızca geri verme zamanındaki zenginleşmeleri oranında sorumludur. Ancak, olağan eğitim-öğretim giderleri ve adet üzere verilen çeyizde mirasçıların böyle bir sorumluluğu yoktur. 9.2. Mirasçıların Kişisel Alacaklılarının Korunması Mirasçı, borçlarını karşılamayacak durumdaysa ve alacaklılarına zarar verme amacıyla mirası reddederse, ret tarihinden itibaren altı ay içinde alacaklılar veya iflas masası tarafından reddin iptali davası açılabilir. Ancak bu davanın açılabilmesi için, davacılara yeterli güvence verilmeyerek mirasçının gerçekten kötü niyetle mirası reddetmiş olduğunun kanıtlanması gerekmektedir. Yapılacak yargılama sonucunda mahkeme, mirasçının kötüniyetli olarak yaptığı mirasın reddini iptal ederse, miras resmen tasfiye edilir. Bu tasfiye sürecinde, reddeden mirasçının payına bir malvarlığı değeri düşerse, öncelikle itiraz eden alacaklılar hakları ödenir. Kalan değerler, reddeden mirasçının yerini alan mirasçılara verilir. Yani arta kalan değerlerden yararlanacak olan mirasçılar, mirasın reddi iptal edilmiş olsaydı reddeden mirasçı değil, yerini alan mirasçılardır. Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için Mirasın Kötüniyetli Reddinin İptali Davası başlıklı yazımızı inceleyebiliriz. 10. Sıkça Sorulan Sorular Mirasın Reddi Beyanı Geri Alınabilir mi? Kural olarak ret beyanı Sulh Hukuk Mahkemesi hakimine ulaştığı andan itibaren hüküm doğurur ve bu andan sonra geri alınamaz. Ancak hata, hile veya korkutma ile, başka bir deyişle, irade bozukluğuyla sakat olan bir ret beyanının iptal edilmesi mümkündür. Mirası Red Etmezsem Miras Bırakanın Vergi Borçlarından Sorumlu Olur muyum? Mirasçı miras bırakanın tüm hak ve alacaklarından olduğu kadar, borçlarından da sorumludur. Bu kapsamda mirasçı miras bırakanın vergi borçlarından da sorumlu olacaktır.Sorunuza ilişkin detaylı bilgi almak için Mirasçılar Mirasbırakanın Vergi Borç ve Cezalarından Sorumlu mu? Başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Mirası Red Etmezsem Miras Bırakanın Adli Ve İdari Para Cezalarından Borçlarından Sorumlu Olur muyum? Suç ve cezanın şahsiliği ilkesi gereğince, mirasçı miras bırakanın adli ve idari para cezalarından sorumlu tutulamaz.Sorunuza ilişkin detaylı bilgi almak için Mirasçılar Adli ve İdari Para Cezalarından Sorumlu mu? Başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Mirasın Reddi Ve Mirasın Feragati Arasındaki Fark Nedir? Mirasın reddi, sadece miras bırakanın ölümünden sonra yapılabilen hukuki bir işlemdir. Mirasın feragat ise, miras bırakan sağlığında yapılır ve bunun için mirasçı ile miras bırakan arasında mirasın feragati sözleşmesi yapılması gerekmektedir. Mirasçı, mirastan feragat sözleşmesi ile mirasçılığın doğurduğu hak ve yükümlülüklerden kurtulma imkanına sahip olur. Mirası Reddettikten Sonra Ne Olur, Mirasçı Hakları Ne Şekilde Etkilenir? Mirası reddeden mirasçının hakları ve durumu, mirasın kabul edildiği durumla karşılaştırıldığında farklılık gösterir. Mirası reddeden mirasçının durumu şu şekilde etkilenir:* Mirasçı miras üzerinde hak iddia edemez: Mirası reddeden mirasçı, mirasın paylaşımına katılamaz ve mirasın aktifleriyle ilgili hiçbir hakka sahip olmaz.* Mirasçının payı diğer mirasçılara geçer: Mirası reddeden mirasçının payı, mirasın kabul edildiği durumda kendisine ait olacak miras payı, diğer mirasçılara geçer.* Mirasçı sırası değişir: Mirası reddeden mirasçı, miras bırakanın ölümü anında mirasçı olmamış gibi kabul edilir ve onun yerine diğer mirasçılar sırayla gelir. Mirası Reddetme İşlemi İçin Bir Avukata İhtiyacım Var mı? Mirasçı Sulh Hukuk Mahkemesine yapacağı beyanla mirası red edebilir. Ancak mirası reddetme işlemi, yasal ve hukuki açıdan önemli sonuçlar doğurabileceği için bir avukatın danışmanlığı tavsiye edilir. Mirası reddetme sürecinde dikkat edilmesi gereken yasal prosedürler ve hukuki detaylar bulunmaktadır. Avukatın rehberliği, mirasçının haklarını ve yükümlülüklerini tam olarak anlamasını sağlar ve doğru karar vermesine yardımcı olur. Mirası Reddetme Süresi Nedir Ve Nasıl Hesaplanır? Türk Medeni Kanunu’nun 606. maddesine göre mirasın reddi süresi üç aydır.Süreler ile ilgili detaylı bilgi için “Mirasın Reddi Süresi” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Excerpt: Mirasın reddi, diğer adıyla Reddi Miras, mirasçının mali ve hukuki açıdan sorumluluktan kurtulma hakkı olarak kabul edilir. Bu şekilde mirası reddeden mirasçı, mirasın üzerindeki haklarından feragat eder ve mirasın paylaşımına katılmaz. Mirasın reddi, mirasçıya mirasın getirdiği borç ve yükümlülüklerden muaf olma imkanı sağlar. ### Sınav Sonuçlarına ve Notlara İtiraz Yükseköğretim kurumlarınca, ders yeterliliğini ölçümlemek adına yapılan vize ve final sınavlarında, öğrencinin aldığı not, bazen beklentisinin altında olabilmektedir. Beklenenden düşük not verilmesi hali, kimi durumlarda öğrencinin yanılgısından ötürü olabileceği gibi, zaman zaman ders notuna karar veren öğretim görevlisinin hatasından da kaynaklanabilmektedir. Yükseköğretim Kanununun 43. maddesine göre “Yükseköğretim kurumlarında, kuruluş özelliklerine ve ihtiyaçlarına göre yapılan eğitim – öğretim ve buna dayalı olarak verilen diplomalarla ilgili esaslar her üniversitece hazırlanacak öğretim ve sınav yönetmeliğinde belirtilir.” Dolayısıyla yükseköğretim kurumlarında gerçekleştirilen sınavlara, sınav sonuçlarına ve notlarına itirazda bulunmasına ilişkin genel bir düzenleme bulunmamaktadır. Yükseköğretim kurumlarında gerçekleştirilen sınavlara ilişkin düzenlemeler her üniversitenin kendi çıkaracağı öğretim ve sınav yönetmeliğinde belirlenmektedir. Öğrenci, bağlı olduğu yükseköğretim kurumunun yayımladığı yönetmelikteki itiraz prosedürünü uygulamasına rağmen tatmin edici bir sonuç alamadığını ve hatanın düzeltilmediğini düşünüyorsa, sınav notunun iptali talebiyle dava yoluna başvurabilir. Bu tür davalarda öğrencinin sınav kağıdı üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırılması son derece önem arz etmektedir. Sınav notunun iptali davalarında yürütmenin durdurulması hususu oldukça önemlidir. Dava süresince, öğrencinin öğrenim hayatı devam ettiğinden, düşük not aldığı dersin akıbeti, alttan veya üstten alacağı ders programını yahut zaman zaman mezuniyet durumunu dahi etkileyebilmektedir. 1. Sınav Sonuçlarına ve Notlara İtirazda Dava Yolu Sınav sonucunun hatalı değerlendirildiğini ve daha yüksek puan alması gerektiğini düşünen öğrenci, bağlı olduğu yükseköğretim kurumunun yayımladığı yönetmelikteki itiraz prosedürünü uygulamalıdır. Kurumun yayımlamış olduğu yönetmelikteki tüm yöntemleri tüketmesine rağmen, tatmin edici bir sonuç alamayan ve hatanın düzeltilmediğini düşünen öğrenci, sınav notunun iptali talebiyle idari yargıda dava yoluna başvurabilir. Bu davalarda, hatalı olduğu düşünülerek iptali talep edilen sınav notu, sınavın kapsamı, cevap anahtarı ve varsa emsal diğer öğrenci cevap kağıtları, ilgili yükseköğretim kurumundan getirtilerek, incelenmek üzere alanında uzman bilirkişilere gönderilir. Bu bilirkişiler, çoğu zaman bir başka yükseköğretim kurumunun, dava konusu sınava ilişkin bilim dalında yetkinlik sahibi öğretim personelinden oluşur. Bilirkişi incelemesi sonucunda, sınav sonucunun hatalı olduğu sonucuna varılır ise, dava konusu işlemin iptaline karar verilebilir. Mahiyeti itibarıyla bu davalar, idari işlemin iptali davası niteliğindedir. Açılacak dava ile idari işlemin unsurları (sebep, yetki, şekil, maksat, konu) denetlenecek olup, bu yolla hukuka aykırı durumun ortadan kalkması sağlanabilecektir. İdari işlemin iptali davaları hakkında daha detaylı bilgi alabilmek için internet sitemizde yer alan “İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. Sınav Notunun İptali Davasında Yürütmenin Durdurulması Yürütmenin durdurulması kararı, idari işlemin iptali talebiyle açılan davalarda, önemli bir rol oynamaktadır. Çünkü yapılan idari işlemler mahkemece iptal edilmediği sürece hukuka uygunluk karinesinden yararlanır. Yani dava açılması, idari işlemin yürütülmesini durdurmamaktadır. Dava konusu işlemin açıkça hukuka aykırı olması, işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkansız sonuçların meydana gelmesi ihtimalinin varlığı halinde, yürütmenin durdurulması kararı verilebilir. Yürütmenin durdurulması konusu hakkında daha detaylı bilgi alabilmek için internet sitemizde yer alan “Yürütmenin Durdurulması Kararı Nedir?” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Sınav notunun iptali davalarında yürütmenin durdurulması hususu oldukça önemlidir. Dava süresince, öğrencinin öğrenim hayatı devam ettiğinden, düşük not aldığı dersin akıbeti, alttan veya üstten alacağı derslerin programını, hatta mezuniyet durumunu dahi etkileyebilmektedir. Dolayısıyla, öğrencinin, eğitim hayatı, ders yükü, mezuniyet tarihi, staj süreci ve meslek hayatı bu davanın ne zaman ve ne şekilde sonuçlanacağına bağlı olabilmektedir. Bu sebeple açılan davada, aynı zamanda yürütmenin durdurulmasını talep etmek büyük önem arz etmektedir. Çünkü, sınav sonucuna itirazın reddi kararının uygulanmaya devam edilmesi halinde, öğrenci açısından telafisi güç zararların doğması kuvvetle muhtemeldir. Söz konusu uyuşmazlıkta yürütmenin durdurulması kararı verilmesi halinde; öğrenci sınavı geçmiş gibi işlem yapılır ve yargılamanın sonuna kadar öğrenci hak kaybına uğramaz. 3. Sınav Notunun İptali Davasında Bilirkişi İncelemesinin Önemi Not tespitinin mahkemece tekrar yapılması ve sınav sonucunun iptal edilmesi için açılan davalarda en belirleyici ve önemli nokta, bilirkişi incelemesinden çıkan sonuçtur. Sınav notunun iptali davalarında mahkemece, derhâl yükseköğretim kurumundan sınav kâğıdı ve diğer dokümanlar talep edilerek dosya bilirkişi incelemesine gönderilir. Bilirkişi, bu incelemede öncelikle öğrencinin sınav kâğıdını ve kurumca esas alınan cevap anahtarını inceler. Ardından genellikle en yüksek ve en düşük notları alan öğrencilerin kağıtları ve davacı ile aynı notu almış öğrencilerin sınav kağıtları kurumdan talep edilir. Kurumdan talep edilecek sınav kağıtları ve inceleme yöntemi tamamen uyuşmazlığın mahiyetine ve bilirkişilerin takdirine bağlıdır. Ancak, verilen notun objektif olarak değerlendirilip değerlendirilmediğinin ve hakkaniyete uygun olup olmadığının tespitinde, yapılacak bu karşılaştırmalı değerlendirme büyük öneme sahiptir. Bilirkişi raporu mutlaka gerekçe içermeli ve denetime elverişli olmalıdır. İnceleme sonucunda bilirkişilerce hazırlanan rapor, mahkemenin takdirine sunulur. Keza, davanın tarafları, sunulan bilirkişi raporuna itiraz ederek ek rapor yahut yeni bir bilirkişiden tekrar rapor alınmasını talep edebilir. Taraf vekillerinin bu taleplerinin, mahkemece yerinde bulunup bulunmamasına bağlı olarak, dosya tekrardan bilirkişiye gönderilebilir. En nihayetinde, takdir mahkemede olup mahkemece dosya kapsamındaki rapor ve itirazlar göz önünde bulundurularak bir hüküm kurulur. 4. Sınav Notunun İptali Davası Sonucunda Verilebilecek Kararlar ve Karara İtiraz İdare Mahkemesince idari işlemin iptali kararı verilebilmesi için işlemin yetki, şekil, sebep, konu ve amaç yönünden en az biri açısından hukuka uygun olmadığının mahkemece tespit edilmesi gerekir. Sınav notunun iptali talebiyle açılan bu davalarda, iki şekilde karar verilebilir: Yargılama sonucunda, gerçekten de öğrencinin alması gereken notun, davalı kurumca verilen nottan yüksek olması gerektiği kanaatine varılırsa, dava konusu idari işlemin iptaline karar verilir. Ancak, dava sürecinde yapılan değerlendirmelerden sonra, davacının sınav kağıdına objektif olarak verilebilecek notun, dava konusu edilen not ile uyumlu olduğu tespit edilirse, dava reddedilir. Verilen mahkeme kararlarına karşı, kararın tebliğinden itibaren 30 gün içerisinde istinaf yoluna başvurulabilir. İstinaf incelemesi Bölge İdare Mahkemelerince yapılır. Dosyayı esas itibarıyla inceleyen istinaf mahkemesi, verilen yerel mahkeme kararının hukuka uygun olduğuna kanaat getirirse, istinaf başvurusunu reddeder. Ancak, ilk derece mahkemesi kararının hukuka aykırı olduğu tespit edilir ise istinaf başvurusu kabul edilerek yerel mahkeme kararı kaldırılır. Sınav notunun iptali için açılan davalarda İstinaf mahkemesi kararlarına karşı temyiz yolu açık değildir. Başka bir deyişle, bölge idare mahkemesinin kararı kesindir ve yargılamanın son evresidir. 5. Sınav Sonuçlarına İtiraz Konusunda Örnek Düzenlemeler İstanbul Üniversitesi bünyesinde yapılan sınavlara, sınav sonuçlarına itirazın ne zaman ve ne şekilde yapılabileceği, İstanbul Üniversitesi Önlisans ve Lisans Öğretim Yönetmeliği m.27’de düzenlenmiştir. Öğrenciler, ara sınav sonuçlarının ve 100 üzerinden değerlendirilerek belirlenen yarıyıl/yıl sonu sınav notunun ilan edilmesinden itibaren üç iş günü içinde, ilgili birimin öğrenci bürosuna bir dilekçe ile başvurarak sınav kağıdının yeniden incelenmesini isteyebilir. Dekan veya müdür sınav kağıdının incelenmesi için, biri sınavı yapan öğretim üyesi olmak üzere ilgili öğretim üyeleri veya öğretim görevlileri arasından üç kişilik bir komisyon kurar. Sınavın ilgili olduğu anabilim/bilim dalında tek öğretim üyesi varsa, bu komisyonun diğer üyeleri, sınava girilen dersin yakın olduğu derslerin öğretim üyeleri arasından dekan veya müdür tarafından seçilir. Komisyon, en çok üç iş günü içinde itirazları kesin olarak sonuçlandırır. Harfli olarak ilan edilen başarı notları ilan edildikten sonra, herhangi bir nedenle yapılan değişiklikler, o dersin daha önce yapılmış olan istatistiksel dağılımına yansıtılmaz. Aynı konu Marmara Üniversitesi Önlisans ve Lisans Eğitim Öğretim ve Sınav Yönetmeliği m.22’de düzenlemiştir. Sınavlarda öğrenciler, 100’lük puan sistemine göre sayısal olarak ölçülür. Sınavı yapan öğretim elemanı sınav tarihini takip eden sekiz gün içerisinde sınav sonuçlarını sayısal olarak ilan eder, sınav kâğıtlarını ve tutanağını ilgili birime teslim eder. Öğrenciler sınav sonuçlarına, ilanından itibaren beş iş günü içinde ilgili birime dilekçe vererek itiraz edebilir. İtiraz üzerine sınav kâğıdı, dersin öğretim elemanı tarafından, konunun kendisine bildirilmesinden itibaren en geç beş iş günü içinde incelenir, sonuç yazılı ve gerekçeli olarak ilgili birime bildirilir. Not değişikliği, ancak birim yönetim kurulunun onayı ve birim yöneticisi veya yetkilendireceği yardımcıları gözetiminde ilgili öğrenci işleri bürosunca yapılabilir. Bu şekilde yapılacak düzeltmeler diğer öğrencilerin kesinleştirilmiş harfli başarı notlarını etkilemez. Yukarıda örnek olmaları açısından paylaşılan iki üniversitenin ilgili düzenlemelerinden de anlaşılacağı üzere, sınavlara ve sınav sonuçları ile notlarına itiraz yolları, her üniversitenin kendisine has olarak belirlenmektedir. Bu sebeple tüm yükseköğretim kurumu için belirlenmiş ortak bir sınav notuna itiraz yolu bulunmamaktadır. Örneğin, bazı kurumlar, yapmış oluklara sınavlara ilişkin, kendi bilişim sistemleri üzerinden itirazda bulunulmasını kabul etmektedir. Ancak, bazı kurumlarda itiraz yolu halen eski usulde devam etmekte ve internet üzerinden yapılan itirazlar kabul edilmemektedir. Yani, bu kurumlarda, sınava, sınav sonucuna veya notuna itiraz etmek isteyen öğrenci, fiziki olarak dilekçe hazırlayarak öğrenci işlerine teslim edilmek zorundadır. Bu sebeple sınav sonucuna itiraz ederek tekrar incelenmesini talep eden öğrencinin öncelikle eğitim aldığı yükseköğretim kurumunun sınav yönetmeliğini incelemesi gerekir. Sınava, sınav sonucuna yahut notuna itiraz etmek isteyen kişiler, bu yönetmelikte öngörülen süreci takip ederek süre ve şekil şartına uygun şekilde itirazda bulunmalıdır. Süre yahut şekil şartına uyulmayan itirazlar, haklı olup olmadığına bakılmaksızın, reddedilebilir. 6. Sınav Sonuçlarına İtiraz Dilekçe Örneği Sınav sonuçlarına itiraz konusunda üniversiteler kendi yönetmeliklerinde farklı usuller öngörebilmektedir. Örneğin bazı üniversitelerde yazılacak itiraz dilekçeleri dekanlığa hitaben yazılmalıyken bazı üniversitelerde bölüm başkanlığına veya öğrenci işlerine hitaben yazılmalıdır. Yine bazı üniversitelerin itiraz dilekçesi taslağı bulunmakta olup itirazın bu dilekçeler ile birlikte yapılması gerekmektedir. Bünyesinde bulunulan üniversitenin ilgili yönetmeliği incelenmeli ve sınav notuna itiraz dilekçesi bu yönetmelik doğrultusunda hazırlanmalıdır. Sınav notlarına itiraz dilekçesi örneği aşağıdadır. Hemen tıklayıp indirebilirsiniz. Sınav Notuna İtiraz Dilekçesi Örneği 7. Sınav Notunun İptali Davasında Dava Açma Süresi İptal davaları, idari işlemin muhataba tebliğinden itibaren 60 gün içinde idare mahkemelerinde açılmalıdır. Sınav notunun iptali davalarında ise öğrencinin bulunduğu kurumda sınav sonuçlarına itirazları değerlendirmeye yetkili olan makamın, itirazın reddi kararının tebliği tarihinden itibaren 60 günlük dava açma süresi işlemeye başlayacaktır. 8. Sınav Notunun İptali Davasında Görevli ve Yetkili Mahkemeler Bu davalarda görevli mahkeme, idare mahkemeleri olup, yetkili mahkeme ise, özel bir düzenleme olmamakla birlikte, idari işlemi yapan idari merciin bulunduğu yer mahkemesidir. 9. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Sınav Sonucum Beklediğimden Düşük Geldi. Nasıl İtiraz Edebilirim? Sınav sonucu beklediğinden düşük gelen öğrenciler, bulunduğu kurumun çıkarmış olduğu yönetmeliği incelemeli ve bu yönetmelikte belirtilen prosedürü izlemelidir. Zira her bir üniversite için belirlenmiş tek bir itiraz prosedürü bulunmamakla birlikte bu husus kurumdan kuruma farklılık göstermektedir. Sınav Sonucuma Yaptığım İtiraz Reddedildi. Dava Açabilir miyim? Sınav sonucuna yapılan itirazın yetkili makam tarafından incelenip reddedilmesi halinde bu ret kararının tebliği tarihinden itibaren 60 gün içerisinde kurumun bulunduğu yerdeki İdare Mahkemeleri’nde idari işlemin iptali davası açılarak bu ret kararının iptalinin talep edilebilmesi mümkündür. Sınav Sonucumun İptali İçin Dava Açarsam Dava Sonucunda Sınav Notum Düşebilir mi? Öğrenci, sınav sonucunun iptali için bir dava açığı zaman yapılan değerlendirmede eğer öğrencinin puanının olması gerektiğinden de yüksek olduğu kanaatine varılırsa bu durumda yalnızca açılan dava reddedilir. İdare Mahkemesi tarafından sınav notunun düşürülmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Sınav Sonucumun İptali İçin Dava Açarsam Dava Sonuçlanana Kadar Sınav Sonucu Geçerli Olur mu? İdari işlemler hukuka uygunluk karinesinden yararlandıkları için bu işlemlerin iptali için açılan davalar işlemin uygulanmasını engellemez. Ancak idari işlemin iptali davasında yürütmenin durdurulması talep edilir ve bu talep kabul edilirse bu durumda işlemin yürütmesi durdurulur ve sınav sonucu iptal edilmiş gibi öğrenci ders seçme veya mezuniyet işlemlerine devam edebilir. Sınav Sonucunun İptali İçin Açtığım Davada Mahkeme Notumu Nasıl Değerlendirir? Sınav sonucunun iptali için açılan davalarda bilirkişi incelemesi büyük önem arz etmektedir. Bu tür davalarda Mahkeme, yükseköğretim kurumundan sınav kâğıdı ve diğer dokümanları talep ederek dosyayı bilirkişi incelemesine gönderir. Bilirkişi dava açan öğrencinin sınav kağıdını, kurumca esas alınan cevap anahtarını ve emsal sınav kağıtlarını inceleyerek bir değerlendirme yapar. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Sınav sonucunun ilan edilmesinden itibaren, sınav kağıdının yeniden incelenmesi için ilgili birime dilekçe ile başvurulduğu halde istenen sonuç elde edilemezse, düşük sınav notunun iptali için idari yargıda dava açılabilir. ### İşyeri Kapatma Kararları ve İptali İşyerlerinin faaliyette bulunabilmesi için mevzuatta belirtilen şartlara ve iş alanına ilişkin ruhsata sahip olması gerekmektedir. İşyerinin sağlaması gereken bu şartlar ve ruhsat alınmasına ilişkin kurallar, İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına İlişkin Yönetmelik’te ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. İşyeri açmak ve faaliyetlerini sürdürmek isteyen işletmeler, tüm kriterleri eksiksiz sağlamak zorundadır. Aranan kriterlerin tamamını eksiksiz şekilde sağlanmaksızın yapılan başvurularda işyeri ruhsat talebi reddedilebilecektir. Diğer taraftan, hali hazırda çalışmakta olan bir işyerinde, sonradan mevzuata aykırılıklar tespit edilirse, idare tarafından belirli bir süre verilerek eksikliğin giderilmesi istenir. Verilen bu sürede eksiklik ve mevzuata aykırılıklar giderilmezse, işletmeler geçici olarak faaliyetten men edilebileceği gibi, bazı hallerde işyeri ruhsatı tamamen iptal edilebilir. İşyerinin kapatılması ve faaliyetlerin durdurulması nedenleri İşyerlerinde İşin Durdurulmasına Dair Yönetmelik içerisinde düzenlenmiştir. Faaliyetten men cezasının yahut kapatmanın haksız olduğunu düşünen işletmeler, yapılan işlemin niteliğine göre işlemi yapan idareye karşı idari yargıda iptal davası açabileceği gibi, uğranılan maddi manevi zararın giderilmesi için tam yargı davası (tazminat) açabilir. Mevzuatımıza göre, işletmelerin sağlaması gereken kriterler sınıf ayrımına göre belirlenmiştir. Yönetmelikte yer alan bu sınıflar; sıhhi müesseseler, gayrisıhhi müessesler ve umuma açık istirahat ve eğlence yerleridir. Sıhhi müessesler; et ve balık ürünlerinin satıldığı yerler, bakkal, market, şarküteri, kuruyemişçi, büfe, manav, kantin ve ekmek bayileri gibi yerlerdir. Buna karşın, faaliyeti nedeniyle çevreye biyolojik, kimyasal ve fiziksel olarak az ya da çok zarar vermesi muhtemel işletmeler ise, gayrisıhhi müessese sınıfında yer alır. Örneğin; enerji santralleri, fabrikalar, organize sanayi bölgelerinde yer alan işletmeler bu sınıfta değerlendirilir. Fark edileceği üzere, çevre ve insan sağlığı bakımından görece daha yüksek tehlike arz etmeleri nedeniyle bu işletmeler bakımından çok daha sıkı denetimler uygulanır. Umuma açık istirahat ve eğlence yerleri ise, otel pansiyon gibi konaklama yerleri; gazino, bar, içkili lokanta gibi içkili yerler; lunaparklar ve internet kafelerdir. 1. Sıhhi Müesseselerin Kapatılması (Bakkal, Büfe vs.) Bakkal, market, büfe gibi işletmeler, mevzuatımızda sıhhi müesseseler sınıfında yer almaktadır. Sıhhi müesseseler koku, zararlı atık, gürültü gibi etkiler ile çevresindekilere zarar vermeyen işyerlerini ifade eder. Bu işletmeler, bulundukları faaliyet nedeniyle yönetmeliklerde yer alan hijyen kurallarına riayet etmek zorundadır. Keza, bu sınıftaki işyerleri, faaliyet amacına uygun olarak tasarlanmalı, temiz ve aydınlık olmalıdır. Sıhhi müessese sınıfında yer alan bakkal, market, büfe, kasap, manav gibi işyerlerinin, işyeri açma ve çalışma ruhsatı alabilmeleri için, mevzuatta belirtilen tüm şartları bir arada taşımaları gerekir. Aksi takdirde ruhsat başvurusu reddedilecektir. Diğer taraftan, aranan tüm şartları sağlayan işletmeler, daha sonradan bu niteliklerini kaybedebilirler. Bu işletmeler hakkında daha sonradan denetim yapılarak, mevzuata uygun olmayan unsurlar ve eksikliklerin tespit edilmesi de mümkündür. Bu durumda, işyeri sahibine, işyerinde tespit edilen bu eksikliklerin ve hataların giderilmesi için bir defaya özgü olmak üzere on beş günlük süre verilir. Bu süre içinde eksiklik ve hatalar giderilmezse, ruhsat iptal edilerek işyeri kapatılır. Ayrıca, işletmedeki ilgili kişilerin, bu şartlara ilişkin gerçeğe aykırı veya yalan beyanda bulunmaları halinde, haklarında kanuni işlem başlatılabilir. 2. Gayrisıhhi Müesseselerin Kapatılması (Enerji Santralleri, Fabrikalar vs.) Enerji santralleri, fabrikalar ve organize sanayi bölgelerinde yer alan işletmeler, gayrisıhhi işletme sınıfında yer alır. Çevreye ve insan sağlığına yönelik az ya da çok miktarda tehlikeli nitelikte faaliyetleri nedeniyle, mevzuatımızda bu işletmeler bakımından oldukça sıkı önlemler düzenlenmiştir. Gayrisıhhi müesseseler de kendi içerisinde üç sınıfa ayrılmaktadır. 1.sınıf gayrisıhhi müesseseler, ikamet yerlerinden kesinlikle uzakta olması gereken yerlerdir. 2.sınıf gayrisıhhi müesseseler, açılmasından önce konutlara veya insanlara zarar verip vermeyeceği araştırılması gereken müesseselerdir. 3. Sınıf müesseseler ise, konut ve insanların olduğu yerde açılabilen ancak düzenli olarak denetlenmesi gereken yerlerdir. Örneğin sanayi bölgeleri ve endüstri bölgelerinin etrafında sağlık koruma bandı konulması mecburidir. Yani tehlikeli nitelikteki bu işletmelerin yer aldığı bölgelerin etrafında mesken veya insan ikametine mahsus yapılaşmaya izin verilmez. Ayrıca çimento fabrikası, elektrik santrali gibi birinci sınıf gayrisıhhi müesseselerde “sorumlu müdür” çalıştırılması zorunludur. Aksi durumda, bu eksikliğin giderilmesi için uygun bir süre verilir. Eksikliklerin süre içinde giderilmemesi halinde ise, işyeri ruhsatının iptal edilmesi mümkündür. Bu sınıftaki bir işletmenin denetimi neticesinde, toplum ve çevre sağlığı açısından zararlı olduğu tespit edilirse, işletmenin faaliyeti, noksanlıklar ve aykırılıklar giderilinceye kadar durdurulabilir. Son olarak, akaryakıt ve/veya oto gaz istasyonları, enerji santralleri ve fabrikalar, ikinci ve üçüncü sınıf gayrisıhhi müessesler sınıfında yer alır. Bu işletmelerdeki denetimlerde; insan sağlığına zarar verilmemesi, çevre kirliliğine yol açılmaması, yangın, patlama, iş güvenliği ve işçi sağlığına ilişkin düzenlemeler dikkate alınır. Keza, genel güvenlik, trafik ve karayolları, imar, kat mülkiyeti ve doğanın korunması ile ilgili düzenlemeler de denetimde esas alınan diğer kriterlerdir. Denetimler esnasında, mevzuata aykırılıklar tespit edilirse, işyerine bir defaya mahsus olmak üzere on beş günlük süre verilir. Bu süre içerisinde eksiklikler ve aykırılıklar giderilmezse, ruhsat yetkili idare tarafından iptal edilerek iş yeri kapatılır. 3. Umuma Açık Eğlence Yerlerinin Faaliyetten Men Edilmesi ve Kapatılması (Otel, Lokanta ve Bar vs.) Mevzuatımız uyarınca, otel, pansiyon, lokanta ve bar gibi işletmeler, umuma açık istirahat ve eğlence yerleri sınıfında yer alır. Umuma açık istirahat yerleri, kişilerin tek tek veya toplu olarak eğlenmesi ve konaklaması için açılan yerlerdir. Bu işletmeler bakımından da Yönetmelik’te belirtilen şartların sağlanması zorunludur. İlaveten, bu işletmeler, Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu uyarınca da denetlenir. Bu sınıfta yer alan işletmelerde, kumar oynatılması; uyuşturucu üretilmesi, satılması; genel ahlâka aykırı oyun oynatılması, film izletilmesi gibi eylemler yasaktır. Bu yasakları ihlal ettiği tespit edilen işletmeler, otuz günü geçmemek üzere faaliyetten men edilebilir. Aynı yıl içinde üç defadan fazla faaliyetten men edilen işletmelerin ruhsatı iptal edilecektir. Ayrıca bu işletmeler aleyhine idari para cezası kesilmesi de mümkündür. 4. İşyerinin Başlıca Kapatılma Nedenleri İşyerinin kapatılmasına sebep olan durumlar tek bir madde altında özellikle belirtilmemiş olup hangi durumlarda işyerinin kapatılacağı mevzuatın farklı kısımlarında düzenlenmiştir. Hangi hâllerde işyerinin kapatılması ve ruhsatının iptaline karar verilebileceğine örnek verecek olursak: Ruhsat olmadan işyeri açılması durumunda işyerinin kapatılmasına karar verilir. Bir işyerine ruhsat verildiği günden itibaren 1 ay içerisinde yapılacak denetimlerde mevzuata aykırılıklara rastlanırsa bu aykırılıkların giderilmesi için işyeri sahibine 15 günlük süre verilir. Eğer bu mevzuata aykırılıklar giderilmezse ruhsat iptal edilir ve işyeri kapatılır. Ruhsatın yenilenmesi veya intibak yapılmasının gerekli olduğu hâllerde 3 ay içinde bu işlemler için yetkili idareye başvurulması gereklidir. İdareye başvurulmaması durumunda işyeri sahibine idare tarafından 15 günlük süre verilir. Bu süre zarfında da ruhsat yenilenmez ya da intibakı yapılmazsa işyeri ruhsatı iptal edilir. PVSK m.8’de yer alan hâllerden dolayı bir işyeri 1 yıl içerisinde 3 defa faaliyetten men edilirse, bu maddede yer alan fiillerin tekrar işlenilmesi halinde işyerinin ruhsatı iptal edilir. Yukarıda da bahsettiğimiz üzere 1.sınıf gayrisıhhi müesseselerde sorumlu müdür bulunmak zorundadır. Bu sorumlu müdürün bulunmaması ya da sorumlu müdürün yanlış beyanda bulunması halinde bu aykırılığın giderilmesi için 15 günlük süre verilir, eğer bu süre içerisinde aykırılık giderilmezse işyeri ruhsatı iptal edilir. 5. İşyerinin Kapatılması ve Faaliyetten Men Edilmesi Durumunda Hukuki Süreç 5.1. İşyerinin Kapatılması Durumunda İtiraz ve Dava Yolu Yukarıda da bahsedildiği üzere mevzuat hükümlerine aykırılık halinde işyeri ruhsatının iptal edilmesi, bu itibarla işyerinin kapatılması mümkündür. Keza, işin durdurulması, işletmenin faaliyetten men edilmesi durumları da gündeme gelebilir. Fakat uygulamada, keyfi bazı yaptırımlar uygulanabildiği gibi birtakım usule aykırı işlemler yapılarak işyeri ruhsatının iptal edildiği durumlarla da karşılaşılabilmektedir. Şu halde, ruhsatı iptal edilen işyeri sahibi, bu iptal işleminin hukuka aykırı olduğunu düşünüyorsa, işlemi yapan idareye karşı dava yoluna başvurabilir. Ancak doğrudan iptal davası açmadan önce kararın tebliği tarihinden itibaren 30 gün içerisinde itiraz yoluna da gidilebilir. İtiraz yoluna gidilmesi dava açmaya ilişkin süreyi durdurmaktadır. İdare, itirazı reddeder veya 30 gün içinde itiraza herhangi bir yanıt vermezse bu durumda idari işlemin iptali davası açılabilir. Ancak idareye dava açmadan önce itirazda bulunmak bir zorunluluk olmayıp tercihe göre doğrudan dava açılması yoluna da gidilebilir. 5.2. İşyerinin Faaliyetten Men Edilmesi Durumunda İtiraz ve Dava Yolu İşyerinin faaliyetinin durdurulmasına yönelik verilen karara karşı durdurma işleminin gerçekleştiği günden itibaren 6 iş günü içerisinde işyerinin bulunduğu yerdeki İş Mahkemesi’nde itiraz edilebilir. İş Mahkemesi, 6 iş günü içinde kararını verir ve İş Mahkemesi tarafından verilen karar kesindir. Bu noktada önemle belirtmek isteriz ki, idarenin tüm eylem ve işlemlerinin kamu yararı amacıyla tesis edilmesi ve gerek esas gerekse usul yönünden hukuka uygun olması gerekir. Fakat bazı hallerde idari işlem tesis edilirken usuli birtakım kurallar görmezden gelinmekte olup, bu durum, idari işlemi, hukuka aykırı hale getirmektedir. Söz gelimi, işletmenin faaliyetten men edilmesine ilişkin yetki, mahallin en büyük mülki amirine aitken işyerinin doğrudan kolluk tarafından kapatılması mevzuata aykırıdır. Bu işleme karşı itiraz yoluna gidilmesi halinde yetkisiz mercii tarafından tesis edilen faaliyetten men kararı mahkemece iptal edilecektir. Geçici olarak faaliyetten men edilen veya işyeri ruhsatı iptal edilen işyeri hakkında tesis edilen bu işlem hukuka aykırıysa, işyeri sahibinin haksız yere zarara uğratıldığından bahsedilebilir. Bu durumda işyeri sahibi, işyerinin hukuka aykırı şekilde kapatıldığı süre zarfındaki gelir kaybının ve varsa başkaca zararlarının tazminini isteyebilir. Keza, işyeri sahibi, işyerinin hukuka aykırı işlemlerle kapatılması nedeniyle manevi olarak zarara uğradıysa, bu zararın tazminini de dava konusu edebilir. Konuya ilişkin olarak maddi manevi tazminat talepleri ile ilgili “İdari Yargıda Manevi Tazminat Talebi ve Talebin Artırılması” ve “İdari İşlemin İptali Davası Sonrası Açılacak Tazminat (Tam Yargı) Davası” başlıklı yazılarımızı inceleyebilirsiniz. 6. İşyeri Kapatma Kararının İptali Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme Yukarıda da açıklandığı üzere, işyerinin kapatılması, idarenin gerçekleştirdiği idari işlemlerden olduğundan görevli mahkeme idare mahkemelerdir. Yetkili Mahkeme ise işlemi tesis eden idarenin bulunduğu yer idare mahkemesidir. 7. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. İşyeri Açma Ruhsatı Talebim Reddedildi. Ne Yapabilirim? İşyeri açma ve çalışma ruhsatı; ruhsat alarak işyeri açmak ve çalışmak için engeli bulunmayan işyerine verilen izindir. Şartları taşıdığı halde işyeri ruhsatı talebinin reddedilmesi halinde, iptal davası açılması mümkündür. Bahse konu idari işlemin iptali davasından görevli ve yetkili mahkeme, ret kararını veren idarenin bağlı bulunduğu yerdeki İdare Mahkemeleridir. Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için “İşyeri Ruhsat Talebinin Reddi Kararına İtiraz ve İptal Davası” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. İşyerimin Ruhsatının İptal Edildiği Kararı Geldi. Ne Yapmalıyım? Bu durumda kararın tebliği tarihinden itibaren 30 gün içerisinde idareye başvuru hakkı bulunmakla birlikte idareye başvuru yapmak dava açmak için bir ön koşul niteliğinde değildir. İtiraz yoluna başvurmadan kararın tebliği tarihinden itibaren 60 gün içerisinde idare mahkemelerinde idari işlemin iptali davası açılabilir. İşyerim Kapatıldı Ancak Kapatma Kararı İdare Mahkemesince İptal Edildi. Zararımı Talep Edebilir miyim? İşyeri Sahibi, işyerinin haksız olarak kapatıldığı ve bu sebeple zarara uğradığı gerekçesiyle işyerini kapatma kararını veren idareden tazminat talebinde bulunabilir. İşyeri Kapatma Kararının İptali İçin Dava Açtığımda İşyerim Faaliyetlerine Devam Edebilir mi? İdari işlemler hukuka uygunluk karinesinden yararlandıklarından idari işlemlere karşı dava açılması idari işlemlerinin yürütmesini durdurmaz. Bu nedenle işyeri faaliyetine devam edemez. Ancak açılacak iptal davasında yürütmenin durdurulması kararı verilirse bu durumda işyeri dava sürerken de faaliyetlerine devam edebilir. İşyerimin Faaliyetlerinin Durdurulmasına Karar Verildi. Bu Karara Nasıl İtiraz Edebilirim? İşyerinin faaliyetinin durdurulmasına yönelik verilen karara karşı durdurma işleminin gerçekleştiği günden itibaren 6 iş günü içerisinde işyerinin bulunduğu yerdeki İş Mahkemesi’nde itiraz edilebilir. İşyerimin Kapatılması Kararına İtiraz Ettim Ama Herhangi Bir Dönüş Olmadı. Ne Yapabilirim? İşyerinin kapatılması kararına itiraz edilmesi ve bu itiraza idare tarafından herhangi bir dönüş yapılmaması halinde itiraz edildiği günden itibaren 30. günde idarenin itirazı zımnen reddettiği kabul edilir ve buna dayanılarak idari işlemin iptali davası açılabilir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Çalışmakta olan bir işyerinde, mevzuata aykırılıklar tespit edilirse, idare tarafından süre verilerek eksikliğin giderilmesi istenir. Verilen bu sürede eksiklik ve aykırılıklar giderilmezse, işyeri için geçici olarak ya da tamamen faaliyetten men kararı verilebilir. ### İdari İşlemlerin İptali İdari işlemler, yetkili idari mercilerin, kamu yararı amacıyla tek taraflı olarak tesis ettikleri işlemlerdir. Kural olarak idare; yetkisi dâhilindeki işlemleri, başka hiçbir organın onayına ya da kararına ihtiyaç duymaksızın tesis ve icra edebilir. İdari işlemler, hukuka uygunluk karinesinden yararlandıkları için yargı organlarınca iptaline karar verilinceye dek geçerlidir. Diğer taraftan, Anayasa’nın 125. maddesinde idarenin eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu düzenlenmiştir. Eş söyleyişle, hukuka aykırı olduğu iddia edilen idari işlemler, İdari Yargılama Usulü Kanunu (İYUK) m.2’de tanımlanan idari işlemin iptali davası açılarak ortadan kaldırılabilir. İptal davası açma yetkisi, menfaati ihlal edilen kişilere özgülenmiştir. Yargılama sonucunda, idari işlemin yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden en az birinin hukuka aykırı olduğu tespit edilirse, iptaline karar verilebilir. Bu davalarda görevli mahkemeler, idari yargı mercileri olup, genel yetkili mahkeme İYUK m.32 uyarınca dava konusu idari işlemi yapan idari merciin bulunduğu yer mahkemesidir. İdare mahkemelerinde dava açma süresi kural olarak altmış gündür. Ancak idari dava açılmadan önce dava açma süresi içinde iptali istenen işlemin kaldırılması ya da değiştirilmesi için üst makamlara başvuru yapılabilir. İdari mercilerin, sorumlulukları dâhilindeki iş ve işlemlere dair takdir yetkileri vardır. Ancak bu yetki sınırsız değildir. İdare; yasa koyucu tarafından kendisine özgülenen bu yetkiyi, hukuka uygun şekilde ve yasal sınırları içinde kullanmakla yükümlüdür. Aksi takdirde, İYUK m.2/1-a’da sayılan şartlardan en az birinin var olduğu saptanırsa, ilgili idari işlemin iptali talebiyle dava açılabilir. 1. İdari İşlemin Unsurları İdari işlemin unsurları, yetki, şekil, sebep, konu ve amaçtır. İdarelerin tesis ettiği işlemlerin, bu beş unsurun tamamı yönünden hukuka uygun olması şarttır. 2. İdari İşlemin Unsurlarında Hukuka Aykırılık Yetki Yönünden Hukuka Aykırılık Mevzuatımızda yetkili kılınan idari merciin dışında, bir başka idari merci tarafından tesis edilen idari işlem hukuka aykırıdır. Yetki, ancak Kanun ve Anayasadan doğar. Dolayısıyla, mevzuatta sayılan yetki kapsamının dışındaki işlemleri tesis eden idari merci, yetki unsuru bakımından sakat bir işlem gerçekleştirmiş sayılır. İdari işlemin yetki yönünden hukuka aykırılıkları kendi içinde alt başlıklara ayrılmaktadır. Yer İtibariyle Yetkisizlik Her idari birim, kendi yetki sınırları içinde bulunan yerler bakımından işlem tesis etmek zorunda olup; buradaki “yer” ifadesi “coğrafi” sınırı ifade etmektedir. İdarenin yetkili olduğu coğrafya dışında tesis ettiği idari işlemler, yer yönünden yetkisizlik nedeni ile hukuka aykırı olacaktır. Konu İtibariyle Yetkisizlik İdarenin kendi yetkili olduğu konular dışında kalan bir alanda işlem tesis etmesi sonucu oluşan hukuka aykırılık ise konu itibariyle yetkisizlik olarak tanımlanmaktadır. Zaman İtibariyle Yetkisizlik Her idari birimde, işlem tesis etmekle yetkilendirilmiş memurlar bulunmakta olup, bu kişiler belirli süreler için yetkilendirilmişlerdir. Yetki süresinin dolmasına rağmen, idari personel tarafından idare adına işlem tesis edilmesi halinde ise, zaman itibariyle yetkisizlik nedeniyle ilgili idari işlem hukuka aykırı hale gelecektir. Şekil Yönünden Hukuka Aykırılıkİdare tarafından tesis edilecek işlemlerin hangi şekil şartına riayet edilerek oluşturulacakları, mevzuatımızda açık ve net olarak düzenlenmiştir. İdare hukukunda işlemlerin şekle uygun olarak tesis edilmesi son derece önem arz etmektedir. Yani, özü itibarıyla hukuka uygun olan bir idari işlem, sırf mevzuatta düzenlenen şekil şartlarının tamamına eksiksiz şekilde uygun olmadığı gerekçesiyle hukuka aykırı hale gelebilir. Bu bağlamda, şekil şartına uyulmayan bir idari işlem nedeniyle menfaati ihlal edilen herkes, bu idari işlemin iptali talebiyle dava açabilir. Sebep Yönünden Hukuka Aykırılıkİdari işlemlerin sebebi; idari işlemden önce gelen ve idareyi belirli bir işlem yapmaya sevk eden etkenler, yani saiktir. İdare tarafından tesis edilen her işlemin mutlaka bir sebebe dayanması ve bu sebebin de usul ve yasaya uygun olması gerekir. Mevzuatta öngörülen sebep gerçekleşmemesine rağmen, tesis edilen idari işlem, sebep unsuru bakımından hukuka aykırı hale gelir. Örneğin öğrenciye kopya çektiği için uzaklaştırma cezası verilebilmesi için, öncelikle öğrenci tarafından kopya çekme eyleminin gerçekleştirilmiş olması gerekir. Öğrencinin bu eylemi, uzaklaştırma cezası şeklinde vuku bulan idari işlemin sebebidir. Aksi takdirde, öğrenci, hukuka aykırı şekilde verilen disiplin cezasına itiraz edebileceği gibi, disiplin cezasının iptali talebiyle dava da açabilir. Konuya ilişkin detaylı bilgi için “Öğrenci Disiplin Cezalarına İtiraz ve İptal Davası” isimli makalemizi inceleyebilirsiniz. Ancak elbette, tüm idari işlemler hakkında, mevzuatta ayrı ayrı sebep unsurunun düzenlenmesi mümkün değildir. Sebebi mevzuatta gösterilmeyen idari işlemlerde ise idareler kamu yararı ve kamu görevleri çerçevesinde işlem tesis edebilirler. İdari işleme karşı bir dava açıldığı takdirde, idare, dava konusu işlemi yaparken dayandığı sebebi açıklamak zorundadır. Aksi takdirde İdare Mahkemelerince işlemin sebep unsuru bakımından hukuka aykırı olduğuna karar verilebilir. Konu Yönünden Hukuka AykırılıkHer bir idari işlem tesis edilirken, belli bir hukuki veya fiili sonucun elde edilmesi hedeflenir. İdari işlemin doğuracağı bu sonuç ise o idari işlemin konusunu oluşturur. İdari işlemlerin konusu, mümkün ve meşru olmalıdır. Bu bağlamda, konusu hukuka aykırı ya da imkânsız olan idari işlemler konu bakımından sakattır. Bunun yanı sıra idari işlemler kazanılmış hakları ihlal etmemelidir. Keza, konu ve sebep unsurları arasında ölçülülük ve/veya nedensellik bağı bulunmayan idari işlemler de konu bakımından sakat oldukları iddiasıyla iptal davasına konu edilebilirler. Amaç Yönünden Hukuka Aykırılık İdari işlemin maksat unsuru ise her zaman kamu yararıdır. İdarelerin, idari işlem tesis ederken kamu yararından başka amaçlar gütmesi idari işlemi sakatlar. Örneğin; kişisel, siyasi veya üçüncü kişileri koruma amacıyla tesis edilen idari işlemler maksat unsuru bakımından hukuka aykırıdır. 3. İdari İşlemin İptali Davasını Kimler Açabilir? Somut olayın koşullarına göre yapılacak tespit uyarınca, ancak ve ancak, ilgili idari işlem dolayısıyla menfaati ihlal edilen kişilerce iptal davası açılabilir. Bu noktada önemli bir ayrım olarak belirtmek gerekir ki, iptal davalarında menfaat ihlali yeterli görülmüş olup, tam yargı davalarında olduğu gibi hak ihlalinin varlığı aranmamaktadır. 4. İdari İşlemin İptali Davası Ne Zaman Açılabilir? İYUK’un 7.maddesinde düzenlendiği üzere, idari işlemlere karşı idare mahkemelerinde dava açma süresi kural olarak altmış (60) gündür. Altmış günlük bu hak düşürücü sürenin başlangıcı, ilgili idari işlemin ilgilisine tebliğinden itibaren hesaplanır. Ancak, dava açmak için öngörülen hak düşürücü süre çoktan dolmuş olsa bile, kimi durumlarda, bu sürenin yeniden canlanması söz konusu olabilir. Konuyla alakalı detaylı bilgi için "İdari Yargıda Dava Süresinin Canlanması" isimli makalemizi inceleyebilirsiniz. Diğer taraftan, dava açmadan önce zaruri olmamakla beraber, idari işlemin kaldırılması veya değiştirilmesi için bir üst mercie dava açma süresi içinde başvuruda bulunulabilir. İYUK m.11’de öngörülen bu düzenleme uyarınca başvuru yapılması halinde, idari dava açma süresi durur. Başvuruyu alan idare, otuz gün içinde cevap vermezse, istem reddedilmiş sayılır. Bunun üzerine ilgiler tarafından işlemin iptali için dava açılabilir. 5. İdari İşlemin İptali Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme İptal davalarında görevli mahkeme, aksi özel kanunlarda belirtilmedikçe, idare mahkemeleridir. Kanundaki özel yetki halleri saklı kalmak üzere, iptal davalarındaki yetkili mahkeme ise ilgili işlemi yapan idari merciin bulunduğu yerdeki İdare Mahkemesidir. 6.İdari İşlemlerin Mahkeme Kararı ile İptal Edilmesinin Sonuçları İptal davası sonucunda; dava konusu idari işlemin iptaline karar verildiğinde, işbu iptal kararı geçmişe yürüyecektir. Diğer bir deyişle, o işlem hiç yapılmamış gibi kabul edilerek tüm sonuçları ile birlikte ortadan kalkacaktır. Danıştay kararlarında da idari işlemin iptali halinde geçmişe yürüyeceği vurgulanmıştır. Danıştay 8. Daire 2016/5917 Esas, 2021/1583 Karar, 16.03.2021 Tarihli Karar: “İdari yargıda, idari işlemin iptali istemiyle açılan davalarda verilen iptal kararları, dava konusu işlemdeki sakatlığın ortaya çıktığı ana kadar geriye yürür ve sakat işlemi ortadan kaldırır ve dava konusu idari işlemi hukuk aleminden tüm etki ve sonuçları ile siler.” İdari işlemin iptali davasının sonucunda, davanın kabulü ile ilgili idari işlemin iptaline karar verilmesi halinde, verilen bu karar genele etkili olacaktır. Dolayısıyla iptal davası açmayanlar için de uygulanacaktır. Diğer taraftan, idarenin hukuka aykırı eylem veya işlemleri sonucunda, maddi nitelikli kayıpların giderilmesi için tam yargı davası açılabilir. Bunun yanı sıra kişilik haklarının ihlali neticesinde ortaya çıkan manevi zararların tazmini için de idareye karşı tam yargı davası açılması mümkündür. 7. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. İdari İşlemin İptali Davasını Açabilecek Kişiler Kimlerdir? İdari işlemin iptali davasını, idarenin hukuka aykırı işlemi nedeniyle menfaati ihlal edilen herkes açabilmektedir. Söz konusu ihlal edilen menfaatin meşru, güncel ve kişisel olması gerekmektedir. Meşru, güncel ve kişisel menfaati ihlal edilen gerçek veya tüzel kişiler, idareye karşı iptal davası açma ehliyetine sahiptirler. Dava Sonucu İptal Edilen İşlemin Yerine Uygun Olan İşlemin Tesisine Karar Verilebilir mi? İdare mahkemeleri yalnızca hukuka uygunluk denetimi yapmak ile yetkilidirler. Bu kapsamda idare mahkemesi hâkimi, idarenin yerine geçerek karar oluşturamaz ve yerindelik denetimi yapamaz. Dolayısıyla iptal davası sonucunda hâkim yalnızca dava konusu idari işlemin iptaline karar verebilme yetkisine sahip olup, kurulacak hüküm ile idare adına işlem tesis edebilmesi mümkün değildir. Dava Açmadan Önce İdareye Başvurmak Zorunlu mudur? İdari işlemin iptali için dava açmadan önce ilgili idari işlemi tesis eden idareye başvurmak zorunlu olmayıp, idareye başvuru yapılmaksızın doğrudan iptal davası açmak mümkündür. Ancak kişi dilerse, iptal davası açmadan önce ihtiyari olarak ilgili idareye işlemin ortadan kaldırılması veya düzeltilmesi için başvuruda bulunabilir. Söz konusu bu başvuru, idarenin başvuruyu reddetmesi veya reddetmiş sayılmasına kadar İptal davası açılması için öngörülen 60 günlük süreyi durduracaktır. Dava Süresince İşlemin Yürütmesinin Durdurulması Mümkün müdür? İdare mahkemelerinde ilgili idari işlem için açılan iptal davası, doğrudan idari işlemin yürütmesini durdurmaz. İdari işlemin yürütmesinin durdurulmasına karar verilebilmesi için, ayrıca İdare Mahkemesinden talepte bulunmak gerekir. İdare Mahkemesince yapılacak değerlendirme sonucu, İYUK m. 27’deki şartların sağlandığı kanaatine varılması halinde yürütmenin durdurulması kararı verilecektir. İptal Davası İle Tam Yargı Davası Arasındaki Fark Nedir? İdare mahkemesinde açılan tam yargı davası, bir nevi tazminat davası niteliğinde olup idari işlemin tesis edilmesi ile kişilerde yaratılan zararın tazminin amaçlandığı bir dava türü olarak karşımıza çıkmaktadır. Buna karşın iptal davaları ise, söz konusu idari işlemin hukuk düzeninde geriye dönük olarak ortadan kaldırılması amacıyla açılan davalar olup, dava sonucunda herhangi bir tazmin sağlanmaksızın yalnızca dava konusu işlemin iptali yönünde hüküm kurulabilmesini sağlayacaktır. Özel Dava Açma Süresi Nedir? İdari işlemin iptali davalarında, genel dava açma süresi ve özel dava açma süresi olmak üzere ikili bir ayrım söz konusudur. Genel dava açma süresi, idari işlemin ilgiliye tebliğinden itibaren 60 gündür. Buna karşın özel dava açma süresi ise kanunda özel olarak düzenlenmiş hallerde mevcuttur. Ne var ki, özel dava açma süresinin uygulanabilmesi için, idare tarafından tesis edilen işlemde muhakkak işbu özel dava süresinin gösterilmesi gerekmekte olup, ayrıca gösterilmemesi durumunda genel dava açma süresi olan 60 gün uygulanacaktır. Düzenleyici İşlemler İptal Davasına Konu Olabilir mi? Düzenleyici işlemler, genel, soyut ve kişilik dışı nitelikte kurallar barındıran tek yanlı idari işlemlerdir. Tıpkı birel işlemler gibi, söz konusu bu düzenleyici işlemlere karşı da iptal davası açmak mümkündür. Menfaati ihlal edilen kişiler, düzenleyici işlemin tamamının veya bir bölümünün iptalini isteyebilecekleri gibi, ilgili bu düzenleyici işlemin yanında düzenleyici işleme dayanılarak tesis edilen birel işlemin de iptalini isteyebilirler. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: İdari işlemler, yetkili mercilerin, kamu yararı amacıyla tek taraflı olarak tesis ettikleri iş ve işlemler olup, yargı organlarınca iptallerine karar verilinceye dek, geçerliliklerini korurlar. ### İdarenin Hizmet Kusurundan Kaynaklanan Tazminat Davaları Anayasa’nın 125/7. maddesi uyarınca, idare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı karşılamakla yükümlüdür. Bu bağlamda, idarenin hukuka aykırı eylem ve işlemleri dolayısıyla, maddi ve/veya manevi zarara uğrayan kişiler, bunların tazmini amacıyla tam yargı davası açabilirler. Ancak, idarenin neden olduğu zarar, her zaman kusurundan kaynaklanmayabilir. Kusuru olmayan hallerde dahi, meydana gelen zarar ile idarenin eylemi veya işlemi arasında illiyet bağı varsa, idare, zararı tazminle sorumlu tutulabilir. Diğer taraftan, idarenin sebep olduğu zararların pek çoğu, hizmet kusurundan kaynaklanmaktadır. Mevzuat hükümlerine aykırı davranışla kamu hizmetinin; hiç işlememesine, geç işlemesine, kötü işlemesine neden olursa bu durumda idarenin, kusurlu sorumluluğu gündeme gelir. Bu gibi durumlarda, idarenin hizmet kusurundan kaynaklanan zararın giderilmesi için idari yargıda “tam yargı davası” olarak anılan tazminat davası açılması mümkündür. Uygulamada sık karşılaşılan bir durum olarak, belediyelerin yol yapım çalışması esnasında gerekli önlemlerin alınmaması nedeniyle uğranılan zararlar, tipik bir idarenin hizmet kusuru örneğidir. Keza, devlet hastanesi ya da üniversite hastanesi gibi idari sağlık kuruluşlarındaki kusurlu hizmetler dolayısıyla uğranılan zararların tazmini için de idarenin hizmet kusuruna gidilebilir. Bu davaların, genel idari dava açma süresi olan 60 günlük hak düşürücü süre içinde açılması gerekir. Hak düşürücü süre hesabının nasıl yapılacağı ve sürelerin yeniden canlanması gibi diğer ayrık durumlara yazımızın devamında yer verilmiştir. 1. İdarenin Hizmet Kusuru Nedir? İdarenin hizmet kusuru; kamu hizmetinin ifasında, hizmetin gereği gibi yerine getirilmemesi şeklinde oluşabileceği gibi, kamu hizmetinin zamanında yahut hiç yerine getirilmemesi de hizmet kusuru kapsamındadır. İdari işlemler, çoğunlukla memur sıfatındaki gerçek kişilerin eliyle gerçekleştiriliyor olsa dahi, bu işlemlerden doğan sorumluluk; işlemin asıl sahibi, kurucusu ve düzenleyicisi olan idareye aittir. Ancak kimi zaman, idarenin hizmet kusuru neticesinde, işlemden etkilenen üçüncü şahıslar, maddi ve/veya manevi zarara uğrayabilirler. Bu gibi durumlarda, ilgili kişilerce, uğradıkları zararın tazmini talebiyle tam yargı davası olarak anılan davanın açılması ve idarenin tazminat sorumluluğuna gidilmesi mümkündür. İdarenin hizmet kusuru nedeniyle zarar görenler, uğradıkları zararın tazmini için tam yargı davası açabilecekleri gibi, zarara konu idari işlemin iptali talebiyle de yargı yoluna başvurabilirler. İdari işlemin iptaliyle işlem dolayısıyla uğranılan zararın tazmini aynı dava içinde talep edilebileceği gibi, önce iptal kararı alınarak sonradan tam yargı davası açılması da mümkündür. Keza, zarara konu idari işlemin iptali talebiyle yargı yoluna başvurulmaksızın doğrudan tam yargı davası açılmasında da hukuken hiçbir engel yoktur. Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için İdari İşlemin İptali Sonrası Açılacak Tazminat (Tam Yargı) Davası başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. İdarenin Hizmet Kusurunda Sorumluluğun Niteliği İdari yargıda, idarenin tazmin yükümlülüğü altında olduğu çeşitli sorumluluk türleri vardır. Kimi durumlarda, idarenin, zarara konu eylem veya işlemde kusuru olmasa bile sorumluluğu gündeme gelebilir. Ancak, idarenin hizmet kusurundan doğan sorumluluğu, tam anlamıyla bir “kusur sorumluluğu” niteliğindedir. Yani idarenin hizmet kusuru nedeni ile yaptırıma tabi tutulabilmesi, idarenin işlem ve eylemlerinde herhangi bir kusur bulunup bulunmadığına bağlıdır. Bu bağlamda, hizmet kusuruna dayanan sorumluluk türü, idare hukukuna özgü bir sorumluluk şekli olup özel hukukta yer alan sorumluluk türlerinden birçok yönü ile ayrılmaktadır. 3. İdarenin Hizmet Kusurundan Doğan Tazminat Davasının Şartları İdarenin hizmet kusuru nedeni ile mali olarak yaptırıma tabi tutulabilmesi için birtakım şartların somut olay bakımından mevcut olması gerekir. İdari yargı mercilerince bu şartlar re’sen araştırılacak ve şartların bulunmaması durumunda davanın reddine karar verilebilecektir. Aşağıda kısaca özetlenen bu şartlardan birinin dahi bulunmaması halinde davanın reddine karar verilebilir: İdarenin bir kamu hizmeti olmalıdır. Bu hizmete ilişkin olarak zamana, mekâna ve somut olayın şartlarına göre belirlenmiş bir hizmet kusuru olmalıdır. Söz konusu hizmet nedeni ile bir zarar doğmuş olmalıdır. Zarar gören, idarenin kamu hizmeti ilkelerine aykırı hareket ettiğini ispat etmelidir. Dava yasal süresi içerisinde açılmalıdır. 4. İdarenin Hizmet Kusurundan Doğan Tazminat Davasında Süre İdarenin hizmet kusurundan doğan tazminat davalarında genel dava açma süresi olan 60 günlük süre geçerlidir. Hak düşürücü nitelikteki dava açma süresinin başlangıcı, zarara yol açan olayın idarenin bir işleminden mi yoksa eyleminden mi kaynaklandığına göre değişiklik göstermektedir. Zarara sebep olan olay idarenin bir işleminden kaynaklanmışsa, süre zarara yol açan işlemin idareden kaynaklandığının ve zararın kapsamının tam olarak öğrenildiği tarihten itibaren başlayacaktır. Zarara sebep olan olayın idarenin bir eyleminden kaynaklanması halinde ise doğrudan tam yargı davası açılması mümkün değildir. Bu halde zarar gören öncelikle zarara sebep olan idari eylemi gerçekleştiren idareye, zararın tazmini talebiyle başvuruda bulunmak zorundadır. Bu başvuru tamamen veya kısmen reddedilirse veya da idare başvuruya 30 gün içinde cevap vermezse dava açma süresi içinde tam yargı davası açılabilecektir. Diğer taraftan, kimi durumlarda, çoktan sona ermiş olan dava açma süresinin yeniden canlanması mümkün olabilir. Konuya ilişkin detaylı bilgi için İdari Yargıda Dava Açma Süresinin Canlanması isimli makalemizi inceleyebilirsiniz. 5. İdarenin Hizmet Kusurundan Doğan Tazminat Davasında İspat Yükü İdarenin hizmet kusuru nedeniyle açılacak tazminat davalarında; zarara uğradığını iddia eden kişi, ilgili idari hizmeti yerine getiren kamu görevlisini ve bu kişinin kusurunu ispatlamakla yükümlü değildir. Yargılama sürecinde, daha ziyade, idarenin yürüttüğü faaliyetin kusurlu işlendiği, hizmetin gereği gibi işlenmediği veya hiç yerine getirilmediği kanıtlanmalıdır. Bu noktada idarenin yerine getirdiği kamu hizmetinin kusurlu olup olmadığı, yasal mevzuat hükümleri ile birlikte kamu hukukuna hâkim ilkeler nazarında belirlenir. Ayrıca, söz konusu kusur ve sorumluluk tespitinde, somut olayın koşulları nazarında bir değerlendirme yapılır. Daha açık ifadeyle, bu dava türünde, genel geçer bir tespit sürecinden bahsedilemez. İdareye düşen ispat yükü ise söz konusu kamu hizmetinin kendisi tarafından gereği gibi yerine getirildiğini ispatlamaktan ibarettir. 6. İdarenin Hizmet Kusurundan Doğan Tazminat Davasında Görevli ve Yetkili Mahkeme Bu davalarda, idari yargı mercileri görevlidir. Yetkili mahkeme ise İdari Yargılama Usulü Kanunu m.36 uyarınca belirlenir. Buna göre; Söz konusu hizmeti gerçekleştiren idarenin bulunduğu yer mahkemesi yetkilidir. Zarar, bayındırlık ve ulaştırma gibi bir hizmetten veya idarenin herhangi bir eyleminden doğmuş ise, hizmetin görüldüğü veya eylemin yapıldığı yer mahkemesi yetkilidir. Diğer hallerde davacının ikametgâhının bulunduğu yer mahkemesi yetkilidir. 7. İdarenin Hizmet Kusuruna İlişkin Örnekler İdarenin hizmet kusuru nedeni ile zarar gören kişinin mal varlığında meydana gelen eksilmenin tazmini talebi maddi tazminat olarak karşımıza çıkmaktadır. Manevi tazminat ise, idarenin hizmet kusuru nedeniyle kişinin yaşadığı elem, keder ve üzüntü sonucu manevi olarak uğradığı yıkım ve yıpranmayı tatmin amacıyla talep edilen tazminattır. İdarenin hizmet kusuruna ilişkin olarak kısaca şu örnekleri verebiliriz: Kamu görevlisinin, tamamen kendi iradesi ile kişilere karşı siyasal, kişisel veya başka nedenlerle kin, garaz, husumet ve benzeri duyguların etkisi altında zarar vermesi, bir hizmet kusurudur. İdarenin sorumluluğundaki yolda çalışma yapılırken, gerekli güvenlik önlemlerinin alınmaması nedeniyle uğranılan zararın hizmet kusurundan kaynaklandığı söylenebilir. İdarenin sağlık hizmetini kusurlu işletmesi nedeniyle uğranılan zarar, klasik bir hizmet kusuru örneğidir. Askerlik yapmaya elverişli olmayan kişinin askere alınması sonucu, söz konusu kişinin yaşamına son vermesi nedeni ile uğranılan zarar da idarenin hizmet kusuruna dâhil edilebilir. Keza, belediyelerin bariyer sistemindeki gerekli bakım ve düzenlemeyi yapmaması nedeniyle kişilerin zarara uğramaları halinde, idarenin hizmet kusurundan doğan tazminat sorumluluğuna gidilebilir. 8. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Hangi Durumlar Hizmet Kusuru Kapsamında Değerlendirilmektedir? Hizmetin kötü işlemesi, hizmetin geç işlemesi ve hizmetin hiç işlememesi halleri hizmet kusuru kapsamındadır. Hangi Haller Hizmetin Kötü İşlemesi Olarak Kabul Edilir? Hizmetin mevzuat hükümlerine aykırı olarak yürütülmesi, idarenin hizmeti yerine getirirken özensiz davranmış olması, kullanılan araçların gerekli kalitede olmaması gibi nedenler hizmetin kötü işlemesi olarak kabul edilmektedir. Yargı Kararlarının Uygulanmaması Hizmet Kusuru Mudur? Yargı kararlarının uygulanması Anayasal zorunluluk teşkil etmektedir. İdarenin yargı kararlarını uygulamaması ağır hizmet kusuru oluşturmaktadır. Hizmet Kusuru Nedeniyle Tazminat Davası Açılmasında İdareye Başvuru Zorunlu Mudur? Hizmet kusuru idarenin bir eyleminden kaynaklanıyorsa zarar görenin dava açmadan önce ilgili eylemi gerçekleştiren idareye başvuruda bulunması zorunludur. Başvurunun, eylemin yazılı bildirim veya da başka bir yolla öğrenilmesinden itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde yapılması gerekmektedir. Hizmet kusurunun idarenin bir işleminden kaynaklanması durumunda ise idareye başvuruda bulunmak zorunlu değil, ihtiyaridir. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: Anayasa’nın 125/7. maddesi uyarınca, idare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı karşılamakla yükümlü olup, idarenin hukuka aykırı eylem ve işlemleri dolayısıyla zarara uğrayan kişiler, zararın tazmini için tam yargı davası açabilirler. ### İmam Nikahlı Kadının Hakları Türkiye’de evliliklerin büyük bir kısmı resmi nikah ile gerçekleştirilse de, imam nikahı adı verilen dini nikah uygulaması da yaygın olarak sürdürülmektedir. Ancak, resmi nikah olmadan kıyılan imam nikahı, hukuki anlamda bir evlilik bağı oluşturmaz ve özellikle kadınlar açısından ciddi hak kayıplarına yol açabilir. Geleneksel ve dini inançlara dayalı olarak kıyılan imam nikahı, kadına miras hakkı, nafaka, mal paylaşımı gibi hukuki güvenceler sunmaz. Bunun yanı sıra, imam nikahı ile dünyaya gelen çocukların velayet, soybağı ve miras hakları konusunda yaşanabilecek hukuki belirsizlikler, ciddi mağduriyetler yaratabilir. Günümüzde bazı kadınlar, imam nikahı ile evli olduklarını düşünerek haklarını göz ardı etmekte, ancak ayrılık veya ölüm durumunda hukuki koruma olmaması nedeniyle mağduriyet yaşamaktadır. Bu yazıda, imam nikahlı kadınların Türk hukuku karşısındaki durumu, sahip oldukları veya olamadıkları haklar, imam nikahının getirdiği hukuki ve sosyal sonuçlar detaylı bir şekilde ele alınacaktır. 1. İmam Nikahı Nedir? Dini nikâh, yaygın söylemiyle imam nikâhı, eş adaylarının dini inanışları doğrultusunda bir din adamı huzurunda ve en az iki şahit eşliğinde gerçekleştirilen bir nikâh törenidir. Günlük hayatta dini nikâh yaygın bir uygulama olsa da evliliğin hukuken geçerli sayılması ve evlilik birliğine dayalı yasal hak ve yükümlülüklerin hüküm doğurması için resmî nikâh kıyılması şarttır. Dolayısıyla resmi nikâh kıyılmadan eşler arasındaki aile hukuku hükümlerinden yararlanılması mümkün değildir. Öte yandan; kadınların, evlilik birliğinden doğan yasal haklara kavuşmak için imam nikahının tek başına yeterli olduğu hususunda yanılgıya düştüğü bazı haller çeşitli mağduriyetlere neden olabilmektedir. Bu nedenle, bu makalemizde imam nikahlı kadının hakları özelinde dini nikâhın hukuki niteliği değerlendirilerek konuya ışık tutulacaktır. 2. İmam Nikahlı Kadının Hakları 2.1. Resmi Nikahsız Birlikteliklerin Hukuki Durumu Resmî nikâh olmaksızın yalnızca dini tören ile kurulan birliktelikler, hukuken geçerli bir evlilik oluşturmamaktadır. Bu durumda, taraflar yasal olarak eş statüsünde sayılmadıkları için birbirlerine karşı evlilik birliğinden ve aile hukukundan doğan hukuki yükümlülüklerle sorumlu olmayacakları gibi resmî nikâhın sağladığı hukuki güvencelerden de yararlanamazlar. 2.2. Resmi Nikahı Olmayan Kadının Mağduriyetleri Toplumda, dini nikâhın evlilik birliğine dair birtakım yasal haklara erişim için yeterli olduğu yönünde yaygın bir yanılgı bulunmaktadır. Dini nikâhın, bir diğer deyişle imam nikahının, hukukumuzda bazı hakları güvence altına aldığı yönündeki bu yanlış algı özellikle evliliğin sona ermesi durumunda kadının yasal haklardan mahrum kalmasına ve çeşitli mağduriyetlere yol açmaktadır. Bu tür mağduriyetlerin önlenebilmesi için mal rejimi, nafaka ve tazminat hakkı, müşterek çocuğun velayeti ve soybağının kurulması, ayrılık süreci ile miras hakkı gibi kanunlarda yer alan hukuki düzenlemeler yönünden imam nikahlı kadının hukuki statüsü hakkında bilgi sahibi olmak son derece önemlidir. 3. İmam Nikahlı Kadının Miras Hakkı İmam nikâhına dayalı birlikteliklerin ölüm ile sonlanması hâlinde, kadının ölen eşin yasal mirasçısı olması mümkün değildir. Bu nedenle kadının mirasa dair talepte bulunması ancak ölen eşin sağlığında vasiyetname veya miras sözleşmesi ile kadını mirasçı olarak ataması durumunda söz konusu olacaktır. Buna karşın kadının atanmış mirasçısı olması halinde dahi hukuken güvence altına alınan bir saklı payı bulunmayacağı unutulmamalıdır. 4. İmam Nikahlı Kadının Ayrılık Durumunda Hakları Hukukumuzda dini nikâha ilişkin özel bir düzenleme mevcut değildir. Bu nedenle, resmi nikâhı olmayan çiftlerin ayrılık halinde ileri sürebilecekleri talepleri belirleyen yasal bir temel bulunmamaktadır. Dolayısıyla, hukuki statüsü bulunmayan imam nikâhlı birlikteliklerde boşanma ve buna bağlı feri haklardan yararlanılması mümkün olmayıp bu yöndeki talepler hukukumuzdaki genel hükümler ile yargı kararları çerçevesinde değerlendirilmektedir. 4.1. Maddi ve Manevi Tazminat Alabilir mi? Önemle belirtmek gerekir ki imam nikahına dayalı ilişkilere ve imam nikahlı eşlerin ayrılık sürecine dair özel bir hukuki düzenleme bulunmaması kişilerin hak iddiasında bulunmasını tamamen önlememektedir. Bu süreçte ileri sürülecek talepler bakımından kişiler hukuku, borçlar hukuku gibi çeşitli alanlarda yer alan hükümler ve yargı kararları önem arz etmektedir. Ne var ki imam nikahlı kadının tazminat talepleri konusundaki Yargıtay içtihatları tutarlı bir çizgi izlememektedir. Örneğin evlenme vaadiyle kandırılan kadının manevi tazminat talepleri kimi kararlarda kabul edilirken kimi kararlarda reddedilmektedir. Bu nedenle, imam nikâhlı kadının tazminat talepleri yargılamayı yürüten makamın takdirine bağlı olarak her somut olay özelinde farklı şekilde değerlendirilmektedir. Bununla birlikte, şartların oluşması halinde Türk Borçlar Kanunu’nun genel hükümlerine dayalı olarak haksız fiil sorumluluğu çerçevesinde tazminat talep edilmesi de mümkündür. Şayet mahkeme tarafından diğer eşin hukuka aykırı ya da ahlaka aykırı ve kasta dayalı bir fiil ile kadının zarar görmesine neden olduğu tespit edilirse kadın lehine karar verilmesi mümkündür. 4.2. Nafaka Hakkı Var mı? İmam nikâhlı eşlerin birlikteliği hukuken geçerli bir evlilik olarak kabul edilmediğinden ayrılık durumunda ekonomik olarak zor duruma düşen tarafın yoksulluk nafakası talep etmesi mümkün değildir. 5. İmam Nikahından Doğan Çocukların Hakları Yalnızca imam nikahı ile kurulan bir birlikteliğin resmi nikah olmaksızın hukuki bir zemine taşınması mümkün değildir. Bu nedenle imam nikahlı eşlerin çocukları, hukuken evlilik dışı doğan çocuk statüsündedir. Bu durumun çocuğun haklarına tesir eden birtakım hukuki sonuçları bulunmaktadır. 5.1. Çocuğun Soybağı Çocuğun anne ile arasındaki soybağı her halükârda doğum ile kurulmaktadır. Ayrıca çocuğun evlilik içinde doğması halinde çocuk ile koca arasında soybağı kendiliğinden kurulmaktadır. Buna karşın imam nikahlı ilişkiden meydana gelen çocuk, evlilik dışında doğmuş bir çocuk sayılacağından baba ile çocuk arasında soybağının kurulması çocuğun baba tarafından resmen tanınmasına yahut babalık davası açılmak suretiyle bu durumun ispat edilmesine bağlıdır. Konu hakkında detaylı bilgi almak için Babalık Davası ve Tanıma Davası başlıklı yazılarımızı inceleyebilirsiniz. 5.2. Çocuğun Velayeti İmam nikahı ile kurulan birliktelikler hukuken geçerli bir evlilik oluşturmadığından velayet konusunda Türk Medeni Kanunu’nun evlilik dışı doğan çocuklara ilişkin hükümleri uygulanacaktır. Bu kapsamda, TMK m.337 uyarınca; evlilik birliği dışında doğan çocuğun velayeti kural olarak anneye ait olup baba evlilik dışı çocuk üzerinde velayet hakkını kendiliğinden kazanamayacaktır. 5.3. Babadan Nafaka Talebi İmam nikahlı birlikteliklerde doğan müşterek çocuğun bakımı ile ilgilenen anne, çocuk ile baba arasında soybağının kurulmuş olması şartı ile babadan çocuğun bakım ve eğitim giderlerinin karşılanması amacıyla iştirak nafakası talep edebilir. 5.4. Çocuğun Miras Hakkı Eşler arasında resmi nikah kıyılmasa da müşterek çocuğun baba ile soybağı kurulmuşsa çocuğun altsoy olarak ölen eşin yasal mirasçısı olması mümkündür. Excerpt: İmam nikâhı, dini olarak evliliği geçerli sayan bir uygulama olsa da, resmi nikâhın sağladığı hukuki güvenceleri sunmaz. Bu nedenle, imam nikâhlı eşlerin miras, mal paylaşımı, nafaka ve velayet gibi konularda yasal hakları sınırlıdır. Türk Medeni Kanunu'na göre, evliliğin hukuken tanınması ve eşlerin yasal haklarını koruyabilmesi için resmi nikâhın kıyılması zorunludur. ### Cinsel Taciz Suçu ve Cezası Fiziksel temas içermeyen ancak bir kişiyi cinsel amaçlı rahatsız eden her türlü hareket cinsel taciz olarak kabul edilir. Türk Ceza Kanununun 105 maddesi cinsel taciz suçunu düzenlemiş olup, kanun koyucu, cinsel taciz suçunun işlenebilmesi için fiziksel bir teması aramamış, mağdurun cinsel amaçlı olarak taciz edilmesini suçun oluşması için yeterli görmüştür. Cinsel taciz, tekrarı olmayan tek bir eylem olarak gerçekleşebileceği gibi bir kişinin hedef alınarak tekrarlanan ve süreklilik arz eden eylemler şeklinde de ortaya çıkabilir. Cinsel taciz teşkil eden fiillerin birden fazla kez gerçekleşmesi veya tekrar gerçekleşme ihtimali bulunması halinde, yargılamadan önceki süreçte önleyici tedbir kararı talep edilerek cinsel taciz suçunu işleyenin, mağdura yaklaşması ve/veya mağdurla iletişim kurmasının yasaklanması sağlanabilmektedir. 1. Hukuki Tanımı ve Yasal Düzenleme Hukuki Tanım: Cinsel taciz suçunun düzenlendiği TCK 105. maddesinin gerekçesinde “cinsel yönden, ahlâk temizliğine aykırı olarak mağdurun rahatsız edilmesinden ibarettir” şeklinde tanımlanmaktadır. Madde gerekçesinde vurgulandığı üzere, cinsel taciz suçundan bahsedilebilmesi için, kişinin vücut dokunulmazlığının ihlâl etmeyen fiillerin varlığı aranır. Cinsel amaçlı olarak mağdura fiziksel temasta bulunmak cinsel taciz suçunu değil, cinsel dokunulmazlığa karşı daha ağır bir suç olan cinsel saldırı suçunu oluşturur. Cinsel taciz suçunda, suç unsuru taşıyan eylemler doğrudan cinsel tatmin amacı gütmeyebilir veya fiziksel temas içermeyebilir. Bir eylemin cinsel amaçla yapıldığının tespiti, sosyal normlar, kullanılan dil veya eylemin niteliği gibi faktörler göz önünde bulundurularak yapılır. Yasal Düzenleme: Cinsel taciz suçu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar başlığı altında yer alan 105. maddesinde düzenlenmiştir. TCK Madde 105 1. Bir kimseyi cinsel amaçlı olarak taciz eden kişi hakkında, mağdurun şikayeti üzerine, üç aydan iki yıla kadar hapis cezasına veya adlî para cezasına fiilin çocuğa karşı işlenmesi hâlinde altı aydan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. 2. Suçun; a) Kamu görevinin veya hizmet ilişkisinin ya da aile içi ilişkinin sağladığı kolaylıktan faydalanmak suretiyle, b) Vasi, eğitici, öğretici, bakıcı, koruyucu aile veya sağlık hizmeti veren ya da koruma, bakım veya gözetim yükümlülüğü bulunan kişiler tarafından, c) Aynı işyerinde çalışmanın sağladığı kolaylıktan faydalanmak suretiyle, d) Posta veya elektronik haberleşme araçlarının sağladığı kolaylıktan faydalanmak suretiyle, e) Teşhir suretiyle, işlenmesi hâlinde yukarıdaki fıkraya göre verilecek ceza yarı oranında artırılır. Bu fiil nedeniyle mağdur; işi bırakmak, okuldan veya ailesinden ayrılmak zorunda kalmış ise verilecek ceza bir yıldan az olamaz. 2. Cinsel Taciz Suçunun Unsurları Manevi Unsur: Cinsel taciz suçu kasten işlenebilen bir suçtur. Dolayısıyla sadece bilerek ve isteyerek (yani kasten) bir davranışı gerçekleştirmek yeterli olmayıp o davranışın suç teşkil edebilmesi cinsel bir amaçla gerçekleştirilmiş olmasına bağlıdır. Cinsel amaç olmaksızın gerçekleştirilen hareketler manevi unsur eksikliğinden suç oluşturmayacaktır. Cinsel tacizde önemli olan mağdurun cinsel amaçlı birtakım davranışlarla rahatsız edilmesidir. “Cinsel amaç” yargı kararlarında somut olay özelinde takdir edilmektedir. Maddi Unsur: Cinsel taciz suçunun maddi unsurunu, fiziki temas olmaksızın bireyin cinsel dokunulmazlığının ihlali niteliğinde olan her türlü davranış oluşturur. Buna göre, cinsel taciz diye nitelendirebileceğimiz davranışlar; sözle, yazıyla veya el kol hareketleriyle yahut teşhir suretiyle dahi gerçekleştirilebilir. Gerçek veya sanal ortamda, laf atma, cinsel organ gösterme, cinsel içerikli mesajlar gönderme, cinsel organ fotoğrafı paylaşma veya cinsel ilişki teklifi gibi eylemler, bir kişinin rahatsız edilmesi durumunda cinsel taciz suçunu oluşturabilir. Ancak, suç teşkil eden bu eylemlerin mağdura yönelik olması ve ona ulaşması gereklidir. Süreklilik aranmaz, bir kez gerçekleşen bir eylem dahi cinsel taciz suçunu oluşturabilir. 3. Mesaj veya Sosyal Medya Paylaşımı Yoluyla Cinsel Taciz Mesajlaşma uygulamaları ve sosyal medya platformları, insanlara gerçek hayatta cesaret edemeyecekleri birçok eylemi anonimlik sağlayarak daha kolay bir şekilde yapma imkanı verir. Ancak, bu durum insanları, sanal ortamlarda yaptıkları eylemlerin gerçek hayatta suç olabileceğini göz ardı etmelerine yol açabilir. Örneğin, kişinin isteği dışında cinsel içerikli paylaşımlar yapılması veya rahatsız edici cinsel içerikli davranışlarda bulunulması bu suçu oluşturabilir. Bu tür eylemler, sanal platformlarda gerçekleştirilse bile gerçek hayatta suç teşkil edebilir ve yasal sonuçları olabilir. Bu sebeple, sanal iletişimde dahi yasal sınırların ve kişisel sınırların bilincinde olmak önemlidir. Cinsel içerikli mesajlar göndermesi, cinsel içerikli paylaşımlarda bulunması veya bir kişiyi rahatsız edecek cinsel içerikli davranışlarda bulunulması cinsel taciz suçunun nitelikli halini olarak düzenlenmiştir. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için “İnternet Yoluyla Cinsel Taciz Suçu” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 4. Haksız Cinsel Taciz Suçlaması ve Savunma Karşılıklı rıza üzerine gerçekleşen iletişim ve paylaşımların cinsel taciz olarak nitelendirilmesi mümkün değildir. Özellikle gençler arasında gerçekleşen bu tür iletişimlerin, genellikle şaka veya abartılı ifadelerden ibaret olduğu ve cinsel bir amacı olmadığı, dolayısıyla taciz niyeti taşımadığı bilinen bir gerçektir. Konuşma ve paylaşımlarda cinsel amaç olmamasına veya karşılıklı olarak bu tarz diyalogların kabul edilmesine rağmen, taciz iddiaları haksız ve dayanaksız olacaktır. Cinsel taciz iddiasının doğru olup olmadığını belirlemek, söylenen sözlere ve olayın detaylarına bağlıdır. Yasada belirtildiği gibi, bu durumda önemli olan eylemin cinsel amaçlı olup olmadığıdır. Bu nedenle, cinsel taciz iddialarına karşı yapılacak savunma, durumun özelliğine ve iddialara bağlı olarak çeşitlilik gösterebilir. Savunmada iddia edilen eylemlerin cinsel amaç taşımadığını vurgulamak gerekmektedir. Ayrıca, iddia edilen tacizin kasıtlı olmadığını, karşı tarafla karşılıklı rızaya dayalı olarak bu tür diyalogların yaşandığının ortaya koyulması gerekmektedir. Olayın özelliklerine bağlı olarak, çeşitli argümanlar ileri sürülebilir ve bunların farklı şekillerde ispatı mümkün olabilir. Örneğin, olayın tanıkları, yazılı veya sesli iletişim kayıtları, dijital izler veya diğer deliller, iftira iddialarını çürütebilir ve gerçek olayı aydınlatabilir. Cinsel taciz iftirasının kanıtlanması veya çürütülmesi genellikle detaylı bir delil değerlendirmesi gerektirir. 5. Cinsel Taciz Suçunda Zamanaşımı Cinsel taciz suçunun temel hali şikayete tabidir. Soruşturma yapılabilmesi için suç tarihinden itibaren 6 aylık zamanaşımı süresi içerisinde şikayet yapılması gerekmektedir. Cinsel taciz suçunun posta veya elektronik haberleşme araçlarının sağladığı kolaylıktan faydalanmak suretiyle işlenmesi halinde ise soruşturma ve kovuşturma şikayete tabi değildir. Suç tarihinden itibaren 8 yıllık zamanaşımı süresi içerisinde soruşturma yapılabilir. 6. Cinsel Taciz Suçunda Soruşturma Ve Kovuşturma Ceza yargılaması soruşturma ve kovuşturma olmak üzere iki aşamadan oluşur. Cinsel taciz suçu şikayete tabi bir suç olduğundan soruşturma ve kovuşturma aşamalarının başlayabilmesi ancak mağdurun Savcılığa şikayette bulunmasıyla mümkündür. Suçun işlendiği ihbar edilse dahi Savcı resen harekete geçmez. 6.1. Soruşturma Aşaması Soruşturma aşamasında süreci yöneten makam Savcılıktır. Savcılık; mağdurun şikayeti üzerine harekete geçer, suçun gerçekten işlenip işlenmediğini araştırır ve delilleri toplar. Bu araştırma kapsamında Cumhuriyet Savcısı veya onun emri altındaki kolluk şüphelinin ifadesini almak üzere çağrı kağıdı gönderir. Diğer bütün delillerin de toplanmasının ardından Cumhuriyet Savcısı değerlendirme yaparak takipsizlik kararı verebilir veya suçun işlenmiş olduğuna dair yeterli suç şüphesine ulaşması halinde ise iddianame düzenler. Soruşturma evresi iddianamenin hazırlanmasıyla beraber sona erer. 6.2. Kovuşturma (Yargılama) Aşaması Kovuşturma aşaması ise Savcılık tarafından hazırlanan iddianamenin kabul edilmesiyle başlayan ve mahkeme tarafından verilecek hükmün kesinleşmesine kadar devam eden süreçtir. Bu aşamada cinsel taciz suçunu işlediği iddia edilen şüpheli artık sanık ismini alır ve ceza mahkemesinde yargılanır. 7. Cinsel Taciz Suçunda Koruma Talebi Cinsel tacizi teşkil eden eylemlerin birden fazla kez gerçekleşmesi, tekrar etme ihtimali taşıması veya aşırı rahatsız edici boyutlara varması durumunda, fail hakkında şikayet başvurusunda bulunmanın yanı sıra veya şikayet etmeksizin önleyici tedbirler alınmasını talep etme imkanı bulunmaktadır. Koruma talebi ve önleyici tedbirler, 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun kapsamında düzenlenmiştir. 6284 sayılı Kanun’un 1. maddesinde “…tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişilerin korunması” amacının da Kanun’un amaçları arasında yer aldığı açıkça ifade edilmektedir. Mağdurun evli veya bekâr olması gibi kişisel özelliklerinin önleyici tedbir kararı alınabilmesi açısından bir farkı yoktur. Mağdur olan herkes bu hakkını kullanabilecektir. 7.1. Koruma Tedbirleri 6284 sayılı Kanun’un 5. maddesine göre hâkim, “korunan kişilere, bu kişilerin bulundukları konuta, okula ve işyerlerine yaklaşmaması”, “korunan kişiyi iletişim araçlarıyla veya sair surette rahatsız etmemesi” gibi tedbirlere başvurabileceği gibi, bu tedbirler maddede sayılanlarla sınırlı olmayıp durumun gerekliliklerine göre bu tedbirlere benzer başka tedbirlerin alınmasına da karar verebilir. Bu husus hâkimin takdir yetkisi kapsamındadır. 7.2. Koruma Kararına Uymamanın Yaptırımı Hakkında önleyici tedbir kararı alınan kişilerin alınan bu karara uymaması halinde ise bu kişiler için zorlayıcı hapis söz konusu olacaktır; bu kişilerin eylemlerine devam ettiğinin tespit edilip kolluk kuvvetlerine bildirilmesiyle, kolluk kuvvetleri duruma müdahale ederek bu eylemlerin devam etmesini önleyecektir. 7.3. Koruma Kararı Nereden Alınır? Mağdur söz konusu önleyici tedbir kararının alınması için yetkili merciilere kendisi başvurabileceği gibi koruma kararı; kolluk görevlileri, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı görevlileri ve Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından da talep edilebilir. Önleyici tedbir kararı verme hususunda görevli mahkeme aile mahkemesidir ve dolayısıyla ilgili talepler de aile mahkemesi hâkimine yapılacaktır. Cinsel taciz suçunu işleyen kişi hakkında Savcılığa şikâyette bulunulması halinde, önleyici tedbir kararı verilmesi hususunda Cumhuriyet Savcılığından da talepte bulunulması mümkündür. 7.4. Koruma Kararının Süresi Önleyici tedbir kararları ile ilgili dikkat edilmesi gereken bir husus şudur ki; önleyici tedbir kararları en fazla altı ay için verilebilmektedir. Önleyici tedbir kararının süresi dolar dolmaz tedbirin devamı talep edilebilir, aksi halde tedbir kararı ortadan kalkacaktır. Konuyla ilgili detaylı bilgi almak için “Kadına Karşı Şiddeti Önleyici Tedbirler” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 8. Sıkça Sorulan Sorular Kanunda Cinsel Taciz Veya Taciz Nasıl Tanımlanmaktadır? Kanun, cinsel tacizi, taciz fiilinin cinsel amaçlı olarak yapılması şeklinde tanımlamaktadır. Tacizin ne olduğu konusunda kanunda detaylı bir tanımlama yapılmamıştır. Kişiler Başlarına Taciz Vakası Geldiğini Düşündüklerinde Hangi Adımları Atabilirler? Cinsel tacize uğrayan kişi, derhal müdahale edilmesi için öncelikle kolluk kuvvetlerinden yardım isteyebileceği gibi, sonradan Cumhuriyet Savcılığı’na şikâyette bulunmak suretiyle soruşturma açılmasını da sağlayabilir. Ancak bu şikâyet hakkı 6 ay ile sınırlı olduğundan bu süre içinde kullanılmazsa, 6 aylık sürenin geçmesinden sonra kullanılması mümkün değildir. Böylesi Vakalar için Konuyu Davaya Taşımak için Ne Gibi Önlemler Alınmalı? Ekran Görüntüleri mi Almalı? Zamanı mı Not Etmeli? Sosyal medya ve mesajlaşma aplikasyonlarının/programlarının çoğunda mesaj saklanabilmektedir. Öncelikle bu mesajları silmemeye dikkat etmeliyiz. Teknik olarak inceleme yapılmasına olanak veren asıl enstrümanlar bunlardır. Fakat ekran görüntüsü de her ihtimale karşı alınmalıdır. Çoğu zaman, karşı tarafın telefon numarasının veya tanımlanmasına yarayabilecek fotoğraf ve bilgilerin gözüktüğü ekran görüntüleri yeterli olabilmektedir. Cinsel Taciz Suçu Nasıl İspatlanır? Burada mesaj, telefon kaydı, ses kaydı, kamera kaydı vb. ispat araçları kullanılabilecektir. Önemli olan delilin hukuka uygun olmasıdır. Yargıtay bazı delilleri hukuka uygun yöntemlerle elde edilmemiş olsalar bile (örneğin iki kişi arasındaki konuşmanın ses kaydının alınması) cinsel taciz fiilinin başka türlü ispatlanamayacağından hareketle delil olarak kabul etmektedir. Bu delillerle cinsel taciz net bir şekilde ispatlanamasa bile Yargıtay’ın yaklaşımına göre, fail ile mağdur arasındaki ilişki, cinsel suç bakımından aralarında bir nedenin olup olmadığı, mağdurun ifadesinin tutarlılığı vb. yönlerden değerlendirmeler yapılmaktadır. Olayı Tersinden Ele Almak Gerekirse Biri Bizim Cinsel Taciz Yaptığımızı Dile Getirirse Bunun Tersini Nasıl Kanıtlarız? Bu sorunun cevabı, sarf edilen sözlere göre çok değişebilir. Kanunda ifade edildiği gibi, burada önemli olan eylemin, cinsel amaçlı yapılmasıdır. Bu sebepten öncelikli savunma hareketlerimizin cinsel amaçlı olmadığı yönünde olacaktır. Bunun dışında, kastın taciz olmadığını, karşı tarafla karşılıklı olarak bu tür diyaloglar yaşandığını ortaya koyabiliriz. Olayın özelliklerine göre, çok farklı argümanlar ileri sürülebileceği gibi, bunların farklı şekillerde de ispatı mümkün olabilir. Kimliğimizi Tehlikeye Atacak Bir Saldırıya Maruz Kaldığımızda İlk Yapmamız Gerekenler Nelerdir? Cinsel taciz işlediği hususunda iftiraya maruz kalan kişi, suçun işlendiği yerdeki Cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulunabilecekleri gibi kendisi hakkında iftira atan kişiye karşı maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Zira bu durum iftira suçunu oluşturacaktır. İftira suçu, hakkında savcılık soruşturması açılması veya idari yaptırım uygulanmasını sağlamak için bir kimseye hukuka aykırı bir fiil isnat edilmesidir. Taciz Konusunda Kadınlar Kadar Çocuklara Yapılanlar Da Önemli. Böylesi Bir Durumda Cezalandırmalarda Bir Değişiklik, Artış Söz Konusu mu? Cinsel tacizin hedefinin bir çocuk olması halinde, normalde, suçun, 3 ay ile iki yıl arası olan cezası, 6 ay ile 3 yıl arası belirlenmekte. Türk Ceza Kanunu, “çocuk” terimini, 18 yaşından küçük olan kişi şeklinde tanımlamaktadır. Dolayısıyla cinsel tacizin çocuğa karşı işlenmesi cezayı ağırlaştıran bir nitelikli haldir. Taciz Olarak Tanımlanan Şeyleri Bilmeden Yapmak Mümkün mü, Özür Tacizciyi Kurtarabilir mi? Kural olarak, kanunu bilmemek mazeret sayılmaz. Ancak kişi, fiili, cinsel amaçlı değil de başka bir amaçla gerçekleştirdiğini ortaya koyabilirse o halde suçun fiil unsuru oluşmadığından suç da oluşmayacaktır. Özür ise ancak mağduru ikna ederek, şikâyetçi olmasını engellediği ölçüde işe yarayacaktır. Excerpt: Cinsel taciz, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda düzenlenmiş cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar arasında yer almakta olup, bir kimseyi cinsel amaçlı olarak taciz edip fiziksel temas içermeyen her türlü hareket cinsel taciz sayılır. ### Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması Kararları Memuriyete Engel Midir? Hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB), 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) ile düzenlenmiş bir müessesedir. Buna göre sanığa verilen ceza 2 yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezası ise, verilecek hükmün açıklanmasının geriye bırakılmasına karar verilebilecektir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararları, mahkûmiyet olarak değerlendirilemeyeceği ve gerekli denetim süresi içerisinde şartlar sağlandığında hiç suç işlenmemişçesine etki doğuracağından 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na göre memuriyete engel teşkil etmeyeceklerdir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için, sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması, bir daha suç işlemeyeceği yönünde mahkemede bir kanaat oluşması, kamunun uğradığı zararın; aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi gerekir. Açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen hükümde, mahkûm olunan hapis cezası ertelenemez ve kısa süreli olması halinde seçenek yaptırımlara çevrilemez. Hakkında ceza davası açılan ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilen kişi memur ise memurluğa devam edip edemeyeceği veya hakkında verilen bu kararın memur olmaya engel olup olmadığına dair sorular, birçok insanı yakından ilgilendirmektedir. Bu soruya cevap verebilmek adına öncelikle 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun ilgili hükümleri incelenmeli ve daha sonrasında ise Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması Kararı’nın niteliği açıklanmalıdır. 1. Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması (HAGB) Nedir? 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK)’nun 231. maddesinin 5. fıkrasında hükmün açıklanmasının geri bırakılması; “Sanığa yüklenen suçtan dolayı yapılan yargılama sonunda hükmolunan ceza, iki yıl veya daha az süreli hapis veya adlî para cezası ise; mahkemece, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilir. Uzlaşmaya ilişkin hükümler saklıdır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, kurulan hükmün sanık hakkında bir hukukî sonuç doğurmamasını ifade eder.” şeklinde tanımlanmıştır. Buna göre; yargılama sonucunda hükmolunan ceza iki yıl veya daha az süreli, hapis veya adli para cezasıysa, HAGB kararı verilebilir ve HAGB kararı, mahkûmiyet kararı olmadığından sanık hakkında hukuki sonuç doğurmaz. Konuya ilişkin detaylı bilgi almak için Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması - HAGB Nedir? başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 2. HAGB Kararı Verilmesinin Şartları CMK madde 231’in 6. Fıkrasında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesinin şartları düzenlenmiştir. Buna göre HAGB kararının şartları; Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmaması, Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması, Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, Sanığın HAGB kararı verilmesini kabul etmesidir. Kanunda sayılan bu şartların sağlanması halinde sanık hakkında HAGB kararı verilebilir. 3. HAGB Kararının Memuriyete Etkisi HAGB kararının memuriyete etkisini açıklayabilmek için 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun ilgili hükümleri incelenmelidir. Devlet Memurları Kanunu’nun 48. maddesinde memur olmak için gerekli şartlar ayrıntılı şekilde açıklanmış olup Kanun’un 98. maddesinde işbu şartlardan herhangi birinin taşınmadığının sonradan anlaşılması veya memurluk sırasında bu şartlardan birinin kaybedilmesi halinde, memuriyete son verileceği hüküm altına alınmıştır. Buna göre 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun, ceza hukukuyla yakından bağlantılı 48. maddesinin “Genel Şartlar” kenar başlıklı 5. fıkrası aşağıdaki gibidir: “Türk Ceza Kanununun 53 üncü maddesinde belirtilen süreler geçmiş olsa bile; kasten işlenen bir suçtan dolayı bir yıl veya daha fazla süreyle hapis cezasına ya da affa uğramış olsa bile devletin güvenliğine karşı suçlar, Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, zimmet, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, hileli iflas, ihaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat karıştırma, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama veya kaçakçılık suçlarından mahkûm olmamak” Görüldüğü üzere 657 sayılı Kanun’da sayılan belirli suçların (yüz kızartıcı suçlar olarak da adlandırılmaktadırlar) varlığı halinde, mahkûm olunan ceza ne olursa olsun memuriyete son verileceği ve bu suçlar haricinde, kasten işlenen bir suçtan dolayı bir yıl veya daha fazla hapis cezasına hükmedilmesi halinde memur olma şartlarının ortadan kalkacağı belirtilmiştir. Belirtmek gerekir ki hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı, bir mahkûmiyet kararı değildir. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ise bir yıl veya daha fazla hapis cezasına ilişkin mahkûmiyet kararını memuriyete engel olarak tanımlamaktadır. 657 sayılı Kanun’un 48. maddesinde sayılan katalog suçlara ilişkin olsa dahi tek başına HAGB kararı memuriyete engel değildir. Konuya ilişkin olarak; Devlet Personel Başkanlığı’nın 08.07.2013 tarihli 9571 sayılı görüşünde; “adı geçenin işlemiş olduğu suçların 657 Sayılı Kanun’un 48/A – 5 kapsamında memuriyete engel bir suç niteliğinde olduğu ancak 5271 sayılı Kanunun 231. Maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiğinden bu durumun memuriyete engel teşkil etmediği, bu kapsamda ilgilinin memuriyet görevine son verilmesinin mümkün bulunmadığı değerlendirilmektedir.” şeklinde konu hakkında görüş belirtilmiştir. HAGB kararının memuriyete etkisi hakkında Danıştay 12. Dairesi’nin 09.07.2008 tarihli 2007/2534 E. 2008/ 4502 K. sayılı kararında ise: “Davacı hakkında mahkûmiyet kararını veren Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yapılan inceleme ve değerlendirmede; davacının durumunun Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231. Maddesi kapsamında olduğu ve bu maddede aranılan koşulların gerçekleşmiş olduğu sonucuna ulaşılarak sanık hakkındaki hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına hükmedilmesi karşısında, hükmün sanık hakkında sonuç doğurmayacağının anılan maddede açıkça belirtilmiş olması nedeniyle davacının memuriyetine engel bir mahkûmiyet hükmünün bulunduğundan söz etme olanağı kalmamıştır.” İfadelerine yer verilmiştir. İşbu kararın 657 Sayılı Kanun’da sayılan suçlardan biri olan dolandırıcılık suçu hakkında verilmesi, ayrıca önem arz etmektedir. 4. Düşen HAGB Kararının Memuriyete Etkisi Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilen sanık, denetim süresi içerisinde kasten yeni bir suç işlemez ve yükümlülüklerine uygun davranır, HAGB’nin tüm şartlarını yerine getirirse 5 yılın sonunda dava düşer. HAGB’nin 5 yılın sonunda düşmesiyle sanığa herhangi bir ceza verilmeyecek dolayısıyla ilgili suç herhangi bir hukuki sonuç doğurmayacaktır. Sayılan sebeplerle düşmüş HAGB kararları da memuriyete herhangi bir engel teşkil etmeyecektir. 5. Sonuç Görüleceği üzere hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararları mahkûmiyet olarak değerlendirilemeyeceği ve gerekli denetim süresi içerisinde şartlar sağlandığında hiç suç işlenmemişçesine etki doğuracağından memuriyete engel teşkil etmeyeceklerdir. Yani hakkında HAGB kararı verilen bir kişi memur olma şartlarını kaybetmeyeceğinden memurluk yapmaya devam edebilecektir. Ancak disiplin hukuku açısından, eylemin görevle ilişkili olması halinde, ayrıca disiplin soruşturması yapılacağını ve eylemle uyumlu olarak disiplin cezası verilebileceğini belirtmek gerekir. Memur hakkında yürütülen disiplin soruşturmasında ceza yargılamasının ve verilen HAGB kararının etkisi hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz, “Ceza Yargılamasının Memurun Disiplin Soruşturmasına Etkisi” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. 6. Sıkça Sorulan Sorular Güvenlik Soruşturması Nedir? Güvenlik soruşturması, kişinin kamu görevine alınırken, memuriyete engel bir hususun olup olmadığına dair yetkili mercilerce yapılan araştırmaya denir. Güvenlik soruşturması neticesinde kişinin kamu görevini gereklerine uygun yerine getirip getiremeyeceği, kişinin yeterli güvenilirliğe sahip olup olmadığı tespit edilir. HAGB Kararları Güvenlik Soruşturmasında Çıkar Mı? Güvenlik soruşturması sırasında HAGB kararlarına erişim sağlanamaz. Keza hükmün açıklanmasının geriye bırakılması kararları kişinin adli sicil kaydında yer almayıp, özel başkaca bir sicilde tutulur. HAGB Sebebiyle Memura Disiplin Cezası Verilebilir mi? Hükmün açıklanmasının geriye bırakılması kararı, memura disiplin cezası verebilmek için tek başına yeterli değildir. Ancak bu karar sanığın suçu işlediğini hüküm altına almış olacağından ilgili suç disiplin cezasının uygulanmasını gerektirecek bir suç ise gerekli şartların halinde memur hakkında disiplin cezası uygulanmasına karar verilebilir. HAGB Sebebiyle Görevden Çıkarılan Memur Ne Yapabilir? Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararları, kurulan hükmün sanık hakkında hukuki bir sonuç doğurmamasını ifade edeceği için HAGB kararlarının kişinin memuriyetten çıkarılmasına neden olmaması gerekir. Ancak kişi, kanun hilafına HAGB kararı sebebiyle memuriyetten çıkarılırsa, idare mahkemesinde açacağı bir İptal Davası ile ilgili memuriyetten çıkarılma kararını iptal ettirebilir. HAGB Kararının Özel Güvenlik Olmaya Etkisi Nedir? 5188 sayılı Özel Güvenlik Hizmetlerine dair Kanunu’nun 10. maddesinde sayılan suçları işleyen kişiler, ilgili suç dolayısıyla HAGB kararı almış olsalar dahi özel güvenlik olamayacaklardır. Buna göre: Anayasal düzene, bu düzenin işleyişine, özel hayata ve hayatın gizli alanına, cinsel dokunulmazlığa, uyuşturucu ve uyarıcı madde suçlarından dolayı hakkında soruşturma ve kovuşturma açılmış olunan kimseler özel güvenlik olamayacaklarıdır. ### İdari İşlemlere İtiraz ve İptal Davası Kural olarak, idari merciler tarafından yerine getirilen eylem ve işlemlerin temel amacı, kamu yararı amacını tesis etmektedir. İdarenin, bu amaçla ve tek taraflı olarak meydana getirdikleri işlemlere ise “idari işlem” denir. Ancak, kimi zaman idari işlemlerin yetki, şekil, sebep, konu ve amaç yönlerinden en az birinin hukuka aykırı olduğu durumlara rastlanabilmektedir. Bu işlemler dolayısıyla menfaati ihlal edilen kişiler, ihlale konu idari işlemin iptal edilerek uygulamadan kaldırılması talebiyle idari yargıda dava açabilirler. İdare mahkemelerinde açılacak iptal davası için dava açma süresi, dava konusu işlemin ilgilisine tebliğinden itibaren 60 gün iken, vergi mahkemelerinde 30 gündür. Hakkı ihlal edilen kişinin, idare aleyhine açtığı ve esasen bir idari dava türü olan davalar ise, “İdari İşlemin İptali Davası” olarak adlandırılmaktadır. Diğer taraftan, idarenin hukuka aykırı kimi eylem ve işlemleri dolayısıyla, maddi ve/veya manevi zarara uğrayan kişiler, ilgili zararların tazmini amacıyla tam yargı davası açabilirler. Bu davaların, dava açma süresi içinde doğrudan doğruya açılması mümkün olduğu gibi, öncelikle açılacak idari işlemin iptali davasının akabinde tam yargı davası açılması da mümkündür. 1. İdari İşlemin İptali Davası Nedir? İdari merciler, kişi ve kurumlar üzerinde sonuç doğuracak iş ve işlemlerde bulunma yetkisine sahiptir. Kural olarak idare; bu işlemleri başka hiçbir organın onayına ya da kararına ihtiyaç duymaksızın tesis ve icra edebilir. Zira idari işlemler, hukuka uygunluk karinesinden yararlanmaları dolayısıyla, yargı organlarınca iptaline karar verilinceye dek, geçerliliğini korur. Yürürlükte bulunan mevzuat hükümleri ve hukuk devleti ilkesi gereğince; idari mercilerce tesis edilen tüm idari işlemler yargı denetimine tabidir. Hukuka aykırı idari işlemlerin ortadan kaldırılması amacına binaen açılacak davalar ise iptal davaları olarak adlandırılmaktadır. Buna göre, bir idari işlemin yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden en az birinin hukuka aykırı olduğu iddiasıyla iptali istenebilmektedir. 2. İdari İşlemin İptali Davası Açma Sebepleri İdari işlemlerin iptaline ilişkin olarak açılacak davalarda, birtakım sebeplerin somut uyuşmazlıkta mevcut olması aranır. Diğer bir ifadeyle, dava konusu edilen idari işlemin, aşağıda detaylarına yer verilen unsurlarından en az birinin hukuka aykırı olduğu tespit edilirse, mahkemece iptaline karar verilebilir. Yetki Yönünden Hukuka Aykırılık: İdari işlemin iptal sebeplerinden biri, yetki unsuru olup, birden farklı şekilde yetkisizlikten bahsedilebilir. Yer itibariyle yetkisizlik: Her idari birim, kendi yetki sınırları içinde bulunan yerler bakımından işlem tesis etmek zorundadır. Buradaki “yer” ifadesi “coğrafi” bir sınırı ifade etmektedir. İdarenin yetkili olduğu coğrafya dışında gerçekleştirdiği idari işlemler, yer yönünden yetkisizlik nedeniyle hukuka aykırı olacak ve menfaati ihlal edilenler tarafından iptal davasına konu edilebilecektir. Konu itibariyle yetkisizlik: İdarenin kendi yetkili olduğu konular dışında kalan bir alanda işlem tesis etmesi, konu itibariyle yetkisizlik olarak tanımlanan bir çeşit hukuka aykırılıktır. Zaman itibariyle yetkisizlik: Her idari birimde, işlem tesis etmekle yetkilendirilmiş memurlar bulunmaktadır. Bu kişiler, bulundukları konumda görev yapmak adına belirli süreler için yetkilendirilmişlerdir. Görev süresi dolan idari personel tarafından idare adına işlem tesis edilmesi ise zaman itibariyle yetkisizliği meydana getirecek ve işlem hukuka aykırı hale gelecektir. Şekil Yönünden Hukuka Aykırılık: İlgili yasal düzenlemelerde, idare tarafından tesis edilecek işlemlerin hangi şekil şartına riayet edilerek oluşturulacakları açık ve net olarak belirlenmiştir. Mevzuatta öngörülen şekil şartına uyulmayan bir idari işlem dolayısıyla, menfaati ihlal edilen herkes, bu idari işlemin iptalini dava konusu edebilir. Sebep Yönünden Hukuka Aykırılık:İdari işlemlerin sebebi; idari işlemden önce gelen ve idareyi belirli bir işlem yapmaya sevk eden etkenler olarak tanımlanmaktadır. Diğer bir söyleyişle, idareyi işlem yapmaya sevk eden saiktir, işlemin gerekçesidir. İdare tarafından tesis edilen her işlemin mutlaka bir sebebe dayanması ve bu sebebin de usul ve yasaya uygun olması gerekmektedir. Bu niteliğe uygun olmayan idari işlemler ise, sebep yönünden hukuka aykırı olacak ve iptali talep edilebilecektir. Konu Yönünden Hukuka Aykırılık:Her idari işlem belli bir hukuki veya fiili sonuç elde edebilmek için tesis edilmekte olup; idari işlemin doğuracağı sonuç, idari işlemin konusunu oluşturur. İdare tarafından husule getirilmiş olan işlemin, konu itibariyle hukuka aykırı olması halinde, ilgililer tarafından iptali talep edilebilir. Amaç Yönünden Hukuka Aykırılık:Her idari işlemin amacı kamu yararını tesis etmektir. Her ne kadar idari işlemlerin başkaca hususi amaçları bulunsa da kamu yararı tüm idari işlemlerin özünde bulunan ve varlığı zaruri olan en temel amaçtır. Bu koşulu sağlamayan tüm idari işlemler, amaç yönünden hukuka aykırı olacak ve iptali talep edilebilecektir. 3. İdari İşlemin İptali Davasında Görevli Mahkeme İdari işlemlere karşı açılacak iptal davalarında hangi mahkemenin görevli olduğu; dava konusu işlemin türüne göre tespit edilir. Buna göre iptal davalarında görevli mahkemeler, idare mahkemesi, vergi mahkemesi ve Danıştay Kanunu m.24’te sayılı haller ile sınırlı olarak Danıştay olabilir. 4. İdari İşlemin İptali Davasında Yetkili Mahkeme Bu davalarda, İdari Yargılama Usulü Kanunu (İYUK) veya özel Kanunlarda aksi gösterilmedikçe, iptali istenen idari işlemi tesis eden idari merciin bulunduğu yer mahkemesi yetkilidir. 5. İdari İşlemin İptali Davası Açmak İçin Hak Düşürücü Süre İYUK uyarınca; özel Kanunlar ile ayrı süre öngörülmeyen hallerde, idari işlemlere karşı dava açma süresi; Danıştay ve İdare Mahkemelerinde altmış (60) gün, Vergi Mahkemelerinde ise otuz (30) gündür. Bu süreler hukuken hak düşürücü süre niteliğinde olup; idari uyuşmazlıklarda yazılı bildirimin yapıldığı tarihi izleyen günden itibaren işlemeye başlar. Diğer taraftan, kimi durumlarda, idari dava açma sürelerinin yeniden canlanması, yani çoktan dolmuş olan hak düşürücü sürenin sıfırlanarak baştan başlaması mümkün olabilmektedir. Konuyla alakalı detaylı bilgi için "İdari Yargıda Dava Açma Süresinin Canlanması" isimli makalemizi inceleyebilirsiniz. 6. İdari İşlemin İptal Edilmesinin Sonuçları Yasal mevzuat hükümleri gereğince idari mercilere, husule getirecekleri iş ve işlemlere ilişkin olarak takdir yetkisi tanınmış olmakla birlikte, idareye tanınan işbu takdir yetkisi sınırsız değildir. İdare; yasa tarafından verilmiş bu yetkiyi hukuka uygun ve yasal sınırları içinde kullanmakla yükümlüdür. Aksi takdirde, ilgili işlem dolayısıyla menfaati ihlal edilenler tarafından açılan iptal davası sonucunda ilgili işlem mahkeme kararı ile iptal olunacaktır. Menfaati ihlal edilenler tarafından açılan dava sonucunda, idari işlemin iptaline karar verilmesi halinde, verilen karar genele etkili olacak ve iptal davası açmayanlar için de uygulanacaktır. Keza, idari işlemin iptaline karar verildiğinde, bu iptal kararı geçmişe yürüyecek ve o işlem hiç yapılmamış gibi kabul edilerek tüm sonuçları ile birlikte ortadan kalkacaktır. Diğer taraftan, kimi durumlarda, mahkeme kararıyla iptaline karar verilen idari işlem, ilgili idari merci tarafından uygulanmaya devam edilebilmektedir. Bu gibi durumlarda, mahkemece verilen iptal kararını uygulamayan idare ve kamu görevlileri hakkında birtakım yaptırımlar uygulanabilmektedir. İdari yargı kararlarının uygulanmaması halinde başvurulabilecek yollara ilişkin detaylı incelememize "İdari Yargıda Kararların Uygulanmaması" başlıklı makalemizden ulaşabilirsiniz. 7. İdari İşleme İtiraz Yolu Olarak “Üst Makama Başvuru” İdari işlemin iptali davalarında, kural olarak, dava açmadan önce idareye başvuru zorunluluğu yoktur. Ancak bazı özel kanunlarla getirilen düzenlemeler gereğince dava açmadan önce zorunlu olarak tüketilmesi gereken idari başvuru yolları söz konusu olabilmektedir. Örneğin 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu m.54’te düzenlenen ihaleler aleyhine dava açmadan önce, idareye itiraz başvurusunda bulunulması zorunludur. Özel kanunlar ile getirilmiş düzenlemeler dışında, idareye başvuru yapılıp yapılmayacağı, kişilerin tercihine bırakılmıştır. Bu kapsamda idari dava açılmadan önce, üst makamdan, üst makam yoksa işlemi yapmış olan makamdan, idari dava açma süresi içinde bazı taleplerde bulunulabilir. Bu başvuru, idari işlemin kaldırılması, geri alınması, değiştirilmesi veya yeni bir işlem yapılması hakkında olabilir. Belirtmek gerekir ki, bu başvuru işlemeye başlamış olan idari dava açma süresini de durdurur. İdareye yapılan ihtiyari başvurunun kısmen veya tamamen reddedilmesi durumunda, ret kararının tebliğini izleyen günden itibaren genel dava açma süresi içinde dava açılabilecektir. İdareye yapılan başvuruya, 30 gün içinde cevap verilmemesi halinde ise, dava açma süresi, 30 günlük cevap süresinin bitiminden itibaren hesaplanır. 8. Sıkça Sorulan Sorular İdare Mahkemelerinde Avukat Tutma Zorunluluğu Var mı? Türk Hukuku, tarafların mahkemelerde kendilerini bizzat savunmalarına ve temsil etmesine imkan tanımakta olup, tarafların mahkemelerde temsil edilmek için avukat tutması, bazı istisnalar dışında zorunlu değildir. Bu kapsamda İdare Mahkemelerinde de idare hukuku avukatı tutma zorunluluğu bulunmamaktadır.Ancak İdare Hukuku mevzuatının karmaşık yapısı, İdari Yargılama Usul Kanununda yer alan sürelerin kesin ve kısa oluşu gibi nedenlerle, dava sürecinin hukukçu olmayan kişiler tarafından yürütülmesi halinde, gerek şekil, gerekse de esas açısından telafisi mümkün olmayan hatalı işlemler yapılabilir. Son derece ayrıntılı düzenlemeler içeren idari yargı sürecinde hak kaybına uğranılmaması için, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. İdari İşleme İtiraz Nedir? İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 11. maddesine göre, iptal davası açmadan önce ihtiyari olarak ilgili idari işlemi tesis eden idarenin üst makamına, üst makam yoksa işlemi tesis eden makama; işlemin kaldırılması, geri alınması veya düzeltilmesi için yapılacak başvuruya itiraz denilmektedir. Dava Açmadan Önce İdareye Başvurmak Zorunlu Mudur? İdari işlemin iptali için dava açmadan önce, özel kanun düzenlemeleri saklı olmak üzere, ilgili idari işlemi tesis eden idareye başvurulması zorunlu olmayıp, idareye başvuru yapılmaksızın doğrudan iptal davası açılması mümkündür. Ancak kişi dilerse, iptal davası açmadan önce ihtiyari olarak ilgili idareye işlemin ortadan kaldırılması veya düzeltilmesi için başvuruda bulunabilir. Söz konusu bu başvuru, idarenin başvuruyu reddetmesi veya reddetmiş sayılmasına kadar iptal davası açılması için öngörülen süreyi durduracaktır. İdari İşlemin İptali Davasını Açabilecek Kişiler Kimlerdir? İdari işlemin iptali davasını, idarenin hukuka aykırı işlemi nedeniyle menfaati ihlal edilen herkes açabilmektedir. Söz konusu ihlal edilen menfaatin meşru, güncel ve kişisel olması gerekmektedir. Meşru, güncel ve kişisel menfaati ihlal edilen gerçek veya tüzel kişiler, idareye karşı iptal davası açma ehliyetine sahiptirler. Dava Sonucu İptal Edilen İşlemin Yerine Uygun Olan İşlemin Tesisine Karar Verilebilir Mi? İdare mahkemeleri yalnızca hukuka uygunluk denetimi yapmak ile yetkilidirler. Bu kapsamda idare mahkemesi hakimi, idarenin yerine geçerek karar oluşturamaz ve yerindelik denetimi yapamaz. Dolayısıyla iptal davası sonucunda hakim yalnızca dava konusu idari işlemin iptaline karar verebilme yetkisine sahip olup, kurulacak hüküm ile idare adına işlem tesis edebilmesi mümkün değildir. Dava Süresince İşlemin Yürütmesinin Durdurulması Mümkün Müdür? İdare Mahkemelerinde açılan iptal davası, doğrudan idari işlemin yürütmesini durdurmaz. İdari işlemin yürütmesinin durdurulmasına karar verilebilmesi için, ayrıca İdare Mahkemesinden talepte bulunmak gerekir. İdare Mahkemesince yapılacak değerlendirme sonucu, İYUK m. 27’deki şartların sağlandığı kanaatine varılması halinde yürütmenin durdurulması kararı verilecektir. İptal Davası İle Tam Yargı Davası Arasındaki Fark Nedir? İdare Mahkemesinde açılan tam yargı davası, bir nevi tazminat davası niteliğinde olup idari işlemin tesis edilmesi ile kişilerde yaratılan zararın tazminin amaçlandığı bir dava türü olarak karşımıza çıkmaktadır. Buna karşın iptal davaları ise, söz konusu idari işlemin hukuk düzeninde geriye dönük olarak ortadan kaldırılması amacıyla açılan davalar olup, dava sonucunda herhangi bir tazmin sağlanmaksızın yalnızca dava konusu işlemin iptali yönünde hüküm kurulabilmesini sağlayacaktır. Özel Dava Açma Süresi Nedir? İdari işlemin iptali davalarında, genel dava açma süresi ve özel dava açma süresi olmak üzere ikili bir ayrım söz konusudur. Genel dava açma süresi, idari işlemin ilgiliye tebliğinden itibaren 60 gündür. Buna karşın özel dava açma süresi ise kanunda özel olarak düzenlenmiş hallerde mevcuttur. Ne var ki, özel dava açma süresinin uygulanabilmesi için, idare tarafından tesis edilen işlemde muhakkak işbu özel dava süresinin gösterilmesi gerekmekte olup, ayrıca gösterilmemesi durumunda genel dava açma süresi olan 60 gün uygulanacaktır. Düzenleyici İşlemler İptal Davasına Konu Olabilir Mi? Düzenleyici işlemler; genel, soyut ve kişilik dışı nitelikte kurallar barındıran tek yanlı idari işlemlerdir. Tıpkı birel işlemler gibi, söz konusu bu düzenleyici işlemlere karşı da iptal davası açmak mümkündür. Menfaati ihlal edilen kişiler, düzenleyici işlemin tamamının veya bir bölümünün iptalini isteyebilecekleri gibi, ilgili bu düzenleyici işlemin yanında düzenleyici işleme dayanılarak tesis edilen birel işlemin de iptalini isteyebilirler. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı yayımlanmış olup, tüm hakları Kulaçoğlu Hukuk Bürosu’na aittir. İdare Hukuku mevzuatı ve özellikle de İdari Yargılama Usul Kanunu, diğer hukuk alanlarına nazaran daha ayrıntılı sayılabilecek kurallar içermekte olup, hak kaybına uğranılmaması açısından, herhangi bir işlem yapılmadan önce “İdare Hukuku” alanında hizmet veren avukatlardan hukuki destek alınmasını tavsiye ederiz. Excerpt: İdari işlemin iptali için, idareye yapılan itiraz başvurusunun reddi yada 60 gün içerisinde cevap verilmeyerek zımnen reddi halinde, idari yargıda iptal davası açılabilir. ### İş Kazası Nedeniyle Tazminat Davası İş Kazası, 6331 Sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nda işyerinde veya iş nedeniyle meydana gelen, vücut bütünlüğünü ruhen ya da bedenen engelli hâle getiren veya ölüme sebebiyet veren olay şeklinde tanımlanmıştır. Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nda ise hangi hallerin iş kazası olarak kabul edileceği detaylı olarak düzenlenmiştir. İş Kazası olarak kabul edilen bir olayın meydana gelmesi halinde iş kazasının ağırlığına göre kusurlu işveren, taşeron ve alt işverenden maddi ve manevi tazminat talep edilmesi mümkündür. Gerçekleşen iş kazasından dolayı işçinin yaralanması halinde işçi maddi tazminat, geçici iş göremezlik tazminatı, daimi sakatlık yani sürekli iş göremezlik tazminatı ve manevi tazminat talep edilebilecektir. Gerçekleşen iş kazasından dolayı işçinin ölmesi halinde ise işçinin mirasçıları ve bakmakla yükümlü olduğu kişiler maddi tazminat ve manevi tazminat ile destekten yoksun kalma tazminatı talep edebilecektir. Bir işçinin işveren ile arasından iş ilişkisi sebebiyle meydana gelen, işçinin ölümü veya yaralanmasına sebep olan olaya iş kazası denilmektedir. İş kazası meydana geldiğinde işveren tarafından SGK’ya bildirim yapılması zorunludur. İş kazası sebebiyle açılan davalarda SGK tarafından düzenlenen kusur ve olayın niteliğini belirleyen iş kazası raporu son derece önemlidir. Bu raporda olayın iş kazası olduğunun tespit edilmesi halinde işçi, ölümü durumunda yakınları kusurlu işverenden tazminat talep edebilir. 1. İş Kazası Sayılan Haller Nelerdir? 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 13. Maddesine göre; Sigortalının işyerinde bulunduğu sırada,İşveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle,Sigortalı kendi adına ve hesabına bağımsız çalışıyorsa yürütmekte olduğu iş nedeniyle,Bir işverene bağlı olarak çalışan sigortalının, görevli olarak işyeri dışında başka bir yere gönderilmesi nedeniyle asıl işini yapmaksızın geçen zamanlarda,Emziren kadın sigortalının, iş mevzuatı gereğince çocuğuna süt vermek için ayrılan zamanlarda,Sigortalıların, işverence sağlanan bir taşıtla işin yapıldığı yere gidiş gelişi sırasında, meydana gelen ve sigortalıyı hemen veya sonradan bedenen ya da ruhen engelli hâle getiren olaylar iş kazası olarak kabul edilmiştir. Görüleceği üzere bir kazanın iş kazası olarak kabul edilmesi için işyerinde gerçekleşmesi zorunlu değildir. Yine işin yerine getirilmesi sırasında olması da zorunlu değildir. Örneğin işe giderken servisin kaza yapması sebebiyle servisteki işçinin ölmesi veyahut yaralanması iş kazası kapsamında değerlendirilecektir. Yine işverenin iş ile alakalı olarak işçiyi işyeri dışında bir yere göndermesi ve orada işçinin bir kaza geçirmesi de iş kazası olarak kabul edilecektir. 2. İş Kazası Sebebiyle İşçinin Yaralanması Halinde Maddi Tazminat Davası Geçirdiği yaralanmalı iş kazası neticesinde ruhen ve/veya bedenen zarar gören işçiye bu zararını gidermesi adına maddi ve manevi tazminat davası açma hakkı tanınmıştır. 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 53. Maddesi uyarınca işçinin iş kazası neticesinde bedensel zarara uğraması halinde, Tedavi giderleri ve tedavi boyunca yapılan her türlü masraflarını,Bedensel zararın kalıcı olmaması halinde çalışmadığı sürelerdeki kazanç kaybı diğer adıyla geçici işgöremezlik tazminatını,İş kazası sebebiyle oluşan bedensel zararın sürekli olmasından dolayı işçinin çalışma gücünü kısmen veyahut tamamen kaybetmesi sebebiyle oluşan kazanç kaybı diğer adıyla sürekli işgöremezlik tazminatını,Ekonomik geleceğin sarsılmasından doğan kayıplarını, maddi tazminat davası yolu ile talep edebileceği düzenlenmiştir. Hükmedilecek maddi tazminatın eğer iş kazası yaşanmasaydı işçi hangi maddi durumda olacak idiyse o durumun sağlanması gerekir. Bu da iş kazası tarihi ile muhtemel yaşam süresinin bitiş tarihine kadar olan zaman içinde işçinin iş kazası sebebiyle elde edemediği gerçek zararının hesaplanması ile mümkündür. Gerçek zarar hesaplanmasında ise; işçinin net geliri, bakiye ömrü, iş görebilirlik çağı, iş görmezlik ve karşılık kusur oranları gibi tüm verilerin değerlendirilmesi sonucunda ortaya çıkacaktır. 3. İş Kazası Sebebiyle İşçinin Ölümü Halinde Maddi Tazminat Davası Geçirdiği iş kazası sonucu işçinin ölmesi halinde işçinin mirasçıları, yakınları, bakmakla yükümlü olduğu kimseler ve işçinin destek olduğu kimseler kusurlu işverenden maddi tazminat talebinde bulunabilecektir. İşçinin ölümü halinde maddi tazminat davası ile istenilebilecek zarar ve kayıplar TBK m. 53’te düzenlenmiştir. Buna göre iş kazasının ölümle sonuçlanması halinde, Cenaze giderleri,Tedavi giderleri (ölümden önce bir tedavi süreci var ise),Ölenin desteğinden yoksun kalan kişilerin bu sebeple uğradıkları kayıplar, maddi tazminat davası yolu ile talep edilebilecektir. İşçinin ölümü halinde hükmedilecek maddi tazminatın hesaplanmasında da gerçek zararın hesaplanması gerekir. 4. İş Kazası Sebebiyle Destekten Yoksun Kalma Tazminatı Destekten yoksun kalma tazminatı, ölen bir kişinin yaşarken destek verdiği kişilerin, aldığı desteğin ölüm sebebiyle ortadan kalkması sonucunda, destek alanların uğradıkları zarardır. Dolayısıyla, bu tazminat türü ancak iş kazası neticesinde ölüm hadisesi gerçekleştiği zaman ortaya çıkmaktadır. Destekten yoksun kalma tazminatı yalnız ölen işçinin ailesi tarafından değil, işçinin çalışırken destek olduğu kişilerle birlikte ileride bu destekten yararlanması söz konusu olan kişiler tarafından da talep edilebilecektir. Bu doğrultuda, açılacak olan destekten yoksun kalma tazminatı davasında, hâkim tarafından, ölen işçinin sağlığında destekten yoksun kalacağını iddia eden kişilere bakacak güçte olmasını ve tazminat talep edenlerin ölen işçinin yardımına muhtaç olmasını aramaktadır. Destekten yoksun kalma tazminatı işçinin net geliri, karşılık kusur oranları, destek görenlerin gelirden alacakları pay oranları, eşin evlenme olasılığı gibi tüm veriler dikkate alınarak hesaplanacaktır. 5. İş Kazası Sebebiyle Manevi Tazminat Davası Bir işçinin iş kazası sebebiyle yaralanması halinde işçi, ölümü halinde ise iş kazasına uğrayanın yakınlarının üzüntü ve keder duyması sebepleri ile, olayın özellikleri göz önünde tutularak, TBK m. 56 uyarınca uygun bir miktar paranın ödenmesi şeklinde manevi tazminata hükmedilebilecektir. İşçinin ağır bedensel zarar görmesi veya ölümü halinde işçinin yakınlarının da manevi tazminat talep edebilmesi mümkündür. Böylelikle, cismani zarara uğrayan çalışan ve ölümü durumunda çalışanın yakınları, manevi tazminat koşullarının oluşması durumunda bu tazminatı talep edebileceklerdir. Hükmedilecek manevi tazminat miktarı belirlenirken hakim olayın ağırlığı, işçinin yaşı vb. hususları değerlendirerek manevi tazminata hükmedecektir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas: 2016/ 1528 Karar: 2019 / 1169 Karar Tarihi: 12.11.2019 “….TBK'nın 56 maddesine göre; hâkimin özel hâlleri göz önünde tutarak, manevi zarar adı ile hak sahibine verilmesine karar vereceği tutar adalete uygun olmalıdır. Bu para tutarı, aslında ne tazminat ne de cezadır. Çünkü mamelek hukukuna ilişkin zararın karşılanmasını amaç edinmediği gibi, kusurlu olana yalnız hukukun ihlalinden dolayı yapılan bir kötülük de değildir. Aksine, zarara uğrayanda bir huzur duygusu uyandırmayı, aynı zamanda ruhi ızdırabın dindirilmesini amaç edindiğinden, tazminata benzer bir fonksiyonu da vardır. O hâlde bu tazminatın sınırı, onun amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek miktar, mevcut durumda elde edilmek istenilen tatmin duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır.Manevi tazminat ile, duyulan elem ve ızdırabın kısmen ve imkân nispetinde karşılanmasını amaçladığından hâkim, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 4. maddesi gereğince hak ve nesafete göre takdir hakkını kullanarak, manevi tazminat miktarını tespit etmelidir.Hâkim belirlemeyi yaparken somut olayın özelliğini, zarar görenin ekonomik ve sosyal durumunu, paranın alım gücünü, maluliyet oranını, beden gücü kaybı nedeniyle duyulan ve ileride duyulacak elem ve ızdırabı gözetmelidir. Ayrıca 22.06.1966 tarihli ve 1966/7 E., 1966/7 K. sayılı içtihadı birleştirme kararında da takdir olunacak manevi tazminatın tutarını etkileyecek özel hâl ve şartlar da açıkça gösterilmiştir. Bunlar, her olaya göre değişebileceğinden, hâkim bu konuda takdir hakkını kullanırken, ona etkili olan nedenleri de karar yerinde objektif ölçülere göre isabetli bir biçimde göstermelidir.” 6. İş Kazası Nedeniyle Açılacak Tazminat Davaları Hangi Mahkemede Açılır? İş kazası nedeniyle açılacak tazminat davalarında görevli mahkeme İş Mahkemeleri’dir. Yetkili mahkeme ise, işverenin ikametgâhı veya kazanın gerçekleştiği yer mahkemesidir. 7. İş Kazası Nedeniyle Açılacak Tazminat Davalarında Zamanaşımı İş kazası sonucu sürekli iş göremezlik nedeniyle uğranılan zararın giderilmesi amacıyla açılan maddi ve manevi tazminat davalarında; zamanaşımı süresi TBK’nın 146. maddesi gereğince haksız fiilin meydana geldiği tarihten itibaren 10 yıldır. Konuya ilişkin detaylı bilgi için “İş Kazasından Kaynaklı Tazminat Davalarında Zamanaşımı” başlıklı yazımızı inceleyebilirsiniz. Excerpt: Bir işçinin işveren ile arasından iş ilişkisi sebebiyle meydana gelen, işçinin ölümü veya yaralanmasına sebep olan olaya iş kazası denilmektedir. ### Araç Değer Kaybı Hesaplama Araç değer kaybı hesaplama, trafik kazaları sonucunda onarım gören araçların ikinci el piyasa değerlerinde meydana gelen maddi kaybın belirlenmesidir. Trafik kazası sonrasında yaşanan zarara bakılmaksızın, araç ne kadar kusursuz bir şekilde tamir edilirse edilsin, araç değer kaybı kaçınılmazdır. Tramer (Trafik Sigortaları Bilgi Merkezi) kaydına sahip olan araçların, ikinci el değerleri düşmekte ve satışları da daha zor hale gelmektedir. Kaza sonrası onarıma tabi tutulan bir araca teklif edilen bedel, hiç kazaya karışmamış ve iyi koşullarda kullanılmış benzer araçlara kıyasla daha düşük olma eğilimindedir. Bu nedenle, kaza sonucu araçta meydana gelen değer kaybının telafisi önemlidir. 1. Araç Değer Kaybını Talep Edebilecek Kişiler Bir trafik kazası durumunda, kazada kusursuz olan aracın sahibi, aracındaki maddi hasarın tespiti ve oluşan değer kaybının tazmin edilmesi için talepte bulunabilir. Kazada kusuru bulunmayan tarafın aracında meydana gelen zararı, kazaya kusuruyla sebep olan taraf karşılamakla yükümlüdür. Dolayısıyla, meydana gelen trafik kazasında kusuru olmamasına rağmen aracında değer kaybı oluşan araç sahibi, kazaya sebep olan kusurlu aracın trafik sigortası poliçesini düzenleyen sigorta şirketine başvurabilir. Normal şartlarda, kazada kusurlu olan taraf, değer kaybı talebinde bulunma hakkına sahip değildir. Ancak aracın kasko sigortası kapsamında, kaza sonucu kusurlu olsa dahi değer kaybı talebinde bulunma hakkı tanınmışsa, bu durumda değer kaybı tazminatı talep edilebilir. 2. Araç Değer Kaybı Tazmininden Kim Sorumludur? Trafik kazasında kusurlu olan taraf, kazanın gerçekleşmesinde herhangi bir kusuru bulunmayan araç sahibinin zararını karşılamakla yükümlüdür. Dolayısıyla, araç değer kaybına ilişkin talepler, meydana gelen kazada haksız (kusurlu) olan tarafa ve dolayısıyla da trafik sigorta poliçesini düzenleyen sigorta şirketine karşı öne sürülecektir. Bu taleplerin ise, ilgili sigorta şirketine yazılı bir şekilde sunulması gerekmektedir. 3. Araç Değer Kaybında Sigorta Şirketlerinin Sorumluluğu Trafik kazalarında araçların değer kaybı, sigorta süreçleri açısından önemli bir konudur. Bu bağlamda, kazada kusurlu olan ve kusuru olmayan araç sahiplerinin karşılaştığı durumlar ve sigorta şirketlerinin sorumlulukları şu şekildedir: Kazada Kusurlu Olan Araç Sahipleri: Kaza sonucunda kusurlu olan araç sahiplerinin trafik sigortası, yani Karayolları Motorlu Araçlar Zorunlu Mali Sorumluluk Sigorta Poliçesi, kendi araçlarının sebep olduğu zararları ve diğer araçlara verilen hasarları karşılar. Ancak kusurlu olan araç sahiplerinin araçlarında meydana gelen değer kaybı, trafik sigortasının kapsamı dışındadır. Bu nedenle, bu kişiler trafik sigortası ile değer kaybı talebinde bulunamazlar. Kazada Kusuru Olmayan Araç Sahipleri: Kazada kusuru olmayan araç sahiplerinin trafik sigortası poliçesi, kendi araçlarının onarım masraflarını ve diğer araçlara verilen zararları karşılar. Eğer kusursuz araç sahibinin aracında meydana gelen kazaya bağlı olarak değer kaybı oluşmuşsa, bu değer kaybını karşılayan taraf trafik kazasını kusurlu şekilde gerçekleştiren aracın trafik sigorta şirketidir. Kusuru olmayan araç sahipleri, trafik sigortası ile değer kaybı talebinde bulunabilirler. Kasko Sigortası ve Değer Kaybı Talepleri: Kazada kusurlu olanlar dahil herhangi bir araç sahibi, kasko sigortası kapsamındaysa ve poliçede değer kaybı talebi hakkı tanınıyorsa, kusurlu olsa bile değer kaybı tazminatı talebinde bulunabilir. 4. Araç Değer Kaybını Talep Edebilmek İçin Gerekli Koşullar Araç değer kaybı tazminatı talebinin yerine getirilmesi için yasal olarak belirlenmiş birtakım koşullar bulunmaktadır. Değer kaybı tazminatı talebinde bulunabilmek için gereken koşullar aşağıda sıralanmıştır: Başvuru Süresi: Değer kaybı tazminatı talebinde bulunabilmek için kaza tarihinden itibaren en fazla 2 yıl içerisinde başvuru yapılması gerekmektedir. Kusur Oranı: Değer kaybı tazminatı talebinde bulunan taraf, trafik kazasında 0 oranında kusurlu olmamalıdır. Kusurlu oranın belirlenmesi, tazminat talebinin geçerliliği açısından önemlidir. Önceden Zarar Görmemiş Parçalar: Trafik kazası sonucu hasar gören parçaların daha önce herhangi bir hasara uğramamış olması gerekmektedir. Değer kaybı talebinin temeli, kazaya bağlı olarak meydana gelen yeni ve ek zarardan kaynaklanır. Hasar Düzeyi: Araç, ağır hasarlı olarak kabul edilen ve onarılamayacak düzeyde hasar görmemiş olmalıdır. Değer kaybı talebi, aracın hala onarılabilir bir durumda olduğu varsayımı üzerine kurulur. Talep Sahibi ve Kusur Durumu: Yukarıdaki koşulların sağlanması durumunda, kaza yapan tarafın ya kusursuz ya da daha az kusurlu olması gerekmektedir. Bu durumda, değer kaybı tazminatı talebinde bulunabilir ve ayrıca değer kaybı nedeniyle tazminat davası da açabilir. Bu koşullar, araç değer kaybı tazminatı talebinin yasal ve hukuki temellerini oluşturan önemli unsurları içermektedir. Bu şartlara uygun bir şekilde başvuru yapılması, talebin olumlu bir sonuçla sonuçlanma olasılığını artırabilir. 5. Araç Değer Kaybının Tespiti Kaza sonucu meydana gelen araç değer kaybının tespiti, Yargıtay kararlarına göre, o dönemin piyasa rayici temel alınarak hesaplanmalıdır. Temelde, bu tespit işlemi oldukça basit bir mantıkla yürütülür. Kazaya karışan aracın, kaza öncesi piyasa değeri ile hasarın onarımı sonrası rayiç değeri arasındaki fark hesaplanarak değer kaybı miktarı belirlenir. Ancak, bu yöntem dışında da farklı hesaplama metotları bulunmaktadır. Son zamanlarda yaygınlaşan bir diğer yöntem şu şekildedir: Total Değer Kaybı = Baz Değer Kaybı x Hasar Boyutu Katsayısı x Aracın Kullanılmışlık Durumu Sigorta eksperleri, araçta meydana gelen değer kaybını tespit ederken pek çok kriteri dikkate almaktadır. Bu kriterleri şu şekilde sıralamak mümkündür; Araçın ikinci el piyasa değeri Geçmişte yaşadığı hasarlar Aracın kilometre durumu Üretim yılı Hasar gören parçalar ve bunların araçtaki değeri Tüm bu hususlar, hesaplamaya esas teşkil eden aracın, kazadan önceki ve sonraki bedelleri tespit edilirken göz önünde bulundurulur. 6. Sigorta Tahkim Komisyonu'na Başvuru Prosedürü Trafik kazaları sonucu değer kaybı yaşayan araç sahipleri için sigorta şirketlerinin ödemeleri gereken değer kaybı tazminatı, bazen reddedilebilir veya yetersiz şekilde ödeyebilir. Bu gibi durumlarda çözüm arayışı için Sigorta Tahkim Komisyonu'na başvuru yapmak gerekebilir. Bu süreç aşağıdaki adımlarla gerçekleştirilir: Sigorta Şirketi Değerlendirmesi: Kazada kusuru olmayan araç sahibi, değer kaybını talep ettiğinde, sigorta şirketi ödeme yapmakla yükümlüdür. Ancak bazı durumlarda sigorta şirketi ödeme yapmayı reddedebilir veya istenen miktarın altında bir teklif sunabilir. Sigorta Tahkim Komisyonu Başvurusu: Sigorta şirketinin ödeme yapmayı reddetmesi veya yetersiz ödeme yapması durumunda, Sigorta Tahkim Komisyonu’na başvuru gereklidir. Ancak başvuru yapmadan önce sigorta şirketinin bu komisyona üye olup olmadığı kontrol edilmelidir. Cevap Süresi: Başvuru yapılan sigorta şirketi, başvuru tarihinden itibaren 15 iş günü (trafik sigortalarında 15 gün) içinde yazılı cevap vermek zorundadır. Cevap alınmazsa, Sigorta Tahkim Komisyonu'na başvuru adımlarına geçilmelidir. Başvuru Formu ve Belgeler: Sigorta Tahkim Komisyonu'na başvuru yapabilmek için ilgili başvuru formu eksiksiz doldurulmalıdır. Gerekli belgelerle birlikte başvuru, internet üzerinden veya posta yoluyla gerçekleştirilir. Hakem Ataması ve Değerlendirme: Başvuru kabul edildiğinde, Komisyon tarafından bir hakem atanır. Sigortacılık Kanunu ve Sigortada Tahkime İlişkin Yönetmelik kapsamında değerlendirme yapılır ve hazırlanan raporla birlikte hakeme sunulur. Karar Süreci: Hakem, Sigortada Tahkime İlişkin Yönetmelik'in 10. maddesi uyarınca, başvurudaki tüm bilgileri ve delilleri değerlendirdikten sonra 4 ay içinde karar vermek zorundadır. Zorunlu Sigortalar İçin Başvuru: Zorunlu trafik sigortaları için, sigorta şirketinin komisyona üye olup olmadığına bakılmaksızın, 18.04.2013 tarihinden sonra yaşanan uyuşmazlıklar için de Sigorta Tahkim Komisyonu'na başvuru yapılabilmektedir. Bu süreç, araç sahiplerinin haklarını korumak ve değer kaybı tazminatını adil bir şekilde talep etmek için kullanabilecekleri bir yöntemdir. Uyuşmazlık yaşanan durumlarda, Sigorta Tahkim Komisyonu aracılığıyla adil bir çözüme ulaşmak mümkün olabilir. 7. Araç Değer Kaybı Tazminat Davası Karayolları Trafik Kanunu’na göre, kusurlu taraf ile trafik sigortasının tarafı olan sigorta şirketi, kazada kusuru olmaya araçta meydana gelen hasardan müteselsilen sorumludur. İlaveten, sigorta şirketinin, kaza sonucunda araçta oluşan değer kaybından da sorumlu olacağı, yukarıda emsaline yer verilen Yargıtay kararlarıyla sabittir. Bu sebeple dava hem sigortaya hem de sürücüye karşı açılabilir. 8. Araç Değer Kaybı Taleplerinde Zamanaşımı ve Dava Süresi Kaza sonucu kusuru olmayan araç sahipleri, araçlarında meydana gelen değer kaybının giderilmesi için sigorta şirketine karşı dava açma hakkına sahiptir. Ancak bu dava hakkının belirli bir zaman sınırlaması vardır. Bu süre, kazanın meydana geldiği tarihten itibaren 2 yıldır. 9. Araç Değer Kaybı Taleplerinde Görevli ve Yetkili Mahkeme Aracında değer kaybı yaşayan araç sahibi, bu değer kaybının tazmin edilmesi amacıyla açacağı tazminat davasında, görevli mahkeme Asliye Ticaret Mahkemesi'dir. Yetkili mahkeme ise, davalı tarafın ikametg